TÜRKÝYE’NÝN VÝZYONU
TEMEL SORUNLAR ve ÇÖZÜM ÖNERÝLERÝ
BÝLGESAM Yayýnlarý No: 1
ISBN: 978-605-89672-0-5
© 2008, bu kitabýn yayýn
haklarý BÝLGESAM’a aittir.
Adres: BÝLGESAM
Konaklar Mah. Çýnar Sok. Emlak Bankasý Apt.
No: 1 Kat: 6 Daire:24
4. Levent/Ýstanbul
Tel : 0212 283 11 56
Faks : 0212 269 29 41
[email protected]
Baský:
Neþe Matbaacýlýk
Ýkitelli Organize Sanayi Bölgesi
Ýpkas Sanayi Sitesi 3. Kýsým D Blok No: 6
Ýkitelli / ÝSTANBUL
Tel : 0212 549 53 83
Faks : 0212 549 02 30
neþ[email protected]
2
TÜRKÝYE’NÝN VÝZYONU
TEMEL SORUNLAR ve ÇÖZÜM ÖNERÝLERÝ
EDÝTÖR:
DR. ATÝLLA SANDIKLI
3
4
EDÝTÖRDEN
Türk tarihi incelendiðinde geçmiþteki baþarýlarýn arkasýnda iyi yetiþmiþ bilge adamlarýn bulunduðu görülmektedir. Ancak günümüzde
olaylarýn çok boyutlu olarak geliþmesi ve sorunlarýn karmaþýklaþmasý,
birkaç bilge kiþinin veya aydýnýn geliþmeleri zamanýnda ve doðru olarak algýlamasýný ve alternatif politikalar üretebilmesini zorlaþtýrmaktadýr. Geliþmelerin yakýndan takip edilmesi, gelecekle ilgili gerçekçi öngörülerin yapýlabilmesi ve doðru politikalar üretilebilmesi için farklý disiplinlere ve görüþlere sahip bilge adamlar ile genç ve dinamik araþtýrmacýlarýn, esnek organizasyonlar içinde sinerji saðlayacak þekilde bir
araya getirilmesi gerekmektedir.
Dünya’daki ve yurt içindeki geliþmeleri takip ederek geleceðe yönelik öngörülerde bulunmak; Türkiye’nin ikili ve çok taraflý uluslararasý
iliþkilerine ve güvenlik stratejilerine, yurt içindeki siyasi, ekonomik,
teknolojik, çevresel ve sosyo-kültürel problemlerine yönelik bilimsel
araþtýrmalar yapmak; karar alýcýlara milli menfaatler doðrultusunda
gerçekçi, dinamik çözüm önerileri, karar seçenekleri ve politikalar sunmak maksadýyla Bilge Adamlar Stratejik Araþtýrmalar Merkezi (BÝLGESAM) kurulmuþtur. BÝLGESAM’ýn vizyonu, amacý, hedefleri, çalýþma
yöntemi, temel nitelikleri ve teþkilatý http://www.bilgesam.org/tr web
sitesinde sunulmaktadýr.
BÝLGESAM Bilge Adamlar Kurulu’nun 28 Nisan 2008’de yaptýðý
toplantýya E. Büyükelçi/Bakan Ýlter TÜRKMEN, E. Bakan/Vali Kutlu
AKTAÞ, E. Oramiral Salim DERVÝÞOÐLU, E. Koramiral Sabahattin
ERGÝN, E. Büyükelçi Özdem SANBERK, E. Büyükelçi Sönmez KÖKSAL, E. Büyükelçi Yaman BAÞKUT, Prof.Dr. Orhan GÜVENEN,
Prof.Dr. Ersin ONULDURAN, Prof.Dr. Ali KARAOSMANOÐLU ve
BÝLGESAM Ýcra Kurulu üyeleri Prof.Dr. M. Oktay ALNIAK, Prof.Dr.
Hasret ÇOMAK, Dr. Atilla SANDIKLI, E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ,
5
Ortaklar Kurulu üyesi Avukat Aþkýn GÜVEN iþtirak etti.
Bu toplantýda gelecek 5-10 yýl için Türkiye’nin politik vizyonunu ortaya koyacak, Türkiye’nin önünü açacak, öncelikli sorunlarýna ýþýk tutacak bir “Policy Paper” (Politik Vizyon Belgesi) hazýrlamasýnýn faydalý
olacaðý görüþü katýlýmcýlar tarafýndan kabul gördü. Çalýþmada sistem
yaklaþýmýna uygun olarak küresel sistemin deðerlendirmesi yapýldýktan
sonra alt sistemlere geçilmesi ve öncelikli sorunlarýn buna göre incelenmesi gerektiði vurgulandý. Vizyon, strateji ve planlama çalýþmalarý
için muhtemel geliþmelerin deðerlendirilmesi ve gelecekle ilgili öngörülerin yapýlmasýnýn önemli olduðu belirtildi.
Yapýlan görüþmeler sonrasýnda aþaðýdaki konularýn Türkiye’nin öncelikli sorunlarý olduðu konusunda görüþ birliðine varýldý ve bu konular
üzerinde çalýþmalar yapýlmasý kararlaþtýrýldý. Kuzey Irak’taki muhtemel
geliþmeler, terörle mücadele, ABD ve Rusya ile iliþkiler, AB’ye katýlým
süreci, yeni anayasa, devlet kurumlarý arasýndaki uyum, yargý sistemi,
demokrasi, egemenlik, baðýmsýzlýk ve milliyetçilik anlayýþýnýn küresel
sistemdeki geliþmeler ve sistemin gelecekte alacaðý þeklin özellikleri
dikkate alýnarak incelenmesi ve uygulamalara ýþýk tutacak önerilerin
geliþtirilmesi üzerinde duruldu. Ayrýca küresel ekonomik sistem ýþýðýnda Türkiye ekonomisinin incelenmesi, yaþanmakta olan teknolojik devrimin yakalanmasý için nano teknoloji ve hidrojen enerjisi gibi teknik
konularda çalýþmalar yapýlmasý önerildi.
BÝLGESAM, Bilge Adamlar Kurulu’nda alýnan bu kararlar doðrultusunda, kurulun yazacaðý Politik Vizyon Belgesi’ne ýþýk tutacak þekilde
belirlenen konularda raporlar hazýrlanmasýna karar verdi. Ayrýca sistem
bütünlüðü içinde bütün konularýn sinerji saðlayacak þekilde bir kitapta
toplanmasýnýn faydalý olacaðý deðerlendirildi.
Çalýþmalarýn baþlangýcýnda Türkiye’nin vizyonu ortaya kondu ve
çalýþmalar bu vizyonun gerçekleþtirilmesi hedefine yönlendirildi.
6
Türkiye’nin Vizyonu: Türkiye Cumhuriyeti’ni çaðdaþ uygarlýk düzeyini belirleyen deðerleri üreten, huzurlu, güvenli, müreffeh ve örnek bir
ülke mertebesine yüceltmektir. Bu vizyon ideolojilerin tutuculuðundan
uzak dinamik bir vizyondur ve hýzla deðiþen dünyamýzda milletimize
rehber olmaktadýr. Çaðdaþ deðerler kapsamýnda çoðulcu demokrasiyi,
insan haklarýna saygýyý, hukukun üstünlüðünü ve geçirilen evrim sonunda ulaþýlan ve benimsenen sosyal ve yasal hayat biçiminin geliþtirilerek sürdürülmesini hedeflemektedir. Ayrýca ekonominin serbest piyasa prensipleri ve istikrar içinde büyümesini, dünya ile entegre hale
getirilmesini ve refahýn tabana yayýlmasýný gerektirmektedir. Devletin
b e k a sý n ý , b ö l ü n m e z b ü t ü n l ü ð ü n ü , C u m h u r i y e t i n k o r u n m a s ý n ý , m i l l i
gücümüzün geliþtirilmesini, menfaat ve deðerler birliðine sahip olduðumuz ülkelerle dayanýþma ve iþbirliði içinde bulunulmasýný, ülke, bölge ve dünya barýþýný esas almaktadýr.
Sonuç olarak bu kitap Türkiye’nin hýzla çaðý yakalamasý için gerekli
vizyonu ortaya koyan, stratejinin esaslarýný belirleyen ve bu kapsamda
politika ve çözüm önerileri sunan, farklý disiplinlere mensup seçkin ve
konularýnda saygýn kiþilerin hazýrladýðý raporlarý ihtiva etmektedir.
Dr. Atilla SANDIKLI
BÝLGESAM Baþkaný
NOT: BÝLGESAM farklý disiplin ve görüþlere sahip bilim adamlarýný sinerji saðlayacak þekilde biraraya getiren araþtýrma merkezidir. Bu nedenle raporlarda yeralan
konular BÝLGESAM’ýn resmi görüþlerini deðil, raporlarý hazýrlayanlarýn görüþ ve
yaklaþýmlarýný yansýtmaktadýr.
7
8
ÝÇÝNDEKÝLER
Küresel Geliþmeler ve Uluslararasý Sistemin Özellikleri
Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOÐLU / 11
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
Dr. Atilla SANDIKLI / 19
Avrupa Birliði ve Türkiye
Dýþiþleri Bakanlýðý Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK / 37
Yakýn Dönem Türk-Amerikan Ýliþkileri
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN / 55
Türk-Rus Ýliþkileri: Sorunlar ve Fýrsatlar
Prof. Dr. Ýlter TURAN / 63
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
Milli Ýstihbarat Teþkilatý Eski Müsteþarý
E. Büyükelçi Sönmez KÖKSAL / 75
Terör ve Terörle Mücadele
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ / 91
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme:
Süreçler, Sorunlar, Aktörler
Prof. Dr. Fuat KEYMAN / 123
Türkiye’de Baðýmsýzlýk ve Milliyetçilik Anlayýþý
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN / 151
Laiklik: Türkiye’deki Uygulamalarý, Avrupa Ýle Kýyaslamalar,
Politika Önerileri
Prof. Dr. Hakan YILMAZ / 163
9
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK / 181
Anayasa: Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN / 223
Türkiye’nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
Prof. Dr. Yük. Müh. M. Oktay ALNIAK, Ýbrahim GÜNEÞ,
Erdem KAYA, Duygu BEKER / 245
Türkiye-Ortadoðu Ýliþkileri
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK / 271
Balkanlarda Siyasi Ýstikrar ve Geleceði
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK, Doç. Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER / 287
Uluslararasý Politikalar Ekseninde Kafkasya
Dr. Fatih ÖZBAY / 299
Afrika Vizyon Belgesi
BÝLGESAM Uzmaný Hasan ÖZTÜRK / 315
10
KÜRESEL GELÝÞMELER VE
ULUSLARARASI SÝSTEMÝN
ÖZELLÝKLERÝ
Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOÐLU
11
KÜRESEL GELÝÞMELER VE
ULUSLARARASI SÝSTEMÝN ÖZELLÝKLERÝ
Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOÐLU
Soðuk Savaþýn sona ermesinden bu yana uluslararasý sistem süratle
küreselleþen bir ortamda deðiþiyor. Deðiþimin yönünü ve eðilimlerini
sadece güç iliþkilerinin klasik anlamda yeniden þekillenmesine bakarak
anlamamýz mümkün deðildir. “Tek kutuplu-çok kutuplu” gibi kavramlarý kullanarak ne deðiþimin niteliðini ne de olaðanüstü dinamiðini idrak edebiliriz. Sistemik deðiþimin meydana geldiði küreselleþen ortamda iliþkiler ve etkileþimler çok çeþitli þekillerde oluþmakta, devletlerin
yanýnda devlet olmayan deðiþik aktörler dünya politikasýnda etkili roller üstlenmekte ve dýþ politika-iç politika ayýrýmý geçerliðini kaybetmektedir. Küreselleþen dünyada deðiþen uluslararasý sistemin özelliklerini anlamak için önce ortamý, yani küreselleþmeyi irdelemek gerekecektir.
Küreselleþme, en basit þekilde, dünya çapýndaki irtibatlanmalarýn
(Ya da birbirine baðlanmalarýn) geniþlemesi, derinleþmesi ve hýzlanmasý olarak tanýmlanabilir. Küreselleþme olgusuna yaklaþýmlarý üç ayrý kategoride toplayabiliriz:
Küreselleþmeyi abartanlar, söz konusu geliþmelerin egemen ulusdevleti ortadan kaldýrmakta olduðuna inanarak küreselleþmeye karþý
politikalara gerek olduðunu savunurlar. Bu görüþler, ülkelerin içe kapanmasýna kadar gidebilir. Hatta bu yaklaþýmýn zaman zaman küreselleþmenin, Batýlý devletlerin bir komplosu olduðu þeklindeki teorilere
zemin hazýrladýðýný da biliyoruz.
Küreselleþmeyi küçümseyenler, küreselleþmenin uluslararasý iliþkilerin yapýsýný ve niteliðini deðiþtirmediðini ileri sürerler. Devletler, uluslararasý iliþkilerin esas aktörleri olmaya devam etmektedirler. Jeopolitik
anlayýþta herhangi bir deðiþiklik olmamýþtýr. Askeri güç hala en önemli
etki aracýdýr. Gözlemlediðimiz olgu, esas itibariyle, devletler arasýnda
12
karþýlýklý baðýmlýlýklarýn artmasýndan baþka bir þey deðildir ve bu da, tarihte ilk defa olmamaktadýr.
Üçüncü yaklaþým, diðer uç yaklaþýmlardan kendini ayýran, dönüþümcü diye tanýmlayabileceðimiz bir yaklaþýmdýr. Dönüþümcülere göre, dünya politikasý yeni bir dönüþüm süresine girmiþtir. Küreselleþmeyi abartanlar da, küçümseyenler de, bu sürecin pek çok yönünü ihmal
etmekte ve olup biteni yanlýþ yorumlamaktadýr. Devlet ortadan kalkmamaktadýr. Toplumlarýn devlete hala ihtiyacý vardýr. Hatta bazý bakýmlardan bu ihtiyaç artmýþtýr. Ancak devlet olmayan birimler de dünya politikasýnda etkilerini artýrmýþlardýr. Bu geliþme devlet otoritesinin
bir bakýma “göreceleþmesine” yol açmaktadýr. Ayrýca deðiþik küresel
siyasi olgularýn ve politikalarýn ortaya çýkmasý, dýþ ve iç politika ayýrýmýný geçersiz kýlmaktadýr. Baþka bir deyiþle, ekonomik alanda olduðu gibi,
bir ülkenin siyasi hayatý diðer ülkelerin siyasi hayatýyla iç içe girme yönünde kuvvetli bir eðilim göstermektedir. Bu güçlü eðilim, geleneksel
jeopolitik yaklaþýmý ve uluslararasý iliþkilerin niteliðini büyük ölçüde etkilemektedir.
Eðer neyin deðiþip neyin deðiþmediðini ve deðiþimin yönünü anlamak, açýklamak ve uygun politikalarý üreterek yönetmek istiyorsak, dönüþümü inkâr ederek ya da görmezden gelerek iþe baþlayamayýz. Çünkü dönüþümü yaþýyoruz ve her gün gözlemliyoruz.
Küreselleþme, bir süreç olarak belli özellikler göstermektedir. Sosyal, siyasi ve ekonomik etkinlikler devletlerin ülke sýnýrlarýný aþmakta
ve böylece, olaylar, kararlar ve eylemler dünyanýn diðer köþelerinde yaþayan insanlar ve topluluklar bakýmýndan da önem arz etmektedir. Mesela istikrarsýz bölgelerdeki iç savaþlar ya da ekonomik güçlükler büyük
çapta göçlere sebep olmakta ve diðer ülkelerde de ekonomik güçlükler,
toplumsal sorunlar doðurmaktadýr. Bir ülkede baþlayan ekonomik kriz
diðer ülkelere de sýçramaktadýr.
Etki, coðrafi bakýmdan yayýlmakla kalmamakta, belli bir alandaki
faaliyet diðer alanlarý da yoðun biçimde etkilemektedir. Bilgisayar tek13
Küresel Geliþmeler ve Uluslararasý Sistemin Özellikleri
nolojisindeki bir ilerleme savunmadan iþ idaresine, tarýmdan çevre korumasýna kadar pek çok alaný etkilemektedir.
Dünya çapýndaki iletiþim ve ulaþým sistemlerinin geliþmesi sonucunda küresel düzeyde her türlü iliþki ve iþlemin yürütülmesi gittikçe
artan bir hýz kazanmaktadýr. Mal, sermaye, bilgi, haber, fikir ve teknoloji hareketleri 15-20 yýl önce dahi tasavvur edilemeyecek bir süratle
gerçekleþtirilebilmektedir.
Belki de hepsinden önemlisi, tüm bu geliþmeler sonucunda ulusal
ile uluslararasý olanýn, yerel ile küresel olanýn iç içe girmesidir. Baþka bir
deyiþle, devletlerarasý karþýlýklý baðýmlýlýklarýn çok ötesinde, toplumlar
arasý ortak çýkar ve faaliyet alanlarý belirmektedir. Mesela, terörle, suç
örgütleriyle ve çevre sorunlarýyla mücadele için diðer devletler ve devlet
olmayan kuruluþlarla iþbirliði içinde hareket etmek bir zaruret haline
gelmiþtir. Bugün artýk enerji güvenliði bir ortak çýkar ve faaliyet alaný
sorunudur.
Küreselleþmenin baþka bir etkisi de, demokrasi ve insan haklarý gibi
deðerler ve normlarýn gittikçe evrensel bir nitelik ve geniþleyen bir uygulama kazanmasýdýr. Bu deðer ve normlar ile uzun vadede ülkesel,
bölgesel ve küresel istikrar arasýndaki irtibatýn güçleneceði konusunda
da yaygýn bir inanç mevcuttur. Ýnsan haklarýna saygýlý olan, çoðulcu demokratik rejimler kendi halklarýnýn refahýný ve mutluluðunu daha iyi
temin ederler. Uzun vadede bu rejimler hem ülkede, hem bölgede,
hem de uluslararasý düzeyde istikrara ve barýþa katkýda bulunurlar. Demokratik ve insan haklarýna saygýlý devletlerin jeopolitik deðeri de artar. Çünkü bugün artýk jeopolitik deðer sadece coðrafi konuma baðlý
olarak ölçülemez, söz konusu devletin rejimine de baðlýdýr. Mesela,
coðrafi konumu bakýmýndan enerji güvenliði için önemli bir ülke, eðer
siyasi rejimi itibariyle potansiyel olarak istikrarsýz bir konumda ise,
enerji güvenliðini saðlayan deðil, fakat risk ve tehdit unsuru olarak görülen bir ülke haline gelir. Baþka bir deyiþle, meþruiyeti, inandýrýcýlýðý ve
jeopolitik deðeri azalýr.
14
Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOÐLU
Küreselleþmenin temel özelliklerinden biri de, dünya politikasýnda
faaliyet gösteren ve politikalarý etkileyen aktörlerin çeþitlenmesidir. Daha önce de belirttiðimiz gibi, egemen devletlerin yanýnda, çeþitli devlet
olmayan birimler güç ve etki merkezleri haline gelmiþtir. BM, NATO,
AB ihtisas teþekkülleri ve diðer uluslararasý örgütlerin faaliyet alanlarý
geniþlemektedir. Ayný zamanda, bu tür devletlerarasý teþkilatlanmalar
zamanla devletlerden ayrý bir kimlik ve süreklilik kazanmakta, çok taraflý politikalarýn zeminini hazýrlayarak devlet eylemlerinin meþruiyet
kaynaðý haline gelmektedirler. Devletlerarasý teþkilatlanmanýn yanýnda,
sivil toplum kuruluþlarý ve çok uluslu þirketler yoðun þekilde devlet sýnýrlarýný aþan sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal iliþkilere girmekte ve
büyük ölçüde devletlerin yetki ve kontrolünün dýþýnda her alanda faaliyette bulunmaktadýrlar. Bunlar en ileri teknolojileri kullanarak dünya
çapýnda kamuoylarýný etkileyebilmekte ve dolayýsýyla devlet politikalarýna sýnýrlamalar koyabilmektedirler. Bu legal faaliyetlerin ötesinde, terör örgütleri gayrimeþru þiddete baþvurarak siyasi amaçlarýný gerçekleþtirme yoluna gitmektedirler.
Hiç þüphesiz, tüm bu geliþmeler devleti “göreceleþtirmektedir”. Bunun anlamý þudur: devlet artýk yegâne ekonomik, siyasi ve askeri güç
merkezi deðildir. Baþka bir deyiþle güç, göreceli olarak gayri milli bir nitelik kazanmaktadýr. Devletlerin faaliyet, yetki ve kontrol alanlarý gittikçe daralmaktadýr. Pek çok konu ve sorun devletlerin münhasýr yetki
alanlarýnýn dýþýnda kalmakta ve önlenemez bir þekilde devletlerin ülke
sýnýrlarýný aþan boyutlar arz etmektedir.
Ancak bu geliþmeler devletlerin ortadan kalkmakta olduðunu vurgulamýyor; sadece küreselleþmeyi, yani dünya politikasýndaki yapýsal
deðiþimi iþaret ediyor. Bu yapýsal deðiþim sürecinin içinde devletler
önemli aktörler olmaya devam ettikleri gibi, yeni ulus-devletler de ortaya çýkýyor. Küreselleþme, toplumlarýn devlete duyduklarý ihtiyacý artýrýyor. Toplumlarýný tatmin etmek ve korumak için devletlerin sýnýr aþýrý
düzeyde daha faal ve daha etkili olmalarýný zaruri kýlýyor. Çünkü yeni
yapýlanmada, ülke içindeki siyasi hedeflere varmak, ancak sýnýr aþan
düzeyde iþbirliðine girmekle mümkün olabiliyor. Küreselleþmeden kaç15
Küresel Geliþmeler ve Uluslararasý Sistemin Özellikleri
mak ya da onu durdurmak mümkün deðil. Küreselleþme ancak yönetilebiliyor. Ondan yararlanan, fakat zararlarýndan sakýnabilen devletler
baþarýlý sayýlýyor.
Son olarak, bir hususu daha hatýrlamakta yarar var. Küreselleþme
savaþý ve þiddeti ortadan kaldýrmýyor. Tam tersine, savaþýn asimetrik
türünün ve terörizmin arttýðýna tanýk oluyoruz. Toplumu savaþa, teröre
ve her türlü þiddet eylemine karþý koruyabilecek en etkili kurum, devlet
olmaya devam ediyor.
Küreselleþen ortamda deðiþen uluslararasý sistemle ilgili ne gibi öngörülerde bulunabiliriz?
Önümüzdeki on-onbeþ yýl içinde, dünya gittikçe hem daha bütünleþmiþ olacak hem de oyuncularýn çoðalmasý ve etnik gruplarýn kimliklerini talep etmeleri sonucunda daha bölünmüþ bir manzara arz edecektir. Birbirine zýt bu iki eðilim hem ekonomik ve askeri güç gibi geleneksel yapýsal faktörlerden, hem de deðerler, normlar ve inançlardan
etkilenecektir. Kaba zorlama ve þiddet potansiyeli, yani kaba askeri ve
ekonomik güç, etki unsuru olarak göreceleþecek, onun yanýnda meþruiyet, inandýrýcýlýk, cazibe ve küreselleþmeyi iyi yönetebilme kabiliyeti
güç merkezlerinin yapýcý unsurlarý olarak önemini artýracaktýr.
Yeni pazarlar ve enerji bulma rekabeti ekonomileri zor durumlara
sokacak ve periyodik krizler artacaktýr. Geliþmekte olan ülkeler, yabancý yatýrýmý cezp etmek için hem ekonomik hem siyasi rejimlerini reforma tabi tutma yoluna gideceklerdir. Fakat bu reformist politikalar iç
çalkantýlara hatta iç savaþlara sebebiyet verebilecektir. Dönüþüm ve dönüþümün güvence altýnda gerçekleþmesi, yani iç güvenliðin bozulmadan sürdürülmesi, hem ilgili ülkelerin hem de uluslararasý toplumun en
önemli sorunlarýndan biri olmaya davam edecektir. Bu konuda uluslararasý örgütlerin ve sivil kuruluþlarýn rolü artacaktýr.
Çin, Hindistan, Endonezya, Rusya ve Brezilya gibi ülkelerin ekonomilerinin hýzla büyümesi uluslararasý sisteme, þüphesiz, çok kutuplu bir
16
Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOÐLU
görüntü verecektir. Ancak bu ülkelerin ekonomik güçlerini siyasi etkiye
tahvil edip edemeyecekleri tartýþma konusudur. Ayrýca bunlarýn ne
çapta birer sosyal, siyasal ve kültürel cazibe merkezleri haline gelebilecekleri de henüz bilinmemektedir. Ancak bu ülkelerin kendi kýtalarý
üzerinde en etkili ülkeler olarak kalacaklarý bellidir.
Avrupa Birliði dünyanýn en büyük ekonomilerinin baþýnda gelmesine raðmen uzun vadede büyük sorunlarla karþý karþýyadýr. Demografik
ve ekonomik küçülme eðilimi bunlardan sadece birisidir. Avrupa, dünya politikasýnda etkili olma yönünde üstesinden gelemediði bir irade
zaafý göstermektedir. Yükselen milliyetçilik, hatta ýrkçýlýk, Avrupa’yý
adeta içine kapatmakta ve cazibe merkezi olmaktan çýkarmaktadýr.
Amerika Birleþik Devletleri, yaptýðý tüm hatalara ve yaþamakta olduðu ekonomik sorunlara raðmen dünya politikasýnda en etkili güç olmaya devam etmektedir. Eðitim ve araþtýrma kurumlarýnýn üstünlüðü,
teknolojisi, toplumun ve siyasi hayatýn gittikçe artan çoðulculuðu,
ABD’yi potansiyel olarak en kozmopolit bir cazibe merkezi ve müthiþ
askeri gücünün yanýnda, en etkili “yumuþak güç” olarak ön plana çýkarmaktadýr. Önümüzdeki on-onbeþ yýl içinde baþka bir güç merkezinin ABD’nin askeri, bilimsel ve teknolojik düzeyine eriþmesi mümkün
gözükmüyor. Önümüzdeki yýllarda, ABD’nin yumuþak güç potansiyelini daha etkili bir þekilde kullanmasý ihtimali artýyor. Gelecek genel seçimde Barack Obama’nýn Baþkan seçilmesi ABD’nin Asya, Afrika, Orta
Doðu ve Latin Amerika’daki cazibesini büyük ölçüde artýracak ve yumuþak gücünü daha etkili kullanmasýný kolaylaþtýrabilecektir. Önümüzdeki yýllarda, hiç þüphe yok ki, ekonomik alanda ABD’nin önüne
güçlü rakipler çýkacaktýr. Fakat ABD dünya politikasýnda lider rolünü
oynamaya, hatta belki de daha iyi ve etkili bir þekilde oynamaya devam
edecektir.
Öte yandan, bu ihtimalin gerçekleþmesi transatlantik çatlaðý dediðimiz sorunu derinleþtirebilir. ABD’nin yumuþak gücünü ön plana çýkarmasý AB’yi bir ölçüde memnun etse de, Washington’un menfaatleri ve
dikkati giderek Avrupa’dan baþka kýtalara yönelebilecektir. Avrupa ül17
Küresel Geliþmeler ve Uluslararasý Sistemin Özellikleri
kelerindeki bütünleþtirici irade eksikliðinin devamý bu eðilimi güçlendirecektir.
Baþka, fakat çok daha küçük bir ihtimal de, bugünkü ABD politikasýnýn deðiþik þekillerde devam etmesidir. Bu durumda, dünyadaki bölünmüþlük, dinsel ve ýrksal farklýlýklar ön plana çýkacak ve medeniyetler
çatýþmasý uluslararasý sistemin temel özelliklerinden biri olacaktýr.
Özetlemek gerekirse, þu eðilimleri tespit edebiliriz:
Uluslararasý sistem Soðuk Savaþýn çift kutuplu, doðu-batý çatýþmasý
þeklinde kolayca tanýmlanan katý düzenine hiçbir zaman benzemeyecektir. Esnek, dinamik ve kestirilemeyenlerle dolu bir sistem olacaktýr.
Bu itibarla, küreselleþme uluslararasý sisteme þekil veren en önemli faktör olacaktýr. Yeni ekonomik güçlerin ne ölçüde siyasi ve askeri güç
merkezleri haline dönüþme irade ve kabiliyetini gösterebilecekleri de,
uluslararasý sistemin yapýlanmasýný etkileyen baþka bir faktördür.
Ekonomik çok kutupluluk artýk kaçýnýlmaz hale gelmiþtir. Yeni ekonomik güçlerin Batý camiasýnýn dýþýnda olmalarý, sisteme gayrimütecanis bir nitelik kazandýracaktýr. Kültür farklarý uzlaþmalarý zorlaþtýrabilecektir.
Batý’nýn toplam ekonomik gücü ve nüfusunun Batýlý olmayanlara göre azalmasý, Batý’nýn dünya sorunlarýný etkileme imkanýnýn da azalmasýna sebebiyet verecektir. Yeni ekonomik güçler dünyanýn gündeminin tayininde eskiye oranla daha büyük aðýrlýða sahip olacaklardýr. Bu durumda, yeni iþbirliði tertipleri ve yeni kurumlaþmalar gerekecektir.
Uluslararasý sistemdeki bu eðilimlerin ABD ile Avrupa’yý bugün olduðundan daha fazla birbirine yakýnlaþtýracaðýný söylemek zordur. Daha kolay söyleyebileceðimiz, ABD’nin dikkatinin Orta Doðu’ya, Afrika’ya, Orta ve Uzak Asya’ya ve Kafkasya’ya giderek daha fazla yoðunlaþacaðýdýr. AB bu bölgelerde daha faal rol oynama iradesini gösterdiði
oranda Washington’un da Avrupa’ya gösterdiði ilgi artacaktýr.
18
DEÐÝÞEN GÜVENLÝK
ANLAYIÞLARI VE
TÜRKÝYE’NÝN
GÜVENLÝK STRATEJÝSÝ
Dr. Atilla SANDIKLI
19
DEÐÝÞEN GÜVENLÝK ANLAYIÞLARI
VE TÜRKÝYE’NÝN GÜVENLÝK STRATEJÝSÝ
Dr. Atilla SANDIKLI
GÜVENLÝK KAVRAMI
20’nci Yüzyýlýn sonunda ve 21’nci Yüzyýlýn hemen baþýnda siyasi,
ekonomik, teknolojik ve sosyo-kültürel alanlarda meydana gelen hýzlý
deðiþimler güvenlik kavramýný derinden etkilemiþtir. Bu dönemde soðuk savaþ sona ermiþ, teknoloji, özellikle iletiþim alanýnda yaþanan baþ
döndürücü geliþmeler küreselleþme olgusunun ortaya çýkmasýna neden
olmuþtur. Bütün bu geliþmeler yaþanýrken 11 Eylül’de ABD’de ikiz kulelere yapýlan saldýrýlar bütün dünyada þok etkisi yaratmýþtýr. Bu olaylar
uluslararasý iliþkileri, ittifaklarý, stratejik düþünceleri, “tehdit” ve buna
baðlý olarak “güvenlik” kavramlarýný temelden sarsmýþ ve büyük oranda deðiþime zorlamýþtýr.
Yeniden þekillenmekte olan günümüz dünyasýnda büyük güçler
arasýnda büyük zayiat ve tahribata neden olabilecek savaþ ihtimalinin
ortadan kalktýðýný söylemek mümkündür. Ancak bölgesel ve etnik kökenli savaþlar hala önemini korumaktadýr. Asimetrik tehdit olarak terörizm ön plana çýkmýþ, terörist örgütler herhangi bir zamanda dünyanýn
herhangi bir yerinde ortaya çýkarak saldýrýda bulunabilme olanak ve yeteneðine ulaþmýþlardýr.
Güvenlik kavramýnýn deðiþmesiyle birlikte, güvenliðin boyutlarý ve
kapsamý da deðiþmiþtir. Güvenlik de bir yerde küreselleþmiþtir. Çünkü
küresel ekonomi ve küresel güvenlik birbirini tamamlayan iki önemli
kavram olarak ortaya çýkmýþtýr. Dünyadaki büyük þirketler ve finans
çevreleri konunun ekonomik boyutuyla ilgilenirken, büyük devletler
güvenlik boyutu üzerinde yoðunlaþmýþlardýr. “Güvenlik boyutu”, ülke
güvenliði kavramýndan uluslararasý güvenlik þeklinde tanýmlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayýþýna kaymýþtýr. Ayrýca güvenlik olgusu20
nun kapsamý geniþlemiþ; savaþ, silahlý çatýþma, kuvvet kullanma hallerinin dýþýnda baþta ekonomi, enerji, çevre, saðlýk, sosyo-kültür ve eðitim alanlarý güvenlik kavramýna dahil olmuþtur.
Bu nedenlerle 2945 sayýlý MGK ve MGK Genel Sekreterliði Kanunu’nun 2’nci maddesinde milli güvenlik; “Devletin anayasal düzeninin,
milli varlýðýnýn ve bütünlüðünün milletlerarasý alanda siyasi, sosyal,
kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin ve ahdi hukukunun
her türlü dýþ ve iç tehditlere karþý korunmasý ve kollanmasýdýr” þeklinde
tanýmlanmýþtýr.
TÜRKÝYE’NÝN MÝLLÝ MENFAATLERÝ VE MÝLLÝ HEDEFLERÝ
Güvenlik kavramýndaki deðiþim ve geliþime uygun olarak; devletin
bekasý, bölünmez bütünlüðü, Cumhuriyetin korunmasý, milletin refahý,
ülke ve bölge barýþýnýn saðlanmasý, yurtdýþýndaki soydaþlarýmýzýn güvenlik ve refah içinde bulunmasý Türkiye’nin hayati milli menfaatleri
olarak sýralanabilir. Çoðulcu demokrasi, insan haklarýna saygý ve geçirilen evrim sonunda ulaþýlan ve benimsenen sosyal ve yasal hayat biçiminin sürdürülmesi, milli gücümüzün geliþtirilmesi, ekonominin serbest piyasa prensipleri ve istikrar içinde büyümesi, dünya ile entegre
hale getirilmesi, refahýn tabana yayýlmasý yine milli menfaatlerimiz arasýnda yer almasý gereken hususlardýr. Ayrýca güvenliðin garanti altýna
alýnabilmesi için menfaat birliðine sahip olduðumuz ülkelerle müþterek
tehdide karþý dayanýþma ve ortak ittifak sistemi içinde bulunulmasý
önem arz etmektedir.
Bu kapsamda Türkiye’nin milli hedeflerini aþaðýdaki þekilde belirtebiliriz.
Devletin Anayasal düzenini, milli varlýk ve bölünmez bütünlüðünü, uluslar arasý alanda siyasi, askeri, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil tüm menfaatlerini ve ahdi hukukunu her türlü iç ve dýþ tehlikelere
karþý korumak ve kollamak,
21
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
Yurt içinde milli birlik ve beraberliði, huzur güven ve istikrarý saðlamak,
Vatandaþlarýn Anayasa ile teminat altýna alýnan hak ve hürriyetlerini korumak, hayat þartlarýný ve refah seviyelerini demokratik düzen
içerisinde ve sosyal adalet ilkelerine uygun olarak geliþtirmek,
Baðýmsýzlýk, hürriyet, adalet ve hak eþitliðine dayanan bir dünya
düzeni içerisinde, yurtdýþýnda Türkiye’nin de güvenliðini saðlayacak þekilde sürekli ve adil bir barýþýn tesis ve idamesine yardýmcý olmak, Türkiye’nin etrafýnda bir barýþ kuþaðý oluþturmak,
Türkiye Cumhuriyetini siyasi, askeri, ekonomik, sosyal, bilimsel
ve teknolojik gücü ile bütün dünyada tanýnan ve sayýlan itibarlý ve güçlü bir mevkie kavuþturma çabalarýna devam etmek, böylece Türk ulusunu çaðdaþ uygarlýk düzeyinin üstüne çýkarmak,
Türkiye’yi silah, araç ve gereç bakýmýndan dýþa baðýmlý olmaktan
kurtarmak,
Yurt dýþýndaki Türk vatandaþlarýnýn ve soydaþ topluluklarýnýn güvenlik ve refahýna yardýmcý olmak.
KÜRESEL GÜVENLÝK BOYUTU
Deðiþen güvenlik anlayýþý çerçevesinde gelecekte küresel kýrýlmalara
aday bölgeleri incelediðimizde, bu bölgelerin baþýnda Uzak Doðu gelmektedir. Uzak Doðu’da, Çin ve ABD’nin gelecekte siyasi, ekonomik
nedenlerle Tayvan veya Kuzey Kore sorunlarýndan dolayý karþý karþýya
gelmeleri için yeterli potansiyel mevcuttur. Asya’da devletler arasý büyük çatýþma olasýlýðý diðer bölgelerden daha yüksektir.
Yine bir baþka küresel kýrýlma hattý da zengin enerji kaynaklarýna
sahip Orta Asya ve Kafkasya’ya bölgeleridir. Soðuk Savaþ sonrasý küresel güç olma vasfýný kaybeden ancak son yýllarda süratli bir þekilde to22
Dr. Atilla SANDIKLI
parlanan ve geleceðin küresel güç adaylarýndan Çin’le de yakýn bir iþbirliði içerisine giren Rusya bu bölgede ABD ile karþý karþýya gelebilecektir.
Dünya enerji kaynaklarýnýn büyük bir bölümünün bulunduðu, çatýþmalarýn ve istikrarsýzlýðýn sürdüðü Ortadoðu bölgesi ise, daima dünyanýn öncelikli konusu olagelmiþtir. Bu bölgede, bölgesel bir kýrýlmaya
yol açabilecek enerji birikimini saðlayacak gerginliklerin daima var olacaðý unutulmamalýdýr. Gelecekte bu bölgede enerji kaynaklarýnýn paylaþýmý konusunda küresel bir kýrýlma yaþanabilir.
Günümüzde klasik tehdit algýlamalarý dýþýnda küresel güvenlik ortamýnýn en önemli asimetrik tehdit algýlamalarýndan birisi uluslararasý
terörizmdir. Son derece organize bir yapýya sahip terörist örgütler, geliþen ve ulaþýlmasý daha da kolay bir hale gelen teknolojiler sayesinde,
büyük bir imkân ve kabiliyete ulaþmýþlardýr.
Kitle imha silahlarýnýn kontrolsüz olarak yayýlmasý ve bunlarýn uluslararasý sistem dýþýnda kalan, uluslararasý hukuka saygýlý olmayan devletlerin veya terörist örgütlerin eline geçmesi önemli bir risk oluþturmaktadýr.
Ayrýca uluslararasý organize suçlar, yasa dýþý göç, uyuþturucu ve silah kaçakçýlýðý gibi konular uluslararasý güvenlik politikalarýnda dikkate
alýnmasý gereken tehdit ve riskleri oluþturmaktadýr. Çevre sorunlarý ve
salgýn hastalýklar riski de her geçen gün önemini artýrmaktadýr.
BÖLGESEL GÜVENLÝK BOYUTU
Türkiye dünyanýn en istikrarsýz bölgeleri olan Ortadoðu ve Kafkaslara komþudur. Ortadoðu tarihi ve kültürel varlýðý, zengin petrol kaynaklarý ve dünya ulaþtýrma yollarýnýn kesiþme noktasýnda bulunmasý
gibi özelliklere sahip olmasýna raðmen, bitmeyen bir þiddetin merkezi
hâline gelmiþtir. Baþta bölge insanlarý olmak üzere, bütün dünyanýn
güvenlik ve refahýný etkileyen Ortadoðu’daki istikrarsýzlýðýn olumsuz
23
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
yansýmalarý en çok Türkiye’de hissedilmektedir.
Kafkaslarda ayrýlýkçý bölgeler ile mücadelesini sürdüren Gürcistan,
Acaristan problemini çözmüþtür. Ancak Güney Osetya ve Abhazya her
zaman için büyük problem kaynaklarý olmaya devam etmektedirler.
Rusya’nýn geliþmelere müdahale etmesi risk faktörünü arttýrmaktadýr.
Gürcistan’ýn ulusal birliði ve toprak bütünlüðü, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattýnýn güvenliði ve Türkiye’nin Orta Asya açýlýmý açýsýndan büyük
önem arz etmektedir.
Doðu komþumuz Ermenistan Türkiye’nin toprak bütünlüðünü tanýmamakta, uluslararasý arenada asýlsýz Ermeni soykýrýmý iddialarýnýn tanýnmasý için giriþimde bulunmakta, BM Güvenlik Konseyi kararlarýný
hiçe sayarak Azerbaycan topraklarýnýn önemli bir bölümünü iþgali altýnda bulundurmaktadýr.
Diðer doðu komþumuz Ýran teokratik bir rejime sahiptir ve geçmiþte
rejimini, Türkiye de dahil olmak üzere mücavir ülkelerdeki rejimleri etkilemek için kullandýðýna dair kuþkular vardýr. Ayrýca Ýran’ýn nükleer
çalýþmalarýný diðer ülkeler gibi Türkiye de kaygýyla izlemektedir. Ýran’ýn,
Uluslararasý Atom Enerjisi Ajansý’ndan gizli olarak nükleer tesisler inþa
etmiþ olduðu ve uranyum zenginleþtirme çalýþmalarý yaptýðý saptanmýþtýr. Kuzey Kore’den baþlayýp, Hindistan, Pakistan ve Ýran üzerinden
geçen ve bölgemizdeki diðer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açýsýndan büyük bir hassasiyet teþkil etmektedir.
Güney komþumuz Irak’ýn siyasi ve toprak bütünlüðü Türkiye için
hayati öneme sahiptir. Irak’taki geliþmelerin iki yönü vardýr. Birinci husus, PKK terör örgütünün Irak’ýn kuzeyindeki varlýðýdýr. PKK burayý bir
sýðýnak olarak kullanmaktadýr. Irak’ýn kuzeyindeki PKK teröristleri Türkiye’ye sýzarak eylemler yapmaktadýr. Ýkinci önemli husus ise, Kerkük’le ilgilidir. Kerkük, içinde birçok etnik gurubu barýndýran bir þehirdir. Kerkük ayný zamanda önemli petrol kaynaklarýna sahiptir. Kerkük’ün ve zengin petrol kaynaklarýnýn belirli bir gruba mal edilmesi
bölgedeki yangýnýn daha da büyümesine neden olabilir.
24
Dr. Atilla SANDIKLI
Suriye ile uzun yýllar boyunca karþýlýklý tehdit algýlamasýna dayanan
soðuk iliþkiler yerini, 1998 yýlýnda imzalanan “Adana Mutabakat Belgesi” ile bir iyileþme sürecine býrakmýþtýr. Bu olumlu iliþkiler her geçen
zaman daha da iyiye gitmektedir. Türkiye Suriye ile Ýsrail’in görüþme
masasýna oturmasýný saðlamýþ ve arabulucu görevi üstlenmiþtir. Türkiye
Lübnan’daki geliþmeleri de yakýndan takip etmiþ ve ülke içindeki çatýþmalarýn sonlandýrýlmasýna önemli katkýlar saðlamýþtýr. Orta Doðu’da
baþ aðrýtan bir baþka önemli sorun da Ýsrail-Filistin sorunudur.
Balkanlara geldiðimizde ise; bu bölgenin en fazla sorun teþkil eden
bölgesi Kosova’dýr. Kosova baðýmsýzlýðýný ilan etmiþ ve baðýmsýz bir
devlet olarak uluslararasý camiada yerini almýþtýr. Ancak buradaki tansiyonun yükselme ihtimali hala mevcuttur.
Yunanistan ile iliþkilerde olumlu yönde geliþmeler olmasýna raðmen
Yunanistan Milli Savunma Politikasýný, tehdidin doðudan (Türkiye’den) geldiði varsayýmýna dayandýrmaktadýr. Bu kapsamda adalarý silahlandýrmakta, 6 millik kara sularý üzerindeki hava sahasýnýn 10 mil
olduðu iddiasýnda bulunarak Ege uluslararasý hava sahasýný daraltmakta ve özellikle de Ege Denizinin bir Yunan denizi olduðunu çaðrýþtýracak þekilde ülkemizden FIR’ý geçerek uluslararasý hava sahasýna giren
her askeri uçaðýmýzý silah yüklü uçaklarla önlemektedir. Bu durum bölgede her zaman bir kriz çýkma olasýlýðýný gündemde tutmaktadýr.
Kýbrýs konusuna gelince; Kýbrýs, Türkiye’nin milli menfaatleri ve
uluslararasý antlaþmalarýn kendisine yüklediði sorumluluklar açýsýndan
hiçbir zaman ilgisinin azalmamasý gereken konularýn baþýndadýr. Güvenlik açýsýndan Kýbrýs’ýn önemi iki temel esasa dayanmaktadýr. Bunlardan birincisi; Türkiye Cumhuriyeti’ne ve TSK’ne Garanti Antlaþmasý
ile yüklenen Kýbrýslý soydaþlarýmýza saðlamak zorunda olduðumuz güvenlik sorumluluðudur. Ýkincisi ise, Garanti ve Ýttifak Antlaþmalarýnda
açýkça ifade edildiði üzere, Kýbrýs’ýn, Türkiye’nin güvenliði açýsýndan taþýdýðý stratejik rolün önemidir. Bu iki temel esas süreklilik arz etmektedir. Çünkü Kýbrýs’ta ve Doðu Akdeniz’deki istikrar ve denge ancak bu
25
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
sayede saðlanmaktadýr.
Yunanistan ve Güney Kýbrýs Rum Yönetimi üyesi olduðu AB nezdinde Türkiye’yi zor durumda býrakacak giriþimlerde bulunmaktadýr.
Türkiye ile olan sorunlarýný AB’nin sorunlarý haline getirmeye çalýþmakta, Türkiye-AB iliþkilerinin geliþmesini ve müzakere sürecinin ilerlemesini engellemektedir. Türkiye ile mevcut sorunlarýný AB’yi kullanmak suretiyle kendi lehine çözmeye çalýþmaktadýr.
Çatýþmalarýn ve istikrarsýzlýðýn sürdüðü Ortadoðu bölgesi uluslararasý terör örgütlerinin barýnma ve uygulama merkezi durumuna gelmiþtir. Asimetrik bir tehdit olan terörizm bu bölgede geliþmekte ve bütün dünyada olduðu gibi Türkiye’de de eylemlerde bulunmaktadýr. Kýtalar arasý geçiþ yollarý üzerinde bulunan bölge, terörist faaliyetlerin yaný sýra organize suçlar, yasa dýþý göç, uyuþturucu ve silah kaçakçýlýðý gibi
yumuþak güvenlik konularýnda risk ve tehditlerle karþý karþýyadýr. Ayrýca bölge çevre sorunlarý, su kaynaklarý ve salgýn hastalýklar konularýna
karþý da hassastýr.
ÜLKE GÜVENLÝÐÝ BOYUTU
Türkiye yeni güvenlik algýlamalarý çerçevesinde soðuk savaþ döneminde olduðu gibi ülke topraklarýna yönelik bir istila tehdidi ile karþý
karþýya deðildir. Ancak Türkiye; çok boyutlu, çok yönlü, öngörülmesi
güç ve sýnýr tanýmayan asimetrik tehdit ve risklerin yaþandýðý, istikrarsýz
bölgelerin merkezinde yer almaktadýr.
Türkiye’nin güvenlik algýlamalarý; komþu ülkelerde oluþabilecek istikrarsýzlýklar, Irak’ýn kuzeyinde ortaya çýkabilecek istenmeyen oluþumlar, Türkiye’nin menfaatlerine indirilebilecek büyük darbeler; su sorunu
ve Kitle Ýmha Silahlarý (KÝS) tehdidi gibi simetrik risk ve tehditleri içermektedir. Ayrýca terörizm, bölücü ve irticai faaliyetler, uluslararasý
uyuþturucu trafiði ve yasa dýþý göçle mücadele gibi asimetrik özellikli
risk ve tehditler de bu geniþ yelpaze içinde yer almaktadýr.
26
Dr. Atilla SANDIKLI
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütünlüðünü, birlik ve beraberliðini, Anayasa ile belirtilen demokratik parlamenter düzeni, temel hak ve
özgürlükleri ortadan kaldýrmayý amaçlayan PKK Terör Örgütü’nün Doðu ve Güneydoðu Anadolu’da ve zaman zaman da büyük þehirlerde
gerçekleþtirdiði bölücü terörist faaliyetler günümüzde Türkiye’nin güvenliðine yönelik en büyük tehdidi oluþturmaktadýr. Bazý dýþ güçlerin
desteði ve Irak’ýn kuzeyindeki otorite boþluðu, Doðu ve Güneydoðu
Anadolu’nun coðrafi yapýsý, ekonomik ve sosyal durumu terör örgütünün varlýðýný devam ettirebilmesinin en önemli nedenleridir. Ülke içinde kurtarýlmýþ bölge tesis etmenin imkânsýzlýðýný gören terör örgütü
Irak’ýn kuzeyindeki otorite boþluðun faydalanarak bu bölgede yerleþmiþ, halk üzerinde korku ve panik ortamý yaratarak siyasallaþma sürecine girmiþ, dýþ ülkelerde çeþitli isim ve þekillerde örgütlenerek dýþ platformlarda etkinliðini artýrmaya çalýþmaktadýr.
Cumhuriyet’in temel niteliklerinden olan laikliðe karþý bazý faaliyetler toplumda irtica tehlikesi ile ilgili kaygýlarý artýrmýþtýr. Devletin Anayasa’da tarif edilen niteliklerini deðiþtirmeye yönelik her hareket gibi
irtica da devlete ve rejime yönelik bir tehdittir. Laiklik ülkemizde ayný
zamanda iç barýþýn da önemli bir þartýdýr. Ýrtica ile mücadelede insan
haklarýna aykýrý olarak halkýn temel inançlarýna ve deðerlerine karþý çýkýlmasý ve farklý inanç ve deðerlerin halka dayatýlmasý Türkiye’deki birlik ve beraberliðe zarar vermektedir. Çaðdaþ laik anlayýþa aykýrý olarak
bu görüþ ve eylemlerin sistematik bir hal almasý ve halk üzerinde baský
oluþturulmasý da Türkiye’nin birlik ve beraberliðine yönelik önemli bir
tehdidi oluþturmaktadýr.
Ülke içindeki siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve psiko-sosyal istikrarýn bozulmasýna yönelik geliþmeler de yeni güvenlik anlayýþlarýnda
güvenliðe yönelik tehditler olarak deðerlendirilmektedir. Devlet erkleri
ve kurumlarý arasýnda uyumsuzluk, hukuk devleti yerine kanun devleti
anlayýþýnýn benimsenmesi ve hukukun üstünlüðü ilkesine aykýrý eylemlerde bulunulmasý, demokrasi karþýtý otoriter yönetim yaklaþýmlarý doðrultusunda giriþimlerde bulunulmasý, farklý inanç, görüþ ve etnik kültürlere karþý hoþgörüsüzlüðün yaygýn bir hal almasý ve bu anlayýþýn ey27
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
lemlere dönüþmesi Türkiye’de güvenliði tehdit eden önemli geliþmelerdir. Toplumda bütün bunlarýn birbirleriyle sinerji saðlayacak þekilde
uygulandýðýna yönelik kaygýlarýn artmasý geliþmelerin tehdit boyutuna
ulaþtýðýný göstermektedir.
Ayrýca uluslararasý organize suçlar, yasa dýþý göç, uyuþturucu ve silah kaçakçýlýðý gibi faaliyetler, doðu-batý, kuzey-güney geçiþ yollarý üzerinde bulunan Türkiye için yumuþak güvenlik tehditleri olarak deðerlendirilmektedir. Çevre sorunlarý ve salgýn hastalýk riskleri de diðer bölgelere nazaran Türkiye’yi daha fazla etkilemektedir.
MÝLLÝ GÜVENLÝK POLÝTÝKASI
Türkiye’nin Milli Güvenlik Politikasý milli deðerleri ve mili çýkarlarý
partiler üstü olarak ele almaktadýr. Milli güvenlik açýsýndan Türkiye’nin
çýkarlarý; Türkiye’nin savunulmasý, elveriþli dýþ iliþkiler ve düzenlemeler
oluþturulmasý, ekonomik refahýn saðlanmasý, demokratik deðerlerin
geliþtirilmesi þeklinde dört ana kategoride toplanabilir. Türk milli güvenlik politikasýnýn, milli gücün kullanýlmasý suretiyle elde edilmesini
öngördüðü hedefler ise þunlar olmalýdýr.
Ülkenin hürriyet, baðýmsýzlýk ve bölünmez bütünlüðünün korunmasý,
Anayasa ile belirlenen düzenin, ilke ve deðerlerin idamesi,
Halkýn huzur, refah ve güvenliðinin saðlanmasý,
Ülke içinde ve civarýnda insan haklarý, demokrasi ve serbest ekonomiye dayanan sürekli bir barýþ, istikrar ve güven ortamý oluþturulmasý,
Diðer ülkelerle dostluk ve ittifak iliþkilerinin geliþtirilmesi,
Ülke ekonomisinin içte ve dýþta geliþip büyümesi.
28
Dr. Atilla SANDIKLI
Türkiye’nin Güvenlik Stratejisinin temelini dinamik bir dýþ politika,
caydýrýcýlýk, kolektif güvenlik ve kriz yönetimi oluþturmalýdýr.
Türkiye bölgesel barýþ ve istikrarýn korunmasý amacýyla dinamik bir
dýþ politika yürütmeli, jeopolitik imkânlarýný etkin bir þekilde kullanmak suretiyle bölgesel inisiyatif sahibi ülke konumunu güçlendirmelidir. Bölgenin en güçlü ülkelerinden biri olarak, uluslar arasý sorunlara
aðýrbaþlý, sabýrlý ve sorumluluk duygusu içinde yaklaþmalý, komþularýyla
iþbirliði saðlamak, yakýnlaþmak ve olumlu iliþkiler geliþtirmek için her
türlü fýrsattan istifade etmeli, bölgesinde barýþ ve güvenliðe katkýda bulunmalýdýr. Türkiye’nin Lübnan’daki iç çatýþmalarýn sonlandýrýlmasýna
ve Suriye-Ýsrail barýþ görüþmelerinin baþlamasýna yaptýðý katkýlar güzel
örneklerdir. Bu kapsamda Rusya-Gürcistan, Ermenistan-Azerbaycan
ve Makedonya-Yunanistan sorunlarýnda da inisiyatif alýnabilir.
Baþta bölge insanlarý olmak üzere, bütün dünyanýn güvenlik ve refahýný etkileyen Orta Doðu’daki istikrarsýzlýðýn, 21’inci yüzyýlýn en büyük sorunlarýndan biri hâline geldiði görülmektedir. Tarihi ve kültürel
varlýðý, zengin petrol kaynaklarý ve dünya ulaþtýrma yollarýnýn kesiþme
noktasýnda bulunmasý gibi özelliklerine raðmen, bitmeyen bir þiddetin
merkezi hâline gelen Orta Doðu’da; barýþ, istikrar ve refahýn saðlanmasý, dýþ politika önceliklerimiz arasýnda yer almalýdýr. Bu çerçevede Türkiye, uluslararasý toplumla birlikte bölge ülkelerinin karþýlaþtýðý sorunlarýn aþýlmasý için her türlü giriþimde bulunmalýdýr.
Türkiye, demokratik, laik yapýsý, hukukun üstünlüðünü esas alan
yönetim biçimi, güçlü devlet geleneði, pazar ekonomisi, sosyal ve kültürel yapýsý ile Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doðu üçgeninin ortasýnda
bir istikrar adasý olmaya devam etmelidir.
Türkiye bölgesel bir güç ve bir dünya devleti olma hedefi doðrultusunda çalýþýrken içte hem ekonomik yönden, hem de birlik ve beraberlik yönünden daha güçlü olmak zorundadýr. Ýçte, güvenlik ve istikrarýn
devam ettirilmesi milli güç unsurlarýna çarpan etkisi yapmakta ve et29
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
kinliðini artýrmaktadýr. Ülke içinde huzur, güven ve istikrar ortamýnýn
oluþturulmasý için demokrasi, insan haklarý ve hukukun üstünlüðü ilkeleri çerçevesinde kültürel hoþgörü geliþtirilmeli, devlet kurumlarý arasýnda uyum saðlanmalýdýr.
Caydýrýcýlýðýn saðlanabilmesi için modern bir silahlý kuvvetlere sahip
olmak zorunludur. Ayrýca soðuk savaþ sonrasýnda her geçen gün önemi artan yumuþak güvenlik konularýnda gerekli tedbirlerin alýnabilmesi
için iç güvenlik güçlerinin geliþtirilmesi de gereklidir. Silahlý güç ile birlikte siyasi, ekonomik, teknolojik, sosyo-kültürel ve psiko-sosyal gücün
birbirleriyle uyumlu ve dengeli olarak geliþtirilmesine ihtiyaç vardýr.
Güçlü demokrasi, güçlü ekonomi ve güçlü savunma Türkiye’nin milli
güvenlik politikasýnýn temellerini oluþturmalýdýr.
Güvenliðin uluslararasý bir þekil almasý kolektif güvenliði gerekli kýlmaktadýr. Bu sayede caydýrýcýlýk ve güvenliðin etkinliði arttýrýlýrken maliyetler düþürülmelidir. Bu çerçevede Türkiye Birleþmiþ Milletler, NATO, Avrupa Güvenlik ve Ýþbirliði Teþkilatý ve Avrupa Birliði baþta olmak
üzere, uluslararasý kuruluþlarda ve bölgesel oluþumlarda aktif olmalýdýr.
Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasý içerisinde yer almak Türkiye
için stratejik bir önem ve önceliðe sahiptir. Avrupa ile bütünleþmiþ Türkiye, jeopolitik avantajýný kullanarak Avrupa Birliði’nin geliþtirdiði Ortak Dýþ ve Güvenlik Politikasýyla, dünyanýn sorunlu bölgelerinde küresel aktör olma gayretlerine önemli katký saðlayabilir.
Batý’daki bazý ülkelerin Türkiye’yi dünyanýn problemli bölgelerine
karþý bir cins tampon devlet olarak görme eðilimlerine raðmen Türkiye,
Batý’nýn ayrýlmaz bir parçasý olmalýdýr. Jeopolitiðin bir gereði olarak
Türkiye diðer açýlýmlarýný da etkin olarak kullanmalýdýr. Ancak bu açýlýmlar Batý’ya karþý bir alternatif olmamalýdýr. AB ile iliþkilerinin olumlu
yönde geliþmesi Türkiye’nin diðer açýlýmlarýnda öncü rol oynamasýna
önemli katkýlar saðlar. Ayný þekilde Türkiye’nin diðer açýlýmlarýný etkin
olarak geliþtirmesi Türkiye-AB iliþkilerine olumlu yansýmalar yapacaktýr.
30
Dr. Atilla SANDIKLI
Türkiye, içinde bulunduðu jeostratejik mevki itibariyle, belirsizlik ve
potansiyel risk ve tehlikelerle tanýmlanan bir bölgenin merkezinde, barýþ ve güvenliðe katkýda bulunabilecek bir istikrar adasý durumundadýr.
Bu nedenle Türkiye’nin içinde olmadýðý bir Avrupa güvenlik ve savunma mimarisinin eksik kalacaðý açýktýr.
Hýzla deðiþen güvenlik ortamýnda meydana gelebilecek krizlere süratle çözümler üretebilmek, oluþan risklere tedbirler getirilirken fýrsatlardan da yararlanmak için etkili bir kriz yönetim sistemi geliþtirilmelidir. Kriz yönetim sistemi kapsamýnda istihbarat kurumlarý, askeri ve diðer güvenlik güçleri arasýnda etkili bir koordinasyon oluþturulurken,
milli güç unsurlarýndan sinerji saðlayacak þekilde dengeli ve etkili olarak faydalanýlmalýdýr.
Ülkenin bütünlüðüne, ulusal birliðine ve rejimin devamlýlýðýna yönelik iç ve dýþ tehdit odaklarýndan kaynaklanan simetrik ve asimetrik
tehditlerin mümkün olduðu kadar erken teþhis ve tespit edilmesi maksadýyla, istihbarat faaliyetlerindeki etkinliðin ve istihbarat kurumlarý
arasýnda iþbirliðinin arttýrýlmasý önem arz etmektedir. Ayrýca bölge ülkeleri istihbarat kurumlarý arasýnda iþbirliði olanaklarýnýn araþtýrýlmasý
da gereklidir.
Meydana gelebilecek fiilî tecavüzler, sýnýr ötesinden itibaren karþýlanarak, en kýsa sürede ve asgari kayýpla bertaraf edilmelidir. Bunun saðlanabilmesi için etkin istihbarat, erken ikaz ve uyarý sistemine ihtiyaç
vardýr. Ayrýca proaktif bir kriz yönetim sistemi ile süratli ve etkili müdahale yöntemlerinin geliþtirilmesi gerekmektedir.
Günümüzün güvenlik ortamýnda Türkiye’nin güvenliðine yönelik
en önemli tehdit terörizmdir ve bunu destekleyen bölücülüktür. Irak’ýn
kuzeyindeki durum ise bu tehdidin geliþmesine katký saðlamaktadýr. Bu
tehdide karþý Türkiye son zamanlarda olduðu gibi uluslararasý desteði
arkasýna almalý, güvenlik güçleriyle PKK terör örgütüne karþý mücadelesini aralýksýz sürdürmelidir. Bu mücadeleye paralel olarak bölgede terörün geliþmesine neden olan olumsuz koþullarýn düzeltilmesi amacýy31
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
la kapsamlý bir planýn bir parçasý olarak ekonomik, sosyo-kültürel ve
psiko-sosyal tedbirler alýnmalýdýr. Ekonomik hayatýn geliþmesi, iþsizliðin önlenmesi, saðlýk imkanlarýnýn yaygýnlaþtýrýlmasý ve eðitim konularýnda alýnacak tedbirler ile devletin bölgedeki varlýðý artýrýlmalý, devlet
ile halkýn kucaklaþmasý saðlanmalýdýr.
Ülke içindeki siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve psiko-sosyal istikrarýn saðlamasý ve korunmasý güvenlik açýsýndan büyük bir öneme sahiptir. Bu alanlarda istikrarýn bozulmasý ülke güvenliðine yönelik en
önemli tehdidi oluþturmaktadýr. Günümüz koþullarýnda güvenlik ve istikrar ülke içinde demokrasinin bütün kurumlarýyla yerleþtirilmesi ve
demokrasi kültürünün geliþtirilmesi ile mümkün olmaktadýr. Devlet
erkleri ve kurumlarý arasýnda uyumun saðlanmasý, çaðdaþ anlayýþa uygun olarak hukukun üstünlüðü ilkesinin benimsenmesi, farklý inanç,
görüþ ve etnik kültürlere karþý hoþgörü kültürünün oluþturulmasý istikrar için olmazsa olmaz koþullardýr.
SONUÇ
20. yüzyýlýn sonunda ve 21. Yüzyýlýn baþýnda hýzla deðiþen güvenlik
ortamýna uygun olarak güvenlik anlayýþlarý da büyük deðiþim göstermiþtir. Güvenliðin boyutlarý ülke güvenliði kavramýndan uluslararasý
güvenlik olarak tanýmlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayýþýna
kaymýþtýr. Ayrýca güvenliðin kapsamý geniþlemiþ savaþ, silahlý çatýþma,
kuvvet kullanma hallerinin dýþýnda ekonomi, enerji, çevre, saðlýk, sosyo-kültür ve eðitim alanlarý da güvenlik kavramýna dahil olmuþtur.
Milli Güvenlik Politikasý’nýn dayandýðý temel düþünce, milli güvenliðin saðlanmasý ve milli hedeflerin elde edilmesinde tüm milli güç unsurlarýnýn birbirini tamamlayacak þekilde kullanýlmasýdýr. Ekonomik
güç, milli güvenlik politikalarýnda giderek merkezi bir unsur durumuna
dönüþmüþtür. Dünyadaki ve ülke içindeki ekonomik geliþmeler güvenlik politikalarýna doðrudan etki yapmaktadýr. Türkiye’nin savunma gücünün ekonomik büyüme ve kalkýnma ile iliþkili olduðu dikkate alýnmalýdýr.
32
Dr. Atilla SANDIKLI
Ayrýca iç ve dýþ politikalar da gittikçe artan þekilde birbirinden ayrýlmaz bir hale gelmektedir. Ülke içindeki siyasi geliþmeler dünyadaki geliþmelerle uyumlu olmak zorundadýr. Bu kapsamda dünyadaki demokratik geliþmelere uyum saðlanmasý ve insan haklarýna saygýnýn geliþtirilmesi önem arz etmektedir. Dolayýsýyla Türkiye’nin milli güvenlik, dýþ,
iç, ekonomik ve milli savunma politikalarýnýn birbirine baðýmlý, uyumlu
ve koordineli yürütülmesi gerekmektedir.
Türkiye, Soðuk Savaþ döneminde olduðu gibi klasik tehdit algýlamalarý kapsamýnda ülke topraklarýna yönelik bir istila tehdidi ile karþý
karþýya deðildir. Ancak Türkiye; ulusal ve uluslararasý güvenliði etkileyen çok boyutlu, çok yönlü, öngörülmesi güç ve sýnýr tanýmayan asimetrik tehdit ve risklerin yaþandýðý, istikrarsýz bölgelerin merkezinde
yer almaktadýr. Ýçinde bulunduðu zor coðrafyada Türkiye için risk ve
tehditler, simetrikten asimetriðe doðru uzanan geniþ bir yelpazeye yayýlmaktadýr.
Uluslararasý, bölgesel ve ulusal güvenlik ortamý deðerlendirildiðinde
Türkiye’nin Güvenlik Stratejisinin temelini; dinamik bir dýþ politika,
caydýrýcýlýk, kolektif güvenlik ve kriz yönetimi oluþturmalýdýr. Bu strateji
ise altý temel sütun üzerine oturtulmalýdýr. Bunlar;
Bölgesel barýþ ve istikrarýn korunmasý amacýyla dinamik bir dýþ
politika yürütülmesi,
Ülke içinde huzur, güven ve istikrar ortamýnýn oluþturulmasý için
demokrasi, Ýnsan haklarý ve hukukun üstünlüðü ilkeleri çerçevesinde
kültürel hoþgörünün geliþtirilmesi, devlet kurumlarý arasýnda uyumun
saðlanmasý,
Etrafýmýzdaki simetrik tehditlere karþý mevcut dengeleri ve milli
menfaatlerimizi korumak için caydýrýcý bir gücün oluþturulmasý,
Ülkenin bütünlüðüne, ulusal birliðine ve rejimin devamlýlýðýna
33
Deðiþen Güvenlik Anlayýþlarý ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
yönelik tehditlere karþý gerekli tedbirlerin alýnmasý,
Doðu Akdeniz’deki güvenliðimizin temel noktasýný teþkil eden
Kýbrýs’taki hak ve menfaatlerimizin korunmasý,
Uluslararasý yeni risk ve asimetrik tehditlerin, özellikle uluslararasý terörün ülkemizdeki faaliyetlerinin önlenmesi ve ülke dýþýndaki menfaatlerimize zarar vermesinin engellenmesidir.
Bu çerçevede; Türkiye bölgesinde barýþ ve güvenliðe katkýda bulunmalý ve çevresinde bir “Barýþ ve Güvenlik Kuþaðý” oluþturmalýdýr. Bulunduðu bölgeye yönelik tüm stratejileri etkileyebilecek, strateji ve güvenlik üreten bir ülke olmalýdýr. Bölgesinde bir güç ve denge unsuru
olarak iþbirliði, yakýnlaþma ve olumlu iliþkiler geliþtirmek için, her türlü
fýrsattan istifade etmelidir.
Çaðdaþ güvenlik anlayýþlarý çerçevesinde, milli güç unsurlarýnýn yanýnda kolektif güvenliðin saðlayacaðý imkânlardan da azami istifade
edilmelidir. Birleþmiþ Milletler, NATO, Avrupa Birliði, Avrupa Güvenlik
ve Ýþbirliði Teþkilatý baþta olmak üzere, uluslararasý kuruluþlarda ve bölgesel oluþumlarda aktif olunmalýdýr.
Avrupa Birliði üyesi olma yolundaki vizyonunu sürdüren Türkiye
için, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasý içerisinde yer alýnmasý
stratejik bir önem ve önceliðe sahiptir. Avrupa ile bütünleþmiþ ve bulunduðu coðrafyanýn avantajýný da kullanan Türkiye, Avrupa Birliði’nin
geliþtirdiði Ortak Dýþ ve Güvenlik Politikasýyla, dünyanýn sorunlu bölgelerinde küresel aktör olma gayretlerine önemli katký saðlayabilir.
Gelinen aþamada; bir yanda NATO’nun Avrupa Birliðine desteði,
diðer taraftan da Avrupa Birliði üyesi olmayan müttefiklerin, Avrupa
Güvenlik ve Savunma Politikasý’na (AGSP’ye) katýlýmý konusunda hassas bir denge kurulmuþtur. Türkiye, bu hassas denge içerisinde yer alan
ülkelerden biri olarak, Avrupa’nýn savunma ve güvenliðiyle doðrudan
veya dolaylý ilgisi bulunan, tüm çok uluslu operasyonlarda fiilen ve et34
Dr. Atilla SANDIKLI
kin olarak yer almaya devam etmelidir. Bunlar; Birleþmiþ Milletler, Avrupa Güvenlik ve Ýþbirliði Teþkilatý ve NATO çerçevesinde icra edilen
operasyonlar olabileceði gibi, Avrupa Birliði’nin NATO imkân ve yeteneklerini kullanarak, tek baþýna icra edeceði askerî operasyonlarý da
içermelidir.
Sonuç olarak; Türkiye’nin güvenlik stratejisi bir yandan vatanýn ve
milletin ebedî varlýðýný ve devletinin bölünmez bütünlüðünü muhafaza
ederken diðer taraftan halkýn refahýna, maddî ve manevî mutluluðuna
hizmet etmelidir. Türkiye’nin dünya uluslar ailesinin eþit haklara sahip
onurlu bir üyesi olmasýna ve çaðdaþ uygarlýk düzeyine ulaþmasýna yönelik güvenli ve güvenilir bir ortam hazýrlamalýdýr.
35
36
AVRUPA BÝRLÝÐÝ
VE
TÜRKÝYE
E. Büyükelçi, Özdem SANBERK
Dýþiþleri Eski Müsteþarý
37
AVRUPA BÝRLÝÐÝ VE TÜRKÝYE
E. Büyükelçi, Özdem SANBERK
Dýþiþleri Eski Müsteþarý
I. AVRUPA BÝRLÝÐÝ ÝÇÝNDEKÝ GELÝÞMELER.
Kriz
Avrupa Birliði 1950’li yýllarýn ilk yarýsýndan bu yana krizden krize
geçerek kendi entegrasyon hareketini sürdürüyor. Türkiye ise, takriben
son elli yýldan bu yana, Avrupa Birliði ile yaþadýðý büyük zorluklara raðmen bu gün tam üyelik süreci içindedir.
Birlik son olarak Lizbon Anlaþmasý’nýn Ýrlanda halk oylamasýnda
reddiyle, yeniden bir belirsizlik dönemine girmiþ bulunuyor.
Kendini sorgulayabilme kabiliyeti
Avrupa Birliði 60 yýllýk geçmiþinde baþka krizler de geçirdi. Ama bugüne kadar geldi. Bu güne kadar gelebilmesinin temelinde dünyadaki
geliþmeler karþýsýnda kendi meþruiyetini sürekli sorgulamasý yatýyor.
Birlik bu sayede kendini dünyanýn yeni gerçeklerine uyduruyor ve hatta bu deðiþiklikleri mümkün olduðu ölçüde kendi lehine yönlendirebiliyor. Bunu da kuruluþ mantýðýnda yer alan ilkelere baðlý kalabildiði için
baþarýyor.
Süper ulus devlet deðil
Avrupa ve Türkiye kamuoylarýnda genellikle sanýlanýn aksine, Avrupa Birliði bir süper ulus devlet deðildir. Bunun en önemli kanýtý da
Birliðin bizzat kendisinin ulus devletlerden meydana gelmiþ olmasýdýr.
Avrupa Birliði gerçekte üye ülkelerin kendi milli hedeflerine eriþme38
leri için kullandýklarý araçtýr. Avrupa Birliði üye ülkelerin yerine geçmez. Onlarý tamamlar.
Avrupa Birliði üye ülkelerin milli hedeflerine ulaþmalarý için yardýmcý olur. Avrupa Birliði entegrasyon hareketinin amacý Avrupa’da
bir süper devlet yaratýlmasý deðil, fakat Kýta’da etkinlikle iþleyen bir
ekonomik ve ticari pazar kurulabilmesi için Avrupa devletlerinin bu
amaca uygun kurumsal yapýlanmalara kavuþturulmasýdýr.
Avrupa Birliðinin bir süper Devlet olmasýný hedefleyen siyasi partiler ve siyasi çevreler bugün Avrupa’da özellikle Fransa, Belçika ve Lüksemburg gibi bir kýsým kurucu ülkelerde mevcuttur. Siyasi güçleri bu
görüþlerini kuvveden fiile çýkarmalarýna imkân verecek düzeyde bulunmamaktadýr. Avrupa kamuoyunun ezici çoðunluðu Süper Devlet fikrine karþýdýr.
Yetki paylaþýmý
Bugünkü haliyle Avrupa Birliði, her biri birbirinden çok farklý ulusdevletlerden oluþan, kendine mahsus tarihi geçmiþe, kültürel özelliklere, milli davalara ve eþit haklara sahip bir uluslararasý kuruluþtur. Bu
kuruluþu öteki geleneksel çok taraflý iþbirliði kuruluþlarýndan ayýran
özellik, gösterdikleri farklýlýklara raðmen bazý þeyleri birlikte yapmak
amacýyla ortak bir kurumsal yapýlanmayý gerçekleþtirmedeki iradeleridir. Bu amaçla bazý yetkilerini muhafaza ederek, açýkça belirtilmiþ sýnýrlý alanlarda bazý yetkilerini paylaþýrlar. Bu kýsmi yetki paylaþýmýný, yine kendi özgür iradeleriyle kurduklarý ortak kurumlara devrederek yaparlar. Bu kurumlar o alanlarda kendilerini yaratan üye ülkelerden baðýmsýz hareket eder. Bu alanlar teknik ve ticari alanlar ile tarým alanýdýr.
Siyasi, sosyal ve güvenlik alanýnda riayeti mecburi ortak politikalar
yoktur. Ortak müzakere prosedürleri vardýr.
Gönüllü irade ve gönüllü katýlým
Üye ülkeler bu yöntemi, tek baþlarýna yapabileceklerinden daha
39
Avrupa Birliði ve Türkiye
fazlasýný beraberce yapabilmek ve etkin bir yönetiþim sistemi kurmak
için seçmiþlerdir. Baþka deyimle, sýnýrlý alanlarda ulus-üstü nitelik, üyelerin baský veya dayatma altýnda kabul ettikleri bir yöntem deðil, modern ve karmaþýk dünyanýn sorunlarýyla baþ etmek ve ekonomik, ticari(,) ve teknik alanlardaki küresel rekabette baþarýlý olmak için ortaya
koyduklarý kendi özgür tercihlerinden ve isteyerek razý olduklarý gönüllü katýlýmlarýndan meydana gelir.
Asýl yetkiler üye devletlerde
Avrupa Birliðinde birincil yetki ortak kurumlarda, yani merkezde
veya gövdede deðil, gövdeyi meydana getiren parçalarda, yani üye ülkelerdedir. Merkezin yetkisi ikincil (subsidiary), üye ülkelerin yetkisi ise
birincildir ( primary).
Barýþýn temeli ortak ekonomik çýkar
Avrupa Birliðinin temelinde kýta ülkeleri arasýnda barýþýn saðlanmasý yatar. Bu hedefe ulaþmalarýný mümkün kýlan yöntem ise ortak ekonomik çýkar temelinde ortak kurumsal yapýlanmalarýnýn saðladýðý karþýlýklý ekonomik baðýmlýlýktýr.
Birliðin dünyadaki rolü veya siyasi amaçlarý
Avrupa Birliði üyeleri þu sýrada ‘’... 27 üye ülke olarak birlikte ne
yapmak istiyoruz?.’’. sorusuna yanýt verememektedirler. Halen içinde
bulunduklarý krizin temel nedenlerinden biri de Birliðin dünyada oynayacaðý role iliþkin belirsizliktir.
Kültür
Avrupa Birliðinin kuruluþunun temellerinde de kültür birliði yatmaz. Tam tersine kültürel çoðulculuk esastýr. Bir Avrupa Birliði kültürü
yoktur. Ancak Birliði ortak kültür modelinde görmek isteyenler vardýr.
Bu model çoðunluktaki görüþler tarafýndan reddedilmektedir.
40
Dýþiþleri Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK
Kimlik ve aidiyet duygusu
Ortak bir kültür olmadýðý gibi bir Avrupa Birliði kimliðinden bahsetmek olanaksýzdýr. Çünkü Avrupa’da bugün sýrf Avrupa kökenliler yaþamýyor. Avrupa bugün ancak kýsmen Hýristiyan’dýr. Ama ayný zamanda vicdan özgürlüðünü, agnostisizmi ve ateizmi barýndýrýyor. Bizzat
Jacques Delors’un dediði gibi bazýlarýnýn hoþuna gitmese de Avrupa artýk biraz da Müslüman’dýr. Avrupa Birliði kimliði halen inþa halinde
olan bir kimliktir. Bu kimlik Avrupalýlarýn arkasýnda deðil önündedir.
Ve oluþmasýna, Kýta’nýn tüm halklarý gibi Türkler de katkýda bulunmaktadýr.
Avrupa Birliðinin kendisi için öngördüðü aidiyet algýlamasý, milliyetçilikten deðil, demokrasi, barýþ ve refah gibi ideallerden kaynaklanýr.
Avrupa Birliði kimliði XX. yüzyýldaki iki Dünya Savaþý’nýn Avrupa halklarýna öðrettiði acý tecrübelerden ve bu ve benzeri acýlarýn bir daha yaþanmamasý iradesinden doðmuþtur. Birliðin mimarisinin temelinde askeri zaferlerden deðil, aksine savaþlarýn tahribatlarýndan çýkarýlan dersler yer alýr.
Karar alma mekanizmalarý
Bugünkü krizin nedenlerinden biri de, üye sayýsý artan Birliðin karar
alma mekanizmalarýnýn iþlemez hale gelmiþ olmasýdýr. Roma Antlaþmalarý’nda esas itibarýyla altý üye için öngörülmüþ olan karar süreçleri,
bazý teknik konularda aðýrlýklý oy verme sistemine geçilmesine raðmen,
yirmi yedi üyeli bir Birlik için uygulanabilir olmaktan çýkmýþtýr.
Birlik geniþledikçe karþýlaþacaðý yönetim sorunlarýnýn çözümlenmesinde çok vitesli esnek bir yapýlanmanýn benimsenmesi en pratik yollardan biri olarak giderek daha sýk dile getirilen bir çare olarak konuþulmaya baþlanmýþtýr.
41
Avrupa Birliði ve Türkiye
Demokrasi açýðý
Komisyon üyeleri ve Komisyon baþkaný görevlerine seçimle deðil
atama yoluyla geldikleri için Avrupa Birliði öteden beri demokratik hesap verme sorumluluðunu taþýmamakla itham edilmiþtir. Bu nedenle
Komisyon baþkanýnýn seçimle gelmesi hükmü son Lizbon Antlaþmasý’nda yer almýþ ve böylece bu demokratik açýðýn kýsmen kapatýlmasý
amaçlanmýþtý. Ancak Lizbon Antlaþmasý yürürlüðe giremediði için eski
uygulama devam halen devam etmektedir.
Seçilmiþler atanmýþlar
Her ne kadar Avrupa Komisyonu, Avrupa Adalet Divaný ve Avrupa
Merkez Bankasý yöneticileri ve üyeleri seçilmiþ deðil atanmýþ kiþilerden
meydana gelmiþ olsalar da bu kurumlarýn yapýlanma ve çalýþma þekli
ulus devletlerdeki karþýt kurumlarýn yapýlanma ve çalýþma þekillerinden
farklý deðildir. Bu kurumlar belirli teknik ve spesifik iþlevleri yerine getirmek üzere sorumluluk taþýyan kurumlardýr ve bu görevlerini ifa edebilmeleri için kendilerini kuran ulus devletlerden müstakil ve baðýmsýz
hareket kabiliyetine sahip olmalarý gerekir. Kurucu Antlaþmalarýn temelinde yatan ana ilke de aslýnda budur.
Birliðin sýnýrlý yetkileri
Öte yandan Birlik her ne kadar Devletlerin yaptýðý iþlevlerin bir kýsmýný yerine getiriyorsa da devletlerin her yaptýðýný yapmamaktadýr. Örneði saðlýk sigortasý, istihdam politikalarý, emeklilik, eðitim, asayiþ, güvenlik ve vergilendirme gibi konular Birliðin yetki sahasýnýn geniþ ölçüde dýþýnda yer alan konulardýr. Birliðin yetkisi dâhiline giren iþlevler ise
ortak ekonomik pazarýn kurulmasýna ve düzenlenmesine iliþkin iþlemler ile kýsmen parasal politikalardýr.
42
Dýþiþleri Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK
Lizbon gündemi
Lizbon Antlaþmasý aslýnda üye ülkelerin sorumluluklarýna ait olan
sahalarda Birliðin yetki kullanmasýný imkân veren hükümler içermektedir. Örneðin istihdam politikalarý konusunda Avrupa Birliði yetkili deðildir. Ayni þekilde büyüme, rekabet veya emeklilik reformu gibi politikalarda da Birlik kurumlarýnýn üye ülkelerin kararlarýna müdahale hakký yoktur. Ayrýca Birlik bu konulara karýþmak istese bile gerekli müdahale araçlarýna da sahip bulunmamaktadýr. Birliðin Lizbon Antlaþmasý’nýn Ýrlanda tarafýndan reddiyle bu gün karþýlaþtýðý kriz kýsmen Lizbon gündeminin bu yetki sýnýrlarýný zorlamýþ olmasýnda kaynaklanmýþtýr.
Temel disiplin: Hukuk
Avrupa Birliði entegrasyon sürecinde tek pazarý, ekonomiyi, ticareti,
sosyal hayatý ve tüm politikalarý çerçeveleyen ana disiplin(i) hukuk kurallarýdýr. Birliðin temel disiplinini Hukuk, temel ilkesini de hukukun
üstünlüðü oluþturur.
Müzakere
Avrupa Birliði ayný zamanda sürekli bir müzakere sürecidir. Birlik,
üye ülkelerin kendi milli çýkarlarýný korumak ve ilerletmek için sürekli
uzlaþma aradýklarý bir ortamdýr. Üye ülkelerin, milli çýkarlarýný ararken
Birliðin ortak çýkarlarýný göz önünden tutuðu varsayýlýrsa da, gerçek hayatta bu her zaman böyle olmaz. Üyeler fiili durumlarda kendi milli çýkarlarýný önde tutarlar bu nedenle de gerektiðinde veto silahýna baþvurma sýk rastlanan bir yöntemdir. Avrupa Birliði dinamik bir kavram olduðu için müzakere süreci hiç bir zaman bitmez. Varýlan hiç bir karar
son karar olmaz. Bu nedenle Birlik içinde anlaþmazlýklar hiç bir zaman
tükenmez. Buna paralel olarak belirsizlikler de bitmez. Birlik krizden
krize geçerek geliþir. Belirsizlik bir bakýma Avrupa Birliði’nin doðasýnýn
bir sonucudur. Bir müzakere sürecinin sonlanmasý yeni bir sürecin baþlangýcý olduðundan Birlik ilerlemesini ve çok aðýr da olsa geliþmesini
43
Avrupa Birliði ve Türkiye
sürdürür. Avrupa Birliði tamamlanmamýþ bir projedir.
Bu günkü Avrupa 1960’larýn Avrupa’sý deðil
Bu nedenle gelecekte karþýmýza çýkacak bugünkünden çok farklý bir
Avrupa olacaktýr. 2000’li yýllarýn Avrupa Birliði karmaþýk bir dünyada
küresel sorunlarla baþ etmeye çalýþan ve Kýta’nýn tamamýna yayýlmýþ
bulunan çok katmanlý entegrasyonlara sahip bir Avrupa olacaktýr. Türkiye de, bu günkü Avrupa’ya deðil, yarýn karþýmýza çýkacak olan çok
katmanlý bütünleþmelerin geçerli olacaðý bir Avrupa’ya katýlacaktýr. Örneðin bugün dahi bir Shengen Avrupa’sý, bir Tek Para, tek Merkez
Bankasý Avrupa’sý, bir Savunma ve Güvenlik Avrupa’sý gibi sýnýrlý üyeliklerden oluþan her bir üye ülkenin ortak politikalarýna katýlmadýðý çeþitli entegrasyon katmanlarýndan oluþan bir Birlik vardýr. (Örneðin Ýngiltere ve yeni üyelerin çoðu tek kur politikalarýna katýlmamaktadýr)
Üye ülkeler bu entegrasyon katmanlarýndan ancak iþtirak ettikleri ortak
politikalarda veto hakkýna sahip bulunmaktadýr. Gelecek on yýllarda bu
tür sýnýrlý üyelikli ortak politikalarýnýn sayýsý artacak ve çoðunluðu oluþturan üyeler bakýmýndan Avrupa Birliði üyeliði bu tür esnek üyelikler
anlamýný taþýyacaktýr.
Yumuþak Güç
Avrupa Birliði bu gün karþý karþýya bulunduðu bütün güçlüklere ve
eksikliklerine raðmen Kýta’da ve çevresinde önemli bir dönüþtürme etkisine sahiptir. “Yumuþak güç” adý verilen bu yeteneðinin 2001-2005
arasýnda Türkiye’de nasýl bir “sessiz devrim”e yol açtýðý, buna karþýlýk
2005’ten bu yana AB’den gelen olumsuz sinyallerin Türkiye’de nasýl bir
içe kapanma eðilimi yarattýðý Avrupa Birliði’nin bu etkisini kanýtlayan
en somut örneklerden biridir.
44
Dýþiþleri Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK
II. TÜRKÝYE-AVRUPA BÝRLÝÐÝ ÝLÝÞKÝLERÝ VE
TAM ÜYELÝK MÜZAKERELERÝ
40 yýllýk hedefin gerçekleþmesi
Türkiye’nin Avrupa Birliði stratejisi çok eskilere gider. Avrupa Birliði’ne üyelik hedefi ise hiçbir zaman þu veya bu Hükümetin, þu veya bu
partinin tekelinde olmamýþtýr. AB politikasý bir devlet politikasýdýr. Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fatin Rüþtü Zorlu 1959 Roma Antlaþmasý’ný akdetmiþlerdir. Ýsmet Ýnönü 1963’te Ankara Antlaþmasý’ný imzalamýþtýr. Süleyman Demirel 1971’de katma Protokolü yapmýþtýr. Turgut
Özal 1987’de tam üyelik müracaatýný gerçekleþtirmiþtir. Tansu Çiller
1995’te Gümrük Birliði kararýný aldýrmýþtýr. Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yýlmaz 1999’da Helsinki’de adaylýðýmýzý resmen kabul ettirmiþ ve ilk reform paketini açtýrmýþtýr. Tayyip Erdoðan 2005’te Müzakereleri baþlatmýþtýr. Hiçbir askeri Hükümet de bu politikadan ayrýlmamýþtýr. Türkiye Avrupa’daki tüm hasým çevrelerin ve bir kýsým büyük
üye devletlerin direncine raðmen 40 yýldýr beklediði bir hedefe ulaþýp
2005 yýlýnda müzakereleri baþlatmýþ ve bir katýlým ülkesi statüsü kazanmýþtýr. Ancak Birliðin Türkiye’ye karþý ikircikli, olumsuz ve hatta hasmane davranýþlarý ve ikinci Erdoðan Hükümeti’nin politikalarýndaki
öncelik sýrasýnda Avrupa Birliði hedefinin yerini gerilere taþýmasý Türk
kamuoyunda Avrupa Birliði hedefinin doðurduðu heyecan ve enerjiyi
son bir kaç yýlda hemen hemen (tamamen) ortadan kaldýrmýþtýr.
Adaylýk kriterleri
Kopenhag Kriterlerinin yazýlý ifadesi bir iki cümleden ibarettir ve ezcümle aday ülkede iþleyen bir demokrasi bulunmasýný ve hukuk devletini, insan haklarýný ve azýnlýklarýn korunmasýný garanti altýna alan kurumlarýn iþlemesini öngörür.
Ancak, aday ülkenin toplumsal yapýsýnda temel sorunlarýyla ilgili
olarak büyük çatlaklarýn ve kutuplaþmalarýn bulunmamasý bir nevi yazýlý olmayan kriterlerdir.
45
Avrupa Birliði ve Türkiye
Kýbrýs
Avrupa Birliði Kýbrýs’ýn üyeliðe kabulünde kendi koyduðu kurallarý
çiðneyerek ülkenin yarýsýnda egemenlik kullanamayan, BM Güvenlik
Konseyi’nin sürekli gözetimi altýnda bulunan ve BM Barýþ Gücü ile güvenlik saðlanan bir ülkeyi istikrarlý kabul ederek üyeliðe almýþtýr.
Fransa ve Almanya
Türkiye’nin üyeliðine karþý en büyük direnç iki büyük kurucu ülke
olan Fransa ve Almanya’dan gelmektedir. Bu direncin temelinde adý
geçen ülkelerin Birlik içinde þu anda en fazla nüfusa sahip Devletler
olarak Topluluk organlarýnýn karar mekanizmalarýnda kazanmýþ bulunduklarý avantajlý durumu kaybetme korkularý yatmaktadýr.
Tam üyelik perspektifi
Türkiye’nin tam üyelik perspektifleri Avrupa içinde üyeler arasý rekabet nedenleriyle ve bu ülkeler arasýndaki güç dengesi mücadeleleri
dolayýsýyla zorluklarla karþýlaþmaktadýr. Türkiye’nin üyeliðine karþý bazý
Avrupalý politik çevreler Türkiye ile ciddi bir krizin çýkmamasý için en
iyi çareyi Türkiye’nin adaylýðýný bizzat kendisinin geri çekmesi olduðunu düþünmekte ve bunu beklemektedirler.
Oysa dünyanýn en önemli stratejik alanlarýna komþu olan ve ayrýca
enerji yollarýnda yer alan Türkiye’nin üyeliði Avrupa Birliði’nin güvenlik ve dýþ politika boyutunu ve enerji güvenliðini özlü þekilde güçlendirecektir.
Gümrük Birliði
Birliðin aslýnda Türkiye’nin katýlýmýndan çok þey kazanacaðý genellikle herkes tarafýndan kabul edilmektedir. Türkiye bakýmýndan ise yararlarý açýktýr. Sýrf üyelik perspektifi dahi ülkemize büyük ölçüde ya46
Dýþiþleri Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK
bancý sermaye giriþine sebep olmuþ ve geniþ kapsamlý demokratik reformlarýn gerçekleþtirilmesini saðlamýþtýr. Gümrük Birliði’nin yürürlüðe
girdiði tarih olan 1996’dan 2006’ya kadar geçen on yýllýk dönemde Avrupa Birliði’nin Türkiye’ye ihracatý üçe katlanmýþ ve 2006’da yýlda 58
milyar dolara yükselmiþtir. Türkiye’nin Avrupa Birliði’ne ihracatý ise ayný dönemde dörde katlanmýþ ve 2006’da 48 milyar dolara yükselmiþtir.
Bugün Avrupa Birliði Türkiye’nin birinci ticaret ortaðýdýr. Ýthalatýnýn
%42’sini, ihracatýnýn da %52’sini karþýlamaktadýr. Türkiye þimdi Avrupa Birliði için Japonya’da’ daha önemli bir ticari partnerdir. 2004’e kadar yýlda ortalama 1 milyar dolayýnda olan yabancý sermaye, müzakerelerin açýldýðý yýl olan 2005’te 9 milyar dolara, 2006’da ise 20 milyar
dolara ulaþmýþtýr. Bu meblað ayný yýl Hindistan’a giren yabancý sermayeden daha fazladýr. Türkiye’ye yatýrým yapan yabancý Þirket sayýsý
15.000’ i geçmiþ olup, bu Þirketlerin yarýsýndan fazlasý, yani 8300 adedi
Avrupa Birliði menþelidir.
Ancak Türkiye, Avrupa Birliði’nin üçüncü ülkelerle yaptýðý ticaret
müzakerelerinde söz sahibi deðildir. Bu da Gümrük Birliði kararýnýn
büyük bir eksikliðidir. Türkiye müzakerelerinde söz sahibi bulunmadýðý
Anlaþmalara uymak mecburiyetinde kalarak ticaret saptýrmasý yoluyla
ayýrýmcý muameleye maruz kalmakta ve bu yüzden zarara uðramaktadýr.
AB artýk kýtanýn tümünü kapsýyor
Avrupa Birliði önümüzdeki on yýllarda Batý Balkanlarý, yani Arnavutluk, Makedonya, Hýrvatistan, Bosna Hersek ve Sýrbistan’ý da içine
alacaktýr. Muhtemelen Ukrayna, Moldova ve Belarusya da ileriki on yýllarda Birliðe üye olacak ve Birlik Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan
ile özel iliþki kurma sürecine girecektir.
Türkiye’nin dýþlanma riski
Bütün Kýta’yý kapsayacak bir Avrupa Birliði’nin dýþýnda kalacak olan
bir Türkiye güçler dengesinde zaafa uðrar. Bu nedenle halen müzakere
47
Avrupa Birliði ve Türkiye
sürecinde bulunmak gibi avantajlý bir durumda bulunan ülkemizin mücadeleden vazgeçmesi tarihi bir hata olur. Yunanistan, Bulgaristan ve
Sýrbistan lehine Balkanlar’da ve Güneydoðu Avrupa’daki tarihi ve kültürel mirasýný kaybeder. Çünkü Birliðin Ortak Dýþ ve Savunma ve Güvenlik Politikalarý Arnavutluk, Makedonya, Moldova, Bosna, Kosova
ve Sancak’taki Türkçe konuþan Müslüman nüfusu zaman içinde tedricen Türkiye’nin tarihi ve kültürel nüfuz sahasýndan uzaklaþtýrýr. Batý ve
Kuzeybatý Karadeniz siyasi ve güvenlik etki alanýmýzýn dýþýna kayar.
Kaçýrýlmýþ fýrsatlar tarihi
Türkiye-AB iliþkileri tarihi aslýnda bir nevi kaçýrýlmýþ fýrsatlar tarihidir. Bu fýrsatlarýn bir daha kaçýrýlmasýna izin vermememizin tek yolu,
Avrupa Birliði hedefi yönünde oluþacak bir genel konsensüs etrafýnda
Türkiye’nin bugünkü ideolojik ve siyasi krizler gündeminden ekonomik, sosyal, demokratik ve teknik icraatlar yapýlmasýný öngören bir
gündeme geçmesidir. Baþka bir deyimle Türkiye’nin gelecek perspektifinde bir modernleþme idealine kavuþmasý ve geniþ ufuklu bir siyasi
vizyonu benimseme kapasitesini göstermesidir. Avrupa Birliði katýlým
süreci bize bu perspektifi saðlayabilecek en somut yol haritasýdýr. Bu
yeni gündem ancak bizi sürekli krizler sarmalýndan kurtarabilir ve Kýta’nýn deðiþmekte olan siyasi ve askeri kuvvetler dengesinde yerimizi
kaybetmememizi saðlar. Bu nedenle biz reformlarý yerine getirelim
ama Avrupa Birliði’ne katýlsak da olur katýlmasak da olur tarzýndaki görüþler, ülkemizin Kýta’daki tarihi ve insani varlýðýnýn zaman içinde yitirilmesi halinde gelecek kuþaklar için doðabilecek siyasi ve güvenlik maliyetlerini hesaba katmayan vizyonsuz görüþler olup, bizi bu mücadeleden uzaklaþtýrmak isteyen ve Birlik için bir tampon bölge haline getirmeyi hedefleyen ülkelerin ve etnik lobilerin ekmeðine yað sürmek anlamýný taþýr.
Büyük ve net bir strateji ihtiyacý
Eðer yine zaman kaybedip gelecek kuþaklarýn önünü kesmek istemiyorsak, baþta siyasi partilerimiz olmak üzere (siyasi partiler dâhil)
48
Dýþiþleri Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK
hepimize görev düþüyor. Bu görev son iç olaylarýn kaldýrdýðý toz bulutunun arasýndan Avrupa Birliði sürecinde önümüzü görebileceðimiz ve
kararlýlýðýmýzý yeniden pekiþtirebilecek orta ve uzun vadeli yalýn bir
stratejiyi ve siyasi yönelimi ortaya koyabilmektir.
Sýrf hükümete ait bir sorumluluk deðil
Bu nedenle kanýmýzca Türkiye’nin, ülkeyi çaðdaþlaþma ideali etrafýnda birleþtirecek, bir Büyük Strateji üzerinde bir konsensüse varmasý
ve bu konsensüsü gündemimize yeniden oturtmasý gerekecektir. Bu
konsensüsün yerleþtirilmesi yalnýz yürütme organýna düþen bir görev
deðil, devletin tüm yetkili organlarýný, TBMM’yi, tüm siyasi partileri ve
tüm sivil toplumu ilgilendiren tarihi bir sorumluluktur. Avrupa Birliði’ne katýlma hedefi Türkiye için duygusal bir tutku deðil, tarih bilinci
içinde ve gelecek perspektifinde rasyonel bir tercihtir. Bize karþý gösterilen direncin yoðunluðu bizim tercimizin doðruluðunu kanýtlayan en
somut kanýtý oluþturmaktadýr.
Katýlým sürecimize yeniden canlýlýk kazandýrabilir miyiz?
Bu gözlemler bizi bazý temel sorularla karþý karþýya býrakmaktadýr.
Türkiye açýsýndan, bu gün ülkemizin içinde bulunduðu koþullar altýnda
Avrupa Birliði sürecinin geçerliliði var mýdýr? Eðer varsa bu geçerlilik bir
ivedilik taþýmakta mýdýr? Bu her iki sorunun yanýtý olumlu ise, bu sürecin Avrupa Birliði açýsýndan, en azýndan Fransa ve Almanya gibi kimi
ülkelerde geçerliliðinin tartýþmalý olduðu ve ivediliðinin ise bulunmadýðý düþünülünce, sürece karþýlýklý canlýlýk kazandýrýlmasýnýn mümkün
olup olamayacaðý ciddi bir soru olarak karþýmýza çýkmaktadýr.
Bu durumda bizim katýlým sürecimizle Avrupa Birliði’nin buluþma
alaný son derece daralmaktadýr. Bu daralma bizden kaynaklanan sorunlar kadar, Avrupa bütünleþme sürecinin bu gün geldiði aþama ve bir
türlü aþamadýðý kendi zorluklarýyla da irtibatlýdýr. Bu gözlem Türkiye’nin katýlým sürecini Avrupa bütünleþme projesinin göstereceði geliþ49
Avrupa Birliði ve Türkiye
melere baðlý kýlmaktadýr. Bu aslýnda hem teknik hem de siyasi nitelikte
doðal bir bað oluþturmaktadýr.
Ýki süreç arasýndaki irtibat
Ancak unutulmamalýdýr ki Türkiye bugüne kadar kendi katýlým süreciyle Avrupa Birliði bütünleþme süreci arasýndaki bu doðal baðý, þimdiye kadar, gözlerden kaçmasýna raðmen, yaþatmasýný bilmiþtir. Nitekim 1959 TBMM irade beyaný 1957 Roma Antlaþmasý’nýn imzalanmasýna, 1963 Ankara Antlaþmasý 1959 Roma Antlaþmasý’nýn yürürlüðe
girmesine, 1971 Katma Protokolün imzalanmasý 90’lý yýllara kadar uzanan 12 ve 22 yýllýk listelere, o zamanki adýyla Topluluðun 1970 ve
80’lerdeki dönüþümleri ve Tek Senet’e doðru giden geliþmelerine, 1987
tam üyelik baþvurusu AB Tek Pazar hedefine, Matutes Paketi 1990’lý
yýllarda Birliðin yatay ve dikey büyümesine, Gümrük Birliði Kararýnýn
alýnmasýna ve 12 ve 22 yýllýk listelerin geçiþ sürelerinin dolmasýna verdiðimiz yanýtlarý oluþturmuþtur. Aslýnda bu listeyi tam üyelik müzakerelerinin baþladýðý 3 Ekim 2005 tarihine kadar uzatmak ve bizim sürecimizle Birliðin bütünleþme süreci arasýndaki teknik ve siyasi baðlarý gözler önüne daha açýk þekilde sermek mümkündür. Ama bu ayrý ve yararlý bir çalýþma konusu olur.
Uzun ince yol
Sonuçta yukarýda deðindiðimiz aþamalarýn her biri, tam üyeliðe giden ince uzun yol’a yýllar boyunca döþenmiþ taþlardýr. Yolumuzun kýsalmýþ olmasý gerekirken biz duraklama yaþýyoruz. Aynen 3 Ekim
2005’te müzakerelere baþlanmasýndan sonra reform sürecini askýya aldýðýmýz gibi. Çünkü o aný, yani müzakerelerin baþlamadýðý aný, adeta
doðal bir aþama gibi heves ve heyecanýmýzýn bittiði bir aþama olarak
kanýksadýk. Muhalefet olayýn tarihi anlamýný göz ardý ederek Müzakere
çerçeve belgesindeki eksiklikleri vurguladý ve sonucu küçümsedi. Hükümet Avrupa Birliði’nde her bir aþamanýn bir diðer yeni aþamanýn
baþlangýcý olduðu gerçeðini görmezden gelerek hedefe daha güçlü kilitlenmek yerine adeta muhalefetin iktidarý yönlendirmek istediði doð50
Dýþiþleri Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK
rultuda önceliklerini deðiþtirdi.
Þimdi mesele bu taþlarý koymaya yeniden baþlayýp baþlayamayacaðýmýz noktasýnda toplanmaktadýr. Bunun ancak siyasi partilerimize ve
TBMM’ye yeni bir siyasi iradenin hâkim olmasý ile mümkün olacaðý
açýktýr. Ancak o zaman gerekli heyecan ve hevesi kamuoyuna yeniden
yaymanýn ve Hükümet ile muhalefetin önceliklerini yeniden düzenlemelerinin yolu açýlabilir. Ýlgiyi canlý tutmanýn yolu güncel bilgiden geçmekte, reformlara yeniden baþlama iradesini ise katýlým duygusu güçlendirmektedir. Bu noktada Avrupa Birliði’ne de sorumluluk düþeceði
bellidir.
Kötümserlik
Bugün ülkemizde Avrupa Birliði, bu alanda emek verenlerce terk
edilmiþ bir alan görünümündedir. ..”Ben de bu konularda çaba sarf etmiþtim ama ...” þeklinde kendine noktayý koymuþ olanlarýn içinde bulunduklarý bir nevi nostalji ve hüsran kapaný görüntüsünü yansýtmaktadýr. Oysa katýlým iradesi alternatif maliyetlerin iyi hesaplandýðý, bu hesaplar ýþýðýnda yönelimin sürekli doðru konulabildiði ve güncel anlamýný yeniden elde edebilen bir konum kazanabilmelidir. Bu raporun temel amacýný oluþturan da budur.
Sürece zihinsel katýlýmýn çeþitlendirilmesi
Katýlým iradesine yeniden geçerlilik kazandýrýlmasýnýn pratik ifadesi
herkesin görüþüne saygý gösterilmesi, her çevreden öneri beklenmesi
ve duraklayan sürecin zihinsel katýlýmýn çeþitlendirilerek canlandýrýlmasýdýr. Avrupa Birliði (bir) “imtiyazlý bir grubun düþünce alaný” deðildir.
Ancak salt “savunma veya saldýrý hattý” da deðildir. Süreç bir paylaþma,
ayrýþma ve ortak seslendirmeyi arama zemini olarak görülebilmelidir.
Tartýþmalarýmýzýn yelpazesi ne kadar geniþse Avrupa projesi o kadar
saðlýklý tartýþýlýr.
51
Avrupa Birliði ve Türkiye
Saðlýklý zeminde yeni bir tartýþma
Türkiye, Avrupa projesinin bugün hangi noktalarýnda güçlü, hangi
noktalarýnda zayýf görünmektedir? Neyi takip ediyoruz, neyi kaçýrýyoruz? Özgün kimliðimiz hangi açýdan bugün daha deðerlidir? Bugün
Türkiye hangi tartýþmalarda Avrupa Birliði’nin yönelimlerine güç katabilir? Üyelik sürecinin ara görünürlük aþamalarýný nerelerde saðlayabiliriz? Bu görünürlük neden önemlidir? Bunlar, ülkemizde Avrupa Birliði tartýþmalarýnýn Sevr sendromlarýndan, bölme ve dayatma sarmalýndan, soðukkanlý ve saðlýklý zeminlere çekilmesini saðlamak için fikir verebilecek yalnýzca birkaç soruyu oluþturuyor. Daha birçok soru ilave
edilebilir.
Bugün varýlan aþama çok önemli
Türkiye aslýnda uzun ince yolda çok büyük mesafe kat etmiþ bulunmaktadýr. Geldiðimiz aþama küçümsenmemelidir. Avrupa Birliði bütünleþme süreci sonuçta, gönüllü iradeye dayalý bir projedir. Projenin
bitmeyen zorluklarý, tartýþmalarý, hayal kýrýklýklarý ve umutlarý bellidir.
Bunlar kuþkusuz devam edecektir. Bu nedenle tartýþmalardan çekinmeye gerek yoktur. Avrupa Birliði’nin ve kimi üyelerinin bize karþý tavýrlarý
zaman içerisinde dondurulamaz. Bütünleþme süreci hem bizim için
hem Birlik için dinamik bir süreçtir ve bu dinamiði ne Avrupa Birliði ne
de biz tek baþýmýza belirleyebiliriz.
Türkiye’nin üyelik surecinin baþarýsý bir mucizeye baðlý deðildir. Baþarý kapsamlý ve gerçekçi bir stratejiye ve bu stratejinin kararlý bir þekilde uygulanmasýna dayanacaktýr.
III.
STRATEJÝNÝN ANA HATLARI
Gündemimiz ve temel hedeflerimiz
Üyelik müzakereleri toplumumuzda kýrýlmalar yaratan deðil ulusal
birlik ve beraberliði pekiþtiren bir sürece dönüþtürülmelidir.
52
Dýþiþleri Eski Müsteþarý E. Büyükelçi Özdem SANBERK
Cumhuriyetimizin temel aldýðý ülke bütünlüðünü, tekil Devlet-kucaklayýcý yurttaþlýk kavramýný ve laiklik gibi deðerleri, Birliðin ortak mukadderat felsefesiyle baðdaþtýran ve AB ile ortak geleceði bu zeminde
inþa eden bir siyasi irade sergilenmelidir. Üye ülkelerin, çaðdaþ demokratik kriterlere dayalý Anayasal düzenlerinin hangi yönetim modellerini
benimseyeceði Avrupa Birliði’ni ilgilendirmez.
Bu iki hedefe varýlmasýný teminen hem Türkiye içinde AB hedefine,
hem de Türkiye ile AB arasýnda karþýlýklý güven saðlanmalý; bu baðlamda:
Ahdi yükümlülüklere karþýlýklý olarak uyulmasý esas alýnmalý,
Türkiye kendi yargý sistemini mevzuatta ve uygulamada Avrupa
Birliði standartlarýyla tam olarak uyumlulaþtýrmalý,
Türkiye’yi de içine alan Avrupa bütünleþme projesinin komþu
coðrafyamýzdaki baþlýca etkileri, aynen Avrupa kýtasýnda olduðu gibi
barýþ, güvenlik, istikrar, ekonomik geliþme ve demokratikleþme olmalý,
AB üyesi ülkeler ile iliþkilerimiz ikili düzeyde de güçlendirilmelidir.
Yaklaþýmýmýz, süreçte ilerlemeyi, Türk kimliðinin zengin çeþitliliðinden ve tarihi ve kültürel muhtevasýndan gurur duyarak, barýþ, gönüllü
katýlým iradesi ve uzlaþma kültürü temelindeki ortak idealleri paylaþma
zemininde saðlama çabasýna dayandýrýlmalý ve ülkemiz Avrupa bütünleþmesinin aktif bir aktörü olabilmelidir. Katýlým sürecimizle Avrupa
projesi arasýndaki baðý, karþýlýklý hasmane tutumlar, ya da çatýþmacý
yaklaþýmlar deðil, birlikte düþünme, karþýlýklý dayanýþma ve ortak çaba
anlayýþý kurabilmeli, birbirimize karþý deðil, birbirimiz için beraberce
çözüm üretmeyi hedef alan bir yaklaþým(dan) benimsenmelidir. Stratejik düþünme bireyin gündelik yaþantýsýnda karþýlaþtýðý sorunlara duyarsýz kalma anlamýna gelmemelidir.
53
Avrupa Birliði ve Türkiye
Müzakerenin tam üyelik hedefimize yönelik olduðu hususuna netlik kazandýrmalý bu amaçla TBMM’den bir karar çýkartarak müzakere
heyetimizin yetkisinin sadece tam üyelik hedefiyle sýnýrlý olduðu dünyaya ilan edilmelidir. Böylece, imtiyazlý üyelik formüllerinin önü kesin
þekilde kapatýlmalýdýr. Önceliklerimiz ve ara hedeflerimiz belirlenmeli
ve Avrupa’daki ve dünyadaki geliþmelerin sürekli nabzý tutularak geliþmelere göre öncelik ve hedeflerimiz güncelleþtirilmelidir. Bu öncelik ve
ara hedeflere riayeti saðlayacak etkin bir koordinasyon mekanizmasý
kurulmalýdýr. Süreç, gerginlik yaratan deðil, uzlaþma zeminlerini besleyen ve dürüst bir çabayý sergileyen bir nitelik taþýmalýdýr. Kamuoyunu
yanýltmamak temel yaklaþým olmalýdýr. Müzakere baþlýklarýnda ilerleme toplumsal zeminde iyi anlaþýlabilmeli, sýrf göz boyamak için alelacele düzenlemelerden kaçýnýlmalýdýr.
Türkiye Orta Doðu, Kafkasya, Karadeniz, Hazar ve Akdeniz bölgelerinde, enerji güvenliði ve ulaþým gibi mukayeseli avantajlara sahip olduðu politikalarýnda etkin rol oynama çabalarýný sürdürmeli ve bu politikalarýndan alacaðý sonuçlarýn Avrupa Birliði’ne katýlma sürecinde
önemli siyasi kozlar oluþturacaðýnýn bilincinde olmalýdýr.
54
YAKIN DÖNEM
TÜRK-AMERÝKAN
ÝLÝÞKÝLERÝ
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN
55
YAKIN DÖNEM TÜRK-AMERÝKAN ÝLÝÞKÝLERÝ
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN
Türk-Amerikan iliþkilerini deðerlendirirken bu iliþkideki büyük ortak olan Amerika’ya melek ya da þeytan gözüyle bakmamak gerekir.
Son tahlilde o da kendi çýkarlarýný ön plana alan egemen devletlerden
biridir. Bu iliþkide duygusal deðerlendirmelere de yer olmamalýdýr. Doðaldýr ki, uzunca bir zamana yayýlmýþ herhangi bir iliþkide dostane veya
hasmane özellikler bulunabilir ve bunun yaratacaðý izlenimler karar vericilerin atacaðý adýmlarý etkileyebilir. Ancak bu etkiyi fazla abartmamak ve günün sonunda herhangi bir kararýn alýnmasýnda tayin edici
unsurun ulusal çýkar olduðunu daima hatýrlamak gerekir.
Son yedi sekiz yýllýk dönemde yani insanlýk tarihinde kýsa sayýlabilecek bu dönemde (kabaca 2000 yýlýndan bu yana) Türk Amerikan iliþkileri önemli iniþ ve çýkýþlar yaþamýþtýr. Çok ilginç olan nokta çýkýþlar
yaþanýrken bunun, iki ülkeden birinin attýðý veya atacaðýný açýkladýðý dýþ
politika adýmlarýna dayanýrken, iniþlerin daha ziyade iç politika unsurlarýnýn dýþ politikaya etki yaptýðý dönemlere rastlamasýdýr. Bu gözlemi
bir parça açalým: Birinci Körfez savaþýnýn çýktýðý dönemde zamanýn
Cumhurbaþkaný Turgut Özal’ýn uzun bir deðerlendirme yapmaksýzýn
Irak’tan Akdeniz’e petrol akýtan Kerkük Yumurtalýk Boru Hattý’ný Türk
ekonomisinin kayba uðramasý pahasýna kapatmasý, Amerikan hava
kuvvetlerine Ýncirlik Hava Üssü’nün açýlmasý gibi eylemler ve 2001 yýlýnda 11 Eylül de vuku bulan ikiz kuleler ve Pentagon saldýrýlarýna karþý
Türk kamuoyunun hemen hemen ittifakla karþý çýkmasý bu iliþkileri
kuvvetlendiren dýþ politika kararlarý olmuþtur. Ýniþ noktalarýnda ise
2003 yýlýnda TBMM’den gerekli oy çoðunluðunun saðlanamamasý nedeniyle Amerikan Kuvvetlerine Türkiye’nin güneydoðusundan geçiþ
iznini verilmemesi, Amerikan Temsilciler Meclisi’nde hemen her yýl
alýnmasý olasý görülen Türkiye aleyhtarý Ermeni Soykýrým Kararý gibi
daha çok iç politika kaygýlarýyla verilen kararlar etkili olmuþtur.
56
Bu konuda 2006 yýlýnda Amerika Birleþik Devletleri’nde bulunan etkili düþünce kuruluþlarýndan Council on Foreign Relations tarafýndan
iki araþtýrmacýya hazýrlatýlan rapor benzer örnekler vermektedir.1 Örneðin, adý geçen raporda ikili iliþkilere yararý dokunan fiiller arasýnda
1999 Marmara depreminden çok kýsa bir zaman sonra Baþkan Bill Clinton’ýn bölgeye yaptýðý ziyaret ve 2001 saldýrýsýndan sonra önce Türk
özel kuvvetlerinin ve daha sonra Türk ordusunun 825 kiþilik bir kuvvetle Afganistan savaþýnda ABD’ye destek vermesi zikredilmektedir.2
Herhangi bir uluslararasý iliþkiler olgusu ile karþýlaþýldýðýnda atýlacak
hemen her adýmda, Amerika’nýn ne gibi bir tepki vereceði sorusu karþýmýza çýkýyor. Aslýnda ittifak iliþkileri içinde bu sorunun ortaya çýkmasý doðaldýr, ancak bunun hareketleri aþýrý derecede kýsýtlayýcý bir kaygý
haline dönüþmemesi gerekir. Zaten Türk dýþ politikasý olgunlaþtýkça ve
çok taraflý iliþkilerini geliþtirdikçe bu kýsýtlayýcý kaygý giderek azalmýþtýr.
Türk-Amerikan iliþkilerini nitelendirmede Türk siyasetçilerinin son
zamanlarda sýkça kullandýðý stratejik ortaklýk tabirine de burada deðinmekte yarar vardýr. Bu tabir iþin uzmaný olmayan kimselerce bazen
uluslararasý olaylara ayný pencereden bakmak ve atýlacak bütün adýmlarýn ahenkleþtirilmesi anlamýnda kullanýlmaktadýr ki bu hatalýdýr. Buradaki prensip, ana yolda ve erekte fikir birliðinde olmaktýr. Yoksa taktik anlamda, gayet doðaldýr ki, uluslarýn kendi ulusal çýkarlarýnýn gerektirdiði öncelikler ve düþünceler onlarýn dýþ politikalarýnda tayin edici
önemli unsurlar olacaktýr. Örneðin, son yýllarda Türkiye’nin izlemeye
çalýþtýðý “komþularý ile sýfýr çatýþma” prensibine göre Amerika’nýn dostça olmayan iliþkiler içinde olduðu Suriye ve Ýran ile dostluk ve ekonomik iþbirliðine yönelik adýmlar atmasý stratejik ortaklýk kavramýna ters
adýmlar deðildir ama, mesela 2003 yýlýnda Amerikan kuvvetlerinin Irak
Savaþý’ný yürütmek için Türkiye’nin güney sýnýrlarýndan geçmesine izin
vermemek stratejik ortaklýðýn ana prensipleri ile çeliþkilidir.
1) Bakýnýz: Steven A. Cook ve Elizabeth Sherwood-Randall, Generating Momentum for a new Era in U.S.Turkey Relations. CSR No. 15 June 2006. S. 6-8.
2) AGE, s. 7-8
57
Yakýn Dönem Türk-Amerikan Ýliþkileri
Zaten bu olaydan sonra uzunca bir süre bu terim özellikle Amerikalýlar tarafýndan kullanýlmaz olmuþtu. Sonradan, iliþkiler daha sýcak bir
hal alýnca, ayni terimin Amerikalý siyasetçiler tarafýndan yeniden kullanýlmaya baþlandýðýný görmekteyiz. Örneðin, Türkiye baþbakaný Recep
Tayyip Erdoðan’ýn Amerika seyahatinde Amerikan Baþkaný George W.
Bush’un yine bu terimi kullandýðý gözlemlenmiþtir.
KIRILMA NOKTALARI
Türk Amerikan iliþkilerinin son yýllardaki fay hatlarý nelerdir? Burada önce kýrýlma noktalarýna bakalým.
Irak savaþý: Amerika’nýn maruz kaldýðý 11 Eylül 2001 saldýrýlarý Türk
halký arasýnda derin bir etki ve üzüntü yaratmýþtý. Saldýrýdan kýsa bir
süre sonra Amerikan Büyükelçiliði rezidansýnda yapýlan bir toplantýya
zamanýn Baþbakaný Bülent Ecevit gelmiþ ve Amerikan halkýna baþsaðlýðý dileyen bir konuþma yapmýþtý. Ancak saldýrýyý takip eden bir kaç yýl
içinde Amerika’nýn önce Afganistan’a ve daha sonra kitle imha silahlarýnýn olasý varlýðýný sebep göstererek Irak’a yaptýðý saldýrý giderek Türk
kamuoyunda Amerikan aleyhtarlýðýnýn geliþmesine neden olmuþtur.
Her gün Irak’tan gelen haberler halk arasýnda Müslüman Irak halkýna
karþý Amerikan güçlerinin saldýrýsý olarak algýlanmýþtýr. Bu nedenle son
zamanlarda (2007) yapýlan kamuoyu araþtýrmalarýnda Amerika’ya sempati ile bakanlarýn sayýsý % 9 mertebesine inmiþtir.3 Oysa bundan iki
yýl önce bu sayý %30’lar düzeyinde idi.*
Irak savaþýnýn nasýl sonuçlanacaðýný deðerlendirmek için vakit henüz çok erkendir. Tarihi olaylarýn deðerlendirilmesinde aradan en az
yarým yüzyýl geçmeden saðlýklý ve objektif bir sonuca varýlamayacaðý
genel bir kanýdýr. Fakat günümüz politikalarýnýn tayininde kamuoyunu
bir tarafa býrakmak mümkün olamadýðý ve sonuçta demokrasilerde siyasetçilerin halktan aldýklarý oy ile iktidara gelebildikleri veya iktidarlarýný devam ettirebildikleri düþünülünce burada örneðini verdiðimiz hýz3) Los Angleles Times, Soner Çaðaptay. Pew Global Attitudes Survey rakamlarýna atfen. 15. 3. 2008
*) Ibid.
58
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN
lý kamuoyu deðiþikliðinin politikaya yansýmasý kaçýnýlmazdýr.
Kuzey Irak ve PKK Sorunu: Türkiye geleneksel olarak Irak’ýn toprak
bütünlüðünün korunmasý yönünde bir dýþ politika tercihi sergilemiþtir.
Buradaki temel unsur Kuzey Irak’ta Kürtlerin baðýmsýz bir devlet kurmalarýnýn önlenmesidir. Bu tercih esasen Türkiye’den baþka Kürt asýllý
vatandaþ barýndýran Ýran, Suriye gibi ülkelerin de tercihidir. Buradaki
ortak kaygý bütün bu ülkelerin toprak bütünlüðünü tehlikeye atmamak
kaygýsýdýr. Kuzey Irak’ta Amerika’nýn özerk, hatta baðýmsýz bir Kürt
devleti kurulmasýna göz yumabileceði kuþkusu ikinci bir kýrýlma noktasýnýn önemli bir unsurudur. Her ne kadar Amerikalý yetkililer devamlý
olarak Irak’ýn toprak bütünlüðünün onlarýnda önceliði olduðunu yineliyorlarsa da bu konuda resmi kesimdeki ve kamuoyundaki kuþkular
devam etmektedir. PKK adlý terör örgütünün Kuzey Irak’ta yuvalanmasýna ve kamplar kurmasýna müsamaha edilmesi ve buradan Türk
topraklarýna saldýrýlar düzenlemesi Türkiye’yi rahatsýz eden önemli bir
husustur. Amerika Irak’ý iþgal edince bu huzursuzluðu bir bakýma devralmýþtýr. Kasým 2007 de Baþbakan Tayyip Erdoðan’ýnýn Amerika ziyaretinde ve hemen ertesinde Ocak 2008 de Cumhurbaþkaný Abdullah
Gül’ün Amerika ziyaretinde Baþkan Bush’un üzerine bastýrarak “PKK,
Irak’ýn da Türkiye’nin de, Amerika’nýn da düþmanýdýr” demesi ve buna
ilaveten Amerikan makamlarýnýn Türk askeri makamlarýna anlýk istihbarat saðlamaya baþlamasý fevkalade önemli ve iliþkileri tamir edici bir
adým olmuþtur. Bu geliþmelerden sonra Türk kamuoyunda Amerika’nýn itibarýnýn yükseldiði gözlenmektedir.
Amerikan Kongresindeki Ermeni Soykýrýmý Tasarýsý: Amerikan
Kongresinde zaman zaman Amerikalý Ermeni diasporasýnýn etkisi ile
1915 yýlýnda Osmanlý Devleti’nin uyguladýðý tehcir politikasýnýn bir
soykýrým olduðu iddiasý yer almaktadýr. Bu olayý soykýrým diye niteleyerek tarihi kanýtlarla ispat edilmemiþ bir olguya uluslararasý suç teþkil
eden soykýrým etiketinin yapýþtýrýlmasý çabalarý Türkiye tarafýndan reddedilmektedir. Ermeni baský guruplarý henüz Amerikan Kongresinden
böyle bir kararý çýkartmaya muvaffak olamamýþlardýr ancak bu denemenin yapýldýðý her sefer bir gerginlik yaþanmaktadýr. Aslýnda birçok
59
Yakýn Dönem Türk-Amerikan Ýliþkileri
Avrupa ve hatta bazý Latin Amerika parlamentolarýndan Ermeni iddialarýný destekleyen kararlar çýkmýþtýr, ancak Amerikan kongresinin özel
önemi bir kere bu ülkede büyük bir Ermeni azýnlýðýn yaþamakta olmasý
ve ABD’nin dünyadaki tek süper güç olma özelliðini taþýmasýdýr. Bu kararýn bir gün çýkma olasýlýðý mevcuttur. O vakit her iki tarafýn da ikili
iliþkileri kurtarmak adýna stratejiler geliþtirmesi yararlý olacaktýr.
KALICI ORTAKLIK ALANLARI
Türk Amerikan iliþkilerindeki olumlu yönlere ve kalýcý ortaklýk alanlarýna gelince; bunlar da önemsenmeyecek gibi deðildir. Bir kere Türkiye Amerika Birleþik Devletleri ile ayný demokrasi idealini paylaþan ve
bunu uygulayan bir ülkedir. Kuvvetli bir silahlý gücü vardýr, yerleþik ve
yetiþmiþ bir bürokrasi geleneði mevcuttur ve tarihinde çok uzun zaman
bölgesinin dýþýnda bile büyük toprak parçalarýný idare etmiþ köklü bir
devlettir. Halký da yapý ve kültür itibariyle derin bir anti Amerikanizm
ile malul deðildir.
Bunlara ilaveten 21. yüz yýlýn baþýnda çok önemli bir enerji koridoru
haline gelmiþtir. Endüstrisi ve eðitilmiþ genç nüfusu ile Batý dünyasýnýn
prensiplerine göre iþleyen büyük bir ekonomisi vardýr. Avrupa Birliði ile
aday devlet statüsünde görüþmeler yürütmekte olan tek Müslüman çoðunluða sahip laik bir Avrupa ve Orta Doðu devletidir. Amerika Birleþik Devletleri ile de neredeyse 60 yýldýr bir askeri ittifak içinde yer almaktadýr.4
Bütün bu unsurlar Amerika için Türkiye’yi hemen hemen vazgeçilemeyecek bir müttefik haline getirmektedir. Bazen ulusal çýkarlarýn gerekleri nedeniyle dýþ politika konularýnda bu iki ülke arasýnda bire bir
görüþ benzerliði bulunmasa da iliþkilerin temelinin saðlam olduðu ve
bu iliþkinin gelip geçici olmadýðý aþikârdýr.
Buraya kadar iþaret edilen veriler çerçevesinde Türk-Amerikan iliþkilerinin son dönemini nasýl deðerlendirmeliyiz? Bu iliþki Türkiye için
4) Türkiye 1952 den beri NATO ittifakýnýn üyesidir.
60
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN
önemlidir fakat tabii Türkiye’nin yegâne iliþkisi deðildir. Türk-Amerikan iliþkilerinin iyi tutulmasý her iki ülke için de önemlidir. Her saðlam
iliþki gibi, aynen kiþiler arasýndaki iliþkiler gibi, dikkatle yürütülmeli ve
geliþmesi için gayret sarf edilmelidir. Ancak bu yapýlýrken ulusal çýkarlarýn korunmasý bir an için bile göz ardý edilmemelidir.
POTANSÝYEL ÇATIÞMA ALANLARI
Nitekim son aylarda yayýnlanan ve yazarlarý iki önemli Amerikalý
Türkiye uzmaný olan iki çalýþma Türkiye ile ABD arasýndaki potansiyel
çatýþma alanlarýna iþaret etmektedir.5
Stephen Larrabee olaylarý ve gelecekte iki ülke arasýndaki iliþkinin
alacaðý biçimi biraz daha olumsuz bir açýdan deðerlendirirken, Ian Lesser, ne gibi adýmlar atýlýrsa bu iliþkinin daha saðlam temellere oturacaðýný anlatmaktadýr. Her iki yazar da Nükleer silah sahibi olmuþ bir Ýran
karþýsýnda Amerika ve Türkiye’nin benzer reaksiyonlar verip vermeyeceði ve özellikle Ýncirlik Üssü’nün NATO amaçlarý dýþýnda kullanýlýp
kullanýlamayacaðý konusun en önemli anlaþmazlýk noktasýný oluþturabileceði hususunda hemfikirdir. Gerçekten kendisinde global mesuliyetler gören ve Ýsrail’in her hal ve þartta desteklenmesini dýþ politikasýnýn ana unsuru olarak kabul eden ABD ile bölgesel bir güç olan ve bölge dengelerini gözetmek durumunda olan bir Türkiye belli ki bazen ayrý dýþ politika tellerinden çalacaklardýr.
SONUÇ
Bu durumda son tahlilde Türk Amerikan iliþkilerini nereye oturtacaðýz? Yukarýda da söylendiði üzere daha uzun bir süre hem ortak ideallerin ve Türkiye’nin de paylaþtýðý insani deðerlerin bir gereði olarak ve
hem de her iki ülkenin de çýkarlarý bunu gerektirdiði için Türk Amerikan iliþkileri ilerlemeye devam edecektir. Zaten iliþkiler çeþitlendikçe,
5) F. Stepen Larrabee, Turkey as a Security Partner. RAND report 2008.
Ian O. Lesser, Beyond Suspicion: Rethinking US-Turkish Relations. Woodrow Wilson International
Center for Scholars, 2008.
61
Yakýn Dönem Türk-Amerikan Ýliþkileri
eðitim (Türkiye þu anda Amerika’daki öðrenci sayýsý bakýmýndan yedinci sýradadýr), kültür teknoloji, sanat ve turizm gibi alanlarda daha
yoðun bir iliþki içine girildikçe ikili siyasi iliþkilerin de devamý ve geliþmesi kaçýnýlmazdýr. Burada Türk ve Amerikalý siyaset adamlarýna
önemli bir görev düþüyor o da bu iliþkinin korunmasý be geliþtirilmesi
için devamlý gayret sarf etmektir. Özellikle Amerika’da zaman zaman
politikacýlar iç politika kaygýlarý ile Türkiye’yi rencide edecek giriþimlerde bulunmaktan (Ermeni soykýrýmý tasarýsý gibi) kaçýnmalarý bu yolda
atýlacak iyi bir adým olacaktýr.
62
TÜRK-RUS ÝLÝÞKÝLERÝ:
SORUNLAR VE FIRSATLAR
Prof. Dr. Ýlter TURAN
63
TÜRK-RUS ÝLÝÞKÝLERÝ: SORUNLAR VE FIRSATLAR
Prof. Dr. Ýlter TURAN
GÝRÝÞ
Türk-Rus iliþkileri tarih boyunca rekabetçi bir zeminde geliþmiþ,
uyumun ve iþbirliðinin egemen olduðu dönemler nispeten sýnýrlý kalmýþtýr. Çarlýk Rusyasý geniþlemesinin büyük bölümünü Osmanlý Ýmparatorluðu ve Türk soyundan gelen insanlarýn yaþadýðý diðer bölgelere
doðru kaydetmiþtir. Kuzeyinde hüküm süren iklim þartlarýnýn elveriþsizliði karþýsýnda, sýcak denizlere inmek, bu çerçevede Türk Boðazlarýnda denetleyici bir konuma geçmenin Rus dýþ politikasýnýn sabit hedefleri arasýnda olduðu düþünülmüþtür. Böylece Türk kamuoyunda bu iki
toplumun birbirinin ezeli düþmaný olduðu anlayýþý yerleþmiþtir.
Çarlýk ve Osmanlý Ýmparatorluklarýnýn Birinci Dünya Savaþý sonrasý
yýkýlmasý ve yerlerine Türk ve Sovyet cumhuriyetlerinin kurulmasýný izleyen dönemde rekabetçi iliþkilerin yerini bir süre dayanýþma ve iþbirliðini öngören iliþkiler almýþtýr. Ýki Dünya Savaþý arasýný kapsayan bu dönemde her iki ülke de iç geliþmelerine aðýrlýk vermekte ve uluslararasý
mücadelelerin dýþýnda kalmaya çalýþmaktaydý. Ayrýca, iki komþu da sömürgeci Batý emperyalizmine hedef teþkil etmiþler ve baðýmsýzlýklarýný
koruyabilmek için tüketici mücadeleler vermek zorunda kalmýþlardý.
Bir yandan Sovyetlerin güçlerini konsolide etmeleri, diðer yandan
Ýkinci Dünya Savaþý’nda Almanya’nýn Rusya’yý iþgali, Ruslarýn müttefiklerin yanýnda savaþa katýlmaya mecbur kalmasý, buna karþýlýk Türkiye’nin müttefiklerin ýsrarlarýna raðmen savaþa katýlmaya karþý direnci,
Türk-Rus iliþkilerinin yeniden rekabetçi ortama dönmesinin zeminini
oluþturmuþtur. Sovyetler Türkiye’den Doðu’da toprak ve Boðazlarýn
yönetiminde söz istediklerini açýklayýnca, dostane iliþkileri sembolü haline gelmiþ bulunan 1925 yýlýnda imzalanan dostluk antlaþmasýnýn yenilenmesi mümkün olmamýþtýr. Savaþ sonrasý dönemde Türkiye güvenliðini Batý Ýttifaký içinde aramýþtýr.
64
Soðuk Savaþ döneminde Türk-Rus iliþkileri, büyük ölçüde Batý ittifakýnýn, özellikle ittifak lideri Amerika Birleþik Devletleri’nin Rusya ile
olan iliþkilerine baðlý bir seyir izlemiþtir. Önce tamamen rekabetçi bir
nitelik sergileyen bu iliþkiler, sonralarý bu niteliðini tamamen yitirmese
de, birçok alanda iþbirliðini öngören bir çizgiye kavuþmuþtur. Sýrasýyla
Varþova Paktý’nýn çöktüðü ve Sovyetler Birliði’nin daðýldýðý dönemde
Türkiye ile Rusya arasýnda iktisadi iliþkiler güçlenmiþ, iki ülke arasýnda
ciddi bir anlaþmazlýk söz konusu olmamýþtýr.
Rusya Federasyonu’nun kurulmasýyla birlikte Türk-Rus iliþkileri
canlý bir döneme girmiþtir. Ýktisadi iliþkiler hýzla ilerlerken, siyaset ve
güvenlik alanlarýnda daha yavaþ ve belirsiz geliþmeler gerçekleþmiþtir.
Rusya Federasyonu’nun iktisadi sýkýntýlar ve mahrumiyetlerle boðuþtuðu kuruluþ yýllarýnda iktisadi iliþkilerin hýzla geliþmesi anlaþýlabilir. Siyaset ve güvenlik alanlarýnda ise iliþkilerin ayný tempoda geliþmemesinin nedeni Rusya’nýn Kafkasya ve Orta Asya gibi eski Sovyet topraklarýný kendisinin özel nüfuz bölgesi olarak görmesinden kaynaklanmýþtýr.
Rusya Federasyonu iktisaden güçlendikçe ve içte otoritesini saðlamlaþtýrdýkça durum deðiþmiþ, dýþ politikasýnda daha rekabetçi bir anlayýþ
yeniden hâkim olmaya baþlamýþtýr.
Kafkaslar, Balkanlar, Orta Asya ve Karadeniz Havzasýnýn iki önemli
devleti olan Türkiye ve Rusya çatýþmadan uzak durmak, aralarýndaki istikrarlý ortamý sürdürmek, anýlan bölgelerde barýþý korumak ve iktisadi
refahlarýný artýrmak istiyorlarsa, karþýlýklý duyarlýlýk sergileyen, iletiþime
deðer veren, her iki ülkenin diðer dünya ülkeleriyle iliþkilerini saygýyla
karþýlayan, dengeli bir siyaset yürütmek zorundadýrlar. Bu anlayýþa uygun olarak aþaðýda Türk-Rus iliþkilerindeki sorunlar, bunlarýn giderilmesi için alýnacak tedbirler ve uygulanacak politikalar iktisadi, siyasi ve
güvenlikle ilgili konu baþlýklarý altýnda incelenecektir.
65
Türk-Rus Ýliþkileri: Sorunlar ve Fýrsatlar
TÜRK-RUS ÝKTÝSADÝ ÝLÝÞKÝLERÝ
Türk-Rus iktisadi iliþkilerinin birbirini tamamlayýcý bir yapýya sahip
olduðu ileri sürülmektedir. Türkiye’nin tüketim mallarý ve baþta müteahhitlik olmak üzere hizmet ihraç etmesi, çok sayýda Rus turisti aðýrlamasý, Rusya’dan yarý mamul ürünler ile petrol, doðalgaz ve taþkömürü
satýn almasý bu teþhisi doðrular gözükmektedir. Ancak, bu iliþkilerin
her zaman sorunsuz yürüdüðü söylenemeyeceði gibi, bazý sorunlarýn
da uzun vadede aðýrlaþabileceði deðerlendirilmesi yapýlabilir.
Dönem dönem iki ülke ticaretinde geçici nitelikte sorunlar ortaya
çýkmakta, görüþmeler yoluyla çözümler bulunabilmektedir. Örneðin
Rusya, kýsa süre önce ülkemizden ithal ettiði sebze ve meyvelerdeki zehirli maddelerin sýnýrlarýn üzerinde olduðunu beyan ederek ithalatý
durdurmuþtur. Yapýlan görüþmeler sonucu Türkiye’de görevlendirilecek Rus uzmanlarýn da katýlacaðý bir denetim mekanizmasý üzerinde
anlaþmaya varýlmýþ, ihracat yeniden baþlamýþtýr. Son zamanlarda Rusya
taþýmacýlýk konusunda dengesiz bir durum olduðundan þikâyetle Türk
TIR geçiþlerine sýnýrlar koymaya yönelmektedir. Sorun Rus filolarýnýn
rekabetçi ortamda Türk filolarý kadar verimli çalýþamamalarýndan kaynaklanmaktadýr. Burada Rusya’nýn serbest ticaret ve rekabet konularýnda ikna edilmesi ya da kota ihdasý veya baþka bir alanda kolaylýk saðlanmasý gibi bir yöntemle tatmin edilmesi gerekebilecektir.
Türk-Rus iktisadi iliþkilerinde ticaretin yaný sýra karþýlýklý yatýrýmlar
da önem kazanmýþtýr. Ýlk dönemde daha çok Rusya’ya yapýlan Türk yatýrýmlarý söz konusu olurken, petrol ve doðalgaz fiyatlarýnýn yükselmesinin sonucu olarak tasarruflarýnýn artmasýyla birlikte Rusya’nýn Türkiye’ye dönük yatýrýmlarý artmýþtýr. Karþýlýklýlýk esasýnýn korunduðu ve
ulusal güvenlikle ilgili genel sýnýrlamalarýn gözetildiði bu alanda þu ana
kadar ciddi bir sorunla karþýlaþýlmamýþtýr. Bu faaliyetin devamý beklenebilir.
Ýki ülke arasýnda en büyük alýþ-veriþ konusu petrol ve doðalgazdýr.
Burada verimli fakat sorunlu bir iliþkiden söz edebiliriz. Rusya Türki66
Prof. Dr. Ýlter TURAN
ye’nin petrol ve özellikle doðalgaz ihtiyacýnýn büyük bölümünü güvenilir bir biçimde karþýlamaktadýr. Ancak, ülkemizin enerji alanýnda Rusya’ya baðýmlýlýðý giderek artmaktadýr. Böyle bir baðýmlýlýk, iki ülke arasýndaki iliþkiler ne kadar dostça olursa olsun, istenilen bir durum deðildir. Giderilmesi için gayret göstermek gerekecektir. Ayrýca bu baðýmlýlýk, Türk-Rus dýþ ticaret dengesinde Rusya lehine büyük bir fark yaratmaktadýr, bunun da iyileþtirilmesi zorunludur.
Türk-Rus iktisadi iliþkilerinde daima sorunlara gebe ve uzun dönemde iliþkileri etkileyecek olan baþlýca husus Rusya’nýn piyasa ekonomisi anlayýþýna yeterince intibak edememiþ olmasýdýr. Rusya gelirlerinin büyük bölümünü doðalgaz, petrol ve diðer hammadde ihracatýndan elde etmektedir. Bu gelirler devlete intikal etmekte, siyasi saiklerin
de içinde aðýrlýklý olarak yer aldýðý biçimlerde kullanýlmaktadýr. Keza,
Rusya eski Sovyet cumhuriyetleri için doðalgazý ve petrolü siyasi olarak
fiyatlandýrmakta, Rus dýþ siyasetine uygun hareket etmeyen ülkelere fiyat yükseltme, gaz sevkiyatýný durdurma ve benzeri yaptýrýmlar uygulamaktadýr. Rusya’da yatýrým yapan þirketler de güvende deðildir. Karmaþýk yasal sorumluluklarýn yerine getirilmediði ileri sürülerek, þirketlerin Rusya’dan çekilmeleri için baský yapýlabileceði, en son British Petrol’un bu ülkeden çekilmeye zorlanmasý ile bir defa daha doðrulanmýþtýr. Rus rejiminin giderek otoriterleþmesi, iktisadi ihtilaflarda hak aramayý zorlaþtýrmaktadýr.
Özetle, Rusya iktisadi alaný özerk bir alan olarak görmeyip, çoðu
zaman siyasetin gereklerine göre yönlendirilecek bir alan olarak deðerlendirmektedir. Böyle bir durumda, nasýl bir yol izlenmelidir? Ýlk olarak, Türkiye dýþ iktisadi iliþkilerinin yapýsýný Rusya’ya aþýrý baðýmlý olmaktan uzaklaþtýracak dýþ ticaret ve dýþ yatýrým politikasý izlemelidir.
Buna enerji kaynaklarýnýn mümkün olduðu kadar çeþitlendirilmesi de
dâhildir. Ýkinci olarak, Türkiye iktisadi ve siyasi iliþkileri baðlantýlandýrmaktan uzak durmaya gayret göstermeli, her hareketiyle bunu Rusya’ya iletmeye uðraþmalýdýr. Üçüncü olarak, Rusya’nýn Türkiye’ye uygulayabileceði ekonomik yaptýrýmlara karþý, Türkiye’nin de Rusya’ya
uygulayabileceði yaptýrýmlarýn aranmasý ve geliþtirilmesi gerekmekte67
Türk-Rus Ýliþkileri: Sorunlar ve Fýrsatlar
dir. Dördüncü olarak, Türkiye Rusya’nýn uluslararasý serbest piyasa düzenine uymasýný öngören kurumlar ve anlaþmalar düzenine katýlmasýný
teþvik etmeli ve desteklemelidir. Bunu yaparken, ayný düþünceleri paylaþan diðer ülkelerle birlikte hareket edilmesi öngörülmelidir.
Özellikle enerji baðlantýlý iliþkiler, iktisat, siyaset ve güvenliðin içiçe
geçtiði bir alaný oluþturduðu için, bilahare “Büyük Oyun” baþlýðý altýnda tekrar ele alýnacaktýr.
TÜRK-RUS SÝYASÝ ÝLÝÞKÝLERÝ
Türk-Rus iliþkilerinde iktisadi nedenlerle yakýnlaþma eðilimleri
aðýr basarken, siyasi alanda ortak bazý çýkarlar yanýnda muhtelif zorluklar da kendilerini hissettirmektedir. Bunlarýn baþýnda Rusya’nýn
eski Sovyet topraklarýný kendi nüfuz alaný olarak görmeye devam etmesi gelmektedir. Bu yaklaþýmýný “yakýn çevre” ya da “near abroad”
doktrini ile meþrulaþtýrmaya çalýþmakta, ayný yörelerin Türkiye’nin de
yakýn çevresi olduðunu kabul etmemektedir. Rusya’nýn yakýn çevre ilgisinin kaynaklarý muhteliftir. Bir kere eski Sovyet cumhuriyetlerinin
bir bölümünde deðiþen oranlarda Rus kökenli bir nüfus yaþamaktadýr. Rusya bu nüfusun selameti ile doðal olarak ilgilenmektedir. Ayrýca, yakýn çevrede yaþayan Ruslar, bu ülkelerde Rus nüfuzunun devamýný saðladýklarý için Rusya yakýn çevrede Rus varlýðýnýn devamýný
desteklemektedir. Ýkinci olarak, Rusya, bu ülkelerin Rusya ile rekabetçi iliþkileri olan ülkelerle yakýnlaþmasýndan ve böylece rakipleri tarafýndan kuþatýlmasýndan endiþe duymaktadýr. Üçüncü olarak, yakýn
çevrede yaþayan halklarýn Rusya Federasyonu içinde akraba kavimleri
bulunmaktadýr. Söz konusu baðlarýn, Rus vatandaþlarýnýn kendi ülkelerine olan baðlýlýklarýný zayýflatacaðýndan çekinilmektedir. Bu baðlamda Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde varlýðýný güçlendirmesi, kendisini daðýlma korkusundan
kurtaramayan Rusya için özel bir endiþe ve rahatsýzlýk kaynaðýdýr. Bu
endiþe Rusya içindeki demografik eðilimlerin Rus kökenli nüfus aleyhine geliþmesi ile daha da güçlenmektedir.
68
Prof. Dr. Ýlter TURAN
Her ne kadar, Türkiye Rusya’nýn yakýn çevre doktrinini kabul ederek, bu tanýma giren ülkelerden uzak durmasý, onlarla yakýn iliþkiler
geliþtirmekten kaçýnmasý söz konusu deðilse de, iliþkilerinde Rusya’nýn
hassasiyetlerini gözetmek durumundadýr. Somutlaþtýracak olursak,
Türkiye yakýn çevredeki amacýnýn Rusya’yý dýþlamak olmadýðýný, iktisadi, siyasi ve kültürel dâhil çok yönlü iliþkiler geliþtirmeyi amaçladýðýný,
bunun için çoðu alanda Rusya ile iþbirliði yapýlmasýnýn da mümkün olduðunu söz ve eylemleriyle göstermek durumundadýr. Yakýn çevrede
yer alan ülkeler salt Rusya’ya baðýmlý olmayý arzulamadýklarý için Türkiye’nin artan varlýðýndan þikâyetçi deðillerdir. Ancak, bu varlýðýn Rusya’nýn dýþlayýcý politikalarýný davet etmeyecek kalýplarda yürütülmesini
istemektedirler. Doðal olarak, her iki ülkede de bir diðerinin yakýn çevredeki varlýðýný kabul etmeyen siyasi akýmlar bulunmaktadýr. Ancak,
bunlarýn ülkelerin siyasetini belirlemekteki aðýrlýklarý sýnýrlýdýr. Türkiye’nin izleyeceði politikalar, yakýn çevreden baþkalarýný dýþlamayý öngören Rus akýmlarýna desteði arttýrmamalýdýr. Petrol ve doðalgaz ulaþýmý ile ilgili deðerlendirmeler “Büyük Oyun” baþlýðý altýnda ayrýca ele
alýnacaktýr.
Her iki ülkede de dönem dönem ulusal bütünlüklerine meydan
okuyan akýmlarla karþýlaþtýklarýndan ayrýlýkçýlýða dönük karþýlýklý bir
duyarlýlýk sergilemek durumundadýrlar. Türkiye’de Kafkas kökenli nüfusun bazý kesimlerinde Rusya’daki ayrýlýkçý akýmlara sempati ile yaklaþýlmaktaysa da, resmi politika düzeyinde bu eylemlerden uzak durulmaktadýr. Yine de, dönem dönem Rusya bu akýmlara hoþgörü ile yaklaþýldýðýndan yakýnmýþtýr. Rusya’nýn Türkiye’deki ayrýlýkçý akýmlara yaklaþýmý (terörist örgütlenmeler dâhil) Türkiye’nin Rusya’daki ayrýlýkçý
akýmlara yaklaþýmý ile baðlantýlýdýr. Bu alanda karþýlýklýlýðýn ödünsüz
biçimde uygulanmasý dýþýnda bir yol izlenmesi mümkün gözükmemektedir.
Son olarak, sorunlarýn görüþmelerle aþýlmasý, Türkiye’nin Rusya ile
iliþkilerine deðer verdiðinin gösterilmesi, karþýlýklý güven ortamýnýn
oluþturulmasý ve sürdürülmesi için ülkemizin bu yöndeki giriþimleri
baþlatmasý, mevcutlara destek olmasý gerekir. Bir iþbirliði niyetini ifade
69
Türk-Rus Ýliþkileri: Sorunlar ve Fýrsatlar
eden fakat iþlerliði yüksek olmayan Karadeniz Ekonomik Ýþbirliði ve
Karadeniz’de arama kurtarma faaliyeti için oluþturulmuþ Blackseafor
bunun örnekleridir.
STRATEJÝK ÝLÝÞKÝLER
Türkiye ve Rusya Soðuk Savaþ döneminde rakip kamplarda yer alýyorlardý ve Rusya’nýn Türkiye’den (sonradan geri alýndýðý ifade edilen)
toprak talepleri dahi olmuþtu. Ýki kutuplu sistemde, Türkiye kendisini
Sovyetlerin yayýlmacýlýðý tehlikesine en açýk ülkelerden biri olarak görüyor ve NATO’nun en sadýk üyelerinden birini oluþturuyordu. Soðuk
Savaþ sonrasý dönemde NATO’nun eski iþlevinin önemli ölçüde ortadan kalktýðý düþünülmüþ, hatta belki de artýk böyle bir kuruluþa gerek
kalmadýðý görüþü ifade edilmeðe baþlanmýþtýr. Bilahare, NATO’nun ilk
görev alaný dýþýnda bulunan bölgelerde de görev yaparak, baþta terör
olmak üzere yumuþak güvenlik tehditleri ile mücadele etmesi üzerinde
anlaþmaya varýlmýþtýr.
NATO’nun Batý Avrupalý üyeleri, Rusya Federasyonu’nun Avrupa
için Sovyetlere benzer bir askeri tehdit oluþturmadýðýný düþünmekte,
dolayýsýyla NATO’nun kuruluþundan itibaren ifa ettiði klasik iþlevini
önemsememektedirler. Buna karþýlýk, bir dönem Varþova Paktý’na üyelik yapmýþ NATO’nun Doðu Avrupalý üyeleri, Rusya’nýn Sovyetler benzeri bir yöneliþi temsil ettiðini ve güçlendikçe Doðu Avrupa’yý yeniden
hedef alabileceðini düþünmekte, ABD önderliðindeki eski NATO fikrini
desteklemektedirler. Örneðin, Polonya’nýn Amerikan füze kalkaný için
radarlar yerleþtirilmesine izin vermesi bu biçimde açýklanabilir. Keza,
Baltýk ülkelerinin Rusya’nýn Gürcistan’ý iþgali karþýsýnda hemen Tiflis’e
giderek destek mesajý vermeleri de ayný yaklaþýmýn bir ifadesidir.
Rusya, büyük, nükleer güç sahibi, askeri olanaklarý geniþ, dýþ ve iç
ihtilaflarýnda güç kullanmaya pek hazýr bir ülkedir. Dolayýsýyla Türkiye’nin Rusya ile iyi iliþkilerine raðmen, güvenlik bakýmýndan Rusya’yý
denetlemeyi öngören bir NATO savunma sistemi içinde yer almasý zorunludur. Ayný saiklerle Türkiye’nin NATO’nun geniþlemesini de, Rus70
Prof. Dr. Ýlter TURAN
ya’nýn itirazlarýna raðmen desteklemesi gerekmektedir. Türkiye’nin
Rusya’nýn stratejik gücünü baþka türlü dengeleme olanaðý bulunmamaktadýr.
Türkiye’nin Doðu’ya açýlýmý Kafkaslar ve daha düþük oranda da
Ýran üzerinden olmaktadýr. Rusya Kafkaslar (özellikle Ermenistan) üzerinden Ýran’la baðlantý kurarak Türkiye’nin de içinde yer aldýðý Batý savunma-siyaset-iktisat sisteminin Asya’ya doðru uzanmasýný engellemek istemektedir. Bu çerçevede Ýran ile birlikte Hazar Denizi’nde sýnýrlarýn yeniden belirlenmesine karþý çýkmýþ, Ýran’a nükleer yardýmda bulunmuþ, Ermenistan’ý himaye etmiþ ve Gürcü yönetiminin de beceriksizliklerinden yola çýkarak Gürcistan’ý bölme gayreti içine girmiþtir.
Özetle Batý’dan Doðu’ya uzanan Türk-Batý eksenine karþý Kuzey-Güney istikametinde uzanan Rus-Ýran ekseni ile set çekilmek istenmektedir. Türkiye’nin buna izin vermemek için çok yönlü bir politika izlemesi
gerekiyor. Gürcistan’ýn baðýmsýzlýðý ve toprak bütünlüðü desteklenmeli
ve bu konuda NATO’nun aktif görev almasý için gayret gösterilmelidir.
Azerbaycan-Ermenistan ihtilafýnýn bir çözüme baðlanmasý için uðraþ
verilmeli, Ermenistan’la iliþkilerin düzeltilmesine çalýþýlmalýdýr. Ýran’la
rejim uyumsuzluðu ve bölgesel rekabete raðmen, iliþkilerin geliþtirilmesi de zorunludur. Diðer yandan Orta Asya ülkelerinin de Doðu-Batý
hattýnýn açýk tutulmasý konusunda zýmni desteði aranmalý, saðlanmalý
ve sürdürülmelidir.
Türk-Rus iliþkisinin stratejik yönünü deðerlendirirken, burada Türkiye-AB iliþkisinin belirleyici rolünü de mutlaka vurgulamak gerekmektedir. Türkiye AB ile ne kadar bütünleþirse, Rusya ile iliþkileri o
oranda dengeli olacak, bölgesindeki ülkelerle iliþkilerinde de o oranda
daha etkili olabilecektir. Bu nedenle, Türk-Rus stratejik dengesinin korunmasý için Türkiye’nin AB üyeliði yönündeki çabalarýný duraksamadan sürdürmesi en uygun yol olacaktýr.
Son olarak, Türkiye Rusya baþta dýþ iliþkilerinde uluslararasý hukuka
uyulmasýnda ýsrarcý olmak zorundadýr. Hukuka baðlýlýk konusunda
þöhret edinmesi, Türkiye’nin elini gerek rakipleri gerekse dostlarý ara71
Türk-Rus Ýliþkileri: Sorunlar ve Fýrsatlar
sýnda güçlendirir. Örneðin, Boðazlar’dan geçiþin Montreux Sözleþmesi’nde öngörüldüðü þekilde yürütülmesi bir yandan müttefiklerimizin
tartýþmalý talepleri karþýsýnda direnme olanaðý vermekte, diðer yandan
Türkiye’nin istikrarlý ve güvenilebilir bir komþu olmasý Rusya’yý rahatlatmaktadýr.
BÜYÜK OYUN
Türk-Rus iliþkilerinde son yýllarda Kafkas, Orta Asya ve Ýran petrol
ve doðalgazýnýn dünya piyasalarýna nasýl ulaþtýrýlacaðýna dair rekabetin
yoðunluk kazandýðý gözleniyor. Avrupa’nýn ihtiyaç duyduðu doðalgaz
ile geliþmiþ ekonomilerin hepsinin tükettiði petrolün baþlýca iki kaynaðý
Rusya ile içinde Ýran, Türkmenistan ve Kazakistan’ýn da yer aldýðý geniþletilmiþ Orta Doðu tanýmý içinde yer alan ülkelerdir. Esas tüketiciler,
Kafkaslar-Orta Asya petrolünün ve özellikle doðalgazýnýn Rusya dýþýnda bir yoldan dünya piyasalarýna ulaþmasýný, böylece tedarik kaynaklarýnýn birbirinden baðýmsýz olmasýný istemektedirler. Rusya ise sevkiyatýn daha çok kendi topraklarý üzerinde yapýlmasýný istemektedir. Bunu
baþaracak olursa Rusya Batý’nýn tüketmeden yaþamakta zorlanacaðý bir
kaynaðýn can alýcý bir miktarýný denetimi altýna alarak stratejik bir üstünlük yakalayacaktýr. Ayrýca, kendisi dýþýndaki üretici ülkeler üzerindeki nüfuzunu güçlendirirken, transit geçiþlerden de önemli kira geliri
elde edecektir.
Rusya’nýn tekelciliðine karþý en uygun enerji nakil yollarý Türkiye
üzerinden geçmektedir. Uzun zamandýr faal olan Kerkük-Yumurtalýk
Hattý’na üç yýl önce Bakü-Tiflis-Ceyhan Hattý eklenmiþtir, buna paralel
bir doðalgaz hattý inþa edilmiþtir. Ýran’dan Türkiye’ye gelen doðalgaz
hattýnýn zaman içinde Ýran gazýný Avrupa’ya sevki öngörülmektedir. Þu
anda Rusya Türkmen doðalgaz üretiminin çok büyük bölümünü uzun
vadeli anlaþmalarla almaya yönelmiþ, ucuza aldýðý bu yakýtý uluslararasý
piyasada cari olan fiyatlarla Türkiye ve Avrupa’ya satmaktadýr. Türkmen gazýnýn da ya Hazar Denizi’ni aþarak Bakü-Tiflis hattýna eklenmesi ya da Ýran Hattýna baðlanmasý söz konusudur. Körfez’den gelen bir
hattýn da bu sisteme dâhil edilmesi üzerinde çalýþýlmaktadýr. AB Rus72
Prof. Dr. Ýlter TURAN
ya’dan geçmeyen böyle bir hattý arzuladýðýný ifade etmektedir.
Rusya da doðalgazýnýn bir bölümünü Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya göndermektedir. Buna karþýlýk kendi petrolünün Türkiye üzerinden sevkine yanaþmadýðý gibi, Kazak petrolünün de BTC boru
hattýndan gönderilmesine karþý çýkmaktadýr. Samsun-Ceyhan boru
hattýna da uzun zaman direnmiþse de, kýsa bir süre önce bir Rus þirketi
hatta ortak olacaðýný bildirmiþtir. Rusya artan petrol ihracatýný Karadeniz’e ulaþtýrdýktan sonra Bulgaristan-Yunanistan üzerinden Akdeniz’e
ulaþtýrmak için yýl içinde bir anlaþma imzalamýþtýr.
Görülebildiði kadar, Rusya Türkiye’nin bir Doðu-Batý enerji koridoru olmasýný istememekte, muhtelif yöntemlerle bunu engellemeye çalýþmaktadýr. Bunlar arasýnda kendi nüfuzunun iþlediði ülkelerin BTC
hattýna yönelmesini engellemek, kendi petrolünü Türkiye dýþýndaki kanallardan dünya piyasalarýna sevk etmek ve bazý spekülasyonlara göre
Türkiye’den geçen boru hatlarýnýn güvenliðini sorgulanýr duruma sokmak bulunmaktadýr.
Sorun salt Türkiye’yi ilgilendiren bir sorun deðildir. Dolayýsýyla,
Türkiye Türkiye’nin baðýmsýz bir enerji koridoru olmasýnýn önemini,
özellikle enerjinin baþlýca tüketicisi olacak Batý Avrupa ülkelerine anlatmak ve onlarýn desteðini almak zorundadýr. Rusya’nýn siyasi saiklerle
bazý komþularýna enerji sevkini kýsýtlamasý ve Gürcistan’da baþvurduðu
gereksiz sertlik, Rusya’ya aþýrý baðýmlýlýðýn riskli olduðunu yeterince
göstermektedir. Ancak, Türkiye üzerinden geliþtirilecek enerji nakil sistemlerine Rusya’nýn ticari ortak olmasýna engel olunmamalýdýr. Rusya’nýn ticari ve siyasi olgularý ayrý tutmasýný teþvik etmek esastýr. Siyasi
mülahazalarla Rusya’yý ticaretten dýþlamak, Rusya’nýn tutumuna hak
verilmesine neden olacaktýr.
73
Türk-Rus Ýliþkileri: Sorunlar ve Fýrsatlar
SONUÇ
Türk-Rus iliþkilerine Türkiye’nin yaklaþýmý Türkiye’nin dýþ politikasýna genel yaklaþýmýnýn bir yansýmasý ya da uygulamasý biçiminde düþünülmelidir. Türkiye halihazýrda hýzla sanayileþen, dünya ekonomisine entegre olmuþ, Atlantik camiasýnýn Avrupa yakasýnda yerini almýþ,
demokrasi-insan haklarý- pazar ekonomisini toplumsal ve siyasi düzeninin temeli olarak benimsemiþ, bölgesinde etkili bir ülkedir. Dýþ siyaset sorunlarýnýn çözümünde zor kullanmamayý benimsemiþtir. Türkiye
ayrýca Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doðu, Karadeniz, Doðu Akdeniz bölgelerinin buluþma noktasýnda, merkezi bir konumdadýr. Orta Asya ile
kan ve kültürel baðlarý mevcuttur. Böyle bir ülkenin dünyanýn her bölgesiyle ve ülkesiyle iliþkileri olmasý tabiidir. Bu çerçevede Türkiye’nin
bir ülke ya da ülkeler grubuyla baðlantýlarý, iliþkileri kendisini diðerlerine karþý daha güçlü ve donanýmlý kýlmaktadýr. Bir örnekle açýklamak
gerekirse, müttefiklerinin Güneydoðu’da kullanýlmasýný istemedikleri
için Türkiye’ye satmak istemedikleri zýrhlý personel taþýyýcýlarýný Türkiye iyi iliþkilerinin bir sonucu olarak Rusya’dan alabilmiþ, teröre karþý
mücadelesini aksatmadan sürdürebilmiþtir.
Rusya gibi bir büyük ülkeyle güçlü iliþkiler Türkiye için özel önem arz
etmektedir. Yukarýdaki çözümlemeden görülebileceði gibi, iliþkiler bazý
alanlarda rekabetçi, bazý alanlarda iþbirliðine uygun bir nitelik sergilemektedir. Türkiye güvenliði açýsýndan Batý savunma sistemi içinde yer almak
mecburiyetindedir. Bunun veri kabul edilmesi koþuluyla Rusya ile çok yönlü dostane iliþkiler kurmamasý için bir neden yoktur. Sýk müttefikleriyle de
olduðu gibi, dostane iliþkiler rekabetçi ve iþbirliðini öngören unsurlarý birlikte barýndýrmakta, ancak iliþkiler barýþçýl yöntemlerle yürütülmektedir.
Rusya ile Atlantik camiasý ülkelerinin iliþkileri Gürcistan’ýn iþgalinden sonra sancýlý bir döneme girmiþtir. Özellikle müttefikimiz Amerika
Birleþik Devletleri Rusya’nýn onaylanmasý mümkün olmayan eylemlerine sert cevaplar verilmesini arzulamaktadýr. Türkiye Rusya’ya komþu
bir ülke olarak iliþkilerin çatýþmalarý yoðunlaþtýrmayacak biçimde yürümesine gayret etmek ve uluslararasý hukukun gözetilmesinde ýsrar etmek mecburiyetindedir.
74
IRAK’IN KUZEYÝNDEKÝ
MUHTEMEL
GELÝÞMELERÝN
TÜRKÝYE’YE ETKÝLERÝ
E. Büyükelçi Sönmez KÖKSAL
MÝT Eski Müsteþarý
75
IRAK’IN KUZEYÝNDEKÝ MUHTEMEL GELÝÞMELERÝN
TÜRKÝYE’YE ETKÝLERÝ
E. Büyükelçi Sönmez KÖKSAL
MÝT Eski Müsteþarý
GÝRÝÞ
Kuzey Irak, Cumhuriyet’in kuruluþu aþamasýndan bu yana ülkemiz
için her zaman önemli bir coðrafya parçasý oldu. “Musul” davasý diye
adlandýrýlan dosya, aslýnda büyük ölçüde, ülkenin toprak bütünlüðünün muhafazasýna dönük stratejik bir bakýþ açýsýnýn ifadesidir. Amaç,
Musul’u da Misak-ý Milli sýnýrlarý içine alarak, Cumhuriyet sýnýrlarý dýþýnda bir “Kürt antitesi”nin yapýlanmasýný önlemekti. Böyle bir olasýlýðýn, Anadolu’da yaþayan Kürt kökenli vatandaþlar için bir cazibe merkezi olacaðý düþünülüyordu. Buna mukabil, Musul Vilayeti Cumhuriyet
topraklarýna katýldýðý takdirde, sorun ülke içine alýnarak hazmedilebilecek ve ayrýlýkçý hareketler bir bakýma kontrol altýnda tutulabilecekti.
Milletler Cemiyeti sürecinde 1925 yýlýnýn Eylül ayýnda Dýþiþleri Bakaný Tevfik Rüþtü, Kuzey Irak’ý Türkiye’ye vermeyen Londra’ya dönük
olarak Ankara’nýn duyduðu kuþkularý (Acaba Ýngiltere’nin niyeti)…
“Kürtlerin ufak bir bölümünü (Musul) elde bulundurarak, bunlarý Kürtlerin çoðunluða sahip olduðu ülke (Türkiye) aleyhinde… kullanmak
mý?” sorusuyla dile getirmiþti. 83 yýl sonra bugün de ayný kuþkular Türkiye’nin Kuzey Irak’a dönük politikalarýnýn ana çerçevesini oluþturmaya devam ediyor. Bu çalýþmada, Türkiye’nin bu fasit daireyi kýrarak
uluslararasý koþullarda ve özellikle bölgede ve ABD’nin iþgali sonrasý
Irak’ta meydana gelen deðiþikliklerin ýþýðýnda yeni bir yaklaþým benimsemesinin mümkün olup olamayacaðýný tartýþmaya açýyoruz.
Son derece karmaþýk, global ve bölgesel aktörlerin çok önemli çýkarlarýný doðrudan ilgilendiren bir sorunsal ile karþý karþýyayýz. Uluslararasý politikanýn doðasý gereði, böylesine karmaþýk bir sorunsalýn gelecekte hiçbir zaman önceden kaðýda döküldüðü þekilde geliþmesinin
76
beklenemeyeceði, deðiþik dinamiklerin olaylarý öngörülemeyen þekilde
etkileyebileceði peþinen kabul edilmelidir. Burada söz konusu olan ulusal çýkar doðrultusunda belirli hedeflerin ortaya konmasý ve kontrolümüz dýþýndaki dýþ faktörleri de göz önünde bulundurarak ülkemizin
elindeki bütün ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri araçlarýn bu hedeflere ulaþacak þekilde yönlendirilmesidir.
Þubat 1925’te Þeyh Sait ile baþlayan isyanlardan sonra, Ankara, her
türlü Kürtçü harekete þiddetle karþý çýktý. Yurt içinde çýkanlarla tek baþýna, bu hareketler yurt dýþýnda vuku bulduðunda ise duruma göre,
Ýran ve/veya Irak’la ikili veya üçlü ortak iþbirliði halinde engellemeye
çalýþtý. Siyasi yaklaþým böyle olmakla beraber, insani iliþkiler açýsýndan
Ankara, her dönem sýnýra mücavir bölgelerde yaþayan “Kürtlere” karþý
- bazen Tahran ve Baðdat’ýn tepkisini çekecek þekilde- olumlu, koruyucu, müþfik bir politika izlemekten de geri kalmadý. Ýran-Irak savaþý sýrasýnda Halepçe katliamý sonrasý yüzbinlerce Iraklý Kürde kucak açýlmasý;
Körfez Harekâtý sonrasý uygulamaya konulan Kuzey Irak’ý Saddam rejiminden baþta kurtarmaya, sonra korumaya yönelik politikalar bu yaklaþýmýn en bariz uygulamalarýdýr. Günümüze yaklaþtýkça bu uygulamalarda demokratik Türkiye için ön plana çýkan en önemli mülahaza,
Güneydoðu’da yaþayan Kürt kökenli vatandaþlarýmýzýn Kuzey Irak’taki
her türlü uygulamadan etkilenme olasýlýðýnýn siyaseten göz ardý edilmesinin artýk gittikçe zorlaþmasýdýr. Ýþgal sonrasý yeni koþullar ve iletiþimin bu ölçüde arttýðý günümüzde, demokratik yapýdaki bir ülke için
bu etkileþimi göz ardý etmek daha da güç hale gelmiþtir. Zaten Irak’la 5
Mayýs 1925 anlaþmasýyla çizilen þimdiki sýnýrlarýmýz da hem fiziki, hem
de insani nedenlerle her zaman için geçirgenliðini korudu ve gene siyasi nedenlerle bu duruma gerek Ankara gerekse Baðdat genellikle göz
yumdu.
2003 yýlýnda ABD’nin Irak’ý iþgali arifesinde yaþanan geliþmeler Türkiye açýsýndan 1925’de kaçýrýlmýþ fýrsatýn yeniden yakalanmasý olanaðýný yaratabilir miydi? En doðru cevabý gelecek on yýllarda tarih verecek.
Bugün terörle mücadelede sadece o tarihten bu yana insani, maddi ve
manevi kayýplar hesaba katýlýrsa, tezkerenin reddi için ileriye sürülmüþ
77
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
olan nedenlerin büyük bir kýsmýnýn geçersiz kaldýðý görülür. 1 Mart
2003 tezkeresinin TBMM’de reddedilmesiyle Türkiye’nin yukarýda kýsaca özetlenen tarihi süreç bakýmýndan önemli bir þansý kaçýrdýðý yaygýn bir görüþtür. Bu, özellikle, 1984’ten bu yana yaþanan ayrýlýkçý PKK
terörü ile mücadele edebilmek için gerekli olan fiziki sýnýr güvenliðinin
saðlanmasý için mücavir bölgenin kontrol altýna alýnmasý açýsýndan
doðru olduðu kadar, Kuzey Irak’ýn þekillenmesinde önemli bir rol üstlenme olanaðý bakýmýndan da doðrudur.
Ancak, tarihi ters çevirmek mümkün olmadýðýna göre, kaçýrýlan fýrsatlara hayýflanmak yerine bugünkü koþullarda mevcut gerçeklerden
hareketle oluþturulabilecek yeni politikalar ve yaklaþýmlar üzerinde durulmalýdýr. Eski, geçerliliðini kaybetmiþ verilere göre oluþturulacak politikalar, muhtemelen Türkiye’nin sadece yeni fýrsatlar kaçýrmasýna neden olabilecektir. Bu yaklaþýmýn ilk adýmý, ABD’nin iþgalinden sonra
Irak’a iliþkin bütün verilerin alt üst olduðunu, ortaya çýkan yeni bir Irak
gerçeðinin bulunduðunu kabul etmekten; bulara gözümüzü kapayarak
yok farz etmemekten ve bu gerçeklerle uyumlu politikalar geliþtirmekten geçiyor. Bu doðrultuda gecikmeksizin Türkiye’nin en geniþ anlamda güvenliðini (ulusal birlik, kamu güvenliði ve ekonomik/enerji güvenliði) saðlamak, ayný zamanda bölgesindeki nüfuzunu daha da pekiþtirmek için bugüne kadarki kalýplarýn dýþýnda -ama uygulanabilir- ne
tür yeni stratejiler geliþtirebileceði üzerine beyin fýrtýnalarýna gerek duyuluyor.
BUGÜNKÜ IRAK
Ýþgal ile birlikte Saddam’ýn oluþturmaya çalýþtýðý ulus-devlet süreci
tersyüz edilmiþ ve bugün artýk Irak’ta referandumla kabul edilmiþ -uygulanmasý ne kadar sorunlu olursa olsun- federal yapýyý öngören bir
Anayasal düzen söz konusudur. Irak’ýn önemli sayýlabilecek bazý yeni
gerçeklerini kýsaca þöylece sýralayabiliriz:
1. Saddam dönemi için þikâyet edilen otoriter, totaliter güçlü merkezi hükümet modeli aksine, Federal devlet modeli çerçevesinde ülke
78
E. Büyükelçi, MÝT Eski Müsteþarý Sönmez KÖKSAL
üç bölgesel yönetime ayrýlmýþ, merkezi otorite ile bölgesel yönetim yetkilerinin sýnýrlarý bir türlü çizilememiþ, bakanlýklarý etnik ve mezhep
ayýrýmýna göre paylaþtýrýlmýþ; her biri kendi baþýna buyruk bakanlýklar
ve yerel yönetimler üzerinde otoritesini tesiste büyük güçlükleri olan
merkezi bir hükümet söz konusudur. Hükümet, baþkanlýk yönetimi ve
parlamento adeta “nasýl olur da etkin kararlar alýp uygulamayý yavaþlatýrýz” þiarý üzerine inþa edilmiþ gibi görünüyor.
2. Bütçeden bölgelerin belli kýstaslara göre pay alýmýný da öngören
petrol yasasýnýn kabul edilememesi nedeniyle petrol sektörüne yapýlmasý gereken yabancý yatýrýmlar sürekli ertelenmektedir. Suudi Arabistan ve Kanada’dan sonra Irak dünyanýn üçüncü büyük kanýtlanmýþ
petrol rezervlerine sahip (115 milyar varil civarýnda). Günlük üretimi 2
milyon varil; hedef bunu en kýsa zamanda 5 milyon varile çýkartmak.
Mevcut üretimin sadece 400.000 varili ülkenin kuzeyinden geliyor. Oysa 2003 öncesinde bu bölgeden ihraç edilen petrol hacmi 800.000 varil
idi. Bölgesel Yönetim, Kuzey Irak’taki petrol rezervlerinin 45 milyar varil, doðalgaz rezervlerinin ise 100 trilyon feet küp (Irak’ýn toplam gaz
rezervlerinin yarýsý) olduðunu tahmin ediyor. Üretiminin yeterli yatýrým
olmasý ve ihracat altyapýsý inþa edilmesi halinde günlük 2 milyon varile
çýkabileceði de öne sürülüyor.
3. Hedef, petrol üretimini ilk aþamada 2010 yýlýna kadar günlük 5
milyon varile çýkartmak. Ancak mevcut sýkýntýlar nedeniyle önümüzdeki on yýllýk sürede üretim ve ihracat yetenekleri sýnýrlý olmaya devam
edecek gibi görünüyor.
4. Derin ayýrýþým nedeniyle her etnik grup ve mezhep hem kendi
içinde, hem de birbiriyle önemli çeliþkiler yaþayan, zaman zaman þiddetli þekilde çatýþan çok sayýda silahlý milis yapýsýna dönüþmüþtür. Bu
durum çok ciddi güvenlik sorunlarý doðurmaktadýr. Mevcut yapýsýyla
yasal güvenlik kuvvetlerinin ülkenin tümünde güvenliði saðlamasý
uzak bir ihtimaldir. Ulusal barýþýn tesisi büyük ölçüde milislerin silahsýzlandýrýlmasýna, sivilleþtirilmesine ve topluma tekrar entegre edilmesine baðlý görünüyor. Bu ise bugünden yarýna gerçekleþebilecek bir ge79
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
liþmeye benzemiyor.
5. Ýþgal sonrasýnda yurt dýþýna çýkmýþ/kaçmýþ Iraklýlarýn ülkelerine
dönüþlerinin saðlanmasýnýn yaratacaðý ve eski Baas mensuplarýnýn tekrar topluma entegre edilmesinin yol açacaðý sorunlar çözüm beklemektedir.
6. Kerkük’ün yönetimi konusunda bir uzlaþý çok uzak görünmektedir.
7. Son dönemlerde geriletilmiþ olan faaliyetlerine raðmen El Kaide
terör örgütü için ülke üs olmaya devam etmekte ve yeraltý yapýsý ile zarar verme kapasitesini sürdürmektedir.
Bu tablo, kestirilmesi güç bir zaman diliminde de Irak’ýn kaotik iç
yapýsýnýn devam edeceðini göstermektedir. Tekrar üniter devlet yapýsýna dönüþtürülmesi mevcut koþullarda imkânsýz gibi görülmektedir. (Bu
amaca dönük askeri bir lider senaryosu, iç savaþa dönüþüp parçalanmayý daha da derinleþtirebilir. Kaldý ki, ABD’nin böyle bir olasýlýða yeþil
ýþýk yakmasý da iþgal amacýyla çeliþki oluþturur.) Bu durumda, bölgede
çýkarý olan güçler ayný süre içinde etnik, mezhep vb. gibi unsurlarý kullanarak Irak’ýn kaderini etkilemeye devam edeceklerdir.
Gerçeðe en yakýn bu varsayýmdan hareket edilince Kuzey Irak’taki
muhtemel geliþmeler neler olabilir?
1. Bölgesel Kürt Yönetimi (BKY) ve Irak’ýn bir bütün olarak ana politikalarýný etkileme gücüne eriþmiþ olan Talabani ve Barzani mevcut
politikalarýný ve bölgesel kurumsallaþmayý, iç ve dýþ koþullar elverdiði
ölçüde güçlendirmeye devam ederler. Bölgede Kerkük üzerinde yaþanmakta olan gerginliðe raðmen kalkýnma projelerini uygulayarak refah
düzeyini ve yönetim kapasitesini arttýrmaya devam ederler.
2. Merkezi Hükümetin veya mevcut Anayasa yapýsýnýn sürdürülebilir olmaktan çýkmasý veya Þii-Sünni çatýþmasýnýn boyutlanarak bir iç
80
E. Büyükelçi, MÝT Eski Müsteþarý Sönmez KÖKSAL
savaþa dönüþmesi halinde bölge muhtariyetinin sýnýrlarýný daha da geniþleterek, kendi kaderini tayin etmeye doðru yönelirler.
3. Ülkemizin geliþtireceði politikalarla da baðlantýlý olarak, Türkiye’nin daha fazla destek ve güvenini aramaya çalýþýrlar.
KUZEY IRAK VE DÝÐER ÖNEMLÝ BÖLGESEL
VE GLOBAL AKTÖRLER
Kuzey Irak’taki geliþmeler ne sadece Irak içi güç savaþýmý ne de
ABD ve Ýngiltere’nin baþýný çektiði koalisyon güçlerinin politikalarý tarafýndan belirlenmektedir. Komþu bölgesel güçler de ciddi þekilde hesaba katýlmaz, denklemde yer almazsa beklenmedik sonuçlar doðabilir:
Ýran: Ýþgal sonrasý koþullardan azami ölçüde yararlanarak, güneyinden kuzeyine, orta Sünni bölgesi de dâhil çeþitli örgütler ve dini yapýlanmalar aracýlýðýyla ile Irak sahnesinde en etkin aktörlerden birisi konumuna gelmiþtir. Kuzey Irak ile iliþkilerinin de ne kadar boyutlanabileceðini deðerlendirmek için, Ýran-Irak savaþý sýrasýnda Tahran-Barzani-Talabani iþbirliðini anýmsamak yeterlidir. Irak’taki geliþmeleri doðrudan etkileyen ana unsur Tahran-Washington iliþkilerinin izlediði seyirdir. Ýran’ýn, Irak’ýn tümünde ve bu arada Kuzey Irak’ta, Ýsrail-Filistin ihtilafýnda, Lübnan ve Suriye’de, Körfez ülkelerinde, Afganistan ve
Pakistan’da devlet altý örgütler aracýlýðý ile yürüttüðü faaliyetlerini ve
nükleer ihtiraslarýný bir bütün olarak Washington’la uzlaþýya baðladýðý
takdirde, baþta Irak ve diðer bölgesel geliþmelerin istikrara kavuþmasý
beklenir. Þimdilik böylesine bir büyük uzlaþý gündem dýþý gibi görünüyor. Ancak, bugün ne kadar gerçek dýþý olarak deðerlendirilse de böylesine bir olasýlýðý her zaman akýlda tutmak yararlý olacaktýr. Bu boyutta
dramatik bir geliþme, Þah dönemindeki Washington-Tahran ittifakýnýn
bölgede yarattýðý sýkýntýlarýn çok ötesinde sorunlarý ülkemiz açýsýndan
da gündeme sokabilecektir.
Ýsrail: Mutlak güvenlik anlayýþýna sahip olduðundan, kendi güvenliðini saðlamak için, herhangi bir ülkenin veya bölgenin güvenliðini teh81
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
likeye düþürmekten kaçýnmaz. Kuzey Irak periferisindeki ülkeleri etkileme yeteneði nedeniyle Ýsrail’in yakýn ilgi alanýndadýr. Saddam’ýn
Irak’ýnýn yarattýðý tehdidi ABD’yi bölgeye çekerek bertaraf etmiþ görünüyor. Kuzey Irak, özellikle Ýran’a ve Suriye’ye dönük bazý faaliyetleri
için ideal bir üs konumundadýr. Parçalanmýþ bir Irak, Ýran tehdidi de
bertaraf edilebildiði takdirde kendisi açýsýndan ideal çözümü oluþturacaktýr.
Suriye: Irak’taki geliþmeleri deðiþik þekillerde etkileyebilecek araçlara sahiptir. Etnik açýdan Kuzey Irak’taki geliþmelerle; mezhep yapýsý itibarýyla ise orta ve güney Irak’taki geliþmelerle ilgili bir ülkedir. Lübnan’daki çýkarlarý, Ýsrail’le iliþkileri, Arap Dünyasý içindeki dengeler yanýnda, Körfez ülkeleriyle, ABD ve AB ülkeleriyle iliþkileri itibarýyla
Ýran’la sürdürmeye çalýþtýðý stratejik iliþkileri ve devlet altý örgütleri kullanma yeteneði bu ülkeyi imkânlarý ötesinde önemli kýlmaktadýr. Zarar
verme potansiyeli nedeniyle, genelde Irak’a ve özelde Kuzey Irak’a yönelik geliþtirilecek politikalar için desteðini saðlamak yararlý olacaktýr.
Körfez Ülkeleri: Özellikle önemli Þii nüfusu olan Suudi Arabistan,
Bahreyn, Katar, Kuveyt gibi ülkeler için Irak’ýn Þii bir devlete dönüþmesi ve Ýran etkisine girmesi önemli bir tehdit olarak algýlanmaktadýr. Bunun ötesinde, Saddam Irak’ýnýn hissettirdiði baskýdan kurtulmuþ ve
nükleer teknolojiyi sahiplenmeye çalýþan Ýran’ýn bütün Basra Körfezi’ni
kontrol etmesinin yaratacaðý tehditlerin farkýndalar. O nedenle de,
Tahran’ýn etkinliðini ve ihtiraslarýný frenleyebilmek için Irak’ta mezhepler üzerinden by proxy mücadele yürütüyorlar. Bu ülkeler için,
Irak’ýn bütünlüðünün korunmasý, Sünni ve Arap karakterinin üst kimlik oluþturmasý stratejik bir gereksinimdir. Bu kapsamda Türkiye’ye yakýnlaþmalarý tamamen güçler dengesi politikasý ile ilgili gibi gözüküyor.
ABD/AB: Baþkanlýk seçim platformunda Obama ve McCain’in Irak
politikalarý henüz tam netleþmemiþ olmakla beraber, hangisi seçilirse
seçilsin, ABD’nin Irak’ý tümüyle terk etmesi beklenmemelidir. Adaylar
arasý farklýlýk, olsa olsa, Amerikan ordusunun hangi sürede, ne kadar
ve hangi süratte azaltýlacaðýnda ve çekilme sonrasýnda Irak’la iliþkilerin
82
E. Büyükelçi, MÝT Eski Müsteþarý Sönmez KÖKSAL
þekillenmesinde yaþanabilir. Bölgedeki petrol kaynaklarýnýn ve ulaþýmýnýn güvenliðinin saðlanmasý için her þart altýnda, ABD’nin Irak’ta çok
uzun bir süre kalýcý olacaðýný varsaymak gerekir. ABD ile Irak arasýnda
iþgal sonrasý dönemi kapsayacak ve bu arada ABD ordusunun hangi
þartlarda nerelerde konuþlanacaðý, bu kuvvetlerin statüsünün ne olacaðý konusunda müzakerelerin yapýldýðý biliniyor. Amerikan kuvvetlerinin hangi bölgede kalýcý üs kuracaðý Türkiye açýsýndan önemli bir sorundur. Bir senaryoya göre, Amerikan kuvvetlerinin Kuzey Irak’ta kalýcý
üs edinmeleri muhtemeldir. Bu, -Ýncirlik üssünün önemini azaltma yanýnda- Türkiye’nin Irak’a ve özellikle Kuzey Irak’a dönük politikalarý
açýsýndan yakýndan izlenmesi gereken stratejik önemde bir geliþme
teþkil edecektir. AB’nin bölgeye ilgisi özellikle enerji güvenliði açýsýndan yadsýnamaz. Ancak, ABD ile ters düþmeden ve büyük Batý âlemi
çýkarlarý doðrultusunda bazý politikalar geliþtirmesi mümkündür. AB
ülkelerinden, Ýngiltere, Almanya, Fransa baþta olmak üzere Ýspanya,
Ýtalya gibi diðer önemli ülkelerin Kuzey Irak’a ilgilerinin ikili düzeyde
yoðun biçimde sürmesi beklenir.
RF/Çin/Hindistan: Bölge Rusya için tarihsel ve stratejik önemdedir.
Çin ve Hindistan’ýn geleceðin enerji tüketici devleri olarak bölgeye ilgi
duymalarý normaldir. Çin’in Humeyni devrimi aþamasýnda Komala denen illegal örgüt aracýlýðý ile özellikle Ýran Kürdistan’ýnda son derece faal olduðu anýmsanacaktýr. Bu ülkeler, bölge ülkeleriyle gelecek enerji
ihtiyaçlarýný güvence altýna almak için uzun vadeli satýn alma anlaþmalarý ve kamu þirketleri aracýlýðý ile petrol arama mukaveleleri imzalama
arayýþý içindeler.
TÜRKÝYE AÇISINDAN DEÐERLENDÝRME
Ülkemizin 1984’ten bu yana yaþadýðý terör aslýnda “Kürt sorunu”
diye adlandýrýlan sosyal, kültürel, ekonomik ve etnik bir olgunun dýþa
vuran þiddet unsurudur. Çeyrek asýrdýr yaþanan terör, zaten var olan
ancak varlýðýný kabullenmediðimiz etnik olguya derinlik ve boyut kazandýrmýþ, sorunu uluslararasý düzeye taþýmýþtýr. Ülkemizin önündeki
sorunsal bölgede ve özellikle Irak’ýn kuzeyinde, ulusal ve toprak bütün83
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
lüðümüze tehdit diye algýladýðýmýz ve son tahlilde görülebilir bir gelecekte kalýcý olmasý muhtemel bu geliþmelerin ýþýðýnda, acaba ülkemizin
refahý ve bütünlüðü için bir fýrsat penceresine dönüþtürülebilir mi? Bu
amaçla Devlet olmanýn gereði olarak teröre karþý her türlü önlem alýnýrken, geleneksel/tarihsel savunma reflekslerimiz, geliþmeleri yönlendirici proaktif bir yaklaþýma dönüþtürebilir mi? Bu çerçevede akla gelen
bazý yaklaþým ve önlemler þöylece sýralanabilir:
Yurt içinde alýnabilecek önlemler
Bu önlemlerle ilgili dosyalar devlet arþivinde fazlasýyla bulunmaktadýr. Sorun, bu önlemleri bir bütünlük ve süreklilik içinde yürürlüðe koyabilecek güçlü bir siyasi iradenin þimdiye kadar kendini göstermemiþ
olmasýdýr. Bu önlemlerden ilk akla gelen bazýlarý þöylece sýralanabilir:
1. Terörle silahlý mücadele ederken, yýllardan beri tartýþýlan terör sivil kesim- halk kitleleri baðýnýn kesilmesine, daðdaki militanlarý -silahsýzlandýrma, silah býraktýrma ve sivil hayata entegre etmeye yönelikyeni inandýrýcý ve uygulanabilir önlemler demeti geliþtirmek.
2. Terörü sivil kesimden koparmaya yönelik çabalara hýz ve yoðunluk kazandýrmak.
3. Ülke içinde AB uyum paketleri çerçevesinde eðitim, saðlýk ve hukuk sistemlerine bölgedeki vatandaþlara güven verecek nitelik kazandýrmak.
4. Aþiret etkisini azaltýcý yapýsal reformlarý yürürlüðe koymak.
5. Ulusal kaynaþmayý, ulusal kimliði güçlendirici politika ve söylemleri geliþtirmek.
Bu önlemler geliþtirilirken amaç, terörü mümkün olduðunca marjinalize etmektir. Yoksa “terörün kökü kazýnacak” gibi gerçek dýþý söylemlerle yürürlüðe konulmasý gerekli bazý önlemlerin geciktirilmesinin
84
E. Büyükelçi, MÝT Eski Müsteþarý Sönmez KÖKSAL
bahanesi yaratýlmamalýdýr. Ülkemiz için öncelik, terörü tahammül edilebilir bir çizgiye çekmek, Güneydoðu da dâhil ülke insanýmýzýn refah
ve zenginliðini arttýrarak vatandaþlýk ve mensubiyet duygusunu geliþtirmek olmalýdýr. Bazý siyasi parti ve örgütlerin söylem ve eylemlerine
demokratik sabýr ve tahammül göstermek, siyasetçilerin, kanaat önderlerinin ve medyanýn, kitleleri provoke etmeyen, ayrýþýmý körüklemeyen bir söylem ve tutum geliþtirmeleri gerekmektedir
Bu mücadelede özellikle AB ülkelerinin desteðini kazanmak yaþamsaldýr. Zira PKK Kuzey Irak’tan çok, gücünü özellikle AB ülkelerinden
ve özellikle Almanya, Fransa, Ýngiltere gibi ülkelerdeki yapýlanmalarýndan almaktadýr. Bu ülkeler için (uyuþturucu, yeraltý yapýlanmasý, yasadýþý göç, organize suç vb.) gibi nedenlerle kamu güvenliði sorununa
dönüþen bu yapýlarýn sökülmesini ortak çýkar haline dönüþtürmek gerekir. Bu iþbirliði ancak, güvenlik kuvvetlerinin ayný hukuk ilkeleri çerçevesinde hareket etmeleri ile saðlanabilir. Bu durum, doðal olarak bazý
örgüt mensuplarýnýn gene bazý yabancý servislerce manipüle edilmeye
devam etmesini haliyle ortadan kaldýrmayacaktýr.
Kuzey Irak bölgesel yönetiminin iki tarihsel lider kontrolünde, Batýlý
anayasa ve diðer hukuk sisteminin geçerli olmadýðý, kamu ve özel yaþamý daha çok aþiret kurallarýnýn þekillendirdiði antidemokratik bir yapýlanma içinde olduðu biliniyor. Buna mukabil, ülkemizin her yöresinde
AB hukuk normlarýnýn her gün daha kuvvetle uygulama bulmasý, bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altýna alýnmasý, Kuzey Irak’taki sistemle var olan çeliþkiyi ülkemiz lehine daha da avantaja dönüþtürebilecektir. Bu farkýn gittikçe açýlmasý ve lehimize kullanýlmasý bölge insanýnýn mensubiyet ve vatandaþlýk baðlarýný daha da kuvvetlendirecektir.
Irak’a dönük alýnabilecek önlemler
Yukarýda da vurgulandýðý gibi, Irak uygulanmaya çalýþýlan anayasal
sistem çerçevesinde, görülebilir bir gelecekte üç parçalý olmaya devam
edecektir. Genel bölgesel dengeler ve özellikle Ýran’ýn dengelenmesi
açýsýndan bütünlüðünü muhafaza eden, güçlü bir Irak tarihte olduðu
85
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
gibi günümüzde de stratejik olarak Türkiye için yaþamsaldýr. O itibarla,
bu politikalarýn vurgulanmasý önemlidir. Ancak, þimdilik Türkiye’nin
tek baþýna veya baþka aktörlerle kolektif olarak uygulama olanaðý bulunmayan bu soyut söylemin, fiili durumu perdelememesi ve deðiþik
platformlarda ve düzeylerde deðiþik politikalar geliþtirilmesini engellememesi gerekir.
Güney Irak: Petrol potansiyeli itibarýyla ülkenin en zengin bölgesidir. Etnik açýdan Arap, mezhep açýsýndan da Þii çoðunluðun egemen
olduðu bölgedir. Irak’ýn, Þattülarap da dâhil (Ýran-Irak arasýnda þimdilik uykuda tutulan bir ihtilaf) Körfez’e ve okyanuslara açýlýþýný saðlayan,
petrol ihracat güvenliðini ve Körfez’in genel güvenliði yanýnda, Sünni
Körfez rejimlerinin güvenliðini doðrudan etkileyen en yaþamsal bölgedir. Bu bölgenin kontrolü için, Ýran’ýn ciddi bir mücadele yürütmesi
beklenir. Irak’ýn bütününü kontrol açýsýndan önemi nedeniyle, ülkemizin bu geliþmeleri izlemesi, bu çerçevede sözü edilen ve II. Dünya savaþý sonrasý kapatýlmýþ olan Basra Baþkonsolosluðu’nun bir an önce açýlmaya çalýþýlmasý yararlý olacaktýr.
Orta Irak: Sünni Arap aþiretlerin çoðunlukta olduðu, geniþ, henüz
teyit edilmemiþ bazý zengin petrol yataklarýna sahip olduðu biliniyor.
Hem Baðdat’ý, hem de güney ve kuzey bölgelerini kontrol etmesi, bölgesel Sünni dinamikleri etkilemesi açýsýndan stratejik önemi olan bir
bölgedir.
Kuzey Irak: Kuzey Irak denince, Türk kamuoyu ve karar alýcýlarý için
büyük ölçüde Irak Kürdistan Demokratik Partisi ile Kürdistan Yurtseverler Birliði ile bu iki kuruluþun liderlerinin egemen olduðu toprak
parçasý anlaþýlýyor. Bunun dýþýnda Yerel Yönetimler ve Petrol Yasalarý
Irak Ulusal Meclisi’nden bir türlü geçemediði için fiziki sýnýrlarý henüz
kesinleþmedi. Bunun yanýnda, Anayasa’nýn öngördüðü nüfus sayýmý da
yapýlamadýðýndan nüfusu ve yapýsý, siyasi, ekonomik, kültürel vb. gibi
veriler açýsýndan fazla bilgi sahibi deðiliz. Sadece, Kürdistan Bölgesel
Yönetimi bölgesinde 45 milyar varil petrol ile 100 trilyon kübikmetre
doðal gaz rezervlerinin varlýðý tahmin ediliyor. (Mehmet Öðütçü,
86
E. Büyükelçi, MÝT Eski Müsteþarý Sönmez KÖKSAL
OGEL 19 Ocak 2007) Bu yeraltý zenginlikleri yanýnda, konumu itibarýyla, Türkiye yanýnda, özellikle Ýran, Suriye ve Baðdat ekseninden Körfez
üzerinde etkiler yaratabilecek jeostratejik konumu olan bir coðrafya
parçasýdýr. Etrafýndaki coðrafya yanýnda, Irak’ýn yeraltý zenginliklerinin
kontrolünü etkileyebilecek böylesine bir toprak parçasýna bölgesel ve
diðer güçlerin ilgi göstermeleri kaçýnýlmazdýr. Yukarýda da ifade edildiði
gibi Türkiye Irak’ýn kuzeyine hep güvenlik gözlüðü ile bakmýþtýr. Son
geliþmelerin ulusal güvenliðimiz üzerinde yarattýðý bazý etkileri þöylece
sýralamak mümkündür.
1. Uluslararasý düzeyde Bölgesel Kürt Yönetimi bir varlýk olarak ortaya çýkmýþtýr. Liderlerinden birisi Irak Cumhurbaþkaný olarak, diðeri
tarihi ve doðal lider olarak yabancý ülkeleri resmen ziyaret etmekte ve
resmi ziyaretçileri Erbil’e kabul etmektedirler. Bölgesel Yönetimin katýlýmý olmadan federal hükümetin önemli kararlarý almasý mümkün deðildir.
2. Bölgesel yönetimin liderlerinin verdikleri beyanatlar özellikle
Kürt kökenli vatandaþlarýmýz üzerinde artan ölçüde geniþ etki yaratmaya baþlamýþtýr.
3. Kürt Bölgesel Yönetimi’nin kontrolündeki bölgelere üslenmiþ
olan PKK teröristleri ile mücadele daha hassas bir dengeye oturmuþtur.
1998 yýlýna kadar serbestçe yapýlan hava/kara vb. askeri operasyonlarý,
yeni koþullar muvacehesinde iþgalci güç olarak ABD’den izni alýnma
yanýnda, Baðdat merkezi hükümeti ve yerel Kürt yönetiminin hassasiyetlerini de göz önünde tutma gereðini ortaya çýkarmýþtýr. Sonuç olarak, yeni koþullar Türkiye’nin bölgeye dönük faaliyetlerine önemli ölçüde “hukuki, siyasi, beþeri” sýnýrlamalar getirmiþtir.
87
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
SONUÇ
Türkiye, yaný baþýnda gelecek onyýllarýn en önemli sorunu olan
enerji güvenliði açýsýndan dünyanýn ilgi odaðý, üzerinde akraba iliþkileri
olan insanlarýn yaþadýðý bir coðrafya ile iç içe bulunuyor. Yukarýda da
ifade edildiði gibi, Cumhuriyet’in kuruluþundan bu yana bir tehdit olarak algýlanmýþ olan bu durumu Türkiye acaba stratejik bir avantaja dönüþtürebilir mi? Türkiye acaba, 1920’li yýllarda olduðu gibi þimdi de
tehdit ve güvenlik sorunlarýyla boðuþurken, yaný baþýndaki bu çeþitlilik
ve zenginliðin baþka güçlerin kontrolüne geçmesine seyirci mi býrakýlacak? Bu sorularýn yanýtlarý duygusallýða kapýlmadan, cesaretle, akýlcýlýkla tartýþýlmalýdýr.
Türkiye’nin bu fasit daireyi kýrmasý için yeni ve yaratýcý bir yaklaþýma ihtiyacý olduðu muhakkaktýr. Bunun için de diplomatik etkileme
alanýný geniþletici çok boyutlu yaklaþým ve önlemler üzerinde durulmalýdýr. Bu çerçevede alýnabilecek bazý önlemler þunlar olabilir:
1. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi ile iliþkileri saðlam bir temele oturtmak. Ekonomik, kültürel, sosyal her türlü iliþkiyi geliþtirmeyi amaç
edinmek. Böylece, yaný baþýmýzda yaratýlan boþluðun baþka güçler ve
özellikle Ýran tarafýndan doldurulmasýný engellemek.
2. Bu yapýlýrken güvenlik sorununun ayrý bir hýz þeridine oturtulmaya çalýþýlmasý yaþamsaldýr. Haliyle þehit olaylarý böyle bir yaklaþýmý siyaseten güç kýlmaktadýr. Ancak, terör olaylarýný, aslýnda böylesine bir
yakýnlaþmayý önleyici tuzaklar olarak da deðerlendirmek ve terör örgütünün kurduðu bu tuzaðý siyaseten aþabilmek gerektiði deðerlendirilmelidir. Haliyle burada, sorumluk gene siyasi kadrolara, kanaat önderlerine ve medyaya düþmektedir.
3. Kurulacak iliþkilerin veya yapýlacak temaslarýn önüne bunlarýn
“tanýma” anlamýna gelebileceði gibi soyut engeller koymamak ve Erbil’de süratle bir Baþkonsolosluk açarak hem olaylarý içeriden izlemek,
hem de geliþmeleri þekillendirmeye çalýþmak yararlý olacaktýr.
88
E. Büyükelçi, MÝT Eski Müsteþarý Sönmez KÖKSAL
4. Bölgesel Yönetim ve yöneticilerine karþý kullanýlan dilin ýrkçý ve
hakaretamiz nitelikte olmamasý; izlenen politikalarýn Kürt milliyetçiliðini güçlendirici sonuçlar vermemesine dikkat edilmesi önem kazanmaktadýr.
5. Yürütülen örtülü faaliyetlerin gerçekten örtülü olmasý ve faaliyetlerin görünür güç gösterisine dönüþtürülmemesini saðlamak.
6. Bölgesel ve global aktörlerle ve özellikle ABD ile mümkün mertebe çýkar örtüþmesi saðlamak. Bu ülkelerle çýkar kesiþme ve çýkar çatýþma noktalarýný doðru biçimde tespit etmek ve buna göre politikalar geliþtirmek. Bu politikalarý geliþtirmek için ABD’nin desteðine olan ihtiyacý göz önünde tutarak, kamuoyunda oluþan ABD karþýtý havanýn daðýtýlmasýna çalýþmak. Çünkü bu hava geçerli olduðu sürece, böylesine bir
iþbirliðini yürütmek siyaseten de zor olacaktýr. Kamuoyunun manipüle
edilerek bu iþbirliðinin engellenmesi veya önünün kesilmesi halinde
ABD ordusunun Kuzey Irak’ta konuþlandýrýlmasý ihtimali ve bunun yaratacaðý kalýcý olumsuzluklar üzerinde önemle durulmasý gerekir.
7. Ýngiltere ile de düzenli bir istiþare mekanizmasý oluþturulmasý ve
bu bölgenin geleceðine iliþkin olarak gerek Washington, gerek Londra,
gerek Tel Aviv Türkiye’nin Kuzey Irak vizyonuna yaklaþtýrýlmaya çalýþýlmalýdýr.
8. Türkmen olayýna yeni bir yaklaþým getirerek, bu kesimin mezhepsel ayrýþýmýný iyi çözmek, milisleþmesinin tehlikelerini deðerlendirmek yararlý olabilir. Zira, kendi kendilerini koruma durumunda kaldýklarý her olayda ciddi maddi ve manevi zarara uðradýklarý bir vakýadýr.
Türkiye’nin Türkmenlerin korunmasý ve güvenliklerinin saðlanmasý
için Baðdat ve Erbil üzerinde dolaylý sorumluluðunu hissettirmesinin
yararý üzerinde durulabilir.
9. Sadece haber toplama iþlevi yürüten bir Ýstihbarat örgütü Türkiye’nin uzun vadeli çýkarlarýný korumak açýsýndan yetersiz kalacaktýr.
89
Irak’ýn Kuzeyindeki Muhtemel Geliþmelerin Türkiye’ye Etkileri
Bölgedeki çok aktörlü, büyük çýkarlarýn söz konusu olduðu bu mücadeleden Türkiye’nin avantajlý çýkmasýnýn bir yolu da, devlet yapýsýnýn bu
oyuna güvenle girecek yapýlanmalarla, güçlü araç ve gereçlerle teçhiz
edilmesidir.
10. Kültür diplomasisi en etkin þekilde kullanýlmaya devam edilmelidir. Özel Türk televizyon kanallarý tüm Ortadoðu’da olduðu gibi Kuzey Irak’ta da popülerdir. Bölge halkýna belli mesajlarýn yansýtýlmasýnda, olumlu imajlar yaratýlmasýnda medya daha yoðun ve akýlcý þekilde
kullanýlmalýdýr.
90
TERÖR VE TERÖRLE
MÜCADELE
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
91
TERÖR VE TERÖRLE MÜCADELE
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
GÝRÝÞ
Uzun bir tarihsel geçmiþe sahip olan, ancak stratejileri itibariyle modern çaðýn bir ürünü olan terörizm günümüzün en önemli sorunlarýndan birisi olmaya devam etmektedir. Baþlangýçta iþçi hareketleri þeklinde cereyan eden olaylar terör kapsamýnda deðerlendirilmiþtir. Ancak
sistemli olarak, 19. yüzyýlda Rus ihtilalcileri, 20. yüzyýlýn baþýnda da
milliyetçi gruplar tarafýndan baðýmsýzlýk hareketlerinde kullanýlan bir
araç olmuþtur. “Soðuk Savaþ” döneminde terör, bazý devletler tarafýndan “soðuk savaþ”ýn bir aracý olarak yaygýn þekilde kullanýlmýþ, iki kutuplu düzenin bozulmasýndan sonra da küresel bir nitelik kazanmýþtýr.
Bugün dünyada terörle mücadele çabalarý devam etmektedir. Ýngiltere, uzun yýllar IRA’ya karþý verdiði mücadeleyi aldýðý bazý siyasal önlemlerle sonuçlandýrmýþ, ayný þekilde Ýspanya’da ayrýlýkçý teröre karþý
demokratik yöntemler ve uluslar arasý iþbirliði yoluyla çözüm geliþtirmiþtir. 11 Eylül terör saldýrýsýndan sonra ABD olaya daha çok askeri güç
kullanma yöntemiyle yaklaþmýþ, ancak bu yolla sorun daha da karmaþýk bir hal almýþtýr. Henüz entegrasyon dönemini yaþamakta olan AB,
terörizme karþý ortak bir politika geliþtirme ve bunu hayata geçirme çabasý içerisindedir. Bugün terörizm konusunda kabul gören ortak bir tanýmýn olmamasý uluslararasý zeminde çifte standartlara yol açmakta ve
teröre karþý mücadelede uluslararasý iþbirliðini zorlaþtýrmaktadýr.
ABD’nin ölçüsüz güç kullanýmý ortaya çýkan iþbirliði fýrsatýnýn büyük
ölçüde heba edilmesine neden olmuþtur.
Uzun yýllar terörle mücadele etmek zorunda kalan Türkiye terör sorununu halen çözememiþtir. 1960’lý yýllardan itibaren sol terör ve saðsol çatýþmalarýyla büyük kayýplara uðrayan Türkiye, 1980’li yýllardan itibaren de büyük çaplý bölücü teröre maruz kalmýþtýr. Bu arada dini motifli terör örgütleriyle de mücadele etmiþtir. Bugün sol, sað ve dini mo92
tifli terör büyük ölçüde kontrol altýna alýnmýþsa da, bölücü terörle mücadele geniþ çaplý olarak sürdürülmektedir.
Türkiye uzunca bir süre terörle mücadelesinde aðýrlýklý olarak askeri
güç kullanýmý stratejisini benimsemiþ ve uygulamýþtýr. Ancak sorunun
bu yolla çözülememesi ve uzun süre devam etmesi, güvenlik boyutu
dýþýndaki diðer olanaklarýn da eþ zamanlý olarak devreye sokulmasýný
öngören yeni bir yaklaþýmýn benimsenmesine yol açmýþtýr. Bugün mücadele çok boyutlu olarak sürdürülmeye çalýþýlmaktadýr. Ancak yakýn
çevremizde meydana gelen geliþmeler, Türkiye açýsýndan risklerin daha
da artmasýna neden olmuþ ve daha uzunca bir süre bölücü sorunla uðraþýlacaðýnýn emarelerini vermiþtir. Bu da yeni bir terörle mücadele
stratejisi yanýnda uzunca bir süre hizmet edecek daha profesyonel bir
terörle mücadele yapýlanmasý ihtiyacýný ortaya çýkarmýþtýr.
Aþaðýdaki maddelerde; terörizmin tanýmý, kýsaca tarihçesi, özet olarak
terörün felsefi tabaný, teröre yönelme nedenleri ve dünyada uygulanan
terörle mücadele stratejilerine deðinilecek; daha sonra Türkiye’de yaþanmýþ ve yaþanmakta olan terör ayrýntýlý olarak ele alýnacaktýr. Bu kapsamda; bugün büyük ölçüde kontrol altýna alýnmýþ olan, sol, sað ve dini motifli terör örgütleri özet olarak, bölücü terör ise ayrýntýlý olarak incelenecektir. Bölücü teröre karþý yakýn zamana kadar uygulanan strateji eleþtirel
bir yaklaþýmla ele alýnarak sonuçlarý saptanmaya çalýþýlacak ve önerilen
yeni strateji ile yeni yapýlanma ana hatlarýyla ortaya konulacaktýr.
1.
TERÖRÝZMÝN TANIMI VE TARÝHSEL GELÝÞÝMÝ
1.1. Terör ve Terörizmin Tanýmý
Terör konusunda çalýþan araþtýrmacý ve bilim adamlarýnýn yaþadýklarý ülke koþullarýndan ve kendi çalýþma alanlarýndan etkilenmiþ olmalarý nedeniyle terörizm çok farklý þekillerde tanýmlanmýþtýr. Meydan Larousse’de terörizm; “ihtilalci gruplarýn giriþtiði þiddet eylemlerinin tümü, tedhiþçilik, bir hükümet tarafýndan uygulanan þiddet rejimi” olarak
tanýmlanmaktadýr. Encylopedia of Sciences’a göre ise terörizm; “önce93
Terör ve Terörle Mücadele
den belirlenmiþ amaçlarýna ulaþmak için, sistematik olarak þiddete baþvuran bir örgütlenmiþ grup ya da partinin kullandýðý yöntem” olarak
ifade edilmektedir.
Ýngiliz araþtýrmacý ve terör uzmaný Thackrah, terörizmi; “ yeni bir siyasal sistemin kurulmasýna destek saðlamak için, devrimci hareketlerde
korku ve þiddetin sistematik bir þekilde kullanýlmasýdýr.” þeklinde tanýmlarken; Ýsrailli araþtýrmacý Natenyahu; “ kasýtlý ve sistematik bir þekilde suçsuz insanlarý öldürme, sakat býrakma ve tehdit etmek suretiyle,
siyasi hedeflere ulaþmak için korku salma” olduðunu ifade etmektedir.
Mahir Kaynak, terörizme farklý bir þekilde yaklaþmaktadýr. Kaynak’a göre “terörist; çok daha büyük bir organizasyonun küçük bir parçasýdýr. Bir teröristin karþýsýndaki güçleri hiçbir þekilde yenmesi mümkün deðildir. O bakýmdan terörist, bilinen siyasi amaçlara ulaþmak için
büyük güçlerin kullandýðý küçük maþalardýr.”
Terör uzmaný Ýhsan Bal, terör ve terörizm kavramlarýna biraz daha
farklý yaklaþmakta ve þöyle ifade etmektedir: “terör silahlý eylemler marifetiyle kendisini ve davasýný duyurma; terörizm ise bu eylemleri savunan, stratejilerini anlatan, aktaran, geliþtiren bir düþünce disiplini veya
akýmýdýr denebilir. Teröristler yer altýna girerler, gizlilik içerisinde çalýþýr, eylemlerini yaparlar ve sonuçta bu eylemlerinin amaçlarý doðrultusunda propagandaya yönelirler. Terörizm ise bu aþamadan sonra devreye girer. Terör ve terörizm çoðunlukla karýþtýrýlýr, ancak birincinin
stratejik eylem, ikinci kavramýn ise stratejik söylem olduðunu belirtmek
gerekir. “
Burada ifade edilmeyen diðer tanýmlar da dikkate alýndýðýnda ortak
noktalar þu þekilde ifade edilebilir: Birincisi, bir ideoloji veya amaç doðrultusunda örgütlenmiþ bir grubun varlýðýnýn söz konusu olmasýdýr.
Ýkincisi, amaca ulaþmak üzere þiddetin bir araç olarak kullanýlmasýdýr.
Üçüncüsü ise; yapýlan eylemlerin türü, yeri ve zamanýnýn saptanmasýnda daha çok oluþturacaðý etki ve bunun sonucu olarak ortaya çýkan
propaganda deðerinin önem taþýyor olmasýdýr. Öldürülen kiþilerin ma94
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
sum olup olmamalarýndan ziyade örgütün amaçlarý açýsýndan doðuracaðý etki önemlidir.
Terörizm konusunda ülkelerin üzerinde mutabakat saðladýðý ortak bir
tanýma ulaþmalarý aslýnda büyük önem taþýmaktadýr. Çünkü bugün bazý
faaliyetler, bir kýsým ülkelere göre terörü ifade etmekte iken, diðer bazý
ülkeler tarafýndan doðal bir kurtuluþ mücadelesi olarak görülebilmekte
veya temel hak ve özgürlükler kapsamýnda deðerlendirilebilmektedir. Bu
durum da uluslar arasý zeminde çifte standartlara yol açmakta ve teröre
karþý mücadelede uluslararasý iþbirliðini zorlaþtýrmaktadýr.
1.2. Terörün Kýsa Tarihçesi
Terör korku ve dehþet yoluyla baský kurma anlamýnda ele alýndýðýnda, tarihi bazý yazarlar tarafýndan 2000 yýl öncesine kadar götürülmektedir. Ancak stratejileri bakýmýndan ele alýndýðýnda terörün modern çaðýn bir ürünü olduðu genel kabul görmektedir.
Terörün bilinen en eski örnekleri arasýnda; Filistin’de (M.Ö. 66-73)
iktidar mücadelesi veren bir mezhep mensuplarýnýn (SCARÝÝ’LER) ileri
derecede örgütlü olarak yaptýklarý eylemler; 11-13. yüzyýllar arasýnda
Ýsmaililer mezhebine baðlý olarak Hasan Sabbah liderliðinde ortaya çýkan ASSASÝN (Haþiþiler)’lerin yürüttüðü siyasi terör eylemleri; Hindistan’da THUG’larýn yaptýklarý eylemler; daha yakýn zaman diliminde ise
Amerika’da 1865 yýlýndan sonra ortaya çýkan Ku Klux Klan örgütünün
eylemleri terör faaliyetlerinin örnekleri arasýnda sayýlabilir.
Terörün sistemli olarak ortaya çýkýþý 19. yüzyýlýn ikinci yarýsýndan itibaren baþlamýþtýr. Rus ihtilalcileri 1878-1891 yýllarý arasýnda ve 20. yüzyýlýn ilk yýllarýnda otokratik bir hükümete karþý; ayný þekilde radikal
milliyetçi, Ýrlandalý, Makedonyalý, Sýrp, Ermeni gruplar otonomi ve baðýmsýzlýk için terör faaliyetlerinden yoðun bir þekilde yararlanmýþlardýr.
Günümüzdeki þekliyle terör faaliyetlerinin Rusya’da cereyan eden
þiddet eylemleriyle baþladýðý ileri sürülmektedir. 2. Dünya Savaþýndan
95
Terör ve Terörle Mücadele
önce baþlayan ve 1947’de Hindistan’ýn parçalanmasýyla sonuçlanan faaliyetlerde de terör eylemlerinden önemli derecede yararlanýlmýþtýr. 2.
Dünya Savaþýndan sonra Filistin Ýç savaþý, Kýbrýs’ta EOKA, Cezayir’de
Fransýzlara karþý baðýmsýzlýk mücadelesi yürüten FLN, terörü bir araç
olarak kullanan gruplar arasýnda yer almýþlardýr. Özellikle FLN “þehir
gerillasý taktiklerinin bugünkü anlamda kullanýldýðý bir hareket olmuþ
ve kendisinden sonra gelenlere bir örnek teþkil etmiþtir. Mao, Castro ve
Guevera, þehir gerilla taktikleri yerine kýr gerilla taktiklerini esas almýþ
ve geliþtirmiþlerdir. Ýsrail devletinin kurulmasýnda da birçok Yahudi örgütü terör eylemlerinden yararlanmýþlardýr. Türkiye’ye yönelik olarak
1918 yýlýndan sonra baþlayan Ermeni terörü uzunca bir süre suskunluða büründükten sonra 1970’li yýllardan sonra tekrar gündeme gelmiþtir.
2. Dünya Savaþý sonrasýnda, “Soðuk Savaþ” döneminde oluþan iki
kutuplu dünya düzeninde, bazý devletler terörü soðuk savaþ aracý olarak yaygýn bir þekilde kullanmýþlardýr. Eski SSCB’nin daðýlmasý sonucu
iki kutuplu düzenin bozulmasýndan sonra, terör eylemleri küresel bir
nitelik kazanmýþtýr.
Terör uzmaný Ýhsan Bal, terörün tarihsel geliþimini 3 döneme ayýrmaktadýr. Birinci dönemi; 19. yüzyýldaki sanayileþme ve kentleþme sonucu daha çok iþçi kitlelerinin rahatsýzlýklarýndan kaynaklanan iþçi eylemleri þeklinde görülen dönem olarak; ikinci dönemi, 20. yüzyýlda, baðýmsýzlýk hareketleri yanýnda, bazý devletlerin terörü bir “Soðuk Savaþ”
vasýtasý olarak kullandýklarý dönem olarak; son dönemi ise “Soðuk Savaþ” dönemi sonrasýnda baþlayan “ küresel terör” dönemi olarak tasnif
etmektedir.
2. TERÖRÜN FELSEFÝ TABANI VE TERÖRE
YÖNELME NEDENLERÝ
2.1. Terörü Benimseyenlerin Felsefi Gerekçesi
Laqueur, 19. yüzyýlda yaþayan terörizm savunucusu Karl Heinzen’in eserinde þunlarý söylediðini ifade etmektedir: “… eðer öldürmek
96
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
suç ise bu herkese yasak olmalý, eðer bu suç deðil ve bir kýsým güçler öldürme haklarýný kullanabiliyorsa bu herkes bakýmýndan kullanýlabilir
bir hak olmalý. Eðer bizim karþýmýzdakiler (devlet güçleri) bizleri öldürmeyi ayrýcalýklý bir iþ, hatta kahramanlýk olarak görüyorlarsa bizim de
ayný þekilde mukabele etme hakkýmýz vardýr. Ayrýca, terör uygulamak
suretiyle bizler savaþlarda olduðundan çok daha az masum insaný öldürerek çýkarlarýmýzý saðlamaya çalýþýyoruz, çünkü hiçbir terör hareketinde savaþlarda öldüðü kadar insan ölmemiþtir ve ölmeyecektir.”
Bakunin, Nacayev ve Most gibi diðer terör savunucularý da benzer
þekilde; terörün haklý, meþru ve onurlu bir mücadele yöntemi olduðunu savunmuþlardýr.
2.2. Teröristin Temel Özelliði Nedir?
Terörün simge isimlerinden Ernesto Che Guevara teröristin niteliklerini açýklarken bir çok þeye de ýþýk tutmaktadýr: “..düþmana karþý uzlaþmaz bir nefret, insanoðluna sýnýrlarýnýn ötesinde bir azim verir ve
onu etkili, þiddetli ve soðukkanlý bir ölüm makinesine dönüþtürür. Bizim askerimiz de böyle olmak zorundadýr. Nefretsiz bir halk, zalim
düþmanlarý yenemez. Savaþý düþmanýn gittiði yere kadar götürmek gerekir, evine, eðlence yerlerine kadar yaymak gerekir.”
Görüldüðü gibi Che’ye göre terörist, aþýrý derecede nefrete sahip
olacak ve her zaman ve zeminde acýmasýzca cinayet iþleyebilecektir.
Burada görüldüðü gibi, acýmasýzca cinayet iþlemenin yolu, aþýrý nefret
duygusundan geçmektedir. Terörün yaygýnlaþabilmesi için de, çatýþma,
kamplaþma ve gerilim ortamýnýn oluþturulmasý esas kabul edilmektedir. Nefretin doruða ulaþtýrýlmasýnda ise bu süreç içerisinde propaganda eksenli beyin yýkama iþleminden yararlanýlmaktadýr. Bu saðlanýnca
insan kolaylýkla bir ölüm makinesi haline gelebilmektedir.
Dini motifli terörde simge haline gelen Usame Bin Ladin, terörü
“cihad” kavramý ile ayný anlamda kullanmakta ise de gerçekleþtirdikleri
eylemlerin Ýslam’daki cihad kavramýyla bir ilgisi yoktur. Bin Ladin bu
97
Terör ve Terörle Mücadele
kavramla, Müslüman kitlenin desteðini elde ederek kendi nefret cephesine katýlmalarýný saðlamaya çalýþmaktadýr. Burke’a göre Bin Ladin,
terörist olarak niteleyenlere karþý kendisini þöyle savunmaktadýr; “
…bizim terörümüz Amerika’ya karþý. Bu övülesi terör, zalimi zulmünden defetmek ve çocuklarýmýzý katleden Ýsrail’den desteðini kaldýrmak
için yapýlmaktadýr” “…insanýn kendi nefsini korumasý nasýl terör olur?
O zaman hangi þey meþrudur ?”. Bin Ladin böyle bir gerekçeyle Müslümanlarý cihada davet etmekte ise de, Ýslam’ýn ilk yýllarýnda çok büyük
adaletsizlik ve baskýya maruz kalan Ýslam Peygamberi’nin böyle bir cihad anlayýþýnýn olmadýðý dikkate alýndýðýnda, aslýnda Bin Ladin’in Che
Guavera gibi terör stratejisini benimseyenlerden etkilenmiþ olduðu ve
bunu Ýslam ile özdeþleþtirmeye çalýþtýðý anlaþýlmaktadýr.
2.3. Ýnsanlar Neden Teröre Yönelir?
Bir insanýn terörist olmasý konusunda iki görüþ yaygýn olarak ileri
sürülmektedir. Birinci görüþe göre, terörizmi benimseyen insanlar kendi özel dünyalarýndaki sorunlar nedeniyle, baþka bir deyiþle hasta ruhlu
olmalarý nedeniyle terörist olmaktadýrlar. Bu görüþe göre, hasta olan bu
insanlar, teröre gerekçe oluþturduðu ifade edilen toplumsal sorunlar olsa da olmasa da terörist olacaklardýr. Bu görüþ, daha çok 19. ve 20. yüzyýllarda taraftar bulmuþ ise de, daha sonra yapýlan bilimsel çalýþmalar
bu görüþü pek desteklememiþtir.
Ýkinci görüþe göre, insanlar yaþadýklarý sorunlar dolayýsýyla teröre
yönelmektedirler. Bu görüþü savunanlar, teröristin kendisi yanýnda içerisinde yaþadýðý sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasal çevreyi de beraber
incelemektedirler. Bu konuda yapýlan bilimsel çalýþmalarda; insanlarýn,
haklarýný elde etmede çaresiz kaldýklarýnda ve çevrelerinde yaþadýklarý
çeþitli sorunlarý siyasi bir çerçeveye oturtarak sonuca kýsa yoldan ulaþmayý düþündüklerinde terörizmi benimseyebildikleri anlaþýlmýþtýr. Bu
çalýþmalarda özellikle liderlerin, ruh hastasý olmaktan ziyade riski göze
alan, giriþimci, akýlcý, idealist ve cesur tipler olduðu görülmüþtür. Nitekim Türkiye’de 1960’lý yýllardan itibaren baþlayan ve 1980’li yýllara kadar yoðun olarak devam eden Marksist eksenli terör faaliyetlerinin fikri
98
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
temelinde, sorunlarýn çözümünde terör stratejisinin etkili olacaðý ve kýsa zamanda sonuca ulaþabileceði düþüncesinin olduðu anlaþýlmýþtýr.
Bugün gelinen noktada bu görüþ daha fazla kabul görmektedir.
3. TERÖRLE MÜCADELE
3.1. Genel
Geliþen teknolojinin de kullanýmýyla etkisi daha fazla artan ve günümüzün en önemli sorunlarýndan biri haline gelen terör, baþlangýçta
sadece bir güvenlik sorunu olarak algýlanmýþtýr. Dolayýsýyla geliþtirilen
mücadele stratejileri de daha çok güvenlik güçleri ve istihbarat birimlerinin kullanýmýný kapsayan sýnýrlý bir çerçevede kalmýþtýr. Ancak sadece
güç kullanýlarak terörün üstesinden gelinemeyeceðinin anlaþýlmasý,
mücadele stratejilerinin geliþtirilmesinde daha kapsamlý ve bilimsel
yaklaþýmlarýn ortaya çýkmasýna neden olmuþtur. Bu kapsamda yapýlan
çalýþmalar, mücadeleyi sadece güvenlik boyutuyla ele alan tek eksenli
yaklaþýmdan çýkararak konunun bütün boyutlarýyla ele alýnmasýný saðlayacak þekilde çok boyutlu mücadeleyi ifade eden “teröristle mücadele
yerine terörizmle mücadele” zeminine taþýmýþtýr.
Terör bugün ulaþtýðý boyutlarýyla geçmiþe nazaran yaþamý daha fazla tehdit etmektedir. Kayýtsýz kalmak veya kaçmak mümkün olmadýðýna göre, bilimsel yöntemlerle etkili ve kapsamlý mücadele stratejileri
geliþtirmek ve uygulamak gerekmektedir.
3.2. Dünyada Teröre Bakýþ ve Maruz Kalan Ülkelerin Tutumlarý
3.2.1. ABD’nin Küresel Terörle Mücadele Politikalarý ve Uygulamalarýnýn Sonuçlarý
11 Eylül saldýrýlarýna kadar ciddi bir terör saldýrýsýyla karþýlaþmayan
ABD, bu saldýrýyla adeta paniðe kapýlarak ölçüsüz tepkiler vermeye
baþlamýþtýr. Mücadele kapsamýnda çýkardýðý vatanseverlik yasasý ile demokratik ve özgür yapýsýndan önemli ödünler vermiþ, meydana gelen
99
Terör ve Terörle Mücadele
aþýrý kaygý iktidarýn olaðanüstü yetkilerle donatýlmasýna neden olmuþtur. Bunun sonucu olarak da iþkence, kötü muamele ve savaþ açma da
dâhil olmak üzere askeri araçlarýn aþýrý derecede kullanýmý adeta olaðan
bir hale gelmiþtir. Biraz da tek kutuplu yapýnýn saðladýðý aþýrý güven kural tanýmazlýða dönüþmüþ, hatta ABD BM’nin varlýðýný bile göz ardý
eden bir tutuma girmiþtir.
Operasyonel faaliyetlerin yanýnda halkýn kazanýlmasý, en azýndan
ikna edilmesi terörle mücadelede önem taþýmakta iken, ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesinde büyük ölçüde operasyonel gereksinimleri ön planda tutmasý sadece o ülkelerde deðil bütün Ýslam coðrafyasýnda tepkiye neden olmuþtur. Ayrýca bu tutum, terörle mücadelede iþbirliði konusundaki inandýrýcýlýðýný büyük ölçüde kaybeden ABD’nin
müttefiklerinde güven kaybýna neden olurken; hedef ülke ve örgütlerdeki kin ve nefreti daha da artýrarak yeni terör olaylarýný tetikleyici bir
zemin hazýrlamak suretiyle orta ve uzun vadede terörün ekmeðine yað
sürmüþtür. Bu da sonuçta hem ABD’nin dünya üzerindeki imajýný ciddi
derecede zedelemiþ, hem de terör riskini ve güvenlik kaygýlarýný artýrmýþtýr. Diðer yandan “önleyici saldýrý doktrini” ile askeri seçenek ve iþkence uygulamalarý cereyan ederken ABD’nin diðer ülkeleri koþulsuz
olarak desteklemeye davet etmesi, küresel teröre karþý uluslararasý bir
iþbirliði fýrsatýnýn da heba edilmesine neden olmuþtur.
ABD’nin terörle mücadele konseptinin esasý, destekçileri ve yandaþlarý ile beraber küresel terör örgütlerinin kapasitelerini azaltmak veya ortadan kaldýrmak ve terör örgütlerine tolerans göstermemek þeklinde özetlenebilir.
3.2.2.Avrupa Birliði’nin Terörle Mücadele Politikalarý
Henüz entegrasyon aþamasýnda olan AB’nin, diðer alanlarda olduðu gibi güvenlik ve terör konularýnda da ortak politika geliþtirmesi ve
ortak düzenlemelere gitmesi her geçen gün giderek daha iyi bir noktaya gelmektedir. 11 Eylül saldýrýlarý AB üyelerini daha fazla iþbirliði yapma çabalarýný hýzlandýrmýþ ve küresel terörle mücadelede yeni vizyon
100
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
ve strateji arayýþlarýna itmiþtir.
2003 yýlýnda yapýlan zirvede kabul edilen Güvenlik Strateji Belgesi’nde terörizmle ilgili olarak üç ana hedef belirlenmiþtir. Bunlar; tehdidi belirleme ve karþý koyma, AB’nin güvenliði için çevresindeki ülkelerin de güvenliðini saðlama ve uluslararasý sistemin düzenli iþleyiþini
saðlamadýr.
2004 yýlýnda kabul edilen Eylem Planý’nda özetle; terörizmle mücadelede uluslar arasý çabalarý artýrmak ve iþbirliðini saðlamak, BM çatýsý
altýnda hareket etmek, BM sözleþmelerine uymak, iç hukuku BM hukuku ile uyumlu hale getirmek ve ABD ile iþbirliði yapmak gibi hususlarda mutabakat saðlanmýþtýr. Terörün mali kaynaklarýný kurutmak, terörist faaliyetleri önlemeyi, araþtýrmayý, bulmayý ve yargý önüne çýkarmayý saðlayacak imkânlarý geliþtirmek, ulaþým ve sýnýr güvenliðini artýrmak, üçüncü ülkelerle iliþkilerde önceliði terörizme karþý olan ülkelere
vermek, üyelerin terörizmi ülkelerin iç meseleleri olarak görmemelerini
saðlamak ve iþbirliði içerisinde olmak, kullanýlacak vasýtalar olarak belirlenmiþtir.
Yapýlan düzenlemelerden anlaþýldýðý gibi; Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasý (AGSP) terörle mücadele baðlamýnda; terörist tehdidi
önleme, tehdit ve saldýrý sonrasý koruma, saldýrý sonrasý askeri ve sivil
mekanizmalarla cevap verme ve üçüncü ülkelere terörle mücadele konularýnda yardým etme þeklinde özetlenebilecek dört temel amacý içermektedir.
Genel olarak bakýldýðýnda, AB’nin tutumunun ulusal boyuttan uluslararasý bir yaklaþýma kaydýðý ve terörizmle mücadelenin ortak dýþ ve
güvenlik politikasýna yansýtýldýðý görülmektedir. Ancak ABD’den farklý
olarak önleyici doktrin yerine çok taraflýlýk ilkesinin benimsendiði görülmektedir. Strateji olarak; küresel terörün yaþamasýna olanak veren
temel nedenlerin ortadan kaldýrýlmasý ve terörizmle mücadelede askeri
önlemlerden ziyade çok boyutlu olarak mücadele edilmesi ve önleyici
çalýþmalara öncelik verilmesinin esas alýndýðý anlaþýlmaktadýr.
101
Terör ve Terörle Mücadele
AB bu stratejiyi dokümanlarýna taþýmýþ olmakla birlikte, küresel terörle mücadelede etkili bir aktör olma araçlarýna henüz sahip deðildir.
Henüz entegrasyon aþamasýnda olan bir yapýnýn kýsa sürede ortak bir
tavýr geliþtirmesinin de kolay olmayacaðýný kabul etmek gerekir. Ancak
her geçen gün daha iyi bir noktaya geldiði görülmektedir.
3.2.3. Ýspanya’nýn Terörle Mücadele Politikalarý
Ýspanya, terörle mücadelede baþarýlý kabul edilen ve baþarýnýn da
ancak demokratik uygulamalarla mümkün olabileceðini gösteren örnek ülkelerden birisidir. Uzun yýllar ETA örgütüyle mücadelesi ona
ulusal çapta bir deneyim kazandýrmýþ, 11 Mart 2004 Madrid saldýrýsýyla
da bu deneyimi uluslararasý bir zemine doðru geniþlemiþtir.
Terör uzmanlarý Ýspanya’nýn terörle mücadelesini üç safhaya ayýrarak
incelemektedirler. Birincisi Franco dönemi, ikincisi demokrasiye geçiþ ve
AB süreci, üçüncüsü ise 2004 Madrid terör eylemi sonrasý dönemdir.
Birinci dönemde, Bask bölgesinin baðýmsýzlýðý için mücadele eden
ETA terör örgütüne karþý Franco tarafýndan sert önlemler alýnmýþ ve
mücadele stratejisi yasal düzenleme ve askeri mücadele eksenine oturtulmuþtur. Aþýrý baský ve yýldýrma politikasý göreceli ve geçici bir baþarý
saðlamýþ ise de, daha güvenli ve kalýcý bir çözüme ulaþamamýþtýr. Bu
dönemde Fransa örgüte sempatiyle bakmasýna raðmen, sorun sadece
ulusal bir çerçevede ele alýnmýþ ve uluslararasý bir destek arayýþýna girilmemiþtir.
Franco döneminden sonra Ýspanya, terörle mücadelede demokratik
açýlým yaklaþýmýný benimsemiþtir. Bu yaklaþýmla Ýspanya; terörün arka
planýný görmeye çalýþmýþ, teröristlerin eylem gerekçelerini ortadan kaldýrmaya gayret etmiþ, uluslararasý iþbirliðini saðlamýþ ve terörle mücadelede profesyonel uzman birimlerini devreye sokmuþtur. Terörle mücadele ederken þiddetle karþýlýk verme yerine demokratik araçlarla teröristlerin manevra alaný daraltýlmýþtýr. Demokratik uygulamalarýn
102
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
baþlangýcýnda eylemlerde belli bir oranda artýþ olmuþ ise de demokratik
uygulamalara sabýrla devam edilmiþ ve AB sürecinden ödün verilmemiþtir. Bu süreç içerisinde Fransa ile iliþkiler arzu edilen noktaya gelmiþ, AET’ye üye olduktan sonra da ETA’yý uluslararasý alanda tecrit etmeyi baþarmýþtýr.
2004 Madrid saldýrýlarýndan sonra baþlayan üçüncü dönemde halk
ABD politikalarýna destek veren yönetimi deðiþtirmiþtir. Yeni hükümet
bazý ekonomik çýkarlar nedeniyle vazgeçilen ulusal terörle mücadele
stratejisini önce AB’ye sonra ise BM çatýsýna taþýmýþtýr. Ýspanya Hükümeti, ABD ve Ýngiltere’nin savaþý haklý gösterebilmek için dünyaya yalan söylediklerini ifade ederek terörle mücadelede farklý bir duruþ sergilemiþ, ayrýca terörizmin kaynaðýnýn sadece Ortadoðu olmadýðý, adaletsizlik ve yoksulluðun hüküm sürdüðü bütün bölgelerin ayný derecede
teröre katký saðladýðý þeklinde daha geniþ bir bakýþ açýsýný benimsemiþtir. Özetle son dönemde Ýspanya’nýn terörle mücadele stratejisi, kendi
ulusal stratejisi ile daha geniþ kapsamlý uluslararasý yaklaþýmýnýn bileþiminden oluþan yeni bir çerçeveye oturmuþtur.
3.2.4. Ýngiltere’nin Terörle Mücadele Politikalarý
Ýngiltere de terörle mücadele bakýmýndan uzun süreli deneyimlere
sahip olan ülkelerden birisidir. Ýngiltere’nin terörle mücadele yaklaþýmý
da baþlangýçta, diðer ülkelerde olduðu gibi, yeni yasalar çýkararak güvenlik güçlerinin yetkilerini artýrma ve terörü güç kullanma yoluyla
bastýrma þeklinde olmuþtur.
2001 yýlýnda terörle mücadelede kapsamlý yasal düzenlemeler yapýlmýþ, bu düzenlemelerde terör örgütlerinin bir listesi oluþturulmuþ ve
terörün tanýmý geniþletilerek yeni alanlar eklenmiþtir. Ancak Ýngiltere
IRA’ya karþý verdiði mücadelede baþarýya; sert terör yasalarý ile deðil,
terörle mücadelede devreye soktuðu siyasal ve sosyal önlemlerle ulaþabilmiþtir. Bu önlemler sonunda IRA silah býrakmýþ ve böylece terör dönemi sona ermiþtir.
103
Terör ve Terörle Mücadele
Ýstanbul, Madrid ve Londra saldýrýlarý sonrasýnda güvenlik güçlerinin yetkilerini artýran yeni yasal düzenlemelere devam edilmiþ ise de
bu düzenlemelerde, IRA deðil, El Kaide’ye karþý mücadele ön plana
çýkmýþtýr.
Kendisi terörle uzun yýllar boðuþmasýna raðmen Ýngiltere, ayný dönemde diðer ülkelerin muhaliflerinin ve terörist gruplarýnýn da rahatlýkla yaþadýklarý bir ülke haline gelmiþtir. PKK’nýn buradaki faaliyetleri,
Med TV’nin buradan yayýn yapmasý buna örnek olarak gösterilebilir.
Bu, ülkelerin teröre bakýþlarýndaki farklýlýklarý da yansýtmaktadýr. Kendisine yapýlýrsa terör, baþka ülkelerde olursa özgürlük mücadelesi veya
demokratik arayýþ þeklinde görülebilmektedir. Bu yaklaþým, bugün teröre karþý uluslararasý iþbirliði yapýlmasýndaki en önemli engellerden
birisini oluþturmaktadýr.
4. TÜRKÝYE’DE TERÖR VE TERÖRLE MÜCADELE
4.1. Genel
Sadece son dönemdeki istatistiksel sonuçlara bakýldýðýnda bile terörün Türkiye için ne ifade ettiðini anlamak mümkündür. Son dönemde
terör 30 binden fazla can kaybýna, binlerce insanýmýzýn sakat kalmasýna, 300 milyar dolar civarýnda da ekonomik kayba neden olmuþtur. Bu
rakamlar terörün Türkiye için ne kadar büyük bir sosyal ve güvenlik sorunu olduðunu açýk olarak göstermektedir.
4.2. Sol ve Milliyetçi Hareketlere Kýsa Bir Bakýþ
Marksist ideolojiyi esas alan sol hareketler 1960’lý yýllara kadar daha
çok fikri nitelikli mücadele þeklinde faaliyetlerini yürütmüþ, ancak 1960
darbesinden sonra hazýrlanan anayasanýn saðladýðý özgürlükçü ortam,
sol örgütlerin güçlenmesi için uygun bir zemin oluþturmuþtur.
Bu dönemde; Doðan Avcýoðlu’nun liderliðindeki YÖN hareketi,
1961 yýlýnda kurulan Türkiye Ýþçi Partisi, Mihri Belli liderliðindeki Milli
104
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
Demokratik Devrim (MDD) hareketi sosyalist bir gençlik hareketinin
doðmasýna öncülük etmiþtir. Daha sonra bu gençlik, özellikle Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) aracýlýðý ile kendisini illegal örgütlenmeler
içerisinde bulmuþtur.
1968’li yýllarda dünyada da sol hareketler ciddi derecede ivme kazanmýþ, Türkiye’de bundan önemli ölçüde etkilenmiþtir. FKF 1969 yýlýnda Dev Genç adýný almýþ, ancak bundan sonra solda bölünmeler de
baþlamýþtýr. Doðu Perinçek grubu Mahir Çayan’dan ayrýlmýþtýr. Mahir
Çayan THKP-C’ye, Deniz Gezmiþ ise THKO’ya liderlik yapmýþtýr. Kýzýldere olaylarý ile bu iki örgüt fiilen sona ermiþ ise de, kalan unsurlarý
bundan sonra doðacak olan örgütlerin temelini oluþturmuþlardýr.
1971 Muhtýrasýndan sonra örgütsel faaliyetler büyük ölçüde kontrol
alýnmýþsa da, 1974 affýyla birlikte terör olaylarý tekrar týrmanmaya baþlamýþtýr. 1974 sonrasýnýn bir diðer özelliði, Marksist örgütlenmeler yanýnda bölücü örgütlenmelerin de filizlenmeye baþlamýþ olmasýdýr.
1974 sonrasýnda artan þiddet eylemleri karþýsýnda “milliyetçilik” temelinde karþý faaliyet ve örgütlenmeler de hýzlanmýþ, sonunda Türkiye
hýzla sað-sol çatýþmasý zeminine doðru kaymýþtýr. 1977 yýlýnda terör
olaylarýnda ölenlerin sayýsý 319 iken bu sayý, 1978 yýlýnda 1095’e,
1979’da 1362’ye ulaþmýþtýr.
12 Eylül askeri müdahalesi ile örgütler etkilerini önemli ölçüde kaybetmiþ, liderleri Avrupa’ya kaçmýþlardýr. 1983 yýlýnda demokratik düzene geçilmesinden sonra tekrar örgütlenmeye baþlamýþ iseler de, deðiþen dünya konjonktürü ve güvenlik güçlerinin de baþarýlý çalýþmalarýyla
eski güçlerine ulaþamamýþlardýr.
Halen aktif olan sol örgütler; DHKP/C, Devrimci Yol, TKP/ML, Türkiye Devrim Partisi (TDP), Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP/L) Türkiye Ýhtilalci Komünistler Birliði (TÝKB), Türkiye Devrimci Komünist Partisi
(TDKP), Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) olarak sýralanabilir.
105
Terör ve Terörle Mücadele
4.3. Bölücü Örgütlere Kýsa Bir Bakýþ
1973 yýlýnda Marksist ideoloji ekseninde temelleri atýlmaya baþlayan
PKK, 1978 yýlýnda kurulmuþtur. Baþlangýçta fazla etkinliði bulunmayan
örgüt, 12 Eylül askeri müdahalesinden sonra elemanlarýný Lübnan’a
kaydýrarak teori ve pratik alanýndaki eksikliklerini tamamlamýþ, 1984
yýlýndaki Eruh ve Þemdinli baskýnlarýyla etkili terör eylemlerine baþlamýþtýr. 1986 yýlýnda askeri kanadý oluþturan ARGK kurulmuþ, bu tarihten sonra bölgede yaptýðý kitle katliamlarý ile halkýn direncini kýrmýþ, bu
þekilde bir yandan eleman temin imkânlarýný artýrýrken diðer yandan
bölgedeki manevra alanýný geniþletmiþtir.
1988 yýlýnda örgütte hizipleþme baþlamýþ ve bocalama dönemine
girmiþtir. Ancak Öcalan, örgüt içi infazlarla kontrolü eline almýþtýr.
1990 yýlýnda baþlayan Körfez krizi Kuzey Irak’ta otorite boþluðuna neden olmuþ bu da PKK’nýn iþini kolaylaþtýrmýþtýr. Bu yýllarda PKK; genel
ayaklanma, Kürdistan Ulusal Kurtuluþ Meclisi’ni toplama ve Savaþ Hükümeti ilan etme gibi hedeflere ulaþmaya çalýþmýþtýr. Ancak Kuzey
Irak’a icra edilen bir seri harekât sonucunda PKK büyük darbeler almýþ
ve arzu ettiði hedefe ulaþamamýþtýr. 1994 ve 1995 yýlýnda bölgede yapýlan yoðun ve sürekli operasyonlar sonucu PKK gücünün önemli bir
kýsmýný kaybetmiþ, etkisini hissettirmek için de bölgede katliam türü
eylemlere baþlamýþtýr. Ancak bu da hem örgütün daha fazla darbe almasýna hem de dünya kamuoyunda kendisine karþý tepki duyulmasýna
neden olmuþtur. Bu ayný zamanda diðer ülkeler nezdinde yapýlan giriþimlerde Türkiye’nin daha etkili sonuçlar almasýna da imkân vermiþtir.
1990’larýn sonuna doðru, dýþ dünyada PKK’nýn terör örgütü olarak
kabul edilmesinin ardýndan Öcalan yakalanarak teslim edilmiþ, bundan
sonra da örgütün siyasal arayýþlarý baþlamýþtýr. Bugün gelinen noktada
siyasal çabalar hýzlý bir þekilde sürdürülmeye çalýþýlmaktadýr. Ancak zor
durumda kalan PKK çok boyutlu ve yönlü etkilere maruz kaldýðýndan
çok farklý güçler tarafýndan, çok farklý maksatlarla kullanýlan bir taþeron
örgüt haline gelmiþtir.
106
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
4.4. Dini Motifli Terör Hareketlerine Kýsa Bir Bakýþ
1979 yýlýndaki Ýran devriminden sonra Sünni olmalarýna raðmen Þii
yazarlarýn eserlerinden etkilenen bazý radikal gruplar ortaya çýkmaya
baþlamýþtýr. Hizbullah baþta olmak üzere “Ýslami hareket” gibi dinsel
görüntülü terör örgütleri, büyük ölçüde mezhepsizliðe dayanan ancak
fikri temellerini Þii düþünür ve yazarlardan alan yeni bir din anlayýþýný
topluma taþýmaya baþlamýþlardýr. Bunun yanýnda ABD’ye karþý mücadele veren El Kaide ve benzeri bazý örgütlerin de etkileri görülmeye
baþlamýþtýr.
Güvenlik güçlerinin operasyonlarý sonucu ele geçirilen bazý örgüt
mensuplarýnýn ifadelerinden, örgüt mensuplarýnýn Ýran veya Afganistan ile baðlantýlý olduklarý, bazýlarýnýn teorik ve pratik eðitim almak
üzere bu ülkelere gittikleri anlaþýlmýþtýr. Ancak, Ýslam dininin gerçekte
teröre izin vermemesi ve Türkiye’de dini kimlikleri ile ön plana çýkan
birçok kanaat önderinin teröre kesin olarak karþý çýkmalarý, bu radikal
gruplarýn etkisini zayýflatmýþ ve manevra alanlarýný daraltmýþtýr. Bu örgütler, toplumdaki eðitim yetersizliði ve kültürel geri kalmýþlýktan istifadeyle toplumda taban bulmaya çalýþmaktadýrlar. Bu kapsamda Türk
Hizbullah Örgütü, Ýslami Hareket Örgütü, Ýslami Büyük Doðu Akýncýlarý (ÝBDA-C) adlý örgütleri sýralamak mümkündür.
Hizbullah Örgütü, Fidan Güngör ve Hüseyin Velioðlu’nun 1980’li
yýllarda kurduklarý Vahdet grubu ile baþlamýþtýr. PKK’nýn sindirme
amaçlý olarak bölgedeki dini kesimlerden bazýlarýný öldürmeleri 1991
yýlý ortalarýndan itibaren Hizbullah’ýn PKK ile çatýþmaya baþlamasýna
neden olmuþtur. 1991-1995 yýllarý arasýnda PKK-Hizbullah çatýþmasý
sonucu 400’den fazla PKK mensubu veya sempatizaný öldürülmüþtür.
Bunun sonucunda örgütsel anlamda þehir merkezlerinde kontrol Hizbullah’ýn eline geçmiþ, PKK þehir merkezlerinde barýnamaz hale gelmiþtir. Güvenlik güçlerinin yaptýðý operasyonlar sonucunda 600 civarýnda Hizbullah örgüt mensubu yakalanmýþ ve 100 civarýnda faili meçhul cinayet aydýnlatýlmýþtýr.
107
Terör ve Terörle Mücadele
Þiddet eylemlerine baþvurulmasýndan sonra örgütte baþlayan fikir
ayrýlýðý nedeniyle grup “Menzil” ve “Ýlim” grubu olarak ikiye bölünmüþtür. Menzil grubu Fidan Güngör liderliðinde, Ýran’a sýcak bakan ve
mezhep farkýný önemsemeyen bir bakýþ açýsýna sahiptir. Adýný Diyarbakýr’daki Menzil kitapevinden almaktadýr. Strateji olarak henüz teblið
aþamasýnýn bitmediði gerekçesiyle þiddet eylemleri ve PKK ile çatýþmaya girilmemesi gerektiðini savunmaktadýr.
“Ýlim” grubu, Diyarbakýr’da Ýlim kitapevi etrafýnda bir araya gelen
ve liderliðini Hüseyin Velioðlu’nun oluþturduðu gruptur. Bu grup daha
çok siyasi bir örgütlenme biçimine sahiptir. Liderlik ve baðlantý yönünden Ýran’a bakýþý nispeten soðuk olmakla birlikte yöntem olarak Ýran’ý
benimsemekte, Menzilcilerin aksine þiddet eylemlerini savunmaktadýrlar. PKK’nýn kendilerine karþý yaptýklarý eylemlere karþýlýk olarak PKK
mensuplarýna ve sempatizanlarýna þiddetle karþýlýk vermiþlerdir. Bu
grup ayrýca Menzil grubu ile de çatýþmalara girmiþ ve birçok mensubunu öldürmüþtür.
Bugün marjinal boyutlarda kalan ve etkisini büyük çapta kaybeden
diðer örgütler arasýnda, Ýslami Hareket Örgütü ve Ýslami Büyük Doðu
Akýncýlarý(ÝBDA-C) örgütlerini saymak mümkündür.
4.5. Bölücü Terörle Mücadelede Uygulanan Stratejiler
Bu bölümde; Türkiye’deki sol ve dini motifli terör örgütlerinin bugün etkilerini büyük ölçüde kaybetmiþ olmalarý nedeniyle, halen eylemlerine tanýk olunan ve gündemi meþgul etmeye devam eden bölücü
terör örgütüne karþý uygulanan mücadele stratejisi eleþtirel bir yaklaþýmla ele alýnacaktýr.
4.5.1. Baþlangýçtan Ýtibaren Uzun Süreli Olarak Uygulanan Strateji
ve Sonuçlarý
Terörle mücadelede esas sorumlu olmasýna raðmen sivil otorite, yakýn zamana kadar görevini, daha çok güvenlik güçlerinin ihtiyaç duy108
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
duðu silah ve teçhizatý satýn almak ve ilave kaynak tahsis etmek þeklinde yapmaya çalýþmýþtýr. Bunun sonucu olarak ta, terörle mücadelede
askeri bürokrasi birinci derecede rol sahibi olurken sivil otorite ikincil
pozisyonda kalmýþ ve büyük ölçüde askeri bürokrasiye tabi olmuþtur.
Bunda, karakollarýn baskýna uðramasý ve zayiat vermesi sonucunda askerlerin kaçýnamayarak görevi adeta kucaðýnda bulmalarýnýn da etkili
olduðu söylenebilir.
Hâlbuki terörle mücadelenin ekonomik, eðitim ve sosyokültürel, idari
ve yasal, diplomatik, güvenlik vb. boyutlarý dikkate alýndýðýnda, TSK’nýn
görev alanýnýn bu boyutlardan sadece güvenlik bölümüyle örtüþtüðü, bunu da il ve ilçe merkezlerinin büyük kýsmýnda Emniyet Teþkilatý ile paylaþtýðý görülmektedir. Buna raðmen sivil otoritenin mücadelede ikincil derecede bir rol üstlenmesi anlaþýlýr olmaktan uzaktýr. Özetle, terörle mücadelede kullanýlacak araçlarýn ve olanaklarýn büyük kýsmýný elinde bulunduran sivil otoritenin, sorumluluðu birinci derecede üstlenmesi ve asli
görevini büyük ölçüde askeri bürokrasiye devretmemesi gerekirdi.
Terörle mücadelede TSK’nýn birincil rolü oynamasý, daha çok güç
kullanýmýna dayanan askeri stratejilerin ön plana çýkmasýna neden olmuþtur. Bu da;
Çok farklý düzlemlerde ve çok boyutlu unsurlarý içerecek þekilde yürütülmesi gereken terörle mücadeleyi, büyük ölçüde teröristle mücadele sýnýrlarýna hapsetmiþtir. Baþka bir deyiþle, askeri bürokrasinin birincil
derecede rol üstlenmesi mücadelenin güvenlik boyutu dýþýndaki diðer
alanlarýnda zafiyet doðmasýna neden olmuþtur. Bu da, katýlýmlarýn önlenememesine, dolayýsýyla operasyonlarla sürekli darbe vurulmasýna
raðmen örgütün gücünün bitirilememesine sebep olmuþtur.
Mücadelenin maliyeti çok artmýþtýr. Küçük gruplara karþý özel olarak eðitilmiþ ve donatýlmýþ özel birlikler kullanmak yerine çok sayýda
askeri birliðin kullanýlmasý operasyonlarýn maliyetini artýrmýþtýr. Resmi
makamlar tarafýndan PKK’nýn Türkiye’ye bugüne kadarki maliyetinin
300 milyar dolar olduðu ifade edilmekte ise de, bazý hesaplara göre 1
109
Terör ve Terörle Mücadele
trilyon dolarý bulduðu söylenmektedir. Bu maliyet içerisinde güç kullanýmýyla ilgili kýsým önemli bir yer tutmaktadýr.
Düzenli bir harekâta göre eðitilmiþ ve yapýlandýrýlmýþ olan askeri
birliklerin yoðun olarak kullanýlmasý nedeniyle daha fazla zayiat verilmiþtir. Bölgeye gitmeden çok iyi eðitilse bile, arazi ve iklim koþullarý çok
aðýr olduðundan, birlikler, bölgede aylarca operasyona çýktýktan sonra
ancak yeterli fiziki kondisyona ve çatýþma tecrübesine sahip olabilmekte, teröristin kullandýðý taktikleri öðrenebilmekte ve araziyi tanýyabilmektedir. Ancak bundan sonra etkili ve verimli operasyonlar yapýlabilmektedir. Bu intibak döneminde hem mücadelenin etkisi zayýflamakta
hem de daha fazla zayiat verilebilmektedir. Durum böyleyken tecrübe
kazanan askerler bir süre sonra terhis olmakta, yeni gelen askerler için
ayný döngü yeniden baþlamaktadýr. Özetle, silâhaltýna alýnan askerlerin, askerlik sürelerinin önemli bir kýsmýndan verimli ve etkili olarak
yararlanýlamamaktadýr. Birlik komando birliði olsa da, bu faktörlerden
kaçýnýlmaz bir þekilde etkilenmektedir. Hâlbuki normal askeri birlikler
yerine özel olarak eðitilmiþ ve donatýlmýþ özel görev gruplarý kullanýlsa,
onlardan çok uzun süreli olarak etkili ve verimli bir þekilde istifade etmek mümkün olabilecektir.
Çok sayýda birlikle operasyona çýkýlmasý, daha teröristle temasa geçilemeden operasyonun açýða çýkmasýna, bu da teröristin temasa girmekten kaçýnarak operasyonlarýn boþa çýkmasýna neden olmaktadýr.
Çok operasyon yapýlmasý teröristin arazide serbest hareketini önleme
gibi bir fayda saðlamýþ ise de, operasyonlarýn çoðundan sonuç alýnamamasý hem askeri birlikleri yormuþ, hem de birlikleri pusu ve mayýn gibi
ciddi risklerle karþý karþýya getirmiþtir. Ayrýca yoðun güç kullanýlmasýna
raðmen örgüte arzu edilen darbenin vurulamamasý, örgüte hem moral
hem de propaganda imkâný vermiþtir.
Terörle mücadelede yoðunluklu olarak askeri birlik kullanýmý,
TSK’nýn dikkatinin istemese de iç tehdide kaymasýna; operasyonel görevlerin öncelikli hale gelmesi de, bütçe imkânlarýnýn TSK’nýn dýþ tehdide uygun olarak modernizasyonu yerine terörle mücadeleye dönük
110
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
teçhizat alýmýna ve cari kalemlere harcanmasýna neden olmuþtur.
Diðer yandan iç güvenliðe tahsis edilen birlikler küçük birlik seviyesinde eðitim yapmak zorunda kalmýþlardýr. Hâlbuki TSK’nýn normal
koþullarda, küçük birlik seviyesindeki eðitim ve tatbikatlardan büyük
çaplý manevralara kadar bir seri eðitimi yapmasý gerekmektedir. Terörle
mücadele, birliklere küçük birlik seviyesinde çatýþma tecrübesi kazandýrmýþ ise de, büyük birlik seviyesindeki eðitimin de bir ölçüde ihmale
uðramasýna neden olmuþtur. Dolayýsýyla TSK’nýn (Jandarma dýþýndaki
unsurlarýnýn) terörle mücadelede yoðun olarak kullanýlmasý; hem kaynaklarýn doðru kullanýmý ve birliklerin modernizasyonu, hem de birliklerin eðitimi bakýmýndan TSK’ya zarar vermektedir.
Türkiye’nin bekasý adýna riske girmemek için de hem dýþ tehdide
karþý hem de teröre karþý ayrý ayrý yeterli miktarda birliði silah altýnda
tutmak gerekir ki, bu da TSK’nýn çapýnýn büyümesi, ülkenin refahý için
diðer alanlarda yapýlmasý gereken harcamalarýn azalmasý demektir.
Terörle mücadelede güç kullanmanýn kaçýnýlmaz yan etkileri vardýr.
Öldürülen her teröristin yakýnlarýnýn devlete olan sempatisi ister istemez zayýflayacaktýr. Bu, bir terörist öldürülürken onlarca kiþinin devlete
olan sempatisinin azalmasý demektir. Bunun dýþýnda operasyonlar esnasýnda bölge insanýna istenmeden verilen rahatsýzlýklar, özellikle ölçüsüz ve dikkatsiz güç kullanýmý daha da vahim sonuçlar doðurabilmektedir. Bu da katýlýmlarýn tetiklenmesi ve örgütün ömrünün uzamasý
demektir. Dolayýsýyla terörle mücadelede güç, ancak zaruri durumlarda
ve gerektiði kadar kullanýlmalýdýr. Ayrýca gücü kullanan unsurlarýn çok
bilinçli ve hassas olmalarý gerekir.
Uygulanan stratejiyle örgütün kýsa sürede yok edilememesi bütün
dünyanýn dikkatini çekmiþ, bu da Türkiye üzerinde hesabý olan ülkelerin, Türkiye’ye daha fazla zarar verme adýna, örgüte doðrudan veya dolaylý yardým ve desteklerini artýrmýþtýr. Bu da örgütün güçlenmesini ve
daha uzun ömürlü olmasýný saðlayan bir baþka etken olmuþtur.
111
Terör ve Terörle Mücadele
Örgüt yapý olarak üç ana unsurdan oluþmaktadýr. Bu unsurlar parti,
ordu ve cephe teþkilatýdýr. En üst seviyedeki parti örgütü sevk ve idare
eden en yetkili organdýr. Ordu, eylemleri yapan dað kadrosudur. Cephe ise dað kadrosunun eylem yapabilmesi için ihtiyaç duyduðu her türlü idari, lojistik ve istihbarat desteðini saðlayan ve halkýn içerisinde yaþayan sivillerden oluþan unsurdur. Böyle bir yapýda kilit unsur, dað
kadrosuna eylem yeteneði kazandýran cephe kadrosudur. Cephe kadrosunun etkisiz kýlýnmasý halinde dað kadrosu savaþma yeteneðini kaybedeceðinden, örgütün yok edilmesinde cephe teþkilatýnýn çökertilmesi
büyük önem taþýmaktadýr. Bu da polis ile jandarmanýn çok yakýn bir iþbirliði ve koordinasyon içerisinde çalýþmasýný zorunlu kýlmaktadýr. Bu
konuda yaþanan aksaklýklar baþarýyý da önemli derecede etkilemiþtir.
Ýlk yýllarda, uygulanan mücadele stratejisinin bir parçasý olarak örgüte büyük çapta destek saðlayan köyler boþaltýlmýþtýr. Bu þekilde dað
kadrosunun lojistik kapasitesinin düþürülmesi amaçlanmýþtýr. Bu uygulama kýsa bir süre için dað kadrosunun iþini zorlaþtýrmýþtýr. Ancak, boþalan köylerden ayrýlan gençlerin çoðu iþsiz ve periþan olarak göç ettikleri il ve ilçe merkezlerinde örgüt tarafýndan istismar edilerek dað kadrosuna katýlmýþlardýr. Baþka bir deyiþle orta vadede bu strateji örgütün
daha fazla güçlenmesine neden olmuþtur. Yani köy boþaltmak suretiyle
uygulanan dolaylý strateji arzu edilen faydayý saðlamamýþtýr.
Yukarýda ifade edilen hususlar TSK’yý eleþtirmek için dile getirilmemiþtir. Mehmetçikler verilen görevleri kahramanca yerine getirmiþler,
gerektiðinde çekinmeden canlarýný vermiþlerdir. Burada ifade edilmek
istenen terörle mücadelede devlet olarak uygulanan stratejinin yanlýþlýðýdýr. Bu iþ sadece askeri birliklere havale edildiði takdirde yapýlabilecek
kahramanca mücadele ancak bu kadar olabilir. Ancak bu yaklaþým sorunu çözmediðine göre uygulanan mücadele stratejisini gözden geçirmek gerekmektedir.
112
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
4.5.2. PKK ile Mücadelenin Bugünkü Durumu
4.5.2.1. Örgütün Stratejisi ve Uygulamalarý
Örgüt eski gücünü ve ideolojisini kaybederek büyük çapta deðiþime
uðramýþtýr. Özellikle ABD’nin Irak’a askeri müdahalesinden sonra, hayatta kalabilme uðruna bazý ülkeler tarafýndan taþeron olarak kullanýlan
bir örgüte dönüþmüþtür. Bu gün çok baþlý ve duruma göre birçok farklý
ülkenin amaçlarýna hizmet eden bir görünüm sergilemektedir.
Zayýflamasýna baðlý olarak yaptýðý eylem türleri de deðiþmiþ, daha
çok ses getiren ancak kendisi açýsýndan daha az risk taþýyan bombalama, uzaktan komutalý mayýn ve güvenlik güçlerine uzaktan zayiat verdirmeye dönük taciz eylemleri yoðunluk kazanmýþtýr. Bunun yanýnda
bölücü fikirlerin tabanýný geniþletme çabalarý yoðun olarak devam etmektedir.
PKK baþlangýçta küçük bir örgüt niteliðinde olmasýna raðmen sorunun uzun zamandan beri çözülememiþ olmasý, zaman içerisinde bölgede ayrýlýkçýlýk baðlamýnda sosyolojik bir dönüþümün de tetiklenmesine yol açmýþtýr. Baþka bir deyiþle baþlangýçta sýnýrlý ve marjinal nitelikte olan bölücülük sorunu, giderek bölgede yaþayan insanlar arasýnda
taraftar bulmaya baþlamýþtýr. Sorunda nitelik ve nicelik bakýmýndan
meydana gelen bu deðiþiklikler, bölgesel ölçekteki dýþ geliþmeler ve küresel yaklaþýmlarla birlikte ele alýndýðýnda ülke adýna daha riskli bir döneme girildiðini de göstermektedir. Ayrýca Türkiye’nin bu sorunla daha
uzun süre uðraþacaðý anlamýna gelmektedir.
4.5.2.2. Devletin Terörle Mücadele Stratejisi
Geçmiþteki uygulamalardan bazý dersler alýndýðý ve sivil otoritenin
konuyu daha da sahiplendiði, askeri bürokrasi ile daha yakýn bir koordine içerisinde olduðu, diplomatik boyutuyla ilgili önemli adýmlar attýðý
ve baþarýlar elde ettiði söylenebilir. Son olarak yapýlan sýnýr ötesi harekât öncesi yürütülen diplomatik çabalar, sivil ve askeri bürokrasi ara113
Terör ve Terörle Mücadele
sýndaki yakýn iþbirliði görüntüsü buna örnek olarak verilebilir.
Terörle mücadele kapsamýnda konunun güvenlik boyutu dýþýndaki
alanlarda ciddi sayýlabilecek adýmlar atýlmasý da olumlu geliþmeler olarak zikredilebilir. Saðlýk alanýndaki iyileþme, eðitim altyapýsýnýn güçlendirilmesi gibi bölgeye götürülen hizmetler ve GAP projesinin tamamlanmasý çabalarý, halkýn kazanýlmasý bakýmýndan büyük önem taþýmaktadýr.
Yukarýda belirtilen olumlu geliþmeler yanýnda, özellikle kýrsal kesimle ilgili güç kullanýmýnda ve operasyonel faaliyetlerde uygulanan
stratejide büyük çaplý deðiþiklik olmadýðý görülmektedir. Gene büyük
çapta askeri birlikler kullanýlmaya devam edilmektedir. Askeri görünürlüðün büyüklüðü ve dolayýsýyla hedef teþkil etmesi de örgütün
uzaktan komutalý patlayýcý eylemleriyle fazla zayiat verilmesine neden
olmaktadýr. Bunun yerine özel olarak eðitilmiþ ve donatýlmýþ, sivil araçlarla hareket edebilen özel görev gruplarýnýn kullanýlmasý hem operasyon maliyetlerini düþürülebilir, hem örgütün kullanmakta olduðu taktik boþa çýkarýlarak zayiat düþürülebilir, hem de örgüte ciddi darbeler
vurulabilir. Bu yönüyle bugüne kadarki uygulamalardan ders alýnmadýðý anlaþýlmaktadýr.
4.6. Bugünkü Terörle Mücadele Stratejisi Nasýl Olmalýdýr?
4.6.1. Önerilen Mücadele Stratejisinin Ana Hatlarý
Terörle mücadele kapsamýnda;
Mücadelenin, teröristin enerji kaynaðý olan nefret duygusunun
artmasýna neden olmayacak bir anlayýþ içerisinde yürütülmesi, bunun
için de bölge halkýna karþý þefkat eksenli yaklaþýmýn esas alýnmasý,
Nefret duygularýný dolayýsýyla terörü besleyen, çatýþma, kamplaþma ve gerilim ortamlarýnýn doðmasýna fýrsat verilmemesi,
Örgütün propaganda eksenli beyin yýkama ameliyesinin etkisinin
114
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
kýrýlabilmesi için;
Bölgeye etkili eðitim hizmeti götürülerek bireylerin, özellikle
gençlerin tek tek kazanýlmasýna dönük projelerin geliþtirilmesi,
Temel haklar konusunda demokratik açýlýmlar yapýlarak örgütün
istismarýnýn önlenmesi,
Bölgedeki ekonominin canlandýrýlarak, iþ imkânlarý artýrýlarak fakirlik ve sefaletin önlenmesi ve asgari geçim olanaklarýnýn saðlanmasý,
Eylemler sonrasýnda medyanýn abartýlý ilgisinin önlenerek örgütün dolaylý propagandasýný yapmasýnýn önüne geçilmesi,
Temel ihtiyaçlarýn karþýlanmasýnda bütün bölgeye hizmet götürülmeye çalýþýlýrken, bütün bölge için geçerli genel strateji çatýsý altýnda;
halen kaybedilmemiþ olan alt bölgeler, kaybedilme yolunda olan alt
bölgeler ve kaybedilmiþ alt bölgeler belirlenerek, bunlara dönük ve
özelliklerine uygun mikrostratejiler de geliþtirilerek uygulanmasý,
Terörle mücadelenin hükümetlerin deðiþiminden etkilenmeyecek
bir yapý marifetiyle yürütülmesi, bu maksatla; kolaylýkla kaynak saðlanmasý ve bakanlýklara ait olanaklarýn koordinesi bakýmýndan Baþbakanlýða baðlý, ancak çalýþmalarý bakýmýndan yarý baðýmsýz bir stratejik karargâhýn oluþturulmasý (Bu karargah en üst düzeydeki karargâh olmalý,
Türkiye’nin terörle (teröristle deðil) mücadelesi buradan sevk ve idare
edilmeli, operasyon dýþýndaki diðer faaliyetler ve uygulamalarý koordine edebilmek için diðer alanlardan da yeteri kadar uzman ve bilim
adamlarýný bünyesinde bulundurmalý, üniversitelerle iþbirliði yapmalýdýr),
Entegre mücadele yapýlmasý, baþka bir deyiþle; ekonomik, siyasal,
diplomatik, eðitim ve sosyokültürel vb. önlemlerin bir bütün olarak,
hiçbiri ihmal edilmeden, tam bir orkestrasyon ve senkronizasyon içerisinde uygulanmasý,
115
Terör ve Terörle Mücadele
- Kalýcý bir çözüme ulaþabilmek için; bölgede meydana gelen sosyokültürel deðiþimin (Kürtçe konuþan vatandaþlarýn sahip olduklarý vatandaþlýk bilinci ve aidiyet duygularýndaki deðiþim) yönünün, niteliðinin ve derecesinin öncelikle doðru olarak saptanmasý ve bu deðiþimin
tekrar uygun bir istikamete çevrilebilmesi için, bölgeye götürülen hizmetler yanýnda, bölgede yaþayan insanlarýn aidiyet ve vatandaþlýk düþüncelerini olumlu istikamete çevirecek þekilde sosyokültürel entegrasyon projelerinin geliþtirilmesi ve uygulanmasý,
Dýþ boyutuyla ilgili yoðun diplomasi yapýlarak uluslar arasý iþbirliðine gidilmesi bu kapsamda;
Zor olmakla birlikte, terörizmin bütün ülkeler tarafýndan kabul
edilebilecek ortak bir tanýmýnýn yapýlmasý çabalarý sürdürülerek çifte
standardýn ortadan kaldýrýlmaya çalýþýlmasý,
Terörle mücadelede küresel iþbirliðinin saðlanmasýna katkýda bulunularak kendi mücadelemize destek saðlanmaya çalýþýlmasý,
PKK’nýn uluslar arasý alanda tecrit edilmesinin saðlanmasý.
Bilimin ve bilimsel yöntemlerin devreye sokulmasý bu maksatla
üniversitelerle iþbirliði yapýlmasý,
Resmi devlet organlarý yanýnda büyük çapta sivil toplum örgütleri
ve vakýflar vasýtasýyla bölgenin rehabilite edilmesi (eðitim, saðlýk, fakirlere yardým, ekonomik kalkýnmaya destek alanlarýnda),
Bölgedeki yabancý istihbarat ve özel kuvvet unsurlarýnýn tecrit
edilmesi,
Elebaþý durumundaki lider ve finans unsurlarýnýn etkisiz kýlýnmasý,
116
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
Bilimsel nitelikli yoðun psikolojik faaliyet icrasý gerekmektedir.
Teröristle mücadele kapsamýnda;
ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra yaþanan geliþmeler, Rusya
Federasyonu’nun ekonomik durumunu düzelterek Gürcistan’a müdahale etmesi gibi giderek aktif bir tutuma yönelmesi, Çin’in ekonomik
ve askeri olarak güçlenmesi tek kutuplu yapýnýn giderek kan kaybedeceðinin emarelerini vermekte, en azýndan bundan sonra bir “Soðuk
Barýþ” dönemine girilebileceðini göstermektedir. Böyle bir dönemde
küresel çekiþmelerin yaþanacaðý bölgenin çok yakýnýnda hatta içerisinde bulunan Türkiye’nin, silahlý kuvvetleri teröre odaklanmýþ zayýf bir
görüntü yerine, dýþa dönük olarak tetikte bulunan silahlý kuvvetleri ile
güçlü bir görüntü vermesi büyük önem taþýmaktadýr. Bunun içinde ayrýntýsý müteakip madde de verilen bir Terörle Mücadele Görev Kuvveti
(TMGK) kurularak teröristle mücadelenin bu yapýya devredilmesi ve
Jandarma dýþýndaki TSK unsurlarýnýn asli görevine döndürülmesi,
Küçük ölçekli tehditlere (küçük terörist gruplar) karþý ekolojik
mücadele yapýlmasý (Doðada birçok böcek geceleyin nasýl avlanmaya
çýkarak çeþitli tekniklerle hedefini avlamakta ise; ayrýntýlarý müteakip
maddede açýklandýðý þekilde, kýrsal için, polis ve jandarma profesyonel
elemanlarýndan oluþturulacak Özel Görev Gruplarý teþkil edilmelidir.
Bu gruplar küçük gruplar halinde ve her türlü ileri teknoloji olanaklarýyla donatýlarak, kýrsalda daðýnýk halde bulunan sabit veya seyyar jandarma karakollarýnda üslenmelidir. Gece karanlýðýndan istifadeyle araziye çýkýp gerekirse günlerce arazide kalarak hedefi arayýp bulup imha
ederek dönmelidir. Elde yeterli istihbarat yoksa (hava fotoðraflarý, insansýz uçaklarýn saðlayacaðý bilgiler vb), istihbaratýný; gözetleme, iz takibi, ele geçirilen teröristlerden elde edilen bilgiler vb. yollarla kendisi
üreterek sürekli operasyonlar yapmalýdýr. Günlerce arazide kaldýktan
sonra üs bölgesine dönmeli, bir süre dinlendikten sonra tekrar operasyona çýkmalýdýr.
Daha büyük çapta veya farklý özellikteki tehdide karþý geçici ola117
Terör ve Terörle Mücadele
rak TSK’nýn diðer imkânlarýndan da yararlanýlarak topyekûn mücadele
yapýlmasý (Özel görev gruplarý dýþýnda TSK imkânlarýnýn da kullanýlarak, sýnýr ötesine kara ve hava operasyonlarý yapýlmasý gibi),
Örgütün zayýf taraflarýna yönelme (kýþ operasyonlarý gibi),
Teknolojik üstünlük kurma ve teknolojiden daha fazla yararlanma gerekmektedir.
4.6.2. Önerilen Terörle Mücadele Görev Kuvveti(TMGK)’nin
Yapýsý, Özellikleri ve Çalýþma Esaslarý:
Komuta yapýsý: Baþbakanlýða baðlý stratejik karargâhýn genel gözetiminde 3 kademeli bir komuta yapýsýna sahip olmalýdýr. Bunlar:
Operatif Karargah (Ýçiþleri Bakanlýðý bünyesinde yer alan ve teröristle mücadeleyi yürüten en üst düzeydeki karargah olmalý, personeli
polis ve jandarma teþkilatýndan alýnacak uzmanlardan oluþmalý, il ve ilçe merkezleriyle kýrsalýn tek elden sevk ve idaresi buradan yürütülmelidir).
Bölge karargâhlarý (Doðu/Güneydoðu Anadolu bölgeleri ile göçün yoðun olarak yaþandýðý illerde veya il gruplarýnda, bölgenin coðrafi
özellikleri ve sosyokültürel yapýsýna göre nispeten homojenlik arz eden
bölgeler dikkate alýnmak suretiyle sorumluluk sahalarý belirlenmelidir.
Personeli polis ve jandarma teþkilatýndan alýnacak uzmanlardan oluþmalýdýr. Operasyonlarýn bölgesel olarak sevk ve idaresi bu karargâhlardan yürütülmeli, emniyet ve jandarmanýn mevcut il teþkilatlarý operasyonlarda her türlü desteði saðlamalýdýr).
Taktik karargâhlar (Terörün yoðunluk derecesine göre bölge karargâhlarýna baðlý olarak il/ilçelerde kurulmalýdýr. Ýl/ilçe içerisindeki
operasyonlar bu karargâhlar tarafýndan sevk ve idare edilmelidir. Operasyonlarýn il ve ilçe içerisindeki sevk ve idaresi bu karargâh vasýtasýyla
yürütülmeli, emniyet ve jandarmanýn mevcut il ve ilçe teþkilatlarý ope118
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
rasyonlarda her türlü desteði saðlamalýdýr).
Kuvvet yapýsý: Her il/ilçede, ihtiyaca göre yeterli miktarda aþaðýdaki görev gruplarý yer almalýdýr.
Þehir gerilla taktiklerine göre eðitilmiþ özel görev gruplarý (Emniyet teþkilatýnýn halen mevcut timleri geliþtirilerek).
Kýr gerilla taktiklerine göre eðitilmiþ özel görev gruplarý (Emniyet
ve Jandarmanýn profesyonel elemanlarýndan(içerisinde er olmayacak
þekilde) oluþturulmuþ timler).
Modüler yapýda olmalý (kuvvet miktarý artýrýlmaya ve azaltýlmaya
müsait bir esneklikte olmalý),
Normal zamanlarda asker ve polis üniformalarýndan farklý bir
üniforma taþýmalý (Bu husus asker ve polisin halk nezdinde yýpranmasýný önlemeye yardým edecektir),
Komuta ve koordinasyon iliþkileri, þehir ve kýrsalýn tek elden sevk
ve idaresini saðlayacak þekilde düzenlenmeli,
Güçlü bir istihbarat desteðine sahip olmalý (MÝT, Emniyet ve Jandarma, Gnkur. Ýsth. imkânlarýndan doðrudan istifade/koordinasyon ve
bilgi alma yetkisi),
Özel teçhizatla donatýlmalý (gece harekât imkânlarý, þiddetli kýþ
þartlarýnda harekât imkâný vb.),
Güçlü bir kriz sevk ve idare birimi/birimlerine sahip olmalý (özellikle þehirlerdeki halkýn geniþ ölçüde katýlýmýyla yapýlacak eylem türlerine müdahalede kullanýlmak üzere),
Bu kuvvette görev alanlara her türlü maddi ve manevi desteði
saðlayacak þekilde idari ve özlük haklarý düzenlemesi yapýlmalý, baþarý119
Terör ve Terörle Mücadele
ya endeksli bir terfi ve ödüllendirme politikasý takip edilmeli,
Burada görev yapacak personel; sözleþmeli personel statüsünde
olmalý, faydalý olanlar göreve devam ederken, yetersiz olan personel iþten uzaklaþtýrýlmalý, böylece bu yapýnýn kýsa zamanda verimsiz hale
gelmesi önlenmeli,
Görev yapacak personel, mümkün olduðu kadar genç, dinamik,
bölge halký ile iç içe yaþayabilecek, cesur, çalýþkan, hoþgörülü, dürüst,
tarafsýz, mütevazý yapýlý, zor coðrafi þartlarda çalýþabilecek derecede
güçlü bünyeye sahip ve azimli insanlardan seçilmeli.
SONUÇ
Verilen çok miktarda can kaybý yanýnda 300 milyar dolar civarýndaki
ekonomik kayýpla terör, Türkiye’nin önemli, öncelikli bir sosyal ve güvenlik sorunu olmaya devam etmektedir. Çevremizde cereyan eden
geliþmeler, bu sorunla daha uzun süre uðraþmak zorunda kalacaðýmýzýn da emarelerini vermektedir.
Mücadelenin çok uzamasý ve ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrasý
geliþmeler, bölge insanýnýn zihinlerinde sosyolojik bir dönüþümü de tetiklemiþtir. Bu dönüþümün yönünün, niteliðinin ve derecesinin bütün
ayrýntýlarý ile saptanarak bölge insanýný yeniden Türkiye’ye kazandýracak þekilde entegrasyon projelerinin gecikmeden devreye sokulmasý
gerekmektedir.
Kendi mücadelemize de destek saðlayabilmek için dünyadaki terörle mücadele faaliyetlerine katký saðlamak ve diðer ülkelerle iþbirliði
yapmak önemlidir.
Büyük ölçüde askeri güç kullanýmýna dayanan strateji arzu edilen
düzeyde baþarýlý olamamýþtýr. Çok miktarda zayiat verilmesine, milyarlarca dolara eþdeðer kaynak kullanýlmasýna ve operasyonlarda taktik
baþarýlar elde edilmesine raðmen, stratejinin hatasý telafi edilememiþtir.
120
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
Dolayýsýyla uygulanan stratejinin; teröristle deðil de terörle mücadelenin ruhuna uygun bir þekilde, güvenlik boyutu ihmal edilmeden, diðer
araçlar ve olanaklarýn da (ekonomik, sosyo-kültürel, eðitim, psikolojik,
diplomatik vb.) aðýrlýklý, entegre ve koordineli olarak kullanýmýný öngören bir stratejiye dönüþtürülmesi gerekmektedir.
Terörle mücadelenin güvenlik ve operasyon boyutu düzenli ordu
birliklerinin iþi deðildir. Ayrýca bu, ülkenin çok kritik dönemlerde gereksinim duyacaðý TSK’yý da yýpratmaktadýr. Diðer yandan dünyanýn
çok kutuplu bir “Soðuk Barýþ”a doðru gittiði bir dönemde TSK (Jandarma hariç), asli görevine dönerek dýþ tehdide karþý olan caydýrýcýlýðýný artýrmalýdýr. Bunun yerine terörist þartlarýnda yaþayan ve mücadele eden,
jandarma ve polis elemanlarýndan oluþacak özel görev kuvvetleri teþkil
edilerek asli mücadele unsuru olarak devreye sokulmalýdýr. Bu hem
ekonomik, hem de en etkili yoldur. TSK’nýn Jandarma haricindeki unsurlarýndan sadece, caydýrýcýlýk, sýnýr ötesi kara ve hava operasyonlarý
ve benzeri ihtiyaçlar ortaya çýktýðýnda geçici olarak istifade edilmelidir.
Terörle mücadelenin sevk ve idaresi Baþbakanlýða baðlý olarak kurulacak bir stratejik karargâha, güvenlik ve operasyon boyutuyla ilgili
sevk ve idarenin de Ýçiþleri Bakanlýðý bünyesinde kurulacak bir operatif
karargâha devredilerek, TSK gereksiz yükten kurtarýlmalý ve il, ilçe
merkezleri ile kýrsaldaki mücadelenin tek elden ve etkili olarak sevk ve
idaresi saðlanmalýdýr.
121
122
KÜRESELLEÞEN
DÜNYADA TÜRKÝYE VE
DEMOKRATÝKLEÞME
Süreçler, Sorunlar, Aktörler
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
123
KÜRESELLEÞEN DÜNYADA TÜRKÝYE VE
DEMOKRATÝKLEÞME
Süreçler, Sorunlar, Aktörler
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
Bugün demokrasinin bir taraftan küreselleþtiði, diðer taraftan da
ciddi tehlikeler ve risklerle karþý karþýya olduðu bir dünyada yaþýyoruz.
Hem dünya siyaseti içinde, hem farklý ekonomik geliþmiþlik ve kültürel
yapýlara sahip farklý ülkeler içinde, hem de ülkemiz Türkiye içinde, demokrasi gerek bir “siyasal sistem”, gerek “devlet-toplum/birey iliþkilerinin bir düzenlenme tarzý”, gerekse de bir “siyasal kültür” olarak ciddi
bir tehlike içindedir.
Bu çalýþmada, daha sonra, “demokrasinin ikilemi” olarak adlandýracaðým bu tehlike, somut olarak, demokrasinin, bir taraftan söylemsel ve
retorik düzeyinde her türlü toplumsal aktör tarafýndan kullanýlýrken,
diðer taraftan da, aktörlerin kendi iktidar ve çýkarlarýný maksimize etme sürecinde “araçsallaþtýrýlmasý”yla, siyasi partiler tarafýndan “iþlevsizleþtirilmesi”yle, ve anlam olarak “içinin boþaltýlmasý” ile ilgili bir tehlikedir.
Bu nedenle de, demokrasinin küreselleþmesiyle, demokratik normlarýn toplumsal yaþamda derinleþmesi ve yerleþikleþmesi çaðrýlarýnýn
eþ-zamanlý yaþandýðý bir dünya da yaþýyoruz. Bu çaðrýlar, akademik ve
kamusal söylem içinde, “post-demokrasi”, “demokrasi eksiði”, “neoliberal yýkýcý küreselleþme ve demokrasi”, “illiberal demokrasi”, “güçlü
demokrasi gerekliliði”, “demokrasinin derinleþmesi ve yerleþikleþmesi”
v.b. ciddi ve önemli tartýþmalarý ortaya çýkartýyor.
Demokrasi üzerine yapýlan bu çaðrýlarýn ve tartýþmalarýn Türkiye
için de çok önemli olduðunu düþünüyorum. Ýster Türkiye-AB, TürkiyeIMF ve Türkiye-ABD iliþkileri içinde tartýþtýðýmýz iyi toplum yönetimi
ve devlet egemenliði sorunu ve tartýþmalarý, ister parti kapatma sorunundan kurumlar-arasý iliþkilerde yaþadýðýmýz sorunlar ve bu baðlamda
124
yapýlan tartýþmalar, isterse de, son yýllarda siyasetin ana gündem maddelerinden birisi olma konumuna yükselmiþ olan kimlik-siyaseti temelli talepler ve sorunlar içinde ortaya çýkan “birlikte yaþama” tartýþmalarý;
hepsi de bizi demokrasi sorusuna götürüyor. Türkiye’nin iyi, adaletli ve
demokratik yönetimi bu tartýþmayý yapmamýzý gerekli kýlýyor.
Türkiye “demokrasiye geçiþ süreci”ni tamamlama aþamasýnda ve
“demokrasisini devlet-toplum/birey iliþkilerinde yerleþikleþtirme ve derinleþtirme sürecini” yaþayan bir ülkedir (Özbudun: 2000, Sunar: 2005,
Keyman ve Öniþ: 2007). Aslýnda, Türkiye-AB iliþkilerinde de sýk sýk
vurgulandýðý gibi, 1876’dan bugüne “anayasal demokrasi”, 1950’den
bugüne “çok-partili parlamenter demokrasi” deneyimleri yaþayan Türkiye’de, siyaset dýþý yollarla rejime müdahale etmeler, yasama-yürütme-yargý iliþkilerinde sorunlar ve kurumlar-arasý eþ-güdümsüzlük, iletiþimsizlik, hatta çatýþma gibi sorunlar hala yaþanmakla birlikte, “parlamenter demokratik sistemin” bir siyasal norm olarak siyasi aktörler ve
devlet seçkinleri tarafýndan kabul edildiðini ve toplum tarafýndan
önemli bir derecede içselleþtirildiðini söyleyebiliriz. Fakat demokrasiye
geçiþ, diðer bir deðiþle çok partili parlamenter demokrasi kurumlarýný
yaþama geçirmek, demokrasi için gerekli ama yeterli koþul deðil. Daha
sonra açýmlayacaðýmýz gibi, bir ülkenin demokrasi olarak nitelemesinin
yeterli kýstasý, demokrasinin hem devlet-toplum, siyaset-toplum ve
devlet-siyaset iliþkileri içinde, hem de toplum-içi farklý kimlikler arasý
iliþkilerde ve güncel hayatýn örgütlenmesinde “yerleþikleþmesi” ve “derinleþmesi”dir. 1
Bu anlamda da, bu noktada altýný çizmek istediðim nokta þu dur:
Türkiye’de demokrasinin bugün karþý karþýya olduðu tehlikeler, ikilem
ve sorunlar, demokrasiye geçiþten çok demokrasinin yerleþikleþmesiyle
ve derinleþmesiyle ilgilidir. Bu nedenle de, dýþ politikadan iç politikaya,
kurumlar-arasý iliþkiden toplumsal uzlaþmaya, ekonomiden kültüre,
1) Burada “yerleþikleþme” consolidation, “derinleþme”de deepening terimleri için kullanýlmaktadýr. Demokrasinin yerleþikleþmesi “the consolidation of democracy”, demokrasinin derinleþmesi de “the deepening
of democracy” için kullanýlmaktadýr. Bu literatürler için önemli bir kaynak olarak, Journal of Democracy
dergisine bakýlabilir.
125
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
farklýlýklar-arasý ve içi birlikte yaþamadan günlük yaþamýn haklar, özgürlükler, kurallar ve sorumluluk içinde örgütlenmesine kadar geniþ bir
yelpaze içinde yaþanýlan, ve demokrasiyi tehlikeye iten sorunlar, demokrasinin yerleþikleþmesiyle ve derinleþmesiyle ilgili sorunlardýr.
Çok-partili parlamenter ve temsili demokratik yapý, ve bu yapýnýn üzerine kurulmuþ temsili demokrasi Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasýyla “gerekli ama yeterli olmayan bir kýstas”týr. Yeterli kýstas, ülke
içinde tüm aktörler tarafýndan “demokrasinin oyunun belirleyici ve tek
kuralý” olduðunu anlayýþýnýn içselleþtirilmesidir.
Bu temelde, çalýþma ilk önce, demokrasiyi bugünün dünyasý içinde
yaþadýðý sorunlara odaklanacak, ve buradan demokrasiyi nasýl tanýmlamalýyýz sorusuna yanýt arayacaktýr. Bu çözümleme, bize, hem akademik
ve kamusal söylem içinde giderek önem kazanan demokrasi tartýþmasýnýn ana parametrelerini verecektir; hem de, yapacaðýmýz Türkiye’de
demokrasi çözümlemesinin kuramsal ve kavramsal altyapýsýný oluþturacaktýr. Ýkinci olarak, çalýþma bugün yapýlan demokrasi tartýþmasýnýn
tarihsel baðlamýný oluþturan, Türkiye’nin 1980’lerden, özellikle
1990’lardan baþlayarak giderek ivme kazanan “deðiþim ve dönüþüm
süreci”nin kýsa bir açýlýmýný yapacaktýr. Bu da bize, bugün yaþadýðýmýz
demokrasinin yerleþikleþme ve derinleþmesi sorunlarýný ortaya koyma
olanaðýný verecektir. Sonuç kýsmýndaysa, çalýþma, demokrasinin yerleþikleþmesine yardýmcý olabilecek ve bu sürece katký saðlayacak önerilerde bulunacaktýr.
DEMOKRASÝYÝ NASIL DÜÞÜNMELÝYÝZ?
Demokratikleþme, toplumsal güven ve muhalefet olgularý üzerine
yaptýðý çalýþmalarla siyaset bilimi alanýn en önemli bilim insanlarýndan
biri konumuna gelmiþ Charles Tilly (2007), Demokrasi baþlýðýný koyduðu yeni çalýþmasýnda, bugün Türkiye içinde çok önemli olan bir soruya
yanýt aramaktadýr: demokrasi kavramýndan ne anlamalýyýz ve bir siyasal sistem ne zaman demokrasi nitelemesi kazanýr? Tilly’e göre, bugün
yaþadýðýmýz dünya bu sorulara yanýt verilmesi çabasýný gerekli ve kaçýnýlmaz kýlan bir tarihsel-baðlamý oluþturuyor. Bugün yaþadýðýmýz dün126
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
yada, bir taraftan demokrasinin giderek daha fazla ülkede “bir söylem”,
“bir retorik”, hatta “siyasal sistemi tanýmlayan bir niteleme sýfatý” olarak kullanýldýðýný gözlemliyoruz; diðer taraftan da, giderek daha fazla
ülkede insan haklarý ihlallerinin, haklar ve özgürlükler alanýný kýsýtlayýcý
giriþimlerin, yoksulluðun, yoksunluðun, dýþlamanýn, eþitsizliðin ve farklýlýklarý ötekileþtirmenin yaygýnlaþtýðýný görüyoruz. Artýk, otoriter rejimler de kendilerini demokrasi olarak tanýmlýyorlar ve demokrasi olma
iddiasý altýnda anti-demokratik ve insan haklarý ihlallerinin yaygýn olarak kullanýldýðý yönetimlerini sürdürmeye çalýþýyorlar.
Bu nedenle, Tilly çalýþmasýna, Kazakistan ve Jamaika örnekleriyle
baþlýyor (2007:1-7). Her iki ülke de, insan haklarý ihlallerinden yoksulluða, ciddi demokrasi eksiði ve sosyal adalet sorunlarý yaþayan ülkeler.
Bununla birlikte, bu ülkelerin anayasalarýna baktýðýmýz zaman, kendilerini, “insan yaþamýna, haklarýna ve özgürlüklerine saygýlý demokratik,
laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanýmladýklarýný ve kendilerine
temel yönetim normu olarak da, “tüm ülke insanlarýnýn yararýna ekonomik kalkýnma, siyasal istikrar ve kamu yararý ve ülkeyi ilgilendiren
sorunlarýn seçim ya da referandum gibi demokratik yöntemlerle çözümlenmesi” türü ilkeleri aldýklarýný görüyoruz. Bu nedenle de demokrasi olduklarý siyasi liderleri ve seçkinleri tarafýndan sürekli vurgulanan
bu ülkeler, özünde anti-demokratik yönetim tarzý ve uygulamalarýna
sahip otoriter ülkelerdir. Bugünün dünyasýnda demokrasi, demokratik
yönetim, demokratik kültür olgularýný karþýlaþtýrmalý olarak çalýþtýðýmýz
zaman görüyoruz; demokrasinin bir söylem-retorik olarak kullanýldýðý,
ama devlet-toplum/birey iliþkilerinin düzenlenmesinde uygulamaya
sokulmadýðý ülke örneklerinin sayýsý giderek artmaktadýr. Bu soruna,
“demokrasinin yaþadýðý ikilem” diyebiliriz; baþka bir deyiþle, demokrasinin bir retorik olarak yaygýnlaþýrken ve küreselleþirken, bir siyasal sistem, bir toplum yönetimi tarzý, bir kültür olarak giderek içinin boþaltýlmasý, araçsallaþtýrýlmasý ve iþlevsizleþtirilmesi.
Bu noktada vurgulamamýz gerekir ki, son yýllarda, bu ikilemin farklý
dereceler ve boyutlar içinde, sadece “demokrasiye geçiþ” dönemine
girmiþ, ya da bu dönemi yaþayan ülkeleri kapsamadýðýný; demokrasi
127
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
deneyimleri uzun bir tarihsel dönemi içeren ve demokrasilerini kurumlar-arasý iliþkilerde, devlet-toplum/birey iliþkilerinin düzenlenmesinde
ve siyasal ve toplumsal kültürel yaþam alanlarýnda “yerleþikleþtirme”
(the consolidation of democracy) ya da “derinleþtirme” (the deepening
2
of democracy) süreçlerini yaþayan ülkelerde de yaþandýðýný biliyoruz.
Hem 1980’lerden bugüne giderek yaygýnlaþan, derinleþen ve hýzlanan küreselleþme süreçleri ve sonuçlarý; hem uzun demokrasi deneyimi
olan geliþmiþ ülkelerde var olan temsili demokrasi anlayýþýnýn yarattýðý
sonuçlar; hem de 11-Eylül-2001 terörü sonucunda oluþan “terörizme
karþý küresel mücadele anlayýþý ve stratejisi”nin dünya siyaseti ve ülke
siyasetleri üzerinde yarattýðý sonuçlar üzerine yapýlan tartýþmalar içinde, demokrasinin yaþadýðý ikilem üzerine vurguyu görebiliyoruz (Benhabib, 2004; Tilly, 2007; Axtmann, 2007; Goodhart, 2005).
Tilly’nin vurguladýðý gibi, son yýllarda düzenli seçimler ve muhalefet
partilerinin varlýðý temelinde tanýmlanan demokrasinin tercih edilen bir
siyasi rejim ve siyasi söylem olarak yaygýnlaþtýðýný, dünya siyasetinde
yer alan ülkeler içinde %60’larý geçen bir orana ulaþtýðýný, bu temelde
de küreselleþtiðini görüyoruz. Ama, ayný zamanda da, bu rejimler, hatta geliþmekte olan ve geliþmiþ demokrasilerde, gerek “bireysel, kültürel
ve sosyal hak ve özgürlüklerin korunmasý ve geniþletilmesi”; gerek
“þiddet ve baský yerine demokratik müzakere ile toplumsal sorunlarýn
ve taleplerin çözümü”; gerekse de “farklý kültürel kimlikler arasý iliþkilerde ötekileþtirme yerine eleþtirel anlama ve diyalog-temelli tartýþma
ortamýnýn yaratýlmasý” içinde düþündüðümüz demokratik yönetim, demokratik toplum ve demokratik siyasal kültür olgularýnda ciddi tahriplerin, ciddi aþýnmalarýn, ciddi sorunlarýn olduðu bir dünyada yaþýyoruz.
2) Çalýþmalarýný çok yararlý bulduðum ve akademik alanda önde gelen demokrasi kuramcýlarýndan Robert
Dahl, Demokrasi Üzerine adlý çalýþmasýnda, dünya ölçeðinde demokrasiye sahip olduðunu söyleyen ülkeleri
karþýlaþtýrmalý bir yöntem içinde üç gruba ayýrabileceðimizi söylemektedir: otoriter ya da askeri yönetimlerden
demokrasiye geçiþ sürecindeki ülkeler (özellikle, Latin Amerika, Orta ve Kýta Avrupa ülkerinde gördüðümüz
gibi), demokrasisini yerleþikleþtirme sürecini yaþayan ülkeler (örneðin Güney Avrupa ülkeleri) ve
demokrasisini derinleþtirme sürecindeki ülkeler (Kanada, Amerika, Ýsveç v.b. ülkeler). Bu baðlamda, yaptýðým
sýnýflandýrma ve daha detaylý bilgi için, bkz. Dahl (1998).
128
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
Demokrasinin karþýlaþtýðý bu tehlikenin, ya da, vurguladýðýmýz ikileminin beþ kaynaðý olduðunu söyleyebiliriz. Birincisi ve bugün güncel
temelde üzerinde tartýþtýðýmýz ve özellikle de 11/Eylül-sonrasý ve terörizme karþý küresel mücadele üzerine þekillenen dünyada yaygýnlaþan
ve güç kazanan “siyasetin güvenlikleþtirilmesi” (the securitization of
politics) diye adlandýrabileceðimiz olgu ya da sorun. “Siyasetin güvenlikleþtirilmesi” olgusu, siyasi alanýn güvenlik-temelinde sýnýrlanmasýný
ve yeniden-þekillendirilmesi çabasýný ve güvenlik gereksiniminin haklar ve özgürlükler alanýn önüne koyulmasýný içeriyor ki, bu temelde de,
siyasetin giderek “dost-düþman iliþkisi” olarak tanýmlanmasýný ve yaþama geçirilmesini ortaya çýkartýyor. Son dönem ABD dýþ politikasýna
anlam veren “yeni muhafazakarlýk ideolojisi”, Avrupa’da çok-kültürlülüðe ve göçmenlere, özelde de Ýslami kimliðe karþý geliþen korku ve
dýþlama eðilimi, dünyada medeniyetler-arasý çatýþma tezinin kabulü, ve
kendisine Ýslami kimlik ve cihadý kurucu nitelik olarak alan küresel terör düzlemlerinde, siyasetin güvenlikleþtirilmesi olgusunun önemi ve
belirleyiciliðini görüyoruz. Fakat altýný çizmeliyiz ki, güvenlik adýna demokrasinin ertelenmesi ve demokratik normlarýn aþýndýrýlmasý, demokrasinin önünde çok önemli bir tehlikeyi oluþturmaktadýr.
Fakat bu tehlikenin 11 Eylül teröründen daha önce baþladýðýný biliyoruz. Bu baðlamda da, 1980’lerde baþlayarak giderek yaygýnlaþan
“serbest pazar normlarýnýn her türlü sorunun çözümü, toplumsal geliþmenin belirleyicisi ve toplum yönetiminin kurucu zihniyet referansý”
olarak tanýmlandýðý yeni-muhafazakâr ya da neoliberal söylem de demokrasinin bugün yaþadýðý tehlikenin ve ikilemin oluþmasýna katký
vermiþtir. Üstelik neoliberalizmin katký ve gücü, sadece yerel ve ulusal
deðil, bölgesel ve küresel ölçeklerde ortaya çýkmýþ ve siyasi partilerden
uluslararasý örgütlere kadar uzanan geniþ bir kurumsal alanda yaþama
3
geçirilmiþtir. Bu temelde de, demokrasinin ikileminin ikinci kaynaðý
olarak görebileceðimiz, “siyasetin pazarlaþtýrýlmasý” (the marketization
of politics) olgusu ortaya çýkýyor. Siyasetin pazarlaþtýrýlmasý, her þey-
3) Neoliberal ekonomi, siyaset ve küreselleþeme anlayýþýnýn ayrýntýlý çözümlenmesi için bkz. Krieger (2006) ve
Keyman ve Öniþ (2007).
129
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
den önce siyaset yapma zihniyet ve eyleminin serbest pazar olgusu ve
normlarýna, özellikle de bireycilik ve “giriþimci ve zenginleþtirici olmanýn bireylere, statü-temelli konumsal ve siyasal güç saðlayacaðý” düþüncesine indirgenmesi anlamýna geliyor. Serbest pazarýn güçlendirilmesinin her sorunun çözümü olduðu, bu baðlamda devletin küçültülmesi ve bireyciliðin güçlendirilmesinin siyasette verimlilik ve etkililik
yaratacaðý düþüncesinin siyasete hâkim olmasý, ayný zamanda sosyal
adalet, dayanýþma, özgürlük, katýlým v.b. demokratik normlarýn da serbest pazar mantýðýna indirgenmesi anlayýþýný da içeriyor.
Siyasetin pazarlaþtýrýlmasý’nýn önemli bir boyutu da, ki bu noktada
demokrasinin ikileminin üçüncü kaynaðýný görebiliriz; siyasi temsil alanýnda yaþanan, ve toplum yönetiminin oy veren seçmenlerin iradesi ve
tercihlerinden giderek koparak, küresel ve ulusal düzeylerde hareket
eden teknokrat-bürokratik seçkinlerin ve ekonomik baský/çýkar gruplarýnýn ve lobilerin eline geçmiþ olmasýdýr. Dünya siyasetinin ve ülke siyasetlerinin seçilmeyen bu gruplarýn vizyon, zihniyetler ve çýkarlarý tarafýndan etkilenmesi, siyasetin bu gruplar tarafýndan yönlendirilmesi,
modern zamanlarýn hakim demokrasi anlayýþý olan “temsili demokrasinin temsiliyet ve meþruiyet krizi”ne yol açýyor (Keyman: 2008). Seçimler giderek anlamýný yitiriyor; oy verme giderek önemini kaybediyor
ve demos’u oluþturan yurttaþlar topluluðu giderek siyasi partilere güvenlerini kaybediyor. Serbest Pazar normlarýný ayrýcalýklý konuma yerleþtiren ve bu eksende küresel ekonomiye yön veren Uluslararasý Para
Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Dünya Bankasý (WB) gibi
uluslararasý kuruluþlar, ve ülke ekonomilerini bu yönde etkilemek isteyen ekonomik baský/çýkar gruplarý ve lobiler, bir taraftan siyasetin pazarlaþtýrýlmasý sürecinde önemli rol oynarken, diðer taraftan da demokratik normlarýn içini boþaltarak, bugün yaþadýðýmýz temsiliyet, meþruiyet ve adaletli toplum yönetiminde “demokrasi eksiði” sorununu ortaya çýkartýyorlar.
Demokrasinin ikileminin dördüncü kaynaðý, sosyolojik olarak, demokrasinin üstüne inþa edildiði toplumsal yaþamýn ve iliþkilerin giderek daha çok “çoðulcu ve çok-kültürlü” bir nitelik kazanmasýyla ilgili130
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
dir. Ötekilerin Haklarý adlý önemli çalýþmasýnda bu noktanýn altýný çizen Seyla Benhabib, demokrasi kuramlarý içinde egemen konumda
olan hem liberal hem de toplulukçu düþünce akýmlarýnýn homojen bir
“biz” kavramý üzerine kurulmuþ demokrasi anlayýþýný eleþtirerek, bugünün çoðulcu ve çok-kültürlü toplumlarýna uygun demokratik rejimin, çoðulculuðu ve farklýlýðý içeren bir demos anlayýþý üzerine kurul4
masý gerektiðini öneriyor. Benhabib’e göre, liberal ve toplulukçu kuramlar içinde geliþtirilmiþ modern demokrasi anlayýþýnýn içerdiði ne
“etnos”, diðer bir deðiþle “egemen biz” anlayýþý, ne de bu anlayýþ üzerine kurulmuþ “demos”, dolayýsýyla demokratik rejimi harekete geçirecek vatandaþlar topluluðu, bugünün toplumlarýnýn iyi, demokratik ve
adaletli yönetimi için ampirik ve normatif temeli oluþturamamaktadýrlar. Modernleþmenin farklý kimliklere açýlarak deðiþimini simgeleyen
postmodernizasyon ve küreselleþme süreçlerinin sonucunda, modern
toplumlarda demokrasinin varsaydýðý etnos; hem bir ülkeye dýþarýdan
gelen göçmenlere, hem de ülke içinde tanýnma taleplerinde bulunan
farklý kimliklere açýlmakta ve artýk belli bir kimliðe dayalý “biz” anlayýþýný üretememektedir. “Biz” dýþardan içeriye ve içeriden merkeze doðru
gelen “ötekilere” açýlmakta, böylece de hem etnos çoðullaþmakta, hem
de “demos” yeni sesleri ve yeni talepleri içinde barýndýran bir niteliðe
bürünmektedir. En azýndan, sosyolojik olarak, modern demokrasilerin
yanýt vermesi gereken böyle bir toplumsal gerçeklik ortaya çýkmaktadýr.
Çoðulculuðu, çok-kültürlülüðü ve böylece ortaya çýkan ötekilerin hak
taleplerini içinde barýndýran bir etnos, ve bu çok-boyutlu ve çok-katmanlý etnosu harekete geçirecek çoðulcu demos, bugünün demokrasi
kuramlarýnýn sorgulanmasýna ve yeniden-kurulma gerekliliðine yol açmaktadýr.
Siyasetin “güvenlikleþtirilmesi”, “pazarlaþtýrýlmasý”, temsili demokrasinin krizi ve çok-kültürlülük olgularýnýn yaný sýra, 1980’lerden bugüne giderek artan “kamusal olanýn ve kamusal tartýþmanýn gerilemesi”
(the decline of the public) diyebileceðimiz sorun da, demokrasinin ikilemini yaratan bir beþinci kaynak olarak ele alýnabilinir. Bu dönemde,
4) S. Benhabib, The Rights of Others, Cambridge, Cambridge University Press, 2004.
131
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
tüketimin ve eðlence kültürünün popüler kültür içindeki gücünü artýran pazar stratejilerine ve “giriþimci bireycilik-para kazanmak-güç elde
etmek denklemine” giderek mahkûm olan modern toplum içinde; kamusal tartýþmanýn, kamu yararýnýn, kamusal alanýn öneminin giderek
aþýndýrýldýðýný görüyoruz. Kamusal olanýn gerilemesi, tüketim ve eðlence kültürünün güçlenmesi, bir taraftan bireycilik ya da cemaatçilik
diyeceðimiz sosyal yaþamýn atomlaþmasýný ortaya çýkartýyor; diðer taraftan da siyaseti toplum için iyi ve adaletli olaný bulma eylemi yerine,
bu atomlaþmanýn aracý haline sokuyor. Bu da demokratik norm ve kurallarýn içinin tüketim, eðlence, pazar stratejileri ve bireycilik/cemaatçilik tarafýndan boþaltýlmasý anlamýna geliyor. Kamusal olanýn ve kamusal tartýþmanýn gerilemesi de, bu baðlam da demokrasinin önündeki en
önemli tehlikelerden bir tanesi ortaya çýkartýyor.
Eðer demokrasinin bugün farklý boyutlar ve dereceler içinde gerek
geçiþ dönemini, gerekse de yerleþikleþme ve derinleþme dönemini yaþayan toplumlar içinde karþý karþýya olduðu ikilem ve tehlike saptamasý
doðruysa; o zaman, Tilly’nin önerdiði gibi demokrasinin tanýmý ve
“hangi kýstaslar içinde bir ülkenin demokrasi olduðuna karar verebiliriz?” sorusuna yanýt çok önemli oluyor. Kazakistan ve Jamaika, ve bir
sürü benzer ülke, demokrasiyi sadece anayasal düzeyde ve seçimlere
dayalý bir siyasal sistem anlayýþý içinde tanýmlýyor. Fakat, bir ülkenin
anayasasýnda yer alan “temel”, “kurucu” ve “düzenleyici” normlarýn
tanýmýnda demokrasiye gönderimde bulunmasý, ne de, demokrasiyi
seçimlerin varlýðýna, düzenli yapýlmasýna, muhalefet partilerinin varlýðýna ve iktidarý eleþtirme kapasitesine dayalý bir formal (biçim-temelli)
siyasal sistem olarak yaþama geçirmesi, bize o ülkede demokratik bir
sistemin varlýðý için yeterli bir nesnel kýstasý veriyor. Diðer bir deyiþle,
bugün demokrasiyi sadece seçimlere, yönetim kurumlarý arasýndaki iletiþim ve uyuma, anayasal tanýmlara ve niteliklere ve muhalefetin varlýðý
ve iktidarý eleþtirme kapasitesine gönderimle düþünemiyoruz. Parlamenter-temsili demokrasinin bu tanýmlayýcý öðeleri demokrasi için gerekli koþullar, ama yeterli koþulu oluþturmuyor.
132
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
Ayný zamanda, bugün demokrasinin yerleþikleþme ve derinleþme
süreçlerini yaþayan, ve uzun demokrasi deneyimleri olan geliþmiþ toplumlarda da demokrasinin yaþadýðý ikilemi ve karþý karþýya olduðu tehlikeleri göz önünde bulundurduðumuz zaman, demokrasiyi bireysel
haklara ve özgürlüklere gönderimle tanýmlamak da yeterli olmuyor.
Parlamenter-temsili demokrasi kurumlarýnýn yaný sýra bireysel haklar
ve özgürlüklerin anayasal güvenceye alýnmasý, demokrasinin toplumda
yerleþikleþmesi için gerekli, ama yeterli koþul deðil. Çünkü, bireysel hak
ve özgürlüklerin güvence altýna alýnmasý, çoðulcu ve çok-kültürlü toplumsal yaþam ve bu yaþamýn ürettiði sorunlarýn ve taleplerin karþýlanmasý; katýlýmcý demokrasi kültürünün toplum yönetimi içinde geliþmesi
ve derinleþmesi, ve de teknokrat-bürokratik yönetimin toplumsal denetiminin saðlanmasý için, gerekli ama yeterli koþul deðil. Bu nedenle
de, uzun demokrasi deneyimi olan geliþmiþ toplumlarda da, demokrasiyi tanýmlama gerekliliði ortaya çýkýyor.
Tüm bu tartýþmanýn ýþýðýnda demokrasiyi aþaðýdaki ilkeler temelinde tanýmlayabiliriz:
1. Parlamenter temsili demokratik sistemi oluþturan kurumlarýnýn,
özgür ve belli aralýklarla yapýlan seçimler, yasama-yürütme-yargý arasýnda güçler ayrýmý, yargýnýn baðýmsýzlýðý, yürütmenin muhalefet partilerinin eleþtiri yapma kapasitesini azaltacak giriþimlerde bulunmamasý,
siyasi aktörler-devlet seçkinleri arasýnda kurumsal iletiþim v.b. ilkeler
temelinde verimli ve etkin çalýþmasý;
2. Devlet-toplum/birey iliþkilerinin düzenlenmesinde “haklar-özgürlükler-sorumluluk dilinin anayasal güvence altýna alýnmasý” ve tüm
siyasi aktörler ve devlet seçkinleri tarafýndan içselleþtirilmesi;
3. Toplum yönetiminin katýlýmcý demokrasiye açýlmasý, ve bu demokrasinin taþýyýcý aktörleri olan sivil toplum kuruluþlarýnýn, toplumsal
hareketlerin, vatandaþlýk inisiyatiflerinin kendi konularý içinde karar-alma sürecine dahil edilmesi;
133
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
4. Bugünün toplumlarýndaki toplumsal ve kültürel yaþamýnýn çoðulcu ve çok-kültürlü yapýsýný bir “tarihsel ve sosyolojik gerçeklik” olarak kabul ederek, demokrasinin iki kurucu öðesi olan “etnos” ve “demos”u çoðulculuk ve çok-kültürlülük içinde yeniden tanýmlamak, ve
bu baðlamda ortaya çýkan sorunlarý ve seslendirilen talepleri demokratik müzakere zemininde çözme ve yanýtlama giriþiminin yaþama geçirilmesi;
5. Toplumsal sorunlara ve taleplere yanýt verme sürecinde, her türlü
þiddete karþý konum alýrken demokratik müzakere anlayýþýný bu sürecin temel norm ve kýstasý olarak kabul etmek;
6. Siyasi partilerin toplum yönetimi anlayýþlarýnda “toplumsal uzlaþmayý” bir norm olarak ele almasý, ve bu uzlaþmayý (a) ya toplumsal
sorunlara çözüm bulma çabalarýný katýlýmcý demokrasinin kurumlarý ve
aktörleri temelinde geliþtirerek, böylece karar alma sürecini sivil toplum
aktörlerine ve ekonomik aktörlere açarak, (b) ya da, toplum yönetiminde, sadece kendi seçmenlerinin çýkarlarýný deðil, kamusal yararý ve
toplum için iyi olaný tercih ederek yaþama geçirmesi.
Bu ilkeler temelinde tanýmlanan demokrasi, sadece bir siyasal sistem deðil, ayný zamanda, devlet-toplum/birey iliþkilerinin bir “düzenlenme tazý”, bir “siyasal kültür”, ve bir “toplum biçimi”dir. Tilly’nin
vurguladýðý gibi, demokrasi “toplumsal sorunlara çözüm-temelinde
oluþan bir pratik”, ve sürekli geliþen, yeniden-tanýmlanan ve deðiþime
açýk bir “süreç”tir (2007:12-14); ve bu nedenle de, demokrasiden konuþurken, esasýnda, bir süreç olarak “demokratikleþme”den, ve demokratikleþmenin yerleþikleþmesi ve derinleþmesinden, ayný zamanda
da, bugün Türkiye’de parti kapatma davalarýnda ve siyasete siyaset-dýþý
mekanizmalarla müdahale etme sorununda gördüðümüz gibi, demokratikleþmenin durdurulmasý ya da yavaþlatýlmasý giriþimlerinden konuþmalýyýz. Yukarýda sýraladýðýmýz ilkeler temelinde toplumsal sorunlara çözüm, ve bu temelde oluþan toplum yönetimi, diðer bir deyiþle
demokratikleþeme sürecinin içeriði, bize bir ülkenin demokrasi olup olmadýðý için nesnel kýstasý verecektir. Bugün demokrasinin yaþadýðý iki134
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
lemi ve karþý karþýya olduðu tehlikeleri aþmak da, ancak böyle bir demokratikleþme giriþimiyle olasýlýk kazanacaktýr.
TÜRKÝYE: DEÐÝÞÝM VE DÖNÜÞÜM
1980’ler, özellikle 1990’lardan bugüne Türkiye’nin modernleþme ve
demokratikleþme deneyimi de dünya ölçeðinde oluþan bu gerçeklikten
baðýmsýz olmamýþtýr. Bu dönem, bir taraftan Türkiye’nin ekonomik, siyasal, kültürel ve uluslararasý iliþkiler alanlarýnda, toplumsal/günlük yaþam içinde ve devlet-toplum/birey iliþkilerinin düzenlenmesinde çok
ciddi bir “deðiþim ve dönüþüm süreci”nden geçtiði bir dönem olmuþtur. Diðer taraftan da, siyasi alanýn, siyasi aktörlerin ve devlet seçkinlerinin bu deðiþim ve dönüþüme yanýt vermede zorlandýklarý ve böylece
de bugün eþ-zamanlý ama açýk bir biçimde yaþamakta olduðumuz
“temsiliyet, meþruiyet ve kurumsal kavga krizi yaþayan siyasal alan” ile
“yönetemeyen demokrasi” sorunlarýnýn ortaya çýktýðý bir dönem olmuþtur (Keyman: 2001 ve 2005). Türkiye’nin deðiþimi ve dönüþümü
üzerine son yýllarda yaptýðým araþtýrmalarda, bu deðiþim ve dönüþümü,
toplumsal yaþamý çözümleme de kullandýðýmýz, ulus-devlet odaklý ulusal ölçekten kürsel-bölgesel-ulusal-yerel etkileþim ölçeðine geçiþi simgeleyen “küreselleþme”, ve devletin idari yapýsýnýn, vatandaþlýk-temelli
haklar ve özgürlükler anlayýþýnýn ve ekonomi yönetiminin Avrupa Birliði normlarýna uyum göstermesi için yaþanan “reform ve yeniden-yapýlanma giriþimini” simgeleyen “Avrupalýlaþma” kavramlarý içinde çözümlemeye ve açýmlamaya çalýþmýþtým (Keyman ve Öniþ: 2007, Keyman:2008, Keyman ve Ýçduygu:2005).
Küreselleþme, Türkiye ve Demokrasi
1980’lerden bugüne Türkiye’nin tarihi, bir anlamda Türkiye’nin küreselleþmesi tarihidir. Bu tarihten itibaren küreselleþme süreçleri, bir taraftan ekonomik, siyasal, kültürel ve bireysel boyutlarýyla, diðer taraftan
da BM, IMF, Dünya Bankasý, AB ve Dünya Ticaret örgütü gibi aktörleriyle ve en önemlisi de Amerikan hegemonyasýnýn son yýllarda “terörizme karþý küresel savaþ” adý altýnda uluslararasý iliþkileri ve dünya si135
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
yasetini savaþ, iþgal ve farklý olaný ötekileþtirmeye indirgeyen hareket
tarzý içinde, dünyanýn farklý yerlerinde olduðu gibi, Türkiye’de de devlet-toplum/birey iliþkilerinden günlük yaþama, hayatýn her alanýnda
önemli etkiler yarattýðýný görüyoruz. Bu baðlamda da, bugün ne Türkiye’nin deðiþim ve dönüþümünü, ne de demokrasinin yaþadýðý ikilemi
küreselleþme süreçlerini hesaba katmadan anlamak ve yönetmek olanaklý deðildir.
Bu noktayý kýsaca açalým. Küreselleþme, en genel düzeyde, “devletler, toplumlar ve kültürler arasý karþýlýklý baðýmlýlýk iliþkilerinin zamansal/mekânsal geniþlemesi, derinleþmesi ve hýzlanmasý” sürecini simgeleyen bir kavramdýr. Küreselleþmenin kendisini “tarihsel ve toplumsal
gerçeklik” yapan bu niteliði üzerinde, akademik ve kamusal söylem
5
içinde bir uzlaþma olduðunu söyleyebiliriz. Bu süreçten dünyadaki
her ülke gibi Türkiye’de geçiyor. Küreselleþme Türkiye’nin 1980’lerden bugüne bir gerçekliðidir. Ayný zamanda, küreselleþme yarattýðý
etkileri baðlamýnda sistem-dönüþtürücü nitelik taþýyan da bir süreç;
ve bu anlamda da, “iyi, adaletli ve etkin toplum yönetimini” gerekli kýlýyor. Bu temelde de, küreselleþeme süreçleri, ayný zamanda siyasi ve
ideolojik tartýþmalara, çatýþmalara ve kutuplaþmalara da yol açýyor. Küreselleþmenin bu özelliði, bir süreç ve bir tarihsel/toplumsal gerçeklik
olarak toplumsal iliþkiler, ulus devlet, ulusal kimlik ve deðerler üzerindeki yarattýðý etkilerinin nasýl anlaþýlacaðý, ve bu etkilere yanýt olarak ne
tür düzenlemelerin ve politikalarýn (policies) üretilmesi gerektiði sorularýnda ortaya çýkýyor. Bu temelde de, küreselleþeme söylemini çoðul
kullanmamýz gerekmektedir. Bugün, küreselleþeme temelinde toplumsal deðiþim üzerine tartýþmak yalnýzca sosyolojik ve yöntemsel bir
tartýþma deðildir, ayný zamanda tartýþma farklý küreselleþme söylemlerini ve bu söylemlerin eklemlendiði farklý siyasal stratejiler üzerine konuþmayý ve eleþtirel bakýþý da içermektedir.
Diðer bir deyiþle, bugün küreselleþme tartýþmasý içinde egemen
gündem, küreselleþmenin ulusal devlet, ulusal ekonomi ve ulusal kim5) Bu konuda önemli bir kaynak, D. Held, The Globalization Debate, Polity, London, 2005.
136
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
lik üzerinde yarattýðý etkilerinin tarihsel ve eleþtirel çözümlenmesi kadar, bu süreçler karþýsýnda geliþtirilen siyasal stratejiler arasý söylemsel
mücadele, ya da ünlü Ýtalyan düþünür Antonio Gramsci’nin terminolo6
jisi içinde “pozisyonlar-arasý bir savaþ”týr. Türkiye’de bu tartýþmalara
baktýðýmýzda, egemen küreselleþme söylemleri olarak, Türkiye’nin küreselleþme sürecine adapte olmasý ve bu sürecin serbest pazar normlarýný kabul etmesi gerektiðini söyleyen “neoliberal serbest pazar söylemi” ile Türkiye’nin ulusal devletin korunmasý temelinde küreselleþmeye kendisini kapatmasý gerektiðini öneren “ulusalcý þüpheciliði” görüyoruz. Bu yaklaþýmlar Türkiye’de siyasetin pazarlaþtýrýlmasý ve siyasetin
güvenlikleþtirilmesi temelinde yaptýklarý pozisyonlar-arasý savaþta, hem
siyasal ve toplumsal kutuplaþmalarýn oluþmasýna yol açýyorlar, hem de
demokrasinin bu yolla araçsallaþtýrýlmasýna ve içinin boþaltýlmasýna neden oluyorlar.
Avrupalýlaþma, Türkiye ve Demokrasi
Türkiye’de küreselleþme süreçlerinin etkilerini somut olarak gözleme mekanlarýnýn baþýnda, “bölgesel bütünleþme” Avrupa Birliði
tam üyelik süreci geliyor. Yaþanan tüm gerilimlere ve belirsizliklere
raðmen, Türkiye’nin Avrupa’yla bütünleþme süreci, son yýllarda,
“tam üyelik müzakere süreci”nin baþlamasýyla giderek derinleþmektedir. Bu derinleþmeyi, bütünleþme için Türkiye’de son dönemde yapýlan demokratikleþme reformlarýnda, AB’nin siyasi alanýn dýþ deðil iç
aktörü konumuna gelmesinde, kimlik temelli milliyetçiliðin hem AB
hem de Türkiye içinde geliþmesinde, ve kimlik-vatandaþlýk ekseninin
giderek önemli bir siyasi müzakere ve çatýþma ekseni konumuna yükselmesinde görüyoruz.
Bu baðlamda, 2000’li yýllarda, ilk önce Türkiye’nin 1999 Aralýk ayýnda “aday statüsü” almasýyla, baþlayan Türkiye-AB iliþkilerinde derinleþme süreci, 2002 yýllýnda tam üyelik müzakerelerinin baþlamasýna
6) Pozisyonlar-arasý savaþý kavramýnýn geniþ bir çözümlemesini, Globalleþme, Devlet, Kimlik/Fark:
Uluslararasý Ýliþkiler Kuramýný Yeniden-Düþünmek, Alfa, Ýstanbul, Ekim/2000, kitabýmda yaptým.
137
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
“koþullu evet” kararýnýn alýnmasýyla devam etti. 3-Ekim- 2005’te de
tam üyelik müzakereleri baþladý. Türkiye-AB tam üyelik müzakere süreci, taþýdýðý gerilimlere ve belirsizliklere raðmen hala devam ediyor.7
Bu derinleþme süreci, Türkiye’nin Avrupalýlaþma sürecini de ortaya çýkardý, ve bu süreci, modernleþeme, demokratikleþme ve küreselleþmeyle birlikte, siyasi alanýn içine yerleþtirdi. Bu yerleþimin siyasal alanda temel tezahürü de, siyasetin pazarlaþtýrýlmasý ya da güvenlikleþtirilmesi içinde “kimlik siyaseti” olgusunun giderek merkezi konuma gelmesiydi. Türkiye-AB iliþkileri ve Türkiye’nin Avrupalýlaþma süreci, Kürt
sorunu, Ýslami kimliðin yükseliþi, Alevi sorunu, ve gayri-Müslim dini
azýnlýklar sorunu gibi önemli kimlik sorunlarýnýn temel tartýþma alanlarýndan birisi konumuna geldi.
Gerçekten de, Türkiye, Avrupa bütünleþmesi sürecinde ilginç ve
önemli bir örnek oldu. Bir taraftan, son yýllarda kimlik-temelli taleplerin ve çatýþmalarýn bir taraftan, özellikle etnik kimlik alanýnda, en yoðun yaþandýðý bir toplumsal mekân olarak; diðer taraftan da, medeniyetler-arasý çatýþma söyleminin artýk yaþadýðýmýz dünyanýn “doðal bir
niteliði” olarak kabul edildiði bir dönemde, “Ýslam-modernite, Ýslamdemokrasi ve Ýslam-serbest pazar beraberliðini” simgeleyen bir “örnek
ya da model ülke” olarak Türkiye, kimlik-vatandaþlýk iliþkisinin karmaþýk ve çok-boyutlu yapýsýný örnekleyen ülkelerin baþýnda gelmektedir.
Gerçekten de, Türkiye modernleþmesinin, Türkiye siyasetinin, ve Türkiye parlamenter demokrasi deneyiminin son on yýllarýný kimlik sorusuna gönderim yapmadan anlamak ve çözümlemek mümkün deðildir.
Özellikle etnik ve dinsel kimliðin siyasallaþma süreci, kendisini Türkiye’de 1980’lerden, özellikle 1990’lardan bugüne yaþanan deðiþim ve
dönüþüm sürecinin temel gönderim noktalarýndan birisi yapmýþtýr. Etnik kimlik baðlamýnda “Kürt sorunu”, dinsel kimlik baðlamýnda “Ýslami kimliðin yeniden canlanma süreci”, Türkiye’nin deðiþimi ve dönüþümünün temel belirleyici niteliklerinin baþýnda gelmektedirler (Aydýn:2005 ve Keyman ve Öniþ:2007). Her iki süreç de kimlik-temelli ta-
7) Bu sürecin ayrýntýlý bir anlatýmý ve çözümlemesi için, bkz. E.F. Keyman ve Z. Öniþ, Turkish Politics in a
Changing World: Global Dynamics, Domestic Transformations, Bölüm:II.
138
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
lepleri ve çatýþmalarý içermektedir; her iki süreç de son kertede “tanýnma siyasetini” içermektedir; her iki süreç de Türkiye’de devlet-merkezci yukarýdan aþaðýya modernleþme tarzýnýn ve homojen ulusal kimlik
anlayýþýnýn eleþtirisini içermektedirler.8
Bu benzerlik noktalarý yenilerini de ekleyebiliriz; ama esas önemli
olan, bu benzerlikler içinde, bu kimliklerin siyasallaþma süreçlerinin
içerdiði önemli farklýlaþmalardýr. Kürt sorunu siyasallaþma süreci
içinde sadece grup-temelli kültürel hak ve özgürlük talebi olarak hareket etmemiþ, ayný zamanda, kendisinin bugün çözümsüzlük noktasýna gelmesine neden olan etnik þiddet, terör ve hukuk-dýþý baskýþiddet uygulamalarýný içermiþtir. Diðer taraftan Ýslami kimliðin yeniden canlanma süreciyse, laiklik ekseninde siyasal ve toplumsal gerginliklere, ayný zamanda askeri muhtýra yoluyla yaratýlan siyasal rejim
krizlerine yol açmakla birlikte, özünde siyasi, ekonomik ve kültürel
bir baþarý öyküsünü anlatmaktadýr. Yaþanan tüm gerilimlere raðmen,
1994’den bugüne Ýslami kimliðin siyasallaþma süreci, genel seçimlerde ve yerel seçimlerde sürekli baþarý olmuþ, 2002’den bugüne de
AKP’nin parlamento çoðunluðuna sahip tek parti iktidarýyla Türkiye’yi yönetmesine sahne olmuþtur. Yine 1990’lar da Ýslami kimlik
ekonomik bir aktör olarak serbest pazar ile dinsel/geleneksel deðerlerin eklemlenmesine dayalý bir ekonomik zenginleþme ve kalkýnma
modelini yaþama geçirmiþtir. Benzer olarak, kültürel düzeyde, Ýslami
kimlik modernleþme sürecinin deðiþimine içsel ve bu deðiþimin belirleyici bir unsuru olarak hareket etmiþtir. Tüm bu boyutlar içinde, Ýslami kimlik bir taraftan kendisi deðiþirken, diðer taraftan da Türkiye siyasetinin temel aktörlerinden biri, dahasý Türkiye’nin yönetimini üstlenmiþ siyasi aktör konumunda hareket etmektedir. Bu iki ana kimlik
ekseninin yaný sýra, Türkiye’nin son yýllardaki deðiþim ve dönüþüm
sürecine, kadýn kimliði-temelli talepler, Aleviler ve gayri-Müslim
azýnlýklar örneklerinde gördüðümüz gibi, dinsel kimlik-temelli ve
dinsel azýnlýklar-temelli kimlik talepleri, ve gençlik de damgasýný vur-
8) Kürt sorunu ile Ýslami kimliðin yükseliþi arasýndaki farklarý deðerlendirdiðim çalýþmam, E. F. Keyman,
Türkiye’de Kürt sorunu ve Demokratik Çözüm Olasýlýðý, Birikim, sayý: 209, 2006.
139
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
muþtur. Tüm bu kimlik gönderim noktalarý içinde, kimlik-temelli taleplerin ve çatýþmalarýn, bugünün Türkiye’sinde hem siyasi alanda,
hem de kamusal ve akademik söylem içinde önemli bir tartýþma noktasý olduðunu görüyoruz.
TÜRKÝYE’DE SÝYASAL ALANIN KRÝZÝ
1980’lerden, özellikle 1990’lardan bugüne yaþadýðýmýz bu deðiþim
ve dönüþüm sürecinin belki de en önemli sonucu devlet-toplum, siyaset-toplum ve devlet-siyaset alanlarýnda yaþanan “siyasal alanýn krizi”
oldu. Bu kriz kendisini yönetim, meþruiyet ve temsil boyutlarý içinde
gösterdi ve aþaðýda sýralayacaðýmýz sorunlarý üretti:
1. Birincisi, bu alanýn temel aktörleri olan merkez sað ve merkez sol
partilerinin parçalanmalarý, giderek toplumsal desteklerini kaybetmeleri, ve siyasal alanlarýndaki güçlü konumlarýný terk edip bu yeri ve konumu merkez-dýþý ya da çevre olarak görülen ve algýlanan parti ve ideolojilere býrakmalarý;
2. Ýkincisi, 1980’den bugüne siyasi partilerin demokrasi ve toplum
yönetimi anlayýþý yönetebilme kapasitesi düþük bir demokrasi yaratmýþtýr.9 Yönetemeyen demokrasi, demokrasiye siyasi ve normatif baðlýlýklarý olmayan siyasi aktörlerin, (siyasi partiler ve liderlerin) demokrasiyi, toplumdan kopuk olarak kendi aralarýnda oynadýklarý siyaset oyununda kendi oylarýný, rant oranlarýný ve iktidarlarýný arttýrmak için bir
araç olarak görmeleri sonucunda ortaya çýkmaktadýr. Türkiye’de toplumdan kopuk, siyasi oy, rant ve iktidar maksimizasyonu temelinde
oynanan siyaset oyununda, siyasi aktörler siyaseti, toplumsal sorunlara
çözüm bulma temelinde görmemektedirler. Aksine ister iktidar olsun,
isterse muhalefet partileri, bu aktörler için siyaset, (a) kendi partilerini
ve parti sistemini denetleyerek, (b) siyasi alan içinde kendi siyasi etki
kapasitelerini arttýrmaya çalýþarak, ve (c) toplum içinde korkular ve endiþeler yaratarak, kendileri ve partileri için “ekonomik rant, siyasi ne9) Yönetemeyen demokrasi kavramý için bkz. J. Grugel, Democratization, Palgrave, New York, 2002.
140
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
ma, oy ve güç kazanýmý için oynan bir oyun”dur. Bu baðlamda da, demokrasiye siyasi ve normatif baðlýlýklarý olmayan bu aktörlerin elinde
demokrasi iþlevsizleþtirilmekte, siyasi aktörlerin kendi çýkarlarýný arttýrmada kullandýklarý bir araca dönüþmektedir. Bu anlamda Türkiye’de
çok-partili demokratik sistemden konuþurken, iþlevsizleþtirilmiþ ve yönetme kapasitesi çok düþük bir demokrasiden, dolayýsýyla yönetemeyen demokrasiden konuþuyoruz, ve bu temelde de siyasi alanýn krizi ve
toplumdan kopukluðu ortaya çýkýyor;
3. Üçüncüsü, bu dönem içinde, siyasi partilerin toplum içinde ciddi
bir güven sorunu yaþamalarý ve güven sýralamasýnda son sýraya düþmüþ kurumlara dönüþmeleridir.10 Toplumun büyük bir çoðunluðu siyaseti, sonuçlarý ve hareket tarzý olarak, “siyasi rant ve ekonomik nema
kazanmak” temelinde bir etkinlik olarak algýlamaktadýr (Kalaycýoðlu:
2007 ve Sunar: 2005). Bu temelde de, toplum içinde siyasete, etik ve
ahlaki kod ve davranýþlardan hýzla sapma gösteren, ve yolsuzluk, rüþvet
ve hukuk-dýþý uygulamalara kolaylýkla sapabilen bir kurum ya da bir
meslek olarak yaklaþýlmaktadýr. Bu algýlama ve yaklaþýmda, siyaset ve
siyasi alan üzerine duyulan toplumsal güvensizliði ciddi boyutlara yükseltmektedir. Bu baðlamda da, 1980’den bu yana siyasi alanýn karþý
karþýya kaldýðý kriz ve çýkmaz, bu alana toplum içinden duyulan ve giderek yaygýnlaþan “güvensizlik” sorununu da içermektedir;
4. Tüm bu sorunlarýn yaný sýra, siyasal alanýn son yýllarda yaþadýðý
önemli bir dönüþümün de altýný çizmeliyiz: Ýslami kimliðin yeniden
canlanma sürecinin seçim baþarýlarý, ve merkez sað’ýn yeni, tek ve en
güçlü aktörü konumuna gelmesi. Refah Partisi’nin (RP) 1994 yerel seçimleri ve 1995 genel seçimlerinde baþarýsýyla baþlayan, ve 2002 genel
seçimlerinde, 2004 yerel seçimlerinde ve 2007 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkýnma Partisi’nin (AK Parti) çoðunluk hükümeti kurmasýyla ve
genel oylarýn %47’sine yakýn bir oranýný kazanmasýyla devam eden bu
baþarý, merkez sað ve merkez sol partilerin çöküþ dönemine paralel ola-
10) Siyasi partilerin güven sorunu için çok önemli bir açözümleme için bkz. Ý. Sunar, State, Society and
Democracy in Turkey, bahçeþehir Üniversitesi, Ýstanbul, 2004.
141
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
rak, kimlik-temelli siyaset anlayýþýndan gelen bir partinin yeni bir merkez partisi olma sürecini de niteliyor, ve siyasal alanýn aktör, söylem ve
siyaset yapma anlayýþýnda boyutlarý içinde geçirmeye baþladýðý ciddi bir
dönüþümü de simgeliyor. Bu baðlamda, merkez sað ve merkez sol partilerin, güven sorunu, toplumsal sorunlara çözüm bulmada yaþadýklarý
kapasite eksiklikleri ve liderlik sultasý gibi sorunlarý sonucu giderek zayýflamalarýna ek olarak, 1994-2007 yýllarý arasýnda yaþanan Ýslami kimliðin yeniden canlanma sürecinin siyasal boyutunun ürettiði, ve genel ve
yerel seçimlerde yaþanan bu baþarýnýn, ve daha da önemlisi, bu baþarýnýn ayný zamanda ürettiði “kimlik-temelli bir hareketin merkeze yerleþerek siyasal alaný dönüþtürme kapasitesi”nin de altýný çizmeliyiz; 11
5. Fakat bununla birlikte, AK Parti’nin bu konumu, son yýllarda, siyasete siyaset-dýþý mekanizmalarla müdahale etme, bu partiye (ayný
zamanda, diðer kimlik-temelli siyasetin ürünü olan Demokratik Toplum Partisi’ne) karþý parti kapatma davasýnýn açýlmasý, baþörtü sorunu
çözüm tartýþmalarý içinde derinleþen siyasal ve toplumsal kutuplaþma,
kurumlar-arasý çatýþma v.b. sorunlarý da beraberinde getirdi. AB ile tam
üyelik müzakere süreci yaþayan Türkiye’de, masum insanlarýn öldürülmesinden parti kapatma davalarýna, ciddi bir siyasi çýkmaz yaþanmaya
baþlandý.
Bu somut geliþmelerin yaný sýra, yukarýda vurguladýðýmýz gibi, “siyasetin güvenlikleþtirilmesi”, “siyasetin pazarlaþtýrýlmasý” ve “kamusal
tartýþmanýn gerilemesi” sorunlarý da siyasal alanýn krize girmesine katký verdiler. Þüphesiz ki, Türkiye’de güvenlik ve rejim temelinde sorunlar yaþýyoruz ve bu sorunlar uzun dönemli, kalýcý ve toplum tarafýndan
desteklenmiþ çözümler gerektiren ciddi ve reel sorunlardýr. Fakat, siyasetin güvenlikleþtirilmesi sorunu, siyasi partilerin bu sorunlarý çok-boyutlu yapýlarý ve kaynaklarý içinde çözümlemek ve bu sorunlara çözüm
üretmek yerine, bu çözümü, asker ve yargý bürokrasisi gibi siyaset-dýþý
alana ve aktörlere býrakmalarý sonucunda ortaya çýkýyor. Ayný zamanda, güvenlikleþtirme süreci, siyasetin odaðýna devlet ve rejim güvenliði
11) Ki, Ýslami kimliðin bu baþarýsýný ve dönüþtürme kapasitesini anlamak, Türkiye modernleþme tarihini
süreklilik-kýrýlma iliþkisinden daha çok, deðiþim-dönüþüm süreci temelinde çözümlemeyi gerekli kýlmaktadýr.
142
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
sorunu yerleþtirerek, hem diðer önemli ekonomik, siyasal ve kültürel
sorunlarýn siyasal alanda geri plana atýlmasý, hem de güvenlik adýna
demokratik hak ve özgürlüklerin kýsýtlanmasý sorununu da içeriyor.
Böylece de, siyasetin güvenlikleþtirilmesinin Türkiye’de demokrasinin
derinleþmesi önünde bir engel ve risk öðesi oluþturduðunu gözlemliyoruz. Gerek 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi yaþadýðýmýz süreç,
gerekse de bu seçimlerden sonra AK Parti’ye karþý açýlan kapatma davasý bize siyasetin güvenlikleþtirilmesi sürecinin ve olgusunun açýklayýcý
örneklerini sunuyorlar.
Siyasetin güvenlikleþtirilmesi yoluyla demokrasinin içinin boþaltýlmasý, Türkiye’de demokrasinin yüz yüze bulunduðu tehlikenin tek
kaynaðý deðil. Bu tehlikenin daha önce, 1980’lerde baþlayarak yaygýnlaþan, derinleþen ve hýzlanan neoliberal küreselleþme süreçlerinin daha
da belirgin kýldýðý, “siyasetin pazarlaþtýrýlmasý” süreciyle baþladýðýný biliyoruz. Siyasetin pazarlaþtýrýlmasý, siyaset yapma zihniyet ve eyleminin serbest pazar olgusu ve deðerlerine, özellikle de bireycilik ve “para
sahibi olmanýn bireysel, statü-temelli konumsal ve siyasal güç saðlayacaðý” düþüncelerine indirgenmesi anlamýna geliyor. Bu temelde de,
devletin ekonomik olarak küçültülmesi ve bireyciliðin güçlendirilmesinin siyasette verimlilik ve etkililik yaratacaðý düþüncesi siyasete hakim
kýlýnmaya çalýþýlýyor. Fakat, demokratik normlara ve sosyal adalet ilkelerine baðlý olmadan, “serbest pazarýn güçlendirilmesi toplumsal sorunlarýn çözümünün ön-koþuludur” saptamasý temelinde hareket etmek, bir taraftan siyaseti pazar olgusuna indirgerken, diðer taraftan da,
hem yolsuzluk, rüþvet, kayýrmacýlýk ve hukuksuzluk gibi sorunlarý ortaya çýkartýrken, hem de hukukun üstünlüðü, insani kalkýnma, sosyal
adalet, dayanýþma, özgürlük, katýlým v.b. demokratik normlarýn sürekli
ertelenmesi sorunu yaratýyor. Böylece de, bir taraftan Türkiye’de toplumsal yaþam içinde “parasý olan güçlüdür” mantýðý yaygýnlaþýrken,
diðer taraftan da, ekonomik olarak büyürken, yoksulluktan insani kalkýnma eksikliðine ciddi bir sosyal adalet sorunu yaþayan bir Türkiye
gerçeðiyle karþý karþýya kalýyoruz. Sonuçta da, demokratik normlarýn
içi, siyasetin pazarlaþtýrýlmasý yoluyla verimlilik ve etkinlik kazanmasý
adýna boþaltýlýyor.
143
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
Türkiye’de siyasetin “güvenlikleþtirilmesi” ve “pazarlaþtýrýlmasý” olgularý kadar demokrasiyi tehlikeye sokan bir geliþme de, 1980’lerden
bugüne tüketimin ve eðlence kültürünün kamusal tartýþmaya karþý giderek artan gücü oldu. Bu yýllar içinde ve bugün, bir taraftan “para kazanmak=güç elde etmek” denklemine, diðer taraftan da, tüketim ve
eðlence kültürüne mahkûm olmuþ, bu temelde de ciddi bir “kültürel
yozlaþma” sorunu yaþayan bir Türkiye gerçeðiyle karþý karþýyayýz. Bu
sorun Türkiye’de, hem toplumsal yaþam içinde kamusal tartýþmanýn,
kamu yararýnýn ve kamusal alanýn öneminin giderek azalmasý biçiminde, hem de okumayan, eleþtirel düþünmeyen, toplumsal sorunlarýn çözümüne katký vermeyen, hatta bu sorunlarla ilgilenmeyen, buna karþýn
tüketim ve eðlenme istenci yüksek bir aþýrý bireyci bir benlik anlayýþýnýn
ortaya çýkmasý biçimlerinde tezahür ediyor. Sonuçla, kamusal tartýþmanýn gerilemesi, kültürel yozlaþmanýn ilerlemesi, toplumsal sorunlara ilgisizliðin yaygýnlaþmasý, ve bu geliþimlerin görsel ve yazýlý iletiþim aygýtlarý tarafýndan desteklenmesi de, Türkiye’de demokratik bir toplum
ve kültür yerine, toplumsal yaþamýn bireycilik/cemaatçilik ekseninde
parçalanmasý ya da örgütlenmesi olgusunu yaratýyor, ki bu da demokrasinin içinin boþaltýlmasý anlamýna geliyor.
DEMOKRASÝNÝN ÝKÝLEMÝ VE KATILIMCI-MÜZAKERECÝ
DEMOKRASÝ GEREKLÝLÝÐÝ
Tüm bu tezahürler, siyasi alanýn meþruiyet, temsiliyet ve yönetebilirlik krizini, ve ayný zamanda demokrasinin araçsallaþtýrýlmasý ve içinin
boþaltýlmasýný ortaya çýkartan bu nedenler bizi demokrasiyi yeniden tanýmlama ve bu taným içinde güçlendirme gereksinimine götürüyor.
Demokrasi araçsallaþtýrýlmasý içinde, demos ile yönetim arasýndaki
uçurum ve güven sorunu oluþuyor; egemenlik demos’tan alýnarak siyaseti iþlevsizleþtiren siyasi partiler, devlet seçkinleri ve küresel aktörler
arasý çýkar iliþkilerine býrakýlýyor; iyi toplum ve katýlým temelinde yaratýlmasý gereken toplumsal uzlaþma yerine demos siyasal ve toplumsal
kutuplaþma tarafýndan þekillenmeye baþlýyor. Tüm aktörlerin demokrasiden konuþtuklarý ve dünya siyaseti içinde siyasal sistem olarak de144
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
mokrasinin küreselleþtiði an, ayný zamanda da demokrasinin ciddi tehlikelerle karþý karþýya kaldýðý an oluyor.
Bu nedenle de, bugün yaþadýðýmýz sorunlarýn özünde, demokrasi
ikilemi sorunu yatýyor. Türkiye bugün, bu anlamda da, ciddi bir demokrasi eksiði yaþayan bir ülkedir. Bu çalýþmada açýmlamaya çalýþtýðým
gibi, Türkiye’nin demokrasi olarak nitelenmesi, bu eksiðin çözümüne
baðlý; bu çözümün kaynaðý da, demokrasiye geçiþ sürecini tamamlamakta olan bir ülke olarak Türkiye’de demokrasinin yerleþikleþtirilmesi
ve derinleþtirilmesinde yatýyor. Ancak toplumsal yaþamda yerleþikleþtirilmiþ ve derinleþtirilmiþ bir demokrasi anlayýþýnýn tüm aktörler tarafýndan içselleþtirilmesiyle;
1. Türkiye’de ekonomiden teröre, siyasi alana siyaset dýþý müdahalelerden günlük yaþam þiddetine, kültürel kimlik-taleplerinin tanýnma
taleplerinden bireysel hak ve özgürlüklerin geniþletilmesine kadar uzanan yaþadýðýmýz toplumsal sorunlara uzun-dönemli ve kalýcý çözümler
bulunabilir;
2. Devlet-toplum/birey iliþkilerinde ve farklý kimlikler arasý ve içi
iliþkilerde her türlü þiddet, dýþlama ve ötekileþtirme giriþimlerine karþý,
güçlü ve “sürdürülebilir toplumsal güven” inþa edilebilir;
3. Devlet-siyaset iliþkilerinde, hem kurumlar-arasý iletiþim ve eþ-güdüm, hem de kurumlarýn demokrasiyi içselleþtirerek, kendi alanlarýnda
iyi ve adaletli toplum yönetimine katký vermeyi birincil görev olarak
görmeleri saðlanýr;
4. Siyasi partilerin popülist ve müþteri-aðýrlýklý siyaset yapma zihniyetleriyle demokrasiyi araçsallaþtýrma ve iþlevsizleþtirme eðilimlerine
karþý çýkýlabilir, ve böylece oy veren seçmenlerin seçtikleri partilerin
Türkiye’yi iyi yönetecekleri üzerine güveni oluþturulabilir;
5. Toplum yönetiminde toplumsal uzlaþma, karar alma süreçlerine
yürütmenin yaný sýra ilgili aktörlerin “katýlýmý” ya da kararýn sonuçlarý145
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
nýn tekil çýkar deðil, aksine “kamusal yarar” olmasý temelinde gerçekleþtirilir; ve
6. Siyasi, ekonomik ve kültürel yaþam alanlarýnda istikrar ve geleceðe güvenle bakma olasýlýðý güçlendirilir.
Bu noktalarýn ýþýðýnda söyleyebiliriz ki, demokrasinin toplumsal yaþamda yerleþikleþmesi ve derinleþmesi, böylece de tüm aktörler tarafýndan “oyunun tek ve belirleyici kuralý olarak kabul edilmesi”yle geleceðe
güvenle bakan, iyi ve adaletli yönetilen ve demokratik bir Türkiye olasýlýðý, ütopik ya da optimist bir niyet olmaktan çýkýp, “gerçekleþebilir bir
olasýlýða” dönüþebilir.
Bu demokrasi anlayýþýna, “katýlýmcý ve müzakereci demokrasi” diyoruz. Katýlýmcý ve müzakereci demokrasi, Tilly’nin ve Benhabib’in
vurguladýðý gibi, bugünün çoðulcu, çok-kültürlü ve küreselleþeme süreçleriyle karmaþýklaþan toplumsal yaþamýna uygun demokrasi anlayýþýdýr. Katýlýmcý ve müzakereci demokrasi, temsili demokrasinin siyasi
partiler ve yasama-yürütme-yargý arasýnda güçler ayrýlýðýna ve kurumsal eþ-güdüme dayalý iþleyiþ tarzýný kendine baþlangýç alan, ama bu yapýyý karar alma süreçlerini katýlýma açarak ve toplumsal taleplere ve sorunlara demokratik müzakere yoluyla çözüm arayarak geniþleten bir
toplum yönetimi anlayýþýdýr (Tilly: 2007, Benhabib: 2004, Axtman: 2007,
O’Flylnn: 2006, Dahl: 1998, Keyman: 2007).
Türkiye’nin demokrasisini toplumsal yaþamýnda yerleþikleþtirmesi
ve derinleþtirmesi de, katýlýmcý ve müzakereci demokrasi yoluyla olacaktýr. Gerek Türkiye-AB tam üyelik müzakerelerinin baþlamasý süreci
içinde Kopenhag siyasi kriterlerini karþýlamak temelinde yapýlan siyasi
ve anayasal reform giriþimleri, gerekse de eðitimden, çevreye ve insan
haklarýnýn korunmasýna kadar geniþ bir alanda hareket eden sivil toplum etkinlikleri ve sosyal hareketler katýlýmcý ve müzakereci demokrasinin yaþama geçmesi için önemli bir baþlangýç noktasýný oluþturmaktadýrlar. Bu geliþimler temsili demokrasinin katýlým ve müzakereci demokrasi yoluyla yeniden-yapýlanmasý için uygun bir altyapý saðlamýþ146
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
lardýr. Bugün yapýlmasý gereken, bu altyapýyý ciddiye alarak, demokrasinin, bir “siyasal sistem”, bir “siyasal kültür”, ve bir “toplumsal sorunlara çözüm bulma yöntemi ve pratiði” olarak toplumsal yaþamda yerleþikleþmesi ve derinleþmesi için gerekli adýmlarý atmak; dolayýsýyla, demokrasiye katýlýmcý ve müzakereci bir nitelik kazandýrmaktýr.
Katýlýmcý ve müzakereci demokrasi anlayýþýyla, Türkiye’de siyasetin
güvenlikleþtirilmesi, pazarlaþtýrýlmasý ve kamusal tartýþmanýn zayýflamasý sorunlarýna da karþý koyabilir, siyaseti bugün içinde bulunduðu
çýkmazdan çýkartabilir, ve siyaseti toplumsal sorunlara çözüm bulma,
Türkiye’yi AB tam üyelik müzakere sürecinde güçlü aktör konumuna
getirme; ve Türkiye’yi küreselleþme süreçlerinin etkilerine iyi hazýrlama
eylem ve etkinliðine dönüþtürebiliriz. Bu demokrasi anlayýþý, ayný zamanda, Kürt sorununda demokratik ve kalýcý çözüm bulma sürecinin;
parti kapatmalarýna karþý parlamenter sistemi güçlendirme giriþiminin;
baþ örtüsü sorununda yaþadýðýmýz “dinsel haklar ve özgürlükler alanýnýn nasýl geniþletebiliriz?” sorusuna yanýtýn; ve yoksulluk, yoksunluk,
iþsizlik, dýþlanma ve eþitsizlik eksenlerinde hareket eden sosyal adalet
sorunlarýna çözüm sürecinin de baþarýlý olma kýstasýdýr. Ama her þeyden önce, katýlýmcý ve müzakereci demokrasi, Türkiye’de, “halk tarafýndan yönetim” ve “halk egemenliði” kavramlarýnýn, bir norm, bir pratik olarak yaþama geçme olasýlýðýdýr. Demokrasiyi koruma, katýlýmcý ve
müzakereci demokrasi anlayýþýyla içinin doldurulmayla gerçekleþebilir;
ki, bu da, Türkiye’nin demokrasi olmasýnýn da ön-koþuludur. Bugünün
dünyasý gibi, bugünün Türkiye’sini de anlamak ve yönetmek için “yeni
bir paradigma”ya gereksinimiz var (Touraine:2008). Katýlýmcý ve müzakereci demokrasi bu paradigmanýn bugünkü tanýmýdýr.
Kaynakça
An-Na’im, A. (2008) Islam and the Secular State, Cambridge, Harvard University Pres.
Axtman, R. (2007) Democracy, Edinburgh: Edinburgh University
Press.
147
Küreselleþen Dünyada Türkiye ve Demokratikleþme: Süreçler, Sorunlar, Aktörler
Aydýn, Z. (2005) The Political Economy of Turkey, London,:Pluto.
Benhabib, S. (2004) The Rights of Others, Cambridge: Cambridge
University Press.
Berlin , I. (1969) Four Essays on Liberty, Oxford: Oxford University
Press.
Dahl, R.A. (1998) On Democracy, New Haven: Yale University
Press.
Goodhart, M. (2005) Democracy as Human Rights, London: Poutledge.
Habermas, J. (1998) The Inclusion of the Other, Cambridge, MIT.
Kadýoðlu, A. ve Keyman, E.F. (der) (2009) Symbiotic Antagonisms:
Competing Nationalisms in Turkey, Utah: Utah University Press.
Kalaycýoðlu, E. (2001) Turkish Dynamics, New York: Palgrave.
Keyman, E.F. (2001) Türkiye ve Radikal Demokrasi, Alfa: Ýstanbul.
Keyman, E.F. (2008) Türkiye’nin Ýyi Yönetimi, Ýstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayýnlarý.
Keyman, E.F. (2006) Deðiþen Dünya, Dönüþen Türkiye, Ýstanbul:
Bilgi Üniversitesi Yayýnlarý.
Keyman, E.F. ve Ýçduygu, A. (der) (2005) Citizenship in a Global
World: European Questions, Turkish Experiences, London:Routledge.
Keyman, E.F ve Öniþ, Z. (2005) Turkish Politics in a Changing
World, Ýstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayýnlarý.
148
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
Krieger, J. (der) (2006) Globalization and State Power: a reader,
New York: Pearson.
Kymlicka, W. (1995) Multicultural Citizenship, Oxford: Oxford University Press.
O’Flynn, I. (2006) Deliberative Democracy and Divided Societies,
Edinburgh: Edinburgh University Press.
Özbudun, E. (2000) Contemporary Turkish Politics, Boulder: Lynee
Reinner.
Sunar, I. (2005) State, Society and Democracy in Turkey, Ýstanbul:
Bahçeþehir University Publication.
Tilly, C. (2007) Democracy, Cambridge: Cambridge University
Press.
Touraine, A. (2008) yeni bir paradigma, Ýstanbul, YKY.
Üstel, F. Makbul Vatandaþýn Peþinde, Ýstanbul: Ýletiþim.
Young, I. (2000) Inclusion and Democracy, Oxford: Oxford University Press.
149
150
TÜRKÝYE’DE
BAÐIMSIZLIK VE
MÝLLÝYETÇÝLÝK
ANLAYIÞI
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN
151
TÜRKÝYE’DE BAÐIMSIZLIK VE
MÝLLÝYETÇÝLÝK ANLAYIÞI
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN
Ýnsanlarýn bir arada yaþamalarý insanlýk tarihi kadar eski olsa da, bu
bir arada yaþama her zaman ulus þeklinde olmamýþtýr. Ýnsanlar, farklý
dönemlerde kabile veya dini cemaatler gibi toplumsal birimler içinde
hayatlarýný sürdürmüþler ve bir gruba ait olma duygusunu farklý þekillerde yaþamýþlardýr. Kapitalizmin geliþmesine koþut olarak ortaya çýkan
ulus, biz duygusunun yaþandýðý en çaðdaþ toplumsal birimdir.
Ulusun tarihsel bir birikimin sonucu olduðu söylenebilir; çünkü sadece etnik kökeni, dili, dini veya kültürü temel alarak ulusu tanýmlamak mümkün deðildir. Bunun nedeni, hiç þüphesiz, soyutlanmýþ bir
halkýn bile bir ýrklar harmaný olmasýndan; ayný etnik grup üyelerinin
farklý devletler çatýsý altýnda yaþamasýndan; ayný dilin farklý uluslar tarafýndan konuþulmasýndan veya ayný devlette farklý diller konuþulmasýndan; farklý uluslarýn ayný dini paylaþmasýndan veya ayný devlet çatýsý altýnda farklý dinlere mensup insanlarýn yaþamasýndan ve kültürü tanýmlamanýn güçlüðünden kaynaklanmaktadýr. Bu nedenle, ulusun doðal
bir olgu olduðu görüþünü savunmak mümkün deðildir. Bir ulusun üyesi olma halinin insanlýk tarihi kadar eski olduðuna dair inanç veya ulusun insanlarý sýnýflandýrmanýn doðal bir yolu olduðu fikri, bilimsel olarak savunulamaz.
Günümüz dünyasý, siyasi anlamda, Fransýz ve Amerikan Devrimlerinin bir sonucu olarak ortaya çýkan ve zaman içinde tüm dünyaya yayýlan ulus-devletlerden oluþmaktadýr. Avrupa’da ortaya çýkan ilk ulusdevletlere baktýðýmýzda iki farklý model dikkati çekmektedir. Birinci
model, toprak ve yurttaþlýk temelli bir modeldir ve ulusu sýnýrlarý belirli
bir toprak üzerinde, var olan yasalara uygun yaþayan siyasi bir cemaat
olarak görür. Ýkinci modelde ise ortak köken, soy ve kültürel özellikler
bir ulusun var olmasýný saðlayan unsurlar olarak karþýmýza çýkar.
152
Milliyetçilik ise ulus-devletin geliþmesine koþut olarak geliþmiþ; aslýnda eski bir geçmiþi olmayan, 19. ve 20. yüzyýlýn temel ideolojilerinden biridir. Dolayýsýyla, yeni bir siyasal olgudur. Siyasal bir olgu olarak
milliyetçiliðe iliþkin iki temel kuramsal yaklaþým vardýr: Biri, sözü edilen
iki ulus-devlet modelinden hareketle ortaya çýkan ve etnik milliyetçiliði
sivik milliyetçilikten ayýran klasik yaklaþým; diðeri ise her milliyetçiliðin
etnik ve sivik unsurlarý içinde barýndýrdýðý görüþünü benimseyen inþacý
yaklaþým. Birinci yaklaþým, genellikle milliyetçilikleri açýklamada ve
özellikle de etnik kimlik, milli kimlik ve milliyetçilik arasýndaki süreklilikleri ve yakýn iliþkiyi anlamamýzda ikinci yaklaþýma kýyasla daha yetersiz kalmaktadýr. Ýkinci yaklaþýmýn var olan ulus-devletlerin yapýsýný
açýklama gücü daha fazladýr.
Ýnþacý yaklaþýmý benimseyerek çeþitli ulus-devlet örneklerini mercek
altýna aldýðýmýzda her ulus-devletin, Türkiye örneðinde olduðu gibi,
içinde barýndýrdýðý ve aslýnda paradoksal gibi görünen bazý etnik ve sivik temelli unsurlarý tespit edebilir; nedenlerini tarihsel koþullarý da
dikkate alarak anlayabilir; böylece çaðýn gereklerini göz önünde bulundurarak geleceðe yönelik bazý önerilerde bulunabiliriz. Diðer bir ifadeyle, iki farklý ulus tanýmý üzerine bina edilen iki farklý ulus-devlet ve milliyetçilik anlayýþý olduðu bir gerçektir. Ancak, her iki modelin de kendi
içinde diðer modele özgü bazý unsurlarý barýndýrdýðýný kabul etmek ve
bu melez yapýnýn farklý derecelerde olmakla birlikte her ulus-devlet için
geçerli olduðunu belirtmek gerekmektedir.
Bu baðlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin, söz konusu iki ulus/ulusdevlet modeli dikkate alýndýðýnda, birinci modeli izlediðini kolaylýkla
ifade edebiliriz. Ancak, bu noktada, Cumhuriyetin kurucularýnýn kurguladýðý model ile bunun pratiðinin birbirinden farklýlaþtýðýna dikkat
çekmek gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluþ aþamasýnda
ulusun tanýmlanma biçimine baktýðýmýzda veya Türk tanýmýnýn nasýl
yapýldýðýný incelediðimizde, ulusun doðal bir olgu olarak tanýmlanmadýðýný ve Türk kavramýnýn da son derece sübjektif (yurttaþlarýn isteðine
baðlý toplumsal bir inþa) bir þekilde toprak temelli olarak tanýmlandýðýný görürüz. Ne var ki, Cumhuriyetin kurucularýnýn benimsemiþ olduðu
153
Türkiye’de Baðýmsýzlýk ve Milliyetçilik Anlayýþý
bu yurttaþlýk odaklý, barýþçý ve bir anlamda çaðdaþ milliyetçilik teorisi
açýsýndan bir dönüm noktasý olarak kabul edebileceðimiz Ernest Renan’ýn sübjektif ulus tanýmýna dayanan milliyetçilik anlayýþý kök salamamýþtýr.
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduðu andan itibaren yurttaþlýða dayalý
toprak temelli bir milliyetçiliði benimsemesine raðmen bazý toplumsal,
siyasal, ekonomik ve uluslararasý dinamikler Cumhuriyetin benimsediði modeli, bir taraftan romantik Alman milliyetçiliðinin etkisi altýnda,
diðer taraftan da çok etnili bir halký ulusal bir kimlik etrafýnda bir araya
getirmek ve ulusal bir bilinç yaratmak için izlenen pragmatik bazý politikalar sonucunda, aslýnda birçok milliyetçilik örneðinde olduðu gibi,
daha melez bir modele; yani etnik temelli bazý unsurlara da alan tanýyan bir modele dönüþtürmüþtür. Burada belirtilmesi gereken önemli bir
husus, her milliyetçiliðin, ister toprak/yurttaþ temelli, ister etnik temelli
olsun, yaygýn bir halk desteðine ve meþruiyete gereksinim duymasýdýr.
Melez milliyetçilikleri bir anlamda kaçýnýlmaz kýlan en temel neden bu
gereksinimdir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin kuruluþundan beri resmen benimsenen
Fransýz usulü yurttaþlýk ve toprak/vatan baðý esasýna dayalý Atatürk
milliyetçiliði, pratikte, bu milliyetçilikle Alman usulü etnik baðý esas
alan milliyetçilik arasýnda sýkýþmýþ, týkanmýþ; bu noktadan bir açýlým yapamamýþ ve bir milli kimlik krizinin yolu açýlmýþtýr. Elbette, Türkiye’de
resmi milliyetçilik, yani Atatürk milliyetçiliði anlayýþý dýþýnda da bazý
milliyetçilik anlayýþlarý geliþmiþ ve bu milliyetçilik anlayýþlarý farklý ulus
ve milli kimlik tanýmlarý yaparak Türk milli kimliði krizini yaratacak koþullarýn oluþmasýnda etkin bir rol oynamýþlardýr. Türk milliyetçiliðindeki týkanýklýðý aþmaya yönelik her türlü teþebbüs, gerek etnik temelli bir
milliyetçiliði benimseyen çevrelerde, gerek Atatürk milliyetçiliðini ve
diðer bazý milliyetçilikleri benimseyen çevrelerde bir tehdit olarak algýlanmýþ ve bu teþebbüslerin önü kýsa zamanda kesilmiþtir.
Yukarýda da belirtildiði gibi, Türkiye’de ortaya çýkan melez model,
Cumhuriyetin kurucularýnýn yapmýþ olduðu siyasi ve hukuki Türklük
154
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN
tanýmýný zedelemiþ ve ona etnik bir anlam yüklemiþtir. Zaman içinde
etnik temelli Türklük tanýmýnýn Türk siyasetinde karþýlýk bulmasý, toplumda Cumhuriyetin kurucularýnýn kök salmasýný istediði toprak temelli sübjektif Türklük tanýmýnýn içselleþtirilmesini engelleyerek, farklý
etnik kökenden ve mezhepten yurttaþlarýn bir kýsmýnýn kendilerini zamanla dýþlanmýþ hissetmelerine neden olmuþtur. Bu durum, ayný zamanda, farklý aidiyetlere ve kimliklere alan tanýmayan bir milli kimlik
anlayýþýnýn geliþmesine neden olmuþtur.
Hiç þüphesiz, etnik ve kültürel türdeþliði inþa eden veya etmeye çalýþan ulus-devlet, bu yolla demokratik ve liberal kurumlarýn oluþmasýný
mümkün kýlacak altyapýyý yaratmýþ ve demokrasinin geliþmesini mümkün kýlmýþtýr. Milliyetçiliðin de bu geliþime önemli bir katkýsý olduðunu
belirtmek gerekmektedir. Ancak, küreselleþmenin neden olduðu toplumsal deðiþimler, geliþen demokrasi ve insan haklarý anlayýþýnýn yarattýðý toplumsal ortam, klasik ulus-devleti var eden homojenleþtirici yaklaþýmý zaman içinde ulus-devleti yýpratan bir unsur haline dönüþtürmüþ ve yeni açýlýmlarý gerekli kýlmýþtýr.
Son yýllarda küreselleþmenin ulus-devleti iki açýdan tehdit ettiði görüþü savunulmaktadýr. Ýlk olarak, bir taraftan merkeziyetçileþme ile Avrupa Birliði gibi ulus üstü örgütlenmelerin yukarýdan ulus-devlet üzerinde bir baský oluþturduðu; diðer taraftan âdemimerkeziyetçiliðin azýnlýk kimlikleri veya etnik kimlikler aracýlýðý ile ulus-devlet üzerinde aþaðýdan bir baský oluþturduðu görüþü savunulmaktadýr. Ýkinci olarak vurgulanan ise çoklu kimliklerin ortaya çýkmasýdýr. Günümüz dünyasýnda
bireyler çok farklý kimlikleri ve aidiyetleri ayný anda yaþamak ve benimsemek durumundadýrlar. Örneðin, kendi milli kimliklerinin yaný sýra
Avrupa Birliði vatandaþlýðý gibi veya daha yerel, etnik, bölgesel, dinsel
bir kimlik gibi birçok kimliði benimsemektedirler.
Farklý kimliklerin, aidiyetlerin ve onlarýn neden olduðu farklý sadakatlerin/baðlýlýklarýn milliyetçiliði etkileyeceðini ve deðiþtireceðini varsayabiliriz. Milliyetçiliðin bu süreçten nasýl etkileneceði, ulus-devletin
söz konusu süreci yönetme biçimine baðlý olacaktýr. Farklý aidiyet, sa155
Türkiye’de Baðýmsýzlýk ve Milliyetçilik Anlayýþý
dakat, baðlýlýklara alan tanýmayan ve bunlarý milli kimlikle her durumda çeliþen kimlikler olarak deðerlendiren bir yaklaþýmýn ulus-devleti
zafiyete uðratma ihtimali yüksektir. O nedenle, bireylerin aidiyetlerinin
çok katmanlý, deðiþken ve karmaþýk olduðu dikkate alýnmalý ve bu aidiyetlerin inþa süreçleri son derece dikkatli bir þekilde irdelenmelidir. Bu
irdeleme, farklý aidiyetlerin dýþlayýcý olmayan bir þekilde kabul edildiði
bir siyasal formun geliþtirilebilmesi açýsýndan son derece büyük bir
önem taþýmaktadýr.
Küreselleþme süreciyle ayný anda geliþen yerelleþme ve bunun neden olduðu kimlik kaymalarý, sosyal bilimciler için önemli araþtýrma
konusu olmuþ ve birçoðu bireylerin çoklu kimlikleri olduðunu ve buna
koþut olarak sadakat, aidiyet ve/veya baðlýlýk duygusunun birçok düzeyde ayný anda yaþanabileceði (yerel, bölgesel, ulusal veya uluslararasý) görüþünü benimsemiþlerdir. Dolayýsýyla, çoklu kimliklerin var olmasý bu kimliklerin her durumda birbiriyle veya milli kimlikle çeliþeceði
anlamýný taþýmamaktadýr. Çoklu kimliklerin birbiriyle çeliþmeksizin var
olabilmesinin ve farklý sadakatlerin ve baðlýlýklarýn olabileceðinin kabulünün, ulus-devletin güçlenmesini saðlayacaðý görüþünü savunabiliriz.
Diðer bir ifadeyle, ulus-devletin karþýlaþtýðý tehditleri dikkate aldýðýmýzda, klasik yapýsý ve özellikleriyle ulus-devletin her tarihsel formasyon
gibi belirli bir olgunluða ulaþtýðýný ve varlýðýný sürdürebilmesi için yeni
bir yapýlanma gerektiði görüþü savunulabilir. Bu noktada üzerinde durulmasý gereken en önemli husus, bu yeni yapýlanmanýn çoklu kimliklere alan tanýyan yeni bir milliyetçilik anlayýþýný gerektirdiðidir.
Türkiye’deki duruma baktýðýmýzda, küreselleþmenin etkileri ve Kürt
meselesinin yarattýðý sorunlar, ülkenin toprak bütünlüðünün, bekasýnýn
ve Türk kimliðinin tehdit altýnda olduðu algýsýna neden olmakta ve dolayýsýyla Türk milliyetçiliðini güçlendirmektedir. Kuzey Irak’ta bir Kürt
devletinin oluþmaya baþlamasý, ABD ve Avrupa ülkelerinin buna verdiði destek, Batý’ya duyulan güven ve baðlýlýðý sarsmýþtýr. Bu durum, Türk
milliyetçiliðinin güçlenmesine ve Batý’dan baðýmsýz bir Türkiye özleminin artmasýna neden olmaktadýr. Baþta Kürt meselesi olmak üzere, çeþitli siyasi konularda izlenen politikalarýn dýþ destekli veya dýþ müdaha156
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN
lelere açýk olduðuna dair yaygýnlaþan algý, toplumun bazý kesimlerinde
Türkiye’nin baðýmsýzlýðýnýn ve toprak bütünlüðünün tehdit altýnda olduðu kanaatini güçlendirmekte ve adeta yeni bir ‘Sevr sendromu’nun
geliþmesine neden olarak Batý ve AB karþýtý bir nitelik kazanabilmektedir. Bu anlamda bir Batý karþýtlýðý, Batýlý ülkelerin iþgaline karþý bir baðýmsýzlýk savaþý vermiþ; tam baðýmsýzlýk ilkesini þiar edinmiþ ve bunun
gerçekleþmemesi halinde ölümü tercih ettiðini açýkça belirtmiþ olan
Cumhuriyetin kurucularýnýn felsefesiyle çeliþmektedir. Onlar, Batý karþýtlýðý yerine, Batý medeniyetine ulaþmayý ve hatta geçmeyi hedef olarak
belirlerken Batý ile iliþkilerini geliþtirme yolunu seçmiþlerdir.
Yukarýda belirtilen söz konusu Batý karþýtý çevrelerin baðýmsýzlýk anlayýþý konusunda da bir açýlým yapmalarý gerektiði görüþü savunulabilir.
Günümüz dünyasýnda herhangi bir ülkenin kendisini küresel sistemden izole eden bir baðýmsýzlýk anlayýþý benimsemesi mümkün deðildir.
Bu, sadece ekonomik açýdan deðil, siyasi ve kültürel açýdan da mümkün deðildir. Batý’nýn ürünü olan ve zaman içinde insanlýðýn benimsediði ve özlem duyduðu hukuk devleti, demokrasi, özgürlük, insan haklarý gibi evrensel bazý deðerlerin Batý toplumlarýnda büyük ölçüde kök
salmýþ olduðunu görmekteyiz. Batýlý ülkelerde, çeþitli sorunlara raðmen
bu deðerlerin ulus-devletin veya ulus üstü oluþumlarýn geliþimi ve evriliþinden baðýmsýz olarak var olmaya devam edeceði görüþü savunulabilir. Esas sorun, bu deðerlerin yeterince kök salmadýðý, demokratikleþme
sürecinin farklý noktalarýnda yer alan ülkeler için geçerlidir. Bu nedenle,
Türkiye de demokratikleþme yolunda ilerlerken, bu evrensel deðerleri
üretmiþ Batý’dan uzaklaþmayarak, Batý’yý basitçe taklit etmeden kendi
insanlarýnýn gereksinimlerine yanýt verecek bir ulus-devlet modelini ve
baðýmsýzlýk anlayýþýný, Cumhuriyetin kurucularýnýn kurguladýðý model
ýþýðýnda, onlarýn Batý’yý algýlama biçimlerini göz önünde bulundurarak
ve evrensel deðerleri temel alarak hayata geçirmelidir.
Ulus-devletin tehdit altýnda olduðu düþüncesi milliyetçiliði güçlendirmekte ve Cumhuriyetin yurttaþlýk esasýna dayalý özelliklerini daha
da zayýflatarak bireyi etnik temelli kolektif bir kimliði benimsemeye
teþvik etmekte ve farklý aidiyetlere alan tanýmamaktadýr. Bu durum,
157
Türkiye’de Baðýmsýzlýk ve Milliyetçilik Anlayýþý
farklý kimliklerin ve milliyetçiliklerin de güçlenmesine neden olmakta
ve Türkiye’deki milliyetçilik anlayýþýndaki týkanýklýðýn aþýlmasýný engelleyerek Türkiye’yi bir milli kimlik krizi ile karþý karþýya býrakmaktadýr.
Cumhuriyetin kurucularýnýn kurguladýklarý milli kimlikten zaman içinde uzaklaþýlmasý ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaþlarýný bir arada tutan
temel ortak deðerlerin erozyona uðramasý nedeniyle ortaya çýkan milli
kimlik krizinin, özellikle de bir devleti var eden kurumlarýn yýpratýlmasý
ile giderek Türkiye’nin bütünlüðünü tehdit edecek boyutlara ulaþtýðý
iddia edilebilir. Bu çerçevede, kamu yararý ve ulusal çýkar gibi kavramlarýn, özellikle 1980’lerden itibaren anlam ve deðerini yitirdiðini ve hatta yanlýþ anlaþýldýðýný vurgulamak gerekmektedir. Bu kavramlarýn uðradýklarý erozyon, ulus-devleti ve bireyleri bir arada tutan deðerleri yýpratarak milli kimlik krizini derinleþtirmektedir.
Türkiye’nin milliyetçilik anlayýþýnda yukarýda belirtilenler ýþýðýnda
bir açýlým yapamamasý halinde toprak bütünlüðünün korunmasýnýn giderek zorlaþacaðýný belirtmek gerekmektedir. Bu baðlamda, ülke bütünlüðü için kaçýnýlmaz olan ve tüm yurttaþlarýn paylaþacaðý ortak deðerlerin ve kurallarýn yeniden inþa edilmesi zorunludur. Ulus-devletlerde, özellikle de çok etnili bir yapýya sahip ulus-devletlerde, ulus inþa
sürecinin aslýnda hiç bitmeyen bir süreç olduðu, bu tespitin en yerleþik
demokratik ülkeler için de geçerli olduðu dikkate alýnmalý ve çaðýn gereði olan özgürlük, eþitlik ve demokrasi gibi deðerlerle baðdaþan bir
milli kimlik inþa edilmelidir. Türkiye’nin karþý karþýya olduðu milli kimlik krizini aþmak için ulus tanýmýnda ve milliyetçilik anlayýþýnda yapmasý gereken açýlým, tüm yurttaþlarýn, özellikle de Kürtlerin, kendi
gruplarýna ve topraklarýna duyduklarý sadakati Türk Devletine de duymalarýný saðlayacak adýmlarýn atýlmasýný ve her Türk vatandaþýný kapsayacak bir ulus anlayýþýnýn benimsenmesini gerektirmektedir.
Bu baðlamda altý çizilmesi gereken önemli bir nokta, farklý ülkelerde
yaþayan farklý topluluklarýn üyelerinin birbirine karþý besledikleri sadakat duygusunun veya baðlýlýðýn bir devlet çatýsý altýnda bir arada yaþamak için yeterli bir unsur olmadýðýdýr. Birçok örnekte görüldüðü gibi,
özellikle de Sovyetler Birliði’nin daðýlmasýný takip eden süreçte, baðým158
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN
sýz eski Sovyet Cumhuriyetlerinin deneyimlediði ve zaman içinde yavaþlayan etnik göç ve buna baðlý etnik homojenleþme eðilimi, ayný etnik gruba veya ulusa mensubiyetin bir arada yaþayabilmek için yeterli
bir unsur olmadýðýný ortaya koymuþtur. Farklý etnik gruplara mensup
olmakla birlikte yýllar boyunca farklý yerlerde ve farklý gruplarla sosyalleþme ve yaþama deneyimi, ayný etnik grup üyelerinin farklý özellikler
geliþtirmelerine, bir arada yaþadýklarý diðer gruplarla güçlü bir bað kurmalarýna ve bu durumun ortak bir kimliðin ve kültürün geliþmesine
neden olduðunu göstermiþtir. Bu tür bulgular, ulus ve etnisite kavramlarýnýn sübjektif doðasýný açýk bir þekilde göstermektedir. Aslýnda temel
sorun, ulus ve etnisite gibi kavramlarýn pratikteki yaygýn algýlanýþýn bilimsel tespit ve kuramlarla çeliþmesidir. Diðer bir ifade ile bu kavramlarýn sübjektif doðasý, günlük yaþamda genel olarak anlaþýlmamakta ve
kavramlara objektif bir içerik yüklenerek yanlýþ kullanýlmaktadýr. Bu
yanlýþ kullaným, milliyetçi ideolojiye hizmet etmekte ve birçok durumda insan haklarý, demokrasi gibi evrensel deðerlerle de çeliþebilmektedir. Öte yandan, milliyetçiliðin temeli olan kendi kaderini tayin hakký
da tartýþmalý bir yorumla sadece baðýmsýz devlet kurmak biçiminde anlaþýlabilmektedir. Oysa ki eþit haklara sahip eþit yurttaþlar olma durumu da baðýmsýzlýk olarak algýlanabilir. Baðýmsýzlýk, özerklik ve benzeri
taleplerin temelinde, geliþmiþ Batý toplumlarýnda bile, devletin tüm
yurttaþlarýna eþit davranmadýðýna iliþkin algýnýn olduðu dikkate alýndýðýnda kendi kaderini tayin hakký ve eþit yurttaþlýk arasýndaki güçlü bað
ortaya çýkmaktadýr.
Sosyal bilimcilerin dikkatini çeken önemli tartýþma alanlarýndan biri, bireylerin devlete duyduklarý sadakat/baðlýlýktýr; zira yukarýda da ifade edildiði gibi, ulus üstü ve ulus altý birimlerin bireylerin kimlikleri
üzerinde ciddi etkileri olmaktadýr. Bunun milli kimliðin önemini azaltýp
azaltmadýðý önemli bir tartýþma konusudur. Ulus-devletin varlýðýnýn
vatandaþlarýnýn sadakatine baðlý olduðunu kabul edecek olursak, sadakati besleyecek istek, devletin var olmaya devam edebilmesi için olmazsa olmaz unsurlardan biri olarak karþýmýza çýkmaktadýr. Ulusun var
olmaya devam edebilmesi için yurttaþlarýn ortak bir geçmiþi paylaþmýþ
olmalarý yeterli deðildir. Ortak bir geleceðe sahip olma isteði ve kararlý159
Türkiye’de Baðýmsýzlýk ve Milliyetçilik Anlayýþý
lýðý, en az ortak bir geçmiþe sahip olmak kadar önemli, hatta ulusun ve
dolayýsýyla devletin bekasý açýsýndan daha da önemlidir. O nedenle, gelecekte bir arada yaþama isteðini doðuracak ve bu isteði sürekli kýlacak
koþullarýn yaratýlmasý bir gereklilik olarak karþýmýza çýkmaktadýr. Farklý
düzeylerdeki sadakatlere (bir dine, bir etnik gruba, vb) tanýnacak alan,
bireylerin devlete sadýk olma isteklerine katký saðlayabilecektir.
Türkiye örneðine baktýðýmýzda, bir taraftan yerel veya bölgesel bazý
etnik kimlikler, diðer taraftan daha küresel olarak nitelendirebileceðimiz dini kimlikler güçlenmektedir. Bu kimliklerin veya kimlik kaymalarýnýn güçlenmesinin milli kimliði zayýflatacaðý ve bunun sonucu olarak
da devlete olan sadakatý zayýflatacaðý düþünülebilir. Bu ihtimalin ortadan kaldýrýlmasý için ulus ve milliyetçilik anlayýþýnýn gözden geçirilmesi
ve Cumhuriyetin kurucularýnýn benimsediði ve Renan’ýn anlayýþýyla örtüþen sübjektif bir ulus tanýmýnýn kök salmasý ve yurttaþlýk temelli bir
milliyetçilik modelinin içselleþtirilmesi için gerekli adýmlarýn atýlmasý
gerekmektedir.
Türkiye’de Cumhuriyetin kurucularýnýn benimsediði ve Fransa’yý
örnek alan modelden uzaklaþýlmasý, birçok baþka ülkede olduðu gibi,
milliyetçiliðin ideolojik olarak bir zafer kazanmasýna ve vatanseverlik
kavramýnýn kenara itilmesine neden olmuþtur. Yukarýda da belirtildiði
gibi, ulus ve etnisite kavramlarýnýn yaygýn yanlýþ kullanýmýný aþmanýn
en etkin yollarýndan biri, bazý sosyal bilimcilerin savunduðunun aksine
milliyetçilik ve vatanseverlik ayrýmýný yapmak ve bu ayrým üzerinden
bir açýlým yapmaya çalýþarak dýþlayýcý olmayan bir vatanseverlik anlayýþýný geliþtirmek olabilir; zira milliyetçiliðin ortaya çýkýþý vatan kavramýnýn da siyasi anlamýný yýpratarak ona daha kültürel ve manevi bir anlam yüklemiþtir. Böylece, vatan sevgisi, vatanseverlik veya ülke sevgisi
siyasi bir sevgi ve baðlýlýk olmaktan çýkmanýn yaný sýra özgürlüðe, kanunlara ve kurumlara olan bir baðlýlýk olmaktan da çýkmýþ ve daha doðal baðlar üzerinden tanýmlanmýþtýr.
Bu baðlamda, yeni bir milliyetçilik anlayýþý geliþtirme çabasýnýn ilk
adýmýnýn milliyetçilik ve vatanseverlik kavramlarýnýn ayrýmýnýn yapýl160
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN
masý yoluyla olabileceði görüþünü savunabiliriz. Bu ayrýmýn yapýlmasý,
bir taraftan ülke sevgisini rasyonel temeller üzerine bina ederek farklý
kimliklere alan tanýyacak, diðer taraftan duygusal bir baðlýlýða da olanak tanýyacaktýr. Birçok sosyal bilimcinin de dikkati çektiði gibi vatanseverlik, hem akýlcý bir sadakat, hem de duygusal bir baðlýlýktýr. Evrensel hukuki ilkelerin benimsenmesi ve tüm yurttaþlara eþit bir þekilde
uygulanmasý, bütün yurttaþlarýn devlete sadakatini güçlendirerek milli
duygunun güçlü olmadýðý toplumsal katmanlarda doðal baðlar üzerinden tanýmlanmayan (etnik veya ýrkçý temeli olmayan) bir milli duygunun yeþermesini saðlayacaktýr. Her türlü etnik ve benzeri farklýlýklardan
baðýmsýz bir vatanseverlik kavramýnýn canlandýrýlmasý, milliyetçiliksiz
bir vatanseverliði mümkün kýlabilecektir. Böyle bir vatanseverlik anlayýþý, eþit yurttaþlardan oluþan ve hukuka dayanan sübjektif bir ulus anlayýþýnýn yaygýnlaþtýrýlmasýný mümkün kýlabilecektir. Bu anlayýþ, ülke
bütünlüðünü ve halkýn bütünleþmesini saðlayacak yolu açarken milli
duyguyu yaygýnlaþtýracak ve birçok ayrýmcýlýðý da ortadan kaldýrarak
demokrasinin geliþmesine önemli bir katký saðlayacaktýr.
161
Türkiye’de Baðýmsýzlýk ve Milliyetçilik Anlayýþý
Kaynakça
Anderson, Benedict (1983) Imagined Communities, Reflections on
the Origins of Nations and Spread of Nationalism, Londra: Verso.
Gellner, Ernest (1983) Nations and Nationalism, NY: Cornell University Press.
Hobsbawm, Eric (1990) Nations and Nationalism since 1780: Programme, Myth and Reality, Cambridge: Cambridge University Press.
Renan, Ernest (1882) ‘Qu’est-ce-qu’une Nation?’, Sorbonne Üniversitesi’nde verilen konferans, 11 Mart.
Smith, Anthony D. (1983) Theories of Nationalism, NY: Holmes
and Meier Publishers.
Smith, Anthony D. (1991) National Identity, Londra: Penguin.
Viroli, Maurizio (1987) For Love of Country: An Essay on Patriotism
and Nationalism, Oxford: Clarendon Press.
162
LAÝKLÝK
Türkiye’deki Uygulamalarý,
Avrupa ile Kýyaslamalar,
Politika Önerileri
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
163
LAÝKLÝK
Türkiye’deki Uygulamalarý, Avrupa ile
Kýyaslamalar, Politika Önerileri
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
GÝRÝÞ
Bu yazý, Türkiye’nin laiklik konusundaki özgün sorunlarýnýn teþhisine ve çözümüne katkýda bulunmak amacýyla yazýlmýþtýr. Avrupa Birliði’ne üye olma sürecindeki Türkiye’de, hem devlette, hem sivil toplumda, hem de akademideki en büyük eksiklik yaratýcý düþüncedir. Avrupalýlýðýn esasý ise, þu veya bu hazýr AB kriterini kitaplardan alýp kendine
uygulamaktan (çoðu kez de uygular gibi yapmaktan) çok, bir toplumun, kendi özgün sorunlarýyla yüzleþme cesaretine, sorunlara yaratýcý
çözümler bulacak zihinsel özgürlük ve olgunluktaki entelektüellere, ve
bu çözümleri hayata geçirecek siyasi kurumlara sahip olmasýdýr.
Bu yazýnýn ilk bölümünde, laiklik kavramýnýn bazý Avrupa ülkeleri
ve Türkiye’deki anayasal ve yasal çerçeveleri karþýlaþtýrýlmakta, Türkiye’deki laikliðin liberal çizgide reforme edilmesi için politika önerileri
geliþtirilmektedir. Ýkinci bölümde, bir yurttaþlýk hakký olarak laiklik
kavramý tanýmlanarak, mikro-sosyal alandaki laiklik hakký ihlallerine
bir çözüm olmasý amacýyla “laiklik ombudsmanlýðý” kurumunun hayata geçirilmesi önerilmektedir. Son bölümde ise, vatandaþlar arasýndaki
dinsel ayrýmcýlýk konusu “makbul vatandaþ” kavramý altýnda irdelenmektedir.
AVRUPA VE TÜRK ANAYASALARINDA LAÝKLÝK
Avrupa anayasalarý dikkate alýndýðýnda, devletin “laik” veya “seküler” bir devlet olduðu þeklinde doðrudan bir ibarenin yalnýzca bir kaç
anayasada yer aldýðý görülmektedir. Anayasalarýnda devletin “laik” veya “seküler” karakterine bu kavramlarý kullanarak açýkça vurgu yapan
belli baþlý ülkeler Türkiye (1937 deðiþiklikli 1924, 1961, 1982), Fransa
(1946 ve 1958) ve Rusya’dýr (1993). 1958 tarihli Fransýz anayasasýndaki
164
laiklikle ilgili madde, 1. maddedir. Bu maddeye göre “Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyettir”. Rusya Federasyonu’nun 1993 tarihli anayasasýnda ise, devletin laik karakteri 14. maddede tanýmlanmaktadýr: “Rusya Federasyonu seküler bir devlettir. Hiç bir
din resmi veya mecburi din statüsünde deðildir. Din kurumlarý devletten ayrýdýrlar ve kanun önünde eþittirler.”
Diðer bazý Avrupa ülkelerinin anayasalarýnda ise, laiklik veya sekülerlik kavramlarý açýkça geçmese de, devletin kiliseden (örgütlenmiþ
dinden) baðýmsýz olduðu; devletin resmi dininin veya “devlet kilisesinin” olmadýðý; devletin tüm inançlar karþýsýnda eþit mesafede olduðu;
yurttaþlar arasýnda dinsel inançlar temelinde ayrým yapýlmayacaðý gibi
ifadelerle laiklik ilkesinin özü benimsenmiþtir. Örneðin, bugünkü Alman Anayasasý’nýn ayrýlmaz bir parçasý olan 1919 tarihli “Weimar Anayasasý”nýn 137. maddesine göre “devlet kilisesi yoktur”. Ayný anayasanýn 136. maddesine göre ise, yurttaþlar arasýnda hak ve özgürlüklerden
yararlanmalarýnda veya devlet memuriyetine alýnmalarýnda dinsel
inançlarý temelinde bir ayrým yapýlmayacaktýr. Franko sonrasý Ýspanyol
anayasasý ise, laiklik konusunda daha zayýf bir ifadeyi benimsemiþtir.
Buna göre, Madde 16’da “hiç bir din, resmi din deðildir” denirken, hemen ardýndan devletin yurttaþlarýn dinsel inançlarýný dikkate alacaðý,
Katolik Kilisesi ve diðer dinsel kurumlarla iþbirliði içerisinde olacaðý belirtilmiþtir.
Yunanistan ve Ýrlanda anayasalarý ise, laiklik ilkesinin özüyle çeliþen
ifadeler içeren metinler olarak karþýmýza çýkmaktadýr. Bir kere, her iki
anayasa da, baþlangýçlarýnda ve daha sonraki bazý maddelerinde, anayasa yapýcýnýn Hýristiyan inancýna baðlýlýðýný gösteren ifadeler içermektedirler. Ýrlanda anayasasý, buna raðmen, 44. maddesinde, “devlet, hiç
bir dini desteklemeyeceðini garanti eder” ve “devlet, dinsel inancý,
mesleði ve statüsü yüzünden kimseye ayrýmcýlýk yapmaz” ifadeleriyle,
laiklik ilkesinin özüne yaklaþmaktadýr. Yunanistan anayasasýnda ise,
“resmi din yoktur” gibi bir ifade yer almamaktadýr. Bununla birlikte,
Yunan anayasasýnýn 13. maddesi din ve vicdan özgürlüðünü bütün
dinler için garanti altýna almaktadýr.
165
Laiklik. Türkiye'deki Uygulamalarý, Avrupa ile Kýyaslamalar, Politika Önerileri
Anayasalarýnda laiklik veya sekülerlik kavramýna açýkça yer veren
Fransa, Rusya ve Türkiye anayasalarý incelendiðinde, laiklik kavramýný
anayasasýna en erken alan ülkenin Türkiye olduðu görülmektedir. Gerçekten de, laiklik Türkiye anayasasýna 1937’de girmiþken, bu kavramýn
doðduðu Fransa’da ancak Ýkinci Dünya Savaþý’ndan sonra kurulan 4.
Cumhuriyet’in 1946 tarihli anayasasýnda ilk kez açýkça zikredilmiþtir.
Fransa’da genel olarak “Laiklik Yasasý” olarak bilinen 1905 tarihli yasada bile “laiklik” kavramý geçmemektedir. Nitekim 1905 yasasýnýn resmi
adý da “Kiliselerin ve Devletin Ayrýlmasý Hakkýndaki 9 Aralýk 1905 Tarihli Yasa”dýr. Rusya’da ise, Sovyetler Birliði anayasalarýnda bile laiklik
veya sekülerlik kavramlarý doðrudan kullanýlmamýþ, “devlet-kilise ayrýmý” þeklindeki dolaylý tanýmla yetinilmiþtir.
Bu üç ülkenin anayasalarýna bakýldýðýnda, laiklik konusundaki en
kalýn çizgili, en hassas, en sert tavrýn Türk anayasasýnda bulunduðu görülür. Örneðin, “laiklik” kavramý Fransýz ve Rus anayasalarýnda sadece
bir kez geçerken, Türk anayasasýnda (yemin metinleri hariç) bu kavram
yedi ayrý maddede açýkça, iki maddede ise laiklik kavramýný içeren
maddelere referans verme veya kavramý tanýmlama yoluyla dolaylý olarak zikredilmektedir (Baþlangýç, Madde 2, 13, 14, 24 [Madde 14’e referans verme ve laiklik kavramýný tanýmlama yoluyla], 68, 69 [Madde 68’e
referans verme yoluyla], 136, 174). Sadece bu sýklýk bile, laikliðin Türk
devlet düzeninde ne denli merkezi bir yeri olduðunun bir göstergesi
sayýlabilir. Dahasý, laikliðin Türk anayasalarýndaki yeri ve aðýrlýðý, anayasaya ilk girdiði 1937 yýlýndan beri, önce 1961 ve daha sonra da 1982
anayasalarýnda sürekli olarak artmýþtýr.
Fransýz ve Rus anayasalarýnda laiklik sadece bir kez zikredilmiþ ve
tanýmlanmamýþtýr. Her iki anayasa da, devletin laik veya seküler olduðunu tanýmsýz olarak zikrettikten sonra, din ve vicdan özgürlüðünü garantiye alan ve devletin bütün inançlara saygýlý ve eþit mesafede olduðunu bildiren genel ifadeler kullanmýþlardýr (1958 Fransýz anayasasý,
Madde 1; 1993 Rus anayasasý, Madde 28). Türkiye’de, laiklik, 1937 yýlýnda ilk defa anayasaya (deðiþtirilmiþ 1924 anayasasý) girdiði zaman
166
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
(Madde 2), Cumhuriyet’in temel niteliklerinden biri olarak sadece bir
kez zikredilmiþ ve tanýmlanmamýþtýr. Ayný anayasanýn 75. maddesinde
de, týpký Fransýz ve Rus anayasalarýnda olduðu gibi, genel bir din ve
vicdan özgürlüðü garantisi verilmiþtir.
Oysa hem 1961, hem de özellikle 1982 Anayasalarý, laikliði hem
anayasanýn bir çok maddesine ve bu arada siyasi partilerle ilgili maddelere, yaymýþlar; hem de bu kavramý tanýmlamýþlardýr. Nitekim 1961
Anayasasý’nýn 19. maddesindeki ve 1982 Anayasasý’nýn 24. maddesindeki laiklik tanýmý þöyledir: “Kimse, Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya
hukukî temel düzenini, kýsmen de olsa, din kurallarýna dayandýrma veya siyasî veya þahsî çýkar veya nüfuz saðlama amacýyla, her ne suretle
olursa olsun, dinî veya din duygularýný yahut dince kutsal sayýlan þeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Ayrýca, her iki Anayasa da (1961, Madde 153; 1982, Madde 174)
Cumhuriyet’in kuruluþ yýllarýnda çýkarýlmýþ “Ýnkýlap Kanunlarý”nýn üstün tutulacaðýný ve bu kanunlarýn “Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliðini koruma amacýný” güttüðünü belirterek, laiklik tanýmýna dolaylý
olarak Ýnkýlap Kanunlarý’nýn içeriðini de katmýþlardýr. Ýnkýlap Kanunlarý’nýn bir bölümü, esas olarak, toplum içindeki özerk dinsel örgütlenme
ve eðitime son vermeyi, ve dinsel örgütlenme ve eðitimi devletin tekeline almayý amaçlayan kanunlardýr. Bu baðlamda, özellikle üç kanundan
söz etmek gerekir: Tevhid-i tedrisat kanunu (1924); Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlýklar ile bir takým unvanlarýn men ve
ilgasýna dair kanun (1925); Bazý kisvelerin giyilemeyeceðine dair kanun
(1934). Tevhid-i tedrisat Kanunu’na göre, din eðitimi ancak devletin
denetim ve gözetimi altýnda verilebilir; din adamlarýný ise devlet kendi
açtýðý okullarda yetiþtirir. “Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve
türbedarlýklar ile bir takým unvanlarýn men ve ilgasýna dair kanun”a
göre ise, toplum içerisinde dini bir cemaat oluþturmak ve böyle bir cemaate herhangi bir unvan veya sýfat altýnda liderlik yapmak yasaktýr.
Avrupa ülkeleri arasýnda laiklik geleneði en kuvvetli olan Fransa’da,
her ne kadar “laiklik” kavramý anayasaya oldukça geç (1946’da) girmiþ167
Laiklik. Türkiye'deki Uygulamalarý, Avrupa ile Kýyaslamalar, Politika Önerileri
se de, 1905 yýlýnda çýkarýlan “Kiliselerin ve Devletin Ayrýlmasý Hakkýndaki Kanun”, Fransýz laikliðinin en bilinen ve saðlam temelini oluþturmaktadýr. Daha önce de belirttiðimiz gibi, “laiklik” kavramý 1905 Kanunu’nda doðrudan geçmemektedir. Bununla birlikte, 1905 Kanunu,
laiklik ilkesinin birçok boyutunu sert çizgilerle ortaya koymaktadýr.
1905 Kanunu’nun ana amacý bir kurum olarak devlet ile bir kurum olarak kilisenin siyasal, ideolojik ve mali açýdan ayrýþtýrýlmasý; devletin kiliseye saðladýðý maddi desteðin kesilmesi; kilise mallarýnýn devletin denetimi altýna alýnmasý; ve kilise kurumunda siyasal söylem ve eylemlerde bulunulmasýnýn yasaklanmasýdýr. 1905 Kanunu’nun 5. Baþlýðý’ný
oluþturan “Din Kurumlarýnýn Denetlenmesi” altýnda aþaðýdaki eylemler yasaklanmakta ve ceza yaptýrýmýna baðlanmaktadýr: din hizmeti verilen binalarda siyasal toplantýlar yapýlmasý; bir kiþinin ayin ve ibadetlere katýlmadýðý, bir dinsel kurumdan çýktýðý, veya bir dinsel kuruma
maddi katkýda bulunmadýðý için korkutulmasý veya tehdit edilmesi; bir
din kurumunda sözle veya yazýyla bir kamu görevlisinin küçük düþürülmesi; bir din kurumunda, sözle veya yazýyla, vatandaþlarýn kanunlara uymamaya ve yasal otoritelere baþkaldýrmaya çaðrýlmasý. 1905 kanununun esasý, Hýristiyan geleneði içerisinde, devletin alaný ile kilisenin
alaný arasýnda kalýn bir sýnýr çizmek, devlet ve kiliseyi birbirinden ayýrmak ve kilisenin siyasete karýþmasýný yasaklamaktýr.
Türkiye’deki laiklik geleneði ve uygulamalarý ise, 1905 Fransýz kanunundan önemli ölçüde ayrýlmaktadýr. 1905 Fransýz kanunu din kurumlarýný devlet kurumlarýndan tamamen ayýrmayý gözetirken, Türkiye’de ise, Cumhuriyet’in baþýndan beri çýkarýlan kanunlarýn hedefi, bir
yandan dinin toplum içerisinde ve devletten baðýmsýz olarak örgütlenmesini yasaklamakken, öte yandan dinsel örgütlenme ve eðitimi devlet
tekeline almaktýr. Fransa’daki 1905 kanununun vazettiði laikliðin ana
yönelimi devletin dinden, dinin de siyasetten ayrýlmasýyken, Türkiye’deki laikliðin ana yönelimi ise, deyim yerindeyse, dinin devletleþtirilmesidir.
Bu noktada, Anayasa tarafýndan üstün tutulan Ýnkýlap Kanunlarý ile
açýkça yasaklanan dinsel cemaatlerin ve cemaat liderlerinin yasal konu168
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
mu sorunu ortaya çýkmaktadýr. Nakþibendîlerden Nurculara, Ýskenderpaþa cemaatinden Ýsmailaða cemaatine, Süleymancýlardan Fethullahçýlara kadar onlarca Ýslami cemaatin ve Cemaat liderinin, özellikle 1980’li
yýllardan beri, toplumdaki görünürlüklerinin, ideolojik, moral, siyasal
ve ekonomik etkilerinin hýzla arttýðý bilinen bir gerçektir. Bu cemaatlerden bazýlarý, milyonlarca kiþiyi yönlendiren, milyarlarca liralýk fonlarý
yöneten, medyadan bankacýlýða ve eðitimden saðlýða kadar birçok sektörde faaliyet gösteren þirketlere sahip olan, özerk toplumsal yapýlardýr.
Buna karþýlýk, yasal bir statüleri yoktur; þeffaf deðildirler; hesap verebilir
deðildirler; bireylerin cemaate katýlma ve cemaati terk etme konusunda
özgür olup olmadýklarý belli deðildir. Yasal, þeffaf ve hesap verebilir olmadýklarý, cemaate katýlma ve cemaatten çýkma konusu özgür bireysel
tercihlere dayanmadýðý için de, dinsel cemaatler sivil toplumun bir parçasýný oluþturmamaktadýrlar. Hâlihazýrdaki konumlarýyla, dinsel cemaatler, gri bir alanda, deyim yerindeyse “kayýt dýþý din” alanýnda faaliyet
göstermektedirler. Laiklik konusunda yapýlacak yeni bir anayasal ve
yasal reformun, bu fiili durumla yüzleþmesi; toplumdaki özerk dinsel
yapýlarý kabul etmesi ve yasalarla düzenlemesi; en önemlisi de, dinsel
cemaatleri kayýt dýþý din alanýndan çýkararak, sivil toplum alanýna dahil
etmesi gerekecektir.
Özetleyecek olursak, Avrupa anayasalarý ile kýyaslandýðýnda, 1961
ve özellikle de 1982 Türk anayasalarýnda laiklik (1) açýkça devletin deðiþtirilemez bir özelliði olarak zikredildiði; (2) anayasanýn bir çok ayrý
maddesinde ve bu arada özellikle siyasi partilerle ilgili maddelerde yer
aldýðý; (3) anayasa içerisinde kalýn çizgilerle tanýmlandýðý; (4) anayasaca
üstün tutulan Ýnkýlap Kanunlarý’na referansla da bu tanýmýn derinleþtirildiði merkezi bir kavramdýr. Baþka hiç bir Avrupa ülkesinin anayasasý,
Türk anayasasý kadar laiklik kavramýna merkezi bir yer ve önem vermemiþtir. Açýk ki, anayasa yapýcýlarýmýz, Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden çok farklý olan din-devlet iliþkileri tarihini, Türk devriminin özel
þartlarýný, özellikle de demokrasiye geçildiði yýllardan itibaren hem toplumsal hem de siyasal dinselliðin hýzla artmasýný ve yaygýnlaþmasýný
göz önüne alarak, laikliðe bu merkezi önemi vermiþlerdir.
169
Laiklik. Türkiye'deki Uygulamalarý, Avrupa ile Kýyaslamalar, Politika Önerileri
Bu noktada, yapýlacak bir yeni anayasa ile, laiklik ilkesinin “liberalleþtirilmesi”, en azýndan Avrupa’daki en kuvvetli laiklik ilkesine sahip
olan Fransa düzeyine getirilmesi nasýl olabilir sorusu sorulabilir. Laiklik
ilkesinin Anayasa’daki yeri, gerek Türk anayasa geleneði, gerekse de
Avrupa Ýnsan Haklarý Sözleþmesi, Fransa ve Rusya anayasalarýndan ilham alýnarak aþaðýdaki gibi liberal bir çizgide reforme edilebilir:
1. Devletin laik karakterini belirten ifade anayasada kalýr.
2. Laiklik, 1961 Madde 19 ve 1982 Madde 24’deki tanýmý temel alýnarak yeniden tanýmlanýr. Bu taným, aþaðýdaki ilkeleri içerebilir: “Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzeni, kýsmen de olsa,
din kurallarýna dayandýrýlamaz. Devlet, hiç bir dinsel inancý resmi din
(devlet dini) olarak benimsemez, desteklemez ve yaymaz. Devlet, bütün dinsel inançlara saygýlýdýr ve bütün dinsel inançlar karþýsýnda tarafsýzdýr. Devlet, vatandaþlar arasýnda dinsel inançlarý bakýmýndan (kamu
hizmetine almada ve kamu hizmetlerinden yararlandýrmada) hiç bir
farklýlýk gözetmez (ayrýmcýlýk yapmaz). Devlet, dinsel inançlarý bakýmýndan (devlet organlarý veya toplumsal güçler tarafýndan) aþaðýlanan
(hor görülen, dýþlanan) vatandaþlarýn haklarýný savunmalarý için gerekli
tedbirleri alýr.”
3. Din ve vicdan özgürlüðü, Türkiye’nin de taraf olduðu Avrupa Ýnsan Haklarý Sözleþmesi’nden ilham alýnarak yeniden formüle edilebilir.
Bu sözleþmenin 9. maddesinden yola çýkýlarak, din ve vicdan özgürlüðü
konusunda anayasaya þu ifade konulabilir: “Herkes din ve vicdan özgürlüðüne sahiptir. Vatandaþlar, bireysel veya toplu olarak ibadet edebilir, dinsel inancýný serbestçe yaþayabilir, yayabilir ve öðretebilir. Din
ve vicdan hürriyeti, ancak kanunla ve demokratik düzenin gerekleri
doðrultusunda, kamu güvenliði, kamu düzeni, genel saðlýk ve genel
ahlak ve baþkalarýnýn hak ve özgürlüklerinin korunmasý ilkeleri doðrultusunda sýnýrlanabilir.”
4. Laiklik konusunda yapýlacak yeni bir anayasal ve yasal reformun,
toplumda zaten var olan özerk dinsel cemaatlerin varlýðýný kabul etme170
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
si ve bu konudaki yasal düzenlemenin ana ilkelerini koymasý; en
önemlisi de, dinsel cemaatleri kayýt dýþý din alanýndan çýkararak, yasallýk, þeffaflýk ve hesap verebilirlikle tanýmlanmýþ sivil toplum alanýna dahil etmesi gerekli görülmektedir.
Görüldüðü gibi, bu liberal laiklik tanýmýndan, mevcut anayasada var
olan iki önemli öðe çýkarýlmak durumundadýr. Bunlardan birincisi,
mevcut anayasanýn 24. maddesindeki laiklik tanýmýnýn anayasa hukuku dilinden çok ceza hukuku diline yatkýn, objektif deðil sübjektif laiklik tanýmýdýr. Gerçekten de, mevcut tanýmdaki “kimse devletin düzenini din kurallarýna dayandýrma amacýyla dini istismar edemez” anlamýndaki ifade, anayasal deðil cezai, objektif deðil, sübjektif bir ifadedir.
Bu bakýmdan da, bir anayasa metninde yer almamasý daha doðru olur.
Liberal bir laiklik ilkesi içerisinde yer almamasý gereken ikinci öðe
de, mevcut anayasanýn 68. ve 69. maddelerinde, laikliðe ve devletin diðer temel niteliklerine aykýrý davranan siyasi partilerin kapatýlacaðýna
iliþkin hükümlerdir. Nitekim, mevcut anayasanýn 68. maddesinin 4. fýkrasýna göre “Siyasî partilerin tüzük ve programlarý ile eylemleri, Devletin baðýmsýzlýðýna, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüðüne, insan
haklarýna, eþitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliðine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykýrý olamaz; sýnýf veya zümre
diktatörlüðünü veya herhangi bir tür diktatörlüðü savunmayý ve yerleþtirmeyi amaçlayamaz; suç iþlenmesini teþvik edemez.” 69. maddeye
göre ise, “Bir siyasî partinin tüzüðü ve programýnýn 68 inci maddenin
dördüncü fýkrasý hükümlerine aykýrý bulunmasý halinde temelli kapatma kararý verilir.” Bu cezai ve tepkisel ifadenin de, aslýnda çaðdaþ bir
anayasanýn öngördüðü evrensellik ve nesnellik ilkelerine uymadýðý ortadadýr. Öte yandan, Türkiye’deki yerleþik anlayýþ ve uygulamalar ile
siyasal güç dengeleri göz önüne alýndýðýnda, böyle bir ifadenin yakýn
zamanda anayasadan çýkarýlmasýnýn mümkün olmadýðý da bellidir. Bu
bakýmdan, bu ifade, Avrupa Birliði normlarý, AÝHM kararlarý, ve Venedik Komisyonu ilkeleri temel alýnarak, þöyle revize edilebilir: “Bir siyasî
parti, Anayasa tarafýndan belirlenmiþ, devletin temel niteliklerini, demokratik düzeni, ve temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldýrmaya yö171
Laiklik. Türkiye'deki Uygulamalarý, Avrupa ile Kýyaslamalar, Politika Önerileri
nelik eylemlerin (fiillerin) odaðý haline gelmiþse, bu parti hakkýnda temelli kapatma kararý verilir.”. Daha da liberal bir ölçüt, “eylemler” ifadesi yerine “þiddet eylemleri” veya “þiddet, baský ve zorlama içeren eylemler” ifadelerinin konulmasýyla formüle edilebilir.
BÝR YURTTAÞLIK HAKKI OLARAK LAÝKLÝK
Laiklik, tarihsel olarak ve klasik anlamda makro-kamusal bir kurumdur ve devlet-din iliþkilerini tanzim etmeye yöneliktir. Laiklik, klasik anlamda, din-devlet ayrýþmasýna tekabül eder, ve devlete ait bir
özellik olarak karþýmýza çýkar. Bu makro-kamusal anlamýyla laiklik, din
kurumlarýyla (örneðin, Hýristiyanlýkta kilise; Ýslam’da tarikatlar ve cemaatler) devlet kurumlarýnýn; din kurallarýyla (örneðin, Hýristiyanlýkta
Papalýk kanunlarý; Ýslam’da Þeriat) devlet kurallarýnýn (örneðin, anayasalar, yasalar, yönetmelikler) ayrýþmasýna tekabül eder. Bu ayrýþma, bir
yanýyla, devletin dinsel kurum ve kurallardan ayrýþmasýný ve dinler karþýsýnda tarafsýzlaþmasýný (örneðin, “resmi din” kurumundan vazgeçilmesini); öbür yanýyla da, devletin, dinsel inanç ve ibadetlerin bireysel
ve toplu olarak özgürce yaþanmasýna ve yayýlmasýna engel olmamasýný
ifade eder. Bu ikinci boyut konusunda baþlýca kýsýtlama, dinsel inanç ve
ibadetler yaþanýrken, bunun kanunlarla belirlenen “kamu düzeni”ni
bozmamasý ve diðer temel hak ve hürriyetlerin icra edilmesini engellememesidir.
Burada altý çizilmesi gereken bir nokta, doðrudan inanç ve ibadete
ayrýlmýþ cami gibi dinsel kurumlar hariç, inanç ve ibadet hürriyetiyle diðer hak, hürriyet ve sorumluluklar arasýnda bir çeliþki çýktýðýnda, önceliðin diðer hak, hürriyet ve sorumluluklara verileceðidir. Laiklik, tarihsel
geliþimi içerisinde, hak, hürriyet ve sorumluluklar arasýnda dünyevi
olanlara dinsel olanlar karþýsýnda öncelik veren bir normatif sýralamayý
da içerir. Örneðin, bir asker, bir doktor, bir polis veya bir öðretmen, görevini icra ederken, bu görevlerin icrasý için konulmuþ kural ve deðerlere, dinsel inançlarýndan kaynaklanan kural ve deðerler karþýsýnda öncelik vermekle yükümlüdür.
172
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
Klasik makro-kamusal laikliðin iki çok bilinen ifadesi, ABD Anayasasý’na 1791 yýlýnda konan Birinci Deðiþiklik ile, Fransa’da 1905 yýlýnda
çýkarýlan Kilise-Devlet Ayrýmý Yasasý’ndaki ifadedir. ABD Anayasasý’ndaki ifade þöyle der: “Kongre, ülkede bir dini yerleþtirmeyi veya bir
dinin serbestçe icra edilmesini engellemeyi amaçlayan bir kanun yapamaz”. Burada, devletin hem bir dini topluma dayatmasý, hem de toplumda var olan bir dinin serbestçe yaþanmasýný engellemesi anayasa
tarafýndan yasaklanmaktadýr. Fransa’daki 1905 Yasasý’ndaki ifade ise,
ABD Anayasasý’ndaki ifadenin sadece “devlet din yerleþtiremez” kýsmýný, kuvvetlendirerek almýþtýr. Buna göre, “Fransýz Cumhuriyeti hiç
bir dini resmi din olarak tanýmaz, din görevlilerine maaþ vermez, dini
faaliyetleri kýsmen de olsa desteklemez.” Fransýz Anayasasý’nýn birinci
maddesi ise, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasý’ndakine çok benzer bir
ifade ile, devletin laik karakterine vurgu yapar. Buna göre, “Fransa, laik,
demokratik, sosyal bir Cumhuriyet’tir ve bölünmez bir bütündür”. Türkiye’de Cumhuriyet’in erken dönemlerinde formüle edilen ve uygulamaya konulan laiklik ilkesi de, özü itibariyle, bu tarihsel örneklere, özel
olarak da Fransýz laikliðine benzer.
2007 Eylül ayýnda gerçekleþtirdiðimiz “Türkiye’de Orta Sýnýf” araþtýrmasý kapsamýnda yürüttüðümüz kamuoyu yoklamasýna göre, Türkiye’de kentsel bölgelerde yaþayan halkýn yüzde 45’i laikliðin bugünkü
haliyle, hiç deðiþtirilmeden, eksiksiz uygulanmasýndan yanadýr. Halkýn
yüzde 21’i, özünde laiklikten yana olmakla birlikte, laiklik konusunda
ancak çok dar kapsamlý reformlardan yana olduðunu; yüzde 9’u, laiklik
konusunda bir kutuplaþma yaþandýðýna inanmadýðýný; yüzde 25’i ise laiklik konusunda bir fikri olmadýðýný beyan etmektedir. Kýsacasý, bu konuda bir fikir beyan etmeyen ve laiklik konusunda bir kutuplaþma yaþandýðýna inanmayanlarý bir tarafa koysak bile, Türkiye’de kentsel nüfusun yaklaþýk yüzde 66’sý makro-kamusal laiklik konusunda oldukça
katý bir korumacý tutum sergilemektedir. Öte yandan, yine ayný araþtýrmanýn gösterdiði bir baþka bulgu da þudur: halkýn yüzde 86’sýný oluþturan çok büyük bir çoðunluða göre, “Bir kiþi hem iyi bir Müslüman olabilir, hem de laik deðerleri ve kurumlarý tam anlamýyla benimseyebilir.”. Bu bulgular, Türkiye’de laikliðin bir Cumhuriyet deðeri olarak hal173
Laiklik. Türkiye'deki Uygulamalarý, Avrupa ile Kýyaslamalar, Politika Önerileri
kýn çoðunluðunun benimsediði bir deðer olduðuna, dindarlýk ve laikliðin halkýn kültürü ve yaþantýsý içerisinde mezcedilebildiðine iþaret etmektedir.
Laikliðin, bu makro-kamusal anlamýnýn yanýsýra, son zamanlarda
vurgulanan bir baþka anlamý daha belirmeye baþlamýþtýr. Bu laikliðe,
mikro-sosyal laiklik adýný verebiliriz. Burada, laikliðin doðrudan bireylerin hayatýný ve birey-devlet iliþkilerini ilgilendiren bir yeni yorumuyla
karþýlaþýyoruz. Bu yeni yorumunda, laiklik, kamu gücünü temsil eden
herhangi bir kiþi veya kurumun, bu gücü kullanarak bireylere bir dinsel
kural ve deðer dayatamamasýdýr, þeklinde tarif edilebilir. Bir yurttaþlýk
hakký olarak laikliðin ihlaline yol açacak uygulama, merkezi devlet organlarýndan çok, yurttaþlarla birebir iliþkide olan devlet memurlarýnýn
veya yerel yöneticilerin, bir kamu hizmetini sunma vaadi, veya bir kamu hizmetinden yoksun býrakma tehdidiyle, yurttaþtan bir dinsel kuralý
ve deðeri benimsemesini talep etmesidir. Laiklik hakkýnýn ihlalinde belirleyici unsur “kamu gücü”nü elinde bulundurmak ve bu kamu gücü
dolayýsýyla yurttaþlara bir dinsel deðer veya kural dayatmaktýr. Bu baðlamda, polisten öðretmene, belediye zabýtasýndan tapu memuruna,
yargýçtan devlet yardýmý daðýtan görevliye dek, kamu gücü ile hizmet
sunan her devlet görevlisinin, yurttaþlarla kurduðu iliþkide açýk veya
gizli bir dinsel kural dayatmasýndan söz ediyoruz. Yukarýda sözünü ettiðimiz araþtýrmanýn bulgularý, ülkemizde, bazý kamu görevlilerinin
böyle bir din dayatmacýlýðý yaptýklarýna veya yapabileceklerine inanan
oldukça geniþ bir toplumsal kesimin bulunduðunu da göstermiþtir. Nitekim kentsel toplumun yaklaþýk yüzde 30’u laikliði tehdit altýnda görürken, yüzde 57’sinin ise böyle bir tehdit algýlamasýna sahip olmadýðý
ortaya çýkmýþtýr.
Toplum içerisinde, bir yandan “devletin din dayattýðýný” düþünen
kesimler bulunmaktayken, öbür yandan da “devletin, dinin serbestçe
icra edilmesine engel çýkardýðýný” düþünen baþka gruplar bulunmaktadýr. Geniþ kesimlere mal olmuþ bu algýlar, olgulara dayanmasalar bile,
sadece algý olarak kalsalar dahi toplumda huzursuzluk ve bunalým yaratma potansiyeli taþýmaktadýrlar. Bu durumda, siyasal huzursuzluk ya174
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
ratmaya aday bu toplumsal gerilimin üzerine hukukla gitmek ve sorunu hukuksallaþtýrmak gerekmektedir. Hukuksallaþtýrýlamayan bir toplumsal sorunun, hýzla siyasallaþacaðýný, bölünme ve çatýþma doðurabileceðini görmemiz gerekir. Daha önce “laiklik ombudsmaný” olarak
önerdiðimiz kurum, iþte böyle bir hukuksallaþtýrma aracýdýr. Ombudsmanlýk, etnisite, din, cinsiyet ve benzeri temel konularda kamu görevlileri tarafýndan yapýlan ayrýmcýlýkla ve hak ihlalleriyle baþ edebilmek için
oluþturulmuþ bir arabulucu kurumdur. Laiklik Ombudsmanlýðý, devlete
ait bir özellik olan laiklikten ziyade, bir yurttaþlýk hakký olarak laikliðin
korunmasýný saðlayacak bir kurumdur. Eðer bir yurttaþ, bir kamu görevlisinin, bir kamu hizmetini sunma vaadi veya sunmama tehdidi ile
kendisine bir dinsel norm dayattýðýný düþünüyorsa, o zaman nereye
gitmeli, bir yurttaþ olarak laiklik haklarýný nerede aramalýdýr? Ýkinci olarak, bir toplumsal gücü elinde bulunduran bir grubun, kendisine dinsel
bir norm dayatmasýndan rahatsýz olan bir yurttaþ, haklarýný nasýl savunacaktýr? Laiklik Ombudsmaný’nýn üç ana görevi olacaktýr:
1. Kamusal veya toplumsal güç kullanarak dinsel norm dayatan kiþi,
grup ve kurumlarý uyarmak; gerektiðinde uzlaþtýrýcý ve arabulucu bir rol
oynamak; gerektiðinde güvenlik güçlerini ve yargý güçlerini harekete
geçmeye davet etmek.
2. Bu tür dinsel norm dayatmalarýnýn ilk baþvuru mercii olarak, þikayetleri toplayýp, toplumumuzda hangi tür dayatmalarýn olduðunun
bir katalogunu çýkarmak.
3. Kendisine iletilen þikâyetlerden hareketle, dinsel norm dayatmalarýný önlemek için hangi anayasal, yasal ve kurumsal kural ve yapýlara
ihtiyaç duyduðumuzu tespit edip, bu konuda yasama ve yürütme organlarýna tavsiyelerde bulunmak.
Laiklik Ombudsmaný, esas olarak “devletin yurttaþlara din dayatmasý”ndan, vicdan ve inanç hürriyetinin ihlal edilmesinden, dinsel çoðulculuða saygý gösterilmemesinden kaynaklanan sorunlarla uðraþacaktýr. Bir baþka ombudsmanlýk da, laikliðin ikinci cephesinde çýkan so175
Laiklik. Türkiye'deki Uygulamalarý, Avrupa ile Kýyaslamalar, Politika Önerileri
runlarla, yani devletin, yurttaþlarýn dinlerini serbestçe icra etmelerini
engellemesinden kaynaklanan hak ihlalleriyle uðraþabilir. Her iki durumda da, amaç, bir toplumsal huzursuzluðu siyasal çatýþmaya dönüþmeden, Anayasa’nýn ilkeleri ve Cumhuriyet’in deðerleri çerçevesinde,
hukuk yoluyla çözmeye çalýþmaktýr.
“MAKBUL VATANDAÞ” VE MAHALLE BASKISI
Türkiye’de bugünlerde “mahalle baskýsý” diye adlandýrýlan bir kavram tartýþýlýyor. Burada anlatýlmak istenen, en küçük sosyal kurum olan
“mahalle”nin, dini inanç ve geleneklere aykýrý davranýþlar sergileyen
mahalle sakinlerini yola getirmek ve hizaya sokmak için çeþitli baskýlar
uygulamasýdýr. Evine gireni-çýkaný gözetlemekten sokakta laf atmaya,
selamý-sabahý kesmekten esnafýn mal satmayý reddetmesine, mahalleden taþýnmaya zorlamaktan evini taþlamaya, hatta linç etmeye dek varabilen çeþitli “yumuþak” veya “sert” usullerden söz edilebilir, mahalle
baskýsý kavramý içerisinde. Mahalle baskýsý, bu haliyle, toplumsal muhafazakârlýðýn önemli bir aracý olarak ortaya çýkmaktadýr. Mahalle baskýsý, sýra dýþýna çýkmayý önleyen, kültürel yaratýcýlýðý engelleyen ve bireyleþmeyi durduran bir muhafazakâr toplum kurumu olarak formüle
edildi, anladýðým kadarýyla.
Mahalle baskýsýnýn önemini kabul etmekle birlikte, Türkiye’de kültürel baskýnýn büyüðünün mahalleden yani alttan deðil, devletten yani
üstten geldiðini, bu baskýyý anlamak için de “makbul vatandaþ” kavramýnýn açýklayýcý olabileceðini düþünüyorum. “Makbul vatandaþ” kimdir? Makbul vatandaþ, herkesin kaðýt üzerinde kanun önünde eþit olduðu bir cumhuriyette, siyasi iktidarýn bazý vatandaþlarý diðerlerinden
“biraz daha eþit” saymasý, iktidarýn imkanlarýný onlara daha çok açmasýdýr. Siyasi iktidar, kendi tercih ettiði bir inanç sistemi, bir davranýþ kalýbý, bir estetik ölçüt koyar. Bu kalýba girenleri, diðerlerinden daha ahlaklý, daha dindar, daha soylu, daha güvenilir, daha kutsal, daha güzel,
daha modern, kýsacasý daha “makbul” sayar. Buna karþý çýkanlarý da
düþük ahlaklý, inançsýz, güvenilmez, yoz, çirkin, dejenere, gerici, hain
gibi sýfatlarla aþaðýlamaya baþlar. Makbul vatandaþ ölçütü, bazen etni176
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
sitedir, bazen dindir, bazen ahlaktýr, bazen cinsiyettir, bazen bir ideolojiye inanmýþ olmaktýr, bazen de salt bir estetik imgedir. Siyasi iktidarlar,
bu makbul vatandaþ ölçütünü gizli veya açýk koymakla, kanun önünde
eþitlik ilkesini ihlal etmeye, bazý vatandaþlarý diðerlerinden daha üstün
ve imtiyazlý saymaya baþlar. Devletin sonsuz kaynaklarý, ihaleler, kadrolar, payeler daha çok makbul vatandaþlara gitmeye baþlar. Onlar
kendi üstünlüklerinin tadýný çýkarýrken, diðerleri kendilerini dýþlanmýþ,
atýlmýþ, ezilmiþ hissetmeye baþlarlar. Bu durumda, bu dýþlanmýþlar ya
makbullük kalýbýna girecekler, ya seslerini yükseltip eþitlik talep edecekler, ya da çaresiz kaldýklarýnda kendi köþelerine sinecekler ve fýrsatýný bulduklarýnda da kalkýp baþka bir ülkeye göç edeceklerdir.
Modern devletlerin hemen tümünde, hem kanun önünde eþitlik ilkesi, hem de etnisite, din, cinsiyet, ideoloji gibi kültürel ölçütlere dayalý,
çoðu zaman gizli ama bazen de açýk bir makbul vatandaþ tanýmý ve uygulamasý vardýr. Almanya’daki “Alman kültüründen gelme” kriteri,
ABD’deki “Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan” olma kriteri, Ýran’daki
“Müslüman” olma kriteri, bu ülkelerdeki makbul vatandaþ kriterleridir
ve eþitlik ilkesiyle çeliþirler.
Bizim cumhuriyetimizde de, en baþýndan beri, kanun önünde eþitlik
ve makbul vatandaþ ilkeleri, birbiriyle çatýþma halinde de olsa, ayný anda uygulanmýþtýr. Çok genel olarak baktýðýmýzda, Cumhuriyet’in baþýndan 12 Eylül rejimine dek, makbul vatandaþ “modern, laik, kentli”
özellikleri taþýyan bir vatandaþtý. Devletin sevgili çocuðu oydu. Üstün
ve imtiyazlý kýlýnan, diðerlerine örnek gösterilen oydu. Köylü efendimizdi, ama “gitmediðimiz ve gelmediðimiz uzaktaki köyünde” yaþamasý tercih edilirdi.
12 Eylül rejimiyle baþlayan ve Özal hükümetleriyle devam eden dönemde ise, makbul vatandaþýn tanýmý dramatik bir deðiþime uðradý.
“Modern, laik ve eski-kentli” birey yerine, “güncel, dindar ve yenikentli” birey makbul vatandaþ olarak görülmeye baþlandý. “Modern/güncel”, “laik-dindar”, “eski-kentli/yeni-kentli” ikililerinden ne
anladýðýmý biraz daha izah edeyim.
177
Laiklik. Türkiye'deki Uygulamalarý, Avrupa ile Kýyaslamalar, Politika Önerileri
Artýk makbul vatandaþýn Aydýnlanmacý ve Batýlý anlamda “modern”
olmasý gerekmiyordu. Vatandaþtan beklenen, kapitalist hayat tarzýna,
küresel tüketim kalýplarýna ve yeni teknolojilere uyum saðlama anlamýnda “çaða ayak uydurmasý” yani “güncel” olmasýydý. Böylece, “modernliðin” yerini “güncellik”, düþünselliðin yerini “görünürlük” aldý.
Hem toplumsal hem de özel hayatýnda dünyevi ilkelere göre ve
din-dýþý referanslara göre yaþayan “laik” vatandaþýn yerini ise “dindar”
vatandaþ aldý. Bu dindar vatandaþ, laikliði tümüyle reddetmeyen, ama
hem özel hayatýnda, hem de toplumsal hayatýnda dinsel referanslara
gitgide daha çok yer veren, “kutsal” ve “dünyevi” arasýndaki sýnýrý
“kutsal” lehine geniþletmeye hazýr, bu anlamda da laiklik konusundaki
tutumu en azýndan muðlak ve müphem olan bir dünya görüþüne sahipti. Bu süreçte “kentli” olma kriteri de, ciddi bir kaymaya uðradý.
Kentli olmanýn ekseni, bir yandan kentlerin duraðanlaþmýþ merkez
semtlerinden yükselen kenar semtlerine, öte yandan da üç büyük kentten Anadolu’nun kalkýnan kentlerine doðru kaydý. Eski kentlilerden
çok daha geniþ bir grup olan yeni kentliler, yeni makbul vatandaþlarýn
da sosyal tabanýný oluþturmaya baþladýlar. Baþarýya susamýþ, yükselmeyi hedefleyen, çalýþkan, maddi refah ve siyasi iktidar beklentilerinin
önüne konan kültürel bariyerleri de lüzumsuz bulan yeni kentlilerimizle, onlarý makbul vatandaþ sayan siyasi iktidarlar arasýnda bir gönül baðý oluþmaya baþladý.
AK Parti iktidarý, siyasi iktidarýn makbul vatandaþ tanýmýndaki bu
tarihsel kaymanýn son halkasýný oluþturduðuna inanýldýðý için, hem statü ve gelirlerini hýzla kaybedeceklerini düþünen eski makbul vatandaþlarýn, hem de yeterince hýzla özledikleri statü ve gelire kavuþamadýklarýný düþünen yeni makbul vatandaþlarýn þikayetleri nedeniyle sancýlar,
sorunlar, krizler, þüpheler yaratýyor. Ýdeal olan, siyasi iktidarýn kendini
frenlemesi, yeni bir makbul vatandaþ grubunu kendi siyasi tabaný olarak da konsolide etmeye çalýþmamasý, kanun önünde eþitlik ilkesinin
özüne ve sözüne gerçekten sahip çýkmasýdýr. AB ile bütünleþme ve yeni
anayasa yapma süreci, bu tür bir cumhuriyetçi eþitlik politikasýný so178
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
nunda ortaya çýkarmak için çok önemli bir manivela olarak kullanýlabilir.
Ýlk bakýþta, “þimdiye dek siz yediniz, biraz da biz yiyelim” þeklindeki basit bir rasyonel seçim her siyasi iktidarý kendi makbul vatandaþlarýný kayýrmaya, kendi tabanýný saðlamlaþtýrmaya yöneltebilir. Nitekim
AK Parti’ye iliþkin olarak böylesi kayýrmalarýn örneklerini de her gün
gazetelerden okuyoruz. Oysa hukuksal eþitliðe dayalý bir yeni vatandaþlýk projesi, siyasi iktidar açýsýndan da ilk bakýþta ve kýsa vadede görülmeyen, ama etkileri uzun vadede ortaya çýkabilecek bir rasyonele sahiptir. Bu tür bir yeni vatandaþlýk projesi, hem vatandaþlar arasýndaki,
hem de vatandaþlar ve devlet arasýndaki þüpheleri, kaygýlarý, çatýþmalarý, küsmeleri, kopmalarý azaltacaðý için toplumsal güveni yükseltecektir.
Toplumsal güvendeki ciddi bir artýþ ise, uzun vadeli ve sürekli bir ekonomik kalkýnmanýn en önemli þartýdýr. Uzun vadeli ve sürekli bir ekonomik kalkýnmayý saðlamýþ olmanýn bir siyasi iktidara saðlayacaðý
avantajlar ise apaçýktýr. Türkiye’nin entelektüel enerjisinin büyük bir
bölümünü kültürel sürtünme enerjisi þeklinde heba etmemesi için, yeni
bir vatandaþlýk anlayýþýna ve hukuksal eþitlik projesine her zamankinden çok ihtiyacýmýz var.
179
180
YARGININ
ÝYÝLEÞTÝRÝLMESÝ / DÜZELTÝLMESÝ
Prof.Dr. Sami SELÇUK
Onursal Yargýtay Baþkaný
181
YARGININ ÝYÝLEÞTÝRÝLMESÝ / DÜZELTÝLMESÝ
Prof.Dr. Sami SELÇUK
Onursal Yargýtay Baþkaný
“Gerçekleri söylemekten korkmayýnýz.”
“Ben manevi miras olarak hiç bir düstur, hiçbir dogma, hiçbir donmuþ
ve kalýplaþmýþ kural býrakmýyorum. Benim manevi mirasým bilim ve akýldýr
(…) Benden sonra beni izlemek isteyenler, bu temel eksen üzeride bilim ve
aklýn yol göstericiliðini benimserlerse, benim manevi mirasçýlarým olurlar.”
ATATÜRK
I. Hukuk Devriminin Amacý
1925’te Atatürk: “Bütünüyle yeni yasalar yaparak eski hukuk esaslarýný temelinden ortadan kaldýrmak giriþimindeyiz. Yeni hukukun esaslarýyla abecesinden öðrenime baþlayacak yeni bir hukuk kuþaðýný yetiþtirmek için bu Kurumu (A.Ü. Hukuk Fakültesi) açýyoruz” diyordu.
Ayný konuþmasýnda Atatürk, Türk Devrimini kendi özgün diliyle
þöyle tanýmlamýþtýr: “.... bu inkýlâp kelimenin ilk anda ima ettiði ihtilâl
manasýndan baþka, ondan dava vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir.”
Bütün bu sözlerin, yazýlanlarýn ve yapýlanlarýn yöneldiði amaç gözetildiðinde, Atatürk devrimini kanýmca þu biçimde tanýmlamak olanaklýdýr: Tarihsel deneyime dayalý düþünsel bir hazýrlýk sonucu, çaðcýl ölçütlere göre her zaman iyiye/güzele/yararlýya doðru, toplumun her birim
ve kesiminde, devrimin temel amacýnýn izin verdiði ölçüde eski öz ve
deðerler de kullanýlarak, yapýsal açýdan bütün deðerlerin, bütünsel deðiþimiyle ve sürekli oluþumla çaðcýl insaný, bireyi ve toplumu yaratmak.
Bu baðlamda, bir dizi Batý yasalarý benimsendi. Özellikle Ýsviçre’den
alýnan Türk Yurttaþlar Yasasý (T. Medeni Kanunu), gerçek bir hukuk
devriminin baþladýðýný gösteriyordu.
182
Bu Yasanýn gerekçesinde hukuk devriminin amacý þöyle belirtilmiþtir: “Çaðcýl uygarlýðý almak ve benimsemek kararýyla yürüyen Türk ulusu, çaðcýl uygarlýðý kendisine deðil, çaðcýl uygarlýðýn gereklerine her ne
pahasýna olursa olsun kendisi ayak uydurmak zorundadýr.”
Bu gerekçenin yukarýdaki tümceleri; Atatürk devrimi içinde yer alan
hukuk devriminin amacýný çok çarpýcý biçimde açýklamaktadýr. Aydýnlanma dönemini hiç yaþamamýþ, göçerlikten yerleþik düzene tam geçmemiþ, okur yazar oraný çok düþük, kentleþmemiþ bir topluma en yüksek uygarlýk deðerlerini yakalamýþ bir toplumun Yasasý ve dolayýsýyla
hukuku uygulanmak suretiyle, toplum çaðcýl uygarlýða taþýnacaktýr.
Ancak bu yapýlýrken, bu hukuk asla toplumun düzeyine indirilmeyecek; tersine toplum bu hukuk düzeyine yükseltilecek; böylece Batý yasalarý ve dolayýsýyla Batý hukuku Batý uygarlýðýný yakalamada devrimci
bir kaldýraç olarak kullanýlacaktýr.
Bu amaç, hiç kuþkusuz, yalnýzca T. Yurttaþlar Yasasý açýsýndan deðil,
Ýsviçre’den alýnan Borçlar ve Ýcra ve Ýflas Yasalarý, Ýtalya’dan alýnan Ceza Yasasý, Ýsviçre ve Almanya’dan alýnan Hukuk ve Ceza Yargýlama Yasalarý ve bütün öbür yasalar için de geçerlidir.
Gündelik yaþamý ve geleneksel yapýyý, en çok etkileyen ve zorlayan
araç, her zaman hukuk olmuþtur. Ulaþýlmak istenen yaþam biçimi ve
kültür düzeyi bellidir: “....yaptýðýmýz ve yapmakta olduðumuz inkýlâplarýn gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkýný asri ve bütün mana ve
eþkâliyle medeni bir heyet-i içtimaiye haline is’al etmektir” (Atatürk).
Atatürk bir baþka konuþmasýnda: “Dünya korkunç bir hýzla ilerliyor.
Biz bu hýzýn dýþýnda kalabilir miyiz? Türklerin yüzyýllardan beri izlediði
yol sürekli bir yön kolladý. Biz daima Doðudan Batýya yürüdük.... Ülkemizde çaðcýl bir düzen kurmak istiyoruz. Uygarlýða girmek isteyip de
Batý uygarlýðýna dönememiþ ulus var mýdýr?” diye soruyor ve Batýnýn
niçin seçildiðini de açýklýyordu.
183
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Atatürk seçimini doðru yapmýþ ve iþte bu amaca ulaþmak için hukuku kullanmýþtýr. Bu giriþim, köklü ve birden bire yapýlan bir kültür aþýlama (haraset-i fikriye, acculturation) olgusudur.
II. Hukuk Devriminin Amacý Gerçekleþti mi?
A. Genel Deðerlendirme
Cumhuriyetin 85. yýlýnda þu soruyu sormanýn zamanýdýr: “Türk hukuk devrimi, toplumu Batý hukukunun düzeyine mi çýkarmýþtýr yoksa
amacýndan sapýp hukuku toplumun düzeyine mi indirmiþtir yahut da
ikisinin ortasýnda mý bocalamaktadýr?” Bu soruya verilecek yanýt, baþarýnýn turnusoludur ve þu soruyu kýþkýrtmaktadýr: “Türk hukukçusu ve
uygulamacýsý batýlý yasalarý ve dolayýsýyla batýlý hukuku ne oranda
özümsemiþtir? Türk mutfaðýnda kotarýlan ürünler baþarýlý mýdýr? Atatürk devriminin bütünlüðü içinde Türk hukuk devrimi amacýna ne ölçüde ulaþabilmiþtir?”
Türk hukuk uygulamasýnýn zaman zaman çaðcýl deðerleri yakaladýðý yadsýnamaz. Ancak, bu bizi aldatmamalý, gevþetmemelidir. Eðer sorunlara cam saydamlýðýnda bakmazsak kendimizi aldatýrýz. Zira “hiç
kimse görmek istemeyen kadar kör deðildir”. Bu yüzden karþý olan ne
varsa ondan yana olmadan, yana olan ne varsa ona karþý olmadan,
abartmadan, küçültmeden, gerçeklerle yüzleþmeyi göze alarak, yürekli
bir hesaplaþma bilinciyle olduðu gibi bakýldýðýnda ve içtihatlarýn ortalamasý alýndýðýnda, yukarýdaki sorularý olumlu yanýtlamak kanýmca olanaksýzdýr.
Öncelikle kendi uygulama alaným olan ceza ve ceza yargýlama hukuklarýndan birkaç deðerlendirmeyi sunmak istiyorum.
Marc Ancel, dünya çapýnda bir cezacýdýr. Öðretisi ders kitaplarýnda
baðýmsýz bir bölüme sahiptir. Ayrýca karþýlaþtýrmalý hukuk araþtýrmalarý
ve bu konuda ortaya attýðý yöntemle de uluslararasý ününü pekiþtirmiþtir. Ceza hukukunda karþýlaþtýrmalý araþtýrma yapmanýn yararý ve zo184
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
runluluðu konusunda yazdýðý bir yazýda, cezacýlarýn karþýlaþtýrmalý incelemelerde dikkat edecekleri noktalarý açýklarken, kurumlarýn bir ülkeden öbürüne aktarýlmasýnýn çok ciddi sorunlar yarattýðýna deðiniyor
ve sözü “benimseme” (iktibas, réception) yoluyla yasa/hukuk almaya
getiriyor. Türkiye’nin 1889 Zanardelli Ceza Yasasýný Ýtalya’dan; Fransa’nýn “probation” ve “jüri”yi Ýngiltere’den aldýðýný belirten Ancel, bizim için önemli bir saptamada bulunuyor: “Zanardelli Yasasý, Türk uygulamasýnda kimi önemli yozlaþmalara uðradý” (Marc Ancel, Intérêt et
nécessité nouvelle de la recherche pénaliste comparative, Mélanges en
l’honneur du Doyen Pierre Bouzat, Paris, 1980, s. 10).
Bir baþka örnek de þudur: Merhum Prof. Dr. Sahir Erman, Ýtalya’da
konuk öðretim üyesi olarak ders verdiði 1983 yýlýnda, Türk Yargýtay içtihatlarýndan örnekler sergileyerek 1889 Ýtalyan Yasasýnýn nasýl uygulandýðýný anlatan bir konuþma yapar. Konuþma dinleyicileri öylesine
sarsar ve þaþýrtýr ki, daha sonralarý adalet bakanlýðý yapan ve Anayasa
Mahkemesinde görev alan Prof. Dr. Conso, dinleyenler adýna bu uygulamaya adeta baþkaldýrýrcasýna: “Sizin hukuk fakültelerinizde ceza hukukunun en basit esaslarý öðretilmiyor mu ki, yargýçlarýnýz, Yargýtayýnýz
böyle garip kararlar veriyor?” diye tepki gösterir (Milliyet, 28.1.1995).
Oysa Rahmetli Erman, Ýtalya’da basýlan bu konuþmasýnda, Türk hukukçularýnca baþarýlý sayýlan yargýsal görüþlerden örnekler seçmiþ ve
onay göreceðini ummuþtur.
Son vereceðim örnek ise þudur: 1990’lý yýllarda Merhum Hocam
Prof. Dr. Faruk Erem, Yargýtayda ziyaretime gelmiþti. Belçika Kongosu’ndan Prof. Dr. Bolongo’nun ‘Droit Pénal Spécial Zaïrois” (Zaire
Özel Ceza Hukuku, Paris, 1985) adlý yapýtýný gördü. Ýncelemek için yanýna aldý. Birkaç ay sonra geri getirdi.
Umutsuz ve bezmiþ bir ruh hali içindeydi.
-Onlarca yýl, dedi, emek verdim. Geriye baktýðýmda hiçbir þeyi baþaramamýþým. Bunlar bile bizi geçmiþ.
185
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Bu tür ülkelerin hukuk öðretisini ve uygulamasýný hazýr bulduklarýný, hazýr bulduklarý þeyi sürdürdüklerini belirterek Hocamý teselliye çabaladým.
Özel hukuk alanýnda da durumun farklý olduðu söylenemez.
Benimseme yoluyla alýnan yasalarýn, doðal hukuk ortamýndan çýktýklarý ve bir baþka ortama taþýndýklarý bir gerçektir. Böyle bir gerçeðin
doðal sonucu da elbette þudur: Yeni toplumsal ortama uyarlanma. “Hiç
kuþkusuz bu uyarlama sýrasýnda deðiþik uygulamalar ve kýrýlmalar olacaktýr.” Esasen yasalar metinler, “durumun gereklerine, gelenek/göreneðe” gibi deyiþler kullanarak buna izin verirler. Kimi ilke ve kararlar,
zaman içinde özlerini yitirmeden deðiþimlere uðrayabilirler. Ancak bunun elbette bir sýnýrý vardýr ve bu durum, kopup yozlaþmanýn ve içeriklerin/özlerin baþkalaþýma uðratýlmasýnýn özrü olamaz. Kökeninden
kopmuþ bir hukuk, müraileþmiþ demektir. Çünkü Batý uygulamasýnýn
sulandýrýlmýþ bir versiyonu olmaya yargýlýdýr.
B. Kimi Örnekler
Rasgele kimi örnekler vermek, bu yargýlarýn doðru olup olmadýðýný
açýða çýkaracaktýr, sanýrým.
Ülkemizde yüz yaþýný dolduran c. savcýlýðý kurumunun yalnýzca bir
iddia makamý olduðu yeterince anlaþýlamamýþtýr.
Türkiye’de sýk sýk dile getirilen bir öykü ve yanýlgý vardýr.
Adalet Bakaný Mahmut Esat Bozkurt’a yaslanan bu yanýlgýnýn öyküsü þudur: Atatürk’ün sofrasýnda Bozkurt, cumhurbaþkaný dahil hiçbir
kamu görevlisinin unvanýnýn baþýnda ‘cumhuriyet’ sözcüðü olmadýðý
halde savcýlarýn unvanlarýnýn baþýnda bu sözcüðün bulunduðunu, çünkü savcýlarýn rejimin bekçisi olduklarýný açýklamýþtýr.
Öykü doðrudur. Ancak açýklama yanlýþtýr. Çünkü buradaki ‘cumhu186
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
riyet’ sözcüðü, Fransýzca, Ýtalyanca, Ýspanyolca, Portekizce dillerinde
görüldüðü üzere Latince ‘res publica’ sözcüklerinin birleþmesinden
oluþmuþtur; “kamuya/halka/topluma ait þey/nesne” anlamýna gelmektedir. Çünkü, yukarýda belirtildiði gibi, savcý, kamu adýna dava açma tekelini elinde tutmaktadýr. Suç ile sarsýlan toplum düzeninin yeniden
kurulabilmesi için, birinin toplum adýna davayý açmasý, izlemesi ve suçlunun cezalandýrýlmasýný saðlamasý gerekmektedir.
Bu açýdan, Cumhuriyet öncesi savcýlara ‘müdde-i umumi’ denmesi
yerinde idi. Buna karþýlýk, Erken Cumhuriyet döneminde “cumhuriyet
müdde-i umumisi” denmesi kaba bir kavram ve dil yanýlgýsý idi. Çünkü
“ay mehtabý”, “atlý süvari” gibi bir dil yanlýþlýðýný ortaya koymaktaydý.
Daha sonralarý, ‘cumhuriyet savcýsý’ denmesi ile bu yanýlgý son bulmuþ,
ancak yüzeysel incelemeyle ve uygulamaya yansýyan anlayýþla, savcýlarýn rejimin bekçisi olduðu sanýlmýþtýr.
Savcýlar hukuk düzeninin bekçisidirler. Hukuk kendilerine hangi
görevleri vermiþse, onu uygulamak zorundadýrlar. Hukuk, düzeni devlete, ulusa, topluma iliþkin deðerleri de korur. Savcýlar, bu deðerler çiðnendiðinde, elbette kamu adýna harekete geçecek ve suçun iþlendiðine
iliþkin yeterli kuþku varsa davayý açacaklardýr. Ancak, hiçbir zaman, rejimi kurtarma gibi bir güdü ya da amaçla davranmayacaklardýr.
Gerçekten bu makam, devlet/kamu/halk/toplum adýna davayý açan
ve yürüten bir kurumdur. Ceza davasý, toplumu/halký ilgilendirir. Cezalandýrma, toplumun/halkýn siyasal örgütlenmesi olan devlete ait bir
egemenlik yetkisidir. Bu yüzden de ceza davasý açma tekeli halk/toplum adýna bu yetkiyi kullanan devletin bir organý olan c. savcýlýðýna aittir. C. savcýlýðý yargý kararý veren bir merci deðildir.
Ancak ülkemizde, c. savcýlarý “yetkisizlik kararý” verebilmekte ve
hazýrlýk soruþturmasý dosyasýný yer açýsýndan yetkili c. bavcýlýðýna göndermektedirler. Adalet Bakanlýðý bu yanlýþlýðý düzeltmek þöyle dursun
c. savcýlarýnýn yükselme dönemlerinde bu yetkisizlik kararlarý örneklerini, ilgilinin sicil dosyasýnda bulundurup, yükselmede deðerlendir187
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
mektedir. Yine c. savcýlarýnýn verdikleri kovuþturmaya yer olmadýðýna
iliþkin kararlarý da bir yargý kararý deðildir; c. savcýsýnýn ulaþtýðý sonuçtur ve c. savcýsý her an vardýðý bu sonuçtan (karardan) dönebilir. Oysa
bu kararlara karþý çýkýldýðýnda aðýr ceza mahkemesi baþkanlarý kimi zaman sanki bir yargý kararý varmýþ gibi bunlarý önce kaldýrmakta ve sonra da dava açýlmasýna karar vermektedirler. Bundan çýkan sonuç þudur:
c. savcýlýðý kurumu ve kavramý, ne bu iþi yürütenlerce, ne bakanlýkça,
ne de yargýçlarca iyi algýlanmýþtýr.
C. savcýlýðýnýn iddia makamý olarak iyi algýlanmamasýnýn sonuçlarý
bununla bitmemektedir. Yanlýþ bulaþýcý olduðundan yargýlamanýn son
aþamasýna dek uzanmaktadýr. C. savcýsýnýn iddianamede getirdiði eylemlerin tümü yargýlamanýn / davanýn / hükmün konusudurlar ve devlet adýna getirilen tüm eylemler yargýlanacaktýr (C.Y.Y. md. 160, 170/4,
225). Dünyanýn her yanýnda benimsenen bu nesnel (objektif) ölçüt,
yanlýþ algýlamalarla ülkemizde benimsenmemiþ; c. savcýsýnýn iradesinin
hangi suçu yargýlama önüne getirdiði gibi öznel ve bulanýk bir ölçüt geliþtirilmiþtir. C. savcýsýnýn yaptýðý geçici niteleme, yani eyleme hukuksal
ad verme esas alýnarak, bu suçu açýklarken/tasvir ederken yollama yapýlan eylemlerin yargýlama dýþý kaldýðý, bunun dava açma tekelinin c.
savcýlarýna verilmesinden kaynaklandýðý ileri sürülebilmiþtir. Böylelikle
Türk hukuk uygulamasý, dava açma tekelinin devlet adýna c. savcýsýna
verildiðini göremeyerek, yargýlamanýn temeli olan bir ilkeyi yozlaþtýrmýþ; eylem/olay ile nitelemeyi birbirine karýþtýrarak ve nesnel ölçüt yerine öznel ölçütü geçirerek hukukunu aldýðýmýz ülkelerden kopmuþ; ceza yargýlamasýnýn dayandýðý sütunlardan birini yok etmiþtir.
Duruþma, yargýlamanýn en önemli aþamasýdýr. Doðrudanlýk, yüzyüzelik, sözlülük, herkese açýklýk ilkesine göre yapýlýr ve hemen her ülkede de adý “tartýþma”dýr.
Ülkemizde, bunlardan yalnýzca herkese açýklýk ilkesi gerçekleþtirilebilmiþ, öbürleri göz ardý edilmiþtir. Oysa, duruþmanýn vazgeçilemeyen
öbür ilkeleri, özellikle doðrudanlýk/yüzyüzelik ilkesi, kanýtlarýn deðerlendirilebilmesi için çok önemlidir. Hiçbir ülkede, tanýðý dinlemeyen
188
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
yargýç, o tanýðýn anlatýmýný deðerlendirme yetkisine sahip deðildir.
Türk hukuk sistemi de böyledir. Duruþma kesintisiz sürdürülür ve bitirilir. Eðer kesintiye uðrar ve duruþmaya katýlan yargýçlardan biri deðiþirse, duruþma yeni baþtan yapýlýr. Buna uyulmayan her karar mutlak
butlanla batýldýr. Bu nedenle “duruþmada yedek yargýç bulundurma”
kurumu getirilmiþtir (1929/1412 sayýlý C. Yargýlama Yasasý, md. 381/2,
2004/5271 sayýlý C. Yargýlama Ysasasý, m., 188) ve ülkemiz uygulamasýnda hiç gözetilmeyen bu kurum 1929’dan beri yürürlüktedir. Peki neden?
Çünkü Türkiye’de “duruþma” kavramý, sanki “dur” kökünden türetilmiþçesine karþýlýklý duranlarý anlatan biçimde algýlanmýþ; taraflarýn
seyirciliði üzerine kurulmuþ; temyiz denetiminin de yanlýþ algýlanmasý
yüzünden gereksiz bir aþamaya dönüþmüþtür.
Oysa, “duruþma” öylesine önemlidir ki, dünyanýn birçok ülkesinde
ilk mahkemelerden sonra bir ara (istinaf) mahkeme daha kurulmuþ;
ikinci bir kez daha duruþma yapýlarak kanýtlarýn yeniden deðerlendirilmesi sistemi benimsenmiþtir.
Bütün sistemlerde, duruþmanýn yargýlamanýn odaðý olduðu, tartýþma diyalektiðinin en yetkin biçimde bu aþamada gerçekleþtiði -ki bu
yüzden söz konusu aþamanýn adý Batý dillerinde tartýþmadýr- ve uygulamanýn bu çerçevede yürütüldüðü açýktýr. Öyle ki, yargýlama yasalarýnýn bütün maddeleri, bu odak aþamanýn en iyi bir biçimde gerçekleþmesi için seferber edilmiþlerdir. Hatta bozmadan sonra, kendi ilk kararýna karþý bile baðýmsýz olan mahkeme, yepyeni bir karar verebilir. Vicdani kaný yargýsý, duruþmada elde edilen deðerlendirmelerin ýþýðýnda
oluþacaktýr. O yüzden, duruþmada oluþacak vicdani kaný yargýsýnýn etkilenmemesi, duruþmaya yargýcýn önyargýlý çýkmamasý, davayý önyargýyla yönlendirmemesi için kimi ülkelerde dava dosyasýnýn yargýç tarafýndan önceden incelenmesi yasaklanmýþtýr.
Türkiye bu ince ve derin gerçekleri yeterince algýlayamamýþ; onca
uyarýlara karþýn eski alýþkanlýklar sürdürülmüþtür. Bu açýdan Türkiye,
189
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
yargýsal yanýlgýya (adli hata) en açýk uçlu ülkelerden biridir. Çünkü, vicdani kaný yargýsý, duruþmadaki izlenimlere göre deðil, tutanaklara göre
oluþturulmakta, ilk mahkeme yargýçlarý duruþma yapmayan Yargýtayýn
vicdani kaný yargýsýný (ki gerçeklik yargýsýdýr) oluþturmasý için, taraflarý
dinleyecek yerde, tutanaklarla boðuþmaktadýrlar. Hukukun ilgilendiði
olayý yeniden yaþamak, olayýn kimi zaman resmini, kimi zaman röntgenini çekebilmek için yapýlan duruþma, tutanak fetiþizmine kilitlenmiþtir. Oysa “köpek havlar, ama köpek kavramý havlamaz” (Spinoza)
gerçeði ne denli doðru ise, insanlarýn kekeledikleri, yüzlerinin kýzardýklarý, terledikleri; ama tutanaklarýn kekelemedikleri, yüzlerinin kýzarmadýklarý, terlemedikleri de o denli doðrudur.
Dünyada yargýlamalarýn uzamasý yaygýn bir yakýnma konusudur.
Ancak, hiçbir ülkede duruþmalarýn uzamasýndan yakýnýlmamaktadýr.
Ülkemizde ise durum tersinedir. Uzayan duruþmadýr. Birçok oturumdan oluþan duruþmada birçok yargýç deðiþmekte ve en sonunda tutanaklara sýkýþýp kalmýþ bir vicdani kaný yargýsýyla kanýtlanma sorunu çözülmektedir. Özetle ülkemizde insanlar, batýl yargýlarla en aðýr cezalara
çarptýrýlabilmektedir. Unutmayalým. Adalet, sokaðýn sýcak mantýðýyla
deðil, herkese iddia ve savunma hakký tanýyan hukukun soðuk mantýðýyla inþa edilir.
Temyiz yolu yanlýþ algýlanmýþtýr. Yargýtay yargýcý verilen kararýn yargýcýdýr; asla duruþmanýn ve davanýn (esasýn) deðil. Duruþma yapmayan
yargýtay yargýcýsý, kanýt deðerlendirmesinde bulunarak ve kanýtlama
(sübut) sorununu çözerek hüküm kuramaz. “Ne kadar yargýlarsan o
kadar hüküm kur” ilkesinin gereði budur. Kanýtlama sorununu Yargýtayýn çözmesi, duruþma yapma gibi daha iyi olanaklara sahip olanýnýn
yargýsýný, duruþma yapmama gibi daha kötü durumda olanýn yargýsýna
kurban etmek demektir. Türkiye bugün bunu yaþýyor ve bu yanlýþý ýsrarla sürdürüyor. Sürdürürken de kimileyin aldatýcý bir özre ve gerekçeye sýðýnýyor: Ülkemizde ara (istinaf) mahkemelerinin yokluðu. Oysa istinaf yolunun temyiz yolu, temyiz yolunun istinaf yolu açýðýný gidermesi olanaksýzdýr. Aralarýnda öz ve biçim açýsýndan hiçbir benzerlik yoktur.
190
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Hukukta sorunlarýn oylanmasý çok önemli bir konudur. 2409 yýl önce Sokrates’i yargýlayan yargýçlar bile bugünkü yazýlý ve batýlý hukuka
göre bu iþi baþarýyla yapmýþlardýr. Oysa Türkiye’de sorunlar toptan oylanmakta, çoðu kez batýl uygulamalarla kararlar verilmektedir. 30 Temmuz 2008 tarihli Anayasa Mahkemesinin AK partinin kapatýlmasýyla ilgili kararýnda yapýlan oylama bunun çarpýcý bir örneðidir.
Suç, hukuk düzenine aykýrý bir davranýþtýr. Bu yüzden hak doðurmaya, hukuk inþa etmeye elveriþli deðildir. Bu nedenle aleyhe bozmamayý yansýtan C. Yargýlama Yasasýnýn 307/4. maddesinin geçen yüzyýllarýn aþýnmýþ/kuramsal “kazanýlmýþ hak” kavramýyla açýklanarak yargý
kararlarýna yansýtýlmasý kaba bir yanýlgýdýr.
Kuþbakýþýyla birkaç örnek daha vermek isterim.
Suçu iþleyen ve bitiren davranýþ, her yerde ve her hukuk anlayýþýnda
failin davranýþýdýr. Oysa Yargýtay, karþýlýksýz çek suçunda, maðdura
(hamil) ait bir davranýþ olan bankaya sunma (ibraz) davranýþýyla suçun
oluþacaðýný benimsemiþ; böylece hukuk tarihine görülmemiþ bir örnek
sunmuþtur. Karþýlýksýz çek keþidesi davranýþý iki bölümden oluþur. Çeki
düzenleme ve sürüme koyma. Bu son davranýþla suç oluþur ve bu davranýþ faile aittir. Yargýtay “cezalandýrýlabilme koþulu” olan “bankaya
sunma” davranýþýný suçun oluþmasýyla ilgili davranýþ (maddi) öðesiyle
karýþtýrmýþ ve onca eleþtiriye karþýn bu yanýlgýyý düzeltmemiþtir.
“Kasýt” gibi teknik bir hukuk kavramý, çoðu kez, amaç, güdü,
iyi/kötü niyetle karýþtýrýlmaktadýr.
Eski Türk Ceza Yasasýnýn kimi maddelerinde geçen “birkaç” sözcüðü ile 193/2. madde ve fýkrasýnda geçen “birçok” sözcüðü, Kaynak Yasada geçen “birden çok” deyiþinin çevirileridir. Ne ki, Erken Cumhuriyet döneminde, hukuksal bir kavram olmadýklarý halde, “birkaç” ile
“birçok” sözcüklerine yasa koyucunun ayrý anlamlar yüklediði sanýlmýþ,
“birkaç”ýn üç, “birçok”un dört kiþiyi gösterdiði yolunda kurgusal karar191
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
lar verilmiþtir. Bu tür kararlar, aðýr yanýlgýlara ve çeliþkilere yol açmýþtýr.
Bunlardan bir tanesi þudur: 1953 deðiþikliðinden önce eski T.C.Yasasýnýn 480/1. ve 482/1. maddelerinde geçen “birkaç” sözcüðü, yasa koyucusunca Yargýtayýn yanlýþ yorumu doðrultusunda “üç” olarak deðiþtirilmiþtir. Böylece yanlýþ yorum, hem yasalaþmýþ, hem de yoklukta hakaretin (ve sövmenin) oluþmasý için en az üç kiþinin bunu duymasý ve buna tanýklýk etmesi gibi, örneði görülmeyen bir düzenlemeye gidilerek,
halkýn adalet duygusunu zorlayan kararlara yol açýlmýþtýr.
Yirmi birinci yüzyýlda çýkan 2004/5237 sayýlý T. C. Yasasýnýn hakaret
ve sövme suçlarýný hakaret baþlýðý altýnda birleþtiren 125. maddesinde
de ayný yanýlgý sürdürülmüþ, adeta müzminleþmiþtir.
Eski T. C. Yasasý döneminde bu anlayýþýn yol açtýðý ikinci sonuç ise,
insan mantýðýný daha da isyan ettiriciydi. Þöyle ki, eski T.C.Yasasýnýn
455. maddesinin birinci fýkrasýna göre taksirle tek bir kiþinin ölümüne
yol açma suçunun cezasý iki yýldan beþ yýla dek hapis ve ayrýca aðýr para
cezasýydý. Ayný maddenin ikinci fýkrasýna göre bir kiþinin ölümünün
yaný sýra bir ya da birden çok kiþinin yaralanmasýna yahut da “birkaç”
kiþinin ölümüne yol açýlýrsa ceza dört yýldan on yýla dek hapis ve ayrýca
aðýr para cezasýydý. Uygulamada bir kiþi ölmüþ, ayrýca bir ya da birden
çok kiþi yaralanmýþsa ceza, haklý olarak dört yýldan baþlatýlmaktaydý.
Ancak, iki kiþi ölürse, “birkaç” en az üç kiþi olarak algýlandýðýndan ve
ölenlerin sayýsý üçe ulaþmadýðýndan, eylem birinci fýkraya sokulmakta,
ceza iki yýl hapisten baþlatýlmaktaydý.
Eski T.C. Yasasýnýn 266. maddesi, devlet görevlisine karþý hakareti
ve eylemli saldýrýyý cezalandýrmýþ; 269. maddesi ise bunun zor ya da
tehditle yapýlmasýný aðýrlaþtýrýcý neden olarak düzenlemiþti. Yasal metinde geçen “ve” baðlacýný gözeten Yargýtay, bu aðýrlaþtýrýcý nedenin
uygulanabilmesi için görevliye sövme eyleminin yaný sýra tehdit ve etkili eylemin de olmasý gerektiðine karar vermiþ ve þöyle bir sonuç ortaya çýkmýþtý: Görevliye sövdükten sonra onu döven ya da tehdit eden faile iki ayrý suçtan verilen ceza; sövmenin yaný sýra döven ve tehdit eden
faile verilen cezadan daha aðýr olmaktaydý. Yargýsal görüþ, üç suçu bir192
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
likte iþleyen faili daha az cezalandýrarak, sanki insanlarý suça özendirmiþti. Oysa, metindeki “ve” kaynak Yasada “ya da” idi ve Türkçe’ye çevirinin Arap harfleriyle yazýmýnda kullanýlan “v” harfi, “vav-i âtýfa”
olup “ya da” anlamýndaydý; Latin harflerine dönüþtürmedeki yanýlgý,
yanlýþ görüþlerin oluþturulmasýna yýllarca katkýda bulunmuþtu. Bu yanlýþlýk ‘düzeltici yorum’ yöntemine baþvurularak elbette düzeltilebilirdi.
Dördüncü Ceza Dairesinin bu türden görüþleri yýllarca Ceza Genel Kurulunca ‘yerleþmiþ karar’ gerekçesiyle reddedilmiþti. Nihayet 1997 yýlýnýn baþlarýnda bunun ayrýmýna varýlmýþ, ancak yanlýþlýk bir ölçüde giderilebilmiþti. Çünkü, bu kez de metinde geçen “ile” sözcüðü, görevdeþ
sözcükleri baðlamadýðý halde “baðlaç” sanýlmýþ; bunun kullanýlan aracý
gösteren bir ilgeç (edat) olduðu gözardý edilmiþti.
Bu nedenlerle yeni T. C. Yasasýnda birkaç, birçok yerine ikiden çok
denilmesi yerinde olmuþtur.
Eski T. C. Yasasýnýn en çok uygulanan iki maddesi vardý: 456 ve 482.
Yukarýda 480 ve 482. maddelerin baþýna gelen talihsizliðe deðinmiþtim.
Eski T.C.Yasasýnýn 456. maddesine gelince; bu maddede temel ve üst
kavram “alýþýlmýþ uðraþ”tý (mutat iþtigal) ve alýþýlmýþ uðraþtan alýkonma süresiydi. Bunu saptayacak olan da duruþma yapan yargýçtý. Hukuk,
eyleme iliþkin (fiili, olaysal) bu sorunu çeþitli etkenleri gözeterek belirleyecekti. Bu bileþenlerden, bu soruna ýþýk tutan ikincil ve alt kavramlardan/öðelerden biri de kuþkusuz “iyileþme” süresiydi. Bunu saptayacak olan da hekimdi. Bu konu, yasalarýný aldýðýmýz her ülkede ve baþkalarýnda, böyle çözülmüþtü. Bu konuda öðreti ve uygulamada bir tartýþma da yoktu, o ülkelerde. Oysa Türkiye’de bunu bütünüyle bilirkiþi
(hekim) çözmekteydi. Böylece çok boyutlu bir sorun, kolaycý bir yöntemle tek boyuta indirgenmiþti. Bununla hem birçok haksýzlýklara yol
açýlmýþ, hem de yargý kendi yetkisini bilirkiþiye aktarmýþtý.
Yeni T. Ceza Yasasýnda bu kavramlara yer verilmemesi yerinde olmuþtur.
6831 sayýlý Orman Yasasý, çevre ve doðayý koruma hukukunun yazý193
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
lý hukukta somutlaþmýþ bir biçimidir. Yasanýn 93. maddesi, 17. maddede belirtilen orman içine bina, aðýl, hayvan barýnaklarý yapýlmasý, tarla
açýlmasý, iþlenmesi ve orman içine yerleþilmesi yasaklarýný yaptýrýma
baðlamýþtýr. Suçun adý “ormaný iþgal”dir. Suç, seçenekli davranýþlardan
biri yapýldýðýnda oluþmaktadýr. “Eylem”, “davranýþ” ve “sonuç” gibi suç
kuramýnýn belkemiðini/yüreðini oluþturan kavramlar iyi algýlanmadýklarýndan ve bu baðlamda “seçenekli davranýþlý suç” konusu yeterince
iþlenmediðinden, Yargýtayýmýza göre, orman içinde bir yer çitle çevrildiðinde iþgal suçu tamamlanmakta, fakat bina yapýlmak istendiðinde,
binanýn temelinin iþaretlenip kazýklarýn çakýlmasý, temelin kazýlmasý,
temel üzerinde birkaç metre duvar çýkýlmasý gibi davranýþlar suçun tamamlanmasýna yetmemekte, çatýnýn kapatýlmasý beklenmekte, bundan
önceki eylemler suça kalkýþma olarak nitelendirilmektedir. Bu mantýk
çizgisinin doðal sonucu olarak, suçun tamamlanmasý için binanýn kapý,
pencere, mutfak gibi iç kesimlerinin bitirilmelerinin niçin beklenmediði
gibi bir sorun da akla gelmektedir. Oysa, suç ormaný iþgaldir, temele
kazýklar çakýldýðý anda orman iþgal edilmiþ ve suç tamamlanmýþtýr. Hukukun abecesi olan temel kavramlarýn özümsenememesi yüzünden
hukukun nasýl uygulandýðýný sergilemek açýsýndan bu durum kanýmca
çok çarpýcý bir örnektir.
Bu anlayýþ, Ceza Genel Kurulu ve özel Daire görüþlerinde bugün
de sürmektedir.
Suç genel kuramýnýn ve bu konudaki vazgeçilemez temel kavramlarýn iyi algýlanmamasýnýn sonuçlarý saymakla bitmemektedir. “Sonuç”
kavramýnýn yeterince iþlenmemesi nedeniyle biçimsel içtimada (TCY.
md. 79) ve teselsülde (TCY. md. 80) Eski T. C. Yasasý döneminde çarpýcý çeliþkiler yaþanmaktaydý. Kiþilere karþý suçlarda, yasaya karþýn, teselsül maddesi uygulanmamaktaydý. Görevliye sövme, etkin direnme suçu içinde eritilmekte, daha çok suç iþleyen daha az cezalandýrýlarak, fail
ödüllendirilmekte; söz atma suçunun çokluðu, baþkalaþýma uðrayarak,
sarkýntýlýða dönüþtürülmekteydi.
Yeni Yasa bu tür yanýlgýlara ve tartýþmalara son vermiþtir.
194
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Suç genel kuramýnda, hukuksal konu, suçun oluþmasýnda ve yeterlilik boyutuna (maddi hukuka aykýrýlýk) ulaþmasýnda, yorumda ve daha
birçok hususta temel bir kavramdýr. Eski Türk hukuk uygulamasý bu
kavrama yeterince eðilmediðinden aklýn alamayacaðý sonuçlara ulaþýlmýþtýr. Sözgelimi, Eski T.C. Yasasýnýn 423. maddesinde öngörülen “evlenme sözverisiyle kýzlýk bozma” suçunda korunan deðer, bir kýzýn el
deðmemiþliði, iffetiydi. Korunan deðerin dölyolunun aðzýný kapatan,
bir deri parçasý görünümündeki “kýzlýk zarý” olduðu kabul edilmiþ, zar
adeta kutsanmýþ; zar bozulmadýkça suçun iþlenemeyeceði görüþü benimsenmiþti. Bu nedenle “zar” bozulmadan maðdure gebe kalmýþ ise,
zarýn doðumla bozulduðu anda suçun iþlenmiþ sayýlacaðý düþüncesiyle,
sezaryen ameliyatýyla doðum yapýlmýþ ve zar bozulmamýþsa uçun oluþmayacaðý sonucuna ulaþýlmýþtý. Böylece suç faili, artýk cinsel iliþkide bulunan fail deðil, onun ürünü olan çocuk olmakta, failin cezalandýrýlmasý
için, saðlýðý tehlikeye düþürse bile, olaðan doðum yapýlmasý salýk verilmekteydi.
Bu suç, yeni Yasada kabul edilmemiþ, uygulama da bu türden skandal görüþlerden kurtulmuþtur. Ama bu görüþler, hukuk uygulamamýzýn
tarihinde yerini almýþlardýr.
Ülkemizde yasalarýn yorumu konusunda bir paradigmanýn oluþturulduðunu söylemek çok güçtür. Yasal yorum, yasal metnin içinde kalmak koþuluyla dar, geniþ ve düzeltici; özel hukukta yasal boþluðu doldurucu nitelikte olabilir. Ancak, yasal metnin ve yasanýn bütününün
dýþýnda ve üstünde olamaz. Verilecek birkaç örnek, bu konudaki durumu sergilemeye yeter kanýsýndayým.
Ceza yargýlama hukukunda, kamu davasýný açan ve yürüten iddia
makamýnýn yanýnda suçtan zarar görenlerin de yer almasý kabul edilmiþtir.
Duruþmaya her an gelme külfetini yüklemek istemeyen yasa koyucu, 1929/1412 sayýlý Eski C. Yargýlamasý Yasasý döneminde suçtan zarar
195
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
görenin dýþarýda yazdýðý bir dilekçeyle ya da mahkeme kalemine gelerek ve tutanak yazmanýna baþvurarak bu konudaki isteðinin tutanaða
geçirilmesiyle ve bunun yargýç tarafýndan onaylanmasýyla da bu kiþilerin kamu davasýna katýlabilme olanaðýný saðlamýþtý. Ancak duruþmaya
gelen, bu konudaki isteðini yargýç ve yazman önünde tutanaða geçiren
ve böylece yukarýda belirtilenlerin çok ötesinde iþlemler yapan bir kiþi
(zarar gören) yargýsal görüþlere göre davaya katýlan olarak kabul edilmemekteydi. Bunun yasal metne aþýrý derecede baðlý katý bir yorum olduðunu bile söylemek güçtü. Çünkü öncelikle (evleviyetle, a fortiori)
kuralýnýn uygulanmasýyla çözülmesi gereken bir sorun, yasal metni örseleme pahasýna, yörüngesinden saptýrýlmýþtý. 2004/5271 sayýlý Yeni C.
Yargýlama Yasasýnýn konuya biraz daha açýklýk getirmesi yerinde olmuþtur. (m. 238).
Öte yandan, yasal bir metinle kaldýrýldýðý halde, yasa koyucunun
amacý keþfe çýkýlarak ve öznel ölçütlerle Eski T.C. Yasasýnýn 189. ve 549.
maddelerinin; 2929 sayýlý Yasanýn 48. maddesi 233 sayýlý kararnameyle
yine kaldýrýldýðý ve Anayasa Mahkemesince de bu biçimde vurgulandýðý
halde, bu maddenin yürürlükte olduklarý yargý kararlarýnda ileri sürülebilmiþti.
Örnekleri kendi alaným olan ceza hukukundan ve ceza uygulamasýndan vermiþ olmam, özel hukukta durumun daha iyi olduðundan deðildir.
Özel hukukta da yargýlamanýn, duruþmanýn, denetim yargýlamasýnýn durumu aynýdýr.
Sözgelimi, Borçlar Yasasýnýn 53. maddesinin uygulanmasý, Ýsviçre’dekinden çok baþkadýr ve kanýmca konunun iyi algýlanmadýðýný sergilemektedir.
Boþanma davasýnda manevi ödence sorunu batýlý ülkelerden ve bu
arada Ýsviçre’den bambaþka biçimde çözülmüþtür. Bu konudaki Ýçtihatlarý Birleþtirme Kararý, Ýsviçreli bir hukukçu olan Tercier’ye çok þaþýrtýcý
196
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
gelmiþtir. Zira bu içtihatla birçok kavramýn yanlýþ algýlandýðý çarpýcý örneklerle ortaya çýkmýþtýr.
Ülkemizde “emsal karar” kavramý da yanlýþ algýlanmýþtýr. Emsal karar, bir yasal metnin yorumlanmasý, ancak bir kavramýn tanýmlanmasý
v.b. hukuksal konularda söz konusu olabilir. Oysa Türkiye’de yýlda
500.000 karar veren bir Yargýtay vardýr ve bunun yaklaþýk 250.000’i
bozma kararý olup, “emsal karar” diye algýlanabilmektedir. Zira benzer
olaylarda verilen kararlar, “emsal karar” diye deðerlendirilmektedir.
Oysa, “Panthe rei kuralý” bir mantýk ilkesidir ve olaylar birbirine asla
benzemezler.
Bu nedenlerle de emsal kararlar, birbirleriyle sýk sýk çeliþmekte;
bunlarýn büyük bir bölümü de ne yazýk ki, uzun ömürlü olamamaktadýrlar.
Bütün bunlar, her þeyden önce, Türkiye’nin bir yargý/yargýlama/adalet bunalýmý yaþadýðýnýn kesin kanýtlarýdýr. Bu yüzden iþler artmýþ, yargý týkanmýþtýr. Ýþi yargýya düþmeyen aile yok gibidir. Türk toplumunun bireyleri adeta yargýsallaþmýþlar / adlileþmiþlerdir.
Ýkinci olarak Batý yasalarýný doðuluca uygulayan bir hukuk karþýsýndayýz. Parçalar yerine oturmamakta; yasa almanýn hukuk devrimini
gerçekleþtirmeye yetmediði ortaya çýkmaktadýr. Atatürk’ün amaçladýðý,
eski hukukun kökünü kazýyýp yepyeni bir anlayýþla Batý hukukunu evrensel ilkelerinin ve kavramlarýnýn özünden koparmadan, yerel potada
eritilmiþ ulusal bir hukuka neden ulaþamadýk?
Bu sorulara yüreklice ve iyi yanýt verebilirsek hukukta iyileþmenin
gizlerini ve yapýlacak önerileri kolayca bulabiliriz.
Öyleyse, hukuktaki açmazlarý sergileyen ve çýplak uyarýcý iþlevlerini
üstlenen bu örnekleri bir yana býrakarak ve önyargýsýz ve açýk yüreklilikle özeleþtiriye aðýrlýk vererek, nedenleri ve çözümleri araþtýrmalýyýz.
197
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
III. Hukuk Devriminin Amacýna Ulaþamamasýnýn Nedenleri
“Sorunlar birdenbire ortaya çýkmazlar. Her sorunun bir kuluçka dönemi vardýr”. Bugün bir adalet bunalýmýndan söz ediyorsak, bu bunalým da uzunca bir kuluçka döneminin sonucudur ve elbette onu besleyen nedenler vardýr. Bu nedenlerin üstesinden gelinebilirse, bunalým
çözülecek demektir. Yeter ki, nedenlerle sonuçlar birbirlerine karýþtýrýlmasýnlar.
A. Alt Yapý Eksikliði
Hukuk uygulamasýnda, Ancel’in deyiþiyle bugün de yaþanan bu
“yozlaþma”nýn baþlýca nedenlerinden biri, kanýmca Batý Yasalarýnýn benimsenip yayýmlanmasýndan kýsa süre sonra uygulamaya geçilmesidir.
Uygulayýcýlar, Batý hukukunun irdelendiði öðrenim kurumlarýndan
geçmemiþlerdir. Oysa Batý ülkelerinde özellikle temel yasa (code, codice, código) düzeyindeki metinler, eski metinler çok deðiþtirilmedikler
halde, yayýmlandýktan en az bir yýl sonra yürürlüðe giriþlerdir. Batýdan
alýnan bir temel yasalarýn kavramlarý sindirilmeden yürürlüðe koymanýn sakýncalarý özellikle Erken Cumhuriyet döneminde belirgin biçimde göze çarpmaktadýr. Her yýl çok sayýda içtihatlarý birleþtirme kararlarýnýn çýkmasý bu yüzdendir. Bunlarýn kuramsal açýdan yetersizliði hemen göze çarpmaktadýr. Zira çoðunda varýlan sonuçlar insaný düþ kýrýklýðýna uðratacak oranda yanlýþtýrlar.
Japonya da hukukunu Batýdan almýþtýr. Ancak ilkin Batý hukuku Japon üniversitelerinde okutulmuþ, Batýdan çaðrýlan bilim insanlarýnca
hukukçular yetiþtirilmiþ, yasalar alýndýklarýnda kavramlara önem verilmiþ, hatta kimi kavramlar olduklarý gibi kaynak hukukun diliyle alýnmýþ; alfabe yetmediðinde alfabeye yeni harfler eklenmiþtir.
Buna karþýlýk Türkiye, Batýdan aldýðý temel yasalarý aylarla anlatýlabilecek bir süre içinde yürürlüðe sokmuþ, yeni kuþaklarýn yetiþmelerini
beklememiþtir.
198
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Bundan baþka, Cumhuriyetin baþlarýnda yasalarýn nasýl uygulanacaðýna iliþkin Batý hukukunu iþleyen öðreti de ortada yoktu. Türk yargýcý, savcýsý ve avukatý yalnýzca alýnan yasalarla baþ baþaydý. Bu açýðý gidermek için yapýlan çeviri giriþimleri hem yetersiz ve hem de yanlýþlýklarla doluydu. Sözgelimi, ceza hukukunda yargýçlara yol gösterecek tek
yapýt “Maino Þerhi”dir. Bu yapýtý çevirenlerin kimlikleri bile belirsizdir.
Yapýt kýsaltýlarak çevrilmiþ ve önemli birçok kesim çevrilmediði gibi
kaynaklar gösterilmemiþtir. Çeviri hukukçularca yapýlmadýðýndan yanlýþlýklarla doludur. Yanlýþlýklara bir de Türk hukuk dilinin kavramlar
açýsýndan yoksulluðu eklenince ortaya çýkan kaynaðýn ne denli yetersizlikler ve sakatlýklarla dolu olduðunu söylemeye gerek yoktur. Esasen
her çeviri yapýt, yara almýþ bir yapýttýr; ikinci eldir. Majno Þerhi ise, yalnýz yara almamýþ, yanlýþlarla doldurularak adeta yeniden yazýlmýþtýr.
Yeni Türk ceza hukuku uygulamacýlarýnýn bugün de baþvuru kitabý
olan bu Þerhteki görüþlerin çoðu, olduðu gibi yargýsal görüþe dönüþmüþtür. Çoðu yanlýþ olan bu kararlardan bugün bile dönülememektedir.
Buna karþýlýk, uzun süre sömürge altýnda yaþamýþ Afrika ülkelerinde,
sömüren ülke, kendi hukukunu, öðreti ve uygulamasýyla birlikte sömürülen ülkeye taþýmýþ; kurumlarý ve kavramlarý olduðu gibi aktararak ve
onlarca yýl, kimi zaman yüz yýlý aþan süre uygulamada bulunmuþ, ayrýca
o topluma kendi dilini de vererek kavram ve terim yetersizliðinin doðuracaðý olumsuzluðun yaþanmasýný önlemiþtir. Sömürgelik döneminde
hukukun uygulayýcýlarý, sömüren ülkenin yurttaþý olan yargýç, savcý ve
avukatlardýr. Durum böyle olunca sömürülen ülkeler, baðýmsýzlýktan önce ve sonra, hukuk coðrafyasý açýsýndan sömüren ülkelerin coðrafyasý
içinde yer almýþlardýr. Çünkü bu ülkeler, bugün bile, ayný hukuk uygulamasýný, sömüren ülkenin diliyle sürdürmektedirler. Aralarýnda zengin dile sahip olanlar bile kavram ve terim yetersizliðinin doðuracaðý açmazý ve
kargaþayý düþünerek, ulusal dile geçememektedirler. Bu açýdan, sözgelimi, Kamerun Fransa’nýn; Demokratik Kongo Cumhuriyeti (Zaire) Belçika’nýn hukuksal sýnýrlarý içinde yer almýþlar; bu ülkelerde Türkiye’nin yaþadýðý ve yukarýda sergilenen olumsuzluklar ortaya çýkmamýþtýr.
199
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Türk halký, böylesine aþaðýlayýcý bir sömürülme dönemini yaþamamýþtýr. Bu onun yalnýz tarihsel övüncü deðil, doðasýnýn da sonucudur.
Ancak, bu ülkelerde ve de en azýndan Japonya’da yaþanan deneyimleri iyi deðerlendirmek, uygulamaya geçmeden önce ilkin Batý hukuku öðreniminden geçmiþ uygulamacýlarýn yetiþmesini beklemek ve
Türk dilindeki kavram/terim yetersizliði açýðýný kapatmak gerekirdi.
Bunlarýn yapýlmamýþ olmasý, bugün yaþanýlan sýkýntýlarýn temel nedenlerinden biri olmuþtur.
Bundan baþka, Türk üniversitelerinde, hukuk öðrenimi uzun yýllar
yanlýþ temellere oturtulmuþtur. Örneðin, Ceza Yasasý Türkiye’ye Ýtalyan
kapýsýndan; ceza hukuku öðretisi ise Fransýz kapýsýndan girmiþ; iki hukuk sisteminde kimi zaman çatýþmalara dek varan ayrýlýklar gözetilmeden, Ýtalyan kaynaklý ceza yasasý, Fransýz öðretisine göre yorumlanmýþ,
kalýcý yanýlgýlara düþülmüþtür.
Görüldüðü gibi, yetersiz bir öðrenim ve yoksul bir hukuk diliyle hemen uygulamaya geçilmekle yaþanan olumsuzluklar, Türk hukuk devriminde onarýlmasý güç yaralar açmýþtýr.
B. Ýnsan / Ortam / Kültür Etkeni
Türk insaný, görünen o ki, büyük açýklarý olan bir toplumdur. Newton’cu bir evrenden Einstein’cý bir evrene henüz geçememiþtir.
Hukuk açýsýndan belki de en önemlisi, toplumumuz, 18. yüzyýlýn
Aydýnlanma dönemini yaþamamýþtýr. Kant’ýn “sapere aude!” (aklýný
kullanma yürekliliðini göster!) savsözünde özetlenen bu evre, özellikle
hukuk yaþamýnda son derece önemlidir. Çünkü, Aydýnlanma, her þeyden önce hukuk ile ahlakýn alanlarýný dinin alanýndan uzaklaþtýrmýþtýr.
Benimsediðimiz hukuk, Aydýnlanmanýn ürünüdür. Aydýnlanmanýn
ürünü hukukun böyle bir evreyi yaþamamýþ ve günümüzde bile deðerlendirmelerini çaðcýllaþmamýþ (sekülerleþmemiþ), dinsel yollamalarla
yapan bir toplumda uygulanmasýnýn kimi güçlüklere ve týkanmalara
yol açmasý bir ölçüde doðaldýr.
200
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Öte yandan Türk insaný ve kültürü, yerleþik yerel kültür normlarýný
ve alýþkanlýðýný bugün bile henüz benimsemiþ deðildir. Bu yüzden ivecen, kolaycý, geçici ve günübirlik çözümlerle yetinmekte; köklere ve derinlere inememektedir. Toplumun belleði, söylencelere (mitoslar) dayanmaktadýr. Görüþler/inançlar bu yüzden kuþaktan kuþaða baþkalaþýmlara uðrayarak aktarýlmýþtýr. “Söz ve mono toplumu” olmanýn bütün olumsuzluklarý sürmektedir. Bu nedenlerle, kuþkuculuk, Kartezyen
usavurma; Durkheimci, Husserlci, Cuvillierci, Bachelardcý önyargýsýzlýk;
Croceci, Sartreci karþýtçýlýk; Hegelci diyalektikten habersiz bir kültür
söz konusudur. Toplumsal geliþmenin dinamizmi olan eleþtiri ve tartýþma kültürü geliþmemiþ; geçimli olmakla görüþlere uygitsinci olma ve
eleþtiriden kaçýnma özdeþ sayýlmýþ; eleþtirinin kamu ahlakýna giren bir
toplumsal ödev olduðu unutulmuþ; eleþtiri vazgeçilebilir bireysel bir
hak olarak görülmüþtür. Bu yüzden eleþtiri ve eleþtirel bakýþýn üreteceði
çözümler sürgit ertelenmiþtir.
Bu açýdan bakýldýðýnda, ilk ve yüksek öðrenimin; kuþkulanan, sorgulayan, derinlere inen, söylencelere (mitos) deðil, her kez yazýlý/somut
gerçeklere (logos) dayanan, tartýþan kuþaklar yetiþtirmesi gerekir.
“Duygu-yoðun, mitos, mono ve söz toplumu”ndan “akýl-yoðun, logos,
dia ve yazý (Gutenberg) toplumu”na geçmenin tek yolu budur.
Hukuk, tartýþma demektir. Ancak bu, ezbere/belleðe dayalý tartýþma
deðil, kitaba/arþive yaslanmýþ bir tartýþmadýr. Hukukçularýmýz bu alýþkanlýðý edinmedikçe, incelemeden yargýlar kurdukça, bilgilerinden kuþkulanmadýkça batýlý (çaðcýl) yasalarýn doðuluca uygulamasý sürecektir.
Bu konuda, öðrenim kurumlarýna büyük görevler düþmektedir. Hukuk öðrenimi a’dan z’ye gözden geçirilmelidir.
C. Öðreti ve Uygulama Ayrýlýðý Saplantýsý
Ýnsan, ortam ve kültür etkenlerinin doðal sonucu olarak, derin araþtýrmalarýn ürünü olmayan kýsa ömürlü ve olaylarla bütünleþen görüþler,
emsal yargýsal görüþ olarak algýlanmakta, binlerce yargý görüþünü alt
201
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
alta dizerek her yýl yayýmlanan kitaplar, bilimsel incelemelerin yerini
almakta; uygulamacýlar hazýr/komprime ve yer yer birbirini çürüten
olay içtihatlarýnýn peþine düþerek yargýsal kararlar oluþturmaya çalýþmaktadýrlar. Bunun sonucu olarak, yayýmlanan bilimsel yapýtlara hiçbir
deðer verilmemektedir. Sonuç; bir kýsýr döngüdür ve hukukta katýlaþmadýr, patinajdýr. Zamaný yiyip tüketen tekdüzeliðin onarýlmaz ýsrafý,
hukukun sýk sýk sürçmesine yol açmakla kalmamýþ, karþýlaþtýrmalý hukuktan yararlanmayý da önleyerek, onu batýlý kökeninden koparmýþ ve
aile içi evlilik hastalýklarýyla sakatlamýþtýr. Buna bir de özür bulunmuþtur: “Öðreti/kuram baþka, uygulama baþka”. Oysa “öðreti”, o kurumun, kavramýn, kuralýn nasýl uygulanacaðýný açýklayan somut ve bilimsel önerilerdir. Batýda uygulama ile “öðreti”nin çoðu kez ayný doðrultuda olmasýnýn nedeni budur. O yüzden hukuku inceleyen bilimsel yapýtlar çok baský yapmakta ve uygulamacýnýn vazgeçilemez gereci olmaktadýrlar.
Bu açýdan ülkemize baktýðýmýzda düþ kýrýklýðý yaþamamak olanaksýzdýr.
Bu konuda bir örnek vermek konuyu aydýnlatmaya yetecektir: Çaðcýl suç/ceza hukukunun temeli sayýlan Cesare Beccaria’nýn “Suçlar ve
Cezalar Hakkýnda” (Dei delitti e delle pene) adlý yapýtý, ilkin, 1764’te
Monaco’da, giriþ dýþýnda 40 paragraf olarak basýlmýþtýr. 1766’da Fransýzcaya çevrilmiþtir. O dönemde Ýtalya’da altýncý, Fransa’da yedinci baskýlarýn yapýldýðý anlaþýlmaktadýr. 1767’de Almancaya ve Ýngilizceye,
Hollanda diline, 1774’te, Engizisyon Mahkemesince hüküm giydiði
halde, Ýspanyolcaya, 1777’de Lehçeye, 1802’de, Yunanistan’ýn Osmanlý
egemenliðinde bulunduðu sýrada, Yunancaya, 1803’te, daha önce yazarý bir ceza yasasa hazýrlamasý için Rusya’ya çaðýran II. Katerina’nýn ardýlý Çar I. Aleksandr’ýn buyruðuyla Rusçaya çevrilmiþtir. Yapýt, daha
sonraki yýllarda kýsa sürede birçok dünya dile çevrilmiþtir. Yapýt, dilimize, ilk yayýmlanmasýndan 184, Yunancaya çevirisinden 146 yýl sonra
Morellet’nin Fransýzca çevirisinden kazandýrýlmýþ, bugüne dek iki baský
yapabilmiþtir. Yayýmlandýktan 240 yýl sonra, yazarýn Morellet çevirisi ve
eleþtirisini izleyen yýllarda yaptýðý düzeltmelerine göre yeniden çevrilmiþtir. Kitap beklenen ilgiyi görmemiþtir.
202
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
D-Nesnel ve Öznel Yansýzlýk Anlayýþýnýn Yetersizliði
Yargýçlar, yasalarý yorumlama tekelini ellerinde tutan görevlilerdir.
Yargýç, hukukun ne dediðini söyleme yetkisin (potere di jus dicere; jurisdictio) kullanýrken, bir kiþi deðil, bir kurumdur; yanlar üstüdür (super
partes), özneler dýþý bir üçüncüdür.
Temel ve vazgeçilmez amaç; Anayasaya, yasalara ve hukuka uygun
bir vicdani kaný nesnelliðinin, “nesnel mantýk ilkesinin” (il principio di
ragione obbiettiva) gerçekleþtirilmesidir (Anayasa, md. 138/1).
Bunun adý “nesnel (görevsel, kurumsal, maddi) yansýzlýk ilkesi”dir
ve “herkesin yasa önünde eþitliði”ni saðlar.
Yansýzlýk için bu da yetmez. Cüppeyi giyen yargýç/savcý, kendi
inançlarýna, görüþlerine, hatta duygularýna karþý kayýtsýz ve baðýmsýz
olmak; dýþ ve iç dünyanýn ayartýcýlarýna/þeytanlarýna karþý direnmek
zorundadýr.
Bunun adý da, “öznel (bireysel) yansýzlýk” ya da “kiþisellikten arýnmýþlýk ilkesi”dir; adalet terazisindeki tartýnýn deðiþmezliðini ve “yasa
herkes için eþit uygulanýr” ilkesini yaþama geçirir.
Yargýçlarýn/savcýlarýn tek bir efendisi vardýr: Hukuk.
Yasa hükümlerine kristal özeniyle yaklaþýlmak gerekir. Yargýç, yasal
hükümleri yorumlarken, yasal hükmün koordinatlarýný gözetmek, “yasanýn, yasa koyucudan akýllý” (Radbruch) olduðunu bilmek zorundadýr.
Hukuk, yargýca “yasalara uyarak vicdani kaný oluþtur ve buna göre
karar ver” diye buyurmakta; bir baþka deyiþle “hem yasalarla baðlýsýn,
hem de özgürsün” demektedir. Tam bu noktada, söz konusu yansýzlýk,
edilgin bir yansýzlýk (nötr-pasif) deðil; etkin bir yansýzlýktýr (nötr-aktif).
Bu alan, salt hukuk alt yapýsý üzerine oturmazsa kurulan hüküm, ne
saðlamdýr ne de temiz; tam tersine hukuk ve meþruluk dýþýdýr, kirli203
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
dir/kirletilmiþtir.
Ancak bu anlayýþýn yargýçlarýmýz tarafýndan içselleþtirildiði söylemek çok güçtür.
Türkiye Ekonomik ve sosyal Etütler Vakfý (TESEV) tarafýndan 2007
yýlýnda gerçekleþtirilen yargýç ve savcýlarýn algý ve anlayýþ kalýplarý araþtýrmasýna göre, genç yargýçlarýmýz, Cumhuriyetin, laikliðin, yurdun
kurtarýcýsý iþlevlerini ulusçu ve yurtsever bir anlayýþla üstlenmiþ görünmektedirler. Kimileri “ülke söz konusu olduðunda hukuk mukuk dinlemem”, “yargýlamada ulusal çýkarlar gözetilmeli” diyor. Kimileri, “Ýnsan haklarý devlet açýsýndan tehdit, bunlarý gözetmem” diyor. Kimileri,
“AÝHM, bize karþý önyargýlý, yargýlamanýn yenilenmesi yolu olmamalý,
bu Mahkeme bize karýþmamalý” diyor.
Genç meslektaþlarýmýzýn içinde “Biz vatan, millet, Sakarya diye yetiþtirilmiþiz” diyerek itirafta bulunanlar, böyle yetiþtikleri için övünç duyanlar var.
Bu anlayýþ sadece alt katlarda deðil, yüksek katlarda da söz konusu.
2007 yýlýnýn Yargýtay Baþkaný, “Yargýçlýðýn temel öðesi, yansýz olmaktýr” diyor ve fakat ardýndan hiçbir bilimsel kaynakta yer almayan
þu ayrýksý durumlarý dile getiriyordu: “Ancak, bazý kararlarýnýzda Türkiye Cumhuriyetinin korunmasý ve yaþatýlmasýnda taraf olacaksýnýz. Buradaysak bu Cumhuriyetin kazanýmlarý sayesindedir. Cumhuriyetin insan onur ve haysiyetine en uygun rejim olduðunu bilmelisiniz., bilmek
durumundasýnýz. Demokratik, laik, hukuk devletine sahip çýkmada tarafsýnýz. Ay yýldýzlý bayraða sahip çýkmada, o bayraðý daha yükseklere
çýkarmada taraf olacaksýnýz. Buralarda taraf olma lüksünüz yoktur”.
Üstelik bu sözler, 2 Kasým 2007’de Türkiye Adalet Akademisinin
2007/2008 öðrenim yýlý açýlýþ töreninde, geleceðin çiçeði burnundaki
yargýç ve savcý adaylarýna söylenmiþlerdir.
204
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Ayný Sayýn Baþkan, ayrýlýþ konuþmasýnda da þöyle demiþtir: “Yargýçlar Türkiye Cumhuriyetinden yana taraftýr. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ten emanettir. Çünkü Cumhuriyet, insanýn özüne ve
haysiyetine en uygun rejimdir. Ancak rejimin adýnýn Cumhuriyet olmasý yeterli deðil. Cumhuriyet, demokratik, laik, hukuk devleti olmalýdýr.
Yargýçlar, Cumhuriyetin temel nitelikleri konusunda taraftýr. Yargýçlar,
üniter devletten, bölünmez bütünlükten yana taraftýr. Taraf olmuþ olacaktýr. Ay yýldýzlý bayraktan yana taraftýr. Çünkü, bayrak dalgalanmazsa
siz de hakimlik yapamazsýnýz. Hakimler Ankara’nýn baþkent olmasýndan yana taraftýr. Ankara, Cumhuriyetin simgesi, Türkiye Cumhuriyetinin varlýðýnýn belgesidir, bu nedenle baþkent olmuþtur ve kalmalýdýr.”
Onur, haysiyet gibi eþanlamlý sözcükleri kullanma ve anlatým bozukluklarý, yönetim biçimi ile demokrasi kavramýnýn birbirine karýþtýrýlmasý bir yana býrakýlýrsa, bu konuþmalar karþýsýnda þu sorulasý soru akla gelecektir: Peki bir yargýç, bir savcý olarak nasýl taraf olacaktýr? Sözgelimi, yazýlý hukukta Eski T. Ceza Yasasýnýn 163. maddesi gibi laikliði
koruyan bir hüküm yoksa, kiþisel ideolojilerine göre, “laiklik elden gidiyor, kurtarmalýyým” diyerek hüküm mü icat edecek ve icat ettiði bu
hükme göre dava mý açacak ya da karar mý verecektir? Ya da böyle bir
hüküm bulunduðunda, bu hükme karþý olan bir savcý ya da yargýç, yine
kendi ideolojisine göre, “ben bu hükme karþýyým” diyerek dava açmaktan ya da karar vermekten mi kaçýnacaktýr?
“Devleti, Türkiye Cumhuriyetini, ulusu, ülkeyi, laikliði, bayraðý vb.
deðerleri kurtarma yorumu” diye bir yorum türü var mýdýr? Varsa hangi bilimsel kaynaktadýr?
Yazýlý hukuk bu tür deðerleri de korumaktadýr. Ayrýca bunun için
yazýlý hukukun öngördüklerinin dýþýnda özel bir çaba mý gösterilecektir? Böyle bir çabaya gerek var mýdýr?
Burada sýk sýk yapýldýðý üzere Atatürk’e de dayanýlýyor. Ýnanýyorum
ki, “yaþamda en gerçek yol gösterici, bilimdir”, “Benim manevi mirasçýlarým, bilimi izleyenlerdir” diyen Ata, bunlarý duysaydý, elbette kahro205
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
lurdu; kendi adýnýn ve tarihin yargýsal ve benzeri kararlara karýþtýrýlmasýna, hele sömürülmesine elbette büyük tepki gösterirdi. Çünkü O, bilime aykýrý olan her þeye karþýydý. Yargýsal konularda Atatürk’ün duyarlýlýðýný bilmek isteyenler Yargýtayýn bu konuda yayýmladýðý yapýtý okuyabilirler. Atatürk, kendisiyle ilgili davalarda bile yargýyý etkilememek
için çok özen göstermiþtir. Çünkü Atatürk, adalete karýþacak en ufak bir
yabancý öðenin onu kirleteceðini çok iyi bilen bir önderdi.
2003 yýlýnda DEHAP davasýnda, Yüksek Seçim Kurulunun Baþkaný
-Yargýtay üyesi kökenlidir- her zaman “yargýnýn devletin çýkarlarýný” ve
“Çanakkale’de, Sakarya’da verilen þehitlerin kanlarýný” gözeterek karar
verdiðini açýklýyordu.
2004 yýlýnda Yeni Türk Ceza Yasasý görüþmelerine katýlan bir baþka
Yargýtay üyesi, sýnýflarý kin ve düþmanlýða kýþkýrtma suçu ile ilgili 216.
madde görüþülürken, kanýtlanmasý ve çürütülmesi olanaksýz bir savý
ileri sürüyordu: “Bu maddenin uygulanmasýnda %95 yargýç vardýr, %5
hukuk vardýr”.
Siyasete bulanmanýn bu unutulmaz saptamasý, TBMM tutanaklarýna geçmiþtir.
Çok acýklý, vahim bir durum, söz konusu.
Eðer yargýda “ülkeyi kurtaralým, hukuk ayrýntýdýr” algýsý ve anlayýþý
doðru ise,-ki doðrudur- ektiklerimizi biçiyoruz demektir.
Biçtiðimiz ise, elbette demokrasi deðil; hukukun üstünlüðü hiç deðil. Düpedüz “yargýçlar hükümeti/yönetimi”, yani “dikastokrasidir/juristokrasi”dir.
Bunlar, ne yazýk ki, yargýya inancý sarsmýþ, onu yýpratmýþ, öznel ve
nesnel yansýzlýðý içselleþtirmiþ yargýçlarý üzmüþtür. Zira yargýnýn iþi,
yurdu ve ulusu kurtarmak deðil, doðru yorumlayýp uygulayarak hukuku kurtarmak, adaleti kotarmaktýr.
206
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Yargýç, kendi ideolojisini, inancýný yargýya karýþtýrdýðý anda, salt hukukçu kimliðin yerini ideolojik kimlik almýþ, kendi ideolojisinin, kýsaca
kendisinin yargýcý olmuþ demektir. Oysa hukukta, Justinien Yasasýndan
beri herkes bilir ki, ideolojik boyutta bile, hiç kimse kendisinin yargýcý
olamaz (nemo judex in re sua). Olursa yansýz olamaz. Bu hususlar, yargýlama ve yargýçlýk yeterliliðiyle doðrudan ilgilidirler (CYY, md. 21-24;
HYY, md. 28-30). Çanakkale þehitlerini, devleti, ulusu, bayraðý, laikliði
düþünerek yorumlar yapacaðýný, kararlar vereceðini belirten bir yargýcýn, býrakýn bir karara katýlmasý, yargýçlýðýný sürdürmesi bile yanlýþtýr.
Özetle yargýnýn nesnelliði/yansýzlýðý, duyarlý bir konudur. Özellikle
hukukçular, karar verirlerken, yabancý öðelerin adalete sýzmalarýna izin
veremezler. Kiþiye uygun yasal hükümler ve kavramlar araþtýrmasýna
giremezler. Hukukçular, öncelikle yargýçlar ve savcýlar, yasal hükümleri
ve kavramlarý herkese eþit uygularlar. Uygularken de, halkýn ortak iradesini anlatýmý olan yasalarýn dýþýna çýkamazlar. Büyük Fransýz Devriminin 200. yýlýnda Yargýtayda yeni yargý yýlý dolayýsýyla yaptýðý konuþmada Cumhurbaþkaný Mitterand, þöyle diyordu: “Yasayý uygulayýnýz.
Yasa, baþkalarýný olduðu gibi, sizleri de baðlar (…) Yasa ve adalet. Bu
ikisi arasýndaki yerde, sizler birincisinin buyruðundasýnýz. Ýkincisinin
ise güvencesisiniz. Sizin yapýtýnýz, yasa koyucusunun yapýtýný tamamlamaktadýr”.
Keþke hukukun da bir Atatürk’ü çýksaydý da geleceðin hukukçularýna þunlarý söyleseydi: “Geleceðin seçkin hukukçularý! Birinci ödeviniz,
dikastokrasiye/juristokrasiye karþý sonsuza dek savaþ açmaktýr. Bu sizin
birinci ödevinizdir. ‘Adalet, mülkün/düzenin temelidir’ ilkesinin, bu ilkenin belirlediði nedensel varlýðýnýzýn ve geleceðinizin biricik özü budur. Bu sizin en deðerli hazinenizdir. Zaman zaman sizi bu hazineden
yoksun kýlmak isteyecek kötücül iç ve dýþ güçler olacaktýr. Günün birinde, dikastokrasiye/juristokrasiye karþý demokrasiyi/hukukun üstünlüðünü savunmak zorunda kalýrsanýz, ödevinizi yapmak için, içinde bulunacaðýnýz durumun olanaklarýný ve koþullarýný düþünmemelisiniz”.
207
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
IV. Öneriler
A. Yargýlamaya Halkýn Katýlmasý
Anayasamýza göre: “Yargý yetkisi, Türk milleti adýna baðýmsýz mahkemelerce kullanýlýr” (md.9). Bu hüküm, demokrasilerde katýlýmcýlýðý,
bir baþka deyiþle “halkýn yargýya katýlma ilkesi”ni yansýtmaktadýr. Uygar ülkelerde bu nedenle halkýn temsilcileri olan halktan yargýcýlar (jüri
üyeleri) yargý etkinliðine katýlmakta ve böylece duruþma yapan ve davanýn esasýný çözen ilk mahkemeler halk adýna hüküm kurmaktadýrlar.
Meslekten gelen yargýçlarla halk arasýndan seçilen yargýcýlarýn birlikte
yerine getirdikleri karma sistemi benimseyen kimi Avrupa ülkelerinde
(Fransa gibi), halk arasýndan seçilen yargýcýlarýn yargýsal etkinlikleri,
daraltýlmak þöyle dursun, gittikçe geniþletilmiþtir. Bu konuda ulaþýlan
yargý þudur: Kimi olumsuzluklarýna karþýn, geniþ zaman dilimlerinden
bakýldýðýnda jüriler, adaletin kotarýlmasýna ve yasalarýn iyileþtirilmesine
büyük katkýlarda bulunmuþlar; iyilikleri kötülüklerine aðýr basan bir sistem yaratabilmiþlerdir. Ülkemizde ise, adalet ve yargý etkinlikleri salt
uzman iþi olarak görüldüðünden, önyargýlý yaklaþýmlar sonucu jürili
yargýlamaya her zaman karþý çýkýlmýþtýr.
Sorun önyargýsýz ele alýnmalý ve kanýmca jürili yargýya geçilmelidir.
Aslýnda jürinin kabulüyle Anayasanýn 9. ve 2004/5271 sayýlý Ceza Yargýlama Yasasýnýn 232. maddesinde geçen ve yetkisinin “Türk milleti
adýna” baðýmsýz mahkemelerce kullanýlacaðý sözleri bir fantezi olmaktan çýkacak, eylemli olarak yürürlüðe konmuþ olacaktýr.
B. Hak Arama Özgürlüðü
Anayasanýn 36. maddesine göre hukuksal düzlemde olmak koþuluyla herkes yargý mercileri önünde hak arama özgürlüðüne sahiptir.
125. maddesi yönetimin her türlü eylem ve iþlemlerine karþý yasa yolunu açarak hak arama özgürlüðünü pekiþtirmiþtir.
Ancak, bir ayrýklar yasasý olan 1982 Anayasasý, bu ilkelerden sýk sýk
208
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
sapmýþtýr. Þöyle ki:
Cumhurbaþkanýnýn tek baþýna yapacaðý iþlemler ile Yüksek Askeri
Þuranýn kararlarý yargý denetiminin dýþýndadýr. Yansýz da olsa tek imzalý bir iþlemle sorumsuz Cumhurbaþkanýnýn hukuka aykýrý bir davranýþý
her an olanaklýdýr. Hem tek imzalý iþlem yapma yetkisini Cumhurbaþkanýna vermek ve hem de bu iþleme karþý yargý yolunu kapatmak, demokratik parlamenter sistemde benimsenebilir bir durum deðildir.
Yansýz olmak, bu açýdan yeterli bir güvence sayýlamaz.
Cumhurbaþkaný için söylenenler Yüksek Askeri Þura için öncelikle
(a fortiori) geçerlidir. Çünkü bu kurum devletin baþýnda deðil, yönetimin içindedir; dahasý sorumsuz da deðildir.
Nitekim 1961 Anayasasýnda böyle bir hükme rastlanmamaktadýr.
Anayasanýn 148. maddesinin ilk fýkrasýnýn son tümcesine göre: “...
olaðanüstü hallerde sýkýyönetim ve savaþ hallerinde çýkartýlan kanun
hükmündeki kararnamelerin þekil ve esas bakýmýndan Anayasaya aykýrýlýðý iddiasýyla” Anayasa Mahkemesine dava açýlmasý yasaklanmýþtýr.
Anayasa yargýsý, özgürlükçü demokrasinin vazgeçilemez bir öðesidir. Olaðanüstü/savaþ dönemlerinde ivediyle çýkarýlan bir kararnamede
hak ve özgürlüklerin özleri her an çiðnenebilir. Anayasaya aykýrý bir iþlemin bir anayasa kaçaðý olarak kalmasýna izin vermek, hukuk ve anayasalarýn üstünlüðü ilkesiyle baðdaþamaz.
Anayasanýn 159. maddesinin 4. fýkrasýna göre, Hakimler ve Savcýlar
Yüksek Kurulunun kararlarýna karþý yargý yolu kapalýdýr.
Bu Kurul her þeyden önce yönetsel niteliktedir. Bu kurulun çoðunluðunun yargýçlarýndan oluþmasý onun tüm kararlarýnýn doðru olmasý
için yeterli bir güvence deðildir. Bu bir. Kaldý ki, Kurulda hukukçu ve
fakat yönetimde yer alan bir müsteþar ile hukukçu olmayabilen bir de
bakan bulunmaktadýr. Bu iki. Esasen bu hüküm, bir mantýða deðil, bir
209
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
paralojiye (kýyas-ý fasit) dayanmaktadýr. Buna göre, “yargýçlar/hukukçular yanýlmazlar/Kurul da yargýçlardan oluþur/Öyleyse Kurul da yanýlmaz”. Burada ilk önermenin yanlýþ olduðunu söylemeye gerek yoktur.
Çünkü, yargýlama yasalarýnda öngördüðü yasa yollarýyla bizzat hukuk,
ilk önermeyi çürütmektedir. Bu üç.
C. Yargý Baðýmsýzlýðý
Yargý toplumun arýtma sistemidir. Yargý baðýmsýz olmadýðý takdirde,
bu sistem çalýþmaz ve bunalým kaçýnýlmaz olur. O yüzden yargý baðýmsýzlýðý demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz koþulu ve ayný zamanda Achilleus topuðudur. Çünkü, adalette yansýzlýða ancak baðýmsýz yargýyla ulaþýlabilir. Yargý baðýmsýzlýðýný saðlamamýþ bir toplum, hukuk dýþý, kozmetik bir yönetime boyun eðmek zorundadýr. Böyle bir
yönetimin adý ise, artýk demokrasi deðildir. Türkiye “daha az devlet,
daha çok hukuk” formülüyle özetlenebilen ve her dokunduðu þey hukuka dönüþebilen bir hukuk devletine kavuþmak istiyorsa, ilkin yargý
baðýmsýzlýðý sorununu çözmelidir. Son çözümlemede adaletin varkalýmý bu çözüme baðlýdýr.
Anayasaya göre (md. 159), yedi üyeden oluþan Hakimler ve Savcýlar
Yüksek Kurulunun iki üyesi yargýçlýk mesleðinden gelmemiþ olabilirler:
Adalet bakaný ve müsteþar. Ancak bunlardan müsteþar mutlaka hukukçudur ve de ya yargýçlýk ya da c.savcýlýðý görevlerini daha önce yürütmüþ olabilir. Ancak bu kesin deðildir.
Adalet çarkýnýn baþýnda birçok ülkede adalet bakanýnýn bulunduðu
doðrudur. Bu durum, demokrasi açýsýndan yadýrganmamakta ise de
bakan ülkelerin çoðunda iþlemlerde oy hakkýna sahip deðildir. Olanlarda da bu hakkýn elinden alýnmasý doðrultusunda giriþimler bulunmaktadýr. Kaldý ki, bu ülkelerde kamuoyu yargý baðýmsýzlýðý konusunda çok
duyarlýdýr, yasama ve yürütmenin bu konudaki iþlemlerini ve davranýþlarýný dikkatle izlemektedir. Buna karþýlýk, yargý baðýmsýzlýðý bilincini
özümsememiþ, haksýzlýklara karþý hukuksal refleksi/duyarlýlýðý yeterli
düzeye ulaþmamýþ ve kamuoyu demokrasisi geliþmemiþ toplumlarda,
210
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
siyasal gücün temsilcisi olan bakanýn adalete el atan davranýþlarýný önlemek güç olmaktadýr. Bu yüzden, yargý baðýmsýzlýðýný örseleyici davranýþlara karþý kamuoyunun kolay kolay tepki göstermediði ülkemizde,
adalet bakanýnýn Kurulun baþýnda bulunmasý ve oylamalara katýlmasý
sakýncalýdýr.
Müsteþar ise, yargýçlýk/savcýlýk mesleklerinden gelse bile, bürokratik
hiyerarþide yer almakta ve adalet bakanýnýn buyruðunda çalýþmaktadýr.
Bu koþullarda müsteþardan yansýz yaklaþýmlar sergilemesi beklenemez.
Demokratik ülkelerde, bildiðim kadarýyla, müsteþarlar bu tür kurullarda
görev almamaktadýrlar.
Öbür Kurul üyelerinin, daha çok yürütmenin baþýnda bulunan devlet baþkaný tarafýndan yüksek yargý organlarýnca gösterilen adaylar arasýndan seçilmesi de, ülkemizde sakýncalýdýr. Nitekim bu uygulama kimi
ülkelerde kaldýrýlmýþtýr. Bizde de, bu uygulamaya son verilmeli; üyeleri
yüksek yargý organlarý belirlemelidir.
Karar mercii olan Kurul, kararýna dayanak yapacaðý dosyalarý her an
inceleyebilecek durumda deðildir. Yalnýzca Bakanlýðýn vereceði bilgi ve
belgelere göre ve bu oranda karar verebilir konumdadýr. Çünkü ayrý bir
bürosu ve kalemi (sekreterlik) yoktur. Bu uygulamaya son verilmeli, giriþim gücü Kurulda olacak biçimde bir örgütlenmeye ve çalýþmaya gidilmelidir.
Bu kararlar bir yargý kararý gibi kesindir. Oysa, yukarýda belirtildiði
üzere, Kurul yönetsel bir makamdýr. Bu durumuyla her an hukuka aykýrý bir karar verebilir. Bu yüzden, kararlara karþý yargý yolu açýlmalýdýr.
Kurul kararlarý gizlidir ve çoðu kez, “dosyada bulunan belge ve bilgilere göre” biçimindeki gerekçelerle kararlar verilmektedir. Bu görünüþte bir gerekçedir ve gerçek gerekçeyi peçeleyici nitelikte olduðundan ya da bu izlenimi verdiðinden doyurucu olmamaktadýr. Bu durum
bile, yargý yolunun açýlmasý için yeterli bir nedendir. Kaldý ki, Ýtalya gibi
kimi ülkelerde Kuruldaki görüþmeler kamuoyuna açýk yapýlmaktadýr.
211
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Kurula baðlý denetleme sistemi getirilmeli ve bu sistemin baþýnda
adalet bakaný olmamalýdýr.
D. Yapýlacak Baþka Düzenlemeler
Ülkemizde yargý birliði ilkesi çok örselenmiþtir. Uygar bir ülke, ayrýklara en az yer veren bir ülkedir. Oysa Türkiye’de, daha hazýrlýk soruþturmasý evresinde bu ilkeye ayrýklarýn getirildiði görülmektedir. Yargý kolluðu yoktur. C.Savcýsý, yönetsel açýdan yönetime baðlý kolluk ile
çalýþmaktadýr. C.Savcýsý her davaya el koyamamaktadýr. 1999/4483 sayýlý Memurlar ve Öbür Kamu Görevlilerinin Yargýlanmasý Hakkýnda
Yasa görevleri nedeniyle iþledikleri suçlarda ayrý bir düzenleme ve izin
sistemini getirmiþtir. Dünya hukuk tarihinde örneði bulunmayan Memurin Muhakematý Hakkýnda Kanun-u Muvakkatýnýn kaldýrýlmasý yerinde olmuþtur. Ancak yeni sistemin çaðcýl dünyada ve Avrupa Birliði
sürecinde kabul görmesi olanaksýzdýr. Gerçi anýlan Yasa 1982 Anayasasýnýn benimsediði ve kural olarak öngördüðü (md. 129/son) izin sistemi
doðrultusunda hazýrlanmýþtýr. Ancak suç olayýna ilkin c.savcýsýnýn el
koymasýný, ancak kamu davasýnýn açýlmasýný ilgili yönetsel merciin iznine baðlý tutulmasýnýn benimsendiði ülkeler yok denilecek kadar azdýrlar. Olanlarda ise çok sýnýrlý bir alan söz konusudur. Nitekim, söz
konusu izin sistemi, Belçika’da 1831, Bolivya’da 1861, Fransa’da 1875’te
kaldýrýlmýþtýr. Uygar ülkelerin hemen hemen hiçbirinde yoktur. Belçika
gibi kimi ülkelerde ise, izin sistemi anayasal düzeyde yasaklanmýþtýr
(1831 Anayasasý, md.24, 1994 Anayasasý, md.31). Bu açýdan Türkiye çaðýn çok gerisindedir. Ýzin sistemi ve kamu görevlileri için ayrý bir düzenleme anlayýþý kesinlikle kaldýrýlmalýdýr.
Anayasa yargýsý, 1961 Anayasasýyla gerçekleþmiþtir. 1982 Anayasasý
ise, Anayasa Mahkemesinin yetkilerini oldukça sýnýrlamýþtýr.
Anayasa Mahkemesinin çoðu zaman yerindelik (maslahata uygunluk) denetimine kaydýðý ve etkinci bir anlayýþla yargý ve etki alanýný geniþletme eðilimi sergilediði görülmektedir. Bu kaygý verici bir durum212
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
dur. Anayasal düzenlemelere ve sýnýrlamalara karþýn bu tutumun sürdüðü gözlenmektedir. Yeni anayasal düzenlemelerle konuya açýklýk getirilmeli ve sýnýrlar belirgin kýlýnmalýdýr.
Ayrýca Anayasa Mahkemesi yargýçlarýnýn Cumhurbaþkanýnca belirlenmesi, özellikle yargýnýn içinden gelenler açýsýndan elbette çok sakýncalýdýr. Bu düzeltilmelidir.
Ayrýca, yargý birliði ilkesinde açýlan gediði daraltmak için;
-Öbür yüksek yargý organlarýna da göreli yargýlama çerçevesinde
anayasa yargýsý yetkisi tanýnmalýdýr.
-Sürgit tartýþma konusu edilen ve kararlarý yasa yoluna kapalý olan
yüce divan yetkisi bu Mahkemeden alýnmalý, Yargýtaya verilmeli ve kararlarýna karþý yasa yolu açýlmalýdýr.
Konunun bu biçimde çözümü, Yüce Anayasa Mahkememizi, hem
asýl iþlevine döndürecek, hem yýllardýr bekleyen kararlarýn yazýlmasýna
olanak saðlayacak, hem de Yüce Divan ve ceza yargýlamasý gerçek merciine kavuþacaktýr.
Burada bir ayraç açarak belirtmek isterim ki, bu konudaki tartýþmanýn sýklýkla gündeme gelmesi elbette düþündürücüdür ve boþuna deðildir. Baþlýca nedenleri de açýktýr:
Yüce Divan olarak ceza yargýlamasý yapan Anayasa Mahkemesinin,
memur ve görev kavramýný en iyi bilen uzman yargýçlardan oluþtuðu
görüþü, ceza hukukunun varlýk nedenine, kamu görevlisi/memur suçlarýndaki tarihsel geliþmeye ve küresel uygulamaya terstir.
Gerçekten, çaðcýl ceza hukuku, Pufendorf, Bentham, Montesquieu,
Portalis ve Binding’in geçen yüzyýllarda sandýklarý gibi, öbür hukuk
dallarýnýn yaptýrýmcýsý, jandarmasý ve ikincil bir hukuk dalý deðil; hukuk
kavramlarýný kendi amacýna göre tanýmlayan özerk bir hukuk dalýdýr.
213
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Ceza hukukunun özerkliði ilkesini, anayasaya uygunluk denetimi yapan Anayasa Mahkemesi yargýcýnýn bilmemesi olaðandýr. Ama Yüce
Divanda ceza yargýlamasý yapan yargýcýn bilmemesi son derece sakýncalý, hatta tehlikelidir. Bu bir.
Ceza hukukundaki kamu görevlisi tanýmý da böyledir ve ceza hukukuna özgüdür (TCY., md. 6/1-c). Görevi nedeniyle ve görev sýrasýnda
kavramlarýný ise özel yasalar belirler ve herkes bunu bilir. Bu iki.
Türk Yargýtayýnýn ceza daireleri 140 yýldýr kamu görevlisi/memur
yargýlamasýyla uðraþmaktadýrlar. Sözgelimi, 4. Ceza Dairesi, 1991-2001
yýllarý arasýnda yalnýzca görevde yetkiyi kötüye kullanma (ve görevi
savsama) suçu olarak 8099; öbür kamu görevlisi/memur suçlarý olarak
24.374 dava dosyasýna bakmýþ ve az sayýda davada ilk mahkeme olarak
yargýlama yapmýþtýr. Bu Daire, yýlda ortalama bu türden 800 davaya
bakmakta, ceza hukukunda kamu görevlisi/memur ve görev tanýmlarýyla uðraþmaktadýr. Bu dairelerin üyeleri, yýllarca bu tür yargýlamalarla
uðraþmýþ yargýçlardýr. Yüce Divanýn önüne gelen dava sayýsý ise, 2001
yýlýna dek 39 yýlda yalnýzca altýdýr. Bu üç.
Eðer, 140 yýldýr yapýlan bu yargýlamalarýn, uzman olduklarý ileri sürülen yargýçlara verilmemesi hukuka aykýrý ise, o zaman kurum olarak
ilk mahkemeler ile Yargýtayýn ve bu konuda verdikleri kararlarýn meþruluðu tartýþmalý demektir. Böylesine yüzeysel bir suçlama, aðýr bir sorumluluðu da birlikte getirecektir. Bu dört.
Öte yandan, ayný durum, hemen bütün Kara Avrupasý ve Latin
Amerikasý ilk mahkemeleri ve yargýtaylarý için de geçerlidir. Bugüne
dek çaðcýl dünyada, kamu görevlisi/memur suçlarýný özel mahkemelere
veren bir sisteme rastlanmamýþtýr. Acaba bu küresel gerçek de mi yanlýþtýr? Hayýr, tam tersine çok doðrudur. Öylesine doðrudur ki, ne zaman Yüce Divan yargýlamasý yapýlmýþsa, Anayasa Mahkemesinin uzman olduðu savýný çürütürcesine ve paradoksa düþme pahasýna, Yargýtayýn içtihatlarýna göre hüküm kurulmuþ, bu görüþ de savunulup ileri
sürülmüþtür. Bu, doðru, doðal ve zorunlu bir yöntemdir, bir tutumdur.
214
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
O halde görüþlerine dayanýlan kuruma verilmesi gerekmez mi? Neden
sað kulak sol elle tutuluyor? Bu beþ.
Yüce Divan görevi Belçika’da Yargýtaya verilmiþtir. Ýtalya’da, Kore’de Anayasa Mahkemesine verilmiþtir. Ama Ýtalyan (yalnýzca Cumhurbaþkanýný yargýlamak için, md. 135/2) ve Kore (md.111/1) anayasalarýna göre, bu mahkemelerin yargýçlarýnýn hepsi hukukçudur (md.
135/2). Kuzey Kýbrýs Türk Cumhuriyetinde de yüce divan görevi, hepsi
hukukçu yargýçlardan oluþan Yüksek Mahkemeye verilmiþtir. Bizde ise
Anayasa Mahkemesi, azýnlýkta kalan hukukçularýyla ceza yargýlamasý
yapmaktadýr. Bunu ceza hukukunun amacýyla baðdaþtýrmak olanaksýzdýr. Bundan baþka, ayný durum, kayýrmalarý önlemek ve âdil yargýlamayý gerçekleþtirmek kaygýsýný taþýyan kiþi açýsýndan yetki kurallarýnýn
özüyle, doðal yargýç-ki bir görüþe göre hukuk bilgisi olan yargýçtýr- ve
hukukun üstünlüðü ilkeleriyle baðdaþmamaktadýr. Bu altý.
Üyelerinin seçiminde rol alan Cumhurbaþkanýný yargýlamanýn, býrakýnýz yargýsal baðýmsýzlýðý, siyasal suçlarda mahkemeyi yýpratacaðý
açýktýr. Bu yedi.
Salt anayasaya uygunluk denetimi yaptýðý için bir yargý organý olduðu bile yýllardan beri tartýþýlan bir kuruma, ceza yargýlamasý yetkisi verilmesi ve üstelik verdiði kararlarýn temyiz edilememesi, gerçekten bize
özgü bir yargýlama ve hukuk anlayýþýdýr. Doyurucu hiç bir gerekçesi
yoktur. Bu sekiz.
Hukuksal ve siyasal kamuoyu, yüce divan görevinin Yargýtaya verilmesinde birleþmiþ görünmektedir. Yargýtay üyelerinin mesleki yetiþmeleri, bilgileri, üyelerinin geliþ yerleri, seçiliþ biçimleri, hukukta uygulama
bütünlüðünün saðlanmasý bunu gerektirmektedir. Bu dokuz.
Kanýmca konu, kimin daha çok uzman olduðu gibi gülünç, meþruluðu gündeme getiren ve yüksek yargý organlarýný yýpratan bir bilgi yarýþýyla deðil, ilkelerden yola çýkan bilimsel düzlemde ele alýnmalýdýr.
215
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Ayracý kapatýyorum.
Ýdare ve adliye mahkemelerinin yaný sýra kurulan askeri mahkemeler ile Askeri Yargýtay ve Askeri Yüksek Ýdare Mahkemesinin görev
alanlarý mutlaka daraltýlmalýdýr. Özellikle Askeri Y. Ýdare Mahkemesinin kurulmasý yerinde olmamýþtýr. Burada görev yapan yargýçlar, bugüne deðin mesleklerinde çok baþarýlý olmuþlardýr. Ancak, askeri hiyerarþinin yapýsý, yargý baðýmsýzlýðýný ve bu baþarýyý her zaman gölgelemiþtir. Bu nedenlerle bu mahkemelerin görev alanlarý olabildiðince dar tutulmalýdýr. En doðrusu, hukukunu benimsediðimiz ülkelerde olduðu
gibi, Yargýtay ve Askeri Yüksek Ýdare Mahkemesini kaldýrmaktýr. Çünkü bu organlarýn varlýklarý, bir ülkede birörnek hukuk uygulamasýný
saðlamakla yükümlü tek Yargýtay, tak Danýþtay ilkeleriyle baðdaþmamaktadýr.
Yasama organýnca belirlenen ve yasama organýna karþý sorumlu
olarak hukuksal uyuþmazlýklara çözümler üreten kamu denetçisi (ombudsman) kurumunun Türk yargý sisteminin içine sokulmasý; yansýz,
baðýmsýz ve hýzlý yargýlama için büyük bir adým olacaktýr.
2004/5235 sayýlý Adli Yargý Ýlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye
Mahkemelerinin Kuruluþ, Görev ve Yetkileri Hakkýnda Yasa ile ara
(üst, istinaf) mahkemelerle ilgili düzenleme yapýlmýþtýr.
Ancak düzenleme sakat bir temele dayandýrýlmýþtýr. Elbet bu mahkemeler mutlaka kurulmalýydý. Zira, eyleme iliþkin sorunlarýn ikinci kez
duruþma yapýlarak çözülmesi bir haktý ve Türk insaný bu haktan yoksun kýlýnamazdý. Ne ki ara mahkemeleri ile Yargýtay arasýnda organik
bir bað yoktur. O nedenle, ara mahkemeleri kurulurken, Yargýtayýn iþ
yükünü azaltma kaygýsýyla deðil, sadece bir hakkýn teslimi gözetilmeliydi. Zira temyiz yolu, istinaf yolu açýðýný kapatabilen, istinaf yolu da
temyiz yolunu gereksiz kýlan bir yol deðildir. Ancak böyle yapýlmamýþ,
yasa koyucuya Yargýtayýn iþini azaltma felsefesi egemen olmuþ, bu yüzden de Yargýtay çokluðunu yaratacak bir düzenleme yapýlmýþ; kimi davalar Yargýtayýn denetiminden kaçýrýlmýþ, Yargýtayýn bir örnek hukuk
216
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
uygulamasý iþlevi göz ardý edilmiþtir. Oysa 1984 yýlýnda Yargýtay görüþünde bu konuya özellikle vurgu yapýlmýþ, ayný yýl Yargýtay Baþkaný adli
yýl açýþ konuþmasýnda buna özen gösterilmesini istemiþti. Sýk sýk yapýldýðý gibi, sunanlarý isteksizliðe itecek biçimde Yargýtayýn bu uyarýcý görüþü hiç deðerlendirilmemiþtir.
Çýkarýlan Yasa, mutlaka gözden geçirilmeli, mahkemeler kurulmadan bu temel yanlýþlýk giderilmelidir.
Hakeme baþvuru (tahkim) yolu, çaðcýl düzenlemelere göre yeniden
ele alýnmalýdýr.
Bilirkiþilik, yeni baþtan ve ayrýntýlý biçimde düzenlenmeli; yargý yetkisinin bilirkiþilere aktarýlmasý eðilimindeki uygulama önlenmelidir.
Adli Týp Kurumu, görüþlerini çaðcýl týp anlayýþýna göre yeni baþtan gözden geçirmelidir.
Adliye mahkemelerinin yükü, çaðcýl kurumlar da gözetilerek azaltýlmalý ve yargýç/savcý sayýsý artýrýlmalýdýr. Duruþma kavramý mutlaka
gözden geçirilmelidir.
Yargýtay ve Danýþtayda avukatlýk yapma statüsü gözden geçirilmelidir.
Ýnfaz kurumlarý, istenilen düzeyde deðildir. Ýnfaz anlayýþý daðýnýktýr.
Bu konu, çaðýn en son verilerine göre yeniden düzenlenmelidir.
Yargýda personel sayýsýndaki açýk kapatýlmalýdýr.
Hukuk öðretimi, çaðcýl hukuk kavramlarýný, terimlerini iyi algýlamýþ
hukukçular yetiþtirememektedir. Sýnav sisteminin de bunda etkili olduðu muhakkaktýr. Yeniye, okumaya ve araþtýrmaya kapalý; kaynaklar yerine belleðe baþvurarak çözümler üretmeyi alýþkanlýk edinmiþ hukukçular, en tehlikeli uygulamacýlardýr ve ülkemiz bunun sýkýntýlarýný yaþamaktadýr.
217
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
Bu nedenle hukuk öðretimi yöntemi yeni baþtan ele alýnmalý, yeterli
öðretim üyesi olmadan fakülte açýlmamalýdýr.
E. Yaklaþým ve Anlayýþ
Türkiye, bilimi uygulamaya aktaracak yerde, uygulamayý bilimselleþtirme çabalarýnýn olumsuz örneklerini yaþayan bir ülkedir. Sözgelimi, yukarýda örneði verilen “birkaç”, “birçok” sözcüklerine yükletilen
yanlýþ anlamlar, yargýsal görüþ düzeyinde kalmamýþ, yasalaþmýþtýr. Yine
Türkiye, sorgu yargýçlýðý ve ilk soruþturma kurumlarýnýn özünü iyi anlamadýðýndan ve bunlarý kolluk soruþturmasýnýn gereksiz yere yinelenmesi gibi gördüðünden, önce bu kurumlarý yozlaþtýrmýþ, sonra da bir
yasayla kaldýrmýþtýr.
Türkiye ilkin bu alýþkanlýðýný yenmelidir. Bilimi uygulamaya aktaracak yerde, uygulamayý bilimselleþtirmeye çabalamak boþunadýr. Su,
yüz derecede kaynamadýðý zaman onu damýtarak saflaþtýracak yerde,
derece sistemini deðiþtirmeye kalkýþmak gülünçtür. Söz ve metafizik
toplumu olmaktan çýkmalýyýz. Bu toplumlarda kulaktan dolma bilgilerle yalnýzca söylenceler (mitos) üretilebilir. Gutenberg ve Descartes’ýn
yazý ve akýlcýlýk toplumlarýnda ise, bilim (logos) üretilir. Hukuk da bir
bilimdir. Kendine özgü dili ve mantýðý vardýr. O nedenle sýradan/yalýn
mantýkla deðil, hukuk bilgisinin yönettiði bilinçle konulara yaklaþmalý;
kullandýðýmýz her sözcüðün/terimin/kavramýn, doðru ve yerinde olup
olmadýðýný, karardan önce yazýlý kaynaklara baþvurarak mutlaka gözden geçirmeliyiz. Ayak üstü, doðaçlamayla (irticalen) bilim yapýlamaz.
“Bilim saðlam dildir” (Condillac). Hukuk dili; bir özgül ve ortak dildir. Özgül ve ortak dil oluþturulamazsa, herkes kendisine göre bir hukuk yaratýr. Bu ise karmaþadýr, hukuk çokluðudur. Türkiye günümüzde
bunu yaþamaktadýr. O yüzden ortak hukuk sözlüðümüzü, küresel kavramlarýn ýþýðýnda, tezelden oluþturmalýyýz. Bir dil yalnýzca günlük etkinlikler için yeterli, yüksek düþünsel etkinlikler/üretimler için yetersizse, o toplum bir bakýma dilsiz ve düþünsel açýdan yoksul demektir.
218
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Hukuk dili, bilim/kavram dilidir. Hukuk dilinin ve doðru hukuk inþasýnýn yapý taþlarý olan kavramlar düþünce akýþýný hýzlandýrýr, düþünceyi saydamlaþtýrýrlar. Hukukçunun kavramlardan yararlanma (intifa)
hakký vardýr. Ama onlarýn üzerinde özel mülkiyet hakký yoktur. Binlerce yýlýn süzgecinden geçmiþ bir kavramý kendimize göre deðiþtiremeyiz, örseleyemeyiz. Küresel standartlara uymayan bir hukuk diliyle ne
saðlýklý inþalar yapýlýr ne de dünya ile bütünleþilir. Olsa olsa, karmaþýklýða, kaosa ve köreltmeciliðe (obskürantizme) ulaþýlýr. “Gerçek ise, yanlýþa karmaþýklýktan daha yakýndýr” (Bacon). Birbirini anlamayan insanlarýn kotardýðý bir hukuk, deprem demektir. Deprem ise, kimin ezileceði konusunda ayrýcalýk tanýmaz. O nedenle temel uzlaþma dilden baþlamalýdýr.
Saðlam bir hukuk dilini yaratýlmasýyla baþlayan süreç, Türk hukukunu küreselleþmeyle buluþturacak, bilimle inatlaþmaktan vazgeçirecek, Batýyla bütünleþtirecektir. Esasen bu zorunludur. Çünkü, Türkiye’nin, bir batýlýlaþma, daha doðrusu çaðcýllaþma sorunu vardýr ve bu
henüz bitmemiþtir. Bu sorunlar, özellikle hukuk alanýnda sürmektedir.
Hukuk devrimi, ancak yasalarýný aldýðýmýz ülkelerin hukuk sistemlerinin geliþtiði topraktaki köklerine inilerek ve özümsenerek uygulanmakla baþarýya ulaþabilir. “Özümsemek koþuluyla baþkalarýndan yararlanmak kadar özgün hiçbir þey yoktur. Aslaný aslan yapan özümsediði
koyun etidir” (P. Valéry).
Öyleyse yapýlacak iþ bellidir. Bugüne deðin, batýlý yasalarla Türk
mutfaðýnda kotarýlan ürünler, bilimsel eleþtirinin süzgecinden geçirilmeli; halýnýn altýna süpürme aldatmacýlýðýna kapýlmadan, yanlýþlardan
hemen dönülmeli ve bunda geç kalýnmamalýdýr. “Yapýlmasý gerekeni
geciktirmek, düne ayak uydurmaktýr.” (André Gide). Gerçi, “gerçek
hemen üstün gelmez, sadece ona saldýranlarýn soyu tükenir” (Max
Planck) denmiþtir. Ama, ben Türk hukukçusunun bu hýzlý deðiþimde
uzun süre beklemeye katlanabileceklerini sanmýyorum. Çünkü, hukukta yanlýþ görüþ ve karar, her an patlamaya hazýr bir kraterdir. Üzülerek
belirtelim ki, günümüzde Türk hukukçusu, hazýr/komprime olay-içti219
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
hat bolluðunun gevþetici rahatlýðýný ve kolaycýlýðýný yaþamakta, üretip
çoðalacak yerde, olumsuz bir statükoculuk olgusunun içinde tükenip
yitmekte, birbirleriyle çeliþen malzemesine bile egemen olamamaktadýr. Hukuk sýðlaþmaktadýr. Hukukun sýðlaþtýðý yerde, adalet, dolayýsýyla
toplum tehdit altýndadýr. Küreselleþme, bilgi ve medya çaðýna ayak uydurmalýyýz. Bilgi akýþý, elektronik aygýtlarla bir saniyede dünyanýn bir
ucundan ötekine ulaþabiliyor. Ýnsan belleðine sýðmayan bilgiler, bilgisayarlara yüklenebiliyor. Bilimsel girdiler ne denli zengin olursa, daha
iyi ürünler üretilir. “Maþrabamýz küçükse deryayý suçlamaya hakkýmýz
olamaz” (Mevlana). Çaðcýl yorum, ancak çaðdaþ bilgi donanýmýyla yapýlabilir. Dostoyevski’nin 1866’da yayýmlanan “Suç ve Ceza” yapýtý
2000’lerde 1866’nýn kavramlarýyla yorumlanamaz. Türkiye eurocratie’nin sýnýrlarý içindedir. Hukuki hinterlandýmýzý iyi okumak, adalet
daðýtýrken, Türk insanýnýn da çaðcýl güzellikleri paylaþmasýný saðlamak
zorundayýz.
Tartýþma ve eleþtiri kültürümüzdeki açýðý kapatmalýyýz. Türkolog
Martin Hartmann’ýn 1909’daki þu sözleri, görünen o ki bugün de geçerlidir: “Eleþtiriye kapalýlýk, Türklerin deðiþtirmeleri gereken eski zaaflarýndan biridir”. Eleþtiri “yanýlgýsavardýr”. “Eleþtiri beni incitmez uyandýrýr” (Montaigne). “Eleþtiriye dostluktan daha çok deðer vermelidir
(Popper). “Batýlý toplumun temeli, dinamiði eleþtiridir, çoðulculuktur,
diyalojik ilkedir” (Edgar Morin, Penser l’Europe, Paris, 1988, s. 28). O
nedenle de batýlý toplum eleþtiri sonrasý toplumdur; saðlýklýdýr. Doðulu
toplumsa, eleþtiri öncesi toplumdur; Sokrates’i baldýran zehriyle öldürecek ölçüde hastadýr.
Demek oluyor ki, adaletle ilgili her düzenleme giriþiminden önce,
Batýdan alýnan yasalarýn doðru uygulanýp uygulanmadýðý sorusunun
yanýtý aranmalýdýr. Bu yanýt bulunmadan uygulamaya bakýlarak ve yasanýn aksadýðý ve yetersiz kaldýðý yargýsýna varýlarak, perakende yasal
düzenlemelere kesinlikle gidilmemelidir. Adalet reformunun ya da, bu
baðlamda, yargýda uygulamayý iyileþtirmenin hukuksal fizibiletisi, bu
sorulara doðru yanýt vermede yatmaktadýr. Bu doðru yanýtlar aranmadan ve bulunmadan, “düþsel neden”lerle “kaynaða iliþkin neden”leri
220
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
ayýrma becerisi gösterilmeden ve ilkin uygulamayý yasal yörüngesine
oturtmadan yapýlacak her deðiþiklik prefabrike olacak ve yaþanan yanlýþlýklarý müzminleþtirecek, “kaþ yapayým” derken göz çýkarýlacaktýr. O
zaman Türkiye, bu adalet bunalýmýndan kurtulmak için, gecikmenin
bedelini aðýr ödemek durumunda ve belki de yeni bir hukuk devrimi
yapmak zorunda kalacaktýr.
V. Sonuç ve Çaðrý
Bir adalet/yargý bunalýmý yaþadýðýmýz apaçýk ortadadýr. Neden?
Çünkü var olan yargý, bir yandan topluma yetmiyor, sorunlarý çözemiyor. Öte yandan, kendini yenileyemiyor. Ýþte bunalýmýn temel nedeni
bu.
Kuþkusuz, bu bunalýmdan ve yukarýda sergilenen olumsuzluklarla
eksikliklerden günümüz hukukçularý sorumlu deðildirler. Cumhuriyetin baþýndaki hukukçular da sorumlu sayýlamazlar. Çünkü bu iyi niyetli
ve çalýþkan insanlarýn donanýmlarý ve gereçleri yetersizdi.
Ancak hesaplaþmaya ve düzeltmeye yanaþmamak baþlý baþýna bir
sorumluluktur. Karþýlaþtýrmalý hukuka girmediðimiz için hukuksal aklýmýz, kürenin uzaklýklarýný, derinliklerini ve aile içi hastalýklarý göremiyor; doðrularla yüzleþmeyi de göze alamýyor. Bu açmazý aþmalý ve bu
sorumluluðun gereklerini yerine getirmeliyiz.
Evet, hukukumuza “tasarlayarak/taammüden” saldýran yukarýdaki
engelleri/olumsuzluklarý/eksiklikleri tezelden aþmak zorundayýz. Türk
hukukçu kadrosu bunun için yeterlidir. Elverir ki onlarý aþmaya kararlý
olsun.
Ýddialý bir toplumuz. Biz hukukçular, ilkin topluma karþý borcumuzu
yerine getirmeliyiz. Toplum hukuk devriminin sonuçlarýný, ürünlerini
bekliyor bizden. Yasa almakla devrim yapýlýp bitmez. Sadece baþlar.
Gümrük Birliðine girdik. Avrupa Birliði hedefimiz. “Eurocratie”nin kaçýnýlmaz sonucudur bu. Birliðin büyük kafalarýndan Jacques Delors’un
221
Yargýnýn Ýyileþtirilmesi / Düzeltilmesi
dediði gibi, “Avrupalýlýk” bir coðrafyada yer alma deðil, “bir kültür ve
inanç sorunudur.” Sorunlarý; Sokrates gibi kuþkuyla sorgulamazsak,
Bachelard, Durkheim yöntemiyle irdelemezsek nasýl Avrupalý, çaðcýl
olabiliriz ki?
Hukuk devriminin bildirisinin söylemde (retorikte) kalmasýný deðil,
eyleme dönüþmesini; Batý hukukunun kýyýsýnda yer almayý deðil, odaðýnda solumayý ve çaðla ayný dalga boyunu yakalamayý; tarihe maruz
kalmayý deðil, tarihi yapmayý; derin hukukun yürek vuruþlarýný karar ve
içtihatlarýmýzýn her sözcüðünde duymayý; toplumun saðlýksýz dokusunu iyileþtirmeyi; umudunu mafyaya baðlamýþ adaletin “makûs talih”ini
yenmeyi; zamanýn ve çaðýn deðerleri ve ruhuyla denk düþmeyi istiyorsak, her þeyi yeniden gözden geçirmek ve baþkalarýnýn zihinsel katkýsý
demek olan eleþtirilere kulak vermek zorundayýz. Eleþtiriden yara alýnmaz, akýllýca yararlanýlýr.
Unutmayalým. Ýngiliz tarihçisi Colingwood’un dediði gibi, “Geliþme/ilerleme; kötünün yerine iyinin konmasý deðil, iyinin yerine daha
iyinin konmasýdýr.”
Bütün hukuk ve adalet sevdalýsý Türk hukukçularýnýn bu soylu kavgada yer alacaklarýna inanýyorum. Çünkü Türk hukukçusu, baþka ülkelerin hukukçularý gibi yalnýzca görüþ üreten (müçtehit) biri deðil; hukuk
devrimini gerçekleþtirme özgörevini üstlendiði için, hem topluma yol
gösteren(mürþit) ve hem de bu yolda kavga/savaþým veren (mücahit)
bir aydýndýr. Böyle olmak zorundadýr.
Her inceleme, bu soylu kavgada/savaþýmda ileriye dönük bir atýlýmdýr. Bu mütevazý inceleme de bunlardan yalnýzca biridir.
222
YENÝ ANAYASA
TÜRKÝYE’NÝN
BÝTMEYEN SENFONÝSÝ
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
223
YENÝ ANAYASA
TÜRKÝYE’NÝN BÝTMEYEN SENFONÝSÝ
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN*
GÝRÝÞ
Kanun-u Esasi’nin üzerinden yaklaþýk yüz elli yýl geçmesine raðmen, anayasa arayýþýmýz devam ediyor. Þu ana kadar beþ anayasa ve
bu anayasalar üzerinde onlarca deðiþiklik yapýldý. Bizdeki anayasalarýn
ortak özelliklerinden biri, hemen hepsinin olaðanüstü dönemlerin ve
siyaset dýþý müdahalelerin ürünü olarak ortaya çýkmýþ olmasýdýr. Son iki
anayasa, doðrudan askeri müdahalelerin sonucu olarak hazýrlanmýþtýr.
Osmanlý’nýn son döneminden itibaren anayasacýlýk, modernleþme sürecinin mütemmim cüzü olarak görülmüþtür. Bu anlamda OsmanlýTürk anayasacýlýðýnýn tepeden inmeci modernleþ(tir)me hareketlerinin
araçlarýndan birisi olduðu söylenebilir. Baþka bir ifadeyle, anayasalar
toplumu yukarýdan aþaðýya dönüþtürmek isteyen toplum ve siyaset
mühendislerinin dikiþ tutmayan çabalarýnýn bir ürünü olarak ortaya
çýkmaktadýr.
Anayasacýlýðýmýzýn bu elitist özelliðinin yanýnda tepkiselliði de dikkat çekicidir. Elbette her anayasa hazýrlandýðý dönemin siyasi ve sosyoekonomik sorunlarýna tepki olarak þekillenir. Ancak anayasalarýn tepkisellikte aþýrý uçlara savrulmasý, çok sýk bir þekilde yeni anayasa arayýþlarýný beraberinde getirmektedir. Örneðin 1961 Anayasasý bariz bir þekilde önceki anayasaya tepki olduðu için kýsa bir süre sonra problemler
yaþanmaya baþlamýþtýr. Demokrat Partinin 1950-1960 dönemindeki iktidarýna tepki olarak, demokratik siyasetin alanýnýn olabildiðince sýnýrlandýrýlmasý “yönetemeyen demokrasi” uygulamasýný doðurmuþtur. Bu
da sonuçta, “bu anayasayla ülke yönetilemez” ya da “bu anayasa Türkiye için lükstür” þeklinde yargýlara dayandýrýlan anayasal deðiþikliklere
zemin hazýrlamýþtýr.
* Prof.Dr., P.A. Güvenlik Bilimleri Fakültesi Anayasa Hukuku Öðretim Üyesi.
224
Ayný þekilde, 1982 Anayasasý da önceki anayasaya ve onun uygulandýðý döneme tepki olarak ortaya çýkmýþtýr. 12 Eylül 1980 günü yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyine göre ülkenin iç savaþýn eþiðine
gelmesinin iki temel sebebi vardý. Birincisi, devletin haklarýný hiçbir þekilde dikkate almayan, terör ve anarþi olaylarýna zemin hazýrlayan 1961
Anayasasý. Ýkincisi de uzlaþma kültüründen uzak, biraraya gelerek ülkeyi yönetecek basireti gösteremeyen siyasiler. Yeni anayasal düzen bu
iki sebebi de ortadan kaldýracak þekilde kurulmuþtur. Özgürlük-otorite
dengesinde ikincisine aðýrlýk tanýyan, toplumsal ve dahasý siyasal alaný
bile siyasetten arýndýrmýþ yeni bir anayasa hazýrlanmýþtýr. Bu anayasada, temel hak ve özgürlükler gereðinden fazla sýnýrlandýrýlmýþ, 12 Eylül
öncesinin siyasileri siyasetten uzaklaþtýrýlmýþ ve en önemlisi siyasi partilerin sendikalar ve diðer sivil toplum örgütleriyle iliþkisi kesilmiþtir.
Tüm bu tepkisellikler, anayasalarýn hazýrlandýklarý dönemin þartlarýnýn kalýcý olacaðýnýn varsayýlmasý sonucunda, bir süre sonra anayasa
deðiþikliklerini zorunlu kýlmýþtýr. Nitekim, 1961 Anayasasýnda 1971 ve
1973 yýllarýnda yapýlan deðiþikliklerle anayasanýn üçte biri deðiþtirilmiþtir. 1982 Anayasasýnda 1987 yýlýndan itibaren onun üzerinde deðiþiklik
yapýlmýþtýr.
Bu deðiþikliklere raðmen, yeni anayasa arayýþý devam etmektedir.
1990’lý yýllarýn baþýndan itibaren bu arayýþ hýz kazanmýþtýr. Meclis içinden bazý siyasi partiler, Meclis dýþýndan da TÜSÝAD, TOBB ve Türkiye
Barolar Birliði gibi kuruluþlar yeni anayasa tartýþmasýna hazýrladýklarý
raporlar ve taslaklarla katkýda bulunmuþlardýr. Ancak tartýþmalarý alevlendiren geliþme, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AK Partinin yeni “sivil” bir anayasa taahhüdünde bulunmasý ve bunun hazýrlýklarýný seçimden önce baþlatmýþ olmasýdýr.
NEDEN YENÝ BÝR ANAYASA?
En az üç nedenle yeni bir anayasaya ihtiyaç olduðu söylenebilir. Birincisi, yeni anayasa yapmak Türkiye’de demokrasinin rüþtünü ispatla225
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
masýnýn bir göstergesi haline gelmiþtir. Bu ülkede tamamen demokratik yollarla iþbaþýna gelmiþ ve temsil bakýmýndan bir meþruiyet sorunu
bulunmayan parlamentonun yeni anayasa yapabileceðinin gösterilmesi
gerekir. Bu basit bir güç gösterisi ya da varlýðýný ispat etme çabasý olarak yorumlanamaz. Bu ülkede sivil iradenin de, dýþarýdan müdahale olmaksýzýn, çoðulcu, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapabileceðinin gösterilmesi, demokrasinin içine düþtüðü vesayetçi kýsýr döngüden
kurtulmasýný saðlayacaktýr. Bunun mutlaka aþýlmasý gereken bir psikolojik eþik olduðu bir gerçektir. Dolayýsýyla, içeriðinden baðýmsýz olarak,
demokratik katýlým sonucu sivil siyasal alanda hazýrlanacak yeni anayasa demokratik siyasetin yýllardýr boðuþtuðu psikolojik marazlardan kurtulmasýna yardýmcý olabilecektir.
Ýkincisi, mevcut anayasa bir anlamda ruh-beden uyumsuzluðu ya
da kiþilik problemi diyebileceðimiz bir sýkýntýyla malül olduðu için yepyeni bir anayasaya ihtiyaç vardýr. Baþlangýç bölümü dahil, 1982 Anayasasýnýn birçok hükmü deðiþtirilmiþtir. Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliðinin etkisiyle yapýlan bu deðiþikliklerle Anayasanýn otoriter yönü
önemli ölçüde törpülenmiþtir. Özellikle 1995, 2001 ve 2004 deðiþiklikleri ile temel haklar kýsmýnda ciddi iyileþtirmeler yapýlmýþtýr. Ancak,
tüm bu deðiþiklikler yapýlýrken Baþlangýç kýsmý baþta olmak üzere Anayasanýn geneline yansýyan devletçi ve otoriter ruh da korunmuþtur.
Dolayýsýyla, yapýlan ilavelerle adeta yamalý bohçaya dönen anayasanýn
ruhu ve bedeniyle bütün, kiþilikli ve özgürlükçü bir metine yerine býrakmasý gerekmektedir.
Üçüncüsü, Anayasa Mahkemesinin meþhur “367 kararý”ndan
sonra demokratik siyasetin alaný oldukça daraltýlmýþ, anayasal düzende jüristokratik eðilimler belirgin bir boyuta ulaþmýþtýr. Mahkemenin,
Anayasanýn 10. ve 42. maddelerinde yapýlan deðiþiklikleri iptal ettiði
5 Haziran 2008 tarihli kararýyla Anayasa bir kez daha fiilen deðiþtirilmiþtir. Bu kararlar, mevcut Anayasanýn tali kurucu iktidar olarak yetkilendirdiði parlamentoyu devre dýþý býrakan ve bir anlamda oyunun
kurallarýný deðiþtiren kararlardýr. Tüm eksikliklerine raðmen, mevcut
Anayasa Cumhuriyeti demokratik bir hukuk devleti olarak tanýmla226
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
maktadýr. Buna karþýn, Anayasa Mahkemesi, Anayasanýn kendisine
vermediði yetkileri (Meclis kararlarýný ve anayasa deðiþikliklerini denetleme gibi) durumdan vazife çýkarmak suretiyle kullanarak anayasal düzenin temel parametrelerini deðiþtirmiþtir. Bu da anayasal kurumlar arasýnda ciddi bir güven bunalýmýna neden olmuþtur. Ýktidar
partisi hakkýnda açýlan kapatma davasý, bu güven bunalýmýný daha da
körüklemiþtir. Gelinen noktada alt üst olan kurumlar arasý iliþkinin
saðlýklý bir zemine oturtulmasý gerekmektedir. Bunun da yollarýndan
biri, yargýnýn özellikle de anayasa yargýsýnýn yetki alanýný yeniden belirleyecek ve demokratik siyaseti iktidarla buluþturacak yeni bir anayasanýn yapýlmasýdýr.
HANGÝ YÖNTEMLE YENÝ BÝR ANAYASA?
Bir anayasanýn nasýl hazýrlandýðý, en az içeriði kadar önemlidir.
Çünkü anayasanýn hazýrlanýþ yöntemi onun meþruiyetini de doðrudan
etkileyecektir. Bizde anayasalarýn çok tartýþýlmasýnýn nedenlerinden biri
de, hazýrlanmasýna yönetilenlerin gerçek manada katýlmamýþ olmalarýdýr. Durumu kurtarmaya yönelik ve göstermelik bir referandumun demokratik meþruiyeti saðlayamadýðý ortadadýr. 1924 Anayasasý Meclis
içinde hazýrlanmýþ, halkoylamasýna dahi sunulmamýþtýr. 1961 ve 1982
Anayasalarý ise meþru siyasi iktidarlarýn Silahlý Kuvvetler tarafýndan
devrilmesiyle baþlayan süreçte, tamamen askeri vesayet altýnda hazýrlanmýþtýr. Her iki anayasa da çok da demokratik olmayan bir ortamda,
referanduma sunularak kabul edilmiþtir.
Bu tecrübelerden yararlanarak yeni anayasanýn öncekilerden farklý
olarak metodolojik defo taþýmamasý saðlanabilir. Esasen yeni bir anayasa hazýrlamanýn her yerde ayný, deðiþmez kurallarý yoktur. Ülkeler
kendilerine özgü tarihsel ve toplumsal þartlarýn da etkisiyle, farklý yöntemler izleyerek anayasalarýný hazýrlamýþlardýr. Bazý ülkelerde, devrim
veya baðýmsýzlýk savaþý gibi önemli siyasi olaylarýn arkasýndan kurulan
“konvansiyon”lar anayasayý hazýrlamýþlardýr. Fransa ve Amerika Birleþik Devletleri’nde böyle olmuþtur. Bazý ülkelerde ise parlamentonun
hazýrladýðý yeni anayasa referanduma sunularak kabul edilmiþtir.
227
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
Türkiye’de yeni anayasa tartýþmalarý sýrasýnda kimi kiþi ve kuruluþlar ýsrarla TBMM’nin yeni bir anayasa yapamayacaðýný, bunun için
bir “kurucu meclis”e veya “konvansiyon”a ihtiyaç olduðunu ileri sürmüþlerdir. Aslýnda benzer bir görüþ, 1924 Anayasasý hazýrlanýrken de
bazý milletvekilleri tarafýndan dile getirilmiþ, ancak kabul görmemiþtir. “Kurucu Meclis” ya da “konvansiyon” oluþturma, anayasa hazýrlamanýn biricik yolu deðildir. Bu yöntem daha çok olaðanüstü olaylardan sonra yeni bir devletin ya da siyasi rejimin kurulmasý sürecinde
gündeme gelmektedir. Dahasý bizde “kurucu meclis” askeri darbeler
sonrasýnda yeni anayasayý hazýrlamak üzere kurulan ve bir kanadýný
askeri yönetimin oluþturduðu yapýnýn adýdýr. Anayasacýlýk tarihimizde, demokratik yollarla anayasa yapmak için toplanmýþ bir kurucu
meclis yoktur. Buna 1921 Anayasasýný yapan Birinci Meclis dahildir.
Ancak, bu durum anayasayý hazýrlamak için demokratik temsil kabiliyeti olan “kurucu meclis”in kurulamayacaðý anlamýna gelmez. Bu, tamamen siyasi tercih meselesidir.
Peki TBMM yeni bir anayasa yapma yetkisine sahip deðil midir?
Anayasayý deðiþtirebilen organ yeni bir anayasa da yapabilir. Bu konudaki aksi görüþlerin, mevcut parlamentonun kompozisyonundan kaynaklandýðý, dolayýsýyla konjonktürel olduðu söylenebilir. Nitekim, 1992
yýlýnda Prof. Dr. Erdoðan Teziç ve arkadaþlarý tarafýndan TÜSÝAD’a hazýrlanan “Yeni Bir Anayasa Ýçin” baþlýklý raporda bu konu ayrýntýlý bir
þekilde ele alýnmýþtýr.1 Raporun “Giriþ” kýsmýnda “Anayasada deðiþiklikler yapmaya yetkili bir organýn yeni bir Anayasa yapma konusunda
da yetkili olduðu hususunda kuþku yoktur” denmektedir. Ayný þekilde,
rapordaki þu tespitler oldukça çarpýcýdýr:
“Kýsacasý, bugünkü TBMM bir “Kurucu Meclis” sýfatýyla seçilmiþ olmadýðý halde, yeni bir Anayasa yapmaya yetkili bir “asli kurucu organ”
1) TÜSÝAD'ýn "Yeni Bir Anayasa Ýçin" baþlýklý raporunu hazýrlayan heyette þu akademisyen yer almýþtýr:
Prof.Dr.Erdoðan Teziç, Prof.Dr.Sait Güran, Prof.Dr. Yýldýzhan Yayla, Prof.Dr. Köksal Bayraktar, Prof.Dr. Devrim Ulucan, Prof.Dr. Bülent Tanör, Doç.Dr. Fazýl Saðlam, Doç.Dr. Süheyl Batum, Doç.Dr. Necmi Yüzbaþýoðlu.
Bu rapor için bkz. TBMM Baþkanlýðý'na Bazý Kurum ve Kuruluþlarca Verilmiþ ve Ayrýca TBMM'deki Siyasi
Partilerin Anayasa Deðiþikliðine Ýliþkin Hazýrlýk Çalýþmalarý ve Taslak Metinler, Ankara, 1993.
228
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
yetkisi kullanabilir. Zaten bunun aksini düþünmek, Anayasa yapýcýlýðý
yetkisini yalnýz kurucu meclislere ya da ihtilal sonrasýnýn olaðanüstü iktidarlarýna tanýmak olur ki; bu, tarihsel gerçeklerler uzlaþmadýðý gibi,
þiddet yolunu önermek anlamýna dahi gelir. Oysa, pek çok ülkede yeni
anayasalar, normal zamanlarda ve olaðan yasama meclisleri tarafýndan
hazýrlanabilmiþtir.”2
Anayasanýn 175.maddesine göre, TBMM Anayasayý deðiþtirme yetkisine sahiptir. Bu deðiþtirme yetkisinin, deðiþtirilemez hükümler dýþýnda, anayasanýn tüm maddeleri için geçerli olduðunda hiçbir kuþku yoktur. Dahasý, TÜSÝAD’ýn raporunda, deðiþtirilemez maddelerin de
TBMM tarafýndan deðiþtirilebileceði ifade edilmiþtir. Rapor’a göre, “Bu
konuda, asli kurucu organ yetkisini kullanan bir meclisin kendini baðýmsýz hissetmesi doðal ve gereklidir.”
TÜSÝAD raporu, öncelikle Anayasanýn deðiþtirilmesi teklif edilemez
hükümleriyle ilgili 4.maddesinin deðiþtirilmesi gerektiðini savunmuþtur. Buna göre, “yeni bir Anayasa hazýrlama giriþiminin baþýnda,
TBMM’nin bir Anayasa deðiþikliði yaparak, deðiþmezlik hükmünü daha önceki Cumhuriyet Anayasalarýnda olduðu gibi, “Cumhuriyet” ilkesi ile sýnýrlý tutmasý” gerekmektedir.3 Nitekim, raporun önerdiði yeni 2.
ve 3. maddede deðiþiklikler vardýr. Ayný þekilde, Türkiye Barolar Birliðinin 2001’de hazýrlattýðý ve 2007’de revize edilen “Anayasa Önerisi”nde
de deðiþmez maddelerle ilgili hüküm deðiþtirilmiþtir. TBB’nin 2007
Anayasa önerisinde Anayasanýn 2. maddesinde deðiþiklik önerilmekle
kalmamýþ, deðiþtirilemezlik hükümleri artýrýlmýþtýr. 4
2) Teziç vd, "Yeni Bir Anayasa Ýçin", s.14.
3) Ibid., ss.15-16.
4) Türkiye Barolar Birliðinin 2001 taslaðýný hazýrlayan komisyonun üyeleri þunlardýr: Prof.Dr. Yýlmaz Aliefendioðlu, Prof.Dr. Rona Albay, Prof.Dr. Ülkü Azrak, Prof.Dr.Ýbrahim Kaboðlu, Prof.Dr. Ýl Han Özay, Av. Yekta
Güngör Özden, Prof.Dr.Yavuz Sabuncu, Prof.Dr. Fazýl Saðlam, Av.Atilla Sav, Prof.Dr. Zafer Üskül, Prof.Dr.
Necmi Yüzbaþýoðlu. Bkz. Türkiye Barolar Birliði, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi, 2.Basým, Ankara: TBB
yayýný, 2001. TBB'nin 2007 önerisini hazýrlayan komisyonun üyeleri de þunlardýr: Prof. Dr. Rona Aybay, Prof.
Dr. Fazýl Saðlam, Prof. Dr. Süheyl Batum, Prof.Dr.Oktay Uygun, Doç. Dr. Korkut Kanadoðlu, Yard. Doç. Dr.
Ece Göztepe, Yard. Doç. Dr. Faruk Bilir ve Avukat Teoman Ergül. Bkz. Türkiye Barolar Birliði, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi, Geliþtirilmiþ Gerekçeli Yeni Metin, 4.Baský, Kasým 2007.
229
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
Prof.Dr. Ergun Özbudun baþkanlýðýndaki heyetin5 AK Parti için
hazýrladýðý anayasa taslaðýnda da deðiþtirilmezlik hükmü, bu maddelerin ifadesinin deðiþtirilemeyeceði þeklinde deðil, temel ilkelerin deðiþtirilmemesi anlamýnda yorumlanmýþtýr. Dolayýsýyla, mevcut Anayasanýn
2. maddesinde “toplumun huzuru” ve “milli dayanýþma” gibi normatif
hiçbir deðeri olmayan kavramlarýn çýkarýlmasý, “insan haklarýna saygýlý”
ibaresinin de haklara yönelik daha güçlü bir vurgu içeren “insan haklarýna dayanan” ibaresi ile deðiþtirilmesi önerilmiþtir.
Sonuç olarak, yeni anayasanýn mevcut parlamento tarafýndan yapýlmasýnýn önünde hiçbir hukuki veya siyasi engel yoktur. Parlamento,
yeni anayasa taslaðýnýn hazýrlanmasý sürecinde parlamento dýþýndan
yardým alabilir. Üniversiteler, sivil toplum örgütleri, iþ dünyasý, sendikalar, barolar, insan haklarý örgütleri gibi ulusal kuruluþlar ve Venedik
Komisyonu gibi uluslararasý kuruluþlar parlamentoya yeni anayasa taslaðýnýn hazýrlanmasý sürecinde katký saðlayabilir.
Ancak yeni anayasanýn hazýrlanmasý sürecinde yönteme iliþkin olarak aþaðýdaki hususlar dikkate alýnmalýdýr:
Uzlaþma: Anayasa yapýmý, kanun yapýmýndan farklý olarak, parlamento içinde ve dýþýnda faaliyet gösteren siyasi partilerin belli ölçüde
uzlaþmasýný gerektirmektedir. Nitekim, anayasa deðiþikliklerinin kanunlardan farklý olarak nitelikli çoðunlukla yapýlmasý zorunluluðu siyasi uzlaþmayý amaçlamaktadýr. Bu uzlaþma, her konuda ayný düþünme
ve her bir maddenin parlamentoda oybirliðiyle kabul edilmesi anlamýna gelmemektedir. Esasen, uzlaþma yeni anayasanýn gerekliliði ve yapýmý konusundaki temel kurallar üzerinde olmalýdýr. Her siyasi parti,
doðal olarak, kendi siyasi düþüncesi ve programý paralelinde bir anayasa deðiþikliði isteyebilir. Mecliste oluþturulacak bir komisyon, öncelikle
üzerinde mutabakata varýlan konularý belirleyerek anlaþmazlýk konularýnýn görüþülmesine baþlayabilir.
5) Prof. Dr. Ergun Özbudun baþkanlýðýndaki heyette yer alan diðer üyeler þunlardýr: Prof.Dr.Zühtü Arslan,
Prof.Dr.Yavuz Atar, Prof.Dr. Fazýl Hüsnü Erdem, Prof.Dr. Levent Köker ve Doç.Dr. Serap Yazýcý.
230
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
Tartýþma: Yeni anayasanýn hazýrlanma yönteminden, içermesi
gereken ilke ve kurallara kadar her boyutunun kamuoyunda açýkça tartýþýlmasý gerekmektedir. Bu da hiç kuþkusuz, siyasi partiler ve bireyler
için ifade özgürlüðünün tam olarak saðlanmasýný gerektirmektedir.
Dolayýsýyla yeni anayasa yapýmýna, bu yönde güvenceler saðlayan anayasal ve yasal deðiþikliklerle baþlamak kaçýnýlmazdýr. Özellikle siyasi
partilerin kapatýlma korkusuyla faaliyet gösterdikleri bir zeminde yeni
anayasaya iliþkin görüþlerini serbestçe açýklamalarý çok zordur. Bu konudaki ilke de aslýnda Venedik Komisyonu ve AÝHM tarafýndan belirlenmiþtir. Buna göre, þiddeti siyasi araç olarak kullanmayan veya þiddet
olaylarýný desteklemeyen siyasi partiler, demokrasiyle baðdaþan barýþçýl
anayasa deðiþiklikleri önerebilirler.
Katýlým: Anayasalar bir anlamda toplum sözleþmesi olduðu için
toplumun tüm kesimlerinin bu temel belgenin hazýrlanmasýna katýlmasý gerekir. Bu katýlým, yazýlý ve görsel medyada meseleyi tartýþmaktan,
halkoylamasýnda oy vermeye kadar uzanan geniþ bir yelpazede gerçekleþebilir. Geniþ tabanlý bir katýlým, hazýrlanan anayasanýn toplum tarafýndan daha kolay benimsenmesi sonucunu doðuracaktýr. Ayrýca, geniþ
katýlým anayasayla toplum arasýndaki aidiyet duygusunun geliþtirilmesi
açýsýndan da önemlidir. Bir anayasanýn toplumun tüm kesimlerinin
tüm taleplerini eþit bir þekilde karþýlamasý mümkün deðildir. Dünyada
böyle bir anayasa da yoktur. Ancak, anayasanýn tüm toplumsal ve siyasal taleplerin dile getirildiði ve tartýþýldýðý bir ortamda hazýrlanmasý gerekir.
Referandum: Siyasi ve sosyal aktörlerin katýlýmýyla hazýrlanan yeni anayasanýn mutlaka halkoylamasýna sunulmasý gerekir. Halkoylamasý sürecinde de “evet” ve “hayýr” taraftarlarýnýn serbest bir ortamda
görüþlerini açýklamasý ve propaganda yapmasý saðlanmalýdýr. Böylesi
bir ortamda yapýlan referandumda kurucu iktidarýn ve egemenliðin asli
kaynaðý olan yönetilenlerin rýzasý ortaya çýkacaktýr.
231
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
NASIL BÝR YENÝ ANAYASA?
Bu sorunun, biri anayasanýn biçimsel diðeri de muhteva boyutuyla
ilgili iki cevabý vardýr. Biçimsel olarak, anayasalarýn çerçeve ve detaylý
anayasalar þeklinde ikiye ayrýldýðý bilinmektedir. Çerçeve anayasalar,
iktidarýn daðýlýmýna ve sýnýrlandýrýlmasýna dair temel kurallarý içeren kýsa metinlerdir. Amerika Birleþik Devletleri anayasasý çerçeve anayasanýn tipik örneðidir. Anayasa çok kýsa olduðu için açýkça anayasada düzenlenmeyen hususlarda Amerikan Yüksek Mahkemesinin içtihatlarý
belirleyici olmaktadýr. Yüksek Mahkeme yargýçlarýndan Charles Evan
Hughes’un meþhur ifadesiyle, “bir anayasaya baðlýyýz, ancak anayasa
yargýçlar ne diyorsa odur”. Bunda Amerikan anayasasýnýn detaylý olmamasýnýn etkisi vardýr.
Detaylý anayasalarda ise hemen her konu ayrýntýlý bir þekilde düzenlendiði için, yüksek mahkemelerin takdir yetkisi de sýnýrlýdýr. Elbette bu, anayasanýn çizdiði yetki haritasýna sadýk kalan ve aktivist olmayan mahkemeler için geçerlidir. Detaylý anayasalar, adý üzerinde, iktidarýn kullanýmýna ve temel haklarýn korunmasýna iliþkin konularý ayrýntýlý bir þekilde düzenleyen metinlerdir. Hatta bunun da ötesinde,
normalde kanunlarla düzenlenebilecek bir çok hususun bile detaylý
anayasalara girebildiði görülmektedir. Avrupa ülkelerinin anayasalarý
genelde detaylý anayasalardýr. Özellikle Ýsviçre Anayasasý, koþu yollarýndan boðazlanacak hayvanlara iliþkin kurallara kadar hemen her konuyu düzenleyen oldukça detaylý bir anayasadýr.
Türkiye’de ise Cumhuriyet dönemi anayasalarý gitgide daha detaylý
hale gelmektedir. 1982 Anayasasý anayasacýlýk tarihimizin en uzun
anayasasýdýr. Bunun temel sebebi, 27 Mayýs sonrasýnýn belirleyici özelliði olan siyasete güvensizliktir. Anayasa koyucu irade, yasama organýnýn kolayca deðiþtirmesini önlemek için, normalde kanunlarla düzenlenebilecek hususlarý deðiþtirilmesi nitelikli çoðunluk gerektiren anayasal
hükümlerle düzenleme yoluna gitmiþtir. Bu yüzden de mevcut Anayasa, sporun geliþtirilmesinden orman köylüsünün korunmasýna kadar
hemen her konuyu düzenleyen detaylý bir metin haline gelmiþtir.
232
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
Ancak, çerçeve anayasa “iyi, detaylý anayasa “kötü”dür þeklinde kategorik bir deðerlendirme yapmak yanlýþ olur. Anayasalarýn kýsalýðý ya
da uzunluðu, daha çok ülkelerin siyasi tecrübesine ve kültürüne göre
belirlenmektedir. Bu baðlamda, yargýsal aktivizmin patolojik boyutlara
ulaþtýðý ülkemizde çerçeve anayasayý savunmak yanlýþ olabilir. Bununla
beraber, yeni anayasanýn mevcut anayasadan daha kýsa ve özlü olmasý
gerektiði de açýktýr.
Diðer yandan, yeni anayasanýn muhtevasý da demokratik hukuk
devletinin tüm kural ve kurumlarýný içerecek þekilde olmalýdýr. Bu noktada, yeni anayasa tartýþmalarý sýrasýnda öne çýkan “sivil anayasa” kavramýna açýklýk getirmek gerekir. “Sivil anayasa”daki “sivil” sýfatýnýn
çaðrýþtýrdýðý iki anlam vardýr. Buna göre, mevcut Anayasa (a) “sivil” bir
giriþimin deðil askeri bir müdahalenin ürünüdür ve (b) sivil ve demokratik otoritenin üstünlüðü ilkesiyle baðdaþmayan hükümlere yer vermektedir. Anayasanýn askeri müdahaleler sonucu deðil, demokratik
süreç içinde ortaya çýkan sivil iradenin eseri olarak hazýrlanmasý gerekir. Ancak burada maksat, anayasanýn üniformalý olmayanlar tarafýndan yazýlmasý deðildir. Zaten bizdeki tüm anayasalar büyük ölçüde “sivil” anayasa profesörleri veya hukukçular tarafýndan yazýlmýþtýr. Sivil
anayasa, özgürlük, eþitlik, hoþgörü, demokrasi, çoðulculuk ve hukukun
üstünlüðü gibi deðerleri özümseyen ve bunun mücadelesini veren kiþilerin katkýsýyla, tamamen demokratik sürecin ortaya çýkardýðý siyasi aktörler tarafýndan serbest tartýþma ortamýnda hazýrlanan anayasadýr. Sivil sýfatýnýn ikinci anlamý, anayasanýn içeriðine iliþkindir. Burada da seçkinci vesayeti dýþlayan, sivil otoritenin üstünlüðünü hiçbir kuþkuya yer
býrakmayacak þekilde tesis eden ve halký siyasetin öznesi olarak kabul
eden bir anayasa kastedilmektedir.
Kýsacasý, hem hazýrlanýþý hem de muhtevasý bakýmýndan “sivil” olmayan, dolayýsýyla meþruiyeti tartýþmalý bir anayasanýn yerini, katýlýmcý,
uzlaþmacý, demokratik yollarla hazýrlanmýþ ve bireyin temel haklarýný
devlet karþýsýnda güvenceye alan bir anayasanýn almasý gerekmektedir.
Bu genel açýklamalardan sonra, muhteva meselesini, anayasanýn siyasi
233
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
felsefesi, temel haklar ve özgürlükler ve siyasi iktidarýn daðýlýmý olmak
üzere üç baþlýk altýnda ele alabiliriz.
Yeni Anayasanýn Siyasi Felsefesi
Mevcut anayasa birey-devlet iliþkisinde ikincisini esas alan, bireyi
devletin yüce menfaatlerinin hizmetçisi olarak gören bir anlayýþa dayanmaktadýr. Bu anlayýþýn izlerini özellikle Anayasanýn dayandýðý temel
görüþ ve ilkeleri belirten Baþlangýç kýsmýnda görmek mümkündür. Baþlangýç, devleti “kutsal” veya “yüce” bir varlýk olarak gören, devletin sahip olmasý gereken bir takým deðerler ve ilkeler karþýsýnda hiçbir “düþünce” veya “faaliyet”in koruma göremeyeceðini belirten, kederde ve
sevinçte bir olan türdeþ bir toplum tahayyülüne dayanan bir siyasi anlayýþý yansýtmaktadýr. Bu haliyle Anayasa, sonraki birçok kozmetik deðiþikliðe raðmen, otoriter bir felsefeye dayanmaktadýr.
Yeni anayasanýn bu anlayýþý terk edip, daha Baþlangýçtan itibaren,
bireyi ve onun haklarýný esas alan, devleti aþkýn bir varlýk deðil bireye
ve topluma hizmet eden bir araç olarak gören, toplumsal çeþitliliði bir
tehlike deðil zenginlik olarak kabul eden, tek sesliliði deðil çoðulculuðu
öne çýkaran ve anayasal demokrasiyi tüm unsurlarýyla benimseyen bir
metin olmalýdýr. Yeni anayasa, çaðdaþ demokratik ülkelerin kabul ettiði
temel siyasi deðer ve ilkeleri benimseyen, liberal, demokratik, çoðulcu
ve özgürlükçü bir anayasa olmalýdýr. Bu amaçla yeni anayasanýn Baþlangýcýnýn, eðer olacaksa, mevcut Anayasadakinden farklý olarak, bireyi,
insan haklarýný, özgürlüðü, çeþitliliði, çoðulculuðu ve demokratik hukuk devletini vurgulayan bir metin olmasý gerekir.
Diðer yandan, yeni anayasa siyasal tarafsýzlýk ilkesini esas almalýdýr.
Bu ilke gereði, devletin kapsamlý bir ideolojiyi resmi olarak kabul edip
herkesin “iyi” anlayýþýný bu ideoloji çerçevesinde tanýmlamaya kalkýþmamasý ve toplumda var olan farklý ve çoðu kez birbiriyle çatýþan ideolojiler, dünya görüþleri, inançlar ve deðerler karþýsýnda eþit mesafede
durmasý gerekmektedir. Devlet adýna hareket eden ve nihai hakikatin
sihirli küresini elinde tuttuðunu söyleyen kiþilerin þekillendireceði siya234
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
sal ve hukuksal düzende çoðulcu ve özgür bir demokratik yaþamýn yeþermesi mümkün deðildir. Bu nedenle, yeni anayasa “özcü” yaklaþýmlardan uzak bir þekilde, toplumun tüm fertlerinin kendi “iyi” anlayýþlarýný ve deðerlerini oluþturabilecekleri ve buna uygun olarak yaþabilecekleri bir siyasal/hukuksal vasatý hazýrlayacak bir belge niteliðinde olmalýdýr.
Temel hak ve özgürlükler
1982 Anayasasýnda yapýlan en önemli deðiþiklikler, temel haklara
iliþkindir. Bu deðiþiklikler, temel haklarý devlete yönelik en büyük tehdit olarak gören, dolayýsýyla hak ve özgürlükleri aþýrý þekilde sýnýrlandýran Anayasanýn otoriteden özgürlüðe doðru evrilmesine neden olmuþtur. Bu baðlamda özellikle 2001 deðiþiklikleri önemlidir. Temel haklara
yönelik genel sýnýrlama sebeplerinin kaldýrýlmasý, ifade ve örgütlenme
özgürlüklerinin alanýnýn geniþletilmesi atýlan olumlu adýmlardýr.
Ancak, yaþanan son geliþmeler de göstermektedir ki, bu adýmlar yetersizdir. Hem otoriter-devletçi paradigma içinde kalýnarak hem de çok
aceleye getirilerek yapýldýðý için önemli eksiklikler içeren temel haklar
ve özgürlükler kýsmýnýn yeni anayasada yeniden ele alýnmasý gerekir.
Öncelikle, bu bölümün hak ve özgürlüklerin korunmasýný esas, sýnýrlandýrýlmasýný ise istisna olarak gören bir anlayýþý tüm yönleriyle yansýtmasý gerekir. Bu amaçla, mevcut Anayasanýn daha hiçbir temel hak ve
özgürlükten bahsetmeden, sýnýrlamalardan ve kötüye kullanma yasaðýndan bahseden sistematiðini ters yüz etmek gerekir. Mevcut anayasanýn temel haklarýn sýnýrlandýrýlmasýna ayrýlmýþ olan 13, 14 ve 15.
maddelerindeki hükümleri temel haklar bölümünün sonuna koymak
çok daha anlamlý olacaktýr. Bu tür bir deðiþiklik, yeni anayasanýn temel
tercihini göstermek bakýmýndan anlamlý olacaktýr.
Diðer yandan, temel haklar kýsmý yazýlýrken, insan haklarý alanýnda
Türkiye’nin taraf olduðu uluslararasý sözleþmeler ve bunlarýn yetkili organlarca yorumlarý da dikkate alýnmalýdýr. Bu yöntem, anayasayý Avrupa Ýnsan Haklarý Sözleþmesi gibi hazýrlayýcý ve imzacýsý olduðumuz te235
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
mel metinlerle çok daha uyumlu hale getirecektir. Bunun pratik faydasý
da, ulusal mahkemelerin temel haklara iliþkin anayasal hükümleri yorumlarken uluslarüstü insan haklarý organlarýnýn geliþtirdikleri içtihatlardan faydalanmasýný saðlamak olacaktýr. Ayrýca, bunun uygulamada
Türkiye’nin AÝHM önündeki insan haklarý ihlal sayýsýný azaltacaðý da
söylenebilir.
Temel haklar kýsmýnda din özgürlüðünden, eðitim hakkýna, yaþama
hakkýndan siyasi parti özgürlüðüne kadar bir çok hak ve özgürlük de,
bu konulardaki çaðdaþ eðilimler ýþýðýnda, yeniden düzenlenmelidir.
Örneðin zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri konusu AÝHM’nin
kararý doðrultusunda gözden geçirilmelidir. Burada dersin zorunlu olmaktan çýkarýlmasý, seçmeli veya seçmemeli olmasý gibi seçenekler
üzerinde durulabilir. Din kültürü dersi seçme(me)li yapýldýðýnda, çocuklarýnýn din eðitimi almasýný isteyen velilerin talepleri de karþýlanmalýdýr. Eðitim hakký düzenlenirken, Türkçenin yaný sýra vatandaþlarýn konuþtuklarý diðer dillerin de eðimde kullanýlmasýný mümkün kýlacak hükümlere yer verilmelidir.
Siyasi partilerle ilgili anayasal hükümler, partileri ve partilileri koruyacak þekilde mutlaka yeniden düzenlenmelidir. Esasen, bu yeni anayasa yapmanýn ön þartý olduðu için öncelikle ele alýnmalýdýr. Demokratik ve özgürlükçü bir anayasa, ancak düþüncelerin serbestçe ifade edilebildiði bir ortamda yapýlabilir. Bireysel ve kurumsal düzeyde ifade özgürlüðünün tam olarak saðlanamadýðý, sözün dahili ve harici otoritelerce sansürlendiði, sahiciliðin deðil hipokrasinin egemen olduðu ve serbest bir tartýþma ortamýnýn oluþturulamadýðý bir yerde yeni anayasa yapýlamaz. Yapýlsa bile, böylesi bir anayasa, asli kurucu iktidar olan halkýn
hür iradesini yansýtan bir belge olarak kabul edilemez. Bu nedenle, bireylerin ve siyasi partilerin þiddeti desteklemedikçe her türlü anayasal
deðiþiklik önerisini sunabileceði ve tartýþabileceði bir siyasi/hukuki vasatýn temini, yeni anayasa için atýlacak ilk adýmý teþkil etmelidir.
Bu baðlamda, siyasi partilerin kapatýlmasýný kural olmaktan çýkarmak gerekir. Maalesef, ülkemiz “demokrasinin kendini korumasý” dü236
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
þüncesinden hareketle ortaya atýlmýþ militan demokrasi anlayýþýnýn en
uç örneðini temsil etmektedir. Hür demokratik düzeni korumak için siyasi partilerin kapatýlabileceðini öngören Almanya ve Ýspanya gibi ülkeler, bu tedbire ancak çok istisnai durumlarda ve son çare olarak baþvurmaktadýr. Bu iki ülkede (ve esasen tüm Avrupa’da) 1950 yýlýndan bu
yana toplam üç siyasi parti kapatýlmýþtýr. Bizde ise 1968 yýlýndan bu yana toplam 24 parti kapatýlmýþtýr. Tek baþýna bu rakamlar bile, bizdeki
militan demokrasi anlayýþýnýn ne kadar vahim boyutlara ulaþtýðýný göstermek için yeterlidir.
Türkiye’nin siyasi parti mezarlýðý olmaktan çýkarýlmasý ve kapatma
davalarýnýn “Demoklesin kýlýcý” gibi partiler üzerinde sallanmasýna son
verilmesi için, anayasal deðiþikliklere gitmek gerekir. Bu çerçevede þu
deðiþiklikler önerilebilir:
Kapatma davasýnýn açýlmasý zorlaþtýrýlmalýdýr. Mevcut sistemde,
Yargýtay Cumhuriyet Baþsavcýsý bir siyasi partinin Anayasaya aykýrý fiillerin odaðý haline geldiði kanaatine ulaþtýðýnda kolayca dava açabilmektedir. Bu durum, son kapatma davasýnda görüldüðü gibi, ülkeyi siyasi ve ekonomik kriz riskiyle karþý karþýya býrakabilmektedir. Bu nedenle, siyasi partiler hakkýnda kapatma davasý açma yetkisi parlamentonun onayýyla sýnýrlandýrýlmalýdýr. Bir milletvekilinin dahi yargýlanmasý
için parlamentonun kararý gerekirken, yüzlerce milletvekilinin baðlý olduðu bir siyasi partinin yargýlanmasýnda parlamentonun tamamen
devre dýþý býrakýlmasý mantýklý deðildir. Üstelik, bir milletvekilinin yargýlanmasý kurumsal anlamda yasama ve yürütme organlarýnýn geleceðini etkilemezken, siyasi partilerin kapatýlmasý bu organlarý yakýndan
etkilemektedir. Örneðin bir iktidar partisinin kapatýlmasý sonucunda,
hükümetin düþmesi ve Meclis kompozisyonunun deðiþmesi mümkün
olabilecektir. Bu nedenle, sonuçlarý son derece aðýr olan kapatma davasýnýn açýlmasýnda mutlaka parlamentonun nitelikli çoðunlukla karar almasý saðlanmalýdýr. Ayrýca bu durum, siyasi parti kapatma rejimini
kendilerinden aldýðýmýz Federal Almanya’nýn da benimsediði yoldur.
Almanya’da siyasi partilerin anayasaya aykýrý hâle geldiði iddiasýyla Federal Anayasa Mahkemesi’ne baþvurma yetkisi, Federal Meclis (Bun237
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
destag), Federal Senato (Bundesrat) veya Federal Hükümet’e aittir. (Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu, madde 43/1).
Kapatma kararý istisnai ve nihai çare olarak düþünülmelidir. Siyasi parti hukukumuzun temel problemlerinden biri de kapatma kararlarýnýn çok kolay verilmesidir. Bunun bir nedeni, Anayasadaki kapatma
þartlarýnýn genel ve soyut þekilde tanýmlanmasý ise, diðer bir nedeni de
Anayasa Mahkemesinin parti kapatma davalarýnda benimsediði ideolojik yaklaþýmdýr. Ýkincisini, anayasal deðiþikliklerle deðiþtirme imkaný
yoktur. Bu nedenle, siyasi partilerin kapatýlma þartlarýný zorlaþtýrmak
gerekir. Bunun için de odak olma tanýmý daha belirgin hale getirilebilir.
Esasen, bunun Anayasada yapýlmasý da gerekmiyor. Siyasi Partiler Kanunu bir partinin hangi durumlarda odak olabileceðini, açýk ve somut
kriterlerle belirleyebilir. Ancak, Anayasa Mahkemesinin bu tür düzenlemeleri takdir yetkisine müdahale olarak deðerlendirerek iptal etmeye
yönelik tutumu parlamentoyu anayasal düzenleme yapmaya zorlamaktadýr. Özetle, AÝHM içtihadýndan ve Venedik Komisyonu’nun kriterlerinden yararlanýlarak odak olma tanýmý ya da daha genel anlamda
parti kapatma kriterleri yeniden belirlenmelidir.
Kapatmadan önce “ihtar” veya “hazine yardýmýndan mahrum
býrakma” gibi kararlar verilmelidir. Bir siyasi parti tüzük veya programýndaki Anayasaya aykýrýlýktan dolayý uyarýlmadan kesinlikle kapatýlmamalýdýr. Aykýrýlýðýn giderilmesi için ilgili partiye ihtarda bulunulmalý,
buna raðmen deðiþiklik yapýlmadýðý takdirde diðer yaptýrýmlar gündeme gelmelidir. Ayrýca, Anayasa Mahkemesi bir siyasi partinin fiillerini
kapatmayý gerektirecek yoðunlukta görmüyorsa “odak” tespiti yapmadan onu uyarabilmeli veya hazine yardýmýndan mahrum býrakabilmelidir. Böylece mevcut Anayasadaki Devlet yardýmýndan mahrum býrakma yaptýrýmýný “odak” olmanýn sonucuna baðlayan mantýksýzlýk giderilmiþ olacaktýr.
Kapatma kararý üçte iki çoðunlukla verilmelidir. Kapatmayý zorlaþtýrmanýn bir diðer yolu da Anayasa Mahkemesinin en az üçte iki çoðunlukla kapatma kararý vermesine yönelik anayasa deðiþikliðidir.
238
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
Kapatma sonuçlarý yeniden düzenlenmelidir. Mevcut Anayasaya
göre, bir siyasi partinin kapatýlmasýna beyan veya eylemleriyle neden
olanlarýn milletvekilliði düþmekte ve/veya beþ yýl süreyle bir siyasi partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi veya deneticisi olamamaktadýr. Bunlar
çok aðýr yaptýrýmlardýr. Nitekim AÝHM bir çok kararýnda bu yaptýrýmlarýn orantýsýz olduðunu, dolayýsýyla Sözleþmenin 1 Nolu Ek Protokolünün 3. maddesinde korunan serbest seçim hakkýnýn ihlal edildiðini tespit etmiþtir. Bir siyasi partinin kapatýlmasý, onun tüzel kiþiliðini sona erdiren ve mal varlýðýnýn hazineye devredilmesine neden olan baþlý baþýna aðýr bir yaptýrýmdýr. Dolayýsýyla, bunun dýþýnda, ayrýca parti mensuplarýný kapatmayla iliþkili olarak cezalandýrmaya gerek yoktur.
Temel haklar kýsmýyla ilgili olarak belirtilmesi gereken son husus,
mevcut Anayasanýn þu ana kadar sorun çýkarmayan ve baþarýlý bir þekilde uygulanan hükümlerinin yeni anayasada aynen korunmasý gerektiðidir. Bu mevcut Anayasanýn diðer hükümleri için de geçerlidir.
Ýktidar Haritasý
Türkiye’de egemenliðin kimler tarafýndan kullanýlacaðýna iliþkin
tartýþmanýn yeni anayasaya yansýmasý kaçýnýlmazdýr. Mevcut Anayasada egemenliðin millete ait olduðu, ancak onun yetkili organlar eliyle
kullanýlacaðý belirtilmektedir (m.6). Buradaki “yetkili organlar”dan kastedilenin, bu maddeyi takip eden maddelerde açýkça ifade edilen, yasama, yürütme ve yargý organlarý olmasýna raðmen, bazý bürokratik organlarýn öteden beri kendilerini egemenlik yetkisine sahip aktörler olarak gördükleri de bilinmektedir. Bu da kaçýnýlmaz olarak, seçilmiþ demokratik iktidarýn karþýsýna, siyasi sorumluluðu ve hesap verebilirliði
olmayan bir iktidar odaðýnýn çýkmasýna neden olmaktadýr. Bu nedenle,
yeni anayasanýn egemenliðin millete ait olduðunu ve bu egemenliðin
yasama, yürütme ve yargý organlarý tarafýndan kullanýlacaðýný belirten
bir hüküm içermesi gerekir. Ayrýca, Avrupa Birliði’ne muhtemel tam
üyelikten kaynaklanacak “egemenlik devri” tartýþmalarýný gidermek
için de egemenliðin ulusalüstü organlara üyelikten kaynaklanan yü239
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
kümlülüklerle sýnýrlandýrýlabileceðine dair bir hüküm konmalýdýr.
Devlet organlarý kýsmýnda yeni anayasanýn Cumhurbaþkanýnýn görev ve yetkileri ile yargý konularýnda önemli düzenlemeler içermesi gerekir. Son Cumhurbaþkanlýðý seçiminde yaþanan anayasal krizin ardýndan yapýlan anayasa deðiþikliði, Cumhurbaþkanýnýn mevcut yetkilerini
artýrmayý veya kýsýtlamayý zorunlu hale getirmiþtir. Halk tarafýndan seçilmesi kabul edilen Cumhurbaþkanýnýn yetkilerinin biraz daha artýrýlarak, siyaseten ve hukuken de hesap verebilir hale getirilmesi sistemi
yarý-baþkanlýk modeline dönüþtürecektir. Halbuki, mevcut Anayasanýn
tercih ettiði hükümet modeli, tüm sapmalara raðmen, parlamenter sistemdir. Parlamenter sistem ise, sembolik yetkilere sahip ve sorumsuz
bir devlet baþkanýnýn varlýðýný gerektirmektedir. 1982 Anayasasý, bu gereklilikten ikincisini dikkate alarak Cumhurbaþkanýný siyaseten ve hukuken (vatana ihanet hariç) sorumsuz kýlmýþtýr. Ancak, 12 Eylül’ün
anayasa mühendisleri dönemin özel þartlarýný da dikkate alarak yürütmeyi Cumhurbaþkaný üzerinden güçlendirme yoluna gitmiþlerdir. Böylece ortaya, yetki-sorumluluk dengesini bozan bir durum çýkmýþtýr.
Cumhurbaþkanýnýn halk tarafýndan seçilmesine imkan veren anayasa
deðiþikliði bu dengesizliði daha da belirginleþtirmiþtir. Bu nedenle yeni
anayasada, Cumhurbaþkanýnýn özellikle atamaya iliþkin yetkilerinin yasama, hükümet ve yargý organlarý arasýnda paylaþtýrýlmasý gerekmektedir.
Diðer yandan, özellikle son bir yýldýr yaþananlar Türkiye’nin hýzla
jüristokratik bir Cumhuriyete dönüþtüðünü göstermektedir. Cumhurbaþkanlýðý krizindeki “367 kararý”, Anayasanýn 10 ve 42. maddelerinde
yapýlan deðiþikliklerin iptali ve kapatma davasý, sonuçlarý itibariyle siyasi iktidar haritasýný önemli ölçüde deðiþtirmiþtir. Anayasa Mahkemesi, tüm bu süreçte Anayasayla tanýnan yetkilerin dýþýna taþan, aktivist,
müdahaleci bir tavýr takýnmýþtýr. Siyaseten verilmesi gereken kararlar
yargý alanýna taþýnmýþ ve siyaset yargýsallaþmýþtýr. Jüristokratik iktidarýn
müdahale ve etki alanýný geniþletmesi, demokratik iktidarýn alanýnýn
gitgide daralmasýna neden olmuþtur. Bu durum, anayasal demokratik
rejimin meþruiyeti tartýþmasýný da beraberinde getirmektedir. Demok240
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
ratik ülkelerde, yargý anayasayla çerçevesi çizilen bir denetleme yetkisine sahip olmakla birlikte, hiçbir þekilde demokratik siyaseti etkisiz kýlma gücüne sahip deðildir. Siyaseti iktidarsýzlaþtýran bir yargýnýn meþruiyet sorunu olduðu açýktýr.
Bu nedenle, yeni anayasanýn yargýnýn yetki alanýný yeniden belirleyecek ve özellikle anayasa yargýsýnýn demokratik meþruiyetini saðlayacak hükümler içermesi gerekmektedir. Bilhassa Hakimler ve Savcýlar
Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesinin yeniden yapýlandýrýlmasý
kaçýnýlmazdýr. HSYK’nýn, Avrupa’daki örnekleri de dikkate alýnarak,
oluþumuna egemenliði kullanan yasama, yürütme ve yargý organlarýnýn
katýldýðý baðýmsýz ve tarafsýz bir kurum olarak yeniden düzenlenmesi
gerekir. Ayrýca, HSYK’nýn idari kararlarýnýn yargý denetimine açýlmasý
gerekir. Ayný þekilde, mevcut Anayasanýn hukuk devleti ilkesine aykýrý
bir þekilde yargý yolunu kapattýðý Cumhurbaþkaný’nýn tek baþýna yaptýðý iþlemlerin ve Yüksek Askeri Þura kararlarýnýn da yargý denetimine
tabi olmasý gerekir.
Anayasa Mahkemesi konusunda yapýlmasý gereken deðiþiklikleri de
þu þekilde sýralayabiliriz:
Mahkemenin üye sayýsý artýrýlarak, üyelerinin en az yarýsýnýn belli
niteliklere sahip kiþiler arasýndan doðrudan parlamento tarafýndan seçilmesi saðlanmalýdýr. Anayasa Mahkemesinin neyin yasa olamayacaðýna karar verme anlamýnda “negatif yasa koyucu” bir iþlev görmesi,
parlamentonun bu organa üye seçmesini demokratik meþruiyet açýsýndan zorunlu kýlmaktadýr.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi belli bir dönemle sýnýrlanmalýdýr. Anayasa yargýsýna yer veren Avrupa ülkelerinde üyeler
için 6 ila 12 yýl arasýnda deðiþen süreler öngörülmektedir. Anayasa
Mahkemesi üyeliðinin örneðin 9 yýlla sýnýrlý olmasý, Mahkemenin geliþen þartlara paralel olarak yenilenmesini saðlayacaktýr.
241
Yeni Anayasa Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
Anayasa Mahkemesi üyelerinin teori ile pratiði birleþtirecek bir
daðýlýmda olmasýný temin edecek tedbirler alýnmalýdýr. Baþka bir ifadeyle, akademik çalýþma yapanlarla uygulamadan gelenlerin oluþturduðu bir mahkemenin daha dengeli bir yapý oluþturmasý mümkündür.
Anayasa Mahkemesinin yetki haritasý da yeniden çizilmelidir.
Mevcut Anayasa, anayasa deðiþikliklerinin esas bakýmýndan denetimine imkan vermediði ve þekil denetimini de sýnýrlý sayým yoluyla belirlediði halde Anayasa Mahkemesi yetki gaspý yoluyla 10 ve 42.madde deðiþikliklerini iptal etmiþtir. Bu tür yetki gasplarýný engellemek için, Anayasa Mahkemesinin anayasa deðiþikliklerini þekil bakýmýndan denetleme yetkisi de tamamen kaldýrýlmalýdýr. Bunun dýþýnda, Anayasa Mahkemesinin Anayasada belirtilmediði halde kendisine tanýdýðý “yürürlüðü durdurma yetkisi” de yeni anayasada düzenlenmelidir. Burada tercih, Mahkemenin yürürlüðü durdurma yetkisinin bulunmadýðýný belirtmek yönünde veya sýnýrlarý belirlenmiþ bir yetkinin tanýnmasý yönünde
oluþabilir.
SONUÇ
Türkiye’nin adeta bitmeyen senfonisi haline gelen yeni anayasa
meselesi artýk halledilmelidir. Bu anayasanýn nasýl hazýrlanmasý ve neleri içermesi gerektiði konusunda farklý görüþlerin olmasý doðaldýr. Esasen bulunduðumuz noktada, yeni bir anayasanýn yapýlabilmesi, onun
muhtevasýndan çok daha önemli hâle gelmiþtir. Yeni anayasa, toplumun ve siyasetin önündeki en önemli demokratik olgunluk ve rüþtünü
ispat sýnavýna dönüþmüþtür.
Sosyal, ekonomik ve siyasal yönlerden geliþen bu toplumun, 12 Eylül askeri müdahalesinin ürünü olan ve yapýlan deðiþliklerle yamalý
bohçaya dönen mevcut Anayasanýn yerine, kendi iradesini yansýtan
demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapýlmasýný isteme hakký vardýr.
Siyaset kurumunun da bu talebi karþýlayacak adýmlarý atma ödevi vardýr.
Toplumsal çeþitliliði yatay ve dikey boyutlarýyla yansýtan mevcut
242
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
parlamento bir “kurucu meclis” gibi çalýþarak, yeni bir anayasa hazýrlayabilir. Bunun önünde hiçbir hukuki engel yoktur. Son zamanlarda belirginleþen jüristokratik kuþatma, siyasetin yeni anayasa yapma iradesini olumsuz yönde etkilemiþ olabilir. Oysa, tam da bu nedenle demokratik siyaset, iktidar ve muhalefetiyle, yeni bir anayasanýn gerekliliði
üzerinde anlaþmalýdýr. Ýktidarý siyasetle buluþturmanýn en etkili ve kalýcý yolu demokratik ve sivil bir anayasa yapmaktan geçer. Siyaset bu
yolla, bir yandan bu ülkede normal bir dönemde demokratik dinamiklerin etkisiyle siviller tarafýndan da anayasa yapýlabileceðini gösterecek,
diðer yandan da siyasal sistemi demokratikleþtirme imkaný bulacaktýr.
243
244
TÜRKÝYE’NÝN 2013 YILI
TEKNÝK VÝZYONU
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Ýbrahim GÜNEÞ
Erdem KAYA
Duygu BEKER
245
TÜRKÝYE’NÝN 2013 YILI TEKNÝK VÝZYONU
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK *
Ýbrahim GÜNEÞ**
Erdem KAYA***
Duygu BEKER****
1. GÝRÝÞ
Bilim ve teknoloji insanlýk tarihinde ekonomik ve toplumsal faydaya
veya yaptýrým gücüne dönüþmektedir. Bilimdeki yeni buluþlar veya miras alýnan teknolojilerin geliþtirilmesi ile elde edilen katma deðerler
milletlerin rekabet gücünde belirleyici olmuþtur. Denis Papin’in düdüklü tenceresinden (1679) James Watt’ýn buhar makinesine (1781) ve
Richard Trevithick’in buharlý lokomotifine (1804) kadar geliþen buhar
teknolojileri, herhalde I. Dünya Harbindeki (1914) zýrhlý gemilerin güç
kaynaðýný oluþturmuþtu. Buhar teknolojileri toplumsal ve ekonomik
faydalara dönüþtüðü gibi, uluslarýn rekabet gücünü de artýrmýþtýr. Mal
ve hizmet üretiminde önemli deðiþimlere yol açan elektrik gücü ve içten yanmalý motorlar da benzer örneklerdir. Mikroelektronik sistemler
ve telekomünikasyon teknolojileri ise bugünün sosyo-ekonomik faydalarýnýn veya yaptýrým gücünün ardýndaki teknik altyapýyý oluþturan geliþmelerdir.
Toplumlarýn yaþamlarýný etkileyen bilim ve teknolojideki ilerlemeler
Ýngiltere ve kýta Avrupasýnýn rekabet gücünü artýrarak uluslararasý iliþkilerin niteliðini belirleyen baþlýca etkenlerden birisi haline geldi. Bilim
ve tekniðin politik amaçlar doðrultusunda kullanýlmasýný farklý hedeflere yönelik bilim ve teknoloji politikalarýnýn tasarlanmasý ve uygulanmasý takip etti. Fakat bilim ve teknik çalýþmalarýndaki devletler-arasý reka-
* Bahçeþehir Üniversitesi- Mühendislik Fakültesi, Prof. Dr. Yük. Müh.
** Ýstanbul Üniversitesi- Mühendislik Fakültesi, Yük. Müh., Doktora Öðrencisi
*** Boðaziçi Üniversitesi- Sosyal Bilimler Enstitüsü, Lisans Üstü Öðrencisi
**** Bahçeþehir Üniversitesi- Fen-Edebiyat Fakültesi, Lisans Öðrencisi
246
bet unsurunun öncelikli konumu deðiþmedi. Çünkü uluslararasý iliþkilerin temel belirleyicileri olan savunma yeteneði ve iktisadi geliþmiþlik
teknolojideki ilerlemelere baðlý deðiþkenler olmaya devam etmiþtir.
Ýktisadi güç, günümüzde uluslararasý rekabetin en etkin enstrümaný
halini almýþtýr ve bunun sebebi olarak, bilim ve teknoloji araþtýrmalarýnda finansmanýn artan önemi düþünülebilir. Bu nedenle ekonomik
trendler, uluslarýn geliþiminde nazara alýnacak önemli bir etmendir.
Uluslararasý karþýlýklý baðýmlýlýðýn özellikle ekonomik alanda hýzla yükselmesi ile küresel piyasalardaki geliþmelerin ulusal ekonomileri etkileme kuvveti ulus devletlerin teknik ilerlemelerini etkilemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. Yýlýna gireceði 2023 tarihine kadar Türkiye’nin
muhtemel teknik gücünü de ayný faktör etkileyecektir.
2. AÇIKLAMA
Son iki yýl zarfýnda yaklaþýk % 180 artan petrolün varil fiyatý enerji
piyasalarýnda dengeleri deðiþtirirken, ABD’de geçen yýl konut kredisi
krizi ile baþlayan süreçte Amerikan borsasý 1929 buhranýndan sonraki
en büyük düþüþü gördü. Haziran (2008) ayýndaki yüzde 10,2’lik düþüþ
ile bu yýl 2,1 trilyon dolar kaybeden Amerikan hisse senetleri bütün
dünyaya 1929 buhranýný hatýrlattý. Risklerin büyüme eðilimi gösterdiði
bu dönemde çok uluslu birçok þirket de istihdam azaltma yolunu tercih
ederek yükselen hammadde fiyatlarýný telafi etmeye çabalamaktadýr.
Küresel piyasalardaki dalgalanmalarýn yaný sýra Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ekonomilerin yükseliþi ile enerji fiyatlarýndan en çok istifade
eden Rusya’nýn çýkýþý yeni bir döneme girilmekte olduðu izlenimi vermektedir. Uluslararasý ekonomik rekabette farklý aktörlerin yer alacaðý
bu yeni dönemde dünya ekonomisinin aðýrlýk merkezinde Batý’dan
Doðu’ya doðru kýtasal bir kayma gerçekleþeceði yapýlan tahminler arasýndadýr (Þahinkaya, 2007).
Dünya genelinde geliþmiþ ülkelerin hemen hepsi bu riskli süreçten
geçerken bilgi ekonomisine dönüþümü temel hedef olarak belirlemiþtir.
Bilgi yoðun ve yüksek katma deðer meydana getiren faaliyetlerle ger247
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
çekleþtirilmesi planlanan bu dönüþüm önümüzdeki 20-25 yýlda bilim
ve teknolojiye dayalý bir ekonomi-politiðin yükseleceðini iþaret etmektedir(Iþýk, 2008). Gelecek birkaç on yýlda biyoteknoloji, nanoteknoloji
ve biliþim teknolojilerinde beklenen ilerlemelerle daha fazla küreselleþecek rekabetin altyapý hazýrlýklarýnýn ise 2013 yýlýnda hýz kazanacaðý
söylenebilir. Türkiye de bu altyapý hazýrlýklarýna geliþmiþ rakipleri kadar
erken davranamamýþ olsa da baþlamýþtýr. Bununla birlikte Türkiye’de,
sanayide ileri teknolojiye dayalý ürünlerin toplam üretimdeki payý da
artma eðilimindedir.
Þekil 1. Üretimin teknoloji düzeylerine göre daðýlýmý (2008)
Kaynak: TÜÝK verileri temel alýnarak TÜSÝAD tarafýndan hazýrlanmýþtýr.
Üniversite-sanayi iþbirliðine önemli katkýlarda bulunmasý planlanan
ve sayýlarý 30’a yaklaþan teknoparklar, TÜBÝTAK’ýn hazýrladýðý 2023
Stratejik Vizyon ile söz konusu teknolojilere odaklý araþtýrma faaliyetleri bu hazýrlýklara örnek gösterilebilir. AR-GE faaliyetlerine ayrýlan kaynaklarýn Gayri Safi Yurtiçi Hâsýla (GSYÝH) içindeki payýnýn artýrýlmasý
gibi doðrudan ekonomik geliþmeyle ilgili hazýrlýklar da vardýr. Bu altyapý hazýrlýklarýnýn 2013 yýlýnda istenen seviyede olmasý için kriz ve durgunluðun yaþanmayacaðý beþ yýllýk bir döneme ihtiyaç duyulmaktadýr.
248
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Türkiye’nin AB’nin Lizbon Stratejisi doðrultusundaki AR-GE harcamalarý / GSYÝH oranýna iliþkin 2013 yýlý hedeflerine yaklaþmasýný gerekmektedir. Lizbon Stratejisine göre 2013 yýlýna doðru AB AR-GE
harcamalarý / GSYÝH oranýný %3’ün üzerine çýkarmak gibi bir hedef
belirlemiþtir. Türkiye’nin AR-GE harcamalarýnýn GSYÝH içindeki payýnýn (TÜÝK verilerine göre) 2006 yýlýnda binde 7,6 olduðu düþünülürse,
2013 yýlýnda Lizbon Stratejisi’nde belirlenen hedeflere yaklaþmak için
ciddi atýlýmlara ihtiyaç olduðu görülmektedir.
Þekil 2. GSYÝH içindeki AR-GE harcamalarýnýn oraný
Kaynak: TÜÝK verileri temel alýnarak TTGV tarafýndan hazýrlanmýþtýr.
Yukarýda deðinilen hedefler aþaðýda genel çerçevesi çizilen ekonomik gidiþat ile birlikte ele alýnýrsa 2013 yýlýndaki Türkiye’nin muhtemel
teknik gücüne iliþkin daha gerçekçi tespitler yapýlabilir. Bilgi ekonomisine geçiþ sürecinde yenilik (innovation) hamleleri, AR-GE yatýrýmlarý
ve eðitimde kalite artýþý gibi deðiþkenler karmaþýk bir atýlým sürecini gerektirse de, ekonominin öncelikli konumu devam edecektir.
Bu çalýþmada ekonomik gidiþatý göz önünde bulundurarak 2013 yýlýnda Türkiye’nin bilim ve teknikte hangi noktada olduðunu saptamak
için ilk adýmda siyasi parti programlarýndaki hedefler gözden geçiril249
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
miþtir. Dünya ajanslarýndan Türkiye’deki beþ yýllýk süre zarfýndaki geliþmelere iliþkin haberler derlendikten sonra Devlet Planlama Teþkilatý’nýn (DPT) görüþleri, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliði’nin (TOBB)
tespitleri ve TÜSÝAD’ýn raporlarý incelenmiþtir. Son olarak da TÜBÝTAK’ýn 2004 yýlýnda yayýnladýðý 2023 Stratejik Vizyon belgesindeki tespit ve tahminlere yer verilmiþ ve bazý sektörel deðerlendirmeler yapýlarak birtakým tavsiyelerde bulunulmuþtur.
2008 yýlýnýn ilk çeyreðindeki 6,6’lýk büyüme oranýndan hareketle,
2007’deki ekonomik durgunluðun geçici olduðunu ifade etmek de erken bir tespit sayýlabilir. Küresel ölçekte enflasyon ve faizlerin yükselmesi ve buna baðlý kur artýþlarýnýn þirketlerde ödeme problemlerine yol
açmasý olasýdýr. Ayrýca dünya ekonomisindeki geliþmelere paralel artan
iþsizliðe karþýlýk yeni istihdam imkânlarýnýn oluþturulmasý için kritik bir
süreç Türkiye’yi beklemektedir. Ýç politikadaki yargý-siyaset-ticaret-bürokrasi eksenli muhtemel krizler yabancý yatýrýmý yavaþlatabileceði gibi
petrol fiyatlarýndaki yükseliþin devam etmesi Türkiye’deki þirketlerin de
istihdamda azalmaya gitmesine yol açabilir.
Þekil 3. GSYÝH büyümesi ve orta vadeye yönelik tahminler (2007)
Kaynak: DPT
250
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Küresel dalgalanmalarýn bir sonucu olarak 2007 yýlýndaki ekonomik
durgunluk ve iç politikada yargý-siyaset eksenli ortaya çýkan gergin ortam da göz önünde bulundurulmalýdýr. “Politik erk ile Cumhuriyetin
kurumlarý arasýnda oluþturulan nizanýn son bulmasýnda ülkenin ortak
aklýna ihtiyaç olduðu görülmektedir. Türkiye’nin bölgesinde bir güç
olarak yükselmesi küresel faktörlerin etkisine maruz bir keyfiyettir. Bölgede enerjisini iç çekiþmelere sarf eden, kendi iç güvenlik sorunlarýyla
uðraþan bir ülkenin bölgesel güç olma þansý azalmaktadýr”(Alnýak,
2008).
2.1. Siyasi Partilerin Programlarýnda “Bilim ve Teknoloji” hedefleri
2013 yýlýnda Türkiye’nin teknik gücü hakkýnda yapýlacak tespit ve
tahminlerin saðlýðý açýsýndan Türkiye’deki belli baþlý siyasi partilerin
programlarýnýn önem arz ettiði düþünülebilir.
Türkiye’deki siyasi partilerin çoðunluðunun programýnda bilim ve
teknolojiye yönelik ayrýntýlý ve somut hedefler görülmemektedir. Genelde tarým ve sanayi alanlarýnda deðinilen bilim ve teknoloji hedefleri
büyük ölçüde Türk ekonomisinin rekabet gücünün artýrýlmasý amacýyla
tasarlanmýþtýr. Programlarýnda daha kapsamlý hedefler bulunan birkaç
partinin1 bilim ve teknolojinin geliþmesi amacýyla belirlemiþ olduðu
hedeflere bakýldýðýnda bu hedeflerin büyük ölçüde benzer olduklarý göze çarpmaktadýr. Bu hedeflerin toplamýný aþaðýdaki ana baþlýklarla
özetlemek mümkündür.
Bilim ve teknolojide atýlým yapýlmasý amacýyla saptanan hedefler
çoðunlukla sanayileþme kapsamýnda ele alýnmýþtýr.
AR-GE faaliyetlerine ayrýlacak daha fazla kaynak ve KOBÝ’lerde
yüksek teknolojinin kullanýmýný saðlayacak teþvikler ile ekolojik tarýmda ilerlemek baþlýca hedefleri oluþturmuþtur.
1) Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet ve Kalkýnma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi
251
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
Enerji alanýnda alternatif enerji kaynaklarýndan (rüzgâr, güneþ,
jeotermal, nükleer ve hidrojen) yararlanma amaçlý hedefler ön planda
tutulmuþtur.
Savunma sanayindeki yerel katký payýnýn artýrýlmasý için bilimsel
çalýþmalar yapýlmasý öncelikli amaçlar arasýndadýr.
Kurulacak Teknoloji Geliþtirme Bölgeleri ve teknoloji parklarý
(teknoparklar) ile bilimsel çalýþmalarýn hýzlandýrýlmasý ve üniversite-sanayi iþbirliðinin gerçekleþtirilmesi bilim ve teknoloji kapsamýnda hedef
olarak belirlenmiþtir.
Siyasi partilerin programlarýnda bilim ve teknoloji ile ilgili atýlýmýn biyoteknoloji, biliþim2, nükleer ve uzay teknolojileri alanlarýnda
desteklenmesi yer almýþtýr.
Ulusal yenilik (innovation) sisteminin kurulmasý ve geliþtirilmesi
hedeflenmiþtir. Bilgi toplumuna geçiþ için bilgiye eriþimim kolaylaþtýrýlmasý ve bu amaçla bilgi merkezlerinin kurulmasý ile enformasyon aðlarýnýn teþekkülü programlarda ayrý bir madde olarak vurgulanmýþtýr.
Dünya ajanslarýnda Türkiye’nin güncel ve stratejik algýlanmasýnýn
2013 teknolojik vizyonu için yol haritasýnýn çiziminde bir fikrin oluþmasýna katký saðlayabilir.
2.2. Dünyadan Türkiye’ye Basýnýn Bakýþý
Türkiye’nin 2013 yýlýnda teknik bakýmdan nasýl bir konumda olacaðý yönündeki dýþ dünyanýn beklentilerini de hesaba katmak önümüzdeki beþ yýllýk dönemde yerel teknolojinin hangi ölçüde geliþeceðini
tahmin etmemize yardýmcý olabilir. Dolayýsýyla dünya çapýnda faaliyet
gösteren haber ajanslarýnýn Türkiye’nin yakýn geleceðine iliþkin hazýrladýðý haberler kayda deðerdir. Genelde iç siyasi ve ekonomik geliþmeler
2) Bilgisayar, mikroelektronik ve telekomünikasyon teknolojileri
252
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
ile Türkiye’nin bölgesindeki konumundan ötürü sahip olduðu jeo-stratejik önemi üzerine haberler hazýrlanmýþtýr. Bu haberlerde de Türkiye’deki bilimsel ve teknolojik geliþmelerle alakalý verilerin son derece
az olduðu görülmektedir.
Dünyanýn önde gelen haber ajanslarýndan3 derlenen haberlerde
Türkiye’nin teknik bakýmdan ilerlemesiyle doðrudan ve dolaylý olarak
baðlantýlý veriler çoðunlukla enerji baþlýðý altýnda çýkmaktadýr. Hazar
bölgesindeki enerji rezervlerinin Avrupa’ya taþýnmasýnda Türkiye’nin
koridor ülke konumunda olduðu son zamanlarda sýklýkla vurgulanmaktadýr. “Türkiye enerjide koridor ülke oluyor” haberlerine Avrupa’nýn Rusya’ya olan baðýmlýlýðýnýn azaltýlmasý ve Ýran’ýn tecrit edilmesi
gibi birtakým siyasi çerçeveler dâhilinde deðinilmektedir. Bakü-TiflisCeyhan petrol boru hattý ve Nabucco doðal gaz boru hattý ile ilgili haberler Türkiye’nin stratejik konumunu belirtirken, enerji taþýma alanýnda teknik altyapýsýnýn geliþeceðine iþaret etmektedir. Önümüzdeki beþ
yýllýk dönemde Türkiye’nin giderek daha fazla enerji merkezi haline
geleceði ve TÜPRAÞ rafineri teknolojisinde ilerlemeler kaydedileceði
de dýþ dünyanýn dikkat ettiði konular arasýndadýr.
Türkiye hakkýnda dýþ dünyanýn üzerinde durduðu diðer bir baþlýk
da son yýllarda belirginleþen deðiþim sürecidir. Türkiye’nin genel anlamda siyasi ve ekonomik bir deðiþim ve dönüþüm sürecinden geçtiðine ve bu süreci büyük ölçüde teknik bakýmdan alýnacak mesafenin
yönlendireceðine deðinilmektedir. Özellikle bazý çokuluslu þirketlerin
yatýrýmlarýnýn ardýndan AR-GE faaliyetlerini de Türkiye’ye taþýyacaðýna
iliþkin haberler dýþ dünyadan tespit edilen hususlardýr.
Özetle, Türkiye’nin yakýn geleceðine iliþkin dünya ajanslarýnda yer
alan belli baþlý haberlerde, çoðunlukla Türkiye’nin enerji merkezi ve
koridoru olacaðýna yer verilirken, genel anlamda Türk ekonomisinin
dönüþümünün de teknoloji tabanlý olabileceði tahmini yapýlmaktadýr.
3) United Press International(UPI), Associated Press (AP), Reuters, ITAR-TASS, Xinhua, The Press
Association(PA), Agence France-Presse(AFP)
253
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
Diðer taraftan Türkiye üzerinden borularla gaz veya petrol geçirilirken,
ülkenin bu sistemin getirdiði bereket veya risklerden etkilenmesi de
düþünülmesi gerekli bir konudur. Gerek Hazar enerji havzasý, gerekse
Ortadoðu’nun enerji-zengin bölgeleri istikrarý uzun dönemde kolayca
bozabilecek dinamikler barýndýrmaktadýr. Dolayýsýyla baþta boru hatlarýnýn güvenliði olmak üzere enerji ticareti yapan doðu-batý ülkeleri arasýndaki siyasi ve ticari anlaþmazlýklar mevcut anlaþmalarda düzenlenmemiþ yeni kriz ortamlarý doðurabilir.
2.3. DPT’nin görüþleri :
Devlet Planlama Teþkilatý’nýn hazýrladýðý Dokuzuncu Kalkýnma Planý Türkiye’nin 2013 yýlýndaki teknik vizyonu ile ilgili yapýlacak tahminlerin genel çerçevesini çizmek adýna temel belge niteliðini taþýmaktadýr.
Ýç ve dýþ siyasi geliþmelerle birlikte ele alýnan sosyo-ekonomik beklenti
ve hedefler Türkiye’nin teknolojideki ilerleme grafiðinin deðiþkenlerinin tespitinde öncelik arz etmektedir.
DPT’nin raporuna göre, 2013 Türkiye’sinin geleceði; “Ýstikrar içinde
büyüyen, gelirini daha adil paylaþan, küresel ölçekte rekabet gücüne
sahip, bilgi toplumuna dönüþen, AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamýþ bir Türkiye” perspektifi ile sunulmaktadýr.
2013 Türkiye’sinin profili çýkarýlýrken sadece kamu kesimi için deðil,
toplumun geneli için de uzun vadeli bir perspektif ve hedef birliði saðlanmasý amaçlanmýþ ve bu çerçevede, kamu kesimi ile özel kesim ve sivil toplum arasýnda iþbirliðine yönelmek hedeflenmiþtir. Böylece, tüm
kesimlerin sahiplenmesiyle, toplumsal potansiyelin tamamýnýn harekete geçirildiði bir ortamda, ekonomik ve sosyal geliþmenin hýzlandýrýlmasý, kapsayýcý bir kalkýnma süreci çerçevesinde halkýn yaþam kalitesinin artýrýlmasý planlanmýþtýr.
254
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
DPT’ye göre; ekonomik büyümenin ve sosyal kalkýnmanýn istikrarlý
bir yapýda sürdürülmesi için;
Rekabet Gücünün Artýrýlmasý,
Ýstihdamýn Artýrýlmasý,
Beþeri Geliþme ve Sosyal Dayanýþmanýn Güçlendirilmesi,
Bölgesel Geliþmenin Saðlanmasý,
Kamu Hizmetlerinde Kalitenin ve Etkinliðin Artýrýlmasý önemli
görülmektedir.
2013 Türkiye’si için hedeflenen vizyona ulaþmak için:
Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlara bütüncül bir yaklaþým,
Toplumsal diyalog ve katýlýmcýlýk güçlendirilerek, toplumsal katký
ve sahiplenmenin saðlanmasý,
Ýnsan odaklý bir geliþme ve yönetim anlayýþý,
Rekabetçi bir piyasa, etkin bir kamu yönetimi ve demokratik bir
sivil toplum geliþme sürecinde birbirini tamamlayan kurumlar,
Kamusal hizmet sunumunda; þeffaflýk, hesap verebilirlik, katýlýmcýlýk, verimlilik ve vatandaþ memnuniyeti,
Devletin ticari mal ve hizmet üretiminden çekilerek, politika
oluþturma, düzenleme ve denetleme iþlevlerinin güçlendirilmesi,
Politikalar oluþturulurken kaynak kýsýtlýlýðý göz önünde bulundurularak önceliklendirme,
255
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
Uygulamanýn vatandaþa en yakýn birimlerce yapýlmasý,
Toplumsal yapýmýzýn ve bütünlüðümüzün ortak miras ve paylaþýlan deðerler çerçevesinde güçlendirilmesi,
Doðal ve kültürel varlýklar ile çevrenin gelecek nesilleri de dikkate alan bir anlayýþ içinde korunmasý, ilkelerinin temel alýnacaðý belirtilmektedir.
Geliþmekte olan ülkelerin küresel ortamda rekabetçi konumlarýný
sürdürebilmeleri ve güçlendirebilmeleri, büyümelerini verimlilik artýþlarýna dayandýrmalarýna ve yeni mukayeseli üstünlük alanlarý oluþturabilmelerine baðlýdýr. Bu doðrultuda, yenilikçiliðe önem verilmesi, bilim ve
teknoloji kapasitesinin artýrýlmasý, beþeri sermayenin geliþtirilmesi, bilgi
ve iletiþim teknolojilerinin etkin biçimde kullanabilmesi büyük önem
taþýmaktadýr. 2013 Türkiyesi’nde biyoteknoloji ve nanoteknoloji gibi
alanlarýn öne çýkacaðý belirtilmektedir. Dolayýsýyla önümüzdeki beþ yýllýk süre zarfýnda bu alanlardaki araþtýrma faaliyetlerinin artýrýlmasý beklenmektedir.
2013 yýlýna kadar, AB’ye üyelik hedefi doðrultusunda, Kopenhag siyasi kriterlerine uyum düzeyinin yükseltilmesi, ekonomik kriterlere
uyum saðlanmasý ve 35 fasýl altýnda toplanan AB müktesebatýna iliþkin
müzakerelerin sonuçlandýrýlarak katýlým sürecinin tamamlanmasý
amaçlanmaktadýr.
Üyelik süreci, ülkemizin ekonomik, sosyal ve siyasi yaþamýnda köklü dönüþümlere yol açarken, demokrasi, hukuk devleti, insan haklarý,
saðlýk, gýda güvenliði, tüketici haklarý, rekabet kurallarý, kurumsal iyileþme ve çevrenin korunmasý gibi birçok alanda AB norm ve standartlarýna ulaþýlmasý, halkýn yaþam kalitesini yükseltecektir.
Yenilikçilik, rekabetçi ekonomik yapýnýn en önemli unsurlarýndan
biridir ve yeniliklerin büyük kýsmý bilgi ve teknoloji üreten AR-GE faaliyetlerinden kaynaklanmaktadýr. Ülkemizde AR-GE altyapýsý büyük
256
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
oranda üniversiteler ve kamu araþtýrma kurumlarýnda yer almakta ve
araþtýrma faaliyetlerinin çoðunluðu buralarda gerçekleþtirilmektedir.
AR-GE faaliyetlerini gerçekleþtiren, bu faaliyetlere destek saðlayan ve
bu faaliyetlerin sonucunda ortaya çýkan bilgi ve teknolojiyi kullanan
kurumlar arasýnda güçlü bir bað kurulamamýþ olmasý nedeniyle, ARGE faaliyetlerinin sonuçlarý uygulamaya geçirilememekte ya da yapýlan
araþtýrmalar genellikle sanayinin ihtiyaç ve talebinden uzak olmaktadýr.
Teknoloji geliþtirme bölgelerindeki firmalara 2013 yýlý sonuna kadar
kurumlar ve katma deðer vergisinden istisna tanýnmakta olup, çalýþan
araþtýrmacýlar için de her türlü vergiden istisna saðlanmaktadýr. Bu bölge dýþýnda kalan firmalarýn AR-GE harcamalarýnýn yüzde 40’ý gelir ve
kurumlar vergisi matrahýndan düþürülmesi planlanmaktadýr.
Ekonominin yüksek teknolojik kabiliyete ve nitelikli iþgücüne sahip,
deðiþen þartlara hýzla uyum saðlayan, ulusal ve uluslararasý pazarlarda
rekabet gücü olan, istikrarlý ve verimlilik düzeyi yüksek bir yapýya kavuþturulmasý temel amaç olarak görülmektedir.
Ýþ ortamýnýn rekabetçi bir yapýya kavuþturularak iyileþtirilmesi
amaçlanmakta ve yatýrýmcýlar ve diðer karar vericiler için bilgi altyapýsý
oluþturmak üzere, sanayi bilgi sistemi çalýþmasý sonuçlandýrýlacak ve
uygulamaya konulacaktýr. Ýþletmelerin kazanç ve iþlemleri ile istihdam
üzerindeki vergi ve yüklerin rekabet gücünü olumsuz etkilemeyen bir
yapýya kavuþturulmasý hedeflenmektedir.
2013 Türkiye’sinde; Bilgi teknolojileri sektörünün rekabet gücünün
geliþtirilmesi amacýyla, iç talebin geliþtirilmesinin yaný sýra doðrudan
yabancý sermaye yatýrýmlarý için uygun ortam oluþturulacaktýr. Bu yolla
sektörel bazda teknoloji transferi saðlanacak, firmalarýn uluslararasý kalite sertifikasyonlarýna sahip olmalarý, iþ yapma yetkinliklerinin geliþtirilmesi ve finansmana eriþimin kolaylaþtýrýlmasýna yönelik tedbirler hayata geçirilecektir. Rekabet gücü artýrýlan sektör ihracata yönlendirilecek ve ihracatta proje odaklý hizmetlere önem verilecektir. Katma deðeri yüksek telekomünikasyon, eðitim, saðlýk, savunma sanayii gibi sek257
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
törler ile özel yazýlým ürünlerine odaklanmak öncelikli hedefler arasýnda tutulacaktýr.
2.4. TOBB’un görüþleri
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliði’nin önümüzdeki dönemde ekonomik geliþmeler ve beklentiler üzerine yaptýðý tespitler 2013 Türkiye’sinin teknik vizyonuna iliþkin önemli ipuçlarý vermektedir. Sanayi ve
Ticaret Bakanlýðý bünyesinde DPT ve TOBB’un katkýlarýyla hazýrlanan
Sanayi Stratejisi kapsamýnda belirlenen sektörel hedefler özellikle Türkiye’nin 2013 yýlýndaki teknik düzeyi ile ilgili somut veriler içermektedir.
Sanayi Stratejisi’nin ilk taslak metnine göre Türkiye’nin otomotiv,
makine, elektronik ve beyaz eþyada üretim üssü yapýlmasý amaçlanmaktadýr. Ayrýca bu yapýlýrken yeni ve geliþmeye açýk sektörlerde firmalarýn verimliliðini artýrmaya yönelik politikalarýn da uygulamaya
konmasý planlanmaktadýr. Maliyet dezavantajý nedeniyle geleneksel
sektörlerin yurtdýþýnda fabrika açmasý da desteklenecek somut hedefler
arasýndadýr.
Belirlenen stratejiyle 2015 yýlýnda Türkiye’nin dünya otomotiv sektöründeki üretim sýralamasýnda ilk 10’a girmesi ve AB’de ilk 3 ülke arasýnda olmasý düþünülmektedir. Makine sanayinde ise hedef dünyadaki
ilk 15 ülke arasýna girmek olarak belirlenmiþtir. Beyaz eþya sektöründe
AB pazarlarýnda ikinciliðe yükselmek ve AR-GE faaliyetlerinde Birlik
ülkeleri arasýnda ilk beþ ülke arasýna girmek de 2015 yýlý için saptanan
amaçlar arasýndadýr.
Sanayi stratejisinin ana baþlýklarý
Doðrudan yatýrýmlarýn artýrýlmasý için firmalarýn iþ yapmasýnýn
önündeki engel kaldýrýlmalýdýr. Yabancý yatýrýmlarda yüksek katma deðer vadeden, küresel entegrasyonu hýzlandýran teþvik edilmelidir.
258
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Otomotiv, makine, elektronik, beyaz eþya sektörlerinin geliþmesine yönelik stratejilere önem verilmelidir ve bu sektörlerde Türkiye’nin
önemli bir üretim üssü haline gelmesi desteklenmelidir.
2013’te sanayi sektörünün saðladýðý katma deðerin ulusal gelir
içindeki payý yüzde 19,58’ten yüzde 27,2’ye çýkarýlmalýdýr. Teþvik yerine, sektörlerde verimliliði artýrmaya dönük politikalarýn uygulanmasýna
önem verilmelidir.
Devlet yardýmlarýnýn verilmesinde titiz ve ölçülü olunmalýdýr.
Geleneksel sektörlerde Türk firmalarýnýn maliyet dezavantajý nedeniyle yurtiçinde karlý biçimde yapamadýklarý faaliyetlerini bölge ülkelerine taþýmalarýný kolaylaþtýracak politikalar izlenmelidir.
Enerji maliyetlerinin düþürülmesi saðlanýrken, büyüme projeksiyonlarýna uygun enerji arzý da saðlanmalýdýr.
Demiryolu ulaþýmý baþta olmak üzere tüm ulaþtýrma sektörlerinde verimliliði artýracak altyapý yatýrýmlarýnýn yapýlmasý ve gümrük kapýlarýnýn altyapýlarýnýn geliþtirilmesi saðlanmalýdýr.
2.5. TÜSÝAD’ýn Çalýþmalarýndan Örnekler
TÜSÝAD’ýn da katký saðladýðý “Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikalarý
2003-2023 Strateji Belgesi” ne göre 2013 yýlýný da kapsayan teknik hedefler ve politikalar þöyle özetlenmektedir:
Sýnaî üretimde rekabet üstünlüðünün saðlanmasý hedefi doðrultusunda; esnek üretim esnek otomasyon süreç ve teknolojilerini geliþtirmede yetkinleþme, bilgi yoðunluðu ve katma deðeri yüksek ürünler
geliþtirebilme ve tüketim mallarý için küresel bir tasarým ve üretim merkezi olma, temiz üretim yapabilme yeteneði kazanma, tarýma dayalý
üretimde rekabetçi olabilme, uzay ve savunma teknolojileri geliþtirmede yetkinleþme, malzeme teknolojilerini geliþtirebilme yeteneðini ka259
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
zanma.
Yaþam kalitesinin yükseltilmesi hedefi doðrultusunda; gýda güvenliði ve güvenilirliði, saðlýk ve yaþam bilimlerinde yetkinlik kazanma,
saðlýklý ve çaðdaþ kentleþme ve altyapýsý.
Ulaþtýrma ve sürdürülebilir kalkýnma hedefi doðrultusunda; enerji, sürdürülebilir çevre ve doðal kaynaklarýn deðerlendirilmesi.
Bilgi toplumuna geçiþ için teknolojik altyapýnýn güçlendirilmesi
hedefi doðrultusunda; kullanýmý eðitim gerektirmeyen bilgisayarlarýn
geliþtirilmesi, bilgi yönetimi ve iletiminde yüksek hizmet kalitesinin
saðlanmasý, bilgi toplumunda bilgi güvenliðinin saðlanmasý, bilgi savaþlarýna ve elektronik savaþlara hazýr olunmasý, taþýyýcý sistemlerde IV.
kuþak gezgin iletiþim sistemlerinin geliþtirilmesi, geniþ bant iletiþim
aðý’nýn kurulmasý, biyoelektriksel insan-bilgisayar arabirimlerinin geliþtirilmesi, iletiþimde uydu uygulamalarýnda yetkinleþilmesi.
Yukarýda sýralanan öncelikli teknolojik faaliyetleri gerçekleþtirebilme
yeteneði kazanabilmek için, bu faaliyetlerin temelinde yatan kilit teknolojilerde yetkinleþmenin gerektiði deðerlendirilmektedir. Bu teknolojiler bundan sonra, Bilim ve Teknoloji politikalarý 2003-2023 strateji
belgesi tarafýndan, “stratejik teknolojiler” olarak adlandýrýlacaktýr.
Öncelikli faaliyetlerin temelindeki stratejik teknolojiler þu 8 ana
baþlýk altýnda toplanmýþtýr: Bilgi ve Ýletiþim Teknolojileri, Biyoteknoloji
ve Gen Teknolojileri, Enerji ve Çevre Teknolojileri, Malzeme Teknolojileri, Mekatronik, Nanoteknoloji, Tasarým Teknolojileri ve Üretim Süreç
ve Teknolojileri.
Ayrýca, belgede bilim ve teknoloji stratejisinin üç aþamada gerçekleþeceði belirtilmiþtir, bunlar; odaklanma, iþbirliði aðlarýnýn oluþturulmasý
ve odaklanma sürecinin sistematik bir biçimde yönetilmesidir.
260
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Bunlarýn dýþýnda, belgeye göre bilim, teknoloji ve yenilikte yetkinleþebilmek için izlenmesi öngörülen yollar þöyledir:
Ülke için stratejik olan teknoloji alanlarýna ve bu alanlarý destekleyecek bilimsel araþtýrma alanlarýna odaklanma
AR-GE’ ye kaynak ayýrma
Gerekli insan gücünü yetiþtirme ve bunun için gerekli kaynaðý
ayýrma
Siyasi sahiplenme
Toplumun bilinçlenmesini saðlama
Vizyon 2023’ü hayata geçirme sürecini izleyip alýnan sonuçlarý
ölçmek ve deðerlendirmek için süreklilik kazandýrýlmýþ bir sistemin kurulmasý
Vizyon 2023’ün bilim ve teknolojideki geliþmeler, deðiþen sosyoekonomik þartlar ve uygulamadan alýnan sonuçlar dikkate alýnarak belli
aralýklarla gözden geçirilmesini saðlayacak bir sistemin kurulmasý
Bunlarýn yanýnda, belgenin içinde AR-GE’ye kaynak ayýrmanýn
önemine de deðinilmiþtir. Bu konudaki görüþler özetle þu þekilde belirtilmiþtir: “Stratejik teknoloji alanlarýnda yetkinleþebilmek, küresel ölçekte rekabet edebilecek ürün ve hizmetleri geliþtirebilmek için, her
þeyden önce bu alanlara kaynak ayrýlmasý gerekmektedir. Bunun için,
AR-GE’ye dayalý kamu tedariki ve savunma tedariki yoluyla, önemli bir
AR-GE ve yenilik finansman imkâný yaratýlabileceði göz önünde tutulmalýdýr. Unutulmamalýdýr ki, buraya ayrýlabilecek kaynaklarý, Türkiye
yaptýðý dýþ alýmlar içinde zaten harcamaktadýr.”
Belgedeki açýklamalara bakýldýðýnda, gerekli insan gücünün yaratýlmasýnýn, teknolojinin geliþiminde ve 2013’ü de kapsayan dönemdeki
261
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
hedefler arasýnda ciddi bir yeri olduðu görülmektedir. Bu konudaki görüþler kýsaca þöyle ifade edilmiþtir: “Vizyon 2023 çalýþmalarý sýrasýnda,
bilim ve teknolojide Türkiye’nin mevcut durumunu ortaya koyan
SWOT analizinde genç nüfusumuz ve bu nüfusun toplam nüfus içindeki nispi aðýrlýðý, farklý boyutlarýyla, hem zayýf hem de güçlü bir yan;
ayrýca hem bir fýrsat hem de bir tehdit olarak deðerlendirilmiþtir. Bu
açýdan, insan kaynaklarý yönetimi, bilim, teknoloji ve yenilikte öngörülen yetkinlik düzeyine ulaþýlmasýnda en önemli stratejik deðiþkenlerden biri olarak görülmektedir”.
Son olarak, belgede yer alan diðer bir konu ise; “Uygulanacak stratejinin izlenmesi ve deðerlendirilmesinde esas alýnacak ölçütler” dir. Bu
konudaki açýklamalar þu þekilde anlatýlmýþtýr:
“Uygulanacak stratejinin baþarýsý, her þeyden önce, öngörülen sosyoekonomik hedeflere ne ölçüde ulaþýlabildiðine bakýlarak belirlenebilecektir. Bu belirleme için “Dünya Bankasý Rekabet Gücü Endeksi” ile
“Birleþmiþ Milletler Ýnsani Kalkýnma Endeksi” esas alýnacaktýr. Bu endekslere göre baþarýnýn ölçütü;
2023 yýlýnda, “Dünya Bankasý Rekabet Gücü Endeksi” sýralamasýnda dünyanýn ilk 25 ülkesi arasýna girebilmek ve yine
2023 yýlýnda, “Birleþmiþ Milletler Ýnsani Kalkýnma Endeksi” sýralamasýnda dünyanýn ilk 25 ülkesi arasýnda yer alabilmek, olarak belirlenmiþtir.
Uygulanacak stratejinin baþarýsýný belirleyebilmek için, ayrýca, “Bilim-Teknoloji-Yenilik Göstergeleri”nde kaydedilecek geliþmelerin de
izlenerek deðerlendirilmesi gerekecektir. Bu deðerlendirmede baþarý
ölçütü ise; bu göstergeler açýsýndan 2023 yýlýnda, AB’nin ilk 10 ülkesi
arasýnda yer alabilmek biçiminde belirlenmiþtir.
262
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Söz konusu göstergelerin dökümü aþaðýda verilmiþtir:
Bir milyon kiþi baþýna düþen bilimsel yayýn sayýsý
Avrupa Patent Ofisine patent baþvurularý
ABD Patent Ofisinden verilen patent haklarý
Üçlü (Triadic) patentler toplamý
Yüksek teknolojili ihraç ürünlerinin toplam ihracattaki payý
Teknoloji ihracatýnýn GSYÝH içindeki payý
Yüksek ve orta-yüksek teknolojili sanayi dallarýndan saðlanan
katma deðerin toplam katma deðere oraný
Yüksek ve orta-yüksek teknolojili sanayi dallarýndaki istihdamýn
toplam istihdama oraný
Bilgi yoðun hizmet sektörlerinde katma deðerin oraný
Bilgi yoðun hizmet sektörlerindeki istihdamýn oraný
2.6. Siyasi Ýncelemeler ve Beklentiler:
Ýç ve dýþ siyasi þartlar ile ekonomik geliþme arasýndaki yakýn iliþki
dikkate alýndýðýnda Türkiye’nin 2013 yýlýndaki teknik gücü birçok açýdan politik geliþmelere baðlýdýr. Bölgesel siyasi istikrar ve Türk demokrasisin saðlýklý iþleyiþi ekonominin istikrarlý bir þekilde ilerlemesine
imkân tanýyacaðý gibi bilimsel ve teknik geliþmelerin de hýzlanmasýna
da fýrsat verecektir. Ýç politikada Türkiye hassas bir süreçten geçmektedir. Siyasetteki dengesizlikler ve kurumlar arasý çekiþme nedeniyle enflasyon ve iþsizliðin yükselmeye devam etmesi durumunda sosyo-ekonomik dengelerde bozulma ve siyasi istikrarda kesintiler görülebilir. Bu
263
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
geliþmeler Türkiye’ye gelen yabancý yatýrýmý olumsuz etkileyebileceði
gibi yerli yatýrýmcýlarýn da dýþarýya yönelmelerine sebep olabilir.
Teknolojik geliþmelerin artan oranda uluslararasý þirketler aracýlýðýyla yaygýnlaþacaðý bir döneme girildiði hatýrlanýrsa, siyasi krizlerin Türkiye’nin teknik gücüne olan dolaylý etkileri hesap edilebilir.
Dýþ politikada ise Ortadoðu’daki muhtemel bölgesel krizler ve Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci baþlýca geliþme odaklarý olarak belirmektedir. Ýran’ýn uranyum zenginleþtirme faaliyetlerine devam etmedeki kararlýlýðýna karþý ABD ve Ýsrail’in bu ülkeye saldýrmasý ihtimali dünya
gündemini meþgul etmektedir. Türkiye’nin Ýran ve ABD arasýndaki krize arabuluculuk giriþimi muhtemel olumsuz geliþmelerin Türkiye’ye
yansýmalarýnýn niteliðini de belirleyebilir. Ayrýca, ABD-Ýsrail cephesinden olasý bir saldýrý ve Ýran’ýn karþýlýk vermesi durumunda Ýncirlik üssünün akýbeti Türkiye’yi de kapsayacak bölgesel bir kriz doðurabilir. Diðer taraftan Ortadoðu’daki bölgesel dinamikler Türk devletinin barýþ
yanlýsý tutumu ile siyasi itibarý yükselen daha etkin bir Türkiye’nin de
yükselmesine zemin hazýrlayabilir.4 Bu ikinci ihtimalin gerçekleþmesi
durumunda Türkiye’nin, batýdan doðuya kaymakta olduðu hesaplanan
yatýrým dalgasýndan daha fazla faydalanmasý mümkün gözükmektedir.
Þekil 4. AR-GE faaliyetleri için en cazip ülkeler (%)
Kaynak: OECD Outlook, 2006 (TTGV, 2007)
4) Türkiye'nin Ýsrail-Suriye arasýndaki Golan Tepeleri sorununda ve ABD-Ýran krizindeki arabulucu rolü gibi
geliþmeler kastedilmektedir.
264
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Türkiye’nin AB’ye katýlým sürecinde 2013 yýlýnda 35 faslýn tamamýný
bitireceði ve AB’nin iktisadi ölçütlerine daha fazla yaklaþacaðý tahmin
edilmektedir. Bu süreç de ancak istikrarlý bir demokrasi ile birlikte baþarýlabilir. Odaklanýlan belirli stratejik sektörlere yönelik devletin yönlendirici ve teþvik edici rolünün kesintisiz devamý için siyasi krizlerden
arýnmýþ bir döneme ihtiyaç duyulmaktadýr. Diplomatik enerjisini ve
gündemini büyük ölçüde iç politikadaki ayrýþmalar ve PKK terör örgütü
ile mücadelede harcayan bir Türkiye’nin bilim ve teknoloji politikalarýný
öncelikli bir konumda yürütmesi daha zor olacaktýr. Dolayýsýyla Türkiye’nin önümüzdeki beþ yýl zarfýnda teknik bakýmýndan kat edeceði mesafe doðrudan iç ve dýþ siyasi gidiþat ile ilgilidir. Ýyimser olmak gerekirse içeride yargý-siyaset gerilimini çözmüþ, “kurumlar arasý kavgayý sonlandýrmýþ”, dünya piyasalarýndaki beklenen deðiþimlerin ulusal ekonomideki yansýmalarýný baþarýlý bir þekilde yönetmiþ, bölgesindeki geliþmeleri sulh amaçlý giriþimlerle lehine çevirmiþ bir Türkiye, bilim ve teknoloji politikalarýna gereken nispette eðilebilecektir.
3. DEÐERLENDÝRME ve SONUÇLAR :
Bilimsel ve teknik araþtýrmalarýn, ekonomik kalkýnma ihtiyacýna cevap verecek þekilde reel sektörle harmonizasyonunun Türkiye’de somut projelerle baþarýlamadýðý söylenebilir. Ýktisadi politikalar ile bilim
ve teknoloji politikalarýnýn birlikte deðerlendirilip tasarlanmasý ve bu
süreci yönetecek eðitimli insan kaynaðýnýn saðlanmasý faydalý olabilir.
Bu nitelikli insanlarýn (tekno-ekonomistler) yetiþeceði ve iktisadi konular ile bilimsel araþtýrmalarýn birlikte yürütüldüðü programlarýn ortaya
konacaðý “Teknoekonomi Enstitüleri” gibi eðitim kurumlarýnýn hayata
geçirilmesi düþünülebilir(Soyak, 2007). Bu enstitüler dünyadaki teknolojik geliþmelerin yakýndan izleneceði ve AR-GE faaliyetleri ile ekonomik faydaya dönüþtürüleceði teknoparklarý destekleyen kurumlar haline getirilebilir. Üniversite-sanayi iþbirliðinin artýrýlmasý için sayýlarý Türkiye genelinde 30’a yaklaþan teknoparklarýn katkýlarý ile bilimsel çalýþmalar teknolojik ilerlemede daha verimli uygulanacaðý gibi, Teknoekonomi Enstitüleri de makroekonomik iklimin elveriþli olmasýný saðlaya265
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
bilir. Türkiye’nin son yýllarda dünya Bilimsel Makale Atýf Endeksi sýralamasýnda kayda deðer yükseliþine raðmen uluslararasý patent edinmede hala çok gerilerde olmasý da ayný sorunun sonucudur. Bilimsel bulgularýn sadece sayfalar arasýnda kalmasýnýn engellenmesi için yukarýda
bahsedilen ekonomik sektörlerdeki gidiþat ile bilimsel çalýþmalarýn
uyumu önem arz etmektedir. Nitekim bilgi ekonomisine dönüþüm sürecinde Türkiye’nin atmak zorunda olduðu adýmlarda bilimsel araþtýrma-teknoloji geliþtirme eþgüdümü kadar makroekonomik deðerlendirmelerle kilit sektörlerde(nanoteknoloji, biyoteknoloji, MEMS) üretime
yönelmek de gerekmektedir.
Yukarýda genel çerçevesi çizilmeye çalýþýlan tekno-politik portföyde
siyasi istikrarýn önemi vurgulanmýþtýr. Bu çalýþmanýn amacý siyasi bir irdeleme deðildir. Bu çalýþma, ülkenin 2013 yýlýndaki teknik havasýný nasýl teneffüs edeceðimize dair bir tahmin ve tavsiye dizinidir. Küresel ve
bölgesel fýrsatlarýn yaný sýra, Türkiye’nin kendi dinamikleri ile 2013 yýlýnda teknik bakýmdan bulunacaðý yer belgelerle tespit edilmiþtir. Ýlgili
belge ve dokümantasyon bu çalýþmayý meydana getiren dip notlarda
mahfuzdur. Türkiye’nin teknik alanlarda bugünkü durumu, geçmiþteki
ekonomik ve siyasi ortaklýk konjonktürleriyle ilgilidir. Gelecek beþ yýl
içinde alýnacak mesafe de, yine bölge ülkelerinin konumlarý, geliþimleri
ve yaþam biçimleriyle, ayrýca küresel rüzgâr ve stratejik dostluklar üzerine kurulu olacaktýr. Türkiye’nin stratejik ortaklarý veya onlarla olan
müþterek dinamiklerin bað kuvveti, Türkiye’nin kendi yaratacaðý iç dinamiklerle yakýndan ilgilidir ve kendi dinamiklerine baðýmlýdýr. Ulusal
ve uluslararasý platformlarda siyasi ve ekonomik dengeler toplumun
emniyetli yaþamý için göz önünde bulundurulacak önemli bir etmendir.
Siyasi istikrarýn bozulmamasý amacýyla toplumca idareye verilen suskunluk kredilerinin dozu önemlidir. Siyaset ve kurumlarýn dinamikleri
arasýnda hissedilen uyumsuz çalýþmanýn düzelmesi ve sistemin kendi
demokratik ve doðal ritminde çalýþmasý teknik düþünmenin, teþebbüsün ve geliþmenin önünü açacaktýr. Türkiye teknik refleksleri yeterince
güçlü olmayan bir ülke durumundan, iyi bir planlama, yatýrým teþebbüsü ve sermaye ile kýsa sürede bulunduðu seviyeden yükseklere çýkýþ yapabilecek bir iþgücü potansiyeline sahiptir.
266
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
KAYNAKÇA
Alnýak, M. Oktay. (2008). Deðerlerimiz ve Türkiye. Konya: Tablet
Kitapevi.
DPT. (2003). Bilgi Ekonomisine Geçiþ Sürecinde Türkiye Ekonomisinin Dünyadaki Konumu. Ankara: Saygýlý, Þeref.
DPT. (2003). Bilgi Ekonomisi ve Ýþgücü Piyasasý: Eðilimler, Fýrsatlar
ve Riskler. Ankara: Kelleci, Mehmet Ali.
DPT. (2006). Dokuzuncu Kalkýnma Planý (2007-2013). Ankara: DPT
Müsteþarlýðý.
DPT. (2007). Bilgi ve Ýletiþim Teknolojileri Özel Ýhtisas
Komisyonu (Bilgi Teknolojileri Alt Komisyon Raporu). Ankara: Komisyon Üyeleri.
DPT. (2007). Dýþ Ekonomik Ýliþkiler Özel Ýhtisas Komisyonu Raporu. Ankara: Komisyon Üyeleri.
DPT. (2007). Sanayi Politikalarý Özel Ýhtisas Komisyonu Raporu.
Ankara: Komisyon Üyeleri.
DPT. (2007). 2007 Yýlý Katýlým Öncesi Ekonomik Programý. Ankara:
DPT.
Iþýk, Yusuf. (2005). Lizbon Stratejisi Iþýðýnda Avrupa Birliði ve Türkiye’nin Bilgi Ekonomisi Doðrultusunda Geliþme Perspektifleri. Ýstanbul:
14. Ulusal Kalite Kongresi
Soyak, Alkan. (2007). Ulusal Yenilik Sistemi ve Kurumsal Arayýþlar:
‘Teknoekonomi Enstitüleri’. Bilim ve Ütopya, 154. 85-89.
Soyak, Alkan. (2008). Teknoekonomi Politikalarýnýn Iþýðýnda
“Ulusal Yenilik Sistemi ve Ýnsan Faktörü. Bilim ve Ütopya, 165, 59-65.
267
Türkiye'nin 2013 Yýlý Teknik Vizyonu
Þahinkaya, Serdar. (2008). Türkiye Ekonomisinin Seyir Defterinden
Kolaj: 2007’den 2008’e. Stratejik Analiz, 93, 74-76.
TOBB. (2008). Ekonomik Rapor 2007. Ankara: Aydýn, Murat., Hatipoðlu, Z Özlem., Kaynak, Sema. & Mert, Serpil.
TTGV. (2007). Türk Sanayinin Ar-Ge ve Yenilik Performansý. Ankara: TTGV Yönetim Kuruluna Sunuþ.
TÜBÝTAK. (2004). Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikalarý 2003-2023
Strateji Belgesi. Ankara: Vizyon 2023 Strateji Grubu.
TÜBÝTAK. (2004). Enerji ve Çevre Teknolojileri Stratejisi. Ankara:
Vizyon 2023 Projesi Enerji ve Çevre Teknolojileri Strateji Grubu.
TÜSÝAD. (2007). 2008 Yýlýna Girerken Türkiye Ekonomisi. Ýstanbul:
TÜSÝAD
TÜSÝAD. (2008). Türkiye Sanayine Sektörel Bakýþ. Ýstanbul: Doðruel, Fatma. & Doðruel, Suut.
KISALTMALAR
AB: Avrupa Birliði
AR-GE: Araþtýrma Geliþtirme
DPT: Devlet Planlama Teþkilatý
GSYÝH: Gayri Safi Yurtiçi Hâsýla
MEMS: Mikroelektromekanik Sistemler
OECD: Organization for Econonic Co-operation and Development
(Ekonomik Kalkýnma ve Ýþbirliði Örgütü)
268
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
SWOT: Strengths, Weaknesses, Opportunities, and Threats (Üstünlükler, Zayýflýklar, Fýrsatlar, Tehditler, FÜTZ)
TOBB: Türkiye Odalar ve Borsalar Birliði
TTGV: Türkiye Teknoloji Geliþtirme Vakfý
TÜBÝTAK: Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araþtýrma Kurumu
TÜÝK: Türkiye Ýstatistik Kurumu
TÜPRAÞ: Türkiye Petrol Rafinerileri Anonim Þirketi
TÜSÝAD: Türk Sanayicileri ve Ýþadamlarý Derneði
269
270
TÜRKÝYE-ORTADOÐU
ÝLÝÞKÝLERÝ
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
271
TÜRKÝYE-ORTADOÐU ÝLÝÞKÝLERÝ
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
GÝRÝÞ
Orta-Doðu’nun çeþitli coðrafi tarifleri vardýr. Geniþ anlamda Marakeþ’ten Bandladeþ’e, Gürcistan’dan Sudan’a uzanan bölge Orta-Doðu
olarak tanýmlanýr. Orta Doðu tarihin bütün dönemlerinde, doðal kaynaklarý, stratejik özellikleri ile bölgede yaþayan bütün insanlarýn köken,
kültür ve inanç yönünden gösterdikleri farklýlýklar dolayýsýyla bitip tükenmez krizlere maruz kalan ve istikrar arayýþlarý sürüp giden bir bölge
olmuþtur. Doðu ve Güney sýnýrlarýmýza bitiþik Akdeniz ile Afganistan
arasýnda kalan ve Arap yarýmadasý ile Mýsýr’ý içine alan bölgeyi dar anlamda bir Orta-Doðu olarak ele almak uygundur.
Bölgeyi yurt edinmiþ insan yapýsýnýn Ýranlý, Afgan, Pakistanlý, Türk,
Arap, Afrikalý-Arap, Yahudi, Kafkasyalý gibi ana unsurlar yanýnda sayýsýz küçük nüfus gruplarýný da içine almasý ve bu karmaþýk insan yapýsýnýn büyük çoðunluðunun islamýn deðiþik mezheplerine mensup olmakla birlikte, Hýristiyan ve Yahudi inancýna sahip önemli ve giriþken
bir nüfusun da mevcudiyeti gözden uzak tutulmamalýdýr. Köken, kültür
ve inanç yönünden mevcut olan bu çeþitlilik, bölgedeki sükûn ve istikrarý zaman zaman zedeleyici rol oynarken, Orta Doðu’nun önemini
teþkil eden unsurlarý kendi siyasi ve ekonomik menfaatleri istikametinde kullanmak isteyen dýþ güçlerin müdahaleleri uzun süreli ve çözümlenmesi çok zor siyasi ihtilaflarýn ortaya çýkmasýna neden olmaktadýr.
20.yy baþýnda Ýngiltere’nin ve dünya Siyonist hareketinin teþvikleriyle
kurdurulan Ýsrail devletinin yol açtýðý Arap-Ýsrail çatýþmasý; SSCB’nin
1979 yýlý sonunda Afganistan’ý iþgali; Irak’ýn ve Körfez bölgesinin yeraltý zenginlikleri üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen ABD’nin KÝS’leri
önlemek ve demokrasi götürmek amacýnda olduðu bahanesiyle Irak’a
vaki müdahalesi; gene ABD’nin nükleer tehlike teþkil edebileceði mülahazasý ile günümüzde Ýran’ý tehdit altýnda tutmasý ve en önemlisi
ABD’nin mutlak Ýsrail yanlýsý politikasý bu ihtilaflara misal oluþturmak272
tadýr. Yabancý güçlerin Bölge’ye müdahalede bulunmalarý özellikle
Araplar arasýnda tarih boyunca süre gelmiþ olan husumetleri daha da
alevlendirmekte ve dolayýsýyla meydana gelen kutuplaþmalar, Bölge’nin esasen kýrýlgan olan siyasi atmosferini büsbütün içinden çýkýlmaz hale sokmaktadýr.
Her ne kadar Mýsýr gibi kültür ve inanç deðerleri açýsýndan; Körfez
ülkeleri gibi yer altý kaynaklarý bakýmýndan zengin olan Arap ülkeleri,
sahip olduklarý deðerleri birleþtirmek için gayret göstermekten geri kalmasalar da Araplar arasýnda iliþkilerin niteliði; görüntüde dostluk, gerçekte ise karþýlýklý itimat eksikliði olduðu cihetle, bu gayretler etkin sonuca ulaþamamaktadýr. Arap ülkelerinin kurmuþ olduklarý Arap Ligi ve
üyelerinin büyük çoðunluðu Arap ülkelerinden oluþan Ýslam Konferansý Örgütü, hayatiyetlerini muhafaza etmektedirler. Ancak, her iki Örgütün de kendilerinden beklenen baþarýyý yerine getirdiklerini ifade etmek çok zordur.
GENEL MÜLAHAZALAR
Bölge gerek jeostratejik konumu gerek barýndýrdýðý zengin enerji
kaynaklarý, sahne olduðu ve zaman zaman terör boyutlarýna varan ve
giderek yayýlan etnik-milliyetçi, radikal dinci akým ve hareketleriyle
dünyanýn en önemli ve dikkat çekici bölgelerinden birini teþkil etmektedir.
Orta Doðu’nun uluslararasý önemi sadece dünyanýn en büyük petrol ve doðal gaz rezervlerine sahip olmasýndan kaynaklanmamaktadýr.
Üç kýtayý birleþtiren Orta Doðu, ayný zamanda, tarih boyunca, dünyanýn en önemli hava, kara, deniz ulaþým, hatta istila yollar üzerinde bulunma özelliðine de sahip bir bölge olmuþtur. Bu bakýmdan petrol ve
doðal gaz rezervleri tükense veya dünya yeni enerji kaynaklarýna yönelse bile, Orta Doðu’nun dünyadaki önemi büyük ölçüde devam edecektir. Orta Doðu’nun diðer bir özelliði de üç büyük dinin bu bölgeden
çýkmýþ olmasýdýr. Bu bakýmdan yüz milyonlarca insan için Orta Doðu
kutsal toprak olarak görülmektedir.
273
Türkiye-Ortadoðu Ýliþkileri
Irak’a müdahale edene kadar, ABD bölgeye karþý daima statik bir
yaklaþým sergilemiþ, petrolün sorunsuz çýkarýlmasýna, güven içinde
uluslararasý pazarlara ulaþmasýna ve Ýsrail devletinin baðýmsýzlýðýný sürdürmesine, 1979’da Ýran ihtilalini takiben de mollalar rejiminin öbür ülkelere sirayetini önlemeðe yönelik bir politika takip etmiþtir. Avrupa
ülkeleri de bölgeye daha ziyade ekonomik ve ticari öncelikleri açýsýndan yaklaþmýþlardýr.
ABD’nin Irak’a müdahalesi hem Irak içinde hem Irak’ýn hudutlarý
dýþýnda bölge dinamikleri ve dengeleri üzerinde ciddi etkilere neden olmuþtur. Irak’ýn içinde ABD’nin müdahaleyi takiben giriþtiði hatalý uygulamalar ülke genelinde kaotik bir durum yaratmýþ, ülkede milliyetçidireniþçi þiddet olaylarýna yol açmýþ, önce yabancý koalisyon güçlerine
karþý hedeflenen þiddet olaylarý, Irak’a sýzmýþ olan yabancý militanlarýn
da tahrik ve tesiriyle zaman içinde bir mezhepler arasý çatýþmaya dönüþmüþtür.
ABD’nin müdahalesinin, ayrýca, Irak içinde, zaten çoðunlukta olan
Þiilerin iktidara gelmesine, Sünni-Þii kutuplaþmasýna, Kuzey’de Kürtlerin aþýrý taleplere yönelmesine, kabul olunan anayasa çerçevesinde
geniþ otonomiye sahip federe devlet statüsü elde etmelerine, Kuzey
Irak’ý eskiden beri kullanan terör örgütü PKK’nýn burada alenen konuþlanmasýna yol açtýðýný söylemek mümkündür. ABD müdahalesinin
sonucu Irak’ýn parçalanýp Kürtlerin baðýmsýzlýklarýný ilan edecekleri yolunda bir hayli spekülasyon yapýlmýþ ise de bunun bugün gündemden
düþtüðü görülmektedir. Nitekim Barzani’nin Kuzey Kürt Parlamentosunda geçen Mayýs ayýnda yaptýðý Kürtlerin Federal Irak Cumhuriyeti
hudutlarý içinde yaþamayý tercih ettikleri yolundaki beyaný da bu hususu teyit eden niteliktedir.
Müdahalenin Irak’ýn hudutlarýnýn ötesinde yarattýðý etkilere gelince:
Saddam-Taliban kýskacýndan kurtulan, petrol fiyatlarýnda büyük artýþ
dolayýsýyla imkanlarý çok büyüyen Ýran’ý bölgesel güç haline getirdiði,
ABD müdahalesi öncesi nüfus oranlarý ne olursa olsun Ýran dýþýnda
274
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
hiçbir ülkede etkinlik göstermeyen, tabiri caizse bir nevi ikinci sýnýf muameleye tabi kýlýnan Þii toplumlarýna Ýran’ýn yeni bir yaklaþým ve anlayýþ getirmeðe çalýþarak bunlar üzerinde nüfuzunu arttýrdýðý, Þiilerin belki de ilk kez Sünnilerin karþýsýnda göreceli bir güç olarak belirmesine
katkýda bulunduðu, Þii Hilali teþkili söylentilerine yol açtýðý, bölgede
zaten imajý bozuk olan ABD’ye karþý milliyetçi akýmlarý daha da kuvvetlendirdiði, belki hepsinden de önemlisi Irak’ta ABD’nin saplandýðý
bataklýðýn ve sergilediði zafiyetin ABD’nin askeri-siyasi gücünün sýnýrlarýný açýkça ortaya koymasýnýn radikal dinci ve milliyetçi örgütlerde
teþvik edici bir etki yarattýðý görülmektedir.
Bu çerçevede, Ýran’ýn Orta Doðu’da bir yandan Hizbullah, Ýslami
Cihad gibi radikal örgütler aracýlýðý ile, diðer yandan da Þii toplumlar
barýndýran Irak, Suriye ve hatta Lübnan aracýlýðý ile bölgenin önemli
aktörü haline gelmeye çalýþtýðý izlenmektedir.
Ýran’ýn bunu yaparken çatýþmadan çok diyalog, çeþitli alanlarda yardým, etkileme ve sýzma yollarýna öncelik verdiðini, bölgeyi istikrarsýzlaþtýrýp ABD’yi güç duruma sokmayý, ABD’nin nüfuzunu kýrmayý hedeflediðini, buna paralel olarak da Rusya ve giderek daha fazla petrole
ihtiyaç duyan Çin ile yakýn iliþkiler kurmaða çalýþtýðýný söylemek, hatta
gözlemci statüsü elde ettiði Þangay Ýþbirliði Teþkilatý ile artan iliþkilerini
bu çerçevede deðerlendirmek yanlýþ olmayacaktýr.
Ýran’ýn bölgeye yönelik bu faal politikasýný baþta Suudi Arabistan,
Mýsýr ve Ürdün olmak üzere Bölgenin ýlýmlý ülkeleri ve Körfez ülkeleri
bir tehdit olarak görmekte, bundan büyük rahatsýzlýk duymaktadýrlar.
Kasým 2007’de Annapolis Konferansý’na hemen bütün bölge ülkelerinin katýlýmýnda þüphesiz diðer hususlarýn yaný sýra Ýran’ýn yarattýðý bu
genel tedirginliðin de yattýðýný söylemek yanlýþ olmayacaktýr. Bu tehdit
karþýsýnda bu aþamada ABD’nin ortaya koyabildiði ve bölge ülkelerini
tatmin edecek bir önlem görünmemektedir. Suudi Arabistan’ýn Rusya
ve Çin ile yakýnlaþmasýný da bu çerçevede deðerlendirmek yerinde olur.
Ýran’ýn bu yönde bölgede en büyük müttefiki Suriye’dir. Suriye Hiz275
Türkiye-Ortadoðu Ýliþkileri
bullah ile Ýran arasýnda bir köprü oluþturmakta, bütün yardýmlar Suriye
kanalý ile Hizbullah’a aktarýlmakta, Hamas’ýn askeri yönetimi Þam’da
bulunmakta, keza Irak’lý Baasçýlarýn melce yeri ve Irak’a sýzan Sünni
militanlarýn transit yeri gene Suriye olmaktadýr. Bu radikal örgütlerin
Suriye’siz yaþamalarý güçtür. ABD’nin bütün baský ve uyguladýðý ambargoya raðmen Suriye bu örgütleri ülkesinden çýkarmaya yanaþmamaktadýr. Ýran’ýn ayrýca Orta Doðu barýþ sürecinde de Suriye’yi uzlaþmazlýða teþvik ettiði de bilinen bir gerçektir.
Körfez ülkelerinde Þiilerin, Irak nüfusunun %60’ýný, Kuveyt’te
%27’sini, Bahreyn’de %65-%70’ini, %8-9 oranýnda olduklarý Suudi
Arabistan’ýn petrol zengini Doðu Eyaletleri’nde ise ekseriyeti elde tutmalarýnýn da, Ýran yönünden ilerisi bakýmýndan icabýnda kullanýlabilecek önemli bir koz olduðunu kaydetmek uygun olur.
Ýran’ýn Orta-Doðu’da radikal örgütler üzerinde etkinliðini arttýrmasýnýn diðer sebeplerinin yaný sýra, ABD’nin Ýran’a muhtemel bir saldýrýsý
halinde, Ýran’ýn da bu radikal örgütler aracýlýðý ile baþta Ýsrail olmak
üzere bölgedeki ABD çýkarlarýna mukabil bir saldýrýda bulunabileceði
mesajýný ABD’ye vermek olduðu ileri sürülebilir.
Tabii Ýran’ýn bütün faaliyetleri ve etkinlikleri karþýsýnda ABD’nin bu
ülke ile 1979’da kestiði diplomatik iliþkilerin hala kurulmamýþ olmasý
bir eksiklik olarak görülmektedir. Ancak, son günlerde Bush Yönetiminin Ýran’ýn uranyum zenginleþtirme programýný askýya almasýna deðin
Ýran ile her türlü temasý ret eden tutumunda, alýnan zecri tedbirlerin
Ýran’ý zor duruma sokmakla birlikte dize getiremediðini ve bu aþamada
askeri operasyonun yaratacaðý aðýr sonuçlarý göz önüne alarak olsa gerek bir esnekliðe yöneldiði, bu çerçevede AB Temsilcisi Solana’nýn
Temmuz ortalarýnda bir ay önce Tahran’a ilettiði 6’lar teklifine cevabý
için Ýranlý meslektaþý ile yapacaðý görüþmeye ABD’nin de yüksek düzeyli bir diplomatla katýlma kararý ve Ýran Dýþiþleri Bakaný Mottaki’nin
bunu olumlu olarak nitelemesi, manidardýr. ABD’nin katýlýmý Batý’nýn
elini kuvvetlendireceði gibi ABD’nin diplomasiye öncelik verdiðinin de
bir iþareti olacaktýr. Ýran’ýn da yaptýrýmlardan daha fazla etkilenmesi ve
276
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
yaptýrýmlarýn zaman içinde daha da aðýrlaþarak Ýran’ý izole etmesi olgusunun Ýran’ýn tutumun da rol oynadýðý sanýlmaktadýr. Bekleneceði üzere Cenevre görüþmesinden bir netice çýkmamýþ olup, Ýran’a karþýlýklý
“dondurma/freeze” önerisi hakkýnda cevabýný belirlemesi için 2 hafta
ilave mühlet verildiði anlaþýlmaktadýr. Cenevre görüþmesini olumlu
olarak niteleyen Ýran’ýn bölgedeki artan aðýrlýðýna ilaveten Irak ve Afganistan’da çözüme katkýsýnýn önemi, enerji konusunda etkinliði göz
önüne alýndýðýnda Ýran’la diplomasi yolu ile bir anlaþmaya varmanýn
gerekliliði daha iyi ortaya çýkmaktadýr. ABD Dýþiþleri Sözcüsü’nün, Mr.
Burns’in katýlmasýnýn ABD’nin Ýran konusunda bilinen tutumunun deðiþtiði anlamýna alýnmayacaðýna vurgulamasýna karþý iki ülke arasýnda
akademik temaslar ve tarifeli doðrudan uçuþlarýn planlandýðý ve
ABD’nin Tahran’da ABD çýkarlarýný koruma bölümü açacaðý yolunda
uluslararasý basýnda resmen teyit olunmayan haberlere de rastlanmaktadýr.
TÜRKÝYE’NÝN BAKIÞI
Orta Doðu ülkeleriyle tarihten gelen güçlü sosyal ve kültürel baðlara sahip Türkiye hiç bir ülkeyi dýþlamadan tüm bölge ülkeler ile iliþkilerini her alanda karþýlýklý saygý ve içiþlerine karýþmama ilkeleri çerçevesinde çeþitlendirmeyi ve geliþtirmeyi arzulamaktadýr. Orta Doðu’daki
geliþmeler ülkemizde de hissedildiðinden bunlar Türkiye tarafýndan
yakýndan izlenmektedir. Türkiye’nin bölgeye yönelik politikasýnýn temelini bölge ülkeleriyle ikili ve çok taraflý iþbirliði iliþkilerini yaygýnlaþtýrarak bölgede barýþ, güvenlik ve istikrarýn tesisine katkýda bulunmak
teþkil etmektedir. Bu politikanýn uygulamasýnda bölgede mevcut ihtilaflara doðrudan taraf olmamaða da itina edilirken, ikili planda sürdürülen çabalara ilaveten, uluslararasý toplum tarafýndan Orta Doðu’da
barýþýn saðlanmasý için gösterilen çabalara da Türkiye tarafýndan aktif
biçimde katký saðlamaktadýr. Bu cümleden olmak üzere El Halil’deki
Geçici Uluslararasý Mevcudiyet’e ve Lübnan’daki Birleþmiþ Milletler
Barýþ Gücü (UNIFIL)’e katýlýmý, Annapolis Konferansýný takiben Paris’te düzenlenen Filistin Devleti için Uluslararasý Baðýþçýlar Konferansýna iþtiraki, baþta Lübnan, Filistin olmak üzere çeþitli bölge ülkelerine
277
Türkiye-Ortadoðu Ýliþkileri
yapýlan insani yardýmlarý, Filistin ve Ýsrail ile birlikte baþlatýlan Ankara
süreci çerçevesinde geliþtirilen Gazze’deki Erez Sanayi Bölgesini hatýrlatmak mümkündür.
Türkiye, Fatah ile Hamas arasýnda çýkan olaylardan ve Gazze’nin
Hamas’ýn denetimine geçmesi sonrasý ortaya çýkan iki baþlý görüntüden endiþe duymakta ve taraflar arasýnda uzlaþýnýn yeniden tesisine
yönelik çabalarý desteklemektedir. Türkiye Orta Doðu’daki sorunlarýn
kaynaðýnda yer alan Ýsrail-Filistin ihtilafýnýn BMGK’nun ilgili kararlarý,
yol haritasý, Arap Barýþ Giriþimi çerçevesinde güvenli ve tanýnmýþ sýnýrlar içinde yan yana yaþayacak iki Devlet vizyonu temelinde kapsamlý
adil ve kalýcý bir çözüme kavuþturulmasýný arzulamakta, bunun gerçekleþebilmesi için taraflar arasýnda güven artýrýcý tüm giriþimleri (SuriyeÝsrail, Ýsrail-Lübnan) canlandýrma teþebbüslerinin yararýna inanmaktadýr. Türkiye’nin son olarak yardýmcý olduðu Ýsrail Suriye dolaylý görüþmelerini; TOBB, Ýsrail Ýmalatçýlar Birliði ve Filistin Ticaret Odalarý Federasyonunun katýlýmý ile kurulan Ankara Forumu faaliyetlerini; Mýsýr’ýn
giriþimiyle yapýlan Hamas-Ýsrail ateþkes mutabakatýna verdiði desteði
bu çerçevede deðerlendirmek uygun olur.
Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ikili iliþkilerinde son yýllarda belirli bir
hareketlilik göze çarpmaktadýr. Bu çerçevede en üst düzeyde gerçekleþtirilen karþýlýklý ziyaretlere ilaveten baþta Mýsýr, Suriye, Ürdün, Lübnan
olmak üzere birçok bölge ve Körfez ülkesi Dýþiþleri Bakanlýklarý arasýnda siyasi danýþma mekanizmalarý kurulmasýnýn, iþadamlarýmýzýn bölgeye ilgilerinin artmasýnýn, müteahhitlik hizmetlerine ilaveten bölgeye
yönelik ticari iliþkilerimizin hacminin de hýzla yükselen bir trende girmesinin iliþkilere içerik kazandýrdýðý gibi karþýlýklý güven duygusunu da
kuvvetlendirdiði görülmektedir.
ÝKÖ Genel Sekreterliðine bir Türk akademisyenin getirilmesinin yaný sýra Arap Ligi Zirve ve Dýþiþleri Bakanlarý Toplantýlarýna Türkiye’nin
gözlemci olarak katýlmaða davet edilmiþ bulunmasýný ve Arap Ligi üyesi ülkelerin Türkiye’nin Birleþmiþ Milletler Güvenlik Konseyi 2009-2010
Dönemi Geçici Üyeliðine adaylýðýnýn desteklenmesinin oybirliði ile ka278
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
rarlaþtýrýlmýþ olmasýný Türkiye’nin bölge ülkeler ile iliþkilerinde yaþanan
olumlu geliþmelerin somut neticeleri olarak deðerlendirmek yanlýþ olmayacaktýr.
Bugün eriþilen bu ortamýn Türkiye’nin Orta Doðu’da ileriye dönük
olarak aðýrlýk ve etkinliðini daha da arttýracak yeni giriþim ve fýrsatlara
olanak saðlayacaðý düþünülmektedir.
Ýran’a gelince, Türkiye, Ýran’ýn devrim ihraç politikasýndan, Ýran’ýn
PKK’ya verdiði destekten uzun süre rahatsýzlýk duymuþ zaman içinde
Ýran’ýn bu politikasýna son vermesi ve PKK’nýn Ýran’daki uzantýsý olan
PJAK’ýn ortaya çýkmasýyla Türkiye ile mevcut güvenlik iþbirliðine iþlerlik kazandýrmasý neticesi bu iki hususun geride kaldýðýný söylemek
mümkündür. Ancak Ýran’ýn nükleer politikasýnýn da yarattýðý kuþkunun, Ýran’ýn konvansiyonel silahlanmaya germi vermesinin ve uzun
menzilli füzeler imal etmesinin, Orta Doðu’da etkinliðini giderek arttýrmasýnýn Türkiye’yi rahatsýz ettiði açýktýr. Türkiye bölgede nükleer silahlarýn yapýlmasýna karþý olmakla birlikte bölge ülkelerinin barýþçý gayelerle nükleer teknolojilerini geliþtirme haklarýný kabul etmekte, Ýran’a
karþý askeri bir operasyonun bölgede ciddi istikrarsýzlýklara yol açacaðý
endiþesi ile buna karþý çýkmaktadýr. Konunun diplomatik yollardan halli görüþü çerçevesinde Türkiye’nin gerek Ýran gerek ABD Ýngiltere,
Fransa, Rusya, Çin, Almanya nezdinde bir süredir giriþimlerde bulunduðu bizzat Dýþiþleri Bakaný Babacan tarafýndan açýklanmýþ bulunmaktadýr.
SON GELÝÞMELER
1. Suriye’nin bugüne kadar ýsrarla sürdüre geldiði dýþ politikasýnýn
isabetinin, pek açýða vurulmamakla birlikte, yönetim kadrolarý arasýnda
giderek daha tartýþýlýr hale geldiði, bu çerçevede Dýþiþleri Bakaný AlMuallim’in baþýný çektiði bir grubun, bu politikanýn Suriye’nin Lübnan’dan çýkarýlmasýna, Arap Dünyasý içinde izole olmasýna ve ülkeyi
ABD ile Batý’dan kopma durumuna getirdiðini beyanla, ABD ve Batý ile
uzlaþý yollarýnýn aranmasýnýn ve bu yolla Hariri davasýnýn önlenmeðe
279
Türkiye-Ortadoðu Ýliþkileri
çalýþýlmasýnýn, Suriye’nin Arap Dünyasýndaki tecrit edilmiþliðini kýracak
güven arttýrýcý adýmlarýn atýlmasýnýn, Bölgede kuþku uyandýran nükleer
projelerden vazgeçilmesinin, Ýsrail ile barýþ görüþmelerinin baþlatýlmasýnýn ve Golan’ýn geri alýnmasýna çalýþýlmasýnýn Suriye’nin uluslararasýndaki imajýna olumlu katkýlar yapacaðý gibi içerde de Beþþar’ý ve rejimi güçlendireceði üzerinde durduklarý; buna mukabil Cumhurbaþkaný
Yardýmcýsý Al Sharaa ve muhafazakâr grubun, Ýran ile yakýn iliþkilerin
sürdürülmesini, buna ilaveten Suriye’nin Rusya ve Çin ile iliþkilerini
yakýnlaþtýrmasýný ve Hizbullah, Ýslami Cihad ve Hamas gibi radikal örgütlerin desteklenmesini istedikleri yolunda duyumlar mevcuttur. Bunlarýn ne derece hakikati yansýttýðý tam olarak bilinmemekle birlikte, Suriye’nin Türkiye’nin de giriþimini kabul ederek Ýsrail ile bu aþamada dolaylý yapýlacak görüþmeleri kabul etmiþ olmasýnda, gerek Arap âlemi
gerek Batý ile iliþkilerinde içinde bulunduðu izolasyondan kurtulma, askýda bulunan dosyalarý ortadan kaldýrma, ABD’de yeni Baþkan seçilene
kadar Bush’un baskýlarýna karþý zaman kazanma, Golan’ý geri alma hususlarýnýn rol oynadýðý anlaþýlmaktadýr. Suriye’nin, Ýsrail ile dolaylý müzakereyi kabulüne ilaveten Doha Antlaþmasý ile saðlanan Lübnan’daki
normalleþme sürecini baltalama yönünde yandaþ güçleri harekete geçirmemesini ve Paris’te son AIB konferansý vesilesiyle de Beþþar’ýn Beyrut’ta Büyükelçilik açma yolu ile Suriye’nin Lübnan’ýn varlýðýný resmen
tanýdýðýný belirtmesini bu uzlaþýcý imaj yaratma çabasý çerçevesinde deðerlendirme yanlýþ olmayacaktýr.
ABD’nin bölgedeki imajýnýn giderek bozulmasýna ve etkinliðinin giderek azalmasýna mukabil Ýran’ýn bölgedeki hem Þii siviller hem de
doðrudan yardým yaptýðý Hizbullah, Ýslami Cihad hatta Hamas nezdinde nüfuzunun arttýðý gören Ýsrail’in bu etkiyi azaltma ve esas itibarile
de Hizbullah’ý saf dýþý býrakma hedefini güttüðü anlaþýlmaktadýr. Gerek
bu mülahazalarýn gerek Baþbakan Olmert’e karþý bazý yolsuzluk iddialarýnýn yarattýðý krizden kamuoyunun dikkatini baþka yöne çekme arzusunun da Ýsrail’i Türkiye’nin teklifini kabule imale ettiði anlaþýlmaktadýr.
280
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
Ýsrail-Suriye görüþmelerinin Hizbullah baþta olmak üzere radikal
örgütleri ve bunlarýn destekçisi durumunda olan Ýran’ý rahatsýz ettiði,
görüþmelerin Suriye’yi Ýran’dan koparacaðý yolunda bazý basýnda yorumlara yol açtýðý izlenmektedir. Bu spekülasyonlara son vermek amacý
ile görüþmeler arifesinde Suriye Savunma Bakaný Tahran’ý ziyaret ederek iki ülke arasýnda yakýn iþbirliðini öngören 2006 tarihli Suriye-Ýran
Savunma Antlaþmasýný teyit etmiþ ise de, Temmuz ayý ortalarýnda Suriye’nin ABD’nin gerekli mali ve askeri yardým vermesi halinde Ýran ile
iliþkilerini gevþeteceði yolunda basýn haberlerine de rastlanmýþtýr.
Filistinliler açýsýndan konuya yaklaþýldýðýnda, Ýsrail-Suriye görüþmelerinin baþarýya ulaþarak Ürdün ve Mýsýr’dan sonra Suriye’nin de Ýsrail
ile Barýþ Antlaþmasý imzalanmasý halinde Filistinlilerin elinin önemli ölçüde zayýflayacaðý vakasýnýn da göz önünde tutulduðu anlaþýlmaktadýr.
Önemine iþaret babýnda Golan’ýn yaklaþýk 12.000 kilometrekare büyüklüðünde gayet verimli topraklara sahip olduðunu, 15.000’ni aþkýn
Ýsrail yerleþimcinin burada tarým yapmakta olduðunu, Ýsrail’in Golan
tepelerinde erken ihbar ve diðer askeri tesislerinin bulunduðunu, Ýsrail’in tatlý su kaynaklarýnýn 1/3’ünün Celile Gölü’nden geldiðini hatýrlamak faydalý olacaktýr. Keza, gene ayný çerçevede, 2000 yýlýnda Baþkan
Clinton’ýn giriþimiyle yapýlan Ýsrail-Suriye görüþmelerinin Golan meselesi yüzünden baþarýya ulaþamadýðýný kaydetmek yerinde olur.
Görüþmeler barýþ antlaþmasý ile sonuçlansýn veya sonuçlanmasýn
bizatihi görüþmelerin baþlatýlmýþ olmasý bir baþarýdýr. Türkiye’nin bu
giriþimi ülkemizin son 5-6 yýldýr Orta Doðu politikamýza getirmeye çalýþtýðý dinamizmin bir sonucu olduðu kadar Türkiye’nin bölgede giderek artan aðýrlýðýnýn da bir iþareti olarak görmek yanlýþ olmayacaktýr.
Dýþiþlerimizin bu yöndeki sistemli ve inandýrýcý giriþimi ve gayretlerinin
isabetli olduðu ortaya çýkmýþtýr.
2. Ýran, Hizbullah aracýlýðý ile Lübnan’da etkilidir. Suriye’nin Lübnan’dan geri çekilmesini takiben Ýran Hizbullah aracýlýðý ile Suriye
aleyhtarý güçleri nötralize ederken, Hizbullah’ýn Hükümetteki Bakanla281
Türkiye-Ortadoðu Ýliþkileri
rý ve Parlamento’daki 20’ye yakýn sandalyesi ile siyasi hayatta da etkin
bir rol oynadýðý gerçektir. Ayrýca, Hizbullah aracýlýðý ile Þii bölgesinde
halka eðitim, saðlýk vs. alanlarýnda sunduðu çeþitli hizmetlerle de etkinliðini artýrmaða çalýþmaktadýr. Kasým 2007’de süresi dolan Cumhurbaþkaný’nýn yerine seçilecek aday üzerinde uzun süre anlaþýlamamasý
ve muhalif güçlerle çýkartýlan olaylarýn ciddi bir krize dönüþmesi ve ülkeyi daha derin bir istikrarsýzlýða sürükleme tehlikesi karþýsýnda Türkiye en üst düzeylerde Lübnan’da gerek iktidar gerek muhalefet çevreleri
ve Suriye Devlet Baþkaný Beþþar Esad nezdinde ýsrarlý giriþimlerde bulunmuþtur. Türkiye’nin bu giriþimleri ve Katar Baþbakan’ýn daveti ile
Doha’da tüm taraflarýn katýlýmý ile baþlatýlan görüþmeler sonucu Mayýs
sonunda yeni Cumhurbaþkaný’nýn seçimi, bir Milli Birlik Hükümetinin
kurulmasý, 30 kiþilik Hükümetin 16’sý iktidar, 11’i muhalefet ve 3’ü
Cumhurbaþkanýnca seçilen üyeden oluþmasý, önümüzdeki seçimlerde
1960 tarihli Seçim Kanunun benimsenmesi kabul edilmiþtir. Doha Antlaþmasýnda Hizbullah’ýn gücünü siyasi alanda kazanýma dönüþtürme
arzu ve çabasýnýn yattýðý açýktýr. Bu açýdan Doha Antlaþmasýnýn Hizbullah ve dolayýsý ile Ýran yönünden bir baþarý olduðunu kabul etmek gerekir. Nitekim 30 kiþilik Hükümete 2 Bakan sokan Hizbullah’ýn diðer
Þii Bakanlarla birlikte 11 sandalye elde ederek veto hakkýna sahip olduðu, bu durumda BM Güvenlik Konseyinin zamanýnda kabul etmiþ olduðu Hizbullah’ýn silahtan arýndýrýlmasý kararýnýn bertaraf edildiði de
anlaþýlmaktadýr. Krizin durulmasýný takiben Ýsrail tarafýndan yapýlan
barýþ görüþmesi önerisinin Lübnan tarafýndan geri çevrilmesinde þüphesiz Hizbullah’ýn etkili olduðu düþünülmektedir.
3. Zaman içinde Ýsrail’in Orta Doðu’da kalýcý bir devlet olarak varlýðý, baþta Ürdün ve Mýsýr olmak üzere, Arap ülkeleri tarafýndan kabul
edilmeye baþlanmýþtýr. Bu gerçekçi yaklaþým zamanla, 1967 de iþgal
edilmiþ Filistin topraklarý üzerinde bir Filistin devletinin kurulmasý ile
sorunun çözümlenebileceði anlayýþýný da ortaya çýkarmýþtýr. Bu yaklaþým çerçevesinde 2000 yýlýnda Ýsrail Baþbakaný Barak ile Filistin lideri
Arafat arasýnda 3 temel konuda (Kudüs’ün statüsü, Filistin devletinin
hudutlarý ve mülteciler sorunu) bir anlaþmaya varýlmasýna ramak kalmýþ iken, ayrýntýlar yüzünden çabalar sonuç vermemiþti. Ancak bu ge282
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
liþmenin bundan sonraki çabalar için bir referans teþkil edebileceði düþünülmektedir.
Orta Doðu’da barýþ ve istikrarýn temininin ve bölge ülkelerinin Türkiye’ye karþý tutumlarýnýn, ülkemizin güvenliði ve çýkarlarý açýsýndan ne
derece önemli olduðunu, özellikle Kuzey Irak’taki son geliþmeler bir
kere daha gözler önüne sermiþtir.
Filistin’de ikinci intifada ile baþlayan olaylar, Ýsrail’in sert tepki vermesiyle daha da kýzýþmýþ, týrmanma Oslo Anlaþmalarýyla baþlatýlmaya
çalýþýlan barýþ sürecinin sonu olmuþtur. ABD’nin Ýsrail’e verdiði kayýtsýz
þartsýz destek (bu çerçevede Ýsrail’in zamanýnda Lübnan’da giriþtiði büyük katliamlara, Güney Lübnan’ý 2000’lerin baþýna kadar iþgal etmesine, Batý Yaka ve Gazze’de yerleþim bölgeleri ihdasýna fazla tepki göstermemesi) bölgede ABD aleyhtarlýðýný, milliyetçi hareketleri körüklemiþ, þiddet olaylarýný yaygýnlaþtýrmýþ ve boyutlarýný geniþletmiþtir.
Diðer taraftan, 2006 Ocak ayýnda yapýlan seçimleri kazanan Hamas’ýn uluslararasýnda kabul görmemesi, Hamas-Fatah uzlaþýsýnýn devam etmemesi, Hamas’ýn izole edilme yolu ile etkisizleþtirilmesi çabalarýnýn iflasý bugün Filistin topraklarýnda biri Batý-Yaka’da, öbürü de
Gazze Þeridinde olmak üzere 2 ayrý idarenin kurulmasýna yol açmýþtýr.
Uluslararasýnda kabul gören ve tanýnan idare Mahmut Abbas’ýn lideri
olduðu Fatah’týr.
Önlenemeyen þiddet olaylarý giderek artan istikrarsýzlýk ve uluslararasý tepkiler ABD’yi uzun yýllardan yerinde sayan barýþ sürecini canlandýrma zorunda býrakmýþ, ABD bu maksatla 40 küsur ülkenin katýldýðý
Annapolis konferansýný toplamýþ, bu çerçevede Ýsrail Baþbakaný Olmert
ve Mahmut Abbas arasýnda doðrudan görüþmelere baþlanmýþtýr. Çeþitli
etkenler nedenile fazla ilerleme kaydedemeyen görüþmeler Gazze
olaylarý ve bunu takiben Ýsrail tarafýndan uygulanan ambargo, buna
karþýlýk Ýsrail’e karþý giriþilen füze saldýrýlarý ve þiddet olaylarý bazý gerçeklerin daha açýk þekilde ortaya dökülmesine imkân vermiþtir.
283
Türkiye-Ortadoðu Ýliþkileri
Ýsrail, ambargonun Gazze’den yapýlan roket atýþlarýný durduramadýðýný, uluslararasý hukuka aykýrý þekilde ambargolarla sivil halký her türlü
insani yardýmdan yoksun býrakacak cezalandýrmanýn Gazze halkýný yýldýramadýðý gibi Hamas etrafýnda kenetlenmesine yol açtýðýný, Gazze’yi
tam iþgal altýna almanýn büyük yeni sorunlarý beraberinde getireceðini,
baþta eski ABD Baþkaný Carter olmak üzere birçok kiþinin vurguladýðý
gibi Hamas realitesinin kabul edilmesini gerektiðini gördü. Hamas’ýn
ise, ambargonun yol açtýðý aðýr sefaleti, Ýsrail’in füze saldýrýlarýna raðmen geri adým atmadýðýný, Ýsrail ile ateþkese varýlmasý ve sýnýr kapýsýnýn
yeniden açýlmasýnýn Gazze Þeridinde hayatý normale döndüreceðine
kanaat getirerek hem Mýsýr’la iliþkilerini düzeltme ve Fatah karþýsýnda
elini kuvvetlendirme ve ileri de Hamas’ýn uluslararasýnda tanýnmasýný
kolaylaþtýracaðý ve ateþkesin muhtemel bir esir deðiþimi imkânýný yaratabileceði ümidi ile Mýsýr’ýn önerisini kabul ettiði tahmin olunmaktadýr.
Nitekim Hizbullah’ýn Ýsrail ile bir yýldýr büyük bir gizlilik içinde yürüttüðü görüþmelerin iki tarafýn esirlerini deðiþtirme kararý ile sonuçlandýðý Temmuz ayý baþýnda açýklanmýþtýr. Hizbullah’ýn bu düzenlemeyle
aralarýnda biri 20 yýldýr Ýsrail’de hapis yatan beþ militan ile yüzlerce naaþý geri almasýnýn Hizbullah’ýn Lübnan’da ve bölgede prestijini daha da
arttýrdýðý Lübnan’da yapýlan gösterilerden açýkça görülmektedir.
Tamamen Mýsýr’ýn giriþimi ile gerçekleþen Ateþkes’in devamý, büyük ölçüde Hamas’ýn diðer radikal örgütleri kontrolüne baðlý olmaktadýr. Ýki yýl önce de 2006 Kasým’ýnda yapýlan ateþ kesin, Batý Yaka’da birkaç Filistinlinin öldürülmesi üzerine sona erdiði toplam 5 ay kadar sürdüðü hatýrlanacaktýr.
SONUÇ
Orta Doðu’da genel olarak bir yumuþamaya doðru gidildiðini, saikleri ve aracýlarý kim olursa olsun genel tabloya bakýldýðýnda Suriye ile
Ýsrail arasýnda dolaylý görüþmelere baþlanmasýný, Ýsrail’in Hamas’la
ateþkese yönelmesini, Hizbullah ile esir deðiþimine giriþmesini, Lübnan’da Hükümet buhranýn sona erdirilmesini, ABD’nin Ýran’a karþý
taktik mülahazalarla dahi olsa yaklaþýmýnda ayarlama yapmasýný,
284
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
Ýran’ýn buna olumlu tepkisini, Irak’ta Sünni bloðun Hükümete geri
dönmesini olumlu ve ileriye dönük ümit verici geliþmeler olarak nitelemek uygun olur.
Türkiye Cumhuriyet’i kuruluþundan bu yana sürdüre geldiði akýlcý,
gerçekçi ve hiçbir ayrým yapmadan bölgenin bütün ülkeleri ile kalýcý
barýþ ve istikrarý saðlamak üzere, dostane ve içerikli iliþkiler geliþtirmeði
amaçlayan dýþ politikasý ile kendisi yönünden tehdit oluþturabilecek
bütün kriz ve çatýþmalarýn dýþýnda kalmayý baþararak bölgenin güvenilir
ve saygýn ülkesi durumunu koruya gelmiþtir. Son zamanlarda, Türkiye’nin Orta Doðu’daki kriz ve istikrarsýzlýk ortamýný, bir barýþ ve iþbirliði alanýna dönüþtürmek ve silahlý çatýþmalara son vermek için, çok taraflý oldukça faal bir politika izlediði ve bunda da küçümsenemeyecek
baþarýlar elde ettiði görülmektedir. Ayný þekilde, bölge yönünden çok
önemli olan Ýran’ý da takip ettiði nükleer program konusunda diyalog
ve iþbirliði sürecine çekmek için de bir süredir sessizce taraflar nezdinde giriþimlerde bulunduðu anlaþýlmaktadýr. Bütün bu giriþimlerin Türkiye’nin bölgede aðýrlýk ve itibarýný arttýrdýðý açýktýr.
Tabloyu tamamlamak için kýsaca su sorununa da deðinmek gerekir.
Dünya nüfusunun artýþý, iklim deðiþikliði, hýzlý þehirleþme ve sanayileþmenin yol açtýðý su sorununun önümüzdeki dönemde Orta Doðu’da
daha kritik bir aþamaya ulaþarak bölgenin temel sorunlarýndan biri haline dönüþmesi muhakkaktýr. Bu baðlamda, Türkiye’nin komþularý Suriye ve Irak’la iliþkilerinde zaman zaman gerginliklere neden olmuþ bulunan Fýrat ve Dicle sularý konusunun da aðýrlýklý olarak gündeme gelmesi söz konusu olacaktýr. Bu konuda gerekli hazýrlýklarýn yetkili makamlarýmýzca yapýldýðýnda þüphe olmamakla birlikte, uluslararasýnda
oluþturulmasýna çalýþýlan “Su Hukuku” çalýþmalarýnýn dikkatle yakýndan takibi gerekmektedir.
285
286
BALKANLARDA SÝYASÝ
ÝSTÝKRAR VE GELECEÐÝ
Prof.Dr. Hasret ÇOMAK
Doç.Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER
287
BALKANLARDA SÝYASÝ ÝSTÝKRAR VE GELECEÐÝ
Prof.Dr Hasret ÇOMAK
Doç.Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER
Balkan Yarýmadasý kültürel, siyasal ve ekonomik bakýmdan dünyanýn en karýþýk bölgesidir. Tarih boyunca Balkanlar Doðu ile Batýnýn, Ýslam ile Hýristiyanlýðýn, Katoliklikle Ortodoksluðun birbiriyle buluþtuðu,
birbirinden ayrýldýðý bir tampon bölge olmuþtur. Balkanlarda herhangi
bir konuda genelleme yapmak son derece güçtür. Bir bütün olarak ve
çoðu kez bölge devletleri bakýmýndan da Balkanlar mozaik görünümü
taþýmaktadýr. Bu çalýþmanýn amacý 2008 Sonbaharý itibariyle Balkanlarýn genel bir deðerlendirmesini yapmak ve öncelikli konularda dikkatleri çekmektir. Bu çerçevede öncelikle Soðuk Savaþ sonrasý geliþmeler
üzerinde durulacak, ardýndan fiili durum incelenerek ve bölgenin geleceðine iliþkin senaryolar ele alýnacaktýr.
Soðuk Savaþýn sona ermesinden Balkanlar doðrudan etkilenmiþtir.
Bölgede II. Dünya Savaþý sonunda tesis edilen ve büyük ölçüde Yalta
müzakerelerinin eseri olan statüko, 1990’lý yýllarda deðiþmiþtir. Bu deðiþiklik özellikle Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ve Arnavutluk gibi
ülkelerde belirgin bir þekilde ortaya çýkmýþtýr. Buna karþýlýk ayný zamanda bir Balkan ülkesi olan Türkiye ile 1981 yýlýndan beri Avrupa Birliði üyesi olan Yunanistan diðer ülkeler ölçeðinde etkilenmemiþlerdir.
Soðuk savaþýn sona ermesi, en baþta Varþova Paktý’nýn laðvedilmesi
neticesini doðurmuþ; Bulgaristan ve Romanya üzerindeki SSCB tahakkümü ortadan kalmýþtýr. 1990’lý yýllarda anýlan ülkeler hýzlý biçimde eski
rejimin etkilerinden kurtulma ve yeni koþullara uyum saðlama çabasý
içerisine girmiþlerdir. Bu çerçeve içerisinde temel hedef Batý ile bütünleþme olarak tespit edilmiþ, Bulgaristan ve Romanya, bir yandan Avrupa Birliði, öte yandan NATO ile yakýndan ilgilenmeye baþlamýþlardýr.
Avrupa Birliði ile anýlan ülkeler arasýnda ticari ve ekonomik iþbirliði anlaþmalarýyla baþlayan iþbirliði, bir süre sonra tam üyelik için altyapý hazýrlama amacýný taþýyan Avrupa Anlaþmalarý ile devam etmiþtir. Uzun
288
ve zahmetli geçen bir sürecin ardýndan Bulgaristan ve Romanya, 1
Ocak 2007’de tam üye olarak Avrupa Birliði’ne katýlmýþlardýr. Anýlan
ülkeler ayný zamanda 2004 yýlýnda NATO’ya üye olmuþlardýr.
1990’lý yýllarda Balkan yarýmadasýnda tüm dünyanýn dikkatini üzerinde toplayan ülkeler Yugoslavya ve Arnavutluk olmuþtur. II. Dünya
Savaþýndan sonra Enver Hoca liderliðinde kendine özgü komünist uygulamalar ile diðerlerinden farklýlaþan Arnavutluk rejimi varlýðýný 1992
yýlýna kadar sürdürmüþtür. Her ne kadar 1985 yýlýnda Enver Hoca’nýn
yerini Ramiz Alia almýþ ise de, rejimin totaliter / baskýcý yapýsýnda ve dýþa kapalý tutuculuðunda bir deðiþim gözlenmemiþtir. Arnavutluk’ta deðiþim biraz da dünya koþullarýnýn zorlamasý sonucu gerçekleþmiþ, ilk
çok partili seçimler 1992 yýlýnda yapýlmýþtýr.
YUGOSLAVYA’DA ULUS SORUNU VE DAÐILMA SÜRECÝ
Ancak dünyanýn dikkatinin Balkanlar üzerine yönelmesi esas itibariyle Yugoslavya sorunundan kaynaklanmýþtýr. Yugoslavya, Soðuk Savaþ sonrasý dünyada siyasal varlýðýný yeni koþullara uyarlayamamýþtýr.
Yapay bir devlet olan Yugoslavya’nýn yaþadýðý sorunlar aslýnda bu ülke
tarihinde yaþanan geliþmelerden ayrý olarak ele alýnamaz. 1918 yýlýnda
Sýrp-Hýrvat-Sloven Krallýðý olarak kurulan devletin 1941’e kadar devam eden ilk döneminde, siyasal rejim temelde, Sýrp egemenliðine dayanmýþ ve bunun bir doðal sonucu olarak da diðer uluslar ve azýnlýklar
baský altýnda tutulmuþlardýr.
Ýkinci Dünya Savaþýndan sonra Tito’nun önderliðinde kurulan Ýkinci Yugoslavya birçok bakýmdan iki savaþ arasý dönemden farklýdýr. Tito,
“özyönetim” ve “pazar sosyalizmi” adý altýnda SSCB ve Çin uygulamalarýndan farklý, kýsmen liberal çizgiler taþýyan sui generis bir rejimle
Yugoslavya’da siyasi ve toplumsal istikrar saðlamýþtýr.1 Yugoslavya siyasal yaþamýnýn en istikrarlý ve mutlu günleri belki de Tito’nun iþbaþýn1) Daha fazla bilgi için bakýnýz: Tanýl Bora, Yugoslavya (Milliyetçiliðin Provokasyonu), Ýletiþim Yayýnlarý,
Ýstanbul, 1991; Ýrfan Kaya Ülger, Yugoslavya Neden Parçalandý?, Seçkin Yayýnlarý, Ankara, 2003; Misha
Glenny, The Balkans (1804-1999), Granta Books, London, 1999.
289
Balkanlarda Siyasi Ýstikrar ve Geleceði
da olduðu dönem olmuþtur. Ne var ki, 1980 yýlýnda Tito’nun ölümünün
ardýndan “Yugoslav Uyumu”nu sürdürme imkâný ortadan kalkmýþtýr.
Kendisi de bir Hýrvat olan Tito, Hýrvat milliyetçiliði dâhil, Yugoslavya
halklarý arasýnda sýk aralýklarla alevlenen mikro milliyetçi akýmlarla
mücadele etmiþtir. Tito’nun Yugoslavya’yý oluþturan federe Cumhuriyetler arasýnda nüfus bileþimlerini dikkate almadan eþitlikçi uygulamalar ortaya koymasý, azýnlýklarýn haklarýna saygý göstermesi, milliyetçilikle mücadele etmesi gibi uygulamalarý kendisinden sonra sürdürülememiþtir. Aslýnda Yugoslavya’nýn çýkmazý federalizm, sosyalizm ve ademi merkeziyetçiliði tek parti yönetimiyle sürdürme çabasýndan kaynaklanmýþtýr. 1965 yýlýnda yapýlan reformlar ülkenin bölgesel bazda birbirinden ayrýlma sürecini hýzlandýrmýþtýr. Özellikle, Federe Cumhuriyetlere ekonomi alanýnda kendi baþlarýna hareket etme özgürlüðünün tanýnmasý, Cumhuriyetlerde milliyetçi akýmlarý güçlendirmiþtir.2
Bir yanda milliyetçiliðin alevlenmesi, öte yanda Yugoslavya’da yaþayan her ulusun ve bu arada azýnlýklarýn kendilerine avantaj saðlayan talepler ileri sürmeleri, Tito sonrasýnda Devlet Baþkanlýðýnýn dönüþümlü
hale gelmesi, Kosova Arnavutlarýnýn 1960’lý yýllarýn sonundan baþlayarak giderek artan ölçüde kurucu cumhuriyet statüsü elde etmek amacýyla baþlattýðý gösteriler, Tito’nun ölümünden sonra ülkeyi parçalanmanýn eþiðine getirmiþtir. Bu süreçte çok önemli bir dönüm noktasý
1996 yýlýnda Slobodon Miloseviç’in Sýrbistan Komünist Partisi liderliðini ele geçirmesi olmuþtur. Aslýnda Marksist olan Miloseviç, Sýrbistan
yönetimini ele geçirdikten sonra ülkede güçlü olan Sýrp milliyetçiliðinin
potansiyelini hissetmiþ ve iktidarýný güçlendirmek için neticede ülkeyi
kaçýnýlmaz biçimde yýkýma götürecek milliyetçilik bayraðýna sarýlmýþtýr.
Kosova Arnavutlarýnýn Tito zamanýndan beri tekrarladýklarý, artýk
rutin hale gelen ve “vakay-ý adiye”den sayýlan Cumhuriyet statüsü
amacýyla düzenledikleri gösterilere Sýrplar, 1990’lý yýllarýn ikinci yarýsýnda Miloseviç’in yönlendirmesiyle tepki göstermiþlerdir. Kosova Sýrpla-
2) Gregory O. Hall, "Ethnic Conflict, Econonimc and Fall of Yugoslavia", Mediterranian Quarterly, Summer
1994, s. 132 (123-141)
290
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK - Doç. Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER
rýyla dayanýþma adý altýnda ülkenin her tarafýnda Sýrbistan yönetiminin
desteði ile gösteriler tertiplenmiþ ve bu durum bir yanda Sýrp milliyetçiliðini alevlendirirken, öte yandan bundan endiþe duyan Sloven, Hýrvat,
Boþnak ve Makedonlarda yeni arayýþlara neden olmuþtur.
Ýkinci Dünya Savaþý yýllarýnda ve öncesinde yaþanan geliþmeleri
belleklerinde tutan diðer uluslar Sýrp dominasyonundan endiþe etmiþlerdir. Hýrvatlar ve Slovenler, Sýrplarýn ülke genelinde hükümranlýk kuracaðý endiþesiyle ayrýlýkçýlýða yönelirken, Makedonlar ve Boþnaklar
adem-i merkeziyetçi yeni bir yapýlanma teklifini ortaya atmýþlardýr. Soruna çözüm bulmak amacýyla 1990 Ocak ayýnda Yugoslavya Komünist
Partisi’nin 14. Olaðanüstü Kongresi toplandý. Kongrede, merkeziyetçi
yönetim yanlýsý Sýrbistan ile diðer Cumhuriyetler arasýndaki görüþ ayrýlýklarý giderilemediði için Kongre hiçbir karar almadan daðýlmýþtýr.3
Kuþkusuz Yugoslavya’nýn daðýlmasýnda birden çok faktör rol oynamýþtýr. Ancak daðýlmayý esas tetikleyen Sýrp milliyetçiliði olmuþtur. Miloseviç önderliðindeki Sýrbistan Komünist Partisi yönetiminin Sýrp milliyetçileri ile ittifak etmesi ülke genelinde gerilim ve endiþe yaratmýþtýr.
Özellikle Sýrbistan yönetiminin 1989 yýlýnda tek yanlý bir kararla, Federal Baþkanlýk Konseyinin onayýný almadan kendisine baðlý Voyvodina
ve Kosova özerk bölgelerinin statüsünü ortadan kaldýrmasý, federasyonun sonunu getirecek geliþmelere kapý aralamýþtýr. Federal yasalara
aykýrý olan bu olaydan çok kýsa bir süre sonra ilkin Slovenya’da, ardýndan Hýrvatistan’da yine federal yasalara aykýrýlýk teþkil eden bir geliþme
meydana gelmiþ, çok sayýda milliyetçi parti kurulmuþtur.
Yugoslavya anayasasýna göre ülkede komünist partiden baþka siyasal
örgütlenme yasaktý. Yugoslavya Komünist Partisi’nin “iktidar tekeli ve
öncü rolü” anayasanýn ve siyasal sistemin temelini oluþturuyordu. Sýrbistan yönetiminin ihlali ile baþlayan süreç, Federal Cumhuriyetlerin çýkarlarýnýn Federasyondan önde geldiði bir dönemin kapýsýný aralamýþtýr. Ký-
3) Vasil Tuporkovsky, "The Dissolution of Yugoslavia: An Inseder's View", Mediterranian Quarterly, Vol:4,
No:2, Spring 1993, s. 19-21.
291
Balkanlarda Siyasi Ýstikrar ve Geleceði
sa sürede tüm Cumhuriyetlerde milliyetçi temelde siyasal partiler kurulmuþtur. Sýrbistan’da ise bir yandan Sýrp milliyetçilerinin denetimi altýnda
olan Sýrbistan Komünist Partisi adýný Sosyalist Parti olarak deðiþtirirken,
öte yandan daha aþýrý çizgide milliyetçi partiler kurulmuþtur.
1990 yýlý içerisinde her Federe Cumhuriyette farklý bir tarihte yapýlan seçimlerin galibi yeni kurulan milliyetçi partiler olmuþtur. Ardýndan federal parlamentolarýn egemenlik kararlarý birbirini takip etmiþtir.
1991 Temmuz ayý ortasýnda Hýrvatistan ve Slovenya tek yanlý olarak
baðýmsýzlýk ilan etmiþtir. Bu karara tepki duyan Sýrbistan, Federal Ordu
desteði ile Hýrvatistan’a savaþ açmýþtýr. 1992 Ocak ayýna kadar süren
çatýþmalarda Vukovar, Dobrovnik gibi tarihi kentler yerle bir olmuþtur.
Ateþkes kararý anýlan Cumhuriyetlerin baðýmsýzlýk ilanlarýndan geri
adým atmalarý sonucunu doðurmamýþtýr. Aralýk ayýnda Almanya’nýn
tek yanlý olarak tanýdýðý baðýmsýzlýk kararýný bir süre sonra diðer ülkeler
de kabul etmiþtir. 1991 Kasým ayýnda Makedonya ve 1992 Mart ayýnda
ise Bosna Hersek baðýmsýzlýk ilan etmiþtir.
Bosna Hersek’in baðýmsýzlýk ilanýnýn hemen ardýndan yerel Sýrp
güçlerin Sýrbistan’ýn kýþkýrtmasýyla baþlayan saldýrýlar 3,5 yýl sürecek
olan Bosna savaþýný baþlatmýþtýr. Yüz binlerce kayba neden olan savaþ,
ABD’nin devreye girmesiyle sona ermiþtir. Savaþan taraflarýn temsilcilerinin katýlýmýyla yapýlan müzakerelerin sonunda 1995 Kasým ayýnda
Dayton antlaþmasý imzalanmýþtýr. Antlaþmaya göre, Bosna Hersek topraklarýnýn % 49’u Sýrplara, % 51’i Boþnak-Hýrvat Federasyonuna býrakýlmýþtýr. Antlaþma ile tesis edilen statükonun korunmasý için ülkeye 60
bin kiþilik barýþ gücü yerleþtirilmiþtir.4
1995 sonuna gelindiðinde eski Yugoslavya topraklarý 5 ayrý parçaya
ayrýlmýþ oluyordu. Yugoslavya’yý oluþturan Federe Cumhuriyetlerden
Karadað ile Sýrbistan’ýn Yeni Yugoslavya adýyla kurduklarý devlet de
daðýlma sürecinin dýþýnda kalamamýþtýr. Önce devletin örgütlenme ya-
4) Dayton antlaþmasý metni için bakýnýz:
http://www.yale.edu/lawweb/avalon/intdip/bosnia/day04.htm/
292
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK - Doç. Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER
pýsý Sýrbistan-Karadað Federasyonu olarak deðiþtirilmiþ, kýsa bir süre
sonra da Karadað Cumhuriyetinde yapýlan referandumun sonucunda
2006 yýlý yazýnda baðýmsýzlýk ilan edilmiþtir.5
KOSOVA’NIN BAÐIMSIZLIK ÝLANI VE SONRASI
Eski Yugoslavya’nýn parçalanma sürecinde son halka 17 Þubat
2008’de Kosova’nýn baðýmsýzlýk ilaný ile gerçekleþmiþtir. Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin muhalefetine raðmen Kosova’nýn baðýmsýzlýk kararý, Türkiye, ABD ve AB’nin 27 ülkesinden Ýspanya, Yunanistan, Kýbrýs Rum Kesimi, Romanya ve Slovakya dýþýnda kalan devletler tarafýndan tanýnmýþ, tanýyan ülkelerin sayýsý 41’e ulaþmýþtýr. Kosova’nýn Sýrbistan’ýn ayrýlmaz bir parçasý olduðu iddiasýný biteviye tekrarlayan Belgrad yönetimi, ABD baþta olmak üzere bazý ülkelerle
diplomatik iliþkilerini askýya almýþtýr.
Kosova’nýn baðýmsýzlýk kazanmasý ile birlikte Martti Ahtisari planý
ile öngörülen statünün uygulamasý gündeme gelmiþtir. Buna göre, Kosova bir baþka ülke veya bir devletin içindeki bölgeye intikal etmeyecekti. Kosova’da yaþayan Sýrplar ve diðer azýnlýklarýn haklarýna saygý
gösterilecekti. Bu çerçevede Kosova’nýn kuzeyinde Sýrp nüfusun yoðun
yaþadýðý 6 yerleþim biriminde belediyelerin yerel yetkileri güçlendirildi,
polis ve adli konularda yerel güçlere ayrýcalýklar verilmiþtir. Buna raðmen, Sýrplar Mitroviça’da Birleþmiþ Milletler, Avrupa Birliði güçlerine
ve hükümet binalarýna ve personeline karþý saldýrýda bulunmuþlardýr.
Kosova’nýn baðýmsýzlýðýnýn bölge için yeni gerilimlere neden olmuþtur. Bosna Hersek Federasyonunun bir parçasý olan Bosnalý Sýrplarýn da benzer bir yöntem uygulamasýndan endiþe edilmektedir. Bosnalý Sýrplar, konjonktürün uygun olduðunu düþündükleri anda self determinasyon hakkýný ileri sürerek Sýrbistan’a katýlma yönünde harekete
geçebileceklerdir. Kosova’nýn baðýmsýzlýðý ayný zamanda Makedonya’da da kaygý yaratmýþtýr. Makedonya’da nüfusun dörtte birini Arna-
5) http://www.iht.com/articles/2006/06/04/news/balk.php
293
Balkanlarda Siyasi Ýstikrar ve Geleceði
vutlar oluþturmaktadýr. Arnavutluk ve Kosova’ya mücavir bölgelerde
yaþayan Makedonya Arnavutlarýnýn da ileride diðerleriyle birlikte hareket edeceðinden endiþe edilmektedir.6
BALKAN DEVLETLERÝNÝN RÜYASI AB ÜYELÝÐÝ
Yukarýda da belirtildiði üzere Bulgaristan ve Romanya, 1 Ocak 2007
itibariyle Avrupa Birliði’ne tam üye olarak katýlmýþlardýr. Diðer bir Balkan ülkesi olan Yunanistan, 1981 yýlýndan beri AB üyesidir. 3 Ekim
2005’de Türkiye ve Hýrvatistan, Avrupa Birliði ile tam üyelik müzakerelerine baþlamýþlardýr. Avrupa Birliði tarafýndan aday ülke ilan edilen
Makedonya’nýn yakýn bir zamanda masaya oturmasý beklenmektedir.
Kosova, Bosna Hersek ve Arnavutluk gibi geriye kalan ülkelerin hedefi
Avrupa Birliði’ne katýlmaktýr. Anýlan ülkeler içinde bulunduðumuz dönemde yaþadýklarý ekonomik ve siyasi sýkýntýlar nedeniyle tam üyelik
için öngörülen kriterlerin uzaðýndadýrlar.
Öte yandan Avrupa Birliði ile yakýnlaþma eðilimi Sýrbistan ve Karadað için dahi Balkan bunalýmýndan çýkýþ yolu olarak gözükmektedir.
Temmuz 2008’de Bosnalý Sýrplarýn savaþa suçlusu siyasi lideri olan Radovan Karadziç’in Belgrad’da yakalanmasý ve Lahey’de bulunan BM
Eski Yugoslavya Savaþ Suçlarý Mahkemesine sevk edilmesini, Belgrad
yönetiminin gelecek tasarýmýndan ayrý deðerlendirmek güçtür. Bu olayýn da somut biçimde ortaya koyduðu gibi Sýrbistan yönetimi Avrupa
Birliði ile yakýnlaþmanýn altyapýsýný hazýrlamakla meþguldür.
Bölge ülkelerinin Avrupa Birliði’ne katýlma yönündeki çabalarý
Brüksel tarafýndan da desteklenmektedir. 2007-2011 yýllarý arasýnda
Balkan ülkelerinin AB standartlarý hedefine yönelmesi çalýþmalarýna
destek için 3,5 milyar Euro kaynak ayrýlmýþtýr.7 Brüksel çevreleri Balkanlarýn Avrupa Birliði’ne katýlmasýný baþka faktörlerin yanýnda siyasi
6) Daha fazla bilgi için bakýnýz. CRS Report RL31053, Kosovo and U.S. Policy: Background and
Current Issues, by Julie Kim and Steven Woehrel
7) http://europa.eu/rapid/presReleasesAction.do?reference:MEMO/08/144&format:HTML&aged:0&uage:
EN&guiLanguage:en/
294
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK - Doç. Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER
bakýmdan önem taþýdýðý görüþündedirler. Zira Balkan Yarýmadasýnýn
Avrupa Birliði’ne dahil olmasý, II. Dünya Savaþý’nýn hemen sonunda
ortaya çýkan bölünmüþlüðü tamamen ortadan kaldýracak bir siyasal hareket olarak algýlanmaktadýr.
Ayný zamanda bir Balkan ülkesi olan Slovenya, 1 Mayýs 2004 tarihinde tam üye olarak Avrupa Birliði’ne katýlmýþtýr. Türkiye ile eþ zamanlý olarak katýlým müzakerelerine baþlayan Hýrvatistan’ýn ise 2010
yýlýnda tam üye olmasý beklenmektedir. Bununla birlikte aday ilan edilen Makedonya ile ne zaman masaya oturulacaðý belirsizliði korumaktadýr. Zira bu ülkenin tam üyelik müzakerelerine baþlamasýna Yunanistan isim sorunu nedeniyle karþý çýkmaktadýr. Nitekim bu ülkenin BM
üyeliði de ancak “Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti” adýyla
mümkün olmuþtu. Yunanistan, Makedonya adýný taþýyan eyaleti bulunduðunu öne sürerek bu ülkenin uluslararasý iliþkilerini engellemektedir. Resmi Yunan yayýn organlarýnda Makedonya yerine “Üsküp
Cumhuriyeti” ismi kullanýlmaktadýr.
Makedonya-Yunanistan ihtilafýnýn arka planý incelendiðinde Yunanistan’ýn bu ülke aleyhindeki faaliyetlerinin gerisinde tarihsel Makedonya topraklarýnýn bir bölümünü iþgal etmiþ olduðu gerçeði bulunmaktadýr. Zira bugünkü Makedonya Cumhuriyeti tarihsel Makedonya’nýn sadece “Pirin Makedonyasý” olarak anýlan bölümüdür. “Ege
Makedonyasý” Yunanistan, “Vardar Makedonyasý” ise Bulgaristan tarafýndan Balkan Savaþlarý esnasýnda iþgal edilmiþtir. Sorunu daha da çetrefil hale getiren husus Sýrplarýn bugünkü Makedonya Cumhuriyeti
topraklarýný “Güney Sýrbistan” olarak tanýmlamalarýdýr. Bir baþka sorun
Makedonya topraklarýnýn dörtte birini oluþturan Arnavut nüfustur.
Makedonya Arnavutlarý, Arnavutluk ve Kosova’ya mücavir bölgelerde
yaþamaktadýr. Makedonya yönetimi günün birinde Büyük Arnavutluk
kurulmasý kaygýsý taþýmaktadýr.
Günümüzde Makedonya, týpký Bosna Hersek Cumhuriyeti gibi Balkanlarýn minyatür bir örneðini oluþturmaktadýr. Makedonya’da bir
yandan Makedonya milliyetçiliði tarihsel Makedonya projesini günde295
Balkanlarda Siyasi Ýstikrar ve Geleceði
me getirerek Bulgaristan ve Yunanistan üzerinde hak iddia ederken,
öte yandan diðerlerinin Makedonya topraklarý üzerinde emelleri vardýr.
Mevcut haliyle Makedonya, irredentizmin hem nesnesi, hem öznesi
konumundadýr. Her ne kadar 2001 yýlýnda Makedonya ile Arnavutluk
arasýnda imzalanan Ohrid Anlaþmasýyla iki taraf arasýnda yakýnlaþma
saðlanmýþ ise de güven tam olarak tesis edilememiþtir. Anlaþmayla
Makedonya’nýn demokratik ve çoðulcu kimliðine vurgu yapýlmýþ ve ülkede Arnavutlarýn ve diðerlerinin temel hak ve özgürlükleri bakýmýndan beynelmilel standartlara sahip olduklarý teyit edilmiþtir.
SIRBÝSTAN’IN ÇIKIÞ YOLU
Balkanlarýn uluslararasý toplum ile bütünleþmede en geride kalan
ülkesi halen tahakkümcü milliyetçiliðin etkisinden kurtulamamýþ olan
Sýrbistan’dýr. 2005 yýlýnda Belgrad ile AB arasýnda Ýstikrar ve Ýþbirliði
Paktý imzalama çabalarý neticesiz kalmýþtýr. Bunda Kosova’nýn statüsü
konusundaki görüþ ayrýlýklarýnýn rol oynadýðý kuþkusuzdur. Kosova’nýn
baðýmsýzlýk kararý ve ardýndan Radovan Karadziç’in yakalanmasý ile ortaya çýkan koþullar taraflarý birbirine yakýnlaþtýrmýþtýr. Öte yandan normalleþme iþaretleri Sýrbistan ekonomisinde de hissedilmektedir. Büyük
ölçüde Bosna Hersek ve Kosova savaþlarýndan kaynaklanan ekonomik
istikrarsýzlýk kontrol altýna alýnmýþtýr. 2008 itibariyle ülkede enflasyon
%20 düzeyindedir.
Sýrbistan ile AB arasýnda en önemli anlaþmazlýk konusu hiç kuþku
yok ki, Kosova’nýn statüsü olmuþtur. 17 Þubat 2008’de Kosova’nýn baðýmsýzlýk ilan etmesinin hemen ardýndan 27 AB ülkesinin 22’si tarafýndan kararýn tanýnmasý iliþkilerde duraklamaya neden olmuþtur. Bununla birlikte Sýrbistan yönetimi, Kosova’yý kabullenme eðilimine girmiþtir.
2006 yýlýnda baðýmsýzlýk ilan eden Karadað Cumhuriyeti, çok kýsa
bir süre sonra Ekim 2007’de AB ile Ýstikrar ve Ýþbirliði Anlaþmasý imzalamýþtýr. Böylece, tarih boyunca Sýrplarla birlikte hareket eden ve ayrý
bir kimlik geliþtirmeyen Karadaðlýlar da, pragmatist bir yaklaþýmla geleceklerini tam üyelik hedefine endekslemiþlerdir.
296
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK - Doç. Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER
Balkanlarýn en yoksul ülkesi olan Arnavutluk bakýmýndan da AB
üyeliði tek çýkýþ yolu olarak gözükmektedir. Geçiþ dönemi sorunlarýný
tüm alanlarda yaþayan Arnavutluk’ta en kronik problem yolsuzluklardýr. Hükümet, hem Avrupa Birliðine hem de NATO’ya katýlma istediðini net bir biçimde ortaya koymuþtur.
1995 yýlýndan beri silahlarýn gölgesinde barýþýn devam ettiði Bosna
Hersek’te toprak bütünlüðü endiþesi sona ermemiþtir. Bosnalý Sýrplarýn
Bosna Hersek Cumhuriyeti’nden ayrýlýp Sýrbistan’a katýlma niyeti taþýdýklarý hiç kimse bakýmýndan sýr deðildir. Sýrplar, barýþ gücü misyonu
ile sürdürülen statükoyu fýrsat bulduklarý en kýsa zamanda istedikleri
yönde deðiþtirmek istemektedirler. Kosova’nýn baðýmsýzlýk ilan etmesi,
Bosnalý Sýrplarýn bu yöndeki taleplerinin belirgin biçimde ortaya çýkmasýna neden olmuþtur.
Netice olarak Balkanlarýn fiili durumu ve geleceði konusunda vurgulanmasý gereken husus þudur. Soðuk savaþ sonrasýnda siyasi istikrarsýzlýk yaþayan Balkanlarda 1995 yýlýnda imzalanan Dayton antlaþmasý
ile tesis edilen barýþ pamuk ipliðine baðlý olmaktan kurtulamamýþtýr.
Bölgede siyasi istikrar günümüzde ancak silahlarýn gölgesinde sürdürülmektedir. Bununla birlikte “soft power” olarak Avrupa Birliði’nin
bölgenin geleceðinin þekillenmesinde önemli olduðu kuþkusuzdur.
Halen Balkan ülkelerinden Yunanistan, Slovenya, Bulgaristan ve
Romanya Avrupa Birliði’ne tam üyedir. Hýrvatistan ve Türkiye ile müzakereler devam etmektedir. Makedonya ile uygun koþullar oluþmasý
halinde müzakerelere baþlanacaðý teyit edilmiþtir. Bakiye kalan ülkelerden Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova ve Sýrbistan da açýk veya zýmni
olarak gelecek hedeflerini Avrupa Birliði’ne katýlma olarak belirlemiþlerdir. Balkanlarda 1990’lý yýllara damga vuran mikro milliyetçilik ve etnik çatýþmalarýn aþýlmasý ve siyasi istikrarýn kalýcý olarak tesis edilmesinin yolu Avrupa Birliði tam üyeliðinden geçmektedir.
297
Balkanlarda Siyasi Ýstikrar ve Geleceði
SONUÇ
Son olarak tüm bu aþamalarda Türkiye’nin rolü üzerinde durmak
gerekirse, Balkanlarda kalýcý istikrarýn saðlanmasý ve iþbirliði ortamýnýn
güçlendirilmesi yönünde Türkiye, Güneydoðu Avrupa Ülkeleri Ýþbirliði
Süreci baþta olmak üzere, bölgesel oluþumlarda öncü rol oynamakta,
“Güney Doðu Avrupa Ýstikrar Paktý” gibi bölgeye yönelik uluslararasý
giriþimlerde yapýcý katkýda bulunmaktadýr. Türkiye’nin önerisi hayata
geçirilen “Güney Doðu Avrupa Çok Uluslu Barýþ Gücü” bu çerçevede
en somut örneði oluþturmaktadýr.
Türkiye’nin temel dýþ politikasý çaðdaþ uygarlýðý temsil eden Batýya
dönüktür. Avrupa ile bütünlüðünü ve baðýný saðlayan Balkanlarda barýþ
ve istikrarýn sürdürülebilir bir statüde geliþtirilmesi bölge ülkeleri kadar,
Türkiye’nin milli çýkarlarýna uygun düþmektedir. Balkanlarda sürekli
bir barýþ saðlanmasý bölge ülkelerinin ortak bir dýþ politika hedefi bulunmasý ve yaþama geçirilmesi ile mümkün olabilecektir.
Balkanlarda kalýcý istikrarýn tesis edilmesi üye olmayan ülkelerin
Avrupa Birliði’ne üye olmalarý ile ivme kazanabilecektir. Avrupa bütünleþmesi ve bunun getireceði siyasal, sosyal ve ekonomik reformlar konusunda bölge ülkelerinin giriþimleri çok önem taþýmaktadýr.
Türkiye, Balkanlarda kalýcý bir istikrara çok önem vermiþ ve
her aþamada desteklemiþtir. Avrupa ile Anadolu’yu birleþtiren
evrensel deðerlerin insanlýða gelecekte çok daha zengin kazanýmlar saðlayacaðý bilinmektedir. Bu ortak deðerler, ortak hedefler, ortak kazanýmlar Avrupa Birliði içinde birlikte yaþama ve
paylaþmayý güçlendirecek ve sonsuzlaþtýracaktýr.
2010’lu yýllarda Balkan ülkeleri, bölgede sürdürülebilir güven, huzur, istikrar, refah ve çok taraflý iþbirliði saðlanmasý yönünde bütün imkanlarý deðerlendirmeli ve yaþama geçirebilmelidir. Bu yaklaþým, ülkemizin, bölge ülkelerinin, AB’nin ve en baþta uluslararasý toplumun çýkarlarýna hizmet edecek, uluslararasý barýþ ve güvenliðine çok katký
saðlayabilecek ve dünya barýþý için önemli kazaným olabilecektir.
298
ULUSLARARASI
POLÝTÝKALAR EKSENÝNDE
KAFKASYA
Dr. Fatih ÖZBAY
299
ULUSLARARASI POLÝTÝKALAR
EKSENÝNDE KAFKASYA
Dr. Fatih ÖZBAY
Stratejik açýdan dünyanýn en önemli bölgelerinden olan Kafkasya
coðrafik olarak batýda Azak Denizi’nin güneydoðusunu oluþturan Taman Yarýmadasý’ndan doðuda Hazar Denizi’nin batýsýnda bulunan Apþeron Yarýmadasý’na; kuzeyde Don ve Kuma ýrmaklarý aðzý bölgesinden güneyde Aras Irmaðý’na ve Kars Platosu’na kadar uzanan; kuzeyde
“Büyük Kafkaslar” güneyde “Küçük Kafkaslar” daðlarýyla kaplý yaklaþýk 440.000 km2’lik bir alandýr. Don nehri Kafkasya’nýn kuzey sýnýrýný,
Aras nehri ise güney sýnýrýný oluþturur.
40. ve 46. boylamlar arasýnda yer alan Kafkas sýradaðlarý batýda Karadeniz kýyýsýndaki Novorossiysk þehrinden doðuda Hazar Denizi kýyýsýndaki Derbent þehrine kadar uzanýr. En yüksekleri 5647 metre yükseklikteki Elbruz Daðý ve 5047 metre yükseklikteki Kazbek Daðý olan
bu sýradaðlar ayný zamanda Avrupa ile Asya kýtalarý arasýnda doðal bir
sýnýr oluþtururlar. Derin vadiler, boðazlar, geçitler, yüksek yaylalar ve
yer yer uzanan ovalarla Kafkas sýradaðlarý kuzeyde ulaþým yollarý olarak
da kullanýlan Dinyeper, Don ve Volga gibi büyük nehirlerin bitim noktasýnda bulunur.
Kafkasya Doðu-Batý ve Kuzey-Güney eksenlerinde çok önemli bir
geçiþ noktasýdýr. Kuzeyde Rusya’nýn içlerinden baþlayýp güneyde Anadolu, Ortadoðu ve Afrika’ya yönelen eski ulaþým ve ticaret yollarýnýn
kesiþtiði yerdedir. Doðuda Çin’den ve uçsuz bucaksýz Orta Asya steplerinden baþlayýp batýda Avrupa ve Akdeniz’e kadar uzanan tarihi “Ýpek
Yolu” da Kafkasya üzerinden geçer. Kafkasya, kendine özgü coðrafik
yapýsýyla Asya, Avrupa ve Ortadoðu üzerinden Karadeniz, Akdeniz,
Hazar Denizi, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu gibi önemli denizlere
giden yollarýn kavþaðýnda bulunur.
300
Bölgenin oldukça daðlýk olan yapýsý ekonomisine, ulaþýmýna, siyasi
ve kültürel yapýsýna doðrudan etki etmektedir. Kafkasya bölgesinin en
önemli özelliði birçok farklý etnik grubu içerisinde barýndýrmasýdýr.
Daðlýk yapýsý etnik gruplarýn belirli noktalarda yoðunlaþmasýna sebep
olmuþtur. Gürcüler, Azeriler, Ermeniler, Osetler, Çerkezler, Kabartaylar, Balkarlar, Abhazlar, Çeçenler, Ýnguþlar, Dargiler, Laklar, Nogaylar,
Kumuklar, Lezgiler ve Avarlar etnik Kafkas halklarýndan bazýlarýdýr.
Kafkasya içerisinde barýndýrdýðý dil çeþitliliðiyle de dünyanýn ender bölgelerinden birisidir. Dini yapý olarak da sahip olduðu çeþitlilik bölgeyi
dünyanýn diðer bölgelerinden ayýrmaktadýr.
Jeostratejik öneminden dolayý bölge tarih boyunca Hunlar, Araplar,
Bizans, Moðollar, Osmanlý, Ýran ve Rusya gibi yükselen büyük güçlerin
sürekli ilgi alanýnda olmuþtur. Büyük güçlerin tarih boyunca bölge üzerinde denetim ve nüfuz kurma mücadeleleri Kafkasya’yý etnik, kültürel
ve politik anlamda derinden etkilemiþ ve þekillendirmiþtir.
Kafkasya bölgesi “Kuzey Kafkasya” ve “Güney Kafkasya” olmak
üzere iki farklý bölgeye ayrýlmaktadýr. Kuzey Kafkasya etnik daðýlým yönünden Güney Kafkasya’ya göre daha karmaþýktýr. Kuzey Kafkasya,
Rusya Federasyonu’nun parçasý olan Adýgey, Daðýstan, Kabardino-Balkar, Karaçayevo-Çerkez, Kuzey Osetya, Ýnguþetya ve Çeçenistan gibi
cumhuriyetlerden oluþmaktadýr. Güney Kafkasya ise SSCB’nin daðýlmasýyla baðýmsýzlýklarýna kavuþmuþ olan Azerbaycan, Ermenistan ve
Gürcistan devletlerinden oluþmaktadýr.
SSCB’nin daðýlmasý sonrasýnda Güney Kafkasya’da baðýmsýzlýðýna
kavuþan devletler ve uluslararasý iliþkiler parametrelerinin deðiþmesiyle
ortaya çýkan yeni dengeler hem bölge devletlerinin hem de bölgede çýkarlarý olan devletlerin dýþ politika davranýþlarýna önemli etkide bulunmaktadýr. Günümüzde Kafkasya, sahip olduðu zengin kaynaklarý, jeopolitik konumu, jeostratejik önemi ve çok etnikli ve çok kültürlü yapýsýndan kaynaklanan sorunlarýyla uluslararasý iliþkilerin acil gündem
maddelerinden birisi haline gelmiþtir.
301
Uluslararasý Politikalar Ekseninde Kafkasya
Kafkasya’nýn karmaþýk etno-kültürel yapýsý bir taraftan bölge halklarýnýn kültürel zenginliðine ve yakýnlýðýna katký saðlarken, diðer taraftan anlaþmazlýk durumlarýnda halklarýn bölünmesine, þiddetli çatýþmalarýn, hatta savaþlarýn çýkmasýna olanak saðlamaktadýr. Stratejik konumu, sahip olduðu doðal kaynaklar, etnik gruplar arasýndaki çatýþmalar,
bölgenin ekonomik sorunlarý ve iç siyasi istikrarsýzlýk gibi olumsuz etkenler Kafkasya’yý bölge içi ve bölge dýþý güçlerin müdahalesine açýk bir
hale getirmektedir.
Kafkasya bölgesinin en önemli özelliði kendi içerisinde siyasi ve
ekonomik açýdan güçlü devletlere sahip olmamasýna raðmen büyük ve
güçlü devletler tarafýndan çevrelenmiþ olmasýdýr. Güney Kafkasya’nýn
baðýmsýz devletler Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ile birlikte Kuzey Kafkasya’daki Rusya Federasyonu’na baðlý cumhuriyetler Rusya,
Türkiye ve Ýran tarafýndan çevrelenmiþlerdir. Bölgenin tarihi bu üç büyük ve güçlü ülkenin nüfuz ve çýkar mücadeleleri ile þekillenmiþtir.
Jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik öneminden dolayý tarih boyunca büyük güçlerin nüfuz mücadelesinin alaný olarak önemini hiç
kaybetmeyen Kafkasya günümüzde de baðýmsýzlýk mücadeleleri, þiddetli etnik çatýþmalar ve Ortadoðu’dan sonra dünyanýn en zengin enerji kaynaklarýnýn bulunduðu Hazar Denizi havzasýna yakýnlýðý sebebiyle
uluslararasý iliþkilerin ilk gündem maddelerindendir.
Azerbaycan ile batýlý petrol þirketleri arasýnda Hazar petrollerinin çýkarýlmasýna yönelik projelere iliþkin imzalanan “Asrýn Anlaþmasý” ile
Kafkasya’nýn önemi daha da artmýþtýr. Günümüzde bölgenin Hazar
Denizi ve Orta Asya’dan çýkartýlan petrol ve doðalgazýn dünya pazarlarýna ulaþtýrýlmasý için yapýlan uluslararasý enerji boru hatlarýnýn geçiþ
güzergâhýnda olmasý, Asya ile Avrupa arasýndaki uluslararasý kara ve
demiryolu ulaþým aðlarýnýn bazýlarýnýn bu bölgeden geçmesi dünyanýn
ilgisini yeniden Kafkasya’ya çekmiþtir. Büyük güçler hem kendi petrol
þirketlerinin menfaatlerini korumak hem enerji nakil hatlarýnýn güvenliðini saðlamak için bölgede daha aktif politikalar izlemeye baþlamýþlardýr.
302
Dr. Fatih ÖZBAY
“Yeni Ýpek Yolu Projesi”, “Bakü-Tiflis-Ceyhan” petrol boru hattý,
“Bakü-Tiflis-Kars” demiryolu hattý, “TRACECA” (Avrupa-KafkasyaAsya Ulaþým Koridoru), “INOGATE” (Avrupa’ya Devletlerarasý Petrol
ve Gaz Taþýmacýlýðý) ve “Kuzey-Güney Uluslararasý Ulaþým Koridoru”
gibi önemli projeler Kafkasya bölgesinin önemini arttýran etkenlerdir.
Kafkasya’nýn coðrafik olarak Ortadoðu sorunu, Afganistan, Irak ve Ýran
gibi sýcak bölgelere olan yakýnlýðý stratejik önemini daha da arttýrmaktadýr.
SSCB’nin daðýlmasý sonrasýnda Kafkasya’da jeopolitik bir güç boþluðu ortaya çýkmýþtýr. Bu güç boþluðunu doldurmak için aday olan ülkelerin en baþýnda coðrafik olarak en yakýn ülkeler Türkiye, Rusya ve
Ýran gelmektedir. Bu üç ülkeye, bölge dýþýndan olmasýna raðmen küresel güç olma planlarý çerçevesinde Kafkasya’da nüfuz kurma politikalarý
güden ABD, AB ve Çin ile birlikte çok uluslu büyük enerji þirketleri de
eklenebilir. Kafkaslarýn baðýmsýz üç ülkesi Azerbaycan, Gürcistan ve
Ermenistan bölgedeki statüko yüzünden bir çýkmaza girmiþler ve aralarýndaki mevcut problemleri çözememektedirler. Bu yüzden, çok zor ve
karmaþýk olsa da, durumu kendi lehlerine deðiþtirmek amacýyla Rusya,
ABD, AB, Türkiye ve Ýran gibi diðer aktörleri kullanarak kendilerine yeni diplomatik kanallar açmaya çalýþmaktadýrlar. Bu durum ise zaten
karmaþýk olan iliþkiler aðýný daha da karmaþýklaþtýrmaktadýr.
Güney Osetya sorunu sebebiyle Kafkasya’da son yaþanan geliþmeler “Soðuk Savaþ” bitmiþ olsa da, Kafkasya’da iki kutuplu sistemin bir
anlamda devam ettiðini göstermektedir. Taraflar arasýndaki küresel rekabet bölgesel planda Kafkasya’da kendisini yerel çatýþmalar, ayrýlýkçý
bölgeler, azýnlýklarýn statüsü ve enerji jeopolitiði gibi noktalarda belli
etmektedir. Bu durum dünyanýn bu bölgesinde Soðuk Savaþ’ýn yeniden
baþladýðý veya hiç bitmediði izlenimi vermektedir. Konunun bütün hatlarýyla ortaya konulabilmesi için bölge ülkelerinin ve diðer güçlerin aralarýndaki iliþkiler aðýný kýsaca ortaya koymak gerekmektedir.
303
Uluslararasý Politikalar Ekseninde Kafkasya
Azerbaycan: Güney Kafkasya ülkelerinden Azerbaycan nüfus, yüzölçümü, doðal kaynaklar ve coðrafik konumu sebebiyle Gürcistan ve
Ermenistan’a nazaran daha öne çýkmaktadýr. Azerbaycan’ýn baðýmsýzlýðýný ilan etmesinden hemen sonra Ermenilerin çoðunlukta olduðu
“Daðlýk Karabað” bölgesinin statüsü sorunu nedeniyle Azerbaycan-Ermenistan arasýnda 1992-1994 yýllarý arasýnda yaþanan savaþ ve silahlý
çatýþmalarda binlerce kiþi öldü. Ermenistan’ýn iþgal ettiði bölgelerde yaþayan bir milyona yakýn Azeri bölgeden göç etmek zorunda kaldý. Daðlýk Karabað sorunu ve Azerbaycan topraklarýnýn %20’sinin Ermenistan
tarafýndan iþgal edilmiþ olmasý Kafkasya’da birçok sorunun temelini
oluþturan Azeri-Ermeni ihtilafýnýn en önemli sebebidir.
Azerbaycan bölgede zengin enerji kaynaklarýna sahip tek ülkedir.
Hazar petrollerinin ve doðalgazýnýn uluslararasý pazarlara ulaþtýrýlmasý
amacýyla inþa edilen boru hatlarý Azerbaycan’ýn bölgede önemini arttýrmýþtýr. Rusya’daki boru hatlarýna alternatif olarak inþa edilen bu hatlar
sayesinde Azerbaycan bölgede Rusya’ya baðýmlýlýktan kurtulmuþ olmanýn avantajýný yaþamaktadýr. Hem Rusya hem Batý ile dengeli politikalar izlemektedir. Daðlýk Karabað sorunu ve Ermeni iþgalinin sona erdirilememiþ olmasý Azerbaycan’ý Rusya ile Batý arasýnda dengeli politika izlemeye iten en büyük etkendir. Kafkasya bölgesinde Türkiye ile en
yakýn iliþkiye sahip olan ülke Azerbaycan’dýr.
Ermenistan: Ermenistan bölgenin denize çýkýþý olmayan tek ülkesidir. Ermenistan, ulusal güvenliði ve ülke bütünlüðü açýsýndan en büyük
tehlike olarak iki yakýn komþusu Türkiye ve Azerbaycan’ý görmektedir.
Dengeleme politikasý olarak Rusya ve Ýran ile iliþkilerini geliþtirmektedir. Rusya ile yakýn iliþkileri sebebiyle bölge ülkeleriyle sorunlar yaþamaktadýr. Ermenistan için Rusya stratejik ortak olmanýn yaný sýra, Türkiye ve Azerbaycan tehlikesine karþý garantör bir devlet olarak algýlanmaktadýr. Bu geleneksel bakýþ, 1990’lý yýllarýn baþlarýndan itibaren Ermenistan’ýn dýþ politikasýna adeta mührünü vurmuþ durumdadýr. Ermenistan, Rusya’nýn dýþ politika ve askerî alandaki desteðini kullanmak
suretiyle bölgede etkinliðini artýrmak istemektedir. Önemli uluslararasý
sorunlarda Rusya ve Ermenistan’ýn görüþleri ya bir birine çok yakýndýr
304
Dr. Fatih ÖZBAY
veya örtüþmektedir.
Ermenistan Türkiye’ye karþý sözde soykýrým iddialarýný her platformda tekrarlamaktadýr. Azerbaycan topraklarýný iþgale devam etmekte, Türkiye ile arasýndaki sýnýrý ise resmî olarak tanýmamaktadýr. Ýþgal
sebebiyle Azerbaycan ile iliþkileri oldukça sorunlu olan ve Gürcistan ile
de iliþkilerini geliþtiremeyen Ermenistan “kuþatýlmýþlýk psikolojisi” içerisinde politika üretmekte zorlanan kapalý bir ülke konumundadýr. Ermenistan’ýn sýnýr güvenliðini Rus askerleri saðlamaktadýr ve Rusya’nýn
Ermenistan’da askeri üsleri vardýr. Ermenistan Ýran ile yakýn iliþki içerisinde olmak istemektedir. AB ve ABD gibi bölge dýþý güçlerin enerji
kaynaklarý ve bunlarýn uluslararasý pazarlara nakil hatlarý söz konusu
olduðunda Ermenistan’ý dýþlayan, buna karþýlýk Azerbaycan, Gürcistan
ve Türkiye’yi kapsayan iliþkileri Ermenistan’ý doðal müttefik olarak
Rusya’yý kabul etmeye zorlamaktadýr.
Gürcistan: Gürcistan Kafkasya bölgesinin açýk denizlere çýkýþý olan
tek ülkesidir. Gürcistan enerji kaynaklarý yönünden fakirdir ve bu açýðýný enerji hammaddelerinin dünya pazarlarýna ulaþtýrýlmasýnda transit
ülke rolü oynayarak kapatmaya çalýþmaktadýr. Güney Kafkasya ülkeleri
içerisinde en problemli ülkelerden birisidir. Etnik ve idari yapýsýndan
kaynaklanan sorunlar sebebiyle iç ve dýþ politikada zorluklar yaþamaktadýr. Baðýmsýzlýðýný kazandýktan sonra ayrýlýkçý politikalar güden Abhazya, Güney Osetya ve Acaristan özerk bölgeleri ile sorunlar yaþamaya baþlamýþtýr. Acaristan sorununu kendi istediði doðrultuda çözümleyebilen merkezi Tiflis yönetimi ayný politikasýný Abhazya ve Güney
Osetya konusunda yürütememiþtir.
Eski Sovyet cumhuriyetleri ve Güney Kafkasya ülkeleri içerisinde
Rusya ile en çok sorun yaþayan ülke Gürcistan’dýr. Gürcistan, dýþ politika ve savunma sahasýnda gittikçe Avrupa-Atlantik eksenine yönelmeye baþlamýþtýr. Gürcü yetkililer Gürcistan’ýn gelecekteki yöneliminin
Avrupa-Atlantik kurumlarýyla bütünleþme olduðunu açýklamýþtýr. Bu
politikasý ile Rusya’nýn tepkisini çekmekte gecikmemiþtir. Gürcistan’ýn
“Gül Devrimi” sonrasý yönünü tamamen batýya çevirmesi, AB ve NA305
Uluslararasý Politikalar Ekseninde Kafkasya
TO’ya üyelik perspektifini politik gündemine almasý, Türkiye ve ABD
ile yakýn iliþkiler içerisine girmesi ve bölgede Rusya’yý dýþlayan enerji ve
ulaþým projelerinde aktif rol oynamasý gibi sebepler Tiflis-Moskova iliþkilerini devamlý gerginleþtirmektedir. Buna karþýlýk ayrýlýkçý bölgeler
Abhazya ve Güney Osetya’ya Rusya’nýn açýk desteði Gürcistan’ýn tepkisini çekmektedir. Gergin iliþkiler Aðustos 2008’de yaþanan savaþ ile
iyice gün yüzüne çýkmýþ ve Gürcistan-Rusya iliþkileri tamamen bozulmuþtur.
ABD: 11 Eylül saldýrýlarýndan sonra terörizmle savaþý birinci önceliði
haline getiren ABD, “Büyük Orta Doðu Projesi” çerçevesinde bölge ülkelerinin demokratikleþtirilmesini, batý tarzý yönetim sistemlerini benimsemelerini ve Avrupa-Atlantik eksenine yakýnlaþmalarýný istiyor.
Bu açýdan bakýldýðýnda Kafkasya bölgesi Avrupa-Atlantik ekseninin
önemli halkalarýndan birisidir. ABD bu amaçla bölge ülkelerinde çeþitli
sivil toplum örgütleri aracýlýðýyla batý yanlýsý hareketleri ve demokratik
rejimlerin kurulmasýný desteklemektedir. Gürcistan’daki “Gül Devrimi”
ve Ukrayna’da “Turuncu Devrim” ABD’nin bu politikasýnda baþarýlý olduðunu göstermiþtir.
ABD, Soðuk Savaþ sonrasý eski Sovyet Cumhuriyetleri ile olan iliþkilerini güçlendirmeye çalýþmaktadýr. Rusya’ya karþý yeni bir “çevreleme politikasý” sürdürmektedir. Bölgede özellikle Gürcistan ile çok yakýn iliþki içerisindedir. Kafkasya bölgesinin güvenli bir hale getirilmesinin ve demokratikleþmesinin önündeki engellerden en önemlisi bölgedeki “Abhazya”, “Güney Osetya” ve “Daðlýk Karabað” gibi “Dondurulmuþ Çatýþmalar”dýr. ABD açýsýndan buna karþý konulacak en etkili
tavýr bölge ülkelerinin NATO baþta olmak üzere Batý örgütlerine entegre olmasýdýr. ABD’nin söz konusu politikasý bölgeyi hayati çýkar alanlarý
arasýnda gören Rusya’yý endiþelendirmekte ve kontr politikalar üretmeye zorlamaktadýr.
AB: Küresel bir güç olma yolunda AB’nin öncelikli hedefi etrafýnda
bir güvenlik kuþaðý oluþturmaktýr. Bulgaristan ve Romanya’nýn birliðe
üye olarak kabulüyle sýnýrlarý Karadeniz kýyýlarýna ulaþmýþtýr. Türkiye
306
Dr. Fatih ÖZBAY
üyelik için baþvurmuþ ve belirtilen kriterleri yerine getirmek için çalýþmaktadýr. Ukrayna ve Gürcistan da uzun dönemde AB üyeliðine dönük
planlar yapmaktadýrlar. Bu durum gelecekte AB’nin doðu sýnýrýnýn Kafkasya bölgesine kadar uzanacaðýna iþaret etmektedir. Rusya’ya enerji
yönünden baðýmlýlýðýný gittikçe azaltmak isteyen Avrupa açýsýndan Hazar havzasý petrol ve doðalgazýný batýya ulaþtýran enerji hatlarý oldukça
önemlidir. Bu amaçla “Nabucco” gibi alternatif hatlar planlamaktadýr.
Ýnsan, silah ve uyuþturucu kaçakçýlýðý ve terörizm gibi sorunlarla mücadeleyi politika olarak belirleyen AB açýsýndan Kafkaslar bölgesi potansiyel risk bölgesidir.
AB son dönemde Kafkasya bölgesini yakýndan izlemeye almýþtýr.
AB, özellikle 2004 geniþlemesi ile Kafkasya’yý komþuluk statüsüne almýþtýr. AB’nin güvenlik algýlamasýnda, bölgesinin ve komþu bölgelerin
istikrar içinde olmasý önemlidir. Bu açýdan çatýþmalarýn önlenmesi, demokratik yönetim, azýnlýk ve insan haklarýna saygý ve serbest pazar
ekonomisi istikrar için önemli noktalardýr. Azerbaycan, Gürcistan ve
Ermenistan Avrupa Komisyonu’na üyedirler. Bu baðlamda AB’nin Kafkasya’daki geliþmelere uzak kalmasý düþünülemez.
Rusya: Rusya tarih boyunca zayýf ve istikrarsýz dönemlerinde kendi
kabuðuna çekilmiþ ve içe dönük politikalar uygulamýþtýr. Güçlü ve istikrarlý dönemlerinde ise yayýlmacý ve baskýcý bir politika izleyerek dýþa
dönük politikalar uygulama yoluna gitmiþtir. Özellikle, yüksek petrol
fiyatlarýna baðlý olarak son yýllarda muazzam gelir elde eden Rusya
ekonomik açýdan yeniden güçlenerek Kafkasya dahil eski Sovyet coðrafyasýnda siyasi ve askeri olarak nüfuzunu tekrar artýrmak ve bölge ülkelerini etkisi altýna almak istemektedir.
1993 yýlýnda açýklanan Dýþ Politika Doktriniyle Rusya eski Sovyet
coðrafyasýný “yakýn çevre” adýyla kendi nüfuz bölgesi olarak ilan etmiþti. Ancak SSCB sonrasý gerek siyasi gerek ekonomik anlamda istikrara
kavuþamayan Rusya bu politikasýný kendi istediði þekilde tam anlamýyla uygulayamamýþtýr. 2000 yýlýndan itibaren Rusya devlet baþkaný V.
Putin’in sert ve kararlý politikalarýna petrol fiyatlarýndaki beklenmedik
307
Uluslararasý Politikalar Ekseninde Kafkasya
düzeydeki artýþlarýn ekonomiye olumlu katkýsý eklenmesi Rusya’yý çýkarlarýný korumak adýna daha sert politikalar uygulama yönünde cesaretlendirmiþtir.
Aðustos 2008’de yaþanan Rusya-Gürcistan savaþý bu açýdan uluslararasý arenaya eskisi gibi güçlü bir þekilde dönmek istediðinin sinyallerini vermiþtir. Rusya eski “büyük güç” statüsüne yeniden dönmek istemekte ve “yakýn çevre” kabul ettiði coðrafyada yeniden hakimiyet saðlamak için gerginlikleri týrmandýrma, kendisine baðlý cepheler oluþturma ve ayrýlýkçý hareketleri destekleme þeklinde “kontrollü istikrarsýzlýk”
politikasý uygulamaktadýr. Bölgedeki sorunlarý kendi kontrolünde tutma politikasý izlemekte ve diðer aktörlerin çok fazla bölgeye müdahil
olmamasýný istemektedir.
Rusya enerji kaynaklarýnýn uluslararasý pazarlara kendi topraklarýndan geçen mevcut boru hatlarýndan taþýnmasý için büyük mücadele
vermiþ ancak alternatif hatlarýn inþa edilmesine engel olamamýþtýr. Kafkasya’da çýkarlarýnýn tehlikeye düþtüðünü gören Rusya dondurulmuþ
çatýþmalarý koz olarak kullanmaktadýr. NATO’nun doðuya doðru geniþlemesine Baltýk Denizi ve Doðu Avrupa’da engel olamayan Rusya
açýsýndan Ukrayna ve Gürcistan’ýn üyelik baþvurusunda bulunmasý
bardaðý taþýran son damla olmuþtur. Rusya, bölgedeki baþat pozisyonunu korumak, ABD ve NATO’nun etkilerinin yayýlmasýný engellemek
ve enerji ulaþým hatlarýndaki tekel kontrolünü korumak için sert politikalar izlemektedir.
Ýran: Bölgedeki bir diðer aktör ise Ýran’dýr. Ýran da Türkiye gibi bölgesel bir güç olma isteðindedir. Ýran’ýn Batý tarafýndan dýþlanmasý, nükleer politikasý nedeniyle ABD tarafýndan baský altýnda tutulmasý ve ambargolara maruz kalmasý dikkatini kendi hinterlandýna çevirmesine neden olmuþtur. SSCB sonrasý dönemin ilk yýllarýnda bölge ülkelerine rejim ihracý yapmaya çalýþacaðý düþünülen Ýran, oldukça pragmatist bir
politika izleyerek daha çok ekonomik ve siyasi çýkarlarýný savunma ve
geliþtirme politikasý izlemiþtir. Bölgede Rusya ve Ermenistan ile yakýn
iliþkiler içerisindedir. Bölgeye yönelik politikasý daha çok bölge ülkeleri308
Dr. Fatih ÖZBAY
nin ABD ile olan iliþkilerine endekslidir. Bu açýdan Rusya ile iliþkilerini
stratejik olarak deðerlendirmektedir. Rusya açýsýndan, Ýran’la kurulan
yakýn iliþkiler, tek kutuplu dünya politikasýna, NATO’nun doðuya doðru geniþlemesine ve NATO üyesi Türkiye’nin gerek Güney Kafkasya’da
gerekse Orta Asya’da etkinliðinin artmasýna karþý bir denge unsuru
olarak görülmektedir.
Türkiye: Türkiye tarihiyle, coðrafyasýyla, ekonomisiyle, kültürüyle ve
siyasi yapýsýyla Kafkasya bölgesinde çok önemli bir ülkedir. Türkiye’nin
laik ve demokratik sistemi, bölge ile uzun tarihsel geçmiþi, kültürel birikimi, batýlý çaðdaþ deðerleri Kafkasya için önemli bir model oluþturmaktadýr. Coðrafik konumu itibariyle Türkiye Kafkasya ülkeleri için batýya açýlýmýn bir çýkýþ ve açýlým noktasýdýr. Ayný þekilde Kafkasya Türkiye açýsýndan doðuya yani Orta Asya’ya açýlýmýn kapýsýdýr. 2006 yýlýnda
faaliyete geçen Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattý, 2007’de faaliyete
geçen Bakü-Tiflis-Erzurum Doðal Gaz Boru Hattý ve 2008 yýlýnda faaliyete geçen Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Hattý bölgenin Türkiye açýsýndan stratejik önemini daha da artýrmýþtýr. Bu yüzden Kafkasya bölgesindeki barýþ ve istikrar Türkiye’nin kendi güvenliði ve istikrarý bakýmýndan da büyük önem taþýmaktadýr.
Türkiye’nin gerek Kuzey Kafkasya gerekse Güney Kafkasya bölgesi
ile tarihi, kültürel, ekonomik ve siyasi baðlarý mevcuttur. Türkiye,
SSCB’nin daðýlmasýnýn ardýndan Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ýn baðýmsýzlýklarýný ayrým gözetmeksizin hemen tanýmýþtýr. Geleneksel olarak Azerbaycan ve Gürcistan’a özel önem vermekte ve bu ülkeler ile iliþkilerini geliþtirmeye çalýþmaktadýr. Türkiye’nin bölgede sadece Ermenistan ile diplomatik iliþkisi bulunmamaktadýr. Ermenistan’ýn baðýmsýzlýk bildirisinde ve Anayasasýnda Türkiye’nin toprak bütünlüðünü sorgulayan ifadelerin yer almasý, Türkiye ile Sovyetler Birliði
arasýndaki sýnýrý belirleyen 1921 tarihli Kars Anlaþmasý’nýn yürürlükte
olduðunu resmen tanýmaktan kaçýnmasý, soykýrým iddialarýnýn uluslararasý alanda tanýnmasýný öncelikli dýþ politika hedefi olarak benimsemesi ve BM Güvenlik Konseyi kararlarýna raðmen iþgal altýnda tuttuðu
Azerbaycan topraklarýndan geri çekilmemesi Türkiye-Ermenistan iliþ309
Uluslararasý Politikalar Ekseninde Kafkasya
kilerinin normalleþmesini önleyen unsurlardandýr.
Türkiye, baðýmsýzlýklarýný kazandýktan sonra Azerbaycan ve Gürcistan ile ekonomi, finans, ticaret, enerji, ulaþým, eðitim, saðlýk, turizm,
kültür ve savunma gibi alanlarda birçok anlaþma imzalamýþtýr. TürkiyeAzerbaycan ve Türkiye-Gürcistan ekonomik ve siyasi iliþkileri gittikçe
ilerlemektedir.
Türkiye’nin Kafkas politikasý, Azerbaycan ve Gürcistan ile yakýn
iliþkiler tesis etmek, Ermenistan’a karþý mesafeli davranarak diyalog
yollarýný açýk tutmak, Ýran ve özellikle Rusya ile bölgesel nüfuz için rekabet etmek olarak özetlenebilir. Türkiye’nin Güney Kafkasya bölgesine yönelik politikasýnýn temelini egemenlik ve toprak bütünlüðüne sahip; barýþ, istikrar ve iþbirliði içerisinde yaþayan devletlerin varlýðý ve bu
ülkelere çaðdaþ dünya ile entegrasyon yolunda siyasi ve ekonomik destek saðlanmasý oluþturmaktadýr.
Türkiye’nin Kafkasya’ya yaklaþýmýnda bölge ülkelerin baðýmsýzlýklarýnýn ve toprak bütünlüklerinin korunmasý ve ekonomik güçlerinin
artýrýlmasý öncelikli amaç olmak zorundadýr. Rusya ile ticari ve siyasi
iliþkiler oldukça ilerlese bile Kafkasya’da iki ülkenin çýkarlarýnýn çoðu
zaman uyuþmadýðý unutulmamalýdýr. Türkiye, Kafkaslarda “TürkiyeGürcistan-Azerbaycan” þeklinde formüle edilen doðu-batý eksenini,
Rusya ise “Rusya-Ermenistan-Ýran” þeklinde formüle edilen kuzey-güney eksenini savunmakta ve bunlara uygun politikalar izlemektedir.
Rusya, Türkiye’nin doðu-batý ekseninde enerji nakil ve ulaþým koridoru olmasýný çýkarlarýna aykýrý görmektedir. Alternatif olarak kuzeygüney enerji nakil ve ulaþým koridorunu geliþtirmek istemektedir. Türkiye, açýsýndan doðu-batý ekseni bölge ülkeleri ve Orta Asya ile ekonomik iliþki ve entegrasyon açýsýndan önemlidir. Türkiye, doðu-batý ekseninde söz konusu ülkeler ile iliþkilerini geliþtirmeye devam etmeli ve bu
ülkelerin Avrupa-Atlantik eksenine yaklaþmalarýný aktif biçimde desteklemelidir. Bu baðlamda Türkiye NATO’nun Güney Kafkasya ülkelerini içine alarak geniþlemesini Rusya’nýn itirazlarýna raðmen destekle310
Dr. Fatih ÖZBAY
melidir. Türkiye’nin Rusya’nýn Kafkasya’daki gücünü baþka türlü dengeleme olanaðý bulunmamaktadýr. Bu durum Rusya ile iliþkilerin bozulmasý anlamýna gelmeyecektir. Çünkü Rusya-Türkiye iliþkileri iþbirliði ve rekabetin bir arada olduðu birbirini tamamlayan iliþkilerdir. Türkiye, uluslararasý hukuk çerçevesinde çýkarlarýný Kafkasya’da Rusya’ya
raðmen savunmaya devam etmelidir.
Etkinliðini iyice yitiren KEÝÖ de hem ekonomik hem siyasi anlamda
canlandýrýlmalýdýr. Bölge ülkelerinin hepsini tek çatý altýnda toplayan
tek örgüt olmasýna raðmen etkinliði bulunmamaktadýr. KEÝÖ’nün Kafkasya’nýn geleceði açýsýndan siyasi yönüne aðýrlýk verilmelidir.
Daðlýk Karabað, Güney Osetya ve Abhazya gibi ayrýlýkçý bölge sorunlarý bölgede barýþ ve istikrarýn tesisinin önündeki en temel engellerdir. Bu sorunlarýn çözümlenememesi ve gittikçe daha kötüleþmesi bölgede devletlerarasý ikili ve çok taraflý iliþkilerin geliþmesini olumsuz
yönde etkilemektedir. Türkiye, Kafkasya ülkelerindeki tüm ihtilaflarýn
barýþçý yollardan çözümünden yana olmalý ve bu ülkelerdeki siyasi istikrara ve ekonomik refaha katkýda bulunmalýdýr. Bu açýdan RusyaGürcistan savaþýndan sonra Türkiye’nin tekrar gündeme getirdiði “Kafkasya Ýstikrar ve Ýþbirliði Paktý” önemli bir adýmdýr ancak kýsa vadede
uygulanmasý oldukça zordur. Bölge ülkelerinin birbirleriyle olan sorunlu iliþkileri böyle bir paktýn daha baþta sorgulanmasýna yol açacaktýr.
Kaldý ki böyle bir giriþim uzun zamandýr düþünülüyorsa bile savaþ sonrasý açýklanmasý aslýnda çok geç kalýndýðýna iþaret etmektedir. Ancak
yine de Türkiye bu konuda taraflara ýsrarcý olmalýdýr. 2000 yýlýnda yine
Türkiye tarafýndan ortaya atýlan bu pakt Rusya’nýn olumsuz tavrý sebebiyle hayata geçirilememiþti. Ayný þekilde yeni teþebbüsün de Rusya’nýn onayý olmadan hayata geçmesi çok zordur. Rusya’nýn ikna edilmesi ayný zamanda Ermenistan’ýn da bu pakta dâhil edilmesi anlamýna
gelecektir. Bu ise yýllardýr sorunlu olan Türkiye-Ermenistan iliþkilerini
kuvvetli bir diyalog zeminine çekmek olacaktýr.
311
Uluslararasý Politikalar Ekseninde Kafkasya
Ermenistan’ýn, Azerbaycan topraklarýný iþgali Güney Kafkasya’da
siyasi istikrarýn, ekonomik geliþmenin ve bölgesel iþbirliðinin önündeki
en önemli engeldir. Daðlýk Karabað sorunu konusunda barýþçý, adil ve
kalýcý bir çözüm bulunmasý amacýyla AGÝT çerçevesinde faaliyet gösteren Minsk Grubu’nun çalýþmalarý yetersiz ve neticesiz kalmýþtýr. Türkiye, Güney Osetya sorununun geldiði noktayý dikkate alarak týkanýklýðýn aþýlabilmesi için Minsk Grubu’nun çalýþmalarýný diplomatik platformlarda sorgulamaya baþlamalý, bu konuda yeni projeler ve açýlýmlar
ortaya koymalýdýr.
Türkiye, Ermenistan ve Ermeni diasporasýna uyguladýðý politikalarý
tek bir potada deðil ayrý ayrý deðerlendirmelidir. Bölgenin kapalý ve
çevrelenmiþ ülkesi olarak Ermenistan siyasi ve ekonomik açýdan diasporaya baðýmlý durumdadýr. Diaspora ise Türkiye-Ermenistan iliþkilerinde yumuþama ve ilerlemeye kesinlikle karþýdýr. Türkiye, Ermenistan
ile iliþkilerinde aþamalý olarak bu ülkeyi diyalog zeminine çekecek, güven kazandýrýcý çabalarýna devam etmelidir. Bu çabalarla Ermenistan’a
ekonomik olarak geliþmesi ve çaðdaþ dünyaya entegre olmasý için Türkiye ile yapýcý bir diyaloga girmesi gerektiði telkin edilmelidir. Bu sayede uzlaþmaz karaktere sahip diaspora ile Ermenistan yönetimi arasýndaki baða darbe vurulacaktýr. Bu bað ne kadar zayýflarsa o kadar Türkiye’nin faydasýnadýr. Ermenistan ile diyalog kapýlarý açýlýrsa, Suriye-Ýsrail, ABD-Ýran ve son olarak Rusya-Gürcistan arasýndaki sorunlarda arabulucu olarak inisiyatif alan ve politik manevra alanýný geniþleten Türkiye, Azerbaycan-Ermenistan arasýndaki sorunlarda da arabuluculu rolü oynayabilir.
Rusya 1991’den sonra batý kurumlarýnýn gerek Avrupa’da gerek
Kafkasya’da doðuya doðru ilerlemesine kendisinin çevrelenmesi olarak
bakmýþ ancak son yýllara kadar bu politikalara karþý pasif karakterde cevaplar vermiþtir. Ancak Rusya’nýn Kafkasya’da statükoyu bozan aþýrý
müdahalesi bu duruma artýk aktif ve sert cevaplar vereceðini açýkça ortaya koymuþtur. Türkiye açýsýndan taþýdýðý büyük stratejik önemden
dolayý, Rusya’nýn Kafkaslarda etkisinin yayýlmasý Türkiye’nin çýkarlarýna zarar verecektir. Türkiye bir taraftan Rusya ile iliþkilerini geliþtirirken
312
Dr. Fatih ÖZBAY
diðer taraftan Rusya’nýn bu politikalarýna karþý dengeleyici politikalar
üretmelidir. Türkiye, Rusya’nýn Kafkasya’da yayýlmasýna ve etkisini artýrmasýna karþý batýnýn ürettiði politikalar konusunda da kendi çýkarlarý
prizmasýndan bakarak hareket etmelidir.
Türkiye’de yaþayan sayýlarý milyonlarla ifade edilen Kafkasya kökenli bir diaspora bulunmaktadýr. Türkiye bölge ülkelerinin egemenlik
ve toprak bütünlüðünü savunurken ayný zamanda nüfus yapýsý, kültürel yakýnlýk ve tarihi baðlar nedeniyle bölgedeki sorunlarla yakýndan ilgilenmek durumundadýr. Bunu yaparken ülkelerin tepkisini çekmemeye çalýþmalý, içiþlerine müdahale ediyor görüntüsü vermemelidir. Örneðin Türkiye’nin Kuzey Kafkasya politikasý, ayný zamanda Türkiye’nin
Rusya Federasyonu politikasýnýn bir parçasýdýr. Ayný þekilde Ahýska
Türkleri politikasý Türkiye’nin Gürcistan ile iliþkilerinden ayrý düþünülemez. Bu baðlamda, Gürcistan ile iliþkiler geliþtirilirken bir taraftan da
Ahýska Türklerinin Gürcistan’daki yurtlarýna dönebilmeleri için Avrupa
Konseyi Parlamenter Asamblesi’nin Ocak 1999’da aldýðý Ahýska Türklerinin yurtlarýna geri dönüþüne dair kararýn Gürcistan tarafýndan uygulanýþýný takip etmelidir.
Bünyesinde barýndýrdýðý Kafkas kökenli nüfusu vasýtasýyla Kafkasya’daki halklarý birbirine yakýnlaþtýracak projeler ortaya koyarak “Kafkasya Evi” bilincini geliþtirmelidir. Kafkasya’nýn birbirine düþman halklarýn coðrafyasý olarak kalmasý Türkiye’nin hemen yaný baþýnda patlamaya hazýr kriz ve savaþlarla her an yüz yüze olmasý demektir. Bu durum ise çevresinde istikrar ve barýþ ortamý isteyen Türkiye’nin çýkarlarýna büyük zarar verecektir ve zaten hâlihazýrda vermektedir. Bütün
bunlarý yaparken ayný zamanda Türkiye Kafkasya bölgesinde kriz yönetimi kabiliyetini arttýrmaya ve geliþtirmeye çalýþmalýdýr.
Kafkasya’da Aðustos 2008’de ortaya çýkan kriz Türkiye’ye daha
güçlü ve istikrarlý bir ülke olmasý gerektiðini bir kez daha hatýrlatmýþtýr.
Bölge ülkeleri açýsýndan ise uluslararasý hukuk çerçevesinde hareket
eden istikrarlý ve güçlü bir Türkiye’ye olan ihtiyacý ortaya çýkartmýþtýr.
Bu baðlamda Türkiye’nin AB üyeliði konusu yaný baþýndaki sýcak ve so313
runlu bölge Kafkasya’nýn istikrarý ve dolayýsýyla ulusal çýkarlarýnýn korunmasý açýsýndan öncelikli yerdedir. AB üyesi bir Türkiye Kafkaslarda
istikrar ve barýþýn teminine çok büyük katkýlarda bulunacaktýr.
314
AFRÝKA VÝZYON
BELGESÝ
Hasan ÖZTÜRK
BÝLGESAM Afrika Uzmaný
315
AFRÝKA VÝZYON BELGESÝ
Hasan ÖZTÜRK
BÝLGESAM Afrika Uzmaný
GÝRÝÞ
Soðuk Savaþýn sona ermesiyle birlikte deðiþen uluslararasý siyasette deðiþen dengeler ve yeni bir hal alan ülkeler arasý iliþkiler neticesinde dünya
siyasetindeki önemli aktörler, Afrika kýtasýna yönelik politikalarýný gözden
geçirip yeniden yapýlandýrmýþlardýr. Bununla birlikte, deðiþen þartlar doðrultusunda Afrikalý ülkeler de kendilerini uluslararasý arenada yeni bir pozisyon alýp dýþ politikalarýný yeniden tanýmlama ihtiyacý duymuþlardýr. Ýlerleyen sayfalarda da ele alýnacaðý üzere Amerika Birleþik Devletleri (ABD) ve
diðer bazý ülkeler kýtaya yönelik politikalarýný gözden geçirmiþ ve uluslararasý sistemin yeni gerçekleri ve deðiþen ulusal çýkarlarý doðrultusunda yeniden
yapýlandýrmýþlardýr. Son on yýldýr dünyadaki önemli devletlerin kýtadaki faaliyetleri dikkatle izlendiðinde bu ülkelerin kýtaya olan ilgilerinin arttýðý ve
kýtanýn bu ülkeler için daha önemli bir hal aldýðý yaþanan siyasi geliþmelerden anlaþýlmaktadýr. Dolayýsýyla Türkiye Cumhuriyeti’nin de Afrika politikasýný Soðuk Savaþ dönemindeki þekliyle devam ettirmesi mümkün deðildir
ve uluslararasý þartlardaki deðiþimi ve kýta içindeki dinamikleri de hesaba
katarak kýtaya dönük yeni bir dýþ politika çerçevesi hazýrlanmasý gerekli bir
hal almýþtýr.
Ýlerleyen sayfalarda detaylýca gösterileceði üzere Afrika kýtasý Türkiye
için önemlidir. Günümüz itibari ile önemli görünmese ve mevcut þartlar altýnda kýtaya önem vermek faydacý bir yaklaþým olarak görülmese de yakýn
gelecekte Afrika’nýn dünya siyasetinde farklý bir konumda olacaðý birçok uzman tarafýndan dile getirilmektedir. Uzmanlarý bu yönde düþünmeye iten
en önemli sebep Afrikalý ülkelerin sahip olduklarý potansiyeldir. Bu ülkeler
zengin doðal kaynak ve yeraltý zenginliklerine sahiptir. Bunun yaný sýra genç
nüfus üretimde bu ülkeleri avantajlý hale getirmektedir. Tüm bunlarýn ötesinde ise kýta dýþýnda yaþayan eðitimli Afrikalý sayýsý çok fazladýr. Kýtadaki
þartlar düzelme gösterdiðinde bu yetiþmiþ beyin gücünün ve sermayenin de
316
kýtaya dönmesiyle birlikte var olan potansiyel deðerlendirildiðinde Afrikalý
ülkeler büyük bir sýçrama yaparak dünya siyasetindeki ve ekonomisindeki
konumlarýný daha avantajlý konuma getireceklerdir.
Ýþte böyle bir dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin Afrika ülkeleri ile olan
iliþkilerinin durumu ülkemiz için önem arz edecektir. Þimdiden atýlacak adýmlar gelecekte doðacak fýrsatlarý iyi deðerlendirmemiz için þartlarý hazýrlayacaktýr. Þimdiye dek ihmal edilen bu coðrafya ihmal edilmeye devam edilirse ülkemizin yakýn gelecekte doðacak fýrsatlarý deðerlendirme þansý olmayacaktýr.
Bölgesel bir güç olmanýn ötesinde küresel güç olma hedefi olan Türkiye’nin
bu kýtayý daha fazla ihmal etmesi düþünülemeyeceði gibi rast gele politikalar
yerine çok boyutlu, tutarlý ve samimi politikalar gütmesi gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kýtaya yönelik dýþ politika çerçevesinin temelini
ülkemizin mirasý üzerine kurulduðu Osmanlý imparatorluðu’nun Afrika ile
geçmiþte kurduðu yakýn ve sýhhatli iliþkiler oluþturmalýdýr. Bugün Afrika ülkeleriyle en sýký iliþkilere sahip ve bu ülkeler üzerinde en fazla etkiye sahip
devletler kýtada sömürgecilik geçmiþine ve olumsuz bir imaja sahiptir. Ancak, bu olumsuz geçmiþ ve sömürgecilik imajýna raðmen bu devletler Afrika
ülkeleri ile yakýnlýk kurmayý baþarmýþ ve kendi ulusal çýkarlarý doðrultusunda bu ülkeler ile siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel iþbirliði içine girmiþlerdir. Kýta üzerinde hala canlý olan Osmanlý izleri Türkiye Cumhuriyeti’nin
Afrika ülkeleri ile yakýnlaþmasýný kolaylaþtýrýcý bir etkendir. Geçmiþte kýta
halkýna zulüm eden ve yönetimi ellerinde bulundurduklarý yarým yüzyýla
yakýn sürede bu ülkelerin geliþmelerinin önüne set çekmiþ devletler bugün
Afrikalý devletler ile pozitif iliþkiler içinde olabiliyorlarsa, Türkiye için bunu
yapmak çok daha kolay olacaktýr. Çünkü her ne kadar bazý çevrelerde Türkler de Afrika’da batýlý emperyalist güçler ile bir tutulsa da kýta halký tarih
derslerinde Türkler ile geçmiþteki münasebetlerini okumakta ve aradaki farký bilmektedir.
TARÝHÝ ÝLÝÞKÝLER VE ALTYAPI
Ýliþkiler 1584 yýlýnda Portekizlilere karþý Osmanlý’dan yardým talebinde
bulunulmasýna kadar geri götürülebilir. Yemen valisi denizci Ali Bey’i bu317
Afrika Vizyon Belgesi
günkü Kenya’nýn Mombasa þehrinde yaþayan Müslümanlarýn yardým talebini karþýlamak üzere görevlendirmiþtir. Ali Bey Aden körfezinden gemilerle
Doðu Afrika sahillerine hareket edip, Somali’yi geçerek Mombasa’ya ulaþmýþ daha sonra Kenya’dan Aden’e dönen Ali beyin arkasýnda býraktýðý memurlar bölgede Türk hakimiyetini bir süre devam ettirmiþlerdir. Hatta Doðu
Afrika sahillerinde bulunan Zanzibar adasýnda 1960’lý yýllara kadar Sultan
Abülhamid han adýna hutbeler okunduðunu bizzat oranýn insanýndan duymak mümkündür. Bu da onlarýn þuuraltýnda ne kadar derin bir etki býrakýldýðýný göstermektedir.
Afrika’da Türk izlerine kýtanýn diðer bölgelerinde de rastlamak mümkündür. Afrika’nýn kuzeyinin Osmanlý hakimiyeti altýnda olmasý birçok sömürgeci devletin Afrika’nýn güneyine doðru yayýlmasýný engellemiþtir.
Özellikle sahra altý bölgelerdeki devletler Osmanlý’nýn hakimiyetini kabul
ettiler ve 1880’de Tibu Reþade (Çad) ilçesi ve 1911’de Kavar (Nijer) ilçesi kuruldu. Bu tarihi baðlar Afrika’ya açýlýmý planlayan Türkiye’nin en güçlü yönüdür. Sömürgecilik gibi kara bir geçmiþe sahip ülkelere göre Türkiye’nin
Afrika ile iliþkiler konusunda þanslý olabileceði yönlerden birisi olarak bu tarihi baðlarý saymak mümkündür.
Ayrýca birinci dünya savaþýndan sonra dünyayý paylaþmaya kalkan sömürgecilere karþý Türkiye’nin verdiði tepki, Afrika baþta olmak üzere birçok
üçüncü dünya ülkesindeki baðýmsýzlýk hareketlerinde tetikleyici rol oynamýþ, Atatürk’ün emperyalizm karþýsýndaki duruþu da birçok Afrika ülkesine
örnek olmuþtur. Bugün bile Tanzanya’da ve bazý diðer Afrika ülkesinde
okutulan lise ders kitaplarýnda Türklerin Afrika ile olan yardýmsever ve sömürge amaçlý olmayan iliþkileri öðrencilere öðretilmekte ve anti-sömürgeci
mücadelenin öncüsü olarak Türkiye gösterilmektedir.
YENÝ BÝN YILDA AFRÝKA’NIN DEÐÝÞEN KONUMU
19. yüzyýl sonlarýna doðru Avrupalý güçlerin Afrika’ya olan ilgilerinin
artmasý sonucu 1885 senesinde imzalanan Berlin anlaþmasý ile birlikte Afrika’nýn yabancý güçler tarafýndan kýtayý “medenileþtirme” adý altýnda sömürgeleþtirilmesi baþlamýþtýr. Birinci Dünya Savaþý sonrasý kýtadaki yönetimler
318
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
Avrupalý devletlerarasýnda el deðiþtirse de sömürgecilik devam etmiþtir.
Ýkinci Dünya Savaþý sonrasý 1950’li yýllarýn sonlarýndan itibaren Afrika’daki
Avrupalý ülkelerin sömürgeleri baðýmsýzlýklarýný kazanmaya baþlamýþlardýr.
Afrika’da devletlerin oluþumu Avrupa’daki oluþumlarla pek fazla benzerlik
göstermemektedir. Baðýmsýzlýklarýný elde eden ülkeler aslýnda sömürgeci
güçlerin býraktýklarý siyasi alaný yönetmeye talip olmuþlardýr. Bu yüzdendir
ki, Afrika kýtasý söz konusu olduðunda sýnýrlarýn “yapay” olmasý tartýþýlýr. Yine Avrupa’nýn aksine Afrika’da ulus devlet anlayýþý sömürgeciliðin bir sonucu olarak günümüzdeki þekliyle gerçekleþememiþtir. Kýtada yaþanan iç çatýþmalarý ve ülke sýnýrlarý içinde yaþanan savaþlarý bu baðlamda deðerlendirmek yanlýþ bir yaklaþým olmayacaktýr.
Ýkinci Dünya Savaþý sonrasýnda oluþan çift kutuplu sistemde baðýmsýzlýklarýný kazanan Afrikalý ülkeler iki çoðu zaman ABD ve Sovyetler Birliði’nin
güç mücadelelerinin gerçekleþtiði mekânlar olmuþtur. Soðuk Savaþ döneminde kýtadaki ülkeleri mutlak çizgilerle olmasa da kapitalist veya sosyalist
olarak ayýrmak mümkündür. Baðýmsýzlýklarýný yeni elde eden Afrikalý ülkelerde sömürgeciliðin izlerini silmek için kalkýnma hamlesi yapmak zorunda
idiler. Altyapýnýn yokluðu, yatýrýmlar için sermaye eksikliði ve yetiþmiþ insan
ihtiyacý gibi bir yýðýn temel sorunla mücadele etmek zorunda kalan Afrika
ülkeleri maddi kaynak için ideolojik açýdan kendine yakýn bulduðu süper
güç ile yakýn iliþkiler içine girdi. Yine bu dönemde, süper güçler için önemli
olan, Afrikalý ülkelerin kalkýnmasý, refah seviyesinin artmasý ve iç istikrarýn
saðlanmasýndan ziyade o ülkenin karþýt ideolojik blok içinde yer almamasý
idi. Dolayýsýyla, on yýllar boyunca hem kapitalist hem de sosyalist blok kendi
ideolojilerini idame ettirme adýna Afrikalý birçok diktatöre göz yummuþ ve
birçok ciddi insan haklarý ihlaline, despot yönetimlere destek çýkmýþ ve yeri
geldiðinde iç savaþlarda bir grubu diðerine karþý alenen desteklemiþtir. Bunun en canlý örneði Angola’da yaþanmýþtýr. Angola’da devam ettiði 27 yýl
boyunca beþ yüz binden fazla kiþinin yaþamýný yitirdiði iç savaþta iki süper
güç farklý gruplarý destekleyerek bu trajik olayýn yýllarca devam etmesine yol
açmýþtýr.
Sovyetler Birliði’nin daðýlmasý ile sona eren Soðuk Savaþ dönemi ile birlikte tüm dünyada esmeye baþlayan siyasi ve ekonomik liberalleþme
319
Afrika Vizyon Belgesi
rüzgârlarý etkisini Afrika’da da göstermiþtir. Daha öncesinde ideolojik birlik
içinde bulunduðu süper güç devletten maddi destek alan ülkeler yeni baþlayan tek kutuplu dünya sistemi ile birlikte oldukça yüksek gelirden yoksun
kalmýþlardýr. Özellikle Sovyetler Birliði’ne yakýn Afrikalý ülkelerde sosyalist
bloktan gelen yardýmlarýn kesilmesi bu ülkelerdeki yaþam þartlarýn olumsuz
etkilemiþ ve birçok siyasi, sosyal ve ekonomik sorunun patlak vermesine
neden olmuþtur. Soðuk Savaþ döneminde yardým eden süper güçlerin yerini uluslararasý finans kuruluþlarý ve donör ülkeler almýþtýr. 1990’lý yýllarýn baþýndan itibaren ülkenin yönetimi için kaynak bulma amacýyla birçok Afrikalý
devlet baþkaný bu çevreler ile görüþmelere baþlamýþtýr. Esen liberalleþme
rüzgarlarýnýn ve bu ülkelere verilecek yardýmlar için koþulan þartlarýn da etkisiyle birçok Afrikalý ülke çok partili sisteme geçiþ yapmýþ, serbest piyasa
ekonomisini kabul etmiþ ve diðer birçok liberal politikalarý hayata geçirmiþlerdir.
Yaklaþýk son yirmi yýldýr, uluslararasý siyasette ve Afrika’da deðiþen dinamiklerin bir sonucu olarak Afrikalý liderler ulusal ve uluslararasý sorunlara
daha farklý yaklaþýmlar sergilemektedirler ve kimi liderler halklarýnýn önüne
yeni vizyon koymayý baþarabilmiþlerdir. Afrika’nýn içindeki bu deðiþimin sonucu olarak kýta içi yeni aktörler siyaset arenasýna girmektedir. Öte yandan,
milletler arasý deðiþen dengelerin sonucu olarak ise Afrika’da etkin olan
ve/veya etkinlik kazanmak isteyen aktörler ortaya çýkmýþtýr. Bu aktörleri tanýmak ve onlarýn kýtadaki faaliyetlerini hem kýta bazýndan hem de uluslararasý boyutta yorumlamak Türkiye Cumhuriyeti’nin kýtaya yönelik politikalarýnýn oluþumu için önem arz etmektedir.
AFRÝKA’DA KITA ÝÇÝ VE KITA DIÞI AKTÖRLER
Soðuk Savaþ sonrasý Afrika’yý incelerken kýta içi ve kýta dýþý olmak üzere
iki farklý kategoride aktörleri deðerlendirmek doðru olacaktýr. Kýta içinde etkileri giderek artan bölgesel güçler, bölgesel örgütler ve kýtanýn en büyük
örgütü olan Afrika Birliði Örgütü (daha sonra Afrika Birliði olarak yeniden
yapýlandýrýldý) ilk etapta ele alýnmasý gereken aktörlerdir. Tek kutuplu uluslararasý sistemin tek süper gücü olarak kabul edilen ABD’nin yaný sýra, bir
diðer eski süper güç Rusya, kýta ülkeleri ile yakýn ekonomik ve siyasi baðlarý
320
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
bulunan Avrupa ülkeleri ve son dönemde etkisini artýran Çin Afrika’da etkili
olan dýþ aktörlerdir.
Kýta içi aktörler
Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uzun yýllar yönetimi ellerinde bulunduran beyaz azýnlýk, 1994’yýlýnda sona erdirdikleri ayrýmcý (Apartheid) yönetiminin ardýndan siyahlarýn da yönetime katýlmasýyla insan onuruna yakýþmayan þartlar deðiþmeye baþladý. Belirli bir düzeyde geliþmiþlik seviyesine
ulaþan ülke ýrkçýlýk sorununu resmiyette çözerek ülke yönetiminde siyahlarýn ve beyazlarýn yer almasý þeklinde çözmesiyle birlikte bugün itibariyle kýtanýn aðabeyi konumundadýr. 2003 yýlýnda kýtayý ziyaret eden ABD devlet
baþkaný George W. Bush’un ziyaretinin büyük kýsmýný bu ülkede geçirmesi
de bu ülkeye verilen önemin bir göstergesidir. Diðer tarafta ise batý Afrika’da Nijerya bölgesel güç olarak kendisini dünyaya kabul ettirmektedir.
Batý Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluðu’nda (ECOWAS) aktif rol üstlenmesi ve bölgedeki iç savaþlara müdahale için düzenlenen güçlere öncülük
etmesiyle bu ülkenin de artan siyasi gücü dikkatlerden kaçmamaktadýr.
Kýtanýn doðusunda Kenya ve Tanzanya arasýnda doðu Afrika bölgesinde
hegemonya kurma mücadelesi örtülü de olsa þimdiye dek gerilime yol açmadan devam etmektedir. Kenya’nýn nispeten geliþmiþliði ve komþularýna
nazaran büyük ekonomisi bu ülke için avantaj oluþtursa da iç barýþýný tesis
edememiþ olmasý ve etnik gruplar arasý þiddetin her an patlak vermeye hazýr olmasý bu ülke için dezavantaj oluþturmaktadýr. Son seçimler sonrasýnda
ülkede yaþanan þiddet olaylarý bunun en bariz örneðidir. Buna karþýn Tanzanya ekonomik açýdan daha az geliþmiþtir ancak yakýn gelecekte kaygý verici derecede ülke içi bir sorunun patlak vermesi tahmin edilmemektedir. Bu
nedenledir ki son yýllarda ülkenin çektiði yabancý yatýrým miktarýndaki artýþ,
insan haklarý alanýndaki iyileþme ve siyasi istikrar sonucunda Tanzanya, The
Economist dahil olmak üzere birçok yayýn organý tarafýndan kýtanýn parlayan yýldýzlarý arasýnda gösterilmektedir.
Bir diðer kýta içi dinamik de kýtada kurulan bölgesel örgütlenmelerdir.
Güney Afrika Cumhuriyeti, Nijerya ve Kenya sýrasýyla Afrika’nýn güneyi,
321
Afrika Vizyon Belgesi
batýsý ve doðusunda lider konumdaki ülkelerdir. Bu ülkeler bölgelerindeki
örgütlerde de önemli roller üstlenmekte ve örgütlerde itici güç konumunda
bulunmaktadýrlar. Bunlarýn en etkin olaný ECOWAS, Güney Afrika Kalkýnma Topluluðu (GAKT) ve Doðu Afrika Topluluðu’dur (DAT). ECOWAS
bölge ülkelerine sýçrayarak uzun yýllar devam eden iç savaþlar neticesinde
kendi barýþ gücünü oluþturarak, sorunlara müdahale etmekte ve seçimlere
gözlemci göndermektedir. DAT 2005 senesinde gümrük birliði anlaþmasý
imzalamýþ ve önümüzdeki dönemde ortak para birimine geçme kararý almayý planlamaktadýr. Þuanda DAT üyelerinin ortak para birimi kullanma
planlarý dýþýnda on iki eski Fransýz sömürgesi olan ülke Orta Afrika Frank’ýný
ve sekiz baðýmsýz batý Afrika ülkesi ise batý Afrika Frank’ý kullanmaktadýr.
GAKT ise daha çok ekonomik iþbirliði alanýnda faaliyet göstermektedir.
1990’lý yýllarýn sonlarýnda Zimbabwe’nin Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Lesoto’ya müdahalesinde örgütü
ulusal çýkarlarý doðrultusunda meþruiyet saðlamak amacýyla kullanmalarý
örgütü diðer üyeler ve uluslararasý toplum nezdinde sorgulanýr hale getirmiþtir.
Maalesef ülkeler arasý rekabet ve güç mücadeleleri Afrika kýtasýndaki
bölgesel örgütlerin daha iþlevsel ve üye ülkelerin kalkýnmalarý ve güvenliklerinin temini için daha faydalý olmalarýnýn önündeki en büyük engel olarak
durmaktadýr. GAKT’de Zimbabve ve Güney Afrika Cumhuriyeti, ECOWAS’da ise Nijerya ve Fildiþi Sahilleri arasýnda süren rekabet bölgesel örgütün ve üye ülkelerin çýkarlarýnýn gerektiðince savunulmasýný önlemektedir.
Tüm bunlarýn sonucunda günümüz Afrika’sýnda ülkeler bir blok olarak hareket ederek bölgesel entegrasyonu saðlayarak çýkarlarýný korumaktansa bireysel hareket etmektedirler.
Afrika’ya dönük ülkemizin sahip olacaðý vizyon içerisinde bu bölgesel
örgütlerin çalýþmalarý yakýndan takip edilmelidir. Her ne kadar yukarýda belirtilen nedenlerden dolayý günümüzde fazla etkin olmasalar da yakýn gelecekte ülkelerin vizyon birliði saðlayýp bazý yapýsal ve siyasi sorunlarý aþarak
bölgesel entegrasyona daha fazla önem verecekleri birçok uzman tarafýndan
tahmin edilmektedir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti bu örgütler ile bir takým çalýþmalarý birlikte yürüterek ve ufak çapta dahi olsa somut projeler ile
322
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
diplomatik ve sivil toplum düzeyinde iliþkiler kurulabilir.
Bölgesel örgütler dýþýnda son yýllarda Afrika kýtasýnda dikkatleri çeken
en önemli siyasi oluþum þüphesiz Afrika Birliði’dir. 1963 yýlýnda kurulan Afrika Birliði Örgütü, yerini 2002 yýlýnda kurulan Afrika Birliði’ne (AfB) býrakmýþtýr. Kimilerince sadece kaðýt üzerinde bir deðiþiklik olarak algýlansa da
AfB’nin kuruluþu Afrika’daki paradigma deðiþiminin bir göstergesidir. Afrika Birliði Örgütü’nün ve AfB’nin kuruluþ anlaþmalarý karþýlaþtýrýldýðýnda öncekinin kuruluþ felsefesinin günümüz Afrika’sýnýn sorunlarýna çözüm bulmaktan çok uzak olduðu, gereken dünya görüþüne sahip olmadýðý ve günümüz sorunlarýnýn çözümü için gerekli kurumlarýn oluþturulmasýndan bahsetmediði göze çarpacaktýr. Avrupa Birliði’nin aksine AfB hedef olarak siyasi birliði belirlemiþtir. Yine Avrupa Birliði’nin aksine bizzat üye ülkeleri deðil
üye ülkelerin baðlý bulunduklarý bölgesel örgütleri koordine etmeyi amaçlamaktadýr.
AfB yeni ve genç bir örgüttür. Kýsa zamanda Afrikalý ülkelerden harikalar ortaya koymalarýný beklemek gerçekçi deðildir. Kaðýt üzerinde çaðdaþ bir
bölgesel örgüt izlenimi veren AfB’nin ortay koyduðu hedeflere ulaþmak, gerekli kapasiteden yoksun üye ülkeler için zaman alacaktýr. Ancak daha önce
deðinildiði gibi kýta ülkelerinin sahip olduklarý potansiyel hammadde kaynaklarý, insan gücü ve yurtdýþýnda yetiþen eðitimli Afrikalýlar ilerleyen yýllarda kýta ülkelerinin karþýlaþacaklarý fýrsatlarý çok iyi deðerlendirmelerini kaçýnýlmaz kýlacaktýr.
Kýta dýþý aktörler
Tüm dünyada etkin olan ABD Afrika kýtasýnda da en etkin ülke konumundadýr. Soðuk Savaþ döneminde sahip olduðu etkinliði günümüzde hala
sürdürmektedir. ABD özellikle enerji sektöründe Afrika’ya baðýmlýdýr. Halen petrol ihtiyacýnýn %18’ini Afrika’dan karþýlayan ABD 2015 yýlýnda bu rakamý %25 çýkarmayý planlamaktadýr. ABD’nin baþkan adaylarýndan Obama
ise bu rakamý daha yukarý çekmeyi düþünmektedir. Petrol dýþýnda ABD kýtadan birçok hammadde temin etmektedir.
323
Afrika Vizyon Belgesi
Afrika’nýn ABD için bir diðer önemi ise askeri ve stratejik açýdandýr. 2010
yýlýna kadar ABD Afrika’daki üs sayýsýný 12’ye çýkarmasý beklenmektedir.
Bunlardan daha önemli olan geliþme ise ABD’nin aldýðý bir karar ile AFRICOM projesini hayata geçirmeye baþlamasýdýr. Daha öncesinde kuzey Afrika’nýn bir kýsmý Ortadoðu’ya bakan CENTCOM’a baðlýyken kýtanýn geri kalan kýsmý Avrupa’dan sorumlu olan EUROCOM’a baðlý idi. Yeni bir yapýlanmaya gitme kararý alan ABD Savunma Bakanlýðý Afrika’nýn tamamýndan
sorumlu olacak bir kumandanlýk kurma kararý almýþtýr. Sadece Mýsýr, Ortadoðu’da geliþmelere doðrudan taraf olmasý nedeniyle CENTCOM’a baðlý
kalmaya devam edecektir ve bunun dýþýnda kalan tüm kýta AFRICOM’un
görev alaný olacaktýr.
Yeni bin yýlda tek süper güç olarak kabul edilen bir ülkenin böyle bir karar almasý Afrika’nýn sahip olduðu ve gelecekte sahip olacaðý önemi göstermektedir. AFRICOM’un 2008 sonunda faaliyete geçmesi beklenmektedir.
Genel komuta merkezi bir Afrika ülkesine inþa edilinceye kadar Almanya’da göreve baþlanmasý öngörülmektedir. AFRICOM’a temel olarak altý
görev verilmiþtir: 1) terörizm ile mücadele etmek, 2) doðal kaynaklarý güvence altýna almak, 3) silahlý mücadeleleri ve insani krizleri kontrol altýna almak, 4) AIDS’in yayýlmasýný yavaþlatmak, 5) uluslararasý suçlarý azaltmak ve
6) Çin’in artan nüfuzuna karþýlýk vermek. Bu yeniden yapýlanma ayný zamanda ABD Savunma anlayýþýndaki paradigma deðiþimini de gözler önüne
sererken Türkiye Cumhuriyeti de bu paradigma deðiþiminden dersler çýkartarak kýtaya dönük vizyonunu gözden geçirmelidir. Ýlerleyen sayfalarda söz
konusu deðiþen paradigma doðrultusunda bir takým öneriler sunulacaktýr.
AFRICOM’un görevleri arasýnda da dikkat çektiði gibi kýtada etkinliði
artan en önemli ülke þüphesiz Çin Halk Cumhuriyeti’dir. ABD Kongresi tarafýndan oluþturulan bir heyet Çin’in Afrika’daki faaliyetlerini araþtýrdýktan
sonra Kongre’ye sunduklarý raporda Çin’in þimdilik Afrika’da ABD çýkarlarýna yönelik tehdit oluþturmadýðý ancak yakýndan izlenmesi gerektiðini bildirmiþlerdir. Yukarýda da görüldüðü gibi AFRICOM’un görevlerinden birisi
de Çin’in artan etkinliðini kýrmak olacaktýr. Yalnýzca dört sene içinde ABD
için tehdit deðilken tehdit olarak algýlanmaya baþlayan Çin, özellikle son yýllarda organize ettiði Çin-Afrika Forumu ile kýta ile olan ekonomik ve siyasi
324
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
iliþkilerini hýzla artýrmýþtýr. Batýlý ülkeler ve uluslararasý kuruluþlarýn aksine
Afrikalý ülkelerin Çin ile yakýn iliþkiler kurmalarýnýn ardýndaki en önemli etken bu ülkenin demokratikleþme veya liberalleþme gibi þartlar koþmamasýdýr. Çin’in Afrika ile iþbirliði için koþtuðu tek þart Afrikalý liderlerin “Çin’in
bütünlüðü” prensibine saygý göstermeleri ve Tayvan ile iliþkilerine dikkat etmeleridir. Batýlý devletlerin Sudan’ý eleþtirmelerine raðmen bu ülkenin ihraç
ettiði petrolün yarýsýný Çin tek baþýna almaktadýr.
Rusya son dönemlerde Afrika’ya ilgisi artan bir diðer önemli aktördür.
Rusya’nýn Afrika ile olan iliþkileri Soðuk Savaþ yýllarýna gitmektedir. Özellikle 1950-1975 arasýnda Sovyetler Birliði birçok sosyalist Afrikalý lidere ciddi
maddi destekte bulunmuþ ve birçok altyapý projesine imza atmýþtýr. Bugün
geçmiþte sosyalist rejime sahip olan Afrika ülkelerinde Sovyetler tarafýndan
yaptýrýlan havalimaný, liman, stadyum, alýþveriþ merkezi veya yol gibi yapýlara rastlamak mümkündür. 1990’lý yýllarda Sovyetler Birliði’in daðýlmasý ile
eski gücünü yitiren Rusya son yýllarda kýtaya dönük yeni projeler geliþtirmektedir. Cezayir’in borçlarýný silmesi ve bu ülke ile doðal gaz anlaþmasý
yapmasý bunun en somut örneðidir. Ayrýca Rusya birçok Afrika ülkesine silah ve askeri araç ve mühimmat satmaktadýr.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Afrika vizyonu bu iç ve dýþ aktörleri dikkate
alarak oluþturulmalýdýr. Özellikle aþaðýda öneriler kýsmýnda ele alýnacaðý gibi
bu aktörlerin yaptýklarý hatalara düþülmemeli ve doðru temeller üzerine kurulacak bir politika ile uzun vadedeki getirileri hesaba katýlmalýdýr.
EKONOMÝK VE SÝYASÝ ÝLÝÞKÝLER BOYUTU
Ýki ülke arasýnda var olan siyasi iliþkilerin temelinde stratejik çýkarlarýn
yaný sýra ekonomik iliþkiler bulunmaktadýr. Hatta ekonomik iliþkilerin belirli
bir düzeye ulaþmasý bazý ülkeler ile siyasi iliþki kurulmasý için bir gereklilik
olduðunu söylemek yanlýþ olmayacaktýr. Türkiye ile Afrika ülkeleri arasýndaki siyasi iliþkiler oldukça zayýftýr. Þüphesiz bu eksikliðin en büyük nedeni
Türkiye’nin þimdiye dek iç sorunlarýna yoðunlaþmasý ve kýtaya yönelik politikalarý geliþtirse bile icra edememiþ olmasýdýr. Siyasi iliþkilerin geliþmemesinin sonuçlarýndan birisi de bu kýta ülkeleri ile aramýzda olan ticaret hacmi325
Afrika Vizyon Belgesi
nin düþük olmasýdýr. Türkiye Cumhuriyeti ilerleyen yýllarda Afrika ülkeleri
ile olan iliþkileri hem siyasi hem de ekonomik düzlemde ilerletmenin yollarýný aramalýdýr. Bunlar eþ zamanlý olarak yapýlmalýdýr ve biri diðeri için engel
teþkil etmediði gibi aksine birbirlerini tamamlayýcýdýr. Unutulmamalýdýr ki,
ileri düzeyde ekonomik iliþkilere sahip iki ülke arasýndaki siyasi sorunlarýn
çözümü daha kolay olmaktadýr.
AfB’ye gözlemci olarak katýlmanýn yaný sýra son dönemde artan diplomatlar, bürokratlar ve devlet ve hükümet baþkanlarý düzeyindeki ikili görüþme sayýsýndaki artýþ da sevindiricidir. Aðustos 2008’de düzenlenecek olan
Afrika Zirvesi ile Türkiye’nin Afrika kýtasýnýn stratejik ortaklarý arasýnda yer
almasý son derece önemlidir. Zirve sonrasýnda halen Afrika’da bulunan 12
büyükelçiliðe ek olarak 19 elçilik daha açýlmasý sevindiricidir. Benzer zirveyi
Çin Halk Cumhuriyeti son birkaç yýldýr yapmakta ve her zirve sonunda milyarlarca dolar tutarýnda anlaþma imzalanmaktadýr ve bu anlaþmalar siyasi
iliþkileri de güçlendirmektedir. Bu kararlar uzun vadede ülkemizin siyasi,
ekonomik ve kültürel çýkarlarýný korumak için atýlmýþ deðerli adýmlardýr. Bir
ülkede Türkiye Cumhuriyeti büyükelçiliðinin bulunmasý iþadamlarýnýn o ülkede iþ yapmalarýný da kolaylaþtýrmaktadýr.
Büyükelçiliklerin dýþýnda Türk Ýþbirliði ve Kalkýnma Ýdaresi Baþkanlýðý
(TÝKA) ve Ýslam Konferansý Örgütü (ÝKÖ) gibi kuruluþlarýn faaliyetlerinde
bulunma, katký saðlama ve doðru yönlendirilmeleri ile ülkemizin kýtadaki
çýkarlarý korunacaktýr. ÝKÖ tarafýndan gerçekleþtirilen sosyal projelere verilen katkýlar diðer Müslüman Afrikalý ülke halklarý ile Türk halký arasýnda yakýnlýk oluþmasýný saðlamaktadýr. TÝKA tarafýndan son dönemde baþlatýlan
Afrika projeleri ile inþa edilen okul ve dispanser gibi doðrudan yerel halkýn
gündelik ihtiyaçlarýný karþýlayan projeler o ülke halkýný kazanma adýna
önemli adýmlardýr. Bu tür kurumlar kýta ile olan iliþkilerimizde daha fazla
kullanýlmalý ve üyesi bulunduðumuz kuruluþlarda daha aktif ve yönlendirici
rol üstlenilmelidir.
Siyasi iliþkilerin yansýmasý olan ekonomik iliþkilere gelince, durum Afrika kýtasý için iç açýcý olmada son dönemdeki geliþmeler umut vericidir. Ülkemiz 2004’te Afrika ülkelerine 3 milyar dolar ihracat yapýp, 5 milyar dolar it326
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
halat yaparken 2007’de ihracatýmýz 6 milyar dolara çýkarken, ithalatýmýz 7
milyar dolar seviyesine gelmiþtir. Görüldüðü gibi kýta ile olan ekonomik iliþkilerimizde ticaret hacmi artarken açýk kapanmaktadýr.
Dünya çapýnda kendimizi ispat ettiðimiz ve iddialý olduðumuz müteahhitlik sektöründe Türkiye’nin Afrika’daki etkinliði maalesef yeterli deðildir.
Yukarýda da deðinildiði gibi iki binli yýllarla birlikte dýþ yardýmlardaki artýþ
neticesinde alt yapý, devlet kurumlarý binalarýnýn yenilenmesi ve yeni bina
ve konut yapýmýndaki artýþ Türk müteahhitleri için büyük bir fýrsat oluþturmaktadýr. Yine müteahhitlere paralel olarak iddialý olduðumuz inþaat malzemeleri sektöründe faaliyet gösteren Türk firmalarý da Afrika kýtasýnda daha fazla Pazar bulma imkanýna sahiptirler. Bunlarýn dýþýnda özellikle tekstil
ve hazýr giyim, otomotiv ve yan sanayi, beyaz eþya, kimya, gýda, ticaret ve
ulaþtýrma gibi pek çok sektörde faaliyet gösteren Türk firmalarý için Afrika
geniþ ve gelecek vaat eden bir kýtadýr.
TÜRKÝYE - AFRÝKA ÝLÝÞKÝLERÝNÝN
SOSYO-KÜLTÜREL BOYUTU
Ülkemiz ile Afrika arasýndaki sosyal ve kültürel düzeydeki iliþkilerimiz
maalesef tatmin edici olmaktan uzaktýr. Hâlbuki ülkemiz kültürü ile Afrika’nýn birçok ülkesinde rastlanan halk kültürleri arasýndaki benzerlik göz
ardý edilemeyecek kadar fazladýr. Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile geliþtireceði
sosyo-kültürel iliþkiler sonucunda ülkemiz bu coðrafyada daha tanýnýr hale
gelecektir. Bunun birçok sonucu da beraberinde getireceði akýlda bulundurulmalýdýr. Örneðin, bu kýta ülkelerinden ülkemize gelecek turist sayýsý artacaktýr. O ülkelerde satýlan Türk ürünleri ve Türk firmalarýna karþý yakýnlýk
oluþacaktýr. Ve hepsinin ötesinde bu tür sosyo-kültürel iliþkiler sonucunda
ülkemizi ilgilendiren konularda bu coðrafya halklarý kazanmýþ olunacaktýr.
Örneðin Çin Halk Cumhuriyeti her sene Tanzanya’da Çin Haftasý düzenlemektedir. Belirlenen bu bir haftalýk süre zarfýnda Çin filmleri halka ücretsiz gösterilmekte, Çinli yetkililer bu ülkeye ziyaretler düzenlemekte, Çin
kültürünü tanýtýcý gösteriler ve festivaller düzenlemekte, üniversitelerde
Çin’in önemini anlatan konferanslar tertip edilmekte ve ülkeler arasýnda ya327
Afrika Vizyon Belgesi
kýnlýk oluþmasý için çaba gösterilmektedir. Yukarýda ülkemiz ile kýta arasýndaki tarihi baðlara vurgu yapýlmýþ idi. Görünen o dur ki, Çin Halk Cumhuriyeti, bizim ülkemiz kadar güçlü tarihi baðlara sahip olmadýðý halde bir haftayý dolu dolu geçirebiliyorsa Türkiye Cumhuriyeti de tüm kýta olmasa da
yukarýda bahsi geçen bölgesinde merkez konumundaki ülkelere yönelik bu
tür faaliyetler organize etmelidir. Bu tür faaliyetler sadece Çin tarafýndan deðil, kýtada sömürgecilik geçmiþi bulunan Ýngiltere, Fransa ve Portekiz gibi
diðer ülkeler tarafýndan da yapýlmaktadýr. Aþaðýda kýta ile sosyo-kültürel
iliþkilerimizi geliþtirmeye yönelik bir takým önerilerde bulunulacaktýr.
KIRILMA NOKTASI: YENÝ-SÖMÜRGECÝLÝK
Ülkemizin Afrika kýtasý ile olan iliþkilerini geliþtirmeye yönelik bir takým
önerilerde bulunmadan önce bu metinde geliþtirilen vizyonun ve yapýlacak
önerilerin hedefine ulaþmasýný etkileyecek bir noktaya deðinmek faydalý
olacaktýr. Afrikalý siyasi ve düþünürler tarafýndan son dönemde daha sýklýkla
dile getirilen kavramlardan birisi de yeni sömürgeciliktir. Kýtadaki sosyalist
rejimlerin yýkýlmasý ile Afrikalý ülkeler batýlý donör ülke ve kuruluþlara daha
fazla baðýmlý hale gelmiþlerdir. Yabancý yatýrýmcý çekmeye çalýþan ülkeler ise
genellikle istediklerini alamamýþlardýr. Kýtaya gelen yabancý yatýrýmcý çoðunlukla doðal kaynaklarý ve yeraltý zenginlikleri çýkartarak yurtdýþýna satmaktadýr. Yarým yüzyýl önce sömürgeci ülkelerin yaptýðý ve artýk meþrutiyetini yitirmiþ uygulamalarýn bugün tamamen meþru bir zeminde firmalar
eliyle yürütülmesi Afrikalý siyasileri ve halklarý üzmektedir.
Önceki sayfalarda dýþ aktörlerden bahsederken Çin’in kýtaya olan ilgisine deðinilmiþ ve son yýllarda bu ülkenin kýta ülkeleri ile olan ekonomik ve
siyasi iþbirliðine vurgu yapýlmýþtý. Çin yaptýðý ikili anlaþmalar sonucunda bu
kýtaya batýlý ülkelerden pek fazla katký en azýndan þimdilik saðlamamýþtýr.
Gana’da yeni bir devlet baþkanlýðý sarayý inþa edilmesi ve Kamerun’a dev bir
futbol stadyumu yapýlmasý gibi insanlarýn refah düzeylerini artýrmayacak ve
gündelik ihtiyaçlarýný karþýlamayacak projeler halk nezdinde ve bazý siyasiler
tarafýndan kabul görmemektedir. Çin’in Afrika politikasýný batýlý ülkelerden
farklý görmeyen birçok siyasi ve düþünür bulunmaktadýr. Örneðin, Çin kýta328
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
dan en çok petrolü Sudan’dan alýrken ABD ise Nijerya’dan almaktadýr. Buna raðmen her iki ülkede insanlar yoksullukla mücadele edemeyecek durumdadýr. Dolayýsýyla, Türkiye kýtaya yönelik politikalarýnda bu hususa çok
dikkat etmelidir.
Kýtanýn tümüne yönelik siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel alan önerilerde bulunmadan önce tüm bunlarda akýlda tutulmasý gereken birkaç öneride bulunmak yerinde olacaktýr. Afrika’da batýlý devletler ve Çin gibi yeni
sömürgeci olarak algýlanmamak için þu hususlara dikkat edilmelidir:
1. Afrikalý ülkelerin sahip olduðu doðal kaynaklardan ve yeraltý zenginliklerinden faydalanmak isteyen ülkeler ayný zamanda halka ve yoksulluðu
azaltma amacý güden projeleri de eþ zamanlý olarak hayata geçirmelidirler.
2. Her ne kadar siyasi alanda güçsüz olsalar da baðýmsýz ülkeler ile muhatap olunmaktadýr. Dolayýsýyla, bu ülkelerde yaþanan geliþmeleri eleþtirirken dikkatli olunmalýdýr. Ticari, siyasi veya farklý projelerin yürütüldüðü bir
dönemde yapýlan eleþtiriler yanlýþ anlaþýlabilir.
3. Ulus inþasý yabancý yatýrýmcýnýn deðil devletin görevidir. Ancak kýta
ülkelerinde devletin sahip olduðu imkanlar göz önünde tutulduðunda birçok sorun göze çarpmaktadýr. Bu kýtada iþ yapan Türk firmalarý iþ yaptýklarý
bölgelere yönelik ufak dahi olsa bir takým projelere sponsor olmalýdýrlar.
Sponsor olunacak projelerin kalýcý olmasýna özen gösterilmelidir. Örneðin,
bir okulun tamir edilmesi, bataklýk alanýn ýslah edilmesi vs.
4. Maddi gücü bulunan Türk firmalarý gelecek vaat eden yerel gençler
arasýndan seçecekleri öðrencileri burslu olarak Türkiye’de lisans veya lisansüstü eðitime gönderebilir. Daha sonrasýnda ise bu burs imkanýnýn ülkenin
geliþimine olan katkýsý vurgulanmalý ve halkla iliþkiler boyutu ve reklam boyutu iyi deðerlendirilmelidir. Bunlar mümkün deðilse üniversitelerin ilgili
bölümlerinde eðitim alan gençlere Türk firmalarýnda staj imkâný tanýnmalýdýr.
5. Afrika ülkelerinde yabancý yatýrýmcý konumunda bulunan Türk iþa329
Afrika Vizyon Belgesi
damlarý ülkedeki üniversiteleri ziyaret etmeli ve konuþma ve konferans tertip etmelidirler. Bu faaliyetlerde yabancý yatýrýmcýnýn bir ülke için kötü bir
þey olmadýðý, aksine ülkelerin kalkýnmalarý için önemli olduðu gençlere anlatýlmalýdýr.
AFRÝKA KITASI ÝLE ÝLÝÞKÝLERÝMÝZÝ
GELÝÞTÝRMEYE YÖNELÝK ÖNERÝLER
1. Baþlangýçta da deðinildiði gibi Türkiye Cumhuriyeti, Afrika ile olan
iliþkileri tarihteki sýký iliþkiler temeli üzerine kurmalýdýr. Yapýlan yardýmlar,
gerçekleþtirilen projeler ve yapýlan görüþmelerde bu tarihi baðlar vurgulanmalýdýr.
2. Unutulmamalýdýr ki, Afrika ebediyen bugünkü gibi yoksul, maðdur ve
mahrum kalmayacaktýr. Ülkenin sahip olduðu doðal kaynaklar ve yeraltý
zenginlikleri kýta ülkelerinin yapacaðý kalkýnma hamlelerinde geliþimlerini
hýzlandýracaktýr. Bu hususta göz ardý edilen bir gerçek de þudur ki, birçok
Afrikalý geliþmiþ ülkelere eðitim almaya gitmiþtir. Kimileri geri gelmiþ kimileri ise eðitim aldýklarý ülkede kalmýþlardýr. Ülkelerindeki iyileþme sonucunda diaspora olarak anýlan yurtdýþýnda bulunan yetiþmiþ insan gücü ülkeye
çekildiðinde ülkelerin sahip olduðu zenginliðin iþlenmesi de kolay olacaktýr.
3. Yukarýda da belirtildiði gibi Afrika’nýn kýtasal boyuttaki siyasetinde
özelden genele; bölgesel güç konumundaki ülkeler, bölgesel örgütler ve AfB
bulunmaktadýr. AfB’de gözlemci statüsünde bulunan Türkiye bölgesel örgütlerdeki geliþmeleri yakýndan takip etmelidir. Örneðin 2005 yýlýnda gümrük birliðine geçen Doðu Afrika Birliði ile yapýlabilecek ticari anlaþmalar
araþtýrýlmalýdýr. Ve en özelde ise bölgesel güç konumundaki ülkelere yönelik
ülkelerle olan iliþkilerimize daha fazla özen gösterilmeli ve gerekirse özel
projeler geliþtirilmelidir. Unutulmamalý ki, gelecekte etkin güç potansiyeline
sahip ülkeler sayesinde ülkemizin çýkarlarýný tüm kýta düzeyinde savunmasý
daha kolay olacaktýr.
4. Afrika ülkeleri arasýndaki sorunlara müdahil olunmasý, arabulucu rol
üstlenilmesi veya eleþtirilmesi konusunda oldukça dikkatli davranýlmalýdýr.
330
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
Ülkemizin doðrudan çýkarý olmadýðý durumlarda soruna müdahil olmak, taraflardan birini veya hepsini eleþtirmek veya arabulucu rolü üstlenmek soruna taraf olan Afrikalý ülkeler ile iliþkilerimize zarar verecektir. Afrikalý ülkeler tarihlerinde sömürgecilik bulunduðu için dýþarýdan yapýlan müdahaleler ülkelerdeki siyasiler ve yerel halk tarafýndan hoþ karþýlanmayacaktýr. Ülkemizin çýkarlarý söz konusu ise ve müdahil olunmasý gerekiyorsa uluslararasý meþrutiyet aranmasý iliþkilerimize gelecek zararý minimize edecektir.
5. Afrika’daki iç savaþ ve sorunlara uluslararasý aktörler tarafýndan müdahale edilmesi ve bu dönemlerde yaþananlar sonrasýnda hem müdahil
olanlarda hem de Afrikalýlar da bir takým çekincelerin doðmuþtur. Ülkemizin de 1991 yýlýnda asker göndererek katkýda bulunduðu Somali’ye yapýlan
müdahalede bir Amerikan taarruz helikopterinin yerel güçlerce düþürülmesi, bazý askerlerin bu olayda hayatýný kaybetmesi ve daha da kötüsü bir
Amerikan askerinin yerel güçlerce Mogadiþu sokaklarýnda sürüklenirken
çekilen görüntülerin dünya basýnýna yansýmasý geliþmiþ ülkeleri bu kararlarýný yeniden gözden geçirmeye sevk etmiþtir. Batýlý ülkeler daha çok çatýþmalar sona erdikten sonra asker göndermeyi tercih etmektedirler.
Diðer taraftan, Sier Leon’da ve Liberya’da görev yapan uluslararasý güçlerin görev yaptýklarý bölgelerde yerel çocuklara yönelik cinsel taciz ve istismar haberleri ortaya çýkýnca Afrikalý insanlarýn batýlý ülkelerin gönderdikleri
“barýþ” görevlilerine güveni temelden sarsýlmýþtýr. Bu güven zedelenmesinde batýlý ülkelerin daha çok o ülkenin doðal ve yeraltý zenginliklerine ilgi
duyduklarý için müdahil olduklarý yönündeki inançtýr. Bu baðlamda;
a. Son dönemde yaþanan bu iki geliþme sonunda geliþmiþ ülkeler ile Afrikalý ülkeler arasýnda yeni bir tür iþbirliði geliþmektedir. Sorunlu bölgelere
Afrika ülkelerinden askerler gönderilerek yerel halkýn güveni kazanýlýrken
anlaþmazlýðýn taraflarýnýn güveni kazanýlmasý amaçlanmaktadýr. Geliþmiþ
ülkeler ise asker göndermeyip Afrikalý ordularýn en büyük eksiði olan askeri
ekipman ve finansman saðlayacaktýr. Türkiye, bu tür iþbirliklerine dahil olarak az da olsa yapacaðý katkýlarla Afrika’daki sorunlarýn çözümüne maddi
katký yaptýðýný gösterebilir.
331
Afrika Vizyon Belgesi
b. Maddi katký dýþýnda Afrikalý ülkelerden bir kýsým gelecek vaat eden üs
rütbeli askerlerin anlaþmazlýk ve çatýþma çözümü konusunda Türk Silahlý
Kuvvetleri tarafýndan eðitilmesini amaçlayan anlaþmalar yapýlabilir.
c. Bölgesindeki karýþýklýklara askeri barýþ gücü gönderen örgütlerden heyetlerin Türkiye’de anlaþmazlýklarýn çözümü konusunda Dýþiþleri Bakanlýðý
tarafýndan diplomatik eðitime tabi tutulmasý için projeler geliþtirilebilir.
6. Afrika ülkelerinde gerilimin en üst seviyeye çýktýðý anlardan birisi þüphesiz seçimlerdir. Özelikle maddi destek saðlayan batýlý ülke ve kuruluþlar
tarafýndan yakýndan izlenmenin verdiði baský olsa da seçimleri kazanýp iktidarý devam ettirme arzusu seçimlerin olaylý ve tartýþmalý geçmesine yol açmaktadýr. Yakýn geçmiþte yaþanan Kenya ve Zimbabve seçimleri bunlarýn
en canlý örnekleridir. Birçok batýlý kuruluþ ve devlet Afrika’daki seçimlere
gözlemci göndermektedir. Ancak bu gözlemcilerin varlýðý siyasetçileri hile
yapmaktan men etmemektedir çünkü hile genelde kýrsal alanda yani gözlemcilerin ulaþamayacaðý bölgelerde yapýlmaktadýr. Türkiye, gözlemci göndermek yerine seçimlerin daha sýhhatli gerçekleþtirilmesini saðlayacak ve oy
sayýmýný hýzlandýrýp kolaylaþtýracak teknik yardýmda bulunabilir. Yine Türkiye’de kullanýlan teknik sistemin bu ülkelere aktarýlmasýna öncülük edebilir.
7. Bölgesel örgütler ile iliþkileri geliþtirme adýna iki ülke arasýnda imzalanan serbest ticaret anlaþmasý benzeri iþbirliklerinin bu tür örgütlerle de geliþtirilebilir. Her ne kadar kýtadaki bölgesel örgütler ticaretin geliþtirilmesinden çok güvenlik sorunlarýna yoðunlaþmýþ olsalar da, bölge içi ticaretin artýrýlmasýnýn ehemmiyeti giderek belirgin bir hal almaktadýr. Örneðin, Doðu
Afrika Birliði 2005 senesinde gümrük birliðine geçmiþtir ve bu bölgeye girecek ürünler üye ülkeler arasýnda gümrük engeline takýlmadan rahatça pazarlara daðýtýlabilir.
8. Tarým sektörü kýtada az geliþmiþtir ancak gelecek vaat etmektedir. Tarým alanýnda önemli geliþmeler saðlayan Türkiye bu alanda Afrika’ya birikimlerini aktarabileceði gibi bu alanda iþbirliði yapýlabilecek sahalar belirlenebilir ve özel sektör kanalýyla hem Afrika’da bu sektörün geliþmesi saðlanýrken Türk firmalarý için yeni yatýrým ve pazar alanlarý oluþmuþ olacaktýr.
332
BÝLGESAM Afrika Uzmaný Hasan ÖZTÜRK
9. Türk müteahhitleri kýtadaki belirli ülkeleri yakýn takibe alarak hýzlý büyüme gösteren ülkelerde altyapý, konut veya kamu binalarý ihaleleri almak
için yoðun çaba göstermelidirler. Geçmiþte Rusya’da olduðu gibi Türk firmalarý tarafýndan inþa edilecek bir bina bir ressamýn resmin üzerine attýðý
imza gibi sürekli orada kalacaktýr ve Türkiye’yi ve Türk müteahhitliðini insanlara hatýrlatacaktýr.
10. Kalkýnma Bankasý (ÝKB) geçmiþte ülkemiz ile yaptýðý anlaþma gereði
her yýl üyesi olan ve halkýnýn önemli kýsmý Müslüman olan Afrika ülkelerinden lise mezunu öðrencileri seçerek Türkiye’de lisans eðitimi almaya burslu
göndermektedir. Bu insanlarýn çoðu Türkiye’yi tanýmakta ve az da olsa
Türkçe bilerek ülkelerine geri dönmektedirler. Büyükelçiliklerimiz sorumlu
olduklarý ülkelerde bu öðrenciler ile irtibata geçmeli ve yakýn iliþki içinde olmalýdýr. Bu ülkelerde Türkiye’yi ilgilendiren bir konu gündeme geldiðinde
kurulan dernek sayesinde sivil toplumun desteði kazanýlabilir. Ayrýca o ülkelere gelecek Türk iþadamlarý bu dernek vasýtasýyla iþ imkanlarýný daha kolay öðrenebilir ve gerekli iþbirliklerine imza atabilirler. Bu insanlar yerel kültürde yetiþmeleri ve Türk kültürünü tanýmalarý sebebiyle kültürel etkileþimi
artýrmak için etkili aktörlerdir.
11. Türkiye’nin Afrika ile iliþkilerin geliþtirilmesinin önünde duran en
büyük engellerden birisi bu kýtanýn ülkemizde yeterince tanýnmamasý ve bilinmemesidir. Afrika ülkelerinde de Türkiye’nin pek tanýnmadýðý maalesef
bir diðer gerçektir. Bu baðlamda, Türkiye’de üniversitelerde Afrika enstitüleri veya kýta üzerine bilimsel çalýþmalar yürütecek çok disiplinli merkez oluþturulmalýdýr. Özellikle tarih, antropoloji, siyaset bilimi, coðrafya ve ilahiyat
konularýnda uzman isimler bir araya getirilerek kýtaya yönelik çalýþmalar artýrýlmalýdýr. Buna ek olarak üniversitelerde genç akademisyenler Afrika üzerine çalýþma yapmaya teþvik edilmelidirler ve gerekiyorsa araþtýrma için
maddi destek saðlanmalýdýr. Bunun yaný sýra, daha önce Türkiye’nin batýlý
ülkelerde yaptýðý gibi kýtadaki önemli ülkelerde saygýn üniversiteler ile anlaþmalar yaparak bu üniversitelerde Türkiye kürsülerinin kurulmasý saðlanmalýdýr ve Türkiye üzerine çalýþmak isteyen akademisyenleri teþvik amaçlý
araþtýrma bursu saðlanmalýdýr.
333
Afrika Vizyon Belgesi
12. Afrika kýtasýnda Türkiye’nin fazla tanýnmadýðý daha önce vurgulanmýþtý. Afrika televizyon veya radyo kanallarýnda ülkemizi tanýtýcý
programlara rastlamak neredeyse imkânsýzdýr. Kýta ülkelerinde televizyonculuðun ve radyo programcýlýðýnýn fazla geliþmemiþ olmasý ise bir diðer gerçektir. Televizyon kanallarý dünya’daki geliþmeleri aktarmak için
genellikle uluslararasý haber kanallarýna baðlanmakta, dizi ve sinema
alanýnda ise yine yabancý yapýmcýlarýn eserlerini göstermektedirler. Türkiye Cumhuriyeti Turizm ve Kültür Bakanlýðý tarafýndan Türkiye’yi tanýtýcý belgeseller hazýrlandýðý takdirde kýta ülkelerinde televizyon kanallarýnýn bu yapýmlarý yayýnlamasý saðlanabilir. Yine Türkiye’yi tanýtýcý radyo
programlarý, söyleþi tarzý yapýmlar yapýlabilir.
13. Afrika kýtasýnda gazeteler de dünyanýn geliþmiþ kesimlerine göre
oldukça geri kalmýþtýr. Günümüzde görsel ve yazýlý basýnýn gücü oldukça
fazladýr. Basýnýn birinci görevi halký geliþmelerden haberdar etmektir.
Ülkemiz Afrikalý gazeteciler tarafýndan ne yazýk ki fazla tanýnmamaktadýr. Bölgesel güç konumunda ülkelerde önemli gazeteciler Türkiye’ye
geziye davet edilebilir. Bu geziler sýrasýnda Türkiye’nin geliþmiþlik seviyesi, misafirperverliði ve diðer insani yönleri vurgulanýrken ayný zamanda kýtaya olan bakýþý ve Afrikalý insanlarýn da çýkarlarýnýn düþünüldüðünün altý çizilmelidir. Mümkünse Türkiye hakkýnda gazetelerde yazý dizileri çýkarýlmalýdýr.
14. Son olarak, TRT-Int benzeri Ýngilizce, Fransýzca veya her iki dilde
yayýn yapacak uluslararasý bir kanal kurulabilir. Kurulacak kanal, Türkiye’yi, kültürümüzü, sahip olduðumuz zenginlikleri ve dünya meselelerine bakýþ açýmýzý tüm dünyaya anlatacaktýr. Kurulacak kanal ilk etapta
tüm dünyaya yayýn yapmasý zor olsa da en azýndan yakýn çevremize
ulaþmasý Türk dýþ politikasýnýn ve firmalarýn önünü açacaktýr.
334
YAZARLAR
HAKKINDA
335
Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOÐLU
Bilkent Üniversitesi
Uluslararasý Hukuk doktorasýný Lozan Üniversitesi’nden almýþ olan
Prof. Karaosmanoðlu, Stanford Üniversitesi Hoover Institution’da,
NATO’da, Lahey Uluslararasý Hukuk Akademisi’nde ve Princeton
Üniversitesi’nde araþtýrma burslarý kazanmýþ ve misafir öðretim üyesi
olarak bulunmuþtur.
Bilkent Üniversitesi’ne katýlmadan önce Boðaziçi Üniversitesi ve
ODTÜ’de öðretim üyeliði yapan Prof. Karaosmanoðlu, Türk dýþ politikasý, strateji ve güvenlik politikalarý konularýnda çalýþmalar yapmaktadýr.
Yayýnlarý arasýnda Les actions Militaires coercitives et non coercitives des Nations Unies (Droz); Ýç Çatýþmalarýn Çözümü ve Uluslararasý
Örgütler (Boðaziçi Üniversitesi); Middle East, Turkey and the Atlantic
Alliance (Dýþ Politika Enstitüsü, editör); The Europeanization of Turkey’s Security Policy (Dýþ Politika Enstitüsü, editör) baþlýklý kitaplarý ve
Foreign Affairs, Politique Etrangère, International Defense Review, Europa Archiv, Security Dialogue ve Journal of International Affairs gibi
dergilerde basýlmýþ makaleleri bulunmaktadýr.
Prof. Karaosmanoðlu, Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi üyesidir.
Dr. Atilla SANDIKLI
BÝLGESAM Baþkaný
Atilla Sandýklý 1957 yýlýnda Ýzmir’de doðdu. 1976 yýlýnda (Ýzmir)
Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra Kara Harp Okuluna girdi.
Sýrasýyla Kara Harp Okulu, Kara Harp Akademisi ve Silahlý Kuvvetler
akademisinde eðitimine devam etti. Ýstanbul Üniversitesi Ýktisat Fakültesi Uluslar arasý Ýliþkiler Bölümü’nde ve Marmara Üniversitesi Avrupa
Topluluðu Enstitüsü’nde doktora derslerine iþtirak etti. Ýstanbul Üniversitesi Atatürk Ýlkeleri ve Ýnkýlap Tarihi Enstitüsünde doktora eðitimini tamamladý.
336
Türk Silahlý Kuvvetlerinin çeþitli kademelerinde karargâh subayý ve
komutan olarak görev yaptý. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliði’nde müþavirlik, Harp Akademileri Komutanlýðý’nda uluslararasý iliþkiler öðretim üyesi ve uluslararasý iliþkiler bölüm baþkanlýðý görevlerinde bulundu. Harp Akademileri Stratejik Araþtýrmalar Merkezi’nin kuruluþunda görev aldý ve bir süre bu enstitünün müdürlüðünü yaptý.
Kur. Kd. Alb. rütbesinde kendi isteðiyle Türk Silahlý Kuvvetleri’nden
emekli oldu.
Emekli olduktan sonra Türkasya Stratejik Araþtýrmalar Merkezi TASAM’ýn kuruluþunda genel müdür olarak görev aldý ve bu merkezi kurdu. Bu görevi ve Stratejik Öngörü Dergisi’nin editörlüðünü 4 yýl sürdürdü. TASAM’dan ayrýldýktan sonra Türkiye’nin akil adamlarýný bir
platform içinde bir araya getirmek maksadýyla Bilge Adamlar Stratejik
Araþtýrmalar Merkezini kurdu. Halen BÝLGESAM baþkanlýðý görevini
sürdürmektedir.
Çok sayýda ulusal ve uluslararasý sempozyum ve kongrenin düzenlenmesinde birinci derece görevler üstlendi. Çeþitli makaleleri ve 15 kitabý yayýnlandý. Askeri ve sivil yaþantýsýnda madalya dahil çok sayýda
baþarý ödülü aldý.
Ýngilizce ve Fransýzca bilen Atilla SANDIKLI evli ve iki çocuk babasýdýr.
E. Büyükelçi Özdem SANBERK
Dýþiþleri Bakanlýðý Eski Müsteþarý
Galatasaray Lisesi ve Ýstanbul Hukuk Fakültesi mezunu olan Özdem Sanberk, Dýþiþleri Bakanlýðý memuru olarak Madrid, Amman,
Bonn ve Paris Büyükelçiliklerinde ve OECD ve UNESCO Daimi Temsilciliklerinde çeþitli derecelerde görevde bulunduktan sonra, 19851987 yýllarý arasýnda zamanýn Baþbakaný Turgut Özal’ýn dýþ politika danýþmanlýðýný yapmýþtýr.
337
Sanberk 1987-1991 yýllarý arasýnda Avrupa Topluluðu nezdinde Büyükelçi Daimi Temsilci, 1991-1995 yýllarýnda arasýnda Dýþiþleri Müsteþarý ve 1995-2000 yýllarý arasýnda da Londra Büyükelçisi olarak görev
yapmýþtýr.
2000 yýlýnda emekliye ayrýlan Sanberk, 2003 Eylül ayýna kadar Türkiye Ekonomik Sosyal Etütler Vakfý (TESEV) Direktörlüðü görevinde
bulunmuþtur.
Özdem Sanberk evli olup (Sumru Sanberk) Nazlý Sanberk’in babasýdýr.
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN
Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN 1945 yýlýnda Bandýrma’da doðdu. Lisans eðitimini Claremont Men’s College’de Siyaset Bilimi Dalýnda,
Yüksek Lisans eðitimini California State University’de Uluslararasý Ýliþkiler Bilim Dalýnda, Doktora eðitimini University of Southern California’da Siyaset Bilimi Dalýnda yaptý.
1973 yýlýnda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde asistan olarak göreve baþladý. Ayný fakültede 1983’de Doçent, 1989’da Profesör oldu.
Halen Uluslararasý Ýliþkiler Bölümü öðretim üyesi ve Uluslararasý
Ýliþkiler Bölümü Baþkaný’dýr. Ayný zamanda üniversitede Yabancý Diller
Yüksekokulu Müdürü olarak görev yapmaktadýr.
Ayrýca 1986 yýlýndan bu yana Türkiye-ABD Kültürel Mübadele Komisyonu (Fulbright Eðitim Komisyonu) Genel Sekreteri görevine devam etmektedir.
Prof. Dr. ONULDURAN evli ve bir çocuk babasýdýr.
338
Prof. Dr. Ýlter TURAN
Bilgi Üniversitesi
1941 yýlýnda Ýstanbul’da doðmuþtur. Orta öðrenimini Türkiye ve
Amerika Birleþik Devletleri’nde tamamlamýþtýr. 1962 yýlýnda Oberlin
Koleji’nden (ABD) Siyasal Bilimler Lisansý, 1964 yýlýnda Columbia Üniversitesi’nden Siyasal Bilimler Yüksek Lisansý almýþtýr. Ayný yýl Ýstanbul
Üniversitesi, Ýktisat Fakültesi, Siyaset Ýlmi Kürsüsü’ne asistan olarak
girmiþtir. Ayný kürsüde 1966 yýlýnda Doktor, 1970 yýlýnda Doçent, 1976
yýlýnda da Profesör olmuþtur.
1984 yýlýnda Ýstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne intisab etmiþ, 1991 yýlýnda ayný fakültede yeni kurulan Uluslararasý Ýliþkiler
Kürsüsü Baþkanlýðý’ný üstlenmiþtir.
1993 yýlýnda, Ýstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden ayrýlmýþ ve Koç
Üniversitesi, Ýdari Bilimler ve Ýktisat Fakültesi’nde Siyasal Bilimler Profesörü olarak görev almýþtýr. Ekim 1998-2001 yýllarý arasýnda Ýstanbul
Bilgi Üniversitesi’nin Rektörlük görevini üstlenmiþtir. Halihazýrda ayný
üniversitenin Uluslararasý Ýliþkiler Bölümü Öðretim Üyesi’dir.
Prof. Dr. Ýlter Turan’ýn Mukayeseli Siyaset, Türk Siyasal Hayatý, Siyasal Davranýþ, Siyasal Kültür, Uluslararasý Ýliþkiler ve Dýþ Politika konularýnda yayýnlanmýþ Ýngilizce ve Türkçe kitap ve makaleleri bulunmaktadýr. Akademik mesleðine ek olarak muhtelif þirket ve vakýf yönetim kurullarýnda görev yapmakta, Dünya Gazetesi’nde haftalýk yazýlar
yazmaktadýr
339
E. Büyükelçi Sönmez KÖKSAL
E. Milli Ýstihbarat Teþkilatý Müsteþarý
8 Mart 1940 Ýzmir doðumlu. Saint Joseph Lisesi ve Ankara SBF mezunu.
1963 yýlýnda Dýþiþleri Bakanlýðý’na girdi. Birleþmiþ Milletler Cenevre
Ofisi nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliðinde, Dýþiþleri Bakanlýðý
Uluslararasý Ekonomik Sorunlar Dairesinde Þube Müdürü, Burgaz’da
Baþkonsolos, Paris Büyükelçiliðinde Müsteþar, Siyaset Planlama Dairesi
ve Orta-Doðu Afrika Dairelerinde Baþkan görevlerinde bulundu.
1980 Aðustos’unda Avrupa Ekonomik Topluluðu nezdindeki Türkiye Daimi Temsilci yardýmcýlýðýna atandý.1983’de Çok Taraflý Ekonomik
Ýliþkiler Genel Müdür Yardýmcýlýðýný üstlendi.1986 yýlýnda Baðdat Büyükelçiliði’ne atandý. 1990’da Avrupa Konseyi nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliði görevini üstlendi. Türkiye’nin dönem baþkanlýðýna rastlayan 1992 Nisan-Eylül aylarý arasýnda 6 ay süre ile Avrupa Konseyi
Bakan Delegeleri Komitesi’ne baþkanlýk yaptý.
1992 Ekim ayýnda Milli Ýstihbarat Teþkilatý Müsteþarý oldu. 1998 Þubat ayýnda Paris Büyükelçiliði’ne atandý. 1 Aðustos 2002 tarihi itibariyle
kendi isteði üzerine emekli oldu.
2002-2006 döneminde Iþýk Üniversitesinde öðretim görevlisi ve Ýstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyeti Baþkaný olarak görev üstlendi.
E.Kur.Alb. M. Sadi BÝLGÝÇ
BÝLGESAM Baþkan Yardýmcýsý
E.Kur.Alb. M.Sadi BÝLGÝÇ, 1976 yýlýnda Kara Harp Okulundan mezun oldu. Çeþitli birliklerde Takým ve Bölük Komutanlýðý görevi yaptýktan sonra 1987 yýlýnda Kara Harp Akademisinden kurmay subay olarak
mezun oldu.
1987-90 yýllarý arasýnda Kara Harp Okulunda 3 yýl süreli olarak Öð340
retim Üyeliði (Taktik ve Strateji dersleri verdi) görevinde bulundu.
1990-94 yýllarý arasýnda Gnkur. Bþk.lýðý karargâhýnda görev yaptý. Bu
arada 1992 yýlýnda Mýsýr Harp Akademisini, 1993 yýlýnda Türk Silahlý
Kuvvetler Akademisini bitirdi.
1994-96 yýllarý arasýnda terörün en yoðun olduðu dönemde Bitlis ve
Diyarbakýr’ýn ilçelerinde Komando Tabur Komutaný olarak terörle mücadeleye katýldý. Özellikle Bitlis bölgesinde uyguladýðý farklý bir mücadele modeli ile bölgesinde halký kazanýrken terörü bitirme noktasýna
getirmedeki baþarýlý çalýþmalarý sonunda çok miktarda takdir ve “Üstün
Cesaret ve Feragat Madalyasý” ile taltif edildi.
Daha sonra Ýzmir’deki NATO Karargâhýnda 4 yýl süreli olarak Þube
Müdürlüðü ve 2 yýl süreli olarak NATO Komutanýnýn(Org.) Askeri Danýþmanlýðý görevini yürüttü. 2000-2001 yýllarý arasýnda Nahcivan’da
bulunarak Nahcivan Silahlý Kuvvetlerinin geliþtirilmesi çalýþmalarýnda
görev aldý. 2004 yýlýnda Gnkur. Bþk.lýðýnda Daire Bþk.lýðý görevine
atandý. 2006 yýlýnda bu görevden kendi isteðiyle emekliye ayrýldý.
Halen Bilge Adamlar Stratejik Araþtýrmalar Merkezi (BÝLGESAM)’nde Baþkan Yardýmcýsý ve Güvenlik Uzmaný olarak görev yapmaktadýr. Akademik olarak da Güvenlik Bilimlerinde doktora çalýþmasýna devam etmektedir.
Güvenlik konularýnda çok sayýda makalesi bulunmaktadýr.
Prof. Dr. E. Fuat KEYMAN
Koç Üniversitesi
1983 yýlýnda lisans ve lisansüstü eðitimini Orta Doðu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladýktan
sonra öðrenim hayatýna Carleton Üniversitesi, Ottawa, Kanada’da devam etmiþtir. 1991 yýlýnda Carleton Üniversitesi, Siyaset Bilimi Bölümü’ndeki Uluslararasý Ýliþkiler ve Karþýlaþtýrmalý Siyaset konulu doktora çalýþmalarýný baþarýyla bitirdikten sonra yine ayný okulda yarý za341
manlý öðretim üyesi olarak çalýþmýþtýr, ayný zamanda da Wellesley Koleji’nde doktora sonrasý araþtýrmalarýný gerçekleþtirmiþtir.
Akademik kariyerine Bilkent Üniversitesi Uluslararasý Ýliþkiler Bölümü’nde devam eden Keyman, 2002 yýlýndan itibaren Koç Üniversitesi
Uluslararasý Ýliþkiler bölümünde öðretim üyeliði yapmaktadýr.
Demokratikleþme, küreselleþme, uluslararasý iliþkiler, sivil toplum
ve Türkiye’de devlet-toplum iliþkileri üzerine çalýþmaktadýr. Prof. Keyman’ýn Türkiye’de ve yurtdýþýnda yayýmlanmýþ çok sayýda kitap ve makale çalýþmasý bulunmaktadýr
Akademik pozisyonlarýnýn yaný sýra Koç Üniversitesi Küreselleþme
ve Demokratikleþme Araþtýrma Merkezinin (GLODEM) direktörü ve
Ekonomi ve Dýþ Politika Araþtýrma Merkezi (EDAM) kurucu yönetim
kurulu üyesidir. Düþünen Siyaset, Doðu-Batý gibi düþünce kuruluþlarý
ile dergilerin Yönetim Kurulu üyeliðini de yapmakta olup, birçok kitap
ve makalesi yayýnlanmýþtýr.
Doç. Dr. Ayþegül AYDINGÜN
Orta Doðu Teknik Üniversitesi
1990 yýlýnda ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1991 yýlýnda Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde
Yüksek Lisansýný; 2001 yýlýnda ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde Ahýska
Türkleri konusunda doktorasýný tamamladý.
1992-1996 yýllarý arasýnda Uludað Üniversitesi’nde öðretim görevlisi
olarak çalýþtý. 1996 yýlýnda ODTÜ Sosyoloji Bölümünde araþtýrma görevlisi oldu ve halen ayný bölümde öðretim üyesi olarak çalýþmaktadýr.
Doktora sýrasýnda ve sonrasýnda Türkiye Bilimler Akademisi desteði
ile Manchester ve California-Berkeley Üniversitelerinde çalýþmalar yaptý. Ayrýca, Ýsrail devlet bursu ile Ben-Gurion Üniversitesi’nde doktora
sonrasý araþtýrmalar yaptý. Kazakistan, Kýrgýzistan, Özbekistan, Kýrým
342
ve Türkiye’de Ahýska Türkleri, Kýrým Tatarlarý gibi çeþitli gruplar üzerine saha araþtýrmalarý yapan Aydýngün, çeþitli ulusal ve uluslararasý projelerde çalýþtý. Çalýþmalarý aðýrlýklý olarak etnisite, kimlik, etnik/milli
kimlik oluþumu, etnik göç, milliyetçilik, post-sovyet milliyetçilikler konularý üzerinde yoðunlaþmaktadýr. Aydýngün iyi derecede Ýngilizce ve
Fransýzca bilmektedir.
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
Boðaziçi Üniversitesi
Prof. Dr. Hakan Yýlmaz, Galatasaray Lisesi’nden ve Boðaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun oldu. Master ve doktora derecelerini A.B.D.’de Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden
aldý. Halen Boðaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararasý Ýliþkiler
Bölümü’nde öðretim üyesidir ve ayný üniversitenin Avrupa Çalýþmalarý
Merkezi’nin direktörlüðünü yapmaktadýr.
Prof. Dr. Yýlmaz, yakýn dönem Türk siyasal hayatý; Türkiye’de siyasal ve popüler kültür; Türkiye-Avrupa Birliði iliþkilerinin ve Avrupa bütünleþmesinin kültür ve kimlik boyutlarý; demokratikleþme sürecinin
dýþ dinamikleri üzerinde çalýþmaktadýr.
Prof. Dr. Yýlmaz’ýn proje yürütücüsü olarak görev aldýðý bazý araþtýrma projeleri þunlardýr: “Türkiye’de Halkýn Avrupa Birliði Karþýsýndaki
Tutumlarý” (2002; Ali Çarkoðlu, Refik Erzan ve Kemal Kiriþçi ile birlikte); “Türkiye’yi Avrupa Haritasý’na Sokmak” (2002; Ali Akay, Duygu
Köksal, Arzu Öztürkmen ve Aslý Özyar ile birlikte); “Türkiye’de Avrupa
Þüpheciliði” (2004); “Türkiye’de Muhafazakarlýk” (2006); “Türk ve
Fransýz Gençleri Arasýnda Münazaralý Diyalog Geliþtirme” (2006; Semih Vaner, Emre Erdoðan, Güçlü Atýlgan, Levent Ünsaldý, Arzu Öztürkmen ve Marie-Hélène Sauner ile birlikte); “Türkiye’de Orta Sýnýfýn
Profili” (2007); “Avrupa Birliði-Türkiye Ýliþkilerinde Kimliðin Rolü:
Fransa ve Almanya Örnekleri” (2008).
343
Prof. Dr. Yýlmaz’ýn yakýn zamanlardaki bazý yayýnlarý þöyle sýralanabilir: Placing Turkey on the Map of Europe (Ýstanbul: Boðaziçi University Press, 2005); “Islam, Sovereignty, and Democracy: A Turkish View” (Middle East Journal, Vol. 61, No. 3, Summer 2007, pp. 477-493);
“Turkish Conservatism and the Idea of Europe” (Between Europe and
the Mediterranean: The Challenges and the Fears, ed. Paul Sant Cassia
and Thierry Fabre, New York: Palgrave MacMillan, 2007, pp. 137-161
içinde), “Turkish Identity on the Road to the EU: Basic Elements of
French and German Oppositional Discourses” (Journal of Southern
Europe and the Balkans, Volume 9, Issue 3, 2007, pp.293-305); ve “Euroskepticism in Turkey: Parties, Elites and Public Opinion, 1995-2006”
(South European Society and Politics içinde, 2008 sonbaharýnda yayýmlanacak).
Onursal Yargýtay Baþkaný Prof. Dr. Sami SELÇUK
Bilkent Üniversitesi
1937 tarihinde Konya-Taþkent’te doðmuþtur. 1955’te Konya Lisesini, 1959’da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiþ; askerliðini
Merzifon’da yedek subay olarak yapmýþtýr. Ankara yargýç adayý olarak
mesleðe baþlayan Selçuk, sýrasýyla, Sütçüler, Akþehir, Yenice ve
1972’den sonra Yargýtay Cumhuriyet Savcýlýðý görevlerinde bulunmuþtur.
21.09.1982 tarihinde Yargýtay Üyeliðine seçilen Sami Selçuk, Yargýtay Büyük Genel Kurulunca, 10.07.1990 tarihinde ilk kez, 13.07.1994
tarihinde ikinci kez, 13.07.1998 tarihinde üçüncü kez Yargýtay Dördüncü Ceza Dairesi Baþkanlýðýna seçilmiþtir.
Fransýzca ve Ýtalyanca bilen Selçuk, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde doktora yapmýþ, 1986 yýlýnda Doçent olmuþtur. “Dolandýrýcýlýk”, Ýstanbul, 1982; “Cinayet Mahkemesi Anýlarý”, (Andre Gide’den
Çeviri), Ankara, 1983; “Dolandýrýcýlýk Cürmünün Kimi Suçlardan Ayýrýmý”, Ankara, 1986; “Temsili ve Katýlýmcý Demokrasinin Kökeni”, Ýstan344
bul, 1987; “Toplumsal Savunma Ýlkeleri”, (Filippo Gramatica’dan çeviri), 1988; “Çürütmeler”, Ýstanbul, 1990; “Önce Dil”, Ankara, 1993 “Çek
Suçlarý”, Ankara, 1993; “Laiklik”, Ýstanbul, 1994; “Kýzlýk Bozma Suçu”,
Ankara, 1996; “Zorba Devletten Hukukun Üstünlüðüne”, Ankara,
1998; “Demokrasiye Doðru”, Ankara, 1999; “Konuþma”, Ankara, 1999;
“Özlenen Demokratik Türkiye”, Ankara, 2000; “Longing for Demokracy”, 2000 adlý yapýtlarý ve çevirileri; Varlýk (Ýstanbul), Türk Dergisi,
Revue penitentitiare et de droit penal (Paris), Revue de droit penal et
de criminologie (Bruxelles), Archivio penale (Milano), Cuadernos de
politýca criminal (Madrid) adlý yerli ve yabancý dergiler ile günlük basýnda yayýmlanmýþ Türkçe ve yabancý dilde; hukuk, dil, laiklik ve Atatürkçülük ve çeþitli konularda makale ve denemeleri vardýr.
Yargýtay Büyük Genel Kurulunca 07.07.1999 tarihinde Yargýtay Birinci Baþkanlýðýna seçilen Doç.Dr. Sami Selçuk bu görevden 15.06.2002
tarihinde yasal yaþ sýnýrý nedeniyle emekliye ayrýlmýþtýr. Emekliye ayrýldýktan sonra Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin öðretim üyeleri
kadrosuna dahil olmuþtur ve Ceza Hukuku Anabilim Dalý Baþkanlýðýna
seçilmiþtir.. Fakültede Ceza Hukuku ve Ceza Usül Hukuku dersleri vermektedir.
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
Polis Akademisi
Prof.Dr. Zühtü Arslan, 1987 yýlýnda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Yüksek lisans
ve doktora çalýþmalarýný Ýngiltere’de Leicester Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yaptý. 2002 yýlýnda doçentlik unvanýný aldý. 2007 yýlýnýn Haziran ayýnda da Anayasa Hukuku profesörü olarak atandý. 2001 yýlýnda
bir süre Avrupa Ýnsan Haklarý Mahkemesi’nde çalýþtý. Ýnsan haklarý alanýnda ulusal ve uluslararasý projelerde uzman, danýþman, eðitici ve yürütme kurulu üyesi gibi deðiþik görevlerde bulundu. Halen Ýnsan Haklarý Eðitimi Ulusal Komitesi üyesidir.
345
2000-2003 yýllarý arasýnda Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde “Turkish Public Law” dersini verdi. Halen Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi’nde Anayasa Hukuku öðretim üyesi olarak
görev yapmaktadýr. Ayrýca, Güvenlik Bilimleri Enstitüsünde “Anayasal
Haklar ve Kolluk” ile “Devlet Kuramlarý” gibi yüksek lisans ve doktora
dersleri vermektedir.
Profesör Arslan’ýn, anayasa teorisi, siyaset bilimi ve insan haklarý
alanlarýnda Türkçe ve Ýngilizce yayýnlanmýþ kitap ve makaleleri bulunmaktadýr.
Yayýnlanmýþ kitaplarý þunlardýr:
Anayasa Teorisi (2005)
Avrupa Ýnsan haklarý Sözleþmesinde Din Özgürlüðü (2005)
Constitutional Law of Turkey (2004, ortak yazar)
ABD Yüksek Mahkemesi Kararlarýnda Ýfade Özgürlüðü (2003, editör)
Prof. Dr. Yük. Müh. M. Oktay ALNIAK
Bahçeþehir Üniversitesi
1962 yýlýnda Kara Harp Okulu’ndan subay olarak mezun oldu.1971
yýlýnda Ege Üniversitesi’nde Makina Mühendisliði Lisans, 1978 yýlýnda
Ýstanbul Üniversitesi Ýþletme Ýktisadý Enstitüsü’nde Ýþletmecilik Ýhtisasý,
1981 yýlýnda Boðaziçi Üniversitesi’nde Yüksek Lisans (Master) eðitimini
tamamladý.1986-1987 yýllarýnda Kanada’da National Research Council’de NATO bursuyla araþtýrma yaptý. 1990 yýlýnda Gazi Üniversitesi
Mühendislik Fakültesi Fen Bilimleri Enstitüsü’nde doktora derecesi aldý. 1994 yýlýnda doçent, 2002 yýlýnda profesör oldu.
346
Kara Harp Okulu’nda ve Savunma Bilimleri Enstitüsü’nde Teknik
Bölüm Baþkanlýðý ve Öðretim Üyeliði, Gazi Üniversitesi’nde, Süleyman
Demirel Üniversitesi’nde Öðretim Üyeliði, Uluslararasý Kýbrýs Üniversitesi’nde Mühendislik Fakültesi Dekanlýðý görevlerinde bulundu. Bahçeþehir Üniversitesi’nde Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürlüðü ve Bahçeþehir
Teknopark’ý Kurucu Direktörlüðü görevinde bulundu. Mühendislik
malzemelerinin ve toz metalürjisi süper alaþýmlarýnýn davranýþlarý, tedarik ve proje yönetimi konularýnda yayýmlanmýþ makaleleri ve Avrupa
Birliði, Ýnsan Haklarý, Savunma Sanayii, Tedarik ve Lojistik, Makine ve
Malzeme Mühendisliði konularýnda kitaplarý mevcuttur.
TAEK Bilim Kurulu, TSE Bilim Kurulu, Mühendislik Dekanlar Konseyi, NATO SMP, NATO CALS Üyeliklerinde bulunmuþtur. Mustafa
Kemal Derneði, Makine Mühendisleri Odasý, Bilgesam Ýcra Kurulu ve
Nükleer Enerji Platformu üyesidir. Hidrojen Enerjisi Kongreleri ve “ITC
International Technology Cooperation Group” Baþkanýdýr. 1993 yýlýnda
TÜBÝTAK Hüsamettin TUÐAÇ Vakfý Araþtýrma Birincilik Ödülüne,
1995 yýlýnda ÝMED, “Bilim ve Teknolojiye Katkýda Üstün Baþarý” Ödülüne, 1999 yýlýnda Ýstanbul Üniversitesi ve Dünya Grubunca “Yýlýn Ýþletmecileri” Ödülüne layýk görüldü.
Prof. Dr. ALNIAK eþi, iki evladý, ülke güvencesine ve kalkýnmasýna
katkýda bulunan; subay, mühendis ve teknik öðretmen öðrencileri ile
onur duyar.
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
OBÝV Yönetim Kurulu Baþkaný ve Direktörü
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK 1935 yýlýnda Çankýrý’da doðdu. 1955’te
St. Joseph Lisesi’nden 1959’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler fakültesinden mezun oldu.
Mezuniyetini müteakip Dýþiþleri Bakanlýðý’nda göreve baþladý.
1963-1969 yýllarý arasýnda Paris ve Dakar Büyükelçiliklerinde görev
yaptý. 1972-1982 yýllarý arasýnda Londra ve Moskova Büyükelçiliklerin347
de Müsteþarlýk görevlerinde bulundu. 1986-1991 tarihleri arasýnda T.C.
Kuveyt Büyükelçisi, 1995 -1999 tarihleri arasýnda Belçika Krallýðý nezdinde T.C. Büyükelçisi ve BAB nezdinde Daimi Temsilci görevlerini baþarýyla yürüttü.
1 OCAK 2001 tarihinde Ortadoðu ve Balkan Ýncelemeleri Vakfý Yönetim Kurulu Baþkaný ve Direktörü olan E. Büyükelçi ÖZTEK halen bu
göreve devam etmektedir.
E. Büyükelçi ÖZTEK Fransýzca ve Ýngilizce bilmektedir.
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK
Kocaeli Üniversitesi Rektör Yardýmcýsý
1956 yýlýnda Bartýn’da doðmuþtur. Deniz Kuvvetleri namýna eðitim
gördüðü Kara Harp Okulu’ndan 1976’da mezun olmuþtur. 1982’de Ýstanbul Üniversitesi Ýktisat Fakültesi’ni ve 1988’de Ýstanbul Üniversitesi
Hukuk Fakültesi’ni bitirmiþtir. Ýstanbul Üniversitesi’nde; 1984 yýlýnda
“Uluslararasý Ýliþkiler” Yüksek Lisans eðitimini bitirmiþ, 1987’de “Ýktisat Doktoru” ve 1990’da “Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Doktoru”
olmuþtur.
“Uluslararasý Ýliþkiler” Anabilim Dalý’nda 1996’da “Doçent” unvanýný almýþ ve 1997 yýlýnda Albay rütbesine terfi etmiþtir. Deniz Harp
Okulu’ndaki görevinden 2000 yýlýnda istekle emekli olmuþtur.
2001 yýlýnda Kocaeli Üniversitesi Uluslararasý Ýliþkiler Anabilim Dalý’nda Profesörlüðe yükseltilmiþ ve atanmýþtýr. Müteakiben Uluslararasý
Ýliþkiler Anabilim Dalý Baþkanlýðý’na ve Uluslararasý Ýliþkiler Bölüm
Baþkanlýðý’na getirilmiþtir.
22 Temmuz 2003 - 23 Kasým 2005 tarihleri arasýnda Kocaeli Üniversitesi Ýletiþim Fakültesi Dekanlýðý ve 24 Kasým 2005 - 4 Aralýk 2006 tarihleri arasýnda Ýktisadi ve Ýdari Bilimler Fakültesi Dekanlýðý görevlerini
348
yürütmüþtür. 5 Aralýk 2006 tarihinde Kocaeli Üniversitesi Rektör Yardýmcýlýlýðýna atanmýþtýr.
18 ulusal ve uluslararasý bilimsel kuruluþ, vakýf ve derneðin üyesidir.
Eþi, Galatasaray Üniversitesi Ýletiþim Fakültesi’nde Öðretim Üyesidir.
Doç. Dr. Ýrfan Kaya ÜLGER
Kocaeli Üniversitesi
1989 yýlýnda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin Uluslararasý Ýliþkiler bölümünü bitirdi. Bir süre Milli Savunma Bakanlýðý’nýn
NATO þubesinde uzman yardýmcýsý olarak çalýþtý. 1991 yýlýnda Ankara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisans öðrenimine
baþladý. 1994 yýlýnda “Yugoslavya’nýn Parçalanmasý” konulu tezi hazýrladý..
1993-1994 yýllarýnda Ýzmir Ticaret Odasýnda Avrupa Topluluklarý
Uzmaný olarak çalýþtý. Daha sonra Gazi Üniversitesi ÝÝBF Uluslararasý
Ýliþkiler bölümünde akademik hayata baþladý. Ankara Üniversitesi Avrupa Topluluklarý Uluslararasý Ýliþkiler bölümünde doktora eðitimini
1996-2002 yýllarý arasýnda tamamladý. Doktora tezinde Avrupa Birliðinin ikinci sütununu inceledi.
2003 yýlýnda Lozan Antlaþmasýnýn 40. yýldönümü vesilesi ile Avrupa
Vakfý tarafýndan tertiplenen “Lozan’dan Avrupa Birliðine Türkiye” yarýþmasýnda üçüncülük ödülü, 2005 yýlýnda Kadir Has üniversitesi tarafýndan tertiplenen “Türkiye’nin Tam Üyeliði Avrupa Birliðine Ne Katar?” konulu yarýþmada ikincilik ödülü aldý.
2003 yýlýndan beri Kocaeli Üniversitesinde öðretim üyesi (Doç. Dr.)
olarak çalýþan Ülger’in 4 tanesi Avrupa Birliði konusunda olmak üzere
7 kitabý yayýnlanmýþtýr.
349
Dr. Fatih ÖZBAY
BÝLGESAM Araþtýrma Koordinatörü / Proje Yöneticisi
1994 yýlýnda Hacettepe Üniversitesi ÝÝBF Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. Doktorasýný 2005 yýlýnda “1990’lý yýllarda TürkiyeRusya Ýliþkilerindeki Aktüel Problemler” konusunda N.Ý. Lobachevsky
Nijniy Novgorod Devlet Üniversitesi Uluslararasý Ýliþkiler Bölümü’nde
tamamladý.
1996-2006 yýllarý arasýnda N.A. Dobrolyubov Nijniy Novgorod Devlet Dil Üniversitesi’nde Türk Dil Merkezi müdürü ve öðretim görevlisi
olarak çalýþtý. Doktorasýný tamamladýktan sonra 2005-2006 yýllarý arasýnda N.Ý. Lobachevsky Nijniy Novgorod Devlet Üniversitesi Uluslararasý Ýliþkiler Fakültesi Bölgesel Araþtýrmalar Bölümü’nde de öðretim görevlisi olarak görev yaptý.
2005-2007 yýllarý arasýnda TASAM (Türk Asya Stratejik Araþtýrmalar
Merkezi) Rusya (Moskova) temsilciliði görevinde bulundu. 2008 yýlýndan itibaren BÝLGESAM (Bilge Adamlar Stratejik Araþtýrmalar Merkezi) Rusya masasýnda uzman olarak çalýþmaktadýr. Rusya-Türkiye iliþkileri üzerine hazýrlanmýþ raporlarý, yerli ve yabancý dergilerde yayýnlanmýþ makaleleri, Türkiye-Rusya iliþkileri konusunda bir kitabý bulunmaktadýr.
Hasan ÖZTÜRK
BÝLGESAM Afrika Uzmaný
1980 yýlýnda Ýstanbul’da doðdu. Ýlk ve orta öðrenimini yine ayný þehirde tamamladý. 2003 yýlýnda Tanzanya’da Dar es Selam Üniversitesi’nin Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu.
Daha sonra bir yýl süreyle yine ayný ülkede Birleþmiþ Milletler Gýda ve
Tarým Örgütü (FAO) ve Birleþmiþ Milletler Uluslararasý Çalýþma Örgüt’ünde (ILO) görev aldý. 2004 - 2006 yýllarý arasýnda Ýstanbul’da Tür350
kasya Stratejik Araþtýrmalar Merkezi’nde (TASAM) Afrika Çalýþma Grubu ve Afrika Enstitüsü’nde Afrika ile ilgili birçok çalýþmaya imza attý.
Halen Bilge Adamlar Stratejik Araþtýrmalar Merkezi’nde (BÝLGESAM) Afrika uzmaný olarak görev yapmakta olan Hasan Öztürk Amerika Birleþik Devletleri’nde doktora eðitimine devam etmektedir.
351
Download

indirmek için tıklayınız