TURGUT ÖZAL ÜNİVERSİTESİ
TIP FAKÜLTESİ HASTANESİ
Sağlık, Kültür, Sanat ve Magazin Dergisi
İçindekiler
Sahibi
Turgut Özal Üniversitesi
Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama
Hastanesi Adına
Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
Sorumlu
Yazı İşleri Müdürü
Prof. Dr. Şenol DANE
Yayın Kurulu
Dr. Şenol Dane
Dr. Mustafa Yıldırım
Dr. Ömer Faruk Karataş
Dr. Kadir Demircan
Dr. Sevsen Cebeci
Dr. Esra Gündüz
MİGREN KABUSUNUZ OLMASIN
Uzm.Dr. Burcu ACAR ÇİNLETİ
Doç. Dr. Pınar YURTBAŞI
6
Tasarım
İmajans Ltd. Şti.
8
Cinnah Cad. Kırkpınar Sok. 8 / 4
Tel : 0312 447 1 777
Fax: 0312 465 00 92
www.imajans.com.tr
Matbaa - Baskı
Başak Matbaacılık ve Tan. Ltd.Şti.
Macun Mah. Anadolu Bulv. No:5/15
Gimat-Yenimahalle / ANKARA
Tel : 0312 397 16 17
Fax: 0312 397 03 07
Yayın Türü
Yerel Süreli Yayın
ISSN 1305-3787
Basım Tarihi
10.09.2014
İdare Adresi
Misket Sokak No: 28/1 Beştepe/ANKARA
Tel: 0312 203 55 55
Fax: 0312 221 32 76
www.turgutozal.edu.tr
ÇOCUK VE GENÇLERİMİZİ
CİNSEL İSTİSMARA
UĞRAMAKTAN NASIL
KORUYALIM?
FARKINDA MIYIZ? İNTERNET BAĞIMLILIĞI MODERN BİR
HASTALIKTIR
Dr. Şule AKINCI, Dr. Meryem Gül TEKSİN,
Yrd Doç. Dr. Ercan DALBUDAK, Yrd. Doç. Dr. Seçil ALDEMİR
10
ÜNİVERSİTEMİZDEN HABERLER
16
OBEZİTE (ŞİŞMANLIK)
20
12
Doç. Dr. Hüseyin DEMİRCİ
HİPERTANSİYON HAKKINDA GÜNCEL BİLGİLER
Dr. M. Kemal KAHYALAR, Doç. Dr. Yusuf SELÇOKİ
23
ŞİİR / ZAMAN DENEN SONSUZ IRMAK
27
UNUTKANLIĞIN SIK RASTLANAN BİR NEDENİ: VİTAMİN B12
EKSİKLİĞİ
Dr. Şeniz NARGİLE, Dr. Ebru Emine İZGİ
32
34
ŞİFALI BİTKİLER
Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
VİDEOTORAKOSKOPİK CERRAHİ (GÖĞÜS CERRAHİSİNİN
KAPALI AMELİYATLARI)
Prof. Dr. Aydın NADİR
36
GRİP MİYİM YOKSA NEZLE Mİ? ANTİBİYOTİK KULLANMALI
MIYIM?
Yrd. Doç. Dr. Hatice ULUDAĞ ALTUN, Dr. Tuba MERAL
40
GENÇLER DİKKAT !!!HER BEL AĞRISI BEL FITIĞI DEĞİLDİR
Doç. Dr. Burcu YANIK, Dr. Gülsüm GÜRLÜ, Prof. Dr. Haşim ÇAKIRBAY
yaşama sanatı
DOĞRU NEFES NASIL ALINIR?
Prof. Dr. Şenol DANE
24
43
44
46
48
50
52
54
55
56
OBEZİTE’YE GÜLE GÜLE
DİYEBİLİRİZ.
BIÇAKSIZ BÖBREK AMELİYATI
MÜMKÜN MÜ?
Prof. Dr. Osman ÖZCAN
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Erol YILDIRIM
28
38
KELİMELER
Ahmet KARABUDAK
ÇOCUKLUK ÇAĞINDA PERİYODİK KUSMA SENDROMU
Prof. Dr. Süleyman KALMAN
İLAÇ KULLANMAK VE EGZERSİZ
Yrd. Doç. Dr. Ayşe GÜREL
KLİMALAR AVANTAJ MI DEZAVANTAJ MI?
Prof. Dr. Duygu ÖZOL
SONBAHARDA BESLENME BİR BAŞKADIR!
Dyt. Nebahat KESKİN
ÖNEMLİ BİR HASTALIK: MULTİPL SKLEROZ
Uzm. Dr. Zübeyde AYTÜRK
KANDAN GELEN GENÇLİK AŞISI
Doç. Dr. Canan GÖRPELİOĞLU
İNSAN ve TOPLUM / GÜZEL VE KALİTELİ İNSANLARIN 10 ÖZELLİĞİ
Ahmet KARABUDAK
TÜP BEBEK ÜNİTESİ ANDROLOJİ LABORATUVARI HİZMETLERİ
Embriyolog Aslıhan PEKEL, Biyolog Öznur KONUK
58
KÜLTÜR / YOLCU VE YOLCULUK ÜZERİNE
Dr. Alper YİĞİTER
60
AİLE / KAYBETMEYİ GÖZE ALMAYAN KAZANAMAZ!
Nazlı ÖZBURUN
62
BASINDAN
Kapak Fotoğrafı
EDİTÖRDEN
Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
HER ŞEY GEÇİCİ
Ne Sen Bakî Ne Ben Bakî !
R
ivayet odur ki, Kanuni Sultan Süleyman bir gün zayıf – nahif bir insan olan şair Bakî’ye
kızar ve Bursa’ya sürülmesini bir fermanla emreder. Şair Padişahın Fermanı da şairanedir :
“Baki Bed, azl-i ebed
Nef ’i beled, Bursa’ya red.”
Yani, Baki’nin hatalı halleri görüldü ve sonsuza kadar azledildi, sürgün edildi. Belki şehre bir
faydası dokunur; öyleyse Bursa’ya sürüle!
*
Şair Baki bu fermânı getirenlere acı bir gülümsemeyle bakar ve fermanın arkasına nazının geçtiği Sultan’a iletilmek üzere bir cevap yazar hemen :
Baki bed, azl-i ebed
Nef ’i beled oldun ise ey Bakî
Azlimde ısrar ve tahavvül olunmuş amma
Buna çerh-i kemîn derler
Ne Sen Bakî, ne Ben Bakî !
(Bakî)
Yani, Baki hatalı görülmüş, sürülmüş, gözden çıkarılmış olsan da üzülme! Bu dünya peygamber
Sultan Süleyman’a kalmadı... Ey Kanunî Sultan Süleyman görevden uzaklaştırılmam için öfke
göstermişsin amma buna kahpe felek derler; ne sen kalırsın burada ne de ben Bakî! Hepimiz
faniyiz fani... (Bunun üzerine şair Baki affedilir)
•
Evet sevgili okuyucular, hepimiz şu dünya da gelip geçiciyiz. Dünya süslü bir saraydır ama sarayın duvarında “her şey fani, her şey yok olacaktır!” yazıyor. Böyle iken insanoğlu hiç ölmeyecek zannına kapılıyor “senlik - benlik” kavgasına girebiliyor, yanlış üstüne yanlış yapıyor.
Oysa ibret için bir mezarlığa gidip baksak, mezar taşlarının çoğunun üzerinde “Hüve’l Bakî!”
(Sadece Allah Bakî’dir) yazdığını görürüz. Böyle iken unutuyor, dünyada ebedî kalacakmışız
gibi nefsî kavgaların içinden bir türlü çıkamıyoruz.
•
Yaşama Sanatının 35. Sayısı yine birbirinden güzel yazılar içeriyor. Sizi dergimizle başbaşa bırakırken, şu geçici dünya hayatında fani bir varlık olmanın bilinciyle kalp kırmadan yaşamanızı,
sağlık, mutluluk ve huzur dolu günler geçirmenizi dilerim.
»» NÖROLOJİ
Uzm.Dr. Burcu ACAR ÇİNLETİ
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Nöroloji Anabilim Dalı
Migren
Kabusunuz
Olmasın
Migren ataklarını tetikleyebilen sebebler hava ve nem değişimleri, uykusuzluk, aşırı uyuma,
açlık, stres, birtakım yiyeceklerdir (eski peynir, çerez, çikolata, şarap, alkol, kafeinli içecekler,
kahve, çay, katkı maddeleri). Atak esnasında fiziksel aktivite baş ağrısını şiddetlendirir.
M
igren, şiddetli baş ağrısı ve
bazen bulantı ve kusma ile
seyreden, hastanın hayat kalitesini ve işverimini oldukça düşürebilen
bir hastalıktır. Kadın cinsiyette daha sık
görülür. Migren ağrıları genellikle 4-72
saat sürer, zonklayıcı vasıftadır. 72 saatten uzun sürmesine “migren statusu”
denilir. Migrende ağrı genellikle başın
tek tarafında, şiddetli ve zonklayıcı vasıftadır. Ses, ışık ve kokulara hassasiyet
görülebilir. Bazı hastalar kusunca baş
ağrılarının geçtiğini ifade eder. Hastalar
atak sırasında genellikle sessiz ve karanlık bir ortamda yatmayı tercih ederler.
Erkeklerin yaklaşık %6-9’u ile kadınla-
6 YAŞAMA SANATI
rın %17-18’inde migren görülür. Dünya
nüfusunun yaklaşık %2’si kronik migrenden muzdariptir. Migren genellikle 20’li yaşlarda ortaya
çıkar ancak nadiren çocuklarda ve ileri
yaşlarda da ortaya çıkabilir. Vakaların
bir kısmında kalıtımla geçiş söz konusudur. Birçok hasta, migren ağrıları başlamadan saatler-günler önce “prodrom”
denen öncül belirtileri yaşayabilir. Bunlar arasında esneme, aşırı iştah (özellikle tatlıya karşı), uyaranlara karşı aşırı duyarlılık, ödem, soluk beniz, mide
bulantısı, ışığa duyarlılık ve sinirlilik
sayılabilir. Prodromların önlenmesine
ve dolayısıyla migrenin başlamadan
durdurulmasına yönelik tedavi girişimleri ise maalesef hastaların çok küçük bir
yüzdesinde başarılı olmaktadır. Migren
ataklarını tetikleyebilen sebebler hava
ve nem değişimleri, uykusuzluk, aşırı
uyuma, açlık, stres, birtakım yiyeceklerdir (eski peynir, çerez, çikolata, şarap, alkol, kafeinli içecekler, kahve, çay,
katkı maddeleri). Atak esnasında fiziksel
aktivite baş ağrısını şiddetlendirir.
Nörolojik muayene ve laboratuvar incelemeleri genellikle normaldir ve bunlar
daha korkutucu diğer klinik hastalıkların
nedenlerinin dışlanmasında yarar sağlar.
Primer başağrılarının % 40-50’si migrendir.
Migren tedavisi için seçilecek
ilaçta hastanın yaşı, eşlik
eden hastalıkları, olası yan
etkiler, gebelik durumu veya
gebelik istemi göz önünde
bulundurulmalıdır. Baş
ağrısının şiddetlenmesini
önleyebilmek ve tedavinin
etkinliğini artırabilmek için
baş ağrısının mümkün
olduğunca erken tedavisi
gereklidir.
Migren tanısı için özel bir laboratuvar
testi veya radyolojik inceleme yoktur.
2004 yılında Uluslararası Başağrısı
Federasyonu (International Headache
Society) komitesinin belirlediği klinik
kriterlere göre tanı hekim muayenesine
göre ve hastanın ağrıyı tanımlamasına
göre konulmaktadır.
Başlıca iki tip migren vardır: Auralı Migren (Klasik Migren) ve aurasız
Migren (Basit/Yaygın Migren). Aurasız migren daha sık görülür. Hastaların
%70’i aurasız migren hastasıdır.
Auralı migrende, başağrısından önce
aura olarak adlandırılan, en fazla 1 saat
süren belirtiler vardır. Hasta bu belirtileri hissedince migren krizi geleceğini
anlar. Bunlar en sık görmeyle ilgilidir, gözlerinin önünde sinek uçuşu gibi
siyah lekeler, parlak zigzag çizgiler, yanıp sönen ışık gibi parlaklıklar, küçük
veya büyük görme, harelenmeler göz
belirtilerinin en sık görülenleridir. Sinir
sistemiyle ilgili belirtilerse, denge bozukluğu, baş dönmesi, baygınlık, aşırı
koku alma, kol ve bacaklarda uyuşukluk bazen yarı felçtir. Baş ağrısı sıklıkla
auranın bitiminden sonraki 60 dakika
içinde ortaya çıksa da bazı durumlarda
birkaç saat gecikebilir ya da hiç ortaya
çıkmaz. Auranın sebebi, beyindeki damarlarda daralmadır. Sonrasında beyindeki damarlarda genişleme olunca baş
ağrısı başlar. Atakların sıklığı çeşitlilik
gösterir; hayatta birkaç kez olabilirken
haftada birkaç kez de olabilir. Ortalama
bir migren hastası ayda bir veya iki kez
baş ağrısı çeker. Diğer migren tipleri seyrek olarak görülür. Bunlar:
♦♦Baş ağrısız auralı migren: Uzun
süre boyunca auralı migren yaşayan
bir kişide zamanla baş ağrısı geçer
veya azalır.
♦♦Baziler migren: Bilinen migren be-
lirtileri yanında cümle kurmada güçlük, baş dönmesi, çift görme, kulakta
çınlama ve dengesizlik görülebilir.
Daha sonra migren baş ağrısı başlar.
♦♦Hemiplejik migren: Hem aura-
lı migren hem de kol ve bacak dahil vücudun bütün yarısında kas
güçsüzlüğü veya felç görülür. Atak
süresince devam edebilir.
♦♦Status migrenozus: 3 günden fazla
süren migren ataklarıdır. Boyun ve
omuzdaki kasların kasılmasına bağlı
olarak ortaya çıkabilir.
♦♦Retinal migren: Baş ağrısıyla birlikte bir gözde görme bozukluğu olur.
Kısa sürelidir. Göz muayenesinde
herhangi bir bulguya rastlanmaz.
♦♦Oftalmoplejik migren: Baş ağrısı
ve gözün hareketlerini kontrol eden
sinirlerin bir bölümünde felç vardır.
Migren Tedavisi
Migren hastalarının çoğu kendi kendilerine tedaviler uygulamaktadırlar. Her
hastaya zaman ayırarak hastalığın hakkında hikayesi alınması, tetikleyici faktörlerin açıklanarak tedavi stratejilerinin
çizilmesi gerekmektedir. En önemli nokta hasta-doktor ilişkisinde güvenin sağlanmasıdır. Tedavi şeması hastaya özel
çizilmelidir. Migrenin kronikleşmesine
ve ağrı kesici aşırı kullanım baş ağrısına
yol açabildiği için ağrı kesicilerin aşırı kullanımından kaçınılmalıdır. Atağı
tetikleyen sebeplerden uzak durulması
tedavinin ilk aşamasıdır. Medikal tedavinin yanısıra gevşeme, biofeedback,
yeterli uyku alma, atağı kolaylaştıran
yiyeceklerden uzak durma sayılabilir.
Kadın hastalarda doğum kontrol hapları migren ataklarını sıklaştırabileceği
göz önünde bulundurulmalı, mümkün
ise başka doğum kontrol yöntemleri denenmelidir. Migrenin asıl tedavisi ilaçlar iledir. Seçilecek ilaçta hastanın yaşı,
eşlik eden hastalıkları, olası yan etkiler,
gebelik durumu veya gebelik istemi göz
önünde bulundurulmalıdır. Baş ağrısının
şiddetlenmesini önleyebilmek ve tedavinin etkinliğini artırabilmek için baş ağrısının mümkün olduğunca erken tedavisi
gereklidir. Atak Tedavisi:
Migren atakları çoğu zaman hastanın
acil servise başvurmasını gerektirecek
kadar şiddetli olur. Hafif-orta seviyede
baş ağrıları olan hastalarda nonsteroid antiinflamatuar (NSAID) ilaçlar ve
parasetamol faydalıdır. Analjezik tedavisi yetersiz olursa bir triptan önerilir. Hastaların geneli oral triptanları tercih
eder. Eğer hızlı bir cevap alınması gerekliyse veya bulantı-kusma varsa oral
dışı bir yol tercih edilir. Bu ilaçların
ülkemizde subkutan ve nazal formu da
bulunmaktadır.
Koruyucu (Profilaktik) Tedavi:
• Koruyucu tedavi; ayda ≥2 atak, ayda
≥4 ağrılı gün, seyrek ama uzun süreli, günlük yaşam aktivitelerini ciddi
ölçüde etkileyen ve yaşam kalitesini
bozan ataklar, atak ilaçlarının kullanımının sakıncalı olması, ağrı kesici aşırı kullanımı, baziler migren,
komplike migren olması durumunda
başlanmalıdır.
• Başlanacak olan koruyucu tedavinin
ağrının şiddetini, sıklığını ve süresini
azaltması hedeflenir.
• Hamilelik sırasında tedavinin risklerini aşan bir yarar beklenmiyorsa
uzun vadeli önleyici tedaviden kaçınmak gerekir. Hamilelikte alınabilecek
en güvenli koruyucu tedavi magnezyumdur.
Önleyici tedavilere düşük dozla başlanır doz artırımı yavaş bir şekilde yapılır.
Tedavinin etkin olduğunu söylemek için
atak sıklığında %50 azalma olmalıdır.
Koruyucu tedavide başlanan ilaçlar antidepresan, antiepileptik ilaçlar ve kalp
ilaçlarıdır. Daha nadir durumlarda botox
ve akupunktur uygulanabilir.
Sonuç olarak, migren hastalarının teşhisi
kendi kendilerine koymamaları, bunun
için nöroloji bölümüne başvurmaları,
kulaktan dolma bilgilerle kendilerine
ilaç başlamamaları uygundur.
YAŞAMA SANATI 7
»» PSİKİYATRİ
Dr. Şule AKINCI
Dr. Meryem Gül TEKSİN
Yrd Doç. Dr. Ercan DALBUDAK
Yrd. Doç. Dr. Seçil ALDEMİR
Turgut Özal Üniversitesi
Tıp Fakültesi Psikiyatri A.D.
Farkında mıyız?
İnternet Bağımlılığı
Modern Bir Hastalıktır
İnternet bağımlılığı en basit tanımı ile, internet kullanımının kişinin denetiminden çıkması,
internette aşırı zaman geçirme, internete bağlan(a)madığında sinirlilik, kaygı, çökkünlük gibi
belirtilerin görülmesi ve aşırı internet kullanımına bağlı okul başarısı ya da meslek yaşamının
olumsuz etkilenmesi gibi sonuçlara neden olan bir fenomendir.
K
işinin bir nesneye önlenemez
aşırı istek duyması, o nesneden
uzak duramaması, o nesneye
ulaşamadığında da arama davranışı içine
girmesi ve ulaşamadığında yoksunluk
belirtileri göstermesi bağımlılık olarak
tanımlanabilir. Bağımlılık dendiğinde
akla ilk olarak alkol ve madde bağımlılığı
gelse de, aslında davranışsal bağımlılık
olarak tanımlanabilecek patolojik kumar
oynama ve internet bağımlılığı kavramları da bağımlılık spektrumu içerisinde
yer almaktadır. Son yıllarda hayatımızın
vazgeçilmezleri arasında yerini alan internet, televizyon, cep telefonları, video
oyunları ve tüm teknolojik ürünlerin
getirdikleri kolaylıkların yanında bazen
sorunlara da yol açtığı söylenebilir. Dolayısı ile psikiyatri literatüründe davra-
8 YAŞAMA SANATI
nışsal bağımlılık ile ilgili bildirimlerin
artmasına bu alanda daha çok çalışılmasına yol açmıştır. İnternet bağımlılığı
en basit tanımı ile, internet kullanımının
kişinin denetiminden çıkması, internette
aşırı zaman geçirme, internete bağlan(a)
madığında sinirlilik, kaygı, çökkünlük
gibi belirtilerin görülmesi ve aşırı internet kullanımına bağlı okul başarısı ya da
meslek yaşamının olumsuz etkilenmesi
gibi sonuçlara neden olan bir fenomendir. İnternette geçirilen zaman tek başına
bir kriter olmasa da, bağımlı kullanıcılar
haftada 40-80 saat arası, bir oturumda
ise 20 saatin üzerinde internette zaman
harcayabilmektedirler. Bu sebeple hem
uykuya gereken zamanı ayıramamakta,
hem de ertesi sabah iş/okul ile ilgili sorun yaşamaktadırlar. Ek olarak bilgisa-
yar ekranı başında hareketsiz geçirilen
uzun saatler, göz sorunları, bel ağrısı,
karpal tünel sendromu gibi bedensel sorunlara da sebep olmaktadır. Ülkemizde
de genç nüfusun fazlalığı ve internet kafelerin yaygınlaşmış olması bu yeni tanımlanmakta olan hastalık için oldukça
uygun bir zemin oluşturmaktadır.
Kişilerin reddedilme, küçük
düşme ve rezil olma gibi
olumsuz duygulardan
kurtulma aracı olarak
gördükleri bu sanal dünyada
daha çok zaman geçirmeye
başladıkça dış dünyadan
koptukları görülmektedir.
İnternet bağımlılığı varlığını düşündüren belirtiler
♦♦ İnternet kullanımıyla ilgili aşırı zihin-
sel meşguliyet,
♦♦ Kullanımı sınırlama ve kontrol et-
meyle ilgili yineleyici düşünceler,
♦♦ İnternete bağlı kaldığı süreyi kısıt-
lamaya çalıştığı halde bunu bir türlü
başaramama,
♦♦ İnternette aşırı vakit geçirme nedeni
ile okul, aile iş hayatı olumsuz şekilde etkilenmeye başladığı halde kullanımı sürdürme,
♦♦ Giderek artan sürelerde internette za-
man geçirme,
♦♦ Kullanma olanağı bulunamadığı za-
man arama ve aşerme gibi davranışlar
♦♦ İnternet kullanımı azaltıldığında ya
da kısıtlandığında sinirlilik, huzursuzluk gibi yoksunluk belirtileri
♦♦ İnternete bağlı kalabilmek için aileye
ya da yakınlara yalan söyleme gibi
davranışlar
♦♦ Gündelik sorunlardan veya istenme-
yen duygulardan kaçmak için internette zaman geçirmek
Yaygınlık
Dünyada internet bağımlılığı sıklığı
%1,5-8,2 arasında değişmektedir. Her
yaşta ve cinsiyette görünen bir rahatsızlık olmasına rağmen diğer bağımlılıklara
göre daha erken yaşlarda başlamaktadır.
Özellikle adölesan ve genç erişkinlik dönemi riskin en yüksek olduğu dönemler
olarak görülmektedir. Erkeklerde kızlara
göre 2-3 kat fazla olduğu bildirilmesine
rağmen cinsiyetler arasında fark olmadığını bildiren çalışmalarda vardır. İnternet bağımlılığında eşlik eden başka
psikiyatrik bozukluklar olabilir.
Eşlik eden hastalıklar
İnternet bağımlılığı, madde bağımlılığı
ile karşılaştırıldığında ise benzer mesleki, ailevi ve akademik sorunlara yol açtığı görülecektir. Depresyon ve anksiyete
bozukluklarının internet bağımlılığına
sıklıkla eşlik ettiği söylenebilir. Ancak
eşlik eden diğer psikiyatrik rahatsızlıkların mı internet bağımlılığına yol açtığı
yoksa internet bağımlılığın mı diğer psikiyatrik sorunlara yol açtığını kestirmek
oldukça zordur. Nedeni ne olursa olsun
internet bağımlılığı günümüzde hızla
yaygınlaşmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri insanların hoş olmayan
düşünce ve stres yaratan durumlardan
kaçmak amacıyla interneti rahatlamak
amaçlı kullanmaları olabilir. İnternet,
insanların gerçek kimliklerini saklayabildikleri, farklı biri gibi davranabildikleri ve gerçek dışı ikinci bir yaşam
yarattıkları bir sanal dünya sunmaktadır.
Kişilerin reddedilme, küçük düşme ve
rezil olma gibi olumsuz duygulardan
kurtulma aracı olarak gördükleri bu sanal dünyada daha çok zaman geçirmeye başladıkça dış dünyadan koptukları
görülmektedir. Sonuç olarak aşırı ve işlevsel olmayan internet kullanımı psikiyatrik sorunların ortaya çıkmasına sebep
olabilmektedir. Sosyal fobi, Depresyon,
Anksiyete bozuklukları, Kişilik bozuklukları ve Dikkat Eksikliği Hiperaktivite bozukluğu internet bağımlılığında
en sık rastlanan psikiyatrik tanılardır.
Bu durumlarda eşlik eden rahatsızlıklar
internet bağımlılığının sebebi ya da sonucu da olabilmektedir. Aynı zamanda
kişinin erken yaşlarda internet başında
uzun süre zaman geçirmesinin dikkat
eksikliği gelişmesinde etken olduğu görülmektedir.
Sonuç olarak internet günümüzde vazgeçilmez bir teknolojik gelişme olarak
karşımıza çıkmaktadır. Dolayısı ile aşırı ve uygun olmayan (işlevsiz) internet
kullanımına bağlı ruhsal sorunlar ile ilgili bildirimler de artmaktadır. Bu yüzden özellikle riskli grup olarak nitelendirilebilecek genç erişkinlerde tarama
yapılması ve riskli kişilerin psikiyatri
tarafından değerlendirilip uygun şekilde
tedavi edilmesi gerekir. Özellikle İnternet Bağımlılığına bağlı ikincil ortaya
çıkabilen uykusuzluk, huzursuzluk, sosyal ilişkilerde bozulma iş ve okul başarısında düşme gibi sorunlar karşısında bir
uzman görüşüne başvurulması uygun
olacaktır. Diğer bağımlılıklarda olduğu
gibi internet bağımlılığında da kişinin
ve ailenin bilgilendirilmesi bağımlılığın
önlenmesinde önemlidir. Bu amaçla hastanemiz bünyesinde İnternet bağımlılığı
polikliniği açılmıştır. Başvuran kişilere
ayrıntılı bir psikometrik inceleme ve
psikiyatrik muayene yapılarak, sonucuna göre gerekli önerilerde bulunulmakta
ve tedavi gerektiren vakalar psikiyatrik
takibe alınabilmektedir.
Bırak Gam, Kederi Yaralı Gönlüm,
Yüce Dağdan Duman Çekilir Bir Gün,
Çapa Vurulmadık Bu Topraklara,
İlkbahar Da Tohum Ekilir Bir Gün,
Gün Olur Dikleşir Eğilen Başın,
Yaşam Boyu Akmaz Kan İle Yaşın,
Matem Müjdeleyen Kanlı Baykuşun,
Ocağına İncir Dikilir Bir Gün,
Unuttu Dediğin Dost Seni Anar,
Alnının Terini Sofraya Sunar,
Sana Kutsal Gelen Bin Yıllık Çınar,
Fiske Vuruşuyla Yıkılır Bir Gün,
Meyveye Dönüşür Kuruyan Dallar,
Kaplani Giyinir Yeşiller Allar,
Gelir Bayram Günü Çalar Davullar
Ak Eller Kına Yakılır Birgün
Kaplani
YAŞAMA SANATI 9
»» ÜNİVERSİTEMİZDEN HABERLER
MEZUNLARIMIZA
GÖRKEMLİ UĞURLAMA
Turgut Özal Üniversitesi’nde okuyan 935 öğrenci görkemli bir törenle mezun oldu.
Diplomalarını Prof. Dr. Abdulkadir Şengün’den alan öğrenciler tören sonunda kep attı.
Öğrenciler, aileler ve akademisyenler sevinç ve hüznü bir arada yaşadı.
10 YAŞAMA SANATI
T
ürkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın adını taşıyan üniversitemiz, 2013-2014 mezunlarını
verdi. 935 mezun için ATO Kongre Merkezi
Congresium’da görkemli bir tören düzenledi. Rektör Prof. Dr. Abdulkadir Şengün ve
dekanların ev sahipliğindeki törene öğrencilerin aileleri büyük ilgi gösterince, salonda
adeta izdiham yaşandı. Üniversiteye bağlı
çeşitli fakülte, yüksekokul ve enstitülerden
mezun olan yerli ve yabancı öğrencilerin heyecan ve mutluluk, yakınlarının büyük gurur
yaşadığı törende, ayrılığın da hüznü vardı.
“Bu gururu tarif etmek çok zor”
Televizyon ekranlarının ünlü ismi Ufuk
Özkan’ın sunuculuğunu üstlendiği törende
Rektör Prof. Dr. Şengün anlamlı, bir o kadar
da duygu yüklü bir veda konuşması yaptı.
“Üniversitemiz, evladımız gibi sevdiğimiz
yüzlerce bilgi dolu dimağı, heyecanla atan
kalbi hayata adım attırmak üzere. Bu gururu tarif etmek çok zor” diyen Prof. Şengün
mezun olan öğrenciler kadar heyecanlı olduğunu sözlerine ekledi. Konuşmasında öğrencilere tavsiyelerde bulunan Şengün, “Bugün
sizin için bir bitiş değil yeni başlangıçların
ilk adımı. Hangi işi yapacaksınız, elinizden
gelenin en kalitelisini ve iyisini yapmaya çalışın. Değer verin ve değer katın. Yeni hayatınızda da sürekli öğrenmeye, bilgi haznelerinizi doldurmaya gayret edin” ş e k l i n d e
konuştu. Prof. Dr. Şengün,
mezun olan gençlerin ailelerine ise, “Çocuklarınızı
kendi evladımıza nasıl bir
üniversite eğitimi verilmesini istersek o şekilde yetiştirmeye gayret ettik” diye
seslendi. Mezuniyet töreninde ünlü piyanist Tuluyhan Uğurlu parçalarıyla
keyifli dakikalar yaşattı.
Birincilere ödül, proje
sahiplerine plaket
Rektör Prof. Dr. Abdulkadir Şengün’ün konuşması uzun süre alkışlanırken, törende
daha sonra öğrencileriyle birlikte birbirinden
başarılı projelere hayat veren öğretim üyelerine plaket takdim edildi. Turgut Özal Üniversitesine bağlı fakülte, yüksekokul ve enstitülerden birincilikle mezun olan gençlerin,
dekanlar tarafından ödüllendirildiği törende,
mezun olan öğrenciler de diplomalarını almanın sevincini yaşadı.
YAŞAMA SANATI 11
»» ÇOCUK PSİKİYATRİ
Doç. Dr. Pınar YURTBAŞI
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Ergen Psikiyatrisi A.D.
Çocuk ve Gençlerimizi
Cinsel İstismara Uğramaktan
Nasıl Koruyalım?
Cinsellik hakkında çocuğa bilgi vermek için en uygun kişiler anne babalardır. Buna rağmen
anne babalar kendilerini bu konuda bilgi vermede yetersiz bulur ve soruları geçiştirmeye
çalışırlarsa, çocuklar yaşları ilerledikçe sorularına başka yerlerden cevap aramaya girişebilirler.
Böylece anne babalar çocuğun bu konuda sağlıklı bilgiye ulaşıp ulaşmadığını öğrenme şansını
kaybedebilirler.
12 YAŞAMA SANATI
N
e yazık ki son yıllarda çocuk ve
gençlere yönelik cinsel istismar
olaylarına dair içimizi bulandıran haberlere basın yayın organlarında
sıkça rastlamaktayız. Toplumda bilincin
artması, Çocuk İzlem Merkezleri (ÇİM)
gibi yeni yapılanmalara ağırlık verilmesi
belki bu çocuk ve gençlerin daha önce
suskun kalırken şimdi fark edilip yardım
almalarını sağlıyor olabilir. Umarız böyledir. Ancak çocuklarımızı korumak için
bilinci daha da arttırmak gerektiği kanaatindeyim. Bu yazıyı çocuğu olan herkes başta olmak üzere çocuklarla çalışan
hekim, öğretmen, psikolog, psikolojik
danışman, sosyal hizmet uzmanı, pedagog gibi mesleklere mensup insanların
okumaları ve daime tetikte olmalarının
çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yazıda genel bilgiler, bu amaçla bir araya
getirilmiştir.
Çocukta Cinsel Gelişim ve Eğitim
Çocuklar genellikle iki yaşından itibaren bedenlerini keşfetmeye ve merak etmeye başlarlar. Bu keşif sırasında doğal
olarak cinsel organlarını da fark ederler.
Aşağı yukarı aynı yaşlara rastlayan tuvalet eğitimi çocukların cinsel organları
hakkındaki meraklarını daha da arttırabilir. Çocuklar, tesadüfen cinsel organlarına dokunduklarında, hoşlanma hissederler ve bu yüzden bu davranışı daha
sık tekrar edebilirler. Bunu oyun amaçlı
yapsalar da bu durum anne babaları endişelendirebilir. Anne babalar çocuğun
bu davranışlarını engellemeye çalışırsa
çocuk daha fazla merak duyacak, engellenme karşısında suçluluk duyguları
oluşabilecektir. Çocuğun bu davranışı doğaldır ve çocuk sadece bedeninin
herhangi bir bölümüne dokunmaktadır.
Çocuk biraz daha büyüdüğünde cinsellik hakkında bazı bilgiler verilebilir. Bu
dönemde çocuğun davranışları normal
ve doğal olarak kabul edilmelidir.
Çocuğun cinsel organları
konusundaki ilgisi abartılıysa
ya da çocuk sık sık cinsel
organlarına dokunuyorsa bu
durum çocuğun yaşamında
stresin belirtisi ya da
uygunsuz cinsel davranışlara,
istismara, ortamlara maruz
kaldığının bir işareti olabilir.
Böyle bir şüphe varlığında
daha dikkatli izlemek ve
uzmana başvurmak doğru bir
hareket olabilir.
Ancak, çocuğun cinsel organları konusundaki ilgisi abartılıysa ya da çocuk sık
sık cinsel organlarına dokunuyorsa bu
durum çocuğun yaşamında stresin belirtisi ya da uygunsuz cinsel davranışlara,
istismara, ortamlara maruz kaldığının
bir işareti olabilir. Böyle bir şüphe varlığında daha dikkatli izlemek ve uzmana
başvurmak doğru bir hareket olabilir.
Biraz daha büyüdüğünde yani üç beş
yaşlarında temel cinsellik özelliklerine
ilgi göstermeye başlarlar. Kız ya da erkek olduğunu iyice fark eder ve kendi
cinsel kimliğine dair davranışları öğrenmeye, özdeşim yapmaya yönelir. Bebeklerin nereden geldiklerini, neden kız ve
erkeklerin bedenlerinin farklı olduğunu
sorabilirler. Anne babalar bu durumda
çocukların sorularını anlayabilecekleri
basitlikte fakat doğru terimleri kullanarak cevaplandırmalıdırlar. Sorular cevaplandırılırken anne babaların konuyu
doğal bir olgu olarak ele almaları, utanç
sergilememeleri çocuğun konuya yalnızca gereken ilgiyi göstermesine yardımcı olacaktır.
Çocukların büyük çoğunluğu bu dönemde kendi cinsel organlarıyla ya da arkadaşlarının cinsel organlarıyla oynamak
isteyebilirler. Bu durum, yetişkinlerin
cinsellik hakkındaki tutumlarından farklı olarak değerlendirilmelidir. Çocuğun
bu ilgisinin yalnızca meraktan kaynaklandığı dikkate alınmalıdır. Çocuk yalnızca merakı yüzünden sergilediği bu
davranışları yüzünden cezalandırmamalı ya da azarlanmamalıdır.
Öte yandan bazı kültür ve inanışlar gereği bazı aileler çocuğun bu tip davranışlarının aile terbiyesine uygun olmadığını
düşünülebilirler. Böyle bir durumda çocuğa, bu tip bir ilginin normal olduğunu ama herkesin önünde bu gibi davranışlarda bulunmanın uygun olmadığını
söylenmelidir. Bu durum, aynı zamanda
çocuğun, herkesin bedeninin özel oldu-
YAŞAMA SANATI 13
»» ÇOCUK PSİKİYATRİ
Senden büyüklerin seni
sıkıştırması, eşyanı ya da
paranı alması, seni tehdit
edip kimseye söyleme
demesi kötü bir sırdır. Çünkü
kimsenin senin eşyanı ya da
paranı almaya hakkı yoktur.
Kimsenin sana, rahatsız edici
şekilde kötü dokunmaya da
hakkı yoktur. Tüm bunlar
kötü sırlardır ve kendini iyi
hissetmenin tek yolu; bunu,
güvendiğin büyüklerine
anlatman ve onlardan yardım
istemendir.
ğu, muayene sırasında doktorun ya da
herhangi bir acı duyduğunda ailesinin
dışında, kimsenin bedenine dokunmasına izin vermemesi gerektiğini öğretmek
için de iyi bir fırsat olabilir. Böylece çocuk cinselliği, doğal ama kişiye özel bir
davranış olarak algılayabilecektir.
Bu dönemde bazı çocuklar karşı cinsten
ebeveynlerinin cinsel organları ile ilgilenmeye başlayabilirler. Kız çocukları
babalarının ilgisini çekme konusunda
anneleriyle yarışmaya girebilirler, anne
babalarının cinsel yaşamları hakkında
sorular sorabilirler. Anne babaların, çocuğun merakını gidermek adına, cinsel
»» Çocuk ve Gençlerimizi Cinsel İstismara Uğramaktan Nasıl Koruyalım?
yaşamları hakkında çocuğa bilgi vermeleri sakıncalıdır. Cinsel yaşamın özel
bir konu olduğu ve başkaları ile paylaşılamayacağı ifade edilmelidir. Çocuğun
anne baba ile aynı odada yatması, anne
babanın evde çıplak dolaşmaları, çocuğun merakını daha fazla arttıracaktır.
Bu nedenle, doğduğu günden itibaren
en kısa zamanda çocuğun odası ve yatağı ayrılmalıdır. Çocuğun sorularının
kaynağı, bilmediği bir konuya duyduğu
meraktır. Bu durum normaldir ve ailenin
anlayışlı tutumu ile kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Cinsellik hakkında çocuğa bilgi vermek
için en uygun kişiler anne babalardır.
Buna rağmen anne babalar kendilerini
bu konuda bilgi vermede yetersiz bulur ve soruları geçiştirmeye çalışırlarsa,
çocuklar yaşları ilerledikçe sorularına
başka yerlerden cevap aramaya girişebilirler. Böylece anne babalar çocuğun bu
konuda sağlıklı bilgiye ulaşıp ulaşmadığını öğrenme şansını kaybedebilirler.
Cinsel eğitim konusunda anne babaların en sık sorduğu soru, çocuğu anne
ve babadan hangisinin aydınlatacağıdır.
Bu sorunun cevabı, “Çocuk kime soruyorsa, o” dur. Çocuğunuz sözü geçen
yaşta olmasına rağmen cinsellikle ilgili
sorular sormayabilir ya da çocuğunuz
altı yaşında olduğu halde bu soruları
sormaya yeni başlayabilir. Her çocuğun
gelişim hızının birbirinden farklı olduğu
unutulmamalıdır. Aileler de birbirinden farklıdır. Bu nedenle, çocuğun soru
sormamasının nedeni, böyle bir rahatlığı hissetmiyor olması ya da daha önce
engellenmiş olması olabilir. Böyle bir
durumda çocuk merakını arkadaşları ile
oynarken gidermek isteyebilir. Anne babalar bu durumun farkında olduklarını
çocuklarına hissettirebilir ve bu durumu
çocuğu bilgilendirmek için bir fırsat olarak değerlendirebilirler.
Cinsel ilgiler yedi sekiz yaş döneminde
ergenliğe kadar genelde azalır. Cinsel
olgunlaşmayla bedensel değişikliklerin
belirmesi ve hormonların üretime başlamasıyla ergenlik döneminde yeniden
canlanır. Çocukluğunda anne babası
tarafından bilgilendirilmeyen ergenin
bu zorlu döneminde çok az şansı vardır.
Çocukken soruları yanıtlanmadığı ya da
yanlış yanıtlandığı, ihtiyaçları olduğunda yardım edilmediği için zorda kaldıklarında da ana babalarına başvurmazlar
ve sadece okuduklarıyla yetinebilirler.
Çocuğun cinsel konulardaki merakı
daha önce de belirtildiği üzere öteki
meraklar gibi yerinde ve sağlıklıdır. Bu
dünyayı tanıma ihtiyacından doğmaktadır. Aslında sağlıksız merak yoktur. Ancak merakın sağlıksız doyumu vardır.
Kınanan merak saplantı haline gelebilir.
Çocuklarınıza öğretmeniz ve kendilerini daha iyi koruyabilmeleri için gereken
önemli bilgiler ve bunları nasıl anlatacağınız aşağıda aktarılmaya çalışılmıştır.
Çocuğunuza Anlatın ve Öğretin
İyi dokunma: Seni mutlu eden, rahatsız
etmeyen dokunmalar iyi dokunmadır.
Sevdiğin kişilerin sarılması ve öpmesi
güzel bir şeydir. Örneğin, uyandığında
annenin sana sarılması ve öpmesi. Babanın iyi geceler dilemek için sarılması
ve öpmesi; anneanne ve büyükbabanın
ziyarete geldiklerinde herkesin birbirini
kucaklaması ve öpmesi.
Kötü dokunma: Kendini rahatsız hissetmene neden olan dokunmalar genellikle kötü dokunmalardır. Canını acıtan
dokunma kötü dokunmadır. Dokunulmasını istemediğin halde sana dokunulursa bu kötü bir dokunmadır. Dokunan
kişi kendini rahatsız hissetmene neden
14 YAŞAMA SANATI
oluyorsa, bu kötü bir dokunmadır. Dokunma seni korkutuyor ve sinirlendiriyorsa, bu kötü bir dokunmadır. Sana
vurulması, itilmen kötü dokunmadır.
Kötü dokunan kişi tanıdığın ya da tanımadığın, yaşıtın ya da senden büyük bir
kişi olabilir.
Sana kötü dokunulduğunu hissediyorsan
bunu mutlaka güvendiğin bir büyüğünle (anne, baba, öğretmen, aile büyükleri
vb.) paylaş. Bunu yapan kişi saklaman
gerektiğini söylerse ve tehdit edilirsen,
mutlaka söylemen gerektiğini unutma.
İyi sır: Seni ve başkalarını çok mutlu
eden sırlar iyidir. Sevdiğin bir kişi için
hazırladığın özel bir hediyeyi saklamak,
bir sürpriz partiyi saklamak, oyun oynarken arkadaşınla özel bir şifrenizin
olması, arkadaşınla ya da ailenle aranda
özel bir şifrenin olması, çok sevdiğin bir
oyuncağınla uyuman gibi.
Kötü sır: Kötü sırlar, seni endişelendiren, içten içe üzen olaylardır. Sana vuran, tekme, yumruk atarak canını acıtan
arkadaşın varsa bunu sır olarak saklaman iyi değildir. Çünkü kimsenin senin
canını acıtmaya hakkı yoktur. Senden
büyüklerin seni sıkıştırması, eşyanı ya
da paranı alması, seni tehdit edip kimseye söyleme demesi kötü bir sırdır. Çünkü kimsenin senin eşyanı ya da paranı
almaya hakkı yoktur. Kimsenin sana,
rahatsız edici şekilde kötü dokunmaya da hakkı yoktur. Tüm bunlar kötü
sırlardır ve kendini iyi hissetmenin tek
yolu; bunu, güvendiğin büyüklerine anlatman ve onlardan yardım istemendir.
Bir arkadaşın sakladığı kötü bir sırrı seninle paylaşır ve kimseye söyleme derse, onu bu sırrı bir büyüğüne söylemesi
için ikna etmeye çalış. Hala söylememekte kararlıysa arkadaşının iyiliği için
bunu sen yap.
Kaybolduğunda:
Kural-1: Anneni-babanı aramak için
dolaşmaya başlama. En son birlikte olduğunuz yerde, sabit bekle.
Kural-2: Güvenli kişiyi tespit et. (Güvenlik görevlisi, polis, kasiyer, danışma
gibi)
Kural-3: Biri “anneni buldum, seni
götürebilirim” derse, hayır de. Zorlarsa
bağır.
Genel Güvenlik Kuralları
●● Tanımadığım ya da tanıdığım bir ki-
şinin evine gitmek, arabasına binmek
için mutlaka ailemden izin alırım.
●● Korkmuşsam,
tedirginsem, tehdit
edilmişsem bunu mutlaka aileme
söylerim.
●● Annemin-babamın telefon numarala-
rını, adresimizi bilirim.
●● Dışarıda oynarken (yalnız başıma ya
da arkadaşlarımla) bilmediğim yerlere gitmem.
●● Kiminle ve nerede olduğumu ailem
bilir, eve zamanında gelirim.
●● İstemediğim şeylere “hayır” derim.
●● Verilen hediyeyi ailemin haberi ol-
madan kabul etmem.
Ailelere Öneriler
♦♦ Çocuklarınıza telefon numaralarınızı
ve adresinizi öğretin.
♦♦ Gittiğiniz yerlerde buluşma noktası
belirleyin.
♦♦ Çocuğunuzun kiminle, nerede, ne
zaman olduğunu takip edin ve söylemesini isteyin. Siz de kendinize ait bu
bilgileri paylaşırsanız, çocuklarınıza
örnek olursunuz.
♦♦ Planlamanızda olabilecek değişiklik-
ler için çocuklarınızı önceden haberdar edin. Örneğin; “Gecikirsem seni
şu kişi alabilir.” “....... komşumuzun
evinde beni bekleyebilirsin.” “Bir
terslik olduğunda sadece ............ kişilerin verdiği bilgiler doğrudur.”
♦♦ Çocuğunuzun anlattıklarını yargı-
lamadan dinleyin. Dinlerken sakin
kalmaya, tepkilerinizi kontrol etmeye
özen gösterin ki anlattıkları yarıda
kalmasın ya da bu son anlatışı olmasın!
♦♦ Çocuğunuza “kötü sonla biten” ger-
çek yaşam öyküleri ya da hikayeler
anlatmak yerine, doğru davranışların
yer aldığı örnekler anlatın. Amacımız
onları korkutmak değil korumak.
Lütfen onları dinleyin, sorduğu sorunun ötesine geçmeden sadece sorduğu
kadarını yanıtlayın. Eğer o anda bir cevap veremeyecek durumda iseniz veya
vereceğiniz cevabın uygun olup olmayacağından emin değilseniz, “şu anda iyi
bir cevap veremeyebilirim, bu konuyu
En vefakar dostumuz
gölgemizdir, bilirsiniz.
Ama unutmayın ki; O da
yoldaşlık etmek için güneşli
havayı bekler.
Hegel
senin için öğreneceğim” diyerek zaman
kazanıp, uygun ve doğru bilgiyi en kısa
sürede çocuğunuzla paylaşabilirsiniz.
Çocuklarımız sorularına bizden cevap
bulamazlarsa, cevap arayışları onları
çoğu zaman yanlış kaynaklara yöneltir
ve gerekenden fazla ya da yanlış bilgi
edinmelerine sebep olabilir. .
Konuyla ilgili önerebilecek kaynaklar
●● Çocuklarımızla Cinsellik Hakkında
Nasıl Konuşalım?
●● Alfa Yayınları / Z. Bengi Semerci
●● Anne, Ben Nasıl Doğdum?
●● Morpa Kültür Yayınları / Necla Tuzcuoğlu, Semai Tuzcuoğlu
●● Çocuklara Cinsel Konuda Ne Söylenmeli, Nasıl Söylenmeli?
●● Esin Yayınevi / Françoise Cholette-Perusse
●● Bana Neler Oluyor?
●● Ben Nereden Geldim?
●● Sistem Yayıncılık / Peter Mayle
●● Sır Versem Saklar Mısın?
●● Kidz Redhouse Çocuk Kitapları / Jennifer Moore-Mallinos
●● Çağlar Tanımadığı İnsanlarla Bir Yere
Gitmez
●● Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/
Christian Tielman, Sabine Kraushaar
●● Kayıp Çocuk Odası
●● h t t p : / / m e b k 1 2 . m e b . g o v. t r / m e b _
iys_dosyalar/06/06/706052/dosyalar/2013_09/16034748 _yidokunma.
pdf 13/05/2014
●● Eyre, R. ve Eyre, L. 1999 Çocuğuma
Cinselliği Nasıl Anlatırım. İstanbul:
Beyaz Yayınları
●● Salk, L. 1993 Çocuğun Duygusal Sorunları. İstanbul: Remzi Kitapevi
●● Yavuzer, H. 1985 Çocuk Psikolojisi. İstanbul: Altın Kitaplar Matbaası
YAŞAMA SANATI 15
»» ENDOKRİNOLOJİ
Doç. Dr. Hüseyin DEMİRCİ
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Endokrinoloji Bilim Dalı
OBEZİTE (Şişmanlık)
Obezite tanısını koymak için vücutta yağ miktarının artmış olduğunu saptamak lazımdır. İdeal
ağırlığın üzerinde olmak her zaman obezite anlamına gelmez. Örneğin kasları çok gelişmiş bir
sporcunun ağırlığı ideal ağırlığın üzerinde olabilir ama yağ miktarı normaldir.
O
bezite Dünya Sağlık Örgütü
(WHO) tarafından, “insan sağlığını olumsuz şekilde etkileyecek miktarda vücutta aşırı yağ birikimi”
olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, obeziteyi hem vücut yağ miktarı hem de sağlık ile ilişkilendirmektedir.
Obezite tanısı
Obezite tanısını koymak için vücutta yağ
miktarının artmış olduğunu saptamak
lazımdır. İdeal ağırlığın üzerinde olmak
her zaman obezite anlamına gelmez. Örneğin kasları çok gelişmiş bir sporcunun
ağırlığı ideal ağırlığın üzerinde olabilir
ama yağ miktarı normaldir.
Obezite tanısını koymak için vücut kompozisyonunu bilmek gereklidir. Bunlar
16 YAŞAMA SANATI
boy, ekstremite uzunluğu, bel çevresi,
kalça çevresi, cilt kalınlıkları ölçümü,
vücut yüzeyi, vücut volümü, vücut kitle
indeksi ve vücut dansitesidir.
Obezitenin sebep olduğu sağlık riskini
hesaplamak için bel çevresi veya bel/
kalça oranı uygundur. Vücut yağının
%90’ı cilt altındadır. Bunun yanında bir
çok organı da çevreler ve karın organlarının etrafında birikir. Kemik, yağ dokusu, kan hücreleri ve adale gibi metabolik
aktif dokular vücut ağırlığının %75’ini
teşkil eder. Su, erkeklerde vücut ağırlığının %60’ını, kadınlarda %50’sini teşkil
eder. Yağlar, gelişmiş adaleli atletlerde
vücut ağırlığının %10’unu ve obezlerde ise hemen hemen %50’sini teşkil
eder. Normal vücut yapısının %15’ini
protein, %5,3’ünü mineral teşkil eder.
Böylece, vücudun moleküler yapısının
%99,4’ünü su, yağ, protein ve mineral
teşkil eder. Kadın ve erkeklerde vücut
yağlarına göre obezite kriterleri Tablo
1’de gösterilmiştir.
Tablo 1: Kadın ve Erkeklerde Vücut Yağ Oranına Göre Obezite Kriterleri
Kategori
Erkek
Kadın
Normal
%12-20
%20-30
Sınır
%21-25
%31-33
Obezite
%25 üstü
% 33 üstü
Bel/kalça oranının (BKO) obezite
komplikasyonları ve mortalite ile yakın
ilişkisi vardır. Bel çevresinin erkekte
102 cm’yi, kadında 88 cm’yi geçmesi
riskin arttığını gösterir. Erkek için BKO
0.9, kadın için 0.8’dir.
Bel çevresi:
Kadında 88 cm üzeri
Erkekte 102 cm üzeri
Bel/kalça oranı:
Kadında 0.8 üstü
Erkekte 0.9 üstü abdominal obeziteyi gösterir.
Obezite tanısında en çok kullanılan yöntem Vücut Kitle İndeksi (VKİ) dir. Buna
göre overweight (toplu) ve obez tanısını
koyabilmek için kişinin kilogram cinsinden ağırlığı, boyunun metre cinsinden
karesine bölünür.
Ağırlık (kg)
VKİ=
Boy (m)2
Her ne kadar adalesi gelişmiş, yağlı olmayan kişilerde sağlık riski olmaksızın
VKİ yüksek çıkabilirse de, genel olarak
VKİ erişkinlerin toplam vücut yağ kitlesiyle yakından ilgilidir.
Obezite tanısında bel çevresi de kullanılır. Bu abdominal yağ kitlesi ile yakından ilişkilidir. Abdominal yağ kitlesi
yüksek olanlar damar sertliğine (atheroskleroz) daha yatkındırlar. Tablo 2’de
erişkinlerde VKİ ve bel çevresi ölçümleri ve buna göre obezite tanısı konulması
görülmektedir.
Tablo 2: Erişkinlerde VKİ ve Bel Çevresi Ölçümleri.
Hastalıkların relatif riski
Bel çevresi (cm)
E≤102
E>102
Kategori
VKİ
K≤88
K>88
Zayıf
<18.5
Normal
18.5-24.9
Overweight (toplu) 25.0-29.9
Artmış
Yüksek
Obezite
Sınıf 1
30.0-34.9
Yüksek
Çok yüksek
Sınıf 2
35.0-39.9
Çok yüksek
Çok yüksek
Sınıf 3*
≥40.0
Son derece yüksek Son derece yüksek
*(İleri obezite=Morbid Obezite)
Obezite Epidemiyolojisi
Tüm dünyada yapılan 1960’dan önceki çalışmalar obezitenin yaygınlığında
orta derecede bir artmayı gösterirken,
1994’ten itibaren ise ürkütücü bir artma
olduğunu göstermektedir. Daha sonraki
yıllık oranlar da obezite prevalansının
artmaya devam ettiğini göstermektedir.
Obezite sıklığının dünyada gittikçe artmasının nedeni sosyokültürel faktörler,
biyolojik faktörler ve davranışsal faktörlerle birlikte gıda çeşit ve alımının
artması, alkol tüketiminin artması ve
medeniyetin ilerlemesi ile birlikte fizik
aktivite ve günlük enerji tüketiminin
azalmasıdır.
Türkiye’de 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi DETAM ve
T.C. Sağlık Bakanlığının ülkemizin 15
ilinde 20 yaş ve üzerinde 24.788 olgu
üzerinde yaptığı TURDEP-I çalışmasına göre obezite prevalansı %22,3’dür.
TURDEP-I çalışmasından 12 yıl sonra,
2010 yılında aynı grup tarafından, aynı
illerde 20 yaş ve üzerinde 26.499 kişi
üzerinde yapılan TURDEP-II çalışmasına göre ise genel obezite sıklığı %31,2
bulunmuştur. Aradan geçen 12 yılda
kadınlarda obezitenin %34, erkeklerde
ise %107 oranında artmış olduğu anlaşılmaktadır.
Obezite Tipleri
Obezitenin birçok tipleri vardır. Hipersellüler (hiperplazik) obezite, hipertrofik
obezite, elma tipi, armut tipi obezite,
android obezite, gynoid obezite, sigarayı kesince ortaya çıkan obezite, psikiyatrik birtakım bozukluklarda ortaya çıkan
obezite, genetik sendromlarla birlikte
ortaya çıkan obezite gibi tipleri vardır.
Şekil 1’de elma ve armut tipi obezite görülmektedir.
Obezitenin Nedensel Sınıflandırılması
Endokrin Obezite:
●● Hipotalamik bozukluklar
●● Cushing Sendromu
●● PKOS (Polikistik Over Sendromu)
●● İnsülinoma
●● Hipotiroidi: Metabolik aktivite azal-
dığı için kilo alırlar. Kilo alma ekseriya orta derecededir. İleri derecede
obezite çok nadirdir.
●● Büyüme hormonu (BH): BH eksikli-
ğinde, yağsız vücut kitlesi azalmış ve
yağ kitlesi artmıştır. BH tedavisi vücut ve organ yağ kitlesini azaltır.
YAŞAMA SANATI 17
»» ENDOKRİNOLOJİ
»» Obezite (Şişmanlık)
Sigarayı Kesme: Sigarayı bırakanlarda
kilo alma çok sıktır. Bu en azından kısmen nikotinin kesilmesindendir. İlk birkaç haftada 1-2 kg, takiben 4-6 ayda 2-3
kg alınır. Ortalama kilo alma 4-5 kg’dır,
fakat daha fazla da olabilir. Araştırmalara göre sigarayı bırakma obezite oranını
sigara içmeyenlere nazaran erkeklerde
2.4 kat, kadınlarda 2 kat artırır. Sigarayı
bırakmadan sonra kilo alma açıkça görüldüğü için, sigarayı bırakmayı planlayanlara kalori alımını azaltma ve egzersiz önerilir.
Binge (çok aşırı) yemek yeme bozukluğu: Kontrol altına alınamayan yemek
yeme nöbetleri ile kendini gösteren psikolojik bir hastalıktır. Hasta, serotonin
salgısını etkileyen ilaçlarla tedaviye cevap verir.
●● Antipsikotikler (Fenotiazinler ve Bu-
Sedanter (Hareketsiz) Yaşam: Enerji
kullanımını azaltır ve kilo almayı uyarır.
Obezite İle Birlikte Görülen Doğumsal Hastalıklar
Obezitenin Oluşumu
●● Antidepresanlar
Diyet İle İlgili Obezite: Birkaç bölümde incelenir.
Sigarayı bırakanlarda kilo
alma çok sıktır. Bu en
azından kısmen nikotinin
kesilmesindendir. İlk birkaç
haftada 1-2 kg, takiben
4-6 ayda 2-3 kg alınır. Bu
nedenle sigarayı bırakmayı
planlayanlara kalori alımını
azaltma ve egzersiz önerilir.
İlaçların Neden Olduğu Kilo Alma:
tirofenonlar)
●● Antiepileptikler
●● Steroidler
●● Adrenerjik antagonistler
●● Serotonin antagonistleri
●● Antidiyabetikler
Bazı ilaçlar özellikle psikoaktif ajanlar
ve hormonlar kilo aldırırlar. Sadece yüksek dozda kortikosteroid tedavisi görenler hariç, genelde ilaçlar gerçek obeziteye neden olmazlar.
Antipsikotikler ekseriya kilo aldırırlar. Diğer psikotrop ilaçlar arasında,
trisiklik antidepresanlar, amitriptilin
karbonhidratlı gıdaların tercihine ve
kilo almaya sebep olur. Lityum da kilo
aldırır. GABA reseptörlerini etkileyen
valproate olguların % 50’den fazlasında
kilo almaya sebep olur. Glukokortikoidler vücutta, Cushing sendromuna benzer
şekilde gövde, boyun ve sırtta yağ birikimine sebep olurlar. Genellikle günde
10 mg veya üstü prednisone (veya benzeri) alanlarda böyle olur. Meme kanseri
ve AİDS’lilerde kullanılan bir progestin
olan Megestrol Asetat iştahı arttırır ve
kilo almaya neden olur, artan kilo yağdır. Serotonin antogonisti cyproheptadine kilo aldırır. İnsülin, muhtemelen
hipoglisemi yaparak iştahı uyarır. İnsülinle tedavi edilen diyabetik hastalarda
ve endojen insülin salınımını arttıran
sülfonilürelerle tedavi olan diyabetik
hastalarda kilo alma olur. Buna karşıt
olarak, insülinin etkisini kuvvetlendiren
metforminde ise kilo alma problemi olmaz.
18 YAŞAMA SANATI
Aşırı Yeme: Günlük enerji ihtiyacını
aşan gıda alımı normal ağırlıklı erkek ve
kadınlarda şişmanlığa neden olur. Aşırı
yemeyi kesince kilo kaybederler.
Yemenin dizginlenmesi: Genellikle toplumun üst sosyoekonomik sınıfındaki
kimseler normal ağırlıklarını devam
ettirmek için yemeyi dizginlerler. Aşırı dizginlerlerse kilo kaybı olur. Fakat
kısıtlamada ileri gider, çok kilo kaybederlerse birden kontrol kaybı olup, aşırı
yeme başlayabilir.
Japon Sumo güreşçileri senelerce günde 2 kere çok büyük miktarlarda yemek yerler fakat çok aktif bir egzersiz
programları vardır. Viseral yağları toplam ağırlıklarına göre azdır. Fakat aktif
sumo güreş yaşamları bitince aşırı kilolu
kalmaya meyil gösterirler ve diabetes
mellitusun (şeker hastalığı) gelişmesi
büyük bir ihtimal dahilindedir.
Yemek sıklığı: Sık sık ve az yenirse insülin salgısı da az olur ve kilo normalde kalır. Az sayıda fakat çok miktarda
yenirse insülin salgısı daha çok olur ve
obezite olur.
Diyette yağ miktarı: Yüksek yağlı diyetlerin obeziteye neden olduğu gösterilmiştir.
Gece yeme sendromu: Obezitedeki zararlı yemek alışkanlığına bir örnektir.
Uyku bozukluğu ile ilgilidir. Uyku apnesinin bir komponenti olabilir. Gündüz
uyku hali ve gece uykusuz kalma hali
sıktır.
Genetik Obezite: Genetik faktörler
obeziteyi 2 yolla etkilerler. Birincisi
bazı genler ve kromozomal anormallikler obezite gelişmesinde esas faktördür.
İkincisi, çevresel faktörler bazı genleri
etkileyerek obeziteye sebep olurlar.
Obezite oluşumunda enerji dengesi yanında, genetik ve çevresel etkilerin rolü
büyüktür.
Enerji dengesi: Obezite, uzun süre aşırı kalori alımından sonra ortaya çıkan
bir hastalıktır. Mide-barsak sistemi çok
miktarda gıdayı emebilme kapasitesine
sahiptir. Çok az miktarda aşırı enerjinin
bile uzun süre alımı vücut yağında büyük artmalara sebep olur. Günlük kalori
ihtiyacının %5 fazla alınması, 1 yılda
yağ dokuda 5 kilo artışa sebep olur.
Genetik ve çevresel faktörler: İnsanlarda
genetik faktörler vücut kitle indeksinde
değişikliği takriben %40 kadar etkilemektedir. Çocukken obez olan veya
anne babada obezite hikayesi olanların
erişkin yaşta obezite riski artmaktadır.
Çevresel faktörler olarak ev dışı yemekler, atıştırmalar, öğünlerin büyüklüğü,
hareketsiz yaşamın artması, hareket azlığı sayılabilir.
Obezite Komplikasyonlari
Mekanik komplikasyonlar:
♦♦ İskelet sistemi: Osreoartroz (kireç-
lenmeler)
♦♦ Solunum sistemi: Obstrüktif uyku
apnesi (uykuda solunumun kısa sureli durması)
♦♦ Gastroözofageal reflü (mide içeriği-
nin yemek borusuna geri kaçışı)
♦♦ Alt ekstremitede venöz staz (bacak-
larda şişlik ve varisler)
♦♦ Stres inkontinansın (idrar kaçırma)
♦♦ Pseudotümör serebri
Metabolik komplikasyonlar:
Obezite Tedavisi
çoğunda imkansız olduğunu göstermiştir. Obezlerin tedavisinde hedef sadece
kilo kaybı değil, davranış ve yaşam şekli
değişikliği olmalıdır. Orta derecede kilo
kaybı (örneğin total vücut ağırlığının
%10’ unu kaybetmek) obezite ile birlikte olan kan basıncı yüksekliği, diyabet,
kan yağları yüksekliği ve eklem ağrılarının düzelmesinde yarar sağlayacaktır.
Klinik çalışmalar, pratikte çoğu hastaların, 12 – 16 haftada 4 – 8 kg kadar kilo
kaybettikten sonra artık kilo kaybının
devam etmesinin durduğunu göstermiştir. Buradan obezite tedavisinde esas hedefin ideal veya normal kiloya dönmek
değil, orta derecede kilo kaybettirmek
ve eriştiği bu kilonun idame edilmesini
sağlamak, yeniden kilo almayı önlemek
olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Obez kişiler genellikle kafalarındaki
ideal kilolarına dönmek isterler. Fakat
yapılan çalışmalar bunun hemen hemen
Obezitede çeşitli tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Obezitedeki tedavi yöntemleri tablo 3’de gösterilmektedir.
♦♦ Tip 2 Diabetes Mellitus (şeker hastalığı)
♦♦ Hipertansiyon (yüksek tansiyon)
♦♦ Kardiyovasküler hastalık (kalp da-
mar hastalıkları)
♦♦ Dislipidemi (kolesterol ve trigliserid
yükseklikleri)
♦♦ Safra taşı
♦♦ Psikolojik rahatsızlıklar (depresyon)
Hormonal komplikasyonlar:
♦♦ İnfertilite (kısırlık)
♦♦ PKOS (Polikistik Over Sendromu)
♦♦ Kanser (Meme, rahim, yumurtalık,
safra kesesi, kolon (kalın barsak)
kanseri) sıklığında artış
♦♦ Kadında adet düzensizlikleri ve tüy-
lenme artışı
Gam kasavet keder başa derildi
Ancak bu yarayı yazan dağıtır
Bu dert bize ta ezelden verildi
Sinemdeki olan yürek dağıtır
Gönül tutulmazdı her tuzak ile
Ahir tutup bent ettiler bağ ile
Dağ vurdular dağladılar dağ ile
Dediler ki bizim yozun dağıtır
Görmez misin şu Ferhat’ın işini
Kerem sevda ile çekti dişini
Ben de mesken edim bir dağbaşını
Desinler ki bu dağ Mecnun dağıdır
Dertli Kerem ile Behlül-i Dana
Onlar aşk elinden oldu divane
Agahi şair olmuştur amma
Saçma sapan söyler sözü dağıtır
Aşık Agahi
Tablo 3: Obezitede Tedavi Yöntemleri
Hastanın eğitimi ve bilgilendirilmesi
Kişiye özel kalorisi düşük dengeli diyet
Fizik egzersiz
Psikiyatrik yaklaşım (Gıda alım davranışının değiştirilmesi)
İlaç tedavisi
• Santral yolla iştahı kesen ilaçlar
• İntestinal absorbsiyonu azaltan ilaçlar
Cerrahi tedavi
• İnce barsak bypass operasyonları
• Gastrik bypass
• Gastrik plikasyon
• Ayarlanabilir silikon mide bandı
• Endoskopik balon tedavisi
Şekil 1: Obezite tipleri (Android (elma) ve Gynoid (armut) tipi)
YAŞAMA SANATI 19
»» KARDİYOLOJİ
Dr. M. Kemal KAHYALAR
Doç. Dr. Yusuf SELÇOKİ
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kardiyoloji Anabilim Dalı
H
ipertansiyon
Hakkında Güncel Bilgiler
Yüksek kan basıncının erkeklerde ve kadınlarda koroner arter hastalığı (kalp damar tıkanıklığı),
inme (felç), kalp yetersizliği, periferik arter hastalığı (boyun ve bacak damar tıkanıklığı) ve
böbrek yetersizliği açısından risk faktörü olduğu saptanmıştır.
H
ipertansiyon en yaygın kardiyovasküler (kalp-damar) hastalık olup gelişmiş ülkelerde
yaşayan erişkin nüfusun %20-50’sini
etkilemektedir. Otuzlu yaşlarda %20-25
olan hipertansiyon yaygınlığının, yaşla
birlikte belirgin artış göstererek 60 yaş
ve üzerinde %50’lere çıktığı görülmek-
20 YAŞAMA SANATI
tedir.2009 yılında ülkemizde 5.2 milyon
erkek ve 6.6 milyon kadında hipertansiyon hastalığı olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde hipertansiyon yaygınlığı
erkeklerde %36, kadınlarda ise %49
olduğu bulunmuştur. 2025 yılında toplumun %29,2’sinin hipertansif olacağı öngörülmektedir. Hipertansiyonun kontrol
altına alınma oranı gelişmiş ülkelerde
%25 iken, gelişmekte olan ülkelerde bu
oran %10’un altında kalmaktadır.
Hangi hastalıklar için risk faktörüdür?
Yüksek kan basıncının erkeklerde ve
kadınlarda koroner arter hastalığı (kalp
damar tıkanıklığı), inme (felç), kalp yetersizliği, periferik arter hastalığı (boyun
ve bacak damar tıkanıklığı) ve böbrek
yetersizliği açısından risk faktörü olduğu saptanmıştır. Diğer yandan kan
basıncı düzeylerindeki yükselmenin bilinçsel işlevleri olumsuz etkilendiği ve
demans (bunama) insidansını arttırdığı
belirlenmiştir.
Sistolik (büyük tansiyon) kan basıncındaki her 20mmhg’lik ve diastolik (küçük tansiyon) kan basıncındaki her 10
mmhg’lik artış, hem koroner kalp hastalığı, hem de inmeden kaynaklanan ölüm
oranını iki katına çıkarmaktadır.
Hipertansiyon tanısı nedir?
18 yaş ve üzeri erişkinlerde kan basıncı
düzeylerine göre sınıflaması aşağıdaki
tabloda görülmektedir. Bu sınıflama iki
veya daha fazla hasta kontrolünde oturur pozisyonda her defasında yaklaşık
iki veya daha fazla sayıda uygun şekilde
ölçülmüş kan basıncına göre yapılmıştır. Tedavi hedefi kan basıncının 140/90
mmhg’nın altına indirilmesidir.
Sistemik hipertansiyon %5 oranında
bilinen hastalıklara bağlı iken (sekonder hipertansiyon), %95’inde esansiyel
(nedeni bilinmeyen hipertansiyon) söz
konusudur.
Hipertansiyon tanısında yapılması gereken işlemler kan basıncı düzeyini belirlemek, varsa eğer sekonder (ikincil)
nedenleri ortaya koymak ve risk faktörlerini, hedef organ hasarını ve eşlik eden
hastalıkları araştırarak kardiyovasküler
riski değerlendirmektir.
Bu amaçla tekrarlanan kan basıncı ölçümleri, hasta öyküsünün alınması ve
fizik muayene, laboratuvar inceleme yapılması gerekmektedir.
Şikayetler olur mu? varsa nelerdir?
Hafif ya da orta derecede hipertansiyonlu hastaların çoğunluğunda şikayet yoktur. Bu anlamda hipertansiyonun sinsi
bir hastalık olduğunun bilinmesi ve rutin
kontrollerin yapılması büyük önem taşır.
Diğer yandan hastaların bir kısmı başense ağrısı, terleme, çarpıntı, halsizlik
gibi şikayetler tanımlayabilir.
Beyaz önlük hipertansiyonu nedir?
Kan basıncı gün boyunca veya 24 saatlik ölçümlerde normal sınırlarda olup
yalnızca muayene sırasında yükselme
göstermektedir. Bu duruma beyaz önlük
hipertansiyonu denir. Evde tekrarlayan
ölçümlerde kan basıncının ortalama
135/85 mmhg altında olması fakat klinikte 140/90 mmhg üzerinde olması ile
tanı konur. Bu tip hipertansiyonun, hedef organ hasarı ve metabolik bozukluklarla ilişkili olduğundan dolayı masum
olmadığı öne sürülmüştür.
Maskeli hipertansiyon nedir?
Bu durumda kan basıncı klinik ölçümlerde normal iken ambulatuar (holter
tansiyon) kan basıncı takiplerinde kan
basıncının yüksek olarak saptanmasıdır.
Hedef organ hasarının bu hipertansiyonda görülme sıklığı daha yüksektir.
Laboratuvar bulgularında neler istenir?
Ekg, Akciğer Grafisi, Ekokardiyografi, Biyokimyasal Testler, İdrar Analizi,
Ambulatuar (Holter tansiyon) kan basıncı ölçümü yapılması hekimler tarafından
önerilmektedir.
Tablo 1: Erişkinlerde Hipertansiyon Sınıflaması
Kategori
Sistolik
Diyastolik
Optimum
<120
ve
<80
Normal
120-129
ve/veya
80-84
Yüksek normal
130-139
ve/veya
85-89
1. derece hipertansiyon
140-159
ve/veya
90-99
2. derece hipertansiyon
160-179
ve/veya
100-109
3. derece hipertansiyon
≥180
ve/veya
≥110
İzole sistolik hipertansiyon
≥140
ve
<90
Kardiyovasküler risk faktörleri nelerdir?
♦♦ Hipertansiyon
♦♦ Yaş (Erkeklerde >55 yaş, kadınlar-
da>65 yaş)
♦♦ Diyabetes Mellitus, (şeker hastalığı)
♦♦ Serum LDL kolesterol yüksekliği
veya HDL kolesterol düşüklüğü
♦♦ Glomerulerfiltrasyon hızı (GFR) <60
ml/dk, (böbrek süzme fonksiyonlarının azalması)
♦♦ Ailede erken kardiyovasküler hasta-
lık (erkeklerde <55 yaş, kadınlarda
<60 yaş altında 1. Derece akrabalarda
kardiyovasküler hastalık olması)
♦♦ Mikroalbüminüri (idrarla protein atı-
lımı)
♦♦ Beden kitle indeksi>30 kg/m2
♦♦ Fiziksel inaktivite
♦♦ Sigara kullanımı
Hipertansiyon hastalarında yukarıdaki
risk faktörlerinin değerlendirilmesi tedavi düzenlenmesinde önemli yere sahiptir.
Hipertansiyonda hedef organ hasarı
ve komplikasyonları nelerdir?
Hipertansiyon eğer tedavi edilmez veya
hedef tansiyon değerleri sağlanamazsa,
koroner kalp hastalığı (kalp krizi vb.),
kalp yetersizliği, serebrovasküler hastalık (felç), kronik böbrek hastalığı, dissekan aort anevrizması (Aort damarı yırtılması), periferik damar hastalığı (bacak,
kol ve boyun damarlarında tıkanma),
retinopati (göz damarlarında hasar) gibi
hastalıklara neden olabilir.
Hipertansiyonun ilaç
tedavisine başlandığında
tedavide doz ayarlamak
veya kan basıncı hedefine
ulaşabilmek için aylık
kontroller ile takip edimelidir.
Bu dönemde hastanın
evde sabah ve akşam iki
kez tansiyon ölçmesi ve
kaydetmesi sağlanmalıdır.
YAŞAMA SANATI 21
»» KARDİYOLOJİ
»» Hipertansiyon Hakkında Güncel Bilgiler
Tedavinin hedefi ve yöntemi nedir?
Hipertansiyon hastasında tedavi hedefi
kan basıncı değerini 140/90 mmhg altına, şeker hastalığı olanlarda ise 140/80
mmhg’nin altına indirmektir. Bunun
sağlanması için aşağıdaki önerilere
uyulması gereklidir. Bunlar yaşam tarzı
değişiklikleri ve ilaç tedavisidir.
tedavi rejiminin tam doz verilmesine
rağmen kan basıncı hedefine ulaşılamaması olarak tanımlanır. Tedavisinde
ilaç kullanım sayısı ya da dozunu artırmak ve yeni yöntem olarak kullanılan
radyofrekans enerji kullanılarak böbrek
damarlarının ağızlarının yakılması düşünülebilir.
Yaşam tarzı değişiklikleri;
Gebelik ve hipertansiyon
Kilonun azaltılması (vücud kitle indeksi:18,5-24,9 kg/m2), doymuş (katı)
ve toplam yağ miktarının azaltıldığı
düşük yağlı günlük ürünler, meyve ve
sebzeden zengin beslenme, diyette tuz
kısıtlama (6 gr altında), fiziksel aktivite (haftanın çoğu günü en az 30
dk düzenli aerobik fiziksel aktivite),
alkol alımının kısıtlanması, sigaranın
bırakılması.
Gebelik öncesi kadınlar kan basıncı açısından değerlendirilmelidir. Hipertansiyonu varsa ağırlık derecesi, muhtemel
ikincil nedenleri ve hedef organ hasarı
varlığı belirlenmeli, tedavi yaklaşımları
planlanmalıdır.
Hekim tarafından önerilen ilaç tedavisi
Takip ne kadar sıklıkla olmalı?
Hipertansiyonun ilaç tedavisine başlandığında tedavide doz
ayarlamak
veya kan
basıncı
hedefine
ulaşabilmek için aylık
kontroller ile takip edimelidir. Bu
dönemde hastanın evde
sabah ve akşam iki kez
tansiyon ölçmesi ve
kaydetmesi sağlanmalıdır. Eğer tansiyon hedef değer olan 140/90
mmhg üzerinde ise daha sık
hekime başvurmalıdır.
Dirençli
hipertansiyon
nedir?
Dirençli hipertansiyon idrar söktürücü (diuretik) ilacı
da içeren üç ilaçla
22 YAŞAMA SANATI
Gebelikte ilaç tedavisi kan basıncı sistolik (yüksek) 160 mmhg’dan fazla ise
veya diastolik (düşük) 110 mmhg’dan
fazla ise direk başlanır; eğer organ hasarı veya semptomatik hamilelik hipertansiyonu varsa 140/90 mmhg’dan fazla
olması durumunda ilaç tedavisi düşünülebilir.
Gebe, gebelikte Evre 1 (140-160/90-100
mmhg değerlerinin üzerinde olması) hipertansiyon hastası ise düşük riskli olarak düşünülüp yaşam tarzı değişiklikleri
tek başına yeterli olabilir. Tuz 2.4 gr/gün
olarak kısıtlanmalıdır. Alkol ve sigara
bıraktırılmalıdır. Bununla birlikte hedef
organ hasarı bulunan veya daha önce
antihipertansif kullanan gebe kadınlarda
ilaç tedavisine devam edilmelidir.
Hipertansif acil durum, ivedi durum
nedir, ne yapılır?
Öncelikle hasta tedavisini alabileceği en
yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.
Hipertansif acil durum; kan basıncı
180/120 mmhg’dan yüksek olup hedef
organ hasarının olması durumudur. Bu
durumda kan basıncı değerinin ilk saatler %20-25 civarında düşürülür. Tedavisi damar yolundan verilerek yoğun
bakımda takibi yapılır.
Hipertansif ivedi durum; organ hasarının olmadığı kan basıncının 180/120
mmhg’dan fazla olduğu durumdur. Bu
durumda kan basıncı 1-2 gün içinde düzeltilmesi gerekmektedir.Tansiyon oral
tabletlerle kontrol altına alınır.
Zaman denen sonsuz ırmak
Akar sinsice sinsice
Sarar ömrüm yumak yumak
Büker sinsice sinsice
Sakın aldanma zamana
Habersiz saldırır sana
Kıvılcım atar ormana
Yakar sinsice sinsice
Habersizce kurar pusun
Böler kralın uykusun
Sanki bir gecekondusun
Yıkar sinsice sinsice
Ne aman dinler ne acır
Belleğine vurur zincir
Birgün ocağına incir
Diker sinsice sinsice
Ahir ömrün bir an eyler
Mamurları viran eyler
Bir katreyi umman eyler
Akar sinsice sinsice
Osman Dağlı'm ömrüm çağı
Ferhat olur deler dağı
Sarartır yeşil yaprağı
Döker sinsice sinsice
Maksudi
YAŞAMA SANATI 23
»» TOPLUM SAĞLIĞI
Prof. Dr. Şenol DANE
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Fizyoloji Anabilim Dalı
Doğru Nefes Nasıl Alınır?
Akciğerlerin tamamını dolduran, bütün nefes kaslarını devreye sokan bir nefes alma gün boyu
sürekli olmasa da aralıklı olarak hatırlamamız gereken ve yapmamız gereken bir davranıştır.
Derin nefes almanın en önemli yolu egzersizdir.
N
efes alma ve verme hayati bir
fonksiyondur. Oksijeni alırız
ve karbondioksiti atarız. Nefes
alıp verme iradi olmayan bir davranıştır.
Beynimizden gelen sinyallerle ritmik
olarak (dakikada 12-16 kez) nefes alıp
veririz. İrademizle nefes almayı artırabilir veya tam tersine azaltabiliriz. Ancak
istesek de ölüme sebep olacak derecede
nefesimizi tamamen kesemeyiz. Bunu
yapmaya kalktığımızda oksijensizlikten
önce bayılırız ve bu bayılma ile birlikte
nefes almaya tekrar başlarız.
Her şeyde olduğu gibi nefes almada
24 YAŞAMA SANATI
da dengeli olmak önemlidir. Öncelikli
olarak nefes alıp verdiğimizin farkında
olmalıyız. Bu farkındalıkla birlikte daha
yeterli ve derinden nefes almamız gerektiğini anlayabiliriz. Akciğerlerin tamamını dolduran, bütün nefes kaslarını
devreye sokan bir nefes alma gün boyu
sürekli olmasa da aralıklı olarak hatırlamamız gereken ve yapmamız gereken
bir davranıştır. Derin nefes almanın en
önemli yolu egzersizdir. Egzersizde akciğerlerin tamamı nefese katılarak idman
yapmış olur. Masa başında iş yaparken
ara sıra derinden nefes alarak akciğerlerin esnekliğine katkıda bulunabiliriz.
Dengeli olmak derken gerekli olmadığı
halde aşırı nefes almak ve vermek de
kişide sıkıntı oluşturabilir. Bazı hastalarımızda psikolojik nefes açlığı ortaya
çıkmaktadır. Hasta nefes problemi olmadığı halde sanki boğulacakmış gibi aşırı
nefes almaktadır. Sürekli sık ve derinden
nefes almak kanda oksijen seviyesini
aşırı artırıp, karbondioksit seviyesini
aşırı azaltabilir. Bu durumda alkaloz denilen tablo ortaya çıkar ki, bu bir anormallik demektir. Bu durumda sara nöbetine benzeyen tablo ortaya çıkar. Buna
konvülziyon adı verilir.
Ağızdan nefes alınca vücudumuzda ne
tür olumsuzluklar meydana geliyor?
Doğru nefes alıp vermediğimizde nefes nerede birikiyor?
Normal nefes yolu burundur. Burunda
kalorifer peteklerine benzeyen konka
denilen yapılar vardır. Bu yapılar havanın akciğerlere doğru yavaş ve sağa sola
eğilerek virajlı olarak konka peteklerinin arasından geçmesini sağlar. Bu da
havadaki tozların peteklerin duvarlarındaki koyu yapışkan sıvıya yapışmasına
yol açar. Buna havanın filtrasyonu (süzülmesi) deriz. Ağızdan nefes aldığımızda bu filtrasyon olmaz bütün tozlar ve
havadaki mikroplar akciğerlere kaçmış
olur.
Sürekli yüzeysel nefes alanlarda akciğerdeki tortu hava miktarı artar. Tortu
hava nefes vermemize rağmen akciğerimizde kalan hava miktarıdır. Her nefeste
alınan yeni taze hava tortu havaya karışır. Tortu hava kirli havadır. Derin nefes
alarak tortu havayı da akciğerlerimizden
boşaltmış ve yerine temiz oksijenli havayı doldurmuş oluruz. Yüzeysel nefes
aldığımızda havanın çoğu burun, soluk
borusu gibi yollarda kalarak kişinin
kanının yeterince oksijenlenmesi sağlanmamış olur ki bu durumda en başta
beyin ve kalp olmak üzere organlarımıza
giden oksijen miktarı azalacaktır.
Ayrıca hava konka petekleri arasından geçerken ısıtılır ve nemlendirilir.
Havanın ısıtılması ve nemlendirilmesi
akciğer mikrobik hastalıklarının önlenmesi açısından son derecede önemlidir.
Gırtlak kanserli hastalar ameliyat sonrası direk boğaz bölgesine açılan delikten
nefes alırlarsa da hastalıklar daha kolay
ortaya çıkar.
Yeterince derinlemesine nefes almayan,
bir başka ifadeyle sürekli yüzeyel nefes
alanlarda, akciğerlerin elastikiyeti azalır. Nefes kasları tembelleşir. Bunun için
gün içinde derinlemesine nefes almanın
yollarına bakmalıyız, derin nefes almamız gerektiğini hatırlamalıyız. Bu arada
derin nefes almanın en kolay yolunun
mesai içinde küçük egzersizler olduğunu da hatırlatalım. Mesela asansöre binmek yerine merdivenlerden inmek ya da
çıkmak olabilir. Kısa mesafelere araba
yerine yürüyerek gitmek. Nefes kasları
tembelleşmiş bir kişi havası kirli, tozlu,
karbondioksitten zengin veya havasız,
dar yerlere girdiğinde oksijensiz kalarak
sıkıntı çekebilir.
Çocuklar, belirli bir yaşa kadar doğru
nefes alıp verirler. Hatta küçük çocukların nefes alırken karınları şişer. Çocuklar 2-3 yaşından sonra nefesi yanlış alıp
vermeye başlarlar.
Burada esas olan yavaş ancak derinlemesine nefes almaktır. En az dakikada
12-16 kez nefes almak ve her seferinde
en az yarım litre taze havayı akciğerlerimize almaktır. Bebeklerde nefes alma
daha çok gayri iradi olmaktadır. Etraftan
etkilenmeden vücudun ihtiyacı kadar
nefes alabilmektedirler. Belli yaşlardan
sonra ise artık etraftan etkilenmeler,
utanmalar, psikoloji devreye girmekte-
Ortalama 60 yıllık ömre, 200
yıllık plan yapıyoruz. Sonra
yok efendim, neden mutsuzuz.
Kinsun
dir. Bu da çocukların gerilmesine, kasılmasına ve psikolojik olarak içe gömülmelerine sebep olmaktadır. Bu ise nefes
almayı da etkilemekte ve yüzeysel nefes
almaya sebep olmaktadır. Derin nefes
almaya gayret edildiğinde hem göğüs ve
hem de karın solunumu artırılarak daha
dengeli ve faydalı bir durum ortaya çıkmaktadır.
Doğru nefes alıp vermenin sağlığımıza katkıları nelerdir?
Yavaş ve derinlemesine nefes almak
öncelikle bütün hücrelerimizin daha iyi
oksijen almalarına sebep olmaktadır.
Beynimiz oksijenden en fazla etkilenen
organımızdır. Beynimize daha fazla kan
ve daha fazla oksijen gitmesi bütün beyin faaliyetlerimizi olumlu olarak etki-
Yavaş ve derinlemesine
nefes almak öncelikle bütün
hücrelerimizin daha iyi
oksijen almalarına sebep
olmaktadır. Beynimiz
oksijenden en fazla
etkilenen organımızdır.
Beynimize daha fazla kan ve
daha fazla oksijen gitmesi
bütün beyin faaliyetlerimizi
olumlu olarak etkileyecektir.
YAŞAMA SANATI 25
»» TOPLUM SAĞLIĞI
leyecektir. En başta okul çocuklarında
başarıyı artıracak. Çocuklarda muhakeme ve hafıza kuvvetlenecektir. Bunun
yanında beynin entelektüel faaliyetleri
olan düşünme, konuşma, yazma ve diğer
sanatsal beceriler daha iyi gelişecektir.
Ayrıca doğru nefes almak üzerimizdeki
fiziksel ve psikolojik stresi ortadan kaldıracaktır. Bu da özellikle depresyon,
anksiyete gibi durumlarda faydalı olacaktır.
Psikolojik stres her türlü hastalığın temelinde yatmaktadır. Kişinin moral ve
motivasyonunu yüksek tutabilmesi kanser dahil birçok hastalığın önlenmesinde
ve tedavisinde çok önemli bulunmaktadır. Derin nefes alarak kişinin moral ve
motivasyonundaki artış bu anlamda çok
çok faydalı olacaktır.
Derin nefes alma (hiperventilasyon)
kalp ritminde düzelmelere sebep olmakta ve bu sebepten bir çeşit tedavi metodu
olarak uygulanmaktadır. Kalp hastalarına gün içinde belli aralıklarla hiperventilasyon tedavisi önerilebilir.
Her nefeste oksijen alır karbondioksit
veririz. Karbondioksitte bir karbon oksijene göre fazladır. Yani oksijen hafif
karbondioksit ağır bir moleküldür. Bu
sebepten her derin nefes alma vücuttan
26 YAŞAMA SANATI
»» DOĞRU NEFES NASIL ALINIR?
ağırlık kaybı demektir. İstirahatte derin
nefes almayı uzun süreli olarak devam
ettiremeyiz. Ancak egzersiz yaparsak
hem alınan ve hem de verilen hava
miktarı artacağından karbondioksitle
birlikte kilo da kaybediyoruz demektir.
İstirahatte de daha yavaş ancak daha derin nefes aldığımızda metabolizmamız
hızlanacak optimum bir hız kazanacak
ve dolayısıyla kilo olarak da denge sağlanacaktır. Bu anlamda da metabolik
sendrom, şişmanlık, ateroskleroz (damar sertliği), kalp yetmezliği, yüksek
tansiyon (hipertansiyon) gibi önemli
sağlık problemlerinde mutlaka derin nefes alma egzersizleri tavsiye edilmelidir.
Aslında bu hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek için de daha derin ve doğru
nefes almalıyız.
hem fiziksel egzersiz hem de nefes egzersizidir.
Gergin olduğumuz zaman hangi nefes
egzersizlerini yapmalıyız?
Doğru nefes alıp vermeye kendimizi nasıl alıştırabiliriz?
Stres çoğu zaman derin derin nefes almanızı engeller. Sık sık ve az nefes
almanıza sebep olur ki, bu durum gerginliğinizi daha da arttırır. Göğsünüzde
bir gerginlik hissedip hissetmediğinize
bakın. Belki farkında farkında bile olmadan nefesinizi tutuyorsunuzdur. Derin nefes alamamak, kanınıza az oksijen
gitmesine sebep olur ve bu da kas gerginliğine yol açar. Bu durumda başağrısı
çekebilir kendinizi gergin ve sinirli hissedebilirsiniz. Kendinizi gergin hissettiğinizde 1 dakika boyunca derin derin
nefes alın. Nefesi burnunuzdan alıp ağzınızdan verin.
Bunun bir irade meselesi ve farkındalıkla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Kişi
sağlığının kıymetini bilecek. Bedenini,
ruhunu ve sağlığını emanet olarak vereni unutmayacak, emanete sahip çıkmak
için de sürekli gayret edecektir. Doğru
nefes alarak ve vererek sağlığının korunacağının farkında olacaktır. Burada
tabi ki egzersiz önemlidir. Bu egzersiz
Nefes egzersizleri başlangıçta baş dönmesi yapabilir. Bu durumda istirahat
koşullarına geri dönmeli. Eğer aşırı nefes alıp veriyorsak buna ara verebiliriz.
Burada baş dönmesinin sebebi oksijen
konsantrasyonundaki artıştır. Bir aradan
sonra tekrar derin nefes almaya başlayabiliriz.
»» İÇ HASTALIKLARI
Dr. Şeniz NARGİLE*
Dr. Ebru Emine İZGİ*
Doç. Dr. Özlem Şahin BALÇIK**
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
*İç Hastalıkları Anabilim Dalı,
**Hematoloji Bilim Dalı
Unutkanlığın Sık Rastlanan Bir Nedeni:
Vitamin B12 Eksikliği
Vitamin B12 eksikliği kan hücrelerinin üretiminde probleme yol açtığı gibi sinir sistemi
fonksiyonlarında da sorunlara yol açar. Algılama ve öğrenme bozuklukları, unutkanlık,
depresyon, bacaklarda, kollarda güçsüzlük ve uyuşmalar bunlardan sık görülenlerdir.
B
12 vitamini insan vücudunda
üretilemeyen, et, yumurta, süt
ve peynir gibi hayvansal besinlerden alınması gereken bir vitamindir.
Karaciğerde birkaç yıl yetecek miktarda
depolansa da çeşitli durumlarda eksikliği görülebilmektedir. Özellikle gebelik
ve emzirme dönemlerinde vitamin B12
ihtiyacı artar. Tedavi edilmezse ciddi sonuçlar doğurabilir.
B 12 vitamin ihtiyacının karşılanabilmesi için besinlerle alınması yeterli
değildir. B 12 vitamini besinlerin içinde protein denilen yapılara bağlı olarak
bulunur. B 12 vitamininin kana karışması için tükürük bezlerinin, midenin,
pankreasın ve ince bağırsakların sağlıklı
olması gereklidir.
Vitamin B 12 eksikliğinde kırmızı ve
beyaz kan hücrelerinin yapısı bozulur ve
sayısı azalır. Bir çeşit kansızlık problemi
ortaya çıkar. B12 vitaminin tanınmadığı eski yıllarda bu kansızlık Pernisiyöz
(ölümcül) anemi olarak bilinmekteydi.
Kansızlık sonucu halsizlik, bitkinlik nefes darlığı, çarpıntı ve iştahsızlık gibi
şikâyetler gelişebilir. Vitamin B12 eksikliği kan hücrelerinin üretiminde probleme yol açtığı gibi sinir sistemi fonksiyonlarında da sorunlara yol açar. Bu
sorunlar kansızlık belirtilerinden daha
önce ortaya çıkabilir. Algılama ve öğrenme bozuklukları, unutkanlık, depresyon, bacaklarda, kollarda güçsüzlük ve
uyuşmalar bunlardan sık görülenlerdir.
Tanıda hastanın hikayesi çok önemlidir. B 12 eksikliğine neden olabilecek
tüm etkenler araştırılmalıdır. Hastanın
beslenme alışkanlığı ve kullandığı ilaçlar B12 vitamin eksikliğine yol açabilir.
Kırmızı et ve hayvansal besin türevlerinin yeterli tüketimi olup olmadığı araştırılmalı, mide barsak operasyonları,
barsak paraziti öyküsü, aşındırıcı madde
veya mide koruyucu ve antiasit ilaç kullanımı sorgulanmalıdır.
B 12 eksikliğini araştırmak için tam kan
sayımı, periferik yayma, kanda direkt
B12 düzeyi tayini ve mide barsak yapısını araştırmak için üst gastrointestinal
sistem endoskopisi yapılacak tetkiklerdir.
B 12 vitamin eksikliğinin nedeni mide
ve barsak fonksiyonlarının bozukluğu
ise hap şeklindeki ilaçlar yeterince faydalı olamayacağından tedavi kas içine
B12 vitamini enjeksiyonu şeklinde uygulanabilir. Yaşam boyu tedaviye devam
edilmelidir. B 12 vitamin eksikliği alım
yetersizliğinden kaynaklanıyorsa ilaç
ağız yoluyla alınabilir.
B 12 vitamin eksikliği önemli bir hastalıktır ve tedavisi uzun sürelidir. Ağır
B12 vitamin eksikliği birçok tıbbi soruna hatta ölüme yol açabilir. B12 vitamin
eksikliği olan hastalar düzenli olarak
kontrole gitmeli ve tedavilerine tam olarak uymalıdırlar.
YAŞAMA SANATI 27
»» AKUPUNKTUR ve HİPNOTERAPİ
Prof. Dr. Osman ÖZCAN
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Histoloji ve Embriyoloji A.D.
Akupunktur ve Hipnoterapi Ünitesi
Obezite’ye
Güle Güle Diyebiliriz.
Yapılan incelemelerde herhangi bir anormal sonuç olmaması
ve hekimin ilaçla tedavisi gereken bir hastalık olmadığını ifade
etmesi halinde, kişi obezite ile ilgili diğer bilim dallarından
destek almaya yönelmelidir.
O
bezite günümüzde ülkemizin de
dahil olduğu dünyanın pek çok
ülkesinde, toplum sağlığını tehdit eden ve giderek de artan bir problem
olarak çözüm beklemektedir. Bu alanda
tıp, beslenme ve diyetetik, psikoloji,
spor, eğitim ve sosyoloji gibi bilimler
başta olmak üzere farklı bilim disiplinlerinin işbirliğine ihtiyaç vardır.
Obezite vakalarında öncelikli olarak
tıbbi teşhisin netleşmesi için endokrin
ya da dahiliye bölümlerinde gerekli
muayene ve tetkiklerin yapılması gerekir. Bu hekimler ihtiyaç
duyduklarında diğer bölümlerle de işbirliği yaparlar. Yapılan incelemelerde herhangi
bir anormal sonuç olmaması ve hekimin ilaçla
tedavisi gereken bir
hastalık olmadığını
ifade etmesi halinde, kişi şişmanlığı
ile ilgili diğer bilim dallarından
destek almaya
yönelmelidir.
Tıbbi bir
rahatsızlıktan
kaynaklanmayan obezite
vakalarının
sıklıkla şu ifadeleri kullandıkları görülür. Ben yemeyi çok seviyorum. Çok
iştahlıyım. Kendime ne kadar da, yememem gerekir desem işe yaramıyor.
Tatlıya dayanamam. Bir tane aldım mı
gerisi gelir, kendimi durduramam. Tabakta kalmasın, dökülmesin, günah olur.
Nimete saygısızlık olur. Ev sahibi bu kadar hazırlık yapmış, yemezsek ayıp olur,
kırılır, gücenir. Herkesin yediği içtiği ortamda, diğerleri gibi yemezsem, tuhaf ya
da garip görülürüm. Sağlıklı beslenme
konusundaki uyarılar, genellikle yukarıdaki sözlerin arasında, bir kulaktan girip
diğerinden çıkar, gider.
Kilo verme konusunda çok çeşitli yöntemlerden söz edilse de, bunlar iki seçenek haline indirgenebilir. Birinde, bu
hafta kaç kilo verdim sorusu, diğerinde ise bu hafta nasıl yaşadım sorusu ile
yapılan değerlendirmeler öncelikli takip
kriteri olarak seçilir.
Ne kadar özen gösterirsek gösterelim,
dikkat edersek edelim her hafta standart
bir şekilde bir kilo, bir kilo şeklinde kilo
verilmez. Bir hafta bir kilo verilirken,
diğer bir hafta altı yüz gram, bir sonraki
hafta bir kilo üç yüz gram, bir başka hafta sıfır gram verilebilir. Kilo verme sürecinde rakamlar inişli, çıkışlı bazen de
duraklamalar gösteren bir seyir gösterir.
Aslında süreci, kilo verme
programı değil de alışkanlık
değişim programı olarak
adlandırma ve anlamlandırma
işin püf noktası gibi
görünüyor. Konuya, alışkanlık
değişim programı olarak
bakıldığında ise, dünyanın
her yerindeki ve her yaştaki
insan için geçerli evrensel
bir gerçeklikten söz edilebilir.
Her insan değişir, değişim
potansiyeline ve kapasitesine
sahiptir.
Bu süreçte rakamların girdabına kapılan kişiler, bir süre sonra az verdim
çok verdim bunaltısı ile yüz yüze gelirler. Bu durumda kişi stres hormonlarının
salınması ile daha kısa sürelerde acıkmalarla karşılaşır. Tam bir kısır döngü.
Programın; kendi kendine, diyetisyen ya
da doktor eşliğinde yapılması önemini
yitirir. Rakamların girdabına kapılanlar
bir süre sonra bunalırlar, boğulurlar ve
insanlar uzun süre bunaltı halinde yaşamak istemedikleri için, çareyi kaçmakta
bulurlar. Böylece bir kez daha umutları
kırılır, kendine olan güvenleri sarsılır.
Bu sorunun çözümünde, kaç kilo verdim sorusunun öncelikli takip kriteri
olması, (rakamların girdabına kapılma),
kendisi ve iştah ile ilgili yukarıda bahsedilen sözlerin yeniden gözden geçirilmesi çok önemlidir.
Süreci öncelikli olarak kaç kilo verdim sorusu ile değil de, beslenme ve
hareketlilik konusunda bu hafta nasıl
yaşadım sorusu ile takip ettiğimizde,
vereceğimiz cevap da amaca uygun
yaşadım ya da yaşamadım şeklinde
olacaktır. Yaşamadım denildiğinde incelenip, irdelenip, tartışılıp bir çözüm yolu
geliştirilir. Amaca uygun yaşadım denildiğinde ise yüz gram mı verdim, bir kilo
yüz gram mı verdim şeklindeki rakamları önceleyen yaklaşıma hiç takılmadan,
amacıma uygun yaşadım, yani güzel
bir hafta geçirdim, güzel iş yapanlar
tebrik edilmeyi, takdir edilmeyi ve
alkışlanmayı hak ederler diyerek,
kendimizi tebrik eder, takdir eder ve
alkışlarız. Tebrik edilmek, takdir edil-
mek ve alkışlanmak insanda ne hissettirir? Mutluluk, istek ve heves. Bu
programda da en çok ihtiyaç hissettiğimiz duygular da bunlar değil midir?
Böylece farklı bakış açılarının sembolleri olan soruların biri bunaltıya,
mutsuzluğa kapı aralarken, işi sarpa
sardırırken, diğeri mutlu ve keyifli bir
yolculuğa kapı açıyor, işi kolay kılıyor.
Hangisini seçeceğimiz açık değil mi?
Diyet ya da rejim kelimeleri ile isimlendirilen ve anlamlandırılan süreçler, genellikle mutsuzluk ve yoksunlukla eşdeğer, zoraki yapılan bir program
olarak değerlendirilir. Bundan dolayı da
pek çok kişi, istenilen değişim gerçekleşmeden programı terk eder. Ya da bir
şekilde planlanan kilo verilse bile, kısa
süre sonra verilen kilolar tekrar alınır.
Aslında süreci, kilo verme programı
değil de alışkanlık değişim programı
olarak adlandırma ve anlamlandırma
işin püf noktası gibi görünüyor. Konuya, alışkanlık değişim programı olarak
bakıldığında ise, dünyanın her yerindeki
ve her yaştaki insan için geçerli evrensel
bir gerçeklikten söz edilebilir. Her insan
değişir, değişim potansiyeline ve kapasitesine sahiptir. Potansiyelin, kapasitenin davranışa, eyleme dönüşümünün de
altın bir kuralından söz edilebilir. Altın kural; başlangıçta istek, gayret ve
destek, devamında tekrar, tekrar ve
tekrar, erişilen yer ise alışkanlık evresidir. Alışkanlık ise, bir davranışın
kendiliğinden, zahmetsizce, rahatlıkla
ve kolaylıkla yapılıyor olduğu evredir.
Bu altın kuralın işleyişini her birimizin
hayatından yaşanmış bir örnekle açıklayalım. İlkokula başlayan çocuklar öğrenme isteği ile başladıkları okula, öğrenme gayreti ve öğretmenin, annenin,
babanın desteği ile iki-üç ay sonra okumaya, yazmaya başlarlar. Ancak başlangıçta bir satırı yazmak, ya da okumak
oldukça zahmetlidir. Bu süreçte okuma
ve yazma ile ilgili tekrarlar devam eder.
Üçüncü sınıfa geldiğinde ise artık bir
satırı okumak ya da yazmak için uzun
uzun uğraşmasına gerek var mıdır? Yoktur. Kendiliğinden, kolaylıkla, rahatlıkla, zahmetsizce okur ve yazar. Çünkü,
alışkanlık evresine erişmiştir
Bu programı da bir öğrenme programı
olarak ele alalım. Ancak gündem, oku-
ma ve yazma değil, sağlıklı beslenme ve
hareketliliği öğrenmedir. İstek var mı?
Var. Gayret var mı? Var. Destek var mı?
Var (aile yakınları ve profesyoneller).
Bir şeye daha ihtiyacımız var? Tekrar,
tekrar ve tekrar. Nereye erişilir. Alışkanlık evresine.
Çok iştahlıyım diyerek, iştahlı olmayı
sorun ifadesi olarak belirtmek de irdelenmesi gerekenler arasındadır. Hepimizin bildiği bir gerçek vardır. Sağlıklı
insanlar iştahlı, hasta insanlar iştahsız
olurlar. Örneğin ateşli hastalar çocuk da
olsa büyük de olsa iştahsız olurlar. Görüldüğü gibi iştahlı olmak sorun değil,
sağlıklı olmanın güzel bir göstergesidir.
Şişman bir kişinin öğrenmesi gereken
ise sadece iştahı yönetme becerisi geliştirmektir.
Ben tatlıya dayanamam, ya da bir tane
yedim mi duramam, gerisi gelir şeklindeki kendisini etiketleyen kişilerle, kendisini yeniden tanımlama çalışması
yapıldığında oldukça güzel, olumlu değişimlerin yaşandığını görebiliriz.
Kendini tanımayı, tanımlamayı; bir
anne ve altı yaşındaki kız çocuğunun
süpermarketteki hikayesi ile açıklayabiliriz. (erkekler, hikayeyi babaoğul şeklinde okuyabilirler)
Anne kız süpermarkete giriyorlar ve
anne ihtiyaçlarını alıp, kasaya geliyor
ancak kasada sırada bekleyen dört beş
kişi var, onlar da beklemeleri gerekecek.
Altı yaşındaki kız çocuğu beklerken,
kasanın yakınlarındaki raflara dizilmiş
çukulata ve şekerlemeleri gördüğünde,
annesinden isteyebilir mi? Evet. Bu gayet normal bir davranıştır. Bu istek karşısında annenin davranışında farklılıklar
olabilir. Burada dört farklı anne davranış
modelini inceleyelim.
Birinci anne modelinde, anne kızını
duymazdan geliyor, umursamaz bir tavır
ortaya koyuyor. Bu durumda ne olur?
Kız çocuğu üzülür, kızar, küser ya da tepinir. İkinci anne modeli ise, azarlayıcı
annedir. Kızına sen de ne görsen istersin,
şımarık kız, pis boğaz gibi laflar ediyor.
Bu durumda kız çocuğu yine üzülür,
kızar, küser. Üçüncü anne modeli ise,
canım kızım, dünyanın en tatlı kızı diyerek, bir değil üç çukulatayı birden
kızının eline veriyor. Böyle bir davranış
tarzı ne ortaya çıkarır? Şımarık ve do-
YAŞAMA SANATI 29
»» AKUPUNKTUR ve HİPNOTERAPİ
yumsuz bir kız çocuğu. Dördüncü anne
modeli ise, canım kızım seni anlıyorum,
gördün ve canın çekti diyerek bir çukulata alıp veriyor ve ücretini de ödeyip
dışarı çıkıyorlar. Yolda da altı yaşındaki
bir kız çocuğu ile nasıl konuşulursa o
üslupla, canım kızım bu yiyecekleri her
gördüğünde sık sık yersen şişmanlarsın,
o zaman da rahat rahat oynayamazsın,
koşamazsın, zıplayamazsın, bazı şımarık çocuklar da alay ederler, şişko patates gibi laflar ederler şeklinde açıklamalarda bulunuyor. Bu yaklaşımı gösteren
anne ise, kızının hem gönlünü almış
hem de rehberlik etmiş oluyor.
Bu anne kız hikayesinden, kendimizi
tanımlamaya nasıl geçelim. Onsekiz
yaşından itibaren insanlar yetişkin kabul edilir. Yetişkin insanların en temel
özellikleri: kar ve zarar hesabı yaparlar,
seçim yaparlar, karar verirler, sorumluluk üstlenirler, çözüm üretirler. Doğru
mu? Doğru. Yetişkinlerle ilgili bir doğru
daha. Her yetişkinin bir parçasında bir
çocuk kendilik barınır. Ayrıca, onsekiz
yaşına erişmese de, her ergen de, bir
çocuk kendilik barındırır. Ergen de, yetişkinler gibi sorunlar karşısında çözüm
üretme kapasitesine sahiptirler. Bu satırdan itibaren yetişkinler ile ilgili verdiğimiz her örneğin ergenler için de geçerli
olduğunu unutmayalım.
Çocuk kendilik görür ve ister, bu gayet
normaldir. Ancak önemli olan, kritik
olan yetişkin kendiliğin, çocuk kendiliğe biraz önceki anne modellerinden
hangisine uyumlu davranırsa işler rayı-
30 YAŞAMA SANATI
»» Obezite’ye Güle Güle Diyebiliriz.
na girer? Dördüncü anne modeli. Yani
çocuk kendiliğin gönlünü alan, rehberlik eden anne modeli. Önceki anne
modellerinde ise çocuk kendiliği yok
sayan, azarlayan ve şımartan anne
modelleri görülmektedir.
O halde bugünden başlayarak kendimizi tanımlarken, ben tatlıya dayanamam, şunu yapamam gibi sözleri
asla kullanmıyoruz. Neden? Çünkü
bu sözler kime ait? Altı yaşındaki kız
çocuğuna. O ise bizim sadece bir parçamız, bizi tümüyle temsil yetkisine
sahip mi? Hayır. Biz sadece altı yaşındaki kız çocuğundan ibaret olsaydık,
şişmanlıkla ilgili bir çare arayışına girer
miydik? Asla girmezdik. Yer, içer tadını
çıkarmaya devam ederdik. Demek ki o
kız çocuğu bizi tümüyle temsil etmiyor. Biz sadece ondan ibaret değiliz.
Bir başka örnekle yetişkin-çocuk kendiliği daha iyi ayırt edelim. Otobüste,
trende, gemide ya da uçakta farklı ulaşım araçlarında yolculuk yapılıyorsa, bu
araçlarda yolculuk esnasında her zaman
bir şoför, makinist, kaptan ya da pilot
var mıdır? Evet, vardır. Hayat yolcuğu
diye bir kavramdan söz edilebilir mi?
Evet. Hayat yolculuğumuzda kaptan
köşküne hangi kendiliği oturtalım?
Yetişkini mi yoksa çocuğu mu? Altı
yaşındaki çocuk kaptan köşküne oturursa ne olur? Kaza olur, bela olur. Kendisine de, bize de sıkıntı olur. O zaman
kaptan köşküne yetişkin kendiliğimizi
oturtalım. Ancak O’na da bir çift sözümüz olsun. Altı yaşında bir kız çocuğu
var yolcun, ikramlarını unutma?
Yunus Emre’nin dizelerinde bir ben var,
benden içeri ifadesi ile karşılaşırız. Ya
da Rus’ların iç içe geçmiş matruşkaları
vardır. Benzer şekilde şimdi de içimizdeki bir başka kendilikten daha söz
edelim. Özellikle hareketlilikle, sporla
ilgili konular söz konusu olduğunda karşımıza çıkar. Mazeret üreten kendilik.
Fiziksel aktivasyon konusunda örneğin
haftada üç gün otuz dakikadan başlayıp;
yürüme, koşma, yüzme, …, ne zaman,
nerede, ne istersek yapalım, bir ay içinde de süreyi bir saate kadar artıralım denildiğinde; hiç vaktim yok, çok da yorgunum, havalar da çok sıcak ya da çok
soğuk gibi sözlerle, karşımıza mazeret
üreten kendilik çıkabilir.
Bu durumda yetişkin kendilik, mazeret üreteni, önce kırmızı ışık var dercesine durdurup, sonra da sen bana ne
sağlıyorsun, kar mı zarar mı? Zarar. O
zaman yetişkin kendiliğe (mazeret üretene sen dur kardeş, teşekkür ederim deyip) öne geçerek, yola devam etmesine
izin verelim.
Şimdi de bu kendilikler (yetişkin, çocuk
ve mazeret üreten) arasındaki ilişkiyi
bir fotoğraf karesinde bir araya getirelim. Bu renkli ve ışık gölge ayarları çok
net bir fotograf. Bunda yürüyüş şeklinde bir yolculuk var, en önde yetişkin
kendilik, iki adım gerisinde bir yanda
çocuk kendilik, diğer yanda mazeret
üreten kendilik. Çocuk ve mazeret
üreten kendilikler kimin peşinde? Yetişkin kendiliğin. Hayırlı yolculuklar.
Bu fotoğrafı hafızamızın en güzel köşesine yerleştiriyoruz.
Şimdi de yiyecek ve içeceklerle ilişkileri yeniden tanımlama ile ilgili oldukça
önemli bir iki örneği görelim.
Bir hastayı muayene eden ve tedavisini
planlayan hekimin, sabah, öğle ve akşam birer tane içilmesini istediği ilacın,
şifaya vesile olduğunu gören hasta; bu
ilaç çok iyi geldi deyip, her öğünde üçer
tane ilaç içerse ne olur? Zehir olur.
Tıpkı bunun gibi uygun, zamanında ve
dozunda yenilen, içilen yiyecek ve içecekler de canlılığımız ve sağlığımız için
şifadır, candır. Ancak aşırı doz yiyecek
ve içecekler bedenin düzenini alt üst
eder, zehirler. Ve biz bedensiz yaşaya-
mayız. Ve yaşamak istiyoruz. O halde
bedenimizi korumak ve ona saygı
gösterme sorumluluğunu biz taşıyoruz. Nasıl ki bebekleri beslerken, her
gördüğümüzü ya da aklımıza gelen her
şeyi ağızlarına tıkıştırmayız. Bebeklerin yaşına uygun yiyecek ve içecekleri
uygun zamanda, miktarda ve çeşitlilikte
sunarız. Bebekler de gelişerek, gülümseyerek bize adeta teşekkür ederler. Bedenimize de tıpkı bir bebek gibi özenle ve
sevgi ile, onu koruma ve saygı gösterme
sorumluluğuna uyumlu davrandığımızda, o da bir saat gibi ahenkle çalışarak
ve zindelikle bize teşekkür eder.
Trafiğin yoğun olduğu bir caddede karşıdan karşıya geçerken dikkatli oluruz
değil mi? Ancak bir de elinden tuttuğumuz, üç-dört yaşında bir kız ya da oğlan çocuğu varsa dikkatimizi çok daha
artırmaz mıyız? Artırırız. Neden? Çünkü
o çocuk bize emanet edilmiştir ve o çocuğun trafikten, kazadan beladan hiçbir
şeyden haberi yoktur, masumdur. Onun
için her şey sadece oyundan ibarettir.
Tıpkı bunun gibi bedende, masum bir
çocuk gibi, biz ne verirsek onu yiyecek,
içecek. O masum çocuğun iyi kötü, zararlı zararsız ayrımı yapma kapasitesi
yoktur. Evet, bedeni koruma ve ona saygı gösterme sorumluluğu tümüyle bize
ait. Biz de bedensiz yaşayamayız ve yaşamak istiyoruz.
Zihin bir anda sadece bir düşünceye
odaklanabilir. Çok farklı ortamlarda
çeşit çeşit yiyecek ve içeceklerle karşı
karşıya olduğumuzda, iki seçenekten
söz edebiliriz. Seçeneklerden biri yememem gerekir ya da yasak, diğeri ise
bedenimi korumak ve saygı göstermek sorumluluğunu ben taşıyorum.
şiye yabancılaşır. Nasıl ki oruç tutulduğunda gün boyunca bunu yememem
gerekir, şunu içmemem gerekir diye
uğraşmaya, didişmeye gerek kalmadan,
yiyeceklerle arada mesafe ve yabancılaşma oluşuyorsa, bedenimi koruma ve
saygı gösterme yaklaşımı da benzer etkiler ortaya çıkarır.
Evde ailece yemek yediğimizde, misafirlikte ya da misafir davet ettiğimizde
ya da düğün dernek gibi bir ortamda da
yaşanabilecek başka tuzaklardan da
söz edelim.
Tabakta kalmasın, kalırsa çöpe dökülür,
günah olur. En iyisi mi bedendeki çöp
kutusuna dökeyim dercesine davranmak. Aslında bu iki seçenekten başkası
da vardır, örneğin buz dolabına kaldırmak ya da hayvanlara bırakmak gibi.
Bedenimizi korumak ve saygı göstermek yaklaşımını seçtiğimizde ise, bedenimize asla bir çöp kutusu muamelesi
yapamayız.
İkram edileni yemezsem ayıp olur? Davet sahibini üzmüş, kırmış olurum. Bu
durumda ne olmakta? Kişi kendi bedenin açlık ya da tokluk habercisiyle
ilettiği gerçek sesi susturup, yok sayıp,
bedenine saygısızlık yapıp, başka bir
sese kulak vermektedir. Bu yaklaşım
ise zarar vermektedir. Bedeni korumak
ve saygı göstermek yaklaşımına yöneldiğimizde ise bedenimizin sesine uyum
göstermiş oluruz.
Önemli bir başka hatırlatma ile konuyu
tamamlayalım.
Yememem gerekir, yasak dediğimizde
yeme isteği azalmaz, aksine artış gösterir. Bu yaklaşım aslında tam bir tuzaktır, kapana kısılmadır. Örneğin mor fili
düşünme dediğimizde ne olur? Mor
fillerin içine düşeriz.
Beslenmeyi el ve ağız arasında mekanik
bir davranış olmanın ötesine geçirerek,
her bir lokma ya da her bir yudum da
tıpkı bir gurme gibi, yiyeceğin ya da
içeceğin rengini, dokusunu, kokusunu
ve tadını her bir duyu organı ile ayrı ayrı
duyumsayarak, hissederek yavaş yavaş
yiyerek, yeterince yiyerek, doyuma ve
doygunluğa erişmenin tadına varalım.
Yiyecek ve içeceklerle karşılaştığımızda yememem gerekir tuzağına düşme
yerine, ben bedenimi koruma ve saygı gösterme sorumluluğunu taşıyorum
yaklaşımını seçtiğimizde ise, yiyecek
ve içecekler bu yaklaşıma uygunsa, buyursunlar, baş göz üstüne, değilse araya
adeta mesafeler girer ve yiyecekler ki-
Yaşamı, kendimizi ve beslenmeyi
yeniden anlamlandırarak keyifli ve
sağlıklı, kalıcı bir değişimi, bu yaklaşımlarla gerçekleştirirken, bu süreçte tamamlayıcı bir tıp uygulaması olan
akupunkturun düzenleyici ve dengeleyici etkisinin de ayrıca önemli bir yarar sağlayacağını ifade etmek isterim.
Sözün Özü
Milletime fakirlik musallat olacaksa
önce benim evime konuk olur.
Sultan Orhan Gazi
Bizler asayişi muhafazayı netice veren
müspet hizmet içinde her bir sıkıntıya
SABIRLA, ŞÜKÜRLE mukabeleyle
mükellefiz.
S.Okur
Zalimin serrişte-i ikbâlini bir ah keser
Rızka mani olanın rızkını Allah keser.
Anonim
Hiç kimse YANLIŞ olanı yaparak onura
ulaşamaz.
Thomas Jefferson
Dünyanın 7 büyük hatası: Emeksiz servet/
Vicdansız zevk / Kişiliksiz (ahlaksız) bilgi/
Ahlaksız ticaret / İnsaniyetsiz bilim /
Feragatsiz ibadet ve İlkesiz siyasettir.
M. Gandi
Her şey sona erdiğinde düşmanca
davrananların kelimelerini bile
hatırlamayacağız. Tek hatırladığımız
DOSTUMUZ GİBİ GÖRÜNENLERİN SESSİZ
KALMALARI olacaktır.
M. Luther King
Ne şairlik, ne sanatkarlık, ne alimlik, ne
de kaşifliktir. En büyük hüner İYİ İNSAN
olmaktır.
S. Ayverdi
YAŞAMA SANATI 31
»» ŞİFALI BİTKİLER
Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Klinik Biyokimya Anabilim Dalı
İdrar Yolu Enfeksiyonlarına
Karşı Bitkisel Çözümler
Sık görülen idrar yolu iltihaplanmasında antibiyotikler etkili olmaktadır. Fakat zamanla
antibiyotiklere direnç gelişmektedir. İşte bu gibi durumlarda antibiyotik tedavisinin yanında
ayrıca bitkisel çözümlere başvurmak tedavinin etkinliğini arttırır ve hastalığın daha kolay
atlatılmasına vesile olur.
İ
drar yolu enfeksiyonu özellikle kadınlarda sık görülür. Tam idrar tahlili ile teşhis konulabilir. İltihaba yol
açan başlıca faktör bakterilerdir. İdrar
yolu denilince böbrekler, mesane, idrar
kanalları, üretra birlikte değerlendirilir.
Sık görülen idrar yolu iltihaplanmasında antibiyotikler etkili olmaktadır.
Fakat zamanla antibiyotiklere direnç
gelişmektedir. İşte bu gibi durumlarda
antibiyotik tedavisinin yanında ayrıca
bitkisel çözümlere başvurmak tedavinin
etkinliğini arttırır ve hastalığın daha kolay atlatılmasına vesile olur.
İdrar yolu iltihaplanması alt ve üst idrar yolu enfeksiyonları olarak iki tipe
ayrılır. Alt idrar yolu enfeksiyonlarında
idrar yaparken yanma hissi söz konusudur. Alt idrar yolu enfeksiyonu ihmal
edilir, tedavide geç kalınırsa mesaneden
böbreklere doğru ilerleyerek daha ağır
bir hal alır. Bu durumda titreme, ateş,
mide bulantısı, bel ağrısı, ani kusma,
göbek altında ağrı, sık sık idrara çıkmak
gibi belirtiler kendini gösterir. En iyi
antibiyotik tedavisiyle bile başarı oranı
32 YAŞAMA SANATI
%80-85’lerdedir. Tedavinin %100 başarılı olması için de bitkisel çözümlere
başvurulması tavsiye edilmektedir.
Yaban Mersini (V.Macrocarpon);
Yaban mersini suyunda bulunan bazı
bileşikler bakterilerin mesane duvarına
tutunmasını önlemektedir. Eğer bakteriler mesane duvarına tutunamazlarsa
iltihaplanmaya yol açamazlar. Yaban
mersininde “ARBUTİN” molekülü bulunmaktadır. Bu molekül antibiyotik
özelliğinin yanı sıra ilginç bir şekilde
idrar söktürücü (diüretik) etkiye de sahiptir. Yaban mersininin E.Coli bakterisinin sindirim sistemine tutunmasını
da önlediği, üzüm, mango, portakal ve
ananasın bu özelliğe sahip olmadığı tespit edilmiştir. Günde yarım litre yaban
mersini suyu idrar yolu enfeksiyonlarına
karşı çok etkilidir.
Maydanoz (Petroselinum crispum);
Maydanozun yanı sıra salatalık, havuç,
kereviz gibi sebzelerin suları da idrar
söktürücü özelliğe sahip oldukları için
idrar yolu enfeksiyonu esnasında tüketilmelidir.
Ekinezya; Ekinezya güçlü bir bağışıklık sistemi desteğidir. Antibiyotiklerle
birlikte ekinezya kullanılırsa idrar yolu
ve diğer enfeksiyonların tedavisinde tedavinin etkinliğini arttırmaktadır.
Isırgan ve Hatmi çiçeği; Isırgan otu
çörek otuna benzer şekilde birçok şifalı
etkiye sahiptir. Bağışıklık sistemini güçlendirici, anti-kanserojen etki, diüretik
(idrar söktürücü) etki başta gelen faydalarıdır. Soğuk su – Hatmi karışımı içildiğinde idrar yolu iltihabına bağlı ağrıyı
hafifletmektedir. 4 çay kaşığı hatmi bir
litre suya akşamdan konulur ve bekletilir. Ertesi günü su yerine bu karışımı gün
boyu yudumlayabilirsiniz.
Yoğurt; Yoğurt bitki değildir, ama burada zikredilmeden geçilirse bu yazı
eksik olurdu. Yoğurtun idrar yolu iltihabının yanı sıra mantar enfeksiyonlarında da faydalı olduğu bilinmektedir.
İdrar yolu iltihabı esnasında antibiyotik
tedavisine ilaveten bir kase yoğurt içine 80-100 gram yaban mersini katılarak
yenilebilir.
Antiseptik, gastrit ve mide ülserinde
yararlı, kan şekerini düzenleyici bir
bitki:
FESLEĞEN
F
(Ocimum Basilicum)
esleğen 20-40 cm yükseklikte, beyaz veya pembe çiçekli, kendine
has kokusu olan nanegiller ailesinden otsu bir bitkidir. Akdeniz mutfağının
vazgeçilmez baharatlarından biridir. Ülkemizde yeşil ve kırmızı yapraklı fesleğenler
“pesleğen, peslan, reyhan” gibi isimlerle
de anılmaktadır.
Fesleğenin Faydalı Olduğu Durumlar:
Kullanım Şekilleri:
Antiseptik (Mikroplardan temizleyeci)
Çay şeklinde
Antiinflamatuar (İltihabi duruma karşı
iyileştirici)
Kurutulmuş, ufalanmış yaprakları baharat
olarak veya doğrudan tüketilebilir. (Günde 2,5 – 3 gram kadar)
Fesleğen %0,2-0,4 oranında uçucu yağ
içerir. Bu yağ içinde estragol, ögenol ve
sineol gibi aktif etken maddeler bulunmaktadır. Taze veya kurutulmuş yaprakları
baharat olarak yemeklere katılır. Çay olarak içilebilir. Günde 2,5-3 gram kadar taze
kurutulmuş fesleğen yaprağı yenilerek tüketilebilir.
Ağrı hafifleticidir.
Yüksek kan şekerinin düşmesine katkıda bulunur.
Gastrit, ülserde mide koruyucu
Şeker hastalarına sabah-akşam şeklinde
bir su bardağı demlenmiş ılık veya soğuk
fesleğen çayı önerilmektedir.
İdrar söktürücü
Sakinleştirici etki
• Fesleğende bulunan sineol defnede de bulunmaktadır. Bu maddenin ağrı kesici ve
antiinflamatuar özelliğe sahip olduğu bilinmektedir.
Önemli Nokta:
Özellikle hamilelerde tek başına ve yüksek dozda kullanılmaması gerekir. Allerji gibi durumlarda doktora başvurulmalıdır. Bazı kimselerde
başağrısı, huzursuzluk, nabız hızlanması, soğuk terleme görülebilir. Bu belirtiler kan şekerinin fazla düşmesine bağlı olabilir.
YAŞAMA SANATI 33
»» GÖĞÜS CERRAHİSİ
Prof. Dr. Aydın NADİR
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı
Videotorakoskopik Cerrahi
(Göğüs Cerrahisinin Kapalı Ameliyatları)
Torakoskopik ameliyatlar hastaların ameliyat sonralarını daha konforlu geçirdiği daha az
invaziv işlemler olarak tarif edilirler.
T
orakoskopik ameliyatlar hastaların ameliyat sonralarını daha
konforlu geçirdiği daha az invaziv işlemler olarak tarif edilirler. Bu teknik 20yy’lın başından beri kullanılmaktadır. Ancak asıl gelişmeyi teknolojiyle
birlikte 1990’lı yıllarda göstermiştir. Işığa duyarlı silikon mikro çip kullanılarak küçültülen kameraların üretilmesi
başta genel cerrahi olmak üzere pek çok
branşta videotorakoskopik cerrahi uygulamalarına büyük ivme kazandırmıştır.
Bu uygulamalar son 20 yıl içinde göğüs
cerrahisi alanında da gelişme göstermiş,
önemli uygulama alanı bulmuştur.
34 YAŞAMA SANATI
Bu yazımızda torakoskopik cerrahinin
göğüs cerrahisinde uygulama alanlarını,
avantaj ve dezavantajlarını anlatmaya
çalışacağım.
Göğüs boşluğunun ışıklı borularla incelenmesi ilk kez 1902 yılında George
Kelling tarafından yapılmıştır. Hans
Christian Jacobaeus ilk kez torakoskopi
(göğüs boşluğunun kapalı ameliyatları),
laparoskopi (karın boşluğunun kapalı
ameliyatları) terimlerini kullanmış. Bu
iki alanda ilk ameliyatları yapmıştır.
Torakoskopi göğüs cerrahisinde ilk uygulamalarını tüberküloz cerrahisinde
bulmuştur. Daha sonraki yıllarda pnömotoraksın (akciğeri saran zarların arasında hava olması) cerrahi tedavisinde
yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Bununla birlikte 1990’lı yıllardan sonra bir organı tedavi etmek için o organa ulaşmak
adına yapılan travmanın daha fazla olduğu gerçeğinden hareketle torakoskopi
yeniden ivme kazanmıştır.
Videotorakoskopik cerrahi pek çok hastalığın tanı ve tedavisinde yaygın olarak
kullanılmaktadır (Tablo 1). Akciğerleri
saran zarların benign ve malign hastalıklarında, akciğerlerin benign, malign
tümörlerinde gerek teşhis gerekse tedavi
amaçlı kullanımı son yıllarda artmıştır.
Mediasten hastalıklarında, pnömotorakslarda, sempatektomilerde yaygın
olarak kullanılmaktadır. Son yıllardaki
teknolojik gelişmelere paralel olarak tedavi amaçlı kullanımı daha yaygın hale
gelmeye başlamıştır.
Göğüs cerrahisinin hemen her hastalığı
uygun olduğu takdirde videotorakoskopik olarak tedavi edilebilir. Ancak bu kapalı ameliyatlar her hastaya yapılamaz.
Plevral boşluk dediğimiz kavitenin küçük olması bu ameliyatların kesin kontrendikasyonunu teşkil eder. Mekanik
ventilatör desteği gerektiren solunum
yetmezliği olan hastalara da toraksokopi yapılamaz. Diğer kontrendikasyonlar
rölatiftir. Mevcut kronik hastalığının olması, genel durum bozukluğu, yüksek
ateş, kalp sorunlarının varlığı, daha önce
açık ameliyat geçirmiş olması bunlardan
bazılarıdır. Son 3 ay içinde myokard enfarktüsü geçiren hastalara da işlem yapılmamalıdır.
Torakoskopide kullanılan
teknik ekipmanlar kapalı
karın ameliyatlarında
kullanılanlarla hemen
hemen aynıdır. Farklı olanlar
ise torakoskopide kullanılan
daha künt trokarlar ve
sadece akciğer için yapılan
yakalama pensleridir.
Teşhis Amaçlı Videotorakoskopi
Torakoskopide kullanılan teknik ekipmanlar kapalı karın ameliyatlarında
kullanılanlarla hemen hemen aynıdır.
Farklı olanlar ise torakoskopide kullanılan daha künt trokarlar ve sadece akciğer için yapılan yakalama pensleridir.
İşlem esnasında göğüs boşluğuna hava
verilmesine gerek yoktur. Çift lümenli
entübasyonla yapılan anestezi toraksokopi esnasında işlem yapılan taraftaki
akciğerin çok rahat sönmesini sağlar ve
işlemi oldukça kolaylaştırır.
Ameliyat öncesi hazırlık açık cerrahide
olduğu gibidir. Akciğer kapasiteleri, kalp
durumu mutlaka değerlendirilir. Kritik
nokta hastaların tek akciğer anestezisini
tolere edebilmeleridir. Operasyon öncesinde hastalara gerekli bilgiler verilir.
Gerekirse açık cerrahiye geçilebileceği
anlatılır. Göğüs cerrahisinde torakoskopi uygulama tekniği yapılacak işleme
göre değişmektedir. İşlemin tanısal olup
olmadığına, lezyonun yerine, karakterine, rezeksiyon olup olmayacağına göre
giriş noktalarının yerleri değişir.
Hem açık cerrahide hemde kapalı yani
torakoskopik cerrahide ameliyata bağlı
gelişebilecek komplikasyonlar benzerdir. Kapalı cerrahide küçük deliklerden
çalışıldığı için cerrah daha dikkatli olmalıdır. Kanama ve akciğer yaralanması
en sık görülen komplikasyonladır. Uzamış hava kaçağı bir diğer önemli komplikasyondur.
Son yıllardaki videokamera sistemlerinde ki gelişmelere bağlı olarak göğüs
Tedavi amaçlı Videotorakoskopi
A- Plevra hastalıkları (Tbc, Mezotelyo- A- Plevra Hastalıkları (Plöredezis, dema, Ampiyem, plevral efüzyon)
kortikasyon)
B- Akciğer parankimal hastalıklar B- Akciğer parankimal hastalıklar (Akci(SPN, Büllöz hastalık, yaygın pulğer kanseri Evre I rezeksiyon, WEdge
moner hastalık)
rezeksiyon, uzamış hava kaçağı, bül
eksizyonu
C- Perikard hastalıkları (Biopsi, efüz- C- Perikard hastalıkları (perikard rezekyon)
siyonu, pencere açılması)
D- Mediastinal tümörler (Lenfoma, me- D- Mediastinal tümörler (Timektomi, tütastatik lenf bezi hastalığı)
mör eksizyonu)
E- Evreleme (Akciğer, yemek borusu E- Yemek borusu amaliyatları
kanserleri)
F- Travma
F- Travma
G- Diğerleri (sempatektomi, Diayfragma
fıtığı onarımı,
Tablo 1: Teşhis ve tedavi amaçlı videotorakoskopi
İnsan, kötü olabilir. Ama kendi
hayatını var edebilmek için
diğerlerini yok edecek kadar
kötü olmaz. Çünkü böyle biri
insan olamaz.
Mary H. Clark
içindeki patolojilerin çok kişi tarafından
tetkik edilmesini sağlaması, ve aletlerde
ki gelişmelere paralel olarak torakoskopideki gelişim tedavi edici videotorakoskopiye doğru kaymaya başlamıştır.
Tanı konulamayan akciğer nodüllerinde
torakoskopik yapılan biopsiler gereksiz
yapılan torakotomilerin sayısını azaltmıştır. Göğüs cerrahisindeki tüm diğer
ameliyatlara nazaran çok daha az invaziv bir işlemdir. Dolayısıyla ameliyat
sonrası oluşabilecek komplikasyonlar
çok daha azdır. Operasyon esnasında soğuk ışık kaynağı kullanılarak büyütme
yapılmaktadır. Bu sayede hayati yapılar
daha iyi görülmektedir. Büyük kaslar
ameliyat esnasında kesilmez, kaburgalar
kırılmaz, ayrılmazlar. Bu nedenle operasyon sonrası ağrı çok az olur. Akciğer
fonksiyonları açık cerrahiye göre çok
daha az bozulur. Atelektazi gibi ameliyat sonrası dönemde hastaları en fazla
zorlayan komplikasyon çok daha az görülmektedir. Bu sayede hastaların hastanede kalış süreleri kısalmaktadır. Erken
dönemde normal yaşamlarına devam
edebilmektedirler.
Kaynaklar:
1- Avtan L, Kalaycı G, Videotorakoskopik Cerrahi,
Göğüs Cerrahisi Yüksel M, Kalaycı G. 12. Bölüm,
Birinci baskı, İstanbul, Bilmedya Grup, 2001, 143160.
2- Vergani C, Varoli F, Despini L, Harari S, Mozzi E,
Roviaro G. Routine surgicalş videothoracoscopy as
the first step of the planned resection for lung cancer. J Thorac Cardiovasc Surg 2009:138;1206-12.
3- Endo S, Bando M. Invited commentary: Videothoracoscopy assited surgical lung biopsy for istertitiel lung diseases. Gen Thorac Cardivasc Surg
2014:62331-3.
YAŞAMA SANATI 35
»» TOPLUM
Yrd. Doç. Dr. Hatice ULUDAĞ ALTUN
Dr. Tuba MERAL
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji A.D.
Grip miyim Yoksa Nezle mi?
Antibiyotik Kullanmalı mıyım?
Ateşim var sanırım… Hiç halimde yok. Her tarafım ağrımaya başladı. Burnum da akıyor. Grip
miyim yoksa nezle mi? Eczaneden bir antibiyotik birde ağrı kesici alıp kullansam mı acaba?
T
oplumda grip ile nezle terimleri eşanlamlıymış gibi kullanılmaktadır. Oysa bunlar farklı
hastalıklardır. Nezle ve grip virüslerle
meydana gelen hastalıklardır. Nezle hafif seyreder. Grip ise daha ani başlayan
ve sıklıkla ateşin daha yüksek seyrettiği
bir hastalıktır. Salgınlar yapar ve yatağa
düşürür. Nezle veya grip için hiçbir bir
antibiyotiği kullanmaya gerek yoktur.
20-30’unu enfekte etmektedir. Böylece
dünyada her yıl 3–5 milyon kadar insan
grip hastalığına yakalanır ve bunlardan
250–500 bin kadarı yaşamını kaybeder.
İnfluenza virüsü antijenik yapısında
küçük değişiklikler yaparak mevsimsel
salgınlara neden olur. Sonbahar ve kış
aylarında yüksek ateşli solunum yolu
enfeksiyonlarının aniden artışı grip salgını olabileceğini düşündürmektedir.
Toplumda bilinen ismiyle grip hastalığı,
İnfluenza (grip) virüsü ile oluşan viral bir
enfeksiyon hastalığıdır. Tarihte ilk defa
M.Ö. 412 yılında Hipokrat tarafından
tanımlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü
verilerine göre grip virüsleri her yıl erişkinlerin % 5-10’unu ve çocukların ise %
İnfluenza virüsünün kuluçka süresi 1-3
gündür. Hastalığın ciddiyeti sekresyonlardaki virüs miktarı ile ilişkilidir.
Virüsün yayılımının en yüksek olduğu
günlerde, sekresyonlardaki virüs yoğunluğu ile hastalığın şiddeti arasında
doğru orantı olduğu düşünülmektedir.
36 YAŞAMA SANATI
Ani başlangıçlı ateş ve öksürük grip
için iyi bir gösterge olarak kabul edilir.
Yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, halsizlik, iştahsızlık, öksürük, burun akıntısı, özellikle çocuklarda ishal ve kusma
sık saptanan semptomlardır. Yaklaşık
olarak 1-2 haftalık bir sürede tamamen
iyileşme olsa da yaşlılar, çocuklar ve
bağışıklık sistemi düşük olan hastalarda
pnömoni gibi ağır komplikasyonları ortaya çıkabilmektedir.
Nezlede ise olguların yaklaşık üçte
birinin etkeni Rhinovirüslerdir. Daha
seyrek olarak parainfluenza virüs, respiratuvar sinsityal virüs, coronaviruslar, adenovirus gibi çeşitli virüsler etken olabilir. Özellikle akşamları hafif
ateş, iştahsızlık, boğaz ağrısı, bazen
yutkunmada zorluk, öksürük görülür.
Burun mukozasını tuttuğu için burun
akıntısı ve hapşırma belirgindir. Bu belirtiler 7-10 gün sürebilmektedir. Enfeksiyonun ilk günlerinde şeffaf olan burun
akıntısı 2-3 gün içinde giderek koyulaşabilir ve pürülan bir görünüm alır. Toplumda bu koyulaşma sonrası antibiyotik
kullanma gereği duyulmaktadır. Fakat
bu koyulaşmanın nedeni inflamasyon
arttıkça burun sekresyonunda bulunan
lökositlerin artması ve iyileşmenin bir
göstergesi olarak düşünülmelidir.
Nezle ile grip arasındaki bir diğer fark
da nezleden korunmada aşı olmamasıdır.
Nezlede etken olan sadece Rhinovirusların bile 100’den fazla türü olması sebebiyle pratikte bunlara karşı aşı geliştirmek imkansızdır.
Grip aşısı olarak piyasada bulunan aşı
influenza virüs aşısıdır. Grip aşısı influenza virüsünün sürekli antijenik yapısını
değiştirebilmesi sebebiyle her yıl yenilenmektedir. Aşı olan bireylerde aşının
içinde bulunan virüslerden korunmak
mümkün olabilirken, antijenik özelliğini değiştirmiş suşlarla gribe yakalanma
olasılığı bulunmaktadır. Bu nedenle ben
grip aşısı oldum artık grip olmayacağım
gibi bir düşünce doğru değildir. Grip
aşısının özellikle risk grubunda bulunan
ve bağışıklık düzeyi azalmış gruplara
(Hamilelere, sağlık çalışanlarına, 65 yaş
üstü kişilere, kronik hastalığı olanlara,
immun yetmezliği olanlara) yapılması
önerilmektedir.
Grip ve nezlenin tedavisinde antibiyotiklerin yeri var mıdır?
Antibiyotikler bakterilere karşı geliştirilmiş ajanlardır. Grip ve nezlenin tedavisinde antibiyotiklerin yeri yoktur.
Çünkü bu enfeksiyonların tamamının
etkeni virüslerdir. Antibiyotik kullanımı
ancak bu enfeksiyonların üzerine sinüzit
ya da kulak iltihabı gibi bakteriyel bir
enfeksiyon eklenirse gerekmektedir.
Grip aşısı olarak piyasada
bulunan aşı influenza virüs
aşısıdır. Grip aşısı influenza
virüsünün sürekli antijenik
yapısını değiştirebilmesi
sebebiyle her yıl
yenilenmektedir.
Grip ve nezle nasıl tedavi edilmelidir?
Genellikle en iyi tedavi destek tedavisidir. Bu tedavi yeterli sıvı alımının sağlanması, serum fizyolojik ile burunun
açılması ve burun içi sekresyonunun
öksürüğe neden olmaması için yatağın
başucunun yükseltilmesi şeklinde önerilmektedir. Ateşin yüksek olduğu durumlarda parasetamol v.b gibi ateş düşürücülerin kullanılması önerilmektedir.
Grip sırasında aspirin kullanılmamalıdır.
Aspirin kullanımına bağlı grip gibi ateşli
viral enfeksiyondan 1-14 gün sonra iki
aşamalı bir hastalık olarak Reye sendromu ortaya çıkabilmektedir. Bu sendromun ilk döneminde şiddetli ve sürekli
bulantı ve kusma ile beraber aşırı yorgunluk, uyku hali, çevreye ilgisizlik gibi
beyinle ilgili belirtiler vardır. İkinci dönemde ise, kişilik değişikliklerinden bilinç bulanıklığı ve komaya kadar giden
sinir sistemi belirtileri tabloya hakim
olur. Özellikle çocuklarda bu konuya
dikkat edilmelidir. Grip ilaçlarının (antihistaminikler ve dekonjestan içeren)
hastalığa bağlı şikayetleri azaltmakla
birlikte potansiyel yan etkileri beklenen
yararlarından fazla olduğundan dolayı
özellikle iki yaşın altındaki çocuklarda
kullanılması önerilmemektedir. Grip
için influenza virüsünün çoğalmasını
yavaşlatan çeşitli antiviral ilaçlar vardır. Bu ilaçlar salgından önce korunmak
amaçlı, aşı yapılmamış ve risk grubundaki kişilere doktor kontrolünde uygulanabilmektedir.
Kaynaklar
1. Prior L, Evans MR, Prout H. Talking about colds
and flu: the lay diagnosis of two common illnesses
among older British people. Soc Sci Med. 2011
Sep;73(6):922-8.
2. Eccles R. Understanding the symptoms of the common cold and influenza. Lancet Infect Dis. 2005
Nov;5(11):718-25.
3. http://www.cdc.gov/flu/about/disease/symptoms.htm.
Erişim tarihi (15.07.2014)
Faydan yoksa tabiata insana
Ömrün gelir geçer boştan ibaret
Gelip geçicidir güvenme cana
Kanat çırpar uçar kuştan ibaret
Alıcı kuş gibi yırtıcı olsan
Bakmaya kıyılmaz nevcivan olsan
Sırtı yere gelmez pehlivan olsan
Ecel çelme takar tuştan ibaret
Ak düşer saçına buruşur yüzün
Sis çöker önüne puslanır gözün
İlenmeye başlar oğlun ve kızın
Tesellin gözdeki yaştan ibaret
Cem olur cemaat ısınır suyun
Paşa mı bey misin fark etmez soyun
Mevtine kesilir koç veya koyun
Can için verilen aştan ibaret
Mahmut Erdal bir gün kabrin kazılır
Eşin dostun yarenlerin üzülür
Ak üstüne kara künyen yazılır
Başına dikilen taştan ibaret
Mahmut Erdal
YAŞAMA SANATI 37
»» ÜROLOJİ
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Erol YILDIRIM
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Üroloji Anabilim Dalı
Bıçaksız
Böbrek Ameliyatı
Mümkün mü?
B
öbrek taşları milattan önce 4.
yüzyılda Hipokrat zamanından
beri bilinmekte olup, giderek
artan bir sıklıkta görülen, kişinin yaşam konforunu ciddi olarak etkileyen
ve tedavi edilmezse böbrek kaybına yol
açabilen bir hastalıktır. Dünya çapında
görülme sıklığı %7-13 arasında iken ülkemizde bu oran Güneydoğu Anadolu
38 YAŞAMA SANATI
Ses dalgaları ile böbrek taşlarının kırılması (ESWL) ve böbreğe
bel bölgesinden girilen bir kateter ile girilip, içindeki taşların
kırılması (PCNL) bugüne dek açık cerrahiye alternatif olmuş,
taştan kurtulma metodlarıydı. Bahsettiğimiz teknolojinin
geldiği en son noktalardan biri de Fleksible Üreterorenoskopi
diye bilinen, kapalı yolla yapılan böbrek taşı ameliyatlarıdır.
gibi endemik bölgelerde % 40’ları bulabilmektedir.
Halk arasında klasik böbrek taşı ameliyatı sadece açık cerrahi olarak bilinse
de, teknolojinin gelişmesi ile birlikte
bıçaksız, yara izi olmaksızın yapılabilen
yeni cerrahi teknikler kullanılmaya başlanmıştır. Ses dalgaları ile böbrek taşla-
rının kırılması (ESWL) ve böbreğe bel
bölgesinden girilen bir kateter ile girilip,
içindeki taşların kırılması (PCNL) bugüne dek açık cerrahiye alternatif olmuş,
taştan kurtulma metodlarıydı. Bahsettiğimiz teknolojinin geldiği en son noktalardan biri de Fleksible Üreterorenoskopi diye bilinen, kapalı yolla yapılan
böbrek taşı ameliyatlarıdır.
Böbrekteki 2 cm’den
küçük tüm taşlara
Fleksible Üreterorenoskopi
uygulanabilir. Bunun yanında
ESWL ve perkütan cerrahi
gibi taş kırma işlemlerinin
uygulanamadığı veya
başarısız olduğu taşlara
da uygulanabilir. Özellikte
obezite, şeker, yüksek
tansiyon, kalp hastalıkları
ve kanama, pıhtılaşma
bozukluğu nedeniyle açık
cerrahi yapılamayacak
hastalar için uygun bir cerrahi
yöntemdir.
Fleksible Üreterorenoskopi nasıl bir
işlemdir?
Fleksible Üreterorenoskopi işleminde
hastaya hiçbir kesi yapılmamaktadır.
Ameliyathanede, genel anestezi altında, idrar kanalından ucu kıvrılabilen
3-4 mm çapında bir optik aletle girilmekte ve böbreğe ulaşılmaktadır. Aletin ucunun kıvrılma özelliği sayesinde,
böbreğin odacıkları içerisinde rahat bir
şekilde dolaşılabilmekte ve taşa ulaşılabilmektedir. Taşa ulaştıktan sonra aletin
içerisinden geçen bir lazer yardımı ile
taş olduğu yerde kırılarak toz haline getirilebilmektedir. Bunun yanında cihazın
çalışma kanalından uygun aletler kullanılarak taşlar tek tek böbrekten toplanabilmektedir. Hastanın herhangi bir yeri
kesilmediği ve mevcut anatomik yapısı
bozulmadığı için herhangi bir kanama
veya operasyon sonrası komplikasyon
görülmemektedir.
Kimlere Fleksible Üreterorenoskopi
uygulanabilir?
Böbrekteki 2 cm’den küçük tüm taşlara
Fleksible Üreterorenoskopi uygulanabilir. Bunun yanında ESWL ve perkütan
cerrahi gibi taş kırma işlemlerinin uygulanamadığı veya başarısız olduğu taşlara
da uygulanabilir. Özellikte obezite, şeker, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları ve
kanama, pıhtılaşma bozukluğu nedeniyle açık cerrahi yapılamayacak hastalar
için uygun bir cerrahi yöntemdir. Kanburluk ve benzerleri gibi değişik iskelet
sistemi bozuklukları nedeniyle ameliyat
masasında uygun pozisyon verilemeyen
hastalar da uygulanabilmektedir. Bunun
yanında değişik kan sulandırıcı ilaç kullanan hastalarda da beklemeye gerek olmaksızın, anında böbrek taşlarına müdahale olanağı sunmaktadır. Ayrıca atnalı
böbrek, ektopik böbrek veya çift toplayıcı sistem gibi doğumsal böbrek anormallikleri olan hastalarda da güvenle
uygulanabilmektedir. Yukarıda belirttiğimiz tamamen doğal yollardan yapılan
bıçaksız bir işlem olduğundan özellikle
büyük böbrek taşı olan veya tekrarlayan
böbrek taşı olan hastalarda güvenli bir
şekilde defalarca tekrarlanabilmektedir.
Aynı şekilde hastalarımızda herhangi
bir yara izi de olmamaktadır. Böbreğe
doğal yollardan girildiğinden yapılan bilimsel çalışmalarla da böbreğe herhangi
bir zarar verilmediği görülmüş, özellikle
kronik böbrek yetmezliği veya tek böbreği olan hastalarda da umut vaat eden
bir yöntem olmuştur. Bunlara ek olarak
özellikle idrar kanalındaki taşlara kapalı
müdahale sırasında bu taşlar bazen böbreğe kaçabilmektedir. Fleksible üreterorenoskopi sayesinde böbreğe geri kaçan
bu taşlara da aynı seans içinde ulaşılıp,
kırılabilmekte; böylelikle hastaya ikinci
bir anestezi ve operasyon gereksinimi
kalmamaktadır.
Hangi hastalar Fleksible Üreterorenoskopi için uygun değildir?
♦♦Gebe hastalar (işlem sırasında X ışını
kullanıldığı için)
♦♦Aktif idrar yolu enfeksiyonu bulunanlar
♦♦Daha önceden idrar kanalından travma geçirmiş ve idrar kanalı daralmış
hastalar
Bu işlem sonrasında hastanede kalış
süresi ne kadardır?
Bu cerrahi prosedür günübirlik bir işlem
olup, anestezinin etkisi geçtikten sonra hasta aynı gün içinde taburcu edilebilmektedir. İşlem sonrasında hastaya
herhangi bir stent veya idrar sondası
takılması gereksinimi genellikle olmamaktadır. Açık cerrahilerde hastaların
bel kısmında yaklaşık 10-15 cm’lik bir
cilt ve altındaki bel kasları kesildiği için
operasyon sonrasında hareket etmede
zorluk ve şiddetli ağrı çekilmektedir.
Bunun yanında açık cerrahi sonrası hastanede kalma gereksinimi de, bu işlem
ile ortadan kalkmaktadır. Fleksible üreterorenoskopi’ de ise anatomik yapı bozulmadığı ve herhangi bir vücut bölgesi
kesilmediği için operasyon sonrasında
ağrı veya konforu bozan herhangi bir
durum olmamakta ve kişi günlük hayatına hemen dönebilmektedir.
YAŞAMA SANATI 39
»» FİZİK TEDAVİ ve REHABİLİTASYON
Doç. Dr. Burcu YANIK
Dr. Gülsüm GÜRLÜ
Prof. Dr. Haşim ÇAKIRBAY
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon A.D.
!
!
!
t
a
k
k
i
D
G
r
le Her Bel Ağrısı
ç
n
e Bel Fıtığı Değildir
Bel ağrısı yapan çok fazla sebep vardır. Halk arasında kireçlenme olarak bilinen osteoartrit,
omurgayı tutan romatizmal hastalıklar, kanserler, yumuşak doku romatizmaları (fibromiyalji
veya miyofasiyal ağrı gibi) veya iç organlardan köken alan bazı hastalıklarda da bel ağrısı
görülebilir.
Y
apılan araştırmalar insanların
%80’inin hayatları boyunca en
az bir kez bel ağrısı şikayeti ile
doktora başvurduklarını göstermektedir.
Bel ağrısı yaşayan insanların ve onları
muayene eden bazı doktorların genellikle ilk akıllarına gelen bel fıtığı ihtimalidir. Sürekli etrafınızda bel fıtığı, boyun
fıtığı olduğunu söyleyen insanlarla siz
de sıkça karşılaşıyorsunuzdur. Toplumda bu “bel fıtığı” olayının bu kadar sıkça
konuşulması belki de teknolojinin ilerlemesi, halk arasında emar denen (MRG)
40 YAŞAMA SANATI
ileri görüntüleme tekniklerinin sıkça
yapılması, buradaki ufak tefek, herkeste
görülebilecek değişikliklerin yanlışlıkla
fıtık olarak yorumlanması gibi sebeplere
bağlı olabilir. “Hocam, benim belimde
beş tane fıtık varmış !!!” Oysaki bel fıtığı bu kadar da basit bir şey değildir. Ne
yazık ki, biz hekimler ve hastalar olayı
yanlış yorumlamaktayız.
Bel ağrısı yapan çok fazla sebep vardır.
Halk arasında kireçlenme olarak bilinen
osteoartrit, omurgayı tutan romatizmal
hastalıklar, kanserler, yumuşak doku
romatizmaları (fibromiyalji veya miyofasiyal ağrı gibi) veya iç organlardan köken alan bazı hastalıklarda da bel ağrısı
görülebilir.
Bu nedenlerden birisi olan “omurga romatizması” özellikle gençlerde görülür
ve maalesef yanlışlıkla “bel fıtığı” tanısı
alır. Sıklıkla hasta senelerdir bel fıtığı
için çeşitli tedaviler aldığını, tıbbi ve tıp
dışı birçok seçenek denediğini, ancak
bir türlü iyileşemediğini, tedavilerin bel
fıtığına iyi gelmediğini söylemektedir.
Oysaki tedavilerin iyi gelmemesi çok
normaldir. Tedavilerde problem yoktur,
problem tanıdır, bu hasta bel fıtığı değildir !!! Sonuçta bel fıtığı ve omurga romatizması tamamen farklı iki hastalıktır
ve dolayısıyla tedavileri de tamamen
farklıdır. Bir hastalığa başka bir hastalığın tedavisini vermek... İşte problem
burdadır.
Peki özellikle genç insanlarda bel ağrısı
yapan bu omurga romatizmasından nasıl şüpheleneceğiz. Hastaya kısa sürede
sorulabilecek birkaç basit soru bize çok
yardımcı olacaktır. Hastalık her iki cinsiyeti de etkileyebilmekle birlikte, özellikle genç erkek hastalarda oldukça sık
gördüğümüz bir durumdur.
• 40 yaşından genç iseniz,
• Uzun süre hareketsiz kaldığınızda bel
ağrınız oluyorsa,
• Ağrınız hareket etmekle hafifliyorsa,
• Sabahları bel ağrınız oluyorsa,
• Sabahları belde tutukluk hissediyor-
sanız; hareket etmekte, öne eğilmekte
zorlanıyorsanız ve bu durum bir saatten uzun sürüyorsa,
• Gece özellikle sabaha doğru şiddetli
bel ağrısı ile uykudan uyanıyorsanız,
• Ara ara sağ, ara ara sol kaba et üzerinde ağrı hissediyorsanız,
• Ağrınız aniden değil de, yavaş yavaş
başlamışsa ve uzun süredir devam
ediyorsa,
• Ağrıyı başlatmış olabilecek düşme,
çarpma, kaza gibi bir olay hatırlamıyorsanız,
• Topuk ağrılarınız varsa,
• Göğüs kafesinizin ön yüzündeki kemikte ağrılı bölgeler varsa,
• Bel ağrınızın yanında, boynunuz, kasığınız, omzunuz veya ayak bileğiniz
de ağrıyorsa
• Ailenizde, sizin gibi gençlerde, iltihaplı omurga romatizması olan varsa,
mutlaka omurga romatizmasından şüphelenmeli ve doktora başvurmalısınız.
Durum bel fıtığı ağrısından oldukça
farklı. Bel fıtığına bağlı mekanik ağrı
hareket etmekle çoğalıp, dinlenmekle
azalan bir ağrıdır. Hasta genellikle gece
rahat uyur; sabahları dinlenmiş ve ağrısı
azalmış olarak kalkar, gün içinde yoruldukça ağrı artabilir.
Omurga romatizmalarında;
omurga ve leğen kemiğindeki
eklemlerin bazıları ya
da tümünde iltihap olur
ve bu eklemler birbiri ile
kaynaşır. Bu iltihap mikrobik
ve bulaşıcı bir iltihap
değildir. Daha çok omurgayı
etkilemekle birlikte;
kalça, omuz ve ayak bilek
eklemlerini, kasları kemiklere
bağlayan tendon ve bağları
da etkileyebilmektedir.
Omurga romatizması bel ağrılarının
önemli sebeplerinden biridir. Bel ağrısı
olan özellikle genç hastalarda mutlaka
akılda tutulmalıdır. İltihaplı omurga romatizması olarak da isimlendirilen bu
hastalıklar arasında özellikle ‘ankilozan
spondilit’ hastaları ile sık karşılaşmaktayız. Daha çok genç yaştaki bireyleri (40
yaşından önce) etkileyen, genetik geçişli bir rahatsızlıktır. Vücuttaki eklemleri, sırt ve boynu da etkileyebilmekle
beraber en büyük belirtisi ‘iltihabi bel
ağrısı’dır. Bu ağrı; özellikle uzun süre
hareketsiz kalındığında artan bir ağrıdır.
Hastalar sabah uyandıklarında yoğun
bel ağrısı hissederler ve bir saati aşan
tutukluk (yani hareket ettirmede
zorluk) olur. Bel fıtıklarının aksine, bu ağrıya dinlenmek değil hareket etmek iyi gelir. Bu hastaların
bel ağrısı aniden değil yavaş yavaş başlamıştır ve uzun süredir
devam etmektedir (>3 ay).
Ağrı belde hissedilebileceği gibi, uyluk arka yüzünde de hissedilebilir.
Omurga romatizmalarında bel ağrısı dışında
başka neler olmaktadır?
Omurga
romatizmalarında; omurga ve leğen
kemiğindeki eklemlerin bazıları ya da tümünde iltihap olur
ve bu eklemler birbiri ile kaynaşır. Bu
iltihap mikrobik ve bulaşıcı bir iltihap
değildir. Daha çok omurgayı etkilemekle birlikte; kalça, omuz ve ayak bilek
eklemlerini, kasları kemiklere bağlayan
tendon ve bağları da etkileyebilmektedir. Özellikle topuk bölgesinde ağrı
Arayan sen ol, bulan sen;
tanıyan sen ol, kucaklayan yine
sen ! Kula vefası olmayanın
Hakk’a vefası olmaz !
Mevlana Celaleddin Rumi
yapabilmektedir. Seyir sırasında genellikle tek gözde, tekrarlayıcı ağrı, bulanık görme ve kızarıklık (üveit) atakları
olabilmektedir. Cilt lezyonları veya tekrarlayan ishallerle kendini gösteren barsak tutulumu eşlik edebilmektedir. Yine
romatizmal hastalıklara bağlı bel ağrısı
varlığında hastalarda diz, ayak bilek
gibi diğer eklemlerde kızarıklık, şişlik,
sıcaklık, deri döküntüleri ve ailede romatizmal hastalık öyküsü olabilir. Uzun
süreli bazı ağır hastalarda akciğer, böbrek ve kalp gibi organlar da etkilenebilir.
»» FİZİK TEDAVİ ve REHABİLİTASYON
Bu hastalıkların tanısının
erken konulması ve tedaviye
başlanması; hastalığın
ilerlemesini, eklemlerde kalıcı
değişikliklere neden olmasını
önlemek açısından oldukça
önemlidir. Çoğu kez bel fıtığı
ile karıştırılan bir hastalık
olduğu için erken teşhisi
zordur.
Omurga romatizmalarının tanısı nasıl konulmaktadır?
Bu hastalıkların tanısının erken konulması ve tedaviye başlanması; hastalığın ilerlemesini, eklemlerde kalıcı
değişikliklere neden olmasını önlemek
açısından oldukça önemlidir. Çoğu kez
bel fıtığı ile karıştırılan bir hastalık olduğu için erken teşhisi zordur. Omurga
romatizması olan birçok hastaya bel
fıtığı tanısı konulmakta, yıllarca bel fıtığı tedavisi uygulanmakta, hatta bel fıtığı sebebi ile cerrahi uygulanmaktadır.
Öncelikli olarak doktorunuzun omurga
romatizmasından şüphelenerek detaylı
öykü alması gerekmektedir. Sonrasında doktorunuz inflamasyon olabilecek
bölgeleri kontrol eder. Bel, leğen kemiği
eklemleri, göğüs ve topuk bölgelerinde hassasiyet ve ağrı olup olmadığına
bakar. Muayenede ek olarak omurga
ve göğüs kafesinizin hareketlerinde bir
kısıtlılık olup olmadığı kontrol edilir.
»» Gençler Dikkat !!! Her Bel Ağrısı Bel Fıtığı Değildir
Tanı için görüntüleme yöntemi olarak
röntgen veya MRG kullanılmaktadır.
Eklemlerinizdeki inflamasyona bağlı
değişiklikleri görmek amaçlanır. Özellikle sakroiliyak eklem adı verilen leğen
kemiği eklemindeki tutulumu görmek,
tanı açısından önemlidir. Kanınızda ise
sedimentasyon, CRP gibi inflamasyonun aktivitesini gösteren bazı belirteçlerin yüksek olup olmadığına ve gerek
görüldüğünde HLA-B27 adındaki genetik belirtecin bulunup bulunmadığına
bakılır.
Tedavi nasıldır?
Tedavide uzun süreli çeşitli ilaç tedavisi, belli egzersiz programları gerekebilmektir. Doktorunuz tanı koyduktan
sonra uygun ilaç tedavisini başlayacaktır. Hastanın da bu tedaviye uyum göstermesi gerekmektedir. Hastalığın birincil tedavisi ilaç olmasına rağmen en az
onun kadar önemli olan diğer bir tedavi
şekli de doktorunuzun tavsiyeleri doğrultusunda egzersiz yapmaktır. Yapılan
egzersizlerle ağrı ve tutukluk azalmakta,
hastalığın ilerlemesi yavaşlamakta ve
iyileşmeye yardımcı olunmaktadır.
Omurga romatizmaları dışında bel
ağrısı yapan diğer sebepler nelerdir?
Omurga romatizmaları dışında bel ağrısı olan hastalarda diğer nadir görülen
sebepler; enfeksiyonlar, kanserler ve kemik erimesidir.
Brucella, tüberküloz gibi enfeksiyon
hastalıkları omurga tutulumu yapabilmektedir. Hastalarda bel ağrısına ek olarak ateş, gece terlemesi, halsizlik ve kilo
kaybı gibi şikayetler olur.
Belde omurgadaki sinirlerde oluşan tümörler, kemik tümörleri, vücudun diğer
bölgelerinden bel omurgasına sıçrayan
akciğer, meme veya prostat gibi bazı
kanserler kendilerini bel ağrısı ile gösterebilirler. Bu hastalarda uzun süreli,
şiddetli ve gece-gündüz sürekli, özellikle de geceleri artan, hastayı uykusundan
uyandıran bel ağrısı olur. Ek olarak gece
terlemeleri, ateş, kilo kaybı gibi şikayetler olabilir.
Halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporoz; özellikle belirli yaşın
üzerindeki popülasyonda ve bayanlarda
akla gelmelidir. Bu hastalarda omurga
kemiklerinde meydana gelen çökme
kırıkları bel ağrısının başlıca sebepleri
arasındadır.
Özetleyecek olursak;
Bel ağrısı olan her hastada sadece bel
fıtığı düşünülmesi; hastaya yanlış tanı
konulmasına, bazen gereksiz cerrahi
müdahaleye, esas tanının ve tedavinin
gecikmesine neden olmaktadır. Bel ağrısı şikayeti olan genç bir hastada özellikle omurga romatizması gibi hastalıklar açısından hasta da hekim de dikkatli
olmalıdır.
Hastalığın birincil tedavisi ilaç
olmasına rağmen en az onun
kadar önemli olan diğer bir
tedavi şekli de doktorunuzun
tavsiyeleri doğrultusunda
egzersiz yapmaktır. Yapılan
egzersizlerle ağrı ve tutukluk
azalmakta, hastalığın
ilerlemesi yavaşlamakta
ve iyileşmeye yardımcı
olunmaktadır.
42 YAŞAMA SANATI
»» KELİMELER
Ahmet KARABUDAK
At Gamı Kameyle Kam..
Hesaba Çek Kendini Her Akşam..
Gam-Kam-Kamber-Kambur-Beraat etmek-Beraber-Berber-Ser-SeraSerapa-Sergüzeşt-Serhad-Serpuş-Sersem...
G
am ve kam biri Arapça diğeri
Farsça iki kelime. İkiz gibi duruyorlar ama anlamları ak ve kara
gibi birbirine zıt. Gam arapça “gamm”
kelimesinden dilimize geçmiş sıkıntı,
keder demek. “Duvarı nem insanı gam
yıkar” atasözünde belirtildiği gibi insanda stres yaparak, aşırı üzüntü ve depresyona yol açan şey sıkıntı ve kederdir.
Kam Farsça sevgi, arzu, bir şeyden
alınan keyif ve mutluluk anlamına geliyor. Kam = sevgi, ber = taşıyan böylece Kamber zevk veren, sevgi veren,
sevgili anlamında kullanılan bir isimdir.
Kambur kelimesinin “kam” ile bir ilgisi yoktur. Kambur Yunanca “kambilos”
(sırtı eğilmiş, bükülmüş) kelimesinden
dilimize geçmiş.
Bir kelimenin sonuna eklenen –ber, taşımak, dünyaya getirmek, doğurmak,
ürün vermek gibi manalar kazandırır.
Aynı kökten Latince de –ferre, Yunancada –fero, -for, İngilizcede to bear, to
born, Farsçada bâr (yük, hamule), yeni
Latincede fertilis (doğurgan) gibi kelimeler vardır. Kelimenin başında gelen
“ber” ise Farsçadaki “bar” kelimesinden
gelmektedir. Bar üzere, üzeri, yukarı
doğru hareket gibi manalara sahiptir.
Latincedeki hiper, süper, Almancadaki
über, İngilizcedeki over ber (bar) ile eşdeğer anlamlı türev kelimelerdir.
Beraat etmek üzerine atılı bir suçtan
aklanmak demektir. Beraber Farsça barabar kelimesinden dilimize geçmiştir.
Beraber üst üste, birlikte manasında dilimizde kullanılmaktadır. Berber kelimesi ber kelimesinden değil, barba (sakal)
kelimesinden türetilmiş bir kelimedir.
Berber sakal tıraşı yapan kimse demektir. Barba Farsça, barbe Fransızca, bart
Almanca, beard İngilizcede sakal anlamına geliyor. Kelimelere dikkatli gözle
baktığımızda Farsçadan yola çıkıp batıya doğru gittikçe her ülkede bazı değişikliklere uğrayarak yoluna devam ettiği
görülür. Erzurum'da oynanan bir halk
oyunu olan “bâr” ın ise buradaki bar ile
ilgisi var mı tam bilinmiyor. Bilinen şey
ise bâr oyununun isminin Ermenice bâr
(halka, grup, topluluk, halka halinde yapılan dans) kelimesinden geldiğidir.
Ser Farsça “sar” kelimesinden dilimize
geçmiştir. Ser baş, kafa demek. Latince
beyin anlamına gelen cere - brum kelimesinin başındaki cere Farsçadan Latinceye bir hediye. Sera kelimesi de ser
ile ilişkili. Serre, serrer = başı sıkıca kapatılmış anlamına geliyor. Bitki yetiştirmek için yapılan kapalı mekanlara Sera
diyoruz. Karadeniz bölgesine has ahşap
erzak deposuna Serander denilmektedir. Serander kelimesinin “ser” ile ilgisi
var mıdır? Dilbilimcilerin tespitine göre
Yunancada “Ksirandiro” kelimesi Serander kelimesine analık yapmıştır. Ksiro = kuru, andiro= seki, balkon ksirandiro kuru erzak deposu demek oluyor..
Serapa (baştan başa, baştan ayağa) kelimesi Farsçadan dilimize geçmiş. Ser
= baş, pa= ayak, serapa baştan ayağa.
Serasker Farsça Sar’askar baş asker demek. Serdengeçti başından vazgeçmiş,
fedai, yiğit anlamına geliyor. Serencam
kelimesi iki ayrı kelimeden oluşuyor.
Ser= baş, encam = son, Serencam = “en
başta gelen son, yani sonuç” anlamında
kullanılıyor. Sergerde = başı bozuk,
şaşkın, perişan anlamında kullanılıyor.
Bu kelimede dilimize Farsçadan hediye.
Sar= baş, gard= dönmek, Sergerde başı
dönmüş anlamına sahip. Sergüzeşt kelimesi ise yine ser (baş) ile ilgili. Farsça
sargudaşt = baştan geçen şey, macera.
Serhad sınır boyu, sınır başı demek.
Had = sınır anlamında. “Haddini bil”
denilirse, sınırını bil, sınırını aşma deniyordur. Serpuş başa örtülen şey, şapka
demek. Bu kelimede Farsça kökenli. Ser
= baş, pûşe= örtü demek. Sersem̕e gelince, Sar = baş, Sam = ateşli hastalık,
ateş demek. Farsçada Serseme beyin iltihabı, beyin tümörü gibi anlamlar yüklenmiştir. Türkçe de ise sersem serseri,
aptallaşmış, ahmak kimse anlamında
kullanılmaktadır. Serzeniş = başa kakmak, Farsça sar = baş, zaniş = vurmak,
kakmak.
Baş kelimesiyle bu kadar oyalandığımız
yeter, biz yine başa dönelim ve Gam ile
ilgili bir sözü olan şaire kulak verelim:
Cümbüş kırık, neyzen suskun, ney suskun
Geldi hazan, yine hüzün, yine hüsran, yine hicrân
Şarkı suskun, meyhane suskun, mey suskun
Geldi hazân, yine giryân, yine figan, yine gam
Gönüllere elem konuk her akşam
•
Bülbülü bir güle zâr eylemişler
Dünyayı sevene dar eylemişler
Sevdayı göğsüme nar eylemişler
Geldi hazan, yine giryan, yine hüsran, yine gam
Bir ince sızıdır nereye baksam
•
Bahçe mahsun, gül mahsun, gönül hicran
Bülbül bi-zar-ı figan bi-zar-ı fizan, eyvah yine hicran,
yine giryân, yine hüsran,yine gam
Bir ince sızıdır düşer sineye her akşam..
Nuri Can
YAŞAMA SANATI 43
»» ÇOCUK SAĞLIĞI ve HASTALIKLARI
Prof.Dr.Süleyman KALMAN
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Nefroloji Bilim Dalı
Çocukluk Çağında
Periyodik
Kusma Sendromu (SKS)
Sebebi tam bilinmemekle birlikte bu çocuklarda migren tipi baş ağrıları da olabilir ve hastalık
abdominal migren olarak da adlandırılır. SKS’li çocukların ailelerinde özellikle de anne tarafında
migren yaygındır.
Ç
ocuklarda tekrarlayan aralıklarla
ciddi bulantı ve kusma olması
durumudur. Bu sikluslar arasında ise hasta genellikle sağlıklıdır.
Siklus kusma dönemlerinde hasta kısa
sürede defalarca kusar. Bu süre saatlerden günlere kadar uzayabilir. Günün
herhangi bir saati başlayabilirse de daha
çok gece veya sabahın erken saatlerinde
başlamaktadır.
Her siklus biribirine benzer, hemen hemen günün aynı saati başlar, aynı sürelerde devam eder, şiddeti aynı ve belirtiler benzerdir. Ortalama olarak, bir çocuk
yılda 12 atak geçirir. Birçok olguda da,
siklik kusma sendromu (SKS) tedavi
44 YAŞAMA SANATI
edilmeksizin kendiliğinden sonlanır.
Siklik kusma sendromunun (SKS) sıklığı tam olarak bilinmemekle birlikte
ABD’de de %2.2 dir. Kızlarda erkeklere
oranla hafifçe daha yüksektir.
Bazı hastalık ve durumların SKS ataklarını uyardığı kesindir. Bunlar genellikle
şöyle sıralanır:
♦♦ Soğuk algınlığı, grip, sinuzit gibi en-
feksiyonlar
Özellikle okul öncesi ve 5 yaş civarı çocukları etkilerken, erişkinlerde de görülebilmektedir.
♦♦ Aşırı heyecana yol açan tatil, doğum
SKS’ye neler sebep olur?
♦♦ Çikolata, peynir gibi bazı yiyecekler
Sebebi tam bilinmemekle birlikte bu çocuklarda migren tipi baş ağrıları da olabilir ve hastalık abdominal (karınla ilgili) migren olarak da adlandırılır. SKS’li
çocukların ailelerinde özellikle de anne
tarafında migren yaygındır.
♦♦ Açlık hali
günü gibi durumlar
♦♦ Stres,
♦♦ Uykusuzluk, hastalık
♦♦ Aşırı yemek yeme,
♦♦ Allerji
♦♦ Menstrüasyon
♦♦ Karın veya mide ağrısı
Tanısı zordur. Çünkü bulantı
ve kusma birçok hastalıkta
görülür. Hastanın iyi bir
öyküsü alınmalı ve fizik
muayenesi yapılmalıdır.
Semptomların ne olduğu
ve ne kadar sürdüğü iyi
tanımlanmalıdır. Mutlaka
kusma yapacak diğer
sebepler dışlanmalıdır. Bunun
için bazı testler yapmak
gerekebilir.
Çocuğunuzun Siklik Kusma Sendromlu olduğunu nasıl anlarsınız?
Birçok klinik durum bulantı ve kusmaya yol açabilir. SKS’li çocuklarda ise
düzenli bir kusma periyodu, paterni ve
sonrasında uzunca bir dönem sağlık hali
vardır.
Periyodik Kusma Sendromu (SKS) 4
farklı evrede meydana gelir.
♦♦ Prodrom (Başlangıç); Hastalığın baş-
layacağına dair alarm fazıdır. Bazı
hastalar bu fazda bulantı, başağrısı,
anksiyete ve/veya karın ağrısı tanımlarlar. Hastaların %60’ından fazlasında bu durum görülür.
♦♦ Kusma; Bu dönem öğürme ve kus-
manın meydan geldiği dönemdir. Bir
gün veya daha fazlasına değin uzayabilir.
♦♦ İyileşme; Bu evrede kusma biter ve
çocuk kendini iyi hissetmeye başlar.
Bazı çocuklar hemen katı gıda yemek
ister, bazıları da ilk birkaç saat sıvı
ihtiyacı hisseder. Çocuklar bu evrede
genellikle halsiz ve yorgundurlar.
♦♦ Semptomsuz dönem; Ataklar arası
dönemdir.
♦♦ İshal
♦♦ Baş ağrısı
♦♦ Işığa ve sese hassasiyet
♦♦ Düşük derecede ateş
♦♦ Ağızda tükrük birikmesi
Siklik Kusma Sendromu nasıl teşhis
edilir?
Tanısı zordur. Çünkü bulantı ve kusma
birçok hastalıkta görülür. Hastanın iyi
bir öyküsü alınmalı ve fizik muayenesi
yapılmalıdır. Semptomların ne olduğu
ve ne kadar sürdüğü iyi tanımlanmalıdır.
Mutlaka kusma yapacak diğer sebepler
dışlanmalıdır. Bunun için bazı testler
yapmak gerekebilir.
Kan testleri, özefagus, mide ve ince barsak değerlendirmesi (özellikle baryumlu grafiler), görüntüleme yöntemleri ile
böbrek hastalıkları, sinuzit vd. araştırılmalıdır.
Siklik Kusma Sendromu nasıl tedavi
edilir?
Tam ve kesin bir tedavisi yoktur. Genellikle destek tedavisi yapılır. SKS atağı
başladığında, hastayı sakin karanlık ve
sessiz bir odada tutmak idealdir. Uyumak semptomları hafifletebilir. Bu dönemde çocuğa kusmayı önleyici ilaçlar
ve sakinleştiriciler verilebilir, bunlar uykuya da yardımcı olur.
Eğer kusma ciddi ise hastanın damardan sıvı tedavisi alması gerekebilir. Bu
durum dehidratasyon denilen sıvı kaybı
riskini azaltır.
Yaşamı boyunca herkes 'birini'
bulur, ama 'birbirini' bulmak
çok az insana nasip olur.
Dücane Cündioğlu
Bunların dışında tedavide hekimlerin iki
yaklaşımı daha vardır.
Abortif tedavi; Kusma karşıtı tedaviler,
sakinleştiriciler
Koruyucu tedavi; Burada siproheptadin
ve amiltriptilin kullanılablir.
Siklik Kusma Sendromunun komplikasyonları neler olabilir?
♦♦ Ciddi kusmalar bazı durumlar için
risk faktörü oluşturur.
♦♦ Sıvı kaybı (dehidratasyon)
♦♦ Elektrolit kaybı- denge bozukluğu.
Vücut için önemli sodyum, potasyum gibi minerallerin kaybı
♦♦ Peptik özefajit. Yemek borusunun alt
ucunda zedelenme
♦♦ Hematemez. Yemek borusunda zede-
lenme sonucu kanama
♦♦ Mallory-Weiss yırtığı. Yemek boru-
sunun mideye açıldığı yerde yırtılma
♦♦ Diş çürükleri
Bulantı ve kusmaya ek
olarak aşağıdaki
semptomlar da
görülebilir.
♦♦ Yorgunluk
♦♦ Solukluk
YAŞAMA SANATI 45
»» FARMAKOLOJİ
Yrd. Doç. Dr. Ayşe GÜREL
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Farmakoloji Anabilim Dalı
İlaç Kullanmak ve
Egzersiz
E
Hipertansiyon, kalp, diyabet ve KOAH (kronik akciğer
hastalığı) gibi mevcut hastalığı nedeniyle ilaç kullanan
kişilerde egzersiz, kullanılan ilaca göre düzenlenmelidir.
gzersiz yapmanın kalp, akciğer
ve diyabet gibi hastalıklarda faydalı olduğu kabul edilir. Egzersiz
sırasında vücut dolaşımında kan akımı
artar ve atardamarların iç duvarlarında
gerilim oluşturur. Bu gerilim bütün damarlarda genişlemeye, kalbi besleyen
koroner damarlarda kan akımı artışına
ve yeni damar oluşumu artışına sebep
olur. Bütün bunlar kalp ve vücut için yararlı gelişmelerdir.
Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastalarında fiziksel olarak aktif olmak, kan şekerini
kontrol etmek, kalp-damar hastalıkları
gelişmesini önlemek, damar sertliği gelişimine katkıda bulunan yüksek kolesterol seviyesinde azalma, kan basıncında
düşme ve kilo verme gibi önemli katkılarda bulunur.
Sağlıklı olan ve sürekli ilaç kullanmayan kişilerde egzersizin etkileri ve nasıl
Kronik hastalığı olup sürekli ve
düzenli ilaç kullanmakta olan
kişilerin mutlaka bir Fizik Tedavi
ve Rehabilitasyon uzmanı bir
hekime veya bir fizyoterapiste
danışarak beraberce bir egzersiz
programı oluşturmaları gerekir.
46 YAŞAMA SANATI
yapılacağına dair rehberlik eden bir çok
doküman vardır. Fakat hipertansiyon,
kalp, diyabet ve KOAH (kronik akciğer
hastalığı) gibi mevcut hastalığı nedeniyle ilaç kullanan kişilerde bu sorulara yanıt vererek rehberlik sağlayacak çok fazla bilgi kaynağı yoktur. Bu nedenle kalp,
akciğer ve diyabet hastalarında egzersiz
özellikle kullanılan ilaçlar açısından incelenecektir.
Kalp hastalıklarında kullanılan ilaçlar ve egzersiz
Bu ilaçlar arasında konumuza dair üzerinde en çok çalışma yapılmış iki ilaç
gurubu olan beta bloker ilaçlar ve kalsiyum kanal blokerleri değerlendirilecektir.
Dihidropiridinler
Genellikle beta bloker
ilaçlar alındıktan sonra
kan düzeyleri 90. dakikada
en yüksek düzeye ulaşır.
Bu nedenle ilacı alma
saatine dikkat ederek
egzersize başlanmalıdır. Kan
seviyesinin pik yaptığı ilacın
en etkin olduğu saatlerden
kaçınılmalıdır.
Beta-blokerler
Beta bloker ilaçlar (Piyasa isimleri;
Prent, Tensinor, Dilatrend, Beloc, Dideral, Corgard, Trandat v.s.) hipertansiyon
ve kalp yetmezliği olan hastalarda kullanılırlar. Bu ilaçlar kalbin hızını, kan
basıncını ve kalpten pompalanan kan
miktarını azaltıcı etki oluştururlar. Böylece kalp kasında kasılmanın azalmasına böylece kalbin oksijen ihtiyacının
azalmasına yardımcı olarak faydalı etki
gösterirler.
Bütün beta bloker ilaçlar egzersiz sırasında kandaki yağın ve glikozun harcanmasına yol açarlar. Bu nedenle hastada
egzersiz sırasında erkenden yorulma ve
halsizlik gelişebilir. Genellikle bu İlaçlar alındıktan sonra kan düzeyleri 90.
dakikada en yüksek düzeye ulaşır. Bu
nedenle ilacı alma saatine dikkat ederek
egzersize başlanmalıdır. Kan seviyesinin pik yaptığı ilacın en etkin olduğu
saatlerden kaçınılmalıdır.
Bu ilaçları kullanan kişilerde egzersizin
günün aynı saatinde yapılmasına kişinin
durumuna özgü olmasına dikkat edilmelidir.
Kalsiyum kanal blokerleri
Bu ilaçlar kalp kasında, vücut damarlarında ve koroner damarlarda gevşetici
etki gösterirler. Böylece kişinin kalbinde
kan akımı artar, kan basıncı azalır, kalbin oksijen ihtiyacı azalır ve egzersize
bağlı anjina pektoris (kalp damarlarının
tıkanmasına veya yetersizliğine bağlı
ağrı) gelişmesi önlenir. Kalsiyum kanal
blokerleri kimyasal yapılarının farklılığı
nedeniyle dihidropiridinler, diltiazemler
ve verapamil gibi gruplara ayrılırlar ve
bu gruplar yukarıda sayılan etkilerde
farklılıklara sahiptirler.
Bu ilaçlar (piyasa isimleri; Norvasc, Loxen, Adalat Crono, Plendil, Syscor) istirahatte ve egzersiz sırasında kalp atım
hızını yükseltir. Kalp hızındaki bu yükselme (taşikardi) kalp kasının oksijen
ihtiyacını ve tüketimini artırarak anjina
pektorise yani kalp krizine neden olabilir.
Dihidropiridin grubu ilaçlar hem büyük
(sistolik) hem de küçük (diyastolik) kan
basıncını düşürürler. Bazı kişilerde tansiyon düşmesi çok olur ve uzun sürerse
kalp bunu taşikardi oluşturarak telafi etmeye çalışır. Bu da kalbin oksijen ihtiyacını artırır ve anjinaya sebep olur.
Diltiazem ve Verapamil
Diltiazem (Diltizem SR) ve verapamildir
(İsoptin Sr, Tarka). Bu ilaçlar kalp hızını
düşürürler. Bu etki kalp kasının oksijen
ihtiyacını ve tüketimini ve egzersize
bağlı anjinayı azaltırlar. Bu ilaçlar koroner damarlarda gevşeme ve kalp kasında
güçlenmeye neden olurlar.
Kalsiyum kanal blokerleri kullanan hastalarda önemli bir konu hastanın kullandığı ilacın hangi gruba ait olduğudur.
Egzersiz ve dinlenmelerin ne kadar sürmesi gerektiğine karar verilmelidir. Ayrıca hastanın egzersiz sırasında herhangi
bir rahatsızlık geçirme ihtimaline karşı
acil önlemler alınır.
Kronik Obstrüktif Akciğer hastalığında (KOAH) kullanılan ilaçlar ve
egzersiz
KOAH hastalarında ilaçla tam bir tedavi
oluşmaz. Fakat kullanılıyorsa sigarayı
kesmek ve uzun süreli oksijen desteği
yaşam süresini uzatır. Bu hastalıkta kullanılan ve çoğu direk nefes yoluyla akciğerlere uygulanan bronşları gevşetici
ilaçlar, kişilerin egzersiz yapabilme kapasitelerini, yaşam kalitelerini ve günlük yaşamsal aktivitelerini artırmalarına
yardımcı olur.
KOAH bulunan hastaların egzersiz
performansı fizik yetersizlik yüzünden
sınırlanmıştır. Fakat yine de KOAH
hastalarının tümü için durumlarına ve
tedavilerine uygun güvenli bir egzersiz
programına başlamak hayati bir önem
taşır.
Diyabet (Şeker) hastalığı ilaçları ve
egzersiz
Diyabet, insülin salınımı ve etkisindeki
bozulmaya bağlı olarak oluşan ve kan
şekeri yüksekliği ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalığın devamı süresince
zamanla gelişen yan etkileri önemlidir.
Bunlar kalp hastalığı, inme, hipertansiyon, körlük, böbrek hastalığı, sinir sistemi rahatsızlıkları olabilir.
Bu hastalığa eşlik eden yağ, protein ve
karbonhidrat metabolizması bozuklukları aşırı egzersiz yapılması sırasında
problemlere neden olabilir. Bunlardan
en önemlisi kan şekerinin ani ve çok
düşmesi yani hipoglisemidir. Hipogliseminin belirtilerinin ortaya çıkması için
kan şekerinin 50-60 mg/dl’nin altına inmesi gerekir. Bu durumda açlık, titreme,
terleme, solukluk, çarpıntı gibi belirtiler
ortaya çıkar. Eğer kan şekeri 35 mg/
dl’nin altına düşerse ağır hipoglisemidir
ve bilinç kaybı ve komaya giden hayati
tehlikeler ortaya çıkar
Yukarıda tehlikeleri açıklanan hipoglisemi, insüline bağımlı olan ve ancak
kişinin kendisine insülin uygulaması ile
kontrol altına alınabilen Tip 1 diyabet
tipinde daha sık, sonradan gelişen ve insüline bağımlı olmayan Tip 2 diyabette
daha az ortaya çıkabilir.
Ayrıca Tip-1 diyabetli vakalarda eğer
deriye yapıştırılmış insülin pompası varsa egzersiz yapılan vücut bölgesinden
uzak bir bölgeye yapıştırılmasına dikkat
edilmelidir. Çünkü egzersiz yapılan bölgede kan akımı artar ve insülinin kana
geçişi artar, bu nedenle kişi artan insülin
etkisi ile daha fazla hipoglisemi riskine
maruz kalabilir.
Tip 1 diyabet hastalarında egzersiz sırasında oluşan enerji harcanması kan
şekerini düşürür. Bu durum diyabetli
hastalar için önemli bir sakıncadır ve
bu hastaların egzersiz yapmalarını engeller. Bunun için bu hastalarda insülin
kullanıyorlarsa doz ayarı veya egzersiz
öncesi şekerli besin alımı gerekir. Eğer
Hipoglisemi, kişinin egzersiz yapmasını
kısıtlıyorsa doktor görüşüne başvurmak
gerekir. Çocukluk ve ergenlik çağındakiler kan şekerinde daha önemli değişikliklere maruz kalabilirler. Bu grup
hastaların egzersiz sırasında sağlık profesyoneli tarafından takip edilmesi tavsiye edilir.
Kaynaklar:
1- Pharmacology for Rehabilitation Professionals.
Barbara Gladson. Elsievier Saunders. Second Edition. 2011. S: 485-501
2- Akılcı Tedavi Yönünden Tıbbi Farmakoloji. Prof.
Dr.Oğuz Kayaalp. Pelikan Yayıncılık.13.Baskı.
2012. Cilt 1-2.
YAŞAMA SANATI 47
»» GÖĞÜS HASTALIKLARI
Prof. Dr. Duygu ÖZOL
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı
Klimalar
Avantaj mı Dezavantaj mı?
Rutubetin fazla olduğu bölgelerde hissedilen ortam sıcaklığı daha da fazla olmakta, buda
kişinin fiziksel ve zihinsel aktivitesini olumsuz etkilemekte, iş başarısını düşürmekte, yaşlı
kişilerde aşırı sıcaklara bağlı tansiyon-kalp rahatsızlıklarını tetiklemektedir.
K
limalar eskiden bir ayrıcalık ve
lüks olarak görülürken günümüzde özellikle sıcak bölgelerde yaşayan kişiler için hayatın bir parçası olmaya başladılar. Ofislerde, evlerde
ve toplu taşım araçlarında yaz aylarında
klimalar çok sık kullanılmaktadır. Klimalar, soğutma çevrimi kullanarak bir
ortamdan ısı çekmek (yani ortamın sı-
48 YAŞAMA SANATI
caklığını azaltmak),fazla nemini alıp
ortama taze hava sağlamak için tasarlanmış sistem veya mekanizmadır. İnsanların bulundukları çevre, ortam içinde
sıcaklığın ayarlanabilmesi, bulunulan
ortamın konforunu artırır. İnsanın rahat
ettiği çevre sıcaklığı ortamdaki hava sıcaklığıyla ve havanın nem oranına bağlıdır. Aşırı nem aşırı sıcaklıktan daha
rahatsız edicidir. Nem oranı arttıkça insan vücudunun sıcaklık karşısındaki reaksiyonu yavaşlar. Klimalar hem havayı
soğutmakta, hemde havadaki rutubet
oranını azalatarak hayatımızı kolaylaştırmaktadırlar. Örneğin 42 °C sıcaklık
ve %15 nispi neme sahip bir hava 30 °C
sıcaklık %80 nispi neme sahip bir havaya göre daha iyidir. Özellikle rutubetin
fazla olduğu bölgelerde hissedilen ortam
sıcaklığı daha da fazla olmakta, buda
kişinin fiziksel ve zihinsel aktivitesini
olumsuz etkilemekte, iş başarısını düşürmekte, yaşlı kişilerde aşırı sıcaklara
bağlı tansiyon- kalp rahatsızlıklarını tetiklemektedir. Ayrıca serin yerlerde böcek ve sivrisinekte daha az olmaktadır.
Ancak klimalarda uygun ve doğru bir
şekilde kullanılmazlarsa çok fazla sağlık
sorunlarına da neden olabilir. Dışarısı ve
içerisi arasındaki sıcaklık farkının çok
fazla olması, iç ve dış ortam sıcaklığında
ani gelişen yüksek değişiklikler, ilk önce
solunum sistemi ve dolaşım sistemini
etkiler. Bakımı kötü ve yetersiz yapılan
klimaların içinde biriken ve çoğalan
mantar sporları, polen ve bakterilerin,
boğaz ve solunum yolu hastalıklarına
neden olduğu gösterilmiştir. Sık sık terleyip, soğumak, kaslarda tutulmalara yol
açabilir. Direkt vücudun üstüne üfleyen
soğuk hava hem kasları hem de solunum
sistemini olumsuz etkiler. Yanlış seçilen
klimalar;
zz Astımı tetikleyebilir,
zz Zatürreeye neden olabilir,
zz Allerjik reaksiyonları arttırabilir,
zz Kas ağrılarına yol açabilir,
zz Ciltte kuruluk yapabilir.
Sıcak, nemli ortamlarda ve su kaynaklarında yaşayabilen bir bakteri olan ‘legionella’, klimalar yolu ile de bulaşabilir.
İlk kez, 1976 yılında Philadelphia’da bir
otelde Amerikan Lejyonerlerinin toplantısına katılanlarda bir salgın olarak ge-
lişmiş. İzole edilen bakteri, lejyonerlerin
anısına Legionella pneumophila olarak
adlandırılmıştır. Suda bulunan çeşitli
bakterilerin sebep olduğu bu hastalığın
önlenmesi için suyun dezenfekte edilmesi ve uygun sıcaklıklarda depolanmasıyla sağlanabilir. Bakteri içeren enfekte
klimaların su sistemlerinin karıştığı havanın solunmasıyla zatürree meydana
gelir. Hastada halsizlik, yüksek ateş,
kuru öksürük ve karın ağrısı gibi bulgular ortaya çıkabilir. Tedavi edilmezse
hızla ilerleyerek nefes darlığı, göğüs
ağrısı ve solunum yetmezliği gelişebilir
ve can kaybına neden olabilir. Klima sisteminde biriken bu zararlı maddeler devamlı aynı havanın sirkule olması sonucu ev içindeki havayı yoğun bir şekilde
kirletir ve astım hastalarında bir atağın
tetiklenmesine, alerjik rinitin alevlenmesine, burun, boğaz ve gözlerde tahriş hissi ve nezle benzeri şikayetlere yol açar.
Uzun süre devamlı “Akıllı bina” adı verilen camları açılmayan, merkezi sistemle soğutulup ısıtılan binalarda çalışan
kişilerde hasta bina sendromu saptanmıştır. Kronik yorgunluk, baş ağrıları,
burun tıkanıklığı gibi belirtiler ile kendini gösterebilir.
Klimaların düzenli olarak bakımı ve temizliği yapılmalı, filtreleri periodik olarak değiştirilmelidir. Uygun metrekareye göre uygun klimalar kullanılmalıdır.
Küçük alanlarda çok güçlü klimalar sorunları kolaylaştırmaktadır. Oda havasının 21-24 C derece, nemin ise %60-70
arasında tutulması idealdir.
Bizi her nebatın her nüvesinde,
Terkibimiz Tanrı ferman eylemiş.
Her birinden bir yol açıp babaya,
Anada şeklimi insan eylemiş.
Sönmez bir ocaktır ana sevgisi,
Bilmem ki, bu nasıl Tanrı vergisi?
Ne zaman ki ana olsa birisi,
Canını yavruya kurban eylemiş.
Ana kainatın anahtarıdır,
Ana her varlığın iftiharıdır.
Ana bu Nimri'nin sadık yarıdır,
Çünkü her derdine derman eylemiş.
Aşık Nimri Dede
YAŞAMA SANATI 49
»» BESLENME
Dyt. Nebahat KESKİN
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Beslenme ve Diyetetik Bölümü
Sonbaharda
Beslenme
Bir Başkadır!
H
üzün mevsimi sonbahar bize
çoğu zaman sona yaklaştığımızı
hissettirir. Bir yandan da doğanın kendini kışa hazırlamak için yaşattığı bir adaptasyon sürecidir.
Doğa kışa hazırlar kendini. Ve yeni başlangıçlar için bir şeylerin sona ermesi
gerektiğini hatırlatır bize. Yaprakların
solup dökülmesi, yağmurlarla birlikte
başlar bizde enerji düşüklüğü, kırılmalar, dökülmeler. Bir de üstüne güneş
ışınlarının zayıflaması ile havanın soğu-
50 YAŞAMA SANATI
Yapraklar bu dönemde yeşilden kırmızıya, turuncuya ve sarıya
dönmektedir. Bu değişiklik bize hatırlatmalı ki rengarenk bir
beslenme tabağımız olmalı. Rengârenk besinler aynı zamanda
antioksidan yönünden de oldukça zengindirler.
ması kırgınlıklar ve grip vb. durumlarla
baş ediyor olmamız lazım.
Aslında doğa bize ipucunu vermektedir.
Yapraklar bu dönemde yeşilden kırmızıya, turuncuya ve sarıya dönmektedir.
Bu değişiklik bize hatırlatmalı ki rengarenk bir beslenme tabağımız olmalı.
Rengârenk besinler aynı zamanda antioksidan yönünden de oldukça zengindirler. Bu dönemdeki görevleri ise bizi
hastalıktan ve kırgınlıktan korumak olsa
gerek.
Bir yandan güneş ışınlarının azalması ile
birlikte güneş yanığı olmaksızın dışarıda
daha fazla aktif olmamız bol bol içimize
bağışık sistemimizin yapıtaşı D vitamini
almamız için bir fırsat aslına bakarsanız.
Evet isterseniz şimdi ayrıntılara geçelim. Bu dönemi aktif ve zinde geçirmek
için nasıl beslenmemiz olmalı ?
Sonbaharda Beslenme Başkadır!
Bağışıklı Sistemimizi Kuvvetlendirmemiz Şart!
Doğal olarak kefir, yoğurt ve
fermente olmuş birçok besin
probiyotik kaynağıdır. Ayrıca
doktorunuza danışarak ek
takviye besin desteği olarak ta
suplementasyonunu almakta
mümkündür.
Bu dönemdeki anahtar kelime BAĞIŞIKLIK SİSTEMİDİR. Etkili bir şekilde bağışıklık sistemimizi kışa hazırlamalıyız. Bu dönemi yıldız besin öğeleri
Çinko, E vitamini, D vitamini, Demir ve
C vitaminidir. İsterseniz onlarda kısaca
bahsedelim.
meyvelerde bulunmaktadır. Bu arada
demir için bitkisel kaynaklı besin tüketirken yanında muhakkak C vitamini
almak vücuttaki emilim oranını artıracaktır.
Enfeksiyonel hastalıktan kurtulmak işi
C vitamini olmadan olmaz. Bunun yanında C vitamini kan şekerinin dengelemesinde, gergin bir cildimiz olmasına,
diş ve kemik sağlığımıza oldukça fayda
sağlar. O yüzden maydanoz, biber, turunçgiller, ve diğer yeşil sebzeler mutlaka olmalı.
Aşağıdaki sebzeleri sık sık tüketelim ki
vücudumuz sonbaharda zayıf düşmesin;
Çinko deyip geçmemek lazım. Çinko
yılmaz bir bağışıklık sistemimiz için
savaşçı olması yanında vücudun kendi
kendine iyileşmesine yardım eden, birçok protein sentezine yardım etmesinden dolayı vücudun yenilenmesini tabiri
caizse üzerindeki ‘ölü toprağını atmasını’ aktif hale getiren elementtir. Bu
yararlarından faydalanmak için günlük
beslenmemizde kırmızı et, deniz ürünleri, fındıkgiller, süt, tahıllar ve kuru baklagilleri eksik etmememiz gerekiyor.
• Soğangillerden olan pırasayı kanser
E vitamini ile birlikte yürüyerek vücudumuzdaki toksinlerden kurtulurken, fil
gibi bir hafızaya da yardım eder kendileri. Bu yararlardan mahrum kalmamak
için, yağlı tohumları, bitkisel sıvı yağları
ve yeşil sebzeleri günlük beslenmemizde eksik etmemeliyiz.
şıklık sistemimizi güçlendirmenin
yanında mide sağlığımıza da oldukça
iyi gelmektedir.
Günümüzde çok sansasyonel bir vitamin
haline gelen D vitamininin vücutta dokunmadığı yer yok sanırım. Cildimize,
bağışıklık sistemimize, kemiklerimize,
hormonlarımıza katkısı oldukça büyük.
Tek ve gerçek kaynağı güneş. Aslında
güneş ışınlarının cildimize verdiği zararının azaldığı bu dönemi fırsat bilerek
daha çok dışarıdaki fiziksel aktiviteyi
artımalı, ve bu şekil de fitliğimizi de koruyabiliriz.
Demir gibi bir dirençli bir
vücut için, zinde hissetmek
için demire beslenmemizde
yer vermemiz şart. Et,
tavuk gibi hayvansal
kaynaklı besinlerin yanında koyu yeşil yapraklı
sebzeler, yağlı tohumlar
(fındık, ceviz vb.) ve kuru
savaşçısı ve bağışıklık sistemi güçlendirici olarak sofralardan eksik etmeyiniz.
• Vitamin ve mineral deposu olan
Brüksel lahanası ile güçlü bağışıklığın yanında sağlıklı bir cilde de kavuşabilirsiniz.
• K vitamini deposu olan yeşil fasulye
ile birlikte kemiklerimizi güçlendirebiliriz.
• Kanser savaşçısı olan brokoli bağı-
• Patlıcan ile viral enfeksiyonlara karşı
bir kalkan oluştururken, kalp sağlığımıza da katkı sağlamış olacağız.
• Soğuk patates ile C vitamini yönünde
zengin beslenmenin içerdiği lif hastalıklara karşı savunmamızı oluşturmaktadır.
Su candır!
Susuz bir sağlık süreci olmadığına göre
sonbahar beslenmesinde de tartışılmaz
bir yeri vardır suyun. Doğamızın ¾ ü
bizim en az yarımız olan su tüketimi
bu dönemde kritik rol oynamaktadır.
Tüm metabolik işlevlerimizi kolaylaştırıcı özelliğinin yanında, günde en az 8
bardak su içerek kendimizi daha enerjik
hissedebiliriz.
Minik dostlarımızı unutmamak lazım…
Günümüzde probiyotiklerin sağlığa olan
katkısını hepimiz oldukça duymaktayız.
Sindirim sistemimiz, kalp sağlığımız,
kemik sağlığımız, bağışıklık sistemi
Kederli olanı teselli etmek ve
Üzgün olana yardımcı olmak
büyük günahlara keffarettir.
Hz. Ali ra
derken vücudumuz da yararı dokunmadığı bir yer kalmadı gibi. Nerden alırız
bu probiyotikleri ? Doğal olarak kefir,
yoğurt ve fermente olmuş birçok besin
probiyotik kaynağıdır. Ayrıca doktorunuza danışarak ek takviye besin desteği
olarakta suplementasyonunu almakta
mümkündür.
Proteinlere ne demeli ?
Tüm hücrelerimizin yapıtaşı olan proteinler, aynı zamanda bağışıklık sistemi
hücrelerimiz içinde oldukça önemlidir.
Yeterli düzeyde kaliteli ve az yağlı protein almak( tavuk göğsü, balık, yağsız et,
yarım yağlı süt- yoğurt) bağışıklık sistemi hücrelerimizi yenilecektir.
Bu dünya çok renkli çok lezzetli
Bağışıklı demişken baharatları da unutmamak lazım. Rengarenk baharatları
çeşit çeşit kullanarak vücudumuz bu dönemde ihtiyacı olan antioksidantlara da
katkı sağlamış olacağız.
Bir avuç kuruyemiş iyi gelir
Bu slogan tam sonbahara göre. Çiğ tüketeceğimiz badem, fındık ve ceviz ile
birlikte vücudumuzun ihtiyacı olan ve
dışarıdan almak zorunda olduğumuz
tekli ve çoklu doymuş yağ asitleri alarak hücre zararlarımızın yenilenmesine,
daha güçlü olmasına katkı sağlamış olacağız.
Spor, Spor ve Spor!
Son olarak spor yapmak… Spor yaparak güçlü kasların yanında enerjinizi de
yükseltebiliriz. Sporla enerjik hissetmeye ne dersiniz. Hepimizin bildiği gibi
‘Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.’
Yukarıdaki önerileri uyarak Sonbaharı
keyifli,mutlu ve enerjik geçirebiliriz.
YAŞAMA SANATI 51
»» NÖROLOJİ
Uzm. Dr. Zübeyde AYTÜRK
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Nöroloji Anabilim Dalı
Önemli Bir Hastalık:
MULTİPL SKLEROZ
Genetik yatkınlık olsa da, hastalık sıklıkla ailesel değildir. Yani, anne ve baba çocuğuna hastalığı
mutlak olarak geçirmezler, sadece hastalığa genetik olarak yatkın hale getirirler. Yakın aile
bireylerinde MS'i olanların MS'lerinin olma olasılığı sadece %3'tür.
M
ultipl skleroz (MS) beyin ve
omurilikte iltihabın izlendiği
bir nörolojik hastalıktır. Beyin
ve omuriliğin birçok farklı alanı etkilenir. MS’de hastalığa neden olan yanlış
çalışan bağışıklık sistemi hücreleri, beyin
ve omurilikteki hücrelerin (nöronların)
miyelin adı verilen sinir kılıflarının hasar
görmesine neden olmaktadır. Bu hasarlı
alanlarda sklerozan plaklar, yani sertleşmiş dokular oluşur. Bunun sonucunda
nöronlar işlevlerini doğru şekilde yerine
getirememektedir. Beynin görme, konuşma, yürüme gibi fonksiyonlar üzerindeki
kontrol kabiliyeti bozulur.
MS kronik bir hastalıktır. Bir bölümü
ataklarla seyrederken bir bölümü baştan
veya sonradan ilerleyici olarak seyreder.
MS bulaşıcı değildir.
MS kimlerde daha sık görülüyor?
• Hastalık sıklıkla en sık 20-40 yaş arasın da genç yetişkinlerde ortaya çıkar.
52 YAŞAMA SANATI
• Kadınlar erkeklere göre daha fazla
oranda MS’e yakalanırlar. Farklı coğrafyalarda değişmekle beraber MS
100.000 kişiden 2-200’ünde görülmektedir.
• MS 40-60 derece güney ve kuzey enlemleri arasında sık görülür. Bir bölge
Ekvator’a ne kadar yakınsa MS vakası
da o kadar azdır.
• Sağlık şartlarının iyi olduğu bölgeler-
de yaşayan insanlarda MS’e daha sık
rastlanmaktadır
Ortaya çıkma sebebi nedir?
Tam olarak sebebi bilinmemekle birlikte
yapılan çalışmalar bazı hastaların genetik
yatkınlığının olduğunu göstermektedir.
Hastalığın ortaya çıkışı ile ilgili olarak
günümüzde kabul edilen bilimsel görüş,
genetik olarak yatkın kişilerde birtakım
çevresel faktörlerin eklenmesi ile hastalığın ortaya çıktığıdır. Genetik yatkınlık
olsa da, hastalık sıklıkla ailesel değildir.
Yani, anne ve baba çocuğuna hastalığı
mutlak olarak geçirmezler, sadece hastalığa genetik olarak yatkın hale getirirler.
Yakın aile bireylerinde MS’i olanların
MS’lerinin olma olasılığı sadece %3’tür.
Yani anne veya babası MS hastası olan
bir birey % 97 olasılıkla MS olmaz. Buna
karşın sık olmasa da, ailesel MS olguları
bulunmaktadır.
MS’in sebebiyle ilgili üç yaygın teori
vardır:
Virüs saldırısı
Virüsler vücuda girdiklerinde vücut hücreleri içinde hızla çoğalırlar. Çoğu virüs
hızla bazı hastalık belirtilerine yol açar.
Yavaş etkileyen belirli bazı virüsler ise
daha sonra tekrar ortaya çıkarak yeni belirtilere yol açarlar. Diğer bazı yavaş etkili virüsler ise vücutta herhangi bir hastalığa yol açmadan önce aylar hatta yıllarca
gizli kalabilirler.
MS bazı yavaş etkili virüsler tarafından
meydana getirilebilir ya da bilinen bir virüse karşı gösterilen gecikmiş bir reaksiyon olabilir.
Bağışıklık reaksiyonu
Vücudumuz, virüsler ve bakteriler gibi
hastalık etmenlerini yok eden ve doğuştan gelen bir savunma sistemine sahiptir.
Savunma sistemi geri tepebilir ve vücudun kendi hücrelerine saldırabilir. Buna
“otoimmun reaksiyon” denir.
MS, vücudun yanlışlıkla kendi dokusuna
saldırdığı bir otoimmun reaksiyon sonucunda ortaya çıkmış olabilir.
Araştırıcılar bugün için bağışıklık sistemini neyin ve niçin tetikleyerek miyeline
saldırmasına yol açtığı tam olarak bilmemektedirler.
Kombinasyon
Hem virüsler hem de bağışıklık sistemi
reaksiyonu MS’e yol açabilir. Virüsler
vücuda girdiğinde hücreler içinde gelişmeye başlarlar. Vücudun savunma mekanizması hem virüslere karşı hem de
vücudun kendi hücrelerine karşı tahrip
edici olabilir.
Belirtileri nelerdir?
Başlangıç belirtileri genellikle hafiftir ve
tedavi edilmeden kaybolurlar. Fakat zaman ilerledikçe bunlar daha sık ve daha
ağır olabilir. Tipik tablo akut belirtilerin
görüldüğü kısa bir dönem ve bunu izleyen dönemde belirtilerin hafiflemesi ya
da haftalar, aylar hatta yıllarca kaybolması şeklinde çizilebilir.
MS atağı ne demektir?
MS hastalığında ataklar geçici nörolojik
yakınmaları ifade etmektedir. Ataklar
en az bir gün süren, genellikle de üç ay
içinde tam veya tama yakın düzelen nörolojik yakınmalardan oluşmaktadır. MS
genellikle tekrarlayan ataklarla seyretmekle birlikte, ataklı olmayan tipleri de
bulunmaktadır.
Tanısı nasıl konur?
Multipl sklerozun tek bir tanısal gereci
yoktur. Genellikle hastanın öyküsü (nörolojik geçmişi), nörolojik muayene bulguları, kranyal (beyin) ve spinal (omurilik)
MR bulguları, bazı durumlarda beyinomurilik sıvısı bulguları (belden su alarak) ve bazı durumlarda elektrofizyolojik
bazı testlerle tanı konur.
• Tekrarlayan baş dönmeleri ve dengesiz-
Tanının kesinleşmesi için MS’e benzer hastalıkların olmadığının gösterilmesi zorunludur. Bu laboratuar testleri ile
kanıtlandıktan sonra, hastaların en az 2
atağının olması veya tekrarlanan beyin
MR’larında plak sayısının arttığının gösterilmesi gereklidir.
•
Multipl skleroz nasıl tedavi edilir?
MS sinsi bir şekilde başlayabilmektedir.
Yakınmaların bazı hastalarda hafif olması
nedeni ile hastalığın tanısı gecikebilmektedir. MS’in ilk belirtileri sıklıkla aşağıdaki gibi olmaktadır:
•
•
•
•
lik atakları
Görme kaybı veya bulanık görme, göz
siniri iltihabı (optik nörit)
Çift görme, peltek konuşma
Vücudun bir yarısında veya her iki bacakta uyuşma veya güç kaybı
Yüzde şimşek çakar şekilde tekrarlayan
ağrılar
Boyun hareketleri ile ortaya çıkan, boyundan vücuda doğru yayılan geçici
elektriklenme hissi (Lhermitte belirtisi)
• İdrar tutamama veya idrarı başlatamama
Bugün için multipl sklerozun henüz kesin bir tedavisi olmamakla birlikte, atakla
ortaya çıkan nörolojik bulguların giderilmesi, atakların önlenmesi, kalıcı nörolojik bulguların ve özürlülüğün önlenmesi
mümkündür.
uygulama yolları ile verilebilirse de en
sık uygulama biçimi damardan yüksek
doz ardışık veya aralıklı (pulse) uygulamadır. Çoğu zaman steroid tedavisi ile
tam veya tama çok yakın oranda düzelme
gözlenir.
Eğer atak bulguları steroid tedavisine
rağmen yeterli düzelme gösterememişse
alternatif bir tedavi biçimi plazmaferezdir
(plazma filtrasyonu ile kandaki bazı antikorların dolaşımdan uzaklaştırılması).
Bu sırada hastalığa yol açan antikorların
vücuttan uzaklaştırılması ile iyileşme
sağlanır.
Koruyucu tedavi
Multipl skleroz tedavisinde bugün en
başarılı olunan noktalardan biri önleyici
tedavidir. Burada amaçlanan nörolojik
özürlülük yerleşmeden ve birikmeden
gelişmesini önlemektir. Bu amaçla kullanılan standart tedaviler arasında interferon beta ve glatiramer asetat yer alır. Bu
tedaviler cilt altına veya kas içine enjeksiyon yoluyla kullanılırlar. Son zamanlarda
ağızdan alınan koruyucu tedaviler de kullanılmaya başlanmıştır.
Kaynaklar
1. Confavreux C, Compston A. The natural history of
multiple sclerosis. In: Compston A, editor.
‘McAlpine’s multiple Sclerosis. 4th edn.’London:
Churchill Livingstone Elsevier; 2006. p. 183– 272.
2. McAlpine’s Multiple Sclerosis. Fourth edition. Ed:
Alastair Compston. Churchill Livingstone
Elsevier; 2006: 285-446
3. P Coyle, B Arnason, B Hurwitz and F Lublin Optimizing Outcomes in Multiple Sclerosis _ A
Consensus Initiative Mult Scler 2009; 15; S5
4. http://www.norolojiklinigi.info/multipl_skleroz.html
Atak tedavisi
Ataklarla ortaya çıkan nörolojik bulguların giderilmesinde başlıca kullanılan ilaç
steroid (kortizon) tedavisidir. Çok farklı
YAŞAMA SANATI 53
»» DERMATOLOJİ
Doç. Dr. Canan GÖRPELİOĞLU
Turgut Özal Üniversitesi
Tıp Fakültesi Dermatoloji A.D.
Kandan Gelen
Gençlik Aşısı
PRP yöntemi; cildimizin gençleştirilmesinde saç, yüz, vücut yani vücudumuzun her alanının
hızla yenilenmesini sağlamada en etkili yöntemlerin başında gelmektedir.
D
erinin yenilenmesi ve tamir edilmesi için kişinin kendi kanıyla
yapılan bu işleme PRP denir.
”Platelet rich plasma” platelet (trombosit) yönünden zenginleştirilmiş plazma
uygulamasının kısaltılmış adıdır. Bir kişiden alınan az miktardaki kanın ayrıştırılarak elde edilen “platelet yönünden
zenginleştirilmiş plazmanın” yine aynı
kişiye deri gençleştirme ve yapılanmasına destek olma amaçlı enjeksiyon yoluyla geri verilmesi işlemidir.
PRP sistemi; vücuda enjekte edildiği
bölgelerde kök hücreleri uyarıp, aktif
hale geçirerek Dokuların yenilenmesine
yardımcı olan bir yöntemdir.
Kanın pıhtılaşmasını sağlayarak vücuttaki onarımı sağlayan Plateletlerin
(trombosit hücreleri) görevi vücutta oluşan herhangi bir hasar durumunda doku
onarımını sağlamaktır.
PRP sisteminde ise amaç; ayrıştırma
işleminden geçirilerek elde edilen plateletlerin ve büyüme faktörlerinin ihtiyaç
duyulan bölgeye çok daha fazla ulaşmasını sağlamaktır. Bu sayede kolajen
üretiminin oluşmasını uyarmada etkili
olan PRP yöntemi; cildimizin gençleşti-
54 YAŞAMA SANATI
rilmesinde saç, yüz, vücut yani vücudumuzun her alanının hızla yenilenmesini
sağlamada en etkili yöntemlerin başında
gelmektedir.
PRP yaklaşık 30 yıldır kullanılmaktadır.
İlk olarak 1987’de Ferrari ve arkadaşları tarafından açık kalp ameliyatlarını
takiben homolog kan ürünlerinin transfüzyonunu azaltmak amacıyla kullanılmıştır. Günümüz tıpta kullanım alanları
daha cok cerrahi işlemlerle ilgilidir. Ortopedik girişimler, dental ve oral girişimler, travmatik cerrahi işlemler (maksillofasiyal cerrahi, spinal cerrahi, kalp
by-pass ameliyatları angiyogenez gerektiren işlemler, plastik cerrahideki flep
kaydırma ameliyatları, makuler lezyon,
korneal epitelyal defektler gibi. Özellikle ortopedik ve travmatik cerrahide
kemik, kartilaj ve doku defektlerinde en
fazla gelecek vaad eden teknik olarak
görülmektedir. Dermatolojide, plastik
cerrahi ile birlikte daha çok kronik yara,
ülserler ve yanık bakımında kullanılır.
Son yıllarda kozmetik dermatoloji alanında da kullanılmaya başlanmıştır.
PRP kullanım alanları; Tüm cildin
yapılanmasında, parlak ve sağlıklı görünüm elde etmesi için, saç ekimi sonrası
veya saç problemlerinde, yüz, boyun,
dekolte, bacak, eller ve kolların estetik
tedavisi, oluşmuş kırışıklıkların giderilmesi, elastikiyet kaybı, oluşmuş olan
yara, çatlak izlerinin iyileşmesine destek
olmak amacıyla, hiperpigmentasyon,
kol altı veya göğüs sarkmalarında toparlamaya yardımcı olmak amaçlı olarak
güvenle kullanılabilir. Ayrıca hastanın
yaşı, cinsiyeti, ırkı, deri kalitesi, eşlik
eden altta yatan hastalıklar (DM gibi),
başlangıç yara bölgesi, yara derinliği,
yara süresi, yara lokalizasyonu, PRP
içeriğindeki platelet sayısı gibi durumlar
PRP uygulama sonuçlarını değiştirir.
PRP uygulama seansları için önerilen;
3 veya 4 seanstır. 10-15 gün arayla seans uygulamaları yapılır. İlk uygulama
sonrası cildin aydınlanması ve parlaklığı ciltte hemen ortaya çıkar. Yapılanma
veya onarım süreci uygulama seansları
boyunca devam eder. Uygulanan seanslar sonrasında ortaya çıkan yapılanmaonarımın kalıcılığının sağlanması için
idame seansları yıl içinde 1 veya 2 seans
olarak önerilir. Ağrı veya ciddi bir acı
hissedilmeden güvenle uygulanan PRP
yöntemi birçok kozmetik sorun için etkin bir tedavi şeklidir.
»» İNSAN VE TOPLUM
Ahmet KARABUDAK
Güzel ve Kaliteli İnsanların
10 Özelliği
Toplumdaki hemen her ferd, kendisi öyle olamasa bile iyi insanların kendisini idare etmesi,
başlarında iyi idarecilerin olması hususunda konsensus halindedir.
H
er insan başkaları tarafından
sevilen, takdir edilen iyi bir insan olmayı ister. Anne - babalar
çocuklarının iyi ve ahlaklı, toplumda bir
değeri olan insanlar olmasını arzu eder.
Toplumdaki hemen her ferd, kendisi öyle
olamasa bile iyi insanların kendisini idare
etmesi, başlarında iyi idarecilerin olması hususunda konsensus halindedir. Peki
“iyi insan” kime denilir veya iyi insan
olmanın özellikleri nelerdir? Bu soruya
uzun ya da kısa çok çeşitli cevaplar verilebilir. Bu yazımızda iyi insanların 10
temel özelliğinden bahsedeceğiz :
İyi insanlar mütevazidirler. Onlar kibir
ve gurur gibi aldatıcı ve insanı mahvedici
kötü özelliklerden uzaktır. Olgun başakların başı toprağa doğru eğiktir. İçi boş
insanların söz ve davranışları da boştur.
Alçak gönüllü, yerini bilen, kendinin bu
dünyada geçici bir yolcu olduğunun bilincinde olanlar “ben, ben, ben..” deyip
kendini boş yere şişirmezler. “Benlik”
(enaniyet) insanı felakete sürükler. Tevazu sahibi olmak ise insanı sevilen ve
kazanan tarafta tutar.
Değer verirler. Seviyeli insanlar başkalarının seviyelerini takdir eder, değer
verirler. Kimseye değer vermeyen, daima başkalarından övgü ve takdir bekleyenlerin kalitesi dibe vurmuştur. Kıymet
bilmeyenin kıymeti bilinmez. Zaten buna
liyakati de yoktur.
Kaliteli insanlar boşa giden tartışmalarda yer almazlar. Hayat yolculuğunda
öyle kazanmalıyız ki kaybeden hiç olmasın. “Medeni insanlara karşı galibiyet
ikna iledir, zorlama ile değil.” İnsanlara
karşı düşünce ve fikir gücümüzle, tatlı
dille, hal ve tavırlarımızla, yumuşak huyla ve asla tartışmayarak örnek olabiliriz.
İyi insanlar haddini bilirler. Yerini,
konumunu bilmeyen, sınırı aşan kimselerden olmamalıyız. Büyükle büyük, küçüklerle küçük olmak haddini bilmekle
olabilir. Haddini bilen insanlar kendini
beğenmezler, hatta kendini beğenenleri
bile beğenmezler.
Dürüstlük ve vefalı olmak kaliteli insanların “bel kemiği” gibi olmazsa olmaz özelliğidir. “Vefalı ve sadık (yani dürüst) olmayan DOST olamaz.” Yalancılık
kalitesizliğin şiarıdır. “Yanlış olanı yaparak hiç kimse onurlu olamaz.”(Thomas
Jefferson)
Kuvvetli şahsiyet sahibi iyi kimseler
her zaman öfkelerine hakim olurlar.
Öfkesine hakim olamayan ya da öfkenin
esiri olmuş kimseler zayıf kimselerdir.
Öfkeli anında öfkesini diken yutar gibi
yutarak içinin kanaması pahasına kimsenin gönlünü kırmayan, affedici davranan,
varlık zamanında da darlık zamanında da
cömertliğe devam edenleri kutsal kitabımız alkışlamaktadır (Al-i İmran Süresi).
İradeli ve kararlı olmak iyi insanların
bir diğer özelliğidir. İyi insanlar aynı
zamanda bir irade kahramanıdır. Nefsine
yenilmemek, ne kendine ne de başkalarına zarar vermemek hususunda sağlam
iradeli olmak çok önemli bir özelliktir.
Sigara, alkol vb. alışkanlıklar karşısında
bile iradesini kullanamayanlar zayıf kişilerdir.
İcraat adamı olmak, lafta kahraman
olmamak. İnsanlığa hizmet yolunda
gecesini gündüzüne katarak koşturmak
iyi insan olmanın tabii bir özelliğidir.
Kendine ait işleri hizmetten arda kalan
zamanlarda yapmaya çalışmak iyi insan
olmanın şartıdır. Kendi işinden arda kalan zamanda insanlığa hizmet etmeye çalışanlar icraat adamı olamazlar.
İrade insanı olan kaliteli insanlar aynı
zamanda bardağın hep dolu tarafını
gören, olumlu bakış açısına sahip insanlardır. Hüsn-ü zan, hüsn-ü niyet...
güzel düşünce, güzel niyet… Her hal ve
şartta umutla, cesaretle daima ileriye bakmak.. Ufuklara doğru mertçe yürümek,
şeytanların tuzağına düşmeden, doğru ve
ahlaklı yoldan ayrılmadan ömür yolculuğuna devam etmek iyi insanların bir diğer
özelliğidir.
Geniş gönüllü, şefkatli olmak. Bir büyüğün muhteşem bir sözü var “- Gönlünüzde her kesimin oturabileceği bir sandalye olmalı.” Bunun için de kimsenin
kusuruna bakmamak gerekiyor. Herkese
sevgi dolu gönülle bakmasını bilenler kusur körüdürler. İç aleminde kalitesizliği
barındıran kötü niyetli kimseler ise herkesin kusurunu, eksiğini, ayıbını araştırır
dururlar. Aslında kusuru çok olan kusur
arar, kaliteli, az kusurlu olanlar ise kusurları görmezden gelirler. Yavrusuna karşı
şefkat dolu olan anne kirpi, yavrusunu
severken “-ah, benim kadife tüylü yavrum!” diye seslenirmiş. Şefkat ve sevgi
alanı da vereni de tedavi eder. Böylece
sağlıklı, kaliteli bir insan haline gelir ve
etrafımıza faydalı oluruz.
YAŞAMA SANATI 55
»» TÜP BEBEK
Embriyolog Aslıhan PEKEL
Biyolog Öznur KONUK
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Tüp Bebek Merkezi
Tüp Bebek Ünitesi
Androloji Laboratuvarı
Hizmetleri
Herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanmaksızın en az bir yıl süre ile haftada ortalama ikiüç kez düzenli ilişkiye girilmesine rağmen gebe kalınamaması infertilite olarak tanımlanır.
Ç
iftler istedikleri zaman veya doğum kontrol yöntemlerini bıraktıktan sonra hemen çocuk sahibi
olabileceklerini düşünürler. Çoğu çift
kolaylıkla çocuk sahibi olabilse de bazıları için bu çok zor gerçekleşebilir.
Herhangi bir doğum kontrol yöntemi
kullanmaksızın en az bir yıl süre ile haftada ortalama iki-üç kez düzenli ilişkiye
girilmesine rağmen gebe kalınamaması
infertilite olarak tanımlanır.
56 YAŞAMA SANATI
Toplumda üreme çağındaki çiftlerin
%15’inde infertilite sorunu olduğu görülmektedir. İnfertilite çiftlerde %40
kadına bağlı, %40 erkeğe bağlı, %10
erkek ve kadın ilişkili, %10 bilinmeyen
sebeplerden meydana gelir. Yani infertilite kadın ve erkeği eşit oranda etkiler ve
yaklaşık %50’sinde erkek faktörü eşlik
eder. Bu nedenle çocuk sahibi olamayan
çiftlerin ilk değerlendirilmesinde semen
analizi (spermiyogram) yapılması çok
önemlidir. Bu işlem ise androloji laboratuvarlarında gerçekleşir.
Sperm analizinde sıkça karşılaşılan bazı
terimler şunlardır:
Normospermi: Sayı, hareket ve morfolojik bakımdan normal olması
Oligospermi: 15 milyon/mL’den az
sperm olması
Şiddetli Oligospermi: 5 milyon/ml’den
az sperm olması
Polispermi: Sperm sayısı 250 milyon’dan
fazladır.
yüzden spermiyogram ile değerlendirilen önemli bir parametredir.
Astenozoospermi: Sperm hareketlerinin
zayıf olması
Motilite (hareketlilik): Spermin motilitesi de yumurtayı dölleyebilmesi
açısından çok önemlidir. Çünkü ancak
hareketli spermler kadının üreme kanallarında ilerleyerek yumurtayı dölleyebilirler.
Teratozoospermi: Kruger kriterlerine
göre normal şekilli sperm sayısı %34’ün altında olması
Azospermi: Semen içerisinde hiç sperm
olmaması
Aspermi: Ejakulatın (semenin) hiç gelmemesi
Nekrospermi: Bütün spermlerin ölü olması
Spermiyogram testi için erkekten en az
3-5 günlük cinsel perhiz süresi istenmektedir. Bu süre semenin değerlendirilmesi
için oldukça önemlidir. Perhiz süresinin
uzaması halinde sperm hareketliliği ve
canlılığı azalır; perhiz süresinin kısa
olması ise sperm sayının ve miktarının
azalmasına, sperm hareketliliğin artmasına yol açar, her iki şekilde de sonuç
tedavi şeklinin belirlenmesinde yanıltıcı
olabilir. Cinsel perhiz süresi sonrasında
mastürbasyonla alınan semen örneği steril bir kaba toplanıp, fiziksel ve mikroskobik olarak incelenir.
Fiziksel değerlendirmeyle; volüm (hacim), renk, pH, likefaksiyon (çözünürlük süresi), viskozite değerleri analiz
edilip kaydedilir.
Volüm: 1.5-6 ml,
Renk: Opak gri,
Ph: 7.2-8,
Likefaksiyon süresi: 10-30 dk.
Viskozite: Hafif viskoz olmalıdır.
Mikroskop değerlendirilmesiyle; erkek
sperminin sayısı, şekli ve hareketliliği
hakkında bilgi sahibi olunur. Anormal
bir test sonucu elde edilmesi durumunda test 2-3 kez tekrarlanmalıdır, çünkü
sperm üretimi yaklaşık 72 gün gibi bir
süreçte gerçekleşir, bu zaman diliminde
gerçekleşen durumlar (enfeksiyon, hamam vb.) sperm sayısında farklılıklara
yol açabilir.
Konsantrasyon (sayı): Sperm sayısı yumurtayı dölleyebilmesi açısından büyük
öneme sahiptir. Belli seviyelerden az
sperm konsantrasyonu karşımıza infertilite sorunu olarak çıkabilmektedir. Bu
Morfoloji (şekil): Sperm şekli de yumurta dölleme kapasitesi (fertilizasyon)
açısından büyük öneme sahiptir. Şekli
düzgün olmayan spermin yumurtayı
döllemesi de mümkün olamamaktadır. Kruger kriterlerine göre değerlendirilen bu parametre belli bir değerin
altında olduğunda yine infertilite problemi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dünya sağlık örgütünün 2010 yılındaki
bildirimlerine göre normal semen parametreleri şu şekildedir:
zz Volüm (hacim): 1.5ml-6ml arası
zz Sperm konsantrasyonu (sayısı): 15
milyon/ml ve üzeri
zz Total sperm sayısı: 39 milyon ve üzeri
zz Sperm hareketi: %40 ve üzeri
zz Morfoloji (şekil): %3-4 ve üzeri
zz Vitalite (canlılık): %58 ve üzeri
zz Lökosit miktarı: 1 milyon /ml ‘den az
Bu değerlerin altında tekrarlayan şekilde semen analiz sonuçları elde edilmesi
doğal yolla gebelik için önemli bir engel
oluşturabilir.
En ağır olgular semende hiç sperm bulunamaması durumudur. Bu duruma Azospermi adı verilir.
Günümüzde donanımlı
hekimler ve androloji
laboratuvarına sahip tüp
bebek klinikleri sayesinde
erkek infertilitesinde ciddi
başarılar elde edilmektedir.
Ejakülat Sperminin Aşılama (İnseminasyon) ve Yardımcı Üreme Teknikleri İçin Hazırlanması
Sperm hazırlama yönteminin aşılama
(IUI), tüp bebek (IVF/ICSI) işlemlerinde başarıyı artırmada çok büyük rolü bulunmaktadır. Spermlerin seminal plazma içerisinde uzun süre bekletilmesinin
fertilizasyonu (döllenme) olumsuz etkilediği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Bu nedenle ayrıştırma tekniklerinin
hızlı ve yararlı olması amaçlanmaktadır.
Hazırlık işlemleri sayesinde, semen
içerisindeki seminal plazma, döküntü
ve kontamine maddelerin arındırılması
sağlanarak daha iyi hareketliliğe ve şekle sahip spermlerin seçilmesi sağlanır.
Özellikle bizimde laboratuvarımızda
kullandığımız gradient sistemi ile anormal morfolojideki spermlerin bir kısmı
elimine edilir. Sperm, hazırlama sonrasında yumurtayı dölleyebilme yeteneği
kazanır.
Günümüzde donanımlı hekimler ve
androloji laboratuvarına sahip tüp bebek
klinikleri sayesinde erkek infertilitesinde ciddi başarılar elde edilmektedir.
Kaba spermiogramda bir problem tespit edildiğinde bu olguların tedavileri ürologlarca
verilir. Bu tedaviler, antibiyotik veya sperm üretimini
artıracak ilaçlar olabileceği
gibi, «varikosel» gibi testislerde bir damar genişlemesi
durumunda cerrahi de olabilir.
Bazı durumlarda ise, sperm üretimini
azaltan, düzeltilecek kesin ve net bir sebep de olmayabilir. Böyle çiftlerde aşılama (intrauterin inseminasyon) veya
tüp bebek tedavisi önerilebilir.
YAŞAMA SANATI 57
»» KÜLTÜR
Dr. Alper YİĞİTER
Yolcu ve Yolculuk Üzerine
İ
nsan bir yolcudur. Anne karnından çocukluğa, çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden hesap gününe ve ebede kadar bu yolculuğu devam
eder (BSN)
asitler ve şeker tanecikleri şeklinde devam etmektedir. Besin
tanecikleri kah karaciğer istasyonunda, kah yağ dokusu istasyonunda bir süreliğine bekliyor gibi olsa da yine ihtiyaç oldukça yoluna devam etmektedir.
Aşık Veysel ne güzel söylemiş:
Yolculuk bir değişim ve dönüşümdür. Değişim ve dönüşüm
direnç yani statüko bir nevi ölümdür. Akan sular temizdir ve
akıp gittiği yerleri temizler, yeşillendirir, hayat fışkırtır. Durgun sular ise kokuşmanın ve ölümün başlangıcıdır.
Uzun ince bir yoldayım / gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim / gidiyorum gündüz gece.
Dünyaya geldiğim anda / Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyorum / Kalmaya sebep arıyorum
Gidenleri hep görüyorum / Gidiyorum gündüz gece
Kırk dokuz yıl bu yollarda / Ovada, dağda, çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde / Gidiyorum gündüz gece
Şaşar Veysel iş bu hale / Gah ağlaya gâhi güle
Yetişmek için menzile / Gidiyorum gündüz gece
İnsanın dünyadaki yolculuğu kozmik bir yolculuktur ve insanın kendi iradesi dışında gerçekleşmektedir. Dünya, Ay, Güneş
ve Yıldızlar muhteşem bir uyum içinde sürekli yolculuktadır.
Atomlar, moleküller, hücreler de öyle. Hücrenin çift tabakalı yağdan oluşan zarı lateral (yanlamasına) bir tarzda dönüşe
devam etmektedir. Vücuttaki kan damarlar vasıtasıyla sürekli
dönmektedir. Besinler mide bağırsak sisteminden parçalanıp
emilerek vücut içindeki yolculuklarına lipoproteinler, amino
58 YAŞAMA SANATI
Varlık alemindeki herşey kendilerine çizilmiş bir güzergahta
(yolda, kader çizgisinde) fıtratlarındaki tekamülü yani genetiklerine yazılmış gelişmeyi bulmak üzere topyekün bir yolculuktadır.
“ Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa
onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler (KK. Neml süresi 27).
Yolculuk (sefer) esnasında bazen inişler bazen de çıkışlar vardır. Aç kalmak, susuz kalmak, yorgunluk gibi türlü meşakkatler yolcunun kaderidir. Ne var ki menzile ulaşıldığında yolcu
çektiği meşakkat nispetinde rahata, zahmetle orantılı olarak
rahmete kavuşacaktır. Yolcu olduğunun farkında olanlar ve
yol meşakkatine sabırla katlananlar menzile ulaşacaklardır elbette. ‟Sabreden zafere ulaşır.” Lakin, yolcu zaferle değil, seferle mükellef olduğunun bilincindedir. Yolcu kainatın ritmine
ve muhteşem döngüsüne ayak uydurabilen, hakikat etrafında
döne döne yol alan biri olmalıdır.
Yolcu olduğunun farkında olarak yaşamak ya da farkında olmaksızın günleri savurganca tüketmek kişinin kendi insiyatifindedir. Yolcu bu farkındalıkla öncelikle kendi içine doğru,
içindeki alemlere doğru keşfe çıkmalıdır. İç oluşa yönelenler
için hayat doğum ve ölümle sınırlı bir zaman parçası değildir
artık.
Yolcular değişir ama yol baki kalır. Bir şelalenin başında duran ve güneşli bir havada oluşan köpükleri seyreden adam her
bir köpükte bir güneşin yansıdığını ve bir süre sonra kaybolan
köpükleri yeni oluşan köpüklerin takip ettiğini görür. Köpükler kaybolsa da güneş baki kalır, su akmaya devam eder. Tıpkı
insanların ölümle kaybolup gitmesi yeni çocukların dünyaya
gelmesi gibi…Yolcular değişir, hayat yolu devam eder. Hayatı
verense bakidir.
Alvarlı Efe hazretleri ne güzel söyler:
“Su gibi a’mar-ı adem (insan ömürleri) dembedem çağlar gider
Kanun-u Kadim (ezeli kanun) budur, ağlar gelir ağlar gider”..
Dünyaya gelirken ağlayan insan giderken ağlar ve ağlatır.
Oysa Yolcu dünyaya gelirken ağlıyor ama etrafındakiler yeni
bir bebeğimiz oldu diye seviniyordu. Yolcu öyle bir yolculuk
yaşamalı ki yolun sonunda veda zamanı geldiğinde etraftakiler
ağlarken Yolcu sevinç içinde olmalıdır..
İnsan kesrete (çokluğa) dalar, cinnet çığlıkları ve yokluk karanlığında bocalar durur. Karşıdan bir ses bizi çokluktan birliğe, cinnetten akıl yoluna, yokluktan varlığa yani YOL’a çağırır
: “ Sen Yolcusun ey insan YOL’a devam et sakın durma, karanlıkta ve çığlıklar içinde bocalayıp dağılma, BİRE ve BİRLİĞE
gel, yolcu yolunda gerek, devam et yola…” Bu çağrıya kulak veren ve AKLIN YOLU BİR’DİR diyen herkes VARLIK
YOLUNA adım atar ve mutlaka maksuda (istenilene) kavuşur.
Böyle yolcu Alvar İmamı gibi “ Yar olan VAR olur sen gibi
yâre / bulunmaz gayride vallahi çare “ der ve sevinç içinde
şükürle yoluna devam eder.
Yolda korkutucu engeller olabilir ama bunlara takılıp kalmamak hünerdir. “ Daha ne zamana kadar korkacaksın? Çocukluğu bırak, erkekçe yola gir, işe koyul, kolları sıva.. Karşına
ansızın yüzlerce engel çıksa da KORKMA SAKIN ! Çünkü
bu yolun kaderi böyledir; böyle engeller yolda hep var olacaktır!” (Feridüddin Attar)
Yolda durmak, bir şeylere takılı kalmak aldanmak demektir.
İhmal ve tembellik çukuruna düşen yoluna devam etmekte çok
zorlanır.
Yolcu gurur ve kibirden uzak, tevazu kanatları yerlere serili
olmalıdır ki hızlı yol alabilsin. Lao Tze’ye göre “engelleri aşmanın en kolay yolu su gibi alçak gönüllü olmaktır.”
Su gibi yerlere kim yüz sürer insan olur !
Yerdeki yüz daima şayeste-i ihsan olur
( Alvarlı Efe Hazretleri )
Yollarda tıpkı akarsular gibi kıvrılarak giderler. Yolculukla su
birbirine karışır ve ibadetten önce su ile el-yüz-ayak yıkanarak
temizlenilir (abdest: ab= su, dest= el ). Temiz bir dille ifade,
temiz bir elle isteme, temiz bir ayakla yola devam etmek esastır. Su buhar olup bulut taşıtına biner, sonra yeryüzüne inme
tenezzülünde bulunarak rahmete döner, hayat üfler. Yeryüzüne
düşmek yüksekten alçağa düşmektir, tevazudur. Su tevazunun
simgesi, muhabbetin ise ana kaynağı olmuştur.
Yeri gelmişken bir nebze muhabbetten bahsedelim. Muhabbet
(hub, habbe) kelimesinden türetilmiş bir sözcük. Hub – Su taneciği demek. Habbeyi Kubbe yapma (olayı büyütme!) deriz.
Su damlası gibi bir olayı kubbe gibi niye büyütüyoruz ki ! Suların buhar olup buluta yükseldiği, sonra rahmet olup yeryüzüne düştüğü gibi, muhabbet ehli de hiçlik buharıyla yükselip,
rahmet gibi insanların arasında dolaşır. İçinde sevgi taşıyan,
sevgi soluklayan, sevgiyi hayatına gaye yapan kimseler buhar
veya çiğ taneciği gibi hayata ait güzelliklere vesilelik yaparlar.
‟Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok !” diyen
büyük bilge ne kadar haklı..
Sevgiye sevgi, düşmanlığa düşmanlık.. Yolcunun temel prensibi olmalıdır. Zira bir Arap atasözünde “El-hub min şiyamil
kiram “(SEVGİ DEĞERLİ İNSANLARIN ŞİARIDIR )” denir. Değerli insanların yani Yolcu olduğunun bilincinde olan
ve sık sık “bizi doğru yolun aydınlığından karanlığa düşürme!” diye yalvaran yolcuların…
YAŞAMA SANATI 59
»» AİLE
Nazlı ÖZBURUN
Aile ve Evlilik Terapisti
i
y
e
betm
Göze Almayan
Kay
Kazanamaz!
Çocuklarımızın başına birşey gelmesin, onları koruyalım
derken bizatihi çürümelerine neden oluyoruz. Dünyayı
tehlikeli bir yer olarak tanımladığımızda ve çocukları
korumak adına onların bütün işlerini biz yaptığımızda
onların büyümelerine olgunlaşmalarına izin vermiyoruz.
E
lindeki tohumları toprağa bırakmayı ve onların çürümesini göze
almadığın sürece, o tohumların
büyüdüğünü de göremeyeceksin. Bir
süreliğine elindekinden ayrılmayı göze
alabilirsen daha fazlasını kazanmak için
bir fırsat yakalamış da olacaksın. Ama
hayır elimde olan garantidir. Garanti olmayanın peşinden gitmeye cesaretim yok
diyorsan, onu bilemem.
60 YAŞAMA SANATI
Çocuklarımızın başına birşey gelmesin,
onları koruyalım derken bizatihi çürümelerine neden oluyoruz. Dünyayı tehlikeli
bir yer olarak tanımladığımızda ve çocukları korumak adına onların bütün işlerini
biz yaptığımızda onların büyümelerine
olgunlaşmalarına izin vermiyoruz. Geçici
olarak çocuklarımızdan ayrılamadığımızda onları hayatın içine katamadığımızda
denemeden kaybetmiş oluyoruz.
Oysa denememek baştan kaybetmektir.
Denerseniz kaybetme olasılığınız yüzde
ellidir. Denemediğinizdeyse zaten baştan
kaybetmiş olursunuz. Bu şu demek değil elbette. Hikmetsizce herşeyi deneyip
sonra ya tutarsa diye bekleyelim. Metaforumuzda tohumlarımızı attığımız yer
toprak. Çimentonun içine atıp da beklemiyoruz. Tohumlarımızı toprağa vererek
kaybetme riskini, kazanmaya tercih ediyoruz. Yanlış anlaşılmasın!
Bazen farklı yollar denemek insana risk
almak gibi gelebilir. Hafta sonları piknik
için ormana gitmeye niyet ettiğimizde ne
zaman farklı bir yol denesek yolumuzu
kaybetme riskini göze alarak, geriye dönme yorgunluğuna katlanarak o zaman ormanda yepyeni bir gizli köşe keşfetmişizdir. Denemeseydik göremeyeceğimiz pek
çok güzelliği ufak bir risk alarak görme
şansını yakalamışızdır.
Bazı şeyler denemeden asla bilinmez.
Ama herşeyi de deneyerek öğreneceğim
diyenin hayatta canının çok yanması olasıdır. Bu nedenle dengeli bir tutum içinde
davranmak bizi daha keyifli bir hayatın
içine taşıyacaktır.
Evlilik ilişkilerinde de durum böyledir.
Eşini kaybetmemek için sıkı sıkıya yapışan insanlar genelde sevdiklerini kaybederler. Bazen ilişkiler çıkmaza girdiğinde
gitmek isteyen ısrarla gitmek istediğini
dillendirdiğinde karşı taraf yalvarıp yakarmaya onsuz asla yaşayamayacağını
söylemeye başladığında ilişkide taraflar
da çok fazla örselenir.
Sözünüzü samimiyetle söyleyin sevginizi bütün netliğiyle ifade edin sonra bekleyin. Tohumlarınızı atın ve bekleyin...
Ya yeşerecekler ya da... Bırakın gitmek
isteyeni, istediği yere gitsin. Kaybetmeyi göze alın. Eğer gitmekten vazgeçerse
gerçekten kalacaktır. Siz göndermediğiniz için yanınızda kalmışsa ne yazık ki
siz kaybeden olmuşsunuzdur.
Söyleyin kalmasını istediğinizi ama tercih hakkını elinden almayın. Bırakın
kendisi seçsin kalmayı ya da gitmeyi. Siz
kararlı olduğunuzda, gitmeyi seçmesinin
riskini aldığınızda kazanacaksınız so-
Denememek baştan
kaybetmektir.
Denerseniz kaybetme
olasılığınız yüzde ellidir.
Denemediğinizdeyse
zaten baştan kaybetmiş
olursunuz.
nunda. Yok eğer yine de gitmeyi seçerse,
emin olun zaten ruhu çoktan gitmiş olduğu için gitmiştir çoğu kere. Ya da hiç
yanınızda olmamıştır belki de...
Alışkanlıklarımızdan vazgeçemiyoruz.
Alışkanlıklarımızı kaybetmeyi göze alamıyoruz. Alışkanlığımızı bırakmak kendimizden veya bir parçamızdan vazgeçmek gibi geliyor. Oysa yenilenmek için
bazı alışkanlıklarımızı kaybetmeyi göze
almalıyız. Yeni bir alışkanlığa geçmek
için eski olanı bırakabildiğimizde yeni
bir hayat formuna da geçmiş oluyoruz.
Sabahları erkenden uyanmak için, onbirlere kadar yatma alışkanlığından vazgeçmek güneşin doğuşuyla tanıştırıyor
mesela bizi...
İlişkilerimizde de çoğu zaman alışkanlıklarımız çatışıyor aslında. Birimizin sevdiğini diğeri sevme diye diretiyor. Oysa
alışkanlıklarımızın bildik sahilini terketmedikçe, kötü bir alışkanlığı kaybetmeyi
göze almadıkça yeni bir keşfin güzelliğini
de yakalayamamış oluyoruz. Kendi iddiamızdan vazgeçip denemeyi göze aldığımızdaysa yeni bir anlam kazanıyoruz. Ya
kıyıda bir kaşık suda çırpınıp öleceğiz ya
da denize doğru açılma cesareti taşıyarak
dengeli duruştan asla vazgeçmeden denizi keşfedeceğiz seçim sizin...
YAŞAMA SANATI 61
»» BASINDAN
62 YAŞAMA SANATI
YAŞAMA SANATI 63
»» BASINDAN
Reflü ameliyatında yeni dönem:
Türk cerrah reflü ameliyatındaki
tekniğiyle tıp literatürüne geçti
Doç. Dr. Önder Sürgit, yeni yöntemiyle ameliyat anında hastanın çok daha az anestezi almasını
sağlarken operasyon süresini 70’den 25 dakikaya ve organ yaralanmaları riskini minimuma
indirdi.
T
ürk cerrah reflü ameliyatlarında
geliştirdiği operasyon tekniğiyle
tıp literatürüne girmeyi başardı.
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Hastanesi cerrahlarından Doç. Dr. Önder Sürgit’in yeni tekniği tıp dünyasında
Goldfinger Fundoplication (Altınparmak Tekniği) adını aldı. Sürgit, yeni
yöntemiyle ameliyat anında hastanın
çok daha az anestezi almasını sağlarken
operasyon süresini 70’den 25 dakikaya
ve organ yaralanmaları riskini minimuma indirdi.
5 kişiden 1’i Reflü
Mide içeriğinin yemek borusuna geri
kaçması anlamına gelen reflü Türkiye’de
nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini etkiliyor.
İstatistiklere göre her 5 kişiden birinde
reflü hastalığı görülüyor. Mide asidinin
yemek borusuna ve daha üst bölümlere
bazen akciğere kaçması ile, karın üst bölümünde ağrı, kalp hastalığı sanılan göğüs ağrısı, boğazda yanma hissi, sürekli
64 YAŞAMA SANATI
öksürük, diş çürükleri ve ağız kokusu
gibi şikayetlere neden oluyor.
Ameliyatı 25 dakikaya indirdi
Geliştirdiği yöntemle literatüre giren
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Hastanesi cerrahlarından Doç. Dr. Önder Sürgit sıkıntının, asidin kaçmasını
engelleyen anatomik mekanizmada olduğundan tedavide gerçek seçeneğin
cerrahi olduğunu aktardı. Doç. Dr. Sürgit, ‘Bu anlamda yapılan cerrahi prosedür, laparoskopik bir müdahaledir.’ dedi.
Genel cerrahi uzmanı Sürgit reflü ameliyatına dönük geliştirdiği yeni tekniğe
dönük bilgiler verdi. Sürgit, ‘Tekniğimiz
Goldfinger Fundoplication (Altınparmak Tekniği) ismiyle önemli uluslararası bir dergide yeni operasyon tekniği
olarak yayınlandı. Teknik hastalar açısından, operasyon zamanını önemli
derece kısaltmıştır. Normalde 1 saat 10
dakika olan reflü ameliyatı 25 dakikaya
inmiştir’ dedi.
Organ yaralanmalarını sıfırladı
Yeni teknikle ameliyat anında hastanın
çok daha az anesteziye maruz kaldığını
ifade eden Sürgit, ‘Goldfinger Tekniği operasyonun komplikasyonları olan
mide, yemek borusu, karaciğer ve dalak
yaralanması gibi riskleri normal teknikte görülen oranlardan çok daha aşağıya
çekmekte ve açık ameliyata dönme riskini de neredeyse sıfırlamaktadır.’ ifadelerini kullandı. Sürgit tekniğin cerrahlar
açısından önemli özelliğinin de standart
tekniğe göre çok daha kolay öğrenilebilmesi olduğunu ifade etti. Sürgit, ‘Tekniğin dergide yayınlanmasının ardından
dünyanın birçok yerinden cerrahlar iletişime geçerek ameliyatların fotoğraflarını istiyor’ dedi. Sürgit Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde
Goldfinger yöntemiyle ameliyatları başarıyla gerçekleştirdiklerini ifade etti.
66 YAŞAMA SANATI
Download

7 MB - Turgut Özal Üniversitesi