CİHAD, ĞAZA, FÜTÜVVET VE FETİH RUHU
Prof. Dr. Bekir Karlığa
1. Cihâd, çaba, cehd, gayret, sınama,
yıpranma, sütün yağını alma, yemeğe istek duyma
gibi anlamlara gelir. Düşmanlarla savaşta var olan
gücün kullanılması ve çabanın harcanması nedeniyle
bu kelime savaş manasını da içermektedir.
Bu değişik anlamlar dikkate alındığında
Cihâd’ın dört farklı boyutundan söz edebiliriz:
a. Müdâfaa boyutu: Genellikle “Cihâd” “Ğazâ-“ ve “Harb” terimleriyle ifade
edilir. Nitekim Cihâd kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık 34 kez
tekrarlandığı halde sadece dört Ayet-i Kerîme’de (et- Tevbe, 41 ;73 ; et-Tahrîm, 9 ; elFurkân, 52) doğrudan savaş anlamı kastedilmiştir. Ne var ki Cihâd ile ilgili âyetlerin
çoğu, genellikle savaş konuları içerisinde vârit olduğundan hep bu anlamı ön plana
çıkmıştır.
b. Psikolojik boyutu: İslâm düşünürleri ve özellikle Sufîler Cihâd’ın ruhî ve
manevî boyutunu ifade etmek üzere aynı kökten türetilmiş olan “Mücâhede” kavramını
kullanırlar ve bunu da üç farklı kategoride ele alırlar :Düşmanla mücâhedeye, “Cihâd” ;
Şeytân ile mücâhedeye “Takvâ” ; nefis ile mücâhedeye de “Riyâzat” adını verirler.
Kur’ân-ı Kerîm’deki on âyet (el-Hacc, 78 ; et-Tevbe, 24 ; 88 ; el-Bakara, 218 ; Aâl-I
İmrân, 143 ; el-Hucurât, 15 ; el-Mâide, 35 ; 95. el-Ankebût, 6 ; el-Mümtahine, 1) bu
bağlamda değerlendirilmektedir.
c. Entellektüel boyutu : “İctihâd” ve “tefekkür”dür. Bu anlamda “İctihâd”:
Meşakkatli ve külfetli bir şeyi elde etmek için olanca gücü harcamak demektir. Nitekim
İslâm hukûkçuları “İctihâd” terimini şöyle tanımlamaktadırlar: İkinci dereceden zanna
dayalı konularda dinin hükmünü, açık delillerinden çıkarabilmek amacıyla Fakîh’in
olanca gücünü harcamasıdır. Yani gerek dinî konularda, gerekse din dışı konularda
Müslüman bilim adamının, sahip bulunduğu bütün entelektüel birikimlerini kullanarak
görüş ortaya koymasıdır. Söz gelimi Et-Tevbe Suresi’nde (Ayet, 122) bu manada
kullanılmaktadır.
d. Sosyal boyutu: Çevreye hizmet ve haksızlıklarla mücâdeledir. Bu manada
kelime, yakın çevrede bulunan insanlara hizmet etmek ve haksızlıklarla mücadele edip
engel olmak anlamına gelir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de yedi ayrı âyette (el-Mâide, 54;
et-Tevbe, 19; el-Enfâl, 72; en-Nahl, 110; el-Ankebût, 6; 8 ; Lukmân, 15) bu manada
kullanılmaktadır.
Hz. Peygamber’in Sünnet’ine baktığımızda Cihâd teriminin savaş ve ğazâ
anlamının ön plana çıktığı görülmektedir.
Cihâdın psikolojik boyutuyla ilgili olarak birçok hadîs arasından şunları
zikredebiliriz: Temel kaynaklarda yer almamakla beraber Uhud savaşından dönen Hz.
Peygamber’in ; « küçük cihâddan büyük cihâda döndük » buyurduğu bildirilir.
Kezâ « mücâhid, kendi nefsiyle cihâd edendir » buyurmuştur. (et-Tirmizî, esSünen, Kitâbu fadâili’l-cihâd, 2; Ahmed ibn Hanbel, el-Müsned, VI, 20-22)
Sosyal anlamda da şu hadîsleri kaydedebiliriz : “Resûlullah, Cihâda gitmek
isteyen birisine; annen baban sağ mı? diye sormuş, onun evet demesi üzerine: Sen, onlar
için cihâd et (onlara hizmet et) demiştir.” (el-Buhârî, es-Sahîh, Kitâbu’l-cihâd, 138;
Müslim, es-Sahîh, Kitâbu’l-birr, 5 ; ed-Dârimî, es-Sünen, Kitâbu’l-cihâd, 31 ; en-Neseî,
es-Sünen, Kitâbu’l-cihâd, 5)
Keza : « Dullar ve miskinler için çalışan kişi, Allah yolunda cihâd eden kişiler
gibidir » buyurmuştur. (el-Buhârî, es-Sahîh, Kitâbu’n-nefekât, 1 ; Müslim, es-Sahîh,
Kitâbu’z-zühd, 41 ; et-Tirmizî, es-Sünen, Kitâbu’l-birr, 44 ; en-Nesaî, es-Sünen,
Kitâbu’z-zekât, 78)
Ayrıca : « zâlim bir yöneticiye karşı hak (veya adâletli) bir söz söylemenin en
değerli cihâd” olduğunu bildirmiştir.
Cihâdın entellektüel boyutu (İctihâd) ile ilgili olarak, düşünmeyi, araştırmayı, dinî
ve din dışı bilgiyi teşvîk eden pek çok hadîs bulunmaktadır.
Görülüyor ki İslam’da Cihâd kavramının savaştan çok sosyal, psikolojik,
entelektüel ve insanî boyutu ön plana çıkmaktadır.
2. Ğazâ, bir şeyi istemek, talep etmek, kast etmek ve savaşa gitmek anlamlarına gelir.
Hadislerde sıkça geçen ve övülen bu kelime daha çok “Allah yolunda savaş” anlamına
kullanılmaktadır.
Başlangıçta savunma amaçlı savaşa “Cihâd”, uzaktaki diyarlarda İslam’ın egemenliğini
sağlama amacıyla yapılan savaşlara da “Ğazâ” tabiri kullanılırken, daha sonra bu iki terimin eş
anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir.
“Ğâzî”: Allah yolunda savaşan kişidir. Kur’ân-ı Kerîm’de çoğul olarak “el-Ğuzzât” şeklinde
iki kez (Al-i İmrân, 156; et-Tevbe, 52) geçen bu kelime, daha çok şeref unvanı olarak
kullanılmıştır. “Melik Ğazî”, Orhân Ğazî” ve “Ğazî Mustafa kemâl” gibi. “Alp” veya “Alperen”
teriminin de “Ğâzî” anlamına geldiği sanılmaktadır. Selçuklulardan başlayarak Anadolu
Beyliklerinde ve Osmanlılarda bu unvan çok önem ifade ediyordu. Özellikle Anadolu’nun
İslamlaşmasında “Ahîyân-ı Rum”, “Bâcıyân-ı Rum” ile birlikte “Ğâziyân-ı Rum”un büyük
hizmetleri görüldüğü bilinmektedir.
3. Fütüvvet: Gençlik, yiğitlik, kahramanlık, iffet ve cömertlik anlamlarına gelir.
Özellikle Horasan ve çevresinde farklı anlamlar kazanan bu kelime zaman içinde
tasavvufi bir terim haline gelmiştir. Fütüvvet, fedakârlık, diğerkâmlık, nefsini herkesten
aşağıda görmek başkalarının hak ve menfaatlerini kendi hak ve menfaatlerine tercih
etmek ve bu doğrultuda iyi ahlak sahibi olmak ve her daim iyiden güzelden, doğrudan
yana olmaktır.
İslam’ın gelişip yayılmasıyla birlikte farklı dinler, kültürler ve ırklarla karşılaşan
Müslümanlar, bu toplumlarla birlikte yaşamanın en doğru ve insani yolunu bulabilmek
için Fütüvvet gibi çok önemli bir kurumun da temellerini atmışlardır. Abbasiler
döneminde Halife en Nasır li-Dinillah tarafından ilk kez kurulan ve şekillendiren
Fütüvvet teşkilatı özellikle İslam’ın evrensel yayılımında en önemli kurumlardan birisi
haline gelmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde teşkilatlanan Ahilik, temellerini
Fütüvet sistemine dayanır. Daha sonraları bu fütüvvet anlayışın ana ilkelerini anlatan
Fütüvvetnameler kaleme alınmıştır. Bunlardan es-Sülemi’nin (öl. 1021) Kitabü’lFütüvve’siyle başlayan bu gelenek zaman içinde teşkilatın işleyiş ve kurallarıyla ilgili
esasların anlatıldığı teşkilat ile ilgili Fütüvvetnameler ve Ahilik ile ilgili
Fütüvvetnameler kaleme alınmıştır.
4. Fetih Ruhu Kapalı bir şeyi açma, yol gösterme, hüküm verme yardım, imdat ve zafer
anlamlarına gelen fethin biri maddî, diğeri manevî olmak üzere iki boyutu vardır. Kapı açma,
ülkeler fethetme gibi “maddî fetih”lerin yanı sıra, gönüllerin fethi, gam ve kederin ortadan
kaldırılması gibi “manevî fetih”lerden söz edilmektedir.
İslâm, ortak tevhîd kaynağından beslendiğini kabul ettiği bazı dinî ve kültürel kavramları
aynıyla kullanmayı sürdürürse de, kendine özgü kavramlar üretmeye ayrı bir özen gösterir.
Böylece alışılagelen ve çoğu zaman yanlış kullanımlar sonucu eskiyip pörsüyen kavramların
yerine, kendi sisteminin bütünlüğünü yansıtan yeni ve yıpranmamış kavramlar geliştirmeye
çalışır. Zaten bir kültürün zenginliği ve farklı bir uygarlık kurabilme yeteneği de sahip
bulunduğu kavramsal yapı ile yakından ilişkilidir.
Bu nedenle İslâm, yabancı ülkelere saldırarak, vatandaşlarını öldürmeyi, topraklarını
istila etmeyi, yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmeyi amaçlayan klasik savaş anlayışını
ifade etmek üzere “Harb”, “Kıtâl” ve “Ma’reke” terimlerini kullanırken, özünde insanın
özgürleştirilmesini amaçlayan ve mecbur kalmadıkça zora başvurmayı hoş karşılamayan,
çoğunluğu savunma amaçlı İslâmî girişimleri de “Cihâd”, “ğazâ” ve “Fetih” kavramlarıyla ifade
etmeyi yeğler.
İslâm’da “cihâd”, “ğazâ” ve “fetih”in ana amacı, ne toprak elde etmek, ne insanları zorla
Müslümanlaştırmak, ne de başkaları üzerinde hegemonya kurmaya çalışmaktır. Asıl gaye:
“i’lây-ı kelimâtullah”tır. Yani Allah’ın sözünün ve buyruğunun üstün kılınmasıdır. Nitekim Hz.
Peygamber’e: “Kim Allah yolundadır? Ğanîmet elde etmek için savaşan mı? Şöhret peşinde
koşan mı? Yoksa kabîle dayanışması içinde bulunan mı? diye sorulduğunda, şöyle cevap
vermiştir: Bunlardan hiç birisi Allah yolunda değildir. Sadece “i’lây-ı kelimâtullah” (Allah’ın
sözünün yüceltilmesi) için savaşan Allah yolundadır.” (Buhârî, es-Sahîh, Kitâbu’l-Cihâd, 15)
Fethin asıl amacının insanları kılıç zoruyla Müslüman kılmak olduğu yönündeki Batılı
yazarların iddiasının gerçekle ilgisi bulunmadığı gibi, İslam fetihlerinin ganîmet elde etmek için
yapılan bir talan olduğu iddiası da yalan ve kasıtlıdır.
Gerçek fetih, gönülleri fethidir. Nitekim Hicret’in 6. yılında (Miladî 628) Mekkelilerle
yapılan Hudeybiye barış anlaşması Müslümanlar için ağır şartlar içerdiğinden ashâbın büyük bir
bölümü tarafından tepkiyle karşılanmış ve infiale kapılanlar olmuştu. Ne var ki savaşla elde
edilemeyecek birçok şeyin barışla elde edileceğini pek iyi bilen Hz. Peygamber, ağır şartlarına
rağmen söz konusu muahedeyi imzalamaktan kaçınmamıştı. Bunun üzerine ünlü Fetih
Suresi’nin ilk âyetleri nazil olmuş ve: “Doğrusu Biz, sana apaçık bir fetih ihsân ettik” (el-Feth, 1)
buyurularak yapılan antlaşma tasvâp edilmiş ve “feth-i mübîn” olarak nitelenmişti. Bu
antlaşma ile Mekke’nin fethinden önce Mekk’lilerin gönlü fethedilmiştir.
Harakani’nin ilim, hikmet ve marifet pınarlarından gönlümüze akan sevgi ve
muhabbet halen ruhlarımızı beslemekte ve O’na olan sevgimizi artırmaktadır.
Download

CİHAD, ĞAZA, FÜTÜVVET VE FETİH RUHU