…..
“En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev
biçimine sokmadıkça, hep egemen kalacak
kadar güçlü değildir”
Jean Jacques Rousseau
Devlet Nedir ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır?
Siyaset Bilimi’nin incelediği konularının başında devlet
gelmektedir. Hem siyasi bir aktör olarak hem de siyasi
faaliyetin ve mücadelelerin üzerinde yürütüldüğü bir
alan olarak devlet siyasetin en başat konularından
biridir.
Peki, devlet nedir?
Devlet sonradan mı oluşturulmuştur?
Farklı
Siyasi
İdeolojiler
Devleti
Nasıl
Tanımlamaktadır…
Devletin İşlevi nelerdir?
Modern devlet ne zaman ortaya çıkmıştır?
Bir çok farklı tanımı olmasına rağmen devlet genelde şöyle
tanımlanır:
 Belli bir coğrafya üzerinde bağımsız bir teşkilat kurmuş
olan insan topluluğunun oluşturduğu; hukuken bu
topluluğu kişileştiren, iç ve dış egemenliğe ve örgütlü zor
kullanma tekeline sahip kamu tüzel kişi.
 Doğduğumuzda verdiği nüfus cüzdanıyla bizi tanımlayan,
çocukluğumuzda bizi zorunlu eğitime tabi tutan evlilik
ilişkisini tanıma ve tescil etme yetkisine sahip, haklarımızı
ihlal eden bireyleri bizim için cezalandıran ve bazen de
haklarımızı kendisi ihlal eden, bıraktığımız mirasın
dağıtımında bile (ki biz ölmüş olsak bile) söz sahibi olan bir
kurumdur.
Belli sınırlar içinde, meşru fiziksel güç kullanımını
elinde bulunduran insan topluluğu (Mills)
Kabul edilmiş sınırlar içinde yaşayanlar üzerinde
güç kullanma ve kontrol araçlarına sahip
örgütlenme biçimi (Peter Harris)
Halk (insan unsuru), ülke (toprak unsuru) ve
egemen bir siyasi otoritenin (egemenlik unsuru)
birlikteliğinden oluşan bir siyasi örgütlenme (Peter
Harris)
Devletin Temel Özellikleri
1-) Egemenlik: Devlet, toplumdaki diğer tüm
toplulukların ve grupların üzerinde yer alan, mutlak
ve sınırlanmamış bir iktidarı temsil eder.
2-) Kamusallık: Sivil toplumdaki bireysel ihtiyaçları
karşılamaya yönelik-aile gibi- özel kurumların aksine,
kamusal organlar kollektif kararlar alır ve uygular.
3-) Meşruluk: Devletin “ortak iyi”yi ve toplumun daimi
çıkarlarını yansıttığı farzedilir.
4-)Hükmetme: Devlet otoritesi “zor”la desteklenir.
Devlet,
yasalara
uyulmasını
ve
ihlalinin
cezalandırılmasını sağlar.
5-) Coğrafi Alan: Devletin nüfuz alanı coğrafi olarak
tanımlanmıştır ve ister vatandaşı olsun ister olmasın,
içinde yer alan herkesi kuşatır.
Devlet Nasıl Ortaya Çıktı
A-) Toplum Sözleşmesi Teorileri
Bu teorilere göre, insanlık başlangıçta devletin mevcut
olmadığı bir “tabiat halini” halini yaşamış, ancak çeşitli
nedenlerle bu ortama son vererek, bir sözleşme ile devleti
tesis etmiştir.
Devletin oluşumunu toplum üyeleri arasında varılan bir
uzlaşma, yani toplum sözleşmesi ile açıklayan düşünürler
benzer noktalardan hareket etmelerine karşın bu tür bir
sözleşmeye gerek duyulmasının sebepleriyle sözleşme
sonucunda ortaya çıkan otoritenin gücü ve yetkileri
hakkında farklı tezler ileri sürerler.
Hobbes’a göre; sözleşme öncesi “doğa (tabiat)
hali”nde insanlar birbirleri ile sürekli çatışma
halindedirler.
Sonu
gelmez
savaşlar
ve
mücadeleler, doğa durumunda yaşayan bireyler,
hak ve özgürlüklerinin bir kısmından feragat
ederek güvenliklerini sağlayacak aşkın bir aygıtı,
devleti oluşturmuşlardır. Hobbes’a göre insan
doğası bencil olduğu için doğa durumunda
insanlar sürekli çatışma içerisindedir. “Homo
hominu lipus” (insan, insanın kurdudur) özdeyişi
Hobbes’un meşhur özdeyişidir.
Locke ise,; tabiat halinde insanların gerçekte eşit, özgür
ve muhtemelen mutlu olarak yaşadıklarını savunur.
Ancak aralarında çıkabilecek anlaşmazlıkların
çözümü ileride sorun yaratabilecek; hakkı ihlal edilen
birey, hak ihlalini gerçekleştiren bireyden zararın
tazminini istediğinde, olumsuz cevap alabilecektir. Bu
nedenle bireyler, aralarındaki anlaşmazlıklarda hakem
rolünü oynayacak bir politik aygıt olarak devleti tesis
ederler.
Rousseau ise, toplum sözleşmesi kuramında, meşru
iktidarın ancak anlaşma yoluyla kurulmuş olabileceği
düşüncesini kalkış noktası olarak alır. Rousseau’ya
göre bireyler, canları ile mallarını korumak için bir
araya gelir ve özgürlüklerinden vazgeçmeksizin bir
toplumsal bütün oluştururlar. Böylece her birey
bütünüyle topluma bağlanmış sayılır ve herkes aynı
durumda olduğu için bütünü oluşturan her parça
“eşit” kabul edilir. Oybirliğiyle akdedilen sözleşme
aracılığıyla oluşan bütün (genel irade) devlettir.
Rousseau’ya göre bu bütüne katılan birey, bundan
sonra yasaları kendi koyacağı için (zira bütünün
iradesi kendi iradesidir) kendi koyduğu yasalara
uyarak özgürleşecektir.
*Yukarıdaki toplumsal sözleşme teorileri varsayıma
dayandığı için hipotetik teorilerdir. Yani doğrulukları
ispatlanamayan sadece birer varsayımdan yola
çıkarak oluşturulmuş kuramlardır.
*** Sosyal sözleşmeyi “tarih dışı” olmasından dolayı
eleştiren pek çok düşünüre göre bu teoriler devletin
nasıl çıktığını açıklayamamaktadır. Bu düşünürlerden
biri olan David Hume’a göre devletin ortaya çıkışını
“rıza”ya dayalı olarak açıklamak boşunadır.
B-) Çatışmacı Teoriler
Devletin tanımı yönünde bir uzlaşı sağlanmış olsa bile,
devletin doğası ve işlevleri hakkında farklı görüşler
belirlenmiştir. Çatışmacı teorilerin temel paradigması
ise, devletin rızaya dayalı sözleşme ile ortaya çıktığı
fikrinin eleştirisine dayanmaktadır.
Marx’a göre devlet belli bir sınıfın çıkarını savunmak
için belli bir sınıf tarafından (burjuva sınıfı)
oluşturulmuştur. Dolayısıyla böyle bir devlet çatışan
çıkarları burjuva lehine düzenleyen bir işleve sahiptir.
Halkın yani bütünün rızası alınmadan egemen sınıflar
tarafından icat edilmiştir.
 Hume’a göre; devlet rızadan ziyade gasp etme veya
zor kullanarak ortaya çıkmıştır. Yeni bir hükümet
ortaya çıktığında, insanlar ona “sadakatten veya
ahlaki yükümlülükten ziyade, korku ve zaruretten
dolayı itaat etmektedirler. Yeni kurulan devletler de
bir sözleşmeye dayanmamaktadır; bugün mevcut olan
devletlerin neredeyse tamamı, ilk olarak halkın
rızasına veya gönüllü tabii oluşuna değil, gaspa veya
zapt etmeye ya da bunların her ikisine dayalı olarak
kurulmuştur. Başta bir gasp söz konusu olsa da zaman
bunu silmekte ve toplum sonraki yönetimleri de bir
tercihin ürünü olarak değil, gereklilikten dolayı kabul
etmektedir…
Franz Oppenheimer ise; devletin, savaşçı bir topluluğunun
diğer bir topluluğu yenerek onlar üzerine tahakküm
kurmasıyla başladığını savunur.
Ona göre devlet,
yenenlerin, yenilenler üzerindeki ekonomik sömürü amaçlı
tahakkümüdür.
***Toplumsal sözleşmeci teorilerle, çatışmacı teorilerin her
ikisinin de devletleri açıklama noktasında kabul edilebilir
tarafları mevcuttur. Devletin kökeni fetihtir ve devletin
kökeni sosyal sözleşmedir cümlesi rakip iki açıklama
değildir. Birisi gerçek zamanda devletin kökenini, diğeri
mantıksal sonuç çıkarma anlamında devletin kökenini ele
almaktadır. Aynı anda her ikisi de doğru olabilir.
Çağdaş Siyasi Doktrinler ve Devlet
1-) Sosyalizm: Geçici Bir Kötülük Olarak Devlet
Klasik sosyalist terminolojide devlet pratikte her zaman egemen
sınıfların çıkarlarına hizmet etmiştir. Eski çağlarda, köle sahibi
kişilerin, ortaçağda feodal lordların ve zamanımızda ise
burjuvaların çıkarlarını temsil eden bir kurum olarak işlev
görmüştür.
Komünist manifestoya göre modern devlet, bütün bir burjuvazinin
ortak işlerinin yürütücüsüdür. Ancak Engels’e göre, proleterya (işçi
sınıfı)nın iktidara el koymasıyla, üretim araçlarının mülkiyeti
devlete geçecek; tüm sınıf ayrımları ve sınıf çatışmaları kaldırılacak
ve toplumda sınıf çatışması olmayacağından devlete de ihtiyaç
kalmayacaktır. Devrimin tamamlanması, devletin belirli bir sınıfın
degil, tüm toplumun temsilcisi haline gelmesi, yani gereksizleşmesi
sonu ve sonuçta ilga edilmesine gerek kalmaksızın, kendiliğinden
sönmesi anlamına gelecektir.
2-) Faşizme Göre Devlet
Çağdaş siyasi doktrinler içinde devleti yücelten tek
ideoloji, görüş, faşizmdir. Hitler için devlet, ırkın
üstünlüğünü sağlamak için bir araç iken Mussoloni
için devlet bizatihi amaçtır.
Faşistler, “devleti bireyin üzerinde yüceltirler,
parlamenter kurumları hor görürler ve liberal
demokratik hakları, ulusun bütününe tehdit olarak
algıladıklarından yadsırlar. Kısaca faşizme göre devlet
özgürlüğün, refahın, mutluluğun adıdır, birey ve
bireysel haklar ise bir hiçtir…
3-) Liberalizm ve Devlet
 Liberalizmin
temel ilkeleri; bireycilik, özgürlük,
piyasa ekonomisi ve sınırlı devlettir. Liberalizm bireyi
felsefesinin temeline aldığı için “birey” liberal felsefede
her şeye öncüldür. Devlet bireyin haklarını tehdit
edebileceğinden, liberalizm devletin hukuka bağlı ve
yetkilerinin de hukuk tarafından belirlenmesini talep
eder. Bireysel haklar söz konusu olduğunda liberaller
olası maksimum özgürlüğü tercih etmekte dolayısıyla
devlete gece bekçisi olarak bakmaktadır.
John Locke’a göre, insanlar sözleşme ile devleti
oluştururken, ona tabiat halinde sahip oldukları
hakları koruma ve bu hakları ihlal edeni cezalandırma
görevi vermişlerdir. Yani devlet, doğal haklarla
sınırlıdır. Peki insanların “hayat, hürriyet ve
mülkiyet” olmak üzere sahip oldukları hakları devlet
tarafından ihlal edilirse ne olacaktır? Locke’a göre
böyle bir durumda “direnme hakkı” doğacaktır.
Bireyin haklarına ve bu çerçevede özgürlüğe yönelik en
büyük tehdit başka bireylerden ve özellikle de en
büyük örgütlü güç olarak devletten geldiğinden dolayı,
devleti baştan sınırlandırmak gerekir.
Devleti minimal devlet (mümkün olduğu kadar küçük
devlet) olarak tasarlayan liberal felsefeye göre devlet,
piyasaya da müdahale etmemelidir. Adam Smith’in
meşhur laisses faire (bırakınız yapsınlar-bırakınız
geçsinler) deyiminden de anlaşılacağı gibi, liberalizm
devletin ekonomik alanda müdahalesini en aza
indirgemeyi hedeflemektedir.
Liberalizme göre asli görevlerinin yanında eğitim, sağlık,
sanat vs alanlarında görev yüklenerek şişkinleşen
devlet, hantallaşıp asli fonksiyonlarını yerine
getiremeyecek ve halka tembelliği aşılayacaktır.
Etatist Liberalizm
İngiliz düşünür Thomas Hill Green (1836-1882), klasik
liberalizmin temel tezlerine ve faydacı felsefeye karşı
çıkarak, devletin işlevinin sadece piyasanın düzenli
işlemesini sağlamaktan ibaret olmadığını, toplum
içinde kötü şartlarda yaşayan insanların durumlarını
iyileştirmek için bir takım önlemler alması gerektiğini
ve bu amaçla gerekirse piyasaya müdahale etmesini
savundu.
Sosyal devletin kuramsal altyapısını hazırlayan ve daha
sonraki süreçte Keynes’le yaygınlık kazanan bu
anlayış Etatist liberalizm olarak anılır. Etatist liberal
geleneğin vurgusu bireyden çok topluma, ekonomik
özgürlüklerden çok siyasi özgürlüklere yöneliktir.
4-) Muhafazakarlık ve Devlet
dönüşümlere ve insanlığın modern
zamanlarda içinde bulunduğu duruma karşı
eleştirilerin biçimlendirdiği bir düşünce geleneği ve
yaklaşık
300
yıllık
siyasi
ideoloji
olarak
“Muhafazakarlık”, genel olarak güçlü devletten yana
olarak bilinir. Ancak bu genel yargı her zaman ve her
muhafazakarlık türü için geçerli olmayıp, onlara göre,
devletin güçlü olmasıyla sınırlı olması aynı anda
mümkündür.
 Devrimci
Muhafazakarların asıl duyarlı oldukları konu, aile, din
ve gelenek gibi kurumların korunmasıdır. Klasik
Muhafazakarlığın ilk ve en önemli ismi sayılan
Edmund Burke, Fransız Devrimini, ara kurumları
tasfiye ederek, bireyi devlet otoritesi karşısında çıplak
ve silahsız bıraktığından dolayı kınıyordu. Devletin
gücü, bireyi içine alıp ona anlam ve güç kazandıran bu
kurumların sınırına kadardı ve bu sınırı aşan bir
devlet, muhafazakarların hasmı demekti. Kısaca
Muhafazakarlık, devlete organik bir yapı içerisinde
önem atfetmekte ve organizmanın bütününü
sağlayacak kurumların korunması görevini devlete
yüklemektedir.
4-) Anarşizm ve Devlet
Anarşist felsefede her türlü otorite kabul edilemez.
Devleti otoritenin en son hali olarak değerlendiren
anarşist geleneğe göre devlet, kötülüklerin başıdır.
Anarşist felsefede devlet, insan özgürlüklerinin
önündeki engeldir. Devletin zorbalığa dayalı bir
örgütlenme olduğunu iddia eden Anarşizm, insanların
doğuştan iyi niyetli ve barışa eğilimli olduğunu fakat
devletin ortaya çıkmasıyla beraber kötülüğün baş
gösterdiğini ve dolayısıyla insanların bir kısmının da
kötüleştiğini iddia eder.
 Bütün devletlerin zora başvurmaları gerektiği için,
bütün devletler zorunlu olarak kötüdür… Demokratik
bir devlet yine de devlettir; yine zora dayanır ve yine
kötüdür.
 Bütün devletler zorunlu olarak kötü olduğu için, hiç
kimsenin hiçbir devlete itaat etmek veya destek olmak
gibi bir yükümlülüğü yoktur. Bütün devletler kötü
olduğu için, hiç kimsenin hiçbir devlete itaat etme veya
destek olma gibi bir yükümlülüğü bulunmadığı için ve
devletsiz bir toplumda gerçekleştirilebilir bir alternatif
olduğu için, tüm devletlerin ortadan kaldırılmaları
gerekir.
Hukuk Devleti ve Kanun Devleti
Hukuk devleti, tüm eylem ve işlevlerinde hukukun genel
ilkelerine bağlı kalan ve meşruiyetini de bu bağlılıktan
alan devlet türüdür. Ancak burada “kanun devleti” ile
“hukuk devleti” arasında net bir fark vardır.
Hukuk devleti, eylem ve işlemlerinde kendisini evrensel
hukuk kurallarla değerlerle sınırlı görür; salt kendi
koyduğu yasalarla değil. Kanun devletinde ise
kanunları yapan mercii, evrensel hukuk değerlerine
aykırı yasalar da yapabilir ve bu yasaları halkına
uygulatabilir (Hitler örneğinde olduğu gibi).
Türkiye’de Devlet
Literatürümüze baktığımızda Devlet’e genelde olumlu
anlamlar atfedilmiştir.
 Başına devlet kuşu kondu (Anomi)
 Bir niceye verdim ömür, devlet ile sürdüm ömür
(Yunus Emre)
 Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / olmaya
devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi (Kanuni Sultan
Süleyman)
 Sırtını devlete dayamak
Anayasa’da Belirtilen Özellikleriyle Devlet
Yürürlükteki Anayasa’nın ikinci maddesine göre Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, “…insan haklarına saygılı, Atatürk
Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir”.
Devletin temel amaç ve görevleri, “Türk Milleti’nin
bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini,
Cumhuriyeti ve Demokrasi’yi korumak, kişilerin ve
toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin
temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet
ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve
manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlamaya çalışmaktır”. (5.madde)
 Anayasa’da ifadesini bulan bu hükümler, devletin
genel olarak şekil bakımından, Batılı liberal
demokrasidekine benzer amaçlara sahip olduğunu
düşündürmektedir. Ancak yine Anayasa’daki tanımı,
yüklendiği amaçları ve üstlendiği fonksiyonları
itibariyle devlet, Batılı Liberal Demokrasilerdekinden
fazla görev ve yetki sahibidir ve yine demokratik bir
devletin sahip olması gereken niteliklerden farklı
niteliklere sahiptir.
Yıllar içinde tadil edilmiş olmasına rağmen, Anayasa’ya
göre halen devletin, hiçbir faaliyetin onun “karşısında
koruma
göremeyeceği”
bir
resmi
ideolojisi
(Atatürkçülük) ve bu ideolojiye dayalı bir programı
(Çağdaşlaşma) vardır. Temel hak ve özgürlükler
ayrıntılı biçimde sayılmıştır, ama bütün bunlar, söz
konusu ideolojiyle çelişmemesi ve çatışmaması
durumunda bir değer ifade etmektedir. Anayasa, daha
“başlangıç” bölümünde bu anayasanın “Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu, Ölümsüz Önder ve eşsiz
kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı
ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda (… )FİKİR,
İNAÇ VE KARARLARIYLA anlaşılmak, sözüne ve
ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle
yorumlanıp uygulanmak…” kaydını koymaktadır.
İnsan hakları, sivil ve siyasi hakların yanında, iktisadi ve
sosyal hakları da kapsayacak biçimde geniş
tutulmuştur; ancak hem söz konusu haklar özel
sınırlamaya hem de genel sınırlamaya tabi tutulmuş;
sınırlama kriterleri de modern insan hakları doktrinin
ve modern anayasaların kriterlerinin dışına
taşırılmıştır.
Bununla birlikte, Avrupa Birliği Sürecinde Anayasadaki
bir çok olumsuzluğun yanında, insan haklarına dayalı
demokratik bir devletin önünde engel oluşturan bazı
hükümler de değiştirilmiş ve bu süreç devam
etmektedir.
Fakat, devletin temel yapısını ifade eden sıkça ve sıkça
“Devleti bireyden ve toplumdan korumayı” amaçladığı
yönünde eleştirilen ana çerçevenin ve anayasanın
sözünden öte ruhu, yani ona egemen olan temel anlayış
korunmaktadır. Bu özellikleriyle, Türkiye’ de Devlet,
temel nitelikleri ve işlevleri bakımından, Batılı Liberal
Demokrasilere göre bazı eksiklikler içermekle birlikte,
şekil
bakımından
bu
eksiklikler
giderilebilir
görünmektedir.
Derin Devlet
Derin devlet, devletin asli fonksiyonlarının
ötesinde bir misyona sahip olması, kendisine
hukukla biçilen rolün dışına çıkarak
herhangi bir “iyi” adına gizli veya dolaylı
araçlarla topluma müdahale etmesi,
kendisinin “suç olarak tanımladığı eylemleri
yine kendisinin işlemesi ve bütün bunları
mümkün kılan gizli bir örgüte veya
örgütlere sahip olması olarak tanımlanabilir.
Derin devletin işlevi, demokratik kurumların
varlığına karşın devletin önceliklerini –
daha doğrusu devlet gücünü kullanan bir
grubun “devletin öncelikleri” olarak
belirlediklerini- korumak, siyasi partileri
denetim altında tutarak resmi ideolojiye
aykırı hükümet oluşumlarını ve icraatlarını
engellemek, siyasetin icra edileceği sınırları
çizmek ve bu süreçte yönetici elit’in
konumunu da garanti altına almaktır.
Önemli Eserler
----Komünist Manifesto---------------- (Karl Marx)
---Toplum Sözleşmesi------------(Jean Jacques Rousseau)
---Hükümet Üzerine İki Deneme------ ( John Locke)
---Leviathan-----------------------------( Thomas Hobbes)
---Ütopya---------------------------------- (Thomas Moore)
SÖZLÜK
Rechtsstaat: “Hukuk Devleti” anlamına gelen bu terim
geniş anlamda yorumlandığında belirli bir hukuk
düzenine ve hukuki mevzuata sahip tüm devletleri
kapsar.
Leviathan: Tevrat ve İncil'de kötülüğü temsil eden bir su
canavarının adı olarak geçmektedir. Bu kavram 1651
yılında Thomas Hobbes'un ünlü"Leviathan" adlı eseri ile
mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade
etmek üzere kullanılmıştır.
Demosid: “Demos” ve “genocide”in birleşiminden oluşan
“democide”, yani “halk-kırım”kavramı Rummel
tarafından, özellikle 20 yy da silahlarını kendi halkına
çeviren anti demokratik devletlerin yapılarını
anlatmak için kullanılmış bir kavramdır.
Hipotetik: Varsayımsal, farazi, tasarımsal.
Tabula-Rasa: Boş Levha anlamına gelir. Locke
tarafından insanların doğuştan herhangi bir bilgiye
sahip olmadığını tüm bilgilerin sonradan kazanıldığını
idda ederken kullanmış olduğu kavram.
Download

DEVLET