karayazý
Ý K Ý
A Y L I K
E D E B Ý Y A T
b
u
edep mi
edebiyat mý?
s
a
y
ý
d
a
anlaþýlmak
ama kim tarafýndan
þair, gizem ve kaba
rujuklar ülkesinde
nazlý hamurcuoðu
kâmuran þipal
cuma duymaz
serdar koçak
fergun özelli
ersun çýplak
murat çelik
talip nacar
cemil okyay
hasip bingöl
osman erkan
bünyamin k.
heinrich böll
özgür göreçki
isahag uygar eskiciyan
mehmet mümtaz tuzcu
eylül
D E R G Ý S Ý
/
2 0 1 1
ÖNYAZI
Kitleleri etkileyecek ölçüde güçlü ve gelecek kuþaklarý yönlendirecek derecede nitelikli þiirleri, ancak içinde yaþadýðý
çaðýn ruhunu yakalayabilmiþ þairlerin yazabileceði ifade
edilir sýklýkla. Genel anlamda bakýldýðýnda, kulaða oldukça
hoþ gelen ve hiçbir itiraz noktasý barýndýrmýyor gibi görünen
bu yaklaþým biçimi, günümüz koþullarý ve özellikle genç
þairler söz konusu olduðunda, ‘çaðýn ruhunu yakalamak’
sözündeki muðlâklýktan ötürü ciddi bir sorunu da içinde barýndýrmaktadýr. Bilhassa kitap tanýtým yazýlarýnda þairin
‘büyüklük’ünü iþaret eden bir övgü cümlesi olarak sürekli
karþýmýza çýkan bu ifade ile kastedilenin, þairin yaþadýðý
çaða tanýklýk etmesi mi, yoksa çaða ayak uydurmasý mý olduðu hiçbir zaman detaylandýrýlarak ve somut örneklerle
desteklenerek tartýþýlmaz. Bu nedenledir ki günümüzde pek
çok þair, çaðýn ruhunu yakalamýþ olma yanýlgýsýnýn saðladýðý
yanlýþ motivasyon ve yersiz cüretle tuhaf arayýþlara girmiþ
ve Türk þiirinin akýþýný deðiþtirecek yeniliklerin müjdeleyicisi
olmak gibi büyük iddialarla gerçekte bir varolma mücadelesine giriþmiþlerdir. Ne var ki içinde bulunduðumuz tüm çevreyi ve baþta sanat olmak üzere insanlýk tarihinin ortaya
koyduðu bütün deðerleri yozlaþtýrarak kendi iþleyiþine vasýta
hâline getirmiþ olan bu ‘kapitalist çað’, olmayan ruhunu söz
konusu þairlere sunmak þöyle dursun, ‘var olmak’ þeklinde
açýða çýkan zaaflarýndan yakalayýp teslim almak suretiyle
onlarýn tanýklýklarýný da geçersiz hâle getirmiþtir. Evrensel
baðlamýndan kopartarak salt dil oyununa ya da bir tür sosyalleþme aracýna dönüþtürdükleri kýymeti kendinden menkul
þiirlerini, iman ettikleri bu çaðýn bütün olanaklarýný kullanarak
insanlýðýn gözüne sokmaya çalýþan müteþairler yerine, içinde
yaþadýðýmýz þu mendebur çaða ruh üfleyebilecek güçlü nefeslere ve uzun soluklu þiirlere ihtiyaç duymaktayýz. “Her
çað kendi þairini yaratýr!” önermesinin, “her þair kendi çaðýný
yaratýr!” þeklinde yeniden ifade edilmesi gerektiðine inanmak
çok mu ütopik bir þeydir ‘çaðdaþ þiir’ cumhuriyetinde?
17 ekim
k a r a y a z ý
on dört deyince tuþ
birazdan öperim seni yukardan. birazdan aþaðýdan baþlayarak severim ülkemi
ayak parmaklarýndaki nasýrdan. hem kim demiþ ki þiirde olmaz diye karbonfiber
cüzdan saklanan yükseklikler, siber dua güncellemeleri, dowland edilen hatimler
iþte piramidin en tepesinde, sivri ucunda yani, fars bir ses ücra kadýnlara dönüþüyor
kimileri elleriyle seviþiyor, nehir kývrýlýp akarken. kuþ ölüleri, tüysüz sonrasý tuþ tuþ
tuþ iþte bildiðimiz… güreþ terimi olarak… sözlük ve ansiklopedik bilgiden ibaret
tuþ iþte bildiðimiz… klavyede var bir sürü… merak ederdim, arapça nasýl birleþir diye
tuþ iþte bildiðimiz… futa, kumpas, tuzak… dönsen arkaný veya ilk fýrsatta acý illaki sert
çok sesli bir hava var bugün. seni hem becerrmek isteyen ve hem sana aþýk olan kutsilik
anlamadým neyin nesi bu cýzýrtý, sus. ya sus. ya sus. ezan. çan. boþalma. dýrdýr. müzik
herkesin bir vicdaný var þimdi, herkesin zamaný geldiðinde patlayacak birkaç sivilcesi
sýrtým sen iflah olmaz bir manzarasýn, döþeyen döþemiþtir sinirlerini birazdan kör tutku
ve gecenin son karanlýðýnda, seni benden alan imam beni topraða meyleden aþýrý hukuk
az kalsýn imamlý geberiyordum az kalsýn içmeden þarap… ondördümde devletin metresi
yirmide askeri… üçünde piç olduðumu þans eseri öðrendim, aðzýmda gecikmiþ emzik
iþte ne olsun… havalar güzel burada bir bað evi aldým. halife resimlerini tersiyle astým.
Atatürk de var… celladýma aþýðým. Ýþte ne olsun koçum… yuvarlanýp gidiyoruz. Bu seçimde
reyimi kýçlarýna basacaðým. Cihan evlenmiþ. Ýzzetin göbeðinden söz etmiyorum bile. Sonra
bizim selman öleli yýllar oldu. Elbet yoklayacaktý bizi ama arka sýralardan baþlýyor bizim
müdür muavini gibi Allah razý olsun. Cümlemizin baþý sað olsun. Ee biz de baþka sað olacak
baþlar için amin olacaðýz. Sonra artýk eve dönsen…
birazdan öperim seni yukardan. birazdan aþaðýdan baþlayarak soyarým ülkemi
allasmarladýk sevgilim
Isahag Uygar Eskiciyan
Sahibi ve Yazý Ýþleri Müdürü
Süreyya Filiz Sisli
Hazýrlayanlar
Cuma Duymaz - Ersun Çýplak
0505 258 66 95
0505 255 12 32
Yönetim Yeri
Yeni Baraj Mh. 1 Sk. Gülek Plaza Seyhan / ADANA
Yazýþma Adresi
Beyazevler Mh. Beyazevler Cd. No: 12 Çukurova / ADANA
e-mail: [email protected]
Posta Çeki Hesabý (Ersun Çýplak adýna) : 6194613
ISSN: 2146-149X
Merkez : Çakmak Cad. Çakmak Plaza No:40/44
Tel
: 0.322 363 05 84
Seyhan / ADANA
Þube : Mahfesýðmaz Mh. 79019 Sk. Sargut Apt.
No: 4/39
Çukurova / ADANA
Tel
: 0.322 234 16 11
iki
0.322
0.322
363 05 16
363 45 37
[email protected] - [email protected]
www.ekremofset.com
Karayazý iki aylýk edebiyat dergisi olup kâr amacý gütmemektedir. Yazýlarýn sorumluluðu yazarlarýna aittir.
k a r a y a z ý
edep mi, edebiyat mý?
genin (söz/aforizma) daima farklý bir gösterilenle (mesaj/anlam)
iliþkilendiðini artýk hepimizin bildiðine kuþku yok. O nedenle
tam bu noktada, Victoria R. Holbrook’un, Aþkýn Okunmaz
Kýyýlarý: Türk Modernitesi ve Mistik Romans baþlýklý eserine
bir göz atmakta yarar var. (çev. E. Köroðlu, E. Kýlýç, Ýletiþim: 2008)
Holbrook’a göre, klasik þiirimizi (eþar-ý kadim) belirleyen ana
unsur ‘edep’ temelli paradigmadýr. Ancak bu paradigma Tanzimat’la birlikte geçerliðini yitirmiþtir. O halde, nasýl olur da
hâlâ edebiyatýn, (dolayýsýyla þiirin) edepten geldiði ileri sürülebilir? Eðer birileri hâlâ bu sözün geçerliliðine inanýyorsa,
neden bu konuyu enli boylu tartýþýp, itirazýný dile getirmiyor?
Bu gerçeðe raðmen, eklektik bir yaklaþýmla þiirini
gelenekle iliþkilendirmeye çalýþan okodþ, herhangi bir rahatsýzlýk
duymuyor ama. Öyle sanýyorum ki ‘neseb-i gayrý sahih’ olmamak endiþesiyle gerçeði çarpýtmak ve geleneði, olumsal deðil,
saltýk bir gerçekmiþ gibi karþýmýza çýkarmak iþlerine geliyor.
Bir ata icat etmenin, þimdiye kadar yalnýzca ve ýsrarla II. Yeni
için tartýþýlmýþ olmasý da bu anlamda manidar. (bk. Orhan Koçak,
Bahisleri Yükseltmek, Metis: 2011) Abartýsýz herkes, yapýp ettiðinin
gerekçesini ararken birilerine yöneliyor, evet, ama asýl mesele
bu deðil. Kimileri bunu abartýp, bir ata icat etmeye çalýþmakla
kalmýyor ve neredeyse açýk açýk bir hanedan üyesi olduðunu
iddia ediyor. Þairin mevcut gücüyle esnetebileceði ama koparýp
yeniden baðlayamayacaðý bir gelenek çizgisine (hanedan) dâhil
bir ata… Geçmiþe dönük bir biçimlendirmeyle terbiye edilmiþ
bir baba, aile romansýnda kendine tahsis edilen yerde gülümseyerek oturmaktan baþka bir yeterliliði olmadýðýndan dolayý,
çocuðuna zarar veremez. Kendinden sonra gelenin vesilesi
olmasý nedeniyle önemlidir sadece.
Bu noktayý açýklýða kavuþturduktan sonra artýk genç
þairin hizaya geçmesinin, kendisi için deðil, kanonun bekasý
için önemli olduðunu rahatlýkla söyleyebiliriz. Genç þair, böylece, hem dizgeyi hem de dizgeye dâhil olanlarý kabul etmiþ
olacaktýr. Ancak sonuçta kanon karþýsýnda iþlev kaybýna
uðrayacaktýr. Bu sahneye, mitolojik öyküler nedeniyle hiç
yabancý deðiliz aslýnda. Bilinmektedir ki Zeus, kendi çocuklarýný
yiyen babasý Kronos’u alt ederek tanrýlarýn baþýna geçip, kendini
dokunulmaz kýlmýþtýr. Burada bir parantez açýp þunu sormakta
yarar var: Kronos mu zamanýn; yoksa tüm nesne ve özneleri
alaþaðý etme gücünden ötürü zaman mý Kronos’un metaforudur?
Her ne olursa olsun metaforik anlatýmýný Kronos’un iktidarsýzlaþtýrýlmasý ile bulan zamanýn durdurulmasý olgusu, Zeus’u ölümsüzlüðe ve mutlak güce kavuþturmuþtur. Ama ayný zamanda
baþka bir gerçekliðe de iþaret eder: zaman durdurulabilen bir
þeyse eðer, akan, geçen bir þeydir de. Pek tabii bunu, zamanaþýmýndan korkan bir öznenin psikolojik dýþavurumu olarak da
okuyabiliriz. O halde, okodþ’un sözde tahtýndan inmek istemesinin; ýsrarla þair kalmaya çalýþmasýnýn altýnda da ayný itkinin
yer aldýðýný düþünmemizde bir sakýnca yok.
Böyle bir psikolojik süreç nedeniyle okodþ, oðulluktan
gürültülü bir þekilde çekilmeye çalýþan genç þairi, hizada tutmak
ister. Kendi var-oluþu, gücünü kabul eden, hizaya geçmiþ bir
oðulla mümkündür ancak. Oysa genç þair, edebiyatýn edepten
geldiðine inandýðý ve sustuðu anda mücadelesini kaybetme
tehlikesiyle karþý karþýya kalýr. Çünkü yaþamdaki pek çok unsur,
Ersun Çýplak
Tartýþmalarda (“tartýþma, savaþtýr” metaforunu unutmadan. bk.
George Lakoff, Mark Johnson, Metaforlar, çev. Gökhan Yavuz Demir, Paradigma: 2010) genç þairin bir davranýþý nedeniyle ortam biraz gerildiði
anda sýklýkla duyulan artýk sloganlaþmýþ bir söz var: “Edebiyat,
edepten gelir.” Bu sözün hemen her koþulda geçerliymiþ gibi
kullanýlmasýnýn altýnda, öyle sanýyorum ki etkili bir kurtarýcý
ve terbiye aracý iþlevi görüyor olmasý yatar. Þiirle ‘ciddi’ bir
þekilde ilgilenme kýstasýnýn bu söz olduðunu düþündüklerinden
olsa gerek, þiir heveslisi birçok genç, sinyali aldýklarý anda susar veya tartýþmayý daha kabul edilebilir bir zemine çekmeye
çalýþýr. Bir nevi vampir ve sarýmsak iliþkisi yani… Ýtaat…
Bu sözün de örneklediði gibi, otorite konumunda olduðunu düþünen þair (okodþ), ‘saðlam’ þiiri arayan genç þairin
hatalarýna ve kastý aþan ifadelerine hoþgörüyle deðil, genellikle
sindirmeye yönelik bir öfkeyle yaklaþýr. Mesele þiir tartýþmaktan
öte okodþ’un o ana dek göstermiþ olduðu çabanýn, genç þair
tarafýndan dikkate alýnmamasýdýr. Aslýndan mesele genç þairin
saygýsýzlýk yapmasýndan çok ötededir. Gelip geçiciliðine iþaret
ettiði okodþ’tan hoþgörü beklemesi boþunadýr zaten genç þairin.
Çünkü yeninin gösterdiði en küçük bir sapmanýn tetiklediði
endiþe, okodþ’u kendini savunmaya iter. Bir gün yok olup gitme
ve þiirinin gördüðü ilgiyi bi daha görmeyebileceði ihtimali
belirmiþtir ufukta. Bu nedenle, tehlikeyle yüz yüze gelen tüm
organizmalar gibi o da var-oluþunu sürdürmek için stratejiler
üretir ve buna uygun savunma-saldýrý taktikleri dener. “Edebiyat,
edepten gelir!” sözü, bu amaca ulaþmak için kullanýlan araçlardan yalnýzca biridir.
Bu aracýn kullanýlýþ amacýný incelerken konuya sosyal
psikolojik bir açýdan bakmakta yarar var. Tartýþmada iþler sarpa
sardýðýnda bu söz kullanýlarak genç þairden hizaya geçmesi
istenir; ayrýca, pek çok yerde tekrar etmek suretiyle, sözün
bildirdiði yargýnýn, herkes için geçerli bir hâle gelmesi amaçlanýr.
(Þiir kanon’unun olumsallýðý için bk. Yalçýn Armaðan, Ýmkansýz Özerklik,
Ýletiþim: 2011) Dolayýsýyla bu söz, belirli bir kanona dâhil olmasý
istenen þairlere yönelik bir çaðrý ve uyarýdýr. Ayný zamanda
da bir propaganda aracýdýr. Michael A. Hogg ve Graham M.
Vaughan’a göre her propaganda mesajýnýn (slogan), mutlak bir
ahlak standardý vardýr. (Sosyal Psikoloji, çev. Ý. Yýldýz, A. Gelmez,
Ütopya: 2007) bilindiði üzere slogan, belirli bir amaç doðrultusunda insanlarý birleþtirmek (kitleselleþtirmek), eyleme geçirmek
ve bu eylemi sürdürmek için kullanýlýr. Amaç, bir meta-anlatýya
baðlý kalýnarak sistemin, istenen þekilde iþlemesi veya alýþýldýðý
gibi iþlemeye devam etmesidir. Ancak sloganlar, yukarýda deðindiðim gibi, tam da mutlak bir ahlak standardýna sahip olmasý
nedeniyle sorunludur. Çünkü bir sloganýn, yoðunlaþtýrýlmýþ bir
þekilde bildirdiði tüm fikirler, karþýtlarýyla olduðu kadar, kendi
içindeki sapmalarla da savaþ hâlindedir. Ayrýca, meta-anlatýlarýn
tümüne darbe vuran post-modern rüzgârlarýn etkisiyle bir söylemin, tüm ortamlarda ayný düzeyde geçerli olduðu dönemler
çoktan kapanmýþtýr. Farklý bir baðlama yerleþtirilen bir göster-
üç
k a r a y a z ý
sanýldýðý gibi dar deðil geniþ bir çerçevede etkiler insaný. Konuþacak yerde susmak; daha doðru bir ifadeyle, susturma çabalarýna boyun eðmeyi tercih etmek, kendi tercihimizi yapabilmemizin ve kendiliðimizin yapýlanmasýnýn önündeki en önemli
engeldir. Bir süre sonra yaþamýmýzýn tamamýna sirayet eder;
algýlama ve görme biçimimizi etkisi altýna alarak elimizi kolumuzu baðlar.
Þiir, edebiyat ve dille uðraþmak, aksine, iç ve dýþ dünyanýn verilerinin, geleneksel olmayan bir þekilde algýlanmasýyla
mümkün olabilir ancak. Kýsaca, yaþamýmýzýn her anýný belirlemeye çalýþan verili olana bilinçli-bilinçsiz geliþtirilen bir
isyanla… Okodþ’un bir uyarýsýyla susan genç þairden bunu
beklemekse yersizdir. Genç þair, sustuðu anda, daha en baþtan,
bir gün gelip de kelimelere bekâretini yeniden kazandýrma ve
“bir baþka lisan tekellüm” edebilme þansýný, sýnýrý belli olmayan
bir zaman için anonim bir þahsa devretmiþ olur.
Farklý bir algýlama biçimiyle hareket etmek ve inandýklarýnda, tüm engellere raðmen ýsrarcý olmak elbette zor bir iþ.
Genç þairin bunu kýsa sürede baþarmasý da öyle. Ancak ne kadar zor olursa olsun, þiir, hem kendi var-oluþ koþulu olan hem
de ortaya çýktýktan sonra þaire ve okura dayattýðý, farklý algýlama
biçimiyle mümkün. Þiirin bunu nasýl yaptýðýný anlatabilmek de
bir o kadar zor. O nedenle konuya yine metaforik bir açýdan
yaklaþmak en doðrusu: Þiir, ‘Aþk’ýn bütün engelleri aþmasýna
yardým eden ‘Semend’dir; genç þaire yol gösteren ‘Sühan’dýr.
(bk. Þeyh Galip, Hüsn ü Aþk, haz. O. Okay, H. Ayan, Dergah: 2000) Þiir,
çoðu zaman þairin hesap etme kapasitesinin çok çok üstünde
konumlanýr; þair, her ne kadar bunu umursamadýðýný, verili
olanýn kendinin asýl velinimeti olduðunu söylese de. Þiirin, þairin önüne geçtiði an, hem þair hem de alýlmayýcýsý için ufuklarýn
geniþlediði bir andýr. Biz buna ‘yarýk’ diyelim. Ýþte geniþleme
tam da bu yarýktan baþlar. Bir ürün olarak þiir ile þairin kastý
arasýndaki farkla ortaya çýkan bu yarýk, daha doðrusu þiirin,
þairin kastýný aþan derin yapýsý, sadece okuru deðil, þairi de
farklý bir noktaya geçmeye zorlar ve ona, onun algýsýna ve paradigmasýna, eðer ki þair buna ýsrarla direnmiyorsa, her zaman
yeni bir þeyler katar. Okurun yapmasý gereken tek þeyse, ilk
bakýþta þiirde çeliþkili gibi görünen noktalardan elde ettiði
ipuçlarýyla bir yerlere ulaþmaya çalýþmaktýr.
Hem þair hem de okur iþte bu deneyimi tadmalýdýr
kimsenin sözünün peþine düþmeden. Çünkü deneyimin, ne
satýn alýnabilecek bir fiyatý, ne de yaþanmadan elde edilebilmesinin bir imkâný vardýr. Genç þair zorlu yollardan geçecek ve
böylece okodþ’un kim olduðunu, þiir dünyasýnda nasýl bir yer
iþgal ettiðini öðrenecektir. Bunu yapamazsa kendini var edebilmesi de neredeyse imkânsýzdýr. Meseleyi en sonunda getirip
ustalýða dayayan; ‘hikmet burcu’ kavramýna sarýlarak þiiri,
þairin oluþundan ayýrýp ulaþýlacak bir son nokta gibi tasavvur
eden paradigma bugün için þiirin önündeki en önemli tehlikedir.
Bu noktaya Turgut Uyar, çok uzun sayýlmayacak bir zaman
önce ‘Efendimiz Acemilik’ ve ‘Çýkmazýn Güzelliði’ baþlýklý
yazýlarýnda deðinmiþti. Bir þeyi güzelleþtiren, gerçekte onu diðerlerinden ayýran kusurlarýdýr. Ancak, kusurlarý sevmeye endeksli bir kültürel ortamda yaþanmadýðý için çoðunlukla kusur-
larýmýzý anlamaya bile çalýþmayýz. Tek amaç, onlarý görmezlikten
gelmek için ‘bastýrma’dýr..
Duruþunu, dikkate aldýklarý kadar dikkate almadýklarý
aracýlýðýyla da netleþtirdiðinin farkýnda olan genç þairin, içinde
þiirin baþat olduðu bir süreçte tüm bunlara azami dikkati göstermesi hayati öneme sahiptir. Bugün kanon, genç þairden kendini feda etmesini ve bekaya inanmasýný istiyor. Bugün genç
þair, yaratma potansiyelinin ve yaratabileceði deðiþikliðin çapýný
görmesine imkân saðlayan bir parametre olarak bakmalýdýr
okodþ’un gösterdiði tepkiye. Ayrýca, en ufak bir eleþtiriye tahammülü olmayan birinin, övgülere gülümsemesinde ve övgüleri
yapanlara yönelik olumlu sözlerinde samimiyet aramak boþunadýr. Hepimiz biliyoruz ki okodþ, bir gencin mesnetli eleþtirisine
öfkeyle; kendine yönelik mesnetsiz bir övgüye ise babacanlýkla
yaklaþýyor. Genç þairin, donaným eksikliðiyle boðuþarak giriþtiði
kendini var etme mücadelesine, sert tepkiler göstermek, aslýnda
bir saygýnýn tersten ifade edilmesidir. Yoksa neden sürekli hizaya sokulmaya çalýþýlsýn genç þair. Sürekli geliþmeden ve dönüþmeden söz eden ancak bunun þiirdeki temsilcilerini gördüðü
anda öfkelenenler belli ki usta-çýrak iliþkisine saygý kisvesi
altýna gizliyorlar otoriteryan kiþiliklerini.
Þimdi biraz geriye dönelim: Tanzimat’la birlikte þiirimiz,
her ne kadar yeni ‘medeniyet projesi’ (milli edebiyata varacak
olan) apayrý bir edep önerisinde bulunsa ve böyle bir görevi
üstlenmeye mecbur býraksa da þairi, Batý þiirinin yönelimine
girmiþ ve edepsizliði seçmiþtir. Bu nedenle bugün hâlâ edebiyatýn
edepten geldiðini söylemek, Shakespeare, Baudelaire, Rimbaud,
Lautreamont, Pound, Eliot, Nâzým, Ece Ayhan, Turgut Uyar,
Edip Cansever, Ýlhan Berk, Cemal Süreya baþta olmaz üzere
pek çok ismin þiirimize yaptýðý katkýyý görmezden gelmektir.
Ayrýca, Sembolizm, Dada, Sürrealizm gibi yönelimlerin dekadansla iliþkilenerek modern þiire kattýklarýna… Bu nedenle,
Anadolu’daki tüm þiir göreneði miras kabul ediliyorsa eðer,
edebiyatýn edepten geldiðini söyleyebiliriz; doðrudur; ancak,
þiirin bir ‘edep’ noktasý aradýðýný ya da edebe vardýðýný/varacaðýný
söylemek artýk cehalet göstergesinden baþka bir þey deðildir.
dö rt
Sanatýn Ýcadý
Sanat ve Kuram
Larry Shiner
Ayrýntý / 2004
k a r a y a z ý
marifetler takvimi
küheylanlý piyade
Kâþif’in muganni hemþehrilerinden biriyle,
aklýný oynatmasýna yol açan bir münasebet yaþayýp,
medyada birdenbire parlayan kin yüklü bir
gazeteci haným, Yerleþkede Leþler Var: Skandal ve Skleroz
baþlýklý zehir zemberek bir yazý döþendi.
Âhýný aldýðý almadýðý kim varsa ayaklanmýþtý kampuste.
“Vak’a-i Meþaiyun!..” demiþti Pertev Hoca. Felsefe
bölümündendi. Gezimcilere bayýlmayan var mýydý?
Allah vardý þimdi. “Aslýnda Aristoteles aþýlmamýþtýr
daha. Viyana’lý pervasýz defineci de öyle. O þarlatan,
o büyücü…” dedi güldü felsefeci.
tuþ dö pemso
Sürmenin, sürtmenin masumiyetini tartýþacak deðiliz.
Mücahit Çokay artýk yaþamýyor. Dilfeza’nýn üstünde
öldü diyorlar. Ölüsü deðilse bile, ölümü kýzcaðýzýn
üstüne kaldý.
Kâþif, anason kokulu uzun masadan kalktý, bir
baþka uzun masaya hücum etti, diyorlar. Doðrudur.
Dilfeza’yla dizdize oturduðu günlerde, edindiði o
güçle, yýktýðý köprülere sapýyordu Hoca.
Meyhaneci Aziz’deki beyitli paçavra, Mansard’ýn
pirinç aynasý üstünde yapýþýk duruyordu hâlâ.
Ne var ki cebren astýrdýðý musarra, kesmemiþti Kâþif’i.
“Hayranlýktan harab olmalý yanýmdaki!”
Bu amaçla, sakýt bir gözdenin gönlünü alarak, taptaze
bir ilân yazdýrdý ona:
Çýrpý çalý içinde zümrüt sürgün: yetenek!
Ana’mda elif mertek, babam: davar, kepenek
BEN o çölde bir benek! Renk renk, hazla serpilen
O zümrütle baþladý iþte bu büyük âhenk
Pembe Palet, lâkerdacýnýn duvarýnda bu dörtlüðü
görünce bir an duygulandý. Feza’sýný fezaya gönderirken
can veren eþini hatýrladý. (Mücahit de zaman zaman,
yaðlý elleriyle ince bir fýrça seçer, ince ince mýsralar
dökerdi atölyenin duvarlarýna.) Ama derhal toparlandý,
kuruladý gözlerini. “Çocukluk günlerin beni çok etkiledi,
þiirin de çok güzel!” dedi Kâþifoðlu’na.
Mehmet Mümtaz Tuzcu
b eþ
k a r a y a z ý
bir arabýn fotoðrafý
Karþý konulmaz tekliflerden seçtinse
Karlarýn üstüne basa basarak, Tebeþirin
Büyük de köprüler kurulurdur a
Bilimin çözmeye tenezzül dahi etmediði
Bir gece kaldýrýmlardan yürümeyebilmenin tadýndan
Çekmenin Parklarýn daha önce yüz binlerce çekilmiþ
Gülümse. Daha yeni bitiriyoruz.
Tahmininin yönü denk gelir ülkelerin,
Sönünce ýþýklarla kimlerin kafasýndan sekerek
Kibrit baþlar der ki tam gününün kibritiyim
Ve kibrit sevdiði günahlarý listelemeye çabalar
Ben seninle yeniliklere zaten hazýrdým
Ölçülemeyen o, bazý gündüzler hakkýnda ve soðuk sabahlarýn
Sen sabahlarý mavi bir gezegende eskitecektin uykuyu
Bazen böyle olmaz mý? Öyleyse dert deðil sorunun
Büyük ünlü uyumuna uymasý, salýncaklar
Ne de güzel denk gelmiþtir býrak yere sakince
- ama sana çok çocuk veremeyebilirim?
- bana çok çocuk veremeyebil
Sahi yüzüstü mü de uzanmaz mý daðlar?
Bunu okulda öðretmemiþlerdi kendim üzüldüm
Gittim kavanoz kapaklarý yordum kaçýp kadýnlara yaðmurdan
Ýstemiyorum. Yazmak artýk çizmek çok eskide kalmýþtýr
Yangýný öðelerine ayýrmaya çalýþacaðým.
Havuzlara çiçek dökecek vinçlerim sonra.
Þimdi sanki din deðiþtirdin ya gücüne gidecek Allahýn
Gönderecek bir elçi daha söz vermiþ olmasa
- sýradaki peygamber bizim olsun mu aþkým?
Tasarlamaktaki hayatý korkunç T, kesiyor derin
Özleyeceðim seni lan organlarýný
Ýstemiyorum. Kelimelerden býktým varsayýmalarýndan
Dört kez seni seviyorum diye uyandým.
Birincisi matematiðin geldiði gündü hesapsýz
Beþincisi gerçekten acýdý, sevin.
Tuttum yeniden anladým atmosferdeki su damlacýklarý
ve buz taneciklerinin görülebilir yoðunluk kazanmasýyla oluþan,
biçimleri, yükseklikleri ve yol açtýklarý hava olaylarýyla birbirinden
ayrýlan
yýðýn
lara
bulut denildiðini. Yanlýþlýkla uzattým saçlarýmý atlastan
Herkesin tarifsiz koþmayý övdüðü
Türkiye’ye baktým.
Gusül abdestini býrakmadým–
Allah kahretsin.
Özgür Göreçki
a ltý
k a r a y a z ý
o gün öyle baþladý
kalabalýklarý severim türkü okumalarý þarký mýrýldanmalarý aðýt desen mümkün ninni desen
evet tekerlemiþlerdi allah’ýn adlarýný sorular soruluyordu sigaralar vardý dumanlarý tüten közleri
düþen uzanan sigaralar elden ele ellerin kimi sulugöz kimi dostlar alýþveriþte görsün kimi uzak
yakýn gelir duldaya kimi güneþin altýnda dikilmek orada tek ve hür ve bir ateþ böceði gibi
kardeþçesine çakýlan çakmaklar az zaman sonra yetiþirdi biterdi hazýrdý
uzanan dudaklar vardý
öpmek denen þey haz vericiliðinden o kadar uzaktý kadýnlar uzaktý ana öpmesi haram bacý
öpmesi haram mesela uzaktý bir kadýn uzanmaya yetiþmeye bir kök bir dal bir budak sapardý
ben onu anneme kardeþ bildim çocuklara teyze
kapý bekleyenler vardý
çýkacak mýydý günü müydü þimdi görünse yeriydi mesela
kapý önünde ayakkabýlar vardý kimsenin aklýnýn ermediði olmayýþýna
poþetler býrakýlýrdý çýkarýlmak üzere ayakkabýlar kapý önlerine
tek yerden girilir ayrý yerlere gidilirdi
inanamayanlar duymayanlar görmeyenler öpemeyenlerden sonra dokunamamak kalmýþ olmalý
takýmý tamamlama gailesi bir çift ayakkabý gitmiþse dalgalara kapýlýp
hangi yokuþlar çýkýlýr kim adýna ayakkabý ne kadar alabilirse gemi azýya
gömlekler atletler içlikler koklanýrdý
o gün öyle devam etmiþ olmalý
kalabalýklar ey siz kendimi bulmalarým aðlamalarým baðýrýþ çaðýrýþlarým cinnet bir lafý sunturlu
söylediðimi yüzlerinden anladýklarým dinime küfredenler sen lümpensin kanýna çið düþmüþ
sözüne kem kýymet bilmediklerim namazýn kýlýnmaz sendeki huy huy deðil diyenlerim
kalabalýklar severim
küt!
-…
-…
- ...
- amelin nedir?
- eksik emanet’i bildim; ona inandým; içindekileri tasdik ettim.
- hyacinthus? yüzün hayýr getiren bir yüz…
- ben senin güzel amelinim.
Ersun Çýplak
y edi
k a r a y a z ý
anlaþýlmak, ama kim tarafýndan;
paylaþýlmak, ama kiminiz
Cemil Okyay
20. Yüzyýlýn baþlarýnda Tristan Tzara anlamsýz iki heceyle (dada) þiir dünyasýný sarsmaya baþlarken, belki de bugün
þiiri, sonrasýnda anlatý türlerini derinden etkileyen; rastlantýyý,
sezgiyi, alaycýlýðý öne çýkararak, dil ve estetik kurallarýný hiçe
sayarak oluþturduðu dadacýlýðýyla bugünkü deneyselin ve tartýþmalarýn tohumlarýný atýyordu. Bizde, 1920’lerde absürd örneklerle görülmeye baþlayan, 1934’lerde yazýlmýþ ve o dönemde
moda olmaya baþlamýþ merdiven þiir biçimiyle M. Zeki Taþkýn
‘Hayti Adalarý’yla bu olgunun sinyallerini veriyordu: “…Dadam/Dadam…/Dadam derken çýldýracak adam”
2000’li yýllarýn baþlamasýyla yeniden dönüþ yaptýðý görülen yeni þiirin ilk örnekleri, Ý.Ö. 6. Yüzyýla deðin (resmin,
deðiþik þekillerin, figürlerin yazýyla kaynaþtýðý) gitmekte. 15.
Yüzyýlda Girit’te, Aztek yapýtlarýnda, sonra Mýsýr hiyeroglifleri,
Yunan vazolarý, Selçuklu mimarisi, nakkaþlarýn çalýþmalarý ve
sülüs harfleriyle yazýlan metinlerde görülmeye baþlayan uygulamalar, Osmanlý hat sanatý ve kaligrafi, þiirde görselliðin derinlerdeki izleri olarak karþýmýza çýkar.
Dadacýlar, Letristler, Sürrealistler, Ýtalyan Fütüristleri
ve 1915-30 yýllarý arasýnda yazýnsal yapýtlarý kendi baþýna sistem sayarak öðeleri arasýndaki baðlantýlara, yani içerikten çok
biçime önem veren Rus Formalistleri türler arasý geçirgenliðin
oluþmaya baþlamasýna ve deneysel örneklerin doðuþuna kaynaklýk etmiþlerdir. Apollinaire, Gertrude Stein, Ezra Dound, T.E.
Hulmes, Richard Aldington Modernistler adýna yenilikçi bir
itkiyle, “alýþýlan bir dille þiir yazýlamamasý, yazýlýrsa bir yinelemeden öteye gidilememesi” düþüncesiyle tepkiyle karþýlanan
yenilikçi þiirlerin doðmasýnýn nedeni olmuþlardýr. Kaligrafik,
bir sesin, bir noktalama iminin tek baþýna kullanýldýðý Ýlhan
Berk þiiri; anlamlý ya da anlamsýz sözcüklerin öne çýktýðý söz
diziminin bozulduðu Turgut Uyar, Ece Ayhan þiiri; “Om Mani
Padme Hum” ile Uzakdoðu felsefesine (yaradýlýþla ilgili) göndermede bulunan Asaf Halet Çelebi’nin þiiri 1940’larda baþlayan
‘Yenilikçi Türk Þiiri’ sürecinde, ne denli olaðan karþýlanmýþlardý!
“Yenilik yap!” diyen Ezra Pound’a “nasýl?” diye mi “neden?”
diye mi sormuþlardý?
Dana Levin, Joshua Clover’in “20. yy. deneyciliðin sanatsal üretimin fetiþi haline geldiði yüzyýldýr” sözünü vurgulayarak, estetik deðer yargýlarýnýn su götürür ve þüpheli olduðu,
ifade tarzlarýnýn siyasileþtiði ortamda deneyciliðin tutunacak
tek dal olduðu, deneysel olan bir þiir tarzýnýn, yetiþmekte olan
bir þairin þiirinin nitelikleri hakkýnda çok az þey söylediðini
belirtir. (‘Yenilik Yapmak: Özgürlük ve Genç Þair’, Þiirden: S. 1) Bu bizde
de ortak bir kaný. Örneðin “ayný atölyenin ürünü bir dille yazdýklarý, 90’larda þairin kendini politikaya alet edildiði geç-
miþinden koparmak için deneysel þiiri oluþturduðu Enis Akýn
ve Metin Cengiz’de de vurgulanýr.
Bugün en geleneksel metinlerin üretilmesi amaçlansa
bile deneysel olmaktan kurtulmanýn zor olduðunu, deneyselin
statükoculuðunu ve frenleyiciliðini vurgulayan E. Akýn, II. Yeni’nin Türk þiirinin zemini olduðunu, ne yükselecekse onun
üzerinde yükseleceðini söylerken (Karayazý: S. 14), öteyandan
“1980 döneminin poetik deneyiminden yararlanma yerine,
ileriye atýlmak için II. Yeni’ye tekrar dönerek oradan baþlamanýn
þiirsel, dilsel ve anlamsal bir sýkýntýya bulaþmak demek olmuyor
mu” diyen Hilmi Yavuz arasýndaki fikir ayrýlýðý dikkat çekicidir.
Deneysel baðlamýnda ele alýnan þiirler için “geleneksel
anlatým biçimlerinden uzaklaþma”, geometrik yararlanma’nýn
görüldüðü, empati kurmaktan uzak, silinti ve kazýntýlarýn olduðu
(örneðin E. Akýn’ýn ‘herþeyi sildi adam’ýný), anlamak için belli
bir þiir kültürüne sahip olmanýn ve özel bir çaba göstermenin
zorunlu olduðu, kliþelere uzak durayým derken deneyselliðin
araç olmaktan çýkýp amaç olduðu, içselleþtirilememesi, þiirin
grafik, fonetik, kaligrafik, çizgisel, þematik yapýlarýn içinde
bunaldýðý, birbirinden kopuk imgeler, gerçeklikten uzak þiirimsi
metinler olduðu, modern þiirdeki sözcükler arasý kurgusal iliþkilerinin zorlandýðý, anlam ve anlakýn hiçlendiði, þair öznenin
bilinçaltý durumundan öteye geçmeyen, sürrealist, letrist vb.
akýmlarýn izlerini taþýyan görsel imajlarýn öne çýktýðý (þiiri savsaklarcasýna) simgesel yanýyla güçlü, okur-merkezli olmayan,
þizofrenik sayýklamalar, alt yapýsý oluþmayan post-modern bir
çaba… vb. deðerlendirmeler þuara aleminde ortak paydayý
oluþturmaktadýr.
Marjinalleþmeye neden olan, yukarýdaki, yerine göre
haklý bulmaktan kaçamayacaðýmýz eleþtirilerden sýyrýlmasýný bilen, yenilikçi þiir anlayýþýyla ortaya konan, kimi örneklerin
olmadýðýný söylemek de haksýzlýk olur. Çünkü her þeyin hýzla
deðiþtiði, geliþtiði dünyada yazýn da, þiir de bundan payýný alacaktýr. Ulamlamanýn (kategorize etme), etiketlemenin yanlýþ
olduðunu düþünerek, þiir veya þiir deðil diyerek, þiirin sýnýrlarýnýn
zorlandýðý çalýþmalarý ayýrmak, denemeden bir yere varýlmayacaðý gibi bir olumlamaya varmak doðru olabilir. Birtakým örnekleri, süreç içinde deðerlendirmelere ýþýk tutmasý bakýmýndan
incelemenin yararlý olduðunu düþünüyorum. Yani nedir bu denemeler?
Simruy Tüzün’ün þiirinde kimya formülünün, Ron Padgett’in 14 tane “çekmecede hiçbir þey yok” dizesinden oluþan
sone formunun parodisini yaptýðý somut þiirinin karþýsýnda
donup kalan okuru þöyle bir bakarak geçelim.
Deneysel-somut þiir örneklerinin yer aldýðý Somut Þiir’de
Yüksel Pazarkaya’nýn ‘Þah-Taç’ þiiri (Deneysel Edebiyat Antolojisi
-DEA-, haz. Murat Yalçýn YKY: 2003); göstergelerin (taç-þah-halk)
izlekle örtüþürcesine görselleþtiði resimselliðiyle dikkat çekerken,
üç temel göstergenin seslemlere bölünerek taç þekline sokulduðu,
açlýk ve çarpýk sistemin, despotizmin vurgulandýðý, politik göndermenin olduðu bir þiirdir. “Alýþýlmýþ burjuva þiirine karþý
sekiz
k a r a y a z ý
çýkýþýn, deðiþtiriciliðin örneði” olarak gösterilir.
þah taç
taç þah
þahtaç
halkaç
h
ç
…
Celal Soycan’ýn gözüyle görürsek, sözcük tek baþýna
tema ve imgesel bütünlük içinde iþlevsellik kazanmýþtýr. Þairinin
deyiþiyle “Somut metinler sessel ve görselin karýþýmý olup,
sözcük anlam taþýyýcýsý olmakla kalmayýp biçim öðesi, harfler
yapýtaþý olmuþtur. Sözcük yýðýlmasý, tümcenin boþlanmasý,
seslemlerin parçalanmasý, yontunun görüngüleþmesi… Örneðin
A. Halet Çelebi’nin 1953’te yazdýðý þiir: Göstergenin gösterileni
resimsel (baykuþ) ilk bakýþta göze yansýyan bir dikilitaþ; sayfalarý
açýk kitap resmi, aralara ve papirüslerdeki þekilleri andýran
simgeler, ibrani alfabesi…
Ters yöne gitmenin, ayrýlmanýn ve ayrýþmanýn, zýtlaþmanýn çarpý iþareti oluþturan dizelerle yansýtýldýðý Metin Altok’un
‘Bir Uyumsuzun Rastlaþmasý’, bana bu yaklaþýmý þiirin baþlýðýný
görmeden vermiþti. (DEA) Þiirin adýný, yazarken fark ettim. Þiir
önce sol yandaki, sonra da sað yandaki sözcüklere ayrýlmýþ dizeleriyle okunabildiði gibi, çarpý þeklindeki kurgunun üst iki
ucundan baþlanarak karþýlýklý da okunabilir. Ýlginç olan, ayný
tür sözcüklerin bakýþýmlý kurulumudur. (eylemlerin, eklerin!
“…lardan, …lerden, geliyorum, geliyor, dedim, dedi”) ‘Ve’
baðlacý, buluþmanýn ve yine ayrýlmanýn karar noktasýnýn simgesi
gibi durmaktadýr.
Can Yücel’in Rengahenk’teki ‘Naat’ þiirinde, aðaçtan
dönerek düþen bir yapraðý anlatýrcasýna ilgili birimin dizelerindeki sesleri kopararak, aþaðý doðru, ‘dönerek’ sözcüðünün
seslerini zikzaklý büyük harflerle kavisli þekilde dizeyi kurgulamasý... Enis Batur’un, bir þiirinde eksilen seslemler (heceler):
“…/ hiç/ mi yatmýþtýr, inançsýzlýk adýna mý bile?/ Elbet, bir
anlasa da.” Alýnmayan ilk dizedeki “süzlüðünü” (ilk sözcük)
yüz ile de baþlayabilir ya da bir üstteki birimin ilk dizesindeki
tek koyulan “kök” sözcüðüyle de birleþik düþünülebilir. (DEA)
Büyük harfli kýrýk hece sesle dolabilir. Tabii ben, normal bir
okuru bilemiyorum!
Tarýk Günersel, Hafýz Divaný’ný tarayarak, ilgi çeken
sözleri seçip düzenleyerek “650 yýl sonra bir haftada” mesnevi
yazmaya dadacý bir yaklaþýmla kalkýþarak ya da ‘f klavyeye
saygý’da, f’yi koparýp saçýlan seslerin altýnda tek býrakarak ne
yapmak ister? Ya da 132 tane ünlemin alt alta ikiþerli diziþi…
Dikey olarak çaðrýþým, belki en alta eklenen “neweryork”
sözcüðüyle saðlanabilir: Gökdelenler (kendim) yalýnlaþma ya
da çok anlamlýlýk adýna noktalamalarýn kullanýlmasý, ama ya
þiir?
Cenk Koyuncu’nun ‘Akýþ’ý, adýyla örtüþen, kum saati
þeklini oluþturur þekildeki þiir tümcelerinin iki dizgeyi oluþturmasý, yine görselliðin, resim öne çýkarýlarak imgeleme yoluna
gidildiði deneyselin bir örneðidir aslýnda. ‘Akan, zaman, kum
saati, gün, yarýn, akýþ’ göstergeleri ve “ulu bir þahin gibi doruðunda”, “köstebek gibi yerin altýnda” benzetmeleri resimselle
uyum saðlar. Üstte dizgenin küçük harfle tükenmeyi, azalmayý;
alttaki dizgenin de kum saatinin altý olarak birikmeyi gösterircesine (ömür, süreç, dirimselliðin kazanýmý, son, yeni baþlangýç…) ya da “çýrýlçýplak bir düþlem”in oluþumunu somutlaþtýrýrcasýna büyük harfle oluþmasý, baþka anlamlara yollama etkisi
yapabilir. Saatin ince, dar boðazý özlemle simgelenir ki deneysel
þiirlerde bilgisayar imleriyle birlikte ünlem göze çok batar.
Duygularýn belirginleþmesi ve resimsellik katkýsý… Þimdi bu
bölümceye bakýnca bir okur sesi duyar gibi oluyorum “hani
ya? Nasýl, nerde?”
“Böl diyorsun sonra öl/ E bilirsen S/ üzdüklerini” (Pusuvar), “Kaldýr bu çarþýaflarý artýk yanlýþ rüyalar/ …/ bir kün
gelir aramýzdan bir künk açýlýr” (Çarþýaf), “þiir zaten bu/ da
nesi deðil midir; ben bir tasýn içine bir þey boca etmiyom, ben
ne bocalarsam bir tas oluyor” (Ayýk)… Mehmet Öztek’in Ben
Google Deðilim’inden aldýðým bu örnekler, þairin kendine ve
çevreye alaysýlama ile seslenirken kullandýðý saymayý býraktýðým
‘birisi’, ‘nasýlsama’ ve ‘baðyýrtan’ göstergeleriyle; ‘k’ sesini
okura býrakan ‘urdu’ sözcüðüyle bulanýklýða yol açabilecek
yoðun artlamalar. Kopan büyük sesler, eskil dile gidip gelmeler
birikimli bir okura, kuracacaðý baðlarla belki birþeyler yakalatabilir ancak kekeme okumayla yorucudur da. (Pan-Heves: 2008,
s.11, 28, 38, 40)
Zaman zaman müthiþ bir anlam çoðullamasýna yol açtýðýný yadsýyamayacaðýmýz ama daha önce belirttiðimiz eleþtirileri
de barýndýran baþka bir örnek Murat Üstübal’dan verebiliriz:
“bulandýran her neyse ki Dylan Thomas kara/ kin eziði
bir mor-artý tuz eþittir bob/ style kesen sýrt acýsý gölge boyu bedevi/ …/ oz mozaik dibi kara/ seninki benden zomzom: yakarý
ehe us’al” (Yokluk Sarkacý), “hazgidi… uzgedik… deretepeyüz/
…/ faili… ne faili… ne faili” ve ‘oryantaloti’, ‘om aynasý’,
‘ionia’nýn kara taylarý’… (Huyname, YKY: 2008, s.49, 55) Bütün
bunlar, þiirdeki bir sonraki dizedekiyle baðlantýlý olmasý (Bob
Dylan, Amerikalý folk-country þarkýcýsý); Jargon dildeki
(1960’larda) bobstyle gönderme; oryantoloti ile þark kültürünün
ve egzotizmin hayraný Fransýz Piyerloti’yi düþündürme; mitikantik çaðýn kavramlarýna yer verme; sözcüklerin bitiþtirilmesiyle
anlamýn çoðaltýlmasý, ayrýþtýrýlabilmesi yolunu açma; bir dizeye
yýðýþtýrma; sözcüklerin yapýsýný deforme etme; politik göndermeler; masal tekerlemeleri; anlaðýn daðýlmasýna neden olan
içeriðin göstergelerde belirsizleþmesi klasik bir þiir okurunun
þiirle ne denli empati kurmasýna ne derece yardýmcý olur? Ne
olur; hep þikayet edilen okurun uzaklaþmasýna, azalmasýna, þiirin yalnýzlaþmasýna, neden olur ve “þairlerin birbiri için yazdýðý”
yargýsýný haklý çýkartýr.
Þimdi, Mehmet Fuat’ýn “þiirin kýrk türlü yazýlacaðýný
do kuz
k a r a y a z ý
Behçet Necatigil, bu þiirleri (denemeleri) için “Ben
Kareler’le çaðý anlatmak istedim. Çaðýmýz çokgen. Çoklu okumaya müsait… vapur tarifelerine bakýyorsun, yukarýdan aþaðýya
doðru okuduðunda baþka, saðdan sola okuduðunda baþka, iþte
ben bunun þiirini yazdým.” der. (Yüksel Pazarkaya, Somut Þiir, Açý:
kanýtlamak için gelmiþ” dediði Ýlhan Berk’in deneyselin bahçesindeki gezintisine bakalým. O, her ne denli þiirde anlam aramanýn anlamsýzlýðýný vurgulasa da -II. Yeniye bu doðrultuda
eleþtiriler yöneltilse de- anlamla baðý kopmamýþ Ýlhan Berk þiirini kabul edilebilir þekilde kurmuþtur. Arayýþýn ve açýlýmýn,
aþmanýn peþindedir. ‘Otlar’ baþlýðý altýnda toplanmýþ þiir demetinde ‘Sýkýntý’ dört sözcüklü cümlenin bölünüþüdür. Birbirinden
koparcasýna geniþ aralýklý üç sözcük saða kayar. Üçüncü sözcük
‘dedi’dir. Okur, “kim?” derken yanýt sol köþede saklýdýr: ‘ot’.
Yine ‘Su Günleri VI’ þiiri, akýp giden suyu andýran resimsel
kurgusuyla görsellik kazanmýþtýr. (Bir Yeryüzü Tanýðý, YKY: 2009)
Sözcüklerin yerleþimi “akýp gidiyorum” diyen suyun sesi
duyulur; sözcükler arasý çizgisellik saðlanýrsa akan su (dere,
ýrmak vs) gözünüze yansýr:
1996, ss. 22, 45, 85)
Murat Üstübal’ýn deneysel þairin neyi yakalamasý üzerine
sözü aklýma geldi: “deneyselliðin özü çaðýn ruhunun özü olmak
zorundadýr.” Behçet Necatigil’in gelenekle tutarlý bir bireþime
vararak bunu çaðcýl bir içeriðe uygulamasý, eski þiire öykünmeden özümlemiþ olmasý, Doðu mitolojisinin simgelerinin yaný
sýra, çaðdaþ imgeleri kullanmasý ve Servet-Ý Fünun’un yöntemlerini güncelleþtirmesi, yapýtýný baþarýlý bir deneysel örnek kýlmýþtýr.
Sonuç olarak bugün þiirin yaþadýðý postmodern geliþimi
dikkatli okumak, “þairin eski tarihsel avangardlýktan sýyrýlýp,
öncü rolünü kariyerist tavýrlardan uzaklaþtýrarak ortaya çýkarma
misyonunda olduðunu bilmesi, gelinen aþamada yapýlaný gözden
geçirmesini saðlayacaktýr. Baþka deyiþle ‘yenilik fetiþisti’ olmamaya dikkat edilmesi gerekmektedir. Yinelenmeye düþmeden
geleneðin özümsenmesi, içerik biçim iliþkisinin göz ardý edilmemesi, popüler kültür toplumu olunduðunun ayýrdýna varmanýn,
2. Yeninin anlaþýlýp þiiri onun üzerine geliþtirmenin, “kapalýlýk
ve çetinliðin her okura hitap edecek bir þey olmadýðýnýn, “þairin
benzeri bir okurun ancak kodlarý çözülebileceði” çýkarýmlarýna
varýlmak gerektiðinin altý çizilmelidir.
Yalnýz, þiirin geliþimi, yeniliði, okur kazanmak adýna,
sevdirmek adýna, “biçimsel/biçemsel deneyler yapma özgürlüðüne” þairin hakký olduðunu unutmadan, deneysel giriþimlerin
kapýsýný þiirselin sýnýrlarýný zorlamadan açýk tutmanýn yararlý
olduðu düþüncesindeyim.
“suyum
ben
býrak
gideyim”
Kavramýn (deneysel þiir) biraz daha netlik, olabilirlik
ve þiirde neyin nasýl yapýlabileceðinin, yenilikçi þiirin oluþma
yolunda yönsemelerin zorlamalara yol açmadan geliþimi için,
þairin “entellektüel ve dilsel alt yapýsýndaki baþarýsýnýn sonucu”
olarak kilometre taþý olarak gösterilen Behçet Necatigil’in
Kareler Aklar (Bilgi: 1975) þiirlerine bakalým biraz da:
“iner basamaklar boþluk/durur bakar ýssýz
çýkar bu muydu
bekler
orda
/…/
Büyür çýkmaz yýkýlýr çöker/ bencillik umut sevgi baraj
kurtuluþ/ küskünlük gibi bir þey/nasýl barýþacaðýz (MERDÝVEN)
“Çýkar yalnýzlýðýndan boþluk dönerken/ bir yalnýz bir
yalnýzý çeker yalnýzlýðýna.”(EVLÝLÝK)
“Kimin yolunda servi/ kimin yolunda revan/ kim bu
hicranda daim/ kimin þu ateþ ahlar/ caný o divan.”
(DÝVANE DERKEN)
‘Merdiven’de ilk dizgeyi oklar (çizdiðim) doðrultusunda
okuyabiliyorsunuz; þiirin son dizgesini de birinci dizenin sözcükleriyle ikinci dizenin alt alta gelen sözcüklerini bakýþýmlý okuyabilirsiniz ya da normal bir dize gibi. (soldan saða diðer son iki
dize gibi) ‘Evlilik’, 4 tane ‘yalnýz’ ve 4 diðer sözcükle kurulmuþ.
Ýster saðdan sola, ister 2. dizedeki 2. sözceye dönerek ve dizeyi
tamamlayarak, 2. dizeyi de yine saðdan sola, soldan saða okuyarak anlamý yakalayabilirsiniz.
‘Divane Derkenar’ þiiri, yaþamý ‘divan’la simgelerken,
çölde artýk kendini tanýmayan Mecnun’a Leyla’nýn kýrýlganlýðýnýn dile geldiði, ne Mecnun’un ne Leyla’nýn kaldýðý (kaný,
kande) günümüz iliþkilerine çaðrýþýma neden olurken, hem tek
hem ikisi birlikte kullanýlabilir. Eskil dilin göstergelerini þairin
soldan saða, yukarýdan aþaðýya okunacak þekilde dizgelere yerleþtirdiði görülür.
Ýmkansýz Özerklik
Eleþtiri
Yalçýn Armaðan
Ýletiþim Yayýnlarý
Temmuz / 2011
on
k a r a y a z ý
boþluk süsleyen fýrsat
bir boþsun sen :
sert sepi teþkile sahilce en sahi renksiz
zerk paraziter renkli türkçe cine maskot
kilimi boþ duyu organlarýna sirkeci önlük
emin en þahbaz önü lifsiz metal ot liberal
týkaç bir ülkenin fistan buluna asýlmýþ (-dikkat burada baðýmsýz köpek yok)
ar cevaz namus navlun baz namus ter tem izliðine temyiz çalýntý külot liberal al mavi
beyaz paslý sac levhasýn sen
tir tir sýnýr titremik
zaman pýhtýsý
çift büllüklü saat :
en imcik emzik mazaretli emcek tensel fýrýn
defterine en kefil vinil asetat kokulu binil en
cenap cahil en cümle cumhur kul aç hamle
gereken aðýr serbest cerrah oluklu mayasýllýk
köküne derken erken nice tembel tekne tembel
tepikli dinil irin hakimi nice ayak bindi sýnýfsal en
kýzdýrýlmýþ yýlan dil maçý has modem cariye pompalamaktan mestlik fora
(dikkat burada yüz zevkiyat kursu var.
-dikkat burada mesih kursu verilir )
en halt dore binil koþul koþusudur behemahal
acelesi vardýr köpekçe tokluðun...
sen bir boþsun
bir fýrsat sakat :
bedensiz bedelsiz eþyalar maskelert uzun sap kazma
lar þamdan bayatlýlar ve zil zilliyet kuponlarý dalaþtýrma- lar en seferi laf salyangozu gebe cüzdan cüzleri piç akçe
en hatmi laklak en gen engebeli bir boþu süslek en fýrsat
sakatsýn
bir boþsun
bir liberal örtbas
Osman Erkan
21.7.2011
o n b ir
k a r a y a z ý
kaçkul
fikri sönmez’e, musa anter’e, stephen bantu biko’ya
bar bar savurdum dünyaya cebimdeki heceleri
[taþ-lar bir-bi-ri-ne vu-run-ca, gök-yü-zü e-zi-lir mi?]
sahi, kimdi bin dokuz yüz doksan ikide
müftülükte memur, nusaybin’de
yandý ormanlarda acý yeþil
su yeþili, ördekbaþý yeþil
tütün yeþili delirdikçe
kurþun, soðan ile tuzu
ekmek ile maydanozu
ve bozuk parayý özledi suda
(örtünün altý havasýz, ýþýksýz)
arada barut, arada tetik
ve eðitilmiþ parmak
çöktü hayalsiz çadýr
(kanlý deri lekeleriyle)
esrar kokusuyla çatlamýþ
asýrlýk cin þiþesi
yalancý dil mimarý
yaktý topraðýný; yan - dý!
kasvet, daðýldý
kul bitti! kul bitti!
cehalet nelere kâdir!
yýllarca, “sen aptalsýn!” denilen ahâli
aptal etti sonunda
zýrhý kalýn, ruhu zayýf mermeri
ne peygamberlerin haberi vardý olanlardan
ne dikensiz gül düþü kuranlarýn
kârlarýný kavramlara gizlemiþ
(kasým kasým kasýlan) sözlüklerin içinde
en soylu, en dokunulmaz sözcükler uðruna
kim bilir ne kadar taze hayat
aþk çiçeði bulup koklamadan
(hem de bir çýrpýda) “týk!” diye sona erdi
onlar, (biraz nâzým gibi olacak ama)
hiçbir kalemin hiçbir mürekkeple
hiçbir kâðýda yazamadýðý
kutsal metinlerde bile adý geçmeyen
ama kapalý kapýlar ardýnda ve hoyratça
hiç erimeyen buzlara kazýnmýþ bir cümleyi
düþe kalka öðrenmiþler: “sus!”; urluktur arkasý ]
ah! yoksulluðun nedeni anlatýlacak deðil ya yoksullara
yeryüzü ýslanmayýnca, papatyalar doðmaz ya
daða dað demek, suya su demek
inadýna ölüm çeker ya
dövüþtüre dövüþtüre kinlendirip
kinlendire kinlendire dövüþtürerek
sinsice sökülmüþ köklerinden taze haziran gülleri
masum atlaslarda oturan küçük, kýrmýzý, kesik çizgiler
sahte matemlere gömülü sayýsý belirsiz buruþturulmuþ hayat
ne çýplak gözle, ne mercekle, ne de yüzlerce kilometre yukarýdan
görülmemiþ, olmamýþ, yaþamamýþ ki hiçbir zaman
adý: “topraðýn öcü” olan, sinsi bir oyunun gölgesiymiþ
her þey boþunaymýþ zamanýn önünde, her þey saçma sapan
mezopotamya’dan miras, tersinden okunan kitaplar
sessizce sesini bekleyen lâl kesilmiþ çivi yazýlarý
kulluktan kaçarken kulluða yakalanan yorgun nefes
nasýl da biliyor serin gölgelerde yaþayanlarýn cellâdý
(dil kesici, tarih yakýcý, hatýra kazýyýcý) medeniyet maskeli
erguvanî efendinin gerçek anlamýný
durmayýn, söyleyin; haydi söyleyin, ne olur
hangi kelâm, hangi emir
el ele tutuþup da engelleyebilir
muhteþem saçlarýyla yeryüzüne uzanmýþ daðlarý
hangi ceberut cebir tutuklayabilir
narin ve küçük kollarýyla birbirini selâmlayan akarsularý
merakýmdýr; nasýl bir zülfüyara zýpladý da tercüme þehir
þemdinli’den dörtnala geçen ýssýz ve ince ferhat
cebinde, mendiline gizli o metruk hakikat: kopkoyu asit kuyularý
dilinde, þirin’den emanet bozlak: kara altýn habbesiyle
faili meçhul zýlgýt yapraklarý saçarak inatçý hevesler mezarlýðýna
nasýl çýnlattý kulaklarýný gencecik erdal’la, zapzayýf sands’in
sahi, ellisinden önce
yaþadýðýnýn farkýna varan
kaç kelebek vardý sað kalabilmiþ
sahi, kaç kumru yüreði çarpýyordu hâlâ
çocuklarýn çok sevdiði
gezegene düþ vermiþ, vatansýz ve kýzýl
ve kalýn kaþlý, dik yakalý yargýcýlar yüksek kurulu
ve parlak saç örgülü savunucular birliði
kime ait olduðu hiç belli olmayan yüksek menfaatler için
nasýl bir kuytuda ve hangi cesaretle
hatta hiç düþünmeden ve tek solukta (hem de sivil, sivil)
nasýl kazýdýlar haktan ve adaletten vicdanýn barkodunu
[ iþte tam burada, “sus!” diyecek
görünmez giysili resmî büyücüler
geleneksel þefkatleriyle anneler, babalar
gençliklerini yitirmiþ neneler, dedeler
sevgileri çýkarlarýna maðlup arkadaþ ve kardeþler
hatta yürekleri körpe kuþ sevgililer
- heey, rosa! heey, rosa!
kekiðimi koklayacak
lavantamý okþayacak
bir þarký bile yok mu oralarda?
sahi, yok mu besteleyecek bir besteci
dünyaya savurduðum o ýssýz, inatçý heceleri?
[taþ-lar bir-bi-ri-ne vu-run-ca, gök-yü-zü e-zi-lir mi?]
Fergun Özelli
o n iki
k a r a y a z ý
onunla sonra
Onunla esasen kýrk yýl sonra görüþtüm
Baþladým hayata ve bekleye bekleye kýrk yýl sonra
Salonunda odalarýnda ve camdan dýþarýya bakmalarýnda o
loþ, saydam, pamuktan hem tebessümden serin bir iz idi
..
Belliydi iyilikler yaþamak için
bu hayata baþlýyorum deyiþimden
bilenlerden ve geçmiþimden gördüðüm kadarýyla
ayan beyan belliydi
diðer insanlar gibi olacaðým
acýdan tat alýp tatlýdan haz alan
acýdan tatlýdan hýz alan
günlerin oylumlarýnda yaþ sayan gün batýran ay çýkaran
elmadan buðdaydan su sýzdýran þeker tadan tuz tutan
biriymiþim.. eðilip inceleyip çözünce siz de böylesinizdir:
tekdüze ve dümdüz günlerin dakikalarýný birbirine ulayan
bekleyen bekleyen… þu gelecek olanlar için bin gün bin kaygýlý…
Çözüp görün siz de böylesinizdir
-Beklemenin tadý aðzýnýzý ýslak tutacaktýr
Hiç kimsenin gelmeme ihtimali yokmuþ.. Ancak adam akýllý beklersen
Banklarý buruþturmadan
acýdan boy atan kök tutan insan olurmuþsun..
Onunla sonra
tanýþýp tanýdýk olmaya gideyim
taþýnýp yaþýt olmaya gideyim
onunla esasen bilindikler tekrarlamaya
çýkrýk döndürmeye, dolap döndürmeye.. yol yön
aðrýmaz baþ ve ne cesaret ki
dað döndürmeye kan dondurmaya…
Onunla oysa
konuþmazsak ayný yöne bakarak kuma deðen þile’de
uyumazsak balkonuna yaðmur kuþlarýnýn doluþtuðu evde
biz bir olup onunla birbirimizi üzeriz
Konuþmasak ayný yöne taþ atarak taþa denizi yalatarak
suya deðen þile’de
balkonunda mandallarýn gevrediði bir evde uyumasak
biz onunla birbirimizi biliriz
Onunla sonra
sayar sayýklar severiz
Bünyamin K.
o n üç
k a r a y a z ý
þair, gizem ve kaba
Hasip Bingöl
Gazeteci Hrant Dink’in katledilmesinin ardýndan zaman
sanki biraz daha hýzla akýp gitmekte, her gün biraz daha yaþlanmakta. Hakikati mündemiç vicdaný can kafesinde taþýyan
her benî âdem, zamanýn acýmasýz pençe-i kahrýyla her lahza
biraz daha çöküvermekte, giderek bir hüzün ve keder yumaðý
haline gelmektedir. Bu vaziyetin hüküm sürdüðü satýh ve
araladýðý kapýdan çok þeyler yazýldý, çizildi; halen de yazýlýp
çizilmeye devam etmekte. Herkesin kendi penceresinden bir
biçimde müdahil olduðu türlü yorumlar, neþriyatlar, yüksek
sesli düþünmeler, kýyýsýndan da olsa kimi hesaplaþmalara da
kapý aralamýþ bulunmakta. Kapý aralamalara müsebbip hesaplaþmalar neticesinde yüce aydýn ve sanatkâr bilinci ve sorumluluðuyla (!) serdedilen düþünceler, aslýnda bu coðrafyada zihinsel
olarak nerede, hangi kertede bulunduðumuzun da göstergesidir.
Oluþturulan sisli atmosfer, bir yandan ileri demokrasi fikriyatýnýn
pratize edildiði yanýlsamasýna yol açarken beri yandan giderek
kendi gölgesinin hastasý birer narkissosa çevirmektedir bizleri.
Esas yanýlgý, Dink’in cenaze merasiminde “Hepimiz Hrant’ýz,
Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarýnýn yükseldiði mücbir müspet
zeminde tartýþýyor görünsek de, alsýnda bu tartýþmanýn zihinsel
arka planýný besleyen mevzunun pek de yabancýsý olmadýðýmýz
gerçeði. Söz ve yazý meclislerinde sözü alanlarýn kahir ekseriyetinin kendilerine biçtikleri demokrat rolün, takýndýklarý adalet pozlarýnýn, insanî vasýflarýn gerektirdiði vicdana sahip barýþ
yanlýsý izlenimlerinin, sisli fotoðrafa dikkatle bakýldýðýnda bir
yanýlsama olduðu görülecektir. Sözünü ettiðim tartýþmanýn beslendiði art alan, her ne kadar alenen dile getirilmese de satýr
aralarýnda rahatlýkla deþifre edilecek mahiyettedir. Bir bulutsuluk
oluþturularak inþa edilen, kutsallýklar ve naiflikler çerçevesinde
þekillenen bir tartýþmadýr söz konusu olan. Bir yanýlsamanýn
etrafýnda þekillenen tartýþmanýn kendisi ve özneleri, kuþkusuz
gücünü mazilerine borçludurlar. Ýmparatorluktan tevarüs ‘çok
kültürlü’ bir zemin ve atmosferde kurulan ve cumhuriyet’i sýfat
olarak yaný baþýna alan Türkiye’nin, bu ‘çok kültürlülük’ü garipsemesi, eritmelerle inþa edip oluþturduðu üniter yapýyý reflektif öfkelerle korumaya çalýþmasý yeni olmamakla beraber, zihinlerdeki kirliliðin kaynaklandýðý esas noktadýr ve sözünü ettiðim maziyle iliþkilidir. Bu mirastan beslenen zevatýn hele de
þuara takýmýnýn saðlýklý fikirler serdetmesi düþünülemez. Özellikle son dönemlerde sayýsý artarak filizlenen ulusalcý þair-aydýn tipinin, Türkiye’nin sorunlarýna iliþkin, sözüm ona, çözüm
önerileri sunma endiþesiyle ‘þair’ sözcüðü etrafýnda bir gizem
oluþturmalarý, bu gizemle afsunlanarak kendilerinden geçmelerine çokça þahit olmaktayýz. Kötülüklerini ve paranoyalarýný
naif kýlmak adýna, þair sözünün ehemmiyetli, þeksiz ve þüphesiz,
yüreðinin merhamet dolu olduðunu, insanî olanýn þairler tarafýndan ancak dile getirilebileceðini ifade eden bu ulusalcý zevat, küfrünü örtmenin þehvetine kapýldýðýný fark edemeyecek
denli kendinden geçmiþ bulunmaktadýr. Oysa asýrlar öncesinden
þairin kendisini dâhil ederek söylediði: “Ger derse Fuzûlî ki
güzellerde vefâ var/ Aldanma ki þâir sözü elbet yalandýr.” mýsralarýn gerisine düþerek küfrünü harlandýrmak, ancak modernist
kafalara nasip olur. Fikir ve çözüm önerileri adý verilerek deklare edilen düþünce(sizlik)ler, hümanizma kýrýntýlarý ve þiirin
þuur kýlýfý giydirilmiþ, gerçekte ise ulusalcýlarýn, artýk Ýslamcýlarýn
da, sýðýnaðý olan Kemalizm’in son sürümünden baþkaca bir
þey deðildir. Bu durumun daha iyi anlaþýlmasý kuþkusuz hafýzamýzýn sýhhatine baðlýdýr.
Demokrasi ve miras
Ýmparatorluk bakiyesi olarak Cumhuriyet, Devlet-i Âliyye’den yalnýzca þu üzerinde yaþadýðýmýz zemini deðil, ayný zamanda birçok halet-i ruhiyeyi de tevarüs eylemiþtir. Padiþah
Selim’in Anadolu’da yerli halka karþý giriþtiði cengâverlik, IV.
Murat’ýn þiire ve þairlere ilgisi, Kuyucu Murat Paþa’nýn Alevî
kýyýmý, Hamîdiye Alaylarýnýn halk sevgisi vesaire. Her nedense
bugünlerde bu mirasa sahip çýkma ve bunu paylaþma kimilerince
daha bir anlamlý oluyordur.
Hiçbir dönemde bu topraklarda kendisinden vazgeçilmeyen, ancak kimi dönemlerde kýsmen dinelen bir milliyetçiliðin olduðu muhakkaktýr. Þimdilerde yeniden ve þiddetle
hortlatýlmaya çalýþýlan ve her gündeme geldiðinde önüne kimilerince çeþitli sýfatlar getirilmeye çalýþýlarak þirin gösterilmek
istenilen milliyetçiliðin, artýk ýrkçýlýða evirildiði bir süreci yaþýyoruz. Nasyonalizmi þirin göstermeye çalýþan zihinler, bunu
adeta üniter yapýnýn tek kurtuluþ reçetesi olarak takdim etmekten
geri durmuyorlar. Nasyonalizmin, kimilerince “muhafazakârmukaddesatçýlýk” þeklinde tarif edilmesi, kimilerince de “ulusalcýlýk” olarak öztürkçeleþtirilip ulusalcý bir kisveye büründürülmesi de sözünü ettiðim refleks olarak okunabilir. Anlaþýlan
o ki imparatorluk tevarüsü cumhuriyet beslemesi bu mirasa
daha çok ortaklar çýkacaktýr.
Dünyada üzerinde ittifak edilen demokrasi fikriyatýnýn
sanýrým ‘Türk demokrasisi versiyonu’ söz konusu toprak olunca, yerle yeksan olmakla kalmayýp yerle yeksanlýðý vaaz eden
bir þeye tekabül etmektedir. Bu topraklarda adýna demokrasi
denilen þey, tekelleþtirilen, insanlýðý ýskalayýp insaný ötekileþtiren bir hüviyeti haizdir. Öyle ki bu sakat anlayýþ, pek çok savaþ tamtamcýsý gazeteci ve televizyoncular, misak-ý vatanist
Ýslamcýlar, ulusalcý þuara ve memur aydýnlar mahsul etmektedir.
Bundan olacak ki durumdan vazife çýkaranlar her daim neþvünema bulmaktadýr bu topraklarda. Mahsul olarak da Aðcalar,
Çakýcýlar, Çatlýlar, Samastlar, rahip katilleri, yayýnevi baskýncýlarý, asit kuyucularý filizlenip sath-ý zeminlere arz-ý endam
etmekteler. Artýk baþýnda ‘beyaz bere’si olmasa da Ogün’lerin,
asitleri olmasa da kuyucularýn vb. yalnýz olmadýklarýný, yalnýz
kalmadýklarýný ve kalmayacaklarýný sanýrým söylemeye hacet
yoktur. Ekranlarda, gazete köþelerinde, muhtelif mecmualarda,
türlü türlü yerlerde her an karþýmýza çýkmaktalar. Her Allahýn
günü bu türden insanlarla karþýlaþtýkça kahrolmamak mümkün
deðil. Hadi Ogünler, Hayaller cahil, Anadolu kabadayýsý (bu
iki tabir Murat Belge’ye ait), kaba kuvvet, þiddet yanlýsý üç beþ
kendini bilmez deyip iþin içinden sýyrýldýk diyelim. Peki, bunca
o n dö rt
k a r a y a z ý
kelli felli adamlar… sanatçý kimliði ile karþýmýza çýkan bu zevatlar... bunlar hakkýnda hangi tanýmlamalarý yapýp vicdanýmýzý
rahatlatacaðýz. Ogünler belki bir kez tetiði çeker, ya bu adamlar…
hangi sözcükleri kirletmiyor ki bunlar... hangi sözcükler tacizine
uðramýyor bu adamlarýn… bunlarýn kirlettikleri sözcükleri kullanmayýp sus mu kalacaðýz. Hangi cümleler bize þefkatini gösterecek bundan böyle... hangi dili kullanacaðýz harfleri olmayan…
Milliyetçiliðin yan etkileri
Milliyetçiliði, Türkiye’de iyi bir þey olarak algýlayan,
bu ülkenin kurtuluþunun tek reçetesi olarak sunanlarýn “Milliyetçiliðin prospektüsü”nü iyi okumadýklarý, yan etkilerinden bihaber olduklarý muhakkaktýr. Þimdilerde milliyetçiliði sýnýflama
modalarý çýkmaya baþladý. Öyle ki kimilerince dillendirilen negatif ve pozitif milliyetçilik tarifleri belli ki kifayet etmemiþ
gözüküyor. Farklý milliyetçilikler mevcuttur ve gittikçe de çeþitlenecektir kuþkusuz. Saldýrgan, savunmacý, þovenist, yabancý
düþmaný, popüler, entelektüel milliyetçilik vb. çeþitli hallerde
tezahür eden milliyetçilikler söz konusu. Türkiye’de belki farklý
olarak dinle milliyetçiliðin iç içe (belki de kasýtlý olarak) geçtiði
daha komplike türden bir milliyetçilikten söz edilebilir. Bu yazýda milliyetçiliðin tarihini yahut türlerini inceleme gibi bir niyetimiz yok. Türkiye’de ýrkçýlýða evirilmekte, belki de evirilmiþ,
olan bir milliyetçiliktir sözünü ettiðimiz. Yabancý ya de ‘öteki
düþmanlýðý’na (xenofobi) dönüþen bir milliyetçiliðin ayak
sesleri her yerden duyulmaktadýr. Vatan Yahut Silistre’den beslenen Ya sev ya terk et!’çi kafalarýn algýlamakta zorlandýklarý
ve kurtuluþ olarak sunduklarý milliyetçiliðin artýk bu topraklara
haddinden fazla zarar verdiði.
Bu yazýnýn ana mihverini oluþturan milliyetçilik/ulusalcýlýk sýnýflamasý, hiç kuþkusuz kelli felli adamlarýn da dâhil olduðu ‘entelektüel/sanatsal milliyetçilik’tir. Ki bunun ýrkçýlýða
evirilmesi en korkuncu olsa gerek. Ortaya atýlan fikirlerin, yapýlmak istenenlerin ‘ýrkçýlýktan’ baþka izahý olmamakla beraber,
patolojik bir durumun da tezahürüdür. Ulus inþasýnýn gayrimüslimler ve Kürtler baþta olmak üzere bütün ara renkleri yok saymasý, eritmeye çalýþmasý, ilânihaye topyekûn bir bitirmeyi hedeflemesi, malumun ilanýndan baþka bir þey deðildir. Türkiye’nin
mozaiðini teþkil eden etnik ve dinî unsurlarýn bir ‘zenginlik’
deðil de ‘bölücü’, ‘öteki’ olarak algýlanmasý kimi kafalarda zaten var olan bir durum. Bunu dile getirmek yeni bir þey deðildir elbet; ancak aydýn’lýðý ve þairliði kendinden menkul sayanlarýn bu düþünceye doðru yol almalarý ilim, þiir ve demokrasi
adýna büyük bir talihsizlik. Bu da þekillenen yeni dünyada kendisine rol biçilen kalem erbabý pek çok edip ve sanatçý baþta
olmak üzere, memur aydýnlarýn etnik unsurlarýn imhasýnda
‘tasfiye provacýsý’ olarak rollerine iyice ýsýnmýþ olduklarýný
göstermektedir.
Nasyonalizme göz kýrpmýþ ve iman etmiþ bir ortamda,
yazýlan þiiri nezih bulmak, þairin duygularýnýn münezzeh, hakikatin yalnýz kendisinin dilinden döküleceðini beklemek ve
sanmak, þair duruþundan bahsetmek, en hafif ifadeyle safdillik
olur.
Dört bir yanýmýzda kalýn ve de kaba sözler dolaþýmda…
o n b eþ
hayvansýn rýza
bohçamý aldým gidiyorum
dedi leylek.
nereye böyle dedi gergedan,
nereye hadi söyle.
bence küstü
dedi kurbaða,
gidiyor iþte gizli gizli aðlamaya.
aðlamak gizli bir þeydir zaten
dedi kedi, gerçek aðlamak.
diðer türlüsü rant saðlamak.
bu kadar acýmasýz olma
dedi güvercin,
beþ metrelik acýmasýzlýk bu hayata çok fazla.
yumurtalar hazýr mý
dedi horoz tavuða,
açlýktan ölüyorum.
çiftleþmekte olan tavþanlardan biri inledi,
aman tanrým zevkten ölüyorum.
beni bu iþe karýþtýrma
dedi tanrý,
ben sadece dikizliyorum.
Nazlý Hamurcuoðlu
k a r a y a z ý
erler için adýmsýz aðýtlar
erden geçti bibim bekâr falan dý ustaca çakýl taþlarýna hayýr duasý duyardý gençken de
amerika sistemli boðazlama düþü tekerlekten beri harcýmýza serin dünya selleri azardý
fýrýldak sokak oyuklarý çomak inlerdi sabredememiþ imha filizleri dýþlardý biraz çocuk
yumurta þeklinde hibe edilmiþ fabrikalarda iþçiler din içeri fellah erler vururdu diri
kötü iþim halkýmýzsýz bibimin resminde soðan öldürebilirdi sadece tarlalarda sulanýrken
ham köylerde vekalet bakan öðreten zaruri bey hiroþima eðilirken nerdeydin din dilin
ordularla piçlenmiþ kaçmak kaç kardeþse üretim çalýþmýyor küçükken de hem rahatsýzdý
beni aksatan çiftçilerle sadece ekerdim tabiata burger bibim hayýrlý þanssýzdý kýpkýzýl akýl
kýzýl deyince karýndaþým saçýmý dinliyor muydun sen anamýzýn babamýzýn tuhafý birdenbire
ilkokulda patates basmasý hep kýrmýzý çekiyordum ailevi bir alevi maddi durumlardan
ekmek diyorlardý bazýlarý bazý aðaçlardan inerlermiþ kapý karnýmýn sesi o sese konsaydý
fitilimi elmadan koparan tabiatýn minderiyle patlýyordum yorulmadan skorum ekimsizdim
ayakta bekliyordum gönlünden kopaný yakalamak için kardeþiz ayný polisi inkar edersek
sýfýrdan pabucuma gel konardý dýþ mihraklarýn elinde belgelerle emniyet asker mapus falan
ladese koþan kemik bayram bulamayan çocuðun kurbaný olurdu koynunda kemik kocaman
sundurmada sindirilen sert sulu copun akýl çocuklarýna zamansýz ergenliði olurdu korkarak
hurma zemzemleþemez kâfirle yalnýz teröristlerle abdest tazelenebilir sabah akþam
belki sabah akþam fil incine girse inden kovalanamaz asker tabutu sürüklenerek yükselir
bir þehitlik itirazýna musanýn elyazmalarýna israil ajaný fýrlamalara orta doðunun orta yerinde
aralýk býrakýlmýþ aðabeylerden bir tasa avuçlansa da peygamberlik her an gelebilir kitaplý
herkes söylesin birbirimizle dövüþmeden önce dünyayý da öyle yapmayacaðýmýza söz verelim
Talip Nacar
o n a ltý
k a r a y a z ý
5. blok / hikmet’in yeri
Kývýlcýmýn üzerinde göz var mavi nazar
Bir büyük yalanda ben uydurdum yerimden
Karþýmda ne iyi saatler ve mübarek alýnlar
Öpüp baþým gibi devlet parasýz yatýlý
Kuþaðýndan kalbine kaba etlerinden beri
Kavuþma ihtimaliyle canlý gözlerim canla
Alabora olmuþ Nuh’un huzurunda ses
Bilmem atamýn atý çalýnmasýn ki bilmem
Ýtimat ile þah-vezir arasýnda bir husumet
Damacana depo sayýlmaz tonluk levazým
Yaðýþlar ve baraj Allah takdiri dolar bence
Bence yaðmur bu yaz hiç ýsý tatmasýn
Temenni ve dua edelim denizi ýslatmasýn
Koru minik seslerden boðulmuþ artýk
Çýtýrtý halinde terk etmekten bahseder
Meþelerin gövdesi kadar adamlar var
Toplumun ve Müslümanlarýn kalbinde
Tepeden salça yüksek sýçrama atleti
Bir seksene boy direk hizalý fýrlatým hazýr
Her akþam karanlýkla yükselir kafasý
Aklýný bir bölü dört iþletir new generetion
As taksi önünde dolmuþ bekler sonra
Sinemada kýzýn içine eðilir dürzülükten
Ne yapsa boþa yaþamaktan kurtaramaz
Bazý salatalýklar çok yalnýz Tanrým
Hormonu bizden esirgeme katýnda
Bu kullarýn çok büyüdü iþleri büyüdü
Lale bahçesinde sümbül aradýlar
Altýn avýnda metal bir saðanak yaðdý
O gün iþte sarý gözlerimle ben vardým
Aðlasam sararýr yine sana yakýnýrdým
Hepimizi gök kuþaðýndan sorsalar
Bana siyah der tunç demir veya kömürden
Kuru tarzýnda barok ne iyi mimarlar var
Sýkýntý yüzyýlýnda abes fanilik cürmü cihat
Bir erkek terzi bir kadýn terziyle dikiþir
Hep yanlýþ anlaþýldým ben dilimin belinden
Biraz soluk pembe biraz açlýk taze
Susmadýðýmda sulasýnlar çiçekleri öðlen
Sýcaðýn suya arzý bir solungaç hüneri
Meþgulümden utandým oysa yýllarda
Duvarýn sýðý aðlar ben bildim köþe köþe
Yaðmur oluðu delince gömleðimden
Kan sýçradý yaðmura ters tabak devrildi
Baþka oldum saat durdu saat oldum
Çaðýn sepetinde eli kanla yatan da kim
Hýnzýr uðultu kulaðýn örsüne kadar
Uzak neticesinde baðýþlar arasý doku
Bir pak kuðu abdestin orta yerinde
Dansa hürmetse itikat mebusun yerinde
Köfteci dumanýyla büyük sözler eder
Bolu Daðýnda tesisleþir yalan yanlýþ
Fýndýk satýp yol üzeri nevale doðrulur
Benim ekmek paramda gözü olanýn
Gözü çýksýn yeniden sýfýrdan bir göz
Ona iyi bakmalar dilerken annesinden
Sesimi kontrol edip baþka hüner et
Çok muðlakta kaldým iki açýk pencerede
Bu ulumada payýmdan düþeni düþür
Uykunun giriþ cümlesinde her gece
Her gece tevhidin esasýnda uykunun tekil
Uykunun tekil kalbin nasýl siyahýný söyle
Sesimi kurnadan saðýp sana kutu içinde
Bir nevi hazret ve hürmet icabýnda
Büktüm boynumdan beri takva helalinde
Garip düzenek dilenci avucunda hücumun
Bir büyük soðanýn aðlattýðý kavimden
Gýrnata, sünepe Ýspanyol, Arap’ýn yüzü
Çok baþa bela savdým ýrktan halýya
Ýpek kumaþ, yaðlý derviþ ve gýdýsý olanlar
Bu helakýn terkisinde bir iþ baþka hesap
Baðýnda diri yeþil alemden cahil hem
Ne cins dövdüm ben koluma seyahati
Irmak için denize deniz için okyanusa
Gömdüm bir altýný suya suyu altýna bakýp
Hilalin için büyük imandan geçmedim
Ben atýný týmar eden kara kuru fakir
De bana karþýlýðýnda dünyanýn cennetini
Murat Çelik
o n y edi
k a r a y a z ý
Rujuklar Ülkesinde
Heinrich Böll
Çev. Kâmuran Þipal
Böll, Heinrich, [21.12.1917 Köln, 16.7.1985 Langenbroich]. Dülger ustasý ve heykeltraþ bir babanýn oðlu. Katolik bir havanýn egemen olduðu bir çevrede büyüdü. Humanist bir liseyi bitirdikten sonra 1937’de kitapçýlýk öðrenimi görmeye baþladý. Ama bir yýl sonra öðrenimini yarýda býrakarak okuldan ayrýldý. 1939’un sonbaharýnda
askere alýndý. Fransa, Rusya, Romanya, Macaristan cephelerinde bulundu. Öðretmen Annemarie Çech’le evli olan Böll, savaþ bitiminden sonra Köln’e döndü. Geçici
süreler deðiþik iþlerde çalýþtý, ancak yavaþ yavaþ yazarlýk yolunda ilerleyerek 1951’de Gruppe 47 (47’ler Grubu) armaðanýný kazandý ve baðýmsýz yazar olarak yaþamýný sürdürmeye baþladý. Sonraki yýllarda uzunca bir süre Ýrlanda’da kaldý ve biri Sovyet Rusya’ya olmak üzere deðiþik ülkelere geziler yaptý. Aldýðý çok sayýda ödül,
ününü giderek pekiþtirdi. 1967’de Georg-Büchner armaðanýný kazandý, 1972’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layýk görüldü. 1979’da katolik kilisesinden çýktý. Etik bir misyonu da üstlenerek Almanya ve Doðu Avrupa arasýnda bir anlaþma ve uzlaþma zemininin oluþturulmasýna çalýþtý, azýnlýk haklarýný savundu, izlenen yazarlarýn yardýmýna koþtu, içteki politik baskýlara karþý savaþtý, barýþý saðlamaya yönelik eylemlerde aktif rol oynadý. Amerikan yazarlarýný örnek alan çok sayýda kýsa öykü kaleme aldý.
Ayrýca savaþ sonrasý gerçeðini konu alan romanlar, eleþtiri ve denemeler, radyo oyunlarý yazdý. Politik ve toplumsal vesayet ve baský karþýsýnda insan onur ve özgürlüðünün savunulmasý, genel olarak yapýtlarýnýn deðiþmeyen konusunu oluþturdu.
James Wodruff’un büyük yeteneklerinden sýnýrlý bir uzmanlar çevresinin bilgi sahibi oluþu hayli zaman öncesine rastlar. Þimdi burada, onun bu yeteneklerinden kýsaca söz açarak,
kendisine eski bir teþekkür borcumu ödemek istiyorum; çünkü yýllardýr aramýz açýk olmasýna karþýn, ne de olsa bana öðretmenlik yapmýþ biridir James Wodruff. Yeryüzündeki Rujuk
araþtýrmalarýna iliþkin tek kürsüyü elinde bulundurmuþ ve hâlâ bulunduran bir bilgindir. Haklý olarak, Rujuk araþtýrmalarýnýn kurucusu diye geçer adý. Son otuz yýl içinde yetiþtirdiði öðrencilerin sayýsý ikiyi aþmasa da, yaptýðý hizmetler küçümsenecek
gibi deðildir; çünkü Rujuk diye bir kavmi bulup ortaya çýkarmýþ, bu kavmin dilini, dinini ve törelerini araþtýrmýþ, Avustralya’nýn güneyindeki sarp bir adada incelemeler yapmak için iki
ekip hazýrlayýp bunlara baþkanlýk etmiþtir. Dolayýsýyla, bilim
alanýnda gördüðü hizmetler, içerdikleri tüm yanýlgýlara karþýn,
son derece takdire deðer þeylerdir.
James Wodruff’un ilk öðrencisi Bill van der Lohe idi.
Bill üzerinde, Sidney limanýnda fikrini deðiþtirip sarraflýða atýlmýþ, evlenip çoluk çocuða karýþmýþ, daha sonra da Avustralya’nýn içlerinde bir çiftlik kurup sýðýr beslemeye koyulmuþ ve
böylelikle bilim dünyasýnýn kendisini yitirmiþ olmasýndan baþka pek söylenecek bir þey yok.
James Wodruff’un ikinci öðrencisi ise benim. Ömrümün on üç yýlýný Rujuklarýn dilini, dinini ve törelerini öðrenmekle geçirdim. Sonraki beþ yýlýnda da, doktor olarak Rujuklar arasýnda yaþamak üzere týp okudum. Ama iþ bitirme sýnavlarýna gelince, vazgeçip girmedim sýnavlara. Çünkü Rujuklarý, haklý olarak, Avrupa’nýn yüksek okullarýndan alýnmýþ diplomalar deðil, doktorlarýn yetenekleri ilgilendiriyor. Hem sonra, on sekiz yýl süren bir öðrenimin ardýndan Rujuklarýn kendilerini görüp tanýmak sabýrsýzlýðým öylesine dayanýlmaz bir
noktaya ulaþmýþtý ki, su gibi dillerini konuþtuðum bir kavmin
canlý örnekleriyle yüz yüze gelmek üzere artýk ne bir hafta, ne
bir gün daha fazla bekleyebilirdim. Sýrt çantalarýmla bavullarýmý yerleþtirip, portatif ecza dolabýyla hekimlikte yararlanacaðým araç ve gereçleri hazýrladým. Yolculukta kullanacaðým
çek defterimi gözden geçirip, ne olur ne olmaz bir de vasiyetname düzenledim; çünkü bir köþküm var Eifel’de ve Ren ký-
yýsýnda da bir meyve bahçesinden yararlanma hakkýna sahip
bulunmaktayým. Derken, bir taksiye atlayýp havaalanýna geldim. Sidney için bir bilet aldým. Sidney’den sonra balina avýna çýkan bir gemiyle yola devam edecektim.
Öðretmenim James Wodruff, havaalanýna kadar geçirdi beni. Kendisinin bir inceleme gezisine çýkacak kadar saðlýðý yerinde deðildi artýk. Ama vedalaþma sýrasýnda “Arktis yakýnlarýnda bir kavim” isimli ünlü yazýsýný, bu yazýnýn içindekileri
ezbere söyleyebileceðimi çok iyi biliyorken, bir kez daha elime tutuþturmaktan geri kalmadý. Ben uçaða biniyordum ki seslendi arkamdan: “Bruwal doidoi duraboi!” Serbest çeviriyle
“Hava perileri seni korusun!”, kelime kelime çevrildiðinde ise
“rüzgâr sana karþý asi periler yollamasýn!” anlamýna gelen bir
söz. Rujuklar balýk avýyla geçinir, rüzgârýn lütfuna kutsal gözüyle bakarlar da.
Rüzgâr, bana karþý asi periler yollamadý. Sað salim Sidney limanýna ulaþýp, balina avýna çýkan bir gemiye bindim. Sekiz gün sonra, öðretmenimin bana kesinlikle açýkladýðýna göre, alfabelerinde P harfinin olmayýþýyla asýl Rujuklardan ayrýlan
P-Rujuklarýnýn yaþadýðý minicik bir adaya ayak bastým.
Ama sonra gördüm ki adada kimsenin, en azýndan Rujuklarýn falan oturduðu yok. Koca bir gün cýlýz otlarla sarp kayalýklar arasýnda dolaþýp durdum. Yapýmýnda harç yerine bir
cins balýk tutkalý kullanýlan Rujuk evlerinin izlerine rastlamadým deðilse de, adada karþýlaþtýðým tek Allah’ýn kulu, Avrupa’daki hayvanat bahçeleri için çalýþan bir ayý avcýsý oldu. Çadýrýnda içkili durumda buldum kendisini. Uyandýrýp da benden
bir zarar gelmeyeceðine onu inandýrdýðým zaman, hayli kötü
bir Ýngilizce’yle bana Rita Hayworth’u sordu. Söylediði ismi
pek anlamadýðýmý görünce, bir kâðýdýn üzerine yazýp þehvetli
bir edayla gözlerini belertti. Ama ben bu isimle bir kadýn tanýmadýðýmdan, kendisine bilgi veremedim.
Tam üç gün, nerdeyse gördüðü filmler dýþýnda baþka
þeyden konuþmak bilmeyen bu bayaðý ruhlu yaratýðýn arkadaþlýðýna katlandým ister istemez. Sonunda, seksen dolarlýk bir
çek karþýlýðý kendisinden kauçuk bir kayýk satýn aldým; denizin durgun bir zamanýnda küreklere sarýlýp, canýmý tehlikeye
atarak, asýl Rujuklarýn oturuyor olmasý gereken sekiz mil uzak-
o n sekiz
k a r a y a z ý
taki adaya vardým. En azýndan bu adaya iliþkin öðretmenim
James Wodruff’un verdiði bilgi doðru çýkmýþtý; daha uzaktan
kýyýda dolaþan insanlar fark ettim, saðda solda asýlý duran aðlar çarptý gözüme, kayýklar için bir sundurma gördüm. Çala
kürek, el sallayýp iþaretler ederek, dudaklarýmda “Joi wuba, joi
wuba, buweida gha!” (Denizden geliyorum, denizden, size yardýma geliyorum kardeþler!) çaðrýsýyla yaklaþtým kýyýya.
Ama biraz yaklaþtýðýmda, oradakilerin dikkatlerinin bir
baþka yöne yönelmiþ olduðunu gördüm: batýdan doðru pat pat
bir motor geliyor, motora doðru mendiller sallanýyordu. Böylece, beni karþýlamaya gelmiþ kimseye rastlamadan, özlemlerimde yaþattýðým adaya çýktým, çünkü motor da benimle hemen ayný zamanda kýyýya yanaþmýþ, herkes onu karþýlamak
için iskeleye koþmuþtu.
Yorgun argýn, kayýðýmý sahile çektim. Portatif ecza dolabýmdaki konyak þiþesinin aðzýndan mantarýný çýkarýp, iri bir
yudum aldým içinden. Þair olsaydým, þöyle derdim: “Bir düþ
parça parça yerde”, oysa düþlerin parçalanmayacaðýna kuþku
yok.
Posta motoru uzaklaþana kadar bekledim. Sonra eþyalarýmý sýrtlanýp, tabelasýnda sadece ‘bar’ yazýlý bir kulübeye
doðru yürüdüm. Ýçerde, sakallý bir Rujuk sandalyenin birinde
oturmuþ, elindeki kartpostalý okuyordu. Bitkin durumda tahta
bir peykeye çöktüm ve usulca: “Doidoi kruw mali”, yani “rüzgâr boðazýmý kuruttu” dedim. Ýhtiyar, elindeki kartpostalý bir
kenara itip þaþkýn þaþkýn bana baktý ve sonra Rujuk diliyle film
Ýngilizcesini birbirine karýþtýrýp: “Yaklaþ þöyle bakayým evlat!”
dedi, “açýk söyle derdini, bira mý istiyorsun, viski mi?”
“Viski!” diye seslendim bitkin.
Ýhtiyar ayaða kalktý. Elindeki kartpostalý bana uzatýp,
“Oku þunu!” dedi. “Bak torunum ne yazmýþ.”
Kartpostal üzerinde Hollywood damgasý vardý, arkasýnda ise bir tek cümle: “Babamýn babasý, büyük okyanusu aþ da
gel, burada sel gibi dolar akýyor.”
Ýkinci bir posta motoru gelinceye kadar adada kaldým.
Akþamleyin barda oturup, elimdeki çekin tüm karþýlýðýný içkiye yatýrdým. Artýk saf Rujuk diliyle konuþan tek kimse kalmamýþ adada. Ne var ki, ikide bir Zarah Leander diyor, baþlangýçta bana efsanevî bir varlýk gibi gözüken, ama o günden bu
yana nasýl biri olduðunu anladýðým bir kadýndan söz ediyorlardý.
Ne yalan söyleyeyim, ben de artýk Rujuk araþtýrmalarýndan el çekmiþ bulunuyorum. Gerçi o vakit uçaða atlayýp
Wodruff’un yanýna dönmemiþ deðildim adadan; ayrýca, kendisiyle ‘buhal’ sözcüðünün kullanýlýþý üzerinde bir tartýþmaya
da girmiþtim; çünkü, ben sözcüðün su anlamýna geldiðinde direniyor, Wodruff ise anlamýnýn sevgi olduðundan þaþmýyordu.
Ne var ki, bu gibi sorunlar benim için önemini yitireli hayli
zaman oluyor. Eifel’deki köþkümü kiraya verdim. Meyve yetiþtiriyorum þimdi. Bitirme sýnavlarýna girsem de týp öðrenimimi dört baþý mamur bir hale koysam nasýl olur diye hâlâ dü-
þünüp durmaktayým. Ama artýk kýrk beþine geldim. Bir tarihte bilimsel bir aðýrbaþlýlýkla yaptýðým çalýþmalarý þimdi amatörce bir ruhla sürdürüyorum, ki Wodruff’u da en çok bu çileden çýkarýyor. Meyve aðaçlarýyla uðraþýrken Rujuk türküleri
söylüyorum kendi kendime. Hele bir tanesi var, bayýlýyorum:
Woi suhal buwacha
Bruwal nui loha
Graga bahu, graga wiuwa
Moha deiwa buwacha?
(Gözlerin hoyrat ellerde, oðul
Aklýný mý yitirdin ne
Anneciðin aðlar ardýndan
Balýksýz ülkeler yurt mu olur?)
Rujuk dili sövmeye de geliyor. Toptancý tüccarlar bana kazýk atmak istedi mi, kendi kendime “Graga weita” (Hayrýný görmeyesin!) veya “Pichal gromchit” (Kýlçýklarý boðazýna saplansýn!) diyerek Rujuk sövgülerinin en sunturlularýndan
basýyorum birini.
Ama þu dünyada Wodruff’tan baþka Rujuk dilini anlayan kaldý mý artýk. Arada bir tutup Wodruff’a bir sandýk elma
yolluyor, üzerine “Wahu bahui.” (Saygýdeðer üstadým, yanýlýyorsun) sözlerini yazýp bir kart gönderiyorum. O da, her vakit üzerine “Hugai” (Dönek) sözcüðünü çiziktirdiði bir kartla
cevap veriyor bana. Kartý okuyor, pipomu ateþleyip, bildim bileli hemen altýmda akýp duran Ren nehrini seyre dalýyorum.
o n do kuz
Ýþaret Dili
Öykü
Wolfgang Weyrauch
Çevirmen : Kamuran Þipal
Cem Yayýnevi
Kasým / 2010
karayazý
HAL-Ü ETVAR
okumam yok artýk
anlamýyorum ki
bilmediðim bir lisanda baþka
anlayabiliyorum
dað kekiði olduðumu
cansýkýntýsýndan yazýyorum
vakit geçiyor
arýlar konuyor
kovana gidiyorum
toplanýyorum
beni yiyorlar
rahat ediyorum
lisan anlamaya engel
aþýk da olunamaz öyle
ne söylediðini bilmezsen olur
Istanbul’da doðdum
var mý hâlâ orasý
bir yokuþtan yaz çýkýyor mu?
sabahlarý bir kaþýk deðil
hayýr yarým kaþýk
pahalý ama
iyidir kekik balý
imzala diyorlar imzalýyorum
Serdar Koçak
eylül
17 ekim
Download

sayı 17 - karayazı edebiyat