AK SİYASET
SİYASİ VE HUKUKİ İŞLER HAFTALIK BÜLTENİ
26 EYLÜL 2014 CUMa
Genel
Başkanımız ve
Başbakan’ımız
sayın Ahmet
Davutoğlu,
rehinelerin
havalimanına
inişinin
ardından
yaptığı
“Tarihi”
konuşmada,
"Acı, keder
üzerinden
siyasi
operasyon
yapmaya
kalkanların
bugün
maskeleri
inmiştir" dedi.
Sayı:18
Yıl:1
ACI, KEDER ÜZERİNDEN
SİYASİ OPERASYON YAPMAYA
KALKANLARIN BUGÜN
MASKELERİ İNMİŞTİR
ŞİMDİ BAYRAM ZAMANI,
ŞİMDİ ŞÜKÜR ZAMANI
Ortak kader bilinciyle acıyı da kederi de hüznü de sevinci
de bayramı da paylaşma erdemini bilen aziz ve erdemli milletim,
Değerli vatandaşlarımız, hepinizi saygıyla muhabbetle hamd ile
şükür ile selamlıyorum, Allah'a hamdolsun. Üç ayı aşkın bir
zamandır gece ve gündüz onları hayal ettik, rüyalarımıza girdiler,
gözümüzün önünden hiç gitmediler, hep onlarla düşündük,
onlarla uyuduk, onlarla kalktık. Çocuklarımızı okşadığımızda,
Cumhurbaşkanımızla birlikte onları düşündük, torunlarımızı
okşadığımızda buradaki Deniz'i, Ela'yı düşündük. Hep bir aile
gibi tek bir yürek ile dualar ettik. Şimdi bayram zamanı, şimdi
şükür zamanı.
1
AK SİYASET
YURTDIŞINDA
BU AL BAYRAĞI
DALGALANDIRMANIN
BAZEN BEDELİ OLUR
SöYLEdiğiMiz tek şey şuydu
'Ne olur sabredin, provokasyonlara
gelmeyin, yapacağımız
açıklamaların her birinin bir
sonucunun olduğunu görün,
Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve
Hükümetine güvenin dedik,
güvendiler. Onlar biliyorlardı ki
yurtdışında bu al bayrağı
dalgalandırmanın bazen bedeli
olur. Bundan hoşlanmayanlar,
Türkiye'ye dönük olarak hesabı
olanlar bazen bazı çalışmalar içine
girerler ama onlar yine biliyorlardı
ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve o
devletin sahibi aziz milletimiz onları
hiçbir zaman yalnız
bırakmayacaklardı.
Bu zaman zarfında ailelerimizi
provoke etmek için çok çalışan
oldu.
YÜREĞİMİZE TAŞ BASTIK
AZİZ KARDEŞLERİM
YÜrEğiMizE taş bastık aziz
kardeşlerim. Dediler ki "Bunlar
seçim malzemesi olarak
kullanılacak', dediler ki "Bunlar
cumhurbaşkanlığı seçimi ve
sonrasındaki bazı süreçler için
değerlendirilecek, aslında gizli bir
işbirliği var' dediler. Ama şu
manzara bugün bu kardeşlerimizin
aileleriyle kavuşması esnasındaki
manzara ve sizlerin oluşturduğu bu
güzel manzara, dünyaya ve o
provokatörlere gösterdi ki bu
devleti idare eden Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti yetkilileri
kendi vatandaşının bir tek telini
bile, bir tek saç telini bile dünyaya
ve aleme değişmez.
AİLELERİN
DEN
ACILARI ÜZERİN
ON
SİYASİ OPERASY
ILAR
YAPMAYA KALKT
ç teline
OnLarın bir tek sa n
se bütü
zarar gelmesinden
eriz, bütün
makamları terk ed lık ederiz.
ar
mevkilerden fedak akarlık
d
fe
Canımızdan dahi
rkiye
ederiz ki tek bir tü
daşının kılı
Cumhuriyeti vatan r bu bilince
nla
bile incinmesin. O r bu
nla
sahip değillerdi, o laşmaya
ay
ailelerin acılarını p leler acıyla
ai
hazır değillerdi. Bu onlar bu
,
evlatlarını beklerken den siyasi
rin
ailelerin acıları üze kalktılar.
a
operasyon yapmay i, evet bu
kt
Şimdi konuşma va deri de
ke
aziz millet acıyı da
a paylaşmayı
bütün mutluluğu d
der günlerinde
bilir ama acı ve ke
den siyasi
acı ve keder üzerin kalkanların
a
operasyon yapmay , bugün
irir
da maskelerini ind
maskeler inmiştir.
2
AK SİYASET
BİZİM İÇİN BİR KİŞİ
75 MİLYON KİŞİDİR,
75 MİLYON KİŞİDE BİR KİŞİDİR
daha önce Lübnan'dan pilotlarımızı
aldığımızda, Suriye'den gazeteci Bünyamin
kardeşimizi aldığımızda ve onlarca
kardeşimizi dünyanın her bir köşesinden
vatanımıza sağ salim getirdiğimizde
duyduğumuz hissi bir kez daha tekrar
ediyorum. Bünyamin, Türkiye sınırlarına
yaklaştığında şunu demişti, telefonla
görüştüğümde, dün gece Öztürk Bey ile
görüştüğüm gibi, 'Sayın Bakanım' demişti,
o zaman bakandım; 'Hep devletime ve
milletime güvendim. Ama bazen acaba
başka konular zihinleri meşgul ediyor mu
diye sordum' dedi. Onun üzerine ben,
'Bünyamin kardeşim, bizim için bir kişi 75
milyon kişidir. 75 milyon kişi de bir kişidir'
demiştim.
İR
ARAK HİÇB
L
O
İP
S
N
E
PR
ÖDEMEDİK
E
Y
İD
F
N
A
ZAM
, vatandaşları
k
e
m
e
d
ö
E
Y
Fid
rını tehlikeye
la
a
k
ş
a
b
n
e
rk
lan
kurtarı
ikolojilerini, ka
s
p
n
ri
le
e
il
A
atar.
sikolojilerini,
elemanların p
ile
laylı müzakere
kaçıranları do
iz.
yöneteceksin
psikolojilerini
kaçırıldıktan
ız
m
rı
la
ş
a
d
n
Vata
i
rehine tabirin
re
ü
s
ir
b
ra
n
so
Rehine tabiri
kullanmadık.
sonra pazarlık
kullanıldıktan
daşlarımızın
başlar. Vatan
rini
jisine girmele
lo
o
ik
s
p
e
in
h
re
nlara rehine
istemedik. 'O
anız, başka
rs
a
p
a
y
i
s
le
e
mu a m
ünüz' dedik.
rs
rü
ö
g
le
e
m
a
mu
MAZLUMLARA SAHİP ÇIKANIN
DUASI KABUL OLUR
Nasıl biz sahip çıkıyorsak dünyanın
her yerinde de bunlara sahip çıkılması için
gece gündüz çalışmaya devam edeceğiz.
Çünkü biz biliriz ki mazlumlara sahip
çıkanın duası kabul olur, mazlumlara sahip
çıkanın kendisi zor duruma düştüğünde
ilahi bir tecelli ona yardım eder. Bundan
sonra da hem her bir vatandaşımızı
dünyanın neresinde olursa olsun koruma
kudretini göstermeye devam edeceğiz hem
de dünyanın neresinde olursa olsun tek bir
mazlumun gözyaşını silmek bize nasipse o
gözyaşını silmek için bir an bile
beklemeyeceğiz. Allah bu devlete ve
millete öylesine bir kudret, öylesine bir
merhamet ve şefkat versin ki bütün bu
mazlumlara sahip çıkabilelim.
Vatandaşlarımıza sahip çıkabilelim. Allah
devletimize zeval vermesin, milletimizi aziz
eylesin ve bir daha bu kardeşlerimize,
milletimize böyle ayrılıklar yaşatmasın.
RKLERE
Ü
T
I
K
L
A
H
L
MUSU
Z
Yİ DÜŞÜNME
E
M
R
E
V
R
A
ZAR
i
rı ve ben etkil
a
ş
te
s
ü
m
İT
M
akış
. Günbegün n
k
tü
ş
rü
ö
g
e
rl
kişile
dık.
strateji uygula
ir
b
n
e
y
le
iş
i
gib
ndaşlarımızı
ta
a
v
n
a
'd
a
y
ib
L
en çok sayıda
ul
transfer ederk
rmuştuk. Mus
u
k
im
ş
ti
e
il
e
tl
aşire
iler
ız değil, sünn
ım
n
a
m
ş
ü
d
im
biz
k'ın
ımız değil. Ira
bizim düşman
ız
im düşmanım
hiçbir halkı biz
değil. Bizim
ğumuz tek
başkonsoloslu
in
ilcilik olduğu iç
yabancı tems
sevgisini
Musul halkının
kazanmıştı.
Genel Başkanımız ve Başbakanımız
sayın Ahmet Davutoğlu, bir televizyon
kanalında gündeme ilişkin
değerlendirmelerde bulundu.
3
AK SİYASET
TÜRKİYE’DE
SÜRECİ ZORLAYAN HABERLER ÇIKTI
Olaylar sırasında bizi asıl zorlayan operasyonlar ve çatışmalar
yoğunlaştığında çevre şartlarını kontrol edememek oldu. Ya bir bomba
isabet ederse diye düşündük. türkiye'de süreci zorlayan haberler çıktı. En
kritik dönemde gensoru verdiler. açık oturumda konuşulsun dediler. neyi
konuşacaksınız açık oturumda. Biz ıŞid ile anlaşmışız, cumhurbaşkanı
seçiminde bırakılacaklarmış. Onların başına en ufak bir şey gelse bütün
türkiye türbülansa girer. tüm taşları tek tek kontrol edeceksiniz.
din adamlarını da devreye soktuk. Suriye üzerinden
bırakılmalarını da planladık.
Hiç uyumadan Şanlıurfa ve Ankara'ya gidiyorum. Bu bir operasyondur, şimdi
söylüyorum. İki gündür insanların yüzündeki tebessümü görmek bize yetiyor.
Büyük bir iş başarıldı. Önemli olan, vatandaşlarımızın ülkeye dönmesidir.
Operasyonun neticesi önemli. Kardeşlerimizden birinin saç teline zarar gelseydi
bildiğimiz her şeyi unuturuz. Zikrettiğimiz tek şey fidye ödemedik, ödemeyiz. Bu
milli bir operasyondur. Elimizden gelse ilk gün alırdık. Bir an bile bırakmazdık.
Çok yaklaştığımız anlar da oldu. THY'ye iki uçağı hazır tutun diye söyledik,
Temmuz ayında ama olmadı. Birçok kere çok yaklaştık. Ne gerekiyorsa o yapıldı.
Her zaman risk vardır. Her yer değişiminde her seçenek masadaydı.
4
AK SİYASET
O GECE SAAT 05.30 CİVARI
HAKAN BEY ARAYARAK MÜJDEYİ VERDİ
O gece MİT Müsteşarı Hakan Bey aradı ve “Beklediğiniz müjdeyi kısa bir süre
içinde verebiliriz.” dedi. Azerbaycan gezisini iptal etmeyi düşündüm. Sonra Musul
Başkonsolosu Öztürk aradı. Telefonu açar açmaz “Hoş geldiniz Öztürk.” dedim. O anda
bu operasyonun arkasında Türkiye Cumhuriyeti olduğunu anlamasını istedim. Saat
05.30 civarı, Hakan Bey arayarak bizim sınıra geçtiklerini ve güvende olduklarını
söyledi. Benzer olaylara bakıldığında sonuca erken ulaştığımızı söyleyebiliriz.
VATANDAŞLARIMIZIN
CANI SÖZ KONUSUYSA
GEREKEN HERŞEY YAPILIR
İSİMSİZ KAHRAMANLARI
OPERASYONDAN
DÖRT GÜN ÖNCE
BAŞBAKANLIK'TA
AĞIRLADIM
Hangi spekülasyon yapılırsa yapılsın,
kendi araçlarımız kullanılarak operasyon
gerçekleştirilmiştir. Vatandaşlarımızın canı söz
konusuysa gereken her şey yapılır. '”Ne aldı, ne
verdi?” tartışmasına girilmemesi lazım. Bütün
Irak'ta Türkiye'ye büyük sempati duyan bir
kesim var. Herkesin saygı duyduğu, IŞİD'in de
Musul'daki konumu gereği üzmek istemeyeceği
bir kesim var. Çünkü halk tabanında zemini var.
IŞİD'e “Bu rehinelere zarar vermeyin, onlar
bizim emanetimizdir” diyecek herkes devreye
sokuldu. Rehinelerin tutulmamaları gerektiğine
yönelik pazarlıklar tabii ki yapıldı. MİT'e ne
gerekiyorsa yapın, talimatı verdim. Bunlar içinde
fidye dışında her türlü temas vardır. Kimle
temas kurmak gerekiyorsa kuruldu. Ayrıca
başka temaslar da olmak zorunda.
Cumhurbaşkanımızın ve benim ne
kadar emek verdiğimiz biliniyor. ama bazı
insanlar var ki onların yüzleri bilinmiyor. O
arkadaşları alıp getirenlerin yüzlerini ben
biliyorum. Operasyondan 4 gün önce
Başbakanlık'ta ağırladım. Bir vatandaşımız
onları yolda görse bilmez. kahramanlık
budur. Bilinmeyen çok insanın emeği var.
Yerel bir unsur olarak bir tanesini
zikredeyim. Fark edilince infaz edildiği
haberi geliyor. Bunları rahmetle anıyorum.
5
AK SİYASET
MUHALEFET
LİDERLERİ DE
HAVAALANINDA
OLMALIYDI
BİZİM SINIRIMIZ
TARİHİN EN ANORMAL
SINIRLARINDAN BİRİDİR
kıLıçdarOğLU'nun, Musul
konsolosunu aramasını takdir
ettim. Sayın Bahçeli'nin de böyle
bir tebrik yapmasını isterdim
ama beni şaşırttı. hdP'lilerin bir
açıklama yapmasını beklerdim,
Muhalefet liderleri de
havaalanında olmalıydı.
Ana muhalefet partisi bu konuda bir
suçlama yöneltti. BDP'liler de Rojova'ya
ilgisiz kaldığımızı iddia etti. Bunların
hiçbirisi doğru değil. Bir seferde en fazla
mülteci 3 gün içerisinde girdi. Bizim
sınırımız tarihin en anormal sınırlarından
biridir. Sınırın karşı tarafı vatandaşlarımızın
akrabalarıyla doludur. Biz sınırımıza
gelene bakmayız. 36 bin Yezidi var. Böyle
bir ayrım hiçbir zaman olmadı. Onlara tek
söylediğimiz; rejimle işbirliği yapmamaları,
zulme ortak olmamaları oldu. PYD'nin
insani yardım talebine karşılık verildi.
ÖZTÜRK BEY,
CEVVAL BİR ARKADAŞ
BU zor şartlara kendisi gitti.
Bu görevlerin hepsinin riski var.
özel harekatçılar canları
pahasına korumak için o bölgeye
gidiyor. Bu görevi yapanların
hep bir risk payı vardır. Onurlu
görevlerdir ama riskleri vardır.
öztürk bu riskleri görerek gitti.
Cevval bir arkadaş olduğu için
iki telefonu yanında tutmayı
başarmış.
KAPIMIZI KAPATMAMIZ
MÜMKÜN DEĞİL
BiziM milletimizin zor
durumdaki insanlara kapısını
kapatması söz konusu değil. her
milletten insan gelebilir. Böyle
bir geçmişe sahipsek bunun
gereğini yapmak durumundayız.
kapımızı kapatmamız mümkün
değil. Bizi Sünni politika takip
etmekle suçlayanlar oluyor ama
bir toplantımızda dahi etnik
köken ve mezhep geçmemiştir.
Suriye rejimi yanlıları da geldi
türkiye'ye. Sağ salim ülkelerine
dönmeleri sağlandı.
BUNLARIN SORUMLUSU
TÜRKİYE DEĞİL
Biz, hiçbir zaman Türkiye
vatandaşlarının savaşmak için Suriye'ye
gitmesini mazur görmedik. 138 bin kişiyi
içeri alırken, içerden dışarı gidişlere izin
verirsek kamu düzeni kalmaz. Suriye rejimi
bizi dinleseydi, Maliki bizi dinleseydi bunlar
başlarına gelmeyecekti. Bunların
sorumlusu Türkiye değil.
6
AK SİYASET
IŞİD
EN BÜYÜK
ZARARI
İSLAM’A VERİYOR
rehineler bizim birinci
önceliğimizdi. Şimdi esas
meselemiz, bölgede huzur ve
istikrarı sağlayacak yaklaşımın
sağlanmasıdır. Mesele Suriye
halkının sahipsizliği. Esad sahip
çıkmadı katletti, uluslararası
toplum sahip çıkmadı, muhalefet
zayıfladı. aynı şey Maliki için
geçerli. Sünni kesimi dışlamayın
dedik, eleştirildi. Sünni
siyasetçiler dışlandı, Sünni
siyasetçi kalmadı. Bu ıŞid'i
sahiplenmek değil. ıŞid en
büyük zararı islam'a veriyor.
özgür Suriye Ordusu'nu
desteklememenin
bedeli ağır oldu.
TÜRKİYE KARARINI
KENDİ VERİR
SOn dönemde uluslararası basında sanki
Türkiye sınavda olan bir tarafta bir şey
ispat etmek zorunda. Türkiye bir şey ispat
etmek zorunda değil. Bütün meseleyi
rehinelerle ilişkilendirip rehineler
bırakıldığında, 'Ne yapacaksınız?' diye
soru Türkiye gibi bir ülkeye sorulmaz.
Türkiye kendi kararını kendi verir.
BİZ, BAKANLAR KURULU
KARARIYLA IŞİD’İ TERÖR
ÖRGÜTÜ İLAN ETTİK
BiriLEri bir şey ispat edecekse
uluslararası toplum kendini ispat etsin.
İnsanlar kimyasal silahlarla öldürüldü, bir
tek BM kararı çıkarılabildi mi?
Hükümetimizin IŞİD'e terör örgütü
demediğini söylüyorlar. Biz 13 Ekim
2013'te Bakanlar Kurulu kararıyla IŞİD'i
terör örgütü ilan ettik. Daha ortada Musul
baskını yoktu. IŞİD'e karşı tutumumuz
aşikar. Ama niyetleri başka. Rehinelerimiz
ordayken bize bir şey söyletip, bizi
problemin parçası haline getirecekler.
Bizim kaygılarımız ve ulusal çıkarlarımız
var.
AVRUPA’NIN 3 YILDA ALDIĞI
MÜLTECİYİ 3 GÜNDE ALDIK
Aradaki gri alan yok edildi. Suriye
Ulusal Konseyi zayıflatıldı. Muhalefeti
Cenevre 2, sürecine katılmaya ikna ettik.
Bu hat üzerinde büyük kitleler kendilerini
sahipsiz zannediyor.
Biz şimdi tüm dünyaya ne kadar
mülteci alacaksınız diye soruyoruz.
Avrupa'nın 3 yılda aldığı mülteciyi 3 günde
aldık. Riskleri göz önüne alarak mültecileri
misafir ettik.
7
AK SİYASET
BÖYLE
BİR COĞRAFYADA
GÜVENLİK GÖZARDI
EDİLEMEZ
BöYLE bir yapının
sürdürülmesi mümkün mü? Bizim
arzu ettiğimiz şey 2012'de
kaybedilen demokrasi dalgasının
tekrar oluşturulmasıdır. Bölgede çok
dinamik bir süreç var. Rehinelerimiz
orda olduğunda bazı konuların
gündeme gelmesi güvenliklerini
tehlikeye atıyordu. Türkiye'nin
sınırda bir güvenlik kuşağı ve uçuşa
yasak bölge oluşturmasını ilk defa 2
sene önce teklif ettik. Her hava
bombardımanı mülteci dalgası
oluşturuyor. Bunları Amerikalılarla
konuştuk. Bu çevrede birkaç ülke
dışında kendi ülkesinin bütününü
koruyacak ordu kalmadı. Türkiye
böylesine karmaşık coğrafyada
güvenliğinin riske edilmesine izin
vermez. Böyle bir coğrafyada
güvenlik göz ardı edilemez.
HER ALANDA ÖZGÜRLEŞME
VE DEMOKRATİKLEŞME
ÇABASI VAR
tÜrkiYE'nin belirli gündemde olan
konuları var. her alanda özgürleşme ve
demokratikleşme çabası var. Bunu sadece
başörtüsünün kaldırılması olarak
görülmemeli. özgürlüğü sınırlamaya
kalkanlar, “Birilerine baskı olmaması”
gerekçesini kullanır. Birisinin muhtemel
baskı görmemesi için fiili baskı
uygulanıyor. 10 sene önce memurlar
arasında başörtü takılınca kıyamet
kopacağı söyleniyordu. Şu anda hiçbir
yerde gerilim yok. Böyle bir özgürlük
anlayışı yok. herkes kendi hayatını yaşar.
Başörtü nedeniyle kendi ailem baskı
görürken, birisi çıkıp da “ahmet hoca,
öğrenciler arasında ayrım yaptı.” diyemez.
karşımdaki sadece öğrencidir, kimseye
baskı yapmadım.
8
AK SİYASET
YARGI, BİR GÜÇ OYUNUNUN
PARÇASI HALİNE GELDİ
hSYk seçimi, savcı ve hakimlerin kendi aralarında
halletmesi gereken bir süreç. 2010 referandumu öncesinde bir
elit yargının bütün karar mekanizmalarını yönetiyordu. Biz siyasi
irade olarak hakim ve savcıların seçimleri yapmasını benimsedik
ve referandumda kabul gördü. Ama Anayasa Mahkemesi blok
liste değişikliği yaptı. Bu karar ilk darbeyi vurdu.
Bundan istifade bir grup bütün yargıyı denetim altına almak
ve siyasi iradeyi kontrol edebilmek için bir üstünlük kurdu. 28
Şubat yargısıyla yurtdışından emir alan yargı arasında bir fark
görmüyorum. Yargı bir güç oyununun parçası haline geldi.
BİRİLERİ ÜLKENİN KADERİYLE
OYNAMAK İSTERSE BUNA İZİN VERMEYİZ
kEŞkE hiçbirimizin haberi olmadan hakim ve
savcılarımız seçimlerini yapsalardı. Ama siyasi iradenin yargıda bu tür
yapılanmalar üzerinden üzerinde baskı oluşturmasını kabul etmesini
kimse beklememeli. Bize danışmalarını da istemiyoruz ama
başkalarına da danışılmasın. Milletten yetki almamış yurtdışındaki bir
otoriteye HSYK mensupları danışacaksa yarı bağımsızlığı hatta
ülkenin bağımsızlığı orada biter. Bunu açıkça söylüyorum. Rehinelerin
kurtarılması sürecinde bu yapının yakınındaki basın kuruluşlarının
yaptıkları haberlere bakın. Hükümetimizin ve AK Parti'nin yargıya
müdahale niyeti yok, olmaz da. Ama birileri yargıya müdahil olmak ve
yargı üzerinden ülkenin kaderiyle oynamak isterse buna da izin
vermeyiz.
9
AK SİYASET
Mehmet ali Şahin
Siyasi ve hukuki işler Başkanı
karabük Milletvekili
ESKİ TÜRKİYE’DEN YENİ TÜRKİYE’YE
GEÇERKEN KILIK-KIYAFET SORUNU
Ortaöğretimde de başörtüsü serbestliği getiren
yönetmelik değişikliği bakanlar kurulunda imzaya açıldı..
SaYın Cumhurbaşkanımızın
onaylaması halinde yürürlüğe girmiş
olacak..
yasaklar nedeni ile yabancı ülke
üniversitelerinde eğitim görmek
zorunda bırakıldılar.
Hemen tartışmalar başladı..
Bu sorunu, milletin başına dert
eden de maalesef Anayasa
mahkemesi olmuştur.
En sert tepkiler, her zaman
olduğu gibi yine CHP’lilerden geliyor..
TBMM, 10 Aralık 1988 tarihinde
YÖK Kanununa bir ek madde
eklemişti:
Bakın, CHP Bursa milletvekili
Turhan Tayan, bu konuda ne diyor:
“Bu karar eğitimde geriye
gidiştir; millilikten ve laiklikten
uzaklaşmaktır. Bu kararın
demokrasiyle, özgürlükle ilgisi
yoktur…”
“Yüksek öğretim kurumlarında,
dershane, laboratuvar, klinik, poliklinik
ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve
görünümde bulunmak zorunludur.
Dini inanç sebebiyle boyun ve
saçların örtü veya türbanla
kapatılması serbesttir.”
Bu yaklaşım, yıllarca Devletin,
yüksek yargı organlarının görüşü
oldu..
Dönemin Cumhurbaşkanı
Kenan Evren, bu kanun değişikliğini
iptal istemiyle Anayasa mahkemesine
taşımıştı.
Bu görüş nedeniyle çok
sıkıntılar, mağduriyetler hatta
zulümler yaşandı..
En yüksek puanları tutturup,
üniversitelerin çeşitli bölümlerinde
eğitim öğrenim hakkı kazanan
kızlarımız, en temel hak olan eğitim
ve öğrenim hakkından mahrum
edildiler..
Anayasa mahkemesi de, bu
değişikliği şu gerekçeyle iptal etmişti:
“Çağdaş bir görünüm taşımayan
başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan
belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan
ötede bir ayrım aracı niteliğindedir.
Şimdiye kadar başörtüsü
Hatta bazıları, Türkiye’deki
10
AK SİYASET
kullanmadan yüksek öğretim
kurumlarını bitirmiş bayanlarla şimdi
yüksek öğretim kurumlarında
bulunan bayanları dine karşı ya da
dinsiz göstermek için kullanılma
olasılığı da kaçınılmazdır. Çağdışı
bir görünüm veren bu durumun
giderek yaygınlaşması Cumhuriyet,
devrim ve laiklik ilkesi yönünden
sakıncaları da açıktır….. Dinsel
inanç gereğine dayalı bir düzenleme
getiren dava konusu kural
Anayasa’nın 174. maddesine de
aykırıdır.
1998 tarihli ve 23266 sayılı
nüshasında yayınlanan Refah partisi
davasının kapatılma hükmü özetle
şöyledir:
“Açıklanan nedenlerle, Refah
partisi Genel Başkanı Necmettin
Erbakan’ın: yüksek öğretim
kurumları öğrencilerinin başörtüsü
kullanmalarını destekleyen….
davranışları… Cumhuriyetin temel
niteliklerinden olan “Laiklik İlkesi” ne
aykırılık oluşturduğundan Refah
partisi “Siyasi partiler kanununun
101. maddesinin (b) bendiyle,
Anayasanın 69. maddesi uyarınca
kapatılmasına karar verilmesi
gerekir.”
Açıklanan nedenlerle
incelenen madde iptal edilmelidir.”
Bu ve benzer gerekçeler, daha
sonra yine YÖK Kanununa eklenen
“yürürlükteki kanunlara aykırı
olmamak kaydıyla; yüksek öğretim
kurumlarında kılık ve kıyafet
serbesttir.” Şeklindeki ek 17.
maddenin yine Anayasa
mahkemesince iptal nedeni
sayılmıştı.
RP ve FP’si, başörtüsü
nedeniyle kapatılmakla kalmamış,
kimi yöneticilerinin milletvekilleri
düşürülerek, siyaset yasağına
çarptırılmışlardır..
O yıllar Türkiye için zor yıllar
olmuştur..
Hatta %47’lik oy oranıyla tek
başına ikinci kez iktidara gelen Ak
parti hakkında da başörtüsü
nedeniyle 2008’de kapatılma davası
açılmış, 1 oy farkla kapatılmayarak
ancak suç sabit görüldüğünden
hazine yardımından kısmen
mahrum edilmesi cezasına
çarptırılmıştı.
Anayasa mahkemesinin bu
yaklaşımı, diğer yargı organları ile
kamu kurum ve kuruluşlarının karar
ve uygulamalarına aynen yansımış,
iki partinin kapatılma gerekçesi de
yapılmıştı..
Üniversitelerde isteyenin
başörtüsü ile okumalarının bir insan
hakkı olduğunu benimsemiş
oldukları savı ile RP. ve SP.
kapatılmıştı..
Bir anımı sizlerle paylaşmak
isterim.
2002 seçimleri öncesi İstanbul
– Sultanbeyli’de esnaf ziyareti
yaptığımız sırada, tesettürlü bir
bayan “şu başörtüsü zulmü ne
zaman bitecek diye “ serzenişte
bulunmuştu..
Ben ve şu anda Ak parti de
siyaset yapan bazı arkadaşlarımız
bu iki siyasi parti de görev yapmış,
hatta bendeniz iki partinin savunma
hazırlıklarında görev üstlenmiştim..
Ben de “Aslan düştüğü yerden
Resmi gazetenin 22 Şubat
11
AK SİYASET
kalkar.. Bu sorunu başımıza anayasa
mahkemesi açtı.. gün gelecek bu
sorunu yine o düzeltecek” demiştim.
Yüksek mahkeme verdiği
kararla eski görüşlerinden büyük
ölçüde uzaklaşarak, davacı avukatın;
12 Eylül 2010 Anayasa
değişikliği ile Anayasa mahkemesinin
yapısı değiştikten sonra ülkemizdeki
hava da, müspet istikamette
değişmeye başladı.
Anayasa’nın 24. maddesinde
güvence altına alınan din ve vicdan
özgürlüğü hakkı ile,
Yine Anayasa’nın 10.
maddesinde güvence altına alınan
eşitlik ilkesi ile ayrımcılık yasağını
ihlal edildiğine karar vermiştir.
Hiçbir yasal düzenlemeye gerek
kalmadan üniversitelerde başörtüsü
sorunu kendiliğinden düzeliverdi.
Karar gerekçeleri adeta Yeni
Türkiye’ye ışık tutmaktadır:
Arkasından kamu
kuruluşlarında, onun da arkasından
mecliste milletvekilleri ile ilgili
başörtüsü sorunu da çözülüverdi.
“Din ve vicdan özgürlüğünün
demokratik toplumun temellerinden
biri olmasının kökeninde dinin hem bir
dine bağlı olan bireyler tarafından
hayatı anlama ve anlamlandırmada
başvurdukları temel kaynaklardan biri
olması hem de toplumsal yaşamın
şekillenmesinde önemli bir işlev
görmesi bulunmaktadır.”
Anayasa mahkemesinin son
kararlarından biri olan 25.06.2014
karar tarihli ve 2014/256 numaralı
kararı, yıllar önce Sultanbeyli’de bir
bayana ifade ettiğim ön görümün
teyidi gibidir.
Dava ve karar şu şekildedir:
“Çoğulcu toplumda Devlet,
bireylerin kendi dünya görüşlerinin ve
inançlarının gereğine uygun olarak
yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür.
Devlet, toplumda var olan görüşlerden
veya yaşam tarzlarından birini “yanlış”
kabul etme şansına sahip değildir.”
Ankara 11. Aile mahkemesinin
2012/1629 Esas sırasında görülmekte
olan boşanma davasının 11.12.2013
tarihli celsesinde mahkeme hakimi,
başörtülü olarak duruşmaya giren Av.
Tuğba Arslan’ın başörtülü olarak
duruşmada görev yapamayacağını ve
bu nedenle duruşmanın
yapılamayacağını belirtmiş ve
davacının kendisini yeni bir avukatla
temsil etmesi için bir sonraki celseye
kadar süre vermiştir.
“Başvurucu, giyinme tarzının,
mensup olduğu İslam dininin mutlak
yerine getirilmesi gereken kurallardan
biri olduğunu, bu sebeple, kendisinin
avukat olarak duruşmada bulunduğu
sırada hakim tarafından mahkemeden
çıkartılmasının dinini serbestçe açığa
vurma hakkına açık bir müdahale
olduğunu savunmuştur. Başvurucu
ayrıca, başörtüsü takmasının veya
duruşmada çıkartmayı reddetme
davranışının İslam dini bakımından
yerine getirilmesi gerekli bir uygulama
olduğuna ilişkin açıklamalarını,
Kur’an-ı Kerim’de yer alan konuyla
ilgili ayetlere, Hadislere ve Diyanet
Mahkeme hakimi, ara kararına
gerekçe olarak “… Anayasa
mahkemesinin başörtüsünün Laiklik
karşıtı bir dini simge ve siyasal simge
olduğuna ilişkin kararını” göstermiştir.
Av. Tuğba Arslan, olayı bireysel
başvuru yoluyla Anayasa
mahkemesine taşımıştır.
12
AK SİYASET
İşleri Başkanlığının bu konudaki
görüşlerine dayandırmış,
başörtüsünü takmasının ve bir
mahkemenin duruşmasında
çıkartmayı reddetmesinin İslam dini
bakımından gerekli olduğunu ortaya
koymuştur.”
bireylerin dini inançlarını barış
içerisinde serbestçe
öğrenebilecekleri ve
yaşayabilecekleri bir hukuki düzeni
tesis eden, din ve vicdan hürriyetini
güvence altına alan devlettir.”
“Bir dinin herhangi bir dışa
vurum davranışının tek anlamının
laik devlete dini bir meydan okuma
olarak yorumlamak ise, bu dinin
mensuplarının kendi eylemlerinin
tanımlama kapasitesini yok saymak
anlamına gelir.”
“Bu bakımlardan, kadınların
İslam dininin bir emri olduğu
inancıyla başörtüsü takmasının,
Anayasa’nın 24. maddesinin olağan
anlamının kapsamında
değerlendirilebilecek bir konu
olduğunun kabul edilmesi gerekir.”
“Başörtülü bir avukat,
duruşmalara girmesinin
engellenmesi suretiyle başörtüsü
takmayanlara göre dezavantajlı
duruma düşürülmüştür.”
“Bu itibarla, dini inanç gereği
başörtüsü takma hakkının yeri ve
tarzı konusunda sınırlama getiren
kamu gücü işlem ve eylemlerinin
kişinin dinini açığa vurma hakkına
bir müdahale teşkil ettiği kabul
edilmelidir.”
***
Anayasa mahkemesinin bu
son kararı, Ülkemizde Ak parti
iktidarı ile yakalanan müspet
gelişmenin ve iklimin bir sonucudur.
“Bir dini sembolün onu
kullanan din mensuplarınca zorunlu
bir dini vazife olarak telakki edilmesi
anlaşılabilir bir durumdur.”
İşte Türkiye, bu ilkeler
üzerinde yeniden şekillenmektedir.
“Türkiye’de başörtüsünün
hangi suretle başkaları üzerinde
baskı oluşturduğu yönünde herhangi
bir iddia ve somut olgulara dayalı
veri ortaya konulabilmiş değildir.”
Türkiye, Eski tortularından
süratle uzaklaşmaktadır.
Yeni Türkiye, özgürlük
alanlarının daha da genişlediği,
demokratik standartların daha da
yükseldiği bir Türkiye’dir.
“Herhangi bir dinsel davranış
gibi başörtüsünün de dini bir inancın
değil de siyasi bir görüşün ifadesi
olup olmadığına karar vermek
Anayasa mahkemesinin ilgi alanının
dışındadır.”
Milli eğitim bakanlığının, orta
öğretimdeki kız öğrencilerden
isteyenlerin başörtüsü
takabileceklerine dair yönetmelik
değişikliği Türkiye’nin ulaştığı nokta
ile uyumludur.
“Laiklik, bireyin ya da
toplumun değil, devletin bir
niteliğidir.”
Eski Türkiye’de kalmış
olanların, bir an önce bu durumu
fark etmelerinde kendileri için yarar
bulunmaktadır.
“Laik devlet, resmi bir dine
sahip olmayan, din ve inançlar
karşısında eşit mesafede duran,
13
AK SİYASET
Cuma içtEn
Siyasi ve hukuki işler Başkan Yardımcısı
diyarbakır Milletvekili
BAŞÖRTÜSÜ’NÜN TARİHÇESİ
Başörtüsü…
Eski Türkiye’nin yoktan
var edilen, AK Parti
iktidarına kadar hep
kanayan, kanatılan bir
yara. Vesayetçilerin
adeta bir acil çıkış
kapısı gibi gördüğü,
her fırsatta inanan
kendi halinde
insanlara
saldırmalarını
sağlayan en büyük ve
en günah dolu silahı…
OYSa başörtüsünün hikayesi böyle
başlamıyor. 1923’te, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla hazırlanan
ilk anayasa, resmi olarak bir başörtüsü
yasağı getirmiyordu, ancak resmi
kurumlarda başörtüsü ile çalışan da
yoktu. Başörtüsünün tartışılmaya
başlanması, 1960'lı yılların ilk yarısında
başörtülü üniversite öğrencilerinin
sayısının artmasıyla oldu. Yakın siyasi
tarihimize baktığımızda, başörtüsü
yasağıyla ilgili iki kırılma noktası
görüyoruz, bunlar: 1980 askeri darbesi
ile 28 Şubat süreci olarak da bilinen,
askerin 1997 yılındaki siyasete
müdahalesi olan “Postmodern Darbe.”
80 ihtilalinden sonra çıkarılan ve
yaklaşık 31 yıl yürürlükte kalan,
“Kamuda kılık kıyafet yönetmeliği”
nedeniyle kadınlarımız kamu
kurumlarında başörtüleriyle çalışamadı.
Çünkü, Milli Güvenlik Konseyi'nin
oluşturduğu, Bakanlar Kurulu tarafından
“Kamu Kurum ve Kuruluşlarında
Çalışan Personelin Kılık Kıyafetine Dair
Yönetmelik”in 5. maddesine göre,
kamuda kadınların başlarının daima
açık olması gerekiyordu. Aynı yıl, hem
Milli Eğitim Bakanlığı hem de Yüksek
Öğretim Kurulu da benzer bir genelge
yayımladı. Bu defa da öğrenciler, bu
garabet yüzünden okuyamadı. Eğitim
hayatlarını tamamlayamadı.
14
AK SİYASET
Askerin dolaylı yoldan siyasete
müdahale ettiği “28 Şubat Süreci”,
kamuda başörtüsü yasağının zirveye
çıktığı dönem oldu. 1997 yılında
yapılan Milli Güvenlik Kurulu
toplantısında "İrtica", öncelikli tehdit
olarak kabul edildi. İrticayla
mücadelede yapılması gerekenler, 18
maddede toplandı ve aslında tavsiye
niteliğinde olması gereken kararlar,
baskı ve yaptırım şeklinde hayata
geçirildi. Listenin en etkin şekilde
uygulanan maddesi ise ne yazık ki
başörtülülere karşı kamu kurumlarında
yaptırımlar içeren madde oldu.
uzaklaştırılan Refah Partisi, Anayasa
Mahkemesi tarafından “İrticai
faaliyetlerin odağı olmak"
suçlamasıyla kapatılınca, yola Fazilet
Partisi olarak devam etti. 1999'daki
seçimde ilk başörtülü milletvekili
Fazilet Partisi'nden çıktı. Ancak Merve
Kavakçı'nın TBMM'ye girişi yeni bir
başörtüsü krizini doğurdu. Dönemin
başbakanı Bülent Ecevit, Kavakçı'nın
Meclis'e başörtülü gelerek devlete
meydan okuduğunu söyledi ve engel
olunmasını istedi. Kavakçı, o gün
yemin edemedi, ettirilmedi.
Dönemin Cumhurbaşkanı’nın da
bizzatihi teşvikiyle bu zulüm, 2002
yılına kadar, yani; Ülkenin üzerini
örtmüş karanlık, örümcek kafalı ve
vesayetçi sistemi ışığıyla yakacak
olan AK parti iktidarına kadar böyle
sürdü. 2002 yılındaki seçimlerde AK
Parti'nin iktidara gelmesiyle, başörtüsü
yasağında ani bir değişim olmadı.
Başörtüsü, hala hassas bir
tartışmaydı. Uygulamada bazı
yumuşamalar olsa da, yasal
düzenleme yapılmadı, yapılamadı.
Yüksek mahkemelerin verdiği kararlar
da yasağın kaldırılmasına engel oldu.
2007'de YÖK başkanlığındaki
değişimle, üniversitelere başörtülü
öğrencilerin girmesinin önü açıldı.
YÖK başkanının rektörlüklere
gönderdiği talimatla yasak
uygulamada kalktı.
O dönemde başörtüsü yasağı,
zamanın İstanbul Üniversitesi
Rektörü’nün başörtüsünü yasaklayan
23 Şubat 1998 tarihli genelgesiyle
başladı. Bu tarihte üniversitelerde
eğitim gören başörtülü öğrenci sayısı
binlerle ifade edilmekteydi. Bu
öğrenciler okula geldiklerinde güvenlik
ekipleriyle karşı karşıya kaldılar ve
Alman Nazizmini aratmayan "İkna
odalarında" başlarını açmaya
zorlandılar. Açmayanlar hakkında
davalar açıldı. Öğrencilerin önünde iki
seçenek vardı; Ya başlarını açarak
yüksek öğrenime devam edecek ya da
açmayarak üniversiteye veda
edeceklerdi. Kimi evlerine döndü.
Kimi, istemeyerek de olsa başlarını
açarak ya da peruk, bere gibi
yöntemlere başvurarak okullarına
devam ettiler. Kimi de maddi imkanlar
bulup yurtdışında okudular. Sonuçta,
binlerce hayatın vebaline girildi.
Hayaller yarım kaldı. Hayatlar karardı.
Belki de bugün dünyaya yararlı olacak
nice genç beyin; Örümcek kafalı,
insanlıktan nasibini almayan bir güruh
tarafından resmen katledildi.
Kamu personeli için başörtüsü
yasağının kalkması ise şimdiki
Cumhurbaşkanımız ve dönemin
Başbakan’ı sayın Recep Tayyip
Erdoğan’ın 1 Ekim 2013'te açıkladığı
demokratikleşme paketi ile oldu. Kılık
kıyafet yönetmeliğinin 5. maddesinde
yapılan değişiklikle, kısıtlayıcı
hükümler kaldırıldı. Askerler, emniyet
mensupları, hakimler ve savcılar bu
28 Şubat döneminde askerin
müdahalesiyle iktidardan
15
AK SİYASET
tedavi ederek, barışla, sevgiyle,
eşitlikle ve insanlarımızı
ötekileştirmeden gerçekleştirdik.
düzenlemenin dışında tutuldu.
Avukatların, barolar tarafından
belirlenen kurallar çerçevesinde
başörtüsü takamayacaklarına ilişkin
uygulamalar ise, mahkeme kararları
ile aşıldı.
Kamudaki başörtüsü yasağının
kaldırılmasından kısa bir süre sonra,
sorun TBMM’de de çözümlendi. Hac
dönüşü, başörtülerini
çıkarmayacaklarını açıklayan 4 AK
Partili milletvekilimiz, 31 Ekim
2013'teki Meclis Genel Kurulu
çalışmalarına başörtülü olarak katıldı.
AK Parti Konya Milletvekili Gülay
Samancı, Denizli Milletvekili Nurcan
Dalbudak, Kahramanmaraş Milletvekili
Sevde Bayazıt Kaçar ve Mardin
Milletvekili Gönül Bekin Şahkulubey'in
katıldığı oturum herhangi bir gerginlik
yaşanmadan tamamlandı. Ve nihayet
bu hafta, okullarımızdaki başörtüsü
zulümü de yönetmelikte yapılan
değişiklikle gerçekleşti.
Aslında olan biten şu; Birileri
inançlarından ötürü başlarını örtüp,
her türlü zulüme maruz kalırken birileri
beyinlerini, kalplerini ve insanlıklarını
örümcekleşmiş bir zihniyetle
örtüyorlardı. Şimdi haklı olan kazandı.
Şimdi insanlık onuru kazandı. Ama bu
karanlık zihniyette olanların şapkası
düştü ve keli göründü. Şimdi bu
zulüme karşı kalkan 411 eli
kendilerince kırdıklarını zannedenler,
gerçek yüzlerini de göstermiş oldular.
Hangi kurumlarda kimlerin nasıl tavır
aldıklarını gördük. Ama inanın
gördüğümüz en güzel şey sırf bu
uğurda yıllarını veren, baskı gören,
ikna odalarından hayallerini
gözyaşlarına gömüp çıkan o masum
çocukların gözlerindeki aydınlık parıltı,
emin olun en güzel ışıktır.
Bu yasağın kalkmasıyla hem bir
insan hakları ihlali de ortadan kalktı
hem de devletimizle milletimiz
barışarak çok uzun süredir beklenilen
bir toplumsal mutabakat sağlanmış
oldu. Aslında şimdi yıllarca vesayetçi
sistemle insanların üstüne baskı kuran
ve adeta güttükleri “Öcü Politikasi”yla
asıl gözlerini ve beyinlerini karanlıkla
örten güruha sormak lazım: Şimdi ne
oldu? Hani başörtüsü gericilikti? Hani
bu, bir rejim meselesiydi? Hani vatan
elden gidecekti? Ne oldu? Ben
söyleyim; Ne ülke elden gitti, ne rejim
değişti. Tersine özellikle doğuda sırf
başörtüsü yüzünden okula gidemeyen
kız çocuklarımız akın akın okullarına
gitmeye başladı. Biz bu sessiz
devrimle, ülkenin en önemli
meselelerinden biri olan, kanayan bir
yarayı kapattık. Bunu da gönülleri
Artık çocuklarımız da inançları
gereği, hiçbir baskı altında kalmadan
okullarına gidebilecekler. Artık her
türlü özgürlüğün önünün açıldığı,
insanların ötelenmediği, inanç, dil, din,
ırk mezhep ayrımının yapılmadığı yeni
bir medeniyet, yeni bir Türkiye var.
Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.
Biz gerek kendi şahsım gerek diğer
dava arkadaşlarım ve tabii ki AK Parti
olarak bu günleri görmek için çok ağır
bedeller ödedik. Ödüyoruz ve belki de
bu uğurda nice bedeller ödemeye
devam edeceğiz. Ama biliyoruz ki
ödediğimiz her bedel daha yaşanılır
bir ülke, daha vizyonla büyüyen ve
dünyada söz sahibi olan bir Türkiye
için. Ve hiç kimsenin şüphesi olmasın
ki biz, bu ülke için her bedeli ödemeye
hazırız.
16
AK SİYASET
HAFTANIN SEÇİLEN MAKALESİ
Ne olur bu pis tuzağa düşmeyelim!
Salih TUNA / Yenişafak
Batı'da mezhepler üzerinden herhangi
bir ayrışma veya kapışma veya çatışma
duyuyor musunuz?
Halbuki, tarih boyunca Doğu'ya nazaran
çok daha kanlı ve çok daha uzun süre birbirlerini gırtlaklamışlardı.
Uzlaşma derseniz, imkân ve ihtimali
yoktu.
Mamafih enerjilerini yerle yeksan eden
ve sonu gelmeyecek olan bu çatışmaya bir
şekilde son verdiler.
Kestirmeden söyleyecek olursak,
mezhep farklılıklarını sorun olmaktan
çıkardılar.
Bu sorunu Doğu yaşayacaktı, yani topyekûn Müslümanlar.
Yanış anlaşılmasın, Doğu'daki mezhep
asabiyetinin yegâne müsebbibi Batı'dır diyecek değilim.
Bir yığın hurafe, bir yığın efsane, bir
yığın menkıbe üzerinden insanlar birbirini kesiyor, birbirinin evini barkını bombalıyor, birbirine hayat hakkı tanımıyorsa o insanların din
algısını ve bu algıya kaynaklık eden 'din
kültürünü' elbette sorgulamak icap eder.
Lakin mahut sosyolojik zeminin ötesinde
Batı'nın iğvasını, malum planlarını görmemek
aptallık olur.
Bir örnek vermek istiyorum:
İran-Irak savaşı döneminde, Halepçe'de,
16 Mart 1988'de, Saddam'ın kimyasal
silahlarıyla çoluk çocuk kadın ihtiyar 5 bin Kürt
kardeşimiz tüm dünyanın gözleri önünde feci
bir şekilde katledilmişti.
Tüm dünya susmuştu.
Körfez savaşında (2003) petrole
bulanmış karabatak kuşuna bütün bir
yeryüzünün ağlamasını isteyen Batı medyası,
5 bin masum Kürt'ün katledilmesinin
duyulmasını bile istememişti.
Neden mi?
Çünkü o tarihte İran Irak'a karşı üstünlük
kurmuştu.
Unutmayalım ki, Kissinger, 8 yıl süren
İran-Irak savaşında kimin kazanmasını isterseniz sorusuna, 'İki tarafın da kaybetmesini'
cevabını vermişti.
Ve yine unutmayalım ki, Batı'nın çıkarları
söz konusu olduğunda, 5 bin masum Kürt'ün
bir karabatak kuşu kadar değeri yoktur.
Son yıllarda Sünni-Şii çatışması
çıkarmak için neler yapıldığı herkesin malumu.
Kissinger'in 11 Eylül saldırılarının hemen
ardından, 'Bundan sonra çatışma
Müslümanların arasında olmalıdır...' dediğini
bu köşecikte kaç kez dercettiğimi unuttum.
IŞİD nihayetinde Kissinger'in arzuladığı
'çatışma'nın somut ifadesinden başka bir şey
değildir.
Şii de Sünni de kaybetsin isteniyor.
Sonuçta kaybedecek olan bütün Ortadoğu
halklarıdır.
Mezhep asabiyeti için evvela zihinler
hazırlandı.
Mesela, 'Şii Hilali' denilmeye başlandı.
Tarih boyunca haksızlığa uğratıldığını
düşünen Şii kardeşlerimize, 'Buyrun size
bölge, Sünnilerin zulmüne bir son verin işte,
ne duruyorsunuz' dediler.
Sonra da Sünnilere dönüp dediler ki: 'Şii
Hilali, İran'dan Lübnan'a kadar bir bıçak gibi
saplandı Ortadoğu'ya, ne duruyorsunuz...'
Yüce Önderimiz, 'Mü'min aynı delikten
iki kez ısırılmaz' buyurduğu, Kur'an, birçok
ayetle fitneye karşı uyardığı halde bu tuzağa
düşüldü.
Türkiye'de son zamanlarda 'mezhep vurgusu' maalesef yapılmaya başlandı.
Sezai Karakoç'tan Nuri Pakdil'e, Rasim
Özdenören'den Atasoy Müftüoğlu'na, Sadık
Albayrak'tan Selahaddin E. Çakırgil'e kadar bu
ülkenin Müslüman aydınları hiçbir zaman 'et-
17
AK SİYASET
yoksa 'maklubecilerden' mi?
O 'maklubeciler' ki, bütün dinlere (ve
ateistlere) hoşgörüden bahsettiler de bir tek
Şiilere sıra gelince 'İranlı hemşire ajanlar'
diyecek kadar tozuttular.
Kardeşlerim, Batı'nın tuzağına
düşmemek için etnisite veya mezhep eksenli
söylemleri mahkum etmek zorundayız
İşgalcilerimiz 2. Cihan Harbi'nde birbiriyle kapışırken bir müddet nefes aldık.
Soğuk Savaş dönemini maalesef
hakkıyla değerlendirmedik.
Şimdi tekrar gelecekler!
IŞİD bu gelişin sadece bahanesi değil
bizzat parçasıdır.
Birkaç yıl öncesinden İran, Suriye,
Türkiye çatışmasının tuzak olduğunu
söyleyen Sezai Karakoç üstadımıza tekrar
kulak vermenin tam vaktidir: 'Batı nihai işgali,
son işgali yapmak peşindedir. Öyle bir işgal ki,
bir daha İslam'ın dirilişi vaki olmasın, İslam
haritadan silinsin. Hadise budur. Tehdit hatta
tehditten de öte içinde yaşadığımız gerçek
budur...'
nisite ve mezhep' vurgusu yapmadılar.
Rahmetli Erdem Bayazıt'ın 'Sürüp Gelen
Çağlardan' şiirindeki gibi 'Adım: MÜSLÜMAN'
sözünün önüne veya arkasına başka bir sıfat
koymadılar.
Cahit Zarifoğlu mütemadiyen 'ümmeti
gözetmen gerekli' diyordu.
Merhum Erbakan da Alevi-Sünni, KürtTürk tüm Türkiye'nin saadeti, sonra tüm
Müslümanların, sonra tüm insanlığın saadeti
için diyordu.
Hülasa, ayrıştırıcı değil bütünleştirici,
çözücü değil kuşatıcı bir dil kullanılıyordu.
Yazık ki yazık, günümüzde birçok
'İslamcı' mezhepler üzerinden tanımlamalar
yapmayı alışkanlık haline getirdi.
'Yeni İttihatçılığın' mezhep planındaki
karşılığı bu mu?
Önden gidenlerimiz ve öncülerimiz böyle
değildi, bu asabiyet kimden, kimlerden nasıl
öğrenildi?
'İslam Nereye' başlığı atacak kadar
oryantalist dili içselleştiren ve 'Şii Hilali' demeye bayılan Taha Akyol gibi liberallerden mi
ahmet dEMirCan
Siyasi ve hukuki işler Başkan Yardımcısı
21. dönem Milletvekili
NELER OLUYOR?
Bölgemizde ne olup bittiğini anlamak için özellikle
şu üç ülkenin gelişen olayların neresinde
olduğunu hadiselerin bu ülkeleri nasıl etkilediğini
hesaplamak, görmek gerekiyor; İsrail, İngiltere ve
ABD.
İki ay önce İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırıma
karşı dünya kamuoyunda gelişmeye başlayan
tepkiler IŞID hamlesi ile bir anda durdu, İsrail
unutuldu, Gazze gündemden düşüverdi.
İngiltere’nin bölge ile olan ilgisi ve ilişkisi o kadar
derindir ki; takip etmek, anlamak başlı başına bir
uzmanlık gerektirir. Her taşın altına bakmak
gerekir desem aşırı septik bir tavır sergilemiş
olmam.
ABD’nin bölgeye dönük politikalarını Graham Fuller;
1-İsrail’in güvenliğini sağlamak, 2-Batıya Enerji
akışını sorunsuz sürdürmek, 3-Bölgede herhangi
bir etkin gücün oluşmasını engellemek olarak
özetliyor. Terör ve kitle imha silahları bu
politikaların dayatılması için bir araç olarak
kullanılıyor.
Ayrıca Emperyalist egemenlerin İslam’a karşı
geliştirdikleri bir algı operasyonu son hızla
devam ediyor. Kendileri üretip yaydıkları terör
yapıları ile bütün dünyada, özellikle batı
dünyasında İslam’ın barış şartlarında artan
yayılmasının önüne geçmeye çalışıyorlar.
Beri taraftan Müslümanlar arasında bu güne kadar
teşvik edilen etnik ayrışma ve çatışmanın üzerine
bir de Mezhep Savaşı eklemenin gayret ve alt
yapı çalışması yapılıyor.
Üstüne bir de Sahih İslam anlayışını bozma amacı
güden çalışmalar da eklenince insanımızın ve
bölgenin ne büyük bir tehditle karşı karşıya
olduğu ortaya çıkıyor.
Son olaylarda bir taşla çok kuş vurmanın
peşindeler. Türkiye’nin bölgedeki gücü ve halklar
arasındaki itibarı hedefleri arasında. Buna dikkat
etmek zorundayız.
Türk, Kürt, Arap bütün müslümanların gaflet ve
aymazlıktan kurtulmaları şart. Aksi takdirde çok
büyük ıstıraplar kaçınılmaz olur.
18
AK SİYASET
Filiz kOzan
Genel Merkez kadın kolları
Siyasi ve hukuki işler Başkanı
TORBA YASA’DAN KADINLARIMIZA MÜJDE
len ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4
üncü maddenin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c)
bentleri kapsamındaki sigortalı kadının, üç defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden
sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla borçlanılacak sürelerde uzun vadeli sigorta kolları açısından sigortalı sayılmaması ve çocuğunun
yaşaması şartlarıyla talepte bulunulan süreleri,”
kendilerinin veya hak sahiplerinin yazılı talepte
bulunmaları halinde doğum borçlanmasına sayılabilecektir.
Günlerdir kamuoyunda büyük bir heyecanla
beklenen yasal düzenlemeler, nihayet Başbakanımız Sn. Ahmet Davutoğlu’nun ve Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin yoğun çalışmaları neticesinde Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 11/09/2014 tarih ve 29116
mükerrer sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak
yürürlüğe girmiştir. Torba yasa olarak bilinen
6552 Sayılı Kanun’ da kadınlarımız unutulmamış, bizim için pek çok düzenleme müjdeli haber
olarak hayatımıza sirayet etmiştir. Şimdi bu yasal
düzenlemeler ile kadınlarımıza sağlanan haklardan bahsetmek istiyorum.
Bu düzenlemeyle, daha önce 2 doğum için
sağlanan sigorta borçlanması, 3 doğuma çıkarılmıştır. Böylelikle, Kanunda verilen kriterlere göre
3 doğumu olan anne, doğumdan sonra 2 yıllık sigortasız geçen sürelerini, çocuğunun yaşaması
şartına bağlı olarak yazılı olarak başvurmak suretiyle her bir çocuk için 2 yıl olmak üzere 6 yılını
sigorta borçlanmasına saydırabilecektir. Bir diğer
açılım ise, daha önce bu haktan sadece SSK‘lı
olanlar faydalanabiliyorken, Bağkur, Emekli
Sandığı gibi kısa ve uzun vadeli sigorta kollarına
bağlı çalışan annelerimizin de faydalanabilmesi
olmuştur.
ilk müjde, 6552 sayılı Kanunun 28. Maddesinde, 8/5/1985 tarihli ve 3201 sayılı Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt
Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri
Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanunun 1 inci maddesinde yapılan değişikle sağlanmış oldu. Buna göre; Türk vatandaşları ile
doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni
almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenlerin on sekiz yaşını doldurduktan sonra Türk vatandaşı olarak yurt dışında geçen ve
belgelendirilen sigortalılık süreleri ve bu süreleri
arasında veya sonunda her birinde bir yıla kadar
olan işsizlik süreleri ile yurt dışında ev kadını olarak geçen süreleri, bu Kanunda belirtilen sosyal
güvenlik kuruluşlarına prim ödenmemiş olması
ve istekleri hâlinde, bu Kanun hükümlerine göre
sosyal güvenlikleri bakımından değerlendirilecektir.
Üçüncü müjde, Kanunun 45. maddesinde: 5510 sayılı Kanunun 63 üncü maddesinin
birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan “iki” ibaresinin “üç” şeklinde değiştirilmesiyle sağlanmıştır.
Bu düzenlemeyle, daha önce 2 deneme için geçerli olan tüp bebek uygulaması için verilen destekler, 3 deneme için geçerli olacaktır.
Bu düzenlemeyle yurt dışında yaşayan ve
18 yaşını dolduran Türk vatandaşı kadınların ev
kadını olarak geçen süreleri de sosyal güvenlik
haklarından yararlanmaları suretiyle hayata geçirilmiştir.
Bu düzenlemeden yararlanmak isteyenler
için yine Kanunda öngörülen beş şartın gerçekleşmesi gerekmektedir. Evli olmakla birlikte
çocuk sahibi olmayan genel sağlık sigortalısı
kadın ise kendisinin, erkek ise karısının;
ikinci müjde, Kanunun 43.maddesinde
5510 sayılı Kanunun 41 inci maddesinin birinci
fıkrasının (a) bendinin değiştirilmesi suretiyle
sağlanmıştır. Buna göre, Kanunları gereği veri-
1) Yapılan tıbbî tedavileri sonrasında normal tıbbî yöntemlerle çocuk sahibi olamadığının
ve ancak yardımcı üreme yöntemi ile çocuk sa-
19
AK SİYASET
5510 sayılı Kanuna ek maddenin eklenmesi suretiyle sağlanmıştır. Bu düzenleme ile ev hizmetlerinde çalıştırılan kadınların, sigortalılık
durumları iki ayrı sistemde çözümlenmiştir. Ev
hizmetlerinde çalışanlar, on günden az, on günden çok çalışanlar olmak üzere ikiye ayrılmıştır
Buna göre;
hibi olabileceğinin Kurumca yetkilendirilen sağlık
hizmet sunucuları sağlık kurulları tarafından tıbben mümkün görülmesi,
2) 23 yaşından büyük, 39 yaşından küçük
olması,
3) Son üç yıl içinde diğer tedavi yöntemlerinden sonuç alınamamış olduğunun Kurumca
yetkilendirilen sağlık hizmet sunucuları sağlık kurulları tarafından belgelenmesi,
1- Haftada bir veya iki gün temizliğe gelen kadınlar için: Kadın çalıştıran, SGK’nın hazırlayacağı bir belgeyi düzenleyip, çalışanla birlikte
imzalayacaktır. Ardından bu belge kuruma
verilecektir. Bir ayda 9 gün ve altında çalışan
kadınlarla ilgili olarak, çalıştıranlarca; pirime
esas günlük kazanç alt sınırının (2014 sonuna kadar günlük 37.80 TL’nin) yüzde 2’si
oranında “iş kazası ve meslek hastalığı sigortası primi” ödenecek.
4) Uygulamanın yapıldığı tıbbî merkezin
Kurum ile sözleşme yapmış olması,
5) En az beş yıldır genel sağlık sigortalısı
veya bakmakla yükümlü olunan kişi olup, 900
gün genel sağlık sigortası prim gün sayısının olmasıdır.
Ancak, terör mağdurları ve bakmakla yükümlü olduklarının tüp bebek uygulamasından
yararlanmak için istenen yukarıdaki ön şartlardan (3) ve (5) numaralı bentlerden muaf tutularak uygulama kolaylaştırılmıştır.
2- Ayda 10 gün ve daha fazla ev hizmetlerine
yardıma gelen kadınlar için: Ayda 10 gün ve
daha fazla çalışan kadınların bildirimi, işverenler tarafından, örneği Kurumca hazırlanan
belgeyle en geç çalışmanın geçtiği ayın sonuna kadar yapılabilecektir.
Bu düzenleme, sadece çalışan kadınları
değil eşi çalışan ev hanımlarını da ilgilendiriyor.
Ancak, özel tüp bebek merkezlerinde SGK katkısı ile tedavi olabilmek için, bu kurumun SGK ile
anlaşmalı olması gerekmektedir.
Dolayısıyla, on günden fazla ev hizmetlerinde
çalışanlar, tüm sigorta kollarına tâbi tutularak
zorunlu sigortalı sayılırken; on günden az çalışanlar sadece kısa vadeli sigorta kollarına
tâbi tutulmuştur. Bununla birlikte, ev hizmetlerinde çalışanların SGK bildirimleri de kolaylaştırılmıştır.
dördüncü müjde ise Kanunun 47.maddesinde, 5510 sayılı Kanunun 68 inci maddesinin
beşinci fıkrasının değiştirilmesiyle sağlanmıştır.
Buna göre;
“63 üncü maddenin birinci fıkrasının (e) bendi
gereğince sağlanan ve bir hastalığın tedavisinin
başka tıbbi bir yöntemle mümkün olmaması nedeniyle yapılacak yardımcı üreme yöntemi tedavisi dışındaki, yardımcı üreme yöntemi
tedavisinde katılım payı ilk denemede %30,
ikinci denemede %25, üçüncü denemede %20
oranında uygulanır. Ancak katılım payında dördüncü fıkra gereği uygulanan üst limit dikkate
alınmaz.” şeklinde düzenlenmiştir.
altıncı müjde, Kanunun 63. Maddesinde,
5510 sayılı Kanuna geçici maddenin eklenmesi
suretiyle Soma’da yaşamlarını kaybeden madencilerimiz ve onların aileleri için yapılan düzenleme ile sağlanmıştır. Buna göre; 13/5/2014
tarihinde Manisa ilinin Soma ilçesinde meydana
gelen maden kazası sonucunda ölen sigortalının; SGK’na olan her türlü borçları terkin edilerek, aylık bağlanması sağlanacaktır. Ölen
sigortalının anne ve babasına gelir ve aylık bağlanmasında Kanunda belirtilen ön şartlar kaldırılmıştır. Yine maden kazasında ölen sigortalının
eş ve çocuklarından birisi, eşi ve çocuğu yoksa
kardeşlerinden birisi olmak üzere toplam bir kişi
hakkında istihdamı sağlanacaktır.
6552 Sayılı Torba Yasanın 45. ve 47. Maddesinde yapılan düzenlemeyi birlikte değerlendirme yapmak gerekirse, tüp bebek
uygulamalarında kanun öncesinde SGK tarafından iki denemeye kadar karşılanıyordu. Kanun
sonrasında ise bu sayı üçe çıkarılmıştır. Yardımcı üreme yöntemi tedavisinde hasta katılım
payı ilk denemede % 30, ikinci denemede % 25,
üçüncü denemede ise % 20 olarak uygulanacaktır.
Tabii ki Torba Yasa ile getirilen düzenlemeler bununla sınırla değil. Toplam 146 maddeden oluşan Torba Yasa’da çalışma ve sosyal
hayata ilişkin pek çok alanda düzenlemeler yapılmış, sorunlar çözümlenmiştir. Milletimizin hak
ettiği kaliteli yaşam standartlarına ulaşması için
Yeni Türkiye yolunda adım adım yapılan çalışmaların her daim devam etmesi dileğiyle, Allah
yar ve yardımcınız olsun.
Beşinci müjde Kanunun 55.maddesinde:
20
AK SİYASET
TAVSİYE EDİLEN KİTAP
Lale ErSOY
ak Parti MkYk Üyesi
Siyasi ve hukuki işler Başkan Yardımcısı
Kitap : Resmi Tarihe Meydan Okuyorum
Yazar : Cemil Koçak
CEMıL Koçak, eleştirel ve
sorgulayıcı olmayan bir tarihsel
yaklaşımı kendine hep yabancı
bulmaktadır. Bu bağlamda
tarihçiliği meslek olarak seçmesinin
sebebini, resmi tarihe meydan okumak olarak açıklıyor. Bu kitapta da
Koçak’ın yakın tarihimiz konusundaki görüş, düşünce,
değerlendirme ve analizleri yer
alıyor. Kendisi yakın dönem siyasi
tarihimiz konusundaki
araştırmalarının doğrudan
sonuçlarını sergiliyor. Tarihi
gerçeklikleri herkesin uzun ve
zaman zaman sıkıcı da olabilecek
akademik metinler arasından bulup
çıkarmasını beklemeye hakkı
olmadığını en baştan kabul ediyor.
Dolayısıyla meraklılara analizlerini daha keskin, daha
vurucu, daha köşeli, daha kısa ve öz olarak sunabilme imkanını sağlayan açıklama ve yazılarını bir
bütün halinde sunmanın yararlı olacağını umuyor.
Koçak’a göre tarih, günümüzün politik iklimini anlamak ve analiz etmek için muhakkak bize ipucu
sağlamaktadır. İçinde yaşadığımız politik süreci ve
konjonktürü analiz etmenin yolu da tarih bilincinden
geçmektedir. Tarihçilik ile siyasal bilim arasındaki bu
gelgitler, okuyuculara keyif verecektir.
Koçak tarihe bakışını şöyle dile getirmektedir:
”Tarihçi geçmişe baktığı zaman bugünün analizinde
kullanabileceği anahtarları bulur. Kendisinin belli başlı
görevlerinden biri de geçmişle bugün arasındaki yakın
bağlantıyı gözler önüne sermektir. Bu bağlantıda tarihçiye düşen görev, mümkün olduğu kadar eleştirel
bakabilmektir… Resmi eğitim sisteminin topluma
sunduğu resmi tarih anlayışı var. Resmi tarih, son
derece katı, betonlaşmış bir geçmiş bilgisi aktarıyor.
Bu bilgiye aykırı düşen ya da bu bilginin dışında
başkaca bir bilgi üretilmişse, geniş bir kesim
açısından bu şok dalgası yaratıyor. İşin psikolojik
boyutu budur. Resmi tarih, aslında sadece yakın
geçmişi anlamlandırmıyor; bugün olması gerekenleri
de dikte ediyor topluma. Bu diktenin
devam etmesinden yana olan gruplar,
ister istemez siyasi bir tutarlılık
sağlayabilmek için yakın geçmişteki
resmi tarih anlayışını sıkı sıkıya
muhafaza etmek zorunda hissediyorlar kendilerini.”
Tarihimizin önemli bir
bölümünü oluşturan ordu-siyaset
ilişkisinin başlangıcını ise Koçak: “31
Mart’ın bastırılmasıyla birlikte bir terör
rejimi başladı. Aynı zamanda ordunun
1908’de siyasete adım atmasıyla birlikte, her defasında ordu içinde
cuntalaşmalar oldu. Siyasi gruplar,
ordu içinde bir ağırlığımız olsun diye
orduya sızmaya çalıştı… Ordu zemininde siyaset yapılmaya başlandı.
Siyaset, ordunun ne kadar ağırlıklı
kısmını yanımıza çekeceğiz mücadelesine dönüştü.
Çünkü ordu içinde yeteri kadar gücü yanına çeken
siyasi grupların iktidara gelme şansları yükselmiş
oldu. Haliyle ordu, hiçbir zaman kendini bir bütün
olarak muhafaza edemedi. Fakat enteresan olan
nokta, ordunun kendisini monolitik bir blok olarak
göstermeye çalışmasıdır. Mesela, İttihatçılara
sorsanız, bütün ordu İttihatçıdır. Öyle olmadığını onlar
da biliyorlardı, ama öyle gösteriyorlardı.” sözleri ile
ifade etmektedir.
Koçak’ın “Yakın Dönem Tarih Mitolojileriyle
Hesaplaşmalıyız”, “27 Mayıs’ın Bayram Olduğunu
Bugün Kim Hatırlıyor?”, “Kemalistler Nutuk’u Sansürledi”, “Atatürk’ün Söz Konusu Vatansa, Gerisi
Teferruattır Diye Bir Lafı Yok”, “Kürtlere Etnik Haklar
Amasya’da Verilmişti”, “En Sivil Abdülhamit Dönemiydi”, “2023 Şifresi”, “Hakim Parti Geldiysen Üç Defa
Vur”, “Bir Anayasa Yapmak”, “CHP’de Atatürkçüler,
Atatürkçüleri Yenilgiye Uğrattı” gibi son derece ilginç
başlıklar altında, tek parti yönetimi döneminden AK
Parti’ye kadar geçen sürece ilişkin olarak kaleme
aldığı düşüncelerini merak eden takipçilerimizi “Resmi
Tarihe Meydan Okuyorum” adlı eseri okumaya davet
ediyoruz.
21
AK SİYASET
HAYAT BOYU SİYASET
haydar kemal kUrt
Siyasi ve hukuki işler Başkanlık danışmanı
23. dönem ısparta Milletvekili
HAFTANIN SÖZÜ
Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak,
halbuki biz sussak tarih susmayacak, tarih sussa,
hakikat susmayacak.
(Sezai Karakoç)
sesli bir adam yaşardı. Mescidi inşa eden ne
kadar iyi huylu ve gönlü yüce ise; ücretsiz ezan
okuyan adam da o kadar kötü sesli ve fena huyluydu.
Mescidi yaptıran onu incitmek istemiyordu.
Fakat sesi dayanılır gibi değildi. Sonunda bir gün
çağırdı ve “herhangi bir karşılık beklemeden sadece Allah rızası için bu işi yaptığını biliyorum.
Mescidin eski müezzinleri on lira aylıkla çalışırlardı. Sana yirmi lira öneriyorum, bu parayı al,
fakat başka bir mescitte çalış.”
Çirkin sesli müezzin kabul etti bu teklifi. Ve
başka bir mescitte çalışmak üzere gitti. Bir süre
sonra gelerek,
“Bana buradan gitmem için yirmi lira vermiştin” dedi, “oysa şimdi müezzinlik yaptığım yerden uzaklaşmam için kırk lira veriyorlar, sen bana
zulmetmişsin.”
Adam güldü, “sakın kabul etme, bir süre
daha çalış, yakında elli liraya çıkarırlar.”
Mermerdeki çamur kazınırken çıkan sesten
daha çirkindir sesin, gönlümü öyle tırmalıyor ki...
haFtanın SözÜ
Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak, halbuki biz sussak tarih susmayacak,
tarih sussa, hakikat susmayacak.
(Sezai karakoç)
KISSALAR
aŞk SULtanı
Dindar bir adam kara sevdaya tutulmuş,
sevgisi dillere düşmüştü. Herkes ayıplıyor, kınıyordu kendisini. Sevgisinden asla vazgeçmiyor ve
“Ey sevgili” diyordu, “boynuma kılıç vursan
bile senden vazgeçemem. Senden başka sığınağım yok. Kaçacak olsam yine senin yüreğine sığınırım.”
Onu ben de ayıpladım.
“Aklın nefsine yenilmiş,” dedim.
“Aşk sultanının hüküm sürdüğü yerde, dindarlığın adı sanı kalmaz” dedi.
GözÜndE Bir MELEk
Hasan Meymendi’ye, bir gün Sultan Mahmud’un, dünyalar güzeli onca cariyesi varken
neden Eyaz’ı sevdiğini sordular. “Üstelik Eyaz
güzel değil” diye eklediler.
“Gönül, sevdiğini güzel görür” diye cevap
verdi.
Sultan’a sevdiğinin çirkinliği güzellik, kötülüğü iyilik görür.
Sevgisiz bakılınca Yusuf bile çirkindir.
Şeytana muhabbet gözüyle bakınca onu
melek sanırsın.
TARİHİMİZDEN
BiziM SiLah FaBrikaMız YOk
İstanbul’daki Ermeni patırtısından sonra Sultan II. Abdülhamid’i ziyarete gelen Avrupa devletlerinin elçileri, azametli tavırlarla Sultanı adeta
sorguya çekmeye kalkışmışlardı. Elçiler le görüşmek için yemekten kalkan II. Abdülhamid Han, Ermeni meselesinin konuşulmak istendiğini görünce
elçileri sarayın salonlarından birine götürdü. Burada yığınlarla duran, hepsi Ermeni komitacılarından toplanmış silah ve cephaneyi gösterdi ve
tercümana talimat verdi:-Bu efendilere söyleyiniz
ki, Rusya tebeası Ermeniler, tebeayı şahanem
olan Müslümanlara bu silahlarla tecavüz etmişlerdir. Bunların fabrikası memalik-i şahanemizde
MErMErdEki çaMUr
Sincar Mescidi’nde ezan okuyan çirkin
22
AK SİYASET
raya kadar hep asfalt yollardan mı geldi? Cevabını
verdi. Fakat neticede padişahın çok yaşlı olmasından dolayı devlet ileri gelenleri onun cepheye gitmesini doğru bulmadı ve İstanbul’da kaldı. Daha
sonra toparlanan Osmanlı ordusu, tekrar hücuma
geçerek Edirne’yi geri aldı.
yoktur.Sonra sefirleri ikinci bir odaya götüren padişah, burada istif edilmiş bir yığın sopayı gösterdi
ve:-Kendilerine şunu da anlatınız ki, tebeam da bu
sopalarla kendilerini müdafaa etmişlerdir. Bu değnekler bizim ormanlarımızdan tedarik edilmiştir. dÜŞMan aSFaLt YOLLardan Mı
GELdi
I. Balkan Harbi sırasında Osmanlı ordusu,
İttihatçıların orduya siyaseti sokmaları ve subayları fırkalara ayırmaları neticesinde yenilerek devamlı geri çekiliyordu. Nihayet Edirne düşman
eline geçince Osmanlı birlikleri Çatalca önlerinde
savunmaya geçtiler. Yunanlılar deniz yoluna, Bulgarlar demir yoluna hakim olmuşlar, Osmanlı birliklerinin anavatanla ilişkisi kesilmişti. Oldukça zor
durumda kalınmıştı.
İşte bu kötü haberler Sultan Reşad’a geldikçe üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor, İstanbul’un tehlikeye girmemesi için çareler
arıyordu. Nihayet etrafındakilere fikrini açıkladı:Ben Sancak-ı Şerifi elime alıp bizzat cepheye gidiyorum. Asker, padişahlarını başlarında görünce
büyük bir şevkle düşmana saldırır ve ilerlemelerini
durdurur. Harbiye Nazırı Nazım Paşa bunu haber
alınca hemen padişaha gelerek:-Bu kış mevsiminde cepheye gidip de ne yapacaksınız padişahım? Çamur deryasından çıkılmaz. Hayvanların
ayağı, arabaların tekerlekleri hep çamura gömülür, deyince Sultan Reşad:-Paşam! Düşman bu-
Haftanın Karikatürleri
BEn naSıL Biri iki EYLEdiMSE
Sultan Abdüllmecid zamanında 1853-1856
Kırım harbi sırasında Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa
kumandasındaki Osmanlı ordusu Tuna boylarına
sevk edilmişti. Bu orduda buluna Koca Halil ismindeki bir topçu neferi, rus tabyalarını döğmüş ve
onları geri çekilmeye mecbur etmişti. Fakat düşman ateşi esnasında bir şarapnel parçası karnına
isabet etti ve bağırsakları dışarı fırladı. Bir eliyle
bağırsaklarını karnına tepmeye çalışırken bir eliyle
de koynunda asılı bir tüfek mermisini çıkararak
siper arkadaşı ve hemşehrisi Mehmed’e vererek:Hemşerim, gördüğün bu kurşun, geçen Moskof
harbinde babamı şehid etmiş. Ben o zamanları
çocuktum. Babam bu kurşunu bana yadigar olarak
göndermiş. Şimdi sen bu kurşunu ve benim kanımla boyanan şu gülle parçasını al ve sağ salim
köye dönebilirsen, bunları oğluma ver ve de ki;
“Baban dedi ki, Allah yolunda, vatan uğrunda ben
basıl biri iki ettiysem, o da ikiyi üç etsin”Artık gücü
tükenen Koca Halil yere yıkıldı ve Kelime-i Şehadeti söyleyerek şehid oldu.
23
AK SİYASET
Download

siyasi ve hukuki işler haftalık bülteni