İÇİNDEKİLER
DOSYA: SORMAK İLK ADIMDIR…
Aile Dizimlerinden Sistem Dizimlerine giden yolda, yönteme dair soru ve yanıtlar • 5
Gelişimi ve kahramanları •13
Sistem Dizimleri Entegre alanlarından; Organizasyon Dizimleri ve Sami BUGAY’ın vaka örneği • 16
SÖYLEŞİ: “EĞER KENDİMİZİ HİSSEDERSEK DÜNYAYI HİSSEDERİZ”
Esra CAN’ın, Beden Psikoterapisti Dr. Nurit SOMMER ile bedene dair yaptığı sohbet • 22
SÖYLEŞİ: “HEPİMİZ HER GÜN ARADA SIRADA ŞALTERLERİ KAPATIYORUZ”
Hipnoterapist Heinrich BREUER ile hipnoterapi ve Sistem Dizimleri üzerine sohbet • 27
KENTLERİN RUHU: ŞEHİRLERİN DE PSİKOLOJİSİ BOZULABİLİR
Gazeteci Figen YANIK’ın TSDE Başkanı Mehmet ZARARSIZOĞLU ile söyleşisi • 31
TSDE ÇOCUK-ERGEN BİRİMİ
Çocuk-Ergen birimimizden Nazan BALOĞLU ile son gelişmeler ile ilgili yaptığımız sohbet • 33
EDEBİYAT: “BEN GALİBA KENDİME AŞIĞIM...”
Mine TÜRKİLİ’nin, gazeteci Gülenay BÖREKÇİ ile edebiyatta sistem dizimi üzerine yaptığı söyleşi • 35
SİNEMA: “ BENİMLE KONUŞAN KİM?” • BİR DİL OLARAK SİNEMA…
Beyhan ÖZPAR’dan sinema ve “Can Dostum “ filminin yorumu • 41
PSİKOMİTOLOJİ: MİTOLOJİ, ESKİLERİN PSİKOLOJİ BİLGİSİDİR
Hüseyin ŞİMŞEK bize psikomitolojiyi anlatıyor • 47
PSİKOASTROLOJİ: “AY BURCU PSİKOLOJİK DİNAMİKLERİMİZİ ÖLÇÜYOR”
Dinçer GÜNER’in, ayın hareketlerinin insan ruhuna etkisini anlattığı yazısı • 51
TSDE DER ki:
Haritini PAPAKİRİLLOU ve İpek GHANBARİ ile Türkiye ve Yunanistan barış seminerleri paylaşımları • 55
Fatma TOSUN • Zıt Kutuplar, Kadın ve Erkek • 59
Turgay KÖYAĞASIOĞLU • Heinrich Breuer ile geçen 7 gün • 63
Yurdaay ONARAN • Kadın olarak var olmak • 64
Mehmet Akif GÜNEL • Apollon’un telafi çabası • 67
Ümran KEL • Bayramda Buluşma • 70
Mine TÜRKİLİ • “Sıradanlık” a karşıyken, “Sıradanlık” a doğru… • 72
TSDE ki Dergisi
Türkiye Sistem Dizimleri Enstitüsü üyeleri tarafından hazırlanan, kâr amacı gütmeyen Sistem Dizimleri ile ilgili
Enstitüyle bağı olan ya da konuya ilgi duyan kişilerin paylaşımlarının, yapılan çalışmaların aktarılabileceği ve
alandaki her türlü gelişimin izlenebileceği online bir platformdur.
İmtiyaz Sahibi: TSDE PSİKOTERAPİ VE PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK EĞİTİM BİLİM YAYINCILIK LTD. ŞTİ.
Yayın Türü: Yerel, süreli, 6 aylık online yayın
Yayın Koordinatörü: Yadigar Zararsızoğlu, Genel Yayın Yönetmeni: Mine Türkili
Yazı İşleri Müdürü: Esra Can, Görsel Yönetmen: Çağdaş Gündoğan
Katkıda Bulunanlar: Sami Bugay, Haritini Papakirillou, İpek Ghanbari, Beyhan Özpar, Dinçer Güner,
Fatma Tosun, Mehmet Akif Günel, Hüseyin Şimşek, Ümran Kel, Yurdaay Onaran, Turgay Köyağasıoğlu
Yönetim Yeri: Bağdat cad. Birlik Apt. No:441 K:2 D:3 Suadiye/Kadıköy
Tel: 0216 416 78 44 Fax : 0216 410 56 58, e-mail: [email protected], [email protected]
©TSDE ki Dergisi, TSDE PSİKOTERAPİ VE PSİKOLOJİK DANIŞMANLIKEĞİTİM BİLİM YAYINCILIK LİMİTED ŞİRKETİ
tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Dergide yayınlanan yazı,
fotoğraf ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.
TSDE ki - Kasım 2014
Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
1
Aile Dizimleri
ve Almanya’dan
Türkiye’ye uzanan yol
TSDE Başkanı
Mehmet Zararsızoğlu
Yirmi yıl kaldığım Berlin’de, psikoterapist kimliğimle
sokakta “artık kimi görsem anlar, panik bozukluk, kişilik bozukluğu, borderline teşhisini koyarım” inancı
ve “büyüklenmeciliği” ile dolaşırken, bir yandan da
kafamda kocaman bir soru işareti vardı. Bir şeylerin
yetersiz olduğunu hissediyordum. Çünkü bir semptomu düzeltirken, en geç altı ay sonra aynı danışan
başka bir semptomla ya bana geliyordu, ya da başka
çözüm yolları bulmak için dolanıp duruyordu. İşte
böyle bir arayış döneminde, Bert Hellinger’in bir seminerine katıldım. Seminer beni çok etkiledi, önce
çok tepki duydum, gözlerim doldu. Modern psikolojinin sınırlarını gördüm. Hellinger’in fenomenolojik
içgörüyle yaklaştığı yaşama çocuksu bakış açısının
ifadesi olan “Sevgi Düzenleri”, derine inmesi, yargısızlığı, öze bakması, değiştirme ihtiyacı hissetmeden
kavraması, gözlem algı ve içgörüyle uyumlanması,
benim meslek hayatımda yepyeni bir başlangıç oldu.
Hellinger’le, fiziksel benzerliğimiz yanında, duygusal
anlamda da gittikçe gelişen, adeta bir baba oğula
dönüşen ilişkimizde, birlikte dizim çalışmaları yapmak için birçok ülkeye gittik.
Ve yıl 1999… Benim için yeni bir ayrılığın zamanı
geldi. İçimde gittikçe artan Türkiye özlemini ve orada bir Enstitü kurma hayalimi paylaştığım Hellinger, bana “burada bu işi yapacak çok insan var, seni
dönmekten ne alıkoyuyor? Bu soruyu sor kendine”
dedi. Bu soru, benim Türkiye’ye dönüşümü hızlandırdı. Aslında zor bir karar oldu. Çünkü halen orada
yaşayan arkadaşlarım, hep önümüzdeki yıl diyerek,
30 seneden fazla bir zaman geçirdiler ve bugün de
büyük bir çoğunluğu hala oradalar. Göçmen ruhu ve
bilincinin böyle bir şey olduğunu şimdi daha isabetli
idrak ediyorum.
Dönüşümden 2-3 yıl evvel İstanbul’da akademisyenler ve konuya ilgi duyan bir grubun davetlisi olarak,
Türkiye’de ilk kez bir grup ortamında aile dizimi çalışmaları yaptım. 1999’da yirmi yıl aradan sonra Berlin’den Türkiye’ye benliğimde, yüreğimde ve mesleki
kimliğimde ciddi kazanımlar, Almanya’nın bana kattığı her şey için büyük bir şükran duygusuyla ve aile
dizimleriyle ülkeme döndüm.
Ocak 2001’de, etnik ayrımcılığa, kültürün dayattığı
travmalara, aile içi çatışmalara sahne olan Türkiye’de,
Ultima Sistem Dizimleri Merkezi’ni, ardından Şubat
2002’de Ultima çatısı altında Hellinger Enstitüsü Türkiye’yi kurdum. 2007 sonunda Bert Hellinger’den
yaşamın beni ileri taşımak için sunduğu daveti fark
edip, bu hoş davete icabet ederek, yeni bir hicret
duygusu ve artık kendi yolumda gitme isteğimle ayrılarak, Türkiye Sistem Dizimleri Enstitüsü olarak yoluma devam etmeye başladım.
“ŞU AN” TÜRKİYE, DÜNYA ve TSDE ki
Hızlı kâr dışında başka bir amacı olmayan anlayışların neticesinde oluşan ekonomik krizler, enerji sorunları, tabiat ana’nın hoyratça darp edilmesi, iklim
felaketleri, yoğun göçler, fundamentalizm tüm bunlar yıkıcı bir değişim zamanında yaşadığımızı gösteriyor. Egonun ve tüketimin en yüksek noktaya ulaşması ile eski düşünce biçimleri “büyük daha iyidir” ve
“özel” menfaat ve eğilimlerin harekete geçirdiği “karar verme ve kendini gerçekleştirme” devri yavaşça
sınıra dayandı. Böylesi “organize bir sorumsuzluğun”
yarattığı hal, kimsenin arzulamadığı sonuçlar doğuruyor. Yaşanılamayacak bir evren ve içi boşalmış
endişeli ve teşhircilikle avunan yalnız bir insanlık...
Kesin olan eski bakış açısından vedalaşıp, yeni bir bakış açısına ve melez bir bilince ihtiyacımız olduğunu
düşünüyorum. Ego-sistem bilincinin dayattığı sona
gidişten evrenin bütününü hatırlayacak olan bir ruhsal-eko-sistem bilincine elzem bir şekilde dönüşme
zaruriyetimizin olduğunu görüyorum.
Güvensizlik ve kayıtsızlık duygusu ile oluşan ego-sistemden güvenmeyi, bağlılığı ve dönüşüm/değişim
için de kitlesel ve ötekileştiren ego- sisteme hizmet
eden bir yapıyla değil, bütüncül ve melez bir bilincin gelişimine denk düşecek olan, ihtiyaçlarını birbiriyle paylaşan insanların arasındaki toprakta yeşerir.
İnsanları birbiri için kaygılanmaz hale getiren hiçbir
sistemin meşruiyetini uzun süre koruyamayacağını
düşünüyorum. Birbirini iten ve karşılıklı olarak ötekileştiren bağdaşmaz dünyalar arasında sıkışıp kalmış
hayatlar süren bir toplumun ruhsal ve bedensel bütünlüğü ciddi tehdit altındadır. Oysa ruhun yol açtığı
sevme ile onun oluşturacağı zihin açıklığı ile kin ve
TSDE ki - Kasım 2014
2
öfke duymadan bu iki yanlılık bizi zenginleştirebilir.
Bir yandan aydınlanma rasyonalizminin, diğer yandan dinsel gelenekler ile demokrasi talebinin kıskacı
altında, bugün dünyayı nasıl düşünmeli? Uygarlıkları
karşı karşıya getirmeyen, siyasal önyargılarla şekillenmiş kafa karışıklıklarına son veren ve dünyayla
ilişkimizde meydana gelmiş değişimleri sorgulayan
yeni bir düşünme biçimine makro ve mikro düzlemde ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunun için
Sistem Dizim Terapisin’de de (SDT) geliştirmeye çalıştığımız ruhsal bir bilincin gelişimine tekabül eden üç
şeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
İnsanın yaşamı ve gelişimi, bana ve kuramsallaştırdığımız Sistem Dizimleri terapisine göre bağlanma ve
ayrılık düzleminde oluşan itilaf ve olgunlaşma süreçleri olarak adlandırdığım bu düalite üzerinden ve her
zaman mevcut örtülü, kapsayıcı bakış açısı üzerinden anlaşılabilir. Sistem Dizimleri Terapisi’nin temel
duruşu yeryüzüne sevgidir. Bu da ikiliğin/dualitenin
kabulü ve onurlandırılmasıdır. Bu light psikoloji ve
narsistik spiritual taraftarlarını şaşırtan bir şeydir,
çünkü onlar genelde ruhsallığı, maneviyatı veya spiritüalizmi gökyüzüne sevgi ve dualitenin feshi, ortadan kaldırılması olarak algılarlar.
1. Düşüncenin açılması
2. Duygularımızın ve yüreğin açılması
3. İrademizin açılması
Maneviyat bir yaşam deneyimidir. Canlandırma ve
dizimler gerek kendi problemi için, ya da hiç tanımadığı birisi için yapılan temsilcilik algısı veya sadece
gözlem için olsa bile her katılımcı için bilincin genişletilmesi anlamında manevi bir deneyimdir. Bu süreçte her şeyden önce yeniden bilince çıkan şey, bizim
bütüne olan ve bu bütünü hangi isimle adlandırıyorsak adlandıralım, asli, doğal bağlılığımız ve aidiyetimizdir. Anne karnında tecrübe ettiğimiz, hepimizin
bunu öncesinden bildiğimiz ilk aidiyet tecrübemiz
hatırlarımızdan kayboldu. Böyle olması da aslında iyi!
Çünkü bu bizim bilinçdışımızdan ayrılığın ve benzersizliğin bütünleşmesi olarak bilincimize çıkarılmak
zorundadır. Yaşam hiçbir şekilde birliğe-eşitliğe geri-dönen bir yol değil, tam aksine yeni bir “bir olma”
ve çokluk ve farklı olmayı içine alır. Platon mitolojik
formda bunu “ ruhun yaşama girmeden evvel öncesinde “kaderini” bir kısmet-ikramiye olarak seçtikten
sonra “unutulmanın” nehrinden geçmek zorunda olduğunu mükemmel bir şekilde anlatır. Ruhun görevi,
yaşamda unutulan kendi seçimlerini yeniden kabul
etmektir, bu kendi kendini onaylamaktır. Bunun kendimizi sevme görevi ile bağlantılı çok güzel bir resim
olduğunu düşünüyorum. Diğerlerini de kendimizi
sevdiğimizden fazla sevemeyeceğimizi hep sıcak tutup, yaşama yönelmeyi sürdürmeliyiz. Bu anlamda
bir şifalanmadan söz edeceksek, bu önce tüm şifalanmaların ancak kendi şifalanmamız ile mümkün
olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Bana göre maneviyat ve sistemik anlayış odaklı bir
çalışma olan aile dizimi için merkezi bir kavram olan
“her türlü yargıdan, peşin hükümlü olmaktan vazgeçiş” üzerine kuruludur. Bu hiç de zannedildiği gibi
kolay bir şey değildir. Bırakın dışarıdan birinin bunu
kolayca becermesini, yıllar süren aile-sistem dizimi
eğitimi alan uygulayıcılardan birçoğunun bile aile
dizimlerinin olmazsa olmazı olan bu temel olguyu
kolayca kendi yaşam ve politik algılamalarında ve yönelimlerinde uygulayamadıklarını ve sıkça aile diziminin ruhunu temsil eden bu temel anlayıştan istem
dışı uzaklaşabildiklerini gözlemliyorum.
Aile Dizimlerini Türkiye’ye getiren bir psikoterapist
olarak, yaptığım gerek bireysel, gerek grup psikoterapi çalışmalarının tümünü sistemik yaklaşım,
modern psikoloji ile maneviyatı, doğu ile batıyı sentezleyen yeni bir “hal” ve “ bilinç psikolojisi” ile birleştirerek Sistem Dizimleri Terapisi olarak adlandırıyorum. Sistem Dizimleri Terapisini ise bilinçlenme ve
kendi şartlarının gerçeklerini ve kendi hedeflerinin
mekânını sorgulama cesareti olarak tanımlıyorum.
Ben bu mesleği icra ederken, yardım etmenin ciddi
bir sanat olduğuna ve grup da yönetse, bireysel terapi de yapsa, bir terapistin ruhsal ve bedensel dokunuşunda, kendi olma “hâl”inin sükunet, tevazu,
şefkatli ve en önemlisi de “her türlü yargıdan, peşin
hükümlü olmaktan vazgeçmiş” bir yaklaşımın Sistem
Dizimleri Terapisi’nin en önemli noktaları olduğuna
inanıyorum. Hangi kuramı uygularsa, istediği kadar
iyi bir uygulayıcı olsun, bu özelliklerden mahrum bir
terapistin, danışanını kendisinin ötesinde bir yere
taşıma ihtimalinin söz konusu dahi olamayacağını
biliyorum. Belki de ergenlik isyanıyla terk ettiğim
Türkiye’ye, Almanya’da geçirdiğim ayrılık yıllarımdan
sonra dönerken içimdeki“ergensi” dünyayı kurtarma
arzumu, Sistem Dizimleri Terapisi’nin ve fenomenolojinin, çıplak gözle görülemeyeni gören gücüyle kişinin öz benliğine yaptığı yolculuğa “her türlü yargıdan, peşin hükümlü olmaktan vazgeçen” bir terapist
olarak eşlik ederek bireysel düzlemde gerçekleştirmeye çabaladığıma inanıyorum.
TSDE ki yayın hayatına giriyor, önceden kaderini bir ikramiye olarak seçtikten sonra unutulmanın nehrinden
geçerek asli görevlerini elinden geldiğince yapmaya
çalışarak, en temelde de “her türlü yargıdan, peşin hükümlü olmaktan vazgeçerek” sizlere merhaba diyor.
Bu dergiyi yapacak ve yaşatacak olan bu şiarla hareket
eden siz çok değerli Sistem Dizimleri Terapistleri ve bu
yoldaki öğrencilerimizsiniz. Dergimiz gelecekte Mayıs
ve Aralık aylarında yılda iki kez çıkacaktır.
En başta büyük meşakkat ve ihtimam gerektiren bu
çabayı yayın kurulu sorumluluğunu üstlenen sevgili
Mine ve Esra’ya, bu ilk sayıya kıymetli emekleri ile oluşan yazılarını yollayan ve gelecekte yollayacak olan
herkese gönülden teşekkür ediyorum. Bize ve sevgiyle
dokunacağımız her bir insana hayırlı olmasını dilerim.
TSDE ki - Kasım 2014
3
EDİTÖRDEN
Heyecanlıyız!
TSDE ki’nin ilk sayısıyla bir “Merhaba” demek istedik
aslında. Duyguları kelimelerle buluşturup kalıcı kılmak, bilgileri, deneyimleri paylaşmak istedik ve her
şeyden önce “ samimi olalım “ dedik.
Sistem Dizimleri’ne dair ne yazabiliriz? İlk sayımız için
bu sorunun yanıtını ararken, öncelikle, Sistem Dizimi’ni soru ve yanıtlarla, gelişimi, kuramı ve kahramanlarıyla ele almak istedik. Bu konuda hazırladığımız
dosyamızda, Sistem Dizimi Entegre alanlarından Organizasyon Dizimlerini TSDE Organizasyon Dizimleri
Entegratörü Sami Bugay, bir vaka örneğiyle paylaştı.
Sistem Dizimi dedik ve baktık ki, şu soluduğumuz
hava, bulunduğumuz kent ve tüm yaşanmışlığıyla,
keşmekeşiyle, cazibesiyle kentler de bizi farklı yönlere sürüklüyor. İstanbul’da yaşamak, İzmir’li olmak,
Ankara’nın bürokrat havasını, Paris’in sanatçı , Havana’nın devrimci ruhunu solumak… Bundan sonraki
sayılarımızda, kentlerin ruhuna dokunalım dedik. İlk
sayımız için, gazeteci Figen Yanık, hocamız Mehmet
Zararsızoğlu ile kentler üzerine bir söyleşi yaptı.
Sadece kentler mi? Yazarın travmaları, sancıları ya da
yarattığı bir roman kahramanının da, aslında bir dizim
olduğunu gördük. Bundan sonraki sayılarımızda yeni
yazarlar ve kitaplarla buluşmak amacıyla, Edebiyatın
büyülü dünyasını Egoist Okur’un yaratıcısı gazeteci
Gülenay Börekçi ile araladık.
Ve sinema dedik… İlk sayımız için, dil sadece söylediklerimizden ve duyduklarımızdan mı ibarettir
? sorusunun yanıtıyla, Psikolojik Danışman Beyhan
Özpar, hem bir dil olarak sinemayı anlattı, hem de,
yönetmenliğini Gus Van Sant’ın yaptığı ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Robin Williams’ın rol aldığı
1997 yapımı “Can Dostum” filmini yorumladı.
Psikomitolojiyi Hüseyin Şimşek mitoloji kahramanlarının dünyasıyla kaleme alırken, Psikoastrolojinin
gizemini de Astrolog Dinçer Güner anlattı.
Çocuk ve ergenlere yönelik yazılarıyla dergimizde
yer alacak olan Uzman Psikolojik Danışmanı Nazan
Baloğlu ile yaptığımız söyleşiyle de, TSDE Çocuk ve
Ergen Birimi’ni kısaca tanıttık.
TSDE uluslararası eğitimleri için, Türkiye’ye gelen Beden Psikoterapisti Dr. Nurit Sommer ve Psikoterapist
ve Hipnoterapist Heinrich Breuer’i de alanlarıyla ilgili
yaptığımız söyleşilerle size tanıtmak istedik.
TSDE DER ki, bölümümüzde sizden gelen paylaşımlara yer verdik. Biz ilk adımı attık, bundan sonrasında
da, TSDE üyesi olsun ya da olmasın, bu alana ilgi duyan herkesten, deneyimlerini, duygularını, kısaca tüm
paylaşmak istediklerini anlatan yazılarını bekliyoruz.
Bu sayıda emeği geçen herkese yürekten teşekkür
ediyoruz. Sevgilerimizle...
TSDE ki Yayın Kurulu
TSDE ki - Kasım 2014
4
DOSYA KONUSU
Sormak ilk adımdır...
Aile Dizimlerinden Sistem Dizimlerine
giden yolda, yönteme dair soru ve yanıtlar
D
ergimizin ilk sayısı için dosya konusunu “Sorular ve Yanıtlarla Sistem Dizimleri” olarak belirledik. Soru sorarak; hepimizin bildiği konuya yeni
bir kapı açmak istedik. Soru sorarak; sizin de yeni
sorularla bize katılmanızı sağlamak istedik. Hep
beraber daha fazla düşünmeye, alan ile ilgili birlik-
te bir şeyler yapmaya cesaretli olalım istedik. Tıpkı
fenomenolojide bilinmeyene açıldığımız gibi soru
soran kişi de bilinmeyenin mahremiyetine açar
kendini... Soru sormak bir şeyleri öğrenmek için
atılan ilk adımdır diyerek başladık yolculuğumuza, sizin katılımınızla çoğalacağımıza inanarak...
TSDE ki - Kasım 2014
5
DOSYA KONUSU
Sistem Dizimi nedir?
Sistem Dizimleri, insani sistemlere ait problemler
üzerine çalışmak için geliştirilmiş bir yöntemdir. İlk
başlarda ve en sık uygulandığı alan, ailelerimizden
kaynaklanan problemlerdir. Bu uygulamalara Aile
Dizimi denir. Bert Hellinger tarafından 80’li yıllarda
uygulanmaya başlanan Aile Dizimi, bugün TSDE’nin
farklı bakış açışı ve katkılarıyla Sistem Dizim Terapisi
olarak sürdürülüyor.
Sistem Dizimi Terapisi, sorunu ele alınan bireyin güncel ve köken ailesinin veya ait olduğu sistemin “temsili” olarak dizilmesine, bir bakıma görüntülenmesine dayalı bir grup çalışmasıdır. Bireyin probleminin
çözümüne yönelik olarak bazı aile üyeleri temsilciler
aracılığıyla görselleştirilir. Bu yönteme göre, nesiller
öncesinde aile üyelerinin yaşadığı “ağır travmalar”,
bir anlamda kader olarak bizlere atalarımızdan miras
kalmaktadır. Aile içinde zamanında çözülememiş her
blokaj, bir sonraki kuşak tarafından bilinçsizce üstlenilmektedir. Kuşaklar arasındaki kör bir sevgiye dayalı
bu bilinçdışı aktarım, kişinin hayatının çeşitli alanlarında kilitlenmeler yaşamasına sebep olmaktadır. Bu
kilitlenmenin nedeni, geçmiş kuşaklarda yaşanan
Sistemde yer alan kilitlenmelerden,
kolektif vicdan sorumludur. Kolektif
vicdan; kör bir güdüyle aileden hiçbir
üyenin dışlanmasına, haksızlığa
uğramasına, acı, mağduriyet
yaşamasına izin vermez.
travmalar ve zorluklardan kaynaklanıyor olabilir. Göç,
erken dönem kayıpları, evlatlık verilme, cinayet, taciz,
aile dışına itilme, miras haksızlıkları vb. gibi olabilir.
Bu yöntem yardımıyla neye ulaşılır?
Tüm dünyada uygulanan bu yöntem yardımıyla,
içinde bulunduğumuz sistemdeki en derin dinamiklere erişebiliriz. Bu dinamiklere eğilmenin ardındaki
amaç, hastalıklar, depresyon, endişe, korku, mutsuzluk, bağımlılıklar ve yalnızlık gibi yıkıcı yaşam unsurlarında kişileri tuzağa düşüren, gizli kalmış sadakatleri ve bilinçaltındaki kimlikleri daha iyi anlamak ve
açığa çıkarmaktadır.
Dizimler yoluyla danışana ne gösterilir?
Dizim süreci danışana, sistemde iş başında olan dinamiğin, tüm ortamın açıklamalı bir özetini çıkarma olanağı sağlayan, basit ve düşünmeye değer bir
resmini sunar. İyileştirici bu resim danışana, serbest
bırakma ve kişisel algılamama olanağı tanımaktadır.
Böylece danışan, kendisine hediye edilmiş hayatı tamamen kabul ederek, şimdiye kadar hayatını zehir
etmiş olan gizli duygularından kurtulabilir. Dizimler
esnasında danışanın bilinçaltında yer alan aile resmi,
temsilcilerin görselleştirmesi yoluyla ortaya konularak çeşitli kilitlenmeler, blokajlar içeren bu resim sistem dizimi terapisti yardımıyla aydınlatıcı ve özgürleştirici olan çözüm resmine ulaşır.
Sistemdeki tüm bu kilitlenmeler
nasıl gerçekleşir?
Sistemde yer alan kilitlenmelerden, kolektif vicdan
sorumludur. Kolektif vicdan; kör bir güdüyle aileden
hiçbir üyenin dışlanmasına, haksızlığa uğramasına,
acı, mağduriyet yaşamasına izin vermez. Dolayısıyla
geçmiş, yaşanmış ve bitmiş olsa da geçmişin travmatik etkileri, kendi bilincinde olmasa da, kişinin şu
anda yaşadıklarında belirleyici rol oynamaktadır.
İnsan bedeninde kalıtımsal yolla edinilmiş fiziksel nitelikler ve hastalıkların yer alabildiği bilinen bir gerçektir. Bunun yanında bireyin ruhsallığında da benzer şekilde, aktarılmış, özellikler görülebilir. Geçmişte
yaşanan tüm bu travmalar, ailenin sahip olduğu kolektif vicdanın etkisiyle, bilinçdışı bir şekilde yeni nesiller tarafından üstlenilerek ağır bedelleri çok uzun
yıllar sonra bile ödenebilmektedir.
Dizimler başka hangi alanlarda uygulanır?
Sistem Dizimleri çalışmaları başlangıçta aileler için
geliştirilmiştir. Zamanla bu çalışmalar konusunda
uzman kişilerce şirketler, organizasyon gibi yapılar
ile eğitim, tıp gibi sistemlere kadar uzanmıştır. Etnik
TSDE ki - Kasım 2014
6
DOSYA KONUSU
ve politik dizimler, yapısal dizimler, kavram dizimleri,
hastalık ve semptom dizimleri vb.
Sistem Dizimleri’nin gelişimi ve temelinde
yer alan akımlar nelerdir?
Bu terapi yöntemi üç akımın eşsiz birleşimidir. Sistemik anlayış, temsilcilerin ve fenomenolojik metodun kullanılması. İlk akım; dizimlerde gözlemlenen
dinamiklerin anlaşılması için teorik temeli sunan ve
20.yüzyılın ikinci yarısında aile terapistleri tarafından geliştirildiği şekli ile sistemik teoridir. Sistemik
teori, bir sistem dâhilinde olan tüm unsurların (aile
fertlerinin)birbirine “bağlı” olduklarını ve birbirlerini karşılıklı olarak etkilediklerini kabul eder. Ayrıca, sistemin kendisinin parçalarının toplamından
daha büyük olduğu düşüncesinden yola çıkar. Buna
benzer şekilde, bir ailede rastgele bir araya gelmiş
bireyler topluluğundan daha fazlasıdır. Her bir bireyin ailede “özel bir rolü” vardır ve bu rol ailenin diğer
üyeleriyle ilişkilidir.
İkinci akım; ilk etapta aile fertlerinin temsili, sonrasında daha büyük sistemlerin unsurları ve hatta
kavramlar için hayata geçirilen “temsilcilerin kullanılması” tekniğidir. Bu tekniğin batılı terapilerde en
erken örneğini, Jacob Moreno’nun geliştirmiş olduğu “psiko drama” sunmaktadır. Bu ilk iki alan 1960’lı
yıllarda Virginia Satir tarafından “Sistem Dizimleri
süreci” adı altında birleştirilmiş ve aile dinamiklerinin
Sistem dizim terapisi, ruhsal
büyüme ve bilinçlenme demektir.
Bilinçlenme ise, kendi geçmişimizle
hesaplaşarak, şimdiye dek
bilinçdışında kalmış olan
sakındığımız gölge yanlarımızın
varlığını ve etkinliğini tanımanın
ilk adımıdır.
bu üç boyutlu gösterimi, sistemin içinde daha önce
saklı kalmış olan dinamiklerin ortaya çıkarılmasında
ve açıklığa kavuşturulmasında çok etkili olarak kendini kanıtlamıştır.
Üçüncü akımı fenomenolojik metot oluşturmaktadır.
Geniş anlamda, kişi ya da sistemlerin durumlarını sabit fikir ve ön yargıdan uzak, olduğu gibi kabul eden
bir teknik olarak yorumlanabilir. Bert Hellinger, bu
üçüncü alanın ortaya çıkmasından, buna bağlı olarak
da söz konusu üç akımla yeni bir yönteme ulaşılmasından sorumlu olmuştur. Fenomenolojinin eklenmesi, şaşırtan bilgilerin ortaya çıkmasına olanak sağlayarak, sistemik dinamiklerin algılanması için daha
derin olanaklar sunmuştur.
TSDE ki - Kasım 2014
7
DOSYA KONUSU
Bilginin alanı nedir?
Sistem Dizimleri üç akımın eşsiz birleşimidir dedik.
Sistemik anlayış, temsilcilerin ve fenomenolojik metodun kullanılması. Bu kombinasyon, özel bir şeyin
ortaya çıkmasına olanak tanımaktadır. Buna “bilginin
alanı” adını veriyoruz. Zamansızlık ve mekansızlık
prensibiyle işleyen bu alan, sistem dizimleri süreci
esnasında ortaya çıkan ve büyük ölçüde dizimcinin,
temsilcilerin ve danışanın önyargılarından bağımsız
olan yönlendirici fenomenlerden oluşmaktadır. Bu
durum, danışana ve onun sistemine(ailesine) daha
uyumlu, daha etkili ve daha yaratıcı olarak gelişme
yeteneği sağlayan, yeni ve iyileştirici bir resmin oluşmasına olanak tanımaktadır.
Dizim nasıl gerçekleşir?
Danışan, dizimi oluşturacak kişiye yani Sistem Dizimi terapistine sorununu anlatır. Danışanın talebi
netleştikten sonra Sistem Dizimi terapisti, danışanın
aile sisteminde yer alan kişilerden hangisinin alanda
yer alacağına karar verir. Burada yer alacak kişiler, söz
konusu sorun açısından en önemli kişilerdir. Danışan
gruptan temsilcileri seçer ve onları grubun ortasında
bulunan boş alanda, birbirleriyle olan ilişkileri doğrultusunda yerleştirir. Bu yerleştirme işlemi sırasında danışan duygularına kulak verir. Temsilciler bir süre sonra bir takım hisler, duygular ve düşünceler geliştirir,
hatta konuşup hareket etmek isterler, hem de temsil
ettikleri kişinin ilişkileriyle ve ruhsal durumuyla örtüşerek. Temsilciler, temsil ettikleri kişiler hakkında bilgi
sahibi olmamalarına rağmen algılamaları sayesinde
söz konusu sorun için iyi bir çözümün bulunmasını
sağlarlar. Bu çözümden sadece danışan değil, aile sistemiyle bağlantısı olan tüm üyeler yararlanır.
rılır. Terapist, eski dizim çalışmalarında yapıldığı gibi
herkesi onurlandırıp, mutlu etmek zorunda olmadan
danışanın ihtiyacı doğrultusunda dizimi sonlandırabilir. Dizim sırasında terapistin görevi, sistemden gelen
saklı bilgileri alıp sistemin kendi dinamiğini korumak
adına tüm bunları özünde barındırıp, gerektiğinde
kullanmaktır.
Dizim ne kadar sürer?
Dizim, danışanın ihtiyacına göre 30 dakika ile 90 dakika arasında tamamlanır.
Temsilci ne demektir?
Danışan tarafından gruptaki kişilerden ailesindeki
kişileri ya da kendisini temsil etmek üzere seçilen ve
çalışma alanına yerleştirilen kişidir. Gruptan rastgele
seçilen bu kişiler, temsil ettikleri kişilerin hisleri ve algılarını bedenlerinde hissederler. Temsilcilerin beden
Dizim süreci boyunca terapist, gerekli gördüğü yerlerde yeni temsilciler ekleyip çıkararak temsilcilerin
yerini, yönünü değiştirebilir, temsilcilere iyileştirici
cümleler söyleterek duruma göre müdahalelerde bulunabilir. Terapistin öngördüğü yerde dizim sonlandı-
Sistem Dizim Terapisi, grupla ve
bireysel olarak uygulanabilen
entegratif ve bütüncül bir terapi
yöntemidir. Modern psikoloji
ile maneviyatı, doğu ile batıyı
sentezleyip yeni bir “hâl - bilinç
psikolojisinde” birleştirir.
TSDE ki - Kasım 2014
8
DOSYA KONUSU
algısı, hem bütün ilişki ve bağların netleşmesi hem
de uygun ve harekete geçiren çözümün oluşmasında
çok önemli bir faktördür. Dizimler sırasında temsilci
rolüne giren kişiler de yaşadıkları deneyimden kendilerine dair birçok yeni farkındalık kazanırlar.
Temsilciler algısı nedir?
Sistem Dizimleri, bilimin kolayca açıklayamadığı
temsilcilerin algısı fenomeni ile çalışmaktadır. Temsilciler, öncesinde temsil edecekleri kişiler hakkında
hiçbir bilgi almaksızın hayret verici bir doğrulukta
bu kişinin duygularını hissetmekte ve hatta o kişinin
kelimelerini, cümlelerini söyleyip semptom ve belirtilerini dizimde temsil esnasında göstermektedirler.
Bu sırada bilinçdışı çatışma, uyuşmazlıklar içeren ilişkiler, bağlantılar gün ışığına çıkıp, yıllarca bunların
etkisiyle yaşanılan ve anlaşılmaz kalan mutsuz ilişkiler, yaşam akışları, ağır kaderler ve hastalıklar anlaşılır
ve görünür hale gelmektedir. Bu sayede aslında aile
üyelerinin nasıl gizli-kör bir sevgi ve sadakat duygusu ile birbirlerine bağlı olduklarını ve çok kuvvetli bir
ölçüde sağlıklarından ve yaşamlarından feragat edebildiklerini görebiliyoruz.
Temsilci olmak için özel bir yeteneğe
gerek var mı? Temsilci olduğumda nasıl
konsantre olacağım?
Temsilci olmak için özel bir yetenek gerekli değildir,
kişinin duygularına ve algılamaya açık olması, an’da
ve orada olması yeterlidir. Temsilci rolünde, vücudunuzda meydana gelen değişikliklere,(ağrı, sıcaklık hissetme, titreme, üşüme, vücudunda herhangi
bir bölümü hissetmeme vb. gibi), hislerinize (korku,
öfke, gülme, utanma vb. gibi),vücudunuzun yapmak
istediği hareketlere ve size saçma gelse de içinizden
birden yükselen cümlelere izin vermelisiniz, tüm
bunlar temsilciler algısının ta kendisidir. Konsantre
olmak ya da temsilci olmak için özel bir çaba sarf etmeye gerek yoktur, alana çıkıp, rezone olduğunuzda
tüm bunlar gerçekleşir. Bu yöntem ile ilgili sağlıklı bir
izlenim edinebilmek için en az bir kere bunu tecrübe
etmek gerekir, yöntemin ulaşabildiği derinliğin görülebilmesi doğrudan deneyimlemeye bağlıdır.
Dizim sonrasında temsilci rolünden çıkamazsam
bu durum benim için tehlikeli midir?
Dizimden sonra temsilci rolünde takılı kalmak, çok
sık yaşanabilen bir durum değildir, temsilcilik rolünden çıkmak basit ve sessiz sedasız oluveren bir
Sistem Dizim Terapisi bilincin
gelişim öyküsüdür, danışana
kendi şartlarının gerçeklerini
ve kendi hedeflerinin mekânını
sorgulama cesareti verir. Erken
çocukluk döneminde sistemden,
özellikle ebeveynlerden kişiye
bilinçdışı yansıtılanlar, sonraki
evrelerde ortaya çıkan tüm ilişkisel
dolanmışlıklar, hastalıklar veya
travmaların nedeni olabilir.
TSDE ki - Kasım 2014
9
DOSYA KONUSU
şeydir, bugüne kadar yaşanan tehlikeli bir durum
kaydedilmemiştir. Bir rolde takılıp kalmak ancak
temsilciliği yapılan kişi ve sistem ile temsilci olan kişinin sisteminde benzer bir durum ya da sorun varsa, kişiyi de etkileyen bir durum olduğu için içinde
işleyen, devam eden bir süreç takılı kalmak olarak
algılanıyor olabilir. Temsilcilik rolünden etkilenmek,
temsilci olarak seçildiğimiz roller de tesadüf sonucu
olmadığı için bu sürecin de içimizde neler yaptığını
hissedip, görmek önemli olabilir.
Dizim çalışmaları, dünyanın birçok
ülkesinde uygulanmasının yanı
sıra, psikoterapi ve danışmanlık
yöntemleri arasında yerini almış,
kısa ve etkin bir yöntemdir.
Dizimden sonra ne değişir?
Dizimden sonra kişinin kendi yaşamına bakış açısı
değişir çünkü Sistem Dizimleri terapisi kişinin bilincinin genişlemesine yönelik yapılan bir terapidir. Terapi sürecinde, danışanın kör sevgiyle yaşama çocuksu
bakış açısıyla bakmasından, yetişkin bakış açısıyla
bakmasıyla, bilincinin genişlemesi sağlanır. Dizimler yardımıyla terapist, danışanı kendi sistemi içinde
kendine bakmasını sağlayarak, onu başka türlü olabilirdi imkansızından bugün ki yaşamına, an’a getirir.
Bir aileye, aile matriksinin içine, bir kadere doğuyoruz. Yaşamda hiçbir şey anlamsız ve gerekçesiz olmadığına göre, bu matrikse açık yüreklilikle bakabildiğimiz zaman arzu edilen dünyadan gerçek dünyaya
gelip gerçek hayatlar yaşayabiliriz.
Bireysel dizimler nasıl yapılır?
Gerçek temsilciler kullanılarak grupla yapılan dizim
uygulamaları dışında gizliliğin önemli olduğu ve danışmanın uygun gördüğü özel durumlarda dizimler
şablonlar, figürler, nesneler kullanılarak da yapılabilir.
Bireysel çalışmadaki en büyük fark dizimin kişiler yerine sembolik eşyalarla masa başında ya da boş bir
odada şablonlar kullanılarak yapılmasıdır.
Grup ya da bireysel çalışmanın avantaj
ve dezavantajları nelerdir?
Grupta gerçek temsilcilerle yapılan dizimler daha
fazla etkiye sahipken, bireysel çalışmada kullanılan
diğer uygulamalar da tanı amaçlı yeterli bilgiyi sağlamaktadır. Grup çalışmasında, sistemin gerçek dinamiğini ve saklı dinamikleri görmek bir avantaj iken,
büyük gruplarda herkesle çalışmak için zamanın
yeterli olmaması dezavantajdır diyebiliriz. Bireysel
çalışma, çok özelini grupta paylaşmaya hazır ve açık
olmayanlar için avantaj iken, büyük grupta sadece kendi belirlediği konu dışında temsilcilik rolü ile
kendine ait birçok farklı konu ile de çalışma şansını
kaçırması dezavantajdır diyebiliriz. Önerilen, terapistin yönlendirmesine göre, danışanın hem grupla
yapılan hem de bireysel çalışmayı deneyimlemesidir.
Dizimler’in diğer terapilerden
ayrılan yönleri nelerdir?
Dizim çalışmaları, dünyanın birçok ülkesinde uygulanmasının yanı sıra, psikoterapi ve danışmanlık yöntemleri arasında yerini almış, daha kısa ve etkin bir
yöntemdir. Karışık durumların özüne tanı koymada
şaşılacak bir hızda yardımcı olur çünkü dizim çalışmaları sırasında hiç beklenmeyen çözümler görünür
hale gelir. Soyut problemlerin maddeleştirilmesi, görünür hatta elle tutulur hale gelmesi kişiler için daha
etkili olmaktadır.
Diğer terapi metotlarına göre, aile üyeleri arasındaki
ilişkilerin canlandırıp görselleştirmesi ve bu yolla danışanın sistemin bütününü görmesini sağlaması açısından avantajlıdır. Terapist figürleri ya da temsilcileri
TSDE ki - Kasım 2014
10
DOSYA KONUSU
Aile Dizimlerinde kişinin ailesine ait içsel resimlerle
çalışmaya başlamıştır. Bu iç resim ve oluşumu, fenomonolojik bir terapi yaklaşımının ürünüdür.
Fenomenoloji nedir?
Fenomenoloji felsefi bir yöntemdir; geniş anlamıyla olanları sabit fikirler ve önyargılardan uzak, olduğu gibi kabul eden bir teknik olarak yorumlanabilir. Fenomenoloji,
hallerimizin bilincinde olduğumuz, bilinç
dışımızın da bize ne gösterdiğini görebildiğimiz, iyi, kötü diye idealize etmeden,
özümüzle, kendimizi olduğumuz gibi
bilmeye çalıştığımız ve gerçeğin tüm
renklerine başımıza geleceklerden habersiz açılabildiğimiz, yaşamın içinde
karşımıza çıkanlarla var olabildiğimiz
bir durumdur.
yerleştirdiğinde, bilincinde olamadığı ilişki dinamikleri ve çatışmalarla yüzleşen danışan, içinde derinlerde kalmış duygularında çözülmeler yaşar. Görüp idrak ettiklerini yaşadığı duygulanım sonucu hisleri ile
birleştirerek bakış açısını değiştirebilir.
Dizimlerin çıkış noktası-kökeni nedir?
Bert Hellinger tarafından geliştirilen aile dizimi, 30’lu
yılların başında Gregory Bateson’ın başlattığı yolun
devamıdır. Terapiye, kişinin ait olduğu sistemi ilk dâhil eden kişi Bateson olmuştur. Romen asıllı Amerikalı Jakob Moreno da, geliştirdiği psiko drama tekniğinde teatral bir yaklaşımla, kişinin sosyal bağlarının
önemini keşfetmiştir. Moreno, kişinin problemlerinin ve ruhsal bozukluklarının çevresiyle ilişkisini
görmüştür. Virginia Satir ise aile rekonstrüksiyonları
ve “Aile Heykeli” çalışmalarıyla bu çizgide ilerleme
sağlamıştır.
Aile Dizimine bir diğer önemli bir katkı da, Ivan Boznomenyi Nagys’den gelmiştir. Nagys, Martin Buber’in
düşüncesini genişleterek insan ilişkilerinde alma ile
verme arasındaki dengeyi vurgulamıştır. Tüm bu gelişmelere paralel olarak Hellinger, gerçekleştirdiği
Fenomenolojik yöntemle çalışan
Sistem Dizim Terapisti kimdir?
Fenomenolojik psikoterapi, an’da olan,
stratejik olmadan adım adım ilerlenen,
bilinç düzleminde de yavaş ilerlemeye izin
veren bir terapidir. Fenomenolojik yöntem ile
çalışan Sistem Dizim terapisti, sistemin içinde var
olarak, sistemi zihinsel olarak kavramanın ötesine
açılabilen, danışanın sistemini yüreğine alabilen, danışana yardımcı olma niyetini ve ortaya çıkabilecek
gerçeklerden duyacağı korkunun da ötesine geçebilen, sistemde olanlar kadar olmayanların da sezgisel
kavrayışına açık olabilen kişidir. Ancak bu duruş ile
danışanı, kaderini, ailesini görüp, var olana açılabilir
ve yardım edebilir.
Zihinsel ve sezgisel yetilerin birlikte kullanılabilmesi,
bu yöntemin terapistten istediği bütüncül yaklaşımın temelini oluşturur. Bu sebeple yöntemi uygulayacak terapistin kendi gelişiminde de içsel ve bütüncül hazır oluş önemlidir.
Dizim yaptırabilmek için önemli bir sorunumun,
açıkça soracak bir sorumun mu olması gerekir?
Dizimin ilk aşamasında talebi açık bir şekilde belirtmek, dizimin temel unsurlarını belirlemek için
önemlidir.
Ailemi de dizime getirmem gerekir mi?
Aile terapisinin klasik formunda gerçek aile üyeleri de
terapide yer alıyordu, dizimlerde buna gerek yok çünkü ailenin gerçek üyeleri yerine temsilciler, figürler,
şablonlar veya sembollerle çalışılabiliyor. Dizimlerde,
danışanın içsel aile resmi ile çalışılması önceliklidir.
TSDE ki - Kasım 2014
11
DOSYA KONUSU
Çocuklarla dizim yapılabilir mi?
Çocuklarla dizim yapılabilir fakat özel uzmanlık ve
eğitim gerekmektedir. Enstitünün yetkilendirdiği uzmanlar tarafından 6-16 yaş arası çocuklarla bu çalışma gerçekleştirilebilir.
dir. Bu nedenle diğer terapi ekollerinde olduğu gibi
en az 900 saat süren bir eğitim ve süpervizyon sürecini tamamlanmalıdır. 5-6 günlük eğitim alan bir kişinin yapamayacağı kadar altyapı, bilgi, hassasiyet
ve deneyim gerektirir.
Kimlerle dizim çalışması yapılmaz?
Psikiyatrik takip sürecinde olan kişiler ya da sınır ve
psikotik semptomlara sahip olduğunu gördüğümüz
kişilerle dizim çalışması yapılmaz.
Hangi durumlarda dizimler risklidir?
Psikiyatrik süreçte olan danışanlarla ya da dizim esnasında sınır durum ve psikotik bir yapıyla karşılaşıldığında, danışanın içsel kaynakları dizimde ortaya
çıkacakları kaldıramayacak bir yapıdaysa dizimler
risklidir. Sistem Dizimi bir grup terapisidir. Grup terapisi için gerekli olan mekânda yapılmalıdır. Ev, cafe
vb gibi uygun olmayan ortamlarda kesinlikle yapılmamalıdır. Tanıdık kişilerle, akrabalarla, arkadaşlarla
terapötik ortamın oluşmadığı bir zamanda dizim çalışması yapılması kesinlikle risklidir.
Dizim yaptıracağım terapisti
neye göre seçmeliyim?
Bu konuda eğitim ve süpervizyonunu tamamlamış,
sertifika sahibi ve süreç içinde sertifikası akredite
edilmiş kişilerle çalışılmalıdır. Sistem Dizimi önemli
ölçüde bilgi ve deneyim isteyen bir terapi yöntemi-
TSDE ki - Kasım 2014
12
DOSYA KONUSU
Sistem Dizimlerine uzanan yolda
gelişim süreci
Yol kılavuz olabilir,
Ama yol tek değildir.
Adlar değişir.
Adsızdır göğün ve yerin başlangıcı,
Adlı her şeyin anasıdır.
Tutkusu olmayan gizliyi görür;
Tutkusu olan görüneni görür.
Bunlar aynı köktendir, ama adları farklıdır;
Her ikisi de sırdır.
Sırların sırrı
Harikalar bahçesinin kapısıdır.
-Lao Tzu
Çeviri: Osman Yener
Belki de değişen sadece isimler, yer ve zaman. Sistem
Dizimi’nin gelişimi olarak tarihin yapraklarını araladığımızda, farklı kültürlerin arasında buluyoruz kendimizi. Ve bir topluluğun içinde her zaman var olan birey, belki de en koşulsuz, en temeli anneyle başlayan
hayata tutunma, bağlanma.
Taoizmde, enerjiyi, varlığın kaynağını, Tao’nun üretken yönünü temsil eden anne. Annenin yaşam verdiği
bir çocukla başlayan ve her dönemde, her koşulda var
olan bu bağlılıkla başlayan Sistem Dizimleri, zaman
içerisinde farklı terapist ve filozoflarla bir kuram oldu.
Oysa, yaşam döngüsünde, adı konulmayan bir bağlılık, yaşamla başlayan ve ölüme doğru giden bir
yolculukta kültür zenginliğinin büyüsüyle farklı toplumlar bizi hep sistemin bir parçası olan bireye götürüyordu.
Örneğin; ölümün insan yaşamında bir son olmadığına inanan ve rüyalarda ölmüş akrabaları ile iletişim kuran Aborjinler’de, rüyadaki akrabanın o kişiyi
iyileştirmesi bile olası. Peki ya Afrika kabileleri. Bu
kabilede doğacak çocuklar anneleriyle telepatik iletişim kuruyor ve tüm hayatı boyunca kendisine eşlik
edecek olan şarkıyı annelerinin kulağına fısıldıyor. Ve
Azteklerden bu yana uzanan ve Latin Amerikalıların
“ Dia de los Muertos “ olarak ölülerini andıkları 5 Nisan Günü ve yine Katolik Avrupa ülkelerinde 2 Kasım
olarak geçen ve ölülerin o, mezarlarında toplanıldığı
“Ölüler Günü” yle atalar onurlandırılıyor.
TSDE ki - Kasım 2014
13
DOSYA KONUSU
Yaşam döngüsünde, adı konulmayan
bir bağlılık, yaşamla başlayan ve
ölüme doğru giden bir yolculukta
kültür zenginliğinin büyüsüyle
farklı toplumlar bizi hep sistemin bir
parçası olan bireye götürüyor.
Taoizm ve Konfüçyüs öğretileriyle oluşan Çin kültüründe, ata saygısında, yaşlıların bilgisine saygı duyulurken, şimdiki neslin başarıları, doğum, evlenme
gibi kutlamalarda tüm aile bir araya gelirken, atalar
da mezarlarının başında onurlandırılır.
Afrika ata geleneğinde ise, Afrikalılar ölmüş atalarıyla çok daha interaktif bir ilişki içindedirler. Bert Hellinger’in Zulu kabilelerinde gözlemlediği gibi, ölülerini gömen Zulular, aradan birkaç sene geçtikten
sonra, onlara evde tekrar bir tören yaparak “eve hoş
geldin” derler. Ataları ile sembiyotik bir ilişki içinde
olan Zulular, şifa ve güç elde etmek için atalarıyla işbirliği yaparlar.
Başlangıçta aileler için geliştirilen Sistem Dizimi çalışmaları zaman içinde organizasyonlara, etnik kimliklere, eğitim, tıp gibi sistemlere kadar uzanıyor.
Üç farklı akımın gelişimiyle oluşan Sistem Dizimleri
Teorisi’nde, ilk akım, 20. yüzyılın ikinci yarısında aile
terapistlerinin geliştirdiği, aile fertlerinin birbirlerine bağlı olduklarını ve birbirlerini karşılıklı olarak
etkilediklerini kabul eden “sistemik teori”. Ardından,
1920’li yıllarda Jacob Moreno “psiko drama” ile, aile
üyeleri ya da kavramlar için, temsilcilerin kullanılması tekniği geliştiriyor. 1960’lı yılların başında ise Virginia Satir, sistemin içinde daha önce saklı kalmış olan
dinamiklerin ortaya çıkarılması ve açıklığa kavuşturulmasında, aile sistemlerinde etkili olan “sistem
dizimleri süreci” adı altında bir yöntem oluşturuyor.
Ardından Edmund Husserl’in, kişi ya da sistemlerin
durumlarını sabit fikir ya da önyargıdan uzak olarak,
olduğu gibi kabul eden “fenomenolojik metoduyla”
Sistem Dizimleri sürecininin son halkası tamamlanıyor. 1980’li yıllarda, Bert Hellinger, bu üç akımı birleştirerek, Aile Dizimleri yöntemini geliştiriyor.
Sistem Dizimi’nin gelişim süreci bir dizi terapist ve
filozofun katkılarıyla bugüne geldi. Ve bu anlamda
Sistem Dizimi’nin başlıca kahramanlarını sıralamamız gerekirse, fenomenolojinin temellerini atan
Edmund Husserl, nesillerarası sistemik düşüncenin
öncüsü Ivan Boszmormeny Nagy, aile heykeli ile sistem dizimlerine katkıda bulunan Virginia Satir, “psiko dram”ın öncüsü Jacob Moreno ve “yapısal aile
terapisi”ni geliştiren Salvador Minuchin ve Alman
psikoterapist ve filozof Bert Hellinger, bu isimlerden
sadece birkaçı...
TSDE ki - Kasım 2014
14
DOSYA KONUSU
Sürecin kahramanları
Bert Hellinger
Felsefe, teoloji ve pedagoji eğitimi alan Bert Hellinger, onaltı yıl boyunca Katolik misyon üyesi olarak
Güney Afrika’da Zuluların arasında yaşadı. Onların
arasında bulunduğu dönemde, ruhsal yol gösterici
olarak tanımladığı çalışmalardan derinden etkilendi.
1970’lerin başında misyonuna veda ederek psikoterapiye yönelmek üzere Avrupa’ya geldi.
Viyana’da psikanaliz ve ardından Amerika’da Arthur
Janov’dan primer terapi eğitimi alan Hellinger’in,
Eric Berne’in “Günaydın dediğinde söylediğin nedir?”
konulu yazısı daha sonra kendi oluşturduğu “Aile Dizimleri” açısından bir dönüm noktası oluşturdu.
Çalışmalarında çözüme gidebilmek için hikâyeler,
mitoslar, roman, çizgi roman ve filmler kullanan Berne, Hellinger’in öykücü yanının oluşmasında önemli
bir rol oynadı. Hellinger, Berne’in yaklaşımına kuşaktan kuşağa aktarım düşüncesini ekledi.
Amerika’da geçirdiği sürede Milton Erickson’ın öğrencilerinden Jeffrey Zeig, Stephan Lankton ve diğelerinden beden dilini en ince düzeyde izlemeyi ve
değerlendirmeyi öğrenen Hellinger’in, terapi akımlarının önde gelen isimleriyle sürdürdüğü çalışmalar
ve yoğun uygulamalar, “Aile Dizimi” ya da “fenomenolojik-sistemik aile terapisi” olarak bilinen kendi
senteziyle sonuçlandı.
Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün dünyada
saygın bir yeri olan Bert Hellinger, günümüzün en
çok yankı uyandıran terapistleri arasında yer alıyor.
Hellinger’in Türkçede yayımlanan “Sevgi Düzenleri”,
“Kabul Etmenin Özgürlüğü”, “Sevginin Saklı Simetrisi” ve “Yardım Etmenin Düzenleri” adlı kitapları bulunuyor.
Edmund Husserl
Fenomenolojinin kurucusu Husserl’e göre, “Fenomenoloji görerek, aydınlatarak, anlam belirleyerek
ve anlam ayrımı yaparak yol alır. Fenomenoloji karşılaştırır, ayrım yapar, bağlar, ilişkiye sokar, parçalara
böler, öğelerine ayırır. Kuramlaştırmaz, matematikleştirmez; zira, tümdengelimli kuram anlamında
hiçbir açıklamada bulunmaz”. Almanya’da felesefeye
yön veren filozoflardan biri olan Huserl, 1929 yılına
kadar Freiburg Üniversitesi’nde bulunur. 1933’ten
itibaren Almanya’da Nazizm’in yükselişi dolayısıyla
Yahudi kimliği yüzünden akademik hayatında zorluklar yaşadı.
Virginia Satir
Birleşik bir aile terapisi modeli olan, insan geçerleme
süreci modelini ( human validation process model )
geliştirdi. Bu model, iletişime ve duygusal yaşantılara
dayanmakta. O da, aile terapisi kavramının bir akım
haline gelmesini sağlayanların başında gelen Murray
Bowen gibi, kuşaklararası bir model kullandı. Ancak
o, kuşaktan kuşağa aktarılan aile örüntülerinin hali
hazırda yaşanan etkileri üzerinde de incelemelerde
bulundu. Teknik kullanmanın, kurulan terapötik ilişkiden sonra geldiğini varsayarak, değişimin gerçekleşebilmesi için terapistle aile arasında kurulan kişisel
ilişkinin niteliğini inceleme üzerine odaklandı. Virginia Satir’in geliştirdiği Aile Heykeli, danışana farklı
temsilcilerin bedensel duruşuna bir heykeltraş gibi
şekil verme olanağı tanımakta.
Salvador Minuchin
1960’lı yıllarda New York’ta bulunan Wiltwyck Okulu’na giden fakir ailelerin suçlu erkek çocukları ile yaptığı aile terapileriyle, yapısal aile terapisini geliştirdi.
Minuchin, 1970’li yıllarda, Philedelphia Çocuk Rehberlik Kliniği’nde, meslektaşlarıyla birlikte yaptığı çalışmalarla, yapısal aile terapisinin kuram ve uygulama
yöntemlerinin temellerini attı. Bu kurama göre, ailenin
stereotip davranışlarının düzenlenmesi ve aile üyeleri
arasındaki ilişkinin yeniden belirlenmesi amaçlanır.
Jacob Moreno
Grup psikoterapisi, sosyodrama ve psikodramanın
kurucusu kabul edilen J.L. Moreno, Viyana’da tıp
eğitimi gördü ve uzmanlık dalı olarak psikiyatriyi
seçti. Bu eğitimin yanısıra felsefeyle de ilgilendi ve
Freud’un dışında, Bergson’u ve Alman fenomenologları inceledi. Tıp eğitiminden sonra, Viyana’da Mitterndorf göçmen kampında hekim olarak çalışmaya
başladığı sıralarda, aileleri barakalara yerleştirmeye
çalıştığında sosyometrik yaklaşım kafasında filizlenmeye başlamış ve böylece sosyometri ile ilgili görüşlerini Avrupa’da geliştirmeye başlamıştı. 1921 yılında
Viyana’da küçük gruplarla spontan tiyatro denemeleri yapmaya başladı ve amacı bu etkinliğin ruhsal
tedavi alanında nasıl kullanılabileceğini araştırmaktı.
Böylece psikodramaya adım attı.
TSDE ki - Kasım 2014
15
DOSYA KONUSU
Entegre Alanlar
Sistem Dizimleri, zamanla farklı alanlarda uygulanmaya başladı ve bu kollar
entegre alanlar olarak adlandırıldı. Bu sayıda organizasyon dizimlerini bir
vaka örneğiyle paylaşmak istedik.
ORGANİZASYON DİZİMLERİ
Sistem Dizimleri yönteminin, şirketler ve kuruluşlar
üzerinde uygulanan şekline Organizasyon dizimleri
denir.
Dr. Gunthard Weber dizim çalışmalarını ilk defa işletmelere yönelik uygulayan kişidir. Daimler Chryler,
IBM ve BMW gibi şirketlerde yaptığı Organizasyon
Dizimleri ile sağladığı başarı tüm Avrupa’da yönteme gösterilen ilginin artmasını sağlamıştır. Weber’in
öncülüğünde geliştirilen Organizasyon Dizimleri zaman içinde etkili bir işletme ve yönetim danışmanlığı
tekniği olmuştur.
Şirket ve kurumlara uygulanabildiği gibi kişisel kariyeri ve tercihleri ile ilgili bireylere de uygulanabilir.
Şirket ve kuruluşlarda karşılaşılan sorunlar için yapı-
lan analizler danışmanlara problemin bir bölümünü
gösterir fakat genel görüntüsü ve arka planda işleyen sistemik dinamikleri sunamaz.
Organizasyon Dizimleri ile kuruluş ve şirketlerde faal
olan gizli dinamiklerin keşfedilmesi mümkün hale
gelir. Sistemik dizimler, sistem içinde görünmez olan
bağlantının bulunup, çözüm için gerekli adımların
atılmasını sağlar. Yöntem, hızlıdır ve tanı ile çözüm
arasında birkaç basamakta hareket eder.
TSDE Organizasyon Dizimleri Entegratörü’müz Sami
Bugay’ın, orjinali Haziran 2014 tarihli Harvard Business Review Türkiye dergisinde yayınlanmış olan
yazısını, Harvard Business Review Türkiye’nin izniyle paylaşıyoruz. (HBRTURKIYE.com) HBR’ın kurgusal
vaka çalışmaları, gerçek şirketlerde liderlerin karşılaş-
TSDE ki - Kasım 2014
16
DOSYA KONUSU
tıkları ikilemleri ve uzmanlar tarafından sunulan çözüm önerilerini içermektedir. Söz konusu makalede,
Joshua D.Margolis’in HBS Case Study “Avi Kremer”
(case no. 411022-PDF-ENG) adlı vaka çalışması temel
alınmıştır. WS& Joshua D. Margolis Christensen Center for un Teaching and Learning at Harvard Business
School’da işletme profesörü ve fakülte dekanıdır.
Amy Gallo ise HBR’da konuk editördür.
Teşhisten bir hafta sonra
GlobalScope liderleri normalde haftalık toplantılarında gözyaşı dökmezlerdi ama bu toplantı farklıydı.
Start-up’ın dört kurucusundan biri olan Gil Lehner,
kendisine konan teşhisten bahsetmişti: Küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konmuştu ve her ne kadar
kendine özgü inadıyla savaşmayı planlasa da beş yıldan fazla hayatta kalma olasılığı sadece yüzde l8’ti.
Birkaç dakikalık suskunluk sonrasında Gil ellerini
çırptı, dimdik oturdu ve “Ama henüz ölmedim” diye
takıldı. Genç İsrailli her daim pozitifti ve çalışma arkadaşlarının üzüntüsüne daha uzun süre ortak olmayı
reddediyordu.
GlobalScope cep telefonlarını güçlü mikroskoplara dönüştürmeye odaklanan New York merkezli
bir teknoloji şirketiydi. İşletme fakültesinden yeni
mezun olmuş Gil ve ortakları sekiz ay önce ilk yatırımlarını almışlardı ve şimdi de ikinci defa yatırım
almaya hazırlanıyorlardı. Şu anda bir mobil cihazda
mümkün olan en fazla detayı sağlamasının yanında mikroskobun maliyetlerini düşürebilecek çeşitli
plastik lensleri test ediyorlardı. Gil, “Peki, testlerin
bir sonraki aşamasını konuşalım” dedi. Biyoloji doktorası vardı ve ekibin bilimsel uzmanıydı. MBA yapmadan önce İsrail’de bir ilaç şirketinde çalışıyordu.
Ekibin finans başkanı Michael Shrock başını salladı.
“Anlamıyorum. Sigara içmiyorsun. Daha 30’unda
bile değilsin.
“Doktorlar benim alışılmadık bir vaka olduğumu söylüyor. Benim gibi birinin bu türden bir kansere yakalanması çok nadir görülüyormuş, ama oluyor işte. Benimle aynı yaştaki başka bir hastayla da görüştüm.”
Michael başını sallamayı sürdürdü.
Gil, “İşe dönmeden önce başka sorusu olan var mı?”
diye sordu. GlobalScope’un teknoloji başkanı Carly
Gardos, “Ruti nasıl?” diye sordu. “Pek çok yeni gelinden daha iyi başa çıkıyor. Nihayetinde İsrailliyiz. Çoktan tedavi planımı oluşturdu bile.”
“Yani burada, şehirde mi kalacaksın? Çalışmaya devam mı edeceksin? Bunu yapmak istediğine emin
misin?” diye sordu tereddütle.
Organizasyon Dizimleri ile kuruluş
ve şirketlerde faal olan gizli
dinamiklerin keşfedilmesi mümkün
hale gelir. Sistemik dizimler, sistem
içinde görünmez olan bağlantının
bulunup, çözüm için gerekli
adımların atılmasını sağlar. Yöntem,
hızlıdır ve tanı ile çözüm arasında
birkaç basamakta hareket eder.
“Henüz enine boyuna düşünmedim. Ama evet, bu
işe baş koydum. Ayrıca, dünyanın en iyi onkoloji doktorları Sloan Kettering’de. Kemoterapi zorlu geçecek
ama iyi hissettiğim zamanlarda bol vaktim olacak.
Dolayısıyla her şeyin mümkün olduğunca normal
kalmasını istiyorum.”
Carly, “Sağlığının şirketten daha önemli olduğunu
biliyorsun” dedi. Herkes hemfikir olduğunu gösterir
biçimde başıyla onayladı. “Biliyorum ama ikisine de
odaklanabileceğimi düşünüyorum” dedi. “Lütfen artık konuyu değiştirebilir miyiz?”
Sevginin Emeği, teşhisten bir ay sonra
Üç hafta sonra, Gil’in ikisi de halen işletme yüksek
lisansının ikinci yılında olan arkadaşları Arthur Kraus ve Maya Hanley onu kampüse David Johansen’le
öğle yemeğine çağırdı. David Johansen girişim yönetimi profesörüydü ve bir yıl önce sınıf projesinde
mentorları olmuştu.
Gil, arkadaşlarıyla David’in ofisine çıkan merdivenlerde buluştu. “Siz sormadan söyleyeyim. Evet, tedaviler
iyi gidiyor. Evet, iyiyim. Evet, Ruti iyi. Evet, hastalığın
seyri aynı” diyerek gülümsedi.
“Muhtemelen öğle yemeğine fazla kalamayacağım
ama şu büyük fikri duymak için sabırsızlanıyorum.
Neler oluyor?”
“David gelene kadar bekleyelim” dedi Arthur. Gil’inki
gibi canlı bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı. “Her ikinize de aynı anda sunmak istiyoruz.
David kapı çalınır çalınmaz açtı.
“İçeri gelin, oturun” dedi, onlara içeriyi göstererek.
“Gil, nasılsın? Bu ikisinin paylaşmak istediği şu büyük
fikirle ilgili bir şeyler biliyor musun?”
TSDE ki - Kasım 2014
17
DOSYA KONUSU
Gil, “Benim de hiçbir bilgim yok” dedi ve ekledi “Diğer
konuda iyiyim.” Maya,
“Tamam, başlayalım” dedi. Gil’e konan teşhisten esinlenerek akciğer kanseri araştırmalarına ve özellikle
neden sigara içmeyenlerin bu kansere yakalandığını
araştırmaya başladıklarını açıkladı. Akciğer kanseri
hastalarının genel itibarıyla diğer kanser türlerinden
çok daha az finansal destek aldığını öğrenmişlerdi.
Arthur, “İnsanlar, kurbanların hastalığa kendilerinin
davetiye çıkardığını düşündüğü için çok fazla anlayış
göstermiyorlar” dedi
David yanıt verdi: “Yani, sigara içenler riskleri bildikleri için sonuçlarına da katlanmalı diye mi düşünüyorlar?”
Maya, başıyla onaylayarak, “Evet, fakat hepimiz Gil’in
böyle olmadığını biliyoruz” dedi.
“Sigara tiryakisi olsaydım bile bu mantığı kabul etmezdim” dedi Gil.
Maya “Dahası, akciğer kanseri araştırmalarına ayrılan fonların çoğu, daha yaygın görülen türleri hedef
alıyor. Bağışçılar ve tıbbi kuruluşlar, küçük hücreli
akciğer kanserine yakalananların sayıca çok daha az
olduğunu düşünüyor” dedi.
“Ama bunu değiştirmek için bir planımız var” diye
sürdürdü sözlerini ve dosyaları Gü ve David’e uzattı.
“Bu spesifik alandaki inovatif fikirleri ödüllendirmek
istiyoruz.”
Harvard’dan bir profesörün araştırmasından bahsetti. Ödül temelli araştırma girişimleri yalnızca daha az
bilinen hastalıklarla ilgili farkındalığı artırmakla kal-
mıyor, aynı zamanda bilim alanında önemli gelişmelerin yolunu da açıyordu. Ödül, çoğu zaman hastalığı
araştırmayan bilim insanlarım, çalışmalarının hastalığa nasıl uygulanabileceğini araştırmaya itiyordu.
Arthur, “Amacımız tedavi fikirlerine yenilerini eklemek” diye açıkladı. Gil, teklife göz atmak içim dosyayı açarken, “Süper, ne desem bilemiyorum” dedi.
Belgenin çoktan son sayfasına gelen David, Maya ve
Arthur’a döndü: “Çalışmayı gerçekleştirmiş profesörle çoktan iletişime geçtiğinizi sanıyorum” dedi. Başlarıyla onayladılar.
Arthur, “En büyük engel fon bulmak olacaktır” dedi.
“Bir milyon dolarlık, önemli bir ödül olmasını istiyoruz. Ayrıca biyolojik belirleyiciler ve tedavi gibi farklı
alanlar için de daha küçük ödüller sunmak istiyoruz.”
David, “Akademik topluluğumuzun ölçeği göz önüne alınırsa, buradan başlayabilirsin, Gil de girişimin
yüzü olarak size yardımcı olabilir” dedi. Aslına bakılırsa, Gil kampüse geldiği andan itibaren tüm hocaları
ve arkadaşları onu sevmişti. İlgisi ve cömertliği herkesin kalbini fethetmişti.
“İkinizin de bunu gerçekleştirmeyi kafanıza koyduğunuzu varsayarak, bunun harika bir yüksek lisans
çalışması olacağını düşünüyorum.” Arthur ve Maya
memnun görünüyorlardı. Son sömestrdeydiler. Her
ne kadar ikisi de danışmanlık firmalarından iş teklifleri almış olsalar da hiçbiri onları heyecanlandırmamıştı. “Şunu unutmayın, bu tür girişimler en azından
başlarda, sevgi işidir. Hemen para kazanmayı beklemeyin.” Maya, “Biliyoruz. Anlamlı bir şeyler yapmak
istiyoruz. Danışmanlık işleri hep olacak.”
David sordu: “Ya sen, Gil? Global-Scope’un yeterince
zamanını aldığını biliyorum. Tedavinin de fazla za-
TSDE ki - Kasım 2014
18
DOSYA KONUSU
man ve enerji alacağını tahmin edebiliyorum. Bu işin
bir parçası olmak için zamanın olacak mı?”
“Katılması gerekmiyor” dedi Arthur çabucak. “Yani,
tabii ki vaktin ölçüsünde her türlü desteğini isteriz.
Fonların toplanması aşamasında olmanı isteriz. Ancak şu anda odaklanman gereken çok şey olduğunun farkıdayız.”
Herkes Gil’e baktı. “Bu fikrin yüzde yüz arkasındayım” dedi. “Bu işe girişmeniz beni çok duygulandırdı. Ayrıca bunun bir parçası olmak istiyorum: Ben
bu savaştan galip çıkamasam bile diğer insanların
çıkmasını arzuluyorum. Ama biraz düşünmem gerek. GlobalScope kritik bir aşamada ve Ruti’ye de şu
anda ikinci kemoterapi aşamasına yoğunlaşacağıma söz verdim.”
Gil partiye geldikten birkaç saat sonra biraz dinlenmek
için kendini arka bahçeye atabildi. Arkasından kuzeni
Tomer geldi. İkisi aynı mahallede büyümüş ve aynı
okullara gitmişti. Tomer evlenmiş, iki çocuğu olmuştu
ve Tel Aviv’de bir teknoloji start-up’ında çalışıyordu.
Tomer, kuzenine “ İyi görünüyorsun” dedi. Gil espri
yaptı. “Ölüyor gibi görünmüyor muyum?” Tomer de
takıldı. “Buradan bakınca pek anlaşılmıyor.”
“Aslında iyi hissediyorum. Kemoterapi fenaydı ama
şimdilik lezyonlarm çoğalmasını durdurdu.”
“Hepsini biliyorum. Her kustuğunda Ruti anneni
arıyor, annen benimkini arıyor, o da beni arıyor. Gil
Lehner telefon ağacı gibi. Geri döndüğünde başlayacağın deneyleri de biliyorum.”
Arthur’un sözleri boğazına tıkandı. Kendini özür dilerken buldu.Gil, “Sorun değil. Son zamanlarda insanlar üzerinde böyle bir etkim oluyor” dedi.
Gil güldü. “Sanırım, sevilmek güzel.” Tomer, “Babanın
seninle konuşmamı istediğini duyduğuna da şaşırmayacaksındır” dedi.
Hepsi ayaklandı. Ancak David, Gil’den biraz kalmasını
istedi. “GlobalScope, ödül, hangi konu olursa, konuşmak istersen burada olduğumu bil” dedi.
“Kesin dönüş konusunda mı?”
Gil, “Garip,” dedi. “Halbuki her şeyi çözmüştüm: Eşim,
MBA, start-up şirketim. Hayatım tamamıyla kontrolüm altındaydı. Şimdiyse, bırakın üç ay veya üç yılı,
gelecek hafta ne olacağını bile bilmiyorum. Çoğu insanın, kariyerleriyle ilgili önemli kararlar almak için
birçok fırsatı olacak. Benimse sadece tekbir şansım
olabilir. Doğru kararı vermek istiyorum.”
Eve Dönüş, Teşhisten 3 ay sonra
Gil’in İsrail’in Hayfa şehrinde yaşayan ailesinin evi
hınca hınç doluydu. Gil ve Ruti’nin Hamursuz Bayramı için İsrail’e geleceğim öğrenen akrabalarının
hepsi onları görmek için toplanmıştı. Ama Gil teşhis,
tedavi süreci, kanser veya ölüm lafının edilmemesi
konusunda ısrarcı olmuştu. Dolayısıyla evde hafif,
hatta neşeli bir hava hâkimdi.
Doğu tıbbında göğüs bölgesi,
direkt olarak duygularımızla olan
ilişkimizi simgeler ve bu bölgede
oluşan rahatsızlıklar, ağırlıklı olarak
karşılıksız kalan duygulanımlara ve
derin bir hüzün duygusuna bağlanır.
“Şu deneyi bitirmeni ve bu yaz memlekete dönmeni
söylemem gerekiyor. Tedavinin geri kalanına burada
devam et. Ruti’yle, ailenle, kuzenlerinle, çocuklarımızla vakit geçir. Sana da, Ruti’ye de burada daha iyi
destek oluruz. Büyük resme bakınca, ailen sana şirketinden daha fazla yardımcı olacaktır.” Tomer duraksadı. “Elbette senin yerinde olmayı bir an bile hayal
edemiyorum. Bana sus diyebilirsin.”
“Merak etme. Jakob Amca bu konuda seni yener. Ülkede beni her türlü klinik deneye sokabileceğini ve
bana İsrail Kanser Araştırmaları Fonu’nda yarı zamanlı iş bulabileceğini söylüyor. Ana-baba duygu sömürüsünün suyunu çıkardı.” Gil bir an durakladı. “İtiraf
etmeliyim ki eve dönme fikri rahatlatıcı. Araştırma
fonuna büyük katkı sağlayabileceğimi de biliyorum.”
“Biliyorsun, Ruti ilk başlarda her şeyi bırakmam konusunda son derece ısrarcıydı. Tedavileri bitirip çıkarabildiğimiz kadar hayatımızın tadını çıkarmamızı,
baş başa dünyayı gezmemizi istiyordu.
Ama sonra gördü ki, sıkı çalışmak beni daha mutlu
ediyor. İşler çok iyi gidiyor.” Tomer’i GlobalScope’un
son durumu hakkında bilgilendirdi. Şirketin çığır açıcı bir buluş çıkardığını anlattı. Mobil aracılığıyla iletişimi daha kolay ve net görseller üretiyorlardı. Dünya
Sağlık Örgütü buluşla ilgileniyor, yatırımcılar daha
fazla bilgi talep ediyordu. “Bu plana sadık kalırsam,
önemli miktarda para kazanabilirim. Kendim için
TSDE ki - Kasım 2014
19
DOSYA KONUSU
kullanamasam bile Ruti ve ailem için faydalı olabilir.
Ayrıca sağlık hizmeti alamayan pek çok hastaya da
yardım edebilirim.”
Tomer, “İşi bırakmak istememeni anlayabiliyorum.”
“Başka bir seçenek daha var.” Gil, Maya ve Arthur’un
projesinden bahsetti. İşletme fakültesinin mezunlar
derneğinden halihazırda 300 bin dolar toplamışlardı. Fonların toplanması aşamasına Gil’in de yardımcı olması için lobi yapıyorlardı. Böylece sonbaharda
ödülü açıklayabileceklerdi. “Bu hastalıkla mücadele
etme fikri hoşuma gitti. Sadece kendi bedenimle ilgili olarak değil, daha büyük anlamda mücadeleyi kast
ediyorum. Bu ödülün gerçek bir etki yaratabileceğini
düşünüyorum.”
“Bu fonların, sana yardımcı olabilecek çığır açıcı bir
buluşa dönüşme ihtimali var mı?”
“Olabilir. Bunu bilmek imkansız. Ruti, Arthur ve Maya
ile bunu konuşurken heyecanlanıyor.”
“Bu gerçekten büyük bir yük. Ölümden bahsetmeyelim demiştin biliyorum. Ben hâlâ bunu yenebileceğine inanıyorum. Ancak sadece birkaç yılın kaldığı
da bir gerçek. Arkanda nasıl bir miras bırakmak istiyorsun? Kalan zamanını bir girişimci veya bir aktivist
olarak mı geçirmek istiyorsun? Yoksa ailenle beraber
mi geçirmek istiyorsun?”
HBR Uzman Görüşü
Sami Bugay – Sistem Dizimleri Terapisti,
Professional Certifed Coach-ICF
BURADA GIL’İN kendisinin ve çevresindekilerin, Gil’
den üç seçenek dahilinde hareket etmesini istediklerini görüyoruz. Bu koşullarda mesleki bir öneri
vermek yerine, Gil’in farklı alanlardaki ilişkilerine
sistemik olarak yaklaşılmasının önemli olduğunu
düşünüyorum. Kendi ifadelerine ve hakkında söylenenlere baktığımızda Gil’in farklı sistemsel seviyelerde, kendinden vermeye meyilli olduğunu görüyoruz.
Okul çevresine gösterdiği ilgi ve cömertlik, kendisi
için hayati bir konu olan tedavi konusunda bile eşi
Ruti’ye verdiği sözü tutmaya odaklanacağını belirtmesi ve hatta bu savaştan kendisi galip çıkmasa bile
diğer insanların çıkmasını arzuladığını dile getirmesi bize bunu anlatıyor. Tüm bunlarla birlikte, şirketinin başarı potansiyelinin yükseldiği bir noktada
elde edeceği geliri kendisi için kullanamasa bile eşi
ve ailesi için kullanmayı, bunlara ek olarak da sağlık
hizmeti alamayan birçok kişiye fayda yaratmayı hedeflediğini ifade ediyor. Yukarıdaki bilgiler ışığında,
Gil’in aşağıdaki alanlarda çalışma yaptıktan sonra karar almasını desteklerdim.
TSDE ki - Kasım 2014
20
DOSYA KONUSU
1. Gil’in kendisi ile olan ilişkisi: Bir birey olarak Gil’in,
kendi ihtiyaçları ve sahip olduğu kişisel değerler konusunda net olmadıkça, verdiği herhangi bir kararın
sağlıklı olması oldukça zor. Çevremize baktığımızda,
bireylerin kararlarını sahip oldukları inanç sistemleri ve değerler doğrultusunda aldığını görüyoruz. Bu
sistemler bizim yaşamsal deneyimlerimiz sonucunda oluşmuş, ağırlıklı olarak mantığımıza ve zihnimize dayalı olan sistemlerdir ve bazen kişisel değer
sistemlerimizle çelişebilirler. İşte bu anlar çelişkilerle
harekete geçtiğimiz ve sonucunda eylemlerimizden
pişmanlık duyduğumuz zamanlardır. Dolayısıyla Gil
ileriye dönük karar aşamasında öncelikle kendi değerlerini ve ihtiyaçlarını ortaya çıkararak yoluna devam ederse, sonuç ne yöne giderse gitsin pişmanlığı
olmayacaktır.
Çevremize baktığımızda, bireylerin
kararlarını sahip oldukları
inanç sistemleri ve değerler
doğrultusunda aldığını görüyoruz.
Bu sistemler bizim yaşamsal
deneyimlerimiz sonucunda oluşmuş,
ağırlıklı olarak mantığımıza ve
zihnimize dayalı olan sistemlerdir ve
bazen kişisel değer sistemlerimizle
çelişebilirler.
2. Gil’in içine doğduğu aile ile ilişkisi: Tomer’in ifadesinden yola çıktığımızda, Gil’in çekirdek ailesiyle olan
ilişkisinin oldukça dolaylı bir iletişim etrafında şekillendiğini gözlemliyoruz. Halihazırda kendi anne ve
babasının gerek Ruti, gerekse Tomer üzerinden bilgi
aldığı ve verdiği bir sistem mevcut. Gil’in “Sanırım,
sevilmek güzel” ifadesi, bu sistemin içerisinde dikkat edilmesi gereken dinamikleri aklımıza getiriyor.
Doğu tıbbında göğüs bölgesi direkt olarak duygularımızla olan ilişkimizi simgeler ve bu bölgede oluşan
rahatsızlıklar, ağırlıklı olarak karşılıksız kalan duygulanımlara ve derin bir hüzün duygusuna bağlanır.
Dolayısıyla Gil’in durumu, kendi ifadesini göz önüne
aldığımızda oldukça manidar.
4. Gil’in işiyle ile ilişkisi: Gil’in girişimci, sonuç odaklı
ve tutkulu hali, “bu işe baş koydum” yaklaşımı, plana
sadık kalması halinde kazanabileceği paranın Ruti’ye,
ailesine ve yeterli sağlık hizmetini alamayan pek çok
hastaya fayda sağlayacağını belirtiyor olması, esas
itibariyle bu işin kendisine ne ifade ettiğinden çok,
başkaları için bir kurtuluş olarak görmesi dikkat çeken bir konu. Burada olan bitenin resmini bir Organizasyon Dizimiyle görmek ve saklı dinamikleri keşfederken, şirketin sağlık üzerine geliştirdiği ürünü ve
Gil’in hastalığıyla arasındaki dinamiğini keşfetmek
Gil’in vereceği kararda önemli bir rol oynayacaktır.
3. Gil’in Ruti ile ilişkisi: “...çoktan tedavi planımı oluşturdu bile...” ifadesinden anlayacağımız gibi oldukça
girift bir ilişki içerisindeler. Fakat bireysel sınırlara
baktığımızda, her ne kadar koruyu, kollayıcı olarak
kulaga gelse de, Ruti’nin Gil’in kişisel sınırlarını zorlayan hatta geçen bir yaklaşım sergilediğini bu tanımlamadan varsayabiliriz. Bu alanda, birlikte oluşturulmuş “yetişkinler arası” bir plan yerine Ruti’nin
Gil adına oluşturduğu bir plan söz konusu, kısaca
aralarındaki eş ilişkisinde bir çeşit ebeveynlik rolü
ortaya çıkıyor. Tüm bunlara ek olarak Ruth’un, Gil’in
girdiği kusma nöbetlerinde kendi annesini değil
Gil’in annesini arayarak bir müttefik paktı oluşturmaya çabaladığını, belki de bilinçdışı bir şekilde
bu alana çekildiğini görüyoruz. Ayrıca Gil’in okul
mezunlarının topladığı fon ve bunun bir buluşa dönüşme ihtimalini belirtirken referans olarak aldığı
noktalar gene kendi dışında olan noktalar: “...Ruti,
Arthur ve Maya ile bunu konuşurken heyecanlanıyor” ifadesinde kendi heyecanına dair bir ipucu ya
da paylaşım mevcut değil.
Sonuç olarak; yukarıdaki noktalar üzerinden gittiğimizde, Gil’in bir yetişkin olarak kendine, hayatındaki
yakınlarına ve ilişkilerine olan sorumluluklarını irdelemesini sağlayarak bir karar vermesini desteklemek,
onun yerine karar vermekten çok daha etkili ve adaletli bir davranış olacaktır. Nitekim tavsiyeyle şekillenen ve “bunu yap” diyen her seçenek, Gil’in elinden
yetişkin olma ehliyetinin alınmasıdır.
TSDE ki - Kasım 2014
21
SÖYLEŞİ
“Eğer kendimizi hissedersek
dünyayı hissederiz.”
Dr. NURIT SOMMER
Dimdik duruşuyla hepimizi
büyülerken, bedenimizin farkına
vardığımız dopdolu geçen bir üç
günlük eğitimden sonra, Dr. Nurit
Sommer’i biraz daha yakından
tanımak istedik.
Daha önceki sohbetimizden İstanbul’a ilk
gelişiniz değil, Türkiye ve Doğu’ya yaptığınız
bu yolculuğun siz de bıraktıkları neler?
Bu tecrübe ve kültürel farklılıkların beden
çalışmalarınıza yansıması nasıl oldu?
Beden ile ilgili çalışmalarınızı nasıl etkiledi?
İstanbul’a ilk geldiğimde, beden ile ilgili hiç bir çalışma yapmamıştım, 23 yaşımdaydım, çok gençtim ve
henüz öğrenciydim. Kültür ve sosyal antropoloji eğitimim için gerekli olan saha araştırmalarını yapmak
için İstanbul’dan Asya’ya doğru bir yolculuktu. Otobüs ve trenlerle İstanbul’dan sonra sırasıyla İran, Afganistan ve Pakistan’a seyahat etmiştik. Pakistan’da
4000 metre yükseklikte Karakorum’da Müslüman olmayan, kendine ait evi olan kadınlardan oluşan bir
grup ile çalıştım. Açıkçası o yaşlarda beden ile ilgili
hiçbir bilgim yoktu, bedenimi sadece seyahat etmek
için kullanmıştım. Günlük yaşamda insan bedenine
çok fazla dikkat etmez, bakmaz.
Sadece duruşu ve özgüveni değil, samimiyeti ve mütevazılığıyla hayran kaldığımız Dr. Nurit Sommer’in,
etraftaki tüm duruşları gidip düzeltemese de zihniyle
düzelttiğine hiç şüphe yok. Söyleşimiz sırasında bedene dair unutamayacağımız bir deneyim yaşadık.
Ses kaydı daha iyi olsun diye, kayıt cihazını tutarken
havada kalan kolun durumunu düşünmek kimin aklına gelirdi. Ama söyleşi bir beden terapistiyle olunca,
terapist dayanamadı ve yastığı kolun altına yerleştirdi. Böylelikle eğitimde öğrenilenler pratiğe döküldü.
“Bedeninizi unutmayın ve hep hatırlayın”
Doğu’da ki bu ülkelere yaptığım yolculuktan beden
ile ilgili olarak bana kalan, orada yaşayan insanların
duruşları diyebilirim. Çok az materyale sahip bu insanların tıpkı kral ve kraliçeler gibi yürüdüklerini fark
ettim çünkü her şeyi kafalarının üzerinde taşıyorlardı. Şu an ne kadar aradan sonra Avusturya’ya döndüğümü hatırlamıyorum ama Avusturya’ya geri döndüğümde büyük bir ikilem yaşadığımı hatırlıyorum.
Bunun sebebi, havaalanından eve gelip alışveriş yapmak için Viyana’da dışarı çıktığımda Doğu’da kral ve
kraliçeler gibi dimdik yürüyen insanların aksine cadde boyunca bir çantanın peşinde koşan insanlardı.
TSDE ki - Kasım 2014
22
SÖYLEŞİ
Herkes iki büklüm ve elinde bir çantayla dolaşıyordu.
Bu durum benim için kültürel farklılık ile ilgili bir bilinçlenme haliydi. Olmanın ve sahip olmanın bedene
yansımasıydı.
Bu farkındalığımın üzerinden yıllar geçtikten sonra Ostoeporoz profilaksi eğitimimi tamamladığım
zaman başın üzerinde ağırlık taşımanın ostoeporoz
için en ideal profil duruşu olduğunu öğrendim. Bunun sebebine gelince, başın üstündeki yükün değişmeyen yumuşak baskısının her adımda bütün
omurgaya ve bedendeki tüm kemiklere doğru duruş
sayesinde aralıksız olarak küçük darbeler aracılığıyla
kan akışını sağlamasıymış. Böylelikle vücutta Ostoeporoz hiçbir şekilde oluşmuyor. Beden ile ilgili sorduğun soru bana bunları hatırlattı.
İstanbul’a daha önceki gelişinizle bu sefer
arasında sizce ne gibi değişiklikler var?
İstanbul’u tanıyamadım, ilk gelişimde bambaşka geleneksel işleyen bir yapıya sahipken bu süre içinde
batılı bir görünüme sahip olmuş, aslında bu durum
beni biraz üzdü diyebilirim. Gerçi bu tartışmaya açık
bir konu, bu değişimin avantajları olduğu gibi dezavantajları da vardır diye düşünüyorum.
Bugün Taksim’de cadde boyunca yürüdüm ve yürürken bu caddenin Hamburg’da veya Viyana’da ki
bir caddeden ne farkı var diye düşündüm. Her yerde Starbucks cafe ve batıdaki herhangi bir şehirde
görmeye alıştığımız aynı markalar var, şehir adına bu
aynılaşma çok üzücü tabii ama insanların farklılaşmış
olduğunu söyleyebilirim, insanların kalplerinin daha
çok açılmış olduğunu hissediyorum. Gençlerle çok
Kişisel kazanımlarımı sorarsanız, buna cevabım Türkiye’de ki insanların kalbimi açan inanılmaz misafirperverliği diyebilirim. İmkânların kısıtlı olduğu yerde
bile içtenlikle davet edilip ağırlandığımızı hatırlıyorum. Ağrı Dağı eteğinde arabamız arıza yapmıştı ve
çevrede hiçbir şey yoktu, yolda duruyorduk, ilk gelen
araba durup bize hemen yardımcı oldu. Bizi gideceğimiz yere götürüp tekrar geri getirdi. Bu daha önce
hiçbir yerde görmediğim bir içtenlik ve yardımdı.
Afganistan’da da buna benzer bir deneyim yaşadım.
Bir yerleşim yerinde su ararken daha önceden Londra’da kullanılmış çift katlı bir otobüs önümüzde durdu. Kapılar açıldığında alt kattan koyunlar dışarı atlamaya başladı, üst kattan Afganistanlı göçebe bir aile
aşağı indi. Göçebe olarak o otobüsle seyahat ederek
yaşıyorlardı, bizi içeri davet ettiler, koyunların arasına
oturduk, çay içtik, kek yedik, su bulduk. Bu insanlarda çok derin bir kendini kavrayış, anlayış vardı. Biz yabancıydık ve yabancıya merak vardı. Orada da büyük
bir açıklık ve merakla karşılaştık.
TSDE ki - Kasım 2014
23
SÖYLEŞİ
fazla iletişim kurma şansım olmadığı için gençler adına bir yorum yapmam doğru olmaz ama sizin grupla
çok sıcak bir buluşma yaşadığımı söyleyebilirim. Bu
yakınlık ve samimiyet benim için gerçekten çok özel.
Çok genç yaşınızda yaptığınız bu seyahatin
sizin içsel yolculuğunuza etkileri nasıl oldu?
İç dünyanız ile ilgili sizi etkileyen ne oldu?
Çok uzun yıllar önceydi. Eğer gençsen ve böyle büyük bir yolculuğa çıkmışsan tıpkı bir sünger gibi her
şeyi içine çekmeye çalışırsın. Doğal özelliği olan bir
bölgeyle muhteşem bir şekilde temas etmiştim. Çöldeki renkler, dağlardaki taşlar, kuleler ve tabii ki uzun
elbiseleri ve başörtülü kıyafetleriyle bizden farklı
insanları. Değişik ahlak kuralları olan şark kültürüne
ait ve tamamen farklı bir dünya. Tüm bu farklılıkların
bende tabii ki etkileri oldu.
Kişi beden duruşu ile kendini ifade
eder. Aslında bu herkesin bildiği bir
bilgidir, herhangi biri geldiğinde bu
kişiyle konuşmaya başlamadan biz o
kişinin bize gönderdiği titreşimleri
alırız. Bu kişi mutlu mu, sıkıntılı mı,
açık mı, zorluk yaşıyor mu, korkuyla
mı geliyor, tüm bunları bedeninden
ve duruşundan hissedebiliriz.
Orada ne öğrendiğimle ilgili bir şey daha söylemek
istiyorum. Araştırma yaptığım bölgede, Karakorum’da (güney Asya’da yüksek bir dağ) buradaki insanların çocuklarını büyütürken onları denetlemek
zorunda hissetmeden yaşamda çocuklarına eşlik ettiklerini gözlemledim. O bölgede yaşayan insanlarda
yaşamda iyi olsunlar diye çocukları için özel bir şey
yapma düşüncesi veya kaygısı yoktu. Bu düşünce insanların gelişimi için çok önemli etkilere sahipti yani
korunarak ve yapmaları gerekenler anne babaları
tarafından çocuklar adına yapılmadığı için çocuklar
çok erken yaşta hiçbir zorlama hissetmeden sorumluluk sahibi olmayı öğreniyorlardı. Bunun bir insanın
ve onun sinir sistemi için ne kadar önemli olduğunu
ben şimdi yaptığım çalışmalarda görüyorum. Bir kişinin ve sinir sisteminin büyüyüp gelişmesi için çok
fazla zorlama ve baskının olmaması gerekiyor. Kişinin kendi potansiyeli ve kendi doğallığında büyüyüp
gelişmesinden bahsediyorum tabii ki kültürün sınırlamaları olacak ben temelde yatan baskılardan bahsediyorum, bu durum benim için gerçekten yeniydi.
Beden duruşumuz hayattaki duruşumuza,
kişiliğimize de yansır mı?
Tabii ki yansır, kişi beden duruşu ile kendini ifade
eder. Aslında bu herkesin bildiği bir bilgidir, herhangi biri geldiğinde bu kişiyle konuşmaya başlamadan biz o kişinin bize gönderdiği titreşimleri alırız.
Bu kişi mutlu mu, sıkıntılı mı, açık mı, zorluk yaşıyor
mu, korkuyla mı geliyor, tüm bunları bedeninden
ve duruşundan hissedebiliriz. Neleri beraberimizde getirdik, neleri kapsıyoruz, neleri paylaşıyoruz
bunların hepsi bedenimizle de ifade ettiklerimizdir.
TSDE ki - Kasım 2014
24
SÖYLEŞİ
Duruşumuzla, jest ve mimiklerimizle, derimizin rengiyle, gözlerimizin bakış şekliyle anlattıklarımızdır.
Tüm bunlar bedenimizde saklıdır adeta, her yere
beraberimizde götürdüğümüz, ifade ettiğimiz, biz
bilmeden çevremizdeki atmosferi yaratan. Böylece
içinde yaşadığımız ve kendimizi sözsüz bir biçimde
anlattığımız bir alan oluşuyor. Ve tabii ki beden terapisi öğrenirsek bedenin sözsüz anlatımını okumayı
öğreniyor, kişilerin duruşlarından beraberinde ne
getirdiklerini görebiliyoruz. Fakat bu değerlendirmeyi eleştiri ve hüküm vererek değil idrak ve algıyla
gerçekleştiriyoruz. Ben size eğitimde kendi duruşumla ilgili bir örnek vermiştim, uzun boyumdan
dolayı kendimi küçültmeye çalışmamı, sonra bunu
fark etmemi. Farkına varmam ile yaşadığım değişimleri anlatmıştım. Kendimi yorgun hissettiğim
zamanlarda yine bedenimin duruşunun değiştiğini
fark ediyorum ama tek fark artık oradan nasıl çıkacağımı biliyorum.
Toplumlar arası bir duruş farkı
gördünüz mü? Bunu söyleyebilir misiniz?
Beden aynı dili konuşuyor diye cevaplarım ben bu
soruyu, çünkü anatomimiz ve bedenimizi kullanma
şeklimiz bütün dünyada aynı. Ama her kültürde baskı altında ve sıkıntısı olan kişiler daralmış bir kalbe,
kendini küçültüp kapattığı bir duruşa, yük dolu, ağrılı
omuzlara ve azıcık bir nefese sahiptir ve sıkıştırılmış
olduğu duygusunu taşımaktadır. Bu durumun çok
kültürel farklılıkla ilgisi olduğunu düşünmüyorum,
çevre farklıdır ama ifade etme şekli farklı değildir.
Batı kültüründe baş çok önemli ve ön planda, dolayısıyla düşünmek ön planda ama diğer kültürlerde
yapmak düşünmekten öncelikli bu da beden duruşunu etkiliyor tabii ki.
geliyorsa, onunla beraber bulup çıkardıklarımız ile
birlikte üzerinde çalışıp geliştirebiliriz. Eğer bu söylediğim durum olmaz da kişi bana omuzlarının ağrıdığı düşüncesi ile gelirse omuzları ile ilgili sorular
sorarak başlarım. Sizin de bildiğiniz sistemik sorular,
omuzları ile bağlantılı olanı bulmaya çalışırım, sorular aracılığıyla sorun kendini belli etmeye başlar ve
talep belirmeye başlar. Bu benim için çalışmamın ilkesi ve temelidir diyebilirim.
Bu durum benim için benim çalışmamdan, kaynaklarımızın yeniden düzenlenmesi ve ihtimallerimizden
daha fazlasıdır. Beden ve duyguların beni bağ kurmaya yönlendirdiği çok derin bir düzlemdir. Bu algı
ile kişileri genellikle büyük bir hayretle bütünlükleri
içinde görebilmeyi başarıyorum. Terapötik bir bağ
kurmayı başarmış ve bir talep belirlemişsek gerçek
ve ağır kısıtlamaların ardından şaşırtıcı sonuçlar oluşabiliyor. Bu anlattıklarım sistem dizimleri terapistleri
için hiç yeni bilgiler değildir diye düşünüyorum, ama
ben bu bakış açısıyla çalışıyorum.
Beden terapisi hangi hastalıklarda etkili,
beden terapisi ile beden duruşu değişebiliyor mu?
Hastalık ve sağlık kategorilerinden çok bedenimizi
öğrenmeye ve öğretmeye, bedenimize öğretmeye,
bedenimizin bir bütün olduğunun algısının verilmesine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Daha çok sağlık üzerinde düşünmeye, iyileştirici ve
tamamlayıcı yönümüze odaklanmalıyız diyorum.
Nasıl dizim yapmak için belirli şartlar gerekli ise benim işimi yapabilmem için de kişinin fiziksel olarak
sağlıklı olması gerekiyor. Kanserin sebebi ile ilgili çalışmıyorum ama kanser hastası gelebilir, yaşamında
bir şeyleri gerçekten düzeltip değiştirmeyi isteyen,
bu yönde bir talebi olan herkes gelebilir. Bu talep fiziksel ya da psikolojik olabilir. Eğer bir kişi merakla ve
herhangi bir düzlemde kendini geliştirme isteğiyle
TSDE ki - Kasım 2014
25
SÖYLEŞİ
Beden terapisinde, dokunmak mı hareket mi,
hangisinin etkisi daha önemli?
Her ikisi de, dün seans sırasında gördüğünüz dokunmalar sayesinde ben danışanın üzerinde hareket
ediyorum. Siz dışardan bir şey görüp hissedemediniz
belki ama bu dokunmalar çok narin ve çok derine
etki eden dokunuşlardı. Kaburgaları, omurga kemiğine doğru yönlendirip oradaki eklemler ile çalıştım.
Kaburgaların başladığı yerden kaburga kaburga ilerledim, omurga omurga kaburgaların arasında nefes
için yer olduğunu hatırlattım.
Siz dışardan sadece ona dokunmamı görebilirsiniz
ama ben dokunduğumda içerde ne gibi hareketler
oluyor onu göremezsiniz, bu çok derin bir harekettir.
Değişimi bu küçük hareketler başlatır. Her kaburga 7
farklı yöne hareket edebiliyor, biz maksimum 2 tanesini kullanıyoruz.
Göğüs kafesimizin içindeki kaburgalar, dokunma ve
derine doğru, bilen, yönlendiren hareketle bu bilgiyi
hatırladığında hareket ve kullanmayla içimizde var
olan kaynaklarımızdan bambaşka olasılıklar oluşur.
Nefes almayı unutma bunu yaparken diyorum çünkü nefes yardımıyla bu bilgi sinir sistemine etki ediyor. Nefes alma ile sinir sistemi de bu değişikliği hissediyor ve orada daha farklı şeyler gelişir, 2 tanesini
kullanıyordun buna karşın yeni değişik yönlerde var
bilgisini alır.
Konuşmanın olmadığı bir düzlemde çalışıldığı için
anlatmakta kolay olmuyor. Kognitif düzlemde değil
kinestetik düzlemde gerçekleştiği için anlamak da
anlatmak da zordur. Ve eğer bu konuyu bir seminerde anlatmak durumundaysan tüm bu bilgiyi kognitif
düzleme taşımak zorundasın, sizlere yaptırdığım uygulamalarla bu kinestetik düzlemi hissettirmeye çalıştım. Daha derinlemesine öğretebilmek ve bunun
üzerinde daha doğru konuşabilmek için daha küçük
grupla çalışmak gerek. Küçük grupla daha derin çalışmalar yapıp bu hissetme deneyimlerini de daha
derin yaşayabilirsiniz.
Kitabınızın adı “Gülümseyen Filler”, neden
gülümseyen filler, beden ve fil arasında
nasıl bir bağlantı kurmalıyız?
Başlık için uzun süre düşündüm ve beden için bilinçli
olmanın fille ilgisini karşılaştırdığım bir hikâye yazdım. Fillerin, tıpkı bedenin sahip olduğu fil hafızası
gibi inanılmayacak kadar büyük hafızaları var. Filler
çok güçlü görünmelerine rağmen çok hassas hayvanlardır. Filler, genç bir fil öldüğünde arkasından
ağlarlar, gözyaşlarını görebilirsiniz. Filler çok sosyal
hayvanlardır, nesiller boyu aktarılan gidiş yollarını ve
su yollarını hatırlayabilirler. Filler göründüklerinden
çok farklı hayvanlardır, içimizde bambaşka bir düşünce ile yaşasak da ağaçlardan uzaklaşıyor tümörden uzak duramıyoruz, filler gibi çalışıyoruz, bizim
de bedenimizle ilişkimiz böyle olduğu için kitaba bu
ismi verdim. Gülümsediğimizde daha kolay ve çabuk
öğrendiğimiz mantığıyla kitabın adını “Gülümseyen
Filler” koydum. Ciddiyeti bırakıp gülümsediğimiz sürece bedenimize ihtiyacı olan besini vermiş oluruz.
Dizimler ile beden psikoterapisinin
benzerlikleri neler?
İnsanlara nasıl bakıyor, içerisi ve dışarısı arasındaki
organizmanın düzenlerini nasıl görüyor, bilincimizin
kapalı bölümlerini daha çok birleştirmek, bir araya
getirebilmek için bu sözsüz soruları nasıl soruyor ve
tüm bunlardan yaşam enerjisinin tüm vücutta akmasını, etkili olmasını nasıl sağlıyorum sorularının
cevabı dizim çalışmaları ile benzediği yönler. Dizim
çalışmalarında da sevginin nerede ve nasıl tekrar
akabileceğine bakarız. Sistemin enerjisiyle tekrar
uyumlu bir şekilde akabilmesi önemlidir.
Burada adını Olivier koyduğum bir danışanımdan
söz etmek istiyorum. Bu vakayı, “Gülümseyen Filler”
isimli kitabımda paylaştım. Oliver bana geldiğinde
parmak uçları üzerinde yürüyordu ve hep böyle yürümüştü. Kendisiyle beden ile ilgili çalışmalar yaptık
ve seansın sonunda ayakları yere bastı. Fakat annesi
onu almaya geldiği zaman, onu görür görmez tekrar
parmak ucunda yürümeye başladı. O zaman anladık
ki, derinlerde başka bir neden var.
Aile ile sistemik sorular sorarak çalışmama devam ettim. Aile dizimiyle anlaşıldı ki, Olivier’in teyzesi uzun
yıllar önce kendini asmış. Küçük bir kasabada bir çiftçi ailesi olarak yaşayan aile, bu intihardan utanmış
ve herkesten gizlemiş. Çocuğun parmak uçlarında
yürüyüşü tıpkı ensesinden bir yere asılmış bir kişiyi
anlatıyordu. Dizim sonrasında Olivier normal bir şekilde yürümeye ve yere sapasağlam basmasını sağlayacak bir spor dalıyla uğraşmaya başladı.
(Vaka örneği, Dr. Nurit Sommer’in “Laechende
Elefanten” isimli kitabından kendi izniyle paylaşılmıştır. 2011: Laechende Elefanten (Gülümseyen Filler). Sistemik ve entegratif hareket bilimi
teorisi ve uygulaması)
Esra Gülsün Can
Uzman Dilbilimci
TSDE İstanbul 6. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
26
SÖYLEŞİ
“Hepimiz her gün
arada sırada şalterleri
kapatıyoruz.”
HEINRICH BREUER
Hipnoterapi nedir?
Hipnoterapi, psikoterapötik çalışmaların kabul görmüş bir şeklidir. Hipnoterapide insanlar güncel yaşadıklarından biraz uzaklaşmış bir durumdadır, bu
duruma rahatlıkla trans diyebiliriz, geçmişte kalmış
bazı olaylara ve problemlere tekrar bakma yeteneğinden faydalanarak, uygun telkinlerle bunları farklı
bir şekilde tekrar yaşamalarını sağlamaktır. Hipnoterapinin etkili olduğu çok sayıda bilimsel araştırmalar
vasıtasıyla çarpıcı bir şekilde kanıtlanmıştır.
Heinrich Breuer için hipnoterapi nedir?
Hipnoterapi benim için sistemiktir, yani insanı sosyal
ilişkileri ve toplumlarıyla çözüm odaklı görmektedir.
Bunun anlamı, hipnoterapinin problem analizinden
ve danışan odaklı olmaktan çok, değişikliklerle ilgilendiğidir; yani danışanın kendisi, dünya modeli ve
değerleri odak noktasını oluşturmaktadır. Terapist,
danışanın “gerçeklilik şemaları” dâhilinde değişiklikleri tetiklemeye ve gerekli görüyorsa, danışanın çerçevesini büyütmeye çalışır. Hipnoterapi grup seansı
veya bireysel seans olarak uygulanabilir. Mutlaka
trans indüksiyonu ile bağlantılı olmak zorunda değildir, kendiliğinden, tesadüfî bir şekilde oluşabilir.
Aile dizimlerinde de sürekli olarak hipnoterapi
gerçekleşmektedir. Danışan, örneğin ebeveynleriyle yüz yüze durduğunda, bu çok güçlü
bir trans indüksiyonudur. Trans için çok sayıda gösterge gözlemleyebiliriz, örneğin
katalepsi, göz sabitleme, aldatıcı ve sanrısal
fenomenler, unutulmuş hatıraların ortaya çıkması (aşırı bellem) ve tabii ki yaşlılık regresyonu,
yani bir çocuk gibi algılama...
Kendisini sistemik hipno-terapist
olarak tanımlayan ve çalışmalarında
hipnoterapi, sistemik ve
fenomenolojik yöntemleri kullanan,
Köln’de kendi kurduğu HypnoSys
Psikoloji Merkezi’nde çalışmalarına
devam eden Heinrich Breuer, Mayıs
ve Eylül aylarında Hipnoterapi Eğitimi
vermek üzere TSDE’nin davetlisi
olarak İstanbul’a geldi. Eğitim sonrası
Breuer, Hipnoterapi’nin ne olduğuna
ve Sistem Dizimleri ile ilişkisine dair
sorularımızı yanıtladı.
Hipnoterapi hangi durumlarda
ve nasıl uygulanır?
Hipnoterapi birçok problem alanlarında uygulanabilir. Hemen hemen her rahatsızlık
TSDE ki - Kasım 2014
27
SÖYLEŞİ
alanından başarılı terapilerin yapıldığına dair raporlar bulunmaktadır. Örneğin depresyonların, korkuların, kişilik bozukluklarının, davranış problemleri,
psikosomatik hastalıklar, ağrı bozuklukları vs. tedavileri hakkında çok sayıda rapor bulunmaktadır.
Hipnoterapi özel alanlarda da, örneğin ilaçlara karşı
alerjisi olan, analjezi uygulanmayan hastaların diş
doktorunda yapılan hipnozlarında veya spor psikolojisinde motivasyon çalışmalarında, aktif-uyanık-hipnozunda veya hareket akışlarının otomasyonunda (zihinsel antrenman) uygulanır. Trans aslında
sıradan ve olağan bir fenomen olduğundan ve hepimizin her gün arada sırada “şalterleri” kapatıp hafif bir transa daldığımız için, hipnoterapi unsurları
gevşeme tekniklerinde, otojen antrenmanda, katatimik resim deneyiminde ve hayal etme tekniğinde
ortaya çıkar.
Hipnoterapi uygulanan danışanda
ne gibi değişimler olur?
Bu tamamen danışanın hedeflerine ve terapistine
karşı olan beklentilerine bağlıdır. Literatür, başarılı
neticeler elde edilen tedavilerle doludur. Hasta trans
süreçleri ile deneyim biriktirir, kendi kendine transa
geçmeyi öğrenir (otohipnoz, kendi kendine hipnoz,)
ve bu tekniği farklı problemlerde uygulayabilir. Başlangıçta çoğu zaman gevşemeyi öğrenmek ilk hedef
olur. Bunun dışında danışan kendi bilinçsizliğinin
bilgeliğine karşı daha duyarlı olabilir. Bilinci ile ulaşamadığı kaynakları keşfedebilir, kaynakları farklı
bağlamlara aktarmayı öğrenebilir, dikkatini daha çok
içinde bulunduğu ana yönlendirebilir ve geleceğe
dair pozitif resimler oluşturabilir. Kendi kendine bazı
şeyleri farklı görme ve değerlendirme açısından önerilerde bulunabilir. Telkin edici konuşma tarzıyla ve
bununla bağlantı olan içsel resimlerle yakınlaşır ve
bunların hepsini kendi günlük hayatında geniş kap-
Hipnoterapi ile danışan kendi
bilinçsizliğinin bilgeliğine karşı
daha duyarlı olabilir. Bilinci ile
ulaşamadığı kaynakları keşfedebilir,
kaynakları farklı bağlamlara
aktarmayı öğrenebilir, dikkatini
daha çok içinde bulunduğu ana
yönlendirebilir ve geleceğe dair
pozitif resimler oluşturabilir.
samlı olarak uygulayabilir. Hipnoterapi, aynı dizim
çalışmasının da olduğu gibi, danışanlara ağır semptomların çözülmesinde yardımcı olabilen çok güçlü
bir terapötik yöntemdir. Bir psikoterapist olarak benim için sistem dizimi her şeyden önce psikoterapötik bir yöntemdir.
Hipnoterapi uygulaması sonrasında
süreç nasıl işler?
Bir kere harekete geçirilen değişim süreçleri, kendi
kendilerini geliştirme eğilimindedirler. Dolayısıyla
bilinçli uygulanan bir kontrol, yardımcı olmaktan
çok olumsuz etki yapar. Çoğu insan, bir ara verdikten sonra yeni bir motorik davranışı aniden daha iyi
yapabildiğini veya algılama ile ilgili bir görevi belirli
bir süre sonra daha iyi kavrayabildiğini ve anladığını
fark eder. Psikolojide, Gestalt psikolojisi alanında “iyi
şekle eğilim” kuralı bulunmaktadır. Bunun anlamı, içimizde bir düzenli olma eğiliminin olduğu ve bu eğilimin ilk önce karmaşık malzemeleri anlamlı bir yapıya
dönüştürdüğüdür. Hipnoterapötik literatürde ayrıca,
içimizde var olan, davranışlarımıza yorum ve tabii ki
değişiklik önerileri yapabilen bir içsel gözlemleyici
makamı bulunur. Hipnoterapist, danışana bunun haricinde süreci ileriye taşıyan görevler verebilir. Çoğu
zaman danışanlar translarda ses kaydı yapıp bu kayıtları yanlarında evlerine götürüp evde dinliyorlar.
Hipnoterapi ile ne tür hastalıklar
tedavi edilebilir? En etkili sonuç alınan
vakalar hangileridir?
Daha önce de belirttiğim gibi depresyon, korku hastalıkları ve davranış problemleri vs. gibi farklı rahatsızlık alanlarından başarılı terapilerin yapıldığına dair
raporlar bulunmaktadır. Hipnoterapinin daha hiç
uygulanmamış olduğu bir problem alanı bulmak çok
zordur. Hipnoterapi özellikle psikosomatik hastalıklarda ve psikolojik ağrı terapisinde çok başarılı görünüyor. Bilimsel yayımlamaların sayısı her sene gittikçe artıyor. MRT muayeneleri ve EEG muayeneleri ile
yapılan nörobiyolojik araştırmalar trans tekniklerinin
etkisini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Kimlere uygulanamaz?
Akut psikotik rahatsızlıkları olan insanlarla trans çalışmaları yapılmamalı. Ayrıca görsel hayal etme gücü
düşük olan insanlarda ve kısıtlı empati yeteneği olan
insanlarda (örneğin otizm) etkisi büyük ölçüde azalır.
Hipnoterapi uygulayan kişi nelere dikkat etmeli?
İlk dikkat edeceği konu, kendisinin hipnoterapi alanında iyi bir eğitim almış olmasıdır. Hipnoterapinin
özel gözlemleme becerilerini öğrenmiş, trans lisanı-
TSDE ki - Kasım 2014
28
SÖYLEŞİ
nın özel mantığını tanıyor, danışanın ruhsal süreçlerinin içine katılabilmeyi ve danışanın içsel haritasını
keşfedebilir seviyede olması gerekir. Danışanı tüm
trans süreci boyunca sürekli gözlemlemeli, beden
sinyallerini algılamalı ve kullanmalıdır. Nefes alıp
vermesini, kalp atışlarının hızını ve ideo sensorik
süreçleri (duyguları) algılamalı ve kullanmalı, küçük
adımlarla ve uygun bir hızla ilerlemelidir. Değişime
ilişkin önerileri geleceğe çıpalamalı ve eğer gerekiyorsa uygun bir reoryantasyon (yeniden yön belirleme) uygulamalıdır.
Sistem Dizimleri ve Hipnoterapi arasında
ne gibi benzerlikler ve farklar vardır?
Bireysel durumlarda dizim çalışmalarına büyük saygı
duysam da, sistem dizimi grup terapisi yöntemi ve
aile terapisi yöntemi olarak oluşmuştur ve asıl gücü
bu alanlarda bulunmaktadır. Hipnoterapi ise buna
karşın, klasik bir bireysel terapi yöntemidir. Her iki
yöntem trans durumlarıyla çalışmaktadır fakat trans
durumunun oluşması hipnoterapide sistematik bir
şekilde gerçekleştirilip kullanılır; dizim çalışmasında
ise daha çok yan etki olarak meydana gelir. Dizimin
kurulma sürecinin kendisi az veya çok derin trans durumlarına yol açar. Bu trans durumları böyle olarak
adlandırılmasa bile, yine de gözlemlenebilmektedir.
Dizim çalışması hipnoterapi ile kıyaslandığında, çok
daha fazla dinamik ve duygusallık içerir. Kökleri, psikodrama, birincil terapi, beden çalışması, ebeveynsel çocuk eğitimi ve Gestalt terapisi gibi duyguları
aktifleştiren yöntemlerdedir. Ruhsal deprem daha
derinde, daha geniş kapsamlı olup, genelde büyük
aile çerçevesinde meydana gelmiş olan eski ailevi
olaylarla ilgilidir. Dizim çalışması her şeyden önce
sistemik travma ile çalışır ve çözüm çalışmasında
travmatik deneyimlerin farklı bir şekillendirilmesine
olanak tanır ve böylece bu deneyimlerin üstesinden
gelinmesine katkıda bulunur.
Bir Sistem Dizimi Terapisti için hipnoterapi
bilmenin kazanımları neler? Hipnoterapi bilen
ve bilmeyen sistem dizimi terapistinin
arasındaki fark sizce nedir?
Sistem dizimlerinde trans durumlarını sistematik
bir şekilde kullanabilirsiniz ve ek olarak dizimlerin
dinamiğinde kolayca kaybolabilen değişiklik önerilerini yerleştirebilirsiniz. Çıpa tekniği ile danışanın
dizimden sonra da faydalanabileceği kaynak çıpaları yerleştirebilirsiniz. Terapist telkin edici konuşmanın tüm yelpazesini kullanabilir. Dolaylı tekniklerle
dirençlerin etrafından dolanabilir ve metaforlarla,
doğrudan karşı karşıya gelindiğinde değersizleşti-
TSDE ki - Kasım 2014
29
SÖYLEŞİ
rilen, çözümler sunulabilir. Bilinç dışı süreçlere erişimden faydalanılabilir. Eğer sadece bilinci dikkate
alırsak insanlara, buzdağının kütlesinin % 90 oranı
suyun altında olduğundan dolayı görünmezken,
sadece suyun üstündeki kısmına bakan bir kaptan
gibi bakmış oluruz. Günümüzde artık biliyoruz ki,
idrak etme, yani problemleri bilinçli olarak anlama
otomatik olarak değişimlere yol açmıyor; hatta bilincimiz çoğu zaman değişimleri engelliyor. İnsanoğlu rasyoneldir fakat aynı zamanda kendi içinde
birçok tezat barındırır. Peşinden gittiği hedefler
çoğu zaman birbirini dışlar. Bilincimiz “ya o, ya bu”
modunda çalışır fakat bilinç dışı “hem o, hem bu”
modu çalışır. Bilinç dışı resimlerde birbirini dışlayan
olanaklar zaten temsil ediliyorsa ve birlikte var olabilmenin bir yolunu bulmuşlarsa, neden “tez - antitez - sentez” yöntemi gibi uzun bir düşünce yolunu
kat edelim? Hipnoterapi kendi yöntemleri vasıtasıyla dizim çalışmalarına çok sayıda hareket etme olanakları eklemektedir ve bunlar dizimlerin etkisini
büyük ölçüde arttırabilir.
Freud’dan günümüze kadar hipnoterapi
ne gibi değişimler yaşadı?
Modern hipnoterapi, Freud’un hipnozu öğrendiği
Charcot’un hipnozu ile karşılaştırılamaz. “Bilinç dışı”
kavramı çok büyük bir değişime uğradı ve bilinç dışı
artık ruhumuzun dibinde yatan tehlikeli bir şey değil, bilakis bir kaynak deposudur. Spesifik süreçleri
ile dengenin ayakta durmasına katkıda bulunur ve
Günümüzde artık biliyoruz ki,
idrak etme, yani problemleri
bilinçli olarak anlama otomatik
olarak değişimlere yol açmıyor;
hatta bilincimiz çoğu zaman
değişimleri engelliyor.
semptomlarla dengenin bozulduğuna dikkat çeker.
Direnç, danışanın idrak etmemesinden çok, terapistin yanlış davranışlarından kaynaklanmaktadır. İnsan
münferit varlık olarak değil, her zaman sosyal ilişkileri içerisinde görülür. Charcot’un hipnozu, hipnotizmacının dominant olduğu ve anladığına inandığı
gizli bir bilimdi. Modern hipnoterapi ise karşılıklı bir
partnerlik ilişkisi içinde geçmekte ve bu ilişki içersinde danışan en az eşdeğer bir konumda var olmaktadır. Temelde yatan insan resmi, terapötik süreç anlayışı, bilinç dışının kendisinin anlaşılması ve terapötik
ilişkinin şekillendirilmesi o kadar temelden değişti
ki, artık Charcot ve Freud’un da trans durumlarından
faydalanıyorlar olmaları gerçeğinin haricinde geriye
pek bir şey kalmadı.
Esra Gülsün Can
Uzman Dilbilimci
TSDE İstanbul 6. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
30
KENTLERİN RUHU
Şehirlerin de
psikolojisi bozulabilir...
Yıllarca kırsal kesimden şehirlere
göçler yaşandı, gittiği yere
tutunanlar oldu, tutunamayanlarsa
çoğunlukta… Son zamanlarda ise
kalabalık, gürültülü, stresli, işsizlik
oranı yüksek şehirlerden köylere, dağ
ve kıyı kasabalarına kaçma hali var.
Yaşadığı şehri sevemeyen, benimsemeyen,
mutlu olamayıp mecbur olduğu için
yaşayanların ruh hali, şehre nasıl yansıyor?
İnsanın doğduğu topraklarla uyum içinde olması,
oraya ruhsal bağlılık hissetmesi yaşamda kökleşmesiyle eşdeğerdedir. Birtakım hayati koşullar insanları
bulundukları yerden göçe zorluyor. Bu yaşadığımız
dünyanın realitesi… Medeniyetler, keşifler de böyle
oluşmuş. Doğanın yeterlilik sunamadığı, ekonomik,
iktisadi ve siyasi koşulların zorlamasıyla insanın dünyalılaşması aslında şehirleşme…
Kiminle konuşsam ya bir ada hayatına özlem duyuyor ya da dedesinin köyüne…İyi de ne oldu da şehirlerin ruhu iyi gelmemeye başladı bize? İstanbul
gibi dünyanın çekim merkezi olan bir şehirden bile
neden kaçıp gitmek istiyoruz? Neden bazı şehirlerde
yaşayanlar daha mutlu, bazıları daha mutsuz?
İstanbul örneğinden bakarsak şehirde bu kadar
farklı coğrafyadan insanın bir arada uyumlu
yaşaması mümkün mü?
Hangi sebepten gelirse gelsin, İstanbullu olmanın
şifrelerini bilmeden gelenlere bile şehir tarih boyunca kucak açmış. Ama bu başkalarını ötekileştirme
“Geldiler düzenimizi bozdular “ fikri, insan kendi içinde bir bütünlük elde edemediği zaman, o toplumun
diğer paydaşları ve kentin ruhuyla bir bütünlük içinde olması da kendi içinde sağladığı bütünlük kadar
olur. İstanbul sadece Taksim’de insanların güzel kafelerde modern kıyafetlerle dolaşıp Avrupai yaşamlar
sürdüğü bir kentin ruh haline sahip değil. Çok daha
derin, çok daha talepkar bir kentin ruhu burası. Biz
önce kafamızdaki önyargılardan uzaklaşmalıyız. Ken-
Bu soruları bireyler ve çatışmalı toplumlarla yaptığı
aile dizimi çalışmalarıyla geçmişte yaşanan travmaların bugüne etkilerini ve çözüm yolları gösteren psikoterapist Mehmet Zararsızoğlu’na sorduk. Ona göre
büyük şehirlerde uyum içinde yaşamaktan söz edebilmek için önce geçmişin izlerinden ve birbirimize
karşı önyargılardan kurtulmak, biraz durup etrafımızı
anlamaya çalışmak şart.
TSDE ki - Kasım 2014
31
KENTLERİN RUHU
dini tanımayan, kendinden ve çocuklukta ilgi, sevgi
göremeyince oluşan gölge yanlarından kaçan herkes, kentin ruhundan da kaçar. Bireyin yanı sıra toplumun da gölgeleri var.
Birbirine bakmaktan bile korkan, dışlayan
anlayışla huzurlu komşuluk olur mu?
100 yıllık sürecin sonucunda “Bu artık böyle gitmez “
denilen günleri yaşıyoruz. Herkes kendi içine dönmek
zorunda. Biz hala kendi içmize bakamıyoruz, bizden
farklı olana tahammülümüz yok. Şu an Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturduğunu düşündüğümüz değer
yargılarının dışında ki hiçbir şeye bakma cesareti olmayan bir kesim var. Ben kırılmanın burada olacağını düşünüyorum. Çünkü aydın, kentli kişilerin daha
kırsal kesimden gelen, muhafazakarlara göre, görece
daha uygun olduğunu düşünüyorum. Devleti yönetenlerin de Ermeni olayında olduğu gibi barış dilini
geliştirmelerine ihtiyacımız var. Şu an nefes alamayan, oksijeni kesilmiş bir Türkiye hissediyorum.
Nefes alabilmek, ruh halimizi düzeltmek için
ne yapmalıyız?
Herkes, yönetenler de muhalefet de kendini daha
modern tanımlayanlar da muhafazakar tanımlayanlar da durmalı. Türkiye durmayı beceremiyor. Çok şiddetli biçimde durmaya ihtiyacımız var. Biz terapide
de insanları durdurmaya çalışırız. Çağımızın araçları
çok ciddi iletişim bağımlılığı yarattı. Herkes her an
her yerde; Twitter’da, Facebook’ta, Instagram’da…
İçindeki her şeyi öfke ve sevinçle dışarı atıyor.
İyi değil mi işte, rahatlıyor…
Hayır, bu şuursuzca bir durum. Asla kendi içlerinde değiller. İnsanın kendi içinde durması için acıya
cesaret edebilmesi gerekiyor. Bizi bu kadar kaçışa
sürükleyen kendi acılarımızdan, görevlerimizden
kaçış. Çünkü durursak onlar bizi yakalar. O hakikatle
yüzleşmemek için ötekileştiriyoruz, içimizden gelen
kendi gölgemizdeki her şeyi şuursuz ve tehdit edici şekilde yansıtıyoruz. Türkiye’nin ruhu sıkışmış durumda. Kimse de durup “ Türkiye’nin ruhu, bizden ne
istiyor? “ diye sormuyor.
Çünkü sorduğunda “Sen bir dur, kendi içindeki bölünmüşlüğüne, toplumsal hakikatlerine bak” yanıtını alacak. Bu kaçışla ve bu ötekileştirmeyle tanrının
bu kadar lütufkar olduğu topraklarda tatsız tutsuz
hayatlar sürdürmeye devam ederiz. Buradan kimse
kazançlı çıkmaz.
Kadın ve çocuklara yönelik şiddetin artışında
travmatik geçmişin etkileri var mı?
Zamanında tacize uğrayan, tacizkar olur. Zamanında
şiddete uğrayan, şiddet uygular. Zamanın mağduru,
geleceğin faili olur. Erkeklerin şiddete yatkınlıklarında kendilerini dönüştürememelerinin etkisi var. Çok
ciddi bir erkek yaralanması olduğunu görüyoruz.
Şehirlerin kodları neden bu kadar farklı?
Bazı şehirlerde neden intihar oranı,
bazılarında şiddet yüksek? Neden bazı
şehirler mutsuz, Bazıları ise mutlu?
New Yorklu bir psikoterapist grubun araştırmasına
göre bireyin öyküsü travmalara evsahipliği yapar
ama çok önemli bir unsur daha var: Şehirdeki gürültü, trafik, kirlilik, ırkçılık, polisin davranışı… Bütün
bu şehirlerde gözlemlediğimiz, yaşamımıza endirekt
gibi görünen ama birebir etkisi olan unsurlar, beyindeki nöronsal stres faktörlerini etkiliyor. İstanbul gibi
bir metropolde, trafik sesi, kalabalık, yeşil alanların
azlığı, sürekli telefon ve yaydığı radyasyon var. Bunlar
bireysel öykülerimiz kadar ruh halimizi, beynimizdeki nöronsal aktivasyonları artırıyor. Bunun da şiddet,
intihar ve depresyona yatkınlıkta birebir etkisi var. Bir
de o şehrin arka planına bakmalıyız. Şehrin enerjisi
zamanında neleri kaydetti?
Almanya’da yapılan araştırmalar bir yerde olay olduğunda, o yerin hafızasına kaydedildiğini ve o duyguyu geriye yansıttığını söylüyor. Yer bilimciler ormanda
bir ağaç kesimi olduğunda bile, yanındaki ağaçlarda
da çok ciddi etkileşimler olduğunu gözlemliyor.
Figen YANIK
TSDE ki - Kasım 2014
32
TSDE ÇOCUK-ERGEN BİRİMİ
TSDE Çocuk-Ergen Birimi
Çocuk-Ergen terapisi, çocukların ve gençlerin duygularını doğru kanaldan
ifade etmesini, kendine güvenini arttırmasını, yaşamında sıkıntı veren
olayların yarattığı kaygıyı azaltmasını, kişiler arası ilişkilerde sağlıklı
bağlar yaratmasını hedefleyerek yapılan terapötik müdahalelerle içsel
dünyalarında bir dönüşümün oluşması için alan yaratır.
TSDE Çocuk-Ergen birimi 2014 yılı Ağustos ayından
itibaren haftanın altı günü hizmet vermeye başladı.
Bölümde, Uzman Psikolojik Danışman Nazan Baloğlu yönetiminde 3-16 yaş aralığındaki çocuk ve gençlerin duygusal, davranışsal ve öğrenme alanında yaşadıkları sorunlarla ilgili çalışılmaktadır.
Çocuk ve ergenlere yaşadıkları sorunlar konusunda yardımcı olurken, onların ve ailelerinin yaşanan
sorun ile ilgili farkındalık kazanmasını ve aile dinamikleri ile birlikte sorunun kaynağının ortaya çıkmasını hedefleriz. Bu süreçte, kullanılan psikolojik
değerlendirme araçları ve sistem dizimleri ile ilgili
yöntemler, sunulan sorunun ötesinde asıl sorunun
bir bütün olarak ele alınıp görünür olmasına olanak
sağlar. Sonrasında, oluşan resme göre aile sistemi
içindeki ilişkilerle ilgili düzenlemeler üzerinde çalışılır. Birimde, çocuk-ergenlere yönelik ihtiyaç doğrultusunda bireysel veya grup terapi çalışmaları düzenlenir. Amaç, hayata uyumun artması, kendi gücü ve
yeteneklerini fark etmesi, yaşadığı sorun ile ilgili bir
başetme becerisi kazanmasıdır.
Çocuk-Ergen terapisi, çocukların ve gençlerin duygularını doğru kanaldan ifade etmesini, kendine güvenini arttırmasını, yaşamında sıkıntı veren olayların
yarattığı kaygıyı azaltmasını, kişilerarası ilişkilerde
sağlıklı bağlar yaratmasını hedefleyerek yapılan terapötik müdahalelerle içsel dünyalarında bir dönüşümün oluşması için alan yaratır.
TSDE ki dergisinin bundan sonraki sayılarında bu
bölüme yönelik çalışmalar, çocuklar ve gençlere
yönelik makale ve söyleşiler yer alacaktır. Bu sayıda
kısaca çocuk-ergen biriminin amaçları, kullanılan
yöntemler, çalışma biçimi ve çalışma alanları ile ilgili
uzmanımızdan aldığımız bilgileri aktarmak istedik.
Beraberinde Nazan Baloğlu ile çocukların sorunlarını
ele alırken dikkate aldığı önemli noktalar ve yaklaşım
şekli hakkında kısa bir sohbet gerçekleştirdik.
TSDE ki - Kasım 2014
33
TSDE ÇOCUK-ERGEN BİRİMİ
Nazan hanım, çocukların sorunlarına
yaklaşım biçiminiz nasıl?
Bugün değişen yaşam şartları içinde çocukların sorunlarındaki farklılaşma ve yoğunlaşma, bizim de
yaklaşımlarımızın çok yönlü olmasını zorunlu kılmaktadır. Günümüz aile yapılarındaki ve anne-baba
rollerindeki değişim, teknolojinin hayatın bütünü
içinde geniş bir yer tutması ve hızla değişen iletişim
şekilleri bu dönemin çocuklarının eski yıllara göre
daha farklı sorunlar yaşamasında etken olmaktadır.
Zaman içinde yaptığımız çalışmalarda çocukların yaşadığı sorunların, çocuğun özellikleriyle ve değişen
yaşam koşullarıyla şekillendiğini görmekteyiz. Çocuğun yaşadığı sıkıntıyı tek bir tanımla ya da etiketle
dile getirirken sorunu oluşturan resmin bütününü
görmekten uzaklaşmaktayız. Bu sebeple çocukların
sorunlarına etiketsiz ve çok yönlü yaklaşmamız gerekir diyorum.
Sorunları tanımlarken izlediğiniz yol nedir?
Çocukların yaşadığı sorunları tanımlarken yapılan
değerlendirmede, esas olan çocuğun yaşadığı sorununun altyapısında hangi dinamiklerin var olduğunu bulmaktır. Gözlenen sorun aynı olmakla birlikte
sorunun alt yapısı veya kaynağı çok çeşitlilik gösterir.
Örneğin, çocuğun mizacı, duygusal ve bilişsel ve sosyal gelişimi, evdeki disiplin sistemi, anne baba rolleri,
kollektif bilinçaltı kayıtları ve kendi aile sisteminden
üstlendikleri bir arada görülüp değerlendirilmelidir.
Alt yapıdaki bu dinamikler, çocuğa yaşadığı sorun ile
ilgili yardımcı olurken tıpkı bir yol haritası gibi izleyeceğimiz rotayı belirler. Çocukla çalışırken önceliği
hangi alana vermeliyiz, ihtiyaç alanı nerede, ilk yapacağımız düzenleme nereden başlamalı, güçlü gördüğümüz dayanak noktaları nelerdir görmemizi sağlar.
yüksek olduğu görülmektedir. Büyük bir çoğunluğu
çocukları için en iyiyi ve en mükemmeli hedeflemektedir. Çocuklarının isteklerine son derece duyarlı ve
daha ifade edilmeden isteklerini karşılamaktadırlar.
Çocuklarının üzülmemesi ve hayal kırklığı yaşamaması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Araştırmalar, bu çocukların daha kendilerine odaklı, başkalarının ilgi ve ihtiyaçlarına duyarsız, güç ve otoriteyi
kendilerinde gören kişilikler geliştirdiklerini göstermektedir. Buna karşılık, aşırı koruyucu bir ortamda
yetişmenin sonucunda ise kaygılı, korkulu ve girişimcilikten uzak bir yapı geliştirmektedirler.
Bu değişimi nasıl tespit ediyorsunuz?
Çocukların sorunlarını değerlendirirken kullandığımız testlerde, özellikle duygusal değerlendirme ile
ilgili uygulamalarda ve çocuğun kendi aile sistemini
ortaya koyduğu çalışmalarda bu değişen özelliklerin
yansımalarını görmekteyiz. Çocukların kendileri, aile
sistemi ve anne baba rolleri ile ilgili algılarındaki bu
değişimlerin yaşanan pek çok sorunun temelini oluşturduğunu görmekteyiz. Burada dikkat edilmesi gereken, eskiye göre çocukların algılarındaki bu farklılığın, çağın getirdiklerinin ve toplumsal değişimin bir
sonucu olduğunu kabul ederek, çocuklara ve ailelere
yeni yöntemler ile yaklaşmaya çalışmaktır.
Birim ile ilgili daha detaylı bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz. (www.tsde.org.tr)
Bu değişimin farklılaşmanın sebebi ne sizce?
Yapılan araştırmalar günümüz çocuklarının, ortalama bir on yıl öncesine göre daha farklı ortamlarda
yetiştiklerini ve farklı özelliklere sahip olduklarını
göstermiştir. Aynı zamanda günümüz anne babalarının da yaşam tempolarının ve kaygılarının daha
TSDE ki - Kasım 2014
34
EDEBİYAT
Yazmasam olmazdı...
Yazar, kimi zaman kahramanı olur romanının. Belki de koskoca bir yalnızlık
ya da yaşanan bir travma onu sözcüklere yaklaştırır. Her sözcük geçmişin
yükünü, acıyı hafifletir ve yazar o binlerce sözcük arasında yaşamı yakalar.
TSDE Kİ’nin bu bölümünü yazarlara, kitaplara ve roman kahramanlarına ayırdık. Edebiyatın o uçsuz bucaksız zenginliğine dokunmak istedik.
Türk Edebiyatı’nın ölümsüz eserlerine, yazarlarıyla
başlamak istedik. Örneğin beş yaşında babasını bir
kan davasında yitiren Yaşar Kemal, İnce Memed’i,
Torosları anlattı. Babasız büyüyen ve çocuk yaşlarda
kemik hastalığına yakalanan Peyami Safa, “9. Hariciye Koğuşu”nda yaşadıklarını anlatarak travmasından
kurtulmak istedi.
Ve Murathan Mungan’ın “Paranın Cinleri” nde dile
getirdiği gibi, “Annemin aslında öz annem olmadığını onyedi yaşında öğrendiğimde, kaç yılın kuruntusunun gerçek çıkması; ablamın gerçek ablam;
ağabeyimin gerçek ağabeyim olmadığını öğrenmek;
dayılarımın, teyzelerimin, herkesin, her şeyin benden bir adım geri çekildiğini ve zaten hep yabancısı olduğum bu gezegende, o güne dek bir kenarına
ilişmeye çalıştığım bir dairenin hepten dışına sürül-
düğümü hissetmek… Hayattan kaçtım, sanata sığındım. Yazı’yı evlat edindim, okurları akraba…” Ve yine,
Sema Kaygusuz “Yüzünde bir Yer “ kitabında, “ Benim
hiç doğmadığım bir yurdum, hiç öğrenmediğim dillerim, tanımadan yasını tuttuğum akrabalarım var.
Ömür boyu yazsam da bu derin boşluğu doldurabileceğimi sanmıyorum.” Ve yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum diyen ve genç yaşta aramızdan ayrılan Tezer Özlü.
Bir cümlenin gücüne tanık olacağız bu bölümde.
Bir travmayı anlatacak bir roman. Hakan Günday’ın,
“Daha“ adlı romanının ilk cümlesi, “Babam katil olmasaydı ben doğmayacaktım…” ya da sıcacık aile
ilişkilerine ve onların “ama…” sına, Yekta Kopan’ın
“Aile Çay Bahçesi” ndeki dizelerine, “ Müzeyyen. Annesinin kuzusu. Babaannesinin biriciği. Babasının…
Sahi ben babamın neyiydim?
Yüzlerce roman, yüzlerce kahraman arasında belki de her dizim bir roman ve her roman bir dizim...
TSDE ki - Kasım 2014
35
EDEBİYAT
“Ben galiba kendime aşığım da
ne yazık ki aşkım karşılıksız kaldı…”
Konu yazmak, yazarlar ve kitapları olunca. Bu bölümün ilk konuğu, çocukluğunu, geceleri herkes
yattıktan sonra, el feneriyle yorganın altında kitap
okuyarak geçiren ve bugün o çocuğa bir armağan
olarak “ Egoist Okur” edebiyat bloğunu büyük bir
özveriyle yapan gazeteci Gülenay Börekçi oldu. Gülenay’ın dünyası okumak olunca, onun gibi okumayı
seven insanlarla buluşmak isteyerek yaratmış “Egoist Okur”u. O, kendini en iyi şu cümleyle tanımlıyor;
“Ben galiba kendime âşığım da ne yazık ki aşkım karşılıksız kaldı...”
Yaşarken üzen, acı veren,
öfkelendiren şeyleri yazmak,
insanı iyileştirebilir, iyileştirmese
bile kuvvetlendirir.
Yazarın o gizemli dünyasını Gülenay’la
aralamak istedik ve saatlerce sürebilecek
bir sohbete daldık. Yazar bazen kurgusunun
dışında bir izleyici bazen de kahramanın
kendisi olur, derler...
Başta şunu söylemek isterim. Ben bu soruların öncelikli muhatabı değilim, okumayı çok seven ve
mesleği gereği edebiyatçılarla, kitaplarla fazlaca
haşır neşir biri olarak, gözlemlerime, okuduklarıma
dayanarak cevap verebilirim ancak. Yazarın yarattığı tüm karakterlerin toplamı olduğuna inanıyorum.
Yani yazar sadece kahramanda değil, diğer bütün
karakterlerde var aslında. Gustave Flaubert’in “Madam Bovary benim” dediğini hatırlayalım. Flaubert
bu sözü elbette öncelikle karakterine yöneltilen
“ahlaksız” suçlamasını savuşturmak, kendi yarattığı
bir karakteri savunmak için söylemişti ama derinlerde bir yerde doğruyu da söylüyordu bence. Üstelik
Emma Bovary ile birbirlerine tamamen zıt gibi görünseler de… Emma yoksul ve eğitimsiz bir köylünün kızıydı, Flaubert ise aileden zengindi mesela;
bu büyük bir fark. Ayrıca biri cahil ve yüzeysel, öteki
kültürlü ve yaratıcıydı. Ama mesela Emma’nın psikolojik sorunları var ve bu yüzden sürekli ilaç kullanmak zorunda.
Peki yazmak onun için bir terapi olmuş mudur?
Proust, “Mutluluk beden için iyidir, zihni kuvvetlendirense acıdır” demiş. Demek ki yaşarken üzen, acı veren, öfkelendiren şeyleri yazmak, insanı iyileştirebilir,
iyileştirmese bile kuvvetlendirir. Flaubert özelinde
yazmanın bir terapi olup olmadığını bilmiyorum ama
biyografisinde okuduğum bir şey aklımdan çıkmıyor.
Mısır seyahatinde “Küçük Hanım” takma adını kulla-
ama aynı zamanda bütün diğer karakterlerinin bir
toplamıydı da. Bir de kendini katarsak, içi bayağı kalabalıkmış : )
Aynısı Flaubert için de geçerli, o da sonu gelmeyen
depresyon krizlerinden muzdarip ve ağır ilaçlar kullanıyor. Bunu daha önce yazanlar olduğu için kısa
geçeyim ama bu şekilde adım adım ilerlendiğinde
Emma’nın gerçekten de Flaubert’in kendine tuttuğu
bir ayna olduğunu görüyor insan. Ama unutmayalım, Emma, Flaubert’in kendine ve çevresine tuttuğu
aynalardan sadece biriydi. Flaubert Emma’ydı, evet
TSDE ki - Kasım 2014
36
EDEBİYAT
nan ünlü bir dansözle ilişkisi olmuş. Haftalarca evden
çıkmamışlar. Yalnızlığın güzel bir şey olabileceğini ilk
kez o zaman keşfettiğini yazıyor günlüklerinde. Hatta kadın uyurken onu kıpırdamadan saatlerce seyrediyor, sadece ara sıra üşümesin diye üzerine battaniye örtmek için kalkıyormuş.
Madam Bovary’yi de bu seyahatten döndükten
sonra yazmaya başlamış. Batı’yla Doğu’nun farkını
nihayet anladığını, Batı’nın sosyalleşme, Doğu’nun
ise ev anlamına geldiğini, evin içinde de en az dışarıda olanlar kadar çok şey yaşandığını söylemiş. Al
işte, bir fark daha. Emma Bovary davetlere katılmak,
sosyalleşmek istiyor hep, yani Batı olmak istiyor bir
bakıma. Flaubert ise yıllar geçtikçe yalnızlığına daha
çok değer veriyor, Doğu oluyor. Ama bir benzerlik de
bulabilirim bu hikâyede... Epeyce oryantalist de olsa,
Flaubert’in Küçük Hanım lakaplı dansöze duyduğu
his umutsuz bir aşka benziyor. Tıpkı Emma’nın ayrı
dünyaların insanı sevgililerine hissettikleri gibi...
Peki yazar, yazarak bir hesaplaşma mı yaşar,
intikam mı alır, ne dersin?
Sahiden de yazarak intikam alan edebiyatçılar olmuş. Mesela Hemingway, onu terk eden bağımsız
ruhlu üçüncü karısı Martha Gellhorn’un bütün sırlarını son derece alaycı ve hain bir dille Across the River
and into the Trees’de deşifre etmiş. Simone de Beauvoir da açık ilişki yaşadığı sevgilisi Jean Paul Sartre’ın
yatak arkadaşlarından Olga Kosakiewicz’i Konuk Kız
Yazmak pekâlâ geçmişte seni
üzmüş, canını yakmış durumların
acısını hafifletmene, en azından
onları anlamlandırmana
yardım edebilir.
romanında acımasızca anlatmış. Şair Lord Byron’un
intikamı var bir de aklıma gelen… Karısı onu başka
kadınlar ve erkeklerle hatta kendi kız kardeşiyle bile
yattığı için terk ettiğinde, boşanabilmek için de birtakım doktorlarla görüşüp kocasının deli olduğunu
rapor etmelerini istediğinde Byron yıkılmış. Ve ünlü
epik şiiri Don Juan’da eski karısını, “Tanrı’nın deli olduğunu, hekimler yardımıyla kanıtlamaya çalışan erdemli canavar” olarak anlatmış. Örnekleri artırabiliriz.
Ama bence bu, kimseye iyi gelmeyecek bir intikam
türü. Sanırım sen başka türlü bir şeyi, daha içsel bir
intikamı sordun.
Evet, hayata dair bir intikamdan bahsettim...
Bence evet, yazmak pekâlâ geçmişte seni üzmüş, canını yakmış durumların acısını hafifletmene, en azından onları anlamlandırmana yardım edebilir. Murathan Mungan’la şöyle söylemişti, kısaltarak alayım:
“Ben yazıyı aynı zamanda bir iç terbiyesi süreci olarak
da yaşadım. Yazı bana içimi iyileştirmek konusunda
TSDE ki - Kasım 2014
37
EDEBİYAT
da yardım etsin istedim. Başkasına çamur atmak,
başkasındaki kötüyü ve karanlığı görmek kolaydır
ama ben yazımla kimsenin kalbini kırmamaya, kimseyi zehirlememeye çalıştım hep. Bu bana zaman da
kazandırdı, boşa vakit kaybetmedim.” Ama Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’u, Polonya’da geçen çocukluğunda
şahit olduğu Alman işgalinden yola çıkarak yazmış,
yaralarını böyle iyileştirmeyi denemiş. Tabii bunlar
karışık meseleler, çünkü sonradan Kosinski’nin aslında yaşamadığı şeyleri ilgi çekmek için abartarak yaşamış gibi yazdığı da iddia edilmişti.
O halde yazmak mutsuzluğun ya da bir
travmanın üretime dönüşmüş hali mi olur?
Bilmiyorum. Yazmaya oturduğum hiçbir hikâyeyi tamamlayamadığım düşünülürse bilmemem normal.
Ama Orhan Pamuk’a “Yazmak yaraları iyileştiriyor
mu?” diye sormuştum, “Aşırı tıbbi bir terim kullandınız; yazmak benim için vazife değil, tatil” demişti.
Aynı soruyu İnci Aral’a sorduğumdaysa, tam tersini
söylemişti: “Yazmak beni hem iyileştirdi, hem de
daha iyi bir insan yaptı. Kötülüğün insan ruhundaki kaynaklarını kendimi ve yarattığım karakterleri
gözlemleyerek, yani yazarak keşfettim. Bu açıdan
edebiyat psikoterapiye benziyor, yazarken ruhunuz deşiliyor çünkü tıpkı arkeolojik kazı gibi.” İkisi
de doğruydu bence. Hem zaten Orhan Pamuk da
bir başka röportajımızda Masumiyet Müzesi’ni ta-
mamlama sürecini, “Ruhum ikiye bölünmüştü, şimdi
birleşti” diye anlattı. Demek ki önceki söylediği daha
çok espriymiş, aslında yazmak ona iyi gelmiş. Hakan Bıçakcı da enteresan bir şey söylemiş, “Yazarken
kâbuslarımı karakterlerime yaşatıyorum” demişti.
Sana acı verecek şeyleri yazarak kovuyorsun belki,
büyü gibi.
Rüyaların yeri var mıdır yazıda?
Kürt şair ve çevirmen Kawa Nemir’le bir röportaj yapmıştım geçen yıl. Memleketin koşulları gereği çocuk
yaşta kaybettiği, daha doğrusu unuttuğu anadilinden bahsederken hep Kürtçe rüya görmek istediğini
ama gençken bunu hiç başaramadığını anlatmıştı.
Hâlbuki ona göre şiir, anadilinde rüya görebilmekle
yakından ilişkili bir şeydi. “Kürtçeye zamanla tam olarak dönebilmek benim için, çocukluk çağımın zihnine geri dönmekti. Çünkü hiçbir yere uçup gitmeyen
bir bulut olan çocukluğum, en net fotoğraflarımı,
yani altı yaşıma kadar Kürtçe gördüğüm rüyalarımı
saklayan bir albüm. Bu fotoğrafların, görüntülerin
yerlerini sonsuz değiştirerek toplamda tek ama değişken bir metin yazıyorum ben” demişti. Yeniden
Kürtçe rüya görmeye bir ömür sonra, sanırım şiirin
de etkisiyle başlamış. İlk kürtçe rüyasında, bir yaz
günü kasası maviye boyanmış kamyon üstünde babasıyla annesinin doğduğu dağ köyüne, ardından
yaylaya gitmişler. Çok güzel anlatmıştı.
TSDE ki - Kasım 2014
38
EDEBİYAT
Başka bir soru: Murathan Mungan, Paranın
Cinleri’nde “Okurlar akrabam oldu” diyor…
Paranın Cinleri, Murathan Mungan’ın en güzel kitaplarından biri. Onun, okurlarıyla gerçekten de öyle bir
ilişkisi var. Ben de sevdiğim yazarları yakınım gibi hissediyorum. Tabii akrabalık her zaman iyi ilişkiler demek değil. Mehmet Mümtaz Tütüncü’yle Küheyli Buharlan romanına dair konuşuyorduk. Kitabının başka
hangi romanlarla akraba olduğunu sorduğumda
verdiği cevap bir aile dizimi terapisti olarak senin de
ilgini çekecektir: “İnsan akrabalarıyla aynı ortamda
büyür, aynı şeylerden etkilenir ama bütün akrabalarına benzemez hatta bazen tepki olarak bilhassa
onlardan farklı gelişir. Ve bazı akrabalarını severken
bazılarını sevmez, bazılarıyla yakınlaşırken bazılarından uzaklaşır” demişti. Yazarla okuru arasındaki akrabalık ilişkisi de böyle çetrefilli bir şey. Stephen King’in
Misery’sini okudun mu? En sevdiğim romanlarından
biri. Artık edebiyat değeri olan kitaplar yazmak isteyen popüler bir yazar ona bir servet kazandıran roman dizisinden o kadar sıkılıyor ki kahramanını öldürerek işkenceyi bitiriyor. Yayıncıya vermeden önce de
son düzeltmeleri yapmak için ufak bir tatile çıkıyor
ama ıssız bir dağ kasabasının yakınlarında kaza geçiriyor. Onu kurtaran ise fanatik bir hayranı. En sevdiği
yazarla tanıştığı için önce havalara uçan kadın, gece
olup taslakları okuduktan sonra bir canavara dönüşüyor ve “en sevdiği roman karakterini acımadan katleden” adama işkence etmeye başlıyor. İşte tutkulu
okurun hain eleştirmene dönüştüğü an… Herkesi
memnun etmek zor tabii.
Tersi örnekler yok mu?
Olmaz mı? Mesela Forsythe Saga... 19’uncu yüzyılda
yazılmış bir epik romandı ve dönemin geleneklerine
uygun olarak aylık tefrikalar halinde yayınlanmıştı. O
süreçte ölüm döşeğindeki çok yaşlı bir kadının, her
ay Forsythe Saga fasiküllerinin yolunu gözleyerek
hayatta kaldığı, son fasikülü okuyup bitirdikten bir
gün sonra da öldüğü anlatılır.
Anne ya da baba hesaplaşması da birçok
romanın konusu oldu, bu konuya örnek
verebilir misin?
Jorge Luis Borges’in babası iyi bir yazar değilmiş ve
“dandik” kitaplarının hiçbirini yayınlatmayı başaramamış. O 47 yaşındayken ve çılgınca yayıncı ararken
22 yaşındaki oğlu Jorge Luis Borges’in ilk şiir kitabı
yayınlanmış. Sağlığı kötü olan baba, oğlundan romanını baştan aşağı yeniden yazmasını istemiş. “Bunu
yayınlatmaktan başka hayalim yok” demiş, “Hem
elimden geleni yaptım, senin dilinle yazmaya çalıştım, senin seveceğini düşündüğüm metaforları kul-
landım...” Genç Borges inat etmiş, belki yedirememiş
kendine kötü bir romanı hatır için düzeltmeyi, bilemiyorum. Bunu ne zaman yapmış biliyor musun, çok
uzun yıllar sonra, ölmeden kısa bir süre önce. Babayla oğul arasındaki ilişkinin aydınlık ve karanlık yönlerine dair her şey var bu anekdotta. En çok da rekabet
duygusu...
Peki ya anne?
Orhan Pamuk’la annesi arasındaki meseleyi biliyor
musun? Osmanlı döneminde geçen ve bence yazarın en güzel, en eğlenceli romanı olan Benim Adım
Kırmızı’nın ana karakterlerinden biriydi Şekûre Hanım. Kara’nın sevgilisi, babalarını savaşta kaybeden
Şevket ile Orhan’ın da annesi olarak anlatılıyordu romanda ve epeyce bencil, şehvetli, kurnaz bir kadındı.
Sanırım hoşlanmamıştı bu durumdan. Zaten yıllar
sonra bir röportaj vermiş ve “Oğlum kendi adına konuşsun, ben kendi adıma konuşmayı bilecek kadar
aklı başında biriyim. Bir röportajda hakkımda söylediklerini okuyunca ondan nefret ettim” demişti.
Başka örnekler var mı?
Georges Bataille’in Annem adlı öyküsü var. Sade’ın
eserlerini andıran bu çok karanlık öyküde Bataille
annesini “Yalnızca şehvet yüklü. Parçalama zevkine
olduğu kadar zina yapma zevkine de dalıyor ve kendini bu en bayağı zevke vererek acıya, ölümün soluğunu kesmeye göz dikiyordu” cümleleriyle anlatıyordu. Gene Murathan Mungan’a dönelim… Yukarıda
sözünü ettiğim röportajda, “Yazarken hep çekirdeğe
dönüyorsunuz, çünkü sizi siz yapan şeyleri, sizi yazar
yapan şeyleri kurcalıyorsunuz aslında. Çekirdek hem
kişisel tarihinizle, benliğinizle ilgili, hem de bütün
insanlığın paylaştığı varoluşsal bir şey. ‘Ben kimim,
neyim?’ sorusu bir yanda duruyor, bütün anlatı disiplinlerinin, felsefenin temel meselesi olan ‘Biz kimiz?’
sorusu öte yanda” demişti. Yazar olarak sen sensin
elbette, bir bireysin. Ama aynı zamanda içine doğduğun ailenin bir devamı, ‘biz’in bir parçasısın… Çok
acayip. Elif Şafak’ı da hatırladım şimdi. “Herkesin bir
hikâyesi var tek tek bakınca. Ve bu hikâyeler hep ama
hep aile kurumunda başlıyor. En derin yaralar ailede
açılıyor; kabuk tutsa bile hikâye içten içe hep kanıyor” demişti.
Unutmadan, Irmak Zileli’nin yeni çıkan ikinci romanını mutlaka okumalısın. Gözlerini Kaçırma adını taşıyor kutsal annelik kurumuyla müthiş cesur bir hesaplaşma romanı. Şu alıntı yeter: “Aslında kimsenin
kız çocuğu doğurduğu yoktu. Doğurulan yeni bir anneydi. Anneannen Kamile Hanım, senin anneni doğurmuştu. Kendi kızını değil. Annen Hicran, Rüya’nın
TSDE ki - Kasım 2014
39
EDEBİYAT
Bence hiçbir yazar bize bizi
anlatmak için oturmuyor masa
başına ama anlatının, hikâyenin
içine girdikten sonra boşlukları biz
dolduruyor, orada kendi hayatımıza,
duygumuza, deneyimimize karşılık
gelen şeyler inşa etmeye başlıyoruz.
annesini doğurmuştu. Gözü gibi sevmek için adını
Didem koyduğu bebeği değil. Sen şimdi bu döngüyü kırdın. Neslin devamına ağır darbe. Rüya yeni bir
anne doğuramayacak. Bunu planlamamıştın. Aksine,
hep korktun. Onu doğurduğun ve kucağına aldığın o
ilk günden beri korkuyorsun. Her kadın anne doğar,
deseler de korkuyorsun. (…) Hitler’in o deneyini duyduğundan beri daha da korkuyorsun. Giderek ısınan
sacın üstünde, kucağında bebeğiyle çırılçıplak bırakılan kadın olmaktan… Korktuğun başına geldi işte.
Bebeğinin üstüne oturdun ve yanmaktan kurtuldun.”
Tezer Özlü gibi çok sevdiğimiz yazarlarda, onların
romanlarında bazen kendimizi mi buluruz?
Bence hiçbir yazar bize bizi anlatmak için oturmuyor masa başına ama anlatının, hikâyenin içine girdikten sonra boşlukları biz dolduruyor, orada kendi
hayatımıza, duygumuza, deneyimimize karşılık gelen şeyler inşa etmeye başlıyoruz. Ve bir hikâye yeterince iyi yazılmışsa içinde mutlaka kendimize yer
bulabiliyoruz.
Son soru: Yazar yalnızlığıyla mı üretir?
Seninle benim bir türlü hikâyelerimizi bitiremediğimize bakılırsa, evet. Yalnız kalmayı beceremiyoruz.
Benim için böyle en azından. Biraz ferahlayacağım
günleri bekliyorum hep ama o gün belki hiç gelmeyecek. Sanırım büyük yazarlar biraz da yalnızlıklarının kıymetini bilen, yazmayı diğer mecburiyetlerin
önünde tutan insanlar. Ama belki de kendimi kandırıyor tembelliğime bir özür bulmaya çalışıyorumdur. Jane Austen’a bak, bütün romanlarını oturma
odasında yazmış. Etrafında sürekli konuşan birileri
oluyormuş, ailesi, arkadaşları, konukları… Kün röportajımızda Sezgin Kaymaz şöyle şahane bir şey
söylemişti: “Bir roman kapıma dayanıp da ‘Yaz!’ dediğinde, dünya yansa o, kendi akışını kesinceye kadar
yazmaya devam ederim. Günlerce yatak yorgan yüzü
görmediğim zamanlara da kapı açar bu, günlerce tek
satır yazmadan miskin miskin beklediğim zamanlara
da… Yazacağım diye kendimi helak etmem; bağrıma
jilet atmam, yırtınmam, çırpınmam. Geliyorsa, kendi
haline bırakırım, akar gider, benden çıkar. Bir yazar
olarak benim hayatım böyledir.
Başkasını bilemem. Kesinkes programlı, kendine yazarlık mesaisi biçmiş, o mesai tamamlanıncaya kadar
kalem kağıt başından kalkmayanlar olduğunu duyuyor, ama bu duyguyu anlayamıyorum. Yazasım yoksa
oturamam o masaya ben.”
Yazamamaktan söz ediyorsun. Ve bazen
anlatacak çok şeyimiz varken, neden yazamayız,
düşündün mü?
Daha derin cevapları vardır belki bunun ama ben
tembelliğin, cesaretsizliğin, içimizde dünyayı ve başta kendimiz olmak üzere insanları sürekli yargılayan
zor beğenir bir eleştirmen büyütmemizin en önemli
sebepler olduğunu düşünüyorum. O mükemmeliyetçi zorba, dile gelmemizi, içimizdeki zehri akıtmamızı da önlüyor aslında...
Mine TÜRKİLİ
Gazeteci - TSDE İstanbul 6. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
40
SİNEMA
“Benimle Konuşan Kim?”
– Bir Dil Olarak Sinema…
“Dil” nedir? Sadece semboller
ve kavramlardan mı oluşur? Bu
sembol ve kavramların işaret
ettiği daha derin bir anlam var
mıdır? Bu anlam kimin anlamıdır;
dili kullanarak konuşanın mı,
dili duyarak çözümleyenin mi?
Dil sadece söylediklerimizden ve
duyduklarımızdan mı ibarettir?
Dili düşünmeye başlayınca, kendisini çevreleyen pek
çok dili fark ediyor ve onlar hakkında düşünmeye
başlıyor insan; hayvanların, bitkilerin dilini, evrenin
dilini, tanrının dilini, eşyanın dilini ve daha sayamadığım pek çoğunu… Peki, iletişimin bir aracı olarak
“dil”, ne zaman, neden, nasıl girdi hayatımıza?
taşıdı. Dünya büyüyor, yeni yerlere gidiliyor ve yeni
türlerle karşılaşılıyordu. Yalnız ya da küçük gruplarda
yaşamak daha zorlaşıyor, insan türü hızla çoğalıyordu. Ve Homo Sapiens daha büyük gruplarda yaşayabilmek gerektiğini fark etti. Ama bunun için daha
fazla dil gerekiyordu.
Arkaik atalarımız dili ilk önce diğer hayvanlar gibi
kullandılar; Homo Neandartalis dili sadece çevrelerini tanımlamak için kullandılar. Dünyaları sınırlı ve sadece çevreleyen, duyum sınırları içinde olan bir içeriğe sahipti. Hayat yeni kaynaklarla, yeni alanlarda yol
bulunca kendine Homo Sapiens dili bir adım öteye
Dil önce grubun devamlılığını sağlayacak sosyal
normları koruma için dedikoduyu yarattı; ilişkiler ağı,
güven meseleleri ve kişinin grupta kendini güvende
hissetmesi için… Bu yine var olan şeylerden bahsetmekti. Oysa grup büyüdükçe onları bir arada tutacak
şey bu ilişkiler ağı ve reel dünyanın üstüne çıkmak
TSDE ki - Kasım 2014
41
SİNEMA
zorunda kaldı; insan görünmeyeni, olmayanı konuşmayı icat etti. Bu hayali dünyanın keşfi, şimdi kullandığımız ve biz insanoğlunu tüm diğer türlerden ayıran “kurgusal dilimiz”, içinde yaşadığımız grupların
daha da büyümesine, kabileler oluşturmamıza yardımcı oldu. Bu bilişin ve insanlık tarihinin ilk devrimi
ve şimdiki modern toplumların temel taşıydı…
Kurgusal dilin biz insanoğluna en büyük hediyesi,
büyük grupları peşine takıp sürükleyecek bir hayal,
bir fikir, bir tanrı, bir öykü ya da bir korku nesnesi yaratması oldu. Atalarımız bir ateşin etrafında, bu var
olduğunu görmedikleri ancak kendisine toplulukta-
ki her bir birey tarafından atfedilenler kadar özelliği
olan kurgularını paylaştılar ve bir arada kalmayı sürdürebildiler… Böylece sadece dış dünyayı değil, iç
dünyayı da keşfettiler; sadece grubun devamını sürdürebilecek normları değil, inanmayı, sakinleşmeyi,
savaşmayı ve içsel olarak bütünlüklü kalabilmeyi
kolaylaştıran ruhsal yasaları da yavaş yavaş oluşturmaya başladılar.
Kurgusal dil bize konuşularak uzlaşılacak bir temelin
ötesinde olanaklar sundu; konuşmadan, sadece hayalini kurarak ya da düşlemleyerek üzerinde mutabık
olunabilecek bir varoluş ve dünya… Bu da insanlık
tarihi içinde dönüşümler geçirdi; önce genel kurallar, ardından hikaye ve ritüeller onları takiben mitler,
tanrılar, şeytanlar; sonrasında daha büyük toplulukları bir arada tutabilmek için dinler ve modern dünyada da fikirlere evrildi.
Modern dünya insanlarına fikirlere inanmak yetmedi;
onlar arkaik kökenlerinin içsel ihtiyaçlarına, düşlerin
verdiği güce geri dönmenin açlığını çekmeye başladılar; çünkü fikirler zihinsel bir boşluğu doldura-
Modern dünya insanlarına fikirlere
inanmak yetmedi; onlar arkaik
kökenlerinin içsel ihtiyaçlarına,
düşlerin verdiği güce geri dönmenin
açlığını çekmeye başladılar;
çünkü fikirler zihinsel bir boşluğu
doldurabiliyordu ancak ruhsal bir
ihtiyacı doyurmuyordu…
biliyordu ancak ruhsal bir ihtiyacı doyurmuyordu…
Bireyselleşme adı altında büyüyen modern insanlar,
kalabalıklar içinde kendi mitlerinin peşine düştüler.
Ancak buna yardımcı olacak hikâye anlatıcıları ve
şamanlar kalmamış, ruh sağlığı çalışanları ise bunu
anlayamamıştı. Artık ateşin başında toplanmak yoktu, güvenli alanlar sınırlanmıştı. Ve insanoğlu kendisi
ile konuşabilmenin bir yolunu aradı; insanın kendini
kendine anlatmasının bir aracı olarak sinema doğdu.
Şimdi insanoğluna yeni ve kendisiyle ilgili hikâyeler anlatma zamanıydı. Önce yeniden ateşin başına
geçmek gerekiyordu; beyaz perde bunun yerini tutar mıydı? Ya şaman, anlatıcı; hikâyeyi yazan, yöneten yeni şamanlar olabilirdi. Ve oyuncular; ateşin
başına toplanmış kalabalıkların sadece düşleyerek,
hayal ederek görebildiklerini, birer vücuda taşıyabilir, performe edecek yeni imgeler, idoller yaratmak
mümkün olabilirdi. Geriye sadece hikâyeler kalmıştı;
insanoğlunun arkaik açlığını doyurup onları bir araya
getirecek ama modern zamanın gerekliliklerine göre
“bireysel bir düşü” uyandıracak hikâyeler… Hikâyeleri bulmak çok kolay oldu; arkaik ve antik kurgusal
TSDE ki - Kasım 2014
42
SİNEMA
dilin ürünlerini modern psikoloji biliminin süzgecinden geçirip, teknolojinin tüm imkânlarıyla harmanladıkları zaman yeni şamanlar, insanlığa kendi hikâyelerini anlatmaya başladı.
Önce sadece görüntüler vardı; düş zamanını hatırlamak kolay oldu. İzleyici kendi gerçeğini kolaylıkla
sahneye yerleştirebildi. Sonra sesler geldi; görüntülere eşlik eden sözlerle duygulanım yaratmak mümkün kılındı. Ve renklenirken filmler düşlerimiz de
renklendi; ortak düşleri aynı renklerde görmek daha
fazla insanı bir araya getirdi. Zaman içinde tıpkı kurgusal dilin ürünlerinin dönüşümü gibi, sinemada işlenen konular ve onların işlenme biçimleri de değişti
ve her zaman kendisine bunları ilgiyle takip eden
izleyiciler buldu. Ateşin başından agoralara, tiyatro
sahnelerinden ibadethanelere giderken izlediğimiz
yolun sonunda sinema salonlarına ulaştık.
Hikaye çağlar boyu bize anlatılan bizim kendi hikayemizden başkası değildi. Aynı arkaik ihtiyaçlarla
modern toplumlarda davranmamızın öğretildiği
gibi davranıyoruz. Bizimle konuşan kitaplar, vaizler,
fikirler ve idollerimizin anlattıkları, bilinçdışımızdaki
evrimsel “kayıp parçamızın”, “eksiğimizin” yerini tutmuyor. Birlikte düş görmeye ve düşlere inanmaya
hala ihtiyacımız var ve kolektif bilinç dışımız bizi sinemaya, filmlere yönlendirmeye devam ediyor. Bizimle konuşanın filmler olduğunu düşünüyoruz, tıpkı
rüyalarımız gibi. Ancak konuşulan bir dil ve bir dilin
konuşulma biçimi olarak sinema, bize kendimizle konuşmamız için bir alan açıyor. Filmler bizimle konuşmuyor; kendi içsel dilimiz her sinema yapıtı yoluyla
kendimizle bir kere daha konuşmamızı sağlıyor.
Sinema salonlarına ihtiyaç duymadığımız bu günlerde, bize kendimizi anlatan filmlere evlerimizdeki
televizyonlardan, cep telefonlarımızdan ulaşabiliyoruz artık. Bu yine de kendimizle konuşma çabamızda
bulunmamızı engellemiyor. Belki beyaz perde ateşin
başında toplanma gücünü biraz yitirdi; ancak onun
yerine insanoğlu kendine yeni toplanma alanları buldu. Günümüzde sinema ve yapıtları hala gücünü koruyan yeni mitolojiler ve hikayeler üretmeye devam
ediyor. Bununla birlikte felsefe, sosyoloji ve en önemlisi psikoloji biliminin katkıları çerçevesinde psikoterapi merkezlerindeki film yorumlama çalışmalarında,
felsefe ve sosyoloji gruplarının tartışma odalarında,
teknolojinin sunduğu olanaklar çerçevesinde bazen
hiç yerinden kıpırdamadan sohbet alanları, forumlar
ve gruplarda bu hikayeleri yaşıyor, tartışıyor. Modern
zamanın “ateşinin” olan ekranlarda bir araya gelme
ihtiyacını karşılayıp, yeni mitolojiler olan filmler yoluyla hala kendimizle konuşuyoruz.
Kaynaklar:
Dr. Yuval Noah Harari, İnsanlığın Kısa Tarihi
Ders Notları; Kudüs İbrani Üniversitesi, 2014
Ömer Tecimer, Sinema: Modern Mitoloji;
Plan B Yayınlar, 2008
Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman
TSDE İstanbul 5. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
43
SİNEMA
Bir Filmi Okumak...
“Can Dostum”
“Can Dostum” (Good Will Hunting), 1997 yapımı bir
Amerikan filmidir. Film Amerikan rüyasını başka bir
perspektiften anlatan bağımsız bir yapımdır. Yönetmen Gus Van Sant ile filmi hem yazan hem de yapımında sorumluluk üstlenen Matt Damon ve Ben
Affleck ikilisi, rüyalar ülkesinde rüyadan çok uzak yaşamların hikâyesini anlatma çabalarıyla “En İyi Film”
ve “En İyi Senaryo” Oscar’larını almışlardır.
“Can Dostum” üstün yetenekli bir genç adamın, sınırlı sosyal çevresi ile ilişkilerinin ve var olma çabalarının bir anlatımıdır. “Yetenekli çocuğun dramı” ya da
“sosyal zeka becerisinin yoksunluğu” gibi değerlendirilme biçimleri olabileceği gibi, “tepkisel bağlanma
bozukluğu” veya “travma sonrası stres bozukluğu”
olarak da değerlendirilebilir. Sonunda izleyiciye verdiği umut ile “ergence” değerlendirilebileceği gibi,
içtenlikli terapi sahneleri ve hesaplaşma diyalogları
ile “gerçek hayattan bir kesit” olarak da okunabilir.
TSDE bünyesinde yapılan film yorumlama çalışmalarının ilkini yaklaşık bir sene önce bu filmle yaptığımızda, filmde rol alan sinema sanatçıları hala ha-
Gerçek hayatın bir yansıması,
yeniden ele alınışı olarak
baktığımızda bu filmdeki terapist
de çok gerçekti. Nasıl bir gerçekti
bu? Terapist Sean Maguire bize bir
terapistle ilgili neler öğretti?
yattaydı. Oysa bu satırların yazıldığı şu an hem bu
film hem de pek çok filmde önemli rolü olan Robin
Williams, yeryüzündeki zamanını doldurduğuna karar verdiği için aramızda değil. Filmi yorumladığımız
sırada farklı çerçeveleri kullanarak tüm oyuncuların
rolleri ve hikâyelerinin bize dokunduğu yerlerden
yola çıkmıştık. Yorumlama yolculuğumuz sırasında
psikoterapinin bize sunduğu araçlardan yararlanmış,
arkadaşlık ilişkilerine, çift ilişkilerine, erginlenme ve
geçişlere ve her bir rolün içsel dinamiklere bakma
şansımız oldu. Psikoterapi pratiğine ilişkin bir değer-
TSDE ki - Kasım 2014
44
SİNEMA
Terapist, genç adamın yarasıyla
temas edebilmesi için onu olduğu
gibi kabul eder. Bu süreç içinde
kendini olduğu gibi kabul eder.
Gerçek, yorucu, üzücü de olsa
hayata dokunmak için oradadır;
hem danışanına dokunma cesareti
verir hem de bu sırada kendininkine
dokunulmasına alan açar.
lendirme yapabilmek için de Robin Williams’ın oynadığı psikolog rolüne odaklandık.
Terapist kimdi? Hastasıyla nasıl bir ilişki sürdürebiliyordu? Nelere izni vardı; durma sınırı neresiydi?
Gerçek miydi; başka birinin hayatına dokunurken
terapistin kendi gerçeği nerede dururdu? Filmin yarısında ortaya çıkan terapist, biz kendi terapist olma
yolculuğumuzdayken olmak istediğimiz ya da terapide bulunduğumuzda karşımızda görmek istediğimiz kişiye ne kadar benziyordu?
Gerçek hayatın bir yansıması, yeniden ele alınışı olarak baktığımızda bu filmdeki terapist de çok gerçekti. Nasıl bir gerçekti bu? Terapist Sean Maguire bize
bir terapistle ilgili neler öğretti?
Bir terapistin odasına girdiğimizde kendimizle ilgili
olamayan bir şeyler ararız. Zaten az sonra başlayacak
olan süreç içinde, gönüllü olarak başlamış olsak da
hiç açmak istemediğimiz kitapların açılacağını bilir;
içimizde, derinde bir yerlerde sakladığımız yaramızın
görüleceğini fark ederiz. Biz değil miyizdir ki o yarayı
korunaklı duvarlar, kasalar, kilitlerin ardına saklayan?
Ve bu kadar savunmasız olacağımızı bildiğimiz bu
yerde karşımızdaki kişinin gerçekliği, duyguları, yaraları hakkında bir şeyler görmeyi umarız; sonrasında
savuma için bir silaha sahip olmak için...
Bunu yapabilecek zeki ve becerikli olan danışanı/
hastası karşısında terapist Sean Maguire, personası
ile özdeşleşmeyi reddetmiş ve gerçekliğini olduğu
gibi ortaya koymuştur. Bazıları için “uygun” olmayan
bu duygusal patlama, daha önce defalarca terapistlerle karşılaşmış yetenekli Will için bir ilk olmuştur.
Karşısında maskesinin ardında ona sıkıca yapışmış
bir narsist değil, öfkesi, acısı, kendi oluşuyla kanlı
canlı duran terapisti tercih etmiştir. İlk seansları sayılabilecek göl kenarındaki sohbetleri de çerçevenin
ve kontratın oluşturulduğu; gerçekliğe dokunmanın
cesaret gerektirdiğine ilişkin önemli mesajlar vermektedir her iki tarafa da.
TSDE ki - Kasım 2014
45
SİNEMA
Sean Maguire rolünde hayat bulan terapist bir narsist olmaktan çok uzaktır… Bitmemiş yası olan depresif görünümlü biridir ama bunu saklamaz. Yarası
vardır, yarasına bakabilme cesareti vardır. Bu yarayı
görebilen kişiler için sabrı ve sevgisi vardır. O “yaralı
iyileştiricidir” (wounded healer)…
Hiç bir çıkar için orada bulunmaz; kendini bu zeki
adam üzerinden çıkarılabilecek çıkarların hepsinden
uzak tutar. Ne bir bilim insanı olması ne savunma sanayiinde önemli bir yere sahip olması ne de Amerikan rüyasını yaşayabilmesi ile ilgilidir. Terapist olarak
karşısındaki ile insan insana bir ilişki içinde olmayı,
“onu ben iyileştirdim”, “bu benim eserim” diyebilmenin çok önünde görür. Genç adamın yarasıyla temas
edebilmesi için onu olduğu gibi kabul eder. Bu süreç
içinde kendini olduğu gibi kabul eder. Gerçek, yorucu, üzücü de olsa hayata dokunmak için oradadır;
hem danışanına dokunma cesareti verir hem de bu
sırada kendininkine dokunulmasına alan açar.
Seanslarca sabırla bekleyebilir; sessizliğin bir hazır
olma öncesi mayalanma olduğunu bilir, sadece hazır
olana eşlik edeceğini göstermek için oradadır. Kimsenin ihtiyacının danışanın ihtiyaçlarının önüne geçmesine izin vermez. Sadece olana açılır. Danışanıyla
beraber kendisi de adım adım iyileşmeyi kabul eder.
“Can Dostum”, pek çok perspektifte ele alınabilir. Ancak “bir terapistten ne istiyorum?” sorusuna cevap
verebilmek için biçilmiş kaftan gibidir… Filmi izleyen
herkes için gerçek ilişki içinde olma, gerçek insanlarla karşılaşabilme arzusunun vücut bulmuş hali gibidir. Ve sadece bunun için bile defalarca izlenmeye
değer bir filmdir.
Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman
TSDE İstanbul 5. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
46
PSİKOMİTOLOJİ
Artık elinde mitolojinin anahtarı var,
ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün...
-Carl Gustav Jung
Mitoloji, insan ruhunun öyküsüdür. Psikomitoloji ise
insanın öyküsünden etkilenmesi ve öyküsünü etkileyebilmesidir. Bu öyküde insanın yaşamış olduğu ve
yaşayacağı tüm haller sembolik bir dil kullanılarak
anlatılır. İnsanın kendini anlaması, yaşamdaki yerini
daha net görmesi ve doğal rolünü üstlenebilmesi
için, bireyi kendi öyküsü ve içinde yaşadığı insanlığın
öyküsü aracılığı ile yeniden düzenler.
Psikomitolojinin penceresinden bakıldığında her
insanın bir öyküsü ve o kişisel öyküyü şekillendiren,
kollektif öykü/öyküler vardır. Her iki öykü de bilinçdışı alanda yaşamaktadır, yani öykümüzü bilmesek
dahi ondan etkilenir ve her an onu etkileriz. Halk hikayeleri, ninniler, masallar, mitolojiler ve bu sözel anlatıların eylemsel ifadeleri olan gelenek ve ritüellerin
tamamı bize insanın yaşam ile etkileşiminin içeriğini
sunar. Bu açıdan bakıldığında ister bir masal ya da
mit, ister bir rüya dile getirilsin, o sırada dinlediğimiz
öykü bir bilinçdışı öyküdür.
Psikomitoloji, insan ruhunun
evrelerini, dinamiklerini ve kişinin
geçirdiği dönüşümleri masal ve
mitoslarla yine kişiye anlatmaya
çalışan, bu öyküleri psikoterapi
sürecinde kullanarak terapide kişiye
farklılık katan, bu öykülerle kişiye
yeni bakış açıları sağlayan etkili bir
yöntemdir.
Bilinçdışı öykülerin hepsi aynı toprağın ürünü oldukları için birbirlerine çok benzeyen alfabelerden oluşan aynı dili kullanırlar. Bu dil aracılığı ile insan ruhu
insanı bütünsel bir içsel ve dışsal yapıya davet eder.
Jung’un deyimi ile “bütünleşmeye” davet eder.
Günlük hayat içindeki gerçeklerimiz karşısında, psikolojinin teorileri havada asılı gibi görünebilir ve bu
nedenle de daha somut çözüm arayışları içerisinde
olabiliriz. Böyle bir evrede sorunlarımızın çözümünü
de, hayattaki anlam arayışımızı da kendimizin dışında bir yerlerde ararız. Ancak uzunca bir süre arayışımızdan sonra tatmin edici bir cevap bulamadığımızda kendi içimize döneriz. Bu tavrımız dahi arketipsel
bir tavırdır, bu nedenle de her insan bu süreçten
geçmektedir. Eski Yunan mitolojilerindeki bir öykü
bu durumu açıkca ifade ediyor.
İlk insan yaratılırken Olympos’ta toplanan tanrılar
insanın yaşayacağı bir dünya inşa etmeye karar vermişler. Dünya yaratılırken insanın tüm ihtiyaçlarını ve
arayışlarını da yaratıp, onları dünyanın farklı yerlerine saklamaya karar vermişler. Böylelikle insana hayat
içinde hayat yaratma fırsatı sunacaklarını düşünmüş-
TSDE ki - Kasım 2014
47
PSİKOMİTOLOJİ
da bir bilim olarak geliştirilen psikoloji kuramlarına
sahip olan bir terapist, ruhun dilini anlamaya başlar.
Böylelikle sanatların en hassası olan insana yardım
sanatında kullanmak üzere insanlığın toplam deneyimi ile etkileşime geçmeye başlar.
Bugün psikomitoloji olarak adlandırılan kavram, masallar ve mitlerin aslında psikoloji olduğunu anlayan
modern insanın, bu öyküleri ve insana olan etkisini yeniden hissetmesinin bir ürünüdür. Mitolojinin
psikoloji, psikolojinin ise psikomitoloji olduğunun
kavranmasının bir sonucudur. Bu kavrayış sayesinde
insan bu öykülerin hepsinin kendi bilinci ile bilinçdışının etkileşimi sonucunda oluştuğunu görür. Bir
başka söylemle tüm bu öykülerin, insanın kendisi
hakkında bildikleri (bilinç) ile kendisi hakkında bilmediklerinin (bilinçdışı) etkileşiminden doğduğunu
keşfeder. Yine Hillman’ın deyimi ile rüya kişisel bir
mit iken, bir mit ise toplumsal bir rüyadır. Bu önermeden anlaşılacak pek çok şeyin yanında en önemlisi, rüya gibi masal ve mitler de dışarıdan uydurulmuş
öyküler değil tam aksine içeriden, kendiliğinden oluşan ve insana yine kendisi hakkında bir şey anlatmak
isteyen öykülerdir.
ler. Zenginliği toprağın derinliklerine, şifayı bitkilerin
içine, başarıyı yüksek dağların zirvelerine, uykuyu
ölüme, ölümü geceye, yaşamı gündüze saklamışlar
ve bu böyle devam edip gitmiş. En son, yaşamın özü
kalmış, tanrılar bu özü bulan insanın diğer saklanan
her şeyi de bulabilme gücüne sahip olacağını kehanet etmişler. Ancak insanın bu öze kavuştuğunda
Olympos’un tanrılarından daha büyük olacağını anlayan tanrılar, onu insanın en son aklına gelecek yere
koymaya karar vermişler. Ne de olsa insan, onu yaratan tüm tanrıların özelliklerini kendinde taşıdığı için
o özü her yerde bulabilme gücüne sahipmiş. Tanrıların en bilgesinin yaptığı öneri ile yaşamın özünü,
yaşam suyunu insanın yüreğine saklamışlar. Ve o gün
bu gündür insanların çok azı bu özü bulmuştur, çünkü bu büyük dünyada her yere bakmaya bir insan
ömrü yetmemektedir.
Bu öykü gibi bütün bilinçdışı öyküler insanın davranışını, düşünce şeklini ve deneyimlerini hem anlatan
hem de şekillendiren arketipsel bir model niteliği taşımaktadır. Bu noktada psikoloji ile mitoloji birleşir.
Daha önceleri James Hillman’ın da ifade ettiği gibi
mitoloji eskilerin psikoloji bilgisidir. Bilinçdışı öykülere karşı kazanılan bu bakış açısı ile modern zaman-
İnsanın kendini anlamasının bir yolu olan psikoloji arayışını, sadece modern zamanlara sıkıştırırsak
insanın elinden ruhsal kaynaklarının pek çoğunu
almış olur, sadece eski ifadelere dönersek de onu
gerçeklik algısından mahrum ederiz. Ancak doğru
bir denge, asli bir bütünleşmeye imkan verir. Bu ilke
hem toplumsal yaşamın ürünü olan kollektif bilinç
için, hem de bireysel bilincimizin ürünü olan bireysel
hayatımız için geçerlidir. İnsan doğasının ikiliğini de
dikkate alarak psikolojide eski olanı ve yeni olanı beraber kullanıyor, bu dengeden kazanmış olduğumuz
anlayışla doğa yasalarının bir ifadesi olan psikoloji
dinamiklerini modern dille yeniden ifade ediyoruz.
Bu yeniden ifade ediş sırasında bilinçdışı öykülerin
kullanımı bize psikomitolojiyi sunmaktadır.
Bugün psikomitoloji olarak
adlandırılan kavram, masallar ve
mitlerin aslında psikoloji olduğunu
anlayan modern insanın, bu
öyküleri ve insana olan etkisini
yeniden hissetmesinin
bir ürünüdür.
TSDE ki - Kasım 2014
48
PSİKOMİTOLOJİ
Sistem Dizimleri Terapisi çerçevesinde masallar ve
mitlerden oluşan bilinçdışı öyküleri bir öykücü olarak, ya da içlerinde barındırdıkları sembollere hayran
olmak açısından değil, bir bilim olarak inceliyor, bir
terapi aracına dönüştürüyoruz. İnsanı içinde bulunduğu her düzlemde, arketipsel olan algının kimi zaman etkisinden çıkarmak, kimi zaman da belli oranda yaklaştırmak, ilham alabilmesini sağlamak için
modern psikoloji ile uyumlaştırıyoruz.
ğumuz ailenin öyküsü üzerine kendi öykümüzü ilk
anne karnında, kendi cennet tasvirimizi edinerek
başlarız. Hikayemizin bu kısmı, bizim yaşamla nasıl
bir temasımızın olacağına, gelmekte olan öyküyü
nasıl bir yapının üzerine kuracağımızı belirlediği için
belki de en önemli kısmıdır. Hayat başlangıcından
doğum gibi bir eşikle bizi karşıladığından da anlaşılıyor ki sürekli bize eşikler sunacak ve biz eşikleri aşmayı öğrenmek durumunda olacağız.
Psikomitoloji araştırmalarının öncülerinden biri olan
Joseph Campbell’ın literatüre kazandırdığı bir insan
tanımına göre her insan bir mit kahramanıdır. Biz
de bu ifadeyi takip ederek sistem dizimleri terapisi
çerçevesinde her insanı kendi öyküsünün kahramanı
olarak görüyor ve onun o öyküyü yorumlama ya da
farklı yorumlama gücünü inisiyatifinde bulundurduğuna dikkat çekiyoruz. Hatta bu ifadeyi biraz daha
ilerletiyor, her insanın sadece bir mit kahramanı değil, birden fazla mitin, masalın aynı anda kahramanı
Doğum gibi, her eşik de zamanı geldiğinde bizi zorlayacak, bildiğimiz bir dünyadan bilmediğimiz bir
dünyaya geçmemiz için bize içten ve dıştan bir tepi
ile müdahale edecek. Yaşamın eşiklerine psikomitolojik açıdan bakış, öykümüzün değiştiği yerler olduğuna yöneliktir. Yani insan zaten bir aile öyküsünün,
nesillerinin getirdiği öykünün içine doğar ve kendi
öyküsünü oluşturmaya başlar. Her eşik ile öyküsü
boyut değiştirir ve yeni kahramanlar ile yeni gerçeklikler içinde hep yazılmaya devam eder. Hayata bir
mit kahramanı olarak başlayan insan sistem dizimleri terapisinin sınıflandırmasıyla doğum, çocukluk,
gençlik, genç-yetişkinlik, olgun yetişkinlik, yaşlılık ve
ölüm eşiklerinden geçerek kendi öyküsü içinde ilerler ya da kimi yerlerde takılı kalır. Tüm bu genel eşiklerden geçerken beraberinde pek çok alt eşik olarak
tabir edebileceğimiz evlilik, ebeveyn olmak, hastalık
ve şifa, kayıp ve kazanç, bağlanma ve ayrılık, kariyer
eşiklerinden de eşzamanlı olarak geçer. Psikomitoloji insanı sadece bir dönemi ile değil, çok nesilliğiyle
beraber onu tüm evrelerinin boyunca değişen, aynı
özün farklı ifadeleri olarak algılar.
Masalların ve mitolojilerin
külliyatının genişliği
düşünüldüğünde psikomitolojinin
henüz çok az şey söylediği ve tam
olarak bir bebeklik evresinde
olduğu aşikardır.
olduğunu iddia ediyoruz. Zaten bu iddia insanın çok
katmanlı ve aynı zamanda çok nesilli bir varlık olduğu gerçeğini düşündüğümüzde daha yerinde oluyor.
Tüm halkların mitolojileri cennet tasviri ile başlar ve
bu tasvir cennetten kovulma ile devam eder. Dikkatli
incelenirse bu temanın istisnasız her kültürde bulunduğu açıkça görülecektir. Başlangıçtaki cennette yaşayan insan çabasız her şeyi elde etmekte, ancak bir
süre sonra merak uyandıracak bir eylemden sakınması, sakınmaz ise cennetten kovulacağı uyarısı ile karşılaşır. Her zaman olduğu gibi ruhun merakı, bilme isteği bedenin ihtiyaçlarının önüne geçer ve insan yasak
olan eylemi yapar ve cennetten çıkar. Genel olarak
bu temayı içeren bir öykünün her kültür/zamanda olmasının nedeni, bu öyküden istisnasız bir şekilde her
insanın etkilenmesi olarak açıklanır. Çünkü bu tema
hepimizin başına gelen bir olayı sembolleştir ve sonrasını anlamlandırır. Bu olay, doğumdur.
Tüm bilinçdışı öykü serilerinin başında olduğu gibi
her birimiz hayata doğum ile başlarız. İçine doğdu-
Psikomitoloji çalışmaları içinde duyacağımız en
önemli kavramlardan biri de arketip kavramıdır. Arketip kavramını psikoloji litaratürüne ilk olarak Carl
Gustav Jung tarafından kazandırılmıştır. Kelime anlamı olarak ilk örnek demek olan arketipler insan düşünüşünü, duygulanımını ve dünyayı algılayışını etkileyen, şekillendiren ve bilinçdışı dünyada yaşayan,
Yeni Jungian tereapistlerin “güçlü akım” dedikleri bilinçdışı kaynakların kişiselleştirilmesidir. Jung kendi
çalışmaları sırasında gölge, yaşlı bilge, persona, anima ve animus gibi en bilinen arketipleri çalışmalarında dile getirmiş ve psikolojideki yerlerini belirlemiştir. Arketiplerin keşfi insan ruhunda yeni, bilinmeyen
ve insana sahip olduklarından çok daha fazlasını vaat
eden devasa bir iç dünyanın kapılarını açmıştır. Arketiplerin keşfi ile insan kendisinin bildiği sınırlarını
aşmaya yönelmiş ve ego’dan daha fazlası olduğunu
anlamıştır. Çünkü arketipler, iç dünyamızda bilinçli benliğimizden bağımsız çalışan pek çok iç gücün
kişiselleştirilmesi olduğunu ortaya koymuştur. Ar-
TSDE ki - Kasım 2014
49
PSİKOMİTOLOJİ
ketipler ile insan çok katmanlı bilinç dünyasını daha
net keşfetmiş ve kendisini, ailesine, ait olduğu kültüre, türünün tümüne ve hayatın tamamına bağlayan
karmaşık bilinçdışı bağlantıları tanıma ve deneyimleme fırsatı bulmuştur.
Jung ve sonrasında devam eden çalışmalar ile psikoloji insan ruhsallığı ve hayatı arasında Jung’un “bilinçdışını bilmeyen başına her gelenin kader olduğunu
zanneder” sözü ile ifade ettiği ilkeye daha fazla yaklaşmıştır. Arketipsel psikoloji zamanla Jung’un başlarda ifade ettiğinden daha fazla sayıda arketipin ruhsal
dinamikleri oluşturduğunu keşfetmiş, masalların ve
mitlerin içeriğinin çözümlenmesi ile analiz sürecine
giren insanların ruhsal çözümlemelerinin paralelliğini defalarca ortaya koymuştur. Bu keşif bir yandan
insana sağlıklı bir analiz sürecinin kapısını açarken
diğer yandan da masallar ve mitlerin birer psikoloji
metni olduğunu ortaya koymuştur. Böylelikle tüm
masal kahramanları ve farklı kültürlerde farklı ifade
şekilleri bulmuş olan tanrı, tanrıça, melek, peri, ejderha gibi fantastik karakterlerin insan ruhunun güçlerinin birer kişiselleştirmesi olduğunu, yani birer arketip
olduklarını idrak etmemize imkan vermiştir.
Masalların ve mitolojilerin külliyatının genişliği düşünüldüğünde psikomitolojinin henüz çok az şey
söylediği ve tam olarak bir bebeklik evresinde olduğu aşikardır. Bilinçdışı öykülerin hiyerarşisi düşünüldüğünde insan ruhunu anne karnından başlayarak
içinden geçtiği tüm evreler ile anlatan, onun krizlerini ve çözümlerini öykülendiren, kahramanlık ve
suçluluk duygularını besleyen, en kaba hislerinden
mistik boyutlara kadar ulaşan örgün bir külliyat ile
karşıya karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Düz beyaz bir
kağıda düzgün bir çizgi çizmek için bile bir cetvele
ihtiyacımız varken, insan ruhu gibi karmaşık ve tüm
zıtlıkları aynı anda bünyesinde bulunduran bir yapının gerçeklerini günümüz diliyle ifade etmek için
de bir cetvele ihtiyacımız olacaktır. Jung bu bilimsel
cetvele “tarihsel eşdeş” demektedir. Bu da güncel bir
bilimin gelişimi sırasında daha eski dönemlere ait bir
bilimin ilkelerini paralel bir izdeş olarak kullanmaktır.
Bu kabule güç veren ilke doğa yasalarının değişmezliği ilkesidir. Doğa yasaları hiçbir zaman değişmez,
insanlığın her döneminde farklı bir dil ve metot kullanılarak ifade edilmiştir. Aslında her nesil, kendisini
kendi anlayacağı dilden ifade etmiştir.
Psikomitlojinin modern/bilimsel psikoloji araştırmalarının arkasında ona cetvel olacak, tarihsel eşdeşlik
edecek olan kuram bilinçdışı öykülerdir. İnsan ruhunun arketipsel süreçlerini bir kez daha, yeniden,
ifade ederken, modern algı ile arketipsel bilincin birleşmesinin bir ürününü sunmaktadır. Elimizde kağıdımızdan daha uzun bir cetvel bulunmakta, bu bize
hem bir güven, hem merak hem de ruhun dehşetli
dünyasında Ariadne’nin Theseus’a sunduğu ip gibi
sağlam bir kılavuzluk sağlamaktadır. Campbell’in
dediği gibi, “macerayı tek başına göze almamız dahi
gerekmez; çünkü her çağdan kahramanlar yolu bizden önce gitmiştir; labirent iyice bilinmektedir; bize
kalan yalnızca kahramanın yolunun ipliğini izlemektir. Ve nerede bir nefret bulacağımızı düşünürsek
orada bir aziz/azize bulacağız; nerede bir başkasını
öldürmeyi düşünsek orada kendimizi öldüreceğiz;
nerede dışa doğru yol almayı umsak orada kendi
varlığımızın merkezine geleceğiz; nerede yalnız olduğumuzu sansak orada bütün dünyayla birlikte olacağız.”
Tüm bunları bir araya getirdiğimizde mitoloji insan ruhunun tüm coğrafyasını sunmakta, psikoloji insanı anlama, tanıma ve
yeniden düzenleme imkanı vermekte iken
PsikoMitoloji bütünleşme sürecimizde kendimizi anlamak, yaşamdaki yerimizi görmek
ve karşısında doğal rolümüzü üstlenmek için
bize kendi öykümüz ile yardım sanatını sunma imkanlarını taşımaktadır.
Hüseyin Şimşek
TSDE 7. İzmir Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
50
PSİKOASTROLOJİ
Psikoastroloji
Psikoloji alanında astrolojinin
kullanımı çok yeni bir yöntem değil
aslında. Psikoloji tarihinin en önemli
isimlerinden biri olan Carl Gustav Jung
birçok makalesinde, söylemlerinde
astrolojiden almış olduğu destekten
sık sık bahseder.
Astroloji, psikolog için önemlidir. Çünkü içinde, yansıtıldığını söylediğimiz bir çeşit psikolojik deneyim
barındırır. Bundan kastım, psikolojik gerçekleri, burçlar içerisinde bulmakta olduğumuzdur. Bu, ilk başta, psikolojik faktörlerin yıldızlardan kaynaklandığı
intibasını doğuruyorsa da, asıl olan, bu faktörler ile
yıldızlar arasında bir eşzamanlılık olduğudur. Bunun,
insan zihniyle ilgili çalışmalara ışık tutan önemli bir
gerçek olduğuna inanıyorum (...) - C.G. Jung, Prof.
B.V. Raman’a yazdığı 1947 tarihli mektubundan.
Bir doğum haritası kişinin tüm gerçekliğini en çıplak
hali ile gözler önüne sürer, o kişinin eylemlerinin ardında yatan gerçekleri, yaşam boyunca sahip olacağı
ve geliştirebileceği potansiyelleri, yaşamda kurduğu
her türlü ilişki halini nasıl bir kalitede gerçekleştireceğini ifade etmektedir. Aslında kişinin “Yaşam Kalitesi”
hakkında çok çarpıcı gerçekleri ortaya koymaktadır.
Özellikle de AY; kişinin ruhsal gelişimi, bilinçaltında
yatan konular, korkuları, endişeler, olası psikolojik
anlamda nelere yatkın olduğu, annesi ile ilişkileri,
ruhunun karanlık tarafı, duygusal gelişimi, annesini
nasıl gördüğü, annesi ile ilişkilerinin ne şekilde gelişebileceği, ilkel dürtüleri, kontrol edemediği tarafının ne olduğu, dişil tarafını nasıl ve ne şekilde kullan-
TSDE ki - Kasım 2014
51
PSİKOASTROLOJİ
bir girişimci ruhsunuz. Yalnız zaman zaman kendinize düşünme ve olayları irdeleme payı bırakmanız
olası zararlara karşı sizi koruyacaktır. Duygusal
anlamda çabuk öfkelenen bir yapınız olabilir.
İsteklerinizin hemen o anda olmasını istersiniz. Zaman zaman çocuk gibi tepkiler
verebilirsiniz, mesela hemen küsebilir ve
alınganlık yapabilirsiniz. Anneniz sizin
için her zaman güçlü, mücadeleci ve
size özgürlük ve özgüven aşılayan biri.
Bu hayatın mücadele gerektiğiniz ve
mücadeleler karşısında yılmamanız gerektiğiniz size anneniz öğretmiş. Yalnız
klasik anne-çocuk ilişkisinden çok aranızda daha dostvari, arkadaşça bir ilişki kurmuş olabilirsiniz. Burada anne ile
“Anne gibi” bir ilişkiden ziyade arkadaşlık
ilişkisinin kurulması göze çarpar.
dığı, kişiye duygusal olarak haz veren konuların ne
olduğu hakkında geniş bilgiler vermektedir. Ay kişinin başlı başına psikolojik dinamiklerini ölçümleme,
davranışsal eğilimleri konusunda da harika ipuçları
vermektedir.
Kişinin nasıl bir bağlanma modeline sahip olduğu,
bunu yaşamında nasıl kullandığı, nasıl bir aile dinamiğinden geldiği hakkında da ipuçları vermektedir.
Örneğin AY burcu yengeç olan bir kişinin haritasında
AY bir de kötücüllerle (Mars/Satürn/Neptün) kontak
halinde nasıl ailesinden ayrışamadığını ve hayatı boyunca ailesine karşı kurban pozisyonunda kaldığını
veya Ay burcu Oğlak olan birinin meşguliyetleri fazla olan bir anne yüzünden geliştiremediği duygusal
bağlanma yüzünden ikili ilişkilerde soğuk, mesafeli
ve duygularını ortaya koyarken nasıl zorlandığını çok
defa danışmanlıklarımda bizzat şahit olmuşumdur.
Bu yazıda sizlere, Ay’ın yerleştiği burçlar ve olası anne
ilişkileri hakkında minik ipuçlarından bahsedeceğim.
Ay burcunuz KOÇ ise;
Bir olayla karşılaştığınızda verdiğiniz ilk tepkiniz genelde stresli ve sinirli tepkiler verebilirsiniz. Duygusal
anlamda rekabetçi bir yapınız vardır ve hayat sizin
için adeta bir savaş alanı gibidir. Zaman zaman düşüncesizce çıkışlarınız ve enikonu düşünmeden bir
olaya atlayış şekliniz çevreniz tarafından çoğu zaman eleştiri almanıza sebep olsa da aslında siz tam
Ay burcunuz Boğa ise;
Duygular ve hisler konusunda tutarlı, inatçı ve sağlamcı bir yapınız vardır. Öncelikle kendinizi duygusal
anlamda güvence altında hissetmek isterseniz. Risk
almak beraberinde kayıpları da getireceğinden dolayı
pek ilgilenmezsiniz. Tutucusunuzdur, elindekilerin devamlılığını getirmeye çalışırken bir yandan da onları
sahiplenirsiniz. Sahiplendiğiniz için de kriz zamanlarında tutucu yanlarınız açığa çıkar. Annenizi, sahiplenici, koruyucu, besleyici bir kişi olarak algılarsınız.
Anneniz size bu dünyada maddi koşulların önemini
özellikle vurgulamış olabilir. Duygusal anlamda çabuk
sinirlenmemeyi ve sabrı annenizden öğrenmiş olabilirsiniz, lakin annenizde genel olarak mantıklı tepkiler
vermeye çalışan biri olabilir. Anne, sizi hayatın tehlike-
Bir doğum haritası kişinin tüm
gerçekliğini en çıplak hali ile gözler
önüne sürer, o kişinin eylemlerinin
ardında yatan gerçekleri,
yaşam boyunca sahip olacağı ve
geliştirebileceği potansiyelleri,
yaşamda kurduğu her türlü
ilişki halini nasıl bir kalitede
gerçekleştireceğini
ifade etmektedir.
TSDE ki - Kasım 2014
52
PSİKOASTROLOJİ
lunmaktadır. Anneden ve aileden ayrışma sorunları,
aileyi terk etmekte zorluklar yaşayabilirsiniz.
Ay Burcunuz Aslan ise;
Yaşam arenası sizin için keyifli, eğlenceli ve her anı
yaşanmaya değer bir alan. Kendinize duygularınızı,
ruhunuzu tatmin edecek bir meşgaleyi her zaman
çok rahat bulabilirsiniz. Eğer içinde bulunduğunuz
sosyal oluşumlarda yeterince ilgi göremezseniz ya
küser ya da dikkatleri üzerinize çekmek için kişisel
yeteneklerinizi ortaya koymaktan hiç çekinmezsiniz. Annenizi gözünüzde fazlaca büyütebilir ve onun
mükemmel, muhteşem bir kadın olduğunu düşünebilirsiniz. Özgüveninizin asıl kaynağı muhtemelen
annenizdir, çünkü onun da aynı şekilde kendine güveni oldukça yüksektir. Yalnız annenizi zaman zaman
bencil biri olarak algılayabilirsiniz.
li bir yer olduğunu ve bu yüzden de sürekli bir şekilde
kendinizi garanti altına almanız gerektiğine dair mesajlarla büyütmüş olabilir.
Ay Burcunuz İkizler ise;
Merak etmek, fikirler düşünmek, yaymak, iletmek ilk
hedefleriniz arasında yer almakta. Çok hareketlisinizdir, enerjiniz değişken olmakla beraber genel olarak
yüksektir. Duygusal ilişkilerde derine inme problemi
yaşayabilirsiniz, bu yüzden ilişki kurduğunuz kişiler
sizi yüzeysel veya sizin onları anlamadığından sıkça
şikâyet edebilirler. Hatta bu yüzden dışarıdan flörtçü
olarak algılanabilir, duygusal anlamda karşınızdaki
kişiye güven vermekte zorlanabilirsiniz. Siz kendinizi
öncelikle bilgi anlamında güvence altına almak istersiniz, entelektüel bir zihin kapasitesiniz vardır. Annenizi, zeki, zihinsel olarak sürekli meşgul ve bir şeylerle ilgilenen, krizler karşısında soğukkanlılıkla hareket
edebilen, sosyal, dışa dönük, bir kişi olarak algılayabilirsiniz. Anneniz size, yaşamda kendinizi korumanız
için bilgi yoğun bir şekilde bilgi sahibi olmanın ne
kadar önemli olduğu mesajını vermiş olabilir.
Ay Burcunuz Yengeç ise;
Hayattaki ilk yöneliminiz yakın olmak ve duygudaşlık
kurmaktır. Duygudaşlık kurabildiğiniz kişilerle ancak
çok iyi bir şekilde anlaşabilirsiniz. Bakmak, büyütmek,
beslemek, korumak, kollamak sizin işinizdir. Hayatınızda önem verdiğiniz herkesle ilgilenmeye çalışır,
onlardan gelen her tepki ve soruya yanıt vermek için
çaba sarf edersiniz. Siz oldukça düşünceli ve bu hayatta öncelikli hedefiniz kendinizi duygusal anlamda
güvence altına almaktır. Annenizi algılayış şekliniz ise,
şefkatli, aşırı koruyucu, kollayıcı ve iyi lezzetli yemekler yapan anne şeklinde olabilir. Sizin duygu dünyanızın gelişiminde annenizin oldukça önemli bir rolü bu-
Ay Burcunuz Başak ise;
Yaşam arenası sizin için sürekli düzenlenmesi, tertiplenmesi gereken ve kuralları olması gereken bir yerdir.
Kendinizi, duygularınızı, ruhunuzu ancak detay gerektiren işlerle uğraşıp ve bu işlerde başarı elde ettiğinizde tatmin olmuş hissedersiniz. En iyisi için çabalayan,
sistemli, rasyonel, detaylara hakim, zeki, düzenli, sakin, temkinli bir yapınız bulunmaktadır. Anneniz sizin
gözünüzde her an her şeye yetebilen, elinden her iş
gelen, hamarat, becerikli biridir. Yalnız sizin endişeli
ruh halinizin asıl kaynağı anneniz olabilir, lakin o da
aslında sizin gibi endişeli ve bardağın dolu tarafından
görmeye meyilli biri olmayabilir. Özellikle yoğun bir
temizlik, titizlik ve düzenleme ile ilgili olan davranış
modellerinizi annenizden almış olabilirsiniz.
Ay Burcunuz Terazi ise;
Yaşam arenası sizin için sürekli güzelliklerle dolu
veya sizin güzelleştirmeniz gereken bir yerdir. Kendinize duygularınızı, ruhunuzu ancak sanat, yaratıcılık gibi işlerle uğraşıp ve bu işlerde başarı elde ettiğinizde tatmin olmuş hissedersiniz. Estetik kaygıları
olan, ilişkilere önem veren, adalet duygusu gelişmiş,
uyumlu, objektif, entelektüel bakımdan gelişime
açık, orta yol bulucu, yaratıcı, zevk sahibi. Tek başınıza hareket etmeniz zordur ve duygularınızı, hislerinizi paylaşacak birilerini istersiniz sürekli. Yalnız kalmanız veya paylaşamamanız sizi ciddi mutsuzluklara
itebilir. Hayatınızda paylaşmak esastır. Anneniz sizin
gözünüzde genel anlamda sakin ve dingin bir kişidir. Hatta evde dengeleri en iyi şekilde koruyan kişidir. Huzur ve sakinlik onun için çok önemlidir, hatta
öyle ki yaşamında huzur ve uyumun bozulmaması
için kendinden bile çoğu zaman ödün verebilen bir
anneniz olabilir.
TSDE ki - Kasım 2014
53
PSİKOASTROLOJİ
Ay Burcunuz Akrep ise;
Genel anlamda meraklı ve oldukça araştırmacı bir
yapınız bulunmaktadır. Özgüvenli, mücadeleci, risk
alan, sezgileri kuvvetli, nüfuz edebilen, gizemli, dayanıklı, çekici, araştıran, tutkulu, krizle mücadele
edebilen, şartları korumaya çalışan bir kişiliksinizdir.
Sizin için bu hayatta ki öncelikli amacınız, daha doğrusu duygusal anlamda tatmininiz, zorlukların üstesinden başarı ile gelmekten geçer. Çünkü özellikle
duygusal anlamda krizlere çekilmeye veya bu krizleri
yaratmaya müsait bir yapınız vardır. Anneniz sizin
gözünüzde güçlü, küllerinden yeniden doğabilen,
oldukça meraklı ve hayatınızda olan biten her şeyi
fazlası ile merak eden, katı prensipleri olan ve bunlardan kolay kolay vazgeçmeyen bir şekilde olabilir.
Hatta sizin her şeyi bilme güdünüzün altında, annenizin bu yapıda olmasının bir etkisi bulunabilir.
Ay Burcu Kova ise;
Yaşam arenası sizin isyanların, sıra dışı olayların geliştiği, heyecan verici bir alandır. ‘Özgürlüğüm yaşam sebebimdir’’ tam da sizin için söylenebilecek bir
cümle. Uyum sağlamayı öğrenmek birincil hedeflerinizden biri olmalı. Çünkü siz, eksantrik bir yapıya
sahipsinizdir ve çevreniz bunu çok normal karşılamayabilir. Bu hayatta ki asıl hedeflerinizi tek başınıza, bireysel bir şekilde hareket ederek değil, içinde
olduğunuz sosyal gruplarla bir araya gelerek ancak
gerçekleştirebilirsiniz. Anneniz sizin gözünüzde; iletişim yetenekleri kuvvetli, sosyal, dışa dönük, hareketli ama duygusal anlamda mesafeli, sağı-solu pek
belli olmayan bir kişi olabilir. Annenizde sizin gibi
özgürlüğüne oldukça düşkündür, hatta sizin özgürlüğünüze düşkün olmanızın kaynağında anneniz yatıyor olabilir.
Ay Burcunuz Yay ise;
Genel olarak bilgiye aç, öğrenmeye açık, felsefi, vizyoner, iyimser, sporcu, hevesli, yeniliklere açık, amaç
duygusuna sahip, sosyal, meraklı bir yapınız bulunmaktadır. Yeni şeyler öğrenmeye ve deneyimlemeye
her an açıksınızdır. Farklı kültürler, farklı kişiler, farklı
şehirler, farklı ülkeler her zaman sizi cezbeder. Öncelikle sorumluluk almayı öğrenmeniz gerekmektedir.
Konsantrasyon sağlamayı ve elinizde ki olanakları
doğru ve etkin bir şekilde kullanabilmeyi geliştirmeniz gereklidir. Bazen duygularınızı oldukça abartılı ve
coşkulu bir şekilde ifade edebilirsiniz ve bu da eleştiri
oklarını üzerinize çekmenize neden olabilir. Anneniz,
bir insan olarak harika biri olabilir fakat anne-çocuk
ilişkisini yeteri kadar kuvvetli kuramamış olabilir, sizi
gereğinden fazla özgür ve de sizinle kurduğu ilişki
daha dostane olabilir.
Ay Burcunuz Balık ise;
Yaşam arenası sizin için her şeyin paylaşılması gereken, insanların birbirine yardım etmesi gerektiği,
evrensel sevginin herkesi bir gün özgürleştireceğine
inandığınız bir alandır. “ Sevgi tüm sorunları çözer
’’ tam da sizin için söylenebilecek bir cümle. Genel
olarak; hayalci, manevi tarafı kuvvetli, merhametli,
fedakâr, sanatsal, sezgisel, inançlı, esnek, romantik,
duygusal, sempatik-empatik bir yapınız vardır. Aslında çoğu zaman bu dünyaya ait olmadığınızı hissedebilirsiniz. Sizin hayatta ki öncelikli amacınız kendinizi
duygusal anlamda güvence altına almaktır. Yalnız sizin tatmin eşiğiniz birçok insana göre çok çok yukarıda olabilir. Acıma duygunuz oldukça gelişmiştir ama
dikkat etmelisiniz. Anneniz sizin gözünüzde sizin
gibi fedakâr, alıngan, hassas ve merhametlidir. Yalnız
anneniz size karşı aşırı bağlı veya bağımlı olabilir.
Ay Burcunuz Oğlak ise;
Yaşam arenası sizin için adeta disiplinli, kuralları olması gereken, mesafeli ve sürekli iş yapılması, çalışılması
gereken bir yer. ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’’ tam
da sizin için söylenebilecek bir cümle. Genel olarak
sorumluluk sahibi, hesap yapan, sağlamcı, mantıklı,
kurallarla çalışan, güvenilir, sabırlı, yalnız kalabilen,
sade, pratik bir yapınız vardır. Sizin pek duygularla
işiniz yoktur aslında, her şey belli teorik bir düzene
kurulmuştur. Sizin için çalışmak duygusal anlamda
tatmin olmanızı fazlası ile sağlar. Anneniz sizin gözünüzde güçlü; her zaman her sırrınızı paylaşabileceğiniz güvenilir ve sırları tutabilen bir anne. Yalnız sürekli
yoğun ve ilgilenmesi gereken işleri olduğundan dolayı sizinle duygusal anlamda bağ kurmakta eksiklikleri
olan biri olabilir. Sizin hayata karşı olan kuralcı yapınızın kaynağında anneniz olabilir.
Dinçer GÜNER
Astrolog - 8. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
54
TSDE DER ki
TSDE Başkanı Zararsızoğlu, Yunanlı meslektaşı Haritini Papakirillou ile
Türk-Yunan ihtilaflarında ailelerinde travmalar yaşamış her iki ulustan
katılımcılarla, tarihte yaşanan acı ve travmaların etkisinin dindirilmesi
ve ruhlarının derinliklerinde barışı hissedebilmeleri adına Atina ve
İstanbul’da Barış Seminerleri düzenledi.
Türkiye ve Yunanistan
Barış Seminerleri paylaşımları
Yunanistan’da dizimler yapmaya başladığımdan beri
Türkler ve Yunanlılar arasındaki çatışma ve düşmanlık konusu sürekli olarak karşıma çıkar. Bu yüzden
Türkler ve Yunanlılarla beraber dizim yapma fikri
içimde doğal olarak oluştu. Bu fikir hızla da gerçeğe
dönüştü. 18 Yunanlı Danışan bu fikri hayata geçirmeye çoktan hazırdılar.
Hazırlanma süreci çok gergin ve heyecanlıydı. Bize
doğru yaklaşan bilinmezle ilgili hem pek çok beklentiyle hem de korkuyla doluyduk. 14 Nisan geldiğinde halimiz tam da böyleydi... Uçağa binmeden önce
hepimiz el ele tutuşarak bir daire oluşturduk. Gruba,
hepimizin barışa sunacak iyi bir şeylerimiz olduğunu
söyledim ve Bert Hellinger’in şu sözlerini hatırlattım:
“Barışın başladığı yer bizim ruhumuzdur”, hepimiz
çok duygulanmıştık. Aynı zamanda büyük bir telaş
ve sabırsızlık içindeydik. Bunun tek sebebi Türk komşularımızla buluşacak olmamız değildi. Yunanlı danışanlarımın çoğu kendi atalarının anayurdunu ilk defa
ziyaret etmek üzereydiler. İşin aslı bu yolculuk bizim
için bir çeşit hac yolculuğuydu. Cuma akşam üzeri,
Mehmet bizleri karşıladıktan sonra ben de ona hediyemizi teslim ettim.
TSDE ki - Kasım 2014
55
TSDE DER ki
Etnik politik dizimler, sistem
dizimleri terapisinin, etnik
ve politik konularda yaşanan
sorunlarla ilgili uygulamalar yaptığı
bir alandır. Yapılan bu uygulamalar
ile ulusal ve uluslararası barışa da
hizmet edilmektedir.
yapmamaya karar verdik. Bir önceki günkü dizimler
hepimiz için fazlasıyla yeterli olmuştu. Bunun yerine
bütün gün süren bir paylaşım çalışması yaptık. Yaklaşık 20 Tük ve 20 Yunanlı katılımcı bu paylaşım sırasında, en derin acılarını dile getirme fırsatı buldu. Bu acı,
pek çok kuşak boyunca taşınmaya devam edilmiş bir
acıydı. Katılımcıların çok yavaş bir şekilde açıldıklarını gözlemleyebiliyorduk. Giderek daha neşeli ve
ulaşılabilir bir hale geliyorlardı. Pek çok önyargı da
giderek azalıyordu. Mehmet ve ben, küçük küçük
ama pek çok adım atmaya ihtiyacımız olduğuna karar verdik. Bu bir başlangıçtı.
Bu bizim çalışmamız için özel olarak yapılmış ve üzerinde 3 adet zeytin bulunan metalden bir zeytin dalıydı. (Bunu yapan sanatçı hanım durumu bilmeden
dala 3 zeytin koymuştu.) Zeytinlerden ikisi yan yana
ve biri daha aşağıdaydı. Bunun üzerine Mehmet’e
şöyle dedim:
Paylaşımımızın sonunda Pazar öğleden sonra bu ilk
buluşmamız sona erdi. Mehmet ayağa kalktı ve şöyle
dedi: “Yunanlıların buraya gelmeleri bir büyüklüktü.
Bunun için onlara önlerinde derin bir saygıyla eğilerek teşekkür etmek istiyorum. Lütfen bunu kabul
edin”. Sonra odanın ortasına geldi ve bizlerin önünde
derin bir saygıyla eğildi. Bunun etkisi o kadar büyüktü ki, katılımcılar birbirinin ardından ayağa kalkarak
hep beraber bu yaşananın önünde eğildiler. Bu herkes için olağanüstü güzel bir andı. Hepimizin ruhuna derinden etki eden, seslerimizi yumuşaklaştıran,
kalplerimizi ısıtan bir hafta sonu olmuştu.
“Mehmet, biz sana bir zeytin dalı getiriyoruz, barışın
bir sembolünü… Tıpkı çalışmamızda hep söylediğimiz gibi, ikiden her zaman bir üçüncü doğar. Bu iki
zeytin, Yunanistan ve Türkiye’yi temsil ediyor ve üçüncü zeytinse bizim dostluğumuz için konmuş olmalı...”
Gruptaki ilk tanışma turu sırasında yapılan paylaşımlar sırasında Mehmet, Müslümanların o hafta sonu
Muhammed’in doğum gününü kutladıklarını söyledi. Aynı gün Museviler için Pessach ve biz Ortodoks
Yunanlılar için Palmensonntag’tı. (Ne tesadüf, iyi
olan her şey üçtü!)
Beraber yapacağımız bir sonraki çalışmanın Atina’da
olacağına dair birbirimize verdiğimiz sözle vedalaştık.
Atina, 13 Mayıs 2006
Haritini Papakirillou
Uzman Psikolog - Psikoterapist
Aynı gün iki dizim yaptık. Alttan alta büyümüş yoğun
saldırganlık ve nefretin hızla gün ışığına çıkışını izlemek bizim için son derece üzücüydü. Allaha çok şükür ki grup için sağlam ve güvenli bir zemin oluşturmayı başarabilmiştik. Mehmet’in ve benim erkeksi ve
kadınsı enerjilerimiz çok iyi dengelenmişti. Böylece
gruptaki katılımcılar çok yavaşça ama güvenli bir şekilde kendilerini açabildiler. Sanki elimizde son derece narin, porselenden yapılmış ve açmakta olan bir
çiçek vardı. Kalbimizdeki istek tek olduğu için onunla
uğraşırken son derece özenli ve dikkatliydik: Birbirimizle buluşabilmek istiyorduk.
En derin temas, açıklık, saldırganlık, nefret, en derin
acı, yas, sevinç ve dostluk, iki farklı ulusun ve zihniyetin benzerlikleri ve farklılıkları, iki taraftan da akan ve
pek çok şeyi çözen gözyaşları… Hepsi vardı.
Buluşmamızın ilk gecesinde Mehmet ve ben de dâhil olmak üzere hepimiz içsel sınırlarımızın sonuna
ulaşmıştık. Ertesi gün Mehmet’le daha fazla dizim
TSDE ki - Kasım 2014
56
TSDE DER ki
Katılımcı sayısı, salon
imkânlarıyla mı sınırlı?
İlkinden beri haberim var barış
seminerlerinden. Ne yüksek bir
hizmet seviyesi...
Bu seminerleri, aile kökenlerinde etnik çatışmaların
travmalarını taşıyanlar için önemli bir imkân olarak
gördüm hep. Salon imkânlarının sınırlı olacağını düşündüğümden de, bu gerçek ilgililere öncelik tanımak için, başvurumu uzun bir süre ağırdan aldım. Ne
de olsa benim katılım nedenim; bu seminerin, enstitüden aldığım eğitime sağlayacağı katkıydı, ya da
ben öyle zannediyordum...
Akşam yemeği ve ilk gün, insanların nasıl da duygu
dolu ruhsal yaratıklar olduğunu düşünüp durdum.
Hepimizi içine alan bu düzlemi henüz kullanamadığımız bir internet ağı gibi algıladım. Yayılan bir harekete sahip olduğunu fark ettim ve insanlığın geleceği için umut duydum. Bu ağa olan bağlantımızı,
açıkça algılayabilecek hale gelmemizin biraz zaman
gerektiren bir gelişme olacağını da düşündüm.
Oysa seminer sabahı, Yunanlı yaşlı bir bayandan çok
daha kısa bir yol öğrenecektim. Son boş sandalye
onun yanındaydı, günaydın demeye hazırlanarak
oturmak için yaklaşmıştım. O birden ayağa kalkıp
heyecanla ve sıkıca sarılarak, yanaklarımdan öpüvermiş, parlayan gözleriyle öyle dümdüz bakmıştı
ki gözlerime, onunla olan bağımı ta içimde hissetmiştim. O, günaydın dememiş günü aydınlatmıştı.
Seminerin açılışı daha ilk başta yüreklerimizin kapılarını da ardına kadar açmış, iki ülke topraklarını,
bir zeytin fidanı için birleştirmiştik. Başka bir değişle; can aldığımız varlıklarımızı bir araya getirip, sevgi ekmiş, barışa yer, barışa yol açmıştık. Aramızda
konuşmadan bildik ki, bu fidanın kökleri hepimizin
kalplerine daima sarılı kalacak ve oradan beslenerek
büyüyecekti.
Çalışmalar dizimlerle devam ediyor ben hep aynı
noktada takılıyordum. Sorum hep aynıydı. Olaylar
kendi zamanlarına ve kendi kahramanlarına aittiler.
Olayların, zamanın ve kişilerin biricikliği ve yalnızca
kendi özel kombinasyonlarına ait oluşları, neden
gelip geçmelerine yeterli olamıyordu? Bazen habersizce bazen de bilerek bunları sahipleniyorduk. Peki,
olaylara dair bilgilerimizle ne yapmalı, bunun neresinde yer almalıydık?
İkinci gün. Travmaların yaşandığı yer isimlerinin söylendiği bir çalışma için, hep birlikte alana çıktık... Herkesin bir hikâyesi ve bir yeri var. Ben ne desem diye
düşünüyorum.
Zihnim düşüne dursun, İsim sanki ruhumdan çıkıyor,
Bozhane... Burası annemin köyü ve isimle beraber
her şey çorap söküğü...
Çocukluğumdan tanıdığım eski bir hikâye bu, duyduğum tek savaş hikâyesi... Kâh annem anlatıyor, kâh
anneannem, çocukluğumun masallarından biri adım
adım berraklaşarak akıyor zihnime...
Annemin babası Fethi dedem beş yaşındayken babasını kaybeder. Köyün ihtiyar heyeti, annesini,
köyde iyi bir insan olarak tanınan Mehmet Ali beyle
evlendirir. O zaman altı yaşlarında huysuz bir çocuk
olan dedem, onun eve gelişini bütün bir gün evlerinin camlarına taş atarak karşılar. Fakat Mehmet Ali
Bey, kısa zamanda küçüğün kalbini kazanır. Büyük
babaanne ve dedemle kurduğu yeni aile yeni meyveler de verir.
Yıllar sonra ülke işgal altındadır. Mehmet Ali Bey
yaşlanmış, dedem de yirmi yaşlarında, evli iki çocuğu olan genç bir baba olmuştur. Yunan askerlerinin
köylerine doğru geldiğini haber alan erkekler anne
babalarını, karılarını ve çocuklarını evlerinde bırakarak köyün etrafındaki dağlara çıkarlar. Bulundukları
yerlerden evlerini izleyerek, çok sınırlı olan güçlerini son ana saklamak zorundadırlar. Nihayet askerler
köye girer. Bir zaman sonra dedem evlerinin olduğu
yerden duman yükseldiğini görür. Havanın kararmasını zor bekleyerek ve bütün tehlikesine rağmen,
üzerine bir kadın kıyafeti alıp başını kapatarak, giz-
TSDE ki - Kasım 2014
57
TSDE DER ki
lice evlerine gelir. Ev yas içindedir. Her evde olduğu
gibi askerler onlardan da altınlarını istemişler ve evi
aramışlardır. İki katlı tahta evin orta sahanlığında bütün hububat çuvallarını döküp karıştırırlar. Tam bu
sırada kendisine hâkim olamayan Mehmet Ali Bey
tepki verir ve sonuç felaket olur. Büyük babaannemin, anneannemin ve o zamanlar bir iki yaşlarında
olan büyük dayılarımın yanında öldürülür. Kendinden geçen anneannem askere saldırır. Asker onu da
öldürmek ister, ancak daha rütbeli olan başka bir Yunan askeri buna engel olur. Altınları alarak giderler.
Dedemin gördüğü duman, Mehmet Ali Bey’i toprağa
verme hazırlıkları sebebiyledir.
Çocukluğumda bu hikâyeyi anneannemden bir kaç
kez dinlemiş, her defasında nemlenen gözlerinin onu
kurtaran Yunanlı asker bölümünde tekrar sevgiyle
doluşuna şahit olmuştum. Gerçekten şaşkındım...
Ailemizin geçmiş yaşamında Yunan savaşından bir
travma taşıdığımızın çok farkında olmayışımızın ve
bu gün kalbimizde buna ait yıkıcı bir duygu taşımıyor olmamızın, bu bir tarafıyla iyi, bir tarafıyla da
garip durumumun nedenlerini düşündüm. Ve ilkini
anında gördüm. İçimi burkan bir nedendi bu...
Mehmet Ali Bey’in gerçek büyük dedem olmayışı
yüzünden, ne onu ne de acıyı ailemizin kabul etmemiştim. Bu dışlamaya inanamadım. Büyük babaanneme ve dedeme, hayat içinde destek veren, onlar
tarafından çok sevilen ve varlığıma katkısı olan bir
insanı nasıl olmuş da aile fertleri arasında bile saymamıştım. Aile dizimleriyle yakından ilgilenmeme
rağmen, Mehmet Ali dedenin aidiyetini görememiş,
ondan hiç söz etmemiş, talihsiz ölüm hikâyesini de
aile travmaları arasında saymamış ve bunca zaman
kendime de yakalanmamıştım. Fark ettiğim diğer bir
neden de içimi aydınlatıyordu. Hikâye bize, savaş ya
da Yunanlılar için hiç yorum yapılmadan anlatılıyordu. Şimdi anlıyorum ki altı çizilen şey kaderdi. Sadece
bu talihsiz olay değil, ailedeki bütün travmalar, sakin
bir kabulle ve konu kader olduğunda anlatılır ya da
konu kadere getirilirdi. Nemlenen gözler silinir, çocukların saçları okşanır ve oyunlarımız devam ederdi.
Hiç beklenmedik bu şaşkınlığım sürüyor, bir yandan
da seminer sona yaklaşıyordu.
Son çalışmada, yerlere kadar eğildiğimizde, ben de
herkes gibi bütün mağdurların ve büyük dedemin
önünde eğliyor, onunla ilk defa ve ruhumla konuşuyordum. Kendisinin de anılacağı bu semineri kaçırmamam için, dedemin salonda bana da bir yer ayarlaması
çok hoşuma gitmişti. Sevgi gözlü komşum da torunu
için küçük bir iltimas. Bu buluşmayı kaçırsam gerçekten çok üzülürdüm. Seminerden Mehmet Ali dedeme,
Mehmet Zararsızoğlu’na, Haritini Papakirillou’ya ve
katılan herkese kalpten teşekkür ederek ayrıldım.
Önemli Not: Katılımcı sayısı ne salon imkânlarıyla sınırlı, ne de kararlarınızla bağlantılıdır.
İstanbul, 14 Nisan 2009
İpek Ghanbari
TSDE Ankara 4. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
58
TSDE DER ki
Zıt kutuplar:
KADIN ve ERKEK
Bir kadın ve bir erkek bir araya geldiğinde, bunun iki kişilik bir ilişki
olduğunu zannederler... Oysa her ikisinin arkasında görünmez
kalabalık bir ordu vardır...
TSDE ki - Kasım 2014
59
TSDE DER ki
İlişkilerin arkasındaki ordu, her ikisinin kendi içine
doğdukları (köken aile) aileleridir. Onlar bir araya geldiklerinde, ilişkiye ailelerini de beraberlerinde getirmişlerdir. Anne-babaları, kardeşleri, büyükanne-büyükbabalar ve onun/sizin bile tanımadığınız daha
yukarıdaki kuşaklardan aile üyeleri, unutulanlar, dışlananlar, reddedilenler vs... Birbirini çok seven iki insan
birbirine yakınlaşmaya çalıştıkça, bu görünmez ordu
devreye girerek ilişkiyi manipüle eder.
Bu kalabalık ordu, her aile sisteminde farklı bir biçimde çalışır ve etki eder. Eşlerden biri veya her ikisi
kendi köken ailelerinden bir yere kilitlenmiş olabilir.
Bu nedenle çiftler/partnerler ilişkide yaşadıkları çeşitli problemlerle geldiğinde: “İlişkide partnerine/
eşine yönelemeyen kim?”, “Kiminle çalışmalıyım?”,
“Her ikisiyle de ayrı ayrı çalışılmalı mıyım?” sorunu
sorarak kiminle çalışacağımı belirlerim. Çiftlerden
bazen biriyle çalışmak yeterli olabiliyorken, bazen
de her ikisiyle ayrı ayrı seanslarda; ikisinin kendi
köken ailelerinde kilitlendikleri noktaları saptar ve
her ikisinin aile sistemiyle ayrı ayrı çalışırım. Ve tıkanmaları aşmalarını, sağlıklı bir şekilde birbirlerine
yönelmelerini sağlar ya da ilişkinin gerçekten bittiğini kavramalarını ve olması gereken olgunlukla bu
ilişkiye veda etmelerine destek olurum.
Bir kadın danışanım “eşinin kendisini anlamaması,
ilişkide kendini değersiz hissetmesi, eşine ve eşinin
ailesine duyduğu yoğun öfke” şikâyetleriyle geldi.
Kadın-erkek ilişkisindeki yerine bakıldığında erkeğin kadına yani eşine rahatlıkla yönelebildiğini,
kadın danışanımın ise eşine bakmadığını/yönelemediğini gördüm. İçine doğduğu ailesiyle ilgili çalışıldığında; danışanımın 15 yaşındayken vefat eden
babasına yöneldiği o nokta da kilitlendiği ortaya
çıktı. Böylelikle eşine ve yaşamına tam anlamıyla
yönelemediği fark edildi. Bu durumla ilgili çalışıldığında ise, bir süre sonra rahatlıkla ve güvenle eşine
yönelebildi. İlişkisinde yaşadığı değersizlik ve öfke
duygularının kendi aile sistemiyle ilgili olduğunu
fark etti.
Bir yıllık evli başka bir çift; ilişkide birbirlerini suçlayarak, ilişkilerindeki çatışmalardan söz ettiler. Çift ilişkisine bakıldığında; ikisinin de birbirine yönelemediği,
kendi köken ailelerine yöneldikleri görüldü. İkisinin
aile sistemleriyle ilgili çalışıldı. Bu ilişkide ise, ilişkinin
yürümeyeceği her ikisiyle de ayrı ayrı seanslarda ortaya çıkmaya ve görünmeye başlamasıyla birlikte; acı
da olsa bu gerçeği kabul ederek, olgunlaşarak, sağlıklı bir şekilde bitirdiler ilişkilerini.
Kilitlenmeler ilişkiyi sınırlar ve çeşitli sorunların yaşanmasına neden olur... Bu kilitlenmeler ailemizin
geçmiş kuşaklarda yaşamış olduğu acılar, travmalar,
ölümler olabileceği gibi 1. kuşak anne-babamızla
da ilgili olabilir. Eşler kendi köken aileleriyle ilgili sorunlarını çözdükçe, ilişkilerinde karşılıklı daha rahat
iletişim kurarlar. Sevgileri ve ilişkileri olgunlaşır. Aynı
zamanda ilişkilerinde birlikte büyüme ve gelişme
şansını yakalamış olurlar.
Bir ilişkiyi hemen bir problem ya da zorlukta bitirmek
ne kadar sağlıksız ise yürümeyen yolunda gitmeyen
bir ilişkiyi sürdürmek de bir o kadar sağlıksızdır. Çiftler/partnerler ilişkiye dair herhangi bir sorunla geldiğinde onlara şunu söylerim; “çalıştığımızda ya daha
sağlıklı, güvenli ve sevgiyle bu ilişkiyi sürdürürsünüz
ya da daha sağlıklı, sevgiyle ve güvenli bir şekilde bu
İlişkilerin arkasındaki
ordu, her ikisinin kendi
içine doğdukları (köken
aile) aileleridir. Birbirini
çok seven iki insan
birbirine yakınlaşmaya
çalıştıkça, bu görünmez
ordu devreye girerek
ilişkiyi manipüle eder.
TSDE ki - Kasım 2014
60
TSDE DER ki
Kadın erkeği ya da erkek kadını
değiştirmeye çalışmamalıdır.
Bunun yerine farklılıklarını
zenginlik olarak görüp, keyif
almayı öğrenmelidir. Kadın ve
erkek aslında iki zıt kutuptur ve
ikisi birbirini tamamlar.
ilişkiye veda ederek, sizin için daha uygun partnerlere yönelirsiniz” derim. Bana geldiklerinde, çalıştığımızda bu ilişkinin daha iyi olacağı ve ilişkinin süreceği garantisini vermem.
Sevgiyle başlayan bir ilişkiye sevgiyle de veda edebilmeliyiz. Aksi takdirde öfkeyle ya da yıkıcı bir biçimde
bitirirsek, bir o kadar, o ilişkide takılı kalırız. Yeni bir
ilişkiye yönelmek zorlaşır, ya da yeni bir ilişkiye başladığımızda o ilişkinin yeni ilişki üzerinde görünmez
birçok olumsuz etkisi olur. Bu nedenle bir ilişkiyi nasıl
bitirdiğimiz, yeni ilişki için büyük bir önem taşır.
“İkili ilişkilerin görünmez kuralları vardır.”
İlişkide birinci temel kural; karşı cinsin farklılığını kabul etmek ve saygı duymaktır. Kadının erkeğini değiştirmeye ya da erkeğin kadınını değiştirmeye çalışması yerine farklılıklarını zenginlik olarak görerek,
bundan zevk almayı öğrenmesidir. Kadın ve erkek
aslında iki zıt kutuptur ve ikisi birbirini tamamlar.
Temelde erkek kendinde eksik olanı kadından alır, kadında eksik olanı ona verir. Kadın da kendinde eksik
olanı erkekten alır, erkekte eksik olanı ona verir. Bu
alışverişin her alanda gerçekleşmesi önemlidir. Maddi,
manevi, duygusal, ruhsal, cinsel ve zihinsel. Partnerlerin birbirleriyle alışverişleri arttıkça aralarındaki bağ da
güçlenir. Partner ilişkilerinde kadın ve erkek istediklerini yapma özgürlüklerini kaybetme endişesiyle çok
vermek ve almaktan sakınırlar. Partnerler birbirlerine
“senin ihtiyacın olan şey bende var ve ben sana bunu
vermeye hazırım, sende de benim ihtiyacım olan şey
var ben de bunu senden almaya hazırım” dediğinde
ilişkiyi geliştirmeye yönelik adım atmış olurlar.
İlişkide öğrenilecek ikinci temel kural; ailesel farklılıkların karşılıklı kabul edilmesidir. Kadının erkeğin
anne-babasını, ailesini olduğu gibi kabul etmesi ve
sevmesidir. Erkeğin de kadının anne-babasını, ailesini olduğu gibi kabul etmesi ve sevmesidir. Her iki
partnerin, birbirlerinin ailelerindeki farklılıkları kabul
etmesi, ilişkiye olumlu etki eder.
Sağlıklı bir çift ilişkisinin diğer bir kuralı da; partnerlerin her ikisinin de ailesinden belli bir uzaklıkta durması ve ailelerini geride bırakabilmesidir. Çiftlerle
çalışırken terapilerimde en çok karşılaştığım sorunlardan biridir, bu. Kadın ve erkek bir araya gelirken
en zorlandıkları şey, kendi içine doğdukları ailelerine
TSDE ki - Kasım 2014
61
TSDE DER ki
ruhsal olarak veda ederek onlardan uzaklaşabilmeleridir. Bu gerçek manevi bir kopuş değildir. Kendi ailesiyle vedalaşamayan, kendi ailesindeki tüm olumsuzlukları da ilişkiye beraberinde getirir. Bazı çiftler
ise evlenmişlerdir, ama ailelerini ruhsal olarak geri de
bırakamamışlardır. Bu da ilişkilerinde önemli pek çok
sorunun yaşanmasına neden olur. Özellikle çocuk
var ise, çocuklar üzerinden pek çok çatışma yaşanır.
Aslında çatışan kadının ve erkeğin aile sistemleridir.
İki partnerin de ailelerinden uzaklaşabilme becerisi,
kendi aralarındaki yakınlık derecesini belirler. Ailemizle aramızda belli bir mesafe koymayı beceremedikçe, partnerimize yönelmemiz ve yakınlık kurmamız zorlaşır. İlişki tehlikeye girer.
özelliklerimizi görerek bazı olumlu yönlerimizi abartırız. Bir süre sonra da karşılıklı olumsuz yönlerimizi
fark ederiz. İlişkide aşkla, sevgiyle birlikte olumlu/
olumsuz özelliklerimize rağmen birlikte kalabiliyor,
büyüyebiliyorsak birlikte olgunlaşırız. Sevgimiz de
olgunlaşır... İlişki derinleşir, aramızdaki bağ güçlenir.
Bizi bir araya getiren gizem ve etmen bir o kadar da
kolaylıkla uzaklaştırabilir... İlişkiler sorumluluk ister.
Aileye, ilişkiye birini daha dâhil etme genişleme zamanı geldiğinde de yeni bir tohum atılır. Kadının ve
erkeğin birlikte, yaşam verdikleri bebekleri... İlişki
yeni bir boyut daha kazanır, dünyaya gelen bebekle birlikte... Doğa kadını ve erkeği bir araya getiren
birçok gizemi ve sihri vermiştir. Gerisi kadın ve er-
Doğa kadını ve erkeği
bir araya getiren
birçok gizemi ve
sihri vermiştir. Gerisi
kadın ve erkeğin
ilişkide sorumluluğu
alması, birbirine
saygısı ve sevgisiyle
şekillenir...
Ailesiyle içsel vedalaşmaktan korkmayan, suçlu hissetmesine rağmen vedayı yaparak ilişkiye gelen ailesinin olumluluklarını da ilişkiye taşır, bu da ilişkiye
iyi gelir. Anne-babamızdan ruhsal olarak ayrılmayı
kabullenmek, suçluluk duygularımızla sırtımızı ebeveynlerimize dönebilmek gerçek bir “olgunluk” ister.
Aşk, sevgi, cinsellik... İlişkiyi başlatan görünmez pek
çok şey olmasına rağmen hormonların, kimyasalların etkisini de yok saymamalıyız. Doğa, pek çok görünmez kuralıyla birçok kadını ve erkeği bir araya
getiriyor... Bir arada tutuyor....Birbirinden uzaklaştırıyor... Seçimle, tercihle bir araya geldiğimiz için ilişki
karşılıklı duygusal, ruhsal alış verişle gelişir, büyür,
olgunlaşır. Bu nedenle kadın erkek ilişkisi karşılıklı
beslenmelidir, karşılıklı özen gösterilmelidir. İlk kimyasalların etkisiyle olumlu, hoş ve birbirine benzeyen
keğin ilişkide sorumluluğu alması, birbirine saygısı
ve sevgisiyle şekillenir... Bir ilişkide yüzde yüz kadın
yüzde yüz erkek sorumludur. Bir ilişki başladığında
ve bittiğinde ikisi de sorumludur. Genellikle bir taraf suçu diğerine atar ya da ikisi de birbirini suçlar.
Önemli olan herkesin kendi payına düşeni almasıdır.
Günahıyla sevabıyla... Genellikle her ilişki sevgiyle,
umutla başlar; hayal kırıklığıyla biter. Önemli olan
sevgiyle başlamak her şeye rağmen sevgiyle bitirebilmek, ilişkiyi neden yürütemediğimizi görmek ve
kabullenmek.....Gerektiğinde de bir uzmandan yardım alabilmek...
Fatma TOSUN
Psikolog - Psikoterapist
TSDE İstanbul 1. Egitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
62
TSDE DER ki
Heinrich Breuer ile geçen 7 gün
TSDE Eğitim programı dâhilinde, Heinrich Breuer ile
Hipnoterapi eğitiminde hem öğrencisi hem de danışanı olma şansına ulaştım. Kendisine geri bildirimimde de belirttiğim gibi “sükuneti, bilgeliği, terapist
duruşu ve şefkatli yaklaşımından” çok şey öğrendim.
Hepimizin yoluna ışık oldu. Her vakada farklı üslubu,
danışanlarının yüreğine dokunuşu, yaklaşımındaki
zarafet ve hâkimiyeti çok öğreticiydi. Danışanın karşısında değil, onunla yan yana, yürek yüreğe duruşu
ve samimiyeti; hipnozu ve hipnozla terapiyi “yöntemden ziyade bir kalbi yolculuk” haline getirdi.
Ben kendisine “sigara ile olan ilişkimi görmek” ricamı
ilettim. Burada klasik sigara bırakma yöntemlerinden bıkmış yaklaşımımla “sigaranın ne kadar zararlı
bir şey (!) olduğu” klişesini duymaktan daha öte bir
beklentide olduğumu sadece gözlerime bakarak hissettiğini ifade edebilirim.
Seansımız önce samimi bir sohbetle başladı. Sigaranın hayatımdaki anlamı, yeri ve birliktelik sıklığını
kendine has, hoş bir üslupla sordu. Burada sigaranın
gençlik dönemimde “erkek adam” olma konusunda
nasıl destekleyici bir unsur (!) olduğunu zannetmemi
fark ettim. Babama benzeme çabamı gördüm.
Bireysel görüşmemizden sonra bu sefer alanda tüm
bu unsurları yani kendimi, sigarayı, sigarayla olan
bağımı, babamla olan etkileşimi, bu bağı güçlendiren ve özgürleştiren unsurları görme imkânım oldu.
Alanda aramızdaki bağı kuvvetlendiren unsurların daha önce fark etmediğim bir maskemi görebilmeye
başladıkça - ayrışmaya başladığını izledim. Sigaranın,
içimde görmeyi reddettiğim “karanlık ve savaşçı” tarafımın farkına ve kabulüne vardıkça benden uzaklaşmaya başladığını görmek şaşırtıcıydı. Sanki görevini tamamlayan bir yoldaş gibi yolunu ayırdı.
Babamın, sigaradan uzaklaştıran unsurların ve bunun
sürekliliğini sağlayan temsilcilerin arkamda bir süre
desteğini aldım. Daha sonra ileriye adım attıkça omurgamın dikleştiğini ve rahatladığını hissettim. Alan
çalışmasından sonra karşılıklı oturup bir süre daha
sohbetimiz sürdü. Kendime bu ayrışma için biraz merhametli olmamı ve bir süre içimde bu ayrışmaya izin
vermemi tavsiye eden post hipnotik telkin süreciyle
seansımız sonlandı. Çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim.
Seans sonrası molada özellikle kendimi denemek
için yaktığım sigarayı içemediğimi fark ettim. Gün
içinde de denemelerim sürdü ancak telkinler doğrultusunda içimde bir değişim olduğunu hissedebiliyorum. Zaman içinde bedenin bilgeliği ile tam bir
dengeye geleceğine inanıyorum.
Bu vesile ile bu değerli Hipnoterapi eğitimini almamıza olanak sağlayan başta hocamız Mehmet Zararsızoğlu ve Yadigar Zarasızoğlu’na, eğitimi ve bu
özel deneyimi yaşamamı sağlayan Heinrich Breuer’e
şükranlarımı sunuyorum. Benim için çok kıymetli ve
öğreticiydi. TSDE ailesine teşekkürlerimle...
Dt. Turgay Köyağasıoğlu
TSDE İzmir 7. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
63
TSDE DER ki
Kadın
olarak var olmak...
Tüm var oluşun temelinde DİŞİ VE ERKEK sembolü bulunur. İlk var oluş
anında, nötr parçacığın, büyük patlamanın etkisiyle uzaklaşan, ayrışan
eril ve dişil parçacıklardır. O bir olma arzusu ile her ne halde olursa olsunlar
(bir)leşme duygusunu tutku halinde yaşamaya devam ederler.
Dişil parçacıklar(-) birbirlerine yarattıkları çekim kuvveti ile eril parçacığın (+) çevresinde bir yörüngeye
yerleşip, ahenk içinde dönmeye başladıklarında
atom parçacıkları oluşmaya başlar. Maddeye dönüşme ve var olma… ve ilk akretiplerin mini atomik
alanda… İLK DANSI, İLK VALSİ.
Bir atomik parça halinden, biz insanoğluna kadar
eşini bulma arzusu devam ediyor ve edecek. İlk o bütünlük haline dönme arzusunu, en minik yapımızdan
tetiklenerek yaşıyoruz ve yaşayacağız. Bu tetiklenme
bizim kontrolümüzün dışına çıkıp duygularımızı fütursuzca akmasını sağlayan bir enerji boşalması ile
bizi aşka götürüyor olabilir. Belki de var oluşun kaynağı olarak anlatılan aşk budur.
Zaman akışı dahi eril ve dişil yanı ile gece ve gündüz
olarak var oldu. Erkek gündüz, gece kadın akışındayken, Güneş erkek - Ay kadın ile sembolleşti ve var
olduklarından beri birbirlerinin peşinden koşmaya
başladılar. Bir gün buluşmak üzere. Merkezinde dönen çekirdek, çevresinde dönen elektron yapısallığı
güneş sistemlerine örnek oldu ve makro mikronun
yansımasında sonsuza süren bir var oluşlar akışı oluşturdu. Gece ve gündüz, Güneş ve ay, Kadın, erkek.
Bu nasıl bir infilaktır ki yaratıma geçişi ile ayrışmayı
başlatmış ve yaratılan her şey tezattı ile ayrışırken
buluşma arzuna kapılıyor, bir birinin peşinde koşarak yaşam planına katılıyor. Var olma bu yansımalarla
akıyorsa hayata bizim için bu düzlemde akıyor olabilir mi? Bu bize var oluşun yaşama dair verdiği kopyalar olabilir mi?
Belki merkezi güneş ile erkeğin duruş hali anlayabiliriz. Güneş çevresinde dönerken çekim kuvveti ile
kendi alanının hâkimi halinde. Çevresinde dönenler
ise, hâkimiyeti altındaki eş ve çocukları. Kadın kocasını yaşantısının güneşi olarak göremiyorsa, erkek
TSDE ki - Kasım 2014
64
TSDE DER ki
güneş gibi hem ısıtarak hem koruyarak hem de besleyerek hâkimiyetini kuramıyorsa o evlilik mutluluk
getirmiyor.
Güneş ve Ay, Erkek ve Kadın, Tanrı ve tanrıca mitlerinle bize masalsı akışlarıyla hep kadını ve erkeği anlattılar. Bunlardan ne anlamalıydık? Anlamamız gerekenleri anladık mı?
İlk erkek ve kadın, bu konuda ki bilgilerde en eski
kaynaklardan biri olan Tevrat’ta bir tutarsızlık göze
çarpıyor. Kutsal kitapta da “Ve Allah insanı kendi suretiyle yarattı ve onları erkek ve dişi olarak yarattı”
deniliyor. Ancak ilerleyen bölümlerde bu tezat ele
alınıyor: Tanrı Doğu’da Aden’de bir bahçe yapıyor.
Âdem’i oraya koyuyor ve yalnız kalmasın diye kaburgasından kadını yaratıyor. Talmud’a göre Âdem’le
aynı anda yaratılan kadının adı Lilith’tir. Çünkü başka
türlü kutsal kitaptaki bu tutarsızlığı açıklamak mümkün değildir.
Adem’in ilk eşi Lilith’e daha sonra yazarı bilinmeyen
9. ya da 10. yüzyıllara ait “Ben Sira Alfabesi”nde rastlıyoruz. Bu el yazmasına göre Tanrı topraktan Adem ve
Lilith’i yaratmıştı. “Kısa bir süre sonra birbiriyle kavga
etmeye başlarlar. Lilith şöyle der: Ben altta yatmak
istemiyorum. Ama Adem: Ben altta değil, üstte yatmak istiyorum, çünkü sen altta yatacak kişi olarak
belirlendin. Lilith ona: İkimiz de aynı haklara sahibiz,
çünkü ikimiz de topraktan yaratıldık. Ama ikisi de
birbirini dinlemez.” Bunun üzerine Lilith gökyüzüne
yükselerek kaybolur. Üç meleğin Lilith’i geriye dönmeye ikna çabaları işe yaramayınca, Tanrı, Âdem için
bu kez Havva’yı yaratır.
Yaşam sistemimizi, bize sunulan
mitsel hikâyelerin yarattıkları
akretipler ile bir düzen kurabilir
miyiz? Belki de mitler bize hayat için
kopyalar veriyorlardır. İlk yaradılış
mitlerini inceleyerek belki de temel
yapılanmayı oluşturacak erkek
kadın ilişkilerimizde modellemeler
yapabiliriz. Kim bilir, yaşamımızda
önemsiz saydığımız birçok önemli
nokta ve biz bu göz ardı ettiklerimiz
sayesinde mutluluk kaynağımızdan
uzaklaşıyoruz.
Yani Lilith merkezi güneşi olarak Âdem’i kabul edemez. Atomik yapımıza ters bir yaklaşım onları ayırır.
Belki de Âdem ona merkezi güneş gibi yaklaşamamış,
ilk âdemoğlunun dişisi ve erkeği mutluluğu yakalayamamıştır. Tanrı ona eş olarak, Âdem’in bir kaburga kemiğinden Havva’yı yaratmıştır, Âdem Cennet
bahçesine bekçi olarak gönderilmiştir. Bu bahçede
“Hayat” ve “İyi ile Kötüyü Tanıma” ağaçları vardır, bu
son ağacın meyvesini yenmesi Âdem’le Havva’ya
yasak edilmiştir. Yılana uyarak önce Havva, sonra da
Âdem bu meyveden yemişler, bunun neticesi olarak
da Cennet’ten kovulmuşlardır. Tevrat’ın başında ele
alınan bu konu aslında Asur kaynaklarından gelmektedir. Âdem ile Havva’nın Cennet’ten kovulması bize
ne anlatıyor, yasak elma nedir ve neyi sembolize ediyor? Şeytanın yılan halinde sunduğu meyve, iyiyi ve
kötüyü bilen ağaçtan olan meyve. Şeytan bir ürünü
kullanarak yaklaşıyor ilk ana-babamıza. Şeytan nefsi
TSDE ki - Kasım 2014
65
TSDE DER ki
kontrolsüzce kullanılmasına sebep olacak bir meyve
sunuyor ve bu iyi- kötü tanıyan ağaçtan. İyi ve kötüyü tanımak. Negatif-pozitif artık alana iyi ve kötü
olarak girmeye başlıyor. Var oluşumuzun kaynağı (-)
ve (+) iyi ve kötüyü sembolleşmeye başlıyorlar. Aslında ağaçtaki bu bilgi, insana geçmesi için yılan,
Yaradan’ın izni ile akıl çelen görevini yerine getiriyor
ve bilmediği bilgi için yasak elma ile beden bilgisi olmak üzere kayıtlanmak yediriliyor.
Bunu böyle düşünürsek Yaradan, bizim iyiyi ve kötüyü öğrenmemiz için bu dünya sahnesini mi kurdu?
Tüm akretiplerin temeli olan, nört parçadan ayrışan
artı- eksi ve bunun yansımaları olan kadın- erkek, siyah- beyaz, güneş- ay, anne- baba. Sistem dizimlerinin de ana düzlemi Anne ve Baba akretiplerin yaşam
sistemine yansımaları. Anne baba sistemlerine nasıl
yansıyorlarsa çocuklar da yaşamda o yansımalara
verdikleri tepkisel zanlarla oluyorlar.
Yaşam sistemimizi, bize sunulan mitsel hikâyelerin
yarattıkları akretipler ile bir düzen kurabilir miyiz?
Belki de mitler bize hayat için kopyalar veriyorlardır.
İlk yaradılış mitlerini inceleyerek belki de temel yapı-
lanmayı oluşturacak erkek kadın ilişkilerimizde modellemeler yapabiliriz. Kim bilir, yaşamımızda önemsiz saydığımız birçok önemli nokta ve biz bu göz
ardı ettiklerimiz sayesinde mutluluk kaynağımızdan
uzaklaşıyoruz.
Bir kadın için uyum sağlayabileceği bir merkezi güneş ile birleşmek, o kontrollü hiç de kolay olmayan
en minik parçasının tetiklediği duygularla erkeğine
çekilişini nasıl iyi bir düzlemde oluşturacak? Doğamızın kurduğu düzlem dışında mutluluk ve huzur
bulunmuyorsa bu düzlemi kendimizde nasıl oluşturmalıyız?
Fenomenolojik alana güvenerek bu düzeni yakalayabilecek bir dizim bize bu kopyaları sunabilir diye düşünüyorum. Sistemin en doğru düzlemi göstermesi
bize bunu yapabileceğimizi anlatabilir ama yaşamda
uygulama sadece hayatına sahip olan kişinindir. Kişi
isterse ve seçimini bu düzleme göre kalbinde sindirebilirse çözüm yaşama yansıyabilir.
Yurdaay ONARAN
TSDE İstanbul 6. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
66
TSDE DER ki
Apollon’un
telafi çabası
Eleştirel akıl bize kimden miras
kalmıştır? Gelin bu soruya cevap
bulma umuduyla, antik çağın
en sevilen tanrısı Apollon’nun
tanrıların dünyasından
insanların arasına düşüşünün
öyküsüne bakalım.
Duygusal yoksunluk içinde büyüyen Apollon yaralıdır; Apollon babası Zeus’a çok bağlıydı onun sevgisini ve ilgisini özlüyordu. Fakat Zeus Apollon’un, en
büyük oğlunun bir gün onu devirip iktidara sahip
olmasından korkuyordu. Dış görünüşünü gerektiğinden fazla kadınsı buluyordu ve onu sevmiyordu.
Onu durmadan eleştiriyordu. Apollon ‘un özlemi bu
tutum karşısında, biçim değiştirerek başka bir kalıpta
varlığını sürdürecektir.
Apollon dünyaya gelir gelmez annesinin çektiği acıların intikamını almaya koyuldu. Annesini yutmaya
çalışan Phyton’u okları ile öldürdü. Ancak yaratıklarından birinin öldürülmesi toprak ana Gaia’yı kızdırdı ve öfkeyle Apollon’un suratına çamur püskürttü.
Apollon, sezgi ve vicdanın simgesi bir tanrıdır. Vicdan azabı çeken tek tanrıdır. İdeali
mantıkla bulmak ister, yani diğer tanrılar gibi sabit ve mutlak değildir. Yaşam döngüsünde karakteri gelişir.
İnsanın Apollon’da sevdiği müzik,
sanat, şiirin tanrısı olması mıdır?
Yoksa yaşamında peşini bırakmayan travmaları mıdır?
Apollon, Zeus’un bir tiran
olan Leto ile kaçak aşkından
olmuştur. Hera bu ilişkiyi öğrendiğinde yeryüzünde tüm
kara parçalarına Leto’nun çocuğunu
doğurduğu karayı lanetleyip yok edeceği
tehdidinde bulunur. Leto gittiği hiçbir yerde
kabul görmez, üstüne üstlük Hera üzerine Phyton
denen canavarı salmıştır. Zeus oğlunun bir canavarın midesinde doğmasına müsaade etmez. Leto tüm
olanakları dener, döngüsünü tamamlamak üzere
olan bir yüzen ada Leto’yu kabul eder ve Apollon ile
ikiz kız kardeşi Artemis bu adada dünyaya gelir. Zeus
doğan çocukları ile hiç ilgilenmez.
Annesinin dehşet içinde geçirdiği hamilelik Apollon’un yaşamında peşini bırakmaz. Apollon’un sevgi
konusunda oldukça büyük sorunları olacaktır, Artemis ise aşkı reddedecek, hayatın sonuna kadar bakire kalacaktır.
TSDE ki - Kasım 2014
67
TSDE DER ki
Apollon ilk öfke nöbetini burada geçirdi. Karşısındakinin bilgelik tanrıçası olduğunu anlayınca geri
adım attı ve kendisine bilgeliği öğretmesi için nasıl
bir telafi yapabileceğini sordu. Gaia Phthia olarak adlandıracağı, Phthon’un anısına bir kehanet merkezi
kurmasını istedi. Apollon Delphi kehanetini kurdu
ve burada insanlara faydalı öğütler dağıttı. O kadar
başarılı oldu ki Olimpos ile rekabet eder hale geldi.
Apollon’da kendini feda etme kalıbının örneklerine
rastlamaktayız. Yüksek standartlar ve mükemmel olmak için çaba harcar ve başkalarına çok şey verir. İnsanları yanlış yönlendirmemek için çok titiz davranır.
Bilgelik için çaba harcar. Zedelenmiş sınırları, başkalarının ihtiyacı ile aşırı ilgilenmesine neden olur.
Apollon’un yaşamında ilişkilerinde bağlanma tarzını
yansıtan neler görüyoruz? Apollon kadınlar üzerinde
cazibesi olamayan bir tanrıdır. Sahip olduğu güzellik,
güç, zekâ, yetenek ve asalet ona hiç mi yardımcı olamamıştır? Bir insana, Koronis’e âşık olur. Koronis tanrısal aşktan başta memnun olur ancak kendine olan
sevgisini yitirmesine neden olacağını düşünerek Appolon ile arasına mesafe koyar. Sıradan erkeklerle beraber olur bir yandan. Bu ilişkileri 2 bilemedin 3 gün
sürüyordu. Apollon kadını kendisine bağlamak için
hamile bırakır ancak Koronis bir ölümlü ile evlenir ve
Apollon’a dönmez. Apollon terk edilme karşısında
dehşetli bir öfkeye kapılır Artemis’ten Koronis’i öldürmesini ister. Artemis kardeşinin dediğini yapar ve
rahmindeki çocuğu, Koronis’in karnını deşerek çıkar-
tır, Apollon’a getirir. Apollon bu yaptığından büyük
pişmanlık duyar. Oğlunu yetiştirmesi için iyi kalpli,
şefkatli, bilge, nazik bir Kentaur’a emanet eder.
Apollon’un baba tarafından terk edilme kalıbı burada tekrar eder. Terk edilme ve istikrarsızlık karşısında
geliştirdiği tutum, partneri uzaklaştırmak için bağlanmak ve bunun karşısında partner ayrıldığında şiddetle saldırmaktır. Apollon reddedici eşler seçer. Bir
su perisi olan Daphne, Apollon’un diğer bir aşk hikâyesidir. Eros’un kurşun uçlu oku ile vurulan Daphne,
aynı babası gibi Apollon’dan tiksinir. Daphne’nin aşkı
ile yanan Apollon, umutsuzca onu kovalar. Daphne
yakalanacağını anlayınca nehirden kendisini defne
ağacına çevirmesini ister. Apollon’un kalbi bir kez
daha acı ile dolar.
Apollon’un oğlu Asklepios, Chiron tarafından büyütülmüş ve çok başarılı bir hekim olmuştu. İyileşme
umudu olmayanlara yardım ediyordu. Tüm dünya-
Apollon kadınlar üzerinde cazibesi
olamayan bir tanrıdır. Sahip
olduğu güzellik, güç, zekâ, yetenek
ve asalet ona hiç mi yardımcı
olamamıştır?
TSDE ki - Kasım 2014
68
TSDE DER ki
dan insanlar onu görmeye geliyor ve karşısında diz
çöküyordu. O ise kendisinin bir tanrı değil bilim adamı olduğunu söyledi ve babası Apollon’a tapınmalarını istedi. Bu Apollon’a olan rağbeti daha da artırdı
ve Zeus’u rahatsız etti. Apollon, Zeus’tan oğlunu tıp
tanrısı yapmasını ister, ama kabul görmez. Asklepios ölü insanları da diriltmeyi başardığında Zeus
kıskançlıktan torununu, fırlattığı yıldırımla öldürür.
Asklepios’un, babası Apollon’a olan bağlılığı ve bütünlük uğruna aşırı çabası görülmektedir. Ölümsüzlüğü tanrıların tekelinden alıp insanlara bağışlamıştır. Haddini aşmış ve bu sebeple cezalandırılmıştır.
Apollon düşünülemeyecek kadar öfkelendi. Çok derinden yaralanmış, içinden bir şeyler kopup gitmişti.
Nefretini mantığı ile çelikleştirdi. Babasına karşı bir
ayaklanma tasarladı. Apollon her şeyi etraflıca düşünürdü. Dengeler ondan yanaydı. Ancak daha önce
Hera ile gizli görüşmeler yaptığı ve diğer tanrılarla
anlaştıkları ayaklanma başarısız olmuştu. Zeus’un
üzerine çullanıp yüz düğümle onu etkisiz kılmışlardı. İşkence etmişlerdi. Ancak Thetis Zeus’a âşıktı, Hades’ten yüz kollu Briareos’u yardıma çağırmışdı ve
Zeus kurtulmuştu. Ceza olarak dünyaya gönderilmişti. Apollon ve Poseidon Troya kralına, şehrin surlarla
çevirmesinde 8 sene amelelik yapmışlardı.
Apollon bu sefer daha dikkatli idi. Zeus ‘un silahı olan
yıldırımları üreten kiklopları okları ile öldürdü. Zeus
zayıf düşmüştü. Acı çeken Zeus kuşak kavgasını ortadan kaldırmak istiyordu. Apollon için korkunç bir son
düşündü. Cehennemin en ücra ve en karanlık yerine
Sisyphos’un yanında cefa çekmeye gönderecekti. Diğer tanrılar razı olmayınca dünyaya, Kral Ademos’un
yanına gönderildi. Apollon’un her iki başkaldırışı da
hüsranla biter. Zeus tarafından cezalandırılır, tanrılar
katından kovulur ve reddedilme travması tekrarlar.
Apollon, Ademos ile sarsılmaz bir dostluk kurdu. İnsanların acıları, kaderleri ve sıkıntıları hakkında bilgi
sahibi oldu. İnsanları çok daha iyi anlıyordu. Dünyada
geçirmesi gereken zaman dolduğunda Admetos’a
zamanı gelince senin canını almam için Moiralar
bana emir verecekler. O zaman senin yerine ölmeyi
kabul edecek birini bulursan onun canını alacağım.
Senin de yaşamana izin vereceğim der. Bunun ne kadar tehlikeli bir iyilik olduğunu anlayamamıştı. Daha
öğrenmesi gereken çok şey vardı. Bu hikâyeden acı
bir ders alacaktı.
Apollon’un ailesinin kökeni
dengesiz, istikrarsız, istismarcı,
soğuk ve reddedicidir. Travmatik
çocukluğu yakın ilişkilerden
kaçınma ve uzaklaşma eğilimi
yaratmıştır.
suzlara ölüm dağıtır. O çobanların tanrısıdır, fakat ona
en yakın olan hayvan kurttur.
Ailesinin kökeni dengesiz, istikrarsız, istismarcı, soğuk ve reddedicidir. Travmatik çocukluğu yakın ilişkilerden kaçınma ve uzaklaşma eğilimi yaratmıştır.
Yaşadığı bu durumu telafi edecek sağlıklı karşı koyma çabalarını görmekteyiz. Gerçekte toplumda takdir gören birçok kişi medya starları, politik liderler,
zengin iş adamları aşırı telafi edicilerdir. Davranışlar
duruma orantılı olduğu ve başkalarının duygularını
hesaba kattığı sürece, bu davranışın arzu edilebilir bir
sonuca götürmesi beklenir. Aşırı telaficiler karşı saldırı
içinde takılı kalırlar, bu nedenle davranışları genelde
aşırı, düşüncesiz ya da verimsizdir. Çocukken değersiz hissederlerse erişkin olduklarında mükemmel olmaya çalışırlar. Çocukken boyun eğiciler ise yetişkin
olunca herkese karşı gelirler. Suistimal edilmişlerse,
başkalarını suistimal ederler. Kendine güvenen ve
kendinden emindirler. Ancak altta yatan patlamaya
hazır travmanın baskısı altındadırlar.
Mehmet Akif Günel
TSDE İstanbul 8. Eğitim Grubu
Apollon diyalektik bir tanrıdır. Bir yandan vadesi dolanları okları ile öldürürken, diğer yandan sağlık dağıtmaktadır. Liri’nin tellerinden insanlara ümit veren
güzel müzikler yayılırken, aynı teller yayında umut-
TSDE ki - Kasım 2014
69
TSDE DER ki
Bayramda buluşma...
Eğitimler boyunca içimizdeki çocuklar, içimizdeki
çocukların anne babalarının çocuklukları, maskelerimiz, gölgelerimiz, ruhumuz, özümüz, atalarımız,
üstlendiklerimiz, taşıdıklarımız, potansiyellerimiz,
travmalarımız, dirençlerimiz, nevrozlarımız, psikozlarımız gibi birçok yönümüzle karşılaştık, çalıştık. Birçok Aile dizimi çalışmasına katıldım, birçok kez soy
ağacı meditasyonu yaptım, yaptırdım. Benim için
doğum ve bağlanma travmaları çalışmaları yapıldı.
Hepsi beni yavaş yavaş çocukluğumun karanlık algısından ayrıştırmayı sürdürdü. Hiç birinde yazının
sonunda söyleyeceğim etkiyi yaşamadım.
Eğitimimizin başında hocamızın yaptırdığı ilk aile
meditasyonu çalışmasında onun ‘’siz onları görmemiş ve tanımamış olsanız bile onlar orada vardı, yaşadı ve size gelen hayatı taşıdı’’ gibi bir cümle beni
çok mutlu etmişti. Etkisi bir hafta kadar sürmüş sonra
eski algıma yakın hale geri dönmüştü. Demek benim
anneannem ve dedem varmış diye sevinen içimdeki
altı yaşındaki kız çocuğuydu.
O kız çocuk köyünde ana diye seslendiği annesinin
de annesi olabileceğini, ona anneanne dendiğini
okuma yazma öğrendiğinde fark etmiş ve annesine
sormuştu. Benim anneannem nerede diye? Annesi
derin acı ve yoksunluk yoğunluğuyla gözleri dolarak
‘’ben ana baba görmedim ki siz anneanne göresiniz”
deyince bir daha hiç sormamıştı. Annesini bu kadar
üzen şeyi bir daha hiç sormamıştı ve başka zaman-
larda anneanne ve dede hakkında konuşulduğunu
hiç duymamıştı.
Kurban Bayramı nedeniyle teyzemin kızıyla bayramlaşmaya gittiğimde duyduğum şey annem ve anneannem arasındaki bağlantıyı ilk kez gerçek olarak
hissettirdi içimde.
Annemin eziyetli köy hayatı, bizden bile gizlediği
sessiz gözyaşları, içinde zaman zaman yoksulluk,
desteksizlik ve şiddet vardı. Bazen bir komşusuyla
dertleşirken gidecek hiç yerim yok, kaçıp gidesim
var dediğini duyduğumu fark ederse beni hemen
oradan uzaklaştıracak bir iş verir ve tüm sıkıntısına
rağmen bir gün bile bizim yanımızda babamızı çekiştirip ondan yakınmazdı. Annem, babam, abim ve
erkek kardeşimden oluşan ailenin içinde aramızdan
zamansız ayrılmış ve hiç konuşulmayanların görünmez ağırlığıyla ben de görünmez olmayı başarmış
bir çocuktum. Şimdi bile kızım, anneme “anneanne
benim annem nasıl bir çocuktu?” diye sorunca ‘’bilmem ki onun varlığı yokluğu belli olmazdı, kendi
kendine büyüdü gitti, hiç eziyeti olmadı” der. Benim
içinse çocukluğum sadece kocaman bir karanlık.
Arada fotoğraf karesi gibi bir kaç görüntüden başka
da bir şey hatırlamıyorum.
Annemle ilgili onun sessizce katlanma gücüne ve ruhsal dayanıklılığına hep hayran kalmışımdır. Anneli babalı büyümeme rağmen içimde bir yerde bu hayatta
TSDE ki - Kasım 2014
70
TSDE DER ki
kimsem yok algısıyla yaşayıp anne babamdan gelen
sevgiye set oluşturduğumu, babamın babasızlık annemin anne ve babasızlık algısını, bunlarla bağlantılı
diğer yaşanmamış duyguları üstlendiğimi, dizim bilgilerinden sonra görebiliyorum. Ve onlar da arkadaki
neslin travmalarının izlerini taşıyan çocuklardı.
Teyzemin kızı biz küçükken annemin gördüğü şiddet
sonrası sessiz gözyaşı döktüğü bir durumda görmüş
ve ona sormuş. ‘’Teyze sen niye bu kahrı çekip duruyorsun. Bak annem de yalnız (teyzem 24 yaşında dul
kalmış) abla kardeş kendinize bakarsınız demiş. Annem de ‘’benim anam, babam öldükten sonra çok
perişan oldu. İnce hastalığa tutuldu. Hasta olduğu
için o zaman önerilen perhiz nedeniyle beslenemedi.
Canı istediği halde yanında kaldığı kardeşleri ve ninem herhalde perhize uymak için ondan iyi gelecek
yiyecekler esirgendi. Ben on dört yaşında nişanlanınca bana ‘’kızım gittiğin yerde ölüp gebersen de geri
buraya dönüp gelme burada adamı aç öldürüyorlar’’
dedi. Kısa süre sonra da öldü. Ben anama söz verdim,
gidemem, çocuklarımı babasız büyütemem” demiş.
Duyduğum cümle ile anlatılan durum annem ve anneannem için çok trajik olduğu halde benim içimde
üzüntü ve sevinç gözyaşlarını aynı anda akmasına yol
açıyordu. Birden tüm çektikleri karşında annemin dayanıklılığını anneanneme verdiği sözden aldığını fark
ettim. Anneanneme ait duyduğum bir cümle onu ve
annemin de annesi olan çocuk olduğu durumunu ilk
kez bu kadar gerçek kıldı içimde. Tüm hayatım boyunca anneannemin gerçekten var olduğu duygusunu
ilk kez yaşadım. Kalbimden anneme ve anneanneme
sıcak bağlantının varlığını ilk kez böyle canlı hissettim.
Anneme, babama her iki taraf atalarıma ve yaşamlarına, acılarına ve ölümlerine derin saygı ve şükranlarımı sunuyorum.
Ümran KEL
TSDE İstanbul 3. Eğitim Grubu
TSDE ki - Kasım 2014
71
TSDE DER ki
“SIRADANLIK” a karşıyken,
“Sıradanlık” a doğru…
Kim bilir, yaşam bizi belki daha
çocukluğumuzdan itibaren
programlıyor. “Diğerlerinden önde
olmak” , “farklı olmak” ve “sıra
dışı olmak”. Belki de bunların bir
“erdem” olduğuna doğru kodlanıyor,
başarıya yaklaşmayı hedefliyoruz.
“Sıradan” a hayranlık duymuyor,
“sıradan”ı anlamadan, bakmadan
geçiyor ve belki de küçümsüyoruz.
Belki de tüm bu çaba, “sıradanlık” a karşı. Belki de yazdığım her yazıda olduğu gibi, günlerce düşünme, o bir
türlü gelemeyen ilk cümle de “sıradanlık” a karşı. Bir sanatçının farklı bir eseri karşısında yaşadığı o inanılmaz
mutluluk da, yarattığı eserin “sıradan” olmadığı için.
“Sıradan” bir tablonun önünde hiç durmadan geçmemiz, “sıra dışı” bir tablonun önünde büyülenip kalmamız “sıradanlık” a nasıl bir anlam yüklüyor değil mi?
Kim bilir, yaşam bizi belki daha çocukluğumuzdan
itibaren programlıyor. “Diğerlerinden önde olmak” ,
“farklı olmak” ve “sıra dışı olmak”. Belki de bunların
bir “erdem” olduğuna doğru kodlanıyor, başarıya
yaklaşmayı hedefliyoruz. “Sıradan” a hayranlık duymuyor, “sıradan”ı anlamadan, bakmadan geçiyor ve
belki de küçümsüyoruz.
TSDE ki - Kasım 2014
72
TSDE DER ki
Günümüz dünyasında gittikçe artan bu kodlamada,
yaşama kodlanmıyoruz, Nazım Hikmet’in dediği gibi,
Oysa defalarca sormuşlardı: Büyüyünce ne olacaksın
diye; “mutlu” diyemedik. Çünkü, çocuktuk; akıl edemedik. Ve ardından, tıpkı Murathan Mungan’ın dediği gibi, “çocukluğun kendisi kısadır, ömrü uzundur”.
(Şairin Romanı)
İşte bu uzun ömürlü çocukluk yaralarıyla uğraşıyoruz. Çocukken YAŞAM’a kodlanmıyoruz ki…
Ve bir gün, bu mücadeleden yorgun düştüğümüzde,
“sıradanlık “adına arayışlara gidiyoruz. Sanki “sıradanlık” yıllardır taşıdığı o olumsuz anlamını yitiriyor
ve yaşam sana, bir şekilde, acıyla, hastalıkla, bir travmayla “dur” diyor.
O zaman ne hoş geliyor kulağa, “sıradanlık”. Ulaşılmak istenen bir amaç oluyor. Öylesine yanı başımızdayken, dönüp bakmadığımız “sıradanlık” koşturuyor bu kez peşinden. Ne zor oluyor “durabilmek”.
Yaşamla belki de ilk kez göz göze geliyoruz. Kendi
hayatımıza ilk kez acılarla, çocukluğumuzla, hastalıklarımızla dışarıdan bakıyor ve ilk defa “ bütün bunlar
benim” diyebiliyoruz.
Tasavvuf’un önde gelen temsilcilerinden Mevlana ve
Yunus Emre gibi düşünürler yıllardır bunu anlatmaya çalışmamışlar mı insanlığa? Tasavvuf Felsefesi’nin
temeli de, insanın kendi özünü tanıma tecrübesine
dayanmaz mı? Tasavvuf’a göre, bu dünyada bulunma nedenimiz, manevi anlamda tekâmül etmek ve
kalbimizin derinliklerinde saklı olan şifreli mektubu
çözmektir. Belki de Tasavvuf’un “kâmil insanı” “sıradanlık” haline ulaşmış insandır.
Yunus Emre’nin dizeleri gibi, “ Sen doğru ol da, varsın
sanan eğri sansın. Lakin sakın unutma ki; sen kendini
bir şey sanmadığın sürece doğru insansın.”
Mevlana’nın bir sözü “ Bilmek başka, bulmak başka,
olmak daha başka”.
Taoculuk adı verilen iki bin yılı aşkın felsefeye kulak
verirsek eğer, bu felsefenin temel hedefi kişinin içinde bir bütünleşme ve uyumun sağlanması. Taoculuk
felsefesine göre; kendini beğenmişlik ile kendinden
çok fazla söz etmenin (egotizm) tüm uyumsuzlukların kökü ve bu yüzden insanın çektiği acıların ana
nedeni. Taocular, “ eylemsizlik” halini uygularlar. Eylemsizlik, pasif bir durum değil, daha çok eylemin incelikli bir şeklidir. Burada ortak bir benzetme olarak
suyun yolu kullanılır.
Su yumuşak akışıyla inatçı kayaları oyar,
Aynı şekilde yaşam akışıyla
çözülmeyecekleri çözümler:
Ben öğrendim ki vermek, yeniden
geriye gelmektir
Ama bu sözcüklenmemiş ders,
Bu basit örnek,
İnsanlara uygulanınca yitirilir.”
-Lao Tzu
TSDE ki - Kasım 2014
73
TSDE DER ki
Gülmek öğretiliyor, gönül gözüyle
bakmak öğretiliyor ve “sıradanlık”
öğretiliyor. Ama belki de zamanı
gelmeyince, kişi “olmayınca” ve
belki de acılarıyla hesaplaşmayınca,
olmuyor, hiç olmuyor...
Koşar adımlarla ilerlerken, bu maratondan kimimiz
sıyrılıyor, bir ara veriyor ve belki de kendimizi meditatif yaşam biçimine, Hint Felsefesinin yokluk içinde
gülen gözlerine ya da küçük bir kasabada “sıradan”
bir yaşama bırakıyoruz. Ve günümüzün en popüler
yöntemleri, “kişisel gelişim”lere bırakıyoruz. Hepsi ne
adına, “sıradanlık” adına.
Ve ne yazık ki, bazen, farklı maskeler takıyoruz yüzümüze. Gülmek öğretiliyor, gönül gözüyle bakmak öğretiliyor ve “sıradanlık” öğretiliyor. Ama belki de zamanı gelmeyince, kişi “olmayınca” ve belki de acılarıyla
hesaplaşmayınca, olmuyor, hiç olmuyor. Gülüşler,
yapmacık olmaktan öteye gidemiyor. Belki de sanatçılar da “sıradanlık” a giden yolculuğunu eserleriyle
yansıtıyor. Acılarını, sancılarını boşalttıktan sonra, bir
bilinç evresinden diğerine eserleriyle geçebiliyor. Kim
bilir, sanatçı da, o nevrotik yaratıcı çığlıklarının ardında, bir olgunluk dönemine giriyor. Bu kez, kendini beğendirme, kabul görme, onaylanma adına yaratmıyor
eserlerini. Belki de, o “sıradanlık” halinde hiçbir şey
üretemiyor. Kim bilir Mimar Sinan’ın “Ustalık “ eserim
dediği Selimiye Camii’nde de, Mimar Sinan’ın içinde
de, nasıl bir ilerleme oldu. Mimar Sinan’ın sanatçı arayışının da huzura ermesi olmasın Selimiye Camii? Ya
da en nevrotik döneminin bir şaheseri mi? Edebiyata
gelince, yazarın o mutsuzluğundan, arayışından dökülen kelimeler de bir gün, bir hal bildiren “sıradanlık”
a ulaşabiliyor. Kendisine bile itiraf edemediği sıradanlığı arayan yazar, bir gün bir “ustalık” kitabını çıkarıyor.
Galiba “Siyaset” ve “ Sıradanlık” hiçbir zaman bir araya gelemiyor. Politika, ergen bilinciyle ve machiavellist bir yaklaşımla besleniyor. “ Sıradanlık” kavramını
özümseyen bir insan mı politikaya girmiyor, yoksa
politika mı “sıradanlık” ı reddediyor. Evet, aslında
“sıradanlık” a karşı aldığımız yol, kendimize doğru
yaptığımız bir yolculuk. İçimizdeki ergen ve çocuk
bilincinin yaralarını görmek, fırtınalarını dindirmek
ve Mevlana’nın dediği gibi, isyanlarımızın aslında, bir
imtihan olduğunu görebilmek. Sıradanlık, yaşama
tevazuyla bakabilmeyi de gerektiriyor. Bu konuda
Jung ile Freud arasında geçen şu olayı nakletmek istiyorum. Analitik Psikoloji kitabından, Jung, gittikçe
Freud’u etkiliyordu; Freud ona sımsıkı yapışmış, bir
türlü bırakmak istemiyordu. 1909’da birlikte Amerika’ya konferans vermeye giderlerken, yolda birbirlerinin düşlerini incelediler. New York’ta Freud, Jung’a
karşı kişisel sıkıntılardan söz etti. Jung, Freud’un görmüş olduğu bir düşünü daha açmasını, açıklamasını,
başka çağrışımlarla zenginleştirilmesini söyleyince,
Freud, “ Başka bir şey söylemem. Sonra otoritemi yitirmiş olurum” dedi. Jung, bu sözü hiç unutmayacaktı, çünkü bu sözle Freud, Jung’un gözünde otoritesini yitirmişti bile.
Evet, gerçek bir tevazu gerektiren “sıradanlık” ne kadar
zor bir nokta. Kıyısında, etrafında yamacında dolaştığın ve belki de hiç ulaşamayacağımız bir nokta. Ve son
sözü Hermann Hesse’ye bırakıyorum. “Bugün bir insana bu dünyada kendisine giden yolda adım atmaktan
daha zor gelecek hiçbir şey olmadığını sezinliyorum.”
Mine TÜRKİLİ
Gazeteci - TSDE İstanbul 6. Eğitim Grubu
Gelelim Politika, Siyaset Bilimine, Niccolo Machiavelli, “İktidar ya talih ya da erdemle ele geçirilir “ derken
neyi kastediyordu? Prens adlı kitabında Machiavelli
bunu şöyle dile getiriyor; “Bir prensin sözünün eri olmasının ve hile yapmayıp dürüst bir yaşam sürmesinin ne denli övülesi olduğunu herkes bilir; bununla
birlikte deneyler, verdikleri sözü fazla önemsemeyen
kimi prenslerin günümüzde büyük işler başardıklarını, yaptıkları hilelerle insanların akıllarını çeldiklerini
gösteriyor; bunlar sonuçta, dürüstlüğü benimsemiş
olanlara üstün gelmişlerdir.”
TSDE ki - Kasım 2014
74
Download

TSDE ki dergi