´‡A ÅBÆjI •A ÓËçA ÅAjZJºA ľ
“Manevi buhrandan Hakk’ın Burhan’ına”
ÀÍYjºA ějºA A ÀnI
Tasavvufi eserler ilaç gibidir. Onlarda bulunan salihlerin nasihatleri ölü kalplere can
iksiri olur. O eserlerden biriside İmam Abdulkerim Kuşeyri’nin “Kuşeyri risalesi” diye meşhur olan eseridir. Bizde bu eserden tadımlık olsun diye sizlere sunuyoruz:
Serî-i Sakatî k.s. şöyle demiştir:
“Ey gençler! Benim gibi ihtiyarlamadan önce Allah yolunda ciddi gayret edin. Yoksa
benim zayıf düşüp ibadetten geri kaldığım gibi zayıflar ve gereğince ibadet yapamazsınız.”
Halbuki hazret bunu söylediği zaman, ibadette hiçbir gencin kendisine ulaşamayacağı bir
durumda idi.
İbrahim b. Edhem k.s. şöyle demiştir:
“Bir kimse şu altı engeli geçmeden salihlerin derecesine ulaşamaz: Nimet kapısını
kapatıp şiddet ve sıkıntı kapısını açmak. İzzet (üstünlük) kapısını kapatıp zillet (tevazu)
kapısını açmak. Rahatlık kapısını kapatıp ibadet yolunda gayret kapısını açmak. Uyku kapısını kapatıp uykusuzluk kapısını açmak. Zenginlik kapısını kapatıp fakirlik kapısını açmak.
Uzun emel kapısını kapatıp ölüme hazırlanma kapısını açmak.”
Zünnûn-i Mısrî k.s. şöyle demiştir:
“Allah hiçbir kuluna nefsinin aslında düşük olduğunu göstermekten daha büyük bir
üstünlük hali vermemiştir. Yine Allah, bir kulunu nefsinin aşağılık olduğunu görmesini
perdelemekten daha büyük bir zillete düşürmemiştir.”
Ebu Ali Rûzbârî k.s. şöyle demiştir:
“Halka afetler üç şeyden gelmektedir. Bunlar; tabiatın hastalanması, adetlere sarılmak ve kötü beraberliktir. Tabiatın hastalığı haram yemektir. Kötü adetlere yapışmak harama bakmak, haram şeylerden gıda edinmek ve gıybettir. Kötü beraberlik, nefsinin kötü
istekleri galeyana gelince ona tabi olmaktır.”
Zünnûn-i Mısrî k.s. şöyle demiştir:
“Halka bozuk haller şu altı yoldan biriyle gelmiştir: Ahiret ameline karşı niyetin zayıf
olması. Bedenlerinin şehvetlerinin rehini olması (sürekli bedenlerinin arzularının peşinde sürüklenmesi). Ecelleri yakın olmakla birlikte, uzun yaşama düşüncesinin kendilerine
hakim olması. Halkın rıza ve hoşnutluğunu, yüce Allah’ın hoşnutluğuna tercih etmeleri.
Kötü arzularına tabi olup peygamberleri Hz. Muhammed s.a.v.’in sünnetini terk etmeleri.
Selefin ufak tefek hatalarını kendileri için (sakıncalı işlere dalmada) bir delil yapıp, onların
bir sürü güzel hal ve ahlâkını görmezlikten gelmeleri.”
Daha güzel Burhan’larda buluşmak dileğiyle Allah’a emanet olun.
İçindekiler
AYLIK İLİM KÜLTÜR DERGİSİ
Yıl: 9 Sayı: 107
Ağustos 2014
SAHİBİ
Burhan Basın Yayın
Eğitim ve Tur. Ltd. Şti.
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Serdar TAŞAR
YAYIN DANIŞMANLARI
Prof. Dr. İbrahim BAYRAKTAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yard. Doç. H. Murat KUMBASAR
YAYIN KURULU
Yusuf ELİBOL
Ramazan ÇAKIR
Aydın BAŞAR
Salih AYDIN
Musa KARACA
GRAFİK TASARIM
Burhan Ajans
DAĞITIM ORGANİZASYONU
Asım AYDOĞDU
Gsm: 0538 233 5000
Fiyatı
Tek Sayı: 6 TL
1 Yıllık (12 Sayı) Abone: 72 TL
Yurtdışı
1 Yıllık Abone: 75 Euro
Abonelik İçin Hesap Numaraları
Posta Çeki No: 5091167
Türkiye Finans Sultanbeyli Şubesi
Burhan Basın Yay.Eğt.Tur.Ltd.Şti.
Müşteri No: 291928
IBAN:TR67 0020 6000 6300 2919 2800
01
Ziraat Bankası Sultanbeyli Şubesi
Hesap No: 1673–44165588-5002
IBAN:TR690001001673441655885002
YAYIN VE İLETİŞİM ADRESİ
Mehmet Akif Mah.
Kuran Kursu Cad.No: 87
Sultanbeyli / İST.
Tel: +9 (0216) 498 94 00
Faks: +9 (0216) 398 94 69
İNTERNET ADRESİ
[email protected]
www.burhandergisi.com
BASKI
Milsan A.Ş. 0212 697 1000
YAYIN TÜRÜ
Aylık Süreli Yayın
Gönderilen yazılarda editör ve yayın
kurulu değişiklik yapabilir. Gönderilen
yazılar iade edilmez. Yazılardan kaynak
gösterilerek alıntı yapılabilir.
Yayınlanan reklamlardaki ürün ve hizmetlerin sorumluluğu reklam verene aittir.
Tâtile Çıkmayın İzin Kullanın
4
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Tatil Anlayışımız ve Kur’an
8
Prof. Dr. Ali AKPINAR
Müslümanların Vicdanlarına Sesleniyorum 13
Müslüman’ın Tatili 16
Memduh ERGİN
Fuat TÜRKER
İmam-ı Rabbanî (k.s) den 18
Herzl Siyonizmi 20
Alıntı Yazı
Arap Ülkeleri Birbiriyle Uğraşırken
Hamas Tarihi Bir Savaşın İçinde 24
Fehmi HUVEYDİ
Nil’in Umudu 28
Aydın BAŞAR
Haccın Esrarı 32
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
Hacı Şaban Efendi Hz. (IV) 38
SMS Çocukları 44
Halit EŞKAN
M. Emin KARABACAK
Sünneti İnkâr Edip Sadece
Kuran’la Yetinme Fitnesi 50
Yusuf KARAGÖZOĞLU
Şerafettin Tübu:
“Alvarlı Efe Hazretleri büyük bir evliyaydı.” 58
Hz. Mus’ab İbni Umeyr (r.anh) 63
Müslüman Saati 66
Ribanın “Faizin” Mahiyeti ve Nevileri 68
Burhan Çocuk 70
Öze Bağlıdır (Şiir) 72
Röportaj
Salih AYDIN
Ahmed HAŞİM
Ömer Nasuhi Bilmen İlmihali
Musa KARACA
Zelilî (Mehmet Çağlayan)
4
Tâtile Çıkmayın İzin Kullanın
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
24
Hamas Tarihi Bir Savaşın İçinde
Fehmi HUVEYDİ
32
Haccın Esrarı
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
68
Ribanın
“Faizin” Mahiyeti ve Nevileri
Ömer Nasuhi Bilmen İlmihali
Tâtile Çıkmayın İzin Kullanın
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Y
st ziya
o
d
ş
e
ve
,
lenme
n
i
ünleri
d
g
n
l
i
e
t
d
â
i
t
en
Esk
a
geçiril
e
larınd
d
n
n
â
i
r
k
e
e
l
t
re
em
st
eğlenc
e
d
apitali
r
e
K
l
i
.
r
d
o
y
m
şi
tili
de
k tüke
e
r
derece
e
l
ı
i
r
n
ı
ş
e
l
a
ğ
e
arı
e
insanl
,
i
lencey
m
ğ
o
e
n
e
o
v
k
e
kse
eye, lü
m
t
.
e
k
tü
ediyor
k
i
v
ş
e
t
az ayları gelince, insanlarda bir tâtil yapma
ve izin kullanma telaşı başlıyor. Tanıdık-bildik insanlarımız, dostlarımız, arkadaşlarımız
bile yazın nerde tâtil yapacaklarını kış aylarında
ayarladıklarını ve yerlerini tâ o zamandan ayırdıklarını övünerek söylüyorlar. Yaz ayları gelince de
doğup büyüdükleri memleketlerine gitmek yerine
tâtil beldelerine akın ediyorlar. Acaba doğru mu
yapıyorlar? Elbette ki, hayır; bize göre hiç de doğru
yapmıyorlar. Çok yanlış yapıyorlar. Tâtile çıkacaklarına keşke izin kullansalardı!
Tâtil, faaliyete ve çalışmaya belli bir süre ara
vermek demektir. İşi durdurmak, işi geçici olarak
bırakmak manalarına da gelir. Tâtil etmek de, işi
durdurmak, ara vermek ve paydos etmek anlamındadır. Sözlüklerde bu manaya gelen tâtil kelimesi,
içinde yaşadığımız hayatta işi paydos etmekle birlikte bir de “eğlenme” manası kazanmıştır. Tâtil kelimesini, işi bırakma ve eğlenme açısından ele alıp
şunları söyleyebiliriz.
Bizim dinimizde, örfümüzde ve âdetimizde işi
bırakmak yoktur. Çalışmaya ve faâliyete ara ver-
4
B
Ağustos
B
mek doğru değildir. İnsan, her an bir faâliyet içerisinde olmalıdır. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (en-Necm sûresi, 53/39) diye buyuran
Rabbimiz, insanı devamlı çalışmaya teşvik etmektedir. Rabbimizin bu mesajını alan müminler, yeryüzünü îmâr ve ihyâ faaliyetine koyulmuşlar ve bunu bir
nebze de başarmışlardır. Herkes, kendi kabiliyeti ve
şâkilesinin gerektirdiği işleri seçmiş ve bu işlerde başarılı olmuşlardır. İmam Suyûtî (ölümü: 911/1505)’nin
yazdığı eserleri bugün hangi bilim adamı yazabiliyor;
Mîmâr Sinân’ın yaptığı eserleri hangi mîmâr ve mühendis vücuda getirebiliyor? Bu insanların hayatında
tâtil diye bir şey yoktu. Devamlı, ama devamlı çalışıyorlardı.
Denilebilir ki, bir insan devamlı çalışınca yorulmaz mı? Dinlenmeye ihtiyacı olmaz mı? Elbette yorulur ve dinlenmeye de ihtiyacı vardır.
Ama bilinmelidir ki, yorgunluklar
tâtil ile giderilmez. Bir günde kılınan
beş vakit namaz, yemek molaları,
akşam evde çocuklar ile geçirilen
hoş dakikalar ve güzel sohbetler,
erken yatma ve gece uykusu insanı
dinlendirir ve zinde kılar. Rabbimiz
“Ve sizi çift çift yarattık. Uykunuzu dinlenme yaptık. Gündüzü de (çalışma ve) geçim zamanı
yaptık.” (en-Nebe’ sûresi, 78/8-11)
buyurarak bu gerçeğe vurgu yapmaktadır. Rabbimizin bu mesajından gündüzlerin çalışma zamanı, gecelerin de dinlenme zamanı olduğunu anlıyoruz.
Eskiden dinlenme ve eş-dost ziyaretlerinde geçirilen tâtil günleri, şimdilerde eğlence mekânlarında
eğlenilerek tüketiliyor. Kapitalist ekonomi, insanları
aşırı derecede tüketmeye, lükse ve eğlenceye teşvik
ediyor. Bugün, eğlence mekânları günah merkezi haline gelmiştir. İnsanların hem dünyalarını hem de âhiretlerini yiyip bitiriyorlar. Oralarda paralarını tüketen
insanlar, kimlik ve kişiliklerini de kaybediyorlar. Maalesef, son senelerde inanan insanlar da bu tuzaklara
düşmeye başladılar. Haremlik–selamlık ayırımı yapan
lüks oteller, inanan insanlara aşırı derecede ve ısrarlı
reklamlar yaparak onları bu tuzağa düşürüyorlar. Bizim insanımız da “Bizim tâtil hakkımız yok mu
?” diyerek kendileri için kurulan tuzaklara şak diye
düşüyorlar. Bir Allah kulu da kalkıp “Sizin, bu dünyada denize girmeye hakkınız yok. Sizin, her türlü
değerlerinizle alay edilen bu dünyada tâtile hakkınız
yok. Siz, gece-gündüz çalışmak mecburiyetindesiniz.
Bu kör dünyanın gidişâtına ayak uydurmak yerine
onun eğriliklerini düzeltmek mecburiyetindesiniz.”
demiyor veya diyemiyor.
Dünyaya meyletmek, eğlenceye dalmak,
nefsin her istediğini yerine getirmek konusunda Rabbimizin ciddî tehditleri
vardır. Buyurun hep beraber
Rabbimize kulak verelim!
“Bir zaman olur ki, kâfirler: “Keşke biz de Müslüman
olsaydık” derler. Bırak onları: yesinler, içsinler ve eğlenip
zevklensinler. Dünya istekleri
kendilerini eğleyedursun. Yakında (gerçeği) bileceklerdir.”
(el-Hicr sûresi, 15/2-3)
“Ve defterleri sol taraftan
verilenlere gelince, Ne yazık o
solculara! İnsanın içine işleyen
bir sıcaklık ve kaynar su içinde,
serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir duman
gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan
önce, dünyada nimet içinde bulunurlarken,
büyük günah işlemekte direnip dururlardı.”
(el-Vâkıa sûresi, 56/41-45)
Evet, nimet içinde olanların Yüce Allah’a hamd
ve şükretmeleri gerekirken, aksine büyük günahları
işlemeye devam ettiklerini görmek bizi çok üzüyor.
İçinde yaşadığımız bu zamanda, inanan zenginlerin
de onlara özenmesi ve onlar gibi tâtil yapması bizi
daha çok üzüyor. Ey bizim müslüman zenginlerimiz!
Dünyanın her tarafında Müslümanlar ezilirken sizler,
beş yıldızlı otellerde ve deniz kenarlarında nasıl tâtil
yapabilirsiniz? Allah’tan hiç korkmaz mısınız? Kul-
Bizim insanımız da “Bizim tâtil hakkımız yok mu ?” diyerek kendileri için kurulan
tuzaklara şak diye düşüyorlar.
Ağustos
B
5
B
dan utanmaz mısınız? Sizin bir yaz tâtilinde harcadığınız paranın Gazze’de, Suriye’de, Çeçenistan’da,
Bosna’da, Filistin’de, Afganistan’da ve Afrika’da kaç
âilenin bir yıllık geçim masrafı olduğunu biliyor musunuz? Kimin hakkını yediğinizi, kimin parası ile tâtil
yaptığınızı biliyor musunuz? Cebinizdeki ve kasanızdaki paraların sizin olduğunu mu zannediyorsunuz?
Yüce Allah’ın emâneti olan bu paraları niçin gereken
yerlere vermiyorsunuz?
Şimdi de sevgili peygamberimize kulak
verelim:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek
ki, onların bütün gayretleri mideleri, şerefleri dünyalıkları, kıbleleri kadınları, dinleri de
dirhem ve dinarları olacaktır. Onlar yaratıkların en şerlisidir ve onların Allah katında hiçbir
nasipleri yoktur.” (Ali b. el-Muttakî el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, XI, 192.)
“Hayal kurup (üstünlük taslayarak) böbürlenen, ulu ve Yüce Allah’ı unutan kul, ne
bedbaht kuldur. Zorbalık edip hukuka tecavüz
eden ve yüce kudret ve kuvvet sahibi Cebbâr
olan Allah’ı unutan kul, ne bedbaht kuldur.
Gaflete dalarak gülüp oynayan ve kabirlerde
(toprak altında) çürümeyi unutan kul, ne bedbaht kuldur.” (Tirmizî, Kıyâmet,17.)
“Allah bir kulun hayrını murad ettiği zaman, ölmeden önce ona bir melek gönderir. O
melek, onu âhirete hazırlar; irşâd eder ve onu
sâlih bir kul haline çevirir. Sonunda o kul, en
hayırlı bir hal üzere ölür. İnsanlar da (bu durum karşısında):
“Allah, falancaya rahmet etsin! En hayırlı
bir hal üzere öldü.” diye hayırla duâ ederler.
Allah, bir kul hakkında da kötülük murad
ederse, ona da bir şeytan gönderir. O şeytan
onu yoldan çıkarır ve saptırır. Onu, oyun ve
eğlenceye daldırır. Sonunda o, en kötü bir hal
üzere ölür.” (Kenzü’l-Ummâl, 42785.)
Evet, bu gün insanlar, şeytanlarının kendilerine
taktığı yuların farkında olmadan onun arkasına takılarak tâtil ve eğlence yerlerine gidiyorlar. Bu insanları
uyarmak bizim görevimizdir. Uyarıyoruz işte. Onlara,
“tâtil yerlerine gitmeyin” derken, gidecekleri yerleri de işâret ediyoruz. Daha doğrusu, Rabbimiz işâret
ediyor. Rabbimiz bize “sıla-i rahim” ve “seyâhati”
işâret ediyor. Birincisini emrediyor, ikincisini de tavsiye ediyor.
Bizim geleneğimizde tâtil yok, izin vardır. İzinde, tâtilde olduğu gibi işin paydos edilmesi yoktur. İş
devam eder; bu işi yapanlardan biri veya birkaçı izine
ayrılır. Onlar gelir, diğerleri gider. İzine çıkanlar da,
memleketlerine giderler veya seyâhate çıkarlar. Hem
seyâhat hem de sıla-i rahim yapabilirler. Tâtilde, kökten kopma ve yabancılaşma vardır. Sıla-i rahimde
ise, köke yakın olma ve onlarla bütünleşme vardır.
Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“O fâsıklar ki, onlar Allah’a yapılan sözleşmeyi kabul ettikten sonra bozarlar. Allah’ın
emrettiği akrabalık bağını koparırlar ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar gerçekten
zarara uğrayanlardır.” (el-Bakara sûresi, 2/26-27.)
“Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve bir de akrabalık haklarına riâyetsizlikten sakının.” (en-Nisâ sûresi,
4/1.)
Bir Allah kulu da kalkıp: “Sizin, bu dünyada denize girmeye hakkınız yok. Sizin,
her türlü değerlerinizle alay edilen bu dünyada tâtile hakkınız yok. Siz, gece-gündüz çalışmak mecburiyetindesiniz. Bu kör dünyanın gidişâtına ayak uydurmak yerine onun eğriliklerini düzeltmek mecburiyetindesiniz.” demiyor veya diyemiyor.
6
B
Ağustos
B
Sevgili peygamberimiz de bu konuda şöyle buyuruyor:
“Her kim, rızkının genişlemesini ve ömrünün bereketlenmesini isterse, sıla-i rahimi gözetsin ve buna dikkat etsin.” (Buhârî, Edeb,12.)
Sıla-i rahmin iki şekli vardır. Biri, zarûret içinde
bulunan akrabalara maddî yardım etmek ve onlara
destek sağlamak, diğeri de Yüce Allah’ın lütfettiği
ömrün bir kısmını az da olsa, Allah rızası için onların
yanında geçirmektir. Yüce Allah, birincisini yerine getirene mal, servet ve rızık genişliği verir. İkincisi ile de,
ömre bereket verir.
İzinli olduğumuz günlerde seyâhate de çıkabiliriz. Seyâhat sadece gezip görmek için değil, ibret
almak ve Rabbimizin kudretini görmek ve ona daha
iyi bir kul olmak için yapılır. Rabbimiz şöyle buyurur:
“Sizden önce, nice (milletler hakkında)
ilâhi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin, dolaşın da (Allah’ın âyetlerini)
yalan sayanların âkıbeti ne olmuş, görün!” (Âl-i
Îmrân sûresi, 3/137.)
“Senden önceki peygamberlerle de alay
edilmiş, bu yüzden, onlarla alay edenleri alay
ettikleri şey (azap) kuşatıvermişti. De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra da (peygamberleri) yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!”
(el-En’âm sûresi, 6/10-11.)
“Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve
tâğuttan sakının” diye (emretmeleri için) her
ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan
bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde
gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (en-Nahl sûresi, 16/36.)
“De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkârların âkibeti nice oldu, görün!” (en-Neml sûresi,
27/69.)
“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah, bundan sonra (aynı şekilde) âhiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah, her şeye
kâdirdir.” (el-Ankebût sûresi, 29/20.)
“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha
öncekilerin âkibetleri nice oldu, görün. Onların çoğu müşrik oldu.” (er-Rûm sûresi, 30/42.)
Yüce Allah’ın emrettiği sıla-i rahim ibâdetinde
ve tavsiye ettiği seyâhat işinde müminlerin hem dünya hem de âhiret kazançları vardır. Tâtil işinde ise, her
iki dünya için de zarar vardır. Aklı olanlar zararı değil
kazancı tercih ederler.
Bizim sevgili peygamberimiz de “Şüphesiz ki,
ümmetimin seyâhati, Aziz ve Celil olan Allah
yolunda cihâda çıkmaktır.” (Ebû Dâvud, Cihad,
6.) buyurarak, bizi hem seyâhate hem de cihâda katılmaya teşvik etmektedir.
Şu anda, dünyanın değişik yerlerindeki Müslüman kardeşlerimiz, Allah yolunda cihâd ederken,
hem de aç ve susuz cihâd ederken, bir dilim ekmeğe
ve bir kurşuna muhtaç bir halde cihâd ederken, onların kardeşleri olan bizler ne hakla ve ne yüzle beş
yıldızlı otellerde ve deniz kenarlarında tâtil yapacağız?
Allah’tan korkmayacak mıyız? Zâlim Esed, Suriyeli
Müslüman kardeşlerimizin tepesine bombalar yağdırırken; zâlim İsrâil, Gazzeli Müslüman kardeşlerimizi
boğazlarken; Mescid-i Aksâ yahûdîlerin elinde esirken biz eğlence mekânlarında ve deniz kenarlarında
nasıl tâtil yapabiliriz?
Bütün dünya Müslümanlarının yüzünü ak eden
mücâhidler bizden bir şeyler beklerken, yoksullar, açlar, kimsesizler bize bakarken, ellerini uzatmış bizden
bir şeyler isterken biz nerede ve ne ile meşgulüz? Bu
bilgilerden sonra isteyen tâtile çıksın. Biz, Gazze’ye
ve cihâd yapılan cephelere doğru seyâhat etmeyi düşünüyoruz.
Ağustos
B
7
Tatil Anlayışımız ve Kur’an
Prof. Dr. Ali AKPINAR
zı
lığımı
n
a
m
ü
sl
iiz, Mü
m
i
r
ra verd
e
a
l
l
a
ğ
u
l
Tati
ul
pacamiz, k
i
a
ğ
Y
i
.
t
r
t
ı
e
d
alı
tatil
n
lmam
o
r
a
l
n
sürede
â
n
a
n
ı
n
ğimiz
e ta
bilinin, biz
n
ş
i
u
z
n
ı
u
uğ
ğım
azla ol d
a
f
a
e çalış
h
y
a
e
d
m
k
t
e
ço
t
nı aziz
a
m
ümme
a
z
z
i
,
z
e
a
d
a
d
cin
nyada
ü
d
i
k
i
lım.
lım k i
biz ola
8
B
Tatil anlayışımızı belirleyen bir Kur’ân ayeti
şöyledir: “Bir işten boşalınca, yeni bir işe giriş
ve sadece Rabbine yönel.”[1] Evet, iman adamı her zaman bir iştedir. Zira onun gerçek anlamda
istirahat edeceği yer cennettir. Bu dünya onun için
bir sınav yeridir, sınavda ise boş durmak ve gaflet
içerisinde olmak uygun düşmez. Bu yüzden “Dünyada rahat yoktur” denilmiştir.
Müslüman her zaman hayırlı bir iştedir. Çünkü “o, cennete girene dek hayır dinlemeye ve
hayır işlemeye karşı doyumsuzdur.”[2] O, hayırlı bir işte yorulur, bir başka hayırlı işte dinlenir.
O, dinlenirken de dinden uzak kalmaz. Sözgelimi
onun uykusu bile, yorulan vücudunu dinlendirip,
hayırlı işlere hazır etmek içindir. Onun gezmesi dinlenmesi de öyledir.
Elbette Müslüman da insandır. Her insan gibi
o da yorulur ve onun da dinlenmeye hakkı vardır.
Ama müslümanın dinlenmesi, gezmesi ve eğlenmesi de müslümanca, ona yaraşır bir biçimde olma-
Ağustos
lıdır. Bu yüzden iman adamı,
tatil yapacağı yeri ve çevreyi,
tatilde yapacaklarını belirlerken seçici olmak zorundadır.
O, plansız programsız rasgele
bir hayatın adamı değildir.
B
Büyük Kur’ân müfessiri
İbn Abbas, tefsir, hadis, fıkıh
çalışmalarından yorulduğunda, “Getirin benim şiir
kitaplarımı da onları okuyarak dinleneyim” dermiş.
Hayırlı bir işte yorulan beynini, yine bir başka hayırlı işle
dinlendirirmiş.
Hz. Peygamber, “İnsanların çoğu şu iki nimette aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit”[3] buyurur. Vakit, azizdir. Azizlik ise, önce Yüce Allah’ın
ismidir, sonra peygamberinin adıdır, Kur’ân ve Müslümanlar da azizdir. İşte Aziz olan Yüce Allah tarafından müslümana emanet olarak verilmiş olan vakit de
azizdir. Vaktin aziz oluşu, Aziz Allah’ın ölçüleri doğrultusunda kullanmakla gerçekleşir. Başka bir deyişle
Azîz Kur’ân ile dolmak ve donanmakla azîz olunur. O
halde, vakitlerimiz azîz olsun!
İslam’da vakit harcamak yoktur, vakti öldürmek
asla. Hz. Peygamber, “Zamana sövmeyiniz, zira
zamanın sahibi Allah’tır”[4] diyerek hem zamanın
önemine dikkat çeker, hem de zamanı kötülemenin
doğru olmadığına. İmam Şafii, işledikleri suçları zamana yükleyenleri şöyle uyarır:
“Bütün ayıplar bizde olduğu halde hep
zamanı kınarız. Gerçekte ise zamanın hiç suçu
yok, tüm suçlar bizdedir. Haksız yere zamanın
sahibine hicivler düzeriz sürekli. Zaman dile
gelse, kim bilir bizim için neler söylerdi! Bir
kurt bile kendi cinsini yemezken, canavarlaşan
bizler rahatlıkla birbirimizi yiyebiliyoruz!.”[5]
O halde tatillerimizi, sırf zaman öldüren araçlar
haline getirmekten kurtarmalıyız ki zamanın katilleri
olmayalım. Müslüman, her yerde ve her zaman Yüce
Allah’ın kuludur, O’na bağlıdır ve O’nun kontrolü altındadır. O, iki günü birbirine denk olan zarardadır[6]
anlayışı ile her gününün, her ânının hakkını veren
kimsedir. O, her geçen günün bir daha geri gelmeyeceğinin bilincinde, onu en iyi bir biçimde değerlendirmeye çalışır. Günün bitiminde, Bugün Allah için ne
yaptın, sorusuna vereceği çok hayırlı cevapları vardır
onun.
Zamanın bütün dilimleri değerlidir ve önemlidir. Zamanın hiçbir parçası günah ve işret âlemlerine
dönüşmemelidir. Tatillerimiz, Müslümanlığımızı tatil
ettiğimiz, kulluğa ara verdiğimiz ânlar olmamalıdır.
Yapacağımız işin, bize tanınan süreden çok daha fazla
olduğunun bilincinde, zamanı aziz etmeye çalışalım ki
iki dünyada da aziz ümmet biz olalım.
O halde ailece tatil programlarımızı şimdiden
yapalım. Bu program içerisinde Kutsal Kitabımız
Kur’ân ile kendimizi test edelim. Eksiklerimizi tespit
edip onları tamamlamaya çalışalım. Bu tatil Kur’ân
bilgilerimizin arttığı, yenilendiği ve etkinleştiği bir
Üzülerek söyleyelim ki günümüz insanının tatil anlayışı plansız programsız, gayesiz ve sorumsuz bir felsefe temeline oturmaktadır. Sanki tatil günleri, bir kısım haramların haram olmaktan çıktığı günlermiş gibi.
Ağustos
B
9
B
fırsata dönüşsün. Unutmayalım ki öğrenmenin yaşı
yoktur. İnsanın işi, yaşı ve konumu asla öğrenmeye
engel olmamalıdır. Sahâbî, Müslüman olduğunda ileri yaşlarda ve değişik işlerde çalışan, farklı seviyelerde
insanlardı. Ama bu farklılıklar onları asla öğrenmekten alıkoymadı. Zira onlar Beşikten mezara kadar
öğrenmenin Müslümanlık borcu olduğunun farkında
insanlardı. Ve onlar her geçen gün öğrendikleriyle
kendilerine değer kazandırmasını bilen kişilerdi.
DİNLENİRKEN
DİN’LENMEK
Dinlenirken
Din’lenmek
Müslüman ibnü’l vakit, yani vaktin oğludur. Bütün dilimleriyle zamanı İlahî bir emanet olarak algılar
ve onu en güzel bir şekilde değerlendirmeye çalışır.
Onun için her zaman önemlidir ve o her zaman ve
zeminde Müslüman olduğunun bilincindedir. Zira o,
her zaman ve zeminde Yüce Rabbin kontrolündedir.
İslam insanı, evde ayrı, iş yerinde ayrı, mabedde ayrı bir kişilik sergilemez. O, insanların yanında
da bir başına kaldığında da Yüce Allah’ın kuludur ve
O’na bağlıdır. Yine o, Pazar günü ayrı, Cuma günü
ayrı bir kişiliğin adamı olmaz. Doğum günü kutlarken
de mümin-müslümandır, düğün gününde de, cenaze
merasiminde de. O, Ramazan’da müslümandır, iğer
aylarda da. Mekke’de de müslümandır, diğer yerlerde
de.
Bu bilinçte olan kişi tatilde de sınırsız ve sorumsuz bir hayatın adamı olamaz. Çoluğu çocuğu ile
birlikte Rabbine karşı temel kulluk görevlerini yerine
getirir, çevresine ve insanlığa karşı sorumluluklarını
yapmaya çalışır.
Bu meyanda tatil günlerini bir günah pazarına
çevirmez. Bugün işe-okula gitmeyeceğim diye, gününü namazla başlatmaktan geri durmaz. Nasıl olsa
yarın iş-okul yok diye, gece yarılarına kadar günah
ekran ve ortamlarında vakit öldürmez. Aynı şekilde
yaz tatillerini de olabildiğince günahlardan uzak geçirmeye çalışır.
Üzülerek söyleyelim ki günümüz insanının tatil
anlayışı plansız programsız, gayesiz ve sorumsuz bir
felsefe temeline oturmaktadır. Sanki tatil günleri, bir
kısım haramların haram olmaktan çıktığı günlermiş
gibi. Sanki tatil gün ve yerlerinde bizi görüp gözetleyen bir Yüce Kudret yokmuş gibi(!) Sanki tatil günlerinde yapıp ettiklerimizden hesaba çekilmeyecekmişiz
gibi(!)
O halde tatillerimizde bir taraftan kendi dinî bilgilerimizi tazelerken, diğer taraftan yarını kendilerine
emanet edeceğimiz çocuklarımızın temel dinî bilgiler
alabilmeleri için en uygun ve en verimli ortamları
oluşturmaya çalışalım. Dünyevî endişelerle temel din
eğitiminden mahrum bıraktığımız ciğerparelerimizin
hiç olmazsa yaz tatillerinde iyi bir dinî eğitimden geçmesini sağlayalım. Milyarlarca lira dershanelere, dil
kurslarına, müzik, yüzme, bilgisayar derslerine para
Sanki tatil gün ve yerlerinde bizi görüp gözetleyen bir Yüce Kudret yokmuş gibi(!)
Sanki tatil günlerinde yapıp ettiklerimizden hesaba çekilmeyecekmişiz gibi(!)
10
B
Ağustos
B
akıtırken; onların Allah’ın dinini öğrenebilmeleri için
de kesenin ağzını birazcık olsun açalım, yapılması gereken fedakârlıkları hep birlikte yapalım.
örtülü minik kızlar, elinde-boynunda Kur’ân çantaları
olan minik-günahsız yavrular. Sonuçta büyük ölçüde
çocuklar cami ile Kur’ân ile tanışırlar tatillerinde.
Gezi planlarımızı yaparken, gezi güzergâhlarımızı belirlerken günahlardan uzak plan ve yerler olmasına özen gösterelim.
Onlar için pek de kolay değildir aslında, şu sıkıcı yaz sıcağında kursa gitmek. Hele televizyonlarda,
bir grup azınlığın deniz kenarlarında/tatil yerlerindeki
eğlencelerini izleyen çocuklarımız için hiç de kolay
değildir, yazın sıcağında camiye/kursa devam etmek.
Çocuğun da düşünce ve hayal dünyası vardır elbet.
O da akranları gibi gezip eğlenmek isteyecektir pek
tabii. Ama o, anne babasının teşviki ile Kur’ân Kursunda karar kılmış, ecri bol ve büyük bir işe girişmiştir. Onları kutlamak lazım, onları onura etmek lazım,
onları sevip kucaklamak lazım, başlarını okşamak
lazım, hediyelerle gönüllerini almak lazım, onlardan
dolayı Yüce Yaratıcıya şükretmek lazım ve onlara
bolca dua etmek lazım.
Tatilde bol bol Kur’ân okuyalım ve dinleyelim. Hem dinleyelim, hem dinlenelim, hem de
din’lenelim.
Yüce Rabbimizin “Ey inananlar! Kendinizi
ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar
olan cehennem ateşinden koruyunuz”[7] emrini
tutalım. Kendimiz dinin gereklerini yerine getirerek,
sonra aile bireylerine dinlerini öğreterek ve onların
dini yaşamalarına yardımcı olarak Ahiret yatırımlarımızı iyi yapalım. Unutmayalım ki dünya ve dünyalıklar gelip geçicidir. Kalıcı olan ise Ahiret yurdudur.
Dünyayı yaşarken ölümü unutmayalım ve Ahireti göz
ardı etmeyelim öyleyse. İman etmenin, iman edenler
olmanın sorumluluğudur bütün bunlar.
Yetişkinler de Kur’an’ın
Kursuna!
Bu konuda Kurs görevlilerine büyük iş düşüyor, kursları cazip hale getirmek, sevgi temelli bir
cami/kurs hayatı oluşturmak için. Dayağın olmadığı,
sevgi temelli, bol ödüllü yarışmaların yapıldığı, eğitici
dinî filmlerin izletildiği, kitapların okunduğu gezilerin
düzenlendiği tertemiz kurslar…
YETİŞKİNLER DE KUR’AN’IN KURSUNA!
Yaz tatili ile birlikte çocuklarımızın Kur’ân Kursu
gündeme gelir. Beraberinde çeşitli çevrelerce üretilen
anlamlı anlamsız birçok tartışma ile birlikte. Sonuçta
tüm tartışmalara ve yırtınmalara rağmen kervan yürür
ve camilerimiz cıvıl cıvıl çocuklarla dolar taşar. Başı
Cami cemaatine büyük görevler düşüyor, çocukluklarından dolayı yaramazlık da yapsalar, camiye/Kur’ân Kursuna devam eden çocukları camiden
yıldırmamalı, aksine onları sevgi ve ilgiyle bağrına
basıp ödüllendirmelidirler. Bunu yaparken kendi çocukluk günlerini hatırlamalıdırlar.
Anne babaya büyük görevler düşüyor. Yaz sıcağında camiyi ve Kur’ân Kursunu tercih eden çocuklarına her zamankinden farklı bir ilgi ve sevgi göstermelidirler.
İmkânları nispetinde onları ödüllendirmelidirler. Onlara alacakları hediyeleri, özellikle Kur’ân Kursuna gittiği için aldığını onlara söylemelidirler. İmkânlar nispetinde,
tatil boyunca kurs programını aksatmayacak şekilde onları bir haftalık olsun geziye
götürerek onura etmelidirler. Hiç olmazsa
hafta sonları piknik ve diğer gezi programlarıyla onları dinlendirmelidirler.
Bu arada geleceğimizin teminatı çocuklarımızın Kur’ân ile tanışmasıyla gurur
duyan büyükler olarak bizlerin gündemi-
Ağustos
B
11
B
mize Kur’ân ne kadar geliyor, sorusunu da kendimize sormalıyız. Kur’ân, büyük küçük hepimizin Kutsal
kitabı ve o her çağda, her yaşta ve her zaman okunması, gündemde tutulması gereken bir kitap. Peki,
biz yetişkinler, küçük yaşta gittiğimiz Kur’ân kursunda
aldığımız bilgilerle yetinmeye/yerimizde saymaya devam mı edeceğiz? Unutmayalım ki Kur’ân çocuklarımızdan önce, biz büyüklerden okunmayı, anlaşılmayı
ve yaşanmayı bekliyor.
O halde, yavrularımızı Kur’ân kurslarına gönderirken, biz de evimizde/iş yerimizde Kur’ân’ın kursunu
açmalıyız. Onu okumalıyız, onu anlamaya çalışmalıyız, davranışlarımızı onun ilkeleriyle test etmeliyiz.
Hiç olmazsa, kurstan eve gelen çocuğumuzla bilgi alış
verişinde bulunarak Kur’ân’ı gündemimize almalıyız!
Her geçen gün Kur’ân bilgimizi geliştirmeli ve artırmalıyız. Bu konuda da çocuklarımıza örnek ve destek
olmalıyız.
Bakın bu konuda Kitabımız ne buyuruyor:
“Bana Müslümanlardan olmam ve Kur’ân okumam emredildi..”[8] Ayete göre Hz. Peygamberin
şahsında hepimiz, kulluğumuzu Allah’a has kılmakla,
her konuda O’na teslim olmakla ve Kur’ân okumakla
yükümlüyüz.
Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Sözün Sultanı Efendimiz de şunları söylüyor:
rakmayın.”[11]
“Kur’ân’ı taşıyan, İslam’ın bayrağını taşıyan gibidir. Ona ikram eden, Allah’a ikram
etmiş olur. Ona ihanet edene ise, Allah lanet
etsin!”
[12]
“Kur’ân ehli, Allah’ın ehli ve O’nun has
adamlarıdır.”
[13]
“Oruç ve Kur’ân kula şefaat ederler. Oruç
der ki: “Rabbim, ben bunu gün boyu yemeden
içmeden alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl.”
Kur’ân da şöyle der: “Rabbim, ben onu gecele-
“Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğreten ve
öğrenendir.” [9]
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen
ol, ya da bunları seven o. Beşincisi olma, yoksa mahvolursun!”[10]
ri uykusuz bıraktım, ne olur beni ona şefaatçi
kıl”. Sonunda ikisi de sahiplerine şefaat ederler.”[14]
………………………………………………
[1] 94 İnşirah 7-8, [2] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 215., [3] Münavî,
Feyzu’l-Kadîr, VI, 288 (Buharî, Tirmizî, İbn Mace)., [4] Münavî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 399 (Müslim)., [5] İmam Şafiî, Divân, 82., [6] Aclûnî,
“Doğrusu bu Kur’ân Allah’ın kullarına
sunduğu bir ziyafet sofrasıdır. O halde gücünüz yettiğince O’nun ziyafetini kabul ediniz.»
«Her ziyafet sahibi, davetine gelinmesini ister.
Allah’ın ziyafeti ise Kur’ân’dır. O halde onu bı-
Keşfü’l-Hafâ, II, 323., [7] 66 Tahrim 6., [8] 27 Neml 92., [9] Ahmed, I, 58; Buhârî, Fedâilü›l-Kur›ân 21; Ebû Davut, Vitr 14; Tirmizî,
Sevâbü›l-Kurân 15; İbn Mace, Mukaddime 16., [10] Münavî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 399., [11] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, I, 513-514.,
[12] Gümüşhanevî, Râmuzu’l-Ehâdîs,
I, 272/10 (Deylemî›den).,
[13] Ahmed, III, 228, 242., [14] Ahmed, II, 174.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da bunları seven o. Beşincisi olma,
yoksa mahvolursun!”
12
B
Ağustos
Müslümanların Vicdanlarına
Sesleniyorum
Memduh ERGİN
B
ler gel
l
i
l
e
d
açık
a
ine ap
r
e
l
ayrılığ
i
p
d
ı
n
n
e
a
l
K
“
ça
lar
ra par
n
o
s
şte on
İ
n
.
e
t
n
ı
k
i
y
d
a
l-i
ibi olm
g
r
ır.” (A
e
l
d
r
n
e
a
ş
v
ü
p
d
za
k bir a
ü
y
ü
b
için
105)
İmran
u bayram eskisi gibi şen bayram olmadı.
İslam âlemi huzur içinde bir bayram idrak
edemedi. Ettim diyenlerin bile, yani ailemle
birlikte, sevdiklerimizle beraber mutlu ve mesut bir
bayrama girdim diyenlerin bile hep bir yanları buruk oldu. Çünkü şu anda olması gereken en kötü şey
oluyor. Müslümanlar katlediliyor. Öldürenler değişse de ölenler değişmiyor. İşin ilginç yanı öldürenlere yenileri de eklendi: Müslümanlar. Müslüman
Müslümanı boğazlıyor. Mecazi anlamda söylemiyorum, gerçek anlamda boğazlıyorlar. Müslümanların
ellerinde kardeşkanı var. Müslümanlar mezhepsel
ayrılıklar yüzünden birbirlerini öldürüyorlar. Geldiğimiz nokta çok vahim, içler acısı değil. Müslüman
Müslümanın kardeşidir anlayışından sıyrıldık adeta,
Müslüman Müslümanın celladıdır noktasına geldik.
Şunu da kabul etmek lazım ki zor bir coğrafya
da yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz bu coğrafyanın
kendine has bir ruhu var. Bu coğrafyanın ruhu çok
farklı. Dostluğun ve düşmanlığın, iyiliğin ve kötülüğün iç içe geçtiği, ilişkilerin bıçak sırtında yürütül-
Ağustos
B
13
B
mek zorunda olduğu bir coğrafya burası. En ufak bir
hatanın bedelinin en ağır olduğu bir coğrafya burası.
Bu coğrafya kanlı bir coğrafya ve tarih boyunca da
böyle olmuştur. Bu coğrafya kavgayı ve hoşgörüyü
bir arada devam ettirmiştir. Severken tam sevmiş,
düşman olduğunda ise acımasız hale gelebilmiştir.
Her acımasızlık yeni bir acımasızlığı doğurmuş. Etki
tepki hayata hâkim olmuştur. Hayat şartları insanları
ister istemez acımasız hale getirmiştir. İşte yaşadığımız
son olay. İsrail’in Müslümanlara yaptığı vahşet. İnsanın kanını donduruyor. Durumun korkunçluğunu anlatmak için söyleyecek bir kelime bile bulamıyorum.
Durum ne kadar vahim olursa
olsun, içinde bulunduğumuz psikolojik durumu anlamıyorum, aklım
almıyor. Müslümanım diyen bir insanın, bırakın Müslüman kardeşini,
hiç kimseyi ensesinden yavaş yavaş
keserek kafasını koparamaz. İnsanların kafası kesilerek, başlarının köy
meydanlarında sergilenmesi, kafası
koparılmış cesetlerin çarmıha gerilerek köy meydanlarında ibret olsun diye sergilenmesi. Bunu da din
adına yaptığımızı savunuyoruz. Yok
böyle bir Müslümanlık. Müslümanlık bu değil. Bunun adı vahşettir
ve İslamiyet hiçbir şekilde vahşete
müsaade etmez. Şiddet ve vahşet çıkış yolumuz olamaz. Müslüman yanlışa yanlışla cevap vermez. Her
ne şartlar altında olursa olsun zulüm yapmaz. Bunu
ben değil kâinatın yaratıcısı yüce Allah söylüyor: “Ey
iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta
tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun.
Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah›a karşı gelmekten
sakınmaya daha yakındır. Allah›a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide 8)
Bu vahşet sarmalı insanları acımasız yaparken
aynı zamanda vurdumduymaz da yaptı. Her gün
o kadar çok ölüyoruz ki bu sanki doğal bir şeymiş
gibi algılamaya başladık. Ölen bir çocuğun görüntüsü dünya kupasındaki bir gol kadar bile dikkatimizi
çekmiyor. Müslümanların kafasına bomba yağarken,
çoluk çocuklar vahşice şehit edilirken bizim gözümüz Almanya’nın Brezilya’yı dünya kupasında nasıl
bombaladığına daha çok dikkat kesiliyor. Müslüman
vicdanlarımıza sesleniyorum. Bu kadar duyarsızlık ve
vurdumduymazlık hiç mi vicdanlarımızı rahatsız etmiyor. O çocukların, bebeklerin kömür karasına dönmüş, kömürleşmiş bedenlerini gördüğünüzde kalbiniz
hiç mi sızlamıyor.
Oysa Müslüman kardeşlerimizin tepesine inen her bombada
bizimde yüreğimiz yanmalı, bizimde bir yerlerimiz kopmalı. Anneler
şehit olan evlatlarını öpüp koklayıp
defin için bekleyenlere istemeye
istemeye verdiklerinde yaşadığı o
inanılmaz acıyı, evlat acısını yüreğimizin en derinlerinde hissetmeliyiz.
Çaresizce evinde ölümü bekleyen,
evlatlarına acıyarak bakan anneleri,
babaları düşünmeliyiz. Bugün gözlerde bizim gibi nefret yok. Acı ve
korku daha baskın çünkü. Belki de
o bomba biraz sonra evlerine düşecek ve sevenleri birbirinden ayıracak. Aman Allah’ım
dayanılır mı bu acıya. Ama onlar dayanıyorlar. Çünkü çareleri yok. Umut bağladıkları Müslüman kardeşlerinden hayır yok. Onlar bugün yalnız, onlar bugün
öksüz, onlar bugün çaresiz ve onlar bugün ölümü
bekliyorlar. Be gafil gönül artık gafletten uyan. Ölen
senin kardeşindir. Ölen senin bir parçandır. İnandığın Allah için alınları secdeye giden insanlar onlar. Biz
birbirimize sahip çıkmazsak bize sahip çıkacak yok.
Peki, bizler ne yapıyoruz? Bildiğimiz en iyi şeyi. Kızmak, öfkelenmek, küfretmek. Kızıyor ve küfrediyoruz.
Bu da kendi vicdanlarımızı rahatlatmaktan başka bir
işe yaramıyor. Onlara hiçbir faydası yok.
“Allah’a ve Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız,
gücünüz gider. Bir de sabredin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal , 46)
14
B
Ağustos
O şehit olanlar ya da evlatlarını kaybedenler o acıyı, sefaleti, korkuyu yaşayanlar
belki bu dünyada değil ama huzur u mahşerde yakamıza yapışacaklar ve bizleri yüce
Allah’a şikâyet edecekler. Allah’ım İşte bunlar
var ya bunlar, bizler çaresizlik içinde ölümü
beklerken, Yahudi bombaları altında can verirken, bunlar var ya bunlar hiçbir şey yapmadılar. O zaman ne cevap vereceğiz? Nasıl
onların yüzlerine bakacağız? Çünkü onların
tepesine inen her bombada bizlerde suçluyuz. Bizlerin böyle suskunluğu, vurdumduymazlığı, İsrail’e cesaret veriyor.
B
Bizler şimdi öğrenilmiş çaresizliği yaşıyoruz.
Ben şahsen kendimi öfkeli, kızgın ve aciz hissediyorum. Üzgünüm Müslüman kardeşlerim zulmün, açlığın, sefaletin altında eziliyorlar. Öfkeliyim, kızgınım
elimden dua etmekten başka bir şey gelmiyor. Ama
inanın yapılacak çok şey var. Bunun için önce Müslümanların vicdanlarını harekete geçirmeliyiz. Bu zulüm insanların vicdanlarını kanatmalı. Vicdanı kanayan insan daha fazla duyarsız kalamaz, çok şey değil
ama elinden geleni yapar. Bu zulmün ve gözyaşının
bitmesi için kardeş olduğumuzu hatırlayıp Müslümanlar olarak birlikte hareket etmemiz gerekmektedir. Bu bir zorunluluktur. Cenap ı Allah biz kullarına
emretmiştir:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten
sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i
İmran 105)
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse
kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı
gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”
(Hucurat, 10)
“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi
ancak Allah›a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.”
(Enam,159)
“Allah’a ve Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız,
gücünüz gider. Bir de sabredin. Şüphesiz Allah
sabredenlerle beraberdir.” (Enfal , 46)
Müslümanların böyle dağınık halde bulunmasını kimse bana bir batı projesidir diye açıklamasın.
Bu bahanenin arkasına sığınmasın. Kendi vicdanlarını rahatlamaya kalkışmasın. Batının parmağı yoktur demiyorum, var elbette. Onlar bizleri birbirimize
düşürmek için akıl almaz ve vicdansızca yöntemlere
başvurmuşlar ve başvurmaya da devam edeceklerdir. Onların fıtratlarında bu var. Ama bizler onların
oyununa nasıl bu kadar çabuk geliyoruz. Nasıl oluyor
da onların oyuncağı oluyoruz. İşte asıl sorgulanması
gereken temel sorun bu.
Dediğim gibi tek yol Müslüman birlikteliğinden
geçiyor. Ama bu da öyle göründüğü gibi kolay, bugünden yarına birliktelik sağlanacak gibi gözükmüyor. Yapılması gereken çok şey var. İnşallah vicdan
sahibi Müslümanlar bu konulara kafa yorup çözüm
yolları üretirler de en azından çaresiz olmadığımızın
farkına varırız. Umarım herkes elinden geldiğince
bu birliktelik için bir şeyler yapar. Yoksa bu korkunç
manzaralarla daha çok karşılaşırız.
Her gün o kadar çok ölüyoruz ki bu sanki doğal bir şeymiş gibi algılamaya başladık.
Ölen bir çocuğun görüntüsü dünya kupasındaki bir gol kadar bile dikkatimizi çekmiyor.
Ağustos
B
15
Müslüman’ın Tatili
Fuat TÜRKER
B
ütün bir yılın yorgunluğunu, ancak başını
dinleyebileceği, sıkıntılardan uzak olabileceği bir ortamda yapacağı tatille atabileceğini
düşünür birçok insan. Ve yıl boyunca bu tatili hayal
ederek çalışır.
k’
evsizli
l
ş
i
,
k
a
üslüoş kalm
M
b
‘
.
r
,
ı
i
t
l
ş
i
ı
Tat
anl
mak y
a
l
oşa va
n
a
b
,
k
t
i
a
r
k
va
ola
şain boş
ç
i
r
ere ya
l
a
l
n
i
m
man
mü
hayat,
lah’ın,
l
l
e
A
z
.
ü
r
i
g
i
kitt
’
at ettiğ
a
v
ı
ararak
n
k
ı
ı
ğ
ç
a
ı
c
n
ı
ta
t
da ‘tad
a
y
ir haya
e
b
d
l
n
e
l
i
tati
çir
t,
l haya
nde ge
e
i
ç
z
i
ü
k
g
v
ze
i çin
ümin
m
;
lışarak
r
a
i
ç
d
l
n
i
i
ğ
ç
ıi
de
olu
n rızas
i
n
i
uzur d
b
h
b
e
v
Ra
t
zze
üğü le
d
r
ü
d
ır.
sür
hayatt
16
B
Herkes kendi maddi imkânları çerçevesinde
plânlar yapar. Kimi evinde dinlenerek kimi de farklı
bir mekâna giderek ya da şehir dışına çıkarak kendisine tatil ortamı hazırlar. Mekânlar ve yapılanlar
farklı da olsa amaç dinlenmek ve eğlenmektir.
Bunun için insanlar, yıl boyunca kimi zaman
bazı ihtiyaçlarından özveride de bulunarak para biriktirirler. Vakit yaklaştığında yeni giysiler alır, kalacakları yer için rezervasyon yaparlar. Ailece ya da
dostlarıyla birlikte çok güzel geçeceğini ümit ettikleri tatil günleri hayallerini süsler.
Ancak detaylarına kadar çok güzel organize
edilmiş bir tatil bile çoğu zaman umut edilenden
çok daha kötü geçer. İnsanlar genellikle hayalleri
Ağustos
B
gerçekleşememiş olarak ve dinlenip sakinleşmek yerine gergin bir ruh haliyle tatilden dönerler.
Sebebi şudur; din ahlâkını samimiyetle yaşamayan insanlar, her şey mükemmel de olsa memnun olamazlar. En güzel tatil ortamında bile gerçek
hazzı ve mutluluğu tadamazlar. İçlerindeki boşluk
nedeniyle sunulan nimet ve güzelliklerden yeterince
zevk alamazlar. Nimetlere şükür içinde olmamaları,
hata yapan insanlara karşı bağışlayıcı olamadıkları,
kısacası güzel ahlâkı yaşamadıkları için hiçbir şeyden
memnun kalamazlar. Allah, ancak güzel ahlâkı kararlılıkla uygulamaya çalışması karşılığında, insana dünya zevklerini de tattırır.
cekleri gibi konular olur. Burada yanlış olan kuşkusuz
tatile gitmek değildir. Kur’an ahlakından uzaklaşmak
ve yanlış yolda bulunan çoğunluğa uyuyor olmaktır.
Kur’an’ın, “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna
uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar...” (Enam Suresi, 116) ayetiyle açıkça dikkat çektiği gibi...
İmanı kalbine yerleştirmiş mümine yaz rehaveti
gelmez. Allah’ın nimetlerini anlatmak, iyiliği emredip
kötülükten sakındırmak, Kur’an’a davet etmek, mümin için kararlılıkla sürdürülmesi gereken faaliyetlerdir. Mümin fikri mücadele ile, Allah’a ve dinine hizmet ederek dinlenir. Aksi halde yorulur.
Hz. Ömer(ra), “Haftada bir gün tatil vermezseniz, tüm haftayı tatil yaptırırsınız”
der. Ancak bu tatilin, müminin hedefine ulaşmasında kendisine gereken enerjiye vesile
olması umut edilir.
Tatil ortamında da olsa, insan tevekkül etmediği, olayların ardındaki hayır ve hikmetleri arama,
öfkesini yenme gibi güzel ahlâk özelliklerini yaşamadığında, müthiş sıkıntı duyar. “Misafir umduğunu
değil, bulduğunu yer” ancak yediğinin de tadına
varamaz.
Kimi insanlar da gittiği tatilde ortama uyum sağlamak için ibadetlerini erteler. Bulundukları ortamda
dinden uzak insanların çoğunlukta olması, onların da
uyumunu kolaylaştırır. Gaflete kapılırlar; tek düşündükleri ne giyecekleri, ne yiyecekleri, nereye gide-
Hastalığın, ölümün zamanı yoktur; aniden
gelebilir. İnsan eğer Allah’ın hoşnutluğunu esas almıyorsa, gittiği tatilde Allah’ı, Kur’an’ı, İslam’ı unutuyorsa, ve orada aniden ölüm onu yakalarsa, nasıl
açıklar Rabbine? “Allah’ım ben tatildeydim” mi der?
Kur’an’da Allah’tan, İslam’dan uzak bir hayat var mı;
tatil bile olsa? Müslüman, her nereye giderse gitsin,
yine Allah’ın rızasını gözetir ve orada da bütün gücü
ile İslam’ı ve Kur’an’ı yayma çabasını sürdürür. İbadete hiçbir yerde ara vermez.
Hz. Ömer(ra), “Haftada bir gün tatil vermezseniz, tüm haftayı tatil yaptırırsınız” der.
Ancak bu tatilin, müminin hedefine ulaşmasında
kendisine gereken enerjiye vesile olması umut edilir.
Hiçbir şart ve ortam müminleri Allah’ı anmaktan, din ahlâkını yaşamaktan ve yaşatmaya çalışmaktan alıkoymaz. Tatili, ‘boş kalmak, işlevsizlik’ olarak
anlamak yanlıştır. Müslümanlar için boş vakit, boşa
vakittir. Allah’ın, müminlere yaşatacağını vaat ettiği
güzel hayat, tatilde ya da ‘tadını çıkararak’ zevk içinde geçirilen bir hayat değildir; mümin için güzel hayat, Rabbinin rızası için çalışarak sürdürdüğü lezzet ve
huzur dolu hayattır.
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve
yalnızca Rabbine rağbet et. (İnşirah Suresi, 7, 8 )
Ağustos
B
17
Müceddid-i elfissânî
İmam-ı Rabbanî (k.s) den
Ey oğul!
Esas mesele, mübahların fazlasından kaçınmak ve zaruret miktarıyla yetinmektir. Bunu da kulluk vazifelerini yerine getirebilmek için kuvvet kazanmak niyeti
ile yapmalı. Mesela yemekten amaç, Allah Tealâ’ya itaat edebilecek güç ve kuvveti
kazanmaktır. Giyinmekten maksat avret yerlerini örtmek, soğuk ve sıcağa karşı
korunmaktır. Diğer zaruri mübahlar da bu şekilde değerlendirilmelidir.
Nak şî büyükleri azimetle amel etmeyi tercih etmişler ve mümkün mertebe
ruhsatlardan kaçınmışlardır. Zaruret miktarı ile yetinmek azimettir. Bu yüce davranışa ulaşmak mümkün olmazsa, en azından mübahların dairesini aşıp da şüpheli
ve haram olan alana kaymamalıdır.
Tefekkür etmek, basiretli olmak ve kalbi çalıştırmak gerekir. Aksi halde kıyamet gününde pişman olmak ve hüsrana uğramaktan öte bir şey yoktur.
Amel işleme zamanı şüphesiz gençlik zamanıdır. Akıllı olan, hayatının bu dönemini zayi etmeyip fırsatı değerlendirir. İhtiyarlık çağına ulaşamamak da var! Ulaşılsa da toparlanıp kendine gelmek mümkün olmayabilir. Bunun da mümkün olduğunu farzetsek bile, zaaf ve acziyetin insanı kuşattığı ihtiyarlık döneminde insan
amellerini tam olarak yerine getirmeye güç yetiremeyebilir. Ama şu an amellerini
tam olarak yerine getirebilmek için her imkan mevcut.
18
Ey oğul!
Tüm mevcudatın hülasası olan insanın yaratılmasından maksat oyun ve
eğlence değildir. Yemek, içmek ve uyumak da değildir. Bilakis yaratılıştaki amaç,
insanın kulluk vazifelerini yerine getirmesi; Allah Tealâ’ya karşı zillet, acziyet ve
iftikâr (muhtaç olduğunu bilme) ile daimî bir sığınma ve boyun eğme durumuna
ulaşmasıdır.
Şeriat-ı Muhammedî’nin getirdiği ibadetlerin amacı, kulların menfaatleri ve
maslahatlarıdır. Yoksa bu ibadetlerin şanı yüce olan Cenab-ı Kudsî Tealâ’ya bir yararı yoktur. O halde bu ibadetleri sonsuz bir minnettarlık ve şükran duygusu içinde
yerine getirmeli; bu emirlere boyun eğip sarılmak ve yasaklardan kaçınmak için
elden gelen gayreti göstermelidir.
Allah Sübhanehu , mutlak olarak hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde, emirler
ve yasaklar koymakla kullarına ikramda bulunmuştur. Öyleyse bu büyük nimete
layıkıyla şükretmemiz, minnettarlık ve şükran duyguları içinde dinin hükümlerini
yerine getirmek için çaba sarf etmemiz gerekir.
19
1895-1905
Herzl Siyonizmi
Modern Siyonist hareketin kurucusu olarak bilinen Theodore Herzl
A
vusturyalı gazeteci Theodore Herzl, modern Siyonist hareketin kurucusu
ve babası olarak addediliyor. Düşünsel hazırlığını tamamlayarak
hayatının son 10 yılını bu idealleri
ve düşünceleri hayata geçirmeye
adadı. Siyonist oluşumları uluslararası bir organizasyon kurmak
için bir araya getirdi. Dünyadaki
tüm Yahudileri yapılacak ilk “Siyonist Konferansı”na katılmaya
çağırdı. İdealleri ve ilkeleriyle modern Siyonist hareketi üzerinde
son derece kalıcı izler bıraktı.
Siyonizm tarihinin izini sürerken tüm modern Siyonist eylemler, Herzl’in ne için çağırdığıyla
ilintilidir. Bu yüzden de onun bu
girişimi uluslararası bir hareket
haline geldi ve müttefikler onu
en geniş noktasına kadar destekledi. Hatta bu Siyonizm’e önemli
20
ölçüde siyasi ağırlık verdi ve onu
emperyal güçlerin ortak menfaatlerini başarmak için dayanacakları
bir stratejik müttefik haline getirdi.
Bu yüzden bizler öncelikle Herzl’in
yazılarıyla ana şeklini verdiği ideallerini belirlemeliyiz.
Theodore Herzl “Yahudi
Devleti” adlı bir kitap hazırladı ve
onu Yahudi davasına modern bir
destek bulmak için yapılan bir teşebbüs olarak tanımladı. O hazırlamış olduğu bu kitabın önsözünde
açıkça şunları yazıyor : “Bu kitapçıkta zaten basitleştirdiğim mefhum, çok eski bir kavram: Bu Yahudi devletinin yeniden inşasıdır.”
Okuyucuyu çağırdığı şeyin yeni bir
icat olmadığını ikna için oldukça
hevesli olduğunu ekliyor. Okuyucuların kendisini ütopya veya hayali planlar peşinde birisiymiş gibi
yanlış bir şekilde yargılamaması
konusunda uyarıyor. Mesela:
1. Yahudi davası ne sosyal
ne de dini bir meseledir; buna rağmen olay bu şekilde anlaşılabilir,
ancak bu, daha ziyade aşırı milliyetçiliktir.
2. Çok gelişmiş milletlerce
küresel bir siyasi mesele olarak
muamele edilmediği müddetçe,
konferans aracılığıyla Yahudi davasının bir milliyetçilik meselesi
olduğunu söylemekle bu kurulamazdı. O şunu söyledi: “Yahudi
Devleti tüm dünya için bir zorunluluktur; bu yüzden de bu devlet
kurulmalıdır.”
3. Yahudilerin tarihsel birlikteliği pazarlık konusu edilemez bir
gerçektir.
4. Her şey Yahudilerin acı
çektikleri olumsuz koşullarca sürdürülen hıza ve müteharrik güce
bağlıdır.
5. Anti-semitik hareket tamamıyla Yahudi bir bakış açısıyla
anlaşılmalıdır; çünkü kendisi bunu
bir avantaj ve Siyonizm’in gelişmesi için verimli bir alan olarak
düşünmekteydi.
6. Dolayısıyla da kendisi, bu
hareketin kendilerini Yahudi yaptığı ve Siyonizm’in esasını teşkil ettiği idealini vurguladı.
7. Bu yüzden o insanları iki
gruba ayırdı; ilk grup dışarıdan
Semitizm için düşmanlığını gösterirken diğerleri bunu gizlemekteydi. Hatta Herzl’in görüşlerine göre
tüm dünya, Yahudilere düşman
hale gelmişti. Bu tür bir bakış açısının - yok olmak üzere olmasına
rağmen - bu tür bir davranışı tutmada hevesli olduğunu söylediğimizde abartmış sayılmayız. Çünkü
Herzl’in günlüklerinde de söylediği gibi: “İnsanlar arasında güçlü
ve etkili bir propaganda yöntemi
olarak Anti-semitizm hiçbir şekilde
Yahudilere zarar vermeyecektir.
Bilakis bunun Yahudiler için avantaj olduğunu düşünmekteyim,
çünkü bu siyonizmin takipçilerini
eğitecek, bir zaman sonra belki de
ortadan kalkacaktır.”
8- Herzl, Yahudileri bir araya gelmeye cesaretlendirmek için
bir cazibe merkezi olarak devletin
önemini kavramıştı. Çünkü devlet
mefhumunun dışında hiçbir şey
bir milleti kökünden sökemez ve
onları başka bir ülkeye götüremezdi.
9 Rüyalar
gerçekleştirilebilirdi; Yahudilerin
Filistin’e
göç etmesi onların
aleyhine
olmayacaktı. Aksine bu,
çok büyük bir avantaj olacaktı ve
onları dünyanın tam tepe noktasına yerleştirecekti. Bu açıdan Herzl
eski kaçakların, mahkûmların kendi hücrelerini isteksizce terk ettiklerini söyledi.
Planlarını sunduğunda önerdiği mefhumun son derece basit
olduğunu gösterdi. Ancak bunun
hayata geçirilmesi oldukça zordu.
Bu sadece bir Yahudi Cemiyeti ve
Yahudi Ajansı oluşturmakla olabilirdi. Yahudi Cemiyeti siyasi çalışmalara, eğitim adımlarına hazırlık
yaparak, ön çalışmaları yürütecekti. Yahudi Ajansı ise bu kavramların uygulamaya geçirilmesinde,
göçmen Yahudilerin menfaatlerinin sağlanmasında, dahası yeni
ülkede ticari borsayı organize etmede çalışmalar yapacaktı. Hatta
teşkilat, Yahudilere karşı oldukça
sempati besleyen Avrupalı emperyal güçlerce
korunmasının ardından sadece
Arap toprak
ağalarıyla
anlaşacaktı.
Öte yandan
teşkilat, Yahudilerin
Filistin’e mi
yoksa Arjantin’e mi
gideceklerine de karar
verecekti. Ancak Herzl şunu söyledi: “Yahudi kamuoyunun görüşü
hangi yönde karar kılarsa biz onu
dikkate alacağız.” Buna rağmen
Herzl, kitlelere “Filistin bizim unutulmayacak ülkemizdir” sözünü
hatırlatacaktı ve bu söz, tüm Yahudileri etkili bir şekilde cezbetmekteydi.
Yahudi toplumu ve Yahudi
devleti arasındaki ilişkiye adanan
bölümde Theodore Herzl, bu kitapçığın doğrudan avukatlara hitap ettiğini vurguladı. Ardından
meşru temelleri üzerindeki devlet
teorisini sundu. Bu suretle Rousseau’nun bir toplumsal sözleşme
veya bir toprak parçasında birleşebilecek bir şey, güçlü bir efendiyle insanların bir araya getirilmesi
gibi devletle ilgili eski idealleri içeren düşüncelerini reddetti. Kadim
Yahudi literatürüyle herhangi bir
çelişkiden kaçınmak için eski bir
Roma Devletinde kullanılan kavram olan vekil, naib kelimesini örnek verdi. Ki bu şekilde Yahudiler,
ilişkilerini yürütmek için devleti birine vekâlet olarak verebileceklerdi. Yapılması gereken, dünyadaki
tüm Yahudilerin vekâletiyle küresel
Siyonizm’in yer değiştirmesiydi.
Herzl’in bununla tam olarak neyi
kastettiğini anlamak için şuna bakmak lazım: O, İsrail Devletini tüm
Yahudiler için bir vekil olarak düşünürken, Siyonizm, devleti vekil
tayin eden Yahudilerin çoğunu
temsil etmekteydi.
21
İnsan, hükümet ve devlet
arasındaki ilişki kavramıyla politik Siyonizm meselesini ele aldığımızda bu mevzu daha açık bir
hal alıyor. İlk Siyonist Konferansı
29-31 Ağustos 1897 tarihleri arasında Basel’de yapıldı. Konferansa muhtelif Yahudi ve Siyonist
oluşum, kurum ve topluluklarından 197 temsilci katıldı. Herzl’in
başkanlık ettiği konferansta başkanlık kurulu, çalışma komitesi ve
mütevelli heyeti seçildi. Konferans
için seçilen yer Viyana’ydı. Basel
Programı olarak bilinen Siyonist
hareket programı kabul edildi; sonuçta Uluslararası Siyonist Teşkilatı kurulmuş oldu. Bu programda,
Siyonizm’in nihai hedefinin “hukuk gücüyle Filistin’de bir ‘Yahudi Devleti’nin kurulması” olduğu
kararlaştırıldı. Ancak programda
“Devlet” kelimesine değil “Vatan”
kelimesine yer verildi. Vatan (ülke
veya ev) kelimesinin Almanca’daki
“Heimstatee” kavramıyla benzerlik taşıdığını belirtmekte yarar var.
Bu terim asıl amacın ılımlı yan anlamını kullanmak için uyduruldu.
Bu yüzden de programda kurnaz
bir şekilde “Yahudi Devleti” terimi
kullanılmaktan kaçınıldı; çünkü
Siyonist liderler kendilerinin ne
planladıklarını fark etmesi ihtimal
dahilinde olan Osmanlıyı provoke
etmek istemiyorlardı. O çağda yaşayan Yahudilerin çoğu vatan teriminin sadece Yahudi Devleti anla-
22
mına geldiğini vurguluyor ve şunu
söylüyorlardı: “Bu terimin ‘Yahudi
Devleti’ anlamına geldiğinin farkına vardık. Bu yüzden gerçek
hedeflerimizi gizleme ihtiyacımız
yoktu.” Bu hedefler de aşağıdaki
şekilde gerçekleştirilebilirdi:
Filistin’i uygun esaslarla endüstriyel tarım işçileriyle istila etmek,
Her ülkedeki yönetmeliklere
uygun olan yerel ve uluslararası
organizasyonlar ile küresel Siyonizm’i organize etmek,
Yahudi ruhunu ve milli bilinci yaymak ve geliştirmek,
Bu hedefleri gerçekleştirmek
için gerekli onayı almaya yönelik
başlangıç adımlarını atmak.
Sonuç olarak Siyonist hareket bir otorite haline dönüştü. Ki
bu otorite kabine olarak, yürütme
komitesi olarak ve parlamento
olarak Siyonist konferansıyla bir
Yahudi devleti kurmaya çalışmaktaydı.
Bu sebeple Siyonist hareket
tüm Yahudiler için bir vekil, bir naib
oldu. İsrail Zanqwel’in sürekli bir
şekilde tekrarladığı şey de şuydu:
“Haydi artık toprakları, toprakları
olmayan bu insanlara veriniz ve
sahipleri olmayan bu toprakları da
sahiplendiriniz.” Zanqwell bu sözü
söylerken, yüzlerce yıldır o toprak-
ların üzerinde oranın öz halkı olan
Filistinlilerin yaşadığı gerçeğini göz
ardı ediyordu. Bununla da yetinilmedi. Siyonist teşkilatı üyelerinden
yıllık vergiler (şekel) toplanmaya
başlandı. Vergiler, Siyonist konseyi
ve kendi bünyesinde oluşturulan
organizasyonlara üyelik aidatı adı
altında alınmaktaydı. Bir toprağı
ve bir vatandaşı olmamasına rağmen bu organizasyon kendini bir
kabine bir meclis haline getirdi. Ardından devletle hiçbir işi olmayan
insanlardan vergiler toplanmaya
başlandı. Şüphe yok ki Siyonist
Konferansı 20 yıl zaman aralığında -Balfour Deklarasyonu’na
(1897-1917) kadar- temel hedeflerin uluslararası düzeyde tanınması sürecinde temsil etti. Bunlar,
Siyonizm’in başı olarak Herzl’in
yapmakta olduğu çalışmalardı. Ve
bunlar “saf-masum” olarak adlandırdığı şeyi elde etmek için yaptığı
gayretler vasıtasıyla oldu. Aşağıdaki hususlar Siyonistlerin geçtiği
ekstra gelişme ve aşamalardır.
İkinci Siyonist Konferansı
1898 yılında toplandı. Amacı tüm
dünyadaki Yahudi gruplarını toplamak ve bunların Siyonist hareketine bağlılıklarını kazanmaktı. Çünkü nihayetinde Siyonist ideallerini
ve planlarını benimseyecek, kabul
edecek insanlar sadece Yahudilerdi. Siyonist Konferansı her 400
Yahudi için vergisini ödeyen bir
temsilciye toplantılara ve
oturumlara katılım izin verdi. Ondan sonra Yahudi
Emperyal Bankası kuruldu. Bu banka Filistin’e gizli
göçü reddediyor bunun
yerine göçün “zararsız”
dedikleri bir plan çerçevesinde açık bir şekilde organize edilerek yürütülmesini
öneriyordu. 1899’da Basel’de düzenlenen üçüncü
Siyonist
Konferansı’nda
“Sömürgeleştirme Yahu-
di Sigorta Fonu” kuruldu. Bunun
amacı Filistin ve komşu ülkelerdeki yerleşim faaliyetlerini finanse
etmek; Siyonist hareketin finansal
desteğini garantiye almaktı. Konferansa Herzl yanlısı Siyonistlerce
dogmatik gerekçelerle iştirak edilmedi.
Bankanın fonksiyonu kazanım elde etme amacıyla “masumluk” kavramından yararlanılarak
Siyonizmin kurucusu olan Herzl
tarafından belirlenmişti. Burada
tüm iletişim kanallarında İbranice’yi kullanmak, dünyadaki Yahudiler arasında İbrani kültürünü
yaymak, Siyonizm’in idari sistemini yeniden inşa ederek çağdaş
bir yapıya kavuşturmak ve çalışma
komitesini birine Herzl’in başkanlık ettiği bir ana bir de tali iki çalışma alanına bölmek gibi belirli
hususlar vurgulandı.
Mesela 1900 yılında Londra’da toplanan dördüncü Siyonist
Konferansı’na 400’den fazla delege iştirak etti. Bu konferansta Ortodoks dinci Yahudiler ile laikler
arasındaki şiddetli ayrılık vurgulandı. Herzl tüm üyelerden bu anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak,
bunun yerine genel hedef ve menfaatler üzerinde yoğunlaşmalarını
istedi.
Tüm dünyada Siyonist propagandayı yaymak.
Herzl ve Siyonizm’in İngiltere’ye kancaladığı ümitler.
Yahudi toprağında Yahudi
hizmet düsturu altında Milli Yahudi
Fonu oluşturma projesi düşüncesine dönüş.
1901’de Basel’de toplanan
beşinci Siyonist Konferansı, İbrani
Üniversitesinin kurulması ve kültürel meselelerle ilgili tartışmaların
yanı sıra Milli Yahudi Fonu’nun
oluşumuna da şahitlik etti.
Bun u n l a
birlikte
Siyonist
h a re k e t ler içinde Haim
Viseman
ve Martin
Pa u p e r
başkanlığındaki
Demokrat
Kanat tarafından
yürütülen
bir muhalefet söz
konusuydu. Konferansta Siyonist Konferansın her iki yılda bir toplanması
kararlaştırıldı. Dini ve laik gruplar
arasındaki çatışmalar konuşmaların çoğunu oluşturdu. Bu yüzden
üyelerin çoğu Filistin topraklarında
büyük çapta toprak satın almak
için Siyonist olmayan emperyal
toplumlarla ilişkilerin kurulması
meselesini sorguladı. Sonuç olarak
konferansta Yahudi Milli Fonunda mevcut olan paranın tamamının bu topraları satın almak için
kullanılması kararlaştırıldı. Ancak
buna rağmen Rabbi (Haham) İssac Rince’nin önderliğindeki dini
grup, hareket içinde yaşanan ilmi
ve radikal anlaşmazlığı protesto
etti. Bu yüzden onlar Mezrahi adı
verilen farklı bir Siyonist hareket
oluşturdular. Bu hareket Herzl’nin
politikalarının yanı sıra fikirlerinin
çoğunu da benimseyen ana hareketin önemli bir kısmı olarak kaldı.
Altıncı konferansta özellikle
İngiltere’nin Uganda’yı sömürgeleştirmesiyle ilgili sunum olmak
üzere çeşitli meseleler ele alındı.
Filistin’in dışında herhangi bir toprak parçasını reddeden hakiki Siyonistler ile Filistin’in dışında farklı
bir toprak parçasını da kabul eden
Herzl’in fikirlerinin yanında yer
alanlar arasındaki ihtilaflar bariz
bir hale dönüştü. Bunun üzerine,
Uganda’daki durumu araştırmak
için bir seyahat düzenlendi. Seyahatten sonra çoğunluğun görüşüyle Filistin toprakları üzerinde karar
kılındı. Sonuç olarak da emperyalizm için Yafa’da Yahudi Sigorta
Fonunun bir bölümü olarak Anglo-Filistin kuruldu.
Son olarak, Basel’de 1905
yılında yedinci Siyonist Konferansı düzenlendiğinde Herzl çoktan
ölmüştü. Takipçileri arasında ise
özellikle Filistin’i bir vatan olarak
tercih edenler ile Uganda’yı benimseyenler arasında oldukça şiddetli anlaşmazlık vardı. Konferans
sırasında Siyonist hareketin lideri
olarak David Wilfson seçildi. Onun
seçilmesiyle de Uganda’yı tercih
edenler geri püskürtülmüş ve yenilgiye uğratılmış oldu. Bunun
ardından Uluslararası Bölgesel
Organizasyon adında bir kuruluş
oluşturuldu. Bu konferansta onlar
açısından başarılan en önemli iş
Filistin’de, Suriye’de, Asya Türkiye’sinde, Sina Yarımadası’nda ve
Kıbrıs’ta iskan projelerine öncelik
vermesi için Yahudi Sigorta Fonu’nda yapılan değişiklikti.
23
Arap Ülkeleri Birbiriyle Uğraşırken
Hamas Tarihi Bir Savaşın İçinde
Fehmi HUVEYDİ
A
kirlilia
d
n
o
asy
e
nform
e
e
e Gazz
v
d
t
e
m
s
e
a
n
Siy
dö
.
ığı bir
d
a çıktı
n
y
a
a
ş
t
a
r
y
o
la
ğin
tabloy
r
i
b
sulası
i
u
a
P
n
.
s
i
i
t
d
is
m
eri
uhteşe
m
ı
beyinl
ş
ı
,
k
ş
i
Çı
m
me
nıltıcı
eğiştir
a
d
y
ı
n
n
ı
e
s
rlet
rota
leri ki
p
l
a
mişti.
e
k
e
m
v
e
l
i
n
k
y ıka
onu et
r
a
l
n
o
y
operas
24
B
rap ülkeleri kendi aralarındaki savaşlarla
uğraşırken, Gazze tek başına gerçek düşmana karşı kahramanca bir savaş veriyor.
1. Arap dünyasındaki iç savaş haberleri sabah okuduğumuz gazetelerin manşet haberleridir.
Işid, Musul ve Tikrit’in düşmesinden sonra Bağdat’a yaklaşmış ve muhaliflerini tasfiye etmeyi sürdürüyor. Husiler Umran’ın düşmesinin ardından
San’a kapısına dayanmış durumdalar. Libya’da ise
Bingazi Trablus’a karşı, Zenane de Misrata’ya karşı. Cezayir’de Araplarla Berberiler arasında savaş
sürüyor.
Mısır’ın Müslüman Kardeşler’le siyasal İslam’a karşı savaşı ise bütün hızıyla sürüyor. Bin kişiye idam cezası verilirken şu anda 16 binden fazla
insan da zindanlarda tutuluyor. Tunus yönetimi Ensaru’ş-Şeria sancağını kaldıran selefileri kuşatmaya
çalışıyor. El-Kaide Suudi Arabistan’ın güneyindeki
Arar’ı bombalıyor. İngiliz radyosuna göre Suudi
Arabistan’da tutuklu sayısı 20 bini geçmiş durum-
Ağustos
B
Lübnan bir sarsıntıdan çıkarken, bir başka depremle karşılaşıyor. Bahreyn’de ise Şiiler yönetimle çatışıyor.
savaşlar, geçici hevesler ve dar hesapların bir sonucudur. Bu savaşlarda hiçbir stratejik derinlik veya tarihi
bir çatışma yoktur. Onun tarafları yöneticilerle aydın,
ordu, petrol, servet, basın, tarih ve paktlarıyla Arap
ülkeleridir. Hepsinin ortak derdi diğerini yok etmektir.
Bu savaşlar sanki Arapların intihar savaşıdır.
Suudi Arabistan ile BAE’nin liderlik ettiği körfez
ülkelerinde Arap Baharı’nı boğma çabaları devam
ediyor. Suriye’de ise rejim muhaliflere varil bombalarıyla ölüm yağdırmaya devam ediyor. Zindana atılan insanların haddi hesabı yok. Sünnilerle Aleviler,
Araplarla Kürtler arasında çatışmalar büyük bir teh-
2. Bu acı savaşların içinde; kendileri için tehdit
oluşturan, bölgede en büyük terör varlığı olan, ümmetin güvenliği ve geleceğini tehdit eden gerçek düşmana karşı savaş taleplerini duymadık. Arap dünyası
gerçek düşmanına karşı tarihi savaşını terk etmiştir.
Bu düşmana sırtını dönmüş, kendi çevresiyle boğuş-
likenin sinyalini veriyor. Darfur’da kabile çatışmaları
devam ederken, bir yandan Suud ile BAE, bir yandan da Suud ile Katar arasında kör bir dalaşma devam ediyor...
makta, bazen de sanal düşmanlar icat edip onlarla
savaşmaktadır.
da. Birleşik Arap Emirlikleri 90 aktivisti içeri tıkarken,
yüzlerce kişi de ceza bekliyor.
Sanki herkes, herkese karşı. Herkesin herkesle yaptığı bir savaş var ortada. Bu savaşların birçok
nedeni var. Bir kısmı etnik, bir kısmı mezhepsel, bir
kısmı siyasi. Ancak ortak payda, bütün bu savaşların
Arap evinin içinde bulunan kardeşler arasında olmasıdır.
Cellat ile kurban, katil ile maktul, üstün gelen
ile hezimete uğrayanların tümü Arap. Bana göre bu
Daha da kötüsü Arap dünyasında beyin yıkama operasyonu da yapılıyor. Tarihi asıl düşman dost
gösteriliyor. İş o kadar ileri götürüldü ki bazı Arap rejimleri işgal rejiminin yanında yer aldı ve Filistinlilere
düşman kesildi.
Siyaset ve enformasyonda kirliliğin yaşandığı
bir dönemde Gazze istisnai bir tabloyla ortaya çıktı.
Çıkışı muhteşemdi. Pusulası rotasını değiştirmemiş,
beyinleri yıkan ve kalpleri kirleten yanıltıcı operas-
Mısır’ın Müslüman Kardeşler’le siyasal İslam’a karşı savaşı ise bütün hızıyla sürüyor. Bin kişiye idam cezası verilirken şu anda 16 binden fazla insan da zindanlarda tutuluyor.
Ağustos
B
25
B
yonlar onu etkilememişti. İster kendi isteği ve
iradesiyle olsun, ister başkasının dayatması
sonucu olsun kuşatma altında bulunan ve
sürekli saldırıya uğrayan Gazze, Arapların
bütün ordu, asker ve servetlerine rağmen
yükünü omuzlamaktan vazgeçtiği insanların
yükünü tek başına aldı. Gazze Arap dünyasının doğru bakış açısını ve ölmemiş kalbini
uyandırdı. Tarih bu bölümü kadınlarının gözyaşlarıyla çocuklarının kanlarıyla yazdı. Bunlar onu “ümmetin şehidi” yapmaya yeter de
artar.
Gazze hep doğru gördü. Gerçek düşmanın İsrail olduğunu, gerçek terörün de işgalci olduğunu bildi. Gerçek barışın ancak bu
işgalcinin yok olmasıyla mümkün olabileceğini savundu. Bu bakış açısı nedeniyle yıllardır
kuşatma, savaş, açlık, yıkım ve katliamlara
maruz kaldı. Sadece düşmanın barbarlığından çekmedi, yakınların yaralamasından ve
zulmünde de çok çekti.
Gazze halkı düşmandan gelen füzeleri çıplak
göğsüyle karşıladı. Düşmandan bu saldırıları görürken, en yakın ve en uzak kardeşlerinden de arkadan
darbeler yedi. Ama bütün bunlara rağmen boyun
eğmedi, eğdirilemedi. 2008-2009 ve 2012 savaşları
boyun eğmesi, teslim olması için yapıldı. Şimdi de
2014’te daha barbar ve şiddetli bir savaş açıldı. Her
savaşta Gazze yıkıldı, her tarafından kanlar sel gibi
aktı. Ama hep ayakta kaldı. Korkmadı ve teslim olmadı. Son savaşta ise bire iki karşılık vermeyi, füzeye
füze, saldırıya saldırı, korkuya korkuyla karşılık vermeyi kararlaştırdı.
3. Şu anki savaşı diğerlerinden ayıran iki özellik
var.
Birincisi, Hamas ile İslamî Cihad hareketlerinin
kullandıkları füzelerin bilinen bütün sınırları aşmasıdır. Gazze’den atılan füzeler Tel Aviv, Hayfa, Kudüs
ve diğer şehirlere ulaştı. Bu işgal rejimiyle olan tarihi
savaşta bir ilktir.
İkincisi, İsrail’in her savaşı lehine sonuçlandırma güç ve iradesine sahip olduğu “Samson efsanesi”nin büyüsünün bozulması ve İsrail ordusunun
caydırıcı gücünü kaybetmesidir. Çünkü Gazze’deki
direniş güçleri İsraillilerin direnişe ait füzelerin yetişemeyeceğine inandıkları yerlere bile füze attılar. Düşmanın Gazze’yi korkuttuğu bir gerçek, ama bir başka
gerçek de vardır ki, Gazze direnişi de İsraillileri fazlasıyla korkutmuştur.
Bu savaşta görülen diğer önemli bir gelişme
direniş güçlerinin yer altını kullanmalarıdır. Daha
önce yerin altında kazdıkları tünellerden düşmanın
kontrolündeki bölgelerin kuzeyinden güneyine, orta
bölgesinden en ücra köşesine; hemen hemen bütün
noktalarına füze atmaları her tarafta sirenlerin çalınmasına neden oluyor. Bu yöntemin diğer önemli bir
boyutu ise füzelerin atıldığı yerlerin belli olmaması ve
dolayısıyla rampalarının vurulamamasıdır. Direnişin
yeni taktiği düşmanı şaşkına çevirirken, binlerce kişinin sığınaklara kaçmasına neden oldu.
Çünkü Gazze’deki direniş güçleri İsraillilerin direnişe ait füzelerin yetişemeyeceğine
inandıkları yerlere bile füze attılar.
26
B
Ağustos
B
Yine düşmanı şaşırtan, korkutan ve ürküten bir
gelişme daha oldu. El-Hayat gazetesiyle başka site
ve ajansların verdikleri habere göre Kassam Tugayları’na mensup üç direnişçi, deniz yoluyla işgal rejiminin güneyinde bulunan Askalan’daki askeri üsse
sızıp buradaki askerlerle çatışıp şehit oldular. Gazze
sahilleri açıklarında düşmana ait onlarca hücumbota
ve yüzlerce askere rağmen onları aşıp bu kadar uzun
mesafeyi yüzerek geçtikten sonra askeri üsse sızıp çatışmaları işgal rejimini, ordusunu ve toplumunu fazlasıyla ürkütmüştür.
4. Raporlarda işgal rejimi İsrail’in saldırıların
başlamasından şimdiye kadar Gazze’ye binden fazla saldırı yaptığı belirtiliyor. Bu saldırılarda 5 bin ton
patlayıcı kullandı. Bu garipsenecek veya tuhaf karşılanacak bir durum değil kuşkusuz. Gazze’nin bunu
görmesi gerekiyordu. Çünkü Gazze şehadet yolunu
seçti ve bunun için hazırlığını yaptı. Gazze işgale karşı
direnişin merkezi ve savaşın yapıldığı meydan haline geldi. Gazze bunun için yerin altında ve üstünde
mevzilerini hazırladı ve gereken füze ve teçhizatın teminine gitti.
Yine Kassam Tugayları daha önce 25 Haziran
2006 yılında Siyonist asker Gilat Şalit’i esir aldığı bölgede düşmana karşı bir tüneli havaya uçurdu.
İsrail’in askeri gücüyle Gazze’yi yok edebileceği bilinmeyen bir şey değildir. Ancak direniş böyle
bir şeyin ucuz olmadığını, böyle bir şeye kalkışması
durumunda kendisinin de bundan sağ salim çıkamayacağına dair düşmana açık ve net bir mesaj verdi.
Savaşın üzerinden on gün geçmesine rağmen İsrail’in
kara harekatı başlatmamasının arkasında işte bu mesaj var.
Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin El-Kassam Tugayları’nın elindeki füzeleri geliştirdiği de bu savaşta
ortaya çıktı. Kassam bu savaşta, işgal rejiminin 14
Kasım 2012’de suikastla şehit ettiği Kassam’ın Genelkurmay Başkanı Ahmed Ca’beri’nin ismini verdiği
J80 füzesini ilk defa kullanırken, R160 ve M302 füzelerini de ilk kez kullandı.
İslamî Cihad Hareketi de ilk kez Burak70 Füzesiyle on saniyede 15 füzeyi atabilen füze rampasını
bu savaşta kullandı.
Bütün bunlar Siyonist toplumu korkuturken Tel
Aviv’de binlerce kişi evlerini terk etti.
Savaşın ve çatışmaların sonuçlarından bahsetmek için belki henüz erken olur. Ancak olayları takip
edenler için önemli işaretlerin olduğu kanısındayım.
Direnişin işgalcinin barbar saldırılarına bu şekilde direnç göstermesi ağır bedel ödemelerine rağmen Filistinlilerin maneviyatını yükseltti ve onlara canlılığı
tekrar geri getirdi. “Tel Aviv’i vur”, “Tarih, sen halkımızın Tel Aviv’i vurduğuna şahit ol” gibi söz ve sloganlarla, Hamas sözcüsü Muşir El-Mısri’nin
“Filistin halkının gerçek temsilcisi Hayfa’ya
ulaşan direnişin mübarek füzeleridir” sözleri
bir gerçeğe işaret ediyor.
Füzelerin Filistin halkına canlılık getirmesi ve ruhunu tekrar diriltmesi, Hamas’ı zirveye çıkardı ve İslamî Cihad Hareketinin güç
ve liyakatini ortaya koydu.
Direniş güçleri her türlü takdiri hak
eden bu misyonu yerine getirirken, Arap dünyasındaki rejimlerin suskunluğu utanç vericidir. Dünyanın birçok yerinde Gazze halkıyla
dayanışmak için gösteri, yürüyüş ve eylemler
yapılırken, Arap dünyası suskunluğunu sürdürüyor. Birçok ülkede insanlar Gazze insanına yardım için yarışırken Arap dünyasındaki
yardım kuruluşları ve özellikle Mısır’dakiler de
susan ve seyredenlerin safına katıldı.
(http://www.filistinhaber.com)
Ağustos
B
27
Nil’in Umudu
Aydın BAŞAR
N
il her zamanki gibi hüzünlü ve çileli akıyordu. Firavunların elinden gün yüzü görmemiş Mısır’ın acılarıyla doluydu. Bu kadar
derdi taşımasına rağmen yine de mazlum Mısır’dan
cömertliğini esirgemiyor, geçtiği yerlere bereket
yağdırıyordu.
l,
ert Ni
m
ö
c
,
rin
rdeşle
a
k
e
d
“Nere
una,
er
yeşil T
n dön
ü
g
e
n
cı
lı ak ın
n
a
ş
n
na.
Gide
yurdu
K
KÜRE
A
S
I
K
l
Fazı
Necip
Nil vadisinin çileli kasabalarından biri de
Mahmudiye’ydi. Bu küçük kasaba takvimler 17
Ekim 1906’yı gösterirken büyük bir İslam önderinin
doğumuna şahitlik etti. Bu büyük kahraman Hasan
El Benna’ydı.
Hasan El Benna karanlık Mısır’da adeta bir
kandil gibi parlayacak fakat aydınlığını dünyanın
her tarafına yayacaktı. Önce Nil’in sonra bütün
ümmetin umudu olacaktı. İlmiyle, ameliyle, duruşuyla ve mücadele tarzıyla tüm mazlum coğrafyalara diriliş tohumları saçacaktı.
Nil’in Umudu ilim ve irfan yuvası bir evde
dünyaya gelmişti. Babası Efendiler Efendisi’nin in-
28
B
Ağustos
B
cilerini deren bir hadis âlimiydi. Bu ilimle uğraşan ve
onun hakkını veren âlimlerde olduğu üzere yumuşak
bir ahlaka ve nurlu bir simaya sahipti. Takva ölçülerinde yaşayan bu güzel âlim anlayışlı ve zeki oğlunu
İslam ahlakıyla yetiştirmeye özen gösteriyordu.
Onu küçük yaşta namaza ve oruca alıştırdı.
Kur’an-ı Kerim ezberi yapmaya ve ilimle iştigal etmeye teşvik etti. Bu yönlendirmeler neticesinde Nil’in
Umudu on beş yaşına geldiğinde İslami ilimlerde başarılı bir talebe ve güçlü bir hafız oldu.
On dört yaşındayken İngilizlere karşı yapılan bir
gösteriye katılmış ve polis tarafından tartaklanmıştı.
Fakat o, bu tür şeylere aldırmıyor, haklı mücadelesinde gevşeklik göstermiyordu. Okulunda ve çeşitli ortamlarda zulme karşı konuşmalar yapmaya, bildiriler
dağıtmaya devam ediyordu.
Okul arkadaşlarıyla birlikte Kötülüklerle Mücadele Derneği adında bir grup kurdu. Hayatının çeşitli
Henüz o yaşlardayken, Nil’in üzerine çöken ağır
hüzün bulutlarını kaldırmak ve ümmet için bir çıkış
yolu bulmak için çareler arıyordu. Böyle bir mefkûreyi taşımasından dolayı da yüzünde yaşıtlarında görülmeyen bir olgunluk ifadesi belirmişti.
Tasavvufa olan ilgisi de bu yıllarda başlamıştı.
Hasefiye tarikatının zikirlerine katılıyor, tarikat büyüklerinin ziyaretlerinde bulunuyordu. Daima zikir
ve dua halinde olmayı prensip edinmişti. Pazartesi
Perşembe oruçları ve nafile namazlarla nefsini tezkiye
etmeye çalışıyordu.
Küçük yaşta başlayan tasavvuf merakı ileriki
yaşlarında da devam edecekti. 1940’lı yıllarda verdiği bir röportajında tasavvufi değerlerin her zaman için
hayatının vazgeçilmezi olduğunu ifade etmişti. Onun
tasavvuf anlayışında durağanlığa ve pasifliğe yer yoktu. Cihatla ve mücadeleyle iç içe olan bir tasavvuf
anlayışını benimsemişti.
Hak mücadelesi
Hak mücadelesi
Fıtratı gereği haksızlıklar karşısında tepkisiz kalamayan bir yapıya sahipti. Bu konuda çok duyarlıydı. Kendisi için en acı durum, bir kötülüğü gördüğü
halde ona engel olamamaktı. Zalimlere karşı mücadele etmenin en büyük erdemlerden biri olduğu düşüncesindeydi.
dönemlerinde Hasefi Hayır Cemiyeti, İslam Ahlakının Asaleti Derneği, Genç Müslümanlar Birliği gibi
derneklerde aktif olarak yer aldı.
1923’e gelindiğinde Kahire’de Darul İlim adlı
öğretmen yetiştiren bir medreseye kayıt oldu. Derslerinde üstün başarılar gösterdi. Bu yıllarda kitap
okumaya ve Arap şairlerinin beyitlerini ezberlemeye
ağırlık verdi.
1927 yılında medreseden mezun oldu. Süveyş
Kanalı civarındaki İsmailiye’de bir ilkokula Arapça
öğretmeni olarak atandı. O dönemde Mısır İngiliz sömürgesi altındaydı. Okullarda ise batı tarzı eğitim ve-
Küçük yaşta başlayan tasavvuf merakı ileriki yaşlarında da devam edecekti. 1940’lı
yıllarda verdiği bir röportajında tasavvufi değerlerin her zaman için hayatının vazgeçilmezi olduğunu ifade etmişti.
Ağustos
B
29
rilmekteydi. Diğer taraftan
yöneticiler halkı batılılar
gibi olmaya özendiriyor,
bu şekilde onları dinden
uzaklaştırıyordu.
B
O günleri Hasan El
Benna bir yazısında şöyle
anlatıyordu: “İsmailiye o
günlerde emperyalistlerin
elinde bir oyuncaktı. Bu
güzel kasabanın bu acıklı ve perişan halini gören
her imanlı kişinin gözlerinden yaş yerine kan gelmemesine imkân yoktu.
İsmailiye’de İngiliz ordu
karargâhının yanında bir İngiliz misyoner okulu vardı ve bu okul yarının idarecilerini yetiştirmek üzere
kurulmuştu. Bu bölgeye ve okula hiçbir Mısırlı giremezdi. Kendi öz vatanımızda köle durumundaydık.”
Müslüman
Kardeşler
Müslüman
Kardeşler
1928’de yirmi üç yaşındayken kendisiyle aynı
derdi paylaşan altı yiğit arkadaşıyla beraber, insanları İngiliz sömürüsüne ve işbirlikçiliğe karşı bilinçlendirmek ve onları İslam’ın nurlu hakikatlerine davet
etmek amacıyla İhavan-ı Müslimin’i yani Müslüman
Kardeşler teşkilatını kurdu.
Müslüman Kardeşler çalışmalarına İsmailiye’deki kahvehanelerden başladı. Mevlüt Özcan’ın
tespitine göre Hasan El Benna kahvehanelerde yaptığı konuşmalarında ihtilaflı, aktüel, felsefi ve siyasi
konulara kesinlikle girmiyordu. Allah’ı, ahiret gününü
hatırlatıyor, teşvik ve korkutma arasında bir yol takip
ediyordu. Dinleyenleri kesinlikle sözleriyle yaralamıyor, onları kınamıyordu. Yanlış anlaşılmalara meydan
verecek tavırlardan kaçınıyor, insanların ıslahını ilke
ediniyordu. Hatası olanlarla irtibatı kesmiyor, onlarla
ilgilenmeye devam ediyordu.
Konuşmalarının
sıkıcı olmaması için de on
dakikayı kesinlikle geçmiyordu.
İsmailiye’deki faaliyetler çoğalıp, etrafındaki halkalar genişleyince daha büyük kitlelere
ulaşabilmek için İhvan’ın
merkezini Mısır’ın başkenti Kahire’ye taşımayı uygun gördü. İhvan burada
daha da serpilip gelişti.
Kısa süre içinde şehir şehir, köy köy Mısır’ı dolaşan Hasan El Benna her gittiği yerde İhvan’ın şubelerini açtı. Gerek verdiği konferanslarla, gerek çıkarttığı
gazete ve dergilerle büyük bir uyanışın öncüsü oldu.
1942’de Kahire’de Hasan El Benna ile tanışan
merhum Ali Ulvi Kurucu onun ilim meclisini şöyle anlatıyordu: “Daima ‘ahî’ yani kardeşim derdi.
Konferanslarını yazıp okuyarak vermezdi. Kâğıttan
okuduğunu hiç görmedim. Ayeti ayetle tefsir ederdi.
Gelenlerin yüzde doksan sekizi üniversite talebesiydi,
gençlikti. Onları bir karşılaması vardı ki görülmeye
değerdi. Gurbetten gelen evladını karşılayan bir anne
gibi, sevgi dolu sözler, sıcak bakışlar, selam verişler,
selam alışlar… Kucaklaması sanki annenizin size
sarılması gibiydi. Gençler büyük bir arzuyla geliyor,
ruhlarındaki boşluğu burada dolduruyorlardı. Okullar onların ruhunu doyurmaz hale gelmişti. Arıların
çiçeklere uçuştuğu gibi buralara koşuşuyorlardı”
Gece abid
gündüz
mücahid
Gece
abid
gündüz
mücahid
Hasan El Benna bir taraftan da dini ve içtimai
konularda çok sayıda eserler veriyordu. Eserlerinde
İslam ilkeleri çerçevesinde Müslümanların birlik ve
Onun tasavvuf anlayışında durağanlığa ve pasifliğe yer yoktu. Cihatla ve mücadeleyle iç içe olan bir tasavvuf anlayışını benimsemişti.
30
B
Ağustos
B
beraberlik içerisinde olması gerektiğini savunuyor,
emperyalizmin oyunlarına gelinmemesi gerektiğini
söylüyordu. Müslümanların zulme karşı bir mücadele
yapması gerektiğini fakat bunu yaparken iç dinamikleri, yani ruhi arınmayı ihmal etmemeleri gerektiğini
savunuyordu. Bu düsturu gece abid gündüz mücahid
olmak olarak özetliyordu.
Hayatı iman ve cihattan ibaret görüyor, küçük
ve büyük cihadın her ikisinin de ihmal edilmemesi gerektiğini söylüyordu. 1947’de İsrail’e karşı
savaşa giden Mısırlı mücahitlere bizzat kendisi destek olmuştu. Mısırlı yöneticiler İhvan’ın
yaptığı bu gibi faaliyetlerden rahatsız olmuş
ve onu bitirmeye karar vermişti.
Mısır derin devletinin işlediği bir
takım cinayetler İhvan’ın üzerine atılmış
ve buna dayanılarak cemiyetin faaliyetleri yasaklanmıştı. Cemiyetin üyeleri toplattırılıp hapse attırılırken Hasan El Benna için ise başka türlü bir
çözüm bulunmuştu. Onlara göre kesin çözüm onu ortadan kaldırmaktı.
müzden hiçbir şey kaybettirmez. Zira çağrılar gücünü
kendinden alır. Sonra o çağrıya inananların kalplerinden… Sonra dünyanın ona olan ihtiyacından
alır. Daha sonra Yüce Allah ne zaman diler ve takdir
ederse o çağrıya destek vererek onu hayata geçirir.”
ŞehadetŞehadet
şerbeti
Ali Ulvi Kurucu hatıratında onun için; “Şehadeti onun kadar isteyen başka kimseyi görmedim”
diyordu. O hayatıyla ve ölümüyle adeta şu ayeti tefsir ediyordu: “De ki; Şüphesiz benim
namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm Allemlerin Rabbi Allah içindir.”
(Enam,162)
“De ki;
Şüphesiz benim namazım,
ibadetlerim, hayatım ve ölümüm
Allemlerin Rabbi
Allah içindir.”
Müslüman Kardeşler teşkilatının kapatılmasının ardından Hasan
El Benna İhvan üyelerine bir mektup
yazarak şöyle hitap ediyordu: “Değerli
kardeşlerim! Siz ellerinizde semanın vahyinin ilaç şişesini tutuyorsunuz. Bu hakikati
apaçık ve güçlü bir şekilde haykırmak, insanlığı
İslam’ın yoluna çağırmak, boynumuzun borcudur.
Devletimizin ve iktidarımızın olmaması bizim gücü-
şerbeti
12 Şubat 1949 pazartesi günü
kralın gizli istihbarat örgütünden beş
kişi Kahire’nin en büyük meydanında
henüz kırk üç yaşında olan Hasan El
Benna’yı kurşunladılar. O an yanında olan eniştesi ağır yaralanan Hasan El Benna’yı yakındaki bir hastaneye götürdü
Hastanenin kapıları sıkı sıkıya
kapalıydı. Bekçi onlara elektriklerin
kesik olduğunu, bu gece hastanenin
açılmayacağını söyledi. Belli ki suikastı
tertip edenler elektriklerin kesilmesini sağladıkları gibi hastaneyi de o gece kapattırmışlardı.
Çaresiz fakat vakur bir şekilde bir müddet orada bekledikten sonra Hasan El Benna kadere teslimiyet hali içerisinde eniştesine şunları söyledi: “Muhammed ben yolcuyum elhamdülillah. Ben inşallah
amacıma ulaştım. Kardeşlerime selam söyle. Ben fani
bir insanım. Allah bakidir, Muhammed Mustafa’nın
nübüvveti bakidir, davamız bakidir. Üzülmesinler,
üstadımızı kaydettik diye sakın ümitsizliğe düşmesinler…”
İşte bu cümlelerle Hasan El Benna fani âleme
veda etti. Fikirleri ve mücadelesi ise yaşamaya, Nil’in
ve ümmetin umudu olmaya devam ediyor. Allah’ın
izniyle İslam nurunu tamamlayacak, inananlar da
galip gelecektir. Kötülerin ve zalimlerin hesapları ise
hiçbir zaman tutmayacaktır.
Ağustos
B
31
Haccın Esrarı
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
K
ac
lam, h
n
a
l
e
öz
iiğimiz
t
t
e
çin yen
d
i
s
r
e
l
Ka
n
mi
in mü
esidir.
n
i
m
t
l
e
e
d
g
iba
na
nlamı
a
ş
anı da
u
ğ
m
i
o
,
d
a
an
den
;
ncı im
a
n
i
f
tkidir
ı
e
y
a
r
i
z
b
,
n
Bu
üştüre
n
ö
ümind
m
e
e
n
î
d
i
k
r
ya
bi
şrından
a
r
rçekle
s
e
e
g
n
ü
ı
c
üm
hac
dönüş
r
i
b
e
l
idir.
de böy
tirmes
32
B
âbe, tarihin bir döneminde Hz. İbrahim ve
oğlu Hz. İsmail (ikisine de selam olsun) tarafından taş ve çamurdan inşa edilen dört köşe
bir yapı mıdır sadece? O yapı ki tarih içinde birçok
defa çeşitli sebeplerle tahrip olmuş, kimi zaman tamir görmüş, kimi zaman temellerine kadar sökülüp
yeniden yapılmıştır.
Özel bir maksatla, özel bir mekâna, özel bir
zamanda yapılan yolculuktur Hac… Ziyaret edilen
yer, gerek iklim gerekse tabiat güzelliği bakımından
başka bölgelere kıyasla çok da cazip değildir doğrusu. Mahşerî bir kalabalığın zorunlu olarak aynı
zaman dilimleri içinde aynı yerlerde bulunmasının
getirdiği izdiham da hesaba katıldığında, Hac seyahatinin başka herhangi bir yolculuğa kıyasla hayli
meşakkatli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Ne var ki, ne o haşr u neşri andıran kalabalığın izdihamı, ne dışarıdan gidenler için mevsimin
alışılmadık sıcaklığı, ne yolculuğun sıkıntısı.. hiçbir
şey bir gidenin bir daha, bir daha gitme arzusuy-
Ağustos
B
la yanıp tutuşmasına engel olamıyor! Daha doğrusu
dışarıdan bakanlar için birer “sıkıntı” gibi görünen
bütün durumlar, Haccı bütün anlam boyutlarıyla “yaşayanlar” için söze dökülmesi imkansız bir idrak ve
duyuş olarak ruhlara yerleşiyor.
LEBBEYK’İN
HİKMETİHİKMETİ
LEBBEYK’İN
Özellikle ibadetler söz konusu olduğunda, neyi
niçin yaptığımızı belirlemek anlamında “illet” tesbiti
yapmak mümkün değildir, ancak bu gerçek, ibadetlerin bize bakan yönünden yansıyan hikmet parıltılarını
görmemize engel oluşturmuyor.
emret Allahım… Hamd ancak sanadır, başta ‘var
edilmişlik’ nimeti olmak üzere, hayatımızın devamı
için, seni layıkı veçhile tesbih ve tenzih, sana gereği gibi kulluk edebilmemiz için gerekli bütün maddi
ve manevi nimetlerin kaynağı ancak sensin. İçinde
benim de bulunduğum bütün varlık senindir. Hamdde, şükürde, taat ve kullukta, mülk ve varlıkta senin
hiçbir ortağın yok. Emret Allahım!” anlamına gelen
bu inkıyad (boyun eğiş) cümlesi, haccın aklî bir izahı
bulunmayan birçok menasiki ile tam bir uyum göstermektedir.
Sadece hacı adaylarının değil, bütün bir tabiatın müştereken terennüm ettiği bu kulluk bildirisi,
Mukaddes mekânlara yaklaşma heyecanı içimize düştüğü andan itibaren kulluğu, teslimiyeti ve
itaati en üst seviyede kelimelere döken “Lebbeyk
Allâhümme lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke
ve’l-mülk, lâ şerîke lek…” cümlesinin her tekrarlanışında dilden kalbe akan ve oradan bütün benliği saran rikkat, başka herhangi ibadette böylesine sarsıcı
ve kalıcı olmuyor.
haccı diğer ibadetler yanında “özel” kılan bir diğer
husustur. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Hiçbir mü’min yoktur ki, telbiye getirsin de, yeryüzünün bir ucundan ötekine sağında ve solunda
bulunan taş, ağaç, toprak da onunla birlikte
telbiyede bulunmasın.” (Tirmizî, İbn Mâce)
“Bütün emirlerine gönülden bir boyun eğişle
huzurundayım; sen bütün varlığın yegâne yaratıcısı, sahibi, hakimi, ve Rabbi olarak ne buyurduysan
şeksiz-şüphesiz, itirazsız, sızlanmasız kabul edip, teslim oldum. İşte bütün adanmışlığımla huzurundayım;
Kâbe’nin etrafında niçin 7 kere dönüyoruz?
Arafat Vakfesi dediğimiz “duruş”un anlamı nedir? Niçin bütün hacılar belli bir vakitte bir dağın üzerinde
veya eteklerinde bulunmak ve orada belli bir süre geçirmek zorundadır? “Şeytan taşlama”nın rasyonel bir
HACMENASİKİ
MENASİKİ VE TESLİMİYET
HAC
VE TESLİMİYET
Daha doğrusu dışarıdan bakanlar için birer “sıkıntı” gibi görünen bütün durumlar, Haccı bütün anlam boyutlarıyla “yaşayanlar” için söze dökülmesi imkansız bir idrak
ve duyuş olarak ruhlara yerleşiyor.
Ağustos
B
33
B
anlamı, aklî bir izahı var mıdır? Harem-i Şerif sınırları
içinde avlanmanın, ağaç kesmenin, ot yolmanın…
yasaklığının sebebi ne ola ki?!
Hac ibadetini benzersiz yapan belki de tam
burasıdır. İnsanı bu alemden alıp adeta Melekût Alemi’ne götüren bu iklimin her şeyi farklıdır. Hacının
dünyayı soyunarak ihramı giyinmesi, dünya hayatını
çağrıştıran her türlü renk, dil, cinsiyet… farklılığının,
rütbe ve makamların, şöhret ve etiketlerin sıfırlanması ancak hac atmosferinin bütünlüğü içinde gerçeklik
ifade ediyor. Yukarıda anlattığımız “Lebbeyk” manifestosu (Telbiye) ancak ihramlı bir kimsenin dilinde
bu kadar sahici ve gerçek olabilir!
Haccın hem mukaddes mekânlarda, hem belli
bir vakitte, hem de adeta bir ahiret provası tarzında
eda edilmesi hep bu teslimiyeti vurgular gibidir. Bize
bu dünyaya bağlanmamamız, geçici dünyayı kalıcı
ahiretle birlikte yaşamamız gerektiğini ve dünyadayken yüzümüz ahirete dönük olarak yaşamamızı her
vesileyle öğütleyen yüce dinimiz, bunu soyut bir kabul seviyesinde bırakmamış, hayatın içine sokmak
suretiyle “gerçeklik” haline getirmiştir. İ’tikâf uygulaması bunun örneklerinden biridir. Dünyadayken
dünyadan soyutlanmak, ruhu ve benliği bir süreliğine
de olsa dünya taalluklarından arındırmak, bir “sünnet” olarak yaptığımız i’tikâf uygulamasının hikmet
boyutunda yakalayabildiğimiz hususlardandır.
Ama dünyadayken dünyadan arınma halinin
en üst seviyede gerçekliğe dönüştüğü süreç, hiç şüphe yok ki Hac ibadetinin yapıldığı zaman dilimidir.
İnsanların “bir tarağın dişleri gibi” eşitlendiği, insanlar arasındaki her türlü arızî farkın ortadan kalktığı ve
layıkı veçhile yerine getirildiği zaman insanı annesinden yeni doğmuşçasına tertemiz/günahsız yapan Hac
ibadeti, bu yönüyle diğer ibadetlerin çok üstünde bir
anlam ve öneme sahiptir.
Nitekim Efendimiz s.a.v.’e “Hacı kimdir?” diye
sorulduğunda, “Saçı başı toz toprak içinde
olan, koku sürünmeyen kimsedir.” (Tirmizî, Ebu
Davud) buyurması, Hac ibadetinin hakkını vermiş
olmak için dünyayı ve onunla ilgili kaygıları Hac esnasında tamamen içimizden söküp atmak gerektiğini
ifade etmektedir.
KADİM ZAMANLARA
UZANMAK
KADİM
ZAMANLARA
UZANMAK
Hac ibadetinin bizim için bir diğer önemi de,
kutlu ve kadim zamanlara şahitlik etmiş mekânların
bizi bürüyüp içine alan atmosferidir. Kâbe’nin ilk inşa
edildiği zamanlardan, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (ikisine de selam olsun) döneminden, zamanın Efendimiz
s.a.v. ve O’nun kutlu sahabesiyle şereflendiği Saadet
Asrı’na, yeryüzünde adaletin şahitleri ve bekçileri
olarak yaşadığımız uzun asırlardan günümüze gelene
kadar neler yaşandı bu mekânlarda, neler!.. Hac bize,
o zamanlarda olmasa bile o mekânlarda bulunma fır-
“Şüphesiz alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev
(mabet), Mekke’deki (Kâbe)dir.” (Âl-i İmran, 96)
34
B
Ağustos
B
“Hiçbir mü’min yoktur ki, telbiye getirsin de, yeryüzünün bir ucundan ötekine sağında ve solunda bulunan taş, ağaç,
toprak da onunla birlikte telbiyede bulunmasın.” (Tirmizî, İbn Mâce)
satı verdiği için de ayrı bir önemi haizdir. Efendimiz
s.a.v. bu noktaya dikkatlerimizi çekerek şöyle buyuruyor: “Hac menasikini ifa ettiğiniz yerlerde
durunuz. Çünkü siz atanız İbrahim’in mirası
üzeresiniz.” (Ebu Davud)
Hacca gitme fırsatını yakalayanların bu noktada bir ön hazırlık yapması oldukça önemlidir. Milletine mensup olma şerefine nail kılındığımız Hz. İbrahim a.s.’ın “tek başına bir ümmet olarak” yürüttüğü
tebliğ faaliyeti, bu uğurda maruz kaldığı eziyetler…
Oğlu Hz. İsmail a.s.’ın muhteşem teslimiyeti… Peygamberli zamanların son kıvrımında Alemlerin Efen-
Ağustos
B
disi s.a.v. ve O’nun güzide arkadaşlarının Mekke’de
ayrı, Medine’de ayrı yaşadıkları… Bütün bunlar bize,
insanlığın uzun yürüyüşünde aslında herhangi bir kesinti olmadığını, Tevhid ve adalet sancağının kadim
zamanlardan bu yana elden ele taşınarak geldiğini
anlatıyor. Yeryüzünde insanlar için inşa edilen ilk mabet olan (Âl-i İmran, 96) kutlu Kâbe bunun en canlı
şahididir; Makam-ı İbrahim de öyle…
KÂBE:
BEREKET VE HİDAYET
KÂBE: BEREKET VE HİDAYET KAYNAĞI
KAYNAĞI
Rasyonel aklın bütün mekanizmalarını işlemez
hale getiren bir noktadayız şimdi. Kâbe, tarihin bir
döneminde Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail (ikisine
de selam olsun) tarafından taş ve çamurdan inşa edilen dört köşe bir yapı mıdır sadece? O yapı ki tarih
içinde birçok defa çeşitli sebeplerle tahrip olmuş, kimi
zaman tamir görmüş, kimi zaman temellerine kadar
sökülüp yeniden yapılmıştır. (Geniş bilgi için bkz.
Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Kâbe” maddesi,
24/14 vd.)
O halde bu “yapı”nın özelliği nereden gelmektedir?
Şüphesiz ki zaman da mekân da Allah Tealâ’nın mahlukatındandır. Dolayısıyla (Ramazan ayı,
Cuma günü, Kadir gecesi… gibi) bir kısım zamanlar ve (Mescid-i Haram, Mescid-i
Nebî, Mescid-i Aksa, Ravza-i Mutahhara… gibi) bir kısım mekânlar, özellik ve değerini bizzat
kendilerinden değil, taallukatlarından alırlar. “Şerefu’l-mekân
bi’l-mekîn” (Mekânın üstünlüğü,
orada bulunanın üstünlüğünden
gelir) sözü buna yakın bir durumu ifade eder. Yani zaman da,
mekân da, kendilerini değerli kılan Rabb-i Müteal’in veya O’nun
değer verdiklerinin değer vermesi
ile değerli olur. Bu sayede madde
ile mananın, fizik ile fizik ötesinin,
beşer alemi ile Melekût Alemi’nin
kesişme noktaları olmak, bu zaman ve mekânların ortak özelliğidir. Kutlu bir zaman olarak Hac
mevsimi ve kutlu bir mekân olarak Kâbe de böyledir.
35
B
Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Şüphesiz
alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke’deki
(Kâbe)dir.” (Âl-i İmran, 96)
Acaba Kâbe’nin insanlar için bir “bereket ve hidayet kaynağı” olması ne demektir?
Bu sorunun biri özel, diğeri genel olmak üzere
iki cevabı vardır. Özel cevabı biraz sonraya bırakarak
genel cevaba bakalım:
Yukarıda Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail (ikisine
de selam olsun) tarafından inşa edildiğini söylediğimiz Kâbe, ilgili ayetlerin (Bakara, 125-127; Hac, 26)
ifadesinden de anlaşıldığı gibi, onlardan daha önce
mevcut idi. İşaret ettiğimiz ayetlerde geçtiğine göre,
Yüce Rabbimiz Kâbe’nin yerini Hz. İbrahim a.s.’a
göstermiş, o da temelleri üzerine Kâbe’yi inşa etmişti.
Keza Âl-i İmran 96. ayette de Kâbe’nin, “yeryüzünde
kurulmuş ilk mabet” olduğunun zikredildiğini yukarıda görmüştük.
Bu da gösteriyor ki Kâbe, insanlık tarihi kadar
eski bir geçmişe sahiptir ve ilk yapıldığı günden bu
yana hep hakkın, hakikatin, tevhidin ve hidayetin
merkezi olmuştur. Rivayetlerden öğrendiğimize göre
Kâbe yeryüzünün merkezi olarak, Melekût Alemi’ndeki Beyt-i Ma’mûr’un tam hizasında bulunmaktadır.
(Musannef-i Abdürrezzâk, 5/28; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 11/417). Yine Efendimiz s.a.v.’in haber
verdiğine göre orayı her gün yetmiş bin melek ziyaret
etmekte ve bir giden grup bir daha gitmemecesine bu
böyle devam etmektedir. (Buharî, Müslim, vd.). Melekût Alemi’nde meleklerin Beyt-i Ma’mûr merkezinde eda ettiği kulluğu, dünyada da müminler Kâbe’nin
etrafında ifa etmektedir.
Buna bir de Mescid-i Haram’ın doğrudan Allah
Tealâ tarafından “haram bölge” olarak ilan edilmiş
olması gerçeğini de ilave ettiğimizde, Kâbe ve çevresinin aynı zamanda bir emniyet ve huzur mekânı
olduğunu anlarız. Avının avlanamaması, ekininin koparılamaması da bu yüzdendir.
Oraya korkuyla giren emin olur; kederle giren
ferahlık bulur, günahla giren arınmış olarak çıkar.
Cahiliye Araplarının şirk bataklığında debelendiği en
karanlık zamanlarda bile Kâbe huzur ve güvenin adresi olma özelliğini sürdürmüş, günlerini didişmekle
geçiren cahiliye Arap kabileleri, Kâbe’ye sığınanlara
dokunmaz, onun hürmetini ihlal etmekten çekinirlerdi. Kâbe’nin insanlar nezdindeki bu itibar ve hürmeti
dolayısıyla Yemen hükümdarı Ebrehe, kendi memleketinde bir bina inşa etmiş ve insanları Kâbe’den
vaz geçirip oraya sevk etmek için Kâbe’yi yıkmaya
azmetmişti. Efendimiz s.a.v.’in dünyaya teşrif ettiği yıl
meydana gelen bu olayda Ebrehe ve ordusu Fil Suresi’nde anlatılan feci akıbete uğramıştı.
Amerikalı zenci müslümanlardan merhum şehid Malcolm X’in, önceleri “ırkçı bir
müslüman” kimliğindeyken, hacca gittiği zaman Ümmet tasavvuruna ulaştığı, yaygın
olarak bilinen bir husustur.
36
B
Ağustos
B
İNANÇTAN İMANA,
İMANDAN YAKÎNE
İNANÇTAN İMANA, İMANDAN YAKÎNE
Yukarıda Kâbe’nin insanlar için bir “bereket ve
hidayet kaynağı” olmasının biri özel, diğeri genel olmak üzere iki anlamı bulunduğunu söylemiştik. Kasdettiğimiz özel anlam, hac ibadetinin müminler için
yeniden doğuş anlamına gelmesidir. Bu, zayıf inancı
imana, imanı da yakîne dönüştüren bir etkidir; haccın esrarından biri de müminde böyle bir dönüşümü
gerçekleştirmesidir.
Amerikalı zenci müslümanlardan merhum şehid Malcolm X’in, önceleri “ırkçı bir müslüman” kimliğindeyken, hacca gittiği zaman Ümmet tasavvuruna
ulaştığı, yaygın olarak bilinen bir husustur.
Konuyla ilgili olarak pek çok örnek arasından
seçtiğimiz birisini zikrederek yazıyı nihayetlendirelim:
Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun anlattığına göre (Makâlât, 249), Osmanlı zamanında
Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde eşraftan bir müslü-
manın kızına bir genç talip olur. Hristiyan iken kısa
bir zaman önce İslâm’a girmiş olan gencin bu talebi
konusunda şehrin müftüsüne danışan baba, görmüş
geçirmiş, alim ve fazıl müftüden, acele etmemesi
tavsiyesini alır. Zira imanın kalbe yerleşmesi birden
bire olmaz. İslâm’a yeni girmiş kişi zahiren ne kadar
mutmain görünürse görünsün, bâtınının ne ahvalde
olduğunu kimse bilemez.
Adam müftünün bu cevabı üzerine müstakbel
damadı hakkında övgü dolu şeyler söyleyip, duymak
istediğini duyma konusunda ısrar edince, tecrübeli ve
hikmet ehli müftü niçin acele etmemesini söylediğini
şöyle izah eder:
“Ben küçükken bir müslüman tarafından evlat
edinilmiş, Bulgar asıllı bir kimseyim. Beni evlat edinen zat gerçekten çok iyi yetiştirdi. İlim tahsili için
İstanbul’a gönderdi ve büyük hocalardan ders alıp
yetişmemi sağladı. Eğitimimi tamamladım ve müftü
olarak atandım. Bugüne kadar da din hizmeti olarak
bu görevi sürdürdüm. Buna rağmen içimde
hep bir vesvese vardı: Acaba eski dinim hak
idi de, ben velinimetim olan o zata tabi olarak İslâm’ı seçmekte hata mı etmiştim?
Bu düşünce aklıma gelir gelmez, hemen ardından tevbe ederdim. Sonra bu
vesvese bana tekrar tekrar gelmeye başladı.
Ben bu düşünceyi içimden atmaya ne kadar
şiddetle çalışsam ve Allah’a sığınsam da, bir
süre sonra aynı vesvesenin kalbime tekrar
gelmesine engel olamıyordum. Ta hacca gidene kadar bu böylece devam etti. Ne zaman ki hac menasikini eda ettim, görülecek
yerleri gördüm, durulacak yerlerde durdum
ve nihayet Peygamber Efendimiz s.a.v.’in
Ravza-i Mutahharası’nı ziyaret ettim; işte o
zaman o vesvese beni tamamen terk etti, elhamdülillah…
Bütün birikimime, sabr u sebatıma ve
Allah Tealâ’ya sığınmalarıma rağmen benim
gibi birisi böyle durumlar yaşarsa, daha dün
müslüman olmuş birisinin hali nice olur?!”
Ağustos
B
37
Hacı Şaban Efendi Hz. (IV)
Halit EŞKAN
Zikir
be
n! Tev
i
d
e
e
e vb
in,”
din! T
e
e
b
vbe ed
v
e
t
e
c
“Te
ön
fendimeden
E
l
r
Ö
e
!
b
n
am
edi
n Peyg
a
r
uttasıf
u
m
y
u
a
l
b
y
ı
e
fat
diy
met sı
s
i
)
yetmiş
v
.
e
a
.
d
s
n
(
ü
g
miz
ğmen,
.
a
r
a
n
ı
ederdi
r
a
f
ğ
olmas
i
t
s
vbe-i i
kere te
Zikir
Yüce Allah “Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman,
gerek ayakta ve gerek otururken ve gerek yanınız
üzerinde uzanmışken hep Allah’ı zikredin” buyurmaktadır. Demektir ki Rabbimiz hayatımızın her
anında kendisinden gafil olmamamızı bizden istiyor. Resulullah efendimiz (s.a.v) “Rabbini zikreden
ile zikretmeyenin misali diri ile ölü gibidir.” “Bir topluluk Allah rızası için bir araya gelip Allah’ı zikrettiklerinde muhakkak melekler onları kuşatır, rahmet
onları kaplar. Allah onları (katındaki meleklere ve
peygamberlere) metheder.” buyurmaktadır. Onun
için bir araya gelip de Allah’ı zikretmeyen, Resulullah efendimize salavat getirmeyen her kavim, kıyamet gününde pişman olur.
Esasen vahye dayanmayan her söz malayanidir, hevadandır.
Bu sebeplerden dolayıdır ki Hacı Şaban Efendi (k.s)’nin çok önemsediği hususlardan biriside Al-
38
B
Ağustos
B
lah’ı zikirdir. Bu bağlamda Allah için bir araya gelen
ve Allah’ı zikreden bir topluluk dağılıncaya kadar melekler onlara rahmet okurlar. “Kalpler ancak Allah’ı
zikir ile mutmain olur.” Her şeye cila veren bir alet
vardır. Kalbin cilası ise Allah’ı zikirdir. Allah’ı zikir sözlerin en şereflisidir. Seven sevdiğinden gafil olmaz. Allah’ı zikir Allah sevgisinin gereğidir. Kalbi aydınlık Allah sevgisi ile mümkündür. Güneşin dünyayı aydınlık
kıldığı gibi. Kalpte Allah sevgisi yoksa o kalp kararır.
Gecenin dünyayı kararttığı gibi. Aynı anda hem ışık
hem karartı olmayacağını, her akıl sahibi bilir. Allah
rızası için ihlasla, manasını bilerek, adabına uygun bir
şekilde zikre devam edenler Allah’a yaklaşırlar, kalpleri masivadan temizlenir ve Allah’ın nazargâhı olur.
O’na kavuşacakları gün selam hitabıyla karşılanırlar.
En akıllı insan Allah’tan en çok sakınan insandır. Cemaatte rahmet vardır. Bire, ikiye şeytan yaklaşır. Üçe,
beşe şeytan yaklaşamaz. Pazartesi ve cuma sabahları
namazdan sonra, Ulu Cami’de zikir halkası kuruluyor.
Bu halkaya katılmak lazımdır. Uyku gaflettir. Mü’min
uyanık olur, mümin önünü görür, önümüz kabirdir.
Kabir hayatı kıyamete kadar uyku halidir, şeklinde
sohbetlerle Allah’ı zikretmeyi teşvik ederdi.
12 Eylül döneminde camide zikir halkası oluşturmaması, aksi halde baskın yapılacağı ve gözaltılar
olacağı hususu kendisine iletildiğinde “Allah’ı zikirden men edenden daha zalim kim olabilir.” diyerek
zorbalığa karşı çıkmış ve zikir halkasını aynen devam
ettirmiştir. Böylece Allah’tan korkanın başka hiçbir
şeyden korkmaması gerektiğini fiilen göstermiştir.
Yine 1985’de kara yoluyla hacca giderken ve hac dönüşünde yolculuk esnasında, otobüste bulunan diğer
hacılarında iştirakini sağlayarak, Allah’ı zikirde delil
olmuştur. Ayrıca, Arafat’ta sabah namazını müteakip
kurulan zikir halkasına mahşeri bir katılım olmuş ve
zikir süresi çok uzun olmasına rağmen kimsede yorgunluk veya susuzluk husule gelmemiştir. Medine’yi
Münevvere’ de kalındığı zaman zarfında ya zikir halkası oluşturmuş veya zikir halkalarına katılımı sağlamıştır.
Yine sohbetlerinde Ahmet Baba’dan rivayetle,
“benim dervişanımın iki atı vardır. Birisi kelime-i tevhit, diğeri salavat-ı şerife. Birisinden yorulur diğerine
biner” buyururdu.
Her kelime-i tevhit nefse atılan bir ok mesabesindedir. Allah ile ahitleşmedir. Allah’tan başka bütün
ilahları reddetmek sadece Allah’ın ilahlığını kabul etmektir. Sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’tan
istemek, Allah’ın hükümlerine mutlak manada inkıyat etmek, Resulullah (s.a.v)’ın sünnetine tabi olmaktır. Kelime-i tevhitte dudak harfi olmadığından riyası
da yoktur. Nitekim Resulullah (s.a.v) “La ilahe illallah
(kelime-i tevhit) benim kalemdir. Kim ki la ilahe illallah derse benim kaleme girmiş olur.” buyurmaktadır.
Muhakkak ki onun kalesi en emin sığınaktır.
Salavat için Yüce Allah ayet-i kerime de “Gerçekten Allah ve melekleri peygambere salat ederler.
Ey iman edenler! Sizde ona teslimiyetle salat ve selam edin.” buyurmaktadır. Nitekim bir salavat getirene on sevap yazılır. Allah ona rahmetiyle on kere tecelli eder. Onun on günahını affeder. Onu on derece
yükseltir ve meleklerde ona rahmet okur. Cuma günü
Yine sohbetlerinde Ahmet Baba’dan rivayetle, “benim dervişanımın iki atı vardır.
Birisi kelime-i tevhit, diğeri salavat-ı şerife. Birisinden yorulur diğerine biner” buyururdu.
Ağustos
B
39
B
getirilen salavattan peygamber efendimiz (s.a.v) ruhaniyeti direkt haberdar olur. Yine Resulullah (s.a.v)
buyurmuştur ki “Yanında adım zikrolunup ta bana
salavat getirmeyenin burnu sürtülsün.” Şeklinde
açıklamalarda bulunur ilaveten; adamın birisinin babası ölmüş ve günahkârlığı sebebi ile siması değişmiş.
Oğlu babasının yüzünü bu haliyle komşuların görecek olmalarından dolayı çok üzülmüş. Bu halde uyuya kalmış. Rüyasında babasının yüzünün düzeldiğini
görünce sevinerek babasına sebebini sormuş. Babası
ona sağlığımda Peygamber Efendimiz (s.a.v) çokça
salavat getirdiğinden bahisle, Peygamber Efendimiz
(s.a.v)’in mübarek eliyle yüzünü sıvazladığını ve bu
yüzden simasının düzeldiğini oğluna anlatmış. Oğlu
uyanınca babasının yüzünün gerçekten düzeldiğini
hayretle görmüş olduğunu nakille, salavat getirmenin
önemini vurgulardı. Ayrıca herkesin günlük tesbihatını mutlaka çekmesi gerektiğini tembih eder ve yirmi
dört saatte bir kurulmayan saatin duracağı gibi günlük virdini çekmeyen, ahdine vefa göstermeyenin de
gaflete düşeceğini ifade ederdi. Gaflet ihmal etmek,
aldanmak, irade ve idrak zayıflığıdır. İnsana Allah’ı
unutturur. Kalbi karartır ve katılaştırır. Sonuçta kalp
günahın alçaklığını anlayamaz hale gelir. Gafilin nuru
olmaz. Gaflet insanı hem Hak indinde, hem de halk
indinde zillete düşürür. Oysaki zillet müminin sıfatı
olamaz. Bu sebeplerden dolayıdır ki gaflet en büyük
günahtır.
Hacı Şaban Efendi (k.s)’nin önemsediği konulardan biriside salih ameldi. Salih amel, Hak indinde muteber olan, kabule şayan olan ameldir. Amelin
kabul olmasının şartı dörttür. Birincisi ilimdir, ikincisi
niyet, üçüncüsü ihlas, dördüncüsü sabır. İlim olmazsa
amel olmaz. Her şahıs ilmihalini bilmekle mükelleftir. İlmihal insanın bulunduğu halin ilmidir. İnsanın
yaptığı ibadetin, ticaretin, icra ettiği mesleğin, aile
hayatının, cemiyet hayatının, bütün amellerinin bilgisi o insan için ilmihaldir. İnsan cehaletin kötülüğünü aklı ile idrak etmelidir. At dışkısı işe yarar, yanar
gübre olur. Cehalet hiçbir işe yaramaz. Mü’min cahil
olamaz. Cahil sufi olamaz. Zira zahiri hükümleri iyi
bilmeyen kimse hallerini güzelleştiremez. Salih amel
ilimsiz olamaz.
İkincisi niyettir. Niyet kalbidir. İnsanın bir şeye
karar vermesi hangi işi ne maksatla yaptığını bilme-
Beş Şey Gelmeden Beş Şeyin Kıymetini Biliniz:
Hacı Şaban Efendi (k.s) beş
şey gelmeden beş şeyin kıymetini
biliniz hadis-i şerifine bağlı olarak;
1- “İhtiyarlık gelmeden
önce gençliğin kıymetini biliniz.” Gençlik yani delikanlılık,
delilikten bir şubedir. Adı üstünde
deli kanlı. Ancak gençlik insan hayatının en önemli çağıdır. Her şey
gençlikte daha güzeldir. Bu çağda
insan Allah’a yönelir, sözlerin en
şereflisi olan zikirle, işlerin en hayırlısı olan farzları eda ile, hikmetin
başı olan Allah korkusu ile, hasletlerin en güzeli olan takva sahibi
olur ki o zaman “gençlikte dua ve
ibadet edenlerle Allah meleklere
karşı iftihar eder.” Hadis-i şerifinin
şümulüne girer.
2- “Fakirlik gelmeden,
zenginliğin kıymetini bilin.”
40 Dinimiz itidalı emreder. İnsan zen-
ginlikte ve yoksullukta iktisatlı olmalıdır. Zenginlik Allah’ın kuluna
bir ihsanı, bir nimetidir. Zenginin
eli veren eldir. Veren el alan elden
üstündür. Cennetin kapısını cömertler açar. Zenginliğin en hayırlısı ise gönül zenginliğidir. Cömertlikteki ifrat israftır. İnsan elinde
ve avucundakini saçıp savurursa
kınananlardan olur. Külli müsrifin
haramdır. Eli hiç hayır ve hasenata
gitmeyen, zekâtını bile vermekten
kaçınanlar, cimrilik edenler mallarının şerlerinden korunamazlar.
Külli kıskısın (cimrilik)da haramdır.
3- “Hastalık gelmeden
önce sıhhatin kıymetini biliniz.” İmandan sonra en büyük nimet sıhhattir. Her şey sağlıkla güzeldir. Sıhhat olmazsa hiçbir şeyin
tadı olmaz. İnsan ibadetinde bile
huşu bulamaz. Her şahıs sağlık
için zararlı olan şeylerden kaçın-
B
malıdır. Sağlığın korunmasında,
insanın yemesine içmesine dikkat
etmesi gereklidir. Çok soğuk veya
çok sıcak yiyecek ve içecekten kaçınmalı. Lokmaları küçük olmalı,
lokmaları ağzında iyice çiğnemeli,
midesini tıka basa doldurmamalı,
üçte biri yemek, üçte biri su, üçte
biri boş olmalı. Zira “insanın doldurduğu en kötü kap midesidir”.
Sofrasında yemek çeşidi çok olmamalı “mide dert kapısı, perhiz onun ilacıdır.” Hadis-i şeriflerini daima hatırlamalıdır. Yemek
öncesinde ve sonrasında elleri
yıkamak, sağ elle yemek, sağ elle
içmek sünnettir. Yemeğe besmele
ile başlamak yemeğin bereketini
artırır. Sağlık için zararlı olan yiyecek ve içeceklerden kaçınmak,
giyim ve kuşama dikkat etmek
aklın gereğidir. Nimetin sahibi
olan Allah’a itaat şükür, isyan ise
nankörlüktür. Hastalık Ağustos
halinde şifa
B
si, yaptığı işin şuurunda olması halidir. Amelde niyet
esastır. Mü’minin niyeti Allah rızası olmalıdır. Ameller
niyetlere göredir. “Kimin niyeti neye ise hicreti onadır.” Mü’minin niyeti amelinden üstündür. Çünkü niyet kalbi olduğundan riyası olmaz. Amele riya karışır
ancak niyete riya karışmaz. Allah rızası için yapılmış
olmayan her amel batıldır. Kalp nerede ise insan orada muteberdir.
Üçüncüsü ihlastır. İhlas; ibadeti dünya ve ahiret menfaati düşünmeden yalnız Allah rızası için yapmaktır. İhlas ibadetin ruhudur. Allah ile kul arsındaki
bir sırdır. Tevhit kalbe girince kalp aynasından masiva (Allah’tan başka her şey) silinir. Kelime-i tevhit ile
kalbin temizlenmesi sonucunda, kalp Allah’ın nazargâhı olur. Böylece o kimse ihlas sahibi yani muhlis
olur. Esasen kalbin sıhhati yaratan ile kul arasındaki muamelenin dürüstlüğüne bağlıdır. İnsanın ameli
inancına delildir. İhlas sahibi kölelikten emin olur. Bu
sırra yazıcı melekler muttali olamaz ki yazsın, şeytan
anlamaz ki bozsun, heva da bilmez ki sahibini yıksın.
Dördüncüsü sabırdır. Sabır Allah’tan bir çıkış
kapısı açmasını beklemektir, gönlü Allah’ın hükmü
bulmak için sebeplere başvurmak,
tedavi yoluna mutlaka gitmek gereklidir. Ancak şifa verecek olanında Allah olduğunu unutmamak
lazımdır.
Musa (a.s) hastalık anında
Allah’a iltica ile şifa dilemiş. Yüce
Allah Musa (a.s) falan bitkiyi kaynat, suyunu iç, şifa bulursun diye
ilham etmiş. Musa (a.s) ilham olunanı uygulamış ve şifa bulmuş.
Aynı hastalığa yine yakalanınca,
yine aynı otu kaynatıp suyunu
içmiş. Lakin bu defa şifa bulamamış. Taaccüp edince, Yüce Allah;
“Ya Musa! Şifa veren biz miydik yoksa ot muydu” diye Musa
(a.s) ikaz etmiş. Anlaşılan odur ki,
şifa veren Allah (c.c) otu kaynatıp
içmek sebeplere başvurmaktır.
Halk içinde muteber bir nesAğustos
ne
yok, devlet gibi,
karşısında teslimiyetle durdurmaktır. Sabrın amele
yansıması üç şekilde tezahür eder. Birincisi, Allah’ın
emirlerini yerine getirmekte süreklilik. Yani itaatte
sabır. Diğeri, Allah’ın yasaklarından kaçınmakta süreklilik. Yani günah işlememekte sebat. Bir diğeri ise
Allah’ın kader ve mukadderatına inkıyattır. Boyun
eğmektir. Beşerde meydana gelen her şey kaderin
neticesidir. En yüksek mertebe kadere rıza mertebesidir. Çünkü Allah’ın kader ve mukadderatına rıza gösterenden Allah razı olur. Hakk’ın hükmüne razı olanın
yüzüne kader güler.
Bir diğer sohbet konusu tevbedir. Tevbe; günahtan, (isyandan) itaate, Allah’tan uzaklaştıran yoldan, Allah’a yaklaştıran yola dönmektir. İnsan küçük
bir günah işlediğinde, günahın küçüklüğüne bakmamalı, kime isyan ettiğini düşünmelidir. “Tevbe edin!
Tevbe edin! Tevbe edin! Ölmeden önce tevbe
edin,” diye buyuran Peygamber Efendimiz (s.a.v) ismet sıfatıyla muttasıf olmasına rağmen, günde yetmiş
kere tevbe-i istiğfar ederdi. Ayet-i kerimede Rabbimiz
“Sen onların içinde olduğun halde Allah onlara azap edecek değildir. Onlar istiğfar ettikleri
Olmaya devlet, cihanda bir
nefes gibi.
man kılıç gibidir. Kendisini keseni
keser. Onun için zamanı en verimli bir şekilde değerlendirmek insan
Evet, gerçekten sıhhatle alınıp verilen bir nefesin bedeli yoktur. Nice hastalar vardır ki yerinde
yatamaz, gözlerine uyku girmez.
Onun için sağlığı korumak önemli
bir yükümlülüktür.
4- “Meşguliyet gelmeden, boş zamanın kıymetini
bilin” zaman geri döndürülmesi mümkün olmayan bir akıştır.
İnsan için en önemli vakit içinde
bulunduğu andır. O anın kıymetini
iyi bilmek gerekir. Çünkü sadece o
anda elinden bir şey gelir. Geçmişten ders almak, tecrübe edinmek
önemlidir, tecrübe eksikliği cehalettir. Akıl sahipleri denenmişi denemezler. Geleceğin ne vaat ettiği
bilgisi ise bize verilmemiştir. Za-
B
için bir mükellefiyettir.
5- “Ölüm gelmeden önce
hayatın kadrini bilin.” Yüce
Allah, kimin daha güzel amel işleyeceği ortaya çıksın diye insanları sınamak için ölümü ve hayatı
yaratmıştır. Evet, dünya imtihan
yeridir. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Dünya hayatı toprağa tohum
atma, devşirme, ürün toplama
zamanı, ahiret hayatı dünyadan
toplanan ürünlerden faydalanma
zamanıdır. Her şahıs ektiğini biçer. Dünya hayatında amel vardır,
hesap yoktur. Ahirette ise, hesap
vardır, amel yoktur. Tohum eken,
ekin biçer, ürün elde eder diğerleri
mahrum kalır zarar etmiş olur.
41
B
halde Allah onlara azap edecek değildir.” buyurmaktadır. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bir
insanı günaha devam ettiği halde, Allah onun
istediğini veriyor görürseniz, onun yavaş yavaş
felakete gittiğini biliniz.” buyurmaktadır.
Allah Ğafurur Rahimdir. Ancak azabı da elimdir. Haaa… onun için günaha dalıp tevbekâr olmayı
unutmamak gerek. “Günah işleyenin en hayırlısı tevbe edendir. Tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir.”
buyurmaktadır Efendimiz (s.a.v).
Peygamberlerin tevbesi onların derecelerini
yükseltir. Âlimlerin tevbesi şüpheliler içindir. Avamın
tevbesi işlediği günahlardan dolayıdır. Kul tevbesinde
tek başına değildir. Tevbe duygusunu insanın gönlüne düşüren Allah’tır. Tevbenin sıhhatinin şartı üçtür.
Birincisi ilimdir. İlim işin temelidir. İnsan davranışının
günah olduğunun bilgisine ilimle ulaşabilir. Pişmanlık
duyduktan sonra, nasıl tevbe edeceğini yine ilim ile
bilir. İkincisi hal. Hal manevi coşkuların ortaya çıkmasıdır. Pişmanlık duygusunun insan gönlünde yeşermesidir. Üçüncüsü ameldir. Amel, manevi vecd
(coşku)lerin ortaya çıkması sonucunda kalpte ve azalarda tezahür eden haller ve davranışlardır.
Tevbenin kabulünün şartları dörttür. Birincisi
davranışın günah olduğunu bilmek. İkincisi kalben
duyulan pişmanlık. Üçüncüsü günah olan fiili terkte
süreklilik. Dördüncüsü bir daha günah işlememekte
kararlılıktır.
42
B
Tevbekar olarak ömrünü tamamlayan bir müminin bayramı beştir. Birinci bayramı yirmi dört saatte yazıcı melekler kaydedecek bir günahını bulamazlar ki yazsınlar. Birinci bayramı budur. Can ağızdan
çıkarken müjdeleyici meleklerin, müjdeler olsun ya
mümin cennetliksin; hitabının muhatabı olur ki ikinci
bayramı budur. Kabir dedikleri ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir
çukurdur. Allah’ın rahmeti ile kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulmasıdır ki üçüncü bayramı budur. Dördüncü bayramı mizanda sevabının ağır
gelmesidir. Beşinci bayramı Allah’ın fazlıyla, rahmetiyle, sıratı geçerek cennet ve cemalullah ile müşerref
olmasıdır.
Hacı Şaban Efendi (k.s)’nin sohbet konularından bir diğeri de ana babaya itaat idi. Esasen itaat ahlaktır. Ahlak geniş manada dindir. Yüce Allah
ayet-i kerimede “Allah’a itaat edin. Ona hiçbir şeyi eş
koşmayın. Ana babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın ve uzak komşulara, yolda kalmışlara iyilik
edin.” buyurmaktadır. Konuyla ilgili ayet-i kerimeler
ve hadis-i şeriflerden istidlal ile; Allah ana babaya itaati emreder. Onun için ana babaya itaat Allah’a itaattir. İsyanda itaat yoktur. Onlara iyilik etmek ihsanda
bulunmak evlatlar için bir mükellefiyettir. Üç anaya
bir babaya gider. Onlara öf bile denilmez. Onların
gönüllerini hoşnut etmek, onlara tatlı söz söylemek,
onlara acımak, merhametle muamele etmek ve tevazu göstermek gerekir. Allah için tevazu göstereni Allah
yüceltir. Onları ziyaret etmek evlatlar için bir görevdir.
Nimetin süsü ana babayı ziyarettir.
Allah ve Resulüne itaat edenler, peygamberlerle, Sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle haşrolunurlar. Onlarla haşrolunmanın bir şartı da ana babanın duasını
almaktır. Esasen üç dua ve beddua ahirete kalmaz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bir insanı günaha devam ettiği halde, Allah
onun istediğini veriyor görürseniz, onun
yavaş yavaş felakete gittiğini biliniz.” buyurmaktadır.
Ağustos
B
Bunlardan birisi ana babanın evladına, diğeri misafirin hane sahibine, bir diğeri de mazlumun zalime olan
duasıdır. Mazlumun ahı indirir şahı derler, doğru sözdür. Mazlumun ahı yerde kalmaz. Küfür devam eder,
zulüm devam etmez. Allah’ın zulme rızası yoktur.
Evladın hayırlısı ana babaya itaat eden, ana
babanın hayırlısı çocuklarını isyana icbar etmeyendir. Devamla her nefis kendisini, ailesini, çocuklarını,
vesayeti altında bulunanları; yakıtı taşlar ve insanlar
olan cehennem ateşinden korumakla yükümlüdür.
Bu yükümlülüğünü yerine getirmeyen hem kendisine, hem de vesayeti altındakilere zulmetmiş olur.
Onun için her veli koruma ve kollama görevini eksiksiz olarak yerine getirmelidir.
“Her çocuk islam fıtratı üzere doğar. Ana
babası onu islam, hristiyan, mecusi veya putperest eder.” hadis-i şerifini unutmamak gerek.
Çocuklar nereye gidiyor, kimlerle arkadaşlık yapıyor,
eve dönüşleri belli bir disipline bağlımı, sokaktaki
davranışları, giyimleri, kuşamları, edebe uygun mu?
Bütün bunları takip etmekle ana baba yükümlüdür.
Kişiyi sorma arkadaşına bak. İnsanın arkadaşı onun
sicil defteridir. Onun için arsız insanlarla arkadaşlık
olmaz. Çünkü arsız işini sana süslü gösterir. Senin
de kendisi gibi olmanı ister. Kötü hasetlerini sana
güzel gösterir. Onunla birliktelik mürüvvetsizlik ve sıkıntıdır. Onun arkadaşlığı senin için ar ve kusurdur.
Ahmakla da arkadaşlık olmaz ahmak seni sevse de
sana doğruyu gösteremez, istese de kötülüğü senden
uzaklaştıramaz. Sana faydalı olmak isterse sana zarar
verir. Onun susması konuşmasından, uzaklığı yakın-
“Her çocuk islam fıtratı üzere doğar.
Ana babası onu islam, hristiyan, mecusi
veya putperest eder.” hadis-i şerifini unutmamak gerek.
lığından, ölümü hayatta olmasından daha hayırlıdır.
Yalancı ile arkadaşlık da insan için büyük bir hatadır. Yalancı sürekli söz taşır. İnsanların aralarını katar.
Söyleyecek yalan bulamayınca doğru söyler bu defada kendi söylediğine kendisi inanmaz. Yalan söylemek münafıklık alametidir. Dini bozar. İnsanlar yalan
yüzünden hayasız ve değersiz olurlar, makamlarını
kaybederler. Her dindar soy sop sahibi ile arkadaşlık
insanın mürüvvetini artırır.
Ağaç yaş iken eğilir. Onun için çocuklara küçük
yaşta dini yükümlülüklerini öğretmek, Allah ve Rasulüne itaatin önemini kavratmak gerekir. Çocuk yedi
yaşına gelince ona namaz kılmayı emretmek, iyi bir
insan olma fikrini aşılamak ana babası için en önemli
görevdir. İnsan olsun, hayvan olsun her canlı yavrusunu kendi kendine yeterlilik kazanıncaya kadar
korur ve maişetini temin eder. İnsanın hayvanlardan
farklılığı çocuğunu eğitme noktasında ortaya çıkar.
Ailenin geçimini sağlamak iyilikle babaya aittir.
Ancak babadan gücünün üstünde bir talepte bulunmak uygun değildir. Zaruret halinde kadının çalışmasına ruhsat vardır. Ancak günümüzde kadınlar kendi
asli vazifelerinden uzaklaştırılmış, saygın, şahsiyetlerinden tecrit edilmiş, kendilerinden faydalanılan ve
kar sağlayan ticari bir meta seviyesine indirgenmiştir.
Onun için dikkat etmek gerekir.
İnsanın ailesi ona Allah’ın bir emanetidir. O
emanetin üzerine titremeli ve en güzel şekilde korumalıdır. İnsanın ailesi ile iyi geçinmesi imanının
kemalatındandır. Ancak, kadında kocasına itaatle
mükelleftir. Kadın kocasının izni olmadan sokağa çıkmamalıdır. Kocasının istemediği şahıslara evin kapısını açmamalıdır. Kocanın kazancını israf etmemelidir.
Bu babda kadın çeşme yalağı gibidir. O yalak kumdan olursa su ne kadar gür akarsa aksın su tutmaz.
Lakin betondan olursa su sızdırmaz.
Ağustos
B
43
SMS Çocukları
M. Emin KARABACAK
E
an
i ortad
t
e
n
r
e
nt
ir.
unuz i
m
u
d eğ i l d
l
a
n
ü
M
k
üm
il
mak m
ak d e ğ
r
ı
m
d
a
l
l
a
k
k
yasa
an da
l
etebilo
r
i
l
ğ
ö
m
ı
e
n
Ön
ağı
anılac
l
l
elikle
u
c
k
n
l
ı
ö
s
a
n
i
n
iç
unun
B
.
r
i
ra cep
t
a
k
l
k
u
me
c
ço
a
balar,
a
b
e
ullanm
n
k
t
an
e
n
r
nek
ve inte
u
n
lde ör
o
i
f
e
k
e
ş
tel
u
ml
da olu
n
u
s
u
kon
dırlar.
olmalı
44
B
skiden icatlar çağ açıp kapatırken günümüzde ise teknolojik gelişmeler o kadar hızlı ki bırakın çağ açıp kapatmayı takip etmekte zorlanmaktayız. Daha yenisine alışmadan yeni bir üst
modeli çıkmaktadır. Teknolojik gelişmelerden en
çok nasibini alanda herhalde cep telefonlarıdır diye
düşünüyorum. Özellikle internetin cep telefonlarına
girmesi ve insanların gündemi takip etme isteği bu
gelişmeyi kaçınılmaz hale getirmiştir.
İlk çıktıkları zaman sadece iletişim yapılan cep
telefonları, günümüzde ise dünyayı bir dokunuşla
parmaklarımızın ucuna getirmiştir. Aklımıza gelebilecek her şey, akıllı telefonlarla yapılabilmektedir.
Eşi dostu arama, mesaj atma, film seyretme, alış
veriş yapma, adres sorgulama, EFT yapma, gazete
dergi okuma, oyun oynama, müzik dinleme, kıble
bulma gibileri ilk akla gelenlerdir.
Hayatımızın her alanına giren telefonlarının
olumlu yönleri olduğu kadar ister istemez olumsuz
yönleri de vardır. Gündemi ve sosyal medyayı takip
etme adına cep telefonlar hayatın vazgeçilmezleri
Ağustos
B
arasına girince aile içi sorumluluklar ikinci plana atılmaktadır. Bunların içinde en önemlisi de iletişim için
icat edilen bu aletin aile içinde iletişimsizliğe neden
olmasıdır. İletişim çağında iletişimsizlik. Günümüz
anne babaların en büyük sorunu da iletişim çağında
çocuklarıyla iletişimsizlik yaşamalarıdır.
NeredenNereden
Nereye?
Nereye?
Geçmişe şöyle bir baktığımız zaman konuyu
daha iyi anlayacağızdır. Cep telefonları yoktu fakat
ortak paylaşım adına da olsa iletişim kurulabiliyordu. Şimdi ise çocuklarımızla iletişim
kuramıyoruz. Çünkü herkes kendi
dünyasında yaşıyor.
Eskiden evlerde tek telefon
vardı ve buna bizim ev telefonu denirdi. Herkes aynı telefonla iletişim
kurar ve eşe dosta aynı numarayı
verirlerdi.
Ev telefonlarında
bağımlılık yoktu; çünkü ev telefonları sadece iletişim için kullanılırdı.
Günümüzde ise herkesin bir cep telefonu var ve bu benim numaram
diye verilmektedir.
Yine eskiden anne babalar,
çocuklarını okula gönderirlerken
defterini, kalemini silgini unutup unutmadığını sorarlarken günümüzde ise cep telefonu alıp almadıkları
sorulmaktadır.
Eskiden çocuklara karne hediyesi olarak bilgisayar, bisiklet gibi şeyler vaat edilirken günümüzde
ise cep telefonu hem de akılısı vaat edilmektedir.
Eskiden anne babalar, çocuklarının çok televizyon seyretmesinden şikâyetçilerken günümüzde ise
şikâyet konusu çocukların telefon kullanmaları oldu.
Daha düne kadar hocam sürekli televizyon seyrediyor
hiç ders çalışmıyor bıraksan sabaha kadarda televizyon seyredecek denilirken şimdilerse hocam sürekli
telefonla uğraşıyor hiç derse bakmıyor ders çalışırken
dahi bir gözü telefondadır denilmektedir.
Yeni Nesil
Telefon Bağımlısı mı Oldu?
Yeni Nesil Telefon Bağımlısı mı Oldu?
Anne: Oğlum abanı çağırır mısın yemek yiyeceğiz!
Çocuk: Bir dakika Anne!
Anne: Niye?
Çocuk: SMS atacağımda ondan. Tamam, geliyormuş anne.
Akıllı telefonların çıkması ve
yeni neslin ihtiyaçlarının birçoğunu
internet ve telefon aracılığıyla yapması ister istemez bağımlılığı da artırmaktadır. Yine akıllı telefonların
kullanımının kolay ve pratik olması
telefon bağımlığını iyice artırmaktadır. Araştırmalarda günümüz gençlerinin yaklaşık yüzde 80’e yakını
telefon bağımlısı olduğu gibi yüzde
40’ınında ayrıca ikinci bir cep telefonu olduğunu göstermektedir.
Yeni nesil özellikle SMS’i
abarttıkları içinde bu nesle “Başparmak nesli” denilmektedir. Konuşmayı bir yük olarak gören bu
çocuklar; “Aman kim telefon açacak şimdi, at bir mesaj gitsin!” demektedirler. Buna bir de sanal âlemdeki
mesajlaşmaları katarsak bu çocukların neden telefon
bağımlısı oldukları daha iyi anlaşılacaktır.
Başparmak nesli dediğimiz bu çocuklar, telefonla iletişim kurmak yerine daha çok SMS ve sanal
âlemde iletişim kurmayı tercih etmektedir. Bunun için
yeni nesil çocukları konuşma paketi yerine SMS ve
interneti olan paketleri tercih etmektedirler.
Çocuklar konuşmak yerine mesajlaşmayı tercih
etmelerinin nedeni duygu ve düşüncelerini kısa mesajla daha iyi ifade etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Yeni nesil özellikle SMS’i abarttıkları içinde bu nesle “Başparmak nesli” denilmektedir. Konuşmayı bir yük olarak gören bu çocuklar; “Aman kim telefon açacak şimdi, at
bir mesaj gitsin!” demektedirler.
Ağustos
B
45
B
Bu da çocukları mesaj bağımlısı yaptığından, ders çalışırken, yemek yerken ya da günlük rutin işlerini yaparken cep telefonlarını yanlarından ayırmamalarına
ve sık sık kontrol etmelerine neden olmaktadır.
Arkadaş çevresinde iletişimi genellikle SMS ve
sanal âlemde mesajlaşarak yapan bu çocuklar, ev
ortamlarında da anne babalarıyla iletişim sıkıntıları
yaşayacaklardır. Çocuklarının kendileriyle paylaşma
adına doğru dürüst konuşmadıklarını sadece sorularına kısa cevap verdiklerini anlatan anne babalar,
çocukların bu halleri kendilerini korkuttukların ifade
etmektedirler. Bu çocuklar sadece anne babalarıyla
ihtiyaçları olduğu zaman; “Anne SMS- TL-konturum
bitti!” diye iletişime geçtikleri gibi birçoğu bunu da
SMS yoluyla “Baba SMS bitti, bana TL yükler misin?” diyerek mesajla halletmektedirler.
Anahtarların Yerini
Cep Telefonu mu Aldı?
Anahtarların Yerini Cep Telefonu mu Aldı?
Eskine anne babalar, çocuklarını okula gönderirken anahtarını al diye tembih ederlerdi. Çünkü
çocuklar okuldan geldikleri zaman annelerini evde
bulamadıkları zaman eve, kendi anahtarıyla girerlerdi. Eğer çocuk eve geldiği zaman annesini evde
bulamayıp birde anahtarını evde unutmuşsa ya da
kaybetmişse çocuk için bu büyük bir sıkıntı demekti.
Çocuk o zaman her ne kadar konu komşuya da gitse evde olamamanın sıkıntısını yaşardı. Günümüzde
de çocukların telefon bağımlılığı buna benzemektedir. Telefonunu unutmuş ya da kaybetmiş bir çocuk
iletişimde kopmuş olduğunu düşünerek kendini eve
girememiş çocuk gibi hissetmektedir.
Bilindiği gibi çocukların evden çıktıkları zaman
alıp almadıklarını kontrol ettikleri ilk şey cep telefonudur. Çocuklar cep telefonunu evde unuttukları ya
da kaybettiklerinde doğal olarak bir sıkıntı basar ve
gerginlik yaşamaya başlarlar. Bu kaygının nedeni cep
telefonun kaybolmasından daha çok iletişimin kesilmesinden korkmadır.
Yeni neslin gençleri cep telefonlarına o kadar
bağımlı hale gelmiş ki toplu ulaşım araçlarında, çarşı
pazarda, toplantıda, hatta eve adımını atarken dahi
telefonuyla meşguldür. Bunlar telefonlarını ellerinden
düşürmedikleri gibi okulda, evde, hastanede, camide
hatta Umre ve Hac görevini ifa ederken dahi bir an
olsun telefonlarını kapatamamaktadırlar. Yani yeni
nesil çocukları telefon kullanımı konusunda yer ve
zaman tanımamaktadırlar.
Güvensiz ve
Çocuklar
Daha mı BaGüvensiz
veBağımlı
Bağımlı
Çocuklar
ğımlı
Oluyor
Daha mı Bağımlı Oluyor
Eskiden kendilerine güvensiz çocuklar arkadaş
grubun katılmak yerine evde oturup televizyon seyrederlerken günümüzde ise ya telefonda ya da sanal
âlemde tanımadığı insanlarla oyun oynamaktadır.
Eskiden bağımlı çocuklar kendilerini güvende
hissedebilmeleri için anne babalarının yanlarından
ayrılmazlarken günümüzün bağımlı çocukları ise
bağımlılıklarını telefonla devam ettirmektedirler. İşte
anne ve telefonuna bağımlı bir çocuğun SMS’i:
Çocuk: “Okuldan çıktım, durağa gidiyorum,
servis bekliyorum, servisteyim, servisten indim,
apartmana geldim, kapının önündeyim, kapıyı açın!”
Çocuk: Anne ya kapıyı niye açmıyorsunuz?
Anne: Senin anahtarın yok mu? Hem sen niye
sürekli mesaj atıyorsun ki?
Çocuk: Ama anne, sen haber et demiyor musun?
İlkokul 1.sınıfa giden öğrencinin elindeki telefonu görüp nerden bulduğunu soran
öğretmene: “Annemin beni aradığı zaman ulaşabilmesi için babam aldı.” cevabı aslında
her şeyi anlatmaktadır.
46
B
Ağustos
Telefon Bağımlısı Okul Çocukları
B
Telefon Bağımlısı Okul Çocukları
Hatırlanacağı üzere yeni neslin bebeklikleri
oyuncak telefonlarla geçtiği gibi çocuklukları da anne
babalarının cep telefonlarında oyun oynayarak geçti.
Bebeklik ve çocukluğunu cep telefonlarıyla geçiren
bir çocuk, gençlik çağında da cep telefonu bağımlısı
olacaktır. Düne kadar lise çocuklarının okula telefon
getirmesi yasakken bugün ilkokul çocuklarının dahi
cep telefonlarıyla okula gelebilmektedirler.
İlkokul 1.sınıfa giden öğrencinin elindeki telefonu görüp nerden bulduğunu soran öğretmene: “Annemin beni aradığı zaman ulaşabilmesi için
babam aldı.” cevabı aslında her şeyi anlatmaktadır.
Çocuklara telefon verirsin vermezsin; o ayrı bir
meseledir. Özellikle bu yaşlardaki çocukların zihinsel,
fiziksel gelişimlerinin yanında sorumluk bilincinin tam
gelişmediği için bu durumun çocukları olumsuz etkileyeceği bir gerçektir.
Bu yaşlardaki çocukların telefonunu muhafaza
etmesi bir dert iken arkadaşlarına hava olsun diye
çıkarması, arkadaşlar arasında konuşmaların telefon
üzerine olması, çocuğun derste zihin ve gözünün telefonda olması, sosyoekonomik seviyeleri faklı olan
çocukların içinde kullanması yine ayrı bir sıkıntıdır.
Toplu ulaşım araçlarına ve servislere bakıyorsunuz çocukların ellerinde birer telefon. Telefonla kimisi
oyun oynamakta, kimisi kulaklığı takmış müzik dinlemekte, kimi SMS atmakta, kimisi sosyal medyada
mesajlaşmakta, kimisi internette, kimisi bilmem neyle uğraşmaktadır.
Öğrencilerin sınıflardaki durumları da bunlardan farklı değildir. Çoğu öğrenci teneffüste dışarı çıkıp
temiz hava almak ve arkadaşlarıyla oyun oynamak
yerine sınıfta kalıp telefonla oynamayı tercih etmektedir.
Bu çocuklar iletişimi ve oyunu sosyal ortamlarda arkadaşlarıyla yapma yerine telefonla yapmaktadır. Bunun sonucunda da yalnızlaşan çocuklar,
mutluluğu telefonlarda aramaktadırlar. Dahası bu
çocuklar telefon bağımlısı olmaktadır ve telefonsuzluk
bunlar için “nomofobi” haline gelmektedir,
Yemek yerken ve ders çalışırken bir gözü telefonda olan çocuklar, yatarken de telefonlarını yastıklarının altına koyacaklar ve sabah kalktıkları zaman
da ilk bakacakları şey, cep telefonları olacaktır. Cep
telefonuna bu kadar bağımlı olan çocuklar, zamanla
okulların Rehberlik Servislerinin kapısını aşındırmaktadırlar.
Yeni Nesil Nomofobik mi
Oluyor?
Yeni Nesil Nomofobik mi Oluyor?
Baba: Oğlum yeter artık facebook dışında da
bir dünya var.
Çocuk: Valla mı baba, link yollasana!
Günlük hayatta birçok işlerini telefonla halleden çocuklar, doğal olarak akıllı telefonlara bağımlı olmaları da normal olacaktır. Bu çocuklar kazara
telefonlarını kaybederler ya da telefonları bozulursa
kendilerini sanki her şeylerini kaybetmiş gibi hisseder.
Kaybetme korkularına karşı bu çocuklar, telefonlarını
yanlarından ayırmadıkları gibi sık sıkta kontrol etme
ihtiyacı hissederler. Yatarken de telefonlarını ya başuçlarına koyarlar ya da yastıklarının altlarına koymaktadırlar. Uyandıkları zaman yaptıkları ilk işte yine
telefonlarına bakacaklarından bu da zamanla nomofobi’ye dönüşmektedir.
Araştırması ya da öğrenmesi gereken her şeyi
bir parmakla yapana çocuklar, telefonlarda onlar için
vazgeçilmezler arasında olacaktır. Değil bir günün bir
saatine telefonsuz geçirmekten korkan bu çocuklar,
zamanla nomofobik hale gelmektedirler.
Peki,
nedir
bu momofobi?
Peki,
nedir
bu momofobi?
Nomofobi; iletişimden uzak kalma korkusu. Başka bir ifadeyle cep telefonu kapalı
ya da ulaşılmaz olduğunda insanlarda oluşan
kaygı, kişinin eş dostla iletişimden yoksun
kalma korkusu demektir. İletişimden yoksun
Ağustos
B
47
B
kalmak demek ise; kişinin eş, dost ve çevresiyle temas halinden mahrum kalma ve ulaşılamama korkusudur.
Çocuklar telefonlarını uyurken yastıklarının altına koyarak onu baş tacı yapmalarının nedeni de
da bundandır. Çocukların geneli yatarken dahi telefonunu kapatmayı sevmiyor çünkü her zaman iletişim halinde olmak istiyor. Yine çocukların büyük bir
çoğunluğu, telefonunun şarjı bittiğinde, kontörü-dakikası-TL’si bittiğinde, telefonunu kaybettiğinde veya
kapsama alanı dışında kaldığında kaygıları artmaktadır.
Telefon
için
Telefon
ve İnternetve
içinİnternet
Nomofobi’nin
Belirtileri:
Nomofobi’nin Belirtileri:
1. Cep telefonunun yanında olup olmadığını
sürekli kontrol ediyorsa
2. Elinden cep telefonu düşmeyip sürekli arama
ve mesaj var mı diye bakıyorsa
3. Zamanın çoğunu internette girmeye bağlı
olarak kendini uykusuz ve yorgun hissediyorsa
4. Sanal âlem dışındaki dünyaya karşı fazla duyarsızlaşıp ve sosyal hayattan zevk alınmıyorsa
5. Çocuk, gününü ailesi, akranlarıyla ya da ders
çalışarak geçirmek yerine sanal âlemde tanımadığı
insanlarla vakit geçiriyorsa
6. Okul başarısında gözle görülür bir düşüş varsa
7. Her konuyu internetten bakmaya ve alış verişi internetten yapılmaya çalışıyorsa
8. İnternet ve bilgisayar başında geçirilen süre
sorulduğunda yalan söylüyorsa
9. Hemen kapatıyorum deyip de telefonu ve interneti bir türlü kapatamıyorsa
10. Telefonda SMS ve internetten mesajlaşmak, yüz yüze konuşmaktan daha kolay ve eğlenceli
diyorsa
11. E postaya bakmak için içinden sürekli bir
dürtü geliyorsa
12. Günlük yapması gereken işleri internete
göre ayarlıyorsa
13. İnternete fazla kalınca suçluluk ve mutluluk
arasına gidip geliyorsa
14. İnternetten yoksun kalınınca yoksunluk
semptomları gösteriyorsa
15. Ve bu semptomlar içinde depresyon, sosyal
fobiler, oto kontrollerinde zayıflama, dikkat dağınıklığı, çabuk sinirlenme gibi belirtileri varsa
Özellikle
Anne
Babalar
“Nomofobi”
için Neler
Özellikle
Anne
Babalar
“Nomofobi”
Yapmalıdırlar
için Neler
Yapmalıdırlar
Önceleri anne babalar, iletişim kurma adına
cep telefonlarına sıcak bakarlarken, zamanla internete de girilmeye başlanınca bakış açıları değişmeye
başladı. Önceleri anne babalar, çocukların interneti
okul başarısı için kullanacaklarını (ödevlerini, araştırmalarını) düşünürlerken, zamanla arkadaşlarıyla mesajlaşma, ileti gönderme, çevrim içi oyunlar oynama,
sohbet odalarında tanımadığı insanlarla sohbet etme
gibi şeylerde kullandıklarını fark etmeye başladılar.
Önceleri anne babalar, arkadaşına ya da sokağa çıkacağını söyleyen çocuklara; en azında güvenlik
Yine telefon ve internet hayatın vazgeçilmezleri arasında görülmeyip iletişim ihtiyacını gideren bir araç olarak algılanmalı o şekilde kullanmak gerekir.
48
B
Ağustos
B
adına nerede ve kiminle buluşacağı gibi sorular sorulurdu. Oysa günümüzde ise çocuğu evde tutmak için
bilgisayar ya da cep telefonundan internet sunulurken güvenlik taraması yapılmamaktadır.
2. Telefon kullanım konusunda bazı kriterler getirilmelidir.
3. Telefon günlük hayatta amaç değil iletişimde
kullanılan bir araç olmalıdır.
Bu amaçla çocukların telefon ya da bilgisayardan ne yaptıklarına, ne oynadıklarına, kimlerle me4. Telefonla yapılan işler mümkün olduğunca
sajlaştıklarına, hangi sitelere girdikleri direk olmasa kısa tutulmalı, keyfi ve gereksiz kullanımlardan kaçıda takip edilmeli sıkıntı olmadığı takdirde müdahale nılmalıdır.
edilmemelidir. Eğer sıkıntı varsa çocukla konuşulmalı
gerekirse sözleşme yapılmalıdır. Amaç kontrol altına
5. Her konuda telefona sarılmamalı, gözü ve
almaksa, sözleşme iki taraf içinde uygulanabilir bir gönlü telefondan uzak tutulmalıdır.
plan olmalıdır. Kurallara uyulduğu zaman mükâfatın, uyulmadığı zaman yaptırımların neler olabileceği
6. Nomofobinin insan sağlığına zararları hakaçık açık belirtilmelidir. Mesela interkında bilgi edinilmelidir.
nete girmek okul notlarının düşürdüğü takdirde internete girip girmeme
7.Telefon ve internet kulanım
tekrar değerlendirilerek gerekirse
konusunda
çocuklara model olun- Baba:
yasaklanacak diye açık açık yazılmaduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Oğlum yeter artık falıdır. Çocuğun okul başarısını olumsuz etkilemiyorsa zaten problem yok
cebook dışında da bir
8.Çocuklara zaman ayırabildemektir ve internete girmesi kontrol
dünya var.
mek için iş görüşmelerini eve taşımaaltına alınmış demektir.
malı ve gerekirse akşamları telefonu
kapalı tutmaya gayret edilmelidir.
- Çocuk:
Malumunuz interneti ortadan
kaldırmak mümkün değildir. Önemli
Valla mı baba, link
9.Eğer evde bilgisayar varolan da yasaklamak değil nasıl kulyollasana!
sa bunu çocuk odasına koymalı ve
lanılacağını öğretebilmektir. Bunun
bilgisayar
herkesin rahatlıkla girip
için öncelikle anne babalar, çocukçıkabildiği bir odaya ve ekranı da
lara cep telefonu ve internet kullangörünür
şekilde olmalıdır.
ma konusunda olumlu şekilde örnek
olmalıdırlar. Bunun içinde anne babalar:
Sonuç olarak telefon çağımızın getirdiği bir ye1. Telefon günlük hayatın vazgeçilmezleri ara- niliktir. Bu yenilik yerinde ve zamanında kullanıldığı
sında olmamalı ve telefon kullanımını mümkün oldu- zaman insanlığa faydalı bir hizmettir. Her şeyde olduğu gibi telefon kullanımının da fazlası zararlıdır. Onun
ğunca en aza indirilmelidir.
için anne babalar telefon ve interneti yerinde ve zamanında kullanarak hem kendilerini hem de model
olmadırlar.
Yine telefon ve internet hayatın vazgeçilmezleri arasında görülmeyip iletişim ihtiyacını gideren bir
araç olarak algılanmalı o şekilde kullanmak gerekir.
Bunların yanında nomofobi hakkında bilgi
edinmek, korku veya iletişimsizlik korkusunun üstesinden gelmenin ilk adımıdır. Çocukları sosyal aktivitelere katılmalarını, kitap okumak, yüz yüze sohbet
ortamları sağlamak bağımlılığın engellenmesinde
yardımcı olabilecektir.
Ağustos
B
49
Sünneti İnkâr Edip Sadece
Kuran’la Yetinme Fitnesi
Yusuf KARAGÖZOĞLU
H
iç şüphesiz ki İslam’ın iki temel kaynağı Kuran-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyedir.
Hatemu’l-Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in bizlere emanet olarak bıraktığı Kitap ve
Sünnete tutunduğumuz müddetçe sapmayız.
lşmış o
a
l
u
e
in
ederces
r
i
t
diniyy
a
i
v
e
t
t
e
ü
r
u
M
zar
esin
ğmen
a
r
a
inde k
r
n
ı
e
s
z
a
ü
m
ve
mayan
l
ortaya
ı
y
n
ı
a
l
s
a
c
n
c
e
d
,
n de
e inişi
lmaya
n
o
ü
z
a
ü
m
ic
er y
a’nın y
s
İ
.
leri in
z
e
l
H
e
,
s
ı
e
ş
m
çıkı
ş
bı gibi
a
z
a
sapmı
r
n
i
a
b
a
d
l
k
yo
ve
d oğ r u
r
e
l
yleleri
n
ö
e
b
d
,
e
r
r
u
ol
ka
kolmuş
i
ç
t
sık hü
a
a
f
d
i
a
b
d
e
v
lsa
emiş o
m
r
i
g
r.
küfre
edirle
d
n
ü
m
50
B
Resulullah (s.a.v.): “Size Allah (c.c.)’ın kitabı ve onun elçisinin sünneti olmak üzere
iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmeyeceksiniz”
(el-Hakim, Müstedrek; Malik, Muvatta)
Madem Müslümanız, o halde her işimizi Rabbimize ve O’nun Sevgili Resulüne danışmalıyız.
Zira müslüman demek, teslim olmak demekse;
hayatımızın her alanında Allah’ın ve Peygamber’in
vereceği hükme razı olmalıyız.
“Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve O’nun Resulüne arzediniz.” (Nisa suresi / 59) ayetiyle; anlaşmazlığa
düştüğümüz her konuda o meselenin çözümünü
Ağustos
B
Allah’a ve O’nun Resulü’ne götürmemiz emredilmiştir. Burada Allah’a götürün derken, tabii ki de Allah’ın Kitabına; O’nun Resulü’ne götürün derken de,
Peygamber’in(a.s) sünnetine götürün kastedilmiştir.
Nitekim Şatibi bu ayeti açıklarken: Resule müracaat
hayattayken olur, vefatından sonra ise sünnetine müracaat edilir, alimlerin uygulamaları hep böyle olmuştur, der. (el-i’tisam II. 169)
İmam şafii “Andolsun ki Allah, mü’minlere,
içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki
O) Onlara ayetlerini okuyor, onları
arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.
“ (Al-i İmran Suresi / 164) “..Allah
sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana
bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın
sana olan nimeti ne büyüktür.”
(Nisa / 113) ayetlerinde geçen hikmet kavramından sünnet kastedildiğine inanmakta olup ve onun da Allah katından olduğunu söylemiştir.
“Resul size neyi verdiyse
onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr / 7) ayetindeyse sünnetin teşrii
(hüküm koyma) yetkisinden bahsedilmiştir. “Ey Peygamber) de ki: Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi
olun (uyun) ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran
/ 31) ayetinde Allah’ı sevme Peygambere(Sünnetine)
tabi olma şartına bağlanmıştır.
Hz. Peygamberin (s.a.v) sünneti; sözlü, fiili ve
takriri olmak üzere üç kısma ayrılır. İşte O’nun söz, fiilleri ile takrirlerine (onaylarına) ait haberlere hadis denilmektedir. İlk dönemde hadislerin Kuran’a karışmaması için hadis yazımı yasaklanmışsa da sonradan bu
kaygı ortadan kalkınca, Hz. Peygamber aleyhisselam
sahabeye hadislerin yazımını emretmiştir. Hadis alimi
El- Hatibu’l Bağdadi hadis yazmanın yasaklanmasıyla ilgili olarak; Arapların çoğunun fakih olmamalarını,
Kuran ayetleriyle diğer lafızları birbirinden ayırt edememelerini, Kuran’a idhal edilebilecek herhangi bir
lafzı Allah kelamı zannetmek tehlikesine maruz bulunmalarını belli başlı sebepler olarak zikreder. (el-Hatip /
Takyid, s.57) Hadislerin yazımından sonra hadislerin
tedvini (hadislerin bir araya toplanması) Ömer Bin
Abdulaziz’in teşvikiyle sürmüştür. Şifahi rivayetlerin
yazıya geçirilmesi ve hadis ilimlerinde katedilen mesafe hadis uydurma teşebbüslerini
en aza indirmiştir.
Özellikle ashabın hadis rivayetine göstermiş olduğu titizlik
ortadadır. Hicri I. asrın ikinci yarısında daha çok Tabiilerce ve az da
olsa Sahabilerce hadislerin tahkiki
ve Resulullah’tan (a.s) duyandan
duymak amacıyla rıhle denen ilim
yolculukları başlatılmıştır. Ebu Eyyub el-Ensari’nin kendi bildiği bir
hadisi Resulullah’tan (a.s) duyan
kişi olarak tanıdığı Ukbe b. Amir’e
sormak yani ilk raviden dinleyip bilgisini tahkik etmek için Medine’den
Mısır’a gitmesi bu noktadaki sahabilere ait hassasiyeti
gösterir. (Ana Hatlarıyla Hadis /İsmail Lütfi Çakan/
Ensar Neşriyat)
“Sizin için Allah’ın Resulünde güzel bir
örnek vardır.” (Ahzâb Suresi / 21) ayeti bizlere usve-i hasene olan Peygamber-i Zişan’ın ümmet için en
güzel örnek olduğunu vurgular. Yine bu ayetin bilincinde olan Ümmet-i Muhammed Kuran-ı Kerim’in ilk
Müfessiri, aynı zamanda Yaşayan Kuran olan Hz. Muhammed (sav)’i yeme içme adabından aile hayatına,
ibadet hayatından devletlerarası ilişkilerine, eğitimci
yönünden savaş hukukuna kadar O’nun bütün söz,
fiil, hareket ve takrirlerini içeren tüm hayatını 1400
yıldır kendisine örnek almıştır, kıyamete kadar da bu
örnek alınışı devam edecektir.
Resululah (as)’ın sünneti, Allah’ın Kitabında olmayan hükümleri ortaya
koyar.
Ağustos
B
51
“İnsanlara, kendilerine indirileni
açıklaman için sana da bu Kur’an’ı indirdik.” (Nahl/44)
B
İmam Beyhaki (r.a) sünnetin açıklanması bölümünde, İmam Şafii (r.a)’nin Rasulullah (s.a.s)’ın sünnetini üç yönden ele
alarak açıkladığını belirtmektedir. (er-Risale,
s. 91-3)
1 - Resulullah (as)’ın sünneti, Allah-u
Teala’nın Kitabında hüküm olarak bildirmiş
olduğu (indirmiş olduğu) kitabın hükümleri
gibidir. Yani Resulullah (as)’ın sünnetinde
bulunan hüküm, aynen Kuran’ da da mevcuttur.
2 - Resululah (as)’ın sünneti, Allah-u
Teala’nın mücmel olarak indirdiği bir ayetten anlaşılması gereken manayı, o ayetin hususi ve
umumi olarak nasıl farz olduğunu ve Allah’ın kullarının bu farzları nasıl anlamaları ve ne şekilde yaşam
pratiğine aktarmaları gerektiğini açıklar.
3 – Resululah (as)’ın sünneti, Allah’ın Kitabında olmayan hükümleri ortaya koyar.(Akidede Sünnetin Yeri (İmam Suyuti / Nida Yayınları, syf. 18-19)
Genel olarak sünnetin fonksiyonlarını özetlersek sünnetin mücmeli açıklağını, mutlakı kayıt altına
aldığını, geneli tahsis ettiğini söylememiz mümkündür.
Şimdi bazılarının yanlış anladığı, sünnetin korunmadığına delil gösterdiği ayeti inceleyelim. “Gerçekten Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da
elbette biziz” (Hicr / 9) ayetinde kimilerinin zannettiği gibi sadece Kuran-ı Kerim korunmamıştır, Sünnet
de korunmuştur. İslam âlimleri burada geçen zikirden
maksadın şeriat olabileceği gibi vahiy de olabileceğini
söylemişlerdir. Çünkü ulemanın çoğunluğu Allah’tan
gelen vahyi; vahy-i metluv (tilavet edilen, okunan vahiy) olan Kuran-ı Kerim ve vahyi ğayri metluv (tila-
vet edilmeyen, okunmayan vahiy) olan Sünnet-i Seniyye olarak ikiye ayırmışlardır. Tabi burada hemen
belirtelim bugüne kadar bize korunmuş olarak gelen
nebev-i sünnet takva sahibi, güvenilir, adalet sahibi,
zeki, kuvvetli hafızası olan hadis âlimlerinin eliyle korunmuştur.
Şüphesiz ki peygamberin konuştuğu vahiyden
başka birşey değildir, hal böyleyken onun hadislerini
güvenilir bulmayıp kuşkuyla yaklaşmak, bu inkar dalgasını başlatan batılı oryantalist ve onların yerli uzantıları olan modernist ilahiyatçı ve yazarlardan başkasının işi değildir. Ne yazık ki ünlü müsteşrik Goldzher
hadis ravisi Ebu Hureyre (r.a) ve İmam Zuhri’yi (r.a)
yalancılıkla itham etmiştir. Müsteşriklere ilgi duyan
Mustafa İslamoğlu, Kuran ve Oryantalist Bakış Açısı
adlı yazısında “..Ben Goldziher’in eserinin hiçbir yerinde ne Kur’an’a, ne İslamî değerlere karşı, en ufak
bir hakarete rastlamadım. Ne dersiniz; yerli ‘yersiz’
oryantalist ruhlular, akıl hocaları olan yabancı oryantalistlerden daha mı acımasız ve dahi insafsız oluyorlar?” diyor. Halbuki aynı İslamoğlu elin yahudisine
övgü yağdırırken İmam Buhari ve İmam Müslim’e
hakaret ediyor.
“Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde “bunu bilmiyorum”. Biz Kur’an’da buldugumuza tabi oluruz”
derken bulmayayım”
52
B
Ağustos
B
Necm suresi 4. ayetve terektum fiillerinin
mazi oluşu da buna dete: “O, kendi arzusu ile
“Yaratıcı, kâdir ve âlim olan Allah’ı
lalet eder. Nadir oğulları
söylemez, o (söyleinkâr etmenin, yahut O’na ortak koşmaile olan hadise esnasında
diği), kendisine vah-ki onlar Medine’de meşnın, yahut Peygamber’i inkâr etmenin, Alyedilen bir vahiyden
hur bir Yahudi kabilesi
başka bir şey değildir”
lah tarafından geldiği kesinlikle bilinen,
idi- bazı müslümanlar,
buyurulmuştur. Mikdam
yahut haramları helal itikat etmenin dıonların kalelerinin çevb. Ma’dî-Kerib’in rivâyeşındaki herhangi bir husustan dolayı ehl-i
resindeki hurma ağaçlatine göre Hz. Peygamber
kıble
olanlardan
biri
tekfir
edilmez.
İstisrını, düşmanı teslim olde: “Bana Kur’ân ve
maya zorlamak amacıyla
na edilen hususlardan başka birşeyi söyonunla beraber O’nun
kesmişlerdi. Savaş sona
gibisi verildi. Şunu iyi
leyen kimse kâfir olmaz, fakat bid’at ehli
erince bir kısım Yahudiler
biliniz ki, Allah Rasûolur.”
ağaçların kesilmesine itilü’nün haram kıldıraz ettiler. Kuran-ı Kerim
ğı da Allah’ın haram
onların itirazlarına yukarıkıldığı gibidir...” (Ebu
Dâvud, Sünne, 6, (4604); Tirmizî, İlm, 60, (2666); daki ayetle cevap verdi;
İbnu Mace, Mukaddime 2, (12)) buyurmuştur. Bu
İkincisi: “ Hani peygamber zevcelerinden
ayet ve hadisi delil kabul eden bazı İslam alimleri, Hz. birine gizlice bir söz söylemişti. Bunun üzeriPeygamber’in hadisleri hakkında ictihad yapmasının ne o zevce bunu haber verip Allah da ona bunu
caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal açıklayınca, (peygamber) bunun ancak bir
olunmuş vahiy gibi düşünülmesi gerektiğini ileri sür- kısmını bildirmiş, bir kısmından vazgeçmişmüşlerdir. Özellikle sünnet etrafında şüphe çıkarmaya ti. Artık bunu kendi eşine söyleyince o zevce;
çalışan batılı müsteşriklerin ve onların islam ülkelerin- “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. Peygamdeki uzantıları olan doğulu müstağripleri Kuran’dan ber de; “her şeyi bilen, her şeyden haberdar
başka vahyin olmadığı, sünnetin vahye dayanmadığı olan (Allah)haber verdi” dedi.” (Tahrim / 3)
fikrini savunurlar. Halbuki Kuran-ı Kerim’de sünnetin
Bir defasında Peygamber (s.a.v.), eşlerinden
de vahiy olduğu, ğayri metluv vahye delil birçok ayet
vardır. Biz bu ayetlerin üç tanesini vermekle yetine- Hafsa (r.a.)’ya bir sır söyledi. O ise sırrı bir diğer şahsa
ifşa etti. Rasulullah (s.a.v.) bu sırrın eşi tarafından ifşa
lim:
edildiğini öğrenince ondan bir açıklama istedi. Eşi,
Birincisi: “Hurma ağaçlarından, herhangi peygamber (s.a.v.)’e bunu kimin söylediğini sordu.
birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız Rasulullah (s.a.v.) bunun kendisine Allah tarafından
hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkan- haber verildiğini söyledi. Bu ayet Allah’u Teala’nın
bu bilgiyi peygamberine bildirdiğini ifade etmektedir.
ları rezil etmesi içindir.” (Haşr / 5)
Oysa kuranda bu bilgiyi açıklayan hiçbir ayet yoktur,
Unutmamalıyız ki bu ayet hurma ağaçlarının o halde bu bilgi Hz. Peygambere tabii ki ğayri metluv
kesilmesinden sonra inmiştir. Ayette geçen kata’tum vahiy olan sünnet yoluyla verilmiştir.
Ağustos
B
53
Üçüncüsü: “(Ey Muhammed!) Biz
senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte
olduğunu (yücelerden haber beklediğini)görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun
olacağın bir kıbleye döndürüyoruz.
Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına
çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede
olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi
o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i
kitap, onun Rablerinden gelen gerçek
olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların
yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara / 144)
B
Kuran’da Peygamber’e (sav) Beytu’l Makdis’e
yönelmesini emreden bir ayet yoktur. O yıllarca namazlarını Kudüs’e doğru yönelerek kılmıştır. Kendisine Kudüs’e doğru namaz kılması ğayri metluv vahiyle
emredilmiştir. Burada dikkatinizi çeken başka bir husus da vardır. O da şudur: Allah (c.c) bu ayette birinci
kıbleye yönlendirmeyi kendisine nispet etmektedir.
Demek ki, bu emir Kur’an’ın hiçbir yerinde olmadığına göre vahy-i gayri metluv olan sünnet yoluyla
verilmiştir. (Peygambersiz Bir Din Akılcılık Akımlarına
Reddiye / Alaaddin Palevi / Ravza Yayıncılık/ syf. 2123)
Aslında hadisleri inkar edip sünneti kabullenmeyenlerin öne sürdüğü “Size benden bir hadis
gelirse Allah’ın kitabı ile karşılaştırın. Ona
uygun düşerse alın, muhalif olursa terkedin”
şeklindeki sözün hadis olmayıp uydurma söz olduğu
aşikardır. Nitekim bu konuyla ilgili olarak İmam Şafi
ve İbn-i Abdilberr bu sözün hadis olmayıp uydurma
olduğunu söylemişlerdir. İmam Şâfi, “Benden size
gelen hadisleri Allah’ın Kitabı’na arz edin: uygun olanı ben söylemişimdir, aykırı olanı ise
söylememişimdir.” (Şafi, er-risale, s. 224) hadisiyle ilgili olarak; bu hadisi, rivâyetine itibar edilen
hiç bir râvinin nakletmediğini, isnâdının da munkatı
olduğunu söyleyerek tenkit etmiştir. ( Şafiî, er-risale,
s. 225)
İmam Şafi’ye göre bu konuda itibar edilmesi
gereken Sufyan b. Uyeyne’nin naklettiği şu hadistir: “Sizden birini koltuğuna yaslanmış, benim
emrettiğim veya nehyettiğim hususlardan birisi kendisine arz edilince, bilmiyorum; “biz Allah’ın Kitabında bulduğumuz (hükme) uyarız
derken bulmayayım”.er-Risale, s. 225,226; 89,90;
Tirmizi, İlm, 10; Ebu Davud, İmara, 33; Sünne, 5;
A.İbni Hanbel II, 367,483
İbn Abdilberr’in (ö.463/1071) naklettiği bir hadiste Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana
nispet edilen her şeyi, Allah’ın Kitabına arz
ediniz; ona uyarsa, ben söylemişimdir, ona
aykırı ise ben söylememişimdir. Ben, ancak
Allah’ın kitabına muvafık olurum zira Allah,
beni, onunla Hidayete erdirmiştir.” (İbn Abdilberr, II, 191)
İbn Abdilberr, bu haberi kabul etmemekte,
Kur’ân-ı Kerim’de Resulullah (s.a.v.)’e itaat etmeyi
emreden ayetlerin mutlak olduğunu, bir kısım bidatçıların iddia ettiği gibi, “Resulullah’ın, sadece Allah’ın Kitâbı’na uygun düşen sözlerine ittiba
edin” buyrulmadığını söylemektedir.( İbn Abdilberr,
II,190)
Rasûlullah (as) şöyle buyurdular: “Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine
emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldi-
“Hadis otoriteleri tarafından sıhhatin şartı olarak kabul edilen kriterlere sahip olan
bir hadisi inkâr eden kimse kâfir olup Yahudî, Hıristiyan ve diğer kâfir kafilelerle birlikte haş rolur”
54
B
Ağustos
B
ğinde “bunu bilmiyorum”. Biz Kur’an’da buldugumuza tabi oluruz” derken bulmayayım”
[Ebu Davud Sünnet: 4605; İbnu Mace Mukaddime:
2; Tirmizi İlim: 10.)
Gazzâlî, Ahmed Emîn, Mahmud M. Taha, Muhammed Abduh, Reşit Rıza bu gruba dahil olmuşlardır.
Türkiye’de de bu fitnenin başını çekenlere Yaşar Nuri
Öztürk, Hayri Kırbaşoğlu, İbrahim Sarmış, Mustafa
İslamoğlu örnek verebiliriz.
İlk dönemlerde sünneti hariciler, şiiler, muteziEmperyalizmin keşif kolu olan oryantalistler
lenin bir kısmı inkar etmişlerdir. Yakın zamanda İngilizlerin sömürgeleştirdiği Hindistan’da sünnet/hadis müslümanların ellerinde bulunan onlara zafer kazaninkârcılığının başını oryantalist Sprenger’in arkadaşı dıran Kuran ve Sünnetten onları ayırmak istediler. Fave Kâdıyânîlik’in öncülerinden Seyyid Ahmed Hân kat baktılar ki Kuran’dan soğutamıyorlar, bu defa onyaptı. Ahmed Hân, hadis ehliyle mücadele etmek ları hadislerden yani sünnetten soğutmaya başladılar.
için kurulan Kur’ân’dan başka vahyin gelmediğini, Sünneti inkar etme sebeplerini şöyle sayabiliriz; dinin
sünnet ve hadisle amel etmenin şirk olduğunun sa- ikinci delili olan sünnet etrafında şüphe ve fitne çıkavunulduğu Ehl-i Kur’ân(!) ekolünü kurmuştur. Daha rıp hadis ilminin güvenilir olmadığı izlenimini veren
batılı müsteşriklerin kirli kaynaksonra bu fitne ekolüne Nevvâb
larıyla beslenme, şeri öcülerMuhsinu’l-Mulk, Eltaf Hüseyin
de aklı naklin önüne geçirme,
Hâlî, Seyyid Emir Ali ve Şibli
Kuran’da her şeyin açıklandıNu`mânî gibi isimler katılmış“Her ümmetin mecusileri
ğı bu yüzden hadislere gerek
lardır. Pakistan’daysa Ahmet
vardır. Bu ümmetin mecusileri
kalmadığı safsatası, Kuran’ı
Perviz ve Ehl-i Kur’ân, Tûl-u
“kader
yoktur!”
diyenlerdir.
BunAllah tarafından korunduğu
İslâm Dergisi’ni çıkararak,
halde sünnetin korunmadığı,
lardan kim ölürse cenazelerinde
orada sadece Kur’ân’la yesünnete hüküm koyma yetkitinme fikirlerini işlemişlerdir.
hazır bulunmayın. Onlardan kim
sinin verilmesinin Allah’a şirk
Pakistan’lı sünnet inkarcılarını
hastalanırsa ona ziyarette bulunkoşmakla eş olduğunu söyleAbdullâh Çakralvî, Mevlevî
mayın.
Onlar
Deccal
bölüğüdür.
me,
hadislerin söylendiği çaAhmeduddîn Emratserî, FazOnları
Deccal’e
ilhak
etmek
Allah
ğın şartlarını dikkate alırsak
lu’r-Rahmân olarak sayabiliriz.
bizi bağlamayacağı vb.. gibi
Mısırda ise el-Menâr dergisinüzerine bir haktır.”
birçok boş- malayani, kuşku
de “İslâm Kur’ân’dan ibarettir’
ve tereddütleri içeren bu sediye bir makaleyi kaleme alan
bepleri ortaya koymanın ne
Tevfik Sıdkî başı çekip daha
akli
ne de mantiki bir izahı vardır.
sonra Ebû Reyye, Muhammed
Sünneti reddedenleri de mutezili-akılcı, reformist-tarihselci ve modernist-mealci olarak üçe ayırabiliriz, Mutezili akıcılar şefaati, kabir azabını, mucizeyi inkar ederler, nedense tevatür derecesinde hadis
olmasına rağmen isyancı akıllarının ardından giderler, aklı nakle tercih ederler. Mutezili akıma mensup
olanlar Nüzul-ü İsa, Deccal, Mirac mucizesiyle ilgili
hadisleri ahad olmayıp mütevatir hadis oldukları halde kabul etmezler, Ahmet Emin, Mahmut Ebu Reyye
ve Reşit Rıza Kütüb-i Sitte’yi bile eleştirmişlerdir, hatta Buhari ve Müslim’de mevzu hadislerin olduğunu
iddia etmişledir. Reformist - tarihselci akıma mensup olanlar çağın şartlarına göre islamı yorumlarlar,
meselası çok eşlilik, hırsızın elinin kesilmesi, kısas
ve zina cezası olan recmin o zamanki şartlarda arap
toplumuna uygulandığını bugünkü modern medeni
topluma uygulanamayacağını o yüzden geçerliliği-
Ağustos
B
55
B
nin kalmadığını savunurlar. Modernist–mealci akıma
mensup olanlar da kendilerince hem dini kolaylaştırma hem de şartlara uyma bakımından meallere
göre fetva çıkarırlar, hadisleri hiçbir zaman dikkate
almazlar; mesela kadının hayızlı haldeyken bile oruç
tutup namaz kılabileceğini, kadınlarla tokalaşmanıın
caiz olduğunu, namazda fatihanın türkçe okunabileceğini, erkeğin altın takabileceğini, Cuma namazının
kadınlara da farz olduğunu savunurlar.
Tarihselci-mutezili-modernist diyebileceğimiz
Hayri Kırbaşoğlu İslamiyat dergisinde İslama Yamanan Sanal Şiddet isimli makalesinde recm ve mürtede verilen cezayı mütevatir hadis olmasına rağmen
reddederek laik ve medeni topluma uygulanamayacağını söyler.
Modernist-mutezili-mealci diyebileceğimiz Yaşar Nuri Öztürk de Kuran Müslümanlığı kitabında
bazı ayetleri delil göstererek Hz. İsa’nın öldüğünü
tekrar gelmeyeceğini iddia eder. Halbuki Hz. İsa’nın
kıyamete yakın yeryüzüne ineceğini ifade eden nice
sahih hadisin olup tevatür derecesine çıktığı bilinmektedir. 25 Sahabe 30’dan fazla Tabiin onlardan fazla
da Etbauttabiin bu konuyu rivayette bulunmuşlardır.
Bu hadisler Kütüb-i Sitte’de geçtiği gibi Tayalisi, İshak
b. Rahaveyh, Ahmed b. Hanbel, Osman b. Ebi Şeybe, Ebu Yala, Bezzar ve Deylemi gibi müsnedlerde
de geçer. Ayrıca Zuhruf suresi 57-61 ve Nisa suresi
157-159 ayetleri de buna delildir.
Mutezili-modernist-reformist
diyebileceğimiz
İbrahim sarmış Hz. Muhammed’i Doğru Anlamak
adlı kitabında, Buhari ve başkalarının Hz. Peygamberin kabirde azap çekenlerin seslerini duyduğunu
belirten rivayetleri de hem Kuran’ın ifadesine hem de
bu sosyal tabiat yasalarına aykırıdır der. Ancak Hz.
Peygamber’in (a.s) hadislerinde alem-i berzahta ölülerin dirilerin sesini işittiği gibi Hz. (a.s) de ölülerin
Allah’ın izniyle çektikleri azabı işitebilir ve insanları
korkutmak için bu azabı aktarabilir (Bakınız: Müslim,
el-Cenne ve sıfatu naîmihâ: 70; Buhârî, Cenâiz: 67;
Ebû Dâvud, Sünne: 27; Müslim, el-Cenne ve Sıfatü Naîmihâ: 76, 77, 78; Buhârî, Megâzî: 8; Nesâî,
Cenâiz: 117; Ahmed b. Hanbel, I, 26, 27)
Mutezili-reformist-mealci diyebileceğimiz Mustafa İslamoğlu iman bilinci kitabını 17. sayfasında Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere inanmak. Bu beş madde bir fazlasıyla Cibril
hadisi diye meşhur olan hadiste de yer alır. Sonra
ilmihallere imanın şartı olarak geçen tartışmalı fazlalık kadere iman maddesidir der. Kamer/49, Tevbe/51,
Saffat/96, Ahzap/38, Yasin/12, Tekvir/29, Zümer/62,
Mümin/62, Yunus/100 ayetleri kaderin var olduğuna
delildirler. Hadislerde de şöyle geçer: Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: “Kul, hayrıyla, şerriyle kadere
inanmadıkça, kendine (hayır ve şerden) isabet
edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını
bilmedikçe iman etmiş olmaz.” (Tirmizi, Kader
10, 2145)
Hz. Peygamber aleyhisselam kaderi inkar edenlere ümmetimin mecusileri diyor, kaderiyye mezhebindendir onlar.
Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
Zarurat-ı diniyyeden olan hususları inkâr edenler tekfir edilmekle birlikte bid’at ehli
kabul edilirler.
56
B
Ağustos
B
“Her ümmetin mecusileri vardır. Bu ümmetin mecusileri “kader yoktur!” diyenlerdir.
Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar Deccal bölüğüdür.
Onları Deccal’e ilhak etmek Allah üzerine bir
haktır.” Ebu Davud, Sünnet 17, (4692).
Sözlerime son verirken önemli bir noktaya temas etmek istiyorum. Zarurat-ı diniyyeden olan hususları inkâr edenler tekfir edilmekle birlikte bid’at
ehli kabul edilirler. Mütevatir dercesine ulaşmış olmasına rağmen zaruret-i diniyyeden sayılmayan ve üzerinde kesin icma olmayan deccalın ortaya çıkışı, Hz.
İsa’nın yeryüzüne inişi, ve kabir azabı
gibi meseleleri inkar edenler doğru
yoldan sapmış ve bidatçi olmuş olur,
böyleleri küfre girmemiş olsa da fasık
hükmündedirler.
menin, yahut O’na ortak koşmanın, yahut Peygamber’i inkâr etmenin, Allah tarafından geldiği kesinlikle bilinen, yahut haramları helal
itikat etmenin dışındaki herhangi bir husustan
dolayı ehl-i kıble olanlardan biri tekfir edilmez. İstisna edilen hususlardan başka birşeyi
söyleyen kimse kâfir olmaz, fakat bid’at ehli
olur.” (Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan,
s. 431.)
İbn-i Abidin buknouda: “Bizim kıblemize
dönenlerden hiçbiri şüphe ile kurulan bid’atten dolayı tekfir edilemez. Ama zarurat-I dîniyye hususundamuhâlefet edenin küfrüne
hilâf yoktur” (İbn-i Abidin-A.g.e C:
2, Sh: 409-410) demektedir.
Ancak ehl-i kıble olan bidatçiler ileri giderek sahih hadisleri kabul
etmez, sünnetin otoritesini tanımaz
ve sünnetle amel etmeyi kabul etmezse, ümmetin icmasıyla sünneti
inkar etmekle dinden çıkıp kafir olmuş olur.
“Hz. Peygamberin haFahru’l-İslâm İmam Pezdevî, mütevâtir hadis olarak
disi (sözü) olduğunu
tesbit edilen bir haberi inkâr
bildiği halde onu inkâr
edenin ve bu habere muhalif
eden kimse kâfir olur”
hareket eden kimsenin küfre düBununla ilgili olarak İmam Suşeceğini ifade eder. [Abdü’l-Aziz
yutî; “Hadis otoriteleri tarafınel-Buharî, Keşfu’l-Esrar, c. 2, s. 671]
dan sıhhatin şartı olarak kabul
Yine el-Kâsımî, mütevâtir haberler
edilen kriterlere sahip olan bir
ile amel etmenin zorunlu olduğunu
hadisi inkâr eden kimse kâfir
çünkü bu haberlerin ilm-i zarurî ifade
olup Yahudî, Hıristiyan ve diğer
ettiğini belirtir. [M. Cemaleddin el-Kâsimî, Kavâidü’t-Tahdis min Fünuni Mustalahi’l-Hadis, kâfir kafilelerle birlikte haş rolur” şeklinde fetva vermiştir(bk. Suyutî, Miftahu’l-Cenne fi’l-ihticaci
s. 151; İbn Hacer, Şerhu’n-Nuhbe, s. 42.]
bi’s-Sünne, s.14). demiştir.
Âliyyü’l-Kârî bu konuyla ilgili olarak şöyle
Yine İbnu’l-Vezîr de şunları söylemiştir: “Hz.
söylemektedir: Kadı Adûdiddîn Mevakıf’ta diyor ki:
“Yaratıcı, kâdir ve âlim olan Allah’ı inkâr et- Peygamberin hadisi (sözü) olduğunu bildiği
halde onu inkâr eden kimse kâfir olur” (bk.
el-Avasım ve’l-kavasım, 2/274).
Fetava’l-lecneti’d-daime adlı fetva kitabında şu
görüşlere yer verilmiştir: “Sünnetle amel etmeyi
inkar eden kimse kâfir olur. Çünkü, sünneti
yalanlamak, hem Allah’ı, hem resulünü, hem
de ümmetin icmaını tekzip manasına gelir”
(bk. Lecne, el-Mecmuatu’s-sanî, 3/194).
Ve âhıru da’vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemin / Dâvâmızın sonu âlemlerin Rabbı Allah’a hamdetmektir.
Ağustos
B
57
Şerafettin Tübu:
“Alvarlı Efe Hazretleri büyük bir evliyaydı.”
Röportaj: Aydın BAŞAR
Ş
erafettin (Tübu) Amca Erzurum’un Aşkale ilçesinin Merdiven köyünden… 1937 doğumlu… Alvarlı Efe Hazretleri olarak tanıdığımız
büyük veli Muhammed Lütfi Efendi 12 Mart 1956
tarihinde ahirete irtihal edinceye kadar beş- altı yıl
onun ziyaretinde ve hizmetinde bulunmuş. Birçok
kereler sohbetlerine iştirak etmiş.
edim
an eyl
r
y
e
s
i
sin
işan
bahçe
er per
l
l
ü
g
Gönül
un
i mahz
revnak
r
ş
e
l
u
l
ü
m
l
b
Bül
b ozu
an
çek l er
i
ç
ş
ı
r periş
a
l
l
a
d
Sararm
dan
gârlar
z
ü
r
n
Ese
58
B
O dönemde aslen Hasankale ilçesinin Alvar
köyünden olan Efe Hazretleri Erzurum merkezde
ikamet etmekteymiş. Şerafettin Amca ise on dört/
on beş yaşlarında çalışkan ve cevval bir delikanlı
imiş. Kışları kızaklı, yazları tekerlekli arabasıyla Erzurum’da at arabacılığı yaparmış. Sabah namazını
kılar köylere arpa taşımak için yollara düşermiş.
Çocukluk çağından beri namazını hiç terk etmemiş.
Öyle ki rahmetli babacığı dermiş ki; “Ben Şerafettin’e namaz kıl demedim, o kendiliğinden
kılardı.” Şerafettin Amca’nın çocukluk ve gençlik
yıllarındaki en büyük zevklerinden biri de yaşlılarla
oturup sohbet etmekmiş. Bir de onun yaşayan ve
vefat etmiş olan evliyalara olan ilgisi ve onlara duyduğu derin sevgisi hiç eksilmemiş. Çocukluktan iti-
Ağustos
B
baren başta Alvarlı Efe Hazretleri olmak üzere birçok
evliyayı ziyaret etmiş. Rahmetli hanımı ve çocukları ile
de İstanbul’un bütün türbelerini birçok kereler dolaşmışlar. Onun bu konudaki iştiyakına bizzat ben kendim de şahit oldum. Dizlerinden ameliyatlı olmasına
rağmen benimle birlikte gittiği o son ziyareti onun bu
konuda ne kadar nasipli olduğunu gösteriyordu. Bir
kandil günü Çamlıca’da bir yere gitmiştik…
koşuyordum. (Şerafettin Amca sohbet boyunca Erzurum şivesini kullanıyor mesela burada “koşiyirdim” diyor.) Ona hizmet etmeye can atardım. Efe’ye
benden evvel kimsenin peşkirini (havlusunu) verdiği
yoktu. Abdest alıp gelince o zamanlar gözleri görmüyordu. Kollarını uzatırdı peşkirini atardım, kurulardı.
Şerafettin Amca ile Cuma günleri bir seri görüşme gerçekleştirdik. Bu görüşmelerde Alvarlı Efe
Hazretleri ile olan münasebetlerini anlattı. Biz de o
büyük zatı birinci elden dinlemiş
ve onun hakkında okumadığımız
bazı bilgilere kavuşmuş olduk. Bu
konuşmalarda Şerafettin Amca, Alvarlı Efe ve diğer Erzurumlu mutasavvıf şairlerden ezberden okuduğu
beyitlerle bizi mest etti. Bilhassa
hiç elinden düşürmediği Alvarlı Efe
Hazretlerinin Hülasatü’l Hakayık
adlı kitabından okuduğu gazellerle
de sohbetimize ayrı bir renk kattı.
Şimdi sizleri bu sohbetle baş başa
bırakıyoruz:
Dergâhta dolu adamı vardı; yani vazifeli kişiler.
Efe diyordu ki nakşi dersi ver ona, o da tarif ediyordu. Ben de öyle aldım ilk tasavvuf dersimi. Bazısına
Erzurum’da âlim, evliya
çoktur Şerafettin Amca! Sizin köyde
de var mıydı?
Bizim köyümüzde hocalar çoktu ama öyle
meşhur olan kimse yoktu. Ben ona yetişemedim bir
Abdulgani Efendi varmış eskiden; bizim köyümüzde
imamlık yaparmış. O çok meşhur bir mutasavvıf şairdir. “Zikri” mahlasıyla şiirleri vardır. Herkes onun gibi
söyleyemez… Türbesi Öznü köyünde… Bu mübarek
zat ölmeden evvel hastalığa tutulmuş o zaman şu şiiri
söylemiş:
Gönül bahçesini seyran eyledim
Bülbülleri mahzun güller perişan
Sararmış çiçekler bozulmuş revnak
Esen rüzgârlardan dallar perişan
Efe Hazretlerini nasıl tanıdınız?
da “sen kadiri çek” derdi. Efe hem nakşiydi hem de
kadiriydi. Efenin şeyhi Bitlis’te Muhammet Küfrevi
idi. (Tarihçeyi Hayat’ta anlatıldığına göre Bediüzzaman’ın ziyaret ettiği ve ders aldığı bir zat. Barla Lahikası’nda geçtiği üzere Bediüzzaman, Alavarlı Efe
Hazretlerine de bir mektupla selamını ulaştırmıştır)
Ben de Efe’den kadiri dersi almıştım. Vefat ettikten
sonra başka bir kadiri tarikatından daha ders aldım;
Hacı Rasim Efendi diye bir şeyh efendiden… Ama
Efe’min dersine de hala devam ediyorum, onu da çekiyorum, öbürünü de… Efem diyor ki:
Nakşilerin dildarıdır,
Kadiriler sultanıdır
Hasta diller lokmanıdır
Benim Efendim Erzurum’da
Köyde evimiz vardı, Erzurum’da da bir evimiz
vardı. Efe Hazretlerinin Erzurum merkezde bir dergâhı vardı. Ahırın yanında ufak bir oda vardı, ahırda
mal bağlıydı, hem de sıcak oluyordu, orasını dergâh
yapmıştı. Dergâhta hiç soba görmemiştim. Evi de
yanındaydı. Beş dakika vaktim olsa Efe’nin yanına
Ağustos
Efe Hazretlerinden ders aldınız mı?
B
Dergâhta sesli zikir de yapılır mıydı?
Sesli zikir de yapılırdı. Hangi zamanlarda yapıldığını şimdi hatırlamıyorum. Bazen Efe’nin gazelleri
okunur dervişler aşka gelir; o zaman da yaparlardı
59
B
zikir. Hatta bir gün bir demirci vardı, zikirde çok coşmuştu. Efe ona “Kurban kendini biraz zapt et” demişti.
Bize biraz Efe Hazretlerinden ve dergâhtaki faaliyetlerinden bahseder misiniz?
Dergâhta sohbet yapardı. Fakat onun dizinin
dibinde olup da hiçbir şey istifade edemeyenler vardı.
Hatta namaz kılmayanlar bile vardı. Efe diz üstünde
oturup, sürekli sohbete devam ederdi. Dergâh dolup
dolup boşalırdı. Onun bir badalyası (rahle) vardı. Bazen ona yüzünü yaslardı. Burnunda bir yara çıkmıştı;
bazen merhem filan sürüyorlardı, iyileşiyordu, sonra bir bakıyordum ki yine yara olmuş… Burnunu o
badalyaya dayıyordu, onun istirahatinin hepsi buydu işte… Namazını imamın sol tarafında kılıyordu…
Ben de hep onun arkasında kılıyordum. Cüppesinin
üstüne secde yapıyordum. O kalkamadan ben tabi
hemen doğruluyordum. Mübarek son zamanlarında
iyice ufalmıştı, yaşlanmıştı, secdede cübbesinin içine
gömülüyordu. Arkasında çok namaz kıldığım için ensesine çok bakardım. Ensesi “rahat lokumu” gibiydi.
Hani lokumu kesersin ya; işte o renkteydi. Çok güler
yüzlüydü. Allah’ın nuruydu… Onu gördüğümüz zaman Allah hatırımıza geliyordu. Allah’tan başka bir
kimse aklımıza gelmiyordu.
Çok mu yumuşak huyluydu? Hiç kızmaz mıydı?
Bazen yumuşak sohbet ederdi, bazen kızardı.
İslam’a uygun olmayan bir şey duyduğu zaman çok
kızardı. Dünya malına düşkün olanları sevmezdi.
Şöyle bir şey duymuştum Efe Hazretlerinden: “Birisi gelmiş bana diyor ki; Efendim dünya malında
gözüm yok. Bunu diyeni gelip anlattılar. Çöplükten
kül toplamak için “onu ben tarlaya dökecektim niye
çamur ettiniz” diye biriyle kavga etmiş. Kül yüzünden
kavga ediyor bir de diyor ki benim dünyada gözüm
yok.” Efe Hazretleri bir de bazı hocaları beğenmezdi.
1955’in ramazanıydı, bir iftar vermişti. İftarda otuz
tane hoca vardı. Ahırı boşaltmışlar, yerlere ot sermişler, otun üstüne de hasır atmışlar; iftarı orada veriyorlardı. O gün dedi ki: “Hocalar bellemiş Allah iyi etsin,
Allah iyi etsin! Allah iyi etmez! Şapka başında, tasma
boynunda, Allah iyi etmez!” Bunu söylerken karşısında oturuyordum, bembeyazken kıp kırmızı olmuştu
mübarek. Çok kızarak söylemişti… Öyle böyle hocaları sevmezdi ama gerçek âlimlere çok hürmetliydi.
Mesela Efe Hazretleri, hocası Maksut efendinin oğlu
gelince “Sen hem hocamın oğlusun, hem âlimsin“ der
ayağa kalkardı. Hocalığı, hacılığı en yüksek bir rütbe
olarak görürdü. O gün iftara gelenler arasında emekli
bir yüzbaşı vardı; Sefer bey… O hem de doktormuş.
Herkes ona çok hürmet ediyordu. “Sefer bey, Sefer
bey” diyorlardı. Efe Hazretleri onlara; “Ona Sefer bey
demeyin. Ne olmuş ki; o yüzbaşı olmuş ama sonra en
üst rütbeye ulaşmış, hacı olmuş… Adam paşa olmuş
siz ona çavuş diyorsunuz. Hacım deyin, Hacı Efendi deyin!” demişti. Kur’an okuyan talebeleri de çok
severdi. Hocalar talebeleri getirir; “Hatim etti bunlar
harçlık istiyorlar” derdi. Efe Hazretleri de “herkes
bunlara harçlık versin” derdi. Herkes gönlünden ne
koparsa verirdi. Çocuklar çok sevinirdi. Efe Hazretleri; “Yine okuyun yine verecekler” der teşvik ederdi.
Hocalar o zamanlarda kravat ve Demirel şapkası mı takarlardı?
Yok, Demirel şapkası değil kasket takarlardı.
Efe onu diyordu herhalde… Bir keresinde o zamanlar meşhur bin bir çeşit diye bir şapka vardı; gidip
koyu kahverengi bir tane ondan almıştım. Namaz
takkem yanımda yoktu. Bu sefer de dergâha şapkayla gireyim dedim. Zaten şapkayla girenler olurdu bazı
zaman… Efe Hazretleri anlatırken dedi ki “şapkalıların keyfini görmüyor musun, peh peh peh!” Bir ter
aktı her yanımdan, bir rezil oldum… Usulca çıktım,
şapkayı çıkarttım, mendilimi başıma bağladım, sonra
geldim oturdum. Osman Efendi’ye dedi ki; “Bazıları
da kabiliyetlidir ne desen anlar.” Beni kastetti tabii…
Beni seviyordu… Ben o gün şapkayı kaldırdım attım
daha da ondan sonra hiçbir zaman takmadım.
Osman Efendi kimdi?
Osman Efendi Alvarlı Efe’nin yardımcısıydı.
Efe, son zamanlarında iyice yatalak olmuştu, o za-
“Birisi gelmiş bana diyor ki; Efendim dünya malında gözüm yok. Bunu diyeni gelip
anlattılar. Çöplükten kül toplamak için “onu ben tarlaya dökecektim niye çamur ettiniz”
diye biriyle kavga etmiş. Kül yüzünden kavga ediyor bir de diyor ki benim dünyada gözüm yok.”
60
B
Ağustos
B
manlarda da Osman Efendi çok hizmetini görürdü.
Allah ondan bin kere razı olsun. Ben Efe’yi her zaman sarıklı cüppeli görürdüm. Tek bir sefer yataktayken sarıksız görmüştüm. Alvarlı Efe Hazretleri şiirlerini Osman Efendi’ye yazdırırdı. Osman Efendi hem
yazardı hem de onun gazellerini çok güzel okurdu ki
dinlemeye can dayanmazdı. Dinleyenler hep ağlaşırdı.
Efe Hazretleri şiirlerini ne zamanlar yazardı?
Derdi ki; “Yazarken bir hal geliyor, o hal gelmeden yüz sopa vursanız bir tane söyleyemem.” O hal
gelende bir seferinde karşısındaydım. Baktım, renk
veriyor, renk alıyor, halden hale giriyor, iyice terliyor,
kızarıyor… O hal geldi mi; “Osman Efendi defterin
yanında mı?” diye sorar Osman Efendi; “Buyur Kurban” der getirirdi. Sonra ona yazdırırdı. Bir gün Efe
Hazretlerine demişler ki; “Falan Nakşi şeyhi pervaneler gibi dönmeye yani sema yapmaya yoktur demiş.”
Efe Hazretleri; “Osman Efendi getir şu defteri” demiş
şu şiiri söylemiş:
Şem’a-î nûr-i Ahmed’e
Cibriller pervane döner
Nur cemali Muhammed’e
Kutsiler pervane döner
Allah Allah Mûsâ döner
Elindeki Asâ döner
Âsumânda Îsâ döner
Melekler pervâne döner
Meydân-ı Tevhîd kurulur
Tarz-ı Geylânî vurulur
Boyunlar Hakk’a burulur
Sâdıklar pervâne döner
Lutfî kalbe inci eker
Emtâr-ı hikmeti döker
Güneş gurub fecir söker
Yıldızlar pervâne döner
Tasavvufa karşı olanlara hep böyle cevapları
olur muydu?
Ya ne diyorsun, hem de nasıl. Mesela sesli zikir
yoktur diyene; “Günde beş vakit namazın niye üçü
aşikâr? Niye huccac lebbeyk diye aşikâr bağırıyor”
diyerek cevaplar verirdi. Çok sevdiğim Cevat Akşit
var, profesör. Akşam onu dinledim canım sıkıldı…
Tarikata girmek mecbur değil diyor. Yav sen başka
bir şey bilmiyor musun? Yaşar Nuri’ni söylediğini söylüyorsun. Bunu sen söyleme bari. Bir gün bir hoca
vaaz ediyordu. Dedi ki; “Bu milleti mevlüt hastalığından kurtaracağım. Mevlüt yerine Kur’an okuyacağız.”
Ona bir bağırdım; “Ulan sen kim oluyorsun” dedim.
“Bunu Süleyman Çelebi yazmış” dedim. “Peki, sen
kimsin? Oku Kur’an’ı sana Kur’an okuma diyen var
mı? Mevlütle ne uğraşıyorsun?” Böyle çıkıştım hocaya… Sonra gittim Efe Hazretlerinin Hülasatü’l Hakayık adlı kitabını alıp geldim; okudum o hocaya:
Hürmet eden rahmet bulur
Mevlüdüne Muhammedin
Rahmeti hak nazil olur
Mevlüdüne Muhammedin
Diler isen şefaati
İki cihanın devleti
Daima eyle rağbeti
Müvlüdüne Muhammedin
Efe Hazretleri dergâhtan başka yerlere de gider
miydi?
Faytonla gideceği yere götürürlerdi. Dışarı çıktığında mendille gözlerini bağlarlardı. Ortalığı görmesin diye… Kışın da bağlıyordu yazın da… Zaten
Ağustos
B
61
B
gözü kapalıyken de görüyordu gideceği yerleri, hep
söylüyordu. Mesela dergâhta badalyasının üzerine
doğru kapanıp gözü yumukken dışardakileri hep
söylüyordu. Hatta bir keresinde bir hafız vardı, bir
düğünde rakı içmiş, sarhoş olmuş. Sonra birkaç gün
sonra Efe’yi görmek istemişti. Efe birini göndermiş
“görüşmüyor” dedirtmiş.
Gözlerini neden bağladığını biliyor musunuz?
O vakitler Erzurum’da böyle açık saçıklık yoktu.
Bir tek saçı açık subay karıları vardı. Neden gözünü
bağladığını bilmiyorum. Ama tabi bozulma o zamandan başlamıştı. Torunu Yalova Merkez vaizi Sadi
Efendi vardı. Bir gün onun için Efe dedi ki: “Sadi
bir güldür. Vallahi istiyorum ölsün, kara nahıra (siyah
sığıra) karışacak.” Yani bu millet bozulduğu dönemde
yaşayacak demek istiyor. Zaten o zamanlardan bozulmaya başlamıştı. Bir şiirinde diyordu ki; ”Lütfi ya
sen bir bak devr-i zamane.
Acep Allah bizi kabul eder mi?” Başka bir yerde
de diyordu ki:
Yoktur nisalarda haya
Kalmadı dillerde ziya
Abitlerin işi riya
Bestı gönül endişesi
Onunla yaşadığınız başka bir anı var mı?
Efe’nin en yakın arkadaşı kimdi?
Hasankale’nin Çöğender köyünde imam olan,
aslı Karadenizli Hacı Salih Efendi vardı. Efe ile o kardeşten daha öteydi. Acayip birbirlerini seviyorlardı.
Hacı Salih Efendi ziyarete gelmeden haber veriyorlardı, Efe çocuk gibi seviniyordu. Efe, Salih Efendi ile
birlikte iki sene hapis yatmış, Tarikat istemiyorlar ya
hani… Efe bir gün Çöğender’e gidiyor, orada çuvallar görüyor. Salih Efendi; “bunlar dağıtılacak” diyor.
Efe, Salih Efendi’nin evine az erzak bıraktığını görünce iki çuvalı daha bu tarafa çekiyor; “bunları da ben
sana ayırdım, sakın dokunma” diyor.
Alvarlı Efe Hazretlerini hala ziyaret ediyor musunuz?
Bir adam vardı yolcuydu, dedim ki; “Efeyi görüp geleyim seni götüreceğim.” Adam; “Beni de götür” dedi. “Olur” dedim. Yolda bir adam bana dedi ki;
“Rastgele adamı Efe’nin yanına götürme.” Ben de;
“Allah için götürüyorum” dedim. Gittik girişte oturup
bekliyorduk, bizi içeri almalarını… O arada adam;
“Araba aldım, sattım” diye konuşmaya başladı. De-
62
dim; “Bırak şimdi arabayı,
biz buraya niye geldik?”
Anladım ki yolda karşılaştığımız adam doğru söylüyormuş. Kapı açıktı Efe evinde
yatıyordu. Osman Efendi’ye dedi ki “Kurban misafirlerin kim” Osman Efendi;
“Biri bizim Şerafettin biri
de arkadaşı” dedi. Efe hazretleri; “Ben” dedi “hasta
oldum ölüyorum bu ne görüşmesiymiş.” Bizi reddetti... “Osman Efendi yolcu et
çıksınlar” dedi. Ondan sonra ben tabi çok perişan oldum. O gün gece bunun sıkıntısıyla üzülerek uyudum. Rüyamda Efe Hazretleri
geldi yanıma durdu: “Sana demedim ha!” dedi. Anladım ki yanımda götürdüğüm adam yüzünden Efe
öyle demiş. Sonra bir gün o adamın köyüne arpa götürmüştüm. Onu da birilerinden sordum, dediler ki;
“O adam imansız, yaramaz bir adamdır.” Başka bir
gün gittim elini öptüm izin istedim, “ben gidiyorum”
dedim. “Yok” dedi “iftarı et sonra gidersin.“
B
Her sene birkaç sefer türbesini ziyaret etmek
için Alvar’a gidiyorum. Ama türbeyi zayi etmişler, iyi
yapamamışlar. Sepet gibi bir şey olmuş… Hâlbuki
onun şeyhi Küfrevi Hazretlerinin Bitlis’teki türbesini
bir görseniz, kesme taştan yapmışlar, İstanbul’da bile
öyle türbe yok. Erzurum’da belediye başkanı Yunus
Emre türbesi yapmış görsen hayran kalırsın. Efe’nin
türbesini yapanlar hiç mi türbe görmemişler?
Ağustos
Hz. Mus’ab İbni Umeyr (r.anh)
Salih AYDIN
A
de
ak yer
r
a
l
o
id
oğru,
ab şeh
’
d
s
u
a
n
M
ı
r
la
Hz.
ün son
n
b’ı
ü
g
,
Mus’a
en
k
)
s
r
.
a
a
t
.
a
s
(
y
riamber
g
y
e
ve “ i l e
P
.
ü
d
r
Hz
ö
la g
ti.
anc ak
s
emret
e
e
d
y
n
i
d
eli
”
’ab!
en
y Mus
e
t
rek “B
i
e
g
n
ö
ye
d
ygeri
o kişi
Hz. Pe
t
e
a
c
k
n
a
i
F
ey
lim” d
i
ğ
e
ığında
d
l
ı
b
k
a
’
b
s
a
Mu
Mus’
onun
rind en
r
e
e
l
b
k
e
m
l
a
e
g
m
llah’ın
A
n
a
ş
nladı
a
u
sava
n
u
duğ
biri ol
Ağustos
B
shab-ı kirâm’ın ileri gelenlerinden Künyesi
Ebâ Muhammed’tir. Mekke’nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen
bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi.
Özellikle, Mekke’nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular
sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: “Mekke’de Mus’ab b.
Umeyr’den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç
görmedim” (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).
Mus’ab, Mekke’de o günün şartlarına göre
zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)’in insanları islâm’a davet ettiğini öğrendi.
Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber’e giderek
iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler,
müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz.
Mus’ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek
63
B
zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus’ab’ın namaz kıldığını görüp durumu annesi
ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları
yakalayıp hapsettiler. Mekke’nin bu nazlı ve zengin
genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.
Habeşistan’a hicret eden ilk kafileye katılıncaya
kadar hapiste tutulan Hz. Mus’ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için
Habeşistan’a hicret etti. Habeşistan dönüsünde Hz.
Mus’ab’ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini,
kalbi islam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç
almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık
ve metaneti görünce, üzerindeki
baskısını biraz hafifletmek zorunda
kaldı.
Bu sırada Birinci Akabe Beyati olmuş ve Medinelilerden bir grup
islâm’ı kabullenmişti. Kendilerine
islâm’ı anlatmak ve diğerlerine de
tebliğ yapmak için Rasulullah’tan
bir öğretici istediler. Hz. Peygamber
de bu önemli görev için Hz. Mus’ab b. Umeyr’i görevlendirdi. Hz. Mus’ab onlara hem namaz kıldıracak,
hem Kur’an öğretecek, hem de diğer insanlara islâm’ı
anlatacaktı ve yeni kimseleri islâm’a davet edecekti.
Böylece Medine’ye ilk hicret eden sahabi
Mus’ab b. Umeyr oluyordu. Medine’de ilk cuma namazını da Mus’ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda
ifade edilir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 118).
Bir yıl sonra Mekke’ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus’ab b. Umeyr, Hz.
Peygamber (s.a.s)’e islâm’ın Medine’deki hızlı yayı-
lışının müjdesini verirken şöyle demişti: “İslâm’ın
girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı.” Başta
Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu
habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke’ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi.
Ancak Mus’ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini
bundan vazgeçirdi. Onun annesini islâm’a daveti bir
sonuç vermediği gibi annesi de Mus’ab’ı yolundan
döndürememişti.
Hz. Peygamber (s.a.s)’in yanında iki ay kadar kalan Mus’ab b.
Umeyr, Hicretten on iki gün önce
Medine’ye vardı. Hz. Peygamber
(s.a.s) onu Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a)
ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa’d a.g.e., III,
120).
Bedir savaşında muhacirlerin
sancağı onun elindeydi. “Rasûlullah’ın bayraktarı” olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine
onun elindeydi. Savaş esnasında
müslümanların gerilediğini gören
Mus’ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve
yüksek sesle şu ayeti okuyordu: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir” (Ali imrân, 3/144). Bu
ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün
giderildiği rivayeti, Hz. Mus’ab’ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa’d, a.g.e., III,120,121).
Uhud Gazvesinde islâm ordusunun sancağını
taşıyan Mus’ab b. Umeyr’in önce sağ kolu kesildi.
Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti.
Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla
sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya
“Mekke’de Mus’ab b. Umeyr’den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde
yüzen başka bir genç görmedim”
64
B
Ağustos
B
“Seni Mekke’de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor.”
devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa’d ve
Ebû’r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.
diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini
Hz. Mus’ab şehid olarak yerde yatarken, günün
sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus’ab’ı elinde sancakla gördü ve “ileriye git ey Mus’ab!” diye
emretti. Fakat o kişi geri dönerek “Ben Mus’ab değilim” deyince Hz. Peygamber onun Mus’ab kılığında
savaşan Allah’ın meleklerinden biri olduğunu anladı
(İbn Sa’d, a.g.e., II, 121).
Hz. Mus’ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında
Uhud savaşında Ashab-ı kiram’ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus’ab b. Umeyr
de şehidler arasındaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)’in
ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu.
Mus’ab’ın mübarek na’şının başucunda oturarak,
Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu
ayeti okudu:
“Mü’minlerden öyle er kişiler vardır ki,
Allah’a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi
adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler” (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber
söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa’d, a.g.e., III, 121).
idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan
bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus’ab
b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış,
vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış
bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir
halde şunları söyledi: “Seni Mekke’de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha
yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak
sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor.” Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.
Allah yolunda canını feda eden bu aziz şehid
sahabı için Ashab-ı Kiram’dan Habbab (r.a) şunları
anlatıyor: “Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine’ye yalnız Allah rızası için hicret ettik. Artık
mükâfatını Allah’tan bekleriz. Arkadaşlarımız
arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus’ab b. Umeyr
bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak
bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız
şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu
aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları
açılıyor, ayaklarını kapatırken de
başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk
karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de ızhîr denilen kokulu
ottan koymamızı emretti” (Buharî,
Cenâiz 27; İbn Sa’d, a.g.e., III, 121).
Ağustos
B
65
Müslüman Saati
Ahmed HAŞİM
İ
stanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”den kasdımız, zamanı
ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır.
işiızda, k
m
ı
t
a
y
i
mış
edeb
önem
tartışıl
d
k
o
n
ı
ç
k
Ya
ir.
şı en
aşim’d
anlayı
t
H
a
d
n
e
a
s
hm
liği ve
de sev
ri de A
i
b
n
e
n
v
a
e
rd
i
nu s
simala
kudret
kte, o
i
i
l
k
r
i
a
b
d
ı
la
zyaz
Bunun
ve ani ve dü
i
r
ğ
i
i
i
l
ş
i
ş
i
e
d
r. K
şim
meyen
a eğili
l
y
ı
ed Ha
g
y
m
a
h
s
A
e
,
de
lsun
önünd
serlerin
e
lursa o
o
e
v
e
r
n
i
ır.
aitt
layışı
iler taş
ümüze
t
r
n
i
ü
s
t
l
e
ü
k
den
e-i
bizim
ir iklim
bahan
b
e
r
k
ı
u
d
G
ı
un “
çok tan
zıyı on
aldık.
a
y
n
i
a
k
d
a
d
n
ı
ı
tab
Aşağ
adlı ki
”
n
a
k
â
Lâkl
66
B
Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan
ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi,
bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”
lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin
ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı
tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun
böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki
hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin
rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı-yukarı bir doğrulukla haberdar ederlerdi.
Zaman sonsuz bahçe ve saatler, orada açan, kâh
sağa, kâh sola meyleden, güneşten rengârenk çiçeklerdi.
Yabancı saati alışkanlığından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyle simsiyah olan ve
Ağustos
B
sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle
yol yol boyalı, büyük bir canavar halinde, bir gece
yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmidört saatlik “gün” tanınmazdı. Işıkta başlayıp ışıkta
biten, oniki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir
günümüz vardı. Müslümanın mes’ut olduğu günler,
işte bu günlerdi; şerefli günlerin vak’alarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomi hesaplarına göre bu
“saat” iptidaî ve hatalı bir saatti. Fakat bu saat, hâtıraların kutsî saatiydi.
Alafranga saatin âdetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve alaturka saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir “eski
saat” haline gelişi, hayata bakış tarzımız üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler
babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim
doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların
düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş, kayıtsız dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir
düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için
onu tanılmaz bir hale getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele
gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek,
eski “gün”ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık
renkte bir yeni “gün” meydana getirdi. Bu, müslümanın eski mes’ut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu
kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük
medeniyetlerin acı ve sonu gelmez günüydü.
Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok hasretle hatırlanan saat akşamın onikisidir. Artık “oniki”,
solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin
müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve
yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o tesirli ve
titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, kâh
öğlenin sıcağında ve kâh gece yarılarının karanlığında mevcut olmayan bir zamanı bildiren bu saat, şimdi
hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat,
müslüman akşamının hüzünlü ve şaşaalı dakikasını
dağıttığı gibi, yirmidört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecir âleminden uzak bıraktı.
Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre
sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle, ıztırap
çekenlerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve
perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin
kanlı ilmeğini aydınlatan bir ışıktır. Halbuki fecir saati,
müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neş’e ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman
yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel
tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî mânayı veren
o akılları hayrette bırakan mimarîyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecirden itibaren semavî bir altın
ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının
tamamlanmamış eserleri o saatte tamamlanır. Bütün
mâbedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır
oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.
Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam
da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir
uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış,
bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken
buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş
saçan gözlerle beklediğini biliyoruz.
Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın
ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi müslüman
evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve
gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor.
Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman
içinde kaybolmuş kimseleriz.
Ağustos
B
67
Ribanın
“Faizin” Mahiyeti ve Nevileri
Riba’nın lûgat anlamı ziyade demektir. Din deyiminde, alış-verişlerde bir karşılık olmaksızın akidler arasında ziyade bir mikdarı şart koymaktır. On dirhem gümüşü, on bir dirhem gümüş karşılığında satmak gibi.
Riba, tartı ile satılan altın ve gümüş gibi mallarla ölçekle satılan buğday, arpa,
hurma, tuz, kuru üzüm gibi şeylerin alış-verişinde olur.
(Malikîlere göre riba, yalnız altın ile gümüşte ve geçim sağlanan erzakta olur.
Şafîlere göre de, yalnız altın ve gümüşle, yiyecek sayılan şeylerde olur.)
Riba, iki nevidir: Riba-i Fazl ve Riba-i Nesîe. Riba-i Fazl, tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında peşin olarak ziyadesi ile satılması
şeklinde olur. Onun için altın, gümüş, bakır, buğday, arpa ve tuz gibi bir madde,
kendi cinsi ile hemen değiştirilecek olsa, mikdarları birbirine eşit olması gerekir. Birinin mikdarı biraz fazla olunca, bu bir riba olmuş olur. Bu fazlalık haramdır. Allah
yanında cezası pek büyüktür. Aynı cinsten olan bu iki kısım eşyadan biri, sanat ve
kıymet bakımından veya bir diğerinden iyi olma bakımından farklı olsalar bile, yine
riba olur.
Altın ile gümüş, sanat bakımından veya darb edilmiş para haline geçmekle
tartıya bağlı olmaktan çıkmazlar. Ağırlıkları ile işlem görürler. Çünkü bunların tartıya bağlı olmaları dinin bir hükmüdür. Misal: On gram altın, yine on gram altın
karşılığında peşin olarak satılır. On bir gram karşılığında satılamaz. Bu bir gram
fazlalık riba olur.
68
Yine, on kile buğday, on kile
buğday karşılığında peşin olarak
satılabilir. Fakat dokuz veya on bir
kile karşılığında satılamaz. Ziyade
olan mikdar ribadır.
Riba-i Fazl’den kurtulmak
için, bir cinsten olan riba ile ilgili
mallardan her birini ya tamamen
veya kısmen kendi cinslerinden
başkası ile değiştirmelidir.
Misal: On gram altın, yüz
gram gümüş karşılığında ve on
kile buğday, on beş kile arpa karşığında peşin olarak satılmalıdır.
Yine on gram altın, dokuz gram altın ile bir mikdar gümüş ağırlığı karşılığında veya
on kile buğday, beş kile buğday ile sekiz kile arpa karşılığında peşin olarak değiştirilebilir.
Riba-i Nesîe’ye gelince: Bu da tartılan ve ölçülen şeyleri, birbiri karşılığında veresiye olarak değiştirmektir. Mikdarları eşit olsa bile, haramdır.
Örnek: On gram gümüş, bu ağırlıktaki gümüş para karşılığında veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunların cinsleri ve mikdarları birdir. Biri peşin, diğeri veresiyedir. Bu şekilde aralarında bir fark vardır. Onun için bu bir riba işlemidir ve
günahtır.
Yine, eldeki bir kile buğday ile sonradan harman zamanında verilecek bir
kile buğday satın alınamaz. Bunlar iyi veya düşük cins olma bakımından farklı
olsalar da yine ribadır. Çünkü cinsleri ve mikdarları aynıdır. Böyle olmakla beraber
biri peşin, diğeri veresiyedir. Veresiye ise, peşine karşılık olamaz. Arada bir fazlalık
bulunmuş olur.
Tartıya bağlı olan şeyler, cinsleri değişik olsa da, birbirleri ile veresiye olarak
değiştirilemezler. Şu kadar kilo demir karşılığında, o kadar kilo bakır veresiye olarak
satılamaz. Çünkü bunlar ağırlığa bağlı olmak bakımından birdirler.
Yine, şu kadar kile buğday o kadar kile arpa karşılığında veya tuz karşılığında
veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunlar ölçeğe bağlıdır. Bu esastan yalnız nakid
para müstesnadır. Şöyle ki:
Nakid paralar karşılığında, nakid cinsinden olmayan tartılır ve ölçülür şeyler
peşin olarak alınabileceği gibi, veresiye olarak da alınabilir. Çünkü alış-veriş için
buna ihtiyaç vardır.
Büyük islam ilmihali
Ömer Nasuhi Bilmen
69
Musa KARACA
Marifetli Çocuk
Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar.
Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi.
İkinci kadın; Bülbül sesli oğlunun şarkılarına herkesin bayıldığını anlattı.
Üçüncü kadın onları dinlemekle yetindi. Niçin konuşmadığını sorduklarında:
- Benimkinin anlatılacak bir marifeti yok, dedi.
Bu konuşmalara kulak misafiri olan bir ihtiyar, kadınların peşinden yürüdü.
ürüdü.
Sokağın başında kadınlar sepetlerini yere bırakıp yorulan kollarını,
ı, ağrıyan bellerini ovuşturmaya başladılar. Onları gören çocukları koşarak geldiler.
Birinci kadının oğlu perendeler atarak ellerinin üzerinde yürüyordu.
rdu.
İkinci kadının oğlu bir taşın üzerine oturup annesinin sevdiği
şarkılardan birini söylemeye başladı. Diğer kadınlar onu coşkuyla
alkışladılar.
Üçüncü kadının oğlu ise;
- Sana yardım edeyim anneciğim, diyerek sepetin kulpuna yapıştı.
ı. Kadınlar oradan geçmekte olan yaşlı adama, çocuklarının marifetini nasıl bulduğunu
sordular.
- Ben marifetli bir çocuk gördüm, dedi ihtiyar. O da annesine yardıma
ma koşan şu
çocuk, O, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şu hadis-i şerifine uygun davrandı:
“HERKESE ANNESİNİN HİZMETİNDE BULUNMAYI
NMAYI
TAVSİYE EDERİM.”
Bostan ve Gülistan
B U L M A C A
2
3
9
15
Sorular
1. Kur’an-ı Kerimin 1.suresi
2. Kur’an-ı Kerimin 2.suresi
3. Kur’an-ı Kerimin 3.suresi
1
6
4. Kur’an-ı Kerimin 4.suresi
8
5
14
5. Kur’an-ı Kerimin 5.suresi
6. Kur’an-ı Kerimin 6.suresi
7. Kur’an-ı Kerimin 7.suresi
7
8. Kur’an-ı Kerimin 8.suresi
9. Kur’an-ı Kerimin 9.suresi
10. Kur’an-ı Kerimin 10.suresi
4
11. Kur’an-ı Kerimin 11.suresi
10
13
11
12. Kur’an-ı Kerimin 12.suresi
13. Kur’an-ı Kerimin 13.suresi
14. Kur’an-ı Kerimin 14.suresi
12
15. Kur’an-ı Kerimin 15.suresi
Cevaplar:1.Fatiha 2.Bakara 3.Aliimran 4.Nisa 5.Maide 6.Enam 7.Araf 8.Enfal 9.Tevbe
10.Yunus 11.Hud 12.Yusuf 13.Rad 14.Hicr 15.İbrahim
70
1 Soru
1 Cevap
Soru: Oruç tutmak vücuda zarar verir mi?
Cevap: Hayır, böyle düşünmek bile yanlıştır. Çünkü Allahü Teâlâ zararlı olan bir şeyi emretmez.
Oruç tutan bünye, adeta bakıma girer, iç organları saran yağlar erir, vücudun zindeliği artar,
vücut direnme gücü kazanır. Mide, böbrek, şeker,
kalp ve karaciğer hastalıklarına karşı vücudun direnci artar.
Kişi oruçlu iken, karaciğer 3-5 saat istirâhat
eder, gıda depolama işine bir müddet ara vermiş
olur. Bu arada, korunma sistemini güçlendirir.
Midedeki kaslar ve salgı ifrâz eden hücreler, oruç
müddetince birkaç saat dinlenir. Kan hacmi de
azaldığı için tansiyon düşerek kalp rahatlar.
Gıda artıkları iyi yakılmayınca, damarları yıpratır. Yakılmayan yağlar, damarları daraltır, damar
sertliği denilen rahatsızlığa sebep olur. Oruçlu iken akşama doğru vücutta gıda hemen hemen hiç
kalmaz. Yani bütün gıdalar yakılmış olur. Bu bakımdan bazı hastalıklara, bilhassa damar sertliği
olanlara oruç tutmak iyi gelmektedir.
Oruç iken vücudun diğer organlarında da dinlenme olur. Az yemek ve oruç tutmak vücudun sıhhati için önemlidir. Oruç tutarak sevap kazanırken aynı zamanda da bedenimiz sağlık
bulmaktadır.
Yorgan Gitti Kavga Bitti
Hoca bir gece yarısı kapısının önünde bir kavga, gürültü duyar,
yataktan kalkar karısına seslenir:
- Hanım kalk, şu mumu yakta çıkıp bir bakayım dışarıda neler oluyor.
Karısı hocayı önlemek ister.
- Gece yarısı nene gerek, karışma sen!
- Olur mu hanım! Bu patırtı gürültüde uyunur mu?
Gerçekten kapı önünde bağırıp çağırmalar uzayıp gitmekte
e imiş,
hanım kalkıp mumu yakmış. Hoca hava buz gibi olduğu için yorganı
sırtına alıp aşağıya inmiş. Kapı önünde toplananlara:
- Ne oluyor burada? diye sormuş,
daha ne olduğunu anlamaya kalmadan adamın biri karanlıkta
hocanın sırtından yorganı aldığı gibi ortalardan kaybolmuş.
Hoca uyku sersemi büsbütün şaşırmış. Zaten kavgada bitmiş,
iş,
herkes dağılmaya başlamış. Hoca, hırsıza kaptırdığı yorganına
ına
üzüle üzüle, soğuktan büzüle büzüle yukarıya çıkmış.
Onu merakla bekleyen karısı:
-Neymiş hoca o gürültüler, kavganın nedenini anlayabildin mi?
deyince hoca, düşünceli düşünceli:
-Ne olacak, kavga bizim yorgan içinmiş. Yorgan gitti kavga
a bitti!
demiş.
71
Öze Bağlıdır
Gönül gel feragat eyle dünyadan
Servetin on arşın beze bağlıdır
Bütün maksudunu iste Huda’dan
Muradın “kün” lafzın söze bağlıdır
Ne buldun bu kadar yorulduğundan
Hiç yese düşmedin sorulduğundan
Hakk’a ibadette bulunduğundan
İmanın ihlasın öze bağlıdır
Gün be gün yanaştın ukbaya sende
Neleri tefekkür ettin nefsinde
Ne günahlar işlemişsin bu sinde
Seninle gidecek köze bağlıdır
Kılmadın mürüvvet sahavet nerde
Bir gün düşersin çekilmez derde
Açılır gözünden silinir perde
Görünür rabbani yüze bağlıdır
Zelili söyledin sende olanı
Allah’a kılmıştır geri kalanı
Zikreyle Huda’yı ara bul anı
Doksan dokuz esma yüze bağlıdır
Zelîlî (1927-1982)
(Mehmet Çağlayan)
Download

Yıl: 9 Sayı: 107 Ağustos 2014