PERSPEKTİF
SAYI: 47
NİSAN 2014
Faiz Kıskacında Ekonomik Büyüme
ERDAL TANAS KARAGÖL, ÜLKÜ ISTIKLAL ORTAKAYA
• Faiz ödemeleri ile ekonomik performans arasındaki ilişki nasıldır?
• Faizlerin düşmesi neden önemli?
• Faizler ile yapısal ekonomik problemler arasındaki ilişki var mı?
GİRİŞ
Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler için ekonominin en önemli sorunlarından biri faiz
ödemeleri olmuştur. Bu bağlamda, Türkiye’de 2002
öncesindeki yıllarda artan borçlar, gelirin önemli bir
kısmının borç faiz ödemelerine aktarılmasını, faizler
arttıkça yükselen bütçe açıkları döngüsünü ve bunun
tetiklediği ekonomik ve siyasi istikrarsızlığı beraberinde
getirmiştir. 1994 ve 2001 krizleri ile 19 IMF stand-by
anlaşmasının arkasında yatan en önemli nedenlerden
biri de, bu doğrultuda yüksek faizler olmuştur.
Genel itibariyle ele alındığında ise, yüksek faiz
oranlarının, bir yandan yüksek maliyetlerin sebep olduğu talep düşüşüne, diğer taraftan da büyük projelerin
ve altyapı yatırımlarının ertelenebilmesine ve yapısal
sorunlara sebep olduğu düşünüldüğünde, faizin ekonomide meydana getirdiği tahribatın önemli seviyelerde
olabileceğini anlamak zor değildir. Bu nedenle faizlerin
yükselmesi sonucu ülkeye giren sermaye aracılığıyla kısa
dönemde elde edilen kazanımları, yüksek faiz dolayısıyla gerçekleşmeyen ya da azalan yatırımlar ve ekonomide
çözülemeyen yapısal problemlerin yüklediği maliyetle
karşılaştırılmak anlamlıdır. Aslında, Türkiye 2023 hedeflerine ulaşmaya çalışan bir ülke olarak, önümüzdeki
yıllarda, orta gelir tuzağında patinaj yapmaya başlayan
bir ülke mi, yoksa düşük faizin de desteklediği bir ortamda yüksek büyüme oranlarını gerçekleştirerek bu
tuzağa takılmadan bir üst sınıfa ulaşmış bir ülke mi olacaktır? İşte bu soruyu sormanın tam vaktidir.
FAİZ ÖDEMELERİ VE EKONOMİK PERFORMANS
Ekonomik büyüme performansının faizler ile ters
orantılı bir ilişki sergilediği kabul edilmektedir. Büyüme ve faiz arasındaki söz konusu ilişki, çeşitli kanallar yoluyla farklı etkiler sergileyebilse de, genel
olarak yüksek faizlerin GSYH artışına olumsuz etkisi
olduğu sonucuna varılmaktadır. Zira faizlerin yüksek
olduğu bir ortamda, tüketim ve yatırım talepleri dü-
Erdal Tanas KARAGÖL
1992’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden mezun oldu. Yüksek lisansını ABD’de Connecticut Üniversitesi’nde, doktorasını İngiltere’de
York Üniversitesi’nde tamamladı. Karagöl’ün çeşitli gazete ve dergilerde dış borçlar, cari açık, ekonomik büyüme, savunma harcamaları, enerji,
işsizlik, kamu harcamaları, yoksulluk ve sosyal yardım alanlarında makaleleri ve araştırma raporları yayımlanmıştır. TÜBİTAK’taki çalışmalarının
yanı sıra TÜBA asosiye üyesi olan Karagöl, halen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmakta ve
SETA’da ekonomi bölümünde çalışmalar yapmaktadır.
Ülkü İstiklal ORTAKAYAAnkara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim dalında yüksek lisansına devam etmektedir. Enerji ekonomisi, ekonomik büyüme, istihdam, sosyal yardımlar
ve yoksulluk alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir. SETA’da Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Direktörlüğü’nde araştırma asistanı olarak
çalışmaktadır.
PERSPEKTİF
şüşe geçmekte ve dolayısıyla iktisadi aktivite zayıflamaktadır. Bu minvalde, Türkiye’nin yakın geçmişini
faizler ve ekonomik performans açısından sorgulamak önem taşımaktadır.
2002 yılı öncesi döneme bakıldığında, yüksek miktarlardaki Borç/GSYH oranının ve bütçe açığının yanı
sıra, düşük tasarruf ve rezerv yetersizliği nedeniyle, gerek
iç gerekse dış finansman kullanma zorunluluğu yaşandığı görülmektedir. Bu kapsamda, sermaye ihtiyacını
karşılayabilmek için genel olarak yüksek faizin ya da faiz
artışlarının hâkim olduğu bir ekonomik ortam söz konusu olmuştur. İç ve dış borçların yanı sıra, söz konusu
dönemdeki faizlerin yüksek olmasında bir diğer etken
ise, ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın mevcudiyeti nedeniyle Türkiye’nin risk priminin yüksek seviyelerde seyretmesi olmuştur. Dolayısıyla, ülkeye sermaye çekilmek
istenen bir ortamda, yatırımcıların risk almasını sağlayabilmek için, faiz oranlarında risk primlerinin yukarı
yönlü etkilerinin kaçınılmaz olarak gerçekleştiği gerçeğini göz ardı etmemek gerekmektedir. Söz konusu yıllarda
büyüme performansı ise inişli çıkışlı olmuş; fahiş faizler
ve sürdürülemez bütçe açığı kısır döngüsü içerisindeki
ekonomi 2001 yılında sarsıcı bir kriz geçirmiştir. Bu
dönemde, istikrarsızlık, risk, enflasyon, faiz, bütçe açığı
gibi birçok faktörün birbirini olumsuz yönde tetikleyerek ekonomiyi krize sürüklediği anlaşılmaktadır.
Özellikle beklentileri şekillendirerek ekonomik
performansın temelini oluşturan istikrarın, 2002 sonrası dönemde kazanılmasıyla birlikte, başta kamu maliyesi olmak üzere ekonomide yapılan çeşitli reformlar
hem borçların düşüşünü hem de yatırımların artışını
beraberinde getirmiş; daha istikrarlı bir yapıya kavuşan ekonomide faizler ve enflasyon düşmüştür. Esas
itibariyle, tüm bu başarılar birbirini olumlu etkilemiştir. Nitekim bütçe açıklarında ve kamu borçlanma
gerekliliğinde meydana gelen azalma, enflasyon ve faizlerdeki düşüşleri de tetiklemiştir. Bu bağlamda 2001
yılında merkezi yönetim bütçesi içerisindeki faiz giderlerinin GSYH oranı yüzde 17,1 iken 2013 yılında ise
bu oran yüzde 3,4’e kadar düşmüştür. 2014 ve 2015
yılları içinse bu oranın sırasıyla yüzde 3,2 ve yüzde 3’e
düşürülmesi hedeflenmektedir (Grafik 1).
Diğer yandan, 2001 yılında toplanan vergilerin tamamına yakın kısmı faiz giderlerine harcanırken, 2009
yılında bu oranın yüzde 30,9’lara kadar düştüğü ve 2012
yılına gelindiğinde yüzde 17,4’e indiği gözlemlenmekte-
GRAFIK 1. MERKEZI YÖNETIM BÜTÇE İÇERISINDEKI FAIZ GIDERLERININ GSYH’YE ORANI (YÜZDE )
18
17.1
16
14
14.8
12.9
12.3
12
10.1
10
8
7
6
6.1
5.8
5.3
5.6
4.4
4
3.3
3.4
3.4
3.2
3
2
10
20
11
20
20
12
14
G
2
er
01
20
3
15 ç- T
ah
G
m
er
in
çi
Ta
hm
in
i
09
20
08
20
07
20
06
20
05
20
04
03
20
20
02
20
01
20
20
20
00
0
Kaynak: Maliye Bakanlığı
2
setav.org
FAIZ KISKACINDA EKONOMIK BÜYÜME
GRAFIK 2. FAIZ HARCAMALARI/VERGI GELIRLERI (YÜZDE )
90
80
70
60
85.7
70.9
56.3
50
40
30
38.2
33.4
31.9
20
22.9
16.6
10
0
30.9
30.1
17.4
16.6
2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013
Kaynak: Maliye Bakanlığı
dir (Grafik 2). Bu dönemde görülen iyileşmelerle birlikte, enflasyon çift haneli rakamlardan tek haneli rakamlara düşmüş, ayrıca faizler de benzeri bir gelişim göstermiştir. 2002 yılında yüzde 64 seviyelerinde olan DİBS
faizlerinin, sonraki 10 yıl içerisinde yüzde 6,5 seviyesine
indiği gözlenmiştir. Söz konusu süreçte, faizlerin düşük
seyretmesi, tüketim ve yatırımlar kanalıyla iç talebi destekleyerek Türkiye’nin çarpıcı bir büyüme performansına imza atmasında da önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla, faizlerin düşmüş olmasıyla ekonomik performansın
kuvvetlenmesi arasındaki ilişki tesadüf değildir.
Sonuç olarak bugün gelinen noktada, faizin durumu ve etkenleri itibariyle değerlendirilecek olduğunda, önceki dönemlerde var olan kamu borcu sorunuyla
karşılaşılmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, ithalat bağımlılığı kaynaklı olarak yüksek seyreden cari açığın finansmanı amacıyla dış sermayeye duyulan bağımlılık halen devam etmektedir. Bu ise, yukarıda da ifade
edildiği gibi, faizlerin ülkenin riskiyle olan bağlantısını
hatırlatmaktadır. Nitekim istikrarsızlık ya da belirsizlik gibi algıların oluştuğu bir ortamda yabancı sermaye
giriş ve çıkışlar anlamında oynaklıklar gösterebilmektedir. Bu ise, cari açık finansmanı noktasında sıkıntı
teşkil edebilmektedir. Dolayısıyla, cari açıktaki yapısal
sorunlar giderilmediği takdirde halen ihtiyaç duyulan
yabancı sermayenin ülkede kalabilmesi için faizlerin
mevcut riski de içinde barındırması gerekmektedir.
setav.org
Öte yandan, 2013 yılında yaşanan Gezi olayları ve
17 Aralık sürecinin sonucunda oluşan belirsizlik ve karmaşanın, Türkiye’nin risk primini önemli ölçüde yükselttiği, bunun da faiz oranlarına yansıdığı bilinmektedir
(Grafik 3). Spekülatif müdahalelerin de önemli etkisi altında kalan sermaye hareketlerinin kurlar üzerinde kurduğu baskıyı yumuşatmak ve enflasyonu kontrol altında
tutmak amacıyla, bu süreçte, Merkez Bankası önemli bir
faiz artışına gitmiştir. Bu artış sonrasında, piyasalardaki
volatilite ve gerginlik kademeli olarak nispeten yatışmış,
Mart ayındaki seçimlerden çıkan istikrar mesajıyla birlikte rahatlama belirgin bir şekilde artmıştır.
Bu bağlamda, Nisan’ın ikinci haftası itibariyle
dolar kuru Aralık seviyesine geri dönerken, borsada
da benzer olumlu gelişmeler yaşanmış; DİBS faizleri
tek haneli seviyeleri görmüştür. Bütün bunlar, kaos
ortamının büyük ölçüde geride kaldığı ve ekonomik
performansın umut verici olduğu algısının işaretleri
olarak görülebilir. Bu noktada, 3. grafikte de görüldüğü gibi, Türkiye’nin CDS risk primlerinin de son
haftalarda düşüş trendini sürdürdüğü gözlemlenmektedir. Aralık ayında baş gösteren olayların giderek tırmanmasıyla birlikte Şubat ayında 276 puan seviyesini
gören risk primi, Nisan’ın ilk haftası itibariyle Aralık
olayları öncesindeki seviyeler civarına gerilemiştir.
Faizlerin yüksek seviyelerde olmasının ekonomi
için bir kayıp olduğu ve iktisadi aktiviteyi yavaşlattı-
3
PERSPEKTİF
GRAFIK 3. TÜRKIYE’NIN RISK PRIMI (CDS, PUAN)
300
276
275
248
250
220
225
200
184
175
213
188
150
111
100
11.04.2013
18.04.2013
26.04.2013
08.05.2013
16.05.2013
24.05.2013
04.06.2013
14.06.2013
25.06.2013
04.07.2013
06.08.2013
14.08.2013
29.10.2013
06.11.2013
14.11.2013
22.11.2013
02.12.2013
11.12.2013
18.12.2013
31.12.2013
07.01.2014
14.01.2014
21.01.2014
28.01.2014
04.02.2014
11.02.2014
18.02.2014
25.02.2014
05.03.2014
13.03.2014
20.03.2014
27.03.2014
125
Kaynak: Deutsche Bundesbank
ğı düşünüldüğünde, ideal büyüme rakamlarının arzu
edildiği önümüzdeki dönemde faizlerin düşük seviyelere inmesi gerektiği aşikârdır. Bu doğrultuda, riskler
ve bunun ilişkili olduğu sermaye girişleri anlamında
ekonominin girmiş olduğu olumlu çizginin sürdürülmesi durumunda faizlerde bir düşüşe gidilmesi en
doğal bir beklenti olacaktır. Zira, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yüksek gelir grubu ülkeleri arasına
girmesi, global değer zincirinde üst basamaklara çıkması, yoksulluk ve gelir dağılımı gibi toplumsal refahı
etkileyen problemleri aşması, ancak düşük faizin hüküm sürdüğü bir ortamda gerçekleşecektir.
FAİZ VE YENİ EKONOMİ
2000’li yıllarda Türkiye’nin ekonomik performansı,
gerçekleştirilen reformlarla ve başarılı ekonomi politikalarıyla birlikte gözle görülür bir biçimde yükselmiştir. Bugün gelinen noktada ise, Türkiye’nin 2023
ve sonrasında ulaşmayı hedeflediği seviyeler için yeni
bir dönüşüme ihtiyaç duyulduğu bir gerçektir. Söz konusu bu dönüşümün etkili, kaliteli ve sürdürülebilir
olması için, yatırımların yanı sıra teknolojik gelişime
öncelikli önem verilmesi şarttır. Ayrıca, dış sermayeye
bağımlılığı körükleyen cari açık probleminin, ithalat
bağımlılığını indirgemek anlamında çözüme ulaşması
da bir anlamda bunlara bağlıdır. Bu sorunların çözülmesi durumunda ise, zaten riskler önemini kaybedecek
4
ve faizler de sermayeye bağımlı bir seyir izlemeyecektir. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin bundan sonraki rotasını belirleyecek tüm bu faktörler, uygulanacak
politikalar çerçevesinde birbiriyle iç içe olacaktır. Öte
yandan, bu unsurlar, Türkiye’nin nispeten zayıf seyreden yatırımlar ve Ar-Ge konularında kaynaklara ve
yeni politikalara öncelikli olarak ihtiyaç duyduğuna
işaret etmektedir. Bu noktada, faizin mümkün olan en
minimum seviyelerde seyretmesi önem taşımaktadır.
Düşük faiz, 2023 hedeflerinin gerçekleştirilmesi
ve Türkiye’nin içinde bulunduğu orta gelirli ülke seviyesinden çıkması kapsamında en önemli adım olacaktır. Zira böylelikle, ekonominin yapısal problemlerini
çözmeye destek olacak olan mega projelerin gerçekleşmesi çok daha mümkün olacaktır. Bu bağlamda, enerji,
ulaşım, finans, altyapı ve savunma gibi alanlarda birçok
dev projenin hayata geçirilmesi planlanmakta olup bu
projelerin bir kısmı hayata geçirilmeye başlanmıştır.
Söz konusu projeler hem yatırımcı çekme hem de ciddi
istihdam ve kaynak yaratma kapasitesi ile Türkiye ekonomisinin gelecek dönemdeki performansına büyük
ölçüde katkı yapacaktır. Bu nedenle, bu projelerin de
maliyetler anlamında faizlerden olumsuz etkileneceğinin altını da çizmek gerekir. Özet olarak, Türkiye’nin
önündeki yeni ekonomi planında, gerek talebi canlı
tutacak gerekse projelerin hayata geçmesini sağlayacak
düşük bir faiz ortamına ihtiyaç duyulduğu ortadadır.
setav.org
FAIZ KISKACINDA EKONOMIK BÜYÜME
SONUÇ
Türkiye’nin, ekonomide son 11 yıllık dönemde belirgin bir ilerleme kaydettiği iyileşmeleri ve elde ettiği
kazanımları daha ileri boyutlara taşımak, ancak düşük
faiz oranları ile mümkün olacaktır. Dolayısıyla bu süreçte yüksek faizlerin kalıcı olmasını istemek, tüketim
ve yatırımların düşmesini, faiz giderlerinin bütçe içerisindeki payının artmasını, kaynakların faizlere transfer edilmesini ve dolayısıyla Orta Vadeli Program’da
belirlenen hedeflere ulaşılmasını engelleyecektir. Öte
yandan, siyasi istikrarın, ekonomideki etkinliğini ve
reformlarını sürdürmek amacıyla hedeflediği projeleri hayata geçireceği beklenmektedir. Dolayısıyla bu
projelerin yüksek maliyetlerle karşılanması ekonomiye
ciddi bir yük getirecektir. Bu yükten en uygun şekilde
kaçınmak anlamında, para politikası mekanizmasının
kararlarının da planlanan yeni ekonomik dönüşüm süreci ile uyumlu olması önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisinin 2000’li yıllarda tecrübe ettiği “Yeni Ekonomi” süreci ile birlikte
makroekonomik göstergeler iyileşmiş, özellikle kamu
maliyesi alanındaki disiplinin sürdürüldüğü gözlemlenmiştir. Bu durum Türkiye’nin hem yatırımcılar
www.setav.org | [email protected] | @setavakfi
setav.org
açısından güvenilir bir liman olarak görülmesini sağlamış hem de Türkiye için hayati derecede önemli yeni
ve dev projelerin gerçekleştirilmesine imkân vermiştir.
Gelinen süreçte Türkiye ekonomisinin bölgesel bir
ekonomik aktör olduğu kabul görmüş ve dünyanın
en büyük ilk on ekonomi içerisinde yer alması için
hedefler belirlenmiştir.
Son dönemde yaşanan olaylarla ekonomide artan
belirsizlik algısı ise, yerel seçimler sonrasında çıkan istikrar mesajıyla birlikte yerini daha güvenli bir atmosfere bırakmıştır. Para piyasalarından gelen verilerin yanı
sıra, düşen CDS risk primleri ve aynı zamanda iktisadi
aktivitedeki temponun devam ettiğine dair makroekonomik göstergeler bunu ispatlamaktadır. Bundan sonra
yapılması gerekenlerin başında, yatırımların ve ihracatın
artırılması, ithalata olan bağımlılığın azaltılması ve bununla paralellik taşıyan teknolojik gelişimin sağlanması
gelmektedir. Bu takdirde, cari açıkta da önemli düşüşler
kaydedilecek ve dış sermayeye olan bağımlılık azalacaktır. Bu temel güzergâhlar üzerine çizilmesi gereken Türkiye’nin 2023’e giden yeni yol haritasında hedeflenen
noktaya ulaşabilmek ise, ancak ve ancak düşük faizin
eşlik ettiği bir yolculukla sağlanabilecektir.
SETA | Ankara
Nenehatun Caddesi No: 66 GOP Çankaya
06700 Ankara TÜRKİYE
Tel:+90 312.551 21 00 | Faks :+90 312.551 21 90
SETA | Washington D.C.
1025 Connecticut Avenue, N.W., Suite
1106 Washington, D.C., 20036 USA
Tel: 202-223-9885 | Faks: 202-223-6099
SETA | İstanbul
Defterdar Mh. Savaklar Cd. Ayvansaray Kavşağı
No: 41-43 Eyüp İstanbul TÜRKİYE
Tel: +90 212 395 11 00 | Faks: +90 212 395 11 11
SETA | Kahire
21 Fahmi Street Bab al Luq Abdeen
5
Flat No 19 Kahire MISIR
Tel: 00202 279 56866 | 00202 279 56985
Download

Faiz Kıskacında Ekonomik Büyüme