LÜTFEN KAYNAK GÖSTEREREK KULLANINIZ
2014
BAŞÖRTÜSÜ NEYİN ÜSTÜNÜ AÇTI?
Prof. Dr. Hasan Şimşek
İstanbul Kültür Üniversitesi
(www.hasansimsek.net)
28 Eylül 2014
2014 Mart ayında İmge Kitabevi tarafından yayınlanan “Paradigmalar Savaşı ve
Beşinci Dalga” kitabımda 1789 Fransız Devrimi ve 19. Yüzyılın ortalarında (1850) artık
olgunluğa ulaşmış olan Sanayi Devrimi’nden başlayarak dünyanın dört önemli siyasi,
ekonomik ve toplumsal dalgaya maruz kaldığını ve beşincisinin içinde olduğumuza
ilişkin analizler yaptım. “Piyasanın gizli eli” tezine dayanan klasik liberal kapitalizm,
19. Yüzyılın sonlarına doğru giderek vahşileşmiş, neden olduğu siyasal ve toplumsal
huzursuzluk ve yıkım tehlikesi nedeniyle burjuva sınıfını bile telaşlandırmaya
başlamıştı. Arkasından Sosyalizm ve Sosyalizm’in kapitalizmi rehabilite etmek için
kendine uyarladığı Sosyal Devlet devreye girdi. Sosyal Devlet altında 1945-1970
arasında kükreyerek büyüyen Batı ekonomileri 1970’lerin başlarından itibaren büyüme
hızını kaybetmeye başladı. Batı ekonomileri ile birlikte Batı ekonomilerine entegre
bütün ekonomiler enflasyon sarmalına girmeye başladı. Batı, siyasi, ekonomik ve
toplumsal olarak epeyce istikrarsızlaşmış bir haldeyken Şikago Okulu’nun Yeni
Liberalist duayenleri Von Hayek ve Friedman’ın Yeni Liberal tezlerini benimseyen
Thatcher-Reagan ikilisi ile dünya 1980’lerden başlayarak hızla beşinci dalganın
hakimiyeti altına girmişti. Klasik liberal kapitalizmin serbest piyasacı temel tezlerine
sadık kalan Yeni Liberal paradigma hızla dünyanın yeni ekonomik düzeninin ana
kurgusunu oluşturdu.
Türkiye, 1980 askeri darbesini izleyen yıllarda, askeri darbenin sert yumruğu altında
tutulan muhalif güçlerin sesinin kısılmasıyla da geç kalmadan Turgut Özal’ın
liderliğinde hızla Yeni Liberal rüzgarın etkisi altına girdi. 1983-1990 arası Yeni Liberal
politikalar Türkiye’de güçlü ve hızlı esti. Ancak 1989’dan itibaren Yeni Liberal rüzgar
hız kesti, ivme kaybetti. Yeni Liberalizm’in eski gücünü yitirmesi1990’ların başında
ANAVATAN Partisi’nin toplumsal desteğinin erimesinden de belliydi. 1990-2002 arası
bütün dünyada hızla esen Yeni Liberal dalgalar Türkiye’de kırılmalara uğramaktaydı.
Page 1 of 6
LÜTFEN KAYNAK GÖSTEREREK KULLANINIZ
2014
Bunun en önemli nedeni askeri darbenin baskılayıcı etkisinin güç yitirmesiyle birlikte
Yeni Liberalizm karşıtı Milliyetçi ve Sosyal Demokrat partilerin koalisyon ortağı olması
ile birlikte Güney Doğu ve Avrupa Birliği gibi konular siyasi istikrarsızlığı hızlandırmıştı.
ANAVATAN ve Doğru Yol Partileri uluslararası siyasi ve ekonomik elitin beklentilerini
karşılamayacak derecede güç yitirmiş, sağ-liberal politikaları taşıyacak güçten
düşmüştü.
Bu siyasi, ekonomik ve toplumsal zeminde Türkiye’de bir tek diri muhalefet vardı:
Siyasi İslam. Başörtüsü, inanç ve ibadet özgürlüğü, eğitim hakkı, statükonun her
türlüsüne başkaldırı ve güç odaklarına yönelik sağlam eleştiri Siyasi İslamcı
muhalefeti öne saflara itmişti. Bu kesim içinde sağlam da bir entelektüel kitle
oluşmuştu. Okuyorlar ve dünyayı iyi izliyorlardı. 1990’ların moda kavramları
paradigma, strateji, birey özgürlükleri, liberal düzen, değişim ve dönüşüm gibi yeni ve
alışılmadık kavramlar etrafında yazılar yazan ve televizyonlarda tartışma
programlarına katılan bu etkili hatipler toplumun ilgisini çekmeye başlamışlardı.
1990’larda, büyük ölçüde muhalif duruşlarına isnat edilebilecek bir gelişmeyle tek
istikrarlı oy artışını bu yeni muhalefet yapabiliyordu.
Bu yükselen muhalefet iç ve dış güç odaklarınca desteklenmeliydi, ancak hem içte
Türkiye burjuvazisi açısından hem dışta dünya siyasi ve ekonomik gücünü elinde
bulunduran güçler açısından ciddi bir sorun vardı: Bu muhalefet anti-emperyalist ve
anti-kapitalist (doğallıkla Yeni Liberalizm karşıtı) bir ana damarın üzerine oturuyordu.
Türkiye’deki en diri ve yükselişteki bu muhalefetin Yeni Liberalist dünya pratiğine
alıştırılması ve uyumlu hale getirilmesi gerekiyordu. Hele de terörü İslam’la
özdeşleştiren 11 Eylül’den sonra dünyanın dört gözle beklediği makul, modern, Batılı
ve Batıcı ılımlı İslamı’nı (büyük ölçüde laik bir düzene borçlu olduğu geçmişiyle)
Türkiye inşa edebilirdi. 2000’lerde Türkiye “Ilımlı İslam” projesiyle hızla ve güçlü bir
şekilde dünya sahnesine sürüldü. “Ilımlı İslam” ülkesi Türkiye, yeni siyasi elitleri
aracılığıyla anti-kapitalist tezleri de terketmiş ve hızla Yeni Liberalist politikaları en
hızlı şekilde uygulayan ülkelerin başında yer almıştı. Türkiye’ye milyarlarca dolar sıcak
para akmaya başlamıştı. Türkiye müthiş bir tüketim cenneti haline gelmiş, her yerden
inşaatlar, AVM’ler, yabancı sermayeli imalat tesisleri fışkırıyordu. Türk’ler en yeni
arabaları kullanıyorlar, lüks evler satın alıyorlar, her altı ayda cep telefonlarını son
Page 2 of 6
LÜTFEN KAYNAK GÖSTEREREK KULLANINIZ
2014
çıkan yeni modellerle değiştiriyorlar, tatile gidiyorlardı. Bunları yapacak durumları
olmayanlara da yeşil kart veriliyor, cüz-i de olsa maaşa bağlanıyorlar, sosyal destek
mekanizmalarıyla evlerine gıda paketleri gönderilerek yoksulluğun yıkıcı etkilerinden
bir nebze de olsa korunabiliyorlardı.
Bu baş döndürücü ekonomik gelişme önce başörtüsü eylemleri ile kendilerini görünür
kılan ve eşlerinin başları örtülü bu yeni ve genç siyasi ekibe karşı toplumda yıkılmaz
bir inanç ve güven oluşmaya başlamıştı. 12 yıllık yıkılmaz AKP gücü böyle oluştu.
Seçim meydanlarında da söz verdikleri gibi, bu yeni ekip bütün statükoyu alt etme
konusunda son derece de cesurdu. Askere meydan okuyor, yıllarca Türkiye’nin
yıkılmaz seçkin burjuvası olarak bilinen TÜSİAD ve benzeri güç odaklarına karşı
açıktan tavır koyuyorlardı. Yoksul ve mağdur olarak, tırnaklarıyla kazıyarak bu
makamlara geldiklerini her fırsatta topluma hissettiriyorlardı. Kısacası, onlardan
birileriydiler, ancak ve bu nedenle statüko ve yerleşik güçler (bu güçlerin
Atatürkçüler, laikler, Batı’cılar, modernler, zenginler olduğu konusunda da dolaylı
eşleştirmeler zaten yapılıyordu) kendilerini sürekli alaşağı etmek istiyordu.
Kısacası, hem tüketimin doruk yaptığı, borçla insanların ev ve otomobil sahibi
oldukları, refahın katlandığı, hem de statükonun yerle bir edildiği devrim yıllarıydı.
Bu ivme 2011’e kadar sürdü. Her biyolojik varlık gibi siyasi partiler de bir süre sonra
güç yitirmeye başlar. Güç yitimi arttıkça eskiden denenmiş ve başarılı olunmuş
yollarda daha fazla yürünmeye başlanır. Yürünen yol biter, yeni bir şey yaparak
toplumu tekrar ateşlemeye yeltenen siyasetçi aslında bitmiş yolda yürümeye devam
eder. Çünkü, yeni yol açacak yaratıcılık da kalmamıştır. Bu da eskimenin ve
yıpranmanın bir göstergesidir. Oysa artık yeni yollar yeni güçler tarafından açılacaktır.
Her defasında işe yaramış olan baş örtüsü on yaşındaki kızların başlarını örtmelerine
kadar indirilince eski etkiyi yapmayabilir. Eşleri baş örtülü olan mağdur ve mazlum
görüntüsü siyasi suistimal ve yolsuzluk imalarıyla zedelenir. İnanç ve ibadet
özgürlüğü konusunda hassas olan ve tüm siyasi yükselişlerini belli ölçüde buna borçlu
olan bu siyasetçiler Alevi’lerin din ve ibadet özgürlüğü konusunda sessiz kaldıklarında
toplumda soru işaretleri yükselir. Yeni liberal politikalarla köylünün deresine HES
Page 3 of 6
LÜTFEN KAYNAK GÖSTEREREK KULLANINIZ
2014
kuran, Soma’da 300 madencinin ölümüne yol açan iş adamlarını örtülü yollarla
koruma ve kollama artık toplumun gözünden kaçmaz. Sonuçta, çok yürünen yol
biter. Aşırılıklar başlar. Aşırılıklar normal insanlara hitap etmez, olsa olsa radikalleri
mutlu eder. Aşırılıklar yoluyla asıl oy tabanı olan milyonlarca “normal insandan” kopan
siyasi yapılar giderek güç yitimine uğrar.
Başörtüsünün ülkemizde gelişim ve yükselme eğrisi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
yukarıda özetlenen gelişim öyküsü içinde önemli bir yer tutar. Başlangıçta ve yakın
yıllara kadar, yani başörtüsünün sadece yükseköğretimle özdeş görüldüğü
zamanlarda, kısacası konu 18 yaş ve üstü genç kızlarımızı ilgilendirirken, ne tür
kıyafet giyebileceğine bir yetişkinin karar vermesi gerektiği, bir yetişkinin
örtünmesinin o kişinin iradi kararı olduğu gündeme getirilir ve konu böyle
savunulurdu. Bir süredir başörtüsü üniversitelerde serbest. Şimdi ortaokul ve lise
öğrencilerinin okullarda başörtüsü takabilecekleri kararı çıktı. Bu yeni durum bir
öncekinden bir miktar farklı, çünkü, şimdi sözü edilen çocuklar reşit değil, büyük
ölçüde büyüklerinin kararlarına uyma yaşındalar. Ertuğrul Özkok’ün dediği gibi
“aslında velilere çocuklarının başını kapatma özgürlüğü” verildi. Sonuç olarak,
başörtüsü ile ilgili son yönetmelik değişikliğinde çocuklara sunulan bir özgür iradeden
söz etmek mümkün değil.
Başörtüsü üniversitelerde serbest bırakılmasına rağmen üniversite öğrencisi genç
kızlarımızın pek çoğu da başörtüsü takmıyor. Aileleri istese bile takmama konusunda
belirli oranda kendi iradelerini kullanabiliyorlar. Başörtüsü konusu toplumun gözünde
iktidarın topluma vermek istediği kadar önemli bir yer tutmuyor aslında. TESEV
tarafından 1999 yılında yapılan ve 2006 yılında takip amacıyla tekrarlanan
araştırmaya göre, Türkiye’de başını örtenlerin oranı 1999’da %15.7 iken 2006 yılında
bu oran %11.4’e gerilemiş ((http://www.tesev.org.tr/degisen-turkiye-de-din-toplumsiyaset/Icerik/472.html). Bu oranın 2014 yılına kadar katlanarak arttığını düşünmek
yanlış olur, çünkü 1999 ve 2006 yılları arası başörtüsü konusunun Türkiye’de en sıcak
ve hassas gündem maddesi olduğu yıllar. Bu yıllarda oran bu kadar çıkıyorsa, 2014’te
artış olsa bile büyük bir artışın olması beklenemez.
Page 4 of 6
LÜTFEN KAYNAK GÖSTEREREK KULLANINIZ
2014
Abartalım ve hadi diyelim ki Türkiye’de başörtüsü takanların oranı %25’e çıktı. Bu
durum da bile Milli Eğitim Bakanlığı’nın son yönetmelik değişikliği ile 10 yaşındaki
çocuklarına başörtüsü takabilecek velilerin oranı hala toplumun dörtte biri düzeyinde
kalır. Üstelik bu kitle içinde İslami hassasiyetleri açısından son derece makul düşünen
ve radikal olmayan, sonuçta on yaşındaki çocuğuna başörtüsü takmayı reddedecek
epey de bir kitle olacaktır.
Sonuçta, ortaokul ve lise öğrencilerinin okullarda başörtüsü takmasının yolunu açan
Milli Eğitim Bakanlığı, İslami hassasiyetleri açısından sadece radikal bir azınlık gruba
önemli bir taviz vermiş, bu kitlenin girişeceği dayatmacı tutum nedeniyle toplumu
germenin ve kutuplaştırmanın yolunu açmıştır. Başörtüsü takan % 11’lik grubun
normal mütedeyyinleri dışarıda bırakıldığında, % 2-4 oranındaki radikal bir kesim Milli
Eğitim sistemini teslim almıştır. Bu nedenle, bu son girişim iktidar açısından geri
tepen bir koz haline gelebilir. Çünkü, ülkemizin pek çok yerinde kapalı toplum
özellikleri gösteren küçük yerleşim yerleri veya mahalle kavramının hala güçlü olduğu
yerlerde “yaygın teamüller” çocuklar ve aileleri üzerinde baş örtüsü konusunda bir
baskı yaratabilecektir. Türban veya başörtüsü takmak inançlı olmakla veya inançsız
olmakla özdeş görülebileceği için çocukların türban veya başörtüsü takması
konusunda örtük bir kültürel baskı ortaya çıkabilecektir. Her durumda Türkiye gibi
ülkelerde eğitimde fırsat eşitliği konusunda dezavantajlı olan kızlar baş örtüsü
üzerinden siyasi malzeme yapılmıştır ve fırsat eşitliği anlamında bir kez daha mağdur
edileceklerdir.
Bir de bu işin psikolojisi var. Uzun boylu olmak, güzel veya yakışıklı olmak, zengin
olmak bütün toplumlarda bu özelliklere sahip olan insanlara bir takım açık veya örtülü
avantajlar sağlar. Bunlar, en basit tanımıyla, “sosyal çekicilik” yaratır. Dindar bir
toplumda da “dindar olmak,” “inançlı” olmak veya görünmek bir sosyal çekicilik
aracıdır. İnançlı olanlar, inançlı olduğunu kılık kıyafet ve bir dizi ritüelleri ile
başkalarına gösterenler bu özelliklere sahip olmayan bireylere oranla daha
avantajlıdır. Dolayısıyla, başörtüsü takan kızımız inançlı görünürken, türban veya
başörtüsü takmayan Alevi kızımız, Hıristiyan veya Musevi kızımız, inançlı ancak
inancını bu tür görsellerle ifade etmeyi uygun bulmayan diğer kızlarımız örtük veya
açık bir psikolojik baskı altında kalacaklardır. Bu baskıdan kurtulmanın en basit yolu
Page 5 of 6
LÜTFEN KAYNAK GÖSTEREREK KULLANINIZ
2014
sizin de diğerlerinin kullandığı sembolleri taşıyarak bu baskıdan kurtulmaktır. Bu
girişimin arkasındaki asıl motif belki bu olabilir. Sosyal çekicilik veya sosyal iticilik
yoluyla başörtüsünün toplumda küçük yaştaki kızlarımız arasında yaygınlaştırılmasının
yolunu açmak.
Türk eğitim sistemi genel hatlarıyla ve uzun yıllara yayılan yapısı nedeniyle zaten
özgür sorgulamayı, yaratıcı düşünmeyi destekleyen ve özendiren bir eğitim sistemi
değil. Bu anlamda, başörtüsü bir anda Türk okullarının havasını tersine çevirecek bir
gelişme değil. Bunun yansımaları uzun yıllar sonra daha belirgin olarak görülür.
Ancak, okulların kültürünü daha muhafazakar yönde değiştireceği kesin. Okulların
başörtüsü takmayan öğrenci ve öğretmenler için daha tehditkar bir kültür
oluşturacağı açık. Bütün bunların AİHM’nin zorunlu din dersi konusunda verdiği
kararın hemen ertesinde devreye sokulması da Türkiye’nin artık uluslararası normları
ve altına imza attığı uluslararası anlaşmaları takmadığı anlamına gelmektedir. Bu son
gelişme Avrupa Birliği ve Batı normlarından uzaklaştığımızın kesin delilidir. Bu basit bir
eğitim politika değişikliği de değildir. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin pek çok
alanda nasıl bir ulusal vizyona yöneldiği ve uluslararası stratejisinin ne olacağı
konusunda ipuçları vermektedir.
Page 6 of 6
Download

Başörtüsü Neyin Üstünü Açtı?