DOĞU AKDENĐZ’DE ENERJĐ DENKLEMĐ VE OLASI YAN ETKĐLER
Atilla SANDIKLI1
Son dönemde keşfedilen hidrokarbon kaynakları Doğu Akdeniz’i uluslararası enerji
sektörü ve jeopolitiğin odak noktalarından biri haline getirmiştir. Burada yaşanmakta olan
gelişmelerin Akdeniz havzasındaki enerji tablosunda olduğu gibi bölgesel dinamikleri de
önemli ölçüde değiştirmesi beklenebilir. Nitekim varlığı tahmin edilen enerji kaynaklarının
büyüklüğü göz önünde bulundurulduğunda Doğu Akdeniz sadece enerji transferinde önemli
bir kavşak olmakla kalmayacak, aynı zamanda bir enerji merkezi haline dönüşecektir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen yeni enerji kaynakları bağlamında ortaya çıkacak enerji
denklemi, ekonomik dönüşüm ve olası yan etkileri dikkate alındığında birbirine zıt iki yönlü
gelişme yaşanabilir. Enerji kaynaklarının paylaşılması ile ilgili anlaşmazlıklar bölge ülkeleri
arasında var olan bazı sorunları daha da derinleştirebilir veya çıkarılacak enerji kaynakları
taraf ülkeleri ortak projeler geliştirmeye zorlayabilir ve işbirliği süreçlerini başlatabilir.
Koşullar her iki gelişmenin aynı anda yaşanmasına da neden olabilir. Bu senaryolardan
hangisinin gerçekleşebileceğini değerlendirebilmek için dünyadaki enerji trendleri, AB ve
Türkiye’nin enerji ihtiyacı ve bağımlılığı, taraf ülkelerin ekonomik durumları, Doğu
Akdeniz’deki keşfedilen yeni enerji kaynaklarının önemi ve taraf ülkeler arasındaki ilişkilere
etkileri incelenmelidir.
Dünyada doğal gaz tüketimi her geçen gün artmaktadır. Uzak Doğu’da Çin'in başını
çektiği ekonomik gelişmeler de doğal gaza duyulan ihtiyacı artırmaktadır. Çin enerji
tüketiminde ABD'yi geride bırakmaktadır. Öyle ki Çin ve Hindistan'ın toplam enerji ihtiyacı
dünya enerji tüketiminin %10'unu geçmiştir ve bu ihtiyacın 2030'lu yılların ortalarına kadar
yıllık ortalama %2.9 oranında artarak devam etmesi beklenmektedir.2
Kaya gazı gibi alternatif enerji kaynaklarının devreye girmesi gaz fiyatlarını etkilese
bile doğal gaza olan ihtiyacı azaltmayacaktır. Dünya genelinde doğal gaz tüketiminin yılda
ortalama %1.6 artarak 2035 yılında 169 trilyon ayak küpe (yaklaşık 5 tm3) ulaşması
1
Doç. Dr., Haliç Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BĐLGESAM)
Başkanı
2
U.S. International Energy Information Administration (EIA), International Energy Outlook 2013, s.159.
1
beklenmektedir. Bu durum Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji keşiflerinin önemini bölgesel ve
küresel anlamda daha fazla artırmaktadır.3
Alternatif enerji olanaklarının piyasaya arzı ile doğal gaz fiyatlarında meydana gelecek
değişiklikler Doğu Akdeniz'deki potansiyel enerjinin geleceğini doğrudan etkileyecektir.
Bölgede keşfedilen enerji yatakları çok derinde bulunduğundan ancak gelişmiş teknolojik
imkânların kullanılmasıyla üretimleri mümkündür. Nitekim Hindistan'ın önde gelen enerji
şirketlerinden ONGC Videsh Ltd. %33 pay sahibi olduğu Mısır'a ait NEMED sahasından
ekonomik olarak uygulanabilir olmadığı gerekçesiyle çekilmiştir.4 ONGC, kaya gazının
devreye girmesiyle düşen doğal gaz fiyatlarını bu kararına gerekçe olarak göstermiştir. Bu
nedenle Doğu Akdeniz’deki enerjinin ekonomik avantajını kullanabilmenin kilit noktası
aslında rezervlerin yüzeye çıkarılması ve tüketim pazarlarına ulaştırılması için maliyetleri
düşürmeye dayanmaktadır.
Dünyada artan enerji ihtiyacının yanında AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığının
da Doğu Akdeniz’de keşfedilen yeni doğal gaz yataklarının önemi artırmaktadır. Ukrayna
Krizi AB’nin enerji güvenliği ve enerjide Rusya’ya bağımlılığı nasıl azaltabileceği konusunu
tekrar gündeme taşımıştır. AB Enerji Komiseri Günther Öttinger geçtiğimiz ay
gerçekleştirmiş olduğu basın toplantısında, Birlik ülkelerinin ham petrolde %90, doğal gazda
%66, katı yakıtlarda %42 ve nükleer yakıtta %40 dışa bağımlı olduğunu dile getirmiştir.
Avrupa Enerji Güvenliği Stratejisi raporunda, AB ülkelerinin enerji güvenliği alanındaki en
acil sorununun Rusya’ya olan bağımlık olduğunu belirtmektedir. AB’nin geçen yıl toplam
doğal gaz ithalatının %39’unu Rusya’dan gerçekleştirdiği, yani geçen yıl 400 milyar avroya
yakın enerji ithalatı yapan Birliğin, bunun 130 milyar avroluk kısmını Rusya'dan yaptığı
vurgulanmıştır.5
AB üyeleri arasında doğal gazda Rusya’ya bağımlılık Estonya, Letonya, Litvanya,
Slovakya, Finlandiya ve Bulgaristan'da %100'ü ve Çek Cumhuriyeti'nde %90'ı bulmaktadır.
Avusturya, Macaristan, Slovenya, Yunanistan ve Polonya'da %60-80 aralığında olan
bağımlılık oranı, Almanya'da %40-60, Đtalya ve Hırvatistan'da %20-40 aralığına, Đngiltere,
Fransa, Hollanda, Romanya ve Danimarka'da %20 seviyesinin altına geriliyor.6
3
Ayla Gürel, Fiona Mullen, Harry Tzimitras, The Cyprus Hydrocarbons Issue: Context, Positions and Future
Scenarios, PCC Report 1/2013, Peace Researc Institute Oslo, (PRIO), 2013, s.77.
4
PRIO,“The Cyprus Hydrocarbons Issue”, s.77.
5
“AB Enerji Alternatifinde Güney Koridoru'na Öncelik Verecek”, Erişim Tarihi; 11 Haziran 2014,
http://www.aa.com.tr/tr/dunya/336391--ab-enerji-alternatifinde-guney-koridoruna-oncelik-verecek
6
“Communucation From the Commission to the European Parliament and the Council-European Energy
Security Strategy”,
European Commission,
Erişim Tarihi;
12
Haziran 2014,
s.2-3-21,
http://ec.europa.eu/energy/international/organisations/doc/opec/2014_opec_ministerial_meetings.pdf
2
Türkiye de AB ülkelerinde olduğu gibi dışa bağımlıdır. Türkiye, 2013 yılında 55,9
milyar dolar seviyesinde enerji harcaması yapmıştır.7 Yaptığı enerji tüketimin %71,5’ni
dışarıdan karşılayan Türkiye, yıllık enerji ithalatının %64’ünü Rusya, %19’unu da Đran’dan
karşılamaktadır. Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Rusya’ya bağımlılık söz konusudur. Enerji
ithalatı yaptığı ülkeleri çeşitlendirmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle hem Rusya’ya olan
enerji bağımlığını azaltmak, hem de doğal gaz kaynaklarının ülke üzerinden AB ülkelerine
taşınması açısından, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz yatakları, Türkiye için büyük
önem taşımaktadır.
Doğu Akdeniz’deki enerji keşifleri ekonomik açıdan değerlendirildiğinde, varlığı
tahmin edilen enerji miktarı ile varlığı ispat edilen enerji oranları arasında ciddi bir fark
olduğu gözlenmektedir. Örneğin Đsrail’in sadece Leviathan sahasında bulduğu doğal gazın
yaklaşık 500 milyar metreküp olduğu söylenmektedir. Ancak Đsrail Enerji Bakanlığı verilerine
göre Đsrail'in ispatlanmış toplam doğal gaz rezervi 300 milyar metreküpü geçmemektedir.8
Bu konuda güvenilecek en temel kaynaklardan birisi ABD Jeolojik Araştırmalar
Merkezi'nin 2010 yılında yayımladığı rapordur. Bu rapora göre; Kıbrıs Adası ile Đsrail
arasında kalan ve Leviathan olarak adlandırılan bölge, Mısır ile Kıbrıs Adası arasında kalan
ve Nil olarak adlandırılan bölge, Girit Adası'nın Güneydoğusunda kalan ve Heredot olarak
adlandırılan bölge ile Kıbrıs Adası etrafındaki bölgede toplam enerji rezervi (petrol, doğal gaz
ve sıvı doğal gaz) yaklaşık olarak 30 milyar varil petrole eşdeğer bir rakama ulaşmaktadır. Bu
rakamın piyasa değeri yaklaşık 1,5 trilyon dolar olarak hesap edilmektedir.9
Doğu Akdeniz'de varlığı tahmin edilen enerji kaynakları miktarları ile varlığı
ispatlanan miktar arasındaki önemli farklar bulunması nedeniyle, havzadaki potansiyel enerji
kaynaklarının parasal değeri hakkında 1 trilyon dolardan 3 trilyon dolara kadar farklı
tahminler yürütülmektedir. En iyimser tahmin tüm Doğu Akdeniz havzasında toplam değeri 3
trilyon dolar olan 60 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon rezervi bulunduğu yönündedir.
Analize etki edebilecek bir diğer husus son yıllarda ABD’de başlayan ekonomik krizin
AB, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ekonomilerini derinden
etkilemesidir. Yunanistan ekonomisindeki çöküş GKRY ekonomisindeki çöküşü tetiklemiştir.
Açık bir ekonomi olmasına karşın oldukça dar bir kapsama sahip GKRY’nin yıllık GSMH’sı
7
“Daralan Makas Türkiye’yi Rahatlıyor”, Erişim Tarihi; 11 Haziran 2014,
http://ec.europa.eu/energy/international/organisations/doc/opec/2014_opec_ministerial_meetings.pdf
8
USGS,“Assessment of Undiscovered Oil and Gas Resources of the Levant Basin Province, Eastern
Mediterranean, ”Fact Sheet 2010-3014, Mart 2010.
9
USGS,“Assessment of Undiscovered Oil and Gas Resources of the Nile Delta Basin Province, Eastern
Mediterranean, ”Fact Sheet 2010-3027, Mart2010.
3
24 milyar dolar civarındadır. Kriz sürecinde ekonominin yaklaşık %45’ini oluşturan
bankacılık sektörü sermayesinin büyük bir bölümünü (%90’nını) kaybetmiştir. Temmuz
2012’de Vasiliko Elektrik Santrali’ndeki patlama nedeniyle meydana gelen hasar GKRY
ekonomisindeki çöküşü hızlandırmış ve Aralık 2012 tarihinde iflasını ilan etmiştir.10
Elektrik Santrali’nde meydana gelen hasar nedeniyle KKTC’den elektrik alan GKRY
ekonomik krizden çıkmak için yeni keşfedilen enerji kaynakları ile ilgili projeler geliştirmeye
çalışmaktadır. Bu gelişmelerin etkisiyle Annan Planına %75 hayır diyen GKRY vatandaşları
arasında KKTC ile sorunların çözülmesi yönündeki eğilimleri kuvvetlendirmektedir.
Ekonomik krizden etkilenen Rum Kilise’si dahi bu yöndeki girişimlere ilk defa destek
vermektedir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen yeni enerji kaynakları aralarında siyasi sorunlar bulunan
en az yedi farklı ülkeyi ilgilendirmektedir. Bu ülkeler arasındaki ilişkiler ve bölgesel barış ve
istikrarın sürdürülebilirliği yüksek maliyet gerektiren yatırımların karlı olabilmesi için çok
önemlidir. Yapılan yatırımların en az 20 yıl süreyle aktif olarak çalışmasını sağlayacak
güvenli bir uluslararası ilişkiler ortamına ihtiyaç vardır.
Bölge ülkeleri Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının paylaşımı için iki farklı teorik
yaklaşım çerçevesinde politika geliştirebilirler. Realist teori çerçevesinde olayı değerlendiren
ülkeler “sıfır toplamlı oyun modeli” ve “mutlak kazanç” ilkesi doğrultusunda politika
oluşturabilirler.11 Bu durumda aktörler, enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda aktörlerden
birinin elde edeceği çıkar, diğerinin kaybı olarak algılanacak, mutlak kazanç ilkesi
doğrultusunda maksimum ve diğerlerinden daha fazla kazanç elde etmek için gayret sarf
edecektir. Bu durum Türkiye-Yunanistan, GKRY-KKTC ve Türkiye-Đsrail arasındaki mevcut
sorunları daha da derinleştirebilecektir. Çatışan menfaatler ve rekabet, bölgede ihtiyaç
duyulan barış ve istikrar ortamını olumsuz yönde etkileyebilecektir. Bölgenin istikrarsız
durumu dikkate alındığında, küresel ve bölgesel güçler arasında yaşanan potansiyel
gerilimlerden en fazla terör örgütleri istifade edebilecektir. Bu senaryonun gerçekleşmesi
terörün bölgede yerleşmesi gibi büyük bir tehdidi bünyesinde taşımaktadır.
Đkinci
senaryo
aktörlerin
Liberal
teorik
yaklaşımlar
çerçevesinde
politika
geliştirmesidir. Bu durumda aktörler “sıfır toplamlı olmayan oyunlar modeli” çerçevesi ve
10
Halil Đbrahim Ülker & Poyraz Gürson, v.d.; “Doğu Akdeniz Enerji Kaynaklarının Güney Kıbrıs Rum
Ekonomisine Etkileri”, International Conferance on Eurasian Economies, 2013, s.4.
11
Scott Burchill & Andrew Linklater v.d., Uluslararası Đlişkiler Teorileri içinde Jack Donnelly, Realizm,
Đstanbul, Küre Yayınları, 2014, s.56-59.
4
“nispi kazanç” ilkesi doğrultusunda kazan-kazan stratejisini benimseyebilirler.12 Bu durum
bölge ülkeleri arasında herkesin kazanabileceği işbirliği süreçlerini başlatabilir ve bölge
ülkeleri arasında var olan birçok siyasi sorunun çözümünde olumlu katkılar yapabilir. Bölge
ülkeleri arasında karşılıklı menfaate dayalı işbirliğinin artması bölgede yatırımların
yapılabilmesi için ihtiyaç duyulan barış ve istikrar ortamının sağlanmasına katkı
sağlayacaktır. Bölgedeki işbirliği çerçevesinde geliştiren ekonomik ilişkiler bölge ülkeleri
arasında karşılıklı bağımlılığı artıracak ve bu durum barış ve istikrar ortamının
sürdürülebilirliğini sağlayacaktır. Bu senaryonun gerçekleşmesi için bölge ile ilgilenen diğer
devletlerin de benzer şekilde işbirliğine açık politikalar izlemesi gerekmektedir.
Üçüncü senaryo farklı aktörlerin farklı teorik yaklaşımlara uygun politikalar
geliştirmesidir. Bu durumda bazı aktörler arasında mevcut sorunlar derinleşirken bazı aktörler
arasında işbirliği süreçleri gelişebilir. Ancak böyle bir durumda işbirliği süreçleri dışında
kalan ülkeler işbirliğinin sağladığı menfaatlerden istifade edemediği için işbirliği süreçlerini
provoke edebilirler. Bu durumdan en fazla terör örgütleri istifa edebilir. Böylesi bir karmaşık
uluslararası ilişkiler ortamda gelişmelerin hangi yönde evirileceğine küresel ve bölgesel
güçlerin politikaları belirleyecektir. Muhtemelen Rusya ve Đran sürece olumsuz girdiler
sağlarken ABD ve AB sürecin olumlu gelişmesi için elinden geleni yapacaktır.
Değerlendirmeler bu büyüklükteki bir enerji kaynağının, ilgili taraflar arasında realist
teorik yaklaşımı dikkate alınarak paylaşım sorunlarına yol açmamasının mümkün olmadığını
göstermektedir. GKRY, 2003 yılından itibaren Doğu Akdeniz’deki bazı sahildar ülkelerle,
ikili anlaşmalar yapmak suretiyle, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırmasında
bulunmuştur. Mısır, Lübnan ve Đsrail ile yapılan bu anlaşmalarla, petrol ve doğal gaz
yataklarının aranmasını ve çıkarılmasını hedefleyen girişimleri olmuştur. Mısır ile yapılan
anlaşma uyarınca sınırlandırma “ortay hat” ilkesine göre belirlenmiştir.13 Lübnan ile yapılan
anlaşmanın ardından ise Güney Kıbrıs, ilan ettiği MEB sınırları içinde kalan sularda 13 bölge
belirlemiştir. Bu bölgelerden 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı sahalar Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki
kıta sahanlığı alanlarının 7.000 km²’lik kısmına tekabül etmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin
bu alanlardaki haklarının ihlali söz konusudur.
12
Scott Burchill & Andrew Linklater v.d., Uluslararası Đlişkiler Teorileri içinde, Scott Burchill,
Liberalizm,Đstanbul, Küre Yayınları, 2014, s.88-90.
13
Đsrail’in GKRY ile imzaladığı sınırlandırma anlaşmasına Türkiye’nin tepkisi için Bakınız. Dışişleri Bakanlığı
Đsrail ile GKRY Arasında Đmzalanan MEB Anlaşması Hk., Basın Açıklaması, No:288, 21 Aralık 2010,
Erişim:12Haziran2014,
http://www.mfa.gov.tr/no_-288_-21aralik-2010_-israil-ile-gkry-arasinda-imzalanan-meb-anlasmasi-hk_.tr.mfa
5
Deniz yetki alanları ile ilgili yaşanan sorunlar yarım asırdır bir türlü çözülemeyen
Kıbrıs meselesini de olumsuz etkilemekte ve muhtemel bir çözümü geciktirebilecek nitelik
taşımaktadır. 2011 yılında yaşanan sondaj krizi bunun en açık göstergesidir. Rum
Yönetimi’nin Kıbrıs Adası’nın güneyinde ilan ettiği 13 adet hidrokarbon arama sahasından
biri olan 12. parsel üzerinde bulunan doğal gaz yatağında sondaj çalışmalarına başlayacağını
duyurması üzerine yaşanan gelişmeler kısa zamanda bir krize dönüşmüştür. Buna rağmen
GKRY, adanın doğusunda Lübnan kıyıları ile arada kalan 3 ve 13 numaralı parseller dışında
11 parsele de ruhsat vermek için ihale açmış ve bu çerçevede 12. Parselde Noble Energy
isimli Amerikan şirketi ile anlaşmaya varmıştır. 2014 yılı içerisinde ise, Đtalyan ENI ve
Fransız Total şirketlerinin de sondaj işlemlerine başlaması beklenmektedir.
Hukuki açıdan netliğe kavuşturulmamış alanlarda benzer gelişmelerin yaşanması
muhtemeldir. Daha büyük krizlerin doğmasına neden olmamak için Doğu Akdeniz’deki yetki
alanı sınırlandırması sorunları ile Kıbrıs Adasında devam eden siyasi sorunların birbirini
olumsuz yönde etkilemesine izin verilmemelidir. Aksi takdirde her iki sorun da çözümsüzlüğe
mahkûm olacak ve kaybedenler Kıbrıs Adasında yaşayan Türk ve Rum toplumları olacaktır.
Ayrıca, Arap Baharı nedeniyle bölge ülkelerinin yaşadığı sorunlar ortadadır. Doğu
Akdeniz’deki çözüme kavuşturulmamış deniz yetki alanı paylaşımı, mevcut anlaşmazlıkları
ve sorunları daha da karmaşıklaştırarak içinden çıkılmaz bir hale getirebilir.
Tarafların bölgede mevcut olduğuna inanılan enerjiden ekonomik olarak maksimum
fayda sağlamaları bir araya gelip ortak projeler geliştirmeleriyle mümkündür. Şu ana kadar
yapılan keşiflerde Türkiye'nin potansiyel MEB alanında ciddi sayılabilecek bir enerji
kaynağına rastlanmamıştır. Ancak bölgede keşfedilen enerji kaynaklarının tüketici pazarlara
ulaştırılmasında tercih edilebilecek en ekonomik yol Türkiye'den geçmektedir. Örneğin Kıbrıs
Rum Yönetimi'nin Afrodit sahasında bulduğu doğal gazı tüketici pazarlara ulaştırabilmesi üç
yolla mümkündür. Birinci yol çıkarılacak gazın deniz altından döşenecek bir doğal gaz boru
hattıyla önce Girit'e, oradan Yunanistan'a ve nihayet Đtalya üzerinden Avrupa'ya
ulaştırılmasıdır. Đkinci yol gazın Kıbrıs'a taşınması ve burada inşa edilecek bir doğal gaz
sıvılaştırma santralinde işlenip sıvılaştırılarak tankerler yolu ile tüketim pazarlarına
taşınmasıdır. Üçüncü yol ise gazı doğrudan Türkiye'ye ulaştırmak ve burada mevcut boru
hatlarıyla tüketici pazarlara aktarılmasını sağlamak şeklindedir.
Tercih edilebilecek ilk yol için yapılması gereken toplam yatırım yaklaşık 19.5 milyar
dolar, ikinci yol için yaklaşık 12.6 milyar dolar, üçüncü yol için ise sadece 4.7 milyar dolar
civarındadır. Diğer bir ifadeyle gazın Türkiye üzerinden taşınması ilk yola göre yaklaşık 15
6
milyar dolar, ikinci yola göre ise yaklaşık 8 milyar dolar daha hesaplıdır. Belirtilen geçerli
olan bu rakamlar bile Doğu Akdeniz'de tarafların neden işbirliği yapmaları gerektiğini açıkça
ortaya koymaktadır. Doğu Akdeniz’deki enerjinin paylaşımı konusunun tüm tarafların
haklarını teslim ederek halledilmesi aynı zamanda bölgede uzun yıllardır süre gelen siyasi
sorunların çözümü adına da bir umut ışığı niteliği taşımaktadır.
Sadece Kıbrıs Adası ve etrafı değil, hemen hemen tüm Doğu Akdeniz havzasında
üretilecek doğal gazın tüketici pazarlara ulaştırılması için tercih edilebilecek en ucuz yol
gazın önce Türkiye'ye ve buradan mevcut hatlarla tüketici pazarlara gönderilmesidir. Bu
durum Đsrail MEB alanında çıkarılacak enerji kaynakları için de geçerlidir. Nitekim TürkiyeĐsrail ilişkileri tarihinin en kötü dönemini yaşadığı bugünlerde bile Đsrail, bazı Türk şirketleri
aracılığıyla Doğu Akdeniz havzasında çıkaracağı enerjiyi Türkiye üzerinden Avrupa'ya
taşımayı planlamaktadır. Doğu Akdeniz'de çıkarılacak enerjinin Türkiye üzerinden taşınması,
Türkiye için de önemli bir ekonomik avantaj oluşturacaktır. Ayrıca bu yol tercih edilmesinin
Türkiye'nin son yıllarda izlediği güvenli bir enerji merkezi olma politikasına da ciddi katkısı
olacaktır.
AB Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak için Doğu Akdeniz’de yeni keşfedilen
enerjiyi kaynaklarını bir alternatif olarak değerlendirmektedir. ABD de bu kaynakların
işletmeye bir an önce açılması ve AB pazarlarına ulaştırılmasını kendi çıkarlarına uygun
görmektedir. Bu nedenle şirketleri vasıtasıyla bir yandan bölgede arama faaliyetlerine devam
ederken, diğer taraftan bölgedeki ülkeler arasında işbirliği ortamı sağlayabilmek için bu
ülkeler arasında var olan sorunların çözülmesi maksadıyla gayret sarf etmektedir. Bu
kapsamda Türkiye-Đsrail arasında Mavi Marmara olayı nedeniyle kopma noktasına gelen
ilişkileri tekrar başlatmak ve geliştirmek için siyasi girişimlerini artırmıştır. Dondurulmuş bir
sorun olan Kıbrıs Sorunu’nun çözümü doğrultusunda GKRY-KKTC-Yunanistan-Türkiye
arasında
görüşmelerin
tekrar
başlamasını
sağlamış
ve
görüşmelerin
ilerlemesini
desteklemiştir. Bu çerçevede 1962 yılında ABD Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson’un
Kıbrıs ziyaretinden 52 yıl sonra ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Kıbrıs’ı ziyaret etmiş ve
taraflarla görüşmüştür.14
Doğu Akdeniz'in son yıllardaki en çalkantılı ülkesi Suriye'de açık denizlerde enerji
arama çalışmaları yapmayı planlamıştır. Bu hedef doğrultusunda Suriye, 2007 yılında ilk
lisans çalışmalarına başlamıştır. Ancak 2007 yılındaki ilk tur lisanslandırma girişimine Đngiliz
14
Đlhan Tanır, “ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Çarşamba Akşamı Beklenen Kıbrıs Ziyaretine Başladı”,
BBC, Erişim Tarihi; 12 Haziran 2014,
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/05/140521_biden_kibris.shtml
7
Dove Enerji şirketi dışında teklif veren firma olmayınca Şam yönetimi lisans anlaşması
yapmaktan vazgeçmiştir.15 2010-11 döneminde kıyılarındaki dört temel blokta hidrokarbon
yatakları arama faaliyetlerinde bulunmak üzere yeni bir girişim başlatan Suriye ülkede patlak
veren kriz nedeniyle bugüne dek herhangi bir sonuca ulaşamamıştır. Suriye Krizinden de
rahatlıkla anlaşılacağı gibi bölgede var olan siyasi bir sorun ekonomik paylaşımı da olumsuz
yönde etkilemektedir. Aynı zamanda birçok siyasi-ekonomik sorunları bünyesinde barındıran
Doğu Akdeniz bölgesi, doğal kaynakların paylaşımında hassas davranılmaması halinde var
olan sorunlara yeni bir sorun eklemekle kalmayacak, derin bir siyasi çözümsüzlüğü ve
çatışmayı da beraberinde getirecektir.
Sonuç olarak; bölgede devam eden bu kısır döngüye, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon
kaynaklarının çıkarılması ve paylaşımı sorunu da eklenmiştir. Bahse konu olan sorunun bir
birine zıt iki yönde gelişmesi mümkündür. Đlk olarak, buradaki enerji kaynakları ekonomik bir
değer olarak kabul edilir ve ilgili devletlerarasında işbirlikleri geliştirilebilir. Enerjinin
çıkarılması, işlenmesi ve son tüketici pazarlara ulaştırılmasını bir bütün olarak ele alan
entegre projelerle sorun, bölgenin huzur ve refahına katkıda bulunacak şekilde çözülebilir.
Đkinci durumda ise deniz yetki alanı paylaşımı ile ilgili anlaşmazlıklar bölge ülkeleri
arasındaki sorunları daha da derinleştirip iyice içinden çıkılmaz hale getirir ve böylece mevcut
enerjinin sunduğu potansiyel ekonomik katma değer de heba edilmiş olur. Kuşkusuz ilgili
hiçbir taraf paylaşım sorununun bu şekilde sonuçlanmasını arzu etmemektedir. Ancak
keşiflerin yoğunlaştığı 2010 yılından bu yana takınılan siyasi tutumlar göz önünde
bulundurulursa neticenin maalesef arzu edilmeyecek bir yönde de gelişebileceği dikkate
alınmalıdır.
Doğu Akdeniz’deki paylaşım sorunu sadece hukuki bir mesele değildir. Konunun
siyasi, ekonomik ve güvenlik boyutları vardır. Siyasi alandaki en büyük sorun Kıbrıs
meselesidir. 2013 AB ilerleme raporunda ifade edildiği gibi Türkiye’nin Kıbrıs meselesindeki
yapıcı rolü uluslararası toplumca da takdir edilmektedir. Türkiye Kıbrıs meselesindeki yapıcı
tutumunu kararlılıkla sürdürmeli ve Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan yeni sorunları Orta Doğu,
Kuzey Afrika ve GKRY üzerinden AB’ni de kapsayacak bütüncül bir bakış açısıyla
değerlendirerek politika üretmelidir.
Ekonomik açıdan bakıldığında Türkiye ancak bu şekilde geliştireceği yapıcı ve
bütüncül politikalarla etkili olabilecektir. Zira Doğu Akdeniz’den çıkarılacak enerjinin
tüketim pazarlarına taşınmasında en ekonomik ve karlı yolun, enerji kaynağının Türkiye
15
PRIO,“The Cyprus Hydrocarbons Issue”, s.6.
8
üzerinden aktarılmasıyla mümkün olduğu ilgili tüm taraflarca bilinmektedir. Bu avantaj;
doğal gazda hızla artan iç tüketim, Rusya ve Đran’a olan bağımlılık ve bir süredir
uygulanmaya çalışılan enerji üretim merkezleri ile tüketim pazarları arasında güvenli bir nakil
odağı
olma
politikası
çerçevesinde
üretilecek
akılcı
yaklaşımlarla
dikkatle
değerlendirilmelidir.
Mevcut şartlar dâhilinde Doğu Akdeniz’de keşfedilen enerji kaynakları, hem bölgesel
işbirliğine gidilmesi hem de enerji güvenliğinin sağlanması açısından, önümüzdeki dönemin
kritik konuları arasında yer alacaktır. Tüm veriler ışığında bir değerlendirilme yapıldığında,
özellikle Türkiye-Đsrail-Kıbrıs arasında enerji konusunda oluşturulacak bir birliktelik
bölgedeki barış ve istikrara önemli katkılar sağlayabilir.
KAYNAKÇA
“1958
Convention
on
the
Continental
Shelf”,
içinde
Article
1,
http://cil.nus.edu.sg/rp/il/pdf/1958%20Convention%20on%20the%20Continental%20Shelfpdf.pdf
“AB Enerji Alternatifinde Güney Koridoru'na Öncelik Verecek”, Erişim Tarihi;
11Haziran
2014,
http://www.aa.com.tr/tr/dunya/336391--ab-enerji-alternatifinde-guney-
koridoruna-oncelik-verecek
“Communucation From the Commission to the European Parliament and the CouncilEuropean Energy Security Strategy”, European Commission, Erişim Tarihi; 12 Haziran 2014,
http://ec.europa.eu/energy/international/organisations/doc/opec/2014_opec_ministerial_meeti
ngs.pdf
“Daralan
Makas
Türkiye’yi
Rahatlıyor”,
Erişim
Tarihi;
11Haziran
2014,
http://ec.europa.eu/energy/international/organisations/doc/opec/2014_opec_ministerial_meeti
ngs.pdf
Burchill, Scott & Linklater, Andrew v.d., Uluslararası Đlişkiler Teorileri, Đstanbul,
Küre Yayınları, 2014.
Dışişleri Bakanlığı, Đsrail ile GKRY Arasında Đmzalanan MEB Anlaşması Hk., Basın
Açıklaması, No:288, 21 Aralık 2010, Erişim Tarihi; 11 Haziran 2014,
Gürel, Ayla, The Cyprus Hydrocarbons Issue: Context, Positions and Future
Scenarios, PCC Report 1/2013, Peace Researc Institute Oslo, (PRIO), 2013.
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/05/140521_biden_kibris.shtml
9
http://www.mfa.gov.tr/no_-288_-21aralik-2010_-israil-ile-gkry-arasinda-imzalananmeb-anlasmasi-hk_.tr.mfa
Province, Eastern Mediterranean,” Fact Sheet 2010-3027, Mart 2010.
Tanır, Đlhan , “ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Çarşamba Akşamı Beklenen Kıbrıs
Ziyaretine Başladı”, BBC, Erişim Tarihi; 12 Haziran 2014,
U.S.International Energy Information Administration (EIA), International Energy
Outlook 2013.
USGS, “Assessment of Undiscovered Oil and Gas Resources of the Nile Delta Basin
USGS,“Assessment of Undiscovered Oil and Gas Resources of the Levant Basin
Province, Eastern Mediterranean,” Fact Sheet 2010-3014, Mart 2010.
Ülker, Đbrahim Halil & Gürson, Poyraz v.d.; “Doğu Akdeniz Enerji Kaynaklarının
Güney Kıbrıs Rum Ekonomisine Etkileri”, International Conferance on Eurasian Economies,
2013.
10
DOĞU AKDENĐZ'ĐN YENĐ ENERJĐ JEOPOLĐTĐĞĐNDE BÖLGE
ÜLKELERĐ DENĐZ GÜÇLERĐNĐN YERĐ VE ETKĐSĐ
Mehmet Arda MEVLÜTOĞLU1
Özet
Doğu Akdeniz’de son dönemde yapılan enerji kaynakları keşifleri, bölgenin
jeopolitiğinde önemli değişikliklere neden olmuştur. Levant Havzası olarak da adlandırılan bu
bölgedeki yeni durum, kıyıdaş Türkiye, Yunanistan, Mısır, Đsrail, Suriye, Lübnan ile Güney
Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasındaki rekabeti artırmıştır. Enerji arzının ve yeni
keşfedilen kaynakların ulusal ekonomiye entegrasyonunun güvenliğini sağlamak, kıyıdaş
ülkelerin öncelikli ulusal güvenlik hedeflerinden biri haline gelmiştir. Bu yeni bölgesel
rekabet ortamında en önemli etken unsur olarak, deniz kuvvetleri ön plana çıkmaktadır.
Bölgenin iki NATO müttefiki ülkesi olan Türkiye ve Yunanistan ile Mısır ve Đsrail,
deniz gücü açısından en büyük donanıma ve kabiliyete sahip ülkeler olarak öne çıkmaktadır.
Bu ülkeleri, görece mütevazi ölçüde donatılmış Lübnan ve GKRY izlemektedir. Đç savaş
nedeniyle silahlı kuvvetleri büyük ölçüde kapasite ve kabiliyet aşımına uğramış olan
Suriye’nin durumu ise, bölgenin güvenlik denklemini daha da karmaşıklaştıran bir unsur
olarak öne çıkmaktadır.
Bu çalışmada, öncelikle Doğu Akdeniz’in güncel enerji jeopolitiğine dair bir durum
tespiti yapılarak, kıyısı bulunan ülkelerin deniz kuvvetlerinin mevcut imkân ve kabiliyetleri
nicel verilerle desteklenerek sunulacaktır. Müteakiben bu ülkelerin deniz kuvvetleri
modernizasyon projelerinin, Doğu Akdeniz’in enerji güvenliği denklemi ile ilişkisi, kısa, orta
ve uzun vadedeki olası etkileri irdelenecektir.
Anahtar Kelimeler: Doğu Akdeniz, Levant, donanma, deniz kuvvetleri, enerji, hidrokarbon
Abstract
Recent energy discoveries caused substantial changes in the geopolitics of Eastern
Mediterranean. This new situation in the region, also known as the Levant, increased the
competition between Turkey, Greece, Israel, Syria, Egypt, Lebanon and Greek Cypriot
Administration in Southern Cyprus (GCASC). Providing the security of both energy supply
and integration of newly discovered sources into national economies have been primary
1
STM Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret A.Ş., [email protected]
11
targets of these countries’ national security agendas. The importance of navies in this new
regional competition has been increased.
Turkey and Greece both being NATO allies as well as Egypt and Israel can be
assessed as dominant naval powers of the region, to be followed by the GCASC and Lebanon
with modestly equipped forces. The Syrian Civil War and its devastating effects on the Syrian
armed forces as well as the whole country further complicates the security equation of the
region.
This study aims to present the recent energy geopolitics situation of the Eastern
Mediterranean, followed by the current status of regional navies, their equipment and
capacity, supported by quantitave data. The study then will provide naval modernization and
procurement projects of the listed countries and their relationship with the energy geopolitics
in Eastern Mediterranean, together with short, medium and long term projections.
Key words: Eastern Mediterranean, Levant, navy, naval forces, energy, hydrocarbon
1. Giriş
Coğrafi konumu, tarihi, ekonomik ve doğal kaynak altyapısı özellikleri itibariyle Doğu
Akdeniz tarih boyunca jeopolitik güç savaşlarına ve bölgesel rekabetlere sahne olmuştur. Bu
sürecin son halkası, özellikle Kıbrıs adası etrafında 2000'li yıllarda yapılan hidrokarbon
kaynak keşifleri olmuştur. Söz konusu keşifler, bölge ülkelerinin ekonomik ilgi ve menfaat
alanlarının belirlenmesi ve korunması amacıyla yürüttükleri politikaların öznesi olmuştur.
Nitekim bölge, kıyıdaş ülkelerin Münhasır Ekonomik Bölge (MEB; Economic Exclusion
Zone) belirleme, koruma ve ikili işbirlikleri ile çıkarlarını güvence altına alma çabalarına
sahne olan bir sıcak bölge (Hot Spot) haline gelmiştir.
Doğu Akdeniz’in keşfedilen enerji kaynaklarının tespiti, yeni kaynakların keşif
çalışmalarının yürütülmesi, tespit edilen kaynakların kullanılması ve ürünlerin ulusal ve
uluslararası piyasalara arzı, ilgili ülkelerin enerji strateji ve politikalarının birinci öncelikli
gündem maddesi haline gelmiştir. Anılan bu süreçlerin güvenliklerinin sağlanması, başka bir
deyişle kıyıdaş ülkelerin Doğu Akdeniz’deki enerji ilgi ve menfaatlerinin korunması, bu
görevler bakımından yetkin deniz kuvvetlerine sahip olmaları ile mümkündür. Nitekim bölge
ülkelerinin silahlı kuvvetler tedarik ve modernizasyon faaliyetlerinde, özellikle 2000’lerin
ikinci yarısından itibaren giderek artan oranda donanma projelerine ağırlık verilmesi
görülmektedir. Buna ilaveten bölge ülkeleri arasında ikili ya da üçlü askeri ve enerji işbirliği
anlaşmaları imzalanmış, müşterek deniz eğitim ve tatbikat faaliyetleri icra edilmektedir.
12
Doğu Akdeniz bölgesine kıyıdaş olan Türkiye, Đsrail, Yunanistan, Mısır, Lübnan,
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Suriye’nin deniz kuvvetleri modernizasyon projelerinde
bölgenin enerji jeopolitiğinin dikte ettirdiği stratejik, taktik ve operasyonel ihtiyaçların
belirgin rol oynadığı gözlenmektedir. Bu ihtiyaçlar arasında korvet sınıfı karakol gemileri ile
denizaltı tipi gemilerin; insansız hava araçlarının (ĐHA) ve C4ISR (Command, Control,
Communications, Computers, Intelligence, Surveillance, Reconnaissance; Komuta, Kontrol,
Muhabere, Bilgisayar, Đstihbarat, Gözetleme, Keşif) sistemlerin tedariği sayılabilir. Öte
yandan iç savaş, terörizm ve deniz korsanlığının deniz ticaretine yönelik teşkil ettiği tehdit;
bölge ülkelerinin donatım ve eğitim ihtiyaçlarında öncelikli olarak belirleyici rol
oynamaktadır.
Bu çalışma, Doğu Akdeniz bölgesinde yapılan hidrokarbon keşifleri ile şekillenen
enerji jeopolitiğine ilişkin genel bir resim çekerek, bölge ülkelerinin deniz güçlerinin kuvvet
yapılarının güncel durumları ile modernizasyon faaliyetleri hakkında bilgiler sunacaktır.
Sonuç ve değerlendirmeler bölümünde, güncel enerji jeopolitiği ile donanma projeleri
arasındaki ilişkiden hareketle, eğilim analizi ve yakın geleceğe dair bir dizi öngörü
sıralanacaktır.
2. Doğu Akdeniz Bölgesinin Enerji Jeopolitiği
Coğrafi konumu nedeniyle Doğu Akdeniz, tarih boyunca farklı medeniyet ve
devletlerin egemenlik savaşlarına sahne olmuştur. Bu durumun en önemli nedeni, bölgenin
Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir kavşak konumunda olmasıdır. Bölgenin jeostratejik
önemi, özelikle 20'nci yüzyılın ikinci yarısında, Ortadoğu petrol kaynaklarına açılan kapı
hüviyeti kazanmasıyla daha da artmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılması ile Orta Asya enerji
kaynaklarının uluslararası pazarlara açılması, bölgenin değerini pekiştirmiştir.
13
Şekil 1. Doğu Akdeniz
Doğu Akdeniz'in jeostratejik önemini şekillendiren gelişmelerin en önemlisi olarak
1869 yılında Süveyş Kanalı'nın açılmasını göstermek mümkündür. Söz konusu kanalın
açılması ile o zamana kadar Ümit Burnu'nun çevresi dolaşılarak yapılmakta olan deniz
ticaretinin süre ve maliyetinde ciddi tasarruflar sağlanmış; Asya, Afrika ve Avrupa pazarları
birbirine bağlanmıştır. Günümüzde Akdeniz'de yılda ortalama 220,000'den fazla geminin
seyir yaptığı tahmin edilmektedir. Bu rakam, dünya deniz ticaretinin yaklaşık üçte birlik bir
kısmına tekabül etmektedir.2
2000'li yılların başında bölgede yapılan hidrokarbon keşifleri, bölgesel güç ve
egemenlik mücadelesini başka bir boyuta taşımıştır. Özellikle Kıbrıs adası etrafında yapılan
keşiflerde tespit edilen kaynakların boyut ve mali değerleri, kıyıdaş ülkelerin yoğun bir güç
mücadelesine girmesine neden olmuştur. Söz konusu bu mücadeleye bölge dışı aktörlerin de
dahil olmasıyla Doğu Akdeniz, Kutuplar - Kuzey Denizi, Güneydoğu Asya - Malakka Boğazı,
Doğu Afrika ve Kafkaslar gibi bir "sıcak bölge" (Hot Spot) niteliği kazanmıştır.
ABD Jeolojik Araştırmalar Dairesi'nin (USGS; U.S. Geological Survey) 2010 yılında
yayımladığı bir araştırmaya göre, Kıbrıs Adası ile Đsrail arasında kalan "Leviathan" sahası
başta olmak üzere Doğu Akdeniz'de, bilhassa Kıbrıs Adası çevresinde bulunan toplam enerji
2
Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye”, Bilge Strateji,
Cilt:4 Sayı:6, 2012
14
rezervinin 30 milyar varil petrol eşdeğeri olduğu tahmin edilmektedir. Söz konusu bu rezervin
pazar değerinin USD1.5 trilyon olduğu belirtilmektedir. Varlığı tahmin edilen rezervler ile
ispatlanan rezervler arasında kayda değer bir fark bulunmaktadır. Özellikle 2000'lerin
ortalarından bu yana devam eden sondaj çalışmalarına bağlı olarak rezerv miktarı ve piyasa
değerinin güncellenmesi mümkündür.3
Enerji kaynaklarının tespit, işlenme ve pazara arz güvenliğinin sağlanması amacıyla
kıyıdaş ülkeler silahlı kuvvetlerinin tedarik ve modernizasyon programların donanma sistem
ve unsurlarına verdikleri ağırlığı artırmaya başlamıştır. Bu durumun en belirgin örnekleri
Türkiye, Đsrail, Mısır ve her ne kadar ekonomisi çökmüş durumda olsa da Yunanistan'dır. Bu
ülkeleri, kısıtlı altyapı ve bütçe imkânlarına rağmen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)
takip etmektedir.
3. Bölge Ülkelerinin Deniz Güçleri ve Modernizasyon Faaliyetleri
Doğu Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin deniz kuvvetlerinin muharip unsurlarının dökümü,
Tablo 1’de verilmiştir. Bu tabloda yer alan gemi tipleri, tasarım ve görev özellikleri itibariyle,
hizmetinde bulundukları ülkelerin deniz ilgi ve menfaatlerinin korunmasında esas yükü
üstlenmektedirler. Bu nedenle, sayılan gemi tiplerinin ayırt edici tasarım ve görev
özelliklerinin yakından incelenmesinde fayda vardır.
Tablo 1. Doğu Akdeniz'e kıyısı bulunan ülkelerin deniz kuvvetlerindeki ana muharip unsurlar
3
Karakol
Botu
/
Ülke
Firkateyn
Korvet
Đsrail
-
3
~60
3 (+3)
Mısır
10
(+8)
~50
-
Yunanistan
13
~40
7
GKRY
-
-
6
-
Suriye
-
1?
~25?
-
Lübnan
-
-
~40
-
Türkiye
16
8
~60
14 (+6)
Hücumbot
Denizaltı
"Doğu Akdeniz'de Enerji Keşifleri ve Türkiye", BilgeSAM Bilge Adamlar Kurulu Raporu, No: 59, Aralık 2013
15
3.1. Karşılaştırmada Kullanılan Gemi Sınıfları
Firkateyn: 20’nci yüzyılın ortalarına kadar firkateynler, çoğunlukla konvoy ve görev
gücü
refakatinden
sorumlu,
görece
hafif
silahlandırılmış
savaş
gemileri
olarak
tanımlanmaktaydı. Ancak güdümlü füzelerin ve radar gibi sensör teknolojilerinin
geliştirilmesi ile savaş gemisi tasarımında önemli değişiklikler yaşanmıştır. Günümüzde
firkateynler, refakat görevlerinin yanı sıra açık denizde suüstü muharebesi, denizaltı savunma
harbi (DSH) ve hava savunma harbi görevlerini icra edebilecek donanıma sahip savaş
gemileri olarak tasarlanmaktadır. Sınıflandırma sistematiği ülkeden ülkeye değişmekle
birlikte çoğu firkateyn tasarımı 2,000 ila 6,000 ton deplasmana sahiptir.4
Korvet: Korvetler, firkateynlerden daha hafif ve küçük devriye maksatlı gemilerdir.
Ana görevleri kıyı sularında devriye, DSH, suüstü muharebesi ile arama – kurtarma, deniz
ticaret hatlarının güvenliği ve bayrak gösterme olarak sıralanabilir.5
Karakol Botu / Hücumbot: Bu sınıf gemiler, kıyı savunmasında kullanılan,
çoğunlukla süratleri 25 deniz milinden yüksek teknelerdir. 35m uzunluktan daha büyük ve
400 ton deplasmandan daha ağır hücumbotlardan güdümlü füze ile donatılanları, “vur – kaç”
tipi saldırı ve düşman deniz unsurlarının baskı altında tutulması maksadıyla kullanılırlar.6
Denizaltı: Birinci Dünya Savaşı ile modern manada kullanıma giren denizaltı tipi
savaş gemileri, harekât bölgesine intikal ve / veya muharebe sırasında sualtında seyredebilen,
sualtında iken kendi enerjisini elektrik bataryaları ya da nükleer reaktörleri ile oluşturabilen
gemilerdir. Gizlilik niteliklerinden dolayı denizaltılar, bir ülkenin deniz kuvvetlerinin en
stratejik unsurlarıdır. Denizaltı sınıfı gemiler sadece saldırı unsuru olarak değil, barış ya da
kriz döneminde istihbarat toplama maksadıyla da kullanılmaktadırlar.7
3.2. Đsrail
Silahlı kuvvetler içinde bütçeden en düşük pay alan birim olan Đsrail Deniz Kuvvetleri,
Doğu Akdeniz'deki enerji keşifleri, Gazze Şeridi'ndeki durum ve Arap Baharı süreci etkisiyle
kademeli bir modernizasyon programını yürürlüğe sokmuştur. Bu kapsamda mevcut suüstü
platformların hedef elektronik harp ve silah sistemleri modernize edilirken insansız hava aracı
(ĐHA) ve denizaltı platformları tedarik edilmeye başlanmıştır. Özellikle denizaltı tedariği ile,
4
“Frigate”, Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Frigate (Erişim tarihi: 18 Eylül 2014)
Hakan Gürel, "Korvet Sınıfı Gemiler”, Jeopolitik ve Jeostrateji , 30 Mayıs 2007,
http://modusstrateji.blogspot.com.tr/2007/05/korvet-snf-gemiler.html (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014)
6
Hakan Gürel, "Korvet Sınıfı Gemiler”, Jeopolitik ve Jeostrateji , 30 Mayıs 2007,
http://modusstrateji.blogspot.com.tr/2007/05/korvet-snf-gemiler.html (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014)
7
“Submarine”, Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Submarine (Erişim tarihi: 18 Eylül 2014)
5
16
kıyı savunma gücü hüviyetinden, uzun menzilli kuvvet aktarımı ve hassas saldırı kabiliyeti
edinimi hedeflenmektedir.8
Ana üsleri Aşdod, Eilat ve Hayfa'da bulunan Đsrail Deniz Kuvvetleri'nin ana muharip
unsurları üç adet Saar 5 sınıfı korvet ile sekiz adet Saar 4.5 sınıfı hücumbottur. Bunlara
ilaveten 30 civarında hücumbot ve karakol botu bulunmaktadır.9 Deniz kuvvetlerinin ana
stratejik unsuru ise Alman yapımı Tip 800 Dolphin sınıfı üç adet dizel elektrik denizaltıdır.
Bunlara ilaveten 2006 yılında siparişi verilen daha gelişmiş üç adet Dolphin II sınıfı havadan
bağımsız tahrik sistemine sahip denizaltı inşa halindedir. Söz konusu denizaltıların standart
533mm çapa sahip torpido tüplerine ilaveten daha büyük 650mm çaplı tüplere de sahip
olmaları, seyir füzeleri ile donatıldıkları, dolayısıyla Đran'ın nükleer tesislerinin vurulmasında
kullanılabilecekleri spekülasyonlarına neden olmuştur.10
Denizaltı programına ilaveten halihazırda Đsrail Deniz Kuvvetleri için yürütülmekte
olan en önemli modernizasyon projesi, dört adet korvet tedariğidir. Doğu Akdeniz'deki enerji
kaynağı araştırma ve sondaj faaliyetleri kapsamında özel önem atfedilen proje ile ilk olarak
ABD nezdinde, Littoral Combat Ship (LCS; Kıyı Muharebe Gemisi) projesi türevi bir
firkateyn için görüşmeler yürütülmüş, bu görüşmeler yüksek maliyet nedeniyle sonuçsuz
kalmıştır. Halen Almanya ve Güney Kore ile sırasıyla MEKO A100 ve FFX sınıfı gemiler
için görüşmelerin yürütüldüğü bilinmektedir.11 12
Đsrail Deniz Kuvvetleri'nin özel olarak odaklandığı bir alan, istihbarat, keşif ve
gözetleme maksatlı ĐHA tedariğidir. Bu kapsamda IAI şirketi üretimi Heron ĐHA sisteminin
daha uzun menzilli bir türevi olan Heron Eitan geliştirilmekte olup, Heron ve Orbiter tipi
ĐHA'lar hizmete alınmıştır.13 Söz konusu ĐHA'ların, deniz gözetleme ve hedef tepit - teşhisine
yönelik sensör sistemleri ile donatıldığı bilinmektedir. Đsrail Hava Kuvvetleri hizmetindeki
G550 CAEW havadan erken ihbar (HĐK) uçakları da, deniz operasyonlarına destek
vermektedir.
8
Jane's Fighting Ships 2013 - 2014, Londra, Jane's Information Group, 2013
“Israeli Navy”, Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Israeli_Navy (Erişim tarihi: 18 Eylül 2014)
10
"Dolphin-class submarine", http://en.wikipedia.org/wiki/Dolphin-class_submarine (Erişim tarihi: 15 Eylül
2014)
11
"Israel Seeks German Arms-Aid Deal", 18 Ocak 2010,
http://www.defensenews.com/article/20100118/DEFFEAT04/1180309/Israel-Seeks-German-Arms-Aid-Deal
(Erişim tarihi: 15 Eylül 2014)
12
"Israel Navy Mulling Purchasing South Korean Ships built by Hyundai", 2 Nisan 2012,
http://gantdaily.com/2012/04/02/israel-navy-mulling-purchasing-south-korean-ships-built-by-hyundai/ (Erişim
tarihi: 12 Eylül 2014)
13
"IAI demonstrates Heron UAV's maritime credentials", 16 Ekim 2012,
http://www.flightglobal.com/news/articles/video-iai-demonstrates-heron-uav39s-maritime-credentials-377663
(Erişim tarihi 13 Eylül 2014)
9
17
3.3. Mısır
1970'lerin sonundan itibaren silahlı kuvvetlerinin büyük kısmı ABD yapımı araç gereç ile donatılan Mısır'ın deniz kuvvetleri, diğer komutanlıklara kıyasla bütçeden görece
daha az pay almıştır. Bu durum, 1997'den itibaren değişerek, donanma modernizasyon
projelerine ağırlık verilmeye başlanmıştır.
Sahil Güvenlik teşkilatı hariç yaklaşık 16,500 personele sahip olan Mısır Deniz
Kuvvetleri, ülkenin Akdeniz ve Kızıl Deniz'deki 2,000km'lik sahil şeridinin güvenliğinden
sorumludur. Bu iki denizin coğrafi konumu nedeniyle Mısır, birbirinden ayrı iki filoyu idame
etme durumundadır. Karargâhı Đskenderiye'deki Ras El Tin'de bulunan Akdeniz Filosu'nun en
önemli görevlerinden biri, Gazze Şeridi'ne uygulanan ablukanın denetimidir. Kızıl Deniz
Filosu'nun üsleri ise El Gardaka, Safaga ve Süveyş'tedir.14
Mısır Deniz Kuvvetleri'nin ana muharip unsurları, ABD'den 1981 yılında transfer
edilen dört adet FFG-7 sınıfı firkateyndir. Bu gemilere ilaveten daha eski iki ABD yapımı FF1052 Knox, iki adet Çin yapımı Jianghu I ve iki adet Đspanyol yapımı Descubierta sınıfı
firkateyn bulunmaktadır. Rus (eski SSCB), Đngiliz, Fransız ve Çin yapımı 50'den fazla
hücumbot ve karakol botu da hizmettedir. Bunlardan eski Rus yapımı 20 civarında Proje 205
Osa I sınıfı güdümlü füzeli hücumbotun harbe hazırlık seviyesi düşüktür.15
Donanmanın kapsamlı modernizasyon programı, 2013 Temmuz ayındaki askeri
darbeden dolayı bir müddet kesintiye uğramıştır. Darbe nedeniyle ABD, yabancı askeri
finansman (Foreign Military Financing; FMF) programı ile serbest bırakmış olduğu USD1.3
milyarlık askeri yardım paketini dondurmuştur. Öte yandan Almanya, Türkiye ve Hollanda ile
de yürütülen modernizasyon ve tedarik projeleri sekteye uğramıştır. Askıya alınan projelerin
önemli bir bölümü, 2014 itibariyle tekrar yürürlüğe girmiş bulunmaktadır.16
Söz konusu modernizasyon projelerinin en önemlisi, 2000'li yılların ortalarında
başlatılan denizaltı filosunun tekrar canlandırılması projesidir. 1980'li yıllarda hizmete giren
ancak bakımsızlık nedeniyle ıskartaya ayrılan Çin yapımı Tip 033 Romeo sınıfı dizel elektrik
denizaltıların yerine, 2011 yılında Almanya'dan Tip 209 sınıfı modern denizaltı tedariği için
bir sözleşme imzalanmıştır. HDW şirketine iki denizaltı için verilen sipariş, 2014 yılında iki
denizaltının daha eklenmesiyle dörde çıkarılmıştır.17
14
Jane's Fighting Ships 2013 - 2014, Londra, Jane's Information Group, 2013
“Egyptian Navy”, Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Egyptian_Navy (Erişim tarihi: 18 Eylül 2014)
16
“World Navies, Egypt”, Jane’s World Navies, 8 Nisan 2014
17
"Germany to deliver two Type-209 submarines to Egypt", 5 Eylül 2012, http://www.navaltechnology.com/news/newsgermany-deliver-two-type-209-submarines-egypt (Erişim tarihi: 10 Eylül 2014)
15
18
Suüstü filosunun modernizasyonu kapsamında yürütülmekte olan en önemli projeler,
ABD'ye sipariş verilen dört adet Ambassador IV tipi korvet ile Fransa'ya sipariş verilen dört
adet Gowind sınıfı korvet siparişleridir.18 Gowind projesinin yaklaşık USD1.35 milyar
tutarındaki sözleşmesi ise 2014 Temmuz ayında imzalanmıştır.19 Diğer bir önemli donanma
tedarik projesi kapsamında Mısır, Türk gemi üreticisi Yonca Onuk'a 2010 yılında altı adet
MRTP-20 tipi yüksek süratli hücumbot sipariş vermiştir. Đlki 2011 Aralık ayında teslim edilen
MRTP-20'lerin geri kalan beş adedi, teknoloji transferi ile Đskenderiye Tersanesi'nde
üretilmiştir.20
3.4. Yunanistan
1990'lı yılların sonlarından itibaren silahlı kuvvetleri için kapsamlı ve iddialı bir
modernizasyon programını uygulamaya koyan Yunanistan, önceliği hava ve deniz
kuvvetlerine vermiştir. Bu kapsamda, özellikle Almanya ve Fransa ile büyük boyutlu tedarik
ve iyileştirme projeleri başlatılmıştır. Ancak 2009'dan itibaren ülkeyi etkisi altına alan ağır
ekonomik kriz, devletin tüm mekanizmalarında olduğu gibi, silahlı kuvvetlerin harbe hazırlık
ve modernizasyon faaliyetlerinde de yıkıcı etki göstermiştir. Avrupa Birliği yaptırım ve
yardım koşulları, çok sayıda tedarik programının tehiri ya da dondurulması ile
sonuçlanmıştır.21
Yunan Deniz Kuvvetleri envanterinde halen tamamı Alman yapımı üç adet Tip 209 /
1100 modeli Glavkos sınıfı; dört adet Tip 209 / 1200 Poseidon sınıfı ve bir adet de Tip 214
sınıfı Papanikolis sınıfı denizaltı bulunmaktadır.
Suüstü filosunda dokuz adet Hollanda
yapımı Kortenaer ve dört adet Alman yapımı MEKO 200HN sınıfı firkateyn ile değişik tip ve
tonajda 40'dan fazla hücumbot ve karakol botu bulunmaktadır. Donanma hava unsurları 11
adet ABD yapımı Sikorsky S-70B Aegean Hawk ve Đtalyan yapımı 8 adet AB-212ASW
helikopterleridir.22
18
"VT Halter Marine launches first of 4 vessels for Egyptian navy", 21 Ekim 2011,
http://blog.gulflive.com/mississippi-press-news/2011/10/vt_halter_marine_launches_egyp.html (Erişim tarihi: 11
Eylül 2014)
19
"French contractor to supply Egyptian navy with 4 frigates: Industry source", 23 Temmuz 2014,
http://www.dailynewsegypt.com/2014/07/23/french-contractor-supply-egyptian-navy-4-frigates-industry-source/
(Erişim tarihi: 11 Eylül 2014)
20
Shana Marshall, "Egypt’s other revolution: Modernizing the military-industrial complex", 20 Şubat 2012,
http://www.ips-dc.org/egypts_other_revolution_modernizing_the_military-industrial_complex/ (Erişim tarihi: 11
Eylül 2014)
21
Jane's Fighting Ships 2013 - 2014, Londra, Jane's Information Group, 2013
22
Yunan Deniz Kuvvetleri resmî web sitesi, http://www.hellenicnavy.gr/en/ (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014)
19
Şekil 2. Yunan Deniz Kuvvetleri için inşa edilen Papanikolis denizaltısı
Donanmanın sualtı gücünün modernizasyonu kapsamında Alman HDW şirketi ile iki
ayrı sözleşme imzalanmıştır. Bu projelerden ilki olan Papanikolis ile toplam dört adet havadan
bağımsız tahrik (Air Independent Propulsion; AIP) sistemine sahip Tip 214 sınıfı yeni nesil
denizaltı tedarik edilecek; ikincisi olan Neptune II ile de, envanterdeki dört adet yine Alman
yapımı Tip 209 sınıfı denizaltı, AIP ve modern komuta kontrol sistemleri ile donatılacaktı.23
AIP denizaltı projesi kapsamında 2000 yılında imzalanan sözleşme ile üretilen ilk denizaltı
olan Papanikolis, 2004 yılında denize inmesine rağmen, Yunan tarafının teknik isterlerin
karşılanmadığı gerekçesiyle teslim almayı reddetmesi sonucu, denizaltı 2010 yılında hizmete
kabulüne kadar kızakta beklemiştir. Diğer üç denizaltı da, inşaları tamamlanmış olmalarına
rağmen önce Papanikolis'in tesliminin reddi, ardından da üretildikleri Skaramanga
Tersanesi'nin mali sorunlar nedeniyle el değiştirmesi nedeniyle halen kızakta beklemektedir.24
Neptune II projesi ise, ilk denizaltı olan Okeanos'un modernizasyonu sonrasında
feshedilmiştir. Papanikolis sınıfının kızakta bekleyen üç denizaltısının 2016 yılına kadar
hizmete gireceği açıklanmıştır (Bkz: Şekil 2).25
Yunan Deniz Kuvvetleri'nin denizaltılardan sonra en acil ihtiyacı, suüstü muharip
filosunun yeni nesil firkateynlerle yenilenmesidir. Bu kapsamda 2009 yılında ülkenin en üst
23
"Greece Signs for Three Type 214's", International Defence Review, 1 Nisan 2000
"Greece’s U-214 Submarine Order: Arrests, but no Subs", Defence Industry Daily,
http://www.defenseindustrydaily.com/greece-in-default-on-u-214-submarine-order-05801/ (Erişim tarihi: 11
Eylül 2014)
25
"Greece to accept Type 214 submarines into service", Jane's Defence Weekly, 16 Mart 2014,
http://www.janes.com/article/35466/greece-to-accept-type-214-submarines-into-service (Erişim tarihi: 16 Eylül
2014)
24
20
seviye savunma ve güvenlik karar alma organı olan Dış Đlişkiler ve Güvenlik Komitesi, 2009
yılında Fransa ile FREMM tipi modern firkateynlerin tedariği için sözleşme görüşmelerinin
başlatılmasına karar vermiştir. Ancak bu süreç, ekonomik kriz nedeniyle sekteye uğramıştır.26
Hollanda'dan ikinci el olarak tedarik edilen 10 adet Kortanear tipi firkateynden 6 adedi,
modernizasyona tabi tutularak ömürleri 2020'lere kadar uzatılmıştır.27 Bir diğer ana suüstü
muharip platform projesi olan Super Vita sınıfı korvet tedarik projesi, ilk üç geminin
kabulünden sonra ekonomik darboğaz nedeniyle iptal edilmiştir.
Deniz kuvvetlerinin sabit kanatlı hava unsuru olan ABD üretimi P-3B Orion deniz
karakol uçakları, modernizasyon bütçesinin bulunamaması nedeniyle uçuştan çekilerek
depoya kaldırılmıştır. Orion’ların yerine yeni uçak tedarik programı da aynı şekilde hayata
geçirilememiştir.28
3.5. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY), bağımsız bir deniz kuvveti teşkilatı
bulunmamaktadır. Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) bünyesinde, sahil güvenlik gücü
niteliğinde bir Deniz Birlikleri Komutanlığı mevcuttur. Söz konusu birimin görevleri,
terörizm ve kaçakçılıkla mücadele, GKRY'nin kıyı şeridinin muhafazası, arama ve kurtarma
olarak sayılabilir.
RMMO deniz biriminin mevcut envanteri, altı adet değişik tip ve ebatta karakol
botundan oluşmaktadır. Bunlardan en büyüğü, 1983 yılında tedarik edilen Fransız yapımı 98
ton deplasmanlı Patra sınıfı Salamis botudur. En modern tekneler ise, 2000 yılında Yunan
Deniz Kuvvetleri’nden hibe edilen Dilos sınıfı Kyrenia botu ile 2004 yılında Đtalya’dan satın
alınan iki adet Vittoria sınıfı bottur. Bir adet Britten Norman BN-2B-21 Maritime Defender
tipi uçak, deniz karakol ve arama kurtarma faaliyetlerinde kullanılmaktadır. Deniz biriminin
Limasol, Mari ve Zigi’de birer üssü bulunmaktadır; ayrıca Larnaka’da bir arama kurtarma
koordinasyon merkezi mevcuttur.29
Doğu Akdeniz'de yapılan hidrokarbon keşifleri sonrasında, 2010 Aralık ayında Đsrail
ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlarının tespiti için Đsrail Altyapı Bakanı Uzi
Landau ve GKRY Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu tarafından bir anlaşma imzalanmıştır.
26
"20130303_Greece and France to sign defence agreement", GlobalPost, 28 Şubat 2013,
http://www.globalpost.com/dispatch/news/afp/130228/greece-and-france-sign-defence-agreement-le-drian
(Erişim tarihi: 12 Eylül 2014)
27
"Hellenic Navy forges ahead with Elli-class modernisation", Jane's Navy International, 29 Ocak 2009
28
"Greece looks to major upgrade programmes", Jane's Defence Weekly, 16 Temmuz 2014
29
“World Navies, Cyprus”, Jane’s World Navies, 8 Nisan 2014
21
Anlaşma, tarafların keşfedilen kaynakların paylaşımı ve ortak kullanımı hususlarında
işbirliğine gitmesini kapsamaktadır.30
Söz konusu anlaşmanın imzalanmasından kısa süre sonra Đsrail, RMMO deniz
biriminin güçlendirilmesi için GKRY'ne kapsamlı bir modernizasyon paketi teklif etmiştir.
Söz konusu teklif kapsamında GKRY’ye uygun ödeme koşulları ile Shaldag tipi karakol botu
ve bir helikopter satışı, 2011 Temmuz ayında mühimmat deposunun infilakı ile tahrip olan
Evangelos Florakis deniz üssünün yeniden inşası ve eğitim gibi kalemler bulunmaktadır.31 Bu
teklifin hayata geçmesi, GKRY’nin yaşadığı ekonomik darboğaz nedeniyle akamete uğramış
olsa da, yönetimin özellikle deniz gücünü yenilemek için alternatif arama çalışmaları devam
etmiştir. Bu kapsamda 2013 yılında Fransa ile, Gowind sınıfı iki adet korvet tedariği için
görüşmeler yürütülmüştür. Söz konusu modern gemilerin yüksek maliyeti nedeniyle
görüşmeler sözleşme imza aşamasına gelememiştir. Gowind’lerin, benzer sınıf gemi ihtiyacı
bulunan Yunanistan ile ortak tedariği ve işletmesi seçeneği değerlendirilmektedir.32
3.6. Suriye
2011 yılına kadar bütçeden modernizasyon için zaten en düşük payı almakta olan ve
envanterindeki gemilerin büyük kısmı ıskartaya ayrılmış olan Suriye Deniz Kuvvetleri, son üç
yıldır devam etmekte olan şiddetli iç savaş nedeniyle neredeyse tamamen gayrı faal duruma
düşmüştür.33 Đç savaşın başlangıcından önce eski Sovyet yapımı Petya sınıfı bir adet hafif
firkateyn ile 15 civarında Osa sınıfı hücumbotu bulunan kuvvetin esas olarak kıyı savunma
maksatlı gemisavar güdümlü füzelere yatırım yapmakta olduğu, bu kapsamda Rusya
Federasyonu'ndan gelişmiş sesüstü gemisavar füze tedarik ettiği bilinmektedir.34 Söz konusu
füzeler, ülkenin kıyı sularını etkin bir biçimde savunma kapasitesine sahiptirler.35
3.7. Lübnan
2000'li yılların ortalarına kadar kayda değer bir modernizasyon bütçesi ya da programı
olmayan, envanterdeki az sayıdaki botun da harbe hazırlık seviyesi düşük olan Lübnan Deniz
Kuvvetleri, 2006'dan itibaren personel eğitimi ve yeni araç gereç tedariği programları
30
"Israel-Cyprus exclusive economic zone set", 19 Aralık 2012, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L4000679,00.html (Erişim tarihi: 19 Eylül 2014)
31
"Σωσίβιο σωτηρίας από Ισραήλ - Κοινό µέτωπο κατά των τουρκικών απειλών", 27 Ağustos 2011,
http://maxhnews.com/content/6349 (Erişim tarihi: 18 Eylül 2014)
32
"Αγορά υπερσύγχρονης κορβέτας από Κυπριακή ∆ηµοκρατία", 20 Ocak 2013,
http://www.sigmalive.com/news/local/26401 (Erişim tarihi: 15 Eylül 2014)
33
Jane's Fighting Ships 2013 - 2014, Londra, Jane's Information Group, 2013
34
"Syria's options in case of a US strike", BBC, 28 Ağustos 2013, http://www.bbc.com/news/world-middle-east23866250 (Erişim tarihi: 17 Eylül 2014)
35
"P-800 Oniks", http://en.wikipedia.org/wiki/P-800_Oniks (Erişim tarihi: 17 Eylül 2014)
22
başlatmıştır.36 Halihazırda 40 civarında irili ufaklı kıyı karakol teknesi bulunan Lübnan'ın,
2014 Ağustos ayında Suudi Arabistan'ın açıkladığı USD3 milyarlık askeri yardım paketi
kapsamında Fransa'da Combattante FS56 sınıfı hücumbot satın alması gündemdedir.37
3.8. Türkiye
Ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak özellikle 2000’li yılların başından itibaren
kapsamlı bir savunma modernizasyon hamlesi gerçekleştiren Türkiye’nin, yerli savunma
sanayii kurma ve geliştirme iddiasının en önemli aşamasını, yerli tasarım ve üretim askeri
gemi projeleri teşkil etmektedir. Söz konusu projelerin en önemlisi, Milli Gemi (MilGem)
projesidir (Bkz: Şekil 3).38
Şekil 3. MilGem sınıfı korvet
Dört adedi opsiyon olmak üzere toplam 12 adet korvet tipi karakol gemisinin yerli
imkânlarla tasarım ve üretimini kapsayan MilGem projesinde ilk iki gemi olan F511
Heybeliada ve F512 Bozcaada korvetleri, sırasıyla 2011 ve 2013 yıllarında hizmete girmiştir.
Bu proje ile elde edilen birikim ve altyapı, alan hava savunma kabiliyetini haiz firkateyn
TF2000 projesinde kullanılmaktadır. 2020’li yıllarda hizmete girmesi planlanan bu savaş
gemileri, yurtiçi imkânlarla geliştirilmekte olan radar ve komuta kontrol sistemleri ile
donatılacaktır.39
36
"Lebanese Navy", http://en.wikipedia.org/wiki/Lebanese_Navy (Erişim tarihi: 17 Eylül)
"New Saudi donation to Lebanon raises doubts about USD3 billion pledged in 2013", Jane's Defence Weekly,
21 Ağustos 2014
38
"Denizaltı Savunma Harbi ve Keşif Karakol Gemisi (MĐLGEM) Projesi", Savunma Sanayii Müsteşarlığı resmî
web sitesi, http://www.ssm.gov.tr/anasayfa/projeler/Sayfalar/projeler.aspx?projeGrubuID=6 (Erişim tarihi: 10
Eylül 2014)
39
"TF 2000 Projesi", Savunma Sanayii Müsteşarlığı resmî web sitesi,
http://www.ssm.gov.tr/anasayfa/projeler/Sayfalar/proje.aspx?projeID=39 (Erişim tarihi: 10 Eylül 2014)
37
23
Akdeniz’deki en büyük denizaltı filolarından birine sahip olan Türkiye, Alman
tasarımı Tip 214 havadan bağımsız tahrik sistemini haiz modern denizaltılardan altı adedini
Gölcük Tersanesi’nde inşa etmektedir. 2010’lu yılların ikinci yarısında hizmete girecek bu
denizaltılar, halihazırda hizmette olan yine Alman tasarımı Tip 209 / 1200 tipi Ay sınıfı
denizaltıların yerini alacak, sekiz adet Tip 209 / 1400 tipi Preveze sınıfı denizaltı ile birlikte
görev yapacaktır.40
Ana üsleri Gölcük ve Aksaz’da bulunan Türk Deniz Kuvvetleri’nin ana suüstü
muharip unsurları, Alman tasarımı sekiz adet MEKO 200TN ile ABD tasarımı sekiz adet
FFG-7 sınıfı firkateyndir. FFG-7 sınıfı firkateynler, yurtiçi imkânlarla geliştirilen GENESĐS
komuta kontrol sistemi ile modernize edilmiş; dört adedi gelişmiş hava savunma sistemleri ile
donatılarak TF2000 projesi hayata geçene kadar oluşacak kabiliyet boşluğunu kapatacak
seviyeye getirilmiştir. Bu gemilere ilaveten altı adet eski Fransız Deniz Kuvvetleri Aviso
sınıfı korvet ile 60 civarında hücumbot ve karakol botu envanterdedir.41
Sayılan suüstü ve sualtı gemi projelerine ilaveten yürütülmekte olan en önemli
programlardan biri, havuzlu çıkarma gemisi tedariğidir. Proje kapsamında, düz uçuş güverteli
ve bir deniz piyade taburunu tüm araç gereç ve teçhizatı ile destekleme kabiliyetine sahip bir
çıkarma gemisi, yurtiçi tersanede üretilecektir. Hayata geçtiğinde, söz konusu geminin Türk
Deniz Kuvvetleri’nin kuvvet aktarımı ve komuta kontrol kabiliyetini önemli ölçüde artıracağı
aşikârdır.42
Deniz kuvvetlerinin hava unsurları, ABD yapımı 25 adet Sikorsky S-70B SeaHawk ve
Đtalyan yapımı 17 adet AB-212SW helikopteri ile altı adet CN-235MPA deniz karakol
uçağıdır. Đtalya’ya siparişi verilen 8 adet ATR-72MPA uçağının üretimi devam etmektedir.43
4. Sonuç ve Değerlendirmeler
Enerji kaynaklarının keşfi ile birlikte yeniden şekillenen Doğu Akdeniz’in jeopolitiği,
kıyıdaş ülkelerin ulusal savunma mekanizmalarının da, bu yeni ortama göre oluşturulması
gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu doğrultuda bölge ülkeleri, ekonomik imkân ve altyapıları
çerçevesinde kapsamlı donanma modernizasyon ve tedarik programları yürütmektedirler. Zira
40
"Yeni Tip Denizaltı Projesi", Savunma Sanayii Müsteşarlığı resmî web sitesi,
http://www.ssm.gov.tr/anasayfa/projeler/Sayfalar/proje.aspx?projeID=29 (Erişim tarihi: 10 Eylül 2014)
41
"Burak Class (Type A-69", Bosphorus Naval News, http://turkishnavy.net/corvettes/burak-type-a-69-class/
(Erişim tarihi: 16 Eylül 2014)
42
Türk Deniz Kuvvetleri resmî web sitesi, http://www.dzkk.tsk.tr/denizweb/turkce/anasayfa.php (Erişim tarihi:
16 Eylül 2014)
43
"Deniz Karakol ve Sahil Güvenlik Keşif Karakol Uçakları Platform Tedariki (MELTEM-1)", Savunma
Sanayii Müsteşarlığı resmî web sitesi, http://www.ssm.gov.tr/anasayfa/projeler/Sayfalar/proje.aspx?projeID=163
(Erişim tarihi: 17 Eylül 2014)
24
bu programların çıktıları olan askeri deniz sistem, araç, gereç ve kabiliyetleri, enerji
jeopolitiği denkleminde ulusal ilgi ve menfaatlerin korunmasında doğrudan etkili olacaktır.
Bölge ülkelerinin deniz tedarik ve modernizasyon projeleri incelendiğinde, bazı ortak
eğilim ve tercihlerin söz konusu olduğu gözlenmektedir. Bu kesişim kümeleri şu şekilde
sıralanabilir:
4.1. Korvet sınıfı gemiler
Korvetler, tasarım özellikleri itibariyle kıyı sularında görev yapan ve özellikle barış ya
da savaş dışı gerginlik dönemlerinde bayrak gösterme, kriz müdahalesi, caydırıcılık, terörizm
ve asimetrik tehditlerle mücadele gibi görevleri üstlenen gemilerdir. Firkateynler kadar büyük
ya da karmaşık donanımlı olmadıkları için ilkalım, işletme ve idame maliyetleri daha
düşüktür. Bu nedenle de özellikle barış ya da gerginlik dönemlerinde ön plana çıkmaktadır.
Öte yandan hücumbot ve karakol botlarından tonaj olarak daha büyük olmalarından dolayı
nispeten daha açık sularda ve daha sert deniz koşullarında görev yapabilirler ya da deniz
komandosu, özel kuvvetler, kurtarılan rehine ya da ele geçirilen terörist / deniz korsanlarını
barındırarak denizde yüzen bir karakol unsuru olarak kullanılabilirler. Doğu Akdeniz’de,
özellikle Kıbrıs Adası etrafında yoğunlaşan enerji rezervleri ile deniz ticaret hatları, bölgenin
hidrografik ve oşinografik özellikleri de göz önüne alındığında, bu tip gemiler için ideal bir
harekât ortamı oluşturmaktadır. Nitekim bölgenin neredeyse tüm ülkelerinin bu tip gemilere
yatırımı bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Türkiye’nin MilGem korvet inşa projesi ile Mısır
ve Đsrail’in korvet tedarik programları dikkat çekicidir.
4.2. Denizaltılar
Denizaltılar, sahip oldukları stratejik güç nedeniyle 21’nci yüzyıl donanmalarının ana
tedarik hedefi haline gelmişlerdir. Taşıdıkları elektrooptik ve elektronik istihbarat sistemleri
ile bu gemiler, barış ve kriz dönemlerinde en ön saflarda görev yapan birer stratejik istihbarat
ve nokta operasyon unsuru olarak kullanılmaktadırlar. Bu nedenle de, deniz ilgi ve
sorumluluk sahasının kesintisiz olarak kontrol altında tutulması, güvenliğinin sağlanması ve
bölgedeki diğer devletlerin faaliyetlerinin izlenmesi açısından son derece etkin platformlardır.
Bölgede en büyük denizaltı filosuna sahip ülke olan Türkiye’yi, bu alanda iddialı projeler
başlatmış olan Đsrail, Yunanistan ve Mısır takip etmektedir. Geçirdiği ağır ekonomik krize
rağmen Yunanistan’ın, başlatmış olduğu denizaltı tedarik programını tamamlamak için büyük
gayret göstermesi, bu tip gemilerin bölgede belirleyici rol oynayacağının göstergesidir.
25
4.3. ĐHA ve C4ISR Sistemleri
Đnsansız hava araçları ve genel olarak tüm C4ISR sistemleri, stratejik, taktik ya da
operatif seviyede ortam koşulları, dost ve düşman unsurların takibi vasıtası ile durumsal
farkındalığın sağlanmasında kullanılırlar. Farklı niteliklerdeki sensör sistemlerinin topladığı
verilerin birleştirilmesi ve değerlendirilmesi ile, müşterek bir resim oluşturulur. Bu resmin
gerçek zamanlı, doğru ve güvenilir olması, karar verici makamların sağlıklı strateji ve
politikalar geliştirmelerini ve muhtemel krizlere hızlı ve etkin müdahale yapılmasını mümkün
kılar. Bu sistemler arasında uzun menzil ve yüksek irtifada görev yapan insansız hava araçları,
açık denizde uzun süre havada kalabilmeleri dolayısıyla özellikle faydalıdırlar. Bölge
ülkelerinden Đsrail, bu alandaki teknoloji ve ürünleri ile öne çıkmaktadır. Đsrail’i, ulusal
savunma sanayi ile bu tipte sistemler üretmeye başlayan Türkiye takip etmektedir. Yunanistan
ve Mısır’ın da bu tipte sistemlere ilgisi bilinmektedir.
Sonuç olarak yapılan enerji keşifleri ile bölgesel rekabetin daha da yoğunlaştığı Doğu
Akdeniz’de ulusal enerji stratejilerinin geliştirilmesi ve uygun politikaların uygulanmasının,
ancak etkin bir deniz gücünün idamesi ile mümkün olduğunu vurgulamak gereklidir.
Birbirinden ayrı değerlendirilmesi mümkün olmayan enerji ve ulusal güvenlik politikalarının
başarılı bir biçimde geliştirilmesi ise, küresel, bölgesel ve yerel ölçekte resme hâkim olmak ile
bağımsız bir ulusal savunma mekanizması kurmak ve sürekliliğini sağlamakla mümkündür.
ÖZGEÇMĐŞ
Mehmet Arda MEVLÜTOĞLU
1980 Çorum doğumludur. 2003 yılında Đstanbul Teknik Üniversitesi Uzay
Mühendisliği bölümünden ikincilikle mezun olmuştur. Halen Ortadoğu Teknik Üniversitesi
Bilim ve Teknoloji Politikası Çalışmaları bölümünde yüksek lisans eğitimine devam
etmektedir. 2004 – 2013 yılları arasında KaleTRON ve infoTRON şirketlerinde sistem
mühendisliği, iş geliştirme mühendisliği ve teknoloji danışmanlığı pozisyonlarında
çalışmıştır. 2013 yılından bu yana Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret A.Ş.
firmasında Kıdemli Danışman olarak çalışmaktadır. Proje Yönetim Derneği Savunma Sanayii
Özel Đlgi Kurulu Başkanlığı, Makine Mühendisleri Odası Uçak, Havacılık ve Uzay
Mühendisliği Meslek Dalı Komisyonu Başkan Yardımcılığı, Silahlı Kuvvetler Muhabere ve
Elektronik Derneği (AFCEA) Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu üyeliği görevlerini
yürütmektedir. Savunma teknolojileri, askeri havacılık ve ulusal güvenlik konularında yurtiçi
26
ve yurtdışı çok sayıda yayınlanmış makalesi bulunmaktadır. Đngilizce ve Almanca
bilmektedir, evli ve bir çocuk babasıdır.
27
TÜRKĐYE, KIBRIS VE ĐSRAĐL ÜÇGENĐNDE DOĞU AKDENĐZ’ĐN
GÜVENLĐK SORUNLARI
Gökçe Çiçek CEYHUN
Özet
Geçmişten günümüze önemli ulaşım, göç, enerji ve iletişim kanallarına ev sahipliği
yapan Doğu Akdeniz’de Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail özellikle bölgede son dönemde yaşanan
gelişmelerden oldukça etkilenmiştir. Gerek Ortadoğu’da yaşanan karmaşa, gerekse Doğu
Akdeniz’de keşfedilen petrol ve doğalgaz sahaları her üç ülkenin de güvenlik stratejilerinde
belirleyici unsur olarak rol almış ve ilişkileri yeni bir boyuta taşımıştır.
Bu çalışmada Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail açısından Doğu Akdeniz’in güvenlik sorunları
ele alınmış ve bu sorunlar yasadışı göç, enerji ve iletişim kanallarının güvenliği açısından
değerlendirilmiştir. Bu kapsamda söz konusu ülkelere ilişkin olarak gerek geçmişe yönelik
gerekse günümüzdeki ilişkiler ve güncel gelişmeler incelenmiş, ardından geleceğe yönelik
öngörülerde bulunularak araştırma sonlandırılmıştır.
Anahtar kelimeler: Güvenlik, ulaşım, yasadışı göç, enerji, iletişim kanalları.
Giriş
Son dönemlerde özellikle Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, dikkatlerin bir kez daha
her zaman önemini koruyan Doğu Akdeniz’e çevrilmesine neden olmuştur. Sınırların belkide
yeniden değişeceği bu karmaşık coğrafyada, deniz alanlarındaki gelişmeler ile de birlikte
denizlerdeki güvenlik olgusu da yaşanan karmaşadan ciddi ölçüde etkilenmiştir. Her daim pek
çok açıdan stratejik önemini koruyan Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin bölgedeki güvenliğe
etkileri çeşitli açılardan incelenmeye değerdir. Bu çalışma kapsamında yasadışı göç, enerji ve
iletişim kanalları değerlendirilmiştir. Özellikle yasadışı göçmenler için geçiş güzergâhı olan
Doğu Akdeniz’in, son dönemlerdeki karmaşadan faydalanmak isteyen göçmenler için daha da
cazip hale geldiği değerlendirilmektedir. Bu durumun özellikle Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail
açısından dikkatle incelenmesi ve gerekli tedbirlerin alınarak denizlerde güvenliğin
sağlanması büyük önem arz etmektedir.
Öte yandan ekonomik, ticari ve siyasi nedenlerden dolayı ülkelerin dikkatlerini kara
alanlarından deniz alanlarına çevirdiği bir gerçektir. Özellikle deniz alanlarında keşfedilen
petrol ve doğalgaz yatakları, karasal kaynakların paylaşımı kadar deniz kaynaklarının da
28
paylaşımını ön plana çıkarmış ve bu durum Doğu Akdeniz’de son dönemlerde tespit edilen
petrol ve doğalgaz sahalarından komşu ülkelerin faydalanma çabalarını daha da fazla
gündeme getirmiştir. Özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü
faaliyetler ve Türkiye’nin konuya tavrı dikkat çekicidir.
Deniz alanlarındaki güvenlik incelendiğinde, uluslararası iletişimde büyük rolü olan ve
deniz altından geçen binlerce metrelik iletişim ağlarına vurgu yapmak kaçınılmazdır.
Özellikle kritik iletişim altyapılarına ev sahipliği yapan Doğu Akdeniz, hem güney-kuzey
yönlü hem de doğu-batı yönlü iletişim bağlantıları ile ülkeler arası haberleşme ve internet
kullanımı teknolojisinde stratejik bir alanı teşkil etmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’in
güvenliği konusunda bölgede yaşanacak her türlü gelişme, sadece kıyıdaş ülkeler için değil,
bu bölgeyi kullanan ve gelecekte kullanacak olan tüm ülkeler için önemlidir. Tüm bu
nedenlerden dolayı bu çalışmada, Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin yasadışı göç, enerji
ve iletişim kanallarına güvenlik açısından etkileri özellikle Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail açısından
incelenmiş ve güncel gelişmeler değerlendirilmiştir.
Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail Üçgeninde Doğu Akdeniz’in Güvenlik Sorunları
1. Doğu Akdeniz ve Yasadışı Göç
Yasadışı göç olgusu pek çok ülkenin gündemini asırlardır meşgul etmektedir.
Özellikle son dönemde Ortadoğu’da yaşanan siyasi ve sosyal gelişmelerin yasadışı göçü daha
da fazla tetiklediği değerlendirilmektedir. Bu durum ise göç veren ve göç alan ülkeler
arasında siyasi gerginliklere neden olmakta ve özellikle göç alan ülkelerde istihdam başta
olmak üzere, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlara yol açmaktadır.
Diğer taraftan, uluslararası göç ile devletlerin sosyal istikrarının, demografik güvenliğinin,
kültürel kimliğinin, sosyal güvenlik sisteminin, refah devleti felsefesinin ve iç güvenliğinin
etkilendiğine inanılmaktadır. Bunun dışında yasa dışı göç, aynı zamanda potansiyel teröristler
için ülkeye giriş kanalı oluşturduğundan devletlerin güvenliğini tehdit etmektedir. Önemli
oranda göç alan bazı devletlerin yakın dönemdeki ulusal güvenlik stratejilerinde yasadışı
göçün bir güvenlik tehdidi olarak yer alması ise güvenlik ve göç ilişkisini gözler önüne
sermektedir. 2003 yılında yayınlanan “Daha iyi bir dünyada daha güvenli Avrupa” başlıklı
AB Güvenlik Strateji Belgesi’nde yasa dışı göç, organize suçlar bölümünde bir güvenlik
tehdidi olarak yer almıştır. Belgede güvenlik tehditleri ile mücadelede daha aktif ve tutarlı bir
politika izleneceğine ve diğer ülkelerle işbirliği içinde olunacağına vurgu yapılmaktadır1.
1
Bilgesam, 2012, s.9
29
Göç kavramını anlatmaya çalışan ilk teorilerin belirlediği nedenler; aşırı nüfus
sorunları, elverişsiz ekonomik koşullar ve olumsuz sosyal çevredir. Bugün göç sorunu, Doğu
Avrupa ve Balkanlar ile son olarak Afrika ülkelerinde meydana gelen ciddi siyasi ve sosyal
değişimler sonucu önemli boyutlar kazanmıştır. Dinmek bilmeyen yoksulluk, son “Arap
Baharı”nda olduğu gibi sivil çatışmalar, savaşlar ve diktatörlüklere bağlı göç akışı, Afrika,
Asya ve Ortadoğu’dan kitlesel nüfus hareketlerine neden olmaktadır. Bu gelişme, 175
milyondan fazla kişinin, ya da bir başka deyişle dünya nüfusunun %2’sinin vatandaşlığına
sahip olmadıkları bir ülkede yaşaması durumunu ortaya koymaktadır2.
Akdeniz’e kıyısı olan AB üye ülkeleri Güney ve Doğu Akdeniz ülkelerinden gelen
göçmenler için çekici bir bölgedir. Güney ve Doğu Akdeniz ülkeleri, kademeli olarak göçün
çıkış ülkesi olmaktan çıkmış ve geçiş ülkelerine dönüşmüşlerdir.
Avrupa – Akdeniz
bölgesinin genelinde, belgesiz göç kayda değer ölçülerde büyümüştür. Bu konu sadece
güneydeki AB’ye üye ülkeleri değil (Đspanya, Đtalya ve Yunanistan), Güney ve Doğu Akdeniz
ülkelerini de ilgilendirmektedir. Güney ve Doğu Akdeniz ülkelerine gelen belgesiz göç üç ana
kategoriye ayrılabilir3:
•
Belgesiz göçmen işçiler: Resmi işgücü talebine dair bir gösterge bulunmamaktadır ve
resmi ülkeye giriş, ikamet ve meslek koşullarına uymamaktadır.
•
Mülteciler: Genellikle Irak, Sudan, Somali ve Eritre’den gelmektedirler ve ev sahibi
ülkeler Ürdün, Mısır ve daha az ölçüde Lübnan’dır. Güney ve Doğu Akdeniz
ülkelerindeki mültecilerin büyük kısmı resmi mülteci koruma statüsünü elde edememiştir.
Ancak, gittikleri ülkeyi ilk sığınma yeri olarak görüp, üçüncü bir ülkeye yerleşmeyi veya
güvenlik sağlandığında ülkelerine dönmeyi ümit etmektedirler.
•
Transit göçmenler: Bu kişiler Avrupa, Kuzey Amerika veya Körfez gibi daha uzak
yerlere gitmektedirler ancak gerekli seyahat belgeleri (vize) olmadığı için ülkeye girişleri
“engellenmiştir”.
Güney ve Doğu Akdeniz ülkeleri büyük ölçüde transit göç ülkeleri konumuna
gelmiştir. Göçmenler, Avrupa’ya girmeye çalışıp başarısız olduklarında (yasal vize
gösteremedikleri için ya da gizlice girişte yakalandıkları için), büyük ölçüde Güney ve Doğu
Akdeniz ülkelerinde iş bulup bu ülkelerde kalmaktadırlar. Bu gelişme, bu ülkelerde belgesiz
göçmen sayısının artmasına ve ülkelerin üzerindeki yükün çoğalmasına neden olmaktadır.
Çünkü belgesiz göçmenler maaşların çok düşük kalmasına, yerel istihdam piyasasında zaten
2
3
www.eesc.europa.eu
www.eesc.europa.eu
30
yüksek olan işsizlik rakamlarının artmasına ve ülkenin kendi işgücünün AB’ye göç etmesine
neden olmaktadır.
Bu açıdan değerlendirildiğinde Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, Arap-Đsrail çatışmasına
ev sahipliği yapan, özellikle Kuzey Afrika üzerinden AB ülkelerine kontrol edilemeyen
göçmen akınına sebep olan, uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti, kitle imha silahları ve
özellikle terörist faaliyetler için kullanılan ve stratejik pozisyonuyla AB, ABD ve hatta Çin ile
Rusya’nın da egemen olmak istediği bir coğrafyadır4.
Akdeniz havzası özellikle AB ülkelerine her yıl Kuzey Afrika kaynaklı çok büyük
oranda kaçak göç olgusuyla gündemde olan bir alandır. Doğası itibariyle bölge, pek çok krize
neden olan stratejik bir noktada bulunmakla birlikte, Kıbrıs adasının bölgedeki jeostratejik
pozisyonunun da neredeyse bütün Doğu Akdeniz bölgesini içine alan son derece hassas bir
yer olduğu aşikârdır. Yine Akdeniz havzasında başta Fas, Cezayir, Tunus, Mısır, Đsrail,
Lübnan, Suriye, Ürdün, Filistin, Güney Kıbrıs ve Malta göz ardı edilmemesi gereken son
derece ciddi ve neredeyse bütün Akdeniz havzasını etkileyecek ciddi anlaşmazlıklar
içerisindedir. Bazı Afrika ve Ortadoğu ülkeleri siyasi, kültürel ve ekonomik farklılıklar içinde
bulunduklarından, ayrılıkların ve çatışmaların durma ihtimalinin neredeyse hiç bulunmadığı
söylenebilir. Tüm bunlara rağmen söz konusu bölgede yine de kültürel, ticari ve siyasi
işbirliği kurma çabaları mevcuttur5.
Yasadışı göç olgusu, Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail arasındaki ilişkiler açısından
değerlendirildiğinde Türkiye’nin göç alma konusunda bir güzergâh oluşu ve Türkiye
açısından yasadışı göçe kaynak olan ülkeler, bu çalışma açısından önemli bir veri kaynağını
oluşturmaktadır. Harita 1’deki kaynak ülkeler incelendiğinde, özellikle Mısır, Nijerya,
Moritanya, Cezayir ve Fas’tan gelen göçmenler açısından Doğu Akdeniz oldukça cazip bir
bölgedir. Bu durum, deniz alanları açısından değerlendirildiğinde, söz konusu bölgede daha
fazla güvenlik tedbirlerinin alınması gereğini ortaya koymaktadır. Doğu Akdeniz’deki deniz
alanları konusundaki anlaşmazlıklar da göz önüne alındığında yasadışı göç olgusunun bölgede
ilerleyen zamanlarda da problem yaratamaya devam edeceği ve hatta yeni bir anlaşmazlık
alanını teşkil edeceği değerlendirilmektedir.
4
5
Keser, 2012, s.58
Keser, 2012, s.74
31
Harita 1: Türkiye Açısından Yasadışı Göçe Kaynak Olan Ülkeler
Kaynak: http://www.istanbulbarosu.org.tr
2. Doğu Akdeniz ve Enerji
Binlerce yıldır medeniyetlerin beşiği olan Akdeniz, çevresindeki kıtaları birbirine
bağlayan dünyanın en önemli ulaştırma rotalarının geçtiği bir deniz olarak, Anadolu
yarımadasının güneye açılma ekseni ve emniyet alanıdır. Avrupa, Afrika, Ortadoğu,
Kafkasya, Basra Körfezi, Ege ve Karadeniz’e yakınlığı bu bölgeyi yüzyıllar boyu jeostratejik
çekim merkezi haline getirmiştir. Süveyş Kanalı, Ege, Cebelitarık, Türk Boğazları ve Tuna
Nehri’ni birleştiren deniz ulaştırma rotaları, Akdeniz’e ulaştırma ortamı olarak ayrıcalık
sağlamaktadır. Diğer taraftan Akdeniz, birleştirdiği coğrafyalar, deniz ulaştırtması ve enerji
güvenliği açısından taşıdığı önem sebebiyle aynı zamanda bazı güvenlik risklerinin de mevcut
olduğu bir denizdir. Bu denizin son dönemde Ortadoğu’da yaşanan savaş coğrafyasıyla iç içe
olması ve Suriye gerginliği de göz önüne alındığında söz konusu güvenlik riskleri de daha da
fazla ön plana çıkmaktadır6.
Doğu Akdeniz, Türkiye, Mısır, Đsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin kıyıdaş olduğu deniz
bölgesi olarak tanımlanır. Bu deniz alanının, yüzyıllardır var olan stratejik önemi, 2000’li
yılların başından itibaren yapılan doğal gaz keşifleriyle daha da artmıştır. 2000 yılının
başından günümüze kadar, bölgede yoğun bir şekilde ruhsatlandırma, sismik veri toplama ve
6
Gürdeniz, 2013, s.332-334
32
sondaj faaliyetleri gerçekleşmektedir. Bu gelişmeler sonucunda, daha önce bir petrol ülkesi
olarak bilinen Mısır, doğal gaz ihraç eden bir ülke konumuna gelirken bugüne kadar kayda
değer bir hidrokarbon potansiyeli olmadığı düşünülen Đsrail son keşiflerle geçmiş istatistikleri
değiştirme yönünde önemli adımlar atmaktadır7.
Doğu Akdeniz’deki güvenlik olgusu, Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail açısından incelenmek
istendiğinde öncelikle bölgedeki deniz alanlarına ilişkin uygulamalara bakmak gereklidir. Bu
konuda özellikle GKRY’nin hukuk dışı uygulamaları, diğer ülkelerin faaliyetlerine de yön
verici olmakla birlikte geleceğe yönelik olarak pek çok sorunun daha da kronikleşmesinde
temel teşkil etmektedir.
Doğu Akdeniz’deki zenginliklerden faydalanmak isteyen ülkelerin başında gelen
GKRY, hem kendi ülkesi hem de komşu ülkeler nezdinde çeşitli çalışmalar yürütmüş ve
önemli anlaşmalara imza atmıştır. GKRY, Mayıs 1993’te esas hatlarını BM (Birleşmiş
Milletler)’e bir dizi koordinat ve bir harita üzerinde çizilmiş olarak bildirmiş, 5 Nisan 2004
tarihli Resmi Gazetesinde yayınlanarak yürürlüğe giren yasalarla 24 mil genişliğinde bitişik
bölge ve 200 mil genişliğinde MEB ilan etmiştir. Her iki yasasında da, bölgedeki ülkelerin
karşılıklı kıyıları söz konusu olduğundan, bu ülkeler arasında anlaşma sağlanana kadar ortay
hattın geçerli sınır olacağı belirtilmektedir8. GKRY 17 Şubat 2003’te Mısır ile 17 Ocak
2007’de Lübnan ile son olarak 17 Aralık 2010’da Đsrail ile MEB sınırlandırma anlaşmaları
imzalamıştır. Özellikle Đsrail ile yapılan anlaşma, Türkiye ve Đsrail’i birbirinden
uzaklaştırırken, Đsrail ve GKRY yakınlaşmasına ivme kazandırarak bölgedeki güvenlik
dengelerini değiştirmiştir. Tüm anlaşmalar incelendiğinde, GKRY’nin Türkiye’yi Akdeniz’de
dar bir alana hapsettiği ve deniz alanlarındaki zenginliklerden Türkiye’yi dışlayarak
faydalanma stratejisi izlediği görülmektedir. Türkiye’nin bu konudaki itirazları ve olumsuz
tavrına rağmen söz konusu antlaşmalar yürürlüğe girmiş ve Doğu Akdeniz’in kıyıdaş ülkeler
tarafından sahiplenilmesine hızla devam edilmiştir.
Bugün Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden Mısır, hidrokarbon arama çalışmalarını
Nil delta havzası ve deltanın açıklarında yer alan Heredot havzasında, Miyosen-Pliyosen yaşlı
yamaç ve derin deniz fanlarında; Đsrail, Lübnan
ve GKRY (Kıbrıs yayının güneyinde)
Levantin havzasında ve Türkiye ise Đskenderun, Mersin ve Antalya Neojen havzalarında
yoğunlaştırmışlardır (Harita 2). Mısır, Đsrail ve Filistin’de yapılan son doğal gaz keşifleri
7
8
Sünnetçioğlu, 2011, s.153
Başeren, 2010, s. 11
33
sonrasında, yatırımların önemli bölümü, sismik veri kalitesinin orta-iyi olduğu gaza doygun
havzalara yönelmiştir9.
Harita 2: Doğu Akdeniz’deki ana yapısal unsurlar
Kaynak: Sünnetçioğlu, 2011, s.155
Son gelişmelerin ardından Đsrail, Akdeniz derin deniz alanında yaptığı doğal gaz
keşifleriyle geçmiş istatistikleri değiştirmeye başlamıştır. 1999 yılında, deniz alanında Mari-B
sahasında ve Filistin bölgesinde Gaza Marine sahasında (270 m su derinliği, kıyıdan 15 mil
uzaklıkta) yapılan tuz üstü keşifleri bölgenin hidrokarbon potansiyeli hakkında arama
şirketlerini cesaretlendirmiştir. Noble Energy tarafından kıyıdan 90 km uzaklıkta, 1680 m su
derinliğinde ve 4900 m son derinlikte 2009’da Tamar keşfi yapılmıştır10.
9
Sünnetçioğlu, 2011, s.155
Sünnetçioğlu, 2011, s.161
10
34
Harita 4: Đsrail deniz ruhsatları, sismik veri yoğunluğu ve önemli doğal gaz sahaları
Kaynak: Sünnetçioğlu, 2011, s.162
Uzmanlara göre özellikle Đsrail açıklarındaki Tamar ve Dalit adı verilen alanda 160
milyon metreküp rezerv olduğu tahmin edilmekte ve bu doğal gaz rezervinin Đsrail’in son 20
yılda ihtiyaç duyacağı enerjiyi karşılayacağı değerlendirilmektedir11.
Harita 3: Tamar ve Dalit Doğal Gaz Alanı
Kaynak: http://www.energytribune.com/articles.cfm/1875/Israels-Natural-Gas-Bonanza
11
(http://m.vcstar.com).
35
Mari-B alanı ise 2000 yılında keşfedilmiş ve Đsrail pazarına önemli ölçüde doğalgaz
sağlamıştır. 2012 yılında, söz konusu alanda tüketimin sınırlara yaklaşılmasından dolayı
üretimi düşmüştür. Gelecek yıllarda bu alandaki kaynağın, Đsrail’in doğalgaz ihtiyacının
%40’ını karşılayacağı tahmin edilmektedir. Diğer taraftan Đsrail, Tamar adı verilen alandan
ticari doğalgaz üretimini Mart 2013’te başlatmıştır. Tamar alanında üretilen doğalgaz, Mari-B
alanındaki mevcut altyapı ve boruhatları ile Ashdod’a ulaştırılmaktadır. Đsrail’in bu konudaki
gelecek projeksiyonu ise Tamar ve Dalit alanında 2017 yılına kadar yılda 3 milyon ton LNG
elde
etmektir.
Levantin
denen
alandaki
üretimin
ise
2016
yılında
başlatılması
hedeflenmektedir12.
Đsrail,
Filistin,
Lübnan
ve
GKRY,
Levantin
havzasındaki
yaşlı
istife
yoğunlaşmışlardır. Levantin havzasındaki yaşlı sediman kalınlığı, havza kenarlarında 2
km’den, kuzeybatıya doğru havza ortalarında 7 km’ye kadar ulaşmaktadır. Havzada Đsrail ve
Filistin’in keşiflerinden sonra bölgeye ilgi artmış ve ülkeler arama faaliyetlerini
hızlandırmışlardır13.
Tüm bu gelişmeler, söz konusu ülkeler arasındaki güvenlik ilişkilerini ciddi ölçüde
etkilemekte ve söz konusu bölge özellikle GKRY ile Türkiye’yi çoğu zaman savaşın eşiğine
getiren gelişmelere sahne olmaktadır.
Diğer taraftan ABD, Đsrail ve Yunanistan Doğu Akdeniz’de 26 Mart’a başlayan ve 5
Nisan 2012 günü biten Nobel Dina (Tevrat’a göre Hz.Yakup’un ilk karısı Lea’dan olan kızı)
isimli müşterek bir deniz ve hava tatbikatı icra etmişlerdir. Esasında bu tatbikat Nisan 2011
tarihinde Yunanistan’ın Castellorizo/Megisti adaları bölgesinde başlatılan serinin devamı
niteliğindedir. Tatbikat öncesinde basına ayrıntılı bilgi verilmemesine rağmen Yunanistan
eliyle basın-yayın organlarına sızdırılan bilgiye göre tatbikat Meis, Rodos, Girit, Kıbrıs
adalarını, Türkiye, Suriye, Lübnan Münhasır Ekonomik Bölgelerini ve Đsrail’in karasularıyla
Süveyş Kanalı girişi yaklaşma sularını içeren çok geniş bir alanda icra edilmiştir. Tatbikata
ABD’nin 6. Filosu, Yunanistan ve Đsrail Deniz Kuvvetleri’nden suüstü gemileri (Fırkateyn,
Korvet, Hücumbot,
Lojistik Destek Gemisi), denizaltılar, helikopterler ve Hava
Kuvvetleri’nden ağırlıklı olarak hava savunma rolünde olmak üzere darbe uçakları
katılmışlardır. Tatbikatın bir bölümüne Süveyş Kanalı yoluyla Basra Körfezi’ne intikal
aşamasında bulunan Đngiliz Deniz Kuvvetleri unsurları da iştirak etmiştir. Tatbikat Doğu
Akdeniz’de bulunan petrol ve doğal gaz platformlarına saldıracak “Türk askeri hava gücüne
çok benzeyen (against “virtual enemy forces” that bear great resemblance to the Turkish
12
13
(http://www.eia.gov).
Sünnetçioğlu, 2011, s.157
36
aeronautical forces)” muhtemel düşmanın önlenmesi ve cezalandırılması senaryosuna
dayandırılmıştır.
Đsrail kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde bulunan Yam Tethys,
Levathan, Tamar ve Dalit sahalarında derinde bulunan doğal gazın çıkarılması için
uluslararası ortak aramaktadır. Bu platformlardan GKRY’ne ait olanlara doğaldır ki Türkiye
tehdit olarak algılanmaktadır. Đsrail’e ait platformlara ise Đran ve Suriye tehdittir. Çünkü bu
ülkeler
kendilerine
müdahale
edilmesi
durumunda
Đsrail’in
her
türlü
çıkarlarına
saldıracaklarını en yetkili ağızlardan söylemişlerdir. Tatbikatın kolayca görülen ikincil hedefi
GKRY ve Đsrail’e ait olan ve çok yakın zamanda sayısı artacak ve işletilmesinde ABD’nin de
ekonomik çıkarları olan petrol ve doğal gaz platformlarının korunmasına yöneliktir.
Tatbikatta platformların denizaltılardan torpido, su üstü gemilerinden ve denizaltılardan
güdümlü mermi, darbe uçakları ve helikopterler tarafından hava taarruzları ve karadan
yapılabilecek balistik füze saldırılarına karşı savunma eğitimleri icra edilmiştir. Öte yandan
daha önce sadece Orta Anadolu semalarında gerçekleşen ve Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı
bünyesindeki muharip unsurların yanı sıra Đncirlik Hava Üssü’ndeki NATO unsurlarının
katılımıyla gerçekleşen Anadolu Kartalı Tatbikatı 2-14 Nisan 2012 tarihinde bu yıl Orta
Anadolu’nun yanı sıra tarihinde ilk kez Deniz Kuvvetleri Komutanlığı unsurlarının da
katılımıyla Akdeniz’de de icra edilmeye başlanmıştır14.
Tüm bu gelişmeler özellikle ülkesel güvenliğimiz açısından Doğu Akdeniz’deki tüm
gelişmelerin çok iyi değerlendirilmesini ve gerek gelecekte gerekse günümüzde sorun alanı
yaratma potansiyeli olan tüm konuların ilgili kurumlarca çok iyi irdelenmesini
gerektirmektedir. Artan nüfusa karşın karasal kaynakların azalması, ülkelerin dikkatlerini
denizlere ve denizlerden elde edilecek kaynaklara çevirmiştir. Bu nedenle özellikle deniz
alanları konusunda Doğu Akdeniz ülkelerinin stratejilerini çok iyi takip etmek ve
denizlerimizi sahiplenici faaliyetlerde bulunmamız gerektiği aşikârdır.
3. Doğu Akdeniz ve Đletişim
Pek çok konuda büyük önem arz eden Doğu Akdeniz, önemli deniz altı iletişim
kablolarını içermesi yönüyle de kritik iletişim altyapılarına ev sahipliği yapmaktadır. Ancak,
özellikle elektrik, internet ve telefon iletişimi sağlayan fiber optik kabloların deniz altındaki
alanlarından geçmesi, ülkeleri çeşitli işbirliklerine yönelterek, teknolojik anlamda faydalar
sağlarken, bir takım riskleri de beraberinde getirmektedir.
Küreselleşmenin en önemli kuvvet çarpanı olan haberleşme, denizler altından döşenen
binlerce kilometre uzunluğundaki fiber optik kablolar sayesinde gerçekleşmektedir. 1866
14
Keser, 2012, s.61-62
37
yılında ABD ile Avrupa arasında ilk Atlantik kablo hattı kurulduğunda dakikada ancak yedi
kelime yazılabiliyor ve 20 kelimelik telgraf 20 pounda mal oluyordu. 1988 yılında ilk fiber
optik kablo çekildiğinde aynı anda 40 bin telefon görüşmesi yapılabiliyordu. Bugün mevcut
fiber optik hatlarla aynı anda 150 milyon görüşme ve görüntü bilgisi aktarımı mümkündür.
Dolayısıyla denizler altından döşenen hatlar çok kıymetlidir. Nitekim 2000 yılının Aralık
ayında Malakka Boğazı’nda dünyanın en uzun deniz dibi kablo döşemesinin hasar almıştı. Bu
hasar, Asya ile dünyanın geri kalan kısmı arasında tüm irtibatın kopmasına neden olmuştur.
Đnternet bağının ve haberleşmenin kopması, Asya firmalarının milyonlarca dolarlık zararlarına
yol açmıştır15.
Özellikle Doğu Akdeniz gibi jeostratejik önemi büyük olan bir bölgede yer alan fiber
optik bağlantı kabloları ve deniz altından sağlanan her türlü enerji geçişi, ülkeler arası
işbirliklerini sağlayabileceği gibi ülkeleri karşı karşıya getirebilen gelişmelere de sahne
olabilmektedir.
Doğu Akdeniz’de iletişimi de etkileyen önemli enerji işbirliklerinden biri Ağustos
2013’te Đsrail, GKRY ve Yunanistan arasında enerji işbirliğini geliştirme amaçlı imzalanan
mutabakat zaptıdır. Söz konusu belgede dikkat çekici olan ortak projeler arasında üç ülkeyi
deniz altından birbirine bağlayacak elektrik kablolarının döşenmesi de yer almaktadır16. Đsrail
Enerji Bakanı Silvan Şalom, Yunanistan Enerji ve Çevre Bakanı Yannis Maniastis ve Rum
Enerji Bakanı Yorgos Lakkotripis arasında imzalanan belgede, elektrik bağlantısının yanı sıra,
Akdeniz’de su kaynaklarının bölüşümü, deniz suyunun arıtılması ve doğalgaz kaynaklarının
değerlendirilmesi de öngörülmüştür. Projeyle, deniz altından döşenecek 2 bin megawatt
kapasiteli kablolar sayesinde Đsrail’in Avrupa Birliği’ne bağlanması amaçlanmıştır. Đlk etapta
Đsrail ile Rum kesimi arasındaki 287 kilometrelik Doğu Akdeniz sularının 2 bin metre
derinliğe ulaşan tabanına kablo döşenmesi planlanmaktadır17. Özellikle GKRY’nin deniz
alanlarının sahiplenici faaliyetlerinden biri olarak değerlendirilebilecek bu anlaşma, söz
konusu üç ülkeyi siyasi ve ekonomik olarak birbirlerine yaklaştırırken Türkiye’nin bu
işbirliklerinin dışında bırakılması açısından da büyük önem arz etmektedir.
Diğer taraftan ülkelere teknolojik anlamda üstünlük sağlayan denizaltı kablolarının, bir
takım riskleri de beraberinde getirdiği değerlendirilmektedir. Nitekim Kasım 2013’te Daily
Telegraph Gazetesi’nde çıkan bir haber bu riskleri doğrular niteliktedir. Söz konusu habere
göre Đngiltere, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu bazı ülkelere uzanan fiber optik kablolarla
15
Gürdeniz, 2013, s.37
http://milliyet.com.tr
17
http://www.hurriyet.com.tr
16
38
casusluk faaliyetleri yürüterek izlemeler yapmıştır. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı'nın
(NSA) eski
sistem
analisti Edward
Snowden'ın
sızdırdığı
belgelere
dayandırılan
haberde, "Đngiliz hükümetine bağlı iletişim ve istihbarat kurumu GCHQ ajanlarının, Kıbrıs'tan
Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Avrupa'ya uzanan 14 denizaltı kablosuyla, milyonlarca e-postayı,
telefon görüşmesini, mesajı ve internet iletişimini izlediği ve dinlediği iddia edildi" ifadesi yer
almıştır. Đngiltere'nin Kıbrıs'ın doğusundaki Dikelya Üssü'nde bulunan Ay Nikola'daki
istasyondan dinlemeler yaptığını aktaran gazete, uydu antenlerinin üzerinde olduğu dinleme
istasyonunun "Google Earth" uygulamasında yer alan uydu fotoğraflarından da rahatlıkla
görülebildiğini bildirmiştir. Haberde, "Đngiltere'nin yıllardır bilinen Kıbrıs'taki üssünü,
Akdeniz ve Ortadoğu'daki yabancı ülkeler ve kişilerle, ayrıca ticari kuruluşlar, büyükelçilikler
ve BM ajanslarıyla ilgili casusluk faaliyetleri yürütmek için kullanabildiği" kaydedilmiştir18.
Diğer taraftan Yunanistan, Almanya ve Đtalya'da bazı yayın organlarında eş zamanlı
yayımlanan haberlere göre söz konusu yeraltı kabloları Kıbrıs'tan geçerek Ortadoğu, Kuzey
Afrika ve Avrupa'ya gitmektedir. L'Espresso'ya göre, 'bir dizi kablo Kıbrıs'ı, Đngiliz ve
Amerikalıların casusluk faaliyetlerinin aşikâr hedeflerinden Đsrail ve Suriye'ye bağlamaktadır.
Diğer kablolar Kıbrıs'tan Lübnan'a ve Kıbrıs'tan Mısır, Türkiye, Yunanistan ve Đtalya'ya
uzanmakta ve deniz altından geçen fiber optik kabloların haritası, “casusluk” ağının
Akdeniz'in doğusu ile Ortadoğu'dan iletişim hatlarına nasıl ulaştığını göstermektedir.
Đngiltere'nin, Kıbrıs'taki üslerinden onlarca yıldır Akdeniz ve Ortadoğu'daki yabancı
hükümetleri ve bireyleri dinlediği iddia edilmektedir19.
Konunun detayına inildiğinde ise fiber internet kablo hatlarının karadan ve denizin
altından olmak üzere iki farklı alanda kurulduğu ve bu hatlar üzerinden veri transferi
yapıldığı bilinmektedir. Denizin altından geçen hatlar bir noktada karaya çıkarak buradaki
kablolara
bağlanmakta
ve
karşılıklı
veri
transferine
aracılık
etmektedir.
Bakır kablo da olsa daha hızlı veri transferine imkân sağlayan fiber kablolar da olsa hatlara
girildiğinde buradan geçen verilere erişimin önü açıktır. Fiber hat sistemi daha güvenlikli
ve kırılamayan bir sistem olarak anılsa da bu hatlara erişimin de teknolojik olarak mümkün
olduğu bilinmektedir. IP tabanlı tüm veriler, telefon (ses), yazışmalar (e-posta, anlık
mesajlar) ve aktarılan görüntüler bu fiber hatlardan geçmektedir. Bu hattan toplanan veriler
kriptolama korumalı olduğundan içeriğine ulaşmak için alındıktan sonra bir işlemle
18
19
www.teknokulis.com
www.yenisafak.com.tr
39
çözümlenmesi gerekmektedir. Maalesef fiber hatları elinde bulunduranların, sisteme
girilmesi durumunda bundan haberdar olamayabileceği de bir gerçektir20.
Türkiye ile Kıbrıs arasında iki hat bulunmaktadır. Türkiye’nin güneyinden giden bu
hatların biri eski, diğeri yenidir ve son zamanlarda en çok yeni hat üzerinden erişim
sağlanmaktadır. Türkiye ile KKTC arasındaki bu hatta girilmesi durumunda iki taraf
arasında
yapılan
tüm
verilerin
ele
geçirilme
ihtimali
söz
konusudur.
Adada bunun dışında bir de Güney tarafında fiber hub’ı olarak tarif edilen bir merkezi üs
bulunmaktadır.
Güney
hub’ının
içerisinde
siyasal
nedenlerden
dolayı
Türkiye
bulunmamaktadır. Ancak burada birçok Avrupa ve Ortadoğu ülkesi yer almaktadır.
Örneğin. Đsrail’den gelen bir veri önce Güney hattına, oradan da Đtalya’ya taşınmaktadır.
Yine, Mısır’dan gelen bir hattın Avrupa’ya transferinde de bu merkez rol oynamaktadır.
Buradaki
hattın
önemi,
Ortadoğu’nun
Avrupa’ya
çıkış
noktası
olmasıdır
ve
Đngiliz Đstihbaratı bu hatta bir dinleme girişiminde bulunmuş ise Avrupa ve Ortadoğu
arasındaki merkezi internet trafiğini de kontrol altına almış demektir21.
Harita 4: Türkiye ve GKRY’den Geçen Fiber Optik Ağlar
Kaynak: www.milliyet.com.tr
20
21
www.mynet.com
www.milliyet.com.tr
40
Đşte tüm bu sayılan nedenler, deniz altından geçen iletişim kablolarının ülkelerin
güvenliğini ne denli önemli düzeyde etkilediğini ortaya koymakta ve bir kez daha denizleri
sahiplenici faaliyetlerin ülkelere ne kadar büyük üstünlük getireceğini göstermektedir.
Çünkü bir deniz alanına sahip olmak kadar güvenlik açısından önem arz eden alanlarda
varlığını ortaya koyan uygulamalarda bulunmak da bir ülke için o denli önemlidir.
Özellikle son dönemde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Doğu Akdeniz’in sadece ticaret
yolu ve petrol sahaları olarak değil, önemli bir iletişim sahası olarak da ön plana çıktığını
göstermektedir. Bu nedenle söz konusu alanı paylaşan tüm ülkelerin geleceğe yönelik
olarak güvenlik stratejilerini gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Sonuç
Son dönemlerde değişen yeni dengelerin ışığı altında Doğu Akdeniz’de Türkiye,
Kıbrıs ve Đsrail üçgenindeki güvenlik sorunları pek çok açıdan ele alınmaya açıktır. Söz
konusu ülkeler için siyasi, ticari ve ekonomik anlamda her geçen gün daha da önemli hale
gelen Doğu Akdeniz’deki tüm uygulamalar dikkate çekicidir. Bu çalışma kapsamında sadece
yasadışı göç, enerji ve iletişim konularına yer verilmiştir.
Özellikle Akdeniz ve Avrupa bölgesinde kronikleşen yasadışı göç olgusu, ülkelerin
sosyal, ekonomik ve siyasi güvenliğini tehdit eder nitelikte olduğundan geniş çaplı ve
bütünleşik bir yaklaşım ile tüm komşu ülke ve bölgeleri içine alan çözümler üretilmelidir.
Özellikle Ortadoğu’daki karmaşık süreçten faydalanmak isteyen yasadışı göçmenler için
Türkiye’nin önemli bir güzergâh oluşu, yasadışı göçe kaynak olan ülkeler açısından büyük
önem arz etekte ve bu konuda daha gelişmiş güvenlik tedbirlerin alınmasını da gerekli
kılmaktadır.
Küresel ve bölgesel gelişmeler, Doğu Akdeniz’in gelecekte de jeostratejik öneminin
daha da artacağını işaret etmektedir. Son dönemlerde bölgedeki gelişmelere damgasını vuran
enerji keşifleri, artan nüfus ve karasal kaynakların azalması gibi unsur, bundan sonraki süreçte
de ülkeleri daha fazla karşı karşıya getirecek potansiyeldedir. Büyük krizlere neden olarak
ülkeleri savaşma noktasına getiren ve önemini hiçbir dönem yitirmeyen petrol ve doğalgaz
kaynakları Türkiye, Kıbrıs ve Đsrail açısından da tehlikeli bir sorun alanını teşkil etmeye
devam edecektir. Çünkü GKRY ve Đsrail, özellikle Türkiye’yi kendi deniz alanlarından
dışlarcasına bir takım faaliyetlerin içine girişmekte ve bunları yasal zeminlere oturtma
çabalarını da sürdürmektedirler. Türkiye ise daha çok reaktif ve barışçıl politikalar
yürütmekte ve bölgedeki askeri ve siyasi varlığını korumaya da devam etmektedir. Ancak bu
41
durum uzun vadede, Doğu Akdeniz’de tansiyonun yükselmesine ve bölgedeki enerji
işbirliklerinin azalmasına neden olabilir.
Diğer taraftan geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran haberleşme
teknolojileri ve internet, küreselleşmenin en önemli itici güçlerinden biri olmuştur. Bu denli
önemli bir teknolojide denizler altından kilometreler boyu döşenen fiber optik kabloların
payının olması, denizlerin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu anlamda Doğu
Akdeniz’deki deniz alanlarından geçen fiber optik kablolar, bir yandan bu deniz alanında hak
sahibi ülkelere üstünlük sağlarken, diğer yandan da bu bölgede iletişimden faydalanan
ülkelerin güvenlik riskini de arttırmaktadır. Özellikle son dönemlerde fiber optik kablolar
aracılığıyla ülkelerin birbirlerini dinlemeleri ve casusluk gibi konuların gündeme gelmesi, bu
alandaki güvenlik olgusunun bir kez daha değerlendirilmesi gereğini ortaya koymaktadır.
Bugün Ortadoğu’daki karmaşık sürecinin temel nedenini ekonomik faktörler
oluşturmakta ve bunların başında da ülkelerin enerji ve ulaşım koridorlarına hâkim olma
arzusu gelmektedir. Çünkü geleceği şekillendirmek, güvenlik tedbirlerini almayı başarabilen,
dolayısıyla ekonomik, ticari ve siyasi üstünlüğünü sürdürebilen ülkelerin elinde olacaktır.
Sonuç olarak tüm bu konularla ilintili olarak, denizlerde olup bitenden daha fazla
haberdar olmak, deniz alanlarından daha fazla faydalanmanın yollarını araştırmak ve
uygulamak, deniz alanlarımızın önemi konusunda kamuoyu oluşturmak ve bu konuları ilgili
otoritelerin gündeminde tutmak önemlidir. Gerek yasadışı göç, gerekse enerji ve iletişim
konularında geleceğe yönelik doğru kararlar alabilmek için geçmişi çok iyi bilmek, bölgedeki
gelişmelerin yakından takipçisi olmak ve denizleri daha fazla sahiplenici faaliyetlerde
bulunmak gereklidir. Unutulmamalıdır ki, denizlerde güvenlik konusunda zafiyet yaşamanın
ve bu alanlarda kayıplara uğramanın telafisi yoktur. Denizler de tüm alanlar gibi bizlere miras
değil, gelecek nesillere devredilecek emanettir.
KAYNAKÇA
Bilgesam, Bilge Adamlar Kurulu Raporu, Yasadışı Göç ve Türkiye, Rapor No:42,
Đstanbul, 2012.
Cem Gürdeniz, Hedefteki Donanma, Kırmızı Kedi Yayınevi, Đstanbul, 2013.
http://milliyet.com.tr/enerjide-3-lu-kiskac/ekonomi/detay/1747656/default.htm, Erişim
tarihi: 01.09.2014.
http://www.eia.gov/countries/country-data.cfm?fips=IS, Erişim tarihi: 01.09.2014
http://www.hurriyet.com.tr/planet/24487917.asp, Erişim tarihi: 01.09.2014.
42
http://www.istanbulbarosu.org.tr/images/haberler/CELALDINCERSUNUM.pdf,
Erişim tarihi: 30.08.2014.
http://www.milliyet.com.tr/kibris-tan-turkiye-yefiber/dunya/detay/1788334/default.htm, Erişim tarihi: 09.09.2014
http://www.mynet.com/haber/dunya/kibristan-turkiyeye-fiber-sdinleme-hatti-8525031, Erişim tarihi: 09.09.2014
http://www.teknokulis.com/Haberler/Guncel/2013/11/07/akdenizdeki-fiber-hatlardanturkiyeyi-dinlediler, Erişim tarihi: 01.09.2014.
http://www.yenisafak.com.tr/dunya/turkiyeyi-de-dinlemisler-579441,
Erişim
tarihi:
01.09.2014.
Mehmet Akif Sünnetçioğlu, “Doğu Akdeniz’in Hidrokarbon Potansiyeli ve Son
Gelişmeler”, Stratejik Araştırmalar, 9(16 ), Ocak 2011 151-175
Sertaç H. Başeren, “Doğu Akdeniz’de Son Gelişmeler Sunumu”, Stratejik
Araştırmalar Merkezi, 13.01.2010.
Ulvi Keser, “Doğu Akdenı̇ z’de Güvenlı̇ k ve Kıbrıs Adasının Stratejı̇ k Pozı̇ syonu”,
Atılım Sosyal Bilimler Dergisi, 2012, CĐLT 2 SAYI 1, 57-80.
www.eesc.europa.eu/resources/docs/f_ces9237-2011_tcd_tr.doc,
Bölgesinde Göç ve Đşbirliği Raporu, Erişim tarihi: 30.08.2014.
43
Avrupa-Akdeniz
AKDENĐZ'E YAYILAN ASKERĐ GÜÇ VE ENERJĐ PARADOKSU•
Burak Şakir ŞEKER•
Özet
Her kıyı ülkesi en geniş alanda yetki elde ederek doğal kaynakları (maden, petrol,
balıkçılık vb.) işlemeyi amaçlamaktadır. Enerji kaynaklarının ve ulaştırma koridorlarının
kesiştiği bir bölge olan Akdeniz için deniz yetki alanlarının önemi; deniz alanlarında
uygulanacak hukuki, askeri, siyasi ve ticari stratejilere de yansıyacaktır.
Çalışma, küresel deniz ortamının değişen doğasını ve bunun sonuçlarını ele
almaktadır. Bu itibarla; değişen jeopolitik ortamın başlıca deniz ikmal yolları üzerindeki
potansiyel sorunları nasıl etkilediği ve bu değişikliklerin Güvenlik ve Savunma Politikasına
ne tür zorunluluklar dayattığı analiz edilmekte; bu sorunlarla mücadele etmek için
Akdeniz’in
kapasitesi
tartışılarak,
devam
eden
deniz
operasyonlarının
etkinliği
değerlendirilmektedir.
Giriş
Deniz alanlarının sınırlandırılması deniz alanlarının sınırlarının belirlenmesinden
farklı bir durumdur; kıyı devletinin yargı yetkisini kullanabileceği kıta sahanlığı ve münhasır
ekonomik bölgelerinin, kıyıları bitişik bir başka devlet ile üst üste örtüşmesi sonucunda
meydana gelen çakışmanın sınırlandırılmasıdır. Dar denizler, kıyı şekilleri, adalar gibi
nedenlerle; devletler yetkilerini kullanırken bir deniz sınırı belirlemesini zorunludur.1 Belirli
bir denizalanı birden fazla ülkeyi ilgilendirirse, bu ülkelerin deniz alanları için sınırların
oluşturulması gerekmektedir.
Tarafların çatıştığı durumlarda genellikle ilk akla gelen çözüm, eşit deniz alanları
hukuku olmuştur. Ancak, her çatışma alanında bu tür çözüm adil olamayacaktır, “hakkaniyet
prensipleri” ortadan kalkacaktır. Bu sebeple her bölgenin kendine has çözümü olacaktır, buna
“özel durum” da diyebiliriz. “Đlgili şartlar” ya da “özel şartlar” olarak adlandırılan bölgesel
•
Bu makalede “The Maritime Dimension Of CSDP: Geostrategic Maritime Challenges And Their Implications
For The European Union” raporu (http://bookshop.europa.eu/en/the-maritime-dimension-of-csdppbBB3213048/), “Deniz Alanlarının Sınırlandırılması ve Akdeniz Güvenliği” makalesi (Uluslararası Orta Doğu
Kongresi-B.Ş.ŞEKER) ve “A PROPOSITION FOR DELIMITATION OF MARITIME BOUNDARIES AND
MEDITERRANEAN SECURITY: LIMITATION SIMILAR TO MONTREUX CONVENTION” makalesi
(Uluslararası Güvenlik Kongresi-B.Ş.ŞEKER) esas alınmıştır.
•
Kocaeli Üniversitesi Uluslararası Đlişkiler Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi.
1
Lucius Caflish, “Maritime Boundaries, Delimitation”, EPIL, Vol. 11, (Law of the Sea-Air and Space), s. 212.
44
niteliklerde temel vurgu coğrafyadır: kıyı uzunlukları, kıyı şekilleri, adalar, adacıklar.2
II. Dünya Savaşı sonrasında başlayan denizlerin paylaşımı mücadelesinde devletler,
hem kara suları dışındaki deniz yetki alanları haklarını ararken, hem de geniş okyanus
alanlarındaki menfaatlerini hukukî güvenceye almak için çalışmaktadırlar.3 XXI. yüzyılda,
denizlerde sahip olunan egemen hakları genişlemiştir. Kara suları, bitişik bölge ve balıkçılık
bölgesi gibi dar deniz alanlarından başka; egemen haklar ve yetkiler tanınan “Kıta Sahanlığı”
ve “Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)” gibi geniş deniz alanları Uluslararası Hukuka
bütünleştirilmiştir. 4
Uluslararası Hukuk kurallarının geçirdiği değişim, bölge siyasî coğrafyası, karşılıklı
menfaatler ve bölgenin en can alıcı noktaları zengin petrol ve doğal gaz yatakları; Akdeniz’de
deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmasını her an
taraflar arasında tırmanmaya açık ve uzun vadeli bir sorun haline getirmiştir.
Küresel deniz ortamı, çok kutuplu dünya düzeni ve küresel jeopolitikteki
değişiklikler sonucu büyük bir dönüşüm geçirmektedir. Gücün mevcut dağılımı, artan
ekonomik bağımsızlık ve jeostratejik eksenin Asya’ya kayması, Soğuk Savaş sonrası
döneme nazaran farklı bir deniz güvenlik ortamı yaratmıştır. Deniz kaynaklı ticaret son
çeyrek yüzyılda dörde katlanmıştır. Küresel ısınma, teknolojik değişiklik ve ekonomik
uygulanabilirlik sayesinde yeni deniz yollarının açılması mümkün hale gelmiştir. Bu
kapsamda Kuzey Buz Denizi’nde yeni suyollarının açılması; aynı şekilde Afrika, Ortadoğu ve
Pasifik arasındaki deniz ticaret yollarını 600 deniz mili kısaltacak olan ve güney Tayland’dan
geçmesi planlanan Kanal projesi, önemli stratejik sonuçlar doğuracaktır.
Deniz ticaret akışı aynı zamanda insan kaçakçılığı, uyuşturucu trafiği, korsanlık
gibi suçlar ve bazı durumlarda terör bağlantılı faaliyetler nedeniyle risk altındadır.
Gelişen dünyada güvenlik sorunları çeşitli ve öngörülemez bir karmaşıklığa sahiptir. Söz
konusu karmaşıklık ve karşılıklı bağımlılık gelecekteki krizlerin niteliğini belirleyecektir.
Başka bir deyişle, dünya coğrafi olarak kümelenmiş ve iç içe geçmiş birbirini etkilemeye
eğilimli kriz faktörlerinden oluşan çoklu krizlerle (polycrises) karşı karşıya gelebilecektir.
Akdeniz’in Hassas Zemini
Akdeniz sahnesinde, dünya sahnesinde yer almak isteyen her devletin yer almak istediğini
2
Nelson, L.D.M. ‘The Role of Equity in the Delimitation of Maritime Boundaries’, America Journal of
International Law , vol. 84, (1990), s. 837–858.
3
Kurumahmut, A. “Ege’de Egemenliği Tartışmalı Adalar Sorunun Ortaya Çıkışı”, Ege’de Temel Sorun,
Egemenliği Tartışmalı Adalar, (Kurumahmut, A. ed.), Ankara 1998, s. 4.
4
Yücel, A. “Doğu Akdeniz’de Deniz Alanlarının Sınırlandırılması ve Türkiye” konulu tebliği, Deniz Hukuku
Sempozyumu, 21-22 Haziran 2004, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Ankara, s. 3.
45
görmekteyiz. Bu isteğe sahip, sahili olan olmayan, tüm devletlerin deniz kuvvetleri unsurları ve diğer
NATO’nun destekleyici görev kuvvetleri bu bölgeyi yalnız bırakmamaktadır. Akdeniz’e kıyısı
olmayan diğer güçler de Akdeniz’de bulunmaktadır.
Akdeniz’de deniz alanlarında yürütülen her türlü faaliyet bölgeyi sahiplenmenin adeta
bir ifadesi haline gelmiştir. Bu sebeple deniz alanlarında yapılan askeri tatbikatlar önem arz
etmektedir. Ancak hala paylaşım sürecinde olan ve aidiyeti tartışmalı deniz alanlarını teşkil
eden Akdeniz’in, gerek güvenlik açısından gerek petrol yatakları gibi diğer deniz
kaynaklarından dolayı büyük öneme sahip olduğundan deniz sınırlarının belirlenmesi büyük
önem teşkil etmektedir.
Ülkelerin kara sınırlarını kontrol etmelerine rağmen kıyılarında etkili kontrol
sistemleri kuramamaları, uluslararası deniz hukukunun denizlerde etkili bir denetime imkân
vermemesi ve deniz alanlarının sınırlandırılmasında ülkelerin yaşadığı anlaşmazlık yasa dışı
göçün büyük ölçüde deniz yolunu tercih etmesine yol açmıştır.
Deniz kazalarının sonucunda kazazedelerin kurtarılması, gemi personeline en kısa
sürede ulaşılması kıyı devletinin önemli yükümlülükleri arasında bulunmaktadır. Deniz
alanlarının sınırlandırılmasındaki tartışmalı bölgelerde oluşan deniz kazalarındaki personelin
ve geminin kurtarılması kıyıdaş ülkeler arasında zaman zaman sorun olmaktadır. Zira Deniz
alanlarının sınırlandırılmasındaki tartışmalı bölgelerde personelin ve geminin kurtarılmasını
sağlayan ülke, müdahale ettiği kaza sahasının kendi egemenlik alanı olduğunun kanıtı olarak
görmektedir. Bu sularda oluşan deniz kazalarına tek bir ülke tarafından müdahale edilmesi,
diğer kıyıdaş ülkelerin gecikmesi veya müdahale etmemesi gelecekte o bölgede deniz
alanlarının belirlenmesinde müdahaleyi yapan ülke lehine önemli bir kanıt oluşturabilecektir.
Benzer şekilde aidiyeti belirsiz adalarda ve sularda seyir güvenliğinin sağlanması açısından
fenerler ve seyir yardımcıları oluşturan devlet, bu su alanlarını gelecekte sahiplenebilir. Bu tür
açıklıklar, kıyı ülkeleri arasındaki çatışma potansiyelini arttırmaktadır.
Akdeniz, Orta Doğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile bu merkezlere ilişkin boru
hatlarını kontrol etmektedir. Bölge, Orta Doğu’da ortaya çıkmış kriz ve çatışmalarda önemli
roller oynamıştır. Örneğin ABD, 1980’li yılların ilk yarısında yaşanan kanlı Lübnan olayları
sırasında, bu ülkedeki vatandaşlarını Kıbrıs üzerinden tahliye etmiş; Körfez Savaşları’nda
Đngiltere ve ABD, Irak’a yaptıkları hava saldırılarında Kıbrıs’ı kullanmıştır.
Sınırlandırmanın Akdeniz Güvenliğine Etkileri
Deniz yetki alanlarının sınırlandırma sorunun Akdeniz güvenliğine etkileri şöyledir.
•
Deniz Ulaştırmasının Serbestliği,
46
•
Savunma ve Güvenliğe Đlişkin Şartlar,
•
Doğal Kaynakların Varlığı,
•
Başka Ülkelerin Kıyı Uzantılarına Tecavüz Etmeme veya Kesmeme,
•
Orantılılık veya Hakkaniyete Uygunluğun Test Edilmesi.
Küresel Deniz Ortamı ve Güvenlik - Kıyıdaş Devletlerin ve Bölge Dışı Aktörlerin
Akdeniz Politikaları
Denizlerin öneminin artmasının arkasındaki bir başka kilit unsur, ABD’nin
jeostratejik vizyonunda süregelen değişimdir. Ekonomik baskı ve yükselen yeni güçlerle
karşı karşıya kalan ABD, Soğuk Savaş sonrası uyguladığı “Devlet inşa etme
operasyonları”ndan çekilmekte; onun yerine daha ılımlı bir vizyon olan “Küresel ortak
varlıklar (Global commons)5”ın erişimine hakim olmak ve bununla ilişkili küresel akışı
güvenceye almak istemektedir. ABD, 2011 Ulusal Askeri Strateji belgesinde “Küresel ortak
varlıklar ve küresel irtibatlı alanları” mevcut ve gelecekteki stratejik ortamın kilit unsuru
olarak tanımlamıştır. ABD, söz konusu politik, ekonomik ve stratejik buyruk sayesinde
uluslararası normları güçlendirerek ve ortak askeri yetenekleri muhafaza ederek, küresel
ortak varlıkların kullanımını ve serbest erişimini temin etmek isteyecek ve küresel gayretlere
liderlik etmeyi sürdürecektir.
ABD, Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında da deniz gücü üstünlüğünü devam
ettirmiştir. Ancak, yeni güç merkezlerinin ortaya çıkışı küresel deniz dengesini derinden
etkilemektedir. Son yirmi yılda yükselen güçler iddialı donanma geliştirme programları
başlatmıştır. Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya karasularının ötesinde güç uygulayabilecek
gemi ve amfibi savaş yeteneği geliştirmektedir. Bu kapsamda ABD, Çin, Rusya, Hindistan
ve Brezilya’nın deniz gücü kapasitesi aşağıda sunulmuştur.
5
Sürdürülebilir kalkınma olgusunun kavramlarından biri olan “Küresel Kamu Malları (Global Public Goods)”,
sürdürülebilir kalkınma ile ilgili olarak çevre, sağlık, bilgiye erişim, barış, güvenlik ve insan hakları gibi
konuları kapsamaktadır. Bununla birlikte çevre alanında çalışan bazı gruplar çevrenin “Küresel Kamu Malları”
arasında ticari bir mal olarak değerlendirilemeyeceğini, onun yerine çevre konularıyla ilgili olarak “Küresel
Ortak Varlıklar (Global Commons)” ifadesinin tercih edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
47
ABD
Çin
Rusya
Hindistan
Brezilya
Uçak
Diğer
Gemisi
Gemileri
11
103
78
32
20
14
1
1
1
Su
Üstü
Denizaltı
71
71
65
15
5
Büyük
Gemisi
29
1
1
2
Amfibi
Muharip
Devriye
Gemisi
28
211+
80
61
42
Yükselen güçlerin deniz gücü kapasitesini geliştirmesinin pek çok nedeni
bulunmaktadır. Öncelikle, Doğu ve Güney Çin Denizi’nden Arap Körfezine ve Akdeniz’e
kadar dünya denizleri pek çok aktif ve pasif deniz uyuşmazlıklarını içinde barındırmaktadır.
BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin zayıflığı göz önüne alındığında, askeri
gücünü sağlamlaştıranlar, deniz uyuşmazlıklarında yasal belirsizlikten en fazla fayda
sağlayabilecek taraflar olabilecektir. Đkinci olarak, yeni güçler açısından büyüyen ekonomik
kapasiteleri ve ihtiyaçları için kritik deniz yollarının ve altyapılarının korunması ve
kontrolünün önemi artmıştır. Ayrıca, petrol fiyatlarındaki hızlı artış ve ham metale artan
talep birçok deniz bölgesinde kıyı ötesi arama ve sondaj çalışmalarının artmasına sebep
olmuştur.
Üçüncü olarak, kıyı sularının önemi artmıştır. Yeni eğilim, ülkelerin sığ sulardaki
deniz yeteneklerini birleştirmesi üzerinedir. Son olarak, deniz gücü uluslararası statü ve askeri
maharetin görünür ifadesi olmayı sürdürmektedir. Öte yandan; Amerikan ve Batı gücüne
karşı tarihsel önyargı ve askeri özerklik arzusu söz konusu donanma inşasını teşvik eden diğer
unsurları oluşturmaktadır. Bu durum, yeni güçler arasında ve bu güçler ile ABD arasında
potansiyel bir karşılıklı cepheleşme ortamı doğurmaktadır. ABD ve Çin’in müttefik bulma
rekabeti kendi toprak iddialarını desteklemek için büyük güçleri kullanmak isteyen küçük
devletlerin korku politikası davranışlarını artırabilecektir.
Gelecekte deniz güvenliği ortamının nasıl şekilleneceğine ilişkin çeşitli senaryolar
geliştirilmektedir. Bu senaryolardan birine göre, artan karşılıklı ekonomik bağımlılık ve güç
yayılımı denizlerde çok taraflı işbirliğini teşvik edecektir. Donmuş deniz uyuşmazlıkları
denizlerdeki doğal kaynakların ortak işletilebilmesi ve deniz yollarının güvenliğini sağlamak
için çözülecek ve uluslararası aktörler deniz kaynaklarını korumak ve terörizm, korsanlık ve
ulus ötesi suçların etkisini engellemek için uyum içinde çalışacaktır.
Đkinci senaryoya göre, küresel deniz yönetimi sistemi Çin ve ABD arasında artan
rekabet nedeniyle çökecek ve uzun vadede iki deniz bloğu oluşacaktır. Bu kapsamda ABD,
48
Atlantik ve onun bir parçası olan Kuzey Pasifik’te egemen olurken, Çin, Asya-Pasifik’te
hakim güç olabilecektir.
Üçüncü senaryoya göre, güç yayılması büyük güç çatışmalarını engelleyecek, fakat
karşılıklı anlaşmaya dayalı küresel rejimi de zayıflatacaktır. Onun yerine bölgesel güvenlik
sistemlerinin gelişmesine ağırlık verilecektir. Asya Pasifik Bölgesi’nde Güneydoğu Asya
Uluslar Birliği (ASEAN) güçlenecek ve deniz uyuşmazlıklarının çözümlenmesine katkı
sağlayacak; Hint Okyanusu’nda Hint Okyanusu Donanma Sempozyumu (Indian Ocean Naval
Symposium)6 benzer bir rolü yerine getirmek için gelişecek ve Akdeniz’de ise, AvrupaAkdeniz Ortaklığı (Euro-Mediterranean Partnership-EMP) uzun süredir devam eden
uyuşmazlıkların üstesinden gelecektir.
Dördüncü senaryoya göre, mevcut deniz gücünün yeniden dengelenmesi küresel
bölünmeye yol açacaktır. Deniz gücü sadece farklı devletler ve bölgeler arasında değil, aynı
zamanda devletler ve devlet dışı aktörler arasında da yayılacaktır. ABD, deniz gücü
üstünlüğünü
korumasına
rağmen,
küresel
deniz
varlıklarının
garantörü
olmayı
sürdüremeyecektir. Đşlevsiz olan bölgesel ve küresel yönetim sistemleri boşluğu
dolduramayacak, ekonomik milliyetçilik ve korumacılık yükselecek ve sonuçta küresel ticaret
akışı bozulacaktır. Böylece, muhtemel ülkesel çatışmalar ve bölgesel gerilim artacaktır.
Akdeniz, küresel deniz ticaretinin %30’u ve petrol trafiğinin %25’inin geçtiği bir
geçiş alanıdır. AB’nin, Ortadoğu ve Asya’yla deniz ticaretinin çoğu Akdeniz güzergahından
geçmektedir. Ancak, Akdeniz’deki ticari akış diğer deniz bölgelerindeki gelişmelere bağlı ve
entegredir.
Bu kapsamda, Aden Körfezi’ndeki istikrarsızlık Asya trafiğinin bir kısmını Ümit
Burnu’na çevirmiştir. Benzer şekilde Panama Kanalı’nın genişlemesi, Doğu Asya’dan
Avrupa’ya olan akışın yönünü Akdeniz dışına yönlendirebilecektir. Akdeniz aynı zamanda
bazı kritik enerji ve iletişim altyapılarına da ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar Avrupa ve
Kuzey Afrika’yı birbirine bağlayan dört adet doğal gaz boru hattı, birçok sıvılaştırılmış doğal
gaz (LNG) terminali ve deniz altı iletişim kablolarını içermektedir.
Akdeniz’in Enerji Paradoksu Sebebiyle Karşı Karşıya Bulunduğu Güvenlik
Tehditleri
Akdeniz’e giriş üç önemli tıkanma noktasından (chokepoint)7 kontrol edilmektedir.
6
Hint Okyanusu Donanma Sempozyumu, Hint Okyanusu'na kıyısı olan devletlerin donanmaları arasında deniz
işbirliğini artırmak amacı güden gönüllü bir girişim olup, 35 üyesi bulunmaktadır.
7
Dünyada yaklaşık 200 civarında boğaz ya da kanal bulunmaktadır. Fakat, bunlardan yalnızca çok azı petrol
nakliyesinde önemli bir yere sahip olup, bu ana geçiş noktaları “Tıkanma noktaları (Chokepoint)”olarak
49
Bunlar, Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve Türk Boğazları’dır. Süveyş Kanalı ve kanaldan
geçemeyecek büyüklükteki tankerler için bir alternatif olarak oluşturulan SUMED (SuezMediterranean) boru hattı, Đran Körfezi’nden Avrupa’ya geçen petrol gemileri için stratejik
güzergahtır. Öte yandan, Hazar Denizi’nden petrol ihracının artması Türk Boğazları’nın
önemini artmıştır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren, NATO’nun askeri hakimiyeti ve ABD’nin
Altıncı Filosu’nun varlığı nedeniyle Akdeniz’de konvansiyonel güvenlik sorunu ile
karşılaşılmamıştır. Ancak, Doğu Akdeniz’de Rusya ve Türkiye’nin yeniden ortaya çıkışı ve
artan girişkenliği ile Çin gibi bölge dışı devletlerin artan varlığı, Avrupa çapında savunma
bütçelerinin azalmasıyla birlikte ele alındığında, uzun vadeli bir dönüşümün başladığını
göstermektedir.
Bu kapsamda, Rusya donanması 2008 yılında yeniden Akdeniz’e dönmüş ve o
tarihten itibaren bölgede düzenli tatbikatlar yaparak ve Suriye’deki Tartus askeri
donanmasının ikmaliyle ilgilenerek, bölgedeki varlığını yeniden inşa etmeye çalışmaktadır.
Çin ve Đran, 2012 yılında ilk defa savaş gemilerini Süveyş Kanalı’ndan geçirmiş olup,
gelecekte bu bölgede daha fazla bayrak göstermek niyetindedir. Öte yandan, Türkiye’nin,
Doğu Akdeniz’de iddialı donanma gemisi inşa programı bölgesel güvenlik içeriğini
şekillendirecektir ki Türkiye önümüzdeki 20 yıl içinde Fransa ve Đngiltere’nin iki katı kadar
bir savaş gemisini kendi askeri teçhizat envanterine eklemek istemektedir.
Yeni aktörlerin varlığı ve Avrupa’da azalan savunma bütçelerine rağmen,
NATO’nun üstünlüğü yakın gelecekte de devam edecektir. NATO’nun füze savunma kalkanı
inşası doğrultusunda ilave donanma yetenekleri Akdeniz’e kaydırılacaktır. Ancak, NATO dışı
güçlerin varlığı ve bölgede artan askeri güç, istenmeyen olayların meydana gelmesi ihtimalini
artırmaktadır. Bu kapsamda; AB üyesi olmayan Akdeniz ülkelerinin deniz gücüne ilişkin
sayısal veriler aşağıda sunulmuştur.
anılmaktadır. Tıkanma noktası deniz trafiğini (Özellikle petrol trafiğini) durdurmak için bloke edilebilecek veya
kapatılabilecek bir kanal veya boğazı ifade eder. Bu noktalardaki problemler, küresel enerji güvenliği
bakımından kritik sonuçlar doğurmaktadır.
50
Büyük Su Üstü Muharip
Cezayir
Mısır
Đsrail
Lübnan
Libya
Fas
Suriye
Tunus
Türkiye
Denizaltı Gemisi
Gemisi
4
4
3/6
3
8
2
1
3
24
51
59
11
11
49
32
25
52
14
18
Devriye Muharip
Mayın
Gemisi
14
4
7
27
Batı Akdeniz ile Doğu Akdeniz’in güvenlik ortamı arasında belirgin farklar
bulunmaktadır. Doğu Akdeniz’de güvenlik ortamı Türkiye ve Rusya ile Đran Körfezi ve Hint
Okyanusu’ndaki ortamla bağlantılı olarak şekillenirken, Batı Akdeniz Sahra ve Atlantik
bölgesindeki dinamiklerle bağlantılı sorunlarla karşı karşıyadır. Batı Akdeniz’deki temel
güvenlik riski Sahra ve Batı Afrika’daki artan istikrarsızlıkla ilgili olup, bu kapsamda yasadışı
göç, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ile terörizm ve suç örgütlerinin varlığı artmıştır.
Küresel ve bölgesel gelişmelerin sonucu olarak, gelecekte Akdeniz’in jeostratejik
önemi artacaktır. Bu durum, Akdeniz bölgesinin ekonomik ve politik dinamizmini
artırabilecek, ancak, aynı zamanda gerilim ve çatışmayı artırarak, Akdeniz’deki deniz
güvenliğini sarsabilecektir. Öncelikle Libya, Mısır ve Suriye’deki devlet otoritesinin
yıkılması; teröristler, kaçakçılar ve suç örgütleri için güvenli bir ortam sağlayan denetimsiz
deniz alanlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Suç ağları ve terörist gruplar Mağrip,
Sahra ve Güney Arap Yarımadası’ndaki kontrolsüz deniz alanlarından şimdiden yarar
sağlamaktadır. Bu durum Avrupa’ya insan ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi illegal akışı da
artırmaktadır.
Gelecekteki bir başka sorun, Doğu Akdeniz’deki son doğal gaz keşiflerinin Đsrail ve
Türkiye’nin karışabileceği bir çatışmaya sebebiyet vermesi olacaktır. Doğal kaynaklar ve
deniz sınırları uyuşmazlıklarına ilişkin artan gerilim, bölgesel işbirliğini azaltacak ve enerji
kaynaklarının işbirliği içinde kullanılmasını engelleyebilecektir. Atlantik’ten Pasifiğe doğru
olan küresel güç değişimi ile ABD ve Çin arasındaki artan rekabet, Akdeniz bölgesini
doğrudan etkilemektedir. Bu küresel düzeyde stratejik deniz yollarının birbiriyle bağlantılı
olmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Öte yandan, Akdeniz’den geçecek gemi sayısının 2025
yılına kadar iki veya üç katına çıkacağı; bunun yanı sıra iklim değişikliğinin sonuçlarının da
artacağı göz önüne alındığında, gelecekte Akdeniz’de balık stokları, içme suyu ve diğer
51
kaynaklar üzerindeki rekabetin artacağı muhtemel görünmektedir.
AB’nin deniz güvenliğiyle ilgili bir başka kurumu, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin
komşularıyla olan sınırlarının korunmasının ve güvenliğinin sağlanması için oluşturulmuş
olan Frontex’tir8. Frontex’in ortak operasyonlarından olan HERA 1 ve 2, Senegal, Moritanya,
Cape Verde ve Kanarya Adaları’nda yasadışı göçü izlemek amaçlı devriye gezen üye
ülkelerin gemileri arasında koordine sağlamaktadır.
Frontex’in ortak operasyonlarından bir diğeri olan Natilus ile, hava ve deniz temelli
devriyeler kullanılarak, merkezi Akdeniz deniz sınırları gözlenmektedir. Frontex’in deniz
güvenliği ile ilgili bir başka faaliyeti, Avrupa Dış Sınır Đzleme Sistemi (EUROSUR)’dir.
EUROSUR, üye devletlerin dış sınırlarında farkındalık oluşturmak ve uydu teknolojisi
kullanarak kolluk kuvvetlerinin tepki verme kapasitesini artırmak için destek sağlamaktadır.
Özü itibariyle EUROSUR ortak bilgi değişimi çerçevesi sunmakta ve üye devletler ile
Frontex arasında işbirliği sağlamaktadır. Deniz sınırları olan üye devletler şimdiden kendi
ulusal sınır gözetimi koordinasyon merkezlerini oluşturmuşlardır. Denize kıyısı olmayan
devletlerin ulusal koordinasyon merkezlerinin 2013 yılında bu sisteme bağlanması
planlanmaktadır. Frontex ayrıca, EUROSUR’un uydudan alınan imgeler gibi algılama ve
gözetleme kapasitesi dahil diğer bileşenlerini de geliştirmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda
EUROSUR, AB Uydu Merkezi, EMSA ve EUROPOL ile işbirliği içinde çalışacaktır.
Avrupa’daki mevcut mali ve ekonomik kriz şimdiden Avrupa savunma bütçelerine çok
zarar vermiştir. Avrupa’da stratejik hava ikmal, deniz ikmal, havada yakıt ikmali, havadan
gözetleme, lojistik intikal, insansız hava aracı, CBRN (Kimyasal, biyolojik, radyolojik ve
nükleer) savunması, hassas savaş gereçleri gibi birçok alanda belirgin bir kapasite eksikliği
bulunmaktadır. Avrupa Savunma Ajansı’nın bir havuzda toplamak ve paylaşmak (pooling
and sharing) konsepti, Avrupa’nın savunma kapasitesini artırmayı amaçlamaktadır Ancak, bu
konuda henüz somut sonuçlar alınabilmiş değildir. Avrupa Savunma Ajansı, deniz güvenliği
ile ilgili olarak 2006 yılında 17 üye devletle birlikte Deniz Gözetleme Ağı (MARSUR)
girişimini başlatmıştır. Bu projenin önümüzdeki aylarda tam olarak uygulanması
beklenmektedir. Avrupa Savunma Ajansı, aynı zamanda Uzun Vadeli Taktiksel Đnsansız
Hava Araçları Sistemi ile Deniz Mayınlarına Karşı Önlemler adlı iki projeyi daha
başlatmıştır.
8
Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının Yönetimi için Operasyonel Đşbirliği Ajansı, ya da Avrupa
Birliği Sınır Güvenliği Birimi (Frontex), Avrupa Birliği üyesi ülkelerin komşularıyla olan sınırlarının
korunmasını ve güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir Avrupa Birliği kurumudur. Avrupa Birliği'nin
birliğe üye olmayan komşu ülkelerle olan sınırlarının güvenliğinin sağlanması, ulusal sınır muhafızları arasında
işbirliği yapılmasını ve sınırlarla ilgili risk analizleri oluşturulması amacıyla kurulmuştur.
52
Bunlara ilave olarak, AB’nin bir havuzda toplama ve paylaşma konseptine uygun
birçok alt bölgesel ve iki taraflı gayreti söz konusudur. Bunlar arasında Fransa-Đngiltere
güvenlik ve savunma işbirliği anlaşması öne çıkmaktadır. Yeteneklerin ortak kullanılmasına
ilişkin bir başka alt bölgesel işbirliği örneği ise, Kuzey Ülkeleri Savunma Đşbirliği
(NORDEFCO) girişimidir. Kuzey ülkelerinin savunma kapasitesini artırmayı amaçlayan söz
konusu girişim, deniz kapasitesini artırmaya yönelik Baltık Denizi’nde Deniz Gözetleme
Đşbirliği (SUBSAC) projesini yürütmektedir. Avrupa Amfibi Girişimi (EAI) ise, ĐtalyaĐspanya, Đngiltere-Hollanda ve Fransa amfibi güçleri arasında yakın ilişkiler oluşturmak, AB
ve NATO operasyonlarında görevlendirilecek söz konusu güçlerin yeteneklerini geliştirmek
için 2000 yılında başlatılmıştır. Avrupa Müşterek Çalışabilir Taşıyıcı Grup Girişimi (ECGII),
Avrupa’nın amfi harekat ve nükleer operasyonlarda birlikte çalışılabilirliliğini artırmayı
hedeflemektedir. Bu eylemlerin temel gerekçesi AB ve NATO görevlerinde daha hızlı ve
etkili mevzilenme imkanı sağlamaktır.
AB’nin NATO ile askeri işbirliği, 1999 yılında Vaşington Zirvesi’yle başlamıştır. 17
Mart 2003 tarihinde NATO ve AB arasında “Berlin Plus” olarak tanımlanan işbirliği
anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmayla AB, kendi kriz yönetimi görevlerinde NATO’nun
operasyonel planlaması dahil, ortak yetenek ve varlıklarını kullanabilecektir. Ancak belirtmek
gerekir ki pratikte AB-NATO işbirliği pek çok alanda iyi yürümemektedir.
Akdeniz’e Yayılan Askeri Güç
Aşağıdaki tablolar açık kaynak istihbaratıdır.
53
2014 YILI DOĞU AKDENĐZ ASKERĐ GEMĐ HAREKETLĐLĐĞĐ
ABD
DONALD COOK (DDGH)
TAYLOR-50 (FFH)
JOHN LENTHALL (T-AO-189)
VELLA GULF (CG)
ALMANYA
WIESEL (PGFG)
NIKI FOROS (PG)
FRETTCHEN (PGFG)
ALSTER (AGI)
ĐNGĐLTERE
DIAMOND-34 (DDGH)
FRANSA
MARNE-630 (AORHM)
SURCOUF-711 (FFGH)
DUPUY DE LOME-759 (AGIH)
CASABIANCA-603 (SSN)
RUSYA
A.KULAKOV(DDGH)
LIMAN-824(AGI)
KOLA (AOL)
YAMAL-156 (LST)
G.POBEDONOSETS (LST)
SMETLIVY-810 (DDG)
VAS.TATISCHEV (AGIM)
PM-138 (AR)
BORNIAK-012 (LST)
KALININGRAD (LST)
MB-304 (ATA)
NOVOCHERKASSK-142 (LST)
MAGDEBURG-261(F)
ÇĐN
HUANGSHAN-570 (FFGH)
DDGH: Destroyer
ĐSPANYA
EL C. ESPANOL-189 (AKR)
CG: Kruvazör
DANĐMARKA
MV ARK FUTU
PETER WILLMOES (FFGH)
NORVEÇ
ANDENES-322 (WPSOH)
THOR HEYERDAHL-314 (FFGH)
BREZĐLYA
LIBERAL (FFGH)
AGI/AGIH/AGIM: Đstihbarat
ENDENOZYA
F.KAISIEPO (FS)
T-AO/AOL/AORHM:
ESBERN SANRE-17 (AGF)
FFGH/FFH/F: Fırkateyn/Korvet
PGFG/PB: Hücumbot/Gambot
Akarayakıt/Đkmal
LÜBNAN
SOUR-21 (LCT)
YUNANĐSTAN
STARAKIS (PGFG)
DAMOUR-22 (LCT)
TABARJA-42 (PB)
LST/LCT: Çıkarma
SSN: Nükleer Denizaltı
54
2014 YILI DOĞU AKDENĐZ TĐCARĐ GEMĐ HAREKETLĐLĐĞĐ
GĐRĐŞ YAPAN
ÇIKIŞ YAPAN
OCAK
330
318
ŞUBAT
274
282
MART
293
274
NĐSAN
303
302
MAYIS
327
330
HAZĐRAN
297
300
TEMMUZ
324
315
AĞUSTOS
244
256
TOPLAM
2392
2377
55
Sonuç
Akdeniz’ de yakın gelecekte ortaya çıkacağı düşünülen sorunları şunlardır:
1.
Deniz Alanlarının Sınırlandırması,
2.
Sahildar Devletlerin ve Yönetimlerin Bölgeye Đlişkin Tek Taraflı Fiîli
Uygulamaları,
3.
Emniyet,
4.
Kültür Varlıkları,
5.
Çevre,
6.
Arama-Kurtarma,
7.
Gemi Seyrüsefer Güvenliği ve Serbestîsi
8.
Ticaret, terörizm ve suç örgütleri çatışması,
9.
Enerji ve Güvenlik Paradoksu.
Akdeniz; deniz trafik yolları, enerji koridorunun merkezinde yer alması sebebiyle,
dünya ticareti için hayati öneme sahiptir. Bu nedenle, Akdeniz’i kontrol etmek kadar bu
coğrafyanın kıyısı olmayan devletlerin kontrolüne girmesinin beraberinde getireceği dengeleri
de göz önünde tutmak gerekir.
Akdeniz’in bu jeostrateik durumu, onu, birçok asimetrik risk ve tehdide karşı hassas
bir bölge niteliğine büründürmüştür. Bölgede yaşanan son gelişmeler Doğu Akdeniz’de
güvenliği ortaya çıkarmaktadır.
Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında, “deniz sınırlarının tek taraflı
olarak saptanamayacağı ve yapılacak sınırlandırmanın hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşmak
üzere gerçekleştirilmesi gerektiği” ilkesi benimsenmelidir. Akdeniz’in yarı kapalı deniz
statüsünde olması, yapılacak sınırlandırmada bölgenin niteliğine uygun olarak özel kuralların
uygulanmasını gerektirdiği için oldukça önemlidir.
Özellikle, Karadeniz ve Hazar bölgesinde üretilen petrolün boru hatları aracılığıyla
dünya piyasalarına taşınması, Akdeniz’in deniz emniyet ve güvenliğini ön plana
çıkarmaktadır. Bu sebeple bir an evvel, Akdeniz’de deniz yetki alanlarını belirlemeli ve etkin
ve önleyici güvenlik kurallar oluşturulmalıdır.
Bugün başlayan ve gelecek On yılda devam edecek olan bölgedeki etkili devletlerin
yönetim şekillerindeki değişim, bölgedeki kriz yayını değişim yayına çevirebilir. Bu
kapsamda olağandışı ve hızlı gelişmeler göz ardı edilmemelidir.
Karadeniz, Kızıldeniz ve Körfez’de güvenlik konsepti Akdeniz’le daha çok ilişkili
hale gelmesi muhtemeldir. Gelecek on yılda Akdeniz’in güvenliğine yeni tehditler
56
oluşturabilecek nükleer santraller ortaya çıkabilecektir. Bu sebeple NATO ve AB Akdeniz
için yeni güvenlik antlaşmaları oluşturacak, işlevsel alanlarda işbirliği için girişimler
artacaktır.
Akdeniz sanayisi ve ticareti, küreselleşmenin bir sonucu olarak deniz ticaret akışına
daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Küresel etkileşimin artan önemi ve yoğunluğu korsanlık,
terörizm ve suç örgütleri gibi yasadışı aktörlerin de büyümesini teşvik etmiş; aynı zamanda
farklı deniz bölgelerini birbirine bağlamıştır.
Diğer taraftan, küresel gücün yayılımı küresel deniz dengesini önemli ölçüde
değiştirmiştir. ABD’nin denizlerdeki üstünlüğü devam etmesine rağmen, gücü göreceli olarak
azalmış ve bazı deniz alanlarına girmesi, yükselen güçlerin karşı stratejileri nedeniyle
kısıtlanmıştır. Konvansiyonel bir deniz çatışmasının meydana gelme riski düşük olmasına
rağmen, bu değişen denge ülkeler arasındaki etkileşime tesir etmiş ve yeni uyuşmazlıklar
yaratmıştır.
Yükselen güçler, ABD boyunduruğundaki “Evrensel Ortak Varlıklar” görüşü veya
Avrupa’nın çok taraflı yönetim görüşünü kabul etmek yerine, geleneksel devlet hükümranlığı
çerçevesini ileri sürerek, daha fazla bağımsızlık ve egemenlik talep etmektedir. Bu durum,
küresel deniz konularını ve deniz çevresinin korunmasına yönelik düzenleme girişimlerini
karmaşıklaştırmakta; aynı zamanda yeni çatışmalara ve önemli çevre sorunlarına yol
açabilecek denizlerde doğal kaynakların çıkarılması için tehlikeli bir yarışı teşvik etmektedir.
Söz konusu gelişmeler, AB’nin deniz komşularında ve deniz ikmal yollarında da
önemli etkiler oluşturmuştur. Ekonomik kriz sebebiyle Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa
devletlerinin deniz aşırı mevcudiyeti azalırken ve yumuşak gücü körelirken, eski ve yeni dış
aktörler Akdeniz’de artan bir deniz mevcudiyeti sergilemektedir. Đklim değişikliği, kirlilik ve
aşırı avlanma deniz çevresinin bozulmasına yol açmakta ve Akdeniz için yeni çatışmalar ve
sorunlar yaratmaktadır.
Bu gelişmeler ışığında Akdeniz Devletlerince, deniz sorunlarının artan küresel
doğasını dikkate alarak kapsamlı bir deniz güvenliği stratejisi geliştirmesi gerekmektedir. Bu
kapsamda devletlerin; denizcilik politikası ile savunma politikası arasında daha büyük bir
sinerji oluşturması; stratejik önemi artan Kuzey Kutbu, Hint Okyanusu, Batı Afrika ve Güney
Atlantik gibi alanlar için bölgesel deniz stratejileri başlatma imkanını araştırması; deniz
komşularındaki deniz sınırı uyuşmazlıklarını çözmek için daha aktif ve görünür bir rol alması
gerekir.
AB’nin ise bu uyuşmazlıkların çözümünde Avrupa Komşuluk Politikası araçları ve
57
Karadeniz Sinerjisi ile Akdeniz için Birlik gibi çok taraflı diyalogları kullanması; Güney Çin
Denizi gibi uzak bölgelerdeki sınırlandırma uyuşmazlıklarında taraf olmaması; küresel
düzeyde çekişen Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya ve Türkiye gibi devletler ile deniz
konularında daha iyi ikili iletişim kanalları geliştirmesi; deniz çevresinde Ortak Bilgi
Paylaşım Çevresi’nin geliştirilmesi gayretlerini artırarak, deniz sorunlarını izleme ve yanıt
verme yeteneğinin geliştirmesi gerekir.
KAYNAKÇA
“The Maritime Dimension Of CSDP: Geostrategic Maritime Challenges And Their
Implications
For
The
European
Union”
(http://bookshop.europa.eu/en/the-maritime-
dimension-of-csdp-pbBB3213048/),
Aslan Gündüz, “Kıta Sahanlığı Konusunda Yeni Gelişmeler: Grönland – Jan Mayen
ve Saint Pierre ve Miquelon Davaları”, Hukuk Araştırmaları, Cilt 8, Sayı:1-3, s. 563.
Aslan Gündüz, “Kıta Sahanlığı Konusunda Yeni Gelişmeler: Grönland – Jan Mayen
ve Saint Pierre ve Miquelon Davaları”, Hukuk Araştırmaları, Cilt 8, Sayı: 1-3, s. 576.
Aslan Gündüz, The Concept of the Continental Shelf in Its Historical Evolution (With
Special Emphasis on Entitlement), Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsü Yayını,
Đstanbul, 1990, s.24-25
Case Concerning Delimitation of the Maritime Boundary in the Gulf of Maine Area
(Canada/United States of America), 12 October 1984, ICJ Reports, No. 67; International
Boundary Cases: The Continental Shelf, Vol. 1, Grotius Publications Limited, 1992, s. 321322.
Case Concerning The Continental Shelf (Libyan Arab Jamahiriya/Malta), 3 June 1985,
ICJ Reports, No.68; International Boundary Cases: The Continental Shelf, Vol. II, Grotius
Publications Limited, 1992, s. 16-17
Case Concerning the Continental Shelf (Tunisia v. Libyan Arab Jamahiriya), 24
February 1982, ICJ 1982, No. 63; International Boundary Cases: The Continental Shelf, Vol.
II, Grotius Publications Limited, Cambridge, 1992,
Delimitation of The Continental Shelf (United Kingdom of Great Britain and Northern
Ireland and The French Republic), 30 June 1977; International Boundary Cases: The
Continental Shelf, Vol. I, Grotius Publications Limited, Cambridge, 1992, s. 161.
58
Esen Arpat, “Ege Denizi Uyuşmazlığının Birleşmiş Milletler Deniz Yasasının Kıta
Sahanlığı Tanımlamasına ve Kıta Sahanlığı ve Özgül Ekonomik Bölge Sınırlandırmasına
Đlişkin Yaklaşımları Bakımından Đrdelenmesi”, Yayımlanmamış Özel Rapor, Mart 1997, s. 10.
Ferit Hakan Baykal, Deniz Hukuku Çalışmaları, Alfa Basım Yayım Dağıtım, Đstanbul,
1998, s. 115.
Francisco Orrego Vicuña, The Exclusive Economic Zone Regime and Legal Nature
Under International Law, Cambridge University Press, Cambridge, 1989, s.190.
Hüseyin Pazarcı, “Uluslararası Adalet Divanı’nın Tunus-Libya Kıta Sahanlığı
Uyuşmazlığına Đlişkin 24 Şubat 1982 Tarihli Kararı”, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası
Özel Hukuk Bülteni, Đstanbul Üniversitesi, Sayı 2, 1982, s. 42-46.
Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, I. Kitap, Turhan Kitabevi, Ankara,
1999, s. 240.
John R. Stevenson ve Bernard H. Oxman, “The Third United Nations Conference on
The Law of The Sea: The 1975 Ceneva Session”, AJIL, Vol. 69, 1975, s. 780
Jon M. V. Dyke; “The Disappearing Right to Navigational Freedom In The
Exclusive Economic Zone”, 2004, University of Hawaii at Manoa, Hawaii-USA.
Karl, D.E. ‘Islands and the Delimitation of the Continental Shelf: a Framework for
Analysis’, American Journal of International Law, vol. 71, (1977), s. 642–673.
Kurumahmut, A. “Ege’de Egemenliği Tartışmalı Adalar Sorunun Ortaya Çıkışı”,
Ege’de Temel Sorun, Egemenliği Tartışmalı Adalar, (Kurumahmut, A. ed.), Ankara 1998, s.
4.
Levi E. Clain, “Gulf of Maine-A Dissappointing First in the Delimitation of a single
Maritime Boundry”, VJIL, Vol. 25:3, 1985, s. 521-619.
Lucius Caflish, “Maritime Boundaries, Delimitation”, EPIL, Vol. 11, (Law of the SeaAir and Space), s. 212.
Malcolm D. Evans, Relevant Circumstances and Maritime Delimitation, Clarendon
Press, London, 1989, s. 29.
Marshall Sonenshine, “Law of the Sea: Delimitation of the Tunisia-Libya Continental
Shelf”, Harward International Law Journal, Vol. 24, 1983, s. 225-236; Karin Oellers-Frahm,
“Continental Shelf Case (Tunisia/Libyan Arab Jamahiriya)”, EPIL, Vol. 11 (Law of the SeaAir and Space), s. 94-99.
Nelson, L.D.M. ‘The Role of Equity in the Delimitation of Maritime Boundaries’,
America Journal of International Law , vol. 84, (1990), s. 837–858.
59
Nelson, L.D.M. ‘The Role of Equity in the Delimitation of Maritime Boundaries’,
America Journal of International Law, vol. 84, (1990), s. 837–858.
North Sea Continental Shelf Cases (Federal Republic of Germany v. Denmark; Federal
Republic of Germany v.The Netherlands), 29 February 1969, ICJ Reports 1969, p. 3;
International Boundary Cases: The Continental Shelf, Vol. I, Grotius Publications Limited,
Cambridge, 1992, s. 93.
S.P.Jagota, Maritime Boundary, Martinus Nijhoff Publishers, Dordrecht, 1985, s. 4957.
Sang-Myon Rhee, “Sea Boundary Delimitation Between States Before World War II”,
AJIL, Vol.76, No.3, July 1982, s. 555-588
Sertaç Hami Başeren, “Münhasır Ekonomik Bölge Kıta Sahanlığının Kavramsal
Yapısını Etkileyen Bir Kurum Değildir”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1995/1, s. 31.
Shigeru Oda, “Exclusive Economic Zone”, Encyclopedia of Public International Law,
Vol. 11(Law of The Sea Air and Space), s. 107.
ŞEKER, B.Ş.,
“A PROPOSITION FOR DELIMITATION OF MARITIME
BOUNDARIES AND MEDITERRANEAN SECURITY: LIMITATION SIMILAR TO
MONTREUX CONVENTION”, Uluslararası Güvenlik Kongresi.
ŞEKER, B.Ş., “Deniz Alanlarının Sınırlandırılması ve Akdeniz Güvenliği”,
Uluslararası Orta Doğu Kongresi
Yoshifumi Tanaka, “Reflections on Maritime Delimitation in the Cameroon/Nigeria
Case”, ICLQ, Vol.53, April 2004, s. 369.
Yoshifumi Tanaka, “Reflections on the Concept of Proportionality in the Law of
Maritime Delimitation”, The International Journal of Marine and Coastal Law, Vol. 16, No. 3,
2001, s. 434.
Yücel, A. “Doğu Akdeniz’de Deniz Alanlarının Sınırlandırılması ve Türkiye” konulu
tebliği, Deniz Hukuku Sempozyumu, 21-22 Haziran 2004, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı
Ankara, s. 3.
60
ENERJĐ VE GÜÇLER BÖLGESĐNDE TÜRKĐYE
M. Oktay ALNIAK1
1. Giriş
Aynı coğrafyada yaşayan eşit güçlerin bir şekilde birbirine galebe çalmaya gayret
ettiği bir düzen, insanlığın evrimi boyunca doğal hayatın bir parçası olmuştur. Farkedilir bir
güce erişenler çeşitli sebeplerle bir şekilde güç gösterisinde bulunmuşlardır. Karizmatik
güçler stratejileri ve siyasetleri nedeniyle içlerinde biriktirdikleri enerjiyi ani bir refleksle ya
bir coğrafyayı ya da bir kaç ülkeyi istila ederek açığa çıkarıyorlar. Gücünün zirvesine
eriştiğinde, kendini sanki tutamayıp, yumruğunu rakibinin gözüne indiriveriyorlar... Ayıkla
pirincin taşını! Bu güçler kendilerini aslında adil bir güvenlik sistemi olmayan dünyanın
polisi, jandarması sayıyorlar.
2. Açıklama
Geçmişin harp tarihi cerideleri genelin detayına daha çok yer ayırıyor. Đnsanoğlunun
ya dili, ya da aklı yetersiz! Harp tarihi veya uygarlığın evrimini not alan cerideler; geçmiş
tarihi, dünü bir türlü bütün bir resim olarak bizlere gösteremiyor. Aslında dikkatli bakanların
cerideleri anlaması ve fotoğrafın tümünü görebilmesi gerekir. Özetle, bakan görür veya
görebilen görür! Bilhassa bulunduğumuz coğrafyada, bölgede, geçmişten gereken dersleri bir
türlü çıkaramayan bir algılama noksanlığı vardır. Doğu’da mı, Batı’da mı olduğunu
kestirmeye çalışan bölge insanının, detaylarla uğraşırken altındaki coğrafya kayıyor.
Topraklarda çatlamalar oluyor. Erezyonun yaşamı tehlikeye sokması muhtemeldir. Bölgede
yaşanan göç, sosyal şizofreni, sosyal kültürlerdeki kaygılar, toplumdaki korku ve güvensizlik,
bölgenin coğrafyasını her gün yeni bir oldubittiye getiriyor. Đşin önemli tarafı, biz bu bilinçaltı
hazırlığın farkında bile olmuyoruz... Yazılı ve görsel medyamız, kimin adına ve namına bizi
hipnotize ediyor? Neyin karşılığında bu oyun oynanıyor? Toplum, idare edenler, idare
edilenler grogi durumda... Soğuk harp, sıcak harp derken bugün başka bir tür basıncın
altındayız...
Yeni bir bölgesel coğrafi ve sosyal değişimin olup, olamayacağına karar verebilmek
için, bölgedeki entelektüel alt yapının incelenmesi gerekir. Entelektüel yapıdan anlaşılanlar
nelerdir? Acaba bölgedeki tarihsel geçmiş, insan hakları kavramı, eğitim anlayışı, teknolojik
birikim, enerji imkânları ve ekonomik varlıklar bölgenin entelektüel yapısıyla ilgili midir?
1
Prof. Dr. Yük. Müh. [email protected]
61
Bölgedeki komşuluk ilişkileri, savunma sanayii ve ekonomi arasındaki güç dengesi, siyaset
kurumunun demokrasi kültürü, bölgedeki devlet yönetimi mekanizmaları ile bölgedeki
geleceğin yönetilmesi kavramlarının incelenmesi gerekebilir.
Etnisite aldı başını gidiyor! Din işleri ve cemaat tartışmaları, alevilik, sünnilik,
mezhepçilik, azınlıklar bölgeyi etkiliyor! Bizi bizlikten çıkarıyor... Huzur sanki bölgeye
gelmeyecek gibi görünüyor! Zaten amaç da budur... Bölgenin yönetimi kavramı geniş
tutulduğunda, bölge yönetimlerinin yönetimi akla gelmektedir. Kendinizi yönetemediğiniz
takdirde, sizin yönetiminize müdahale ediliyor! Sizi ve bölgeyi yönetmeye başlıyorlar... Yeni
yönetim kendine uygun bir vizyon belirliyor. Bu tip yönetimler demokrasi adına sizi yönetme
hakkını
kendinde
görürken,
siz
kendi
ülkenizde
azınlık
oluyor
ve
ülkenize
yabancılaşıyorsunuz. Ülkenizden kovuluyorsunuz! Topraklarınızı bırakıp başka ülkelere
sığınıyor, paranız varsa kaçıyorsunuz. Đnsanlar bu kaçışta canlarını zor kurtarıyorlar. Paranız
yoksa kendi ülkenizde korku ve kuşku ile yaşamaya başlıyorsunuz ve kaderinize razı
oluyorsunuz. Önce çok iyi yetişmişler ve gençler kaçıyorlar. Kaçırılıyorlar...
Bölge olmak için sınırı ve çerçeveyi belirlemek gerekir. Bir çınarın toprağa yapışması
köklerinin gücüne bağlıdır. Dalları taşıyacak gövdedir. Askeri, siyasi, ekonomik, kültürel,
jeopolitik, stratejik gücü olan toplumlar bölgesinde huzur içinde yaşarlar. Çevresindekiler de
huzurludurlar. Güç dengesi ilkelerine göre herkes gücünü ve haddini bilir... Gereken bölgesel
gücünüz yoksa acı çekersiniz. Yaşamaya kararlı olanlar toprağa tutunurlar. Yaratılan fırtına
sonunda gelir ve geçer... Bu fırtınada ayakta kalmak zordur. Đşte bu durumlarda toplumlar,
çocuklar, analar bu fırtınada çok zarar görürler.
Ekonominin gücü ile silahlanma arasında bir denge olması gerekir. Gelişmiş ülkeler
ulusal toplumlara özelleştirme fikrini dayatıyorlar. Özelleştirme bir merhemmiş gibi 25 yıldır
bütün vücuda sürüldü. Bir savunma kaldı özelleşmeyen! O da kıyısından, köşesinden özel
güvenlik adıyla zorlanıp duruluyor. “Privatization” kelimesiyle yıllar geçirdik. Elde ne varsa
sattık, savduk... Siz sağ, biz selamet! Borç, harç demişken; Osmanlı Đmparatorluğu zamanında
Đngilizler “Senin bana borcun var!” demişler ve bunun karşılığı Kıbrıs’ı istemişler. Yönetim
olmaz demiş! Sen misin “olmaz” diyen, ertesi gün Đskenderiye’yi topa tutmuşlar ve Mısır’ı
işgal etmişler. Mısır’ın gidişi o gidiş! Sonra oralarda bir güzel yerleşmişler. Ordular ve
donanmalar kurmuşlar. Hazırlıklar yapmışlar. Hindistan’dan ve Avustralya’dan asker
getirmişler. Aylarca eğitim yaptırmışlar. Hızlarını alamayıp Çanakkale’ye gelmişler! 19141918 yılları... Đmparatorluğun dokuz parçasını yutmuşlar ve bir parçasını zoraki bölgenin
sahiplerine bırakmışlar. Bu son parçayı, imparatorluğun onda biri olan parçayı kurtarabilmek
için Atatürk ve Arkadaşlarının yaptıklarını Cumhuriyet sürecinde okuduk ve öğrendik.
62
Đnşaallah öğrenmişizdir, yine de hatırlatılması faydalı olacaktır. Kurtuluş Harbi’nde, Sakarya
Muharebeleri’nde ve Büyük Taarruz’da 5000 subay ve 50000 Mehmetcik şehit olmuş... Bu
harp, tabancasında mermisi olmayan subayların kılıç harbidir. Türkiye Cumhuriyeti olabilmek
için ödenen bedel büyüktür. Şimdi, bölgenin gücü olan Türkiye Cumhuriyeti, bu ülkenin
sahibi olabilmek için bedelini on misli ödemiş! 1900 yıllarından başlayarak bölge etnik ve
zamanın küresel güçlerince paramparça yapılmış! Geriye bir çekirdek kalmış!
Bölge üzerinde oyun oynayanlar ve bu oyunun parçası olanlar dikkat etmelidirler!
Aynı oyunların tekrar oynanması mümkün değildir. Küçük Asya denilen çekirdekte yaşayan
bölge insanının Orta Anadolu’nun bozkırına sıkıştırılması planları akıl dışıdır. Bölge insanı,
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları oldukça, siz siz olun böyle birşey denemeyin. Kimseleri bu
işlere alet etmeyin! Ne yazık ki, her kesimden bu küresel güçlerin adamı ve kalemi vardır.
Eskiden casus denildiğinde insanların tüyleri ürperir ve insanlar korkarlardı!
Şimdilerde küresel güçlerin her ülkede görevlileri vardır. Bunlar küresel yapılmış projeleri
gerçekleştirmek için çalışırlar. Bu görevliler küresel güçlerden beslenirler. Onların namına
yazar ve çizerler. Masum vatandaşların beynini yıkarlar. Masum, temiz, işsiz, okulsuz,
istikbali olmayan gençliği geçmişine, millete ve devlete düşman ederler... Bu kalemlere göre
ulus, ordu, birlik ve dirlik tehlikelidir. Bunların görevi ülkenin birliğini, dirliğini dağıtmak,
değerlerini, kültürünü ve ordusunu aşağılamak, Cumhuriyetle kazanılan ulusal her ne değer
varsa darmadağın etmektir. Bunlar Cumhuriyeti kategorize ederler! Akıllarınca yeni
cumhuriyetler kurarlar. Bunlar da bizim ve bölgenin insanıdır... Lakin küresel güçlere önemli
bir ücret karşılığı köşelerinden ve makamlarından hizmet ederler...
Bu çatışmaların tamamı sanki güçler savaşı! Küresel güçler bölgelerinde ulusal güçleri
istemezler. Ulusal güçler küresel güçlerin gelişmesine karşı olduklarından küresel güçlerce
devamlı hırpalanırlar. Mikro milliyetçilik akımları bu çevreyi rahatsız eder. Para, güç,
propaganda, medya vasıtasıyla kendilerine aydın dedirten bir kısım insanlar küresel güçlere
hizmet ediyor! Nasıl baş edilir?
Küresel güçlerle baş etmek zordur. Kimin ulusal, kimin küresel olduğu belli olmayan
karmaşık bir kaos ortamı bölge insanını tedirgin eder. Đstikrar bozulur. Korku ve kuşku sinir
sistemini bozar. Zaten istenen budur! Patinaj yapan ve enerjisini boşa harcayan bir bölge
toplumu! Patinaj yapmaktan yorulmuş insanlar... Moraller bozulur! Oyun kuramayan bir
futbol takımı olunur...
Bu duruma kültürel enerji kaybı denilebilir. Enerji kaybı sistemin ve toplumların
patinaj yapması demektir. Đyi niyetinizin, gayretinizin, enerjinizin kaybolması emeğinizin
boşa gitmesi demektir. Ne yapmak gerektiğini düşünmek akılcı olmaktır. Đlk akla gelen
63
herkesin kendi köyüne dönmesidir. Küresel güçleri iyilikle ikna etmek gerekli! “Sizin ne
işiniz var buralarda? Sizin dağlarınız, ormanlarınız, Okyanuslarınız var! Sizin zengin
ülkeleriniz ve mutlu bir yaşamınız var. Size yeter enerjiniz, petrolünüz, paranız var... Sizin
aileleriniz, çocuklarınız var! Bölgenize dönünüz... Bu bölgenin insanını, çoluk çocuğunu,
taşını toprağını, kurdunu kuşunu rahat bırakınız” demek gerekir. Birleşmiş Milletler
Platformlarında “Bölgeye huzur gelecek dediniz nifak geldi, demokrasi gelecek dediniz terör
geldi, barış dediniz savaş geldi” gerçeğini ısrarla hatırlatmak gerekir. Orta Doğu Bölgesi’nde
iki milyon masum insanın öldürülmesine neden olan 1980-2014 vahşeti kimin eseridir? Bu
felaketin sorumlusu kimdir? Adil ve uzun süreli bir barış için bunların araştırılması ve
açıklanması faydalıdır.
Bölgede insanlar “Hani bizim enerjimiz, petrolümüz, uygarlığımız, huzurumuz,
anamız, babamız, çocuklarımız, eski güzel vatanımız, insanca yaşam güvencemiz” diye
ağlıyorlar ve ölüyorlar. Orta Doğu’da insanlık adına, insanlığın tükendiği yerde yaşanıyor...
Korku, terör ve güvensizlik yaratan bu felaket daha ne kadar sürecek? Bu şartlarda Dünya
jandarmalığı daha ne kadar sürdürülebilir ki?
3. Sonuçlar
Bölgede beklenen; sosyal dengesi yerinde, ekonomik gücü kuvvetli olan bölge
yönetimleri günü ve geleceği yönetebilirler. Başkalarının etkisine girmeyebilirler. Evrensel
insani değer ölçüleriyle, etkin kültürleriyle kendi güvenlikli yaşam alanlarını oluşturabilirler.
Bölgelerinde huzuru tesis edebilirler. Bölgenin gücü olabilenler, aynı zamanda uygarlığın
ışığı ve insanlığın aradığı huzurun temsilcisi olabilirler. Böyle düşünülmesine rağmen,
bölgede liderlik yapan yönetimler uzun ömürlü olmamıştır. Bölgede geleneksel yapı, krallık,
demokrasinin yerleşmemesi gibi sebepler devamlıdır. Arap Baharı denilen rüzgar, darbeler,
isyanlar, küresel istilalar bölgeyi karıştırmıştır. Son yüz yıldır bölgedeki liderler ve yönetim
sistemleri uzun süreli olarak ülkelerini yönetememişlerdir. Ülkelerini küresel güçlerin
gölgesinde uzun süreli yönetenler de ülkelerinde uygarlaşma adına istenilen ilerlemeyi
sağlayamamışlardır.
Bölgedeki her işe küresel güçler karışmakta ve bölge ülkeleri devamlı kültürel,
ekonomik ve mali büyük kayıplara uğramaktadırlar. Bu kayıplar geri gelmeyecek enerji
kayıplarıdır. Bu ülkelerin kalkınmaları beklenmemelidir. Asla kalkınamazlar... Her birisi
küresel güçlere asırlık savaş borçlusu haline getirilmişlerdir.
Türkiye bölgede kültürel, sosyal, ekonomik, askeri, stratejik bir güç olarak ne
durumdadır? Gücü ve enerjisi ne kadardır? Gücünün alanı ve şiddeti nedir? Bu konularda bir
değerlendirme yapmak için yakın geçmişle beraber bin yıllık Anadolu entelektüel alt yapı
64
varlığının incelenmesi faydalı olur. Bu inceleme sonucu bazı ipuçları bulmak mümkündür.
Olumlu olarak değerlendirilenler; yönetimde eşitlik, adalet, hakkaniyet, çalışkanlık, bilimin
evrensel değerleridir. Olumsuz olarak değerlendirilenler ise bu değerlerden uzaklaşmaktır.
Türkiye’nin bölgesel bakış açısına yön verilebilmesi için bir modele ihtiyacı vardır. Bu
model; Türkiye’nin bölgede ve yaşamında oluşturduğu; adil, güvenli, uygar, entelektüel,
bilimsel ve istikrarlı ülke imajıdır. Bu imaj aynı zamanda herkes için bir güven ölçüsüdür.
Türkiye’nin aşındırılmaya çalışılan entelektüel gücü vardır. Bu güç asırların
oluşturduğu bir kültür olarak tanımlanabilir. Türkiye, bölgesel bir aktör olarak kendine
güvenini tazelediği takdirde, güveni oranında bölgede aktördür. Türkiye ile ilgili veriler
incelendiğinde, Türkiye’nin entelektüel gücünün bölgede önemli olduğu görülür. Bu güç
Türkiye’ye verilmek istenen zahiri rollerden çok daha fazlasını hak ve ifade eder. Türkiye’nin
bölgedeki potansiyeli, bölgenin manyetik alanını türbülansa çevirmiş güçler tarafından, güç
çekişmesi nedeniyle siyaseten bir olumsuzluk olarak görülebilir. Türkiye’nin bölgesinde
sürekli, dinamik, demokratik, kültürel, toplumsal ve güvenilir güç olduğu gerçeği küresel
güçlerce bilinmekte, ancak bu rol vurgulanmamaktadır. Türkiye’nin yönetimleri; Türkiye’nin
mevcut entelektüel alt yapısı nedeniyle, bölgenin vazgeçilemeyecek en önemli istikrar unsuru
olduğuna inandıkları takdirde, Türkiye evrensel ve bölgesel politikalarda ülke halkına ve
bölge halklarına daha etkin, faydalı, insanlığa yararlı, tarihine ve geleceğine yakışır hizmet ve
politikalar sunabilir. Bunların olabilmesi için Türkiye’nin entelektüel gücüne inanması ve yeri
geldiğinde bu gerçeği dünyaya uygun yöntemlerle hatırlatması gerekecektir.
Farkında olmak ve olunmak! Konuşmalarda, faaliyetlerde, teşebbüslerde, barışı
sürdürmede gücü kadar kendini ifade etmek gerçekçilik olacaktır. Bu, insanların kendini
koruması amacıyla yaptığı spor gibi birşeydir. Toplumların ve devletlerin koruma ve korunma
reflekslerinin olması tabiidir. Bunun adına kültürel enerji denilebilir. Enerji ve güçler
bölgesindeki Türkiye’nin en çok dikkat edeceği husus, adaletin ve barışın kendisi için çok
önemli olduğuna inanmasıdır. 10.09.2014 /Kuşadası
65
TURKEY’S ENERGY POLICY AND FOREIGN POLICY ANALYSIS OF
ENERGY SUPPLIER COUNTRIES
Engin MOĞUL
The energy industry is an area of crucial strategic importance in development plans
of countries. Due to problems like increased energy prices, increased awareness on global
warming and climate change, that dependency on depleting fossil fuels is likely to continue in
the near future while global demand for energy has recently been following an increased
trend, and that developments in the area of new energy technologies are far from the level of
maturity to meet the increased demand, the concern for security of energy has been gradually
increasing.
Despite these concerns ;
Turkey is geographically located in close proximity to more than %70 of the world’s
proven oil and gas reserves. Turkey, forming a natural energy bridge between the source
countries, the Middle East and The Caspian basin, and consumer markets, stands as a key
country in ensuring energy security through diversification of supply sources and routes,
considerations that have gained increased significance in today’s Europe. Also Western
countries to diversify their sources, we are the most important country in terms of providing
supply and routes security. Therefore Turkey, in terms of economic intelligence with
international energy projects are becoming an interesting country.
With a rapidly growing economy, Turkey has become one of the fastest growing
energy markets in the world. Turkey has been experiencing rapid demand growth in all
segments of the energy sector for decades. Over the last decade, Turkey has been the second
country, after China, in terms of natural gas and electricity demand increase. Turkey is
expected to become one of the most dynamic energy economies of the world in terms of
increase in energy demand.
Europe wondered northern Iraq, Trans-Anatolian gas pipeline (TANAP), Trans
Adriatic Pipeline (TAP), Nabucc’s future regarding what we think, with Russia, Azerbaijan
and Iran how we walk down the road. Maybe these issues are German’s cause of covert
listening us.
Cyprus has oil and gas deposits on offshore so that makes it more important to Cyprus
as usual and From Israel to Europe the issue of alternative energy line and oil and gas over
66
Turkey to World markets is being looked for ways to be transfered by Israel. This and because
of many other reasons, Turkey will implement own policies in the Middle East (America,
Russia, Israel and the European Union countries, in spite of being uncomfortable ) all of them
want to invent to Turkey.
Therefore In this respect, major pipeline projects, realized and proposed, which will
contribute to Europe’s energy supply security, will as well enhance Turkey’s role as a reliable
transit country on the East-West as well as North-South energy axis.
Turkey aims at establishing an uninterrupted and reliable flow of the Greater Caspian
and the Middle East hydrocarbon resources to Turkey and to Europe via the Turkish territory.
Secure energy supply remains essential also for our country. In this context,
significant progress has been made recently in legal and technical terms which include
restructuring our energy market on a competitive transparent basis, identifying and utilizing
our domestic and renewable resource potentials, making nuclear energy a part of electricity
production, and making use of energy efficiency and new energy technologies.
The primary aim of Turkey is to realize its own energy security. To this end, Turkey
has for objective to
- diversify its energy supply routes and source countries,
- increase the share of renewables and include the nuclear in its energy mix,
- take significant steps to increase energy efficiency,
- contribute to Europe’s energy security.
intends
In our long-term planning work, we foresee to achieve the following targets in 2023,
which is the 100th anniversary of our Republic:
To be able to make complete use of our potential of indigenous coal and hydraulic
resources,
To make maximum use of renewable resources,
To incorporate nuclear energy into electricity generation within the period until
2020,
To secure rapid and continuous improvement in energy efficiency in a way that
parallels EU countries,
We expect to achieve the goals
We are going to solve with many unknowns equations at the energy. So we are going
to be a country in the position ENERGY CENTER .
67
KAYNAKÇA
Arıboğan, D. Ülke and Bilgin, Mert, “New Energy Order Politics Neopolitics: From
Geopolitics to Energeopolitics”, Uluslararası Đlişkiler, Volume 5, No 20 (Winter 2009), p.
109-132
Dr. Frank Quante. ‘All energy Turkey 2014 enerji toplantısı’ 2014 personal
interview
http://www.enerji.gov.tr/index.php?dil=tr&sf=webpages&b=enerji&bn=215&hn=12&
nm=384&id=384 (accessed 20/02/2014) p.1.
http://www.mfa.gov.tr/turkiye_nin-enerji-stratejisi.tr.mfa (accesses 2013 )
Perihan Çakıroğlu, , Bugün gazetesi 25 Ağustos 2014 P:8 Anonymous newspaper
article ‘ Enerjide çok bilinmeyenli denklem çözüm bekliyor.’
Sinem Köseoğlu, ‘Đsrail’de gaz çatlağı’, 09 Ocak 2014
http://www.yenisafak.com.tr/dunya-haber/israilde-gaz-catlagi-11.01.2014-604532
68
TÜRKĐYE’NĐN NÜKLEER ENERJĐ STRATEJĐSĐ: BÜYÜK GÜÇ OLMA
ĐDEALĐ
Dr. Muharrem Ekşi
Araştırmada Türkiye’nin nükleer enerjide geldiği durum dünyadaki gelişmelerle
karşılaştırmalı ve disiplinler arası bir yaklaşımla ele alınmıştır. Bu çerçevede genelde enerji
sektöründe özelde nükleer enerji alanındaki son gelişmeler dikkate alınarak Türkiye’nin enerji ve
nükleer konusundaki yol haritasının nasıl çizileceğine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu
araştırmada nükleer enerji konusunun enerji, güvenlik, dış politika ve toplum, birey faktörleriyle
iç içe geçmiş yapısı göz önüne alınarak yeni bir vizyon ve söylem geliştirilmiştir. Bu amaçla,
Türkiye’nin nükleer enerji konusuna kalkınmadan güvenliğe ve çevresel faktörlere kadar
bütüncül bir perspektiften bakılması gerektiği vurgulanmıştır.
Bu araştırmada Türkiye’nin nükleer enerjiye geçmesiyle birlikte çok daha bağımsız bir
enerji, dış ve güvenlik politikası izleyebileceğini, bölgesel güç ve küresel aktör konumunu
güçlendireceği tezi savunulmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin nükleer enerji stratejisinin
nükleer enerji santralleri inşa ederek enerji çeşitliliğini sağlamak suretiyle enerji güvenliğini
sağlamanın ötesinde büyük güç olma idealine dayandığı ileri sürülmüştür. Klasik realist açıdan
bir ülkenin büyük güç kategorisinde değerlendirilebilmesi, 21.yüzyılda en az iki unsura
dayanmaktadır: Birincisi nükleer silah ve ikincisi enerji silahına sahip olmaktır. Nitekim
Rusya’nın Putin’in liderliğinde ABD ve AB’ye meydan okuyabilmesi sahip olduğu enerji ve
nükleer silah gücüne dayanmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin Erdoğan liderliğinde Türkiye’yi
2023 hedeflerinde bölgesel süper güç ve küresel güç olma idealinin altını nükleer enerji stratejisi
doldurmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Nükleer güç, büyük güç, enerji stratejisi, enerji bağımlılığı, enerji çeşitliliği
Giriş
Çalışmanın ilk bölümünde dünyadaki nükleer enerjinin durumu verilerle ortaya
konmaktadır.
Daha
sonra
Türkiye’nin
nükleer
enerji
serüveni
tarihsel
aşamalarıyla
kaydedilmiştir. Türkiye’nin neden nükleer enerjiye ihtiyacı olduğu sorgulanarak ülkenin
büyümesinin ve talep senaryolarının nükleer enerjiyi kaçınılmaz hale getirdiği saptaması
yapılmıştır. Özellikle, Türkiye’nin büyümesine oranla hızla artan elektrik enerjisi ihtiyacının
69
beraberinde nükleer enerjiyi bağımsız bir enerji politikasının sine qua nonu (olmazsa olmazı)
yapmaktadır. Sonuç ve Öneriler bölümünde Türkiye’nin nükleer enerji konusunda geldiği
aşamanın bulguları ortaya konarak nükleer enerjiye geçiş aşamasında nelerin yapılması
gerektiğine dair tavsiyeler yer almaktadır. Ekler kısmında ise nükleer enerji programlarının
uygulanması ve aşamaları ayrıntılı tablolarla izah edilmekte, nükleer enerjide mevcut durum
analizinin tespitleri ortaya konarak nükleer enerji stratejisi önerisi geliştirilmiştir.
Türkiye’nin nükleer enerjiye geçmesiyle birlikte enerji güvenliğini sağlamada önemli
aşama kaydedeceğini ve özellikle elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamada dışa ve doğalgaza
bağımlılığı azaltacağını ileri sürmektedir. Bu şekilde Türkiye’nin büyük güç statüsüne ve küresel
aktör konumuna yükseleceği düşünülmektedir. Bu bağlamda nükleer enerji sadece enerji
bağımlılığından kurtulma arayışı değil, enerji güvenliğini sağlamanın ötesinde Türkiye’yi büyük
güç yapma stratejisinin en temel bileşenidir. Ak Parti iktidarının Türkiye’yi büyük güç yapma
idealinin altını doldurduğunu iddia ettiğimiz nükleer enerji santrallerinin yapımıyla öncelikle
Türkiye’de nükleer teknoloji kapasitesinin geliştirilmesinin amaçlanmaktadır. Böylece nükleer
teknoloji kapasitesine sahip bir ülke olarak Türkiye’nin hem enerji hem de nükleer silaha sahip
olabileceği düşünülmektedir.
Zira nükleer enerji konusu, enerjide arz güvenliği, kalkınma politikası gibi bir ülkenin iç
ve dış politikaları ile enerji, ekonomi ve güvenlik politikalarını yakından ilgilendirmektedir.
Nükleer enerji beraberinde yüksek teknolojiye ulaşmayı ve bu yüksek teknolojinin tıp, endüstri,
tarım,
hayvancılık,
genetik
vb.
alanlarda
uygulama
imkânı
sağlama
boyutuyla
değerlendirildiğinde oldukça stratejik bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok boyutlu bir
konu olan nükleer enerji, Türkiye’de kalkınmayı sağlamanın ve ileri teknoloji transferini
gerçekleştirebilmenin bir aracı olarak görülmektedir.
Enerji güvenliğini ve dışa bağımlılığı azaltmanın bir aracı ve alternatifi olan nükleer
enerjiye Türkiye’nin orta ve uzun vadede ihtiyacı açıktır. Öncelikle, Türkiye, kendi bilinen
kaynakları açısından enerji zengini olmayan bir ülkedir. Bu nedenle, Türkiye, enerji ihtiyacının
çok ciddi bir bölümünü ithal yoluyla temin etmektedir. Bu durum da ülkeyi dışarıya bağımlı hale
getirmektedir. Devletlerarası ilişkilerde de manevra alanını daraltan bu bağımlılık sorunundan
kurtulmanın yolu ise enerji güvenliğini sağlamaktır. Yükselen enerji fiyatları ve bunun bütçede
büyük bir ticari açık meydana getirmesi, tedarikçilerin tekelci enerji politikası izliyor olması,
bağımlılık ve güvenlik açıkları gibi sorunlar, nükleer enerjiyi bir alternatif değil, aksine zorunlu
70
hale getirmektedir. Enerji tedarik kaynaklarını ve yollarını çeşitlendirmenin dışında nükleer enerji
bir ülkenin enerji güvenliğini sağlamada önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin de nükleer
enerjiye sahip olma konusuna, enerji güvenliği perspektifinden yaklaşması gerekmektedir.
Türkiye’nin nükleer enerji konusundaki yaklaşımının diğer bir boyutu da enerji
sektörünün liberalleştirilme hedefine paralel olarak nükleer enerji alanında da serbest piyasa
koşullarında özel sektörü devreye koyma girişimidir. Türkiye, dünyadaki kamulaşma eğiliminin
tersine enerji sektöründe aynen diğer sektörlerdeki gibi liberalleşmeyi tercih etmektedir. Oysa
genelde enerji sektörü ve özelde nükleer enerji, stratejik, askeri-güvenlik, iç ve dış politika
boyutlarını içermektedir. Türkiye’nin nükleer santral kurma adımıyla elde edeceği kazanımların
başında ileri teknoloji transferi ve enerjide arz güvenliği konuları gelmektedir. Ayrıca, nükleer
elektrik sayesinde doğalgaz elektriğinden çok daha ucuz olması beklenen bir nükleer enerji
kaynağına geçilmesi, dış ticaret açığının kapatılmasında da önemli işleve sahiptir.
Bugün 1,6 milyar insan elektrikten yoksun olarak yaşamakta ve 2,4 milyar insan da
ısınma ve pişirme ihtiyacını modern yakıt sistemine sahip olmadığı için geleneksel biyokütlesel
yakıtlarla sağlamaktadır1. Mevcut tahminler, 2030 yılına kadar dünya çapında enerji tüketiminde
%50 artış beklemektedir2. Bu artışın %70’i ise gelişmekte olan ülkelerce talep edilecektir.
Nükleer enerji, bu tüketim artışını sağlamada ön plana çıkmaktadır.
Devletlerin nükleer enerji’ye geçmelerinde aşağıdaki etkenler önemli rol oynamaktadır.
Bunlar arasında:
•
Yerli enerji kaynaklarının kıt oluşu,
•
Đthal edilen enerjiye bağlı kalmama isteği,
•
Enerji kaynaklarının çeşitliliğini artırma ihtiyacı,
•
Karbon salınımını azaltma gibi faktörler yer almaktadır.
1. Dünyada Nükleer Enerji
Nükleer santrallerden ticari olarak elektrik üretimi Haziran 2008 itibari ile dünyada 31
ülkede işletilmekte olan 439 nükleer reaktörden sağlanmakta ve bu reaktörlerin toplam üretim
1
Mücella ERSOY, “Türkiye Kömür Đşletmeleri Kurumu ve Temiz Kömür Teknolojileri Alanındaki Girişimler”,
Ulaşım Tarihi 4 Mayıs 2009,
http://209.85.129.132/search?q=cache:7CptnTkSP3IJ:www.odtumd.org.tr/baglantilar/sunumlar/temizKomur/mucella
Ersoy.pdf+1,6+milyar+insan+elektrikten+yoksun&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr.
2
“IEA: 2030’da 1.4 milyar kişi elektriksiz kalacak”, NTVMSBC, Ulaşım Tarihi, 04 Mayıs 2009,
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/170927.asp.
71
kapasitesi 372 Gwe (gigavat) dır3. Nükleer santraller, dünya elektrik talebinin yaklaşık %16’sını
karşılamakta ve bugün işletmedeki toplam ünite sayısının %24’ü ABD’de, %14’ü Fransa’da,
%13’ü Japonya’da ,%7’si Rusya ve % 5’i Kore Cumhuriyeti’nde bulunmaktadır4. Bu
işletmelerde kullanılan reaktör türlerinden Basınçlı Su Reaktörü (PWR, 265 adet) ile Kaynar Sulu
Reaktör (BWR, 94 adet) toplam ünite sayısının %82’sini ve toplam enerji üretiminin (328,716
Mwe) %88’ini sağlamaktadırlar5.
Harita 1. Dünyada Nükleer Enerji6
Tablo 1: DÜNYADAKĐ NÜKLEER REAKTÖRLERĐN DURUMU7
Tekrar
Đşletmede
Ülke
Đnşa Halinde
Çalıştırılmamak
Uzun süredir
üzere kapalı
kapalı
Ünite
Toplam
Ünite
Toplam
Ünite
Toplam
Ünite
Toplam
Sayısı
Mwe
Sayısı
Mwe
Sayısı
Mwe
Sayısı
Mwe
ABD
104
100582
1
1165
28
9764
-
-
ALMANYA
17
20470
-
-
19
5944
-
-
ARJANTĐN
2
935
1
692
-
-
-
-
3
“Nuclear Power in the World Today”, World-Nuclear, March 2009, Ulaşım Tarihi, 4 Mayıs 2009,
http://www.world-nuclear.org/info/inf01.html.
4
Dünyadaki Nükleer Santrallerin interaktif haritası için bk., http://www.insc.anl.gov/pwrmaps/map/world_map.php.
5
“World Nuclear Generation of Electricity”, IEA, Ulaşım Tarihi, 4 Mayıs 2009,
http://www.eia.doe.gov/cneaf/nuclear/page/nuc_generation/gensum2.html.
6
http://www.homemade-atlas.org/hwa2008_29.jpg/hwa2008_29-full;init:.jpg.
7
“Dünyada Nükleer Reaktörlerin Durumu”, TAEK, Ulaşım Tarihi 4 Mayıs 2009,
http://www.taek.gov.tr/bilgi/sss/durum.html.
72
BELÇĐKA
7
5824
-
-
1
11
-
-
BREZĐLYA
2
1795
-
-
-
-
-
-
BULGARĐSTAN
2
1906
2
1906
4
1632
ÇEK
6
3619
-
-
-
-
-
-
ÇĐN
11
8572
6
5220
-
-
-
-
ÇĐN – TAYVAN
6
4921
2
2600
-
-
-
-
ERMENĐSTAN
1
376
-
-
1
376
-
-
FĐNLANDĐYA
4
2696
1
1600
-
-
-
-
FRANSA
59
63260
1
1600
11
3951
-
-
GÜNEY
2
1800
-
-
-
-
-
-
HĐNDĐSTAN
17
3782
6
2910
-
-
-
-
HOLLANDA
1
482
-
-
1
55
-
-
ĐNGĐLTERE
19
10222
-
-
26
3324
-
-
ĐRAN
-
-
1
915
-
-
-
-
ĐTALYA
-
-
-
-
4
1423
-
-
ĐSPANYA
8
7450
-
-
2
621
-
-
ĐSVEÇ
10
9014
-
-
3
1225
-
-
ĐSVĐÇRE
5
3220
-
-
-
-
-
-
JAPONYA
55
47587
1
866
3
320
1
246
KANADA
18
12589
-
-
3
478
4
2568
KAZAKĐSTAN
-
-
-
-
1
52
-
-
KORE CUMH.
20
17451
3
2880
-
-
-
-
LĐTVANYA
1
1185
-
-
1
1185
-
-
MACARĐSTAN
4
1829
-
-
-
-
-
-
MEKSĐKA
2
1360
-
-
-
-
-
-
PAKĐSTAN
2
425
1
300
-
-
-
-
ROMANYA
2
1300
-
-
-
-
-
-
RUSYA
31
21743
6
3639
5
786
-
-
SLOVAKYA
5
2034
-
-
2
518
-
-
SLOVENYA
1
666
-
-
-
-
-
-
UKRAYNA
15
13107
2
1900
4
3500
-
-
TOPLAM
439
371936
34
28193
119
35165
5
2814
-
CUMHURĐYETĐ
AFRĐKA
73
Tablo 2: Şubat 2008 itibariyle Tiplerine Göre Reaktörler8
Tekrar
Đşletmede
Đnşa Halinde
Çalıştırılmamak
Uzun süredir kapalı
üzere kapalı
Reaktör
Ünite
Toplam
Ünite
Toplam
Ünite
Toplam
Ünite
Toplam
Tipi
Sayısı
Mwe
Sayısı
Mwe
Sayısı
Mwe
Sayısı
Mwe
BWR
94
85287
2
2600
21
5416
-
-
FBR
2
690
2
1220
6
1578
1
246
GCR
18
9034
-
-
34
6147
-
-
LWGR
16
11404
1
925
8
4938
-
-
PHWR
44
22358
4
1298
5
307
4
2568
PWR
265
243429
25
22150
33
15243
-
-
HTGR
-
-
-
-
4
679
-
-
HWGCR
-
-
-
-
3
280
-
-
HWLWR
-
-
-
-
2
398
-
-
SGHWR
-
-
-
-
1
92
-
-
X
-
-
-
-
2
87
-
-
439
372202
3
28193
119
35165
5
2814
TOPLAM
BWR
Kaynar Sulu Reaktör
FBR
Hızlı Üretken Reaktör
GCR
Gaz Soğutmalı Reaktör
LWGR
Hafif Sulu Grafit Moderatörlü Reaktör
PHWR
Basınçlı Ağır Sulu Reaktör
PWR
Basınçlı Su Reaktörü
HTGR
Yüksek Sıcaklıklı Gaz Soğutmalı Reaktör
HWGCR
Ağır Sulu Gaz Soğutmalı Reaktör
HWLWR
Ağır Su Moderatörlü Hafif Su Soğutmalı Reaktör
SGHWR
Ağır Su Moderatörlü Hafif Su Soğutuculu Reaktör
X
ABD’de bulunan 75 Mwe gücündeki Hallam reaktörü (grafit moderatörlü, sodyum soğutmalı) ve 12 Mwe
gücündeki Piqua reaktörü (organik moderatörlü ve soğutmalı)
8
“Nuclear Reactor Types”, The Institution of Engineering and Technology, Britih Nuclear Group, Temmuz 2008,
Ulaşım Tarihi 4 Mayıs 2009, http://www.theiet.org/factfiles/energy/nuclear-reactors.cfm; “8 “Nuclear Reactor
Types”, Institution of Electrical Engineers, Kasım 2005, Tarihi 4 Mayıs 2009,
http://www.carnegieendowment.org/static/npp/reports/nuclear_reactors.pdf.
74
Tablo 3: Nükleer Enerji Kullanan Ülkelerde Elektrik Üretiminde Nükleer Enerjinin
Payı (%), 20071
2.
ABD
19.4%
FRANSA
76.9%
KORE CUMH.
44.7%
ALMANYA
27.3%
GÜNEY AFRĐKA
5.5%
LĐTVANYA
64.4%
ARJANTĐN
6.2%
HĐNDĐSTAN
2.5%
MACARĐSTAN
36.8%
BELÇĐKA
54.1%
HOLLANDA
4.1%
MEKSĐKA
4.6%
BREZĐLYA
2.8%
ĐNGĐLTERE
15.1%
PAKĐSTAN
2.3%
BULGARĐSTAN
32.1%
ĐSPANYA
17.4%
ROMANYA
13.0%
ÇEK CUMHURĐYETĐ
30.3%
ĐSVEÇ
46.1%
RUSYA
16.0%
ÇĐN
1.9%
ĐSVĐÇRE
40.0%
SLOVAKYA
54.3%
ERMENĐSTAN
43.5%
JAPONYA
27.5%
SLOVENYA
41.6%
FĐNLANDĐYA
28.9%
KANADA
14.7%
UKRAYNA
48.1%
Türkiye’nin Nükleer Enerji Serüveni
Bugün Türkiye’nin hızlı sanayileşme ve kentleşmesi nedeniyle enerji ihtiyacı her yıl
bir önceki yıla oranla ortalama %8,5 dolayında artmaktadır. Bu ise hemem hemen her 10 yıl
da bir Türkiye’nin enerji gereksiniminin ikiye katlanması anlamına gelmektedir. 1972 yılında
Prof. Dr. Nejat Aybers, Prof. Dr. Sadık Kakaç ve Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre tarafından
hazırlanan Türkiye’nin enerji gereksinimini inceleyen çalışmada2 Türkiye’nin 21.yüzyılın
başlarında büyük bir nükleer kurulu güç açığı bulunacağı hesaplanmış ve bu açığın
kapanabilmesinin de ancak nükleer enerjiden yararlanmakla mümkün olacağı vurgulanmıştır.
Türkiye Elektrik Üretim Đletim A.Ş.
tarafından yapılan başka bir çalışmada ise
doğalgaz, kömür ve hidrolik potansiyelinin de hesaplamaya katılarak yapılan projeksiyonlarda
2020 yılı için ortaya çıkan enerji açığının nükleer enerjiden yararlanarak kapatılması gerektiği
ve 2020 yılına kadar en az 10.000 Mwe’lik bir nükleer gücün kurulmuş olması gereği
vurgulanmıştır. Đşte bu çalışmalar bugünden çok önce nükleer enerji konusunda gerekli durum
saptaması yapmalarına rağmen Türkiye’nin nükleer enerjiye geçiş serüveni bugüne kadar
devam etmiştir.
2.1.
Türkiye’de Nükleer Enerjinin Tarihsel Gelişimi
- 1955 yılında ‘’Atom Enerjisinin Barışçıl Amaçlarla Kullanılması’’ amacıyla toplanan
1.Cenevre Konferansını takiben, Türkiye’de 1956 yılında Başbakanlığa bağlı ‘’Atom Enerjisi
Komisyonu’’ kurulmuştur.
1
“Energy, Electricity and Nuclear Power: Developments and Projections”, IEEA, 2007, Ulaşım Tarihi 4 Mayıs
2009, http://www-pub.iaea.org/MTCD/publications/PDF/Pub1304_web.pdf.
2
Nejat Aybers, Ahmed Yüksel Özemre, Ahmet Bayülken, “Atom Enerjisi Komisyonunun III. IV. Ve V. Plan
Dönemlerindeki Faaliyet ve yatırımları için Makroplan”, ÇNAEM Raporu” No: 87, 1972.
75
- 5 Mayıs 1955’te Türkiye ve ABD arasında nükleer alanda ikili işbirliği anlaşması
imzalanmıştır. Türkiye, 1957 yılında Birleşmiş Milletlerin bir kuruluşu olan Uluslararası
Atom Enerjisi Ajansı (UAEA)’nın üyesi olmuştur.
- 1962 yılında Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezince 1 MW gücünde TR-1
adında ‘’Havuz’’ tipi bir deney reaktörü işletmeye alınmıştır.
- Türkiye’de elektrik üretimi amacıyla kurulması tasarlanan nükleer santrallerle ilgili ilk
etütler ise 1967-1970 yılları arasında yapılmıştır.
- II. Beş Yıllık Kalkınma Planı uyarınca ETKB ve EĐE’nin yabancı bir müşavirlik grubuna
hazırlattığı yapılabilirlik etütlerine göre 1977 yılında işletmeye girecek şekilde 300-400 MWe
gücünde doğal uranyum yakıtlı ‘’ağır-su’’ tipi bir nükleer santralin kurulması öngörülmüştür.
Ancak yer seçiminde karşılaşılan güçlükler ve diğer gelişmeler nedeniyle bu proje
gerçekleşmemiştir.
- 1970 yılı sonlarında elektrik sektörü yeniden düzenlenerek Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)
kurulmuş ve o zamana kadar EĐE ve Etibank tarafından yürütülen işler tek elde toplanmıştır.
TEK’e bağlı olarak kurulan ‘’Nükleer Enerji Dairesi’’ 1972 yılı başında çalışmaya
başlamıştır.
- 1970’li yılların başlarında, nükleer santral sahası için fizibilite ve yer araştırmaları
gerçekleştirilmiştir. Buna göre, nükleer santral için Mersin/Akkuyu, Sinop/Đnceburun ve
Kırklareli/Đğneada uygun yerler olarak tespit edilmiştir.
- Akkuyu sahası için TEK tarafından saha lisans çalışmaları gerçekleştirilmiş ve yapılan yer
etütlerine ve araştırmalarına dayanarak, Akkuyu için ‘’Yer Raporu’’ hazırlanmıştır. Bu rapor,
lisanslama otoritesi olan Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu’na sunulmuştur. 1976 yılında
Akkuyu sahasına Nükleer Güç Santrali kurmak üzere ‘’yer lisansı’’ verilmiştir.
- 1976 yılı içinde 3 Đsviçre ve 1 Fransız firmasından oluşan bir müşavir-mühendislik
konsorsiyumu ile işbirliği halinde proje ve ihale şartnameleri hazırlanmış, 1977 yılı başında
nominal 600 MWe gücünde bir santralin nükleer ve türbin adaları ve yakıt teminiyle ilgili
teklifler istenmiştir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, ‘’kaynar sulu reaktör’’ (BWR) tipi
santral teklif eden ve Đsveç firmaları ASEA-Atom ile STAL-LAVAL’dan oluşan konsorsiyum
seçilmiştir. Ancak, sözleşme görüşmeleri zamanında karara bağlanamamış ve Eylül 1979’da
görüşmeler kesilmiştir.
- Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasını Önlenmesi Anlaşması olan NPT’yi 1980 yılında
imzalayıp onaylayarak nükleer silah imal etmeyeceğini ve bunların yayılmasına aracı
olmayacağını taahhüt etmiştir.
76
- 1981 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile NPT kapsamında Nükleer Madde
Güvence Denetimi Anlaşması ile Türkiye’deki nükleer santrallerin barışçıl amaçlara yönelik
işletilip işletilmediğini UAEA uzmanlarınca denetim ve kontrolünü kabul eden anlaşma
imzalanmıştır.
- 1982 yılında 2690 Sayılı kanunla, bu kanunda yazılı görevleri yapmak üzere (lisanslama
dâhil) Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) kurulmuştur.
- 1984 yılında Türkiye, OECD Nükleer Enerji Ajansı (NEA)’ya üye olmuştur.
- 1983 yılı sonbaharında 7 firmadan alınan tekliflere dayanarak hükümetçe alınan karar
üzerine, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca 2 Kasım 1983 tarihinde,
•
AECL (Kanada) firmasına Akkuyu’da 634 MW gücünde, (sonra 665 MW’ye çıkarıldı)
•
KWU (F.Almanya) firmasına Akkuyu’da 990 MW gücünde,
•
General Electric (ABD) firması, Bakanlığa Sinop’ta 1185 MW gücünde, bir veya iki
nükleer santral kurmak üzere niyet mektuplarını vermiştir.
Fakat sonra GE (ABD) ihaleden çekilmiş, AECL ve KWU firmasıyla 30 Ağustos 1984
tarihine kadar sözleşme şartları üzerinde büyük ölçüde anlaşma sağlanmıştır. KWU firması ile
Şubat 1985’te görüşmeler kesilmiştir. AECL firması ise, Mart 1985’ten itibaren görüşmelere
devam edilmiş ve Ağustos 1985’te bir ön protokol imzalanmıştır. Kurulacak ortaklıkta
TEK’in %40 ve AECL’in önderliğindeki diğer iç ve dış firmaların %60 oranında finansmanı
temin etmeleri, TEK’çe temin edilecek finansmanın Türkiye ve geri kalan %60’lık
finansmanın Kanada tarafından garanti edilmesi öngörülmüştür. Ancak Kanada hükümeti
kabul etmemiş ve 1986 yılı başlarında görüşmeler durdurulmuştur.
- Eylül 1984’te, Başbakan Turgut ÖZAL’ın F.Almanya ziyareti sırasında, nükleer santrallerin
imalatçı firmalarla oluşturulacak bir ortaklık ile kurulması, 15 yıl süreyle işletilmesi ve tüm
borçların enerji satışlarıyla geri ödenmesinden sonra devredilmesi tarzında yaptığı öneri,
nükleer santral projesine yeni bir boyut kazandırmıştır.
- V. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda, ‘’Plan döneminde enerji sektörünün iki büyük projesi
Atatürk Barajı ve Nükleer Santraldir’’ ifadesi yer almışsa da hidroelektrik santrallere ağırlık
verilmesi nedeniyle nükleer güç santrali ile ilgili herhangi bir faaliyet yapılmamıştır.
- Nisan 1986’da meydana gelen Çernobil Nükleer Santral kazasının oluşturduğu olumsuz
ortam dolayısıyla Türkiye’de nükleer santrallerle ilgili çalışmalar bir süre askıya alınmıştır.
- 1988 yılında TEK Nükleer Santraller Dairesi Başkanlığı kapatılmış ve altındaki tecrübeli ve
eğitimli personel kadrosunun bir bölümü TEK içinde farklı birimlere dağılmış, önemli bir
kısmı da TEK’den ayrılmıştır.
77
- 1989 yılında Arjantin ile ortak bir proje yürütmek amacıyla başlatılan çalışmalar da çeşitli
hukuki, mali ve teknik nedenlerle 1991 yılı başlarında bu girişimden vazgeçilmiştir.
- Ekim 1992’de TEK, dünyadaki belli başlı nükleer santral imalatçısı firmalara bir mektup
yazarak, 2002 yılında devreye girecek şekilde, 1000 MWe gücünde bir veya iki üniteli
nükleer santralin Türkiye’de anahtar teslimi veya Yap-Đşlet-Devret modeli ile kurulmasına
yönelik teknik ve mali konularda kendilerinden bilgi istemiştir.
- Ocak 1993 tarihinde, Akkuyu Nükleer Santrali Projesi Resmi Gazetede yayınlanarak tekrar
yatırım programına alınmıştır.
- Ocak 1994’te, nükleer güç santrali ile ilgili olarak, dünyadaki güncel durumu
değerlendirmek, Türkiye için öneride bulunmak ve teknik şartnameleri güncelleştirmek ve
hazırlamak üzere bir danışman firma seçimi için teklif istenmiştir.
- TEK, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile Türkiye Elektrik
Üretim-Đletim A.Ş (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş (TEDAŞ) adı altında iki ayrı
Đktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ
tüzel kişiliklerine kavuşmuşlardır. Bu tarihten sonra, nükleer santral çalışmalarına TEAŞ
bünyesinde devam edilmiştir.
- Önceki ihale sürecinde tecrübe kazanmış ve eğitilmiş personelin dağıtılmış olması sebebiyle
Şubat 1995 tarihinde, ihale öncesi çalışmaları gerçekleştirmek için G. Kore’nin KAERI ve
Türkiye’nin GAMB firmaları ile bir sözleşme imzalanmıştır.
- Akkuyu Nükleer Santrali için 17 Aralık 1996 tarihinde uluslararası ihaleye çıkılmıştır.
- 16 Haziran 1997 tarihinde tekliflerin değerlendirilmesi ve sözleşme görüşmeleri müşavirlik
hizmetleri için davet usulü ile uluslararası ihaleye çıkılmıştır.
- 15 Ekim 1997 tarihinde Akkuyu Nükleer Santrali için, 3 konsorsiyumdan teklif alınmıştır.
Bunlar:
•
NPI Konsorsiyumu (Fransa-Almanya)
•
WESTINGHOUSE (ABD-Japonya)
•
CANDU Konsorsiyumu (Kanada-Japonya)
- Şubat 1998 tarihinde tekliflerin değerlendirilmesi ve sözleşme görüşmeleri müşavirlik
hizmetleri için Đspanyol ‘’Empresarios Agrupados Internacional S.A.’’ danışmanlık firması ile
sözleşme imzalanmış ve Mart 1998’de tekliflerin değerlendirilmesine başlanmıştır.
- Bu ihale de, çeşitli sebeplerden dolayı kararın açıklanması 8 kez ertelendikten sonra, 25
Temmuz 2000’de Bakanlar Kurulu Kararı ile iptal edilmiş ve ikinci defa kurulmuş olan TEAŞ
Nükleer Santraller Dairesi Başkanlığı tekrar kapatılmıştır.
78
- 2002 yılı sonlarında, Başbakanlığa bağlı lisanslama otoritesi olarak görev yapmakta olan
‘’Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK)’’, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına
bağlanmıştır.
- 2004 yılında, ETKB, nükleer santral kurulması ile ilgili olarak TAEK’in görevlendirildiğini
açıklamıştır.
- Kasım 2004 tarihinde, ETKB ve TAEK tarafından inşasına 2007 yılında başlanacak ve ilk
ünite 2012 yılında devreye girecek şekilde toplam 5000 MW’lık üç nükleer reaktör
yaptırılacağı açıklanmıştır.
- 2005 yılında Ankara Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi (ANAEM) ve Ankara Nükleer
Tarım ve Araştırma Merkezi (ANTAM) birleştirilerek Sarayköy Nükleer Araştırma ve Eğitim
Merkezi (SANAEM) oluşturulmuştur.
- 2006 yılı başlarında, TAEK nükleer santralin nereye yapılacağı konusunda Türkiye
genelinde detaylı teknik incelemelerde bulunduğunu, 43 kriteri dikkate alarak, santral kuruluş
yeri olarak 8 yer belirlendiğini duyurmuştur.
- 13 Nisan 2006 tarihinde, ETKB, önde gelen 14 özel sektör firma temsilcisinin katılımıyla bir
nükleer santral zirvesi düzenlemiş ve nükleer santralin kuruluşu için kamu-özel sektör
ortaklığından oluşan ‘’Đrlanda Modeli’’ üzerinde görüşülmüştür.
- Kasım 2006’da ‘’Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve Đşletilmesi ile Enerji Satışına
ilişkin kanun tasarısı’’ Meclis’e sunulmuştur. Bu yasa, 17 Ocak 2007 tarihinde TBMM Çevre
Komisyonunda, 22 Şubat 2007 tarihinde de TBMM Sanayi Komisyonunda görüşülmüştür.
- Kanun, 8 Mayıs 2007 tarihinde Meclis’te kabul edilmiş, ancak 24 Mayıs 2007 tarihinde
Cumhurbaşkanı Nejdet Sezer bu kanunun 3 maddesini veto etmiştir. Sezer’in iade
gerekçelerinin de içinde bulunduğu bazı değişikliklerle Sanayi Komisyonu 28 Mayıs 2007’de
kanunu yeniden kabul etmiştir.
Türkiye’nin yukarıdaki gibi nükleer enerji serüveni ortaya konduktan sonra şimdi bu verilere
göre maddeler halinde bir değerlendirme yapmak gerekmektedir.
1.
Türkiye gibi şu anda nükleer santral kurmak isteyen ve bunu gelecek 10 yıl içinde
gerçekleştirmek için somut planları olan 15 kadar yeni ülke bulunmaktadır. Bunlardan bazıları
(Birleşik Arap Emirlikleri gibi) ilk planda 5 – 10 nükleer santralı birden yapmayı
düşünmektedir. Ancak, nükleer santrallar için asıl büyük talep halen nükleer santral işletmekte
olan bazı ülkelerden gelmektedir ki, bunlardan en önemlileri arasında Çin, Hindistan, Rusya,
ABD, Đngiltere, Đsviçre, Kore, Brezilya ve Pakistan’dır.
- Nükleer santral tedarikçi ülkeler ise şöyle sıralanabilir: ABD, Fransa, Rusya, Japonya,
Kanada, Kore, Çin ve Güney Afrika.
79
- Bu duruma göre son yirmi yıldan beri alıcıdan yana olan piyasa, nükleer enerjiye gösterilen
yeni ve güçlü taleple birlikte hızla satıcı lehine dönmektedir. Bundan dolayı nükleer santral
tedarikçilerinin alıcı seçme olanakları büyük ölçüde genişlemiş olup yatırım bakımından en az
riskli ülke ve projelere yönelmektedirler.
2.
Bir nükleer santral projesinin yatırım riskini en aza indirmede, büyük projeler için
gerekli olan siyasi, mali, ticari ve sosyal koşulların yanı sıra birkaç önemli husus daha
mevcuttur.
• Nükleer santral projesiyle ilgili yol haritasının önceden belirlenmiş olması çok önemlidir.
Bunun için de etkin bir nükleer güvenlik düzenleyici kuruluşunun bulunması gerekmektedir.
Böyle bir kuruluşun bulunmaması veya etkisiz bir konumda olması yatırımcı (veya tedarikçi)
tarafından olumsuz, yani risk artırıcı bir etken olarak algılanmaktadır. Çünkü düzenleyici
kuruluş, projenin yürümesi gerektiği yönü (yani lisanslama sürecini) belirler ve onun yokluğu
da bu sürecin belirsiz kalmasına yol açar. Nükleer santral projelerinde belirsizlikler risk
artırıcı etkenlerdir.
• Nükleer santral ihalelerinde kalite ve fiyatın dengeli bir şekilde değerlendirilmesi çok
önemlidir. Đhale (veya yarışma) sürecinde kaliteye verilen ağırlık nükleer santral tasarımcı,
yapımcı ve tedarikçileri tarafından çok önemsenmektedir. Çünkü yeni nükleer santrallerin
ömürleri uzatılmış, verimleri artırılmış ve güvenlik sistemleri geliştirilmiştir. Bütün bu
yenilikler, hem büyük araştırma-geliştirme yatırımının hem de çok yoğum bir bilgi ve
deneyim birikiminin sonucunda elde edilmektedir. Bunların layığıyla değerlendirilebilmesi de
yine yoğun bilgi ve deneyim birikimini haiz bir süreci gerektirmektedir.
• Nükleer santral projelerinde teknik bakımdan alıcı ülkelerin en önemli sorumluluklarından
birisi de seçilen yerle ilgilidir. Yerlerin uluslararası standartlara (örneğin IAEA’nın güvenlik
standartlarına) göre incelenip yerle ilgili tasarım değerlerinin saptanması ve lisanslanması
gerekmektedir. Böylece bu konuyla ilgili belirsizlikler giderilmiş olmaktadır.
3. Türkiye, yakın geçmişinde (1970 – 2000 yılları arası) nükleer santral ihale sürecinden üç
kez geçmiştir. Mart – Eylül 2008 arasındaki yarışma sürecinde ise ne yazık ki geçen otuz yılın
deneyiminin bazı yönleri göz ardı edilmiştir. Burada söz konusu husus, yarışmanın özel sektör
veya kamu sektörüne yönelik olmasıyla ilgili değildir. Asıl konu yarışma sürecinin yukarıda
(ikinci maddede) belirtilen hususların ihmal edilerek yürütülmesinden kaynaklanmaktadır.
Şöyle ki:
• TNDK (Türkiye Nükleer Düzenleme Kurumu) ile ilgili kanun taslağı yasalaşmadan
yarışma sürecine başlanması, süreci aceleye getirilmiş görüntüsü vermiştir. Oysa kanun
80
çıkmadığına göre, en azından TAEK’in bir bölümünün bağımsız bir düzenleyici kuruluş statü
ve görünümüne kavuşturulması gerekirdi. TDNK’nun kurulmasıyla Türkiye’nin de taraf
olduğu Nükleer Güvenlik Sözleşmesinin gereği de yerine getirilmiş olacaktı. Bu adımın ihale
(yarışma) süreci başlamadan atılamamış olması, yukarıda belirtildiği gibi tedarikçi tarafından
belirsizliği ve dolayısıyla da yatırım riskini artıran bir etken olarak algılanmıştır.
• Yarışma sürecinde kalite hususu büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Yarışmanın esasını
oluşturan üç zarftan birinci ve üçüncü zarflar ticari ve mali hususlarla ilgilidir. Đkinci zarf ise
TAEK tarafından hazırlanmış olan ölçütlere, verilen teklifin uyup uymadığının tespitinde
kullanmak içindir. Yani teklif edilen tasarımın kalitesinin bu ölçütlere göre değerlendirilmesi
söz konusudur. Ancak, gerek ölçütler gerekse ölçütlerin kullanım yöntemleri bir kalite
değerlendirmesini gerçekleştirmek için son derece yetersiz kalmıştır.. Her şeyden önce, böyle
bir değerlendirmeye TAEK tarafından ayrılan zaman ve konuya bütün yönleriyle vakıf insan
gücü ciddiye alınamayacak kadar azdır. Kaldı ki, TAEK ölçütlerinin amacı zaten bir
karşılaştırma veya derecelendirmeden çok bir eleme aracı olarak düşünülmüştür. Yani
elenmeyen her tasarım birbirlerine göre nitelikleri ne olursa olsun TAEK tarafından aynı
düzeyde kabul edilmektedirler. Bu durum doğal olarak nitelikleri daha üstün diye bilinen veya
algılanan (ve buna paralel olarak fiyatı da daha yüksek olan) tekliflerin verilmemesine yol
açmıştır.
• Türkiye’nin otuz yıldan beri üstünde aralıklarla çalışılmış olan iki nükleer santral yer adayı
mevcuttur; Akkuyu ve Sinop. Ancak, bunların ikisi için de yerle ilgili tasarım parametreleri
belirlenip lisanslanmamıştır. Örneğin, burada bir nükleer santral kuracak olan yatırımcı ve
tedarikçiye nükleer güvenlik düzenleyici kuruluşu tarafından kabul edilmiş bir ‘deprem
katsayısı’ bile verilememektedir. Bu katsayı nükleer santral fiyatlarını büyük ölçüde
etkilemekte ve tabii ki belirsiz durumda olması yatırım riskini artırmaktadır.
2.2
Elektrik Đhtiyacı Đçin Nükleer Santral Zorunluluğu
Yukarıdaki bölümde Türkiye’nin nükleer enerjiye geçiş için 1950’lilerden itibaren
uzun bir uğraş verdiği görülmektedir. Türkiye’nin ısrarla nükleer enerjiye geçmesinin en
temel nedenlerinden biri elektrik ihtiyacını karışılmaktır. Türkiye, elektrik ihtiyacını
karşılamanın en optimum yolu olarak nükleer enerjiyi tercih etmektedir. Bunda Türkiye’nin
elektrik enerjisine artan talebi etkili olmaktadır. Elektrik enerjisinde kurulu güce ve arz-talep
tahminlerine bakmak Türkiye’nin nükleer enerjide ısrarını açıklamada önemli bir dayanak
noktası teşkil etmektedir. Buna göre, Türkiye’nin elektrik enerjisinde kurulu gücünde
potansiyel bütün yerli kaynakların kullanılması halinde bile 2020 yılı ihtiyacı dikkate
alındığında bunun iyimser bir tahminle ancak yarısını karşılayabileceği görülecektir. Bunun
81
anlamı, elektrik enerjisi üretiminde kullanılan kaynaklar itibariyle Türkiye’nin önemli ölçüde
dışa bağımlı olmasıdır. Ayrıca, Türkiye, elektrik üretiminde % 48 oranında dışa bağımlıdır.
Elektrik üretiminde çoğunlukla doğalgaz’ın kullanıldığı göz önüne alındığında Türkiye’nin
elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamak için nükleer enerjinin bir ihtiyaçtan çok bir zorunluluk
haline geldiği aşağıdaki tablolardan açıkça anlaşılacaktır.
Tablo 1: Türkiye’nin Elektrik Üretiminde Kaynakların Dağılımı (2008)
Liquid fuel
5,5%
Hydraulic
16,8%
Other
0,6%
Imported coal
6,3%
Natural gas
48,2%
Coal
22,6%
Bu tabloya göre, Türkiye, elektrik üretiminde yerli kaynaklarından yıldan yıla
değişmekle birlikte ancak % 45 oranında faydalanabileceği açıkça görülmektedir. Bunun
dışında Türkiye’nin elektrik enerjisine ihtiyacının hızla artan talep doğrultusunda bütün yerli
kaynakların en etkin bir şekilde kullanılması halinde dahi karşılanamaz olduğu ve dışa
bağımlılığı da orantısal olarak hızla artıracağı görülmektedir.
Tablo 2: Türkiye’nin Yıllık Elektrik Talebi
250
milyar kWh
200
150
100
50
0
2002
2003
2004
2005
82
2006
2007
2008
2009
Program
Bu tablodan da anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin yıllık % 7 oranında çok yüksek bir
hızla artan elektrik talebiyle karşı karşıya olduğu açıkça görülmektedir. Enerji Bakanlığınca
yapılmış olan ve bugünlerde revize edileceği duyumları alınan talep senaryolarına göre
önümüzdeki 10 yıllık dönem sonucunda Türkiye’nin elektrik enerjisi ihtiyacının en az ikiye
katlanacağını aşağıdaki tablo açıkça göstermektedir.
Tablo 3: Türkiye’nin Elektrik Talebi Senaryosu
600
TWh
High Scenario
Low Scenario
500
400
300
499
406
200
356
294
100
242
198,3
216
0
2008
2010
2015
2020
Diğer taraftan, Türkiye’nin bu denli yüksek orandaki elektrik talebi ihtiyacının dünya
standartlarının da üstünde olduğu ve talepteki artış oranı sıralamasında Çin’den sonra geldiği
dikkat çekmektedir.
Tablo 4: Dünya Elektrik Talebinde Yıllık Artış Oranı
Elektrik Tüketimi
160
140
% increase
120
100
80
60
40
20
0
China
TURKEY
India
World
EU
OECD
Yukarıdaki bu veriler, Türkiye’nin elektrik ihtiyacının nükleer enerjiyi kaçınılmaz hale
getirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin nükleer enerjiyi de enerji
portföyüne katmakla genelde enerji ihtiyacını karşılama açısından güvenliğini daha artırması
ve daha ucuz ve kaliteli bir üretim kabiliyetine kavuşması beklenmektedir.
83
3. Büyük Güç Olma Đdeali
Ak Parti iktidarının Türkiye’yi büyük güç yapma ideali, merkez ülke, bölgesel güç,
akil ülke ve düzen kurucu ülke gibi söylemlerinden ibaret olmayıp aslında nükleer güç
stratejisinde kendini göstermektedir. Nükleer enerji santrallerini hayata geçirerek öncelikle
nükleer teknoloji geliştirme kapasitesine ulaşmayı hedefleyen Ak Parti hükümeti, bu sayede
bir yandan enerji silahına sahip olmak öte yandan nükleer güç olmayı amaçlamaktadır. Ak
Parti hükümetinin esasında gizli ajandasının da nükleer güç stratejisi olduğu söylenebilir. Ak
Parti hükümetlerinin dış politikasının teorisyeni eski Dışişleri Bakanı ve yeni Başbakan
Davutoğlu’nun klasik realist anlayıştan hareketle 21. yüzyıl uluslararası ilişkilerinde büyük
güç olmanın nükleer silah ve enerji silahına sahip olmaktan geçtiği anlaşılmaktadır. Zira
bugün Rusya Devlet Başkanı Putin’in Ukrayna sorununda açıkça görüldüğü gibi ABD ve
AB’ye meydan okuyabilmesini sağlayan enerji ve nükleer silahlara sahip olmasının verdiği
güçtür. Ak Parti elitleri de Türkiye’nin küresel sistemde sıçrama yapabilmesinin nükleer güç
olmaktan geçtiği anlayışına sahip olduğu söylenebilir.
Nükleer güç olma ideali, Türkiye’nin çevresindeki ülkelerin özellikle Đran (yakın
gelecekte), Đsrail ve Rusya’nın nükleer silahlara sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Özellikle sert güç politikasının en yoğun yaşandığı Ortadoğu bölgesindeki bir ülke olarak
Türkiye’nin nükleer güç olma ideali daha anlaşılırdır. Diğer taraftan Türkiye, nükleer güç
stratejisini bağımsız savunma politikaları geliştirebilmek için de yürütmektedir. Nitekim
NATO’dan bağımsız savunma politikası geliştiremeyen Türkiye, Çin’den füze dahi satın
alamamaktadır. NATO savunma sistemiyle uyumlu olmadığı için Çin’den füze satın almasına
başta ABD ve NATO’nun karşı çıkması, Türkiye’nin göreceli bağımsız bir güç olabilmesinin
yolunun nükleer güç olmasından geçtiği söylenebilir. NATO ve Batı sisteminden ayrı bir
güvenlik politikası politikası izleme düşüncesindeki Ak Parti iktidarının bunu başarıp
başaramayacağı nükleer enerji santrallerini konsorsiyumla denge politikası izleyerek
çözmesine bağlıdır.
Nükleer enerji santrallerinin yapımı için Türkiye ilk olarak Rusya ile 12 Mayıs 2010
tarihinde Akkuyu’da nükleer güç santralinin yapımı ve işletimine dair işbirliği antlaşması
yapmıştır3. Rusya’nın dışında Türkiye, Güney Kore, Japonya, Kanada ile de nükleer güç
santrallerinin yapımı için görüşmektedir. Bu ülkelerin tercih edilmesinde nükleer güç
santrallerini yapabilecek teknolojik yetkinliğe sahip olmaları etkilidir. Bunun dışında bu
3
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu
Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve Đşletimine Dair Đşbirliğine Đlişkin Anlaşma” metni için bkz.
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2010/10/20101006-6.htm
84
ülkelerle Türkiye’nin stratejik rekabet içinde olmaması ve göreli uzak olmalarını da
ekleyebiliriz. Kısaca, 50 yıl yani yarım asırlık bir ideal olan nükleer enerji santrallerinin
yapılmasının Türkiye’nin kaderini değiştireceği ileri sürülebilir.
4. Sonuç ve Öneriler
Nükleer enerji, Türkiye’nin gelecekteki muhtemel enerji darboğazını aşmada
önlemlerden birisi olarak düşünülmeli ve enerjinin çeşitlendirilmesinde en etkili
alternatiflerden birisi olarak değerlendirilmelidir. Ancak, nükleer enerjinin de kendi içinde
birtakım handikaplar içerdiği unutulmamalıdır. Türkiye açısından yapımı düşünülen nükleer
santraller de ithal yakıt ve teknoloji bağımlılığı nedeniyle dışarıya bağımlılığı sürdürme riski
taşımaktadır. Ancak, nükleer yakıt üreten beş ülke, kontrol ve denetim sağlamak maksadı
altında diğer ülkelere yakıt verme garantisi -bu aynı zamanda bir kontroldür- vermektedir.
Nükleer enerji sorunlarına karşı, doğru kurumsal yapılanma ve nükleer enerji konusunda
kamu-özel sektör ortaklığı gibi bir modelle ulusal kontrolün sağlanarak, uluslararası
kurumlarla işbirliği çerçevesinde kararlı ve bütüncül bir yaklaşımın geliştirilmesi
gerekmektedir. Ayrıca, nükleer enerjinin çok boyutluluğu nükleer enerji stratejisinin dış,
güvenlik, ekonomi ve enerji politikalarıyla birlikte düşünülmesi ve yürütülmesini
gerektirmektedir. Türkiye’nin nükleer enerji santrallerine sahip olmasının ülkenin nükleer
teknoloji ve nükleer güce sahip olmasıyla eş anlamlı olduğu unutulmamalıdır. Nitekim
nükleer güç sahibi bir Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde birinci sınıfa sıçraması kuvvetle
muhtemeldir. Ayrıca, dünya nükleer enerji piyasasının yarı tekel olma durumu, devletlerin
etkisinin azımsanmayacak derecede etkili oluşu ve diğer piyasalara nazaran en kontrollü
piyasa olduğu dikkate alınmalıdır.
Türkiye’de elli yıldır başarısızlıkla sonuçlanan nükleer enerji santrallerinin kurulması
projeleri her seferinde bir soruna takılmış ve ihale süreci aşılamamıştır. Bugün geldiğimiz
noktada sorun aşılmış ve ihale gerçekleştirilmiştir. Ancak, 24 Eylül 2008 tarihinde yapılan
ihaleye sadece Rus Atomstroyexport-InterRao-Park Teknik Grubu teklif vermiştir. 19 Ocak
2009 tarihinde açılan zarfta verdiği fiyatın (kW saat başına 21.16 cent) yüksek bulunması ise
bu ihale sürecini de belirsizliğe itmiştir. Bununla birlikte, mevcut fiyatın Ruslar tarafından da
yüksek bulunduğu ve ikinci teklifte 15,7 cente indirildiği ifade edilmektedir. Ancak, ihale
şartname yasası nedeniyle komisyon yeni teklifi değerlendirmeye alamamaktadır. Burada
kilitlenen durum Başbakanlığın devreye girmesiyle çözülebilir.
Bugün için Türkiye’nin nükleer santral inşa etme çabalarında zamanlamanın da önemi önceki
dönemlere göre daha fazla önem kazanmaktadır. Dünyada yaşanan küresel ekonomik kriz ve
bunun ihale süreçlerine yansımalarının dikkate alınması gerekmektedir. Nitekim bir yandan
85
talep düşüşü öte yanda maliyetlerin düşüşü yüksek fiyata mal olan nükleer santral inşaatını
daha makul yapabileceği gibi fırsatlar yanında olası risklerin de değerlendirilmesini gerekli
kılmaktadır.
1. Türkiye’nin Mart 2008’de başlatmış olduğu dördüncü bir ihale (yarışma) sürecinin
akametle sonuçlanma olasılığı, bilahare yapılması öngörülen yeni bir ihale sürecini çok
olumsuz etkileyecek ve böyle bir girişim uluslararası kamuoyu tarafından ciddiye
alınmayacaktır. Bu bakımdan, yalnız bir teklif gelmiş olsa bile bu teklif çok kapsamlı ve ciddi
bir şekilde ve çok yönlü olarak değerlendirilmelidir. TAEK tarafından Rusların vermiş olduğu
teklif üzerinde şu ana kadar yapılan değerlendirmenin yüzeysel kalmış olabileceğini söylemek
mümkündür. Böyle bir teklifin yalnız nükleer güvenlikle ilgili değerlendirilmesi Rus
tasarımlarına aşina uluslararası uzmanlar kullanılarak en az 500 adam gün mertebesinde bir
çaba gerektirmektedir. Böyle bir değerlendirme şu anda Bulgaristan’da kurulacak olan ve
Avrupa Birliği standartlarını sağlayan bir Rus tasarımı santral için gerçekleştirilmektedir.
Bugünkü Rus tasarımlarını Çernobil kazasından soyutlamak ve Türkiye’deki kamuoyunun bu
konudaki desteğini alabilmek için böyle bir yaklaşım gereklidir.
2. Sinop’la ilgili yeni açılımlara başlamadan önce yukarıda belirtilmiş olan hususların
incelenmesi ve yatırımcı risklerini en aza indirgeyecek önlemlerin bir an önce alınması
yerinde olacaktır. (Dr. Aybars Gürpınar, Emekli IAEA Nükleer Tesis Güvenlik
Direktörü,12.17.2008 Viyana)
3. Santral tipi seçimi bir “Ulusal Strateji” sorunu olmalıdır. Bu ulusal strateji diğer nükleer
enerji üreten ülkelerde olduğu gibi bir Devlet Politikası haline getirilmelidir.
4. Seçilecek olan nükleer santrallerin tipi ve dayandıkları teknoloji ne olursa olsun “ulusal
strateji”nin nükleer güvenlik açısından “asgari değişmezleri” nükleer santralin:
•
Batı anlamında Nükleer Güvenlik Doktrini’ne uygun olmasıdır. Bu doktrine göre en
azından: 1 reaktörün ve kullanılmış yakıt deposunun bulunduğu bölüm, bir nükleer kazada
radyasyonun dışarı sızmasının önüne geçecek olan 1 ila 1.5 metre kalınlığındaki koruyucu
betonarme bir “güvenlik kabı” içine alınır, ve 2- bir Loss of Coolant Accident, yani reaktör
kalbinde soğutucu akışkanın kaybı kazasında soğutucunun tekrar sisteme geri dönüp de
soğutma işlemine katkıda bulunabilmesi için yedek soğutma devreleri eklenir. Bu önlemler
nükleer santralin maliyetini %40 oranında artırmaktadır. 1979 yılında ABD’deki “Three Mile
Island” nükleer santral kazasında nükleer santral personeli derhal koruyucu kabuk alanını terk
edip bunun kapısını ve her türlü giriş ve çıkış noktalarını kapatıp mühürleyerek, kazadan
yayılan o devasa radyasyonu bu güvenlik kabının oluşturduğu hacim içine hapsetmek
suretiyle radyasyonun etrafa yayılmasını önlemiştir. Bu kazada kimse müsaade edilen dozun
86
üzerinde radyasyon dozu almamış, ölüm ya da radyasyon hastalığı vuku bulmamıştır. Rus
yapımı santraller, koruyucu kabukları olan VVER tipleri dışında, bu doktorin’e göre inşa
edilmemektedir. Çernobil kazasında RMBK tipi koruma kabuksuz nükleer santral tek tuğla
sayılabilecek kadar ince bir yapının içinde bulunmaktaydı. Kaza vuku bulduğunda önce bu
yapı çökmüş ve reaktör kalbinin erimesinden dolayı ortaya çıkan radyasyon hemen çevreye
yayılmıştır.
5. Nükleer enerji programı ve kurulacak santrallerin teknik, hukuki ve uluslararası standartlara
uygunluğu ve kamuoyunun yeterince bilgilendirilmesi ve desteğinin alınması için
Akademisyenlerden, nükleer enerji konusunda uzmanlaşmış ulusal ve uluslararası
danışmanlardan oluşan “Ortak Akıl Grubu” adı altında bağımsız, etkin bir çalışma ekibi
kurulması çok faydalı olacaktır.
6. TAEK’in mevcut yapısının nükleer enerji programı konusunda yetersiz kalan kısımlarınınözellikle yetişmiş kalifiye insan gücünün azlığı- acilen giderilmeli,
7. Nükleer enerji, Enerji stratejisinde ve Enerji Güvenliği politikasında temel hedef olan enerji
bağımsızlığını sağlamada en etkin çözüm olarak ele alınmalı,
8. Türkiye’nin Nükleer enerji politikasını bir ihale kanunuyla sınırlamayıp çok daha geniş
çerçevede enerji-güvenlik-dış politika boyutlarının birbiriyle entegre edildiği kapsamlı bir
milli politika geliştirilmeli,
9. Nükleer santral yapımında model sorunu çok boyutlu olarak tartışılmalı,
10. Nükleer santral yapımında ve işletilmesinde özel sektörün yanında devletin de yer alması
sağlanmalı,
11. Psikolojik eşiğin atlatılması açısından ilk nükleer santral yapımı zaman kaybetmeden bir
an evvel başlatılmalı,
12. Nükleer tedarikçilerin nükleer teknoloji transferini kısıtlayan yeni rejim ihdas etme
çabaları dikkate alındığında Türkiye, bir an evvel nükleer enerjiye sahip ülkeler kategorisine
çıkarılmalı,
13. Türkiye’nin nükleer enerji istihsalinde nükleer teknoloji transferinden maksimum
oranında yararlanması planlanmalı,
14. Nükleer enerjide devletin payı artırılmalı,
15. Nükleer enerji, bir alternatif değil, gerekliliktir.
87
EKLER
1. Nükleer Enerji Programlarının Doğru Uygulanması
Nükleer enerjiden elektrik üretimi halen ağır çekirdeklerin parçalanmasına, yani
“Fisyon”a (ağır bir çekirdeğin nötron bombardımanı altında parçalanması, Uranyum) dayalı
olarak gerçekleştirilmektedir. Nükleer enerji programı, nükleer malzeme, iyonlaştırıcı
radyasyon ve benzeri zorlukları kapsadığından, bu girişim dikkatli planlama ve hazırlık,
sürekli altyapı yatırımını gerektirmektedir. Ayrıca nükleer malzemelerin barışçıl maksatlarla
emin ve güvenilir kullanımının sağlanması için hukuksal düzenlemelerle, insan kaynağı,
teknolojik ve endüstriyel olarak da desteklenmelidir.
Öncelikle, Türkiye’de nükleer enerji programının doğru uygulanabilmesi için
yeterince bilgi birikimi mevcuttur. Bir nükleer programın başlatılması uzun bir süreci
gerektiren karışık ve birbiriyle ilişkili birçok faaliyeti içermektedir. Bugün tecrübeler bir
devletin nükleer enerjiye karar vermesinden ilk nükleer enerji santralini açıp kullanmaya
başlamasına kadar geçen sürenin 10 ile 15 yıl (Türkiye’de 50 yıl) arasında değiştiğini
göstermiştir. Bu süreç üç temel fazdan oluşmaktadır:
1. Bir nükleer enerji programı başlatma kararından önceki mülahazalar,
2. Karar vermeden sonra nükleer santral inşası için hazırlık çalışmaları,
3. Đlk nükleer enerji santralinin uygulamaya geçişi ile başlayan faaliyetlerdir.
Her faz sonunda diğer faza geçişi etkileyen özel faktörler de vardır.
1.1 Programda Göz önüne Alınması Gereken Faktörler şunlardır:
•
Zaman çizelgesi (takvim)
•
Đnsan kaynağı ve eğitimi,
•
Düzenleyici yönler,
•
Var olan teknoloji,
•
Maliyetler,
•
Mevcut mali durum ve ekonomi,
•
Yakıt arz (tedarik) güvenliği,
•
Teknoloji desteği ve organizasyon,
•
Kanun çıkarma / yürürlükteki kanunlar,
•
Hurdaya ayırma (Hizmetten çıkarma),
•
Kullanılan yakıt ve atık yönetimi,
•
Enformasyon (kamuoyunu bilgilendirme)
88
1.2. Nükleer Enerji Programı için Altyapı Geliştirmede Kilometre Taşları4
Nükleer enerji alt yapı hazırlıkları içerisinde birçok faaliyetin tamamlanması
gerekmektedir. Bu faaliyetler kademeli olarak 3 Faz’dan oluşmaktadır. Her bir Faz’ın
tamamlanma süresi ülkelerin nükleer enerji programına olan kararlılık derecelerine ve
ayırdıkları kaynak miktarına bağlı olarak değişmektedir. ”Altyapı kilometre taşları” diye tarif
edilen şey; her Faz için gerekli olan koşulların neler olduğu ve bunun başarı ile tamamlanması
için gerekli şartların sağlanmasıdır.
Bu üç Faz:
1. Faz: Bir nükleer enerji programı başlatma kararından önceki mülahazalar,
2. Faz: Karar vermeden sonra nükleer santral inşası için hazırlık çalışmaları,
3. Faz: Đlk nükleer enerji santralinin uygulamaya geçişi ile başlayan faaliyetler.
Yukarıda bahsedilen her bir fazın tamamlanması bu kilometre taşlarının ilerlemesine
ve tamamlanmasıyla yapılan değerlendirmeler sonucu bir sonraki Faz’a geçme kararı ile
sonlanır.
Bu kilometre taşları:
Kilometretaşı 1: Bilgili, kararlı bir nükleer programa hazır olma
Kilometretaşı 2: Đlk nükleer enerji santrali için teklife çağrı yapmaya hazır olma,
Kilometretaşı 3: ilk nükleer enerji santralini yapmaya ve işletmeye hazır olma.
2. NÜKLEER ENERJĐ MEVCUT DURUM ANALĐZĐ
1. Başarılar
• Enerji Talep Artışını Karşılamaya Katkı
• Đhtiyaç
• Uluslararası Konjonktürün Uygun Olması
• Santral Yapım Metodunda Değişim
• Yeni Bakan
• Ulusal Mutabakat
• Đstek
• Güçlü Siyasi Đrade
• Hazır Kamuoyu
• Fiyat Đstikrarı
• Diğer Alanlara Olumlu Yayılım
4
“Milestones in the Development of a Nuclear infrastructure for Nuclear Power”, No: NG-G-3.1, IAEA Nuclear
Energy Series, Ulaşım Tarihi, 04 Mayıs 2009,
http://wwwpub.iaea.org/mtcd/meetings/PDFplus/2007/TM33552/tm33552_Announcement.pdf.
89
• Nükleer Teknolojideki Modellerin Çeşitliliği
• Nükleer Teknolojinin Diğer Alanlarda Kullanımına Katkıları
• Karbon Emisyonunu Azaltması
• Tedarik Açısından Yakıt Pazarının Olması
2. Fırsatlar
• Potansiyel
• Nükleer Enerjiye Doğru Trend (Global olarak)
• Pazarın Đyi Olması
• Sürekli Đrade
• Nükleer Teknolojideki Đlerlemeler
• Santral Đnşa Modeli Değişmeli
• Yeni Bakanlar Kurulu
• Dış Politikada Açılım Đmkânları Sunması
• Güvenlik Politikalarına Katkı sağlaması
• Çevrecilerle Đletişim
• Yeni Yapılacak Olmasının Avantajları
• Ülke Đlişkilerini Çeşitlendirecek Olması
• Đyi Finansman Yönetimi
• Bakan Değişimi
• Nükleer Enerjinin Artık Bir Mecburiyet Haline Gelmesi
• Đlgili Alanlarda (Tıp, tarım vb.) Đnsan Kaynağının Desteklenmesi
• Ar-Ge
3. Sorunlar
• Stratejik Planlama Eksikliği
• Mevzuat (Yetersiz)
• Koordinasyon Eksikliği
• Sürecin Yönetimindeki Sıkıntılar
• Kamu-Özel Sektör Katkı Dengesizliği
• Başarısız Birden Fazla Teşebbüs
• Đnsan Kaynağı
• Đhale Süreçlerinin Başarısız Kalması
• Neyi Đstiyoruz, tarif edilmemiş olması
• Yeni Olması ve Bu Nedenle Kültürü Olmaması
90
• Türkiye’nin Nükleer Teknolojide Geç Kalmış Olması
• Eğitim
• Yakıtta Dışa Bağımlılık
• Güvenlik, Çevre Sorunları
• Đnsan Kaynakları
• Đhalenin sadece mevzuat konusu olması
• Çok zayıf PR
• Finansman Zorluğu
• Güvenlik, Çevre Sorunları
4. Sorun Alanları
4.1. Politikaya Dair Sorunlar
• Kamu-Özel Sektör Katkı Dengesizliği
• Başarısız Birden Fazla Teşebbüs
• Đhale Süreçlerinin Başarısız Kalması
• Neyi Đstiyoruz, tarif edilmemiş olması
• Yeni Olması ve Bu Nedenle Kültürü Olmaması
• Türkiye’nin Nükleer Teknolojide Geç Kalmış Olması
4.2. Planlamaya Dair Sorunlar
•
Stratejik Planlama Eksikliği
•
Đnsan Kaynağı
•
Eğitim
•
Yakıtta Dışa Bağımlılık
•
Güvenlik ve Çevre Sorunları
4.3. Uygulamaya Dair Sorunlar
•
Yetersiz Mevzuat
•
Koordinasyon Eksikliği
•
Sürecin Yönetimindeki Sıkıntılar
•
Đnsan Kaynakları
•
Đhalenin sadece mevzuat konusu olması
•
Çok zayıf PR
•
Finansman Zorluğu
•
Güvenlik, Çevre Sorunları
91
3.
NÜKLEER ENERJĐ STRATEJĐSĐ ÖNERĐSĐ
4.1 Politika
4.1.1 Kamu-Özel Sektör Katkı Dengesi
Dünya ile mukayeseli uygulama
Dünya örneklerinin incelenmesi ve ülkemizdeki STK’lar ile tartışılarak mutabakata
varılması
Güvenlik bazında tarifin yapılması
Đlgi gösteren şirketlerle doğru model konusundaki görüşmeler yapılması
Gereken hususların strateji ve politika belgelerine yansıtılması
Siyasi iletişim stratejisinin belirlenmesi (ulusal/uluslararası/bölgesel bağlantılara dayanan
iletişim stratejisi)
Politik destek ile özel sektörün teşviki (Devletin katılımı ile özel sektöre teşvik ve garanti
verilmesi)
4.1.2 Süreç Yönetimi
Nasıl bir nükleer santrale sahip olunacağına dair modelin gözden geçirilmesi [Bunun için
paydaşlarla (STK+şirketler+Resmi kurumlar) toplantılar yapılması]
Şartnamenin gözden geçirilmesi ve yeni şartname hazırlanması
Kamuoyunun bilgilendirilmesi
Başarısız sürece doğru ve yerinde politik müdahale imkânının getirilmesi
4.1.3 Stratejik vizyonun oluşturulması
Strateji belgesinin şekillendirilmesi
Model, zaman ve kapasitenin belirlenmesi
Eylem planının hazırlanması (aşamalar ve zamanlama)
Finansman planlanması
Güvenlik ve dış politika boyutunun belirlenmesi
4.1.4 Nükleer Enerjinin Alternatif Maliyetinin/Katkısının Belirlenmesi
•
Türkiye’nin nükleer enerjide geç kalmış olması, avantaj olarak da düşünülmeli
•
Geçmişteki maliyet ve kazancın belirlenmesi (2002 sonrası)
•
Nükleer olmama halinde çeyrek asır diliminde maliyet ve kazanç hesabı yapılması
4.2 . Planlama
4.2.1 Stratejik Planlama Eksikliği
Stratejinin bir an önce tasarlanması
Kurumsal sürekliliğin sağlanması
Kurumsal uzmanlığın güçlendirilmesi
92
4.2.2 Đnsan Kaynağı
UEAK’nın katkılarından kurumsal olarak istifade edilmesi
Santral inşası sürecinde eğitim verilmesi
TUBĐTAK vb. insan kaynağı yetiştirilmesine dair burs programı uygulamasının
başlatılması
UEAK’daki Türk heyetinin eğitim, uzmanlık alanında desteklenmesi
4.2.3 . Eğitim
•
Yurtdışındaki yerli insan sermayesinin ülkeye çekilmesi
4.2.3 Yakıtta Dışa Bağımlılık
Yakıt konusunda hedef ve projeksiyonların konması
4.2.4 Güvenlik ve Çevre
Teknik güvenlik ve emniyetin nükleer santral için olmazsa olmazı yapmak
Nükleer karşıtı hareketlere karşı ön-alıcı önlemlerin alınması
Nükleer
karşıtlarının
arkasındaki
odakları
kamuoyuna
aktarmak
ve
bunları
destekleyenleri ifşa etmek
Nükleer santrallerin sanıldığının aksine çevreye zararının olmadığının kamuoyuna
anlatılması ve bunun için PR çalışması yapılması
4.3 Uygulama
4.3.1 Mevzuat
Bakanlıkta iyi bir yapılanma sağlanması
Nükleer düzenleyici kurumun yasasının çıkarılması
TAEK’in güçlendirilmesi (kuruluş kanunun revizyonu)
Nükleer için özel bir ihale sürecinin belirlenmesi
4.3.2 Koordinasyon Eksikliği
Koordinasyon eksikliğinde aktörler ve işlevler arasındaki bağlantıların kopukluğu,
iletişimin zayıf olması ve ondan da öte iletişim kültürünün gelişmemiş olması, siyasi güç
çerçevesinde hâkim tek bir kişinin baskın gelmesi, işler ve yetkilerin tanımlanmasındaki
karışıklık ve bunun neden olduğu alanların belirsizliği, kurumlar ve kişiler arası bireysel
sorunların olumsuz etkileri ve siyasi iradenin yönetme kabiliyeti konusunda aktörlerin aynı
paydada birleşememeleri gibi etkenler ön plana çıkmaktadır.
4.3.2.1 Koordinasyonda Temel Đşlevler ve Aktörler
Temel Đşlevler
1.
Enerjinin Değerlendirilmesi (alım-satım)
2.
Düzenleme (lisanslama, teknik yeterlik denetlemesi)
93
3.
Ticaret
4.
Denetleme
5.
Finansman (modelleme)
6.
Politika Belirleme
7.
Đstihdam ve Đnsan Kaynakları
8.
Đnşaat
9.
Đşletme (Nükleer Santral Đnşası)
10. Tanıtım, Đletişim, Bilgilendirme
11. Güvenlik ve Emniyetin Sağlanması
12. Teknoloji Transferi ve Ar-Ge Geliştirme
13. Uluslararası Đlişkiler
14. Mevzuat Geliştirme
15. Đhale Sürecinin Planlanması ve Yönetimi
16. Baskı ve Yönlendirme
17. Standart Oluşturma
18. Teknik Kontrol ve Denetim
19. Stratejik/Uluslar arası Güvenlik ve Đstihbarat
Aktörler
Yapısına göre 3 tür aktör vardır:
Kamu
Kamu-dışı
Uluslararası
Đşlevlere göre 3 tür aktör vardır:
Roller
Etkiler
Đlgiler
Kamu Alanındaki Aktörler
Başbakanlık
Enerji Bakanlığı
TAEK
TETAŞ
Düzenleyici Kurum (kurulacak)
Dışişleri Bakanlığı
TSK
94
MGK
TUBĐTAK
DPT
Hazine
Kamu-dışı Aktörler
Şirketler
STK’lar
Medya
Üniversiteler
Uluslararası Aktörler
Devletler
Uluslararası Örgütler (NGOs-Hükümet-dışı Örgütler, INGOs, hükümetler arası Örgütler)
STK’lar
Şirketler ( Çok Uluslu Şirketler)
Aktörler ve Đşlevleri
Başbakanlık:
Finansman,
Politika Belirleme,
Güvenlik ve Emniyet,
Uluslararası Đlişkiler,
Mevzuat,
Planlama,
Đhale Sürecinin Planlanması ve Yönetimi,
Baskı ve Yönlendirme.
Enerji Bakanlığı:
Sürecin Bütünüyle Đlişkili.
TAEK:
Politika Belirleme,
Đnşaat, Đstihdam ve Đnsan Kaynakları,
Tanıtım, Đletişim ve Bilgilendirme,
Teknoloji Transferi ve Ar-Ge Geliştirme,
Güvenlik ve Emniyet,
Uluslararası Đlişkiler,
Đhale Sürecinin Planlanması ve Yönetimi,
95
Baskı ve Yönlendirme,
Standart Oluşturma,
Teknik Kontrol ve Denetim.
TETAŞ:
Enerjinin Değerlendirilmesi,
Finansman,
Đşletme.
Düzenleyici Kurum:
Enerjinin Değerlendirilmesi,
Ticaret,
Denetleme,
Đşletme,
Emniyetin Denetlenmesi,
Mevzuat Geliştirme,
Đhale Sürecinin Planlanması ve Yönetimi,
Standart Oluşturma,
Teknik Kontrol.
Dışişleri Bakanlığı:
Uluslararası Đlişkiler,
Politika Belirleme,
Tanıtım,
Đletişim ve Bilgilendirme,
Ulusal/Uluslararası ve Stratejik Güvenlik,
Baskı ve Yönlendirme.
TSK ve MGK:
Ulusal/Uluslararası ve Stratejik Güvenlik,
Baskı ve Yönlendirme,
Politika Belirleme.
TÜBĐTAK:
Teknoloji Transferi ve Ar-Ge Geliştirilmesi,
Politika Belirleme,
Đstihdam ve Đnsan Kaynakları,
Teknik Kontrol.
96
DPT:
Finansman Modellemesi,
Politika Belirleme,
Đstihdam ve Đnsan Kaynakları,
Mevzuat Planlama,
Đhale Sürecinin Planlanması.
Hazine:
Ticaret,
Finansman,
Politika Belirleme,
Đnşaat,
Mevzuat Geliştirme,
Đhale Sürecinin Yönetimi ve Planlanması.
MĐT:
Politika Belirleme,
Tanıtım, Đletişim ve Bilgilendirme,
Đstihdam ve Đnsan Kaynakları,
Güvenlik ve Emniyet,
Teknoloji Transferi,
Uluslararası Đlişkiler,
Baskı ve Yönlendirme,
Ulusal/Uluslararası ve Stratejik Güvenlik,
Đstihbarat.
Üniversiteler:
Politika Belirleme,
Tanıtım, Đletişim ve Bilgilendirme,
Đstihdam ve Đnsan Kaynakları,
Teknoloji Transferi ve Ar-Ge Geliştirilmesi,
Baskı ve Yönlendirme.
Medya:
Politika Belirleme,
Đstihdam ve Đnsan Kaynakları,
Tanıtım, Đletişim ve Bilgilendirme,
Uluslararası Đlişkiler,
97
Baskı ve Yönlendirme,
Dolaylı Đstihbarat.
Şirketler:
Sürecin tümüyle ilişkili.
STK’lar:
Politika Belirleme,
Tanıtım, Đletişim ve Bilgilendirme,
Đstihdam ve Đnsan Kaynakları,
Uluslararası Đlişkiler,
Baskı ve Yönlendirme,
Stratejik Güvenlik.
Uluslararası Aktörler:
Sürecin tümüyle ilişkili.
Koordinasyonu Güçlendirecek Eylemler
Yatay Düzlemde
Bilgi, Đletişim boyutu
Đstişare
Görev, Rol, Yetki
Dikey Düzlemde
Ortak hedef
(Bunun için kapasite, büyüklük, muhlet ve kalite gibi mevcut durum saptaması gerekli)
Ortak eylem
(Eylemler, plan, görüşmeler, istişare, teknoloji seçimi)
Ortak takvim (eylemlerle zaman ilişkisinin kurulması)
Đş tanımı
5. Nükleer Enerjide Amaçlar
Nükleer santral sahibi olmak
Elektrik ihtiyacını karşılamak
Türkiye’nin küresel düzlemde önemli aktörlerden biri olmasını temin etmek
Eğitilmiş gücün değerlendirilmesi
Nükleer teknolojiye sahip olmak
Tıp ve Tarım gibi alanlarda nükleer teknolojinin uygulanmasını mümkün kılmak
Enerjide dışa bağımlılığı azaltarak enerji güvenliğini temin etmek
Enerji elde etmede çevre kirliliğini azaltmak
98
6. Vizyon
Büyük Güç olmak
Türkiye’nin nükleer teknolojiyi uygulama ve geliştirme potansiyelini geliştirmek.
KAYNAKÇA
“Consideration to Launch a Nuclear Power Programme”, International Atomic Energy
Agency (IAEA), Viyana, 2007, Ulaşım Tarihi, 04 Mayıs 2009,
http://www.iaea.org/NuclearPower/Downloads/Launch_NPP/0711471_Launch_NPP.pdf
“Dünyada Nükleer Reaktörlerin Durumu”, TAEK, Ulaşım Tarihi 4 Mayıs 2009,
http://www.taek.gov.tr/bilgi/sss/durum.html.
“Energy, Electricity and Nuclear Power: Developments and Projections”, IEEA, 2007,
Ulaşım Tarihi 4 Mayıs 2009, http://wwwpub.iaea.org/MTCD/publications/PDF/Pub1304_web.pdf.
“Evaluation of the Status of National Nuclear Infrastructure Development”, No: NGT-3.2, IAEA Nuclear Energy Series, Ulaşım Tarihi, 04 Mayıs 2009, http://wwwpub.iaea.org/MTCD/publications/PDF/Pub1358_web.pdf.
“IEA: 2030’da 1.4 milyar kişi elektriksiz kalacak”, NTVMSBC, Ulaşım Tarihi, 04
Mayıs 2009, http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/170927.asp.
“Milestones in the Development of a Nuclear infrastructure for Nuclear Power”, No:
NG-G-3.1, IAEA Nuclear Energy Series, Ulaşım Tarihi, 04 Mayıs 2009,
http://wwwpub.iaea.org/mtcd/meetings/PDFplus/2007/TM33552/tm33552_Announcement.pd
f.
“Nuclear Power in the World Today”, World-Nuclear, March 2009, Ulaşım Tarihi, 4
Mayıs 2009, http://www.world-nuclear.org/info/inf01.html.
“Nuclear Reactor Types”, Institution of Electrical Engineers, Kasım 2005, Tarihi 4
Mayıs 2009, http://www.carnegieendowment.org/static/npp/reports/nuclear_reactors.pdf.
“Nuclear Reactor Types”, The Institution of Engineering and Technology, Britih
Nuclear Group, Temmuz 2008, Ulaşım Tarihi 4 Mayıs 2009,
http://www.theiet.org/factfiles/energy/nuclear-reactors.cfm
“World Nuclear Generation of Electricity”, IEA, Ulaşım Tarihi, 4 Mayıs 2009,
http://www.eia.doe.gov/cneaf/nuclear/page/nuc_generation/gensum2.html.
http://www.enerji.gov.tr/index.php
http://www.iaea.or.at/
99
http://www.nea.fr/
http://www.taek.gov.tr/
Nejat Aybers, Ahmed Yüksel Özemre, Ahmet Bayülken, “Atom Enerjisi
Komisyonunun III. IV. Ve V. Plan Dönemlerindeki Faaliyet ve yatırımları için Makroplan”,
ÇNAEM Raporu” No: 87, 1972.
Orta ve Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Planlama Çalışması 1997 – 2020”,
Türkiye elektrik Üretim Đletim A.Ş. araştırma Planlama ve Koordinasyon Daire
Başkanlığı,”Ankara 1997.
100
POTENTIAL OF SMALL HYDRO POWER OF TURKEY
Umit UNVER1 , Yasemin YAZICI
Abstract
The electricity consumption of Turkey will duplicate until 2023. It is worth noting that
during 2012 43% of electric production of Turkey was from natural gas and 99% of the
natural gas was imported. It can be seen that this situation is leading towards the use of
domestic renewable energy resources to meet the increasing energy demand.
The Hydroelectric potential of Turkey is about 42,424 MWh with an installed capacity
of approximately 20,069 MWh. These numbers illustrate that Turkey’s water resource is
being sent to the seas without recovering 53 % of the available overall hydroelectric potential.
Resulting in an annual cost to Turkey about $7-$8 billion US dollars.
This paper focuses on the place of small hydro schemes in the energy policy of
Turkey. The given data were derived from the projection reports, strategic plans, action plans
and activity reports of the state authority companies. The goal of this research is to detail the
small hydropower potential in Turkey, to value the benefit of small hydropower in achieving
the target of Turkey 2023.
Key Words: Small Hydro-power, Hydro Potential of Turkey, Hydroelectric in Turkey
1.
The Energy Situation
Energy demand, which is generally, accepted as an index of industrial and economic
growth increases with the increase in a countries development but the required resources do
not. Energy usage is about 8900 kWh/capita in developed countries with a global average of
2500 kWh/capita. Electric power consumption of some European countries is given in Table
1. It can be seen that the consumption of Turkey has increased relatively more than other
European countries between 2006 and 2008. The increase in Turkey’s energy demand is about
6-8 % annually while it is about 4.1% in developing countries and < 2% in developed
countries. [1].
1
University of Yalova, Engineering Faculty, Energy Systems Engineering Department, Turkey,
[email protected]
101
Table 1. Electric Power Consumption of Some European Countries (GWh) [1].
Population
2006
2007
2008
Austria
8 million
61,000
63,000
63,000
Belgium
10 million
85,000
84,000
84,000
Finland
5 million
86,000
87,000
83,000
France
64 million
445,000
447,000
460,000
Germany
82 million
547,000
547,000
544,000
Italy
59 million
313,000
314,000
314,000
Netherlands 16 million
109,000
111,000
112,000
Poland
38 million
125,000
129,000
132,000
Spain
45 million
261,000
264,000
267,000
Turkey
72,5 million
174,000
190,000
198,000
In a 2009-2018 capacity projection report the Electric Transmission Company of
Turkey (TEIAS) declared that the energy demand of Turkey was about 200,000 GWh at the
end of 2008 and that it would reach up to 360,000 GWh by the end of 2018. The projection
report also stated that the peak load demand was estimated about 30,000 MW at the end of
2008 and would be about 55,000 MW by the end of 2018. It is predicted by the report that the
energy demand of Turkey will increase about 83% in the next 10 years (see Figure 1), which
means that some serious measures need to be taken.
Figure 1 The peak load and energy demand projection of Turkish electric system
between 1999-2018[2].
Source: Turkish Electricity Transmission Company, Report of Capacity Projection of Turkey
for 10 years, 2009
102
There is no doubt that new power plants will be set up throughout the 2020s. In fact
the question is not how many power plants are needed but which kind of energy sources
should be chosen? Selection of the type of power plant has to be done wisely for economic
reasons. Figure 2 shows the electric power production of Turkey by type of resource in 2012.
It can be seen that natural gas usage for power generation is very high. It should be noted that
more than 43% of Turkey’s energy was produced from natural gas, approximately 25% from
hydro-electric power plants and 2% from other renewable sources [3]. In 2 years time the
consumption of natural gas was planned to be decreased but usage was increased and the ratio
of natural gas usage compared to other resources was somewhat decreased to 43,2% [4]. Of
course the increase was not enough so it has been decided to increase the use of all kind of
renewable resources in electricity production.
103
Figure 2 Electric Power Productions by Resource in 2012 [4]
Considering that natural gas is an imported energy source, it is obvious that Turkey
has to turn to local resources which have low set up and operating costs. The levelized costs
of new generation resources are given in Table 2 [5]. Considering regional variations natural
gas fired combined cycle has the lowest average cost. Natural gas is mainly within the private
sector in the Turkish economy. Natural gas is the main contributor to the trade gap between
imports and exports. Thus, to set up new natural gas fired plants would not be a wise choice.
Except for natural gas plants it seems that hydroelectric power plants have to be considered
because they are domestic, renewable and clean.
Table 2. Regional variation in levelized cost of new generation resources, 2018
[5]
Range for total system levelized costs (2011 $/MWh) for plants entering service in
2018
Plant type
Minimum
Average
Maximum
Conventional Coal
89.5
100.1
118.3
Advanced Coal
112.6
123.0
137.9
Advanced Coal with CCS
123.9
135.5
152.7
Conventional Combined Cycle
62.5
67.1
78.2
Advanced Combined Cycle
60.0
65.6
76.1
Advanced CC with CCS
87.4
93.4
107.5
Dispatchable Technologies
Natural Gas-fired
104
Conventional Combustion Turbine
104.0
130.3
149.8
Advanced Combustion Turbine
90.3
104.6
119.0
Advanced Nuclear
104.4
108.4
115.3
Geothermal
81.4
89.6
100.3
Biomass
98.0
111.0
130.8
Wind
73.5
86.6
99.8
Wind - Offshore
183.0
221.5
294.7
Solar PV
112.5
144.3
224.4
Solar Thermal
190.2
261.5
417.6
Hydro
58.4
90.3
149.2
Non-Dispatchable Technologies
A comparison of the energy costs of various renewable resources is given in Table 3.
For hydro energy the given values may vary according to different studies but it can be seen
that hydro energy costs are attractive when compared to other renewable resources.
Table 3 Energy costs of various renewable resources [1]
Technology
Cost (with 2009 )$)
Biomass
5 - 15 ₵/kWh
Wind
5 - 13 ₵/kWh
Solar
25 -125 ₵/kWh
Hydro
Large Scale
2 - 8 ₵/kWh
Small Scale
4 - 10 ₵/kWh
Geothermal
Naval
2 - 10 ₵/kWh
Tide
8 - 15 ₵/kWh
Wave
8 - 20 ₵/kWh
Flow
8 - 15 ₵/kWh
Another good reason for selecting hydro power plants is shown by comparing the
operational costs of various types of power plant, which is given in Figure 3. As illustrated by
the graph the initial investment costs of thermal and hydro plants are very close but because
hydro power has no fuel costs the overall production cost is much lower which clearly
demonstrates the advantage of using hydro power. It is clear that hydro power would be a
good choice for Turkey to overcome the energy problem throughout the 2020s.
105
Figure 3 Operational Costs of Power Plants [1]
2.
Advantages of Hydropower;
Hydro energy is renewable. Hydro power is not a source of pollution. Hydroelectric
power plants which use storage systems have the advantage of being able to respond quickly
to changes in peak demand. This storage can also be used for drinking water or irrigation
systems and because they use storage reservoirs can help reduce the impact of floods or
droughts. Hydro power plants help social development by bringing electricity, industry and
commerce to remote areas which also increases employment. Hydro power, which has low
operation and maintenance costs and has a long life span [6], is a domestic source that will
provide national energy security.
3.
Hydropower in Turkey
In 2002 the economically and technically viable hydro power potential of Turkey was
calculated as 125,000 GWh and in 2006 it increased to 130,000 GWh by State Hydraulic
Works [7]. The gross theoretical potential is about 433,000 GWh and the technically viable
potential is about 216,000 GWh. It is to be noted that, 30% of the gross theoretical potential
comes to about 140,000 GWh [9]. However, the World Energy Council Turkish National
Committee has stated that the economically viable potential is 170,000 GWh [8].
Figure 4 Hydro potential of Turkey
106
In 2006 172 hydro power plants were operating with 13,700 MW of installed capacity
and generating 48,000 GWh/year, which is about 35 % of the economically available potential
[9]. As is shown by data for 2012 there were 370 hydroelectric power plants in operation with
a total installed capacity of 19,936 MW generating an average of 70,734 GWh/year, which is
43 % of the economically available hydroelectric power potential.
Table 4 gives the hydroelectric potential of Turkey. DSI reports that 1,058 more hydroelectric
power plants will be constructed to provide the required additional 18,849 MW installed
capacity. As a result, in near future, 1,640 hydroelectric power plants with 47,391 MW
installed capacity will exploit the economically available hydropower of Turkey [10].
Table 4 Hydro Electric Potential of Turkey (Source DSI, 2012)
Status
of Number
economicall
y
Hydroelectri
available c plants
potential
In
of Total
370
Average
installe
of annual (2012)
d
energy
capacit
generatio
y
n
(MW)
(GWh/yea
Ratio %
(2009) *
State
Private
Total
r)
11,585
8,351
19,93
70,734
43
35
6
Operation
Under
Ratio %
212
1,989
6,617
8,606
28,134
17
14
1,058
970
17,879
18,84
66,132
40
51
165,000
100
100
construction
Under
9
investigation
Total
1,640
14,544
32,847
47,39
1
Potential
* The 2009 ratios were taken from [9]
107
4.
Small Hydropower
a. Introduction
Small hydro power is of vital importance to allow countries to electrify especially in
rural areas. It is a very common energy source because small hydro projects have reasonable
investments costs, with extensive and secure potential. Most small hydro power plants do not
require large dams and reservoirs because predominantly they are run of river schemes (Fig.
5).
Figure5. Typical Run of River Project
Since a lot of countries have already exploited their large and economically viable
projects, small hydro power plants seem to be the obvious choice for future hydropower
developments. Because of the strong technology advantages experts select small hydro power
plants instead of fossil fuel dependent electricity production. They also have the advantage of
very fast reaction times to changing load demands without any need for storage unlike other
renewable resources [9].
108
Table 5 Classification of small hydropower plants (based on capacity)
Country
Micro (kW)
Mini (kW)
Small (MW)
United States
<100
China
-
<500
0.5-25
Russia
<100
-
0.1-30
France
5-5,000
-
-
India
<100
101-1,000
1-15
Brazil
<100
101-1,000
1-30
Nonvav
<100
101-1,000
1-10
Nepal
<100
101-1,000
1-10
Turkey
<100
101-1,000
1-50
100-1,000
1-30
b. Definition of Small Hydro
Small hydro definition varies depending on local definitions that vary from a few
kilowatts up to 10 or 50 megawatts or more of rated power output. Generally projects of less
than 100 kW are referred as micro, projects between 101 to 1,000 kW are referred as mini and
anything between 1 and 50MW can be referred to as small hydro [6]. In some studies small
hydro is defined as up to 50 MW but in activity reports of many official institutions it is
usually defined as up to 10 MW [9].
The upper limit of small hydropower is associated with development index and the
proportion of hydropower among other resources. Thence small hydro definition varies by
countries. In Table 5, a capacity based classification of small hydropower plants for various
countries is given [11].
c. Advantages of Small Hydropower Energy
109
There are numerous advantages given by the use of small hydro with reliable and
flexible operation generally accepted as the most important advantage.
Other advantages are
• Very fast start up in response to demand requirements typically less than 5 minutes,
• Supply of high quality electric energy.
• Ability to assist with frequency stability in remote location
• A secure source of domestic energy production that is independent from fossil fuel
price fluctuations.
• Has a long life span with relatively low initial investment
• Maintenance and operation costs are reasonable.
• The unit cost/kWh is very low vs. thermal, nuclear and gas turbine plants (Figure 3)
and reasonable when compared to other renewable resources (Table 3).
• Turbines operate with high efficiency and high plant and availability factors.
• Can be applied to any existing water or electrical system.
• Environmental impacts are low when compared to large hydro projects, because small
hydro power plants do not disturb the flow and do not release heat or toxics emissions.
• They usually do not require relocation of settlements.
• Energy Pay Back Ratio is higher than large hydropower schemes.
• Small hydro schemes have the ability to supply energy demand of settlements that are
difficult to connect to grid
• Small hydro projects also support the socio-economical and cultural development of
the rural regions.
• Standardization of turbine-generator equipment package is possible. In this way,
production, operation and maintenance is very economic. The turbine generator
package is produced to standardized designs and can be provided with fully automatic,
unmanned control systems. This means that only a single technician is required to
operate multiple plants in the same region which results in lower operation costs.
• By the production of mini, micro, small hydro equipment domestically using
appropriate local and foreign partnerships, the problem of maintenance and spare parts
will be minimized.
• If centralized small hydro projects are used to supply the energy demand of a small
region, transmission costs will be relatively low [1, 7, 9 and 11].
5.
Small Hydropower Development in Turkey
110
The economically feasible capacity of Small Hydro Power in Turkey was accepted as
20,000 GWh/year and 3.3% of the potential has been developed [9]. The Small Hydro Power
potential of Turkey i.e. power plants that are below 10 MW, was predicted as 16,500 MW
gross theoretical providing generation of 50,000 GWh/year, 6,500 MW was predicted as
economically feasible providing generation of 20,000 GWh/year and 177 MW has been
developed providing a generation of 673 GWh/year). Until 2001, only 203 SHP projects were
developed and 70 were operating [6].
As of 2006, 105 SHPs were operating with a total installed capacity of 953 MW that
was calculated to be 6.7 % of the economical and feasible potential of SHPs in Turkey and 24
SHPs were under construction with an installed capacity of 473 MW. Final designs for 5
SHPs were completed with an installed capacity of 54 MW. Feasibility studies for 134 SHPs
were completed with an installed capacity of 2,107 MW. Master plans for a further 65 SHPs
were completed with an installed capacity of 1,215 MW and preliminary studies for 238 SHPs
were completed with an installed capacity of 2,390 MW [11].
In 2014, DSI declared the present situation of hydroelectric power plants as in Table
6a.
Table 6aTotal current and future capacities of hydroelectric power plants in Turkey by the
owner type [12]. Source: Energy Market Regulatory Authority (EMRA) 2014.
Installed Licens Number
Power
of Total
Installed Total
Project Total
e Type Power Plants
Power (MW)
Capacity (GWh)
Capacity (GWh)
EUAS 4
32.2
118.9
64.1
385.1
1,419.2
1,044.5
11,172.3
38,726.3
39,540.6
52
11,589,6
40,262.4
40,648.2
(MW)
< 10
1
< 50
EUAS 11
1
> 50
EUAS 37
1
EUAS TOTAL
< 10
TOR2
26
32.2
121.4
91.5
< 50
TOR2
2
44.5
25.0
22.0
> 50
TOR2
1
51.2
36.2
24.4
29
127,9
182.6
137.9
5
19.0
91.0
90.0
TOR TOTAL
< 10
Firm
COT3
111
< 50
COT3
6
77.8
316.0
317.0
> 50
COT3
4
1,808.8
6,293.0
6,293.0
COT TOTAL
15
952,8
3,350.0
3,350.0
< 10
AP
4
3
4.2
13.3
13.3
< 50
AP4
0
0.0
0.0
0.0
> 50
AP4
1
540.0
1,620.0
1,170.0
4
544,2
1,633.3
1,183.3
AP TOTAL
< 10
Private 87
453.7
1,884.0
1,119.0
< 50
Private 82
1,938.8
7,548.0
4,224.0
> 50
Private 13
1,531.2
5,038.0
2,661.0
3,923,7
14,470.0
8,004.0
Private TOTAL
182
1
EUAS: Electricity Generation Company (State)
2
TOR: Transferred Operating Rights
3
COT: Construct Operate Transfer
4
AP: Auto Producers
Table 6b Total Current and Future capacities of hydro plants in Turkey by size
Installed
Number of Total
Rate of Total Total Project Rate of Total
Power
Power
Installed
Installed
(MW)
Plants
< 10
Capacity
Project
Power (MW) Power (%)
(GWh)
Capacity (%)
125
541.3
3.0
2,228.6
3.5
< 50
101
2446.2
13.5
9,308.2
14.7
> 50
56
15,103.5
83.5
51,713.5
81.8
Grand
282
18,091.0
100.0
63,250.3
100.0
TOTAL
The status of awarded licenses with regard to the size and progress of hydro power
projects is given in Table 7. The schemes under 1 MW were not given because of the new
released regulation of the government for the 1 MW and under installed capacity of the plants.
The new regulation waives the necessity of getting a license for these plants so the investors
do not need to apply for a license, for the power plants under 1 MW. This also means that
there will be a high number of micro and mini hydro projects in near future. As it is seen from
the table there are total of 384 ongoing projects in the hydro area in Turkey. This number
112
doesn’t include projects which are in the process of licensing that listed above at the Table 4.
The number of ongoing projects makes Turkey being one of the few countries having high
development in the hydro sector. The ongoing projects and the licenses in the process also
show that the big portion of this new development in the small hydro area.
Table 7. The completion status of Small Hydro Power Plant Projects (with installed
capacities).
1-10 MW Licences
10-50 MW Licences
Rate of
Total
Rate of
Installe Num.
Installed d
>50 MW Licences
of
Total
Installe Num.
Installed d
of
Total
Rate of
Installed Installe
Num.
Progress Power
Power
Projec Power
Power
Projec Power
d Power of
%
MW
%
t
MW
%
t
MW
%
Project
Started
39.64
4.14
7
96.62
2.74
4
50
0.75
1
<10
365.01
37.84
69
1,406.29 39.82
69
2,656.67 39.69
17
<20
161.46
16.74
33
362.97
10.28
20
571.341
8.54
3
<30
68.65
7.12
14
234.22
6.63
9
606.92
9.07
3
<40
15.61
1.62
5
63.93
1.81
3
332.18
4.96
1
<50
19.46
2.02
3
50.57
1.43
3
0
0
0
<60
43.00
4.46
6
36.78
1.04
3
0
0
0
<70
50.29
5.21
9
109.33
3.09
6
74,2
1.11
1
<80
51.30
5.32
11
143.75
4.07
5
1,384.19 20.8
9
<90
18.42
1.91
3
175.78
4.98
8
0
0
0
<100
42.79
4.44
7
424.59
12.02
16
637.19
9.52
5
Compltd 34.99
3.63
6
309.40
8.76
12
264.194
3.95
2
Not
113
UKN
53.75
5.57
8
117.35
3.2
6
116.16
1.74
2
100.0
44
6,693.04
TOTAL 964.68
100.0
174
3,531.58 100.0
160
5
The capacity of hydro power plants, which are projected to begin operation between
2012 and 2018, according to the Turkish Electrical Energy 10-Year Generation Capacity
Projection [12], is given in Table 8.
Table 8. Projection of public and private sector hydroelectric power plants, which will begin
to operate between 2012 and 2018. (As to scenario 1 of EMRA 2012, Source: Turkish
Electricity Transmission Company 2012 [12])
Institution
Year
Installed
Projected
Power (MW) Production
Firm
Production
(GWh)
(GWh)
DSI
2012
1,396.2
4,495.0
2,840.0
EMRA
2012
1,937.1
6,836.0
3,865.3
DSI
2013
39.5
118.0
18.0
EMRA
2013
951.0
3,287.7
1,859.0
EMRA
2014
2,830.5
10,245.3
5,793.0
Up to 2014 TOTAL
7,154.3
24,982.0
14,375.3
Institution
Installed
Projected
Firm
Year
Power (MW) Production
Production
(GWh)
(GWh)
DSI
2015
1,200.0
3,833.0
2,459.0
EMRA
2015
2,511.7
9,339.3
5,280.7
EMRA
2016
3,603.3
11,945.2
6,754.2
EMRA
2017
1,788.0
4,585.9
2,593.0
EMRA
2018
420.6
1,556.3
880.0
114
2015-2018 TOTAL
9,523.6
31,259.7
17,966.9
Grand TOTAL
16,677.9
56,241.7
32,342.2
DSI: State Hydraulic Works
It should be noted that this data represents all sizes of hydro project and does not
exclude large hydro projects. Between 2015 and 2018, 9524 MW of installed power will
begin to operate. The recent studies give the investment range of hydroelectric projects from
550 to 5750 €/kW [13-17]. Considering the investment average about 2000 €/kW, more than
30 billion Euros investment will take place in Turkey, until 2023.
6.
Conclusion
The second highest energy demand increase in the world was in Turkey with a value
of about 6-8 % annually. In recent years, Turkey produced nearly half of its electricity
production from natural gas of which 99% was imported. Thus Turkey has to decrease energy
production from imported supplies and turn to its domestic resources. This trend towards
renewable energy is because of advantages such as environmental friendliness, long technical
life cycle, and no reliance on fuel cost all coupled with relatively low potential technical and
commercial risks. Well-organized and well-planned small hydro power plants seem to be the
obvious choice for Turkey to help overcome the energy demand problems predicted
throughout the 2020’s.
To meet the increasing energy demand of Turkey approximately 2-2.5 billion €/year
investment will be made in near future. For a sustainable and trustable development, the
increasing energy demand should be supplied using domestic resources and should especially
be derived from renewable sources.
A high percentage of the untapped hydroelectric capacity of Europe is in Turkey. As a
result of this, European investors will find opportunities in Turkey. To encourage the
investments, Turkish government should attract foreign and domestic investors to invest in
and develop small hydro projects in Turkey via new acts of government and by providing
government grants.
REFERENCES
[1] Turkish State Meteorological Service. Hydroelectric Power Plants Report. 2012.
Available@
http://www.mgm.gov.tr/files/imgtemp/hes-raporu-2402.pdf,
access:05.04.2014.
115
Last
[2] Turkish Electricity Transmission Company, Turkish Electrical Energy 10-Year Generation
Capacity
Projection,
2009.
Available@
www.teias.gov.tr/KAPASITEPROJEKSIYONU2009.pdf. Last access:05.04.2014
[3] Turkish Electricity Transmission Company Annual Activity Report TEĐAŞ, 2011.
Available @ http://212.175.131.171/Faaliyet2011/TR_Teias.pdf Last access:05.03.2014
[4] Republic of Turkey Energy Market Regulatory Authority Annual Activity Report 2012.
Available@
http://www.epdk.gov.tr/documents/strateji/rapor_yayin/yillik_faaliyet_raporlari/Sgb_Rapor_
Yayin_Yillik_Faaliyet_Raporlari_2012.pdf Last access:10.04.2014
[5] U.S. Energy Information Administration Levelized Cost of New Generation Resources in
the
Annual
Energy
Outlook
2013.
Available@
http://www.eia.gov/forecasts/aeo/er/pdf/electricity_generation.pdfLast access:05.04.2014
[6] Korkmaz, O., "A Case Study on Feasibility Assessment of Small Hydropower Scheme"
Master Thesis.The Graduate School Of Natural And Applied Sciences Of Middle East
Technical University. p. 147, Ankara. December 2007.
[7] Küçükbeycan M., “Retscreen Decision Support System for Prefeasibility Analysis Of
Small Hydropower Projects” Master Thesis The Graduate School Of Natural And Applied
Sciences Of Middle East Technical University. P:140, Ankara. February 2008.
[8] World Energy Council Turkish National Committee, “Energy Report 2011”, ISSN: 13016318,
Ankara,
December
2011
available@
http://www.dektmk.org.tr/upresimler/enerjiraporu2012.pdf Last access: 07.07.2014
[9] KARAYILAN M.“Feasibility Assessment Of Small Hydropower Projects”, Master
Thesis, University Of Gaziantep Graduate School Of Natural & Applied Sciences, P: 82,
Gaziantep, November 2011.
[10] General Directorate of State Hydraulic Works, “Activity Report DSI 2012”, Available @
http://www.dsi.gov.tr/docs/stratejik-plan/dsi-2012-faal%C4%B1yet-raporu.pdf?sfvrsn=2 Last
access: 05.03.2014
[11] Çalamak M.“Investigation Of Water hammer Problems In The Penstocks Of Small
Hydropower Plants”, The Graduate School Of Natural And Applied Sciences Of Middle East
Technical University P: 157, Ankara, September 2010.
[12] Turkish Electricity Transmission Company, “Turkish Electrical Energy 10-Year
Generation
Capacity
Projection,
116
2012”.
Available@
http://www.epdk.gov.tr/documents/elektrik/rapor_yayin/Elk_Yayin_Uretim_Kapasite_Projek
siyonu_2012_2021.pdf. Last access: 05.10.2014
[13] International Renewable Energy Agency, “Renewable Energy Technologies: Cost
Analysis Series”, Vol 1, Issue: 3/5. p.45, June 2012. available@
http://www.irena.org/DocumentDownloads/Publications/RE_Technologies_Cost_AnalysisHYDROPOWER.pdf. Last access: 19.05.2014
[14] Norwegian Water Resources and Energy Directorate (NVE), “Cost Base For Small-Scale
Hydro Power Plants. (With generating capacity of up to 10 000 kW)”, Editor: Slapgård, Jan
p:91, ISSN: 1501-0678. 2012. Available@
http://webby.nve.no/publikasjoner/veileder/2012/veileder2012_02.pdf
Last
access:
19.05.2014
[15] Union of the Electricity Industry, Hydro Power and Other Renewable Energies Study
Committee, “The cost of hydroelectricity”, Ref: 03005Ren9713, March 1997.
[16] Oak Ridge National Laboratory, “Small Hydropower Cost Reference Model Final
Project Report”, October 2012. ORNL/TM-2012/501
[17] Department of Energy & Climate Change (DECC) & Welsh Assembly Government
(WAG), “England and Wales Hydropower Resource Assessment. Final Report”, v. 13.0,
October 2010. Available@
http://www.britishhydro.org/UK%20Hydro%20Resource/England%20and%20Wales%20Resource%20Study%
20Oct%202010.pdf Last access: 19.05.2014
117
ENERJĐ SEKTÖRÜNDE YAPILAN SÖZLEŞMELERDEN DOĞAN
UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ
Pelin GÜVEN1
I. Enerji Sektörü
A. Genel Bilgi
Enerji sektörü çok geniş kapsama alanı olan sektörlerden bir tanesidir. Enerji sektörü
bir çok enerji türünden oluşmaktadır. Enerji türleri arasında; kömür, petrol, doğal gaz,
elektrik, güneş, rüzgar, jeotermal, biyoyakıt, hidrolik, nükleer enerji ve hidrojen enerjisi gibi
bir çok farklı enerji türü bulunmaktadır. Her bir enerji türünün kendine özgü özellikleri
olduğundan, ilgili enerji türüne göre de yapılan sözleşmeler çeşitlilik göstermektedir.
B. Đlgili Mevzuat
1. Uluslararası Anlaşmalar
1982 Anayasasının uluslararası anlaşmalara ilişkin 90 ıncı maddesine göre;
“Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla
yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir
kanunla uygun bulmasına bağlıdır.
Ekonomik, ticarî veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan
andlaşmalar, Devlet Maliyesi bakımından bir yüklenme getirmemek, kişi hallerine ve
Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayımlanma ile
yürürlüğe konabilir. Bu takdirde bu andlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içinde
Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur.
Milletlerarası bir andlaşmaya dayanan uygulama andlaşmaları ile kanunun verdiği
yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticarî, teknik veya idarî andlaşmaların Türkiye Büyük
Millet Meclisince uygun bulunması zorunluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan
ekonomik, ticarî veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren andlaşmalar, yayımlanmadan
yürürlüğe konulamaz.
Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra
hükmü uygulanır.
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.
Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek:
1
Prof.Dr. Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Özel Hukuk Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
118
7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır”
Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasanın 90 ıncı maddesi kapsamında iç hukuka
aktardığı bir çok uluslararası anlaşma bulunmaktadır. Bunların arasında enerji sektörüyle ilgili
olarak yapılan anlaşmalar da yer almaktadır. Enerji sektöründe yapılan anlaşmalardan doğan
uyuşmazlıkların çözümü konusunda Türkiye’nin taraf olduğu ve iç hukuka aktardığı
uluslararası andlaşmalara örnek olarak Enerji Şartı Anlaşması (Energy Charter Treaty) ve
ICSID
(International
Centre
for
Settlement
of
Investment
Disputes-Yatırım
Uyuşmazlıklarının Çözümüne Dair Uluslararası Anlaşma) verilebilir.
2. Đç Hukuktaki Düzenlemeler
Enerji piyasasına ilişkin iç hukukuktaki düzenlemelerin dağınık olduğu ve enerji
türüne göre ayrı kanunlarla ayrıntılı olarak düzenlendiği görülmektedir. Đlgili Kanunlara
bakıldığında bunlar arasında;
-Elektrik Piyasası Kanunu,
-Doğal Gaz Piyasası Kanunu,
-Petrol Piyasası Kanunu,
-LPG Piyasası Kanunu,
-Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına Đlişkin
Kanun,
-Enerji Verimliliği Kanunu,
-Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu,
-Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve Đşletilmesi ile Enerji Satışına Đlişkin Kanun
sayılabilir.
Enerji sektörü ile ilgili çeşitli kanunların yanı sıra; yönetmelik, tebliğ, genelge gibi
ikincil mevzuatla da konunun ayrıntıları düzenlenmiştir. Örneğin Enerji Piyasası Bildirim
Yönetmeliği gibi.
C. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
Enerji sektöründe düzenleme yapmak üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
oluşturulmuştur. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu; Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Doğal Gaz Piyasası Kanunu, Petrol Piyasası Kanunu,
Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası Kanunu ve Elektrik Piyasası Kanunu ile
kendisine verilen görevleri ifa etmek ve yetkileri kullanmak üzere oluşturulmuş olan bir
kurumdur. Söz konusu kanunlar ile elektrik, doğal gaz, petrol ve LPG'nin; yeterli, kaliteli,
119
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması
için, rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek, mali açıdan
güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir enerji piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması amaçlanmıştır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kamu
tüzel kişiliğine sahip, idari ve mali özerkliği bulunan bir kurumdur. Kurum içerisinde yer alan
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ise, biri başkan, biri ikinci başkan olmak üzere dokuz
üyeden oluşur. Kurulun idari yaptırım kararlarına karşı yetkili idare mahkemesinde dava
açılabilir. Kurul kararlarına karşı açılan her türlü dava öncelikli işlerden sayılır. (Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun m. 4, 5, 12)
D. Enerji Sektöründe Yapılan Özel Hukuk Sözleşmeleri
Enerji sektöründe yapılan sözleşmeler enerjinin türüne göre çok farklılık
göstermektedir. Örneğin petrol piyasasında yapılan sözleşmeler; dağıtıcılık sözleşmeleri,
işletmecilik, bayilik sözleşmeleri gibi sözleşmeler olabilirken, doğal gaz piyasasında yapılan
sözleşmeler ise; doğal gazın üretimi, iletimi, dağıtımı, toptan satışı, ithali, ihracı, ticareti ve
depolanması, doğalgaz tedarik sözleşmeleri gibi sözleşmeler olabilmektedir. Elektrik
piyasasında ise yine; yatırım sözleşmeleri, elektrik alımı, satımı, yeniden satımı konusundaki
sözleşmeler, elektrik ithalat, ihracat sözleşmeleri gibi sözleşmeler olabilmektedir.
Enerji sektöründe yapılan sözleşmeler; enerjinin türüne gore, çok çeşitli olmakla
birlikte konumuz açısından önem taşıyan özel hukuk kapsamında yapılan sözleşmelerdir.
Uyuşmazlıkların çözümü ve uygulanacak olan hukuk konusu özellikle özel hukuk
kapsamında yapılan sözleşmeler açısından önem taşımaktadır.
II.
Enerji
Sektöründe
Yapılan
Özel
Hukuk
Sözleşmelerinden
Doğan
Uyuşmazlıkların Çözümü
Enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar;
-
Tahkim yoluyla ya da
-
Mahkeme yolu ile çözüme kavuşturulabilir.
A. Uyuşmazlıkların Tahkim Yoluyla Çözümü
Taraflar, aralarındaki uyuşmazlığın mahkemeler yerine ya da diğer bir ifade ile, devlet
yargısı yerine tahkim yolu ile çözümlenmesini kararlaştırabilirler.
Tahkim yolunun tercih edilmesi durumunda ad hoc tahkim ya da kurumsal tahkim
yoluna başvurulabilir.
120
1. Ad Hoc Tahkim
Ad hoc tahkim, tahkimin herhangi bir kuruma bağlı olmadan gerçekleştirilmesidir. Ad
hoc tahkimde uygulanacak kurallar ile ilgili olarak UNCITRAL tahkim kuralları uygulamada
yaygın olarak kullanılmaktadır.
2. Kurumsal Tahkim
Kurumsal tahkimde uyuşmazlığın çözümü bu konuda uzmanlaşmış merkezler aracılığı
ile çözümlenmektedir. Taraflar, aralarındaki uyuşmazlığın kurumsal tahkim merkezleri
yoluyla çözümlenmesini kararlaştırmaktadırlar. Örneğin ICC tahkim, ICSID tahkim gibi.
Taraflardan birisinin devlet olduğu yatırım uyuşmazlıklarında uyuşmazlığın kurumsal tahkim
merkezlerinde çözümleneceği kararlaştırılabileceği gibi, yatırım sözleşmeleri dışındaki
sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda da; örneğin dağıtım sözleşmesi gibi, uyuşmazlığın
kurumsal tahkim merkezlerinden birisi tarafından çözüleceği kararlaştırılabilir. Ör. Londra
Tahkim mahkemesinde (LCIA- The London Court of International Arbitration) uyuşmazlığın
çözümleneceğinin kararlaştırılması gibi.
Enerji sektöründe yapılan anlaşmalarla ilgili olarak ise hem Türkiye’nin taraf olduğu
yatırımlarla ilgili uluslararası anlaşmalarda uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümü
konusunda hükümlerin yer aldığı (Örneğin Enerji Şartı Anlaşması2 m. 26) hem de tarafların
aralarında yaptıkları sözleşmelerde; örneğin işleticilik ya da bayilik sözleşmeleri gibi,
uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözümlenmesini kararlaştırdıkları görülmektedir.
Enerji Şartı Anlaşması’nın “Uyuşmazlıkların Çözümü” başlığını taşıyan 26 ıncı
maddesine göre;
“BĐR YATIRIMCI ĐLE TARAF ÜLKE ARASINDAKĐ UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ
Bölüm III kapsamında, bir Anlaşma Tarafı Yatırımcısının, diğer Anlaşma Tarafı
Alanında yaptığı Yatırımla ilgili olarak, Alanında Yatırım yapılan Anlaşma Tarafının
yükümlülüklerinin ihlalinden doğacak uyuşmazlıklar, mümkünse karşılıklı iyi niyetle
çözülecektir.
Anlaşma Taraflarından herhangi birinin iyi niyetli çözüm önerisini yaptığı günden
itibaren üç ay içerisinde, uyuşmazlığa, Paragraf (1)’de yer aldığı şekilde çözüm
bulunamazsa, Yatırımcı taraf uyuşmazlığın çözümü için,
uyuşmazlığa düştüğü Anlaşma Tarafının mahkemelerine veya idari makamlara
başvurabilir;
2
Resmi Gazete Tarihi: 6.2.2000, Resmi Gazete Sayısı: 23956, Kanun No: 4519, Kabul Tarihi: 1.2.2000.
121
daha önceden kabul edilmiş herhangi bir uygulanabilir uyuşmazlık çözüm
prosedürüne başvurabilir; veya
bu maddenin aşağıdaki paragrafları kapsamında çözüm arayabilir.
a) Salt b) ve c) alt paragraflarıyla sınırlı olmak kaydıyla, Anlaşma taraflarının her biri, bu
maddenin hükümlerine uygun olarak, uyuşmazlığın çözümü için uluslararası hakem veya
uzlaştırıcı kullanmayı koşulsuz kabul eder.
b) i) Yatırımcının, Paragraf 2)a) veya b) uyarınca uyuşmazlık çözümüne başvurması
durumunda, Ek ID’de adı geçen Anlaşma Tarafları yukarıda belirtilen koşulsuz izni
vermezler.
ii) Şeffaflığın sağlanması için, Ek ID’de adı geçen Tarafların her biri, Madde 39’la
uyumlu olarak Parlamento onayı, kabul veya onama belgelerinin veya Madde 41’e göre
katılım belgelerinin gönderildiği tarihten geç olmamak koşuluyla; Sekreterya’ya politikaları,
uygulamaları ve durumları hakkında azılı beyanda bulunacaklardır.
c) Ek IA’da adı geçen Anlaşma tarafları Madde 10(1)’in son cümlesiyle ilgili olarak meydana
gelebilecek bir uyuşmazlık için bu tür bir koşulsuz izin vermezler.
Enerji Şartı Sözleşmesi 26. Madde-2 (ICSID/Ad-Hoc/Stockholm Ticaret Odası Hakemlik
Enstitüsü
4- Bir Yatırımcı, uyuşmazlığın Paragraf ‘)c) kapsamında yer aldığı biçimde çözümünü tercih
ederse, uyuşmazlığın çözümü için aşağıda belirtilen makamlara başvurulmasını da kabul
ettiğini yazılı olarak belirtecektir.
a) i) Yatırımcının bulunduğu Anlaşma Tarafının ve uyuşmazlığa katılan Anlaşma Tarafının
Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü Konvansiyonuna (bundan böyle ICSID Konvansiyonu
olarak anılacaktır) taraf olması durumunda 18 Mart 1965 tarihinde Washington’da imzaya
açılan, Devletler ve diğer Devletleri Vatandaşları arasında meydana gelebilecek yatırım
uyuşmazlıklarının çözümü için yapılan ICSID Konvansiyonu uyarınca kurulan Uluslararası
Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü Merkezi; veya
ii) Yatırımcının bulunduğu Anlaşma Tarafının veya uyuşmazlığa taraf olan Anlaşma
Taraflarından herhangi birinin, ama ikisi birden değil, ICSID Konvansiyonu’na taraf olması
durumunda ise; yasal işlemlerin idaresi için Merkez’in Sekreteryası tarafından sağlanan
Đlave Hizmetler (bundan böyle Đlave Hizmet Kuralları olarak anılacaktır) kapsamında
altparagraf a)i)’de sözü geçen Konvansiyon uyarınca kurulan Uluslararası Uyuşmazlık
Çözüm Merkezi,
122
b) Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu’nun (bundan böyle
UNCITRAL olarak anılacaktır) Hakemlik Kuralları gereğince oluşturulan bağımsız hakem
veya bu amaç için oluşturulmuş “ad-hoc” mahkeme; veya
c) Stokholm Ticaret Odası Hakemlik Enstitüsü uyarınca bir hakem.
5- a) Paragraf 3) kapsamında verilen muvafakat, Paragraf 4 uyarınca verilen Yatırımcının
yazılı muvafakatı ile birlikte aşağıdaki hususlara ilişkin şartlar sağlayacaktır.
Đlave Hizmet Kuralları ve ICSID Konvansiyonu’nun II.bölümünün amaçları doğrultusunda
bir uyuşmazlık için tarafların yazılı izni,
10 Haziran 1958 tarihinde New York’ta yapılan Yabancı Hakem Kararlarının Tanınması ve
Uygulanmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nun (bundan sonra New York
Konvansiyonu olarak geçecektir) II.maddesinin amaçları doğrultusunda bir “ yazılı
anlaşma”; ve
UNCITRAL Hakemlik Kuralları’nın 1.maddesi amaçları doğrultusunda “ bir kontrat
üzerinde yazılı anlaşmaya varmış olan taraflar.”
b) bu madde uyarınca herhangi bir hakemlik usulü, uyuşmazlık içindeki Anlaşma
Taraflarından herhangi birinin isteği üzerine, New York Konvansiyonu’na taraf olan bir
ülkeye bırakılabilir. Bu Konvansiyonun 1.Maddesinin Amaçları doğrultusunda, hakeme
sunulan iddiaların ticari ilişkilerden veya ticari işlemlerden doğduğu varsayılacaktır.
Paragraf 4 uyarınca kurulan bir mahkeme, bu Anlaşmaya ve uluslararası hukuk prensipleri
ve uygulamadaki kurallar ile uyumlu olmak kaydıyla uyuşmazlık konularında karara
varacaktır.
Paragraf 4’te sözü edilen yazılı isteğin yapıldığı tarihte, uyuşmazlığa taraf olan bir Anlaşma
Tarafının vatandaşı olan ve gerçek kişi olmayan bir Yatırımcı, söz konusu Anlaşma Tarafıyla
arasındaki uyuşmazlığın ortaya çıkmasından önce başka bir anlaşma Tarafının Yatırımcıları
tarafından kontrol ediliyor olması durumunda, ICSID Konvansiyonunun 25(2)(b) Maddesi
uyarınca “diğer Taraf ülke Vatandaşı” ve Đlave Hizmet Kuralları 1(6) Maddesi uyarınca
“diğer devlet vatandaşı” olarak muamele görecektir”
Enerji Şartı Sözleşmesinde de bahsedilen ICSID tahkim konusunda Türkiye bu
Sözleşmeye taraftır. Bu kurumsal tahkim yolunda, Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının
Çözüm Merkezi (International Centre for Settlement of Investment Disputes-ICSID) kanalıyla
uyuşmazlık çözümlenmektedir. Türkiye “Devletler ve Diğer Devletlerin Vatandaşları
Arasındaki Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümlenmesi Hakkında Sözleşmenin Onaylanmasının
123
Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”3 ile Sözleşmeyi iç hukuka aktarmıştır. Türkiye, yabancı
sermaye ile ilgili yürürlükteki mevzuat çerçevesinde izin verilmiş ve fiilen yatırım faaliyeti
başlamış olan yatırımlardan kaynaklanan uyuşmazlıkların ICSID'e götürülebilmesini kabul
etmiştir. Ancak Türk mahkemelerinin münhasır yetkili olduğu Türkiye'deki gayrimenkuller
üzerindeki mülkiyet ve diğer ayni hak uyuşmazlıklarının çözümü konusunda ICSID’in yetkisi
kabul edilmemiştir. Yine Türkiye, diğer ülkelerle imzalayacağı, “Yatırımların Karşılıklı
Teşviki ve Korunmasına Đlişkin” ikili anlaşmalarla ilgili olarak yatırım uyuşmazlıklarının
Lahey Adalet Divanı'na götürülmesine ilişkin ICSID Sözleşmesinin 64 üncü maddesine
rezerv koymuş, bunun dışında ICSID Sözleşmesinin onaylanmasını Kanunla uygun
bulmuştur.
ICSID Sözleşmesi ile, Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü için Uluslararası Merkez
kurulmuştur. Bu Merkez Dünya Bankası içerisinde yer alacak ve ICSID sözleşmesinin
hükümlerine uygun olarak âkit devletler ile âkit devletlerin vatandaşları arasındaki yatırım
anlaşmazlıklarının uzlaştırılması ve hakemliği konusunda etkili olacaktır. Yine Merkez; bir
Đdarî Konsey ve bir Sekreterya'ya sahip olacak ve bir Arabulucular ve bir Hakemler Paneli
oluşturacaktır (ICSID Sözleşmesi m. 1-3).
Diğer sektörlerle ilgili yatırım uyuşmazlıklarının yanı sıra, enerji sektörü ile ilgili
olarak da çeşitli olaylarda ICSID tahkim yoluna başvurulduğu görülmektedir. Özellikle
uluslararası boyutu olan enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklarda devlet yargısı yerine daha çok tahkim yoluna başvurunun tercih edildiği
söylenebilir. (Örneğin Pseg- Konya Ilgın, Libananco, Alaplı Elektrik davası gibi.)
B. Uyuşmazlıkların Mahkeme Yoluyla Çözümü
1. Genel Olarak
Taraflar aralarındaki uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözümü yerine mahkemeler yoluyla
çözümünü de tercih edebilirler. Yabancılık unsuru taşıyan bir olayda mahkemelerin
milletlerarası yetkisi konusu Türk Hukukunda 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul
Hukuku Hakkında Kanun’da (MÖHUK) düzenlenmiştir4. MÖHUK, yabancılık unsuru taşıyan
özel hukuka ilişkin işlem ve ilişkilerde uygulanacak hukuk, Türk mahkemelerinin
milletlerarası yetkisi, yabancı kararların tanınması ve tenfizine ilişkin çeşitli hükümler
öngörmektedir. MÖHUK’a göre; “Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, iç hukukun
yer itibariyle yetki kuralları tayin eder” (MÖHUK m. 40).
3
Resmi Gazete Tarihi: 2.6.1988, Resmi Gazete Sayısı: 19830, Kanun No: 3460, Kabul Tarihi: 27.5.1988.
5718 Sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, Kabul Tarihi: 27.11.2007, Resmi
Gazete Tarihi: 12.12.2007, Resmi Gazete Sayısı: 26728.
4
124
Bu kapsamda, yabancılık unsuru taşıyan enerji sektörü ile ilgili yapılan bir özel hukuk
sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkta Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin söz
konusu olabilmesi için, Türk kanunları kapsamında öncelikle iç hukukta yetkili bir
mahkemenin bulunması gerekir. Yetkili mahkeme konusuna ilişkin hükümler başta Hukuk
Muhakemeleri Kanunu (HMK) olmak üzere, Medeni Kanun (MK), Borçlar Kanunu (BK),
Ticaret Kanunu (TK), Milletlerarası Tahkim Kanunu (MTK) gibi çeşitli kanunlarda
düzenlenmiştir. Bunun dışında MÖHUK ta da çeşitli yetkili mahkemelere ilişkin özel
hükümler yer almaktadır.
Yetki konusunun düzenlendiği genel kanun olan HMK’ya bakıldığında, Kanunda
genel yetkili mahkeme davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim
yeri mahkemesi olarak öngörülmüştür. Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin
yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların
tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer
mahkemesinde bakılır. Birden fazla davalının bulunduğu hâllerde, davanın, davalılardan birini
sırf kendi yerleşim yeri mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı,
deliller veya belirtilerle anlaşılırsa, mahkeme, ilgili davalının itirazı üzerine, onun hakkındaki
davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir (HMK m. 6-7).
Bazen Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan kişiler hakkında dava açılması söz
konusu olabilir. Bu durumda, Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayanlar hakkında genel yetkili
mahkeme, davalının Türkiye’deki mutad meskeninin bulunduğu yer mahkemesidir. Ancak,
diğer özel yetki hâlleri saklı kalmak üzere, malvarlığı haklarına ilişkin dava, uyuşmazlık
konusu malvarlığı unsurunun bulunduğu yerde de açılabilir (HMK m. 9).
Sözleşmelere ilişkin olarak ise HMK’da genel yetki kuralı dışında özel bir yetki kuralı
da öngörülmüştür. Sözleşmeden doğan davalar, sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde
de açılabilir (HMK m. 10).
MÖHUK’un 40 ıncı maddesinde Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, iç
hukukun yer itibarıyla yetki kurallarının tayin edeceği hükme bağlandığından, iç hukukta
yetkili olan mahkeme yabancılık unsuru olan bir olayda da davaya bakmaya yetkili olacaktır.
Bu kapsamda enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda
da yabancılık unsuru bulunması durumunda hem HMK’ya göre genel yetkili mahkeme
davaya bakmaya yetkili olacak hem de sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi yetkili
olacaktır.
125
2. Yetki Sözleşmesi
Yetki sözleşmesi ile hem bir Türk mahkemesi enerji sektöründe yapılan özel hukuk
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlığı çözümlemek için yetkili kılınabilir hem de benzer
şekilde bu uyuşmazlığı çözümlemek için yabancı bir mahkemenin yetkili kılınması mümkün
olabilir.
Türk mahkemesinin yetkili kılınması konusu HMK’da düzenlenmişken, yabancı bir
mahkemenin yetkili kılınması konusu ise MÖHUK’ta düzenlenmiştir. HMK’ya göre; tacirler
veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir
veya
birden
fazla
mahkemeyi
sözleşmeyle
yetkili
kılabilirler.
Taraflarca
aksi
kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır (HMK m.
17). Yetki sözleşmesi ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri konularda
yapılabilir. Kesin yetki hallerinde yine yetki sözleşmesi yapılamaz. Yetki sözleşmesinin yazılı
olarak yapılması ve uyuşmazlığın kaynaklandığı hukuki ilişkinin belirli veya belirlenebilir
olması yine yetkili kılınan mahkeme veya mahkemelerin gösterilmesi gerekir. (HMK m. 18).
Bu kapsamda taraflar enerji sektörü ile ilgili yaptıkları özel hukuk sözleşmelerinden
doğan uyuşmazlıklarda, yer itibarıyla yetkili bir Türk mahkemesinin olmadığı, bu nedenle de
milletlerarası yetkinin de doğmadığı hallerde yetki anlaşması ile Türk mahkemelerini yetkili
kılabilirler. Yetki anlaşmasının şekli ve geçerlilik şartları lex fori olarak Türk hukukuna tabi
olacaktır.
Yabancı bir mahkemenin yetkili kılınması konusu ise MÖHUK’ta düzenlenmiştir. Yer
itibariyle yetkinin münhasır yetki esasına göre tayin edilmediği, yani münhasır yetkili bir
Türk mahkemesinin bulunmadığı durumlarda taraflar, aralarındaki yabancılık unsuru taşıyan
ve borç ilişkilerinden doğan uyuşmazlığın yabancı bir devletin mahkemesinde görülmesi
konusunda anlaşabilirler. Anlaşma, yazılı delille ispat edilmesi hâlinde geçerli olur. Dava,
ancak yabancı mahkemenin kendisini yetkisiz sayması veya Türk mahkemelerinde yetki
itirazında bulunulmaması hâlinde yetkili Türk mahkemesinde görülür (MÖHUK m. 47). Bu
kapsamda enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinde, borç ilişkisinden doğan bir
uyuşmazlık söz konusu olduğunda yabancı bir devlet mahkemesinin; (Örneğin Alman
mahkemesi gibi) uyuşmazlığa bakmak üzere yetkili kılınması mümkün olacaktır. Yabancı bir
devlet mahkemesinin yetkili kılınması konusunda yapılacak yetki anlaşmasının şekliyle ilgili
MÖHUK’un 47 nci maddesinde sınırlayıcı bir hüküm yer almamaktadır. Bu kapsamda yetki
anlaşması açık olarak ya da zımnen, yazılı ya da sözlü olarak yabancı bir mahkemenin yetkili
kılınmasıyla ilgili yapılabilir. Yazılı olarak anlaşma yapılmamışsa ancak yazılı delille ispat
edilmesi halinde geçerli olur.
126
3. Sözleşmeden Doğan Uyuşmazlıkta Uygulanacak Hukuk
a) Subjektif Yöntem
Yabancılık unsuru taşıyan sözleşmelere uygulanacak hukukun tespit edilmesi için iki
yöntem vardır. Bu yöntemlerden ilki sübjektif yöntem ikincisi ise, objektif yöntemdir.
Subjektif yöntemde taraflar kendi iradeleriyle uygulanacak olan hukuku belirlemektedirler.
Konu MÖHUK’ta düzenlenmiştir. Buna göre; sözleşmeden doğan borç ilişkileri tarafların
açık olarak seçtikleri hukuka tâbidir. Açık ya da zımni olarak hukuk seçimi yapılabilir.
Sözleşme hükümlerinden veya hâlin şartlarından tereddüde yer vermeyecek biçimde
anlaşılabilen hukuk seçimi geçerlidir. Kısmi hukuk seçimi mümkündür. Taraflar, seçilen
hukukun sözleşmenin tamamına veya bir kısmına uygulanacağını kararlaştırabilirler. Hukuk
seçimi taraflarca her zaman yapılabilir veya değiştirilebilir. Sözleşmenin kurulmasından
sonraki hukuk seçimi, üçüncü kişilerin hakları saklı kalmak kaydıyla, geriye etkili olarak
geçerlidir (MÖHUK m. 24/1,2,3).
Bu kapsamda enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden doğan borç
ilişkilerinde taraflar; örneğin Alman hukukunun uygulanması gibi, uygulanacak olan hukuku
kararlaştırabilirler. Tarafların seçecekleri hukuk Türk hukuku olabileceği gibi yabancı bir
hukuk da olabilir. Hukuk seçimi sözleşmesinin geçerliliği seçilen hukuka tabi olacaktır.
Tarafların bir hukuk seçimi yapmaları durumunda; taraflarca aksi kararlaştırılmadığı sürece,
seçilen hukukun kanunlar ihtilafı kuralları değil, maddi hukuk hükümleri uygulanır(MÖHUK
m. 2).
b) Objektif Yöntem
Taraflar aralarındaki sözleşmeden doğan borç ilişkisine uygulanacak olan hukuku
seçmemişlerse, uyuşmazlık mahkeme önüne geldiği zaman hakim uygulanacak olan hukuku
MÖHUK hükümlerine göre kararlaştıracaktır. Kanun koyucu, subjektif olarak uygulanacak
hukukun belirlenmediği durumlarda hangi hukuka göre uyuşmazlığın çözümleneceğini hükme
bağlamıştır. Buna göre; tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde sözleşmeden
doğan ilişkiye, o sözleşmeyle en sıkı ilişkili olan hukuk uygulanacaktır. Bu hukuk,
karakteristik edim borçlusunun, sözleşmenin kuruluşu sırasındaki mutad meskeni hukuku,
ticarî veya meslekî faaliyetler gereği kurulan sözleşmelerde karakteristik edim borçlusunun
işyeri, işyeri bulunmadığı takdirde yerleşim yeri hukuku, karakteristik edim borçlusunun
birden çok işyeri varsa söz konusu sözleşmeyle en sıkı ilişki içinde bulunan işyeri hukuku
olarak kabul edilir (MÖHUK m. 24/4).
Bir sözleşme ilişkisinde tarafların karşılıklı hakları ve borçları bulunmaktadır. Bu
kapsamda tarafların yerine getirmeleri gereken edimler de vardır. Karakteristik edim
127
sözleşmeyi karakterize eden, borç ilişkisinin ağırlık noktasını teşkil eden edimdir. Bir tarafın
edimi para ise genelde paranın karşısında olan edim karakteristik edim olarak kabul
edilmektedir. Örneğin satım sözleşmesinde karakteristik edim, satıcının edimidir. Yine enerji
satım sözleşmelerinde ise karakteristik edim satıcının, bir başka ifade ile, enerji satan kişinin
edimidir. Yapılan sözleşme ticari nitelikte bir sözleşme olduğundan, sözleşmeye karakteristik
edim borçlusunun işyeri, bulunmadığı takdirde yerleşim yeri hukuku, karakteristik edim
borçlusunun birden çok işyeri varsa söz konusu sözleşmeyle en sıkı ilişki içinde bulunan
işyeri hukuku uygulanacaktır.
Enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinin türüne göre her sözleşme türü
için ayrıca karakteristik edimin belirlenmesi gerekmektedir.
Sözleşmeden doğan borç ilişkisine objektif olarak uygulanacak hukuk konusunda
MÖHUK’un 24 üncü maddesinde bir istisna kuralı da kabul edilmiştir. Bu kapsamda, hâlin
bütün şartlarına göre sözleşmeyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşme,
bu hukuka tâbi olacaktır (MÖHUK m. 24/4).
4. Sözleşmeye Uygulanacak Hukukun Kapsamı Dışında Kalan Konular
Sözleşmeye uygulanacak hukuk her ne kadar sözleşmenin doğumundan sona ermesine
kadar her yerde uygulanacak olsa bile; tarafların ehliyetine, sözleşmenin şekline uygulanacak
hukuk gibi, bazı konular sözleşmeden doğan borç ilişkisine uygulanacak olan hukukun
kapsamı dışında kalmaktadır. Yine kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kurallar da
uygulanacak olan hukuka bir sınır getirmektedir.
Sözleşmeyi yapan tarafların ehliyeti konusunda ilgilinin milli hukuku uygulanacaktır.
Konu MÖHUK’un 9 uncu maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; hak ve fiil ehliyeti ilgilinin
millî hukukuna tâbidir. Millî hukukuna göre ehliyetsiz olan bir kişi, işlemin yapıldığı ülke
hukukuna göre ehil ise yaptığı hukukî işlemle bağlıdır. Aile ve miras hukuku ile başka bir
ülkedeki taşınmazlar üzerindeki aynî haklara ilişkin işlemler bu hükmün dışındadır. Tüzel
kişilerin veya kişi veya mal topluluklarının hak ve fiil ehliyetleri, statülerindeki idare merkezi
hukukuna tâbidir. Ancak fiilî idare merkezinin Türkiye'de olması hâlinde Türk hukuku
uygulanabilir. Statüsü bulunmayan tüzel kişiler ile tüzel kişiliği bulunmayan kişi veya mal
topluluklarının ehliyeti, fiilî idare merkezi hukukuna tâbidir.
Bu kapsamda enerji sektöründe yapılan ve yabancılık unsuru taşıyan özel hukuk
sözleşmelerinde, sözleşmenin taraflarının, bu sözleşmeyi yapmaya ehil olup olmadıkları
konusunda milli hukukları uygulanacak, kendi millî hukukuna göre ehil olmasa bile, işlemin
yapıldığı ülke hukukuna göre ehil ise yine yaptığı sözleşme ile bağlı olacaktır. Taraflar tüzel
kişi ise veya kişi veya mal topluluğu ise statülerindeki idare merkezi hukuku uygulanacaktır
128
(Örneğin anasözleşmelerinde yazılı olan idare merkezi neresi ise onun hukukunun ya da
tüzüklerinde yazılı olan idare merkezi neresi ise oranın hukukunun uygulanması gibi) Ancak
statülerindeki idare merkezi farklı olmakla birlikte, fiilî idare merkezinin Türkiye'de olması
hâlinde Türk hukuku uygulanabilecektir. Statüsü bulunmayan (örneğin anasözleşmesi, tüzüğü
olmayan) tüzel kişiler ile tüzel kişiliği bulunmayan kişi veya mal topluluklarının ehliyeti
konusunda ise, fiilî idare merkezi hukuku uygulanacaktır.
Enerji sektöründe yapılan ve yabancılık unsuru taşıyan özel hukuk sözleşmelerinin
şeklinin tabi olacağı hukuka bakıldığında ise bu sözleşmeler ya yapıldıkları ülke hukukunun
veya o sözleşmenin esası hakkında yetkili olan hukukun maddî hukuk hükümlerinin
öngördüğü şekle uygun olarak yapılabileceklerdir (MÖHUK m. 7). Örneğin Gürcistan’da
yapılan ve sözleşmeden doğan uyuşmazlıkların çözümünde esasa uygulanacak olan hukuk
olarak Türk hukukunun kararlaştırıldığı durumlarda, enerji satım sözleşmesi Gürcistan
hukukunun bu sözleşme için aradığı şekil şartlarına uygun olarak yapılabileceği gibi, esasa
uygulanacak hukuk olan Türk hukukunun aradığı şekil şartlarına uygun olarak da
yapılabilecektir.
Uygulanacak hukuk konusunda sınırlama getiren bir hüküm kamu düzeni ile ilgilidir.
Eğer enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden doğan borç ilişkisine
uygulanacak hukukun ilgili hükmü Türk kamu düzenine açıkça aykırılık oluşturuyorsa
uygulanmayacak, gerekli görülen hâllerde, Türk hukuku uygulanacaktır (MÖHUK m. 5).
Örneğin astronomik tazminatların kabul edildiği, kişinin ekonomik olarak tükenmesine yol
açacak kuralların olduğu bir hukuk sisteminin uygulanması söz konusu ise, somut
uyuşmazlıkta uygulanacak olan kurallar kamu düzeni engeli ile karşılaşabilir.
Doğrudan uygulanan kurallar ise kamu düzeninden farklıdır. Kamu düzeninde
öncelikle uygulanması gereken yabancı bir hukuk bulunmaktadır. Bu hukukun ilgili hükmü
kamu düzenine açıkça aykırılık oluşturuyorsa uygulanmamaktadır. Doğrudan uygulanan
kurallar ise devletin, güvenlik, asayiş, politik, sosyal, ekonomik gerekçeler gibi çeşitli
nedenlerden dolayı koymuş olduğu ve daha çok kamu hukuku alanında görülmekle birlikte
özel hukuk alanında da bulunan, yabancı ya da vatandaş ayırımı yapılmadan herkese
uygulanması öngörülen kurallardır. Bu kuralların bir listesi bulunamakla birlikte, düzenleme
amacı ve uygulama alanı dikkate alınarak bir kuralın doğrudan uygulanan kural olup olmadığı
somut olaya göre belirlenmektedir. Her alanda bu kurallara rastlanabilmektedir. Örneğin dış
ticaret hukuku, tüketici hukuku, iş hukuku, rekabet hukuku alanlarında olduğu gibi. Türk
hukukunda doğrudan uygulanan kuralla düzenleme yapılan bir konuda yabancı bir hukukun
129
uygulanması söz konusu olmaz. Direk Türk hukukundaki doğrudan uygulanan kural
uygulanarak olay çözümlenir.
MÖHUK’ta doğrudan uygulanan kuralla ilgili iki yerde düzenleme yapılmıştır. Đlki
Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarıdır, ikincisi ise üçüncü bir devletin doğrudan
uygulanan kurallarıyla ilgilidir. Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarıyla ilgili
hükme göre; yetkili yabancı hukukun uygulandığı durumlarda, düzenleme amacı ve uygulama
alanı bakımından Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarının kapsamına giren hâllerde
Türk hukukundaki kural uygulanır (MÖHUK m. 6).
Diğer düzenleme ise sözleşmelerle ilgili kısımda yapılmıştır. Sözleşmeden doğan
ilişkinin tâbi olduğu hukuk uygulanırken, sözleşmeyle sıkı ilişkili olduğu takdirde üçüncü bir
devletin hukukunun doğrudan uygulanan kurallarına etki tanınabilir. Söz konusu kurallara
etki tanımak ve uygulayıp uygulamamak konusunda bu kuralların amacı, niteliği, muhtevası
ve sonuçları dikkate alınır (MÖHUK m. 31). Örneğin, sözleşme ile sıkı ilişki içerisindeki
üçüncü bir ülkenin ithalat-ihracat yasağı sonucu tarafın veya tarafların edimlerinin ifası
imkânsız hale gelmişse hakim, var olan bu somut durum için üçüncü devletin doğrudan
uygulanan kurallarına etki tanınıp tanınmayacağına karar verecektir.
Enerji sektöründe yapılacak özel hukuk sözleşmelerinde de Türk hukukundaki
doğrudan uygulanan kuralların dikkate alınması gerekmektedir. Bu durumda, doğrudan
uygulanan kurallarla düzenlenen konularda yabancı bir hukukun uygulanması mümkün
olmayacak, Türk Hukuku’ndaki doğrudan uygulanan kurallar direkt uygulama alanı
bulacaktır. Enerji sektöründeki doğrudan uygulanan kurallara örnek olarak Enerji Piyasası
Düzenleme Kurul’nun yetkisi kapsamında, bir kamu otoritesi olarak yaptığı işlemler
verilebilir.
Sonuç
Kapsamında kömür, petrol, doğal gaz, elektrik, güneş, rüzgar, jeotermal, biyoyakıt,
hidrolik, nükleer enerji ve hidrojen enerjisi gibi bir çok farklı enerji türü bulunan enerji
sektörü kapsamında yapılan özel hukuk sözleşmeleri, her bir enerji türünün kendine özgü
özelliklere sahip olması sebebiyle çeşitlilik göstermektedir. Enerji sektöründe yapılan özel
hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar tahkim yoluyla ya da mahkeme yoluyla
çözümlenebilmektedir.
Enerji sektörüyle ilgili, Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasanın 90 ıncı maddesi
kapsamında iç hukuka aktarılan çeşitli anlaşmalar bulunmaktadır. Bu anlaşmalara örnek
olarak Enerji Şartı Anlaşması ve ICSID verilebilir. Đç hukuka baktığımızda enerji piyasasına
130
ilişkin düzenlemelerin enerji türüne göre ayrı kanunlarla düzenlendiği, çeşitli ikincil
mevzuatın da olduğu ve bu mevzuatın dağınık bir şekilde yer aldığı görülmektedir.
Enerji sektöründe, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun, Doğal Gaz Piyasası Kanunu, Petrol Piyasası Kanunu, Sıvılaştırılmış Petrol
Gazları (LPG) Piyasası Kanunu ve Elektrik Piyasası Kanunu ile kendisine verilen görevleri
ifa etmek ve yetkileri kullanmak üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu oluşturulmuş;
enerji piyasasında bağımsız bir düzenleme ve denetimin sağlanması amaçlanmıştır.
Enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların hem
tahkim yoluyla hem de mahkeme yoluyla çözümlenmesi mümkün olabilir. Uyuşmazlığın
tahkim
yoluyla
çözümlenebileceği, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası
anlaşma
hükümlerinde yer alabileceği gibi; taraflarca, aralarında yaptıkları enerji sektörüne ilişkin özel
hukuk sözleşmelerine koyacakları tahkim şartı veya ayrı bir tahkim sözleşmesi ile de
kararlaştırılabilir. Örneğin, enerji sektörüyle ilgili olarak Enerji Şartı Anlaşması’nın 26.
maddesinde yer alan tahkim şartı gibi.
Enerji sektörü ile ilgili yapılan ve yabancılık unsuru taşıyan özel hukuk
sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkta taraflar, aralarındaki uyuşmazlığın tahkim yoluyla değil
de mahkeme yoluyla çözümlenmesini tercih edebilirler. Yabancılık unsuru taşıyan bir olayda
mahkemelerin milletlerarası yetkisi konusunu düzenleyen MÖHUK m. 40’da Türk
mahkemelerinin milletlerarası yetkisini iç hukukun yer itibariyle yetki kurallarının tayin
edeceği belirtilmektedir. Bu bağlamda enerji sektöründe yapılan ve yabancılık unsuru taşıyan
özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda HMK kapsamında genel yetkili
mahkeme ve sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi yetkili olacaktır. Ayrıca taraflar, enerji
sektörü ile ilgili yaptıkları özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda yer itibariyle
yetkili bir Türk mahkemesinin olmadığı, bu nedenle de milletlerarası yetkinin de doğmadığı
hallerde yetki anlaşması ile Türk mahkemelerini yetkili kılabilecekleri gibi; yer itibariyle
yetkinin münhasır yetki esasına göre tayin edilmediği, yabancılık unsuru taşıyan ve borç
ilişkilerinden doğan uyuşmazlığın yabancı bir devletin mahkemesinde görülmesi konusunda
da anlaşabileceklerdir.
Enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda
uygulanacak hukukun tespit edilmesi için subjektif ve objektif olmak üzere iki yöntem vardır.
Subjektif yöntemde taraflar MÖHUK’da düzenlenen hükümler uyarınca uygulanacak hukuku
kendi iradeleriyle belirlemektedirler. Objektif yöntemde ise taraflar subjektif olarak
uygulanacak hukuku belirlemedikleri için hakim uygulanacak hukuku MÖHUK hükümlerine
göre re’sen tespit edecektir. Bu hususta karakteristik edimin belirlenmesi önem taşımakta ve
131
enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinde her sözleşme türü için ayrı ayrı bu
tespitin yapılması gerekmektedir.
Sözleşmeden doğan borç ilişkilerine uygulanacak hukuk kapsamı dışında kalan
tarafların ehliyetine ve sözleşmenin şekline uygulanacak hukuka ilişkin hususlar ehliyeti
düzenleyen MÖHUK m. 9 ve şekle ilişkin olan MÖHUK m. 7 uyarınca belirlenecektir.
Uygulanacak hukuka ilişkin iki sınırlama mevcuttur. Bunlar: kamu düzeni ve
doğrudan uygulanan kurallardır. Enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinden
doğan borç ilişkisine uygulanacak hukukun hükümleri, Türk kamu düzenine açıkça aykırılık
oluşturuyorsa MÖHUK m. 5 uyarınca uygulanmayacak ve gerekli görülen hallerde Türk
hukuku uygulanacaktır. Diğer sınırlamaya göre de Türk hukukunda doğrudan uygulanan
kuralla düzenleme yapılmış bir konuda MÖHUK m. 6 uyarınca yabancı hukuk
uygulanmayacaktır. Enerji sektöründe yapılan özel hukuk sözleşmelerinde genelde tahkim
yoluna başvurulduğu, uygulanacak hukukun seçildiği; yine mahkeme yoluna başvurulsa dahi
uygulanacak hukuk konusunda tarafların aralarındaki sözleşmeye hüküm koydukları
görülmektedir. Bu nedenle de devlet yargısı yerine özellikle büyük çaplı uyuşmazlıklarda
tahkim yolunun tercih edildiği söylenebilecektir.
132
GÜRCĐSTAN ÜZERĐNDEKĐ ABD-RUSYA REKABETĐ VE ENERJĐ
POLĐTĐKALARI
Çağlar ÖZER1
Özet
Enerji politikası, ülkelerin dış politika hedeflerini saptayan önemli bir faktördür. Enerji
politikasının önemli bir parçası olan Enerji Güvenliği 1970’li yıllarda petrol krizi ile ortaya
çıkmış, soğuk savaşın sona ermesi, Körfez savaşları ve 11 Eylül saldırılarıyla hız kazanan
güvenlik problemini ortaya çıkarmıştır. Enerji fiyatlarında meydana gelen dalgalanmalar,
enerji arz kesintileri, enerji üretilen ve iletim hatları üzerinde bulunan ülkelerin siyasi ve
ekonomik istikrarsızlıkları gibi faktörler ülkelerin enerji politikalarının belirlenmesinde
önemli etkenler haline gelmişlerdir. Enerji kaynakları ve bu kaynakların taşınmasını sağlayan
bölgeler üzerinde hakimiyet kurma, dış politikada etkin rol alma dürtüsü küresel güçler
arasında enerji rekabetini artıran unsurlardır. Enerjiye olan talebin artmasıyla enerji
kaynaklarına sahip olmak, üretimini sağlamak ve ulaştırılmasını kontrol altına almak küresel
güçlerin temel amaçları arasında yer almaktadır. Gürcistan jeopolitik konumu açısından
küresel güçler için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmanın amacı Gürcistan’ın
jeopolitiğini, enerji kaynaklı olarak ABD- Rusya ile AB’nin bölgedeki politikalarını ve nüfus
mücadelelerini incelemek, ayrıca bu mücadelenin Türkiye’ye olan etkilerini analiz etmektir.
Anahtar Kelimeler: Enerji, Güvenlik, Türkiye, Nüfuz Mücadelesi, Küresel Güçler,
Gürcistan
Giriş
Soğuk savaşın sona ermesinin ardından devletlerarası mücadele ideolojik olmaktan
çıkmış ve ekonomik güç mücadelesine dönmüştür. Bu rekabette öne çıkan unsurlar Enerji,
Enerji kaynaklarına sahip olmak ve Enerji Ulaşımını kontrol altına almak olmuştur. Gürcistan,
sahip olduğu jeopolitik konumu nedeniyle, özellikle de Hazar enerji kaynaklarının batı
pazarına taşınmasındaki enerji koridorlarındaki kilit ülke konumunda olması nedeniyle
küresel ve bölgesel güçlerin mücadelesine sahne olmaktadır. Enerjiye olan talebin artmasıyla
enerji kaynaklarına sahip olmak, üretimini sağlamak ve ulaştırılmasını kontrol altına almak
küresel güçlerin temel amaçları arasında yer almaktadır. Avrasya bölgesinin zengin enerji
1
Kocaeli Üniversitesi Uluslararası Đlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi
133
kaynakları küresel güçlerin bu bölge üzerinde nüfuz etme mücadelesine yol açmıştır. Rusya
sahip olduğu enerji kaynaklarıyla birlikte Avrasya bölgesindeki ülkelerin enerji kaynaklarının
taşınma yolları üzerinde bulunması nedeniyle bölge üzerinde yeni bir güç merkezi olmuştur.
ABD; bölgedeki zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip ülkelere yakınlaşması ile bir
yandan Orta Doğu ülkelerine olan bağımlılığını azaltmak diğer yandan ise Avrasya enerji
kaynakları ve boru hatları üzerinde söz sahibi olmak istemektedir. Gürcistan jeopolitik
konumu açısından Rusya için büyük önem arz etmektedir. Rusya, Sovyet döneminde olduğu
gibi bu ülke üzerinde yeniden hâkim bir konuma geçmek istemektedir. ABD’nin Gürcistan
üzerindeki öncelikli amacı ise Rusya’nın yeniden etkinlik kazanmasını önlemek ve Rusya’nın
tek başına bölgede hâkim olmasına olanak tanımamaktır. AB ise Rusya’ya olan enerji
bağımlılığını azaltmak için Hazar ve çevresi enerji kaynaklarının batıya aktarılmasında
önemli bir konuma sahip olan Gürcistan’ı maddi ve siyasi olarak desteklemektedir. ABD’nin
Hazar Denizi ve çevresindeki enerji kaynaklarını Rusya sınırları dışında bir bölge üzerinden
dünya pazarlarına taşımak istemesi ve bunun sadece Gürcistan üzerinden geçecek bir hatla
mümkün olması ABD ve Rusya arasında Gürcistan üzerinde yaşanan güç mücadelesinin en
önemli nedenidir. Rusya günümüzde “Yakın Çevre” politikası çerçevesinde Gürcistan’ı
yeniden kendi nüfuzu altına almaya çalışmaktadır. ABD, Rus baskılarına karşı Gürcistan’ı
koruyan güç konumundadır. Ayrıca AB’de Gürcistan’ı desteklemekte, siyasi ve iktisadi
olarak Rus baskısına karşı korumaktadır. Günümüzde Gürcistan üzerine yaşanan ABD, AB ve
Rusya arasındaki güç mücadelesi bu şekilde cereyan etmektedir.
1. Gürcistan
1.1.Gürcistan’ın Konumu Đdari ve Sosyo-Ekonomik Yapısı
Gürcistan, Karadeniz kıyısında, Rusya ile Türkiye arasında yer alan tampon ülke
konumundadır. Gürcistan’ın yüzölçümü 69.700 km2 dir. Azerbaycan, Ermenistan, Rusya ve
Türkiye, Gürcistan’a komşu olan ülkelerdir. Karadeniz’de olan kıyısı 310 km’dir.2 Gürcistan
Cumhuriyeti topraklarında ana ülke ile Abhazya ve Acara Özerk Cumhuriyetleri, Güney
Osetya Özerk Bölgesi ve 9 yönetsel bölge bulunmaktadır.3 Ülke nüfusu yaklaşık olarak 4,5
milyondur.4
Gürcistan, Ukrayna - Karadeniz - Azerbaycan - Hazar - Orta Asya Hattı, Türkiye Rusya Hattı, Rusya - Đran Hattı ve Türkiye - Azerbaycan - Hazar - Orta Asya Hattı üzerinde
bulunan birçok ülkeyi birbirine bağlayan transit ülke konumundadır. Gürcistan, Doğu - Batı
2
T.C.Tiflis Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, Gürcistan’ın Genel Ekonomik Durumu ve Türkiye ile EkonomikTicari Đlişkileri, Tiflis, Eylül 2013, s.9.
3
T.C.Tiflis Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği,a.g.e., s.13.
4
T.C.Tiflis Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, a.g.e.,s.6.
134
ve Kuzey - Güney yönlü enerji nakil hatlarının kesişme noktasında yer almaktadır.6
Gürcistan’ın sahip olduğu bu jeopolitik konum küresel güçlerin ilgisini çekmekte ve
Gürcistan’a yönelik etkin politikalar izlemelerine yol açmaktadır.
Gürcistan’ın etnik yapısına baktığımızda; ülke nüfusunun % 70’ini Gürcülerin, % 8’ini
Ermenilerin, % 6’sını Rusların geri kalanının Acarların, Abhazların, Osetlerin ve diğer bazı
küçük grupların oluşturduğunu görürüz. 5
Gürcistan nüfusunun % 84’ü Hıristiyan - Ortadoks, %10’u Müslüman, % 4’ü Ermeni ,
% 2’si diğer dinlere mensuptur.6
GSMH; 2009 yılında, 10.649 milyon dolar, 2010’da 1.277 milyon dolar, 2011’de
14.016 milyon dolar, 2012’de ise 15.726 milyon dolar olmuştur.7
Gürcistan ekonomisi turizm, tarım, madencilik ve sanayi sektörüne dayanmaktadır.
Gürcistan’ın ihracat miktarı 2012 yılı verilerine göre 2.377 milyon dolardır. Gürcistan’ın
ihracat yaptığı ülkeler arasında % 52,4’lük oranla Azerbaycan ilk sırayı almaktadır;
Azerbaycan’ı sırasıyla Ermenistan, ABD, Ukrayna ve Türkiye izlemektedir. Gürcistan’ın
ithalat miktarı ise 7.842 milyon dolardır. Gürcistan’ın ithalat yaptığı ülkeler arasında %
17,8’lik oranla Türkiye ilk sırayı almaktadır. Türkiye’yi sırasıyla Azerbaycan, Ukrayna, Çin
ve Rusya izlemektedir.8
1.2. Gürcistan’ın Sosyo - Politik Yapısı
9 Nisan 1991 tarihinde Gürcistan S.S.C.B içerisinde Baltık ülkelerinden sonra ilk
bağımsızlığını ilan eden ülke olmuştur.9
1992 Ekim’inde yapılan seçimlerde Şevardnadze oyların %90’ını alarak Meclis
Başkanı seçilmiş ve dolayısıyla Devlet Başkanı olmuştur.
Şevardnadze göreve geldiğinde, ülke içerisinde yaşanan çatışmaları durdurmak,
çatışmaların ileri boyutlara ulaşmasını önlemek için birtakım tedbirler almış, bu doğrultuda
toplumun her kesimini ve ülke içindeki azınlıkları kucaklayan barışçıl politikalar izlemeye
başlamıştır.10
90’lı yılların ikinci yarısında ABD Hazar Denizi ve çevresindeki enerji kaynaklarını,
Ortadoğu enerji kaynaklarına alternatif olarak görmeye başlamıştır. ABD’li yetkililer Hazar
5
DEĐK Gürcistan Ülke Bülteni, 2008:1.
T.C.Tiflis Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, a.g.e., s.6.
7
T.C.Tiflis Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, a.g.e., s.6.
8
T.C.Tiflis Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, a.g.e., s.45-46.
9
DEMĐR, Ali Faik (2003), Türk Dış Politikası Perspektifinden Güney Kafkasya, Bağlam Yayıncılık, Đstanbul
s.120.
10
ĐBRAHĐMLĐ, Haleddin (2001), Değişen Avrasya’da Kafkasya, ASAM Yayınları, Ankara s.30.
6
135
enerji kaynaklarının batılı pazarlara aktarılmasında kilit rol oynayan Gürcistan’a yönelik
ilgilerini de arttırmıştır.
Şevardnadze, dış politika alanında Rusya’yı dengeleyebilmek için ABD ve Batılı
kurumlarla olan ilişkilerine önem vermeye başlamıştır. 90’lı yılların ikinci yarısında
Şevardnadze dış politika alanında ABD ve Rusya arasında izlediği denge politikasıyla ön
plana çıkmıştır. 1990’lı yılların ikinci yarısından sonra küresel güçler arasında Gürcistan
üzerinde güç mücadelesi özellikle enerji alanında kendini göstermeye başlamıştır.
4 Ocak 2004 tarihinde yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde Mihail Saakaşvili oyların
% 97’sini alarak Devlet Başkanı olmuştur.11
Seçimlerde ABD, Gürcistan üzerinde daha hâkim bir konuma sahip olabilmek için
kendi çıkarlarını göz önünde bulunduracak kadroların iktidara gelmesini istemiş ve bunun için
batı yanlısı olan Saakaşvili’yi desteklemiştir. ABD bu güç mücadelesinde Ocak 2004’teki
seçimleri Saakaşvili’nin kazanmasıyla bir avantaj kazanmıştır. Fakat bu gelişme sonrasında
Rusya, Gürcistan’daki ayrılıkçı bölgelere desteğini arttırarak, Saakaşvili Hükümetini zor
durumda bırakmaya ve ülke içerisinde istikrarın sağlanmasına engel olmaya çalışmıştır.
Gürcistan üzerinde Rusya ve ABD arasında kıran kırana bir güç mücadelesi başlamıştır.
Bunun son göstergesi Gürcistan üzerindeki etkinliğini kaybeden Rusya’nın, 2008 yılında
Gürcü ordusunun Güney Osetya’ya girmesi üzerine Gürcistan’a savaş açmasıdır.
Rusya açısından savaşın ana maksadı; Rusya’nın Güney Osetya’yı kontrol altına alma,
Abhazya’daki konumunu güçlendirme ve Gürcistan’ın son yıllarda gelişen askeri
potansiyeline ağır bir darbe vurmaktı. Rusya savaş sonrasında bir anlamda bu hedeflerine
ulaşmıştır.12
Diğer yandan Rusya bu saldırılarıyla, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya
üyeliklerinin ileri bir tarihe ertelenmesine yol açmış, Batılı ülkelere Gürcistan’ın güvenilir bir
enerji koridoru olmadığı, Gürcistan’a ise ABD ve AB desteğine güvenip hareket etmemesi
gerektiği mesajını vermiştir. Ayrıca Rusya’nın bu müdahalesi diğer Güney Kafkasya
ülkelerine, “Yakın Çevre ülkelerine” bir uyarı olmuştur.13
1.3. Gürcistan’ın Đç Sorunları
Gürcistan’ın iç sorunlarını beş başlık altında toplayabiliriz. Buna göre bu başlıklar:
Abhazya Sorunu, Güney Osetya Sorunu, Acaristan Sorunu, Pankisi Vadisi Sorunu ve Rus
11
KESGĐN, Serdar (2008), “Gürcistan’da Değişimin Sinyali: 2008 Devlet Başkanlığı Seçimi”, Stratejik
Araştırmalar Dergisi, Sayı 11, Mayıs 2008, s.19.
12
BOZKURT, Giray Saynur (2008), “Gürcistan’daki Etnik Çatışmalar Karşısında Türkiye ve Rusya’nın
Tutumu”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı 19, Güz 2008, , s.16.
13
KÜLEBĐ Ali, 2008. “Karadeniz’de Yeni Dengeler”, http://www.tusam.net/ makaleler. asp?id=867 &sayfa=30,
30.10.
136
Askeri Üsleri Sorunu olarak sıralanır. Gürcistan’ın iç sorunlarının da hepsi Rusya’yla
bağlantılıdır. Özellikle Rusya ayrılıkçı bölgelerle ilgili sorunları, donmuş çatışma alanlarını
Gürcistan üzerindeki hâkimiyetini, etkinliğini devam ettirebilmek için bir koz olarak
kullanmaktadır.
1.3.1. Abazya Sorunu
Abhazya Sorunu’nun temelinde Abhazya’nın statüsünün ne olacağı hususu
yatmaktadır. Abhazlar tam bağımsızlık isterken; Gürcüler, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü
korumaya çalışmakta ve federasyon-konfederasyon sistemine sıcak bakmaktadırlar.
1.3.2. Güney Osetya Sorunu
Güney Osetya Sorunu kısaca; Gürcistan topraklarında yer alan Güney Osetya’nın,
Rusya Federasyonu içerisinde yer alan Kuzey Osetya ile birleşip, Rusya’nın egemenliği altına
girmek istemesi ve Gürcistan’ın bu talebe karşı çıkması olarak tanımlanabilir.
1.3.3. Acara Sorunu
Rusya’nın örtülü olarak Acara Özerk yönetimini desteklemesi nedeniyle Gürcistan
yönetimi ile Acara Özerk Cumhuriyeti arasında mevcut problemler devam etmekle birlikte,
kısa dönemde siyasi bakımdan büyük çaplı bir sorunun yaşanmasına neden olabilecek bir
gelişme beklenmemektedir.14
1.3.4. Pankisi Vadisi Sorunu
Pankisi Vadisi Tiflis’in 190 km kuzeydoğusunda, Gürcistan - Çeçenistan sınırında yer
alan 65 km uzunluğundaki bir vadidir. 11 Eylül sonrasında, 2002 yılının Şubat ayında
ABD’nin El-Kaide teröristlerinin de Pankisi Vadisi’nde eğitim gördüklerini açıklaması
üzerine, Pankisi Vadisi hem Rusya’nın hem de ABD’nin ilgi odağı haline gelmiştir.
ABD, El-Kaide mensuplarının Pankisi Vadisi’nde olduğunu iddia ederek Gürcü
birlikleri ile beraber vadide askeri operasyonlar düzenlemişlerdir. ABD, Gürcistan’ın Pankisi
Vadisi’nde devlet kontrolünü sağlayabilmesi için gerekli olan askeri mühimmat yardımında
bulunmuş ve Gürcü askerlerinin eğitimini üstlenmiştir. ABD “2002 Eğitim ve Donatım
Programı” çerçevesinde Amerikan ordusu mensubu 200 özel kuvvet askerini, Gürcistan
ordusuna yardım etmeleri ve eğitim vermeleri için göndermiştir.15
1.3.5. Rus Askeri Üsleri Sorunu
Rusya’nın Gürcistan topraklarındaki askeri üsleri, iki ülke arasındaki ilişkilerde
gerginliğe neden olmakta ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü tehdit etmektedir.
14
KANTARCI, Hakan (2006), Kıskaçtaki Bölge Kafkasya, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,Đstanbul ,s.87.
NODIA, Ghia (2005), “Georgia Dimensions of Insecurity”, Editörler: COPPIETERS, Bruno ve Robert
Legvold, Statehood and Security, The MIT Press, , s.60.
15
137
Gürcistan’daki Rus askeri varlığı iki şekilde gözlenmektedir. Buna göre Rusya anlaşmalar
yoluyla, Sovyet dönemindeki Gürcistan’da yer alan askeri üsler üzerinde kullanım hakkı
kazanmış, diğer yandan ayrılıkçı bölgeler, Abhazya ve Güney Osetya’da barışı sağlama
amacıyla varılan anlaşmalar sonucunda bu bölgelerde Rus Barış Gücü askerlerini
konuşlandırmıştır.16
2. Enerjinin Jeopolitikası
Enerji politikası, ülkelerin dış politika hedeflerini saptayan önemli bir faktördür. Enerji
politikasının önemli bir parçası olan Enerji Güvenliği 1970’li yıllarda petrol krizi ile ortaya
çıkmış, soğuk savaşın sona ermesi, Körfez savaşları ve 11 Eylül saldırılarıyla hız kazanan
güvenlik problemini ortaya çıkarmıştır.
Enerji fiyatlarında meydana gelen dalgalanmalar, enerji arz kesintileri, enerji üretilen
ve iletim hatları üzerinde bulunan ülkelerin siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkları gibi faktörler
ülkelerin enerji politikalarının belirlenmesinde önemli etkenler haline gelmişlerdir.
Enerji kaynakları ve bu kaynakların taşınmasını sağlayan bölgeler üzerinde hakimiyet
kurma, dış politikada etkin rol alma dürtüsü küresel güçler arasında enerji rekabetini artıran
unsurlardır.
Enerjiye olan talebin artmasıyla enerji kaynaklarına sahip olmak, üretimini sağlamak
ve ulaştırılmasını kontrol altına almak küresel güçlerin temel amaçları arasında yer
almaktadır.
Enerji politikaları içerisinde çok uluslu şirketler devletlerden daha fazla rol almaktadır.
Sahip oldukları ekonomik güç ve uluslararası bağlantıları kullanarak gerek ticari anlamda
gerekse devletler üzerinde siyasi nüfuzları anlamında etkin bir rol oynamaktadırlar.
Soğuk savaşın sona ermesiyle devletlerarası mücadele ekonomik rekabete dönmüştür.
Bu rekabetin de stratejik unsuru ‘’Enerji‘’ olmuştur. Avrasya bölgesinin zengin enerji
kaynakları küresel güçlerin ilgisini çekmiş, bu enerji kaynaklarının kullanımı ve taşınması
projeleri rekabet unsuru olmuştur.
Türkiye, doğusundaki zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarını batıya taşıyabilecek doğal
bir koridor ve aynı zamanda geçiş yolları üzerinde kavşak görevine sahiptir.
Avrasya’nın önemli enerji kaynaklarına sahip ülkeler,
sermaye yetersizliği ve
teknolojilerini revize edememeleri nedeniyle kaynaklarını işletebilecek ekonomik potansiyele
sahip olamamışlardır. Zengin petrol ve doğalgaz yataklarını değerlendirilebilecekleri ve
16
Jaba Devdarıanı, (2005), “Georgia and Russia: The Troubled Road toAccommodation”, The MIT Press, 2005,
s.190.
138
ulaşımını rahatlıkla sağlayacakları açık denizin bulunmaması en büyük engeldir.17
3. Bölgesel ve Küresel Aktörlerin Gürcistan’daki Nüfuz Mücadelesi
Avrasya bölgesinin zengin enerji kaynakları Rusya, Đran, Çin, ABD, AB ve diğer
güçlerin bu bölge üzerinde nüfuz etme mücadelesine yol açmıştır. Rusya sahip olduğu enerji
kaynaklarıyla birlikte Avrasya bölgesindeki ülkelerin enerji kaynaklarının taşınma yolları
üzerinde bulunması nedeniyle bölge üzerinde yeni bir güç merkezi olmuştur.
ABD; bölgedeki zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip ülkelere yakınlaşması ile
bir yandan Orta Doğu ülkelerine olan bağımlılığını azaltmak diğer yandan ise Avrasya enerji
kaynakları ve boru hatları üzerinde söz sahibi olmak istemektedir.
ABD; Soğuk savaşın sona ermesiyle bölgede daha önce sahip olmadığı bir hareket
serbestisine sahip olmuştur. Bölge devletlerinin dünya ile bütünleşmesini sağlama, serbest
piyasa ekonomisinin gereklerini yerine getirme, bölgede enerji kaynaklarının çıkarılması ve
nakli konusunda kendi şirketlerinin menfaatleri konusunda hareket etme odaklı bir dış politika
izlemektedir.
AB; enerji güvenliğini sağlamak için enerji çeşitliliğini gerçekleştirmek, bunun
yanında hem kaynaklarının sınırlı olması hem de petrolde Orta Doğuya doğalgazda ise
Rusya’ya büyük ölçüde bağımlı olması nedeniyle Avrasya bölgesinin enerji kaynaklarına
yönelmiştir.
Rusya; Kendi enerji kaynaklarının yanı sıra bölgenin enerji kaynaklarının batılı
piyasalara ulaştırılmasında kendi boru hatlarının kullanılmasını sağlayarak bölge üzerinde
hakimiyet ve etkinlik sağlamayı, bölgede istikrarı sağlamayı, zengin kaynaklardan
yararlanmayı, yabancı güçlerin bölgeye girmesini engellemeyi ve bölgedeki ABD varlığını
zayıflatmayı amaçlamaktadır.
Türkiye enerji konusunda hem stratejik bakımdan bir geçiş ülkesi hem de enerji pazarı
olmaya aday bir ülkedir. Avrasya bölgesi enerji kaynaklarının batı pazarlarına iletilmesini
sağlayan doğu - batı enerji koridorunun oluşturulması için bir köprü görevi üstlenmiştir.
Avrasya bölgesi petrol ve doğalgaz kaynaklarının
Rusya ve Đran’ı
by -
pass ederek Orta Asya, Hazar, Gürcistan ve Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara
sunulmasını sağlayan projelere ABD ve Türkiye’nin desteği ile girişilmiştir.
Enerji tedariki konusunda büyük oranda dışa bağımlı olan Türkiye özellikle son
dönemde Avrasya bölgesi enerji kaynakları üzerinde yoğunlaşmıştır. Geçmişten gelen
kültürel ve tarihi bağlar nedeniyle yeni bağımsız devletlere karşı model olma sorumluluğu
17
HAYDAROĞLU Ceyhun, (2011), “Değişen Dünyada Türk Dış Politikası” Nobel Yayınevi,Mart 2011, s.377384
139
taşıyan Türkiye diğer ülke ve bölgelerle rekabet içerisine girerek politikalarını
şekillendirmeye çalışmaktadır.18
4. Gürcistan’da Küresel Güçlerin Mücadelesi
Gürcistan bağımsızlığından sonra, sahip olduğu jeopolitik konum nedeniyle, özellikle
de Hazar enerji kaynaklarının batı pazarlarına taşınmasındaki enerji koridorlarında kilit ülke
konumunda olması nedeniyle küresel ve bölgesel güçlerin, güç mücadelesine sahne
olmaktadır.
Gürcistan jeopolitik konumu açısından Rusya için büyük önem arz etmektedir. Rusya,
Sovyet döneminde olduğu gibi bu ülke üzerinde yeniden hâkim bir konuma geçmek
istemektedir. ABD’nin Gürcistan üzerindeki öncelikli amacı ise Rusya’nın yeniden etkinlik
kazanmasını önlemek ve Rusya’nın tek başına bölgede hâkim olmasına olanak tanımamaktır.
Gürcistan’ın bölgede Rusya’nın tekrar etkinlik kazanmasını istememesi, hem de Batı yanlısı
ve Batı’yla bütünleşme yönünde politikalar izlemesi ABD için önem arz etmekte ve ABD’yi
bölgede daha etkin bir konuma getirmektedir.19
11 Eylül saldırıları sonrasında, ABD’nin “Terörle Mücadele” adı altında Orta Asya
Cumhuriyetleri, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’da askeri üsler kurması
Gürcistan’ın jeopolitik önemini daha da arttırmıştır. Gürcistan, ABD açısından önceleri enerji
koridoru olarak önem taşırken Orta Asya’da askeri üslerin kurulmasından sonra bu üslere
ulaşımın sağlanması bakımından da ayrı bir önem kazanmıştır. ABD uçaklarının Avrupa’dan
Orta Asya’ya ve Afganistan’a gitmek için kullandığı tek “Hava Koridoru” Gürcistan ve
Azerbaycan üzerinden geçmektedir.
ABD, Gürcistan’da istikrarın sağlanması için Gürcistan’a yönelik etkin politikalar
izlemekte, önemli mali destekler sağlamakta ve Gürcistan’ın Rusya’ya olan bağımlılığını
azaltmak için siyasi arenada da destek sağlamaktadır.
Rusya Gürcistan üzerindeki etkinliğini devam ettirmeye çalışmakta ve devam
ettirmektedir. ABD ise Gürcistan üzerindeki Rusya’nın etkinliğinin azaltılmasının,
Gürcistan’ın güvenli bir enerji koridoru haline getirilmesini, ülke içi istikrarın sağlanmasını
istemektedir. Bunların gerçekleşmesi için ABD, Gürcistan’a maddi ve siyasi olarak destek
vermektedir. Ayrıca ABD, Gürcistan’ın NATO üyeliği için en önemli desteği veren ülkedir.
Avrupa Birliği de Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmak için Hazar ve çevresi enerji
18
HAYDAROĞLU, a.g.e ,s 398-399.
MERT Okan, (2004), Türkiye’nin Kafkasya Politikası ve Gürcistan, IQ Kültür SanatYayıncılık, Đstanbul,
2004, s.30-31
19
140
kaynaklarının batıya aktarılmasında önemli bir konuma sahip olan Gürcistan’ı maddi ve siyasi
olarak desteklemektedir.
4.1 ABD’nin Gürcistan Politikası
ABD’nin Gürcistan politikasından bahsedilirken, iki kavram ön plana çıkmaktadır. Bu
kavramlar “Enerji Koridoru” ve “Güvenlik Koridoru” dur. Jeopolitik konumu nedeniyle
Gürcistan dış politikada Güney Kafkasya’nın kilit ülkesidir. Önceleri Güney Kafkasya’da
güvenliği sadece enerji kaynaklarının çıkarılması ve taşınmasına indirgeyen ABD, 11 Eylül
2001 terör saldırılarından sonra Güney Kafkasya’nın istikrarsızlaşmasının uluslararası
güvenliğe ve kendi güvenliğine olumsuz etkileri olacağını görerek askeri anlamda da bölgede
söz sahibi olma politikasına yönelmiştir.
ABD, Hazar çevresindeki enerji kaynaklarının sadece Rusya veya Rusya - Đran
tekelinde değil mümkün olduğunca bu iki ülkenin dışında dünya pazarlarına açılmasını
istemektedir.20
90’lı yılların ikinci yarısından sonra ABD, Hazar petrolünün batı ülkelerine taşınması
için Rusya’nın dışarıda bırakıldığı Bakü – Tiflis - Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın inşası için
siyasi ve maddi destek vermiştir. Amerikan yönetimi bu projeyle hem Rusya’yı ve hem de
Đran’ı Hazar petrolleri üzerinde devre dışı bırakmıştır.21Bakü – Tiflis - Ceyhan Boru Hattı’nın
batılı ülkelere açılmasında Gürcistan kilit öneme sahip olan ülkedir. Bu yüzden ABD
Gürcistan’a büyük önem vermektedir.
Günümüzde de ABD, Gürcistan’ın kilit konumda olacağı yeni enerji nakil hatları
planlamaktadır. Beyaz Akım Projesi ile Hazar doğalgazını Azerbaycan - Gürcistan’dan
Karadeniz’e ulaştırdıktan sonra Karadeniz altından döşenecek borularla Kırım Yarımadası’na
taşınması planlanmaktadır. Buraya gelen doğalgaz daha sonra, AB ülkelerine ulaştırılacaktır.
Bir sonraki aşamada ise, ikinci bir hat olarak Gürcistan ile Romanya’nın, Karadeniz altından
döşenecek borularla birbirine bağlanması planlanmaktadır. Bu açıdan Gürcistan, ABD’nin
enerji politikasında hala önemli ölçüde stratejik öneme sahiptir.
ABD’nin Gürcistan’a yönelik izlediği politikalarda öne çıkan bir diğer konu da
Gürcistan’ın NATO’ya üyelik sürecidir. ABD, Gürcistan’ın NATO üyeliğine destek veren
ülkelerin başında gelmektedir.
Amerika’nın Gürcistan politikasını özetleyecek olursak; ilk başta da belirttiğimiz gibi,
ABD, hem Gürcistan’a kilit bir enerji koridoru olmasından ve hem de ABD’nin Ortadoğu ve
20
21
MERT,a.g.e., s.178
Damien Helly ve Giorgi Gogia, “Georgian Security and The Role of The West”, The MIT Press, 2005, s.277.
141
Orta Asya’ya yönelik izlediği politikalar için önemli bir güvenlik koridoru olmasından dolayı
önem vermektedir. ABD bağımsızlığından 2001 yılına kadar olan dönemde Gürcistan’ı enerji
koridoru olarak görmüş ve bu doğrultuda politikalar izlemiştir. 2001 yılından sonra 11 Eylül
saldırıları sonrasında ABD, Gürcistan’ı bir güvenlik koridoru olarak da görmeye başlamış ve
Gürcistan’a yönelik güvenlik kavramının öne çıktığı politikalar izlemeye başlamıştır.
Amerika’nın Gürcistan politikasına baktığımızda mali yardımlar ön plana çıkmaktadır. ABD,
Gürcistan’da istikrarın sağlanması, ekonominin gelişmesi ve demokrasinin kurumsallaşması
için önemli miktarlarda mali yardımlarda bulunmaktadır.
4.2 Rusya’nın Gürcistan Politikası
Rusya’nın bölgeyi yeniden kontrol altına alabilmek için “Etnik Sorunları Kullanma
Politikası” Gürcistan’da istikrarın sağlanmasında önemli bir engel teşkil etmektedir.
Rusya’nın askeri stratejilerine göre, Gürcistan, Kafkasya’ya yönelik güvenlik politikalarının
kilit ülkesi konumundadır.
Rusya’nın kontrol ettiği bazı önemli petrol ve doğalgaz borularının Batıya giden
mevcut ve potansiyel rotaları Gürcistan’dan geçmekte ve Rusya için önem teşkil eden
Karadeniz limanları Gürcistan topraklarında bulunmaktadır. Rusya, Karadeniz’deki varlığını
korumak, Batı yanlısı politikalar izleyen Azerbaycan üzerinde baskı kurabilmek ve müttefiki
Ermenistan ile bağlantılarını devam ettirebilmek için Gürcistan’a büyük önem vermektedir.22
Rusya özellikle Abhazya ve Güney Osetya Sorunu’nu kullanarak, Gürcistan
üzerindeki hâkimiyetini sürdürmek istemektedir. Buna karşılık Gürcistan da Batı yanlısı bir
dış politika izleyip Batılı ülkelerin desteğini alarak Rusya’yı dengelemek istemektedir.
4.3 Avrupa Birliği’nin Gürcistan Politikası
AB günümüzde, Gürcistan’ın hem enerji konusunda hem de güvenlik konusunda
taşıdığı jeostratejik önemin farkındadır. AB, “Yumuşak Diplomatik” sivil gücü ve Avrupa
Komşuluk Politikası aracılığıyla Gürcistan’ı, alternatif enerji nakil hatları üzerinde
Avrupalılaşmış, istikrarlı bir ayrıcalıklı ortak olarak yeniden şekillendirme çabası içindedir.23
Gürcistan, AB’nin doğu sınırında yer alan ülkelere yakınlığı, Rusya’ya komşu olması,
mevcut ve alternatif enerji nakil hatları için kilit bir konumda yer alması nedeniyle, AB
açısından büyük önem taşımaktadır.24
22
SAPMAZ, Ahmet (2008), Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’yeEtkileri, Ötüken Yayınları,
Đstanbul.,s.76.
23
ÖZER Sanem, (2007),“Bağımsızlık Sonrası Gürcistan-Avrupa Birliği Đlişkileri”, Uluslararası Đlişkiler Dergisi,
Cilt 4, Sayı 15, Güz 2007, s.109.
24
ÖZER, a.g.m., s.111-112
142
AB, Gürcistan ile ilgili konularda sağladığı mali desteklerle, uyguladığı “Koşullu
Yardım Politikasıyla” ön plana çıkmaktadır. AB, Gürcistan’a yönelik izlediği politikalarda
yumuşak gücünü kullanmaktadır.
AB’nin, Gürcistan’a yönelik izlediği politikanın homojen bir yapıya sahip olduğunu
söylemek mümkün değildir. AB ülkeleri özellikle dış politika alanında kararlar alırlarken
kendi aralarında önemli anlaşmazlıklar yaşamaktadırlar.
AB ülkelerinin, Gürcistan üzerinde farklı bakış açılarına sahip olmasının ve bazı
ülkelerin Gürcistan’la olan ilişkilere daha az önem vermesinin nedeni olarak Rusya ile olan
stratejik ortaklığın, Gürcistan ile olan ilişkiler yüzünden bozulmasının istenmemesi
öngörülmektedir.
AB, Gürcistan ile olan ilişkilerinde bir denge siyaseti izlemektedir. AB bir yandan
Rusya’nın tepkisini çekmek istemezken, diğer yandan da enerji ve güvenlik açısından önem
verdiği Gürcistan’ı kaybetmek istememektedir. AB, Gürcistan’a yönelik aşırı yanlı, radikal ve
Rusya’nın tepkisini çekecek politikalardan kaçınmakta, bunun yerine sağladığı mali
yardımlarla Gürcistan’ın ekonomisini geliştirerek Gürcistan ile ticari ilişkiler üzerinden
bağlantı kurmaktadır. AB ekonomi, enerji ve ulaşım alanında gerçekleştirdiği projelerde ve
örgütlenmelerde Gürcistan’ın da yer almasını sağlayarak Avrupa ile entegrasyonuna ön ayak
olmaktadır.
5. Türkiye Gürcistan Đlişkileri ve Gürcistan’daki ABD-Rusya Rekabetinin (Güç
Mücadelesinin) Türkiye’ye Etkileri
Gürcistan’da yaşanan siyasi gelişmeler, siyasi istikrarsızlıklar Türkiye’yi de
etkilemektedir. Türkiye’nin, Karadeniz’e kıyısı olması ve sahip olduğu Boğazlar aracılıyla
diğer Karadeniz Ülkeleri’nin açık denizlere ulaşmasını sağlaması Türkiye’yi Karadeniz’de ve
çevresinde yaşanan gelişmelere kayıtsız bırakamamaktadır. Karadeniz ve Karadeniz
çevresindeki ülkelerde yaşanan gelişmeler Türkiye için büyük önem teşkil etmektedir.
ABD’nin Hazar Denizi ve çevresindeki enerji kaynaklarını Rusya sınırları dışında bir
bölge üzerinden dünya pazarlarına taşımak istemesi ve bunun sadece Gürcistan üzerinden
geçecek bir hatla mümkün olması ABD ve Rusya arasında Gürcistan üzerinde yaşanan güç
mücadelesinin en önemli nedenidir. Rusya günümüzde “Yakın Çevre” politikası çerçevesinde
Gürcistan’ı yeniden kendi nüfuzu altına almaya çalışmaktadır. Rusya, Gürcistan üzerinde en
önemli baskı aracı olarak azınlıkları kullanmaktadır. Rusya özellikle başta Abhazları
Gürcistan yönetimine karşı ayaklanmaya teşvik etmiş ve silahlandırmıştır. Güney Osetya’nın
Kuzey Osetya ile birleşmesini ve bunun için Osetlerin verdiği mücadeleyi desteklemektedir.
143
Ayrıca Rusya, Gürcistan’daki askeri üslerini de baskı aracı olarak kullanmaktadır.25
Gürcistan, Rusya’yı bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne yönelik en büyük tehdit olarak
görmektedir. Gürcistan, Rusya’yı dengelemek için ABD ile olan ilişkilerini geliştirmeye
çalışmaktadır. ABD, Rus baskılarına karşı Gürcistan’ı koruyan güç konumundadır. Ayrıca
AB’de Gürcistan’ı desteklemekte, siyasi ve iktisadi olarak Rus baskısına karşı
korumaktadır.26 Günümüzde Gürcistan üzerine yaşanan ABD, AB ve Rusya arasındaki güç
mücadelesi bu şekilde cereyan etmektedir.
Gürcistan jeopolitik konum açısından Türkiye için önemli bir ülkedir. Gürcistan,
Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne ve Azerbaycan’a bağlantısını sağlayan tek
ülkedir. Ayrıca Gürcistan, Türkiye ile Rusya arasında tampon ülke konumundadır. Gürcistan,
Hazar petrol ve doğalgazının Batılı ülkelere ve Türkiye’ye taşınmasında kilit rol
oynamaktadır. Gürcistan, Bakü - Tiflis - Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı ve Güney Kafkasya
Doğalgaz Boru Hattı’nı taşıyan köprüdür.27 Bakü - Tiflis - Ceyhan Petrol Hattı ve son
dönemde enerji alanında ve diğer alanlarda gelişen ilişkiler sonucunda Gürcistan, Türkiye için
önemli bir ülke haline gelmiştir. Türkiye enerji konusunda etkin bir politika izleyebilmek için
Gürcistan’daki gelişmeleri yakından takip etmeli ve bu ülkeler ile olan ilişkilerini
geliştirmelidir.
6. Sonuç ve Değerlendirme
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sona eren Soğuk Savaş sonrasında, Karadeniz’in
stratejik önemi uluslararası alanda önemli derecede artmıştır. Özellikle 11 Eylül Saldırıları
sonrası yaşanan gelişmeler, AB ve NATO’nun genişlemesi, yeni enerji nakil hatları
projelerinin ortaya konması Karadeniz’in önemini daha da arttırmıştır. Karadeniz kıyısında
yer alan Gürcistan, bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte küresel güçlerin ilgi odağı haline
gelmiştir. ABD 90’lı yılların ikinci yarısından sonra Gürcistan üzerindeki Rus hakimiyetini ve
etkinliğini azaltmaya yönelik politikalar izlemeye, Rusya da özellikle Putin’in iktidara
gelmesinden sonra Gürcistan üzerindeki hakimiyetini devam ettirmek için etkin politikalar
izlemeye başlamıştır.
ABD ilk olarak Gürcistan’ın Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak için mali
yardımlarda bulunmuştur. Rusya’nın bölgedeki enerji hatları üzerindeki hakimiyetini kırmak
için Rusya’yı devre dışı bırakan enerji nakil hatları projelerini geliştirmiş ve mali olarak
desteklemiştir. ABD’nin ortaya koyduğu enerji nakil hatlarında Ukrayna ve Gürcistan kilit
25
OKÇUOĞLU Đbrahim, (2009), Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolitika, Ceylan Yayınları, Đstanbul, , s.307308
26
OKÇUOĞLU, a.g.e., s.308
27
SAPMAZ, a.g.e., s.57.
144
öneme sahiptir. ABD’nin mali ve siyasi olarak desteklediği, bir kısmı Gürcistan
topraklarından geçen BTC Petrol Boru Hattı, Rusya’yı devre dışı bırakan ilk enerji nakil hattı
olmuştur. Bu gelişmeler sonrasında, ABD enerji kaynaklarının istikrarlı ve güvenli bir şekilde
batılı pazarlara taşınması için özellikle Gürcistan’ın istikrara kavuşmasına ve Rusya’ya olan
bağımlılığını azaltmaya önem vermiş, bu ülkeye yönelik izlediği politikaları etkinleştirmiştir.
Bu ülkenin askeri bakımdan bir standarta kavuşması için NATO’ya üye olmasını
desteklemiştir.
Yakın çevresinde ABD’nin etkinliğini arttırmasından rahatsız olan Rusya da karşı
atağa geçmiş. Gürcistan’da ortaya çıkan iç sorunlara müdahale ederek bu ülkeler üzerindeki
hakimiyetini ve etkinliğini devam ettirmeye çalışmıştır. Rusya Ukrayna ve Gürcistan’ın
NATO’ya üyeliklerine sert bir şekilde karşı çıkmaktadır. Gürcistan’ın NATO’ya üye olması
Rusya’nın bu ülkelerde yer alan askeri üslerin boşaltılması, NATO’nun sınırlarının Rusya’ya
ulaşması Rusya’nın askeri olarak kuşatılması anlamına gelmektedir. Rusya, enerji kartını ve
ayrılıkçı bölgelerdeki sorunları kullanarak bu ülkeler üzerindeki hakimiyetini devam ettirmek
istemektedir.
AB’nin bölgedeki amaç ve hedeflerinin ABD’ninkiler ile benzerlik gösterdiği
gözlenmektedir. Avrupa Birliği Gürcistan’a mali destekler sağlayarak bu ülkenin istikrara
kavuşmasını ve enerji kaynaklarının bu ülke üzerinden güvenli bir şekilde Avrupa Ülkeleri’ne
ulaşmasını hedeflemektedir.
Gelecek dönemde hangi küresel gücün Gürcistan’da etkin bir konuma sahip
olabileceğine bakıldığında, bugünkü koşullar altında Rusya’nın ön plana çıktığı ve
etkinliğinin arttığı görülmektedir. ABD’nin Ukrayna ve Gürcistan’da yaşanan “Renkli
Devrimler” sonrasında, bu ülkeler üzerindeki Rus hakimiyetine ve etkinliğine son verdiği öne
sürülmüştür. Fakat “Renkli Devrimlerle” iktidara gelen batı yanlısı kadrolar, ABD ve AB ile
Gürcistan Halkları’nın beklentilerini karşılayamamışlardır. Gürcistan Rusya’yla yaşadığı
çatışmadan sonra ABD’den beklediği desteği bulamamıştır.
ABD, AB ve Rusya’nın Gürcistan’a ilişkin mevcut politikalarını, bölgede çok önemli
değişikliler olmadığı takdirde devam ettirecekleri değerlendirilmektedir. Gürcistan’da Ekim
2013 yapılan seçimlerde, Giorgi Margvelaşvili
% 67 oy ile seçimleri kazanarak
Cumhurbaşkanı olmuştur. Giorgi Margvelaşvili seçim kampanyasında “Hem Batı hem de
Rusya ile iyi ilişkiler içinde olacağız.28 sloganını kullanmıştır. 20 Kasım 2013’de yeni seçilen
28
www.dw.de/g%C3%BCristan%C4%Bin-yeni-cumhurba%9Fkan%C4%Bl-margvela%C5%9Fvili/a17186881,2013
145
ve göreve gelen başbakan Đrakli Garibaşvili (Eski içişleri bakanı)’nin de bu bağlamda bölgede
önemli bir politika değişikliğine gitmeyeceği değerlendirilmektedir.
Türkiye bölgesinde meydana gelebilecek her türlü gelişmelerde ekonomik ve siyasi
yönden belirli bir etki yaratabilecek durumdadır. Avrasya bölgesi ülkeleriyle tarihi ve kültürel
bağlarının
olması
nedeniyle
bölgenin
enerji
kaynaklarının
değerlendirilmesindeki
avantajlarını dış politikasında da kullanmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.
KAYNAKÇA
BOZKURT, Giray Saynur, “Gürcistan’daki Etnik Çatışmalar Karşısında Türkiye ve
Rusya’nın Tutumu”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı 19, Güz 2008.
DAMĐEN Helly ve Giorgi Gogia, “Georgian Security and The Role of The West”, The
MIT Press, 2005.
DEĐK Gürcistan Ülke Bülteni, 2008.
DEMĐR, Ali Faik, Türk Dış Politikası Perspektifinden Güney Kafkasya, Bağlam
Yayıncılık, Đstanbul, 2003.
HAYDAROĞLU Ceyhun, “Değişen Dünyada Türk Dış Politikası” Nobel Yayınevi,
Mart 2011.
ĐBRAHĐMLĐ, Haleddin Değişen Avrasya’da Kafkasya, ASAM Yayınları, Ankara,
2001.
JABA Devdarıanı, “Georgia and Russia: The Troubled Road toAccommodation”, The
MIT Press, 2005.
KANTARCI, Hakan, Kıskaçtaki Bölge Kafkasya, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,
Đstanbul, 2006.
KESGĐN, Serdar, “Gürcistan’da Değişimin Sinyali: 2008 Devlet Başkanlığı Seçimi”,
Stratejik Araştırmalar Dergisi, Sayı 11, Mayıs 2008.
KÜLEBĐ,
Ali,
“Karadeniz’de
Yeni
Dengeler”,
http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=867&sayfa=30, 30.10.2008
MERT, Okan, Türkiye’nin Kafkasya Politikası ve Gürcistan, IQ Kültür Sanat
Yayıncılık, Đstanbul, 2004.
NODIA, Ghia, “Georgia Dimensions of Insecurity”, Editörler: COPPIETERS, Bruno
ve Robert Legvold, Statehood and Security, The MIT Press, 2005.
OKÇUOĞLU, Đbrahim, Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolitika, Ceylan Yayınları,
Đstanbul, 2009.
146
ÖZER, Sanem, “Bağımsızlık Sonrası Gürcistan-Avrupa Birliği Đlişkileri”, Uluslararası
Đlişkiler Dergisi, Cilt 4, Sayı 15, Güz 2007.
SAPMAZ, Ahmet, Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’ye Etkileri Ötüken
Yayınları, Đstanbul 2008.
T.C.Tiflis Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, Gürcistan’ın Genel Ekonomik Durumu
ve Türkiye ile Ekonomik-Ticari Đlişkileri, Tiflis, Eylül 2013.
www.dw.de/g%C3%BCristan%C4%Bin-yeni-cumhurba%9Fkan%C4%Bl-argvela%
C5%9Fvili/a-17186881,2013
147
RUSYA’YA YÖNELĐK YAPTIRIMLAR VE DÜNYA TĐCARET
ÖRGÜTÜ ÜYELĐĞĐ
Nurhan Verda ÖZYER1
Rusya’nın 2012 yılında Dünya Ticaret Örgütü üyesi olması, pek çok açıdan önem
taşımaktadır. Đlk olarak, Rusya (ve Çin’in) üyeliği, DTÖ ticaret düzeninin küresel bir düzene
dönüşme sürecinin bir sonraki aşamasıdır. Đkincisi ise, ironik olarak, bu iki ülkenin kalkınma
yolları incelendiğinde, küresel ticaret düzeninin serbest piyasayı yaygınlaştırıcı rolüne ne
kadar devam edeceği sorusu da gündeme gelmektedir. Son olarak, Rusya’nın adının son
zamanlarda gittikçe daha fazla yaptırımlarla gündeme gelmesi, enerji devi olan bu ülke
vasıtasıyla, küresel ekonomik sistemle küresel güvenlik sisteminin geçmişte olmadığı kadar
bir araya gelmesi ihtimalini artırmaktadır2,3. Diğer bir değişle, Rusya’nın jeopolitik hırslarının
canlanması, bugüne kadar iki ayrı kap olarak değerlendirilen sözkonusu sistemlerin bütüncül
bir şekilde ele alınmasını zorunlu kılacaktır. Bu durum da, gene ironik bir şekilde, bu iki
sistemin Đkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tasarımlarına daha uygun bir şekilde çalışmasına
neden olacaktır4.
Dünya Ticaret Örgütü, (GATT5 ile başlayarak) ülkelerin küresel ekonomik konjonktür
kapsamında yaptıkları liberalleşmeyi kayıt altına alma ve geri dönüşü zorlaştırma fonksiyonu
vasıtasıyla, küresel ticaretin liberalleşmesine katkı sağlamıştır. Ülkelerin taahhütleri ve 30
Anlaşma da dahil olmak üzere, 30.000 sayfadan fazla devasa çalışmadır6. Kendisi,
hazırlanmış ve bitirilmiş bir yapı değildir, yaşayan gelişen ve değişen bir yapıdır. DTÖ ile
ilgili eğilimleri aşağıdaki ana gruplar altında toplayabiliriz:
-
Uluslararası
ticaretin
liberalleşmesi
terimi
artık sadece
tarifeleri
ve kotaları
kapsamamaktadır. Hijyen standartları ile ilgili idari kurallardan yatırımların korunmasına
kadar çok geniş bir yelpazeyi içermektedir. Ayrıca genel hükümler (horizontal)
yaklaşımlar devam etmekle beraber, sektörel (dikey) yaklaşımlar da güç kazanmaktadır.
1
Kocaeli Üniversitesi, Uluslararası Đlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi
Carla L. Reyes, “International Governance Of Domestic National Security Measures: The Forgotten Role Of
The World Trade Organization”, UCLA Journal Of International Law & Foreign Affairs, 2009, s 531-566, s 540
3
Bhala, Raj, "Fighting Bad Guys with International Trade Law" ,1997, Faculty Publications. Paper 844.
http://scholarship.law.wm.edu/facpubs/844 (son ulaşım 15.08.2014)
4
Reyes,a.g.e
5
Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (tarihçe için bakınız:
http://www.wto.org/english/thewto_e/whatis_e/inbrief_e/inbr01_e.htm )
6
http://www.wto.org/english/thewto_e/whatis_e/inbrief_e/inbr03_e.htm (son ulaşım 04.10.2014)
2
148
Bu çerçevede, enerji konusu halihazırda genel hükümler kapsamında incelenirken,
gelecekte enerji konusunda spesifik hükümler hatta bir anlaşma sözkonusu olabilir.
-
Halihazırda yeni bir Round devam etmekle beraber büyük ölçüde kitlenmiş durumdadır7.
Bu kitlenmenin en önemli nedeni, aslında DTÖ’nün ticari serbestleşmeyi kayıt altına alan
fonksiyonun ötesine geçmesinin müzakere edilmesidir.
-
Küresel ticaret sisteminde devam etmekte olan bir başka eğilim ise, DTÖ’de Doha
Round’daki yavaşlama ile bölgesel ticaret ve ekonomik anlaşmalardaki artışın da
kanıtladığı8 gibi, küreselleşme kulvar değiştirmiş gibi durmaktadır. Bunun geçici mi
yoksa kalıcı bir gelişme olup olmadığı halihazırda belli değildir9. Rusya’nın DTÖ’ye
katılması, bu eğilimi güçlendirecektir, zira bu ülke bir güçlenme (resurgence) döneminde
olduğunu düşünmekte ve bu aşamada küresel hırsları bulunmamaktadır. Ayrıca, DTÖ ile
vücut bulan küresel ticaret sisteminin daha da genişlemesi ve derinleşmesinden çok fazla
çıkarları bulunmamaktadır. Bu ülke bazı zorluklarla yerine getirebileceği daha fazla
serbestleşme kuralları yerine, bölgeselleşmeye şiddetle ihtiyaç duymaktadırlar. Bu
nedenle, DTÖ’nün konsensüsle karar alması dikkate alındığında Rusya’nın DTÖ’yü bu
yönde sürüklemesi beklenebilir.
Rusya’nın DTÖ müzakereleri sonucunda verdiği taahhütler incelendiğinde, zaten çok
yüksek olmayan vergi oranlarında gene çok yüksek olmayan indirimler taahhüt ettiği
görülmektedir10. Rusya için önem arz eden enerji ürünlerinin ihracatında uygulanan ihraç
vergileri konusunda ise, bunların taahhüt olarak kayıt altına alınması ve bir miktar indirimi
dışında önemli bir gelişme olmamıştır11. Enerji ürünlerinin yurtiçindeki enerji yoğun
sektörlere daha düşük fiyatla satılması ve bu sektörlerde diğer ülke üreticileri açısından haksız
rekabet yaratılması konusunda ise, üretim maliyetinin üstünde satış yapılması taahhüdü
dışında önemli bir taahhüt alınmamıştır12,13. Ancak, Avrupa Birliği bu durumu halihazırda
DTÖ Anlaşmazlıkların Halli Mekanizması’na taşımıştır14.
7
2013 yılında üzerinde uzlaşılan ve küresel ticaret sistemi açısından pek de önemli değişiklikler getirmeyen
‘Bali Paketi’, DTÖ Sekretaryası tarafından hazırlanan 2014 Yılı Raporu’nda, “1995 yılında DTÖ’nün
kurulmasından bu yana gerçekleştirilen ilk önemli anlaşma” olarak tanımlanmaktadır. s 24,
http://www.wto.org/english/res_e/booksp_e/anrep_e/anrep14_e.pdf , (son ulaşım 04.10.2014)
8
Yıldız Tuğba Kurtuluş Kara, Dünya Ticaret Örgütü Ve Bölgesel Ticaret Anlaşmaları Đlişkisi: Sorunlar,
Çözümler ve Türkiye’ye Yansımaları, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü AB ve Uluslararasi
Ekonomik Đlişkiler (Uluslararasi Đlişkiler) Anabilim Dali Doktora Tezi, Ankara 2012, s 15
9
Jo-Ann Crawford, Sam Laird, “Regional Trade Agreements and the WTO”, North American Journal of
Economics and Finance , 12, 2001, s 193–211
10
Richard Connolly ve Philip Hanson, “Russia’s Accession to the World Trade Organization”, Eurasian
Geography and Economics, 2012, Cilt 53:4, sayfa 479-501, s. 480
11
Connolly ve Hanson, a.g.e., s. 485
12
David
G.
Tarr,
“Russian
WTO
accession:
Achievements,
Impacts,
Challenges,”,
http://en.irakliy.com/d/462408/d/eng-9.pdf , (son ulaşım 30.09.2014), s 10-12
149
Enerji üretiminde genelde baskın olan Gazprom gibi devlet teşekkülleri konusunda ise,
gene maliyetinin üstünde satış yapma ve ayrım yapmama taahhüdü dışında önemli bir taahhüt
alınmamıştır. Avrupa Birliği’nin üçüncü enerji paketi kapsamında getirmeye çalıştığı
ayrıştırma (unbundling) koşulu ise özellikle Gazprom’un (ve ayrıca Rusya’nın Doğu Avrupa
ve Baltık ülkelerinde yatırım yoluyla sağlamaya çalıştığı) enerji tekelini kırmayı
amaçlamaktadır.
Rusya neden DTÖ’ye girdi? Rus elitleri şu gerçeğin fakında: Rusya enerji ürünleri
ihracatına gereğinden fazla bağımlı durumdadır ve bu yüksek bağımlılık ülkenin geleceği
açısından iyi bir şey değildir. Ayrıca, Rusya imalat sanayinin gelişmesini sağlayacak
kurumsal yapıya da sahip değildir15,16. DTÖ bunu gerçekleştirmek için iyi bir aşama olabilir.
Benzer şekilde, Rusya dünyada rekabet edebilecek teknolojiyi de üretememektedir17. DTÖ bu
teknolojinin yabancı sermaye vasıtasıyla ülkeye gelmesi için önem arz etmektedir. Zira, DTÖ
üyeliği yabancı yatırımcı açısından Rusya’yı daha öngörülebilir hale getirmektedir18. Veya
Rus elitleri bunu ummaktadırlar. Nasıl ki, 19. yy sonu 20. yy başında Đngiliz donanmasının
kömürden petrole geçişi, ülkenin geleceği açısından önemli bir kararsa, Rusya açısından da bu
tip bir kulvar değişikliği politik bir karardır. Hedef değişememişse de artık araçlar farklıdır.
Ancak, bu durum Rusya’yı neo-liberalizmin bir sonraki kalesi yapmayacaktır. Zira Rusya
bölgesel hegemon olabilmek için stratejik kaynakların ve bunların nakliyesinin Rus devleti
kontrolünde olması yönünde bir tutum sergilemektedir. Bu tutumun zaman içinde nasıl
gelişeceği ise şu an belirsizdir.
Diğer taraftan, Rusya’ya yönelik yaptırımlar konusu iki yönlüdür: Rusya’ya yönelik
olanlar ve Rusya tarafından uygulananlar. Rusya’ya yönelik olanları incelerken Đran ile bir
karşılaştırmak yapmak faydalı olacaktır. Rusya tarafından uygulanacak olanlar konusunda ise
Rusya’nın enerji kartını ve DTÖ ve BM gibi küresel kurumları nasıl kullanabileceğini
incelemek faydalı olacaktır. Bu hususları DTÖ açısından inceleyebilmek için GATT
Anlaşması’nın pek bilinmeyen ancak zamanla daha fazla önem arz edeceği düşünülen üç
13
Connolly & Hanson, a.g.e., s. 487
Bu durum da, müzakereler ile Anlaşmazlıkların Halli Mekanizması’nın birbirini ikame edebileceğine ilişkin
ilginç bir örnektir.
15
Anders Åslund, “Russia's Accession to the World Trade Organization”, Eurasian Geography and Economics,
Cilt 48:3, sayfalar 289-305, s 292, 293, 295
16
After 18 Years Russia Is On The Verge Of Joining The World Trade Organisation, Economist (From the print
edition: Europe), 5 Kasım 2011, http://www.economist.com/node/21536649 ( son ulaşım10.04.2014)
17
Darya Gerasimenko, “Russia’s Commercial Policy, 2008–11: Modernization, Crisis, and the WTO
Accession”, Oxford Review of Economic Policy, Cilt 28, No 2, 2012, pp. 301–323, s 302
18
Pekka Sutela, “How Strong is Russia’s Economic Foundation?”, Centre for European Reform, Policy Brief,
www.cer.org.uk, s 1-7
14
150
maddesi üzerinde durulacaktır. Ayrımcılık yapmama ve ulusal muamele gibi hükümler zaten
bilindiği için bu hükümler üzerinde durulmayacaktır19,20.
GATT Anlaşması’nın 5. Maddesi transit serbestisi ile ilgili olup, transit geçişlerin
serbest olması, ayrım yapılmaması ve gerekmesi durumunda alınacak ücretlerin adil olması
ile ilgilidir. Bu maddenin boru hatlarına uygulanamayacağı yönünde herhangi bir karar
olmaması nedeniyle, örnek olarak, Ukrayna’nın Rusya’dan AB’ye giden gazı kesmesi, bu
maddeye aykırı bir uygulama olacaktır.
Diğer madde ise GATT’ın devlet teşekkülleri ile ilgili 13. Maddesidir. Bu madde ile
devlet teşekküllerinin ticari kaygılarla hareket etmesinin kamu otoriteleri tarafından
engellenmemesi hükme bağlanmıştır. Ancak, devlet teşekkülleri konusu mevcut Doha Round
görüşmelerinde sıklıkla gündeme gelen ve çok fazla düzenlenmemiş bir konudur.
Küresel güvenlik sistemi ile küresel ekonomik sistemi birbirine bağlayan ve
yaptırımlar için en önemli dayanağı oluşturan hüküm ise GATT’ın 21. Maddesidir21. Bu
maddeye göre, bir ülke “güvenliği bakımından ana menfaatlerinin himayesi için elzem
addettiği” tedbirlerin alması durumunda, bu durum aykırılık teşkil etmeyecektir. Bunlardan
birincisi silah ticaretine konulan ambargolar, ikincisi ise “harb zamanında veya daha vahimi
19
GATT’ın Sözkonusu 1. ve 3. maddeleri ve enerji konusunda daha fazla bilgi edinmek için:
Yulia Selivanova, “The WTO and Energy Trade and Sustainable Energy”, ICTSD International Centre for
Trade and Sustainable Development, August 2007 Issue Paper No. 1, s 14
20
Ancak “Taşımacılık ve dağıtım ile ilgili olarak, GATT’ın 3. Maddesinin dördüncü fıkrası farklı ücretler
uygulanmasını, bu farkın ürünün hangi ülkeden geldiğine değil de, taşıma şekli ile ilgili ekonomik operasyona
dayandığı sürece meşru hale getirmektedir. Örnek olarak, farklı ücretler farklı mesafeler ve boru hatları ile ilgili
parametrelerden kaynaklanabilir.” (Selivanova, a.g.e. s 15)
GATT’ın 3. Maddesinin dördüncü fıkrası tam metin: “Her hangi bir Âkıd Taraf ülkesinden diğer her hangi bir
Taraf ülkesine ithal edilen mallar, iç piyasada bu malların satışına, satışa arzına, alımına, taşınmasına,
dağıtılmasına veya kullanılmasına taallûk eden bilûmum kanun, nizamname veya talimat bakımından, mümasili
millî menşeli mallara uygulanan muameleden daha az müsaadekâr bir muameleye tabi tutulmayacaktır, işbu
fıkra hükümleri dahilî nakliyatta, malın menşei kaale alınmadan, münhasıran nakil vasıtalarının iktisadi
kullanılışlarına istinat ettirilen farklı tarifeler uygulanmasına mâni olmıyacaktır”.31 Aralık 1953 tarihli Resmi
Gazete
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pdf&main=http://ww
w.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pdf , s 7883 (son ulaşım 4 Ekim 2014)
21
“Madde — XXI Güvenliğe mütaallik istisnalar
Đşbu Anlaşmanın hiçbir hükmü :
a) Bir Âkıd Tarafı açıklanmasını güvenliği bakımından ana menfaatlerine aykırı gördüğü malûmatı vermeye
icbar edecek şekilde,
b) Veya bir Âkıd Tarafın güvenliği bakımından ana menfaatlerinin himayesi Đçin elzem addettiği aşağıdaki
tedbirleri ittihaz etmesine mâni olacak şekilde:
ı) Parçalanabilir maddelere veya bunların imalinde kullanılan maddelere mütaallik tedbirler;
ii) Veya silâh, mühimmat, harb malzemesi ve doğrudan doğruya veya bilvasıta silâhlı kuvvetlerin ikmaline tahsis
edilen diğer emtia ve malzemenin ticaretine mütaallik tedbirler;
iii) Harb zamanında veya vahimi milletl erarası gerginlik anlarında uygulanan tedbirler;
c) Veya bir Âkıd Tarafın sulhun ve milletlerarası güvenliğin muhafazası maksadiyle Birleşmiş Milletler şartı
gereğince deruhde ettiği taahhütlerin ifası zımnında alınan tedbirler ittihazına mâni olacak şekilde,
tefsir edilmiyecektir.” 31 Aralık 1953 tarihli Resmi Gazete
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pdf&main=http://ww
w.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pdf , s 7891 (son ulaşım 4 Ekim 2014)
151
milletlerarası gerginlik anlarında uygulanan tedbirler” olarak sıralanmıştır. Ayrıca, Birleşmiş
Milletler Şartı’nda kapsamında alınacak önlemler de bu kapsama alınmıştır22.
21. Madde her ne kadar Rusya’ya uygulanacak yaptırımlar açısından iyi bir dayanak
oluştursa da, aynı maddeyi Rusya’nın nasıl kullanabileceği de çalışılması gereken bir
husustur. Örnek olarak, Rusya “Ukrayna’daki Rusların güvenliğini sağlama” kartını DTÖ
Uzlaşmazlıkların Halli Mekanizması’nın önüne koyduğunda, ticari bir kurum olan DTÖ
azınlık nedir ne değildir ve/veya hakları nelerdir soruları ile baş başa kalacaktır.
DTÖ Anlaşmazlıkların Halli Mekanizması bazı diğer küresel kurumlardan farklı
olarak, konsensüs mantığı üzerine çalışmaz. DTÖ konularında uzmanlaşmış bağımsız
yargıçların vereceği kararlar bağlayıcıdır. Bu nedenle, taraf ülkenin diğer ülkeler üzerindeki
baskısının bir anlamı yoktur. Yargıçlar bir ülkenin kararının DTÖ hükümlerine aykırı olduğu
yönünde hüküm verdiklerinde ise gene uluslararası anlaşmalarda olmayan başka
mekanizmalar devreye girer. Elbette her zaman ve her aşamada taraflar arasında karşılıklı
konsültasyonlara öncelik verilir. Ancak bir sonuç çıkmaması durumunda, şikayetçi olan ülke,
diğer ülkeden zararının tazmin edilmesini isteyebilir. Bunun gerçekleşmemesi durumunda,
şikayet edilen ülkeden bazı ürünlerin ithalatını durdurabilir veya kısıtlayabilir23. Đşte tam bu
nokta DTÖ’nün diğer kurumlarda olmayan bir özelliği ortaya çıkmaktadır: Uluslararası sorun,
yerel / ulusal bir sorun haline dönüşmekte, ihracatı kısıtlanma tehlikesi altında olan sektörler
kendi ülkelerinin hükümeti üzerinde baskı kurmak eğiliminde olmaktadırlar. Şikayet eden
ülke tarafından seçilen sektörler genelde rekabet gücü olan sektörler olduğu için, bunların
siyasi gücü de orantılı bir şekilde daha yüksek olmaktadır. Diğer bir değişle, DTÖ sistemi
küresel düzenin korunması için iç siyasi güçleri kullanma konusunda Birleşmiş Milletler’e
göre çok daha mahirdir ve bunu daha sessizce yapar. (Burada uluslararası liberalistlerin
argümanlarının hatırlanması faydalı olacaktır.)
Yaptırımların muhtemel etkileri konusunda Rusya – Đran karşılaştırmasını yapmak
faydalı olacaktır. Đlk olarak Đran ciddi derecede potansiyele sahip olmasına karşılık önemli bir
gaz ihracatçısı değildir. Diğer bir değişle gaz kartını oynayamaz. Petrol ise gaza göre daha
akışkan bir piyasadır, diğer bir değişle kaynak ikamesi daha kolaydır. Dolayısıyla Đran’ın
enerji kartını oynaması Rusya’ya göre daha zordur. Ayrıca, her ne kadar Avrupa Birliği
kaynak çeşitliliğini sağlamak için Đran seçeneğini de düşünüyorsa da, Rus doğalgazına göre
daha dolaylı bir seçenektir. Ayrıca, Đran’ın Avrupa’ya doğalgaz ihracatı gerçekleştirebilmesi
22
Peter Lindsay, “The Ambiguity Of GATT Article XXI: Subtle Success Or Rampant Failure?”, Duke Law
Journal, Cilt. 52 s.1277-1313
23
http://www.wto.org/english/thewto_e/whatis_e/tif_e/disp1_e.htm (son ulaşım: 4 Ekim 2014)
152
için yüksek derecede yatırıma ihtiyacı bulunmaktadır. Đran ayrıca dış politikasında önemli
derecede Rusya’ya bağımlıdır. Rusya ise, Đran’ın aksine Batı kurumları içinde daha rahat
hareket edebilecek ideolojik değişimi büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. DTÖ üyeliği Batı ile
Batı yöntemleriyle mücadele etmenin bir ifadesidir. Bu koşullar altında Rusya’nın Đran
örneğini takip etme olasılığı düşüktür. Rusya’nın çok daha sofistike ve yaratıcı yollar
deneyeceği beklenebilir.
KAYNAKÇA
31
Aralık
1953
tarihli
Resmi
Gazete,
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pd
f&main=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pdf , s 7891 (son ulaşım 4 Ekim 2014)
After 18 Years Russia Is On The Verge Of Joining The World Trade Organisation,
Economist
(From
the
print
edition:
Europe),
5
Kasım
2011,
http://www.economist.com/node/21536649 ( son ulaşım10.04.2014)
Anders Åslund, “Russia's Accession to the World Trade Organization”, Eurasian
Geography and Economics, Cilt 48:3, sayfalar 289-305
Bhala, Raj, "Fighting Bad Guys with International Trade Law" ,1997, Faculty
Publications. Paper 844.
Carla L. Reyes, “International Governance Of Domestic National Security Measures:
The Forgotten Role Of The World Trade Organization”, UCLA Journal Of International Law
& Foreign Affairs, 2009, s 531-566
Darya Gerasimenko, “Russia’s Commercial Policy, 2008–11: Modernization, Crisis,
and the WTO Accession”, Oxford Review of Economic Policy, Cilt 28, No 2, 2012, pp. 301–
323,
David G. Tarr, “Russian WTO accession: Achievements, Impacts, Challenges,”,
http://en.irakliy.com/d/462408/d/eng-9.pdf , (son ulaşım 30.09.2014),
DTÖ
2014
Yılı
Raporu,
http://www.wto.org/english/res_e/booksp_e/anrep_e/anrep14_e.pdf , (son ulaşım 04.10.2014)
GATT
Anlaşması
Türkçe
Çeviri,
31
Aralık
1953
tarihli
Resmi
Gazete
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pd
f&main=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/8597.pdf , (son ulaşım 4 Ekim 2014)
http://scholarship.law.wm.edu/facpubs/844 (son ulaşım 15.08.2014)
153
http://www.wto.org/english/thewto_e/whatis_e/inbrief_e/inbr03_e.htm
(son
ulaşım
04.10.2014)
http://www.wto.org/english/thewto_e/whatis_e/tif_e/disp1_e.htm (son ulaşım: 4 Ekim
2014)
Jo-Ann Crawford, Sam Laird, “Regional Trade Agreements and the WTO”, North
American Journal of Economics and Finance , 12, 2001, s 193–211
Pekka Sutela, “How Strong is Russia’s Economic Foundation?”, Centre for European
Reform, Policy Brief, www.cer.org.uk
Peter Lindsay, “The Ambiguity Of GATT Article XXI: Subtle Success Or Rampant
Failure?”, Duke Law Journal, Cilt. 52 s.1277-1313
Richard Connolly ve Philip Hanson, “Russia’s Accession to the World Trade
Organization”, Eurasian Geography and Economics, 2012, Cilt 53:4, s 479-501
Yıldız Tuğba Kurtuluş Kara, Dünya Ticaret Örgütü Ve Bölgesel Ticaret Anlaşmaları
Đlişkisi: Sorunlar, Çözümler ve Türkiye’ye Yansımaları, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü AB ve Uluslararasi Ekonomik Đlişkiler (Uluslararasi Đlişkiler) Anabilim Dali
Doktora Tezi, Ankara 2012
Yulia Selivanova, “The WTO and Energy Trade and Sustainable Energy”, ICTSD
International Centre for Trade and Sustainable Development, August 2007 Issue Paper No. 1
154
RUSYA’NIN PETROL VE DOĞAL GAZ REZERVLERĐNĐN ANALĐZĐ
Azime TELLĐ*
Özet
Rusya, petrol ve doğal gaz arzında ilk sıralarda yer almaktadır. Sahip olduğu
kaynakların yarattığı büyük potansiyel Rusya’yı önemli bir stratejik güç konumuna
getirmektedir.
Bu çalışmada Rusya Federasyonu’nun enerji süper gücü olma hedefine
ulaşmada en önemli silahı olan doğal gaz ve petrol rezervleri, üretimi ve bu kaynakların
transferine yönelik boru hatları projeleri ele alınacaktır. Ayrıca Rusya’nın enerji politikasının
gelecek projeksiyonları da analiz edilecektir.
Anahtar Kelimeler: Rusya, enerji politikası, enerji güvenliği, petrol, doğal gaz, boru hatları.
Abstract
The oil and natural gas supply, Russia is in the first place. The huge potential of the
resources of Russia is an important strategic power to bring. In this study energy superpower,
Russia's most important weapon in achieving the goal of becoming the natural gas and oil
reserves, production and pipeline projects for the transfer of these resources will be discussed.
Moreover, Russia's energy policy will be analyzed in future projections.
Key Words: Russia, energy policy, energy security, oil, natural gas, pipelines.
Giriş
Sanayi Devrimi ile birlikte devletler için yaşamsal önem kazanan hidrokarbon
kaynaklarına erişimin taşıdığı stratejik değer yenilebilir enerji alanında yaşanan gelişmelere
rağmen 21. Yüzyıl’da da yerini korumaktadır. Hidrokarbon kaynakları belirli bölgelerde
yoğunlaştığı için bu duruma bağlı olarak kaynak sahibi ülkeler ile kaynak sahibi olmayan
ülkeler arasındaki ilişkiler de büyük önem taşımaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde askeriideolojik unsurların yerini ekonomik unsurların almasıyla hidrokarbon kaynaklarına sahip
olmak ya da bu kaynaklar üzerinde kontrol sahibi olmak uluslararası güç yarışında önemli bir
güç unsuru olarak öne çıkmıştır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın, dünya enerji talebinin
önümüzdeki 25 yılda üçte bir oranında artacağı uyarısı enerji kaynaklarına sahip olmanın ya
da bu kaynaklar üzerinde hakimiyet kurmanın öneminin daha da artacağına işaret etmektedir.1
*
Öğr. Gör., Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi Uluslararası Đlişkiler ABD Doktora Öğrencisi.
155
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle
parçalanmasının sıkıntılarını yaşayan Rusya Federasyonu, 2000’li yıllarda Vladimir Putin’in
başa geçmesi ile uluslararası arenadaki kan kaybını durdurmuş ve hızla bir toparlanma
sürecine girmiştir. Bu toparlanmada Rusya Federasyonu’nun sahip olduğu zengin hidrokarbon
kaynaklarının yadsınamaz bir rolü bulunmaktadır. Putin’in, St. Petersburg Madencilik
Enstitüsü’nde savunduğu ve başarılı bulunan doktora tezi ile 1999’da yayınladığı makalesinin
konusunun başta petrol ve doğal gaz olmak üzere doğal kaynakların Rus ekonomisinin
gelişimindeki rolü olduğuna dikkat edilirse bu durum daha da anlaşılır olmaktadır.2
Rusya’nın dünyadaki önemli rolü nükleer gücünün3 yanında sahip olduğu zengin
hidrokarbon kaynaklarından da kaynaklanmaktadır. Günümüzde, dünya doğal gaz
rezervlerinin % 27’sine sahip olan Rusya Federasyonu, en büyük doğal gaz üretici
konumundadır ve petrol üretiminde dünyada ikinci sırada gelirken; sahip olduğu petrol
rezervleri bakımından dünyada sekizinci sırada gelmektedir.4 Doğal gaz ve petrolden günde
550 milyon dolar, dakikada ise 380 bin dolar gelir elde eden Rusya Federasyonu, yaklaşık 300
milyar dolar döviz rezervine sahip bir devlet olarak, enerji alanında büyüyen bir dev
görüntüsü sergilemeye devam etmektedir.5 Rus ekonomisi yüksek oranda hidrokarbon
kaynaklarına bağımlı durumdadır. Federal bütçe gelirlerinin % 50’den fazlası petrol ve doğal
gaz gelirinden elde edilmektedir.6
Sahip olduğu kaynakların yarattığı büyük potansiyel Rusya’yı önemli bir stratejik güç
konumuna getirmektedir. Bu çalışmada Rusya Federasyonu’nun sahip olduğu hidrokarbon
kaynaklarından doğal gaz ve petrol incelenecektir. Rusya, dünyanın en zengin kömür
rezervlerine sahip ülkeler arasında ilk sıralarda yer almakla birlikte diğer hidrokarbon
kaynaklarına göre kömür üretimine daha az önem vermektedir.7 Bu nedenle çalışmada Rusya
1
World Energy Outlook 2011, IEA, www.worldenergyoutlook.org/media/weowebsite/2011/es_turkish.pdf/
(Erişim 24 Haziran 2013).
2
Olcott, Martha Brill, “The Energy Dimension in Russian Global Strategy: Vladimir Putin and the Geopolitics
of Oil”, Ekim 2004, http://www.rice.edu/energy/publications/docs/PEC_Olcott_10_2004.pdf (Erişim 13 Haziran
2014).
3
Özel, Merve Suna, “Putin’in Ülkesi: Güçlü Ordu Güçlü Rusya”, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 12.08.2012,
http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya-slav-arastirmalari-merkezi/2012/08/14/6710/putinin-ulkesi-guclu-orduguclu-rusya (Erişim 17 Haziran 2014).
4
“Türkiye'nin Enerji Stratejisi”, T.C. Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/turkiye_nin-enerjistratejisi.tr.mfa (Erişim 13 Haziran 2014).
5
Oğan, Sinan, “Enerji Stratejisinden Mahrum Bir Ülke”, http://www.turksam.org/tr/a1314.html (Erişim 05
Haziran 2014).
6
Russia, U.S. Energy Information Administration, http://www.eia.gov/countries/analysisbriefs/Russia/russia.pdf
(Erişim 05 Haziran 2014).
7
A.e.
156
Federasyo’nun enerji süper gücü8 olma hedefine ulaşmada en önemli silahları olan doğal gaz
ve petrol rezervleri, üretimi ve bu kaynakların transferine yönelik boru hatları projeleri ele
alınacaktır. 21. Yüzyıl’da doğal gazın kazandığı önem nedeni ile önce Rusya
Federasyonu’nun doğal gaz rezervleri ele alınacak olup ardından petrol rezervleri
incelenecektir.
1. Rusya Federasyonu’nun Doğal Gaz Rezervleri
Doğal gaz, 21. yüzyılın en önemli yakıtı olmaya adaydır. Uluslararası Enerji Ajansı,
doğal gazın, dünya birincil enerji tüketiminden alınan pay itibarıyla 2020 yılında kömürü
geçerek, petrolün hemen ardından ikinci sıraya yerleşeceğini öngörmektedir. Dünya birincil
enerji tüketiminde % 21’lik pay alan doğal gaz, 2020’de global enerji tüketiminin % 24’ünden
sorumlu olacaktır.9 Temel olarak elektrik üretimindeki artan ağırlığı nedeniyle bu yüzyılın en
azından ilk yarısı boyunca en stratejik yakıt haline gelecek doğal gazın, enerji portföyünde
kömür ve nükleer enerjinin boşalttığı alanı doldurması beklenmektedir.
Rusya Federasyonu, doğal gaz rezervleri bakımından dünya toplam enerji
rezervlerinin dörtte birinden daha fazlasına sahip bulunmaktadır. Kendisine rakip olabilecek
en yakın ülke olan Đran doğal gaz rezervlerinin yaklaşık olarak iki katına sahiptir. Bütün bu
yönleriyle Rusya dünyanın en fazla doğal gaz rezervlerine sahip ülkesidir. Rusya sahip olduğu
doğalgaz kaynaklarının yaklaşık % 74.6’sını Batı Sibirya’daki Yamburg, Urengoy ve
Medvej’deki doğalgaz yataklarında bulunmaktadır. Rusya’nın sahip olduğu doğal gaz
rezervlerinin % 16.1’i Yamal Yarımadası ve Shtokman Adasında, %9.3’ü ise Doğu Sibirya’da
bulunmaktadır. Rusya’nın adı geçen doğal gaz yataklarından en önemlisi Urengoy doğal gaz
yataklarıdır. Dünyanın en büyük ikinci doğalgaz alanı olan Urengoy’un keşfedildiğinde
yaklaşık olarak 10 trilyon metreküplük bir rezervi bulunmaktaydı. Bir diğer doğal gaz rezerv
alanı olan Yamburg ise Urengoy rezerv alanından sonra Rusya’nın en büyük doğal gaz
alanıdır. Keşfedildiğinde 4.7 trilyon metreküplük bir doğal gaz rezervine sahip olduğu
bilinmektedir. Rusya’nın bir diğer önemli rezerv alanı olan Shtokman ise dünyanın en büyük
beşinci doğal gaz rezerv alanıdır. Bu alanlardan özellikle Yamal Yarımadası’nda bulunan
doğal gaz alanlarına son dönemde büyük yatırımlar yapılmaktadır.10
8
Hill, Fiona, “Moscow Discovers Soft Power”,
http://www.brookings.edu/~/media/research/files/articles/2006/10/russia%20hill/20061001.pdf(Erişim 18
Haziran 2014).
9
World Energy Outlook 2011, IEA, www.worldenergyoutlook.org/media/weowebsite/2011/es_turkish.pdf/
(Erişim 24 Haziran 2013).
10
Russia, U.S. Energy Information Administration,
http://www.eia.gov/countries/analysisbriefs/Russia/russia.pdf (Erişim 05 Haziran 2014).
157
Rusya Federasyonu, doğal gaz rezervleri bakımından dünya devidir. Ülkenin mevcut
üretim verileri dikkate alındığında 80 yıl yetecek kadar doğal gaz kaynağına sahip olduğu
tespit edilmiştir.11 Ancak bu doğal gaz rezervlerinin kendi başına etkili bir politik baskı aracı
olması mümkün değildir. Doğal gaz silahının ulusal çıkarları korumak ve uluslararası
sistemde ülkenin durumunu güçlendirmek için kullanılabilmesi doğru enerji politikaları
uygulamakla mümkün olabilir. Rusya Federasyonu, doğal gaz potansiyelini Gazprom
aracılığıyla yönetmektedir. Gazprom Rusya’nın büyük ve en önemli şirketlerindedir.
Gazprom’un kontrolünü elinde bulunduran Kremlin, Gazprom’u dış politikada bir baskı aracı
olarak kullanmaktadır. Çünkü Gazprom hisselerinin % 51’i devlete aittir ve Rusya’da
toplanan vergi gelirlerinin % 25 Gazprom’a aittir. Gazprom’un bilinen doğal gaz stokları şu
anda 28006 milyar m3’tür ve sahip olduğu boru hatların uzunluğu 153 000 kilometredir.12
Gazprom, Rusya Federasyonu sınırları içinde 68 bölgeye gaz ulaştırmakta ve Orta Asya
ülkeleri hariç toplam 28 ülkeye gaz ihraç etmektedir.13
Tablo 1.1. : Zengin Doğal Gaz Rezervine Sahip Ülkeler (2013)
Kaynak:
U.S.
Energy
Information
Agency,
http://www.eia.gov/countries/cab.cfm?fips=ir, (Erişim 10 Haziran 2014).
Doğal gaz, Rusya Federasyonu enerji ekonomisinde çoktan krallığını ilan etmiş
durumdadır. Rusya Federasyonu, 2004 yılı birincil enerji tüketiminin % 54’ü doğal gaz ile
karşılanmıştır. Dünya ve AB ortalamasının 2,5 katından fazlasına denk gelen söz konusu oran,
dünyanın en büyük doğal gaz ekonomisiyle karşı karşıya olduğumuzu ayrıca kanıtlıyor. 2030
yılında, Rusya’nın birincil enerji tüketiminin % 55’i de yine doğal gaz tarafından
11
Davies, Peter, BP Quentifying Energy BP Statistical Rewiew of World Energy, London, BP, 2006.
Gas and oil production, Gazprom, http://www.gazprom.com/about/production/extraction/Gazprom, (Erişim 15
Mayıs 2014).
13
Şahin, Kenan, “Rusya Federasyonu Enerji Sektörünün Yapısı, Sektörde Yaşanan Gelişmeler ve Rusya
Federasyonu’nun G-8 Başkanlığı”, T.C. Dışişleri Bakanlığı Yayınları Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi,
Sayı XX, http://www.mfa.gov.tr/rusya-federasyonu-enerji-sektorunun-yapisi_-sektorde-yasanan-gelismeler-verusya-federasyonu_nun-g-8-baskanligi-.tr.mfa (Erişim 16 Haziran 2014).
12
158
karşılanacaktır.14 Devlet tekeli olan Gazprom’a, ‘dünyanın en büyük doğal gaz şirketi’
unvanını kazandıran, doğal gazın Rusya ekonomisinde yakaladığı bu tartışılmaz üstünlüktür.
Rusya’da bir söz vardır: “Gazprom’un nerede bittiği, devletin nerede başladığı bilinmez!”15
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in hem halefi hem de selefi olan Dmitri
Medvedev de, Gazprom Başkanlığı sonrasında Putin’in sağ kolu olmuştur.16
Tablo 1.2. Rusya’nın doğal gaz üretiminde şirket payları (2012)
Şirket
Bcf/d
Gazprom
47.1
Rosneft
1.2
LUKoil
1.6
Surgutneftegaz
1.2
TNK-BP
1.3
Diğerleri
1.6
ITERA
1.2
Novatek
5.5
PSA’nın operasyonları
2.6
Toplam
Kaynak:
U.S.
63.4
Energy
Information
Agency,
http://www.eia.gov/countries/cab.cfm?fips=ir, (Erişim 10 Haziran 2014).
Günümüzde Rusya doğal gaz üretiminin % 65’ni ve Gazprom’un çıkardığı gazın
yarısından fazlasını üç büyük doğal gaz yatağı olan Urengoy, Yamburg ve Medvejye temin
etmektedir. Ancak bu yataklar neredeyse tükenmek üzeredir ve bu yüzden Gazprom, yeni
yatakların işletilmesinde kullanılacak teknolojilerin geliştirilmesine yönelmiş durumdadır.
Yamal Yarımadası başta olmak üzere yeni doğal gaz yataklarının açılması ve işletilmesine
yönelik projeler yatırım maliyetlerinin yükselmesi anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra
mevcut yataklarda kullanılan teknolojinin de yenilenmesi gerekmektedir. Rusya’nın yatırım
14
Energy Strategy of Russia For The Period Up To 2030, Ministry of Energy of The Russian Federation,
Moscow, Institute of Energy Strategy, 2010, s. 23.
15
Pala, Cenk, “Ayı Đle Dans: Kutsal Gazprom Đmparatorluğu ve Türkiye”, Süha Tanyeri (ed.), Dördüncü
Uluslararası Sempozyum Bildirileri Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler, Ankara, Genelkurmay
Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2007, s. 25.
16
Ihanus, Juhani, “Putin and Medvedev: double leadership in Russia”, The Journal of Psychohistory, Volume
38, Number: 3, 01/2011, s. 255.
159
maliyetlerin de artış anlamına gelen bu gelişmeler doğal gaz fiyatlarının da yükselmesine yol
açacaktır.
Rusya’nın boru hatları sistemi Gazprom’a aittir ve uzunluğu 153,3 bin km ve
kapasitesi 600 milyar m3’tür. Ancak sistemin çok eski ve yıpranmış olması ciddi kayıplara yol
açmaktadır. Gazprom, Avrupa merkezine ve Batı Avrupa’ya doğal gaz ihracatını uzun süreli
anlaşmalar üzerinde yapmaktadır. En önemli alıcı Avrupa Birliği’nde, Rus doğal gazını büyük
miktarda ihracat eden ülkeler arasında Almanya, Đtalya, Türkiye, Fransa, Macaristan ilk
sıralarda yer almaktadır. Yakın zamana kadar Gazprom, Đngiltere’nin % 20 gaz talebini
karşılamaya hazırlanmaktadır. Gazprom kendi ürettiği doğal gaz yanında, düğer bağımsız
üreticilerden orta ve uzun vadeli anlaşmalar üzerinden doğal gaz satın almakta, tüketicilere
satmakta ve ihracatta kullanmaktadır.
Tablo 1.3.: Ülkelere göre Rus doğal gazı ihracat oranları (2012)
Ülkeler
Oran (%)
Almanya
24
Doğu Avrupa ülkeleri
24
Türkiye
19
Đtalya
11
Diğer Batı Avrupa ülkeleri
10
Đngiltere
6
Fransa
6
Kaynak: U.S. Energy Information Agency, http://www.eia.gov/countries/cab.cfm?fips=ir,
(Erişim 10 Haziran 2014).
Avrupa piyasasının Rus doğal gazına olan talebi gün gittikçe artmaktadır. Bugün, Rus
gazı, Avrupa doğal gaz ihtiyacının % 26’sından fazlasını tek başına karşılamaktadır. AB
toplam
gaz
ithalatının yaklaşık % 50’sini
tek başına Rusya
Federasyonu’ndan
sağlamaktadır.17 Yapılan tahminlerde Avrupa’nın bugünkü % 40 oranında ithal gaza olan
bağımlılığı 2020 yılında % 70-% 80 kadar varacak ve Rus doğal gazının bu ithal gaz içindeki
oranı bugünkü orandan olan % 26’dan % 40-%50’ye kadar çıkabilir.18 Avrupa’nın enerji
konusunda bu kadar ithalata bağımlı hale gelmesi uluslararası arena iletişim düzeyi oranını
17
Pala, Cenk, “Boru Hatları Oyununda Büyük Güçler ve Türkiye”,
http://kurumsal.data.atilim.edu.tr/pdfs/121227p.pdf (Erişim 02 Haziran 2016.
18
International Energy Outlook 2013, U.S. Energy Information Agency,
http://www.eia.doe.gov/oiaf/ieo/pdf/nat_gas.pdf (Erişim 23 Mayıs 2014).
160
yükseltmeye
ve
yeni
form
işbirliği
(özellikle
doğal
gaz
alanında)
arayışlarını
hızlandırmaktadır.
Harita 1.1.: Avrupa Ülkelerinin Rusya Federasyonu’na Doğal Gaz Bağımlılığı
Kaynak:
“Rusya’ya
doğal
gaz
bağımlılığına
çare
aranıyor”,
http://www.hurhaber.com/rusya-ya-dogalgaz-bagimliligina-care-araniyor/haber-626058
(Erişim 11 Haziran 2014).
1.1. Rusya Federasyonu’nun Önemli Doğal Gaz Projeleri
Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı: Rusya’yı Türkiye’ye bağlayan bu boru hattının
uzunluğu 750 mil olup, 246 mili Karadeniz dibinden geçmektedir. Kapasitesi maksimum 565
Bcf’dir. 2005 yılında 160 Bcf doğal gaz pompalanmıştır. Rusya için bu boru hattın önemi
Türkiye’yi doğal gaz konusunda nerdeyse % 60-% 70 oranında kendine bağlaması ve rakip
olan Orta Asya doğal gazının Türkiye’ye ulaşmasını engellemesidir.19
Kuzey-Baltık Doğal Gaz Boru Hattı: Bu hattın yapılması yepyeni bir güzergah (Baltık
denizinin dibinden borunun direkt Rusya’dan Almanya’ya bağlanması) üzerinden Avrupa’ya
doğal gaz ihracatının yapılmasına imkan verecektir. Bu hattın en temel özelliği transfer
ülkelerini by-pass etmesidir. Dolayısıyla ülke geçişi riskleri azalmakta ve nakliye masrafları
azalmaktadır. Bunun yanında gaz ihracatının nakliyesi güvenliği artmaktadır. Anlaşmaya göre
diğer AB ülkeleri istedikleri takdirde ana boru hattından uzantıların o ülkelere bağlanması
19
Demirmen, Ferruh, “Blue Stream: A Project That Turkey Could Do Without”, Turkish Daily News,
23.04.2001, http://www.hurriyetdailynews.com/default.aspx?pageid=438&n=blue-stream-a-project-turkeycould-do-without-2001-04-23 (Erişim 16 Haziran 2014).
161
suretiyle bu boru hattından yararlanabileceklerdir. Boru hattının kapasitesi maksimum 55
milyar m3 olacaktır.
Yamal-Avrupa II Doğal Gaz Boru Hattı: Bu hat yine Yamal –Avrupa I (1 Tcf) boru
hattı gibi önemli miktarda doğal gaz ve petrol rezervlerini bulunduran Yamal yarım adasından
Beyaz Rusya ve Polonya üzerinden Avrupa’ya doğal gaz sevkiyatını gerçekleştirecektir.
Yamal yarım adası Batı Sibirya’nın perspektif doğal gaz ve petrol yataklarından biri ve
Gazprom için yeni stratejik bölgelerinden biridir. Boru hattın uzunluğu ilk etapta 2 675 km,
planlanan taşıma kapasitesi yıllık 33 milyar. m3. Yamal-Avrupa-2, 1990 yıllarında faaliyete
geçen ilk doğal gaz boru hattının ikinci kolu olacaktır. Hat üzerinden yılda 15 milyar
metreküp Rus gazı, Belarus ve Polonya sınırından Slovakya ile Macaristan’a aktarılacaktır.
Gazprom, Baltık denizinin dibinden geçirilen Kuzey Akım ve Karadeniz’in altından geçecek
Güney Akım projelerini tamamladıktan sonra Yamal-Avrupa-2’nin yapımına geçecektir.20
Sıvılaştırlmış Doğal Gaz Đhracatı (LNG): Doğal gazın yapısı itibari ile transferi petrole
göre daha zordur. Yatırım maliyetleri çok yüksek olan boru hatlarının dışında kullanılan bir
diğer yöntem LNG’dir. Rusya, sahip olduğu boru hatlarının yanı sıra LNG pazarına da
yönelmiştir. Rusya Federasyonu’nun Japonya’ya yakın kesimlerinde bulunan Sakhalin
Yarımadası’ndaki LNG tesisleri 2009’da faaliyete başlamıştır. (Russia, U.S. Energy
Information
Administration,
http://www.eia.gov/countries/analysisbriefs/Russia/russia.pdf
(Erişim Tarihi: 05.06.2014).
Tüm dünyada sürekli olarak doğal gaz talebinin artması ve LNG’nin üretim ve
ulaştırma maliyetlerinin düşürülmesi (10 sene içinde yaklaşık % 35-50) nedeniyle Rusya,
LNG’nin tüm dünya piyasasına ulaştırılabilmesi amacıyla bir kaç büyük projelerin
hazırlanması ve hayata geçirilmesi çabalarını yürütmektedir. Bunlar arasında Shtokman
projesi dikkat çekmektedir. Bu proje sayesinde Shtokman yatağından (3 trilyon m3 doğal gaz
rezervi) Avrupa, Meksika Boğazı ve Amerika’nın güney sahillerine LNG taşınması
planlanmaktadır. Bu projede üretim kapasitesi yıllık 67,5 milyar m3 olarak hedeflenmektedir.
2. Rusya Federasyonu’nun Petrol Rezervleri
Rusya Federasyonu, Orta Doğu devletleri kadar olmasa da önemli bir ölçüde petrol
rezervine sahiptir. Rusya’nın kanıtlanmış 60 milyar varil petrol rezervinin çoğu Batı
Sibirya’da Ural Dağları ve Orta Sibirya platosu arasında bulunmaktadır.21 Rusya
20
“Yamal-Avrupa-2 hattı 2019'da açılacak”,
http://www.rsfmradio.com/2013_04_04/Yamal-Avrupa-2-hatti-2019-da-acilacak/(Erişim 11 Haziran 2014).
21
Gleb, Bernard A., “Russian Oil and Gas Challenges”, CRS Report for Congress, 2006,
http://fpc.state.gov/documents/organization/58988.pdf (Erişim 10 Haziran 2014) , s. 4.
162
Federasyonu, petrol üretiminde Suudi Arabistan ve ABD’nin ardından üçüncü sırada yer
almaktadır.22
Rusya petrollerini Dick Cheney’in dünya toplam petrol sistemi referansı ile
incelediğimizde Rusya’da petrol yatakları başlıca Volga-Ural Bölgesi, Batı Sibirya Bölgesi,
Kuzey Kafkasya Bölgesi ve Kuzey Denizi kıyısında Kimmonpaşava Bölgesi’nde yer
almaktadır.23 Petrol rezervleri bakımından Batı Sibirya havzasının, Rusya için ayrı bir yeri
bulunmaktadır. Çünkü bu bölge Rus petrol üretimi açısından büyük bir kaynak noktasını
ihtiva etmektedir. Bölgede Sovyetler Birliği döneminden bu yana petrol üretimi
yapılmaktadır. Ancak özellikle Sovyet döneminin sonlarına doğru burada petrol üretimi
düşmesine rağmen Rusya’nın enerji alanındaki altyapı yatırımları sayesinde bölgedeki petrol
üretiminde tekrar artış sağlanmıştır. Rusya’da, Batı ve Orta Sibirya bölgeleri dışında Doğu
Sibirya bölgesinde de petrol rezervlerinin olduğu bilinmektedir. Ancak Doğu Sibirya’daki
coğrafi ve fiziksel elverişsizlikten dolayı günümüze kadar bu bölgede yoğun bir araştırmanın
yapıldığı söylenemez. Bunların yanında Rusya’da son dönemde yoğunlaşmaya başlayan
araştırmalar neticesinde 4.5 milyar varillik yeni rezerv alanları da bulunmuştur. Yeni
keşfedilen petrol rezervleriyle birlikte Rusya’nın uluslararası petrol piyasasındaki konumunu
pekiştirerek daha fazla söz sahibi olması beklenmektedir.24
Rusya, petrol üretiminin yaklaşık % 74’ü doğrudan ihracata kanalize edilmiştir.
Günümüzde, Rus petrol ihracatının % 80’inden fazlası Batı, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine
gitmektedir. Ruslar, Almanya, Polonya, Ukrayna, Belarus, Macaristan, Slovakya ve Çek
Cumhuriyeti gibi çeşitli AB, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden oluşan geniş bir müşteri
portföyüne sahip bulunmaktadır. Rusya Federasyonu petrol ihracatının % 50’sinden fazlasını
ise doğrudan AB bloğu satın almaktadır. Orta Doğu petrolü ile kıyaslanamazsa da toplam
tüketimde % 20 civarına ulaşan pay ile AB petrol ithalatı açısından kritik önemde kabul
edilebilecek Rus petrolü, ABD piyasası için henüz stratejik bir değer taşımamaktadır. Bugün
Rus petrolünün ABD toplam ham petrol ithalatı içindeki payı % 1-2 civarında olup, bu rakam,
ABD petrol ithalat portföyünde çok küçük bir yer işgal eden Angola’nın payına denk
22
Xu, Conglin and Bell, Laura, “Worldwide reserves, oil production post modest rise”, Oil&Gas Journal, 12
Şubat 2013, http://www.ogj.com/articles/print/volume-111/issue-12/special-report-worldwide-report/worldwidereserves-oil-production-post-modest-rise.html (Erişim 05 Haziran 2014).
23
Üşümezsoy, Şener, “Rus Avrasyacılığı mı Tatar Petrollerinin Rus Petrollerine Dönüştürülme Stratejisi mi?”,
Türksolu Dergisi, Yıl: 2006, Sayı: 113, http://www.turksolu.org/113/usumezsoy113.htm (Erişim 08 Haziran
2014), s. 1.
24
Erbil, Yazgan, Rusya-Ukrayna Doğal Gaz Krizi ve Enerji Güvenliği, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi
Kadir Has Üniversitesi SBE, 2010, http://sites.khas.edu.tr/tez/YazganErbil_izinli.pdf (Erişim Tarihi:
15.06.2014), s. 104.
163
gelmektedir.25 Kuşkusuz, günlük petrol tüketimi 21 milyon varile yaklaşan ABD pazarından
hatırı sayılır bir pay alınamaması, yatırım eksikliği, yüksek vergi oranları gibi diğer etkenlerle
birlikte, Rus petrolünü etkin bir dış politika aracı olarak kullanılmasının önündeki en büyük
engellerden biridir.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın son raporunda, 2004-2030 döneminde, Petrol
Đhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Orta Doğu ülkelerinde ham petrol üretiminin yıllık
% 2.6 oranında büyüyeceği; buna karşılık Rusya Federasyonu’nun toplam petrol üretiminin
binde 7 civarında çok düşük bir ortalama yıllık artış hızıyla 2010’da 10.7, 2020’de 10.9 ve
2030’da ancak 11.1 mv/g düzeyine çıkacağı öngörülmektedir. IEA’ya göre, kısa ve orta
vadede meydana gelen üretim artışlarının çoğunu ihracata yönlendirmek mümkün olsa da, 7.3
mv/g’lük ihracat düzeyinin yakalanacağı 2010’dan sonra, Rusya Federasyonu petrol
ihracatının dünya petrol ticaretindeki payı da hızla gerilemeye başlayacaktır. OPEC’in % 41
civarında olan dünya petrol üretimindeki mevcut payı 2010’da da kabaca korunacak, ancak
2020’de dünya petrolünün % 45’i ve 2030’da % 50’si OPEC tarafından üretilecektir. Buna
karşılık Rusya’nın % 12 civarında olan global petrol üretimindeki mevcut payı, 2010 yılında
% 11.5, 2020’de % 10.4 ve 2030’da % 9.6 seviyelerine düşecektir.26
Rusya Federasyonu’nun, kısa, orta ve uzun vadede sadece OPEC petrol üretimi ve
ihracatıyla değil, OPEC petrol rezervleri ile de rekabet etmesi çok zordur. Her ne kadar,
Rusya Federasyonu, son beş yılda Suudi Arabistan’ın ardından dünyanın ikinci en büyük
petrol üreticisi ve ihracatçısı konumuna yükselmişse de; dünya ispatlanmış ham petrol
rezervlerinin % 75’ine sahip OPEC ülkeleri ile kıyaslandığında global toplamdan aldığı %
6’lık payla bu listenin ancak yedinci sırasına yerleşebilmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı,
devasa rezervler sayesinde, dünya petrol üretiminde 2010-2030 yılları arasında yaşanacak
artışın, temel olarak OPEC’in Orta Doğulu üyelerince sağlanacağını öngörmektedir. Kaldı ki,
rezerv ömrü bakımından da OPEC ve Orta Doğu ülkeleri Rusya Federasyonu’na göre çok
daha avantajlı bir konuma sahip bulunmaktadırlar. Mevcut üretim düzeylerinin korunması
halinde, Rusya Federasyonu petrolüne 21 yıldan biraz fazla ömür biçilmektedir. Oysa,
OPEC’in 74 yıl, Orta Doğu’nun ise 82 yıllık petrolü bulunmaktadır.
25
Şahin, Kenan, “Rusya Federasyonu Enerji Sektörünün Yapısı, Sektörde Yaşanan Gelişmeler ve Rusya
Federasyonu’nun G-8 Başkanlığı”, T.C. Dışişleri Bakanlığı Yayınları Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi,
Sayı: XX, http://www.mfa.gov.tr/rusya-federasyonu-enerji-sektorunun-yapisi_-sektorde-yasanan-gelismeler-verusya-federasyonu_nun-g-8-baskanligi-.tr.mfa (Erişim 16 Haziran 2014).
26
Energy Outlook 2013, International Energy Agency, http://www.worldenergyoutlook.org/publications/weo2013/ (Erişim 19 Mayıs 2014).
164
Tablo 2.1.: En Fazla Petrol Rezervine Sahip Olan Ülkeler (2013)
Kaynak:
U.S.
Energy
Information
Agency,
http://www.eia.gov/countries/cab.cfm?fips=ir, (Erişim 11 Haziran 2014).
Muhtemel rezervler de dikkate alındığında Rusya Federasyonu’nun, OPEC ve
özellikle Orta Doğulu üreticiler ile boy ölçüşmesi mümkün değildir.27 Son yıllarda kaydedilen
parlak üretim ve ihracat geçmişine rağmen, Rusya Federasyonu, dünya petrol piyasasında
OPEC’in, daha doğrusu Orta Doğu’nun yerini hiç bir zaman alamayacaktır. OPEC’in % 41
civarında olan dünya petrol üretimindeki mevcut payı 2010’da da kabaca korunacak, ancak
2020’de dünya petrolünün % 45’i ve 2030’da % 50’si OPEC tarafından üretilecektir. Buna
karşılık Rusya’nın % 12 civarında olan global petrol üretimindeki mevcut payı, 2010 yılında
% 11.5, 2020’de % 10.4 ve 2030’da % 9.6 seviyelerine düşecektir.28
Rusya Federasyonu’nun enerji sektöründeki en büyük sorunu yatırım ihtiyacıdır. Uluslararası
Enerji Ajansı’na göre, devasa boyutlardaki Rusya Federasyonu enerji kaynakları ve ihracat
altyapısının geliştirilmesi için, 2030 yılına kadar 900 milyar dolardan fazla yatırım yapılması
gerekmektedir. Ajans, 2001-2030 döneminde Rusya petrol endüstrisi için, yılda ortalama 11
milyar dolar ya da toplam 328 milyar dolar düzeyinde muazzam bir yatırım ihtiyacı
öngörmektedir. Bu tutarın % 90’ından fazlası arama ve geliştirme amaçlı kullanılacak;
toplamın % 40’ından fazlası sadece OECD piyasalarına arz sağlayacak projelere gidecektir.29
27
Erbil, Yazgan, Rusya-Ukrayna Doğal Gaz Krizi ve Enerji Güvenliği, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi
Kadir Has Üniversitesi SBE, 2010, http://sites.khas.edu.tr/tez/YazganErbil_izinli.pdf (Erişim 15 Haziran 2014),
s. 104-105.
28
World Energy Outlook 2011, International Energy Agency, http://www.oecd-ilibrary.org/energy/worldenergy-outlook-2011_weo-2011-en (Erişim 15 Haziran 2014).
29
Energy Outlook 2013, International Energy Agency, http://www.worldenergyoutlook.org/publications/weo2013/ (Erişim 19 Mayıs 2014).
165
Tablo 2.2. Rusya’nın petrol üretiminde şirket payları (2012)
Şirket
Bin bbl/d
Rosneft
2.448
Lukoil
1.670
TNK-BP
1.493
Surgutneftegaz
1.223
Gazprom Neft
626
Tafneft
518
Slavneft
356
Gazprom
314
Bashneft
307
Russneft
295
PSA’nın operasyonları
283
Novatek
85
Diğerleri
697
Toplam
Kaynak:
U.S.
10.315
Energy
Information
Agency,
http://www.eia.gov/countries/cab.cfm?fips=ir, (Erişim 10 Haziran 2014).
Rusya petrol üretim sektörüne de doğal gaz piyasasına benzer biçimde ulusal şirketler
hakim konumdadır. SSCB’nin dağılmasının hemen ardından özelleştirmeye açılan petrol
endüstrisinde Putin dönemi ile birlikte devlet yeniden kontrolü ele geçirmeye yönelik adımlar
atmıştır. Devlet kontrolündeki Rosneft, yıllara yayılan satın alma operasyonları ile Rusya
Federasyonu’nun en büyük üreticisi haline gelmiştir.30
2.1. Rusya Federasyonu’nun Önemli Petrol Boru Hatları Projeleri
Rusya’nın hali hazırda kullanılan birçok boru hattı ile yapım ve planlama aşamasında
olan birçok petrol boru hattı projesi bulunmaktadır. Ancak bu çalışmada sadece belli başlı
petrol boru hatları ana hatları ile ele alınacaktır. Rusya Federasyonu’nun, petrol boru
hatlarının kontrolü neredeyse tamamen Transneft’in elindedir. Petrol boru hatları üzerinde
30
Russia, U.S. Energy Information Administration,
http://www.eia.gov/countries/analysisbriefs/Russia/russia.pdf (Erişim 05 Haziran 2014).
166
tekel konumunda bulunan Transneft, Rusya Federasyonu'nda çıkartılan ham petrolün % 88’ini
iç ve dış pazarlara ulaştırmaktadır. Devlet tarafından yönetilen Transneft, geniş bir iç dağıtım
ve ihracat boru hattına sahiptir.31
Baltık Boru Hattı Sistemi: Samara’yı Finlandiya Körfezindeki Primorsk’ta bulunan
Rusya’nın petrol tankeri terminaline bağlayan Baltık Boru Hattı Sistemi (BPS), Transneft
tarafından işletilmektedir. Rusya’nın Batı Sibirya Bölgesi’nden ham petrolü hem Kuzey hem
de Batı Avrupa pazarlarına taşımaktadır.32 Baltık Boru Hattı Sistemi, Batı Sibirya ve Timan
Peçora’dan Finlandiya Körfezi’ndeki Primorsk Limanı’na ham petrol sevkiyatı için
kullanılmaktadır. Aralık 2001’de faaliyete geçmiş olan Baltık Boru Hattı Sistemi her geçen yıl
kapasitesini daha fazla arttırmıştır. Baltık Boru Hattı Sistemi’nin Rusya açısından en önemli
özelliği enerji ihracında aracı devletleri ortadan kaldırması ve bunun sonucu olarak Kuzey
Avrupa enerji pazarlarına doğrudan iniş imkanı sağlamasından meydana gelmektedir. Bu
durum da Rusya’nın Kuzey Avrupa’ya ihracatında transit yollarla ve transit ülkelerle
uğraşmaması anlamına gelmektedir.
Doğu Sibirya-Pasifik Okyanusu Boru Hattı: Dünya genelinde enerji tüketen sadece
ABD, Rusya gibi devletler ve AB değildir. Özellikle Çin ve Hindistan gibi hızlı bir şekilde
gelişmekte olan ülkeleri de göz önüne almak gerekmektedir. Çünkü Çin ve Hindistan gibi
devletler son dönemlerde hızlı gelişmelerine paralel olarak yoğun bir enerji talebi
içerisindedir. Rusya, gelişmekte olan ülkelerin enerji talebindeki artışın da etkisi ile dünyanın
en büyük enerji devlerinden birisi haline gelmiştir. Devlet Başkanı Putin’in 21 Mart 2006’da
Pekin’e yaptığı ziyaret esnasında Rosneft ile Gazprom, Çin Milli Petrol Kuruluşu (CNPC) ile
anlaşmalar imzaladı.33 Bu proje iki aşamadan oluşmaktadır. Bu proje ile Rusya enerji alanında
Asya-Pasifik bölgelerinde de etkin bir enerji politikası yürütmeyi amaçlamaktadır.
Druzhba Boru Hattı: Rusya’nın Avrupa’ya petrol ihracı için kullandığı yollardan
birisi de Druzhba Boru Hattıdır. “Druzhba” veya “Dostluk” boru hattı 4000 km ile dünyanın
en uzun boru hattıdır. Rus ham petrolünün yaklaşık % 70’i seviyesinde Avrupa’ya geçişi için
bu boru hattı kullanılmıştır, Avrupa’ya yollanan Rus petrolünün başlıca en geniş nakil
yoludur.34 Hattın ortalama olarak günlük kapasitesi 1.2-1.3/milyon varil kadardır. Druzhba
Boru Hattı Ukrayna, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan üzerinden
31
A.e.
Chossudovsky, Michel, “Avrasya Koridoru: Boru Hattı Jeopolitiği ve Yeni Soğuk Savaş”, 2008,
http://www.koxuz.org/anasayfa/node/1921 (Erişim 18 Mayıs 2014).
33
Nadir Devlet, Enerji Güvenliğinde Ülkelerin Đstikrar Sorunları, Ankara, Konrad Adenauer Stiftung Yayını,
2007, http://www.konrad.org.tr/Enerji/10DEVLET.pdf (Erişim 20 Mayıs 2014).
34
Ksenia, Borisocheva, “Analysis of the Oil-and Gas-Pipeline-Links between EU and Russia – An Account of
Intrinsic Interests”, CERE- Centre For Russia And Eurasia, 2007,
http://www.energiasportal.com/biblioteca/?dl_t=5&dl_page=7 (Erişim 20 Mayıs 2014), s. 5.
32
167
Almanya’ya ulaşmaktadır. Druzhba hatları genel olarak kuzey ve güney olarak ikiye
ayrılmaktadır. Hattın kuzey kısmı Almanya’ya bağlanmaktadır. Hattın güney kısmında
Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya bulunmaktadır.
Sonuç
Rusya dünyanın en büyük enerji tedarikçisi devletler arasında ön sıralarda yer almaktadır.
Hem petrol, hem de doğalgaz alanında gerek rezervleri bakımından, gerek üretim kapasitesi
bakımından, gerekse de enerji ihracatı açısından dünyanın önde gelen devletleri arasındadır.
Rusya Federasyonu’nun ekonomik büyümesi doğal gaz ve petrol ihracatına ile fiyatlarındaki
değişimlere dayanmaktadır. Rusya’nın 2012 yılındaki ihracatının yüzde 70’ini doğal gaz ve petrol
oluştururken, federal bütçe gelirlerinin % 52’si de doğal gaz ve petrol gelirinden oluşmaktadır.35
Rusya Federasyonu, dünya doğal gaz rezervlerinin yaklaşık % 20’sine sahip bir dünya
devidir. Rusya’nın dünyada doğal gaz alanındaki bu hegemonyası, doğal gazı ithal eden ve
Rusya’nın bu doğal gazı ihraç edebilmesi için kullandığı transit ülkeler açısından olumsuzluklar
doğurmuştur. Çünkü Rusya dünya enerji piyasalarında tekel durumunda bulunan doğal gazını
diğer devletler ve özellikle de kendi bölgesinde bulunan devletler üzerinde bir baskı aracı olarak
kullanmaktadır. Hatta bu baskıyı sadece ekonomik alanda değil, yeri geldiği zaman değişik
platformlarda siyasi baskı aracı olarak da kullanmaktadır.
Rusya, Orta Asya ve Kafkasya Bölgesi’ndeki devletlerden ucuza aldığı doğal gazı yüksek
fiyatlardan AB üyesi devletlere satmaktadır. AB üyesi devletlerin Rus doğal gazına %45 gibi bir
oranda bağımlı olduğunu düşünürsek, Rusya’nın doğal gaz üzerinden elde ettiği gelirin de
boyutlarını daha iyi bir şekilde anlamak mümkündür.36
Rusya Federasyonu’nun enerji alanında ihracatçı konumunun yanı sıra enerji nakil
güzergahını da kontrol altında tutmak isteme sebebinin, enerji diplomasisini kullanarak tekrar
süper güç konumuna ulaşmak olduğu hakkında görüşler mevcuttur. Rusya Federasyonu petrol
ve doğal gaz ihraç yollarını elinde tutarak, dünya petrol arzını etkilemeyi ve petrol ve doğal
gaz ithal eden ülkeleri hem ekonomik hem de siyasi açıdan kontrol etmeyi amaçlamaktadır.37
Rusya Federasyonu’nun enerjiyi dış politikada kullanmasına destek olan bir durum da
Rusya’ya olan bağımlılıktır. Özellikle Avrupa ülkelerinin enerji konusunda Rusya
35
Russia, U.S. Energy Information Administration, http://www.eia.gov/countries/analysisbriefs/Russia/russia.pdf
(Erişim 05 Haziran 2014).
36
Pala, Cenk, “Ayı Đle Dans: Kutsal Gazprom Đmparatorluğu ve Türkiye”, Süha Tanyeri (ed.), Dördüncü
Uluslararası Sempozyum Bildirileri Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler, Ankara, Genelkurmay
Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2007, s. 27.
37
Karakaya, D., Koray, F.,“Enerji Bağlamında Türkiye-Rusya Đlişkileri”, http://wwwturksam.org/tr/a411.html
(Erişim 12 Haziran 2014).
168
Federasyonu’na olan bağımlılıkları, pek çok krizde görüldüğü gibi Rusya’ya bu ülkelerin iç
işlerine bile karışma yetkisi verebilmektedir.38
Rusya Federasyonu bugün, AB’nin en başta gelen petrol, doğal gaz ve kömür
tedarikçisidir ve bu durumdan oluşan ilişki her iki taraf için de vazgeçilmez olmakta;
Rusya’nın sahip olduğu enerji kaynaklarından gelir oluşturması için AB, AB’nin enerji
ihtiyacını karşılaması için de Rusya Federasyonu hayati önem taşımaktadır.39
Rusya Federasyonu’nun, Avrupa’ya petrol ve doğal gazda ana sağlayıcı olması, global
enerji pazarında Rusya’nın çok önemli bir oyuncu olmasına neden olmaktadır.40 Fakat Rusya
Federasyonu dünya pazarlarında, özellikle de Avrupa’da, çok önemli bir oyuncu olarak
bulunsa da, uzun vadede Orta Doğu ve OPEC ülkeleri ile işbirliği içinde olması
gerekebilmekte, çünkü global enerji tüketimi gün geçtikçe değişmekte ve kaynaklar için
alternatif oluşturma çabası giderek artmaktadır.41
Rusya Federasyonu zengin doğal kaynaklarını kullanarak bir yandan kendisine bağlı
bıraktığı ülkelerde etkinliğini artırırken, diğer yandan da kendisine enerji kaynakları açısından
alternatif olabilecek Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan gibi ülkelerle de ikili
antlaşmalar yaparak onları da kendisine bağlamıştır. Rusya Federasyonu için Orta Asya ve
Hazar Bölgesi’ni “yakın çevre” veya “arka bahçe” olarak adlandırılmış ve stratejik açıdan
büyük önem taşır hale gelmiştir. SSCB’nin yıkılmasından sonra Rusya Federasyonu, enerji
kozunu kullanarak bölge üzerindeki hakimiyetini yeniden kurmayı amaçlamıştır. Bu ülkelerle
yapmış olduğu antlaşmalar sonucunda hiçbir ülke Moskova’yı devre dışı bırakarak söz
konusu ülkelerden ucuz gaz satın alamayacak hale gelmiştir. Antlaşmaya katılan bu ülkelerin
de Rusya Federasyonu karşısındaki olumlu tutumlarının sebebi büyük oranda Rusya’ya bağlı
olmaları ve enerji projeleri konusunda istikrarlı politikalar izleyemiyor oluşlarındandır.42
SSCB sonrasında bağımsızlığını kazanan bu devletlerin kendi etki alanından çıkıp, Batı ile
yakınlaşmasını istememiş ve geliştirdiği enerji kozunu bu devletlere karşı uygulamıştır.
KAYNAKÇA
A. M. Mastepanov, “Energy Strategy of The Russian Federation to The Year 2020”,
2009, pp.1-23. http://ec.europa.eu/energy/russia/presentations/ (Erişim Tarihi: 16.06.2013).
38
Goldthau, Andreas,“Resurgent Russia? Rethinking Energy Inc.”, Policy Review, 147, February and March
2008, s. 57.
39
Cleutinx, C., Piper, J., The EU- Russia Energy Relations, Centre for European Reform, 2008, s. 25-34.
40
Broache, M., “Re-examining Russian Energy Power” Journal of International Affairs, 63 (2), 2010, s. 233.
41
Hill, F., “The 21st Century's Energy Superpower?”, The Brooking Review, 20 (2), s. 30.
42
Ulutaş, M., “Küresel Enerji Savaşları ve Türkiye'nin Konumu” Cumhuriyet Enerji, 1, Ocak 2008, s. 11.
169
Adem Kuzu, Putin Dönemi Rus Enerji Politikasının Türkiye’nin Enerji Politikalarına
Etkileri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ufuk Üniversitesi SBE, 2008.
Ahmet Sapmaz, Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’ye Etkileri, Đstanbul,
Ötüken Yayıncılık, 2008.
Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, (çev.) V. Đmanov, Đstanbul,
Küre Yayınları, 2006.
Aleksandr Kovacevic, The Impact of the Russia–Ukraine Gas Crisis in South Eastern
Europe, Oxford Institute for Energy Studies, 2009.
Ali Tekin and Paul A. Williams, “EU–Russian Relations and Turkey’s Role as an
Energy Corridor”, Europe-Asia Studies, Volume 61, No 2, 2009, s. 337-356.
Andreas Goldthau,“Resurgent Russia? Rethinking Energy Inc.”, Policy Review, 147,
February and March 2008, s. 53-63.
Anita Orban, Power, Energy, and the New Russian Imperialism, London, Praeger,
2008.
Anna Politkovskaya, Putin’in Rusyası, Đstanbul, Agora, 2006.
Bircan Dokuzlar,
Dünya Güç Dengesinde Yeni Silah Doğal Gaz, Đstanbul, IQ
Yayınları, 2006.
BP
Statistical
Review
of
World
Energy
2011,
BP,
2011,
www.bp.com/statisticalreview/ , (15.03.2013).
Brian Crozier, The Rise And Fall of The Soviet Empire, An Imprint Of Prima
Publishing, California, National Review, 2000.
Broache M. , “Re-examining Russian Energy Power” Journal of International Affairs,
63 (2), 2010, s. 233-245.
C. Cleutinx and J. Piper, The EU- Russia Energy Relations, Centre for European
Reform, 2008.
Cenk Pala, “21. Yüzyıl Dünya Enerji Dengesinde Petrol ve Doğal Gazın Yeri ve
Önemi” , Avrasya Dosyası, Cilt 9, Sayı 1, Bahar 2003, s. 5-38.
Cenk Pala, “Ayı Đle Dans: Kutsal Gazprom Đmparatorluğu ve Türkiye”, Süha Tanyeri
(Ed.). Dördüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri Güvenliğin Yeni Boyutları ve
Uluslararası Örgütler içinde (9-42), Ankara, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt
Başkanlığı Yayınları, 2007.
Ç. Kürşat Yüce, Kafkasya ve Orta Asya Enerji Kaynakları Üzerinde Mücadele,
Đstanbul: Ötüken Yayınları, 2006.
170
Energy Strategy of Russia For The Period Up To 2030, Ministry of Energy of The
Russian Federation, Moscow, Institute of Energy Strategy, 2010.
Evrim Eken, Rusya Federasyonu’nun Orta Asya’daki Doğal Gaz Politikası ve
Gazprom, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Đstanbul Üniversitesi SBE, 2006.
Fırat
Gazel,
“Petrodolarlar
Kıskacında
Rusya”,
http://www.emo.org.tr/ekler/b5040a8a5baf3e0_ek.pdf (Erişim Tarihi: 15.06.2014).
Fiona Hill, “The 21st Century's Energy Superpower?”, The Brooking Review, 20 (2), s.
28-31.
Gareth M. Winrow, “Energy Security in the Black Sea: Caspian Region”, Perceptions,
Güz 2005, s. 85 – 98.
Hongjian Yu, Gas Resupply of Russia to Ukraine and Europe, 3rd edition, People’s
Daily, 2009.
International Energy Outlook 2011, U.S. Energy Information Administration, 2011,
www.eia.gov/forecasts/ieo/pdf/0484%282011%29.pdf/ (Erişim Tarihi: 03.05.2013).
John Lough, Russia’s Energy Diplomacy, London, Chatham House, May 2011.
Juhani Ihanus, “Putin and Medvedev: double leadership in Russia”, The Journal of
Psychohistory, Volume 38, Number: 3, 01/2011, s. 251-84.
Ksenia Borisocheva, “Analysis of the Oil-and Gas-Pipeline-Links between EU and
Russia – An Account of Intrinsic Interests”, CERE- Centre For Russıa And Eurasia, Athens,
Greece, 2007, http://www.energiasportal.com/biblioteca/?dl_t=5&dl_page=7, (20 Haziran
2010).
Mahir Ulutaş, “Küresel Enerji Savaşları ve Türkiye'nin Konumu”, Cumhuriyet Enerji,
1, Ocak 2008, s. 10-12.
Marshall I. Goldman, PETROSTATE Putin, Power, and the New Russia, Oxford,
Oxford University Press, 2008.
Mert Bilgin, “Geopolitics of European Natural Gas Demand: Supplies from Russia,
Caspian and the Middle East”, Energy Policy, 37, 2009, s. 4482–4492.
Mert Bilgin, Avrasya Enerji Savaşları, I. Baskı, Đstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,
2005.
Mesut Hakkı Caşin, Novgorod Knezliği’nden XXI. Yüzyıla Rus Đmparatorluk Stratejisi,
I. Basım, Đstanbul, Okumuş Adam Yayınları, 2006.
Michael T. Klare, Rising powers, shrinking planet: the new geopolitics of energy,
New York, Metropolitan Books, 2008, s. 15.
Mitat Çelikpala, “Rusya Enerji Stratejisi”, Stratejik Analiz, Şubat 2008, s. 55-62.
171
Natural Gas Market Review 2012, International Energy Agency, OECD Publishing,
2013.
Outlook
for
Energy:
A
View
to
2030,
Exxon
Mobile,
2010,
http://www.exxonmobil.com/Corporate/Files/news_pub_eo_2009.pdf, (18.04.2013).
Peter Davies, BP Quentifying Energy BP Statistical Rewiew of World Energy, London,
BP, 2006.
Robert Gilpin, Uluslararası Đlişkilerin Ekonomi Politiği, Ankara, Kripto, 2011.
Tayyar Arı, Uluslararası Đlişkiler Teorileri, Çatışma, Hegemonya, Đşbirliği, Bursa,
MKM Yayıncılık, 2010.
Timur Sarısoy , “Rusya’da Petrolün Tarihçesi”, Rusya’nın Đlk Türkçe GazetesiGAZETEM, http://www.gazetem.ru/yazar/124/timur-sarisoy/rusyada-petrolun-tarihcesi.html
(Erişim Tarihi: 15.06.2014).
Volkan Ş. Ediger, “Yeni Yüzyılın Enerji Güvenliğinde Karşılıklı Bağımlılık Bir
Zaruret”, Doğalgaz Dergisi, 132, 2008, http://www.v-energy.net/makaleler/dgd2.pdf (Erişim
Tarihi: 16.05.2014).
W. Raymond Duncan et al., World Politics in the 21st Century, New York, Pearson
Longman, 2006.
World Energy Outlook 2030, London, British Petroleum, 2012.
172
ĐTHAL ENERJĐ BAĞIMLILIĞININ AZALTILMASINDA
YENĐLENEBĐLĐR ENERJĐNĐN FĐNANSMANI
Emre ERGĐN1, Hasret ÇOMAK2
Özet
Enerji ile ekonomik gelişim arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Ekonomik büyüme
için düşük maliyetli, istikrarlı, asgari zararlı yan etkileri olan enerji kaynaklarına gereksinim
bulunmaktadır. Enerji kaynaklarına sahip veya bu kaynakları diğer ülkelere göre daha düşük
maliyetle edinebilen ülkeler, diğer ülkelere üstünlük kurabilmektedirler. Enerjiye olan
bağımlılık sadece gelişmekte olan ülkeleri değil, gelişmiş ülkeler için de güvenlik sorunu
olmaya devam etmektedir. Küreselleşme ve teknolojik gelişmeler ile birlikte insanoğlunun
enerjiye olan gereksinimi her alanda sürekli artmaktadır. Bu nedenle, geleneksel enerjiye
ulaşılmasında ve kullanılmasında ortaya çıkan olumsuzluklar, toplumları yeni enerji türlerinin
arayışına ve kullanımına itmektedir. Türkiye enerji kaynaklarının yetersiz oluşundan dolayı
büyümek için enerji ithalatına bağımlı durumdadır. Dışa bağımlılık enerji güvenliğini
doğurmaktadır. Đthalatın maliyetinin reel olarak artması ve Türk lirasının değer kaybetmesi
nedenlerinden dolayı hedeflenen büyüme oranlarının altında kalınmaktadır. Yenilenebilir
enerji mevzuatı yürürlüğe girmesine karşın, çok büyük yatırım gerektiren bu yeni alanlara
şirketler girmekte zorlanmaktadırlar. Dünyada yenilenebilir enerjinin özendirilmesi amacıyla
yapılan çeşitli finansman ve vergi teşviklerinin bulunduğu bir dönemde, Türkiye’nin de bu
süreçten faydalanması amacıyla bir an önce daha somut ve hızlı adımların atılması
gerekmektedir. Bu çalışmada, yenilenebilir enerjinin finansmanını sağlayacak, şirketler ve
bireyler adına bu konuda uzmanlaşarak onları yönlendirip danışmanlık hizmet sunacak
Yenilenebilir Enerji Bankası’nın kurulması; bu alanda menkul kıymetleştirme seçeneği ile
yenilenebilir enerji yatırımları hızlanırken sermaye piyasalarına yeni bir varlık sunulması
başta olmak üzere çeşitli önerilerde bulunulmaktadır.
Anahtar kelimeler: Enerji, yenilenebilir enerji, menkul kıymetleştirme, banka, finansman,
ithalat, brent petrol.
1
2
Doç.Dr., Kocaeli Üniversitesi, [email protected]
Prof.Dr., Kocaeli Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Uluslararası Đlişkiler Bölüm Başkanı
173
Abstract
There is a strong relationship between energy and economic development. For
economic growth, low-cost and stable energy sources with minimum dangerous side effects
are required. Countries that have energy sources or that can acquire these sources at a lower
cost than other countries can have competitive advantage over other countries. Dependence on
energy has been an issue of security not only for developing countries but also for developed
countries. The need of humans for energy has been constantly increasing in every area due to
globalization and technological advances. Therefore, the drawbacks that result from the
access and use of conventional energy, countries seek and use new types of energy. Since
Turkey has insufficient sources of energy, she is dependent on energy imports. Import
dependence results in energy security. However, the cost of imports which has been
increasing in real terms and the depreciation of the Turkish Lira have led to growth rates
remain below the target. Although renewable energy legislation has come into force,
companies find it difficult to enter into these new areas that require large investment. It is
necessary to take more concrete and immediate steps as soon as possible so that Turkey can
benefit from this process in a period in which there are various financing and tax incentives to
encourage renewable energy in the world. In this study there are different recommendations
including the establishment of Renewable Energy Bank which will provide the financing of
renewable energy and offer consulting services on behalf of companies and individuals by
specializing in this matter; the presentation of a new asset in the capital market as investments
of renewable energy increase with the option of securitization in this area.
Key Words: Energy, renewable energy, securitization, bank, finance, importation, brent
petrol.
Giriş
Enerji bağımlılığı sadece az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin sorunu değildir.
Gelişmiş ülkeler de enerjiye ve özellikle de ithal petrole bağımlıdırlar. Örneğin, ABD’de son
sekiz başkanın politika söylemleri arasında yabancı petrole olan bağımlılığın azaltılması
konusu olmasına rağmen, petrol ve karbon bazlı yakıtlara bağımlılık azalmadan devam
etmektedir. Son on yıl içerisinde dünya petrol üretimi 86 milyon varile ulaşmış ve ulaşılan bu
seviye azami sınır olarak kabul edilmektedir. Ancak küresel ekonomik büyüme için enerji
ihtiyacı sürekli artmaktadır. Bununla beraber, fosil enerjinin kullanımının doğaya verdiği
zararların önüne geçme çabalarında ise istenen sonuçlar elde edilememektedir. On yıl önce
imzalanan Kyoto Protokolü’nden beri sera gazları azalacağına ikiye katlamıştır. Dünyanın
174
önünde sera gazlarının azaltılması ve enerjinin geleceği hakkında alınması gereken önemli
kararlar bulunmaktadır. Bu bağlamda, en iyi strateji karbona bağlı yakıtlara olan bağımlılığın
azaltılması ve güneş, rüzgâr, biyo-yakıtlar gibi yenilenebilir enerji (YE) kaynaklarının
arttırılması olarak gözükmektedir (Joshi, 2012, s. 175).
Türkiye son on yılda altyapı yatırımları ve inşaat sektörü odaklı ağırlıklı olarak içsel
bir büyüme gerçekleştirmiştir. Türkiye’deki tasarruf oranı %14 olurken büyümeyi sürdürmek
için milli gelirin %20’si oranında kaynağa gereksinim duyulmaktadır. Tasarrufların, diğer bir
ifadeyle öz kaynakların yetmediği kısım yabancı sermaye ile sağlanmaktadır. Yurtdışından
kaynak sağlarken, diğer yandan da yurtdışından enerji ithaline bağımlı durumda
bulunulmaktadır. Dolayısıyla yurtdışından enerji ithali için yine yurtdışından borçlanarak
kaynak kullanılmaktadır. Türkiye’nin önündeki dönemde sanayi sektöründe büyümeyi
seçmesi gerekmektedir. Bu sektörün önemli girdisini oluşturan enerjide de dışa bağımlılığı
azalmak ve dünyadaki eğilime paralel olarak hızlı bir şekilde YE yatırımlarına ağırlık
vermelidir.
Đthal Enerji Bağımlılığı
Türkiye’nin
yeterli
enerji
kaynaklarına
sahip
olmaması
nedeniyle
enerji
gereksiniminin %72’sini ithal etmektedir. Türkiye’de kullanılan petrolün %93’ü ve
doğalgazın %97’si ithaldir. Tablo 1’de toplam ithalat içerisindeki enerjinin aldığı payın yıllar
itibarı ile artmakla beraber son yıllarda %21 ile %25 arasında dengelendiği görülmektedir.
Reel gayrı safi yurtiçi hasıla (GSYH) içerisindeki enerji ithalatı oranındaki artış hızı ise daha
yüksek olarak gerçekleşmektedir.
Türkiye’nin ithal enerji bağımlılığının azaltılmasında önemli rol oynayacağı düşünülen
nükleer tesislerin en iyimser senaryoda 2019 yılında üretime başlayacağı öngörülmekte olup
2022 yılında toplam enerji üretiminin yaklaşık %5’ini karşılayacağı tahmin edilmektedir
(Enerji Enstitüsü, 2014). Diğer ülkeler incelendiğinde, nükleer enerjinin tek başına ülkelerin
sorununu çözmediği görülmektedir. Örneğin, Meksika’da 1989 yılında kurulan ilk nükleer
santralle beraber günümüzde faaliyet gösteren iki nükleer santral, ülke elektriğinin %4’ünün
üretmektedir. Ancak Meksika’nın dalgalı büyüme ve cari açık sorunu halen devam etmektedir
(Yavuz, 2013). Dolayısıyla, Türkiye’deki gerek geleneksel enerjiler gerekse de yeni kurulacak
nükleer santral(ler) tarafından üretilecek enerji uzun vadede tek başlarına çözüm değildirler.
175
Tablo 1: Enerji Đthalatı ve Enerjinin Toplam Đthalat Đçindeki Payı
Enerji Đthalatı
Toplam Đthalat
Reel GSYH (USD)
Yıllar
(USD)
Đçindeki Payı (%)
Đçindeki Payı (%)
2002
9.203
12
1,61
2003
11.575
17
1,97
2004
14.407
15
2,09
2005
21.255
18
2,72
2006
28.859
21
3,22
2007
33.883
20
3,48
2008
48.281
24
4,52
2009
29.905
21
2,85
2010
38.497
21
3,30
2011
54.100
22
4,11
2012
60.100
25
4,47
2013
55.915
22
3,93
Kaynak: TUĐK.
Tablo 2’de Brent petrolün USD fiyatını, USD/TL değerlerini ve bu iki verinin bir
önceki yıla göre yüzde değişimleri 2000 yılından itibaren sunulmaktadır.
Yıllar
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
2013
Tablo 2: Brent Petrol ve USD/TL Gelişimi
Brent Petrol*
Y-1** (%)
1 USD/TL***
28,52
60
0,67
24,45
-14
1,45
24,96
2
1,64
28,88
16
1,39
38,23
32
1,34
54,42
42
1,34
65,15
20
1,41
72,47
11
1,16
96,85
34
1,52
61,49
-37
1,49
78,10
27
1,54
111,26
42
1,89
111,65
0
1,78
108,64
-3
2,13
Y-1** (%)
24
115
13
-15
-4
0
5
-18
31
-2
3
23
-6
20
*: Đlgili yıla ait 12 ayın ortalama Avrupa Brent petrol spot varil başına USD fiyatıdır. Kaynak: U.S. Energy
Information Administration (www.eia.gov).
**: Bir önceki yıla göre yüzde değişimdir.
***:Đlgili yılın son işlem gününe ait TCMB ABD doları döviz alım kurudur.
Brent Petrol ile USD/TL nominal değerlerinin korelasyonu: 0,69. Brent Petrol ile USD/TL değişim
değerlerinin korelasyonu: -0,15. Brent petrol st.sapma: 34. USD/TL st. sapma: 41.
Tablo 2 incelendiğinde, 1 Ocak 2000 tarihinden 31 Aralık 2013 tarihine kadar Brent
Petrol 6,1 katı, USD/TL ise 3,9 katı artış göstermiştir. Nominal değerleri açısından aralarında
yüksek korelasyon değeri (0,69) bulgulansa da, değişimlerin korelasyon değerleri düşük
negatif (-0,15) olarak hesaplanmaktadır. Aynı dönemde enflasyonda ise yaklaşık 7 kat artış
yaşanmıştır. Brent petrolün 6,1 katı artması ve nominal değerlerdeki yüksek pozitif
korelasyon, Türkiye’nin petrolü reel olarak daha pahalıya ithal ettiğini göstermektedir. 2000
yılında 1 varil brent petrole 19 TL ödenirken 2013 yılında ödenen tutar 231,4 TL’ye
yükselmiş, diğer bir ifadeyle birim bazında 12 kat artmıştır. Değişimlerin arasındaki düşük
176
negatif korelasyon ise gerek makroekonomik planlamanın zorluğuna gerekse de mikro ölçekte
ekonomik faaliyetleri (üretim, kredi kullanımı vb.) gerçekleştirmenin güçlüğüne dikkat
çekmektedir.
Hem ithalatın maliyetini kontrol edememe hem de yabancı paralara karşı istikrarlı bir
ulusal para değerinin öngörülememesi, ekonomik planlama ve kalkınmanın önüne çıkan
engellerdir. Đthal enerjiye bağımlılığın azaltılmasında önemli bir fırsat olan YE’nin üretilmesi
sayesinde ekonomik faaliyetleri planlamak kolaylaşarak belirsizlikler azalacaktır. Petrole olan
bağımlılık, petrol fiyatlarında yaşanan artış yönlü şoklar nedeniyle Türkiye’de enflasyonda da
artış olduğunu göstermektedir (Öksüzler ve Đpek, 2011, s. 30). Dolayısıyla, ithal enerjiye
bağımlılık, arz yetersizliği ile ekonomide enflasyon risklerini barındırmaktadır. Enerjisini
ithal etmek durumunda kalan ülkeler kendilerini güçsüz hissetmekte ve bu durum ülkelerin
enerji güvenliği politikalarına (Çomak, 2013) etki edebilmektedir. Enerjisinin %88’ini ithal
eden ve bu enerjinin %56’sını petrolün oluşturduğu Đrlanda’da, petrolde artış yaşanacağı
varsayımıyla hazırlanan senaryolarda, enerji ithalatının GSMH’de yılda ilave %4,9 oranında
maliyete neden olacağı bulgulanmıştır (Glynna, 2014).
Yenilenebilir Enerji (YE)
Kömür gibi geleneksel enerjilerin, üretim maliyeti düşük olmasına karşın havayı
kirletmesi ve atıklarının zararlı etkilerinden dolayı asit yağmuru, küresel ısınma, insan
sağlığını bozması gibi olumsuz yan etkileri olmaktadır. YE, diğer bir ifade ile yeşil enerji,
doğayı kirletmeyen güneş, rüzgâr, jeotermal gibi enerji türlerini tanımlamaktadır. YE
kaynakları en basit tanımıyla kaynağı doğada bulunan, sürdürülebilir olan ve fosil yakıtların
aksine çevreye sera gazı yaymayan ya da ihmal edilebilir düzeyde sera gazı yayan, dolayısıyla
doğayı kirletmemesi nedeniyle doğa dostu olan ve temiz niteliği taşıyan enerji kaynaklarıdır.
YE kaynakları Tablo 3’de sunulmaktadır.
Tablo 3: Yenilenebilir Enerji Türleri ve Kaynakları
YE Türü
Sağlandığı Kaynak
Biyokütle Enerjisi
Biyolojik maddeler ve atıklar
Hidrolik (Su) Enerji
Düşen (baraj) veya akan su (nehir)
Rüzgâr Enerjisi
Hava akışı
Güneş Enerjisi
Güneş ışığı ve ısısı
Jeotermal Enerji
Yer altındaki termal sular
Dalga, Gelgit Enerjisi
Deniz ve okyanuslar
Biyodizel Enerji
Bitkisel ve hayvansal yağlar
Hidrojen Enerjisi
Doğalgaz, su, biyokütle
Etanol
Çoğunlukla bitkisel biyolojik maddeler
Güneş enerjisi sonsuz enerji sağlamakta olan yenilenebilir bir enerji türüdür. Rüzgâr
enerjisi de tamamen yenilenebilmekte ve herhangi bir hava kirliliği yaratmamaktadır.
Jeotermal enerji, yerkürede oluşan sıcak su kaynakları olup elektrik üretiminde
177
kullanılabilmektedir. Biyokütle (biomass) ise, organik maddelerin (hayvansal ve tarımsal
atıklar) yakılarak enerji haline dönüştürülmesidir. Biyokütle enerji, Amerika’da toplam
kullanılan enerjinin %4’ünü, toplam yenilebilir kaynakların %45’ini oluşturmaktadır.
Yenilenebilir Enerji ve Türkiye
Türkiye’de 10 Mayıs 2005 tarihinde bu konuda yapılan ilk düzenleme ile 5346 sayılı
Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu yürürlüğe girmiştir. 2 Kasım 2011’de 662 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname ile Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bu
kurumun amacı, Türkiye’deki hidrolik, rüzgâr, jeotermal, güneş, biyokütle ve diğer YE
kaynakları öncelikli olmak üzere tüm enerji kaynaklarına yönelik araştırma ve geliştirme
faaliyetlerini yürütmektir (Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü, 2014).
Türkiye petrol, doğalgaz ve kömür gibi birincil enerji arzının yaklaşık %70’ini ithal
etmektedir. Türkiye’de kullanılan toplam enerjinin %19’unu ise YE sağlamakta olup YE’nin
%90’dan fazlasını hidrolik enerji oluşturmaktadır (WWF, 2011). Bu verilerden anlaşıldığı
üzere, hidrolik enerji dışındaki YE türlerinin kullanımı son derece kısıtlıdır. 2012 yılında, bir
önceki yıla göre dünyada YE artışı %8 olmuştur. Hidrolik enerjinin artışı sadece %3 olurken,
geriye kalan YE’deki artış %21,5 olarak gerçekleşmiştir (Renewables, 2013). Türkiye hidrolik
enerjide potansiyelinin yaklaşık yarısı kadar kurulu gücü varken, rüzgârda %3,7, jeotermalde
%19 ve güneş enerjisinde sıfır kurulu güce sahiptir (Yaman, 2012). Türkiye’de de dünyadaki
eğilime benzer bir strateji uygulanması gerekmekte olup hidrolik dışındaki YE türlerine
yatırım yapılmasını özendirici kararlar alınarak uygulamaya sokulmalıdır.
Türkiye’nin 2023 stratejik YE hedefi %30’dur. WWF (2011) raporunda, 2050 yılına
kadar küresel enerji arzının tamamının YE’den sağlanabileceği belirtilmektedir. AB topluluğu
incelendiğinde ise, YE’nin de içinde bulunduğu üçlü bir enerji stratejisi hedefi görülmektedir:
2020 yılında YE enerjisinin toplam tüketilen enerjinin %20’sini oluşturması, enerji
verimliliğinin %20 arttırılması
ve enerji
benimsenmiştir.
178
tüketiminin %20 azaltılması
stratejileri
Yıl
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
Tablo 4: Enerji Kaynaklarına Göre Elektrik Enerjisi Üretimi ve Payları
Toplam
Kömür
Sıvı
Doğal gaz
Hidrolik
YE*
%
(GWh)
124.922
30,6
7,5
37,0
24,7
0,3
122.725
31,3
8,4
40,4
19,6
0,3
129.400
24,8
8,3
40,6
26,0
0,3
140.581
22,9
6,5
45,2
25,1
0,2
150.698
22,9
5,1
41,3
30,6
0,2
161.956
26,7
3,4
45,3
24,4
0,2
176.300
26,5
2,5
45,8
25,1
0,2
191.558
27,9
3,4
49,6
18,7
0,4
198.418
29,1
3,8
49,7
16,8
0,6
194.813
28,6
2,5
49,3
18,5
1,2
211.208
26,1
1,0
46,5
24,5
1,9
229.395
28,9
0,4
45,4
22,8
2,6
239.497
28,4
0,7
43,6
24,2
3,1
*: Jeotermal, rüzgâr, katı biyokütle, biyogaz ve atık kaynaklarını içerir.
Kaynak: TEĐAŞ, Türkiye Elektrik Üretim - Đletim Đstatistikleri.
2023 yılı hedefi olarak, toplam enerjinin %30’unun YE’den elde edilme hedefi, hem
Avrupa Birliği ülkeler ile kıyaslandığında zor hem de yurtiçi kurumlar tarafından yapılan
senaryolarda ulaşılması zor gözükmektedir. Türkiye Enerji Enstitüsünün 2021 yılına ait
güvenilir enerji üretimi senaryosuna göre, biyogaz, atık, hidrolik, rüzgâr ve jeotermal
enerjilerin toplamı, 2012 yılına göre yaklaşık %33 oranında bir artış göstereceği
öngörülmektedir (Enerji Enstitüsü, 2014).
Yenilenebilir Enerjinin Finansmanı
Türkiye, OECD ülkeleri arasında enerji talebinde son on yılda en büyük artışı
kaydetmiş (TÇMB, 2012) ve enerjiye olan bağımlılığın gelecekte de bu ivme ile sürmesi
beklenmektedir. Türkiye’nin YE’ye ait 2023 hedefine ulaşması için her yıl ortalama 4 ile 5
milyar USD tutarında kaynak ayırması gerekmektedir (GAIA, 2014). Bu tutarda bir yatırımın
sadece yurtiçi kaynaklarla sağlanması mümkün değildir. Küçük ölçekli finansman
şirketlerinin sağlayacakları fonlarla da bu boyuttaki bir yatırımı sürdürmek olası
gözükmemektedir. Sermaye, borç ve bunların ikisinin bileşimi ile Türkiye’deki projelerin
yurtiçi ve yurtdışı finansmanı gerekmektedir. Bu finansman sürecinde liderlik yapacak bir
finansal kuruma gereksinim vardır.
2012 yılı verilerine göre, küresel ölçekte enerji tüketiminin %19’u YE kaynaklarından
sağlanmıştır (Renewable, 2013). Yaklaşık 30 yıl öncesinde YE’nin payının neredeyse sıfır
olduğu gerçeği ışığında bu gelişimin boyutu çok önemli olup, bu oranın 2035 yılında %23’e
ulaşması öngörülmektedir (World Energy Outlook, 2010). 2013 yılında üretilen elektriğin
%22’si YE kaynaklarından sağlanmıştır (IEA, 2014). Dolayısıyla, yatırım gereksinimi
179
duyulan bu alanda doğal olarak finansman sorunu da kendisini göstermektedir. Bu alana
verilen teşvikler, uygun borç ya da sermaye desteği olmadan amacına ulaşması
beklenmemelidir. Türkiye’deki risk sermayesi örnekleri, finansal kiralama (leasing)
uygulamaları gibi finansal seçenekler de böylesi bir projeyi tek başlarına karşılamakta yeterli
değildirler.
YE girişimcileri ve işletmeleri kaynak bulmakta uzun yıllar sıkıntı çektikten sonra
finansal piyasaların durgunluğa girdiği 2000’li yıllarda birdenbire ilgi odağı haline
gelmişlerdir. Yüksek petrol fiyatları ve küresel ısınmayı yavaşlatma isteği hükümetlerin ve
halkın yaratıcı enerji projelerine eğilmelerine neden olmuştur. Finansal kurumlar, risk
sermaye şirketleri, yatırımcılar ve geleneksel YE dışındaki işletmeler bu yeni ve temiz enerji
teknolojilerine para yatırırken diğer sektörlerin finansmanı durağan kalmıştır. YE’ye olan ilgi
bir dönemki internet teknolojisi şirketlerine olan yatırım iştahını hatırlatmaktadır. 2007
yılında küresel yatırım YE teknolojisine %60 artarak 148 milyar dolara ulaşmıştır. Bu
yatırımın %43’ü rüzgâr, %24’ü güneş, %17’si biyo yakıtlar ve %9’ü biyokütleden
oluşmaktadır. 2020 yılında 600 milyar dolarlık yıllık yatırım olacağı beklenmektedir. YE’nin
ilgi görmesinin diğer nedenleri arasında vatandaşların doğayı koruma bilincinin artması;
hükümetlerin küresel ölçekte düşünmesi; BP, Walmart ve Intel gibi büyük şirketlerin YE’yi
tercih etmeleri sayılabilir. Finansman şirketlerinin yöneticilerinin paranın yönünün YE’ye
çevirmelerinin nedenleri arasında ise bu alanın bakir olması ve bu yeni sektördeki büyüme
fırsatının yüksekliği gelmektedir. Risk sermaye şirketleri Kuzey Amerika, Avrupa, Çin ve
Hindistan’daki YE teknoloji şirketlerine yatırım yapmaktadırlar (Rombel, 2008). Bazı
bankalar, enerji finansı uzmanlık birimi kurarak bu yeni ve gelişen pazarda pay kapmayı
hedeflemektedirler. Bu birimde çalışan uzmanlar eyalet, devlet ve özel kurumlar tarafından
YE alanında verilen hibeler, vergi indirimi gibi teşvikleri araştırarak müşterilerine
sunmaktadırlar. Arizona Ulusal Bankası 2009 yılında güneş enerjisi projesi ile nihai
tüketicilere aylık kiralama şeklinde kredi vermiştir. Đşlemler küçük tutarlarda olsa da banka
yönetimi YE’nin gelişeceğine inandıkları için sektörün geleceğine yatırım yapmayı
seçmişlerdir (Fest, 2011).
YE şirketleri halka arz ve hisse satışlarında dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir. 2007
yılında 27 milyar dolarlık halka arz gerçekleşmiştir. Đspanyol rüzgâr enerji firması Đberdrola
Renovables tarafından gerçekleştiren halka arz, Đspanya’da o tarihe dek yapılan en büyük
halka arz olmuştur (Rombel, 2008).
YE yatırımı yapacak işletmelerin önünde çeşitli engeller bulunmaktadır (Olson, 2013):
Đlk yatırım maliyetinin finansmanı sorunu, düşük sabit faizli kaynak bulma zorluğu, 15-20 yıl
180
gibi uzun vadeli fonlar bulunmasındaki güçlük, mülk satışı veya ortaklığın el değiştirmesi
durumunda enerji yatırımının finansmanının geri dönüşü problemi, vergisel konulardaki
bilgisizlik, sektördeki teşviklerin karmaşıklığı, borç verenin deneyimsizliği ve yatırımcının
deneyimsizliği. Tüm bu engeller, finansal gücü ve uzmanlığı olan lider bir kurumun varlığı ile
aşılabilecektir.
YE’nin maliyet-etkin olup olmadığının analizinin iyi yapılması gerekmektedir.
Hindistan’daki rüzgâr ve güneş enerjisinin finansman politikalarının sanıldığı gibi uygun
maliyetli olmadığı yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Araştırmada borcun maliyetini
düşürücü aynı zamanda da vadeyi uzatan bir politikanın en uygun politika olduğu
anlaşılmıştır. Araştırmada YE’nin geleneksel yöntemlere göre %52-%129 daha maliyetli
olduğu bulgulanmıştır. Hedefler yüksek olsa da bütçenin sınırlı olması nedeniyle maliyetetkin stratejiler uygulanmamaktadır (Monica, 2014). Ancak, Hindistan hükümetinin yakın
gelecekte yeterli uzun vadeli fon sağlamada karşılaşacağı güçlükler YE politikasının amacına
ulaşmasındaki en büyük zorluktur.
Türkiye’de 2007 yılında yayımlanan 5627 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu ve 2008
yılında yayımlanan 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile YE teşviklerinde bazı
düzenlemeler yapılmıştır. Teşvik sistemleri arasında üretilen enerjiye verilecek fiyat desteği,
enerjinin alım garantisi, arazi kullanımı için destek ve desteğin süresi bulunmaktadır. Ayrıca
uluslararası standartların Türkiye’de benimsenmesi, bürokratik işlemlerin azaltılması,
sertifikasyon çalışmaları ve şebekeye ulaşım olanakları gibi yapısal ve altyapı konuları
bulunmaktadır (Uluatam, 2010).
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu YE yatırımının büyüklüğü ve ivediliği göz önüne
alındığında, bu yatırımların ulusal bir strateji ile değerlendirilmesi gerekliliği ortaya
çıkmaktadır. Böyle uzun soluklu bir strateji ancak güçlü ve sürdürülebilir bir finansal destek
ile gerçekleşebilir. Ancak Türkiye’deki tasarruf oranının yetersizliği ve öz kaynak eksikliği
nedeniyle bunun mevcut olanaklarla finansmanı gerçekçi değildir. Sürekli yurtdışından
kullanılacak kredilerle de dışa bağımlılık artarken, oluşacak katma değer de kredinin faizi
veya ortaklara ödenecek kâr payı olarak yurtdışına transfer olacaktır. Bu nedenle, Türkiye’de
Yenilenebilir Enerji Bankası kurulması gerekmektedir. Bu bankanın ortaklarını oluşturacak
kurumlar arasında hem sermaye katacak işletmeler hem de bu konuda bilgi, deneyim koyarak
katkı sağlayacak kurumlar bulunmalıdır. Bu banka, likiditesi olmayan enerji yatırımlarını
finansal mühendislik yoluyla menkul kıymetleştirme sürecine tabi tutacaktır. Banka sermaye
piyasaları aracılığıyla menkul kıymet ihracı yaparak YE yatırımında bulunan girişimcilere
uzun vadeli kaynak sağlayabilecektir.
181
Menkul
kıymetleştirme
sayesinde
sağlanacak
bazı
üstünlükler
şu
şekilde
sıralanabilmektedir (Joshi, 2012, 182):
- Garantili menkul kıymet ihraçları, uzun vadeli borçlanma olanakları yaratacaktır.
- Ucuz yabancı kaynak borçlanması ve kaldıraçlı öz kaynak projelerine olanak
sağlayacaktır.
- Yatırımcılar ve toplum yeni bir varlık sınıfından fayda sağlayacaktır.
- Vergisel avantajlar sağlanacaktır.
- Bu konuda uzmanlaşmış kişi ve kurumlar artacaktır.
YE Bankası, YE konusunda faaliyette bulunacak girişimcilere ve faaliyetlerini
sürdüren işletmelere sadece kaynak sağlamakla kalmayacaktır. Banka ayrıca YE sektörü ile
ilgili ulusal ve küresel bazda yayınlanan bilgi (teknoloji, ortaklık arayanlar vb.) ve sağlanan
fırsatları (teşvik, hibe vb.)
araştırarak raporlar halinde yayınlayacak ve isteyenlere
danışmanlık hizmeti verecektir. Günümüzde bu araştırma işlerini her işletme kendi kısıtlı
kaynaklarını kullanarak ayrı ayrı yapmaktayken, banka sayesinde bu hizmetlere kolaylıkla,
belki küçük bir bedelle ulaşabilecektir. Dolayısıyla, banka aynı zamanda işletmenin bir ortağı
gibi davranarak işletmeye hem parasal kaynak verecek hem de işletmeye bilgi aktarıp
faaliyetlerini yakından izleyecektir. YE Bankası Tübitak, üniversiteler ve teknoparkta kurulu
işletmeler ile işbirliklerini araştıracaktır. Böylece Türkiye genelinde bu alanda faaliyet
gösteren kişi ve kurumların veri bankasını da oluşturarak büyük bir sinerji yaratabilecektir.
Ayrıca, yurtdışından Türkiye’ye aktarılan desteklerin de koordinasyonunu sağlayabilecektir.
Örneğin, Avrupa Yatırım Bankası (AYB) 2006-2010 yılları arasında kamu ve özel sektörün
çeşitli projelerinin finansmanında yıllık 2 milyar avrodan fazla destek sunmuştur. AYB YE ve
enerji verimliliği alanında Türkiye’de yerel aracı bankalar aracılığıyla ve doğrudan özel sektör
yatırımlarının gerçekleştirilmesine yönelik destekler vermektedir (Enerji Enstitüsü, 2011).
Tüm bu desteklerin koordinasyonu YE Bankası ile sağlanabilir.
2012’de hazırlanan bir rapora göre, Türkiye’de 2003 yılında lisans verilen toplam
1.152 projeden sadece 283 adedi, diğer bir ifadeyle lisans alımından sonra geçen 9 yılda
projelerin sadece 25%’i işletmeye alınmıştır. Başvuran projelerin %74’ü hidrolik, %22’si
rüzgâr olup, kabul edilen projelerin %72’si hidrolik ve %18’i rüzgâr alanındadır. Diğer
projeler ise jeotermal ve biyokütleden oluşmaktadır. Aynı raporda, 206 adet tekli rüzgâr lisans
başvurusundan 144 adedinin reddedildiği belirtilmektedir (Yaman, 2012). Bu rapor, YE
konusunda faaliyet göstermek isteyen işletmelere teknik, ekonomik, hukuki ve finansal destek
verecek bir lider kurumun olmasının önemini vurgulamaktadır. Bu görevi, asli faaliyet alanı
182
olacak YE Bankasının üstlenmesi durumunda Türkiye’nin YE alanında stratejik hedeflerine
ulaşması kolaylaşacaktır.
Yabancı kaynak kullanımın, öz kaynak kullanımına göre sunduğu vergi üstünlüğü
bulunmaktadır. Kullanılan krediye veya menkul kıymet ihracı nedeniyle ödedikleri faizler
vergi matrahından düşülmektedir. Oysaki öz kaynak kullanılması durumunda, ortaklardan
sağlanan sermaye vergiden düşülemediği gibi, işletme ortaklarına kâr dağıtacağı zaman,
dağıtılacak kâr üzerinden %15 oranında stopaj kesintisi yapılmaktadır.
Đşletmelerin YE yatırımlarının özendirilmesinde vergi teşvikleri önemli bir itici güç
oluşturmaktadır. Yatırım türüne bağlı olarak vergi teşviklerinde farklılık olmaktadır.
Đşletmelerin sağladıkları YE, enerji verimlilik ölçüleri gibi kriterler vergi indirimlerine veya
vergi muafiyetine hak kazanmalarını sağlayabilmektedir. Güneş paneli yatırımı yapan
işletmelere ise vergi iadesi veya vergi hibeleri şeklinde teşvikler yapılması daha uygun
olabilir. Dolayısıyla, YE türüne göre işletmeyi özendirecek türde vergi teşvikleri
uygulanmasında fayda bulunmaktadır (Cook and Hall, 2011). Duran varlık yatırımlarında
uygulanacak amortisman yöntemi de, ödenecek vergide işletmelere erteleme sağlaması
açısından başka bir vergi teşviki sağlamaktadır. Türkiye’de amortisman oranları Maliye
Bakanlığı tarafından yayınlanmaktadır. Azalan bakiyeler yönteminin kullanılması ile ilk
yıllarda işletmelerin, dönem net kârı olması durumunda ödeyecekleri kurumlar vergisi
azalmaktadır. Dolayısıyla, YE yatırımı yapan işletmeler, normal amortisman ile azalan
bakiyeler yöntemi arasında seçim yapabilmektedirler. Ancak kurumlar vergisi kanununa göre
kurumların zararları en çok beş yıl ileriye doğru taşınarak kârdan mahsup edilebilmektedir.
YE yatırım sürecinin uzunluğu göz önüne alındığında, beş yıllık dönem kısa olarak
değerlendirilebilir. Dolayısıyla, Türkiye için stratejik önemi olan YE’nin bu emekleme ve
büyüme aşamasında zararın mahsubunun beş yıldan on yıla çıkartılması da işletmelerin nakit
akışlarında fayda sağlayacaktır.
Sonuç
Ekonomik büyüme için her alanda enerjiye gereksinim duyulmaktadır. Geleneksel
enerji kaynaklarının (petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtlar) öngörülebilir gelecekte
tükenme riski ve bu kaynakların doğanın dengesini bozması gerçeklerinden dolayı son otuz
yıldır dünyada yeni enerji arayışları başlamıştır. Yenilenebilir enerji (hidrolik, rüzgar, güneş,
biyokütle, jeotermal, hidrolik vb.) hem sürdürülebilir hem de doğayla dost olmasından dolayı
insanoğluna bir fırsat sunmaktadır. Günümüzde küresel olarak YE tüketimi toplam tüketilen
enerjinin yaklaşık %20’sini oluşturmakta olup YE’nin yaklaşık yarısı hidrolik enerjiden
183
sağlanmaktadır. Türkiye’de YE’nin payı yaklaşık olarak aynı olmakla beraber, YE’nin %90’ı
hidrolik enerjiden kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki bu alanda mevzuat birkaç yıl önce
oluşmuş olup YE projelerinin hayata geçirilmesi konusunda sıkıntılar yaşanmaktadır.
Enerjide ithalatının payı yüksek olup yıllar itibarıyla Türkiye ekonomisine reel
maliyeti artmaktadır. Türkiye enerji ihtiyacının %72’sini ithal etmektedir. Bu ithalat tutarı,
toplam ithalatın yaklaşık dörtte birine yaklaşmaktadır. Petrolün %93’ünü ve doğalgazın da
%97’si ithal edilmektedir. Đthalat bağımlılığının azaltılabilmesi için YE bir fırsattır. Ancak,
Türkiye’de bu alanda yapılan çalışmalar istenen amaca ulaşamamaktadır. Örneğin, verilen
teşviklerde ve kabul edilen projelerin hayata geçirilmesinde sorunlar yaşanmaktadır. Çünkü
YE yatırımı yapacak işletmeler uzun vadeli düşük maliyetli finansmana ve danışmanlık
hizmetine gereksinim duymaktadırlar. Türkiye’deki mevcut öz kaynak yetersizliği nedeniyle,
YE yatırımları için her yıl ihtiyaç duyulan fonun mevcut finansman kuruluşlarından
sağlanması mümkün değildir. Türkiye’de tasarruf oranı %14 iken, yatırım oranı %20’dir.
Aradaki fark yurtdışı finansmanı ile sağlanmaktadır. Ayrıca, mevcut yapıda, finans kuruluşları
YE projesini yürüten işletmeden veya sponsorlarından yüksek teminat veya garanti
istemektedirler. Türkiye’nin YE konusunda ulusal bir strateji benimsemesi gerekmektedir.
Türkiye’de Yenilenebilir Enerji Bankası kurulması ile bu ilk adım atılacaktır. YE Bankası
ortakları arasında, YE ile ilgili kamu kurumlarının yanında bankaya sermaye dışında da
katkıda bulunacak bankalar, kalkınma ajansları vb. kuruluşlar olmalıdır. YE Bankası hem
küçük hem de büyük ölçekli YE projelerine kredi sağlayacaktır. Ayrıca YE yatırımları
menkul kıymetleştirme ile finansal varlıklara dönüştürülecektir. YE Bankası’nın ihraç veya
aracılık edeceği menkul kıymetler ile YE işletmelerine hem uzun vadeli kaynak sağlanacak
hem de sermaye piyasalarında yatırımcılara yeni bir varlık sunulacaktır. YE Bankası para ve
sermaye piyasalarına girerek sunduğu menkul kıymetlerin likit kalması için piyasada işlem
gerçekleştirecektir. Bankanın ana faaliyet alanının YE olmasından dolayı, YE konusunda
sunacağı araştırma raporları ve bilgilendirmeler ile YE alanındaki işletmelere çok değerli
hizmetler verecektir. Banka aracılığıyla özel sektörün ve bireyin YE konusunda
bilinçlendirilmesi sağlanacaktır. YE bankası bu konuda uzmanlaşacağı için, küresel ölçekte
yapılmakta olan teknolojik, hukuksal, toplumsal, ekonomik ve finansal yenilikleri izleyerek
Türkiye’de de yapısal düzenlemelerin yapılmasına lider olacaktır. Finansman sorununun
çözülmesi ile beraber YE altyapısındaki iyileştirmeler, teşvik mekanizması ve vergisel
avantajlar hızlı bir biçimde sonuç vermeye başlayacaktır.
184
KAYNAKÇA
Cook, David R. and Hall, Roland F., “Financing Energy Efficiency Initiatives”,
Financial Executives, March 2011, p. 17-19.
Çomak, Hasret (Ed.), Bildiriler Kitabı Önsöz, Uluslararası Güvenlik Kongresi, 8-9
Ekim 2013, Kocaeli.
Enerji Enstitüsü, “AYB’den Türkiye’ye 445 milyon Euro’luk destek”, 04 Temmuz
2011,
http://enerjienstitusu.com/2011/07/04/aybden-turkiyeye-445-milyon-euroluk-destek/
(Erişim 11 Temmuz 2014).
Enerji Enstitüsü, Güvenilir Enerji Üretimi (GWh) - Senaryo, Türkiye Kurulu Enerji
Gücü, 2014, http://enerjienstitusu.com/turkiye-kurulu-elektrik-enerji-gucu-mw/
(Erişim 07
Ağustos 2014).
Fest, Glen, “Energy Financing: Soaking in the Sun”, US Banker, February, 2011, p. 89.
GAIA,
http://www.gaiacf.com/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=62&Itemid=68
(Erişim 20 Temmuz 2014)
Glynna, J., Chiodia, A., Gargiuloa, M., Deanea, J., Baziliand, M. Gallachóira, B.,
“Energy Security Analysis: The Case of Constrained Oil Supply for Ireland”, Energy Policy,
Vol. 66, 2014, p. 312-325.
IEA
(International
Energy Agency),
Key
World
Energy Statistics
2013,
http://www.iea.org/publications/freepublications/publication/key-world-energy-statistics2013.html (Erişim 03 September 2014).
Joshi, John, Renewable Energy Finance And Securitization, The Journal of Structured
Finance, Winter, 2012, p. 174-183.
Monica, Chaturvedi Charna, “Renewable Energy Scenario in India”, Chemical
Business, Vol. 5, No 2, 2014, p. 76.
Olson, Chris, “New Financing Solutions For Energy Retrofits”, Buildings, November
2013, http://www.buildings.com/article-details/articleid/16495/title/new-financing-solutionsfor-energy-retrofits.aspx, (Erişim 15 Temmuz 2014).
Öksüzler, Oktay ve Đpek, Evren, “Dünya Petrol Fiyatlarındaki Değişimin Büyüme ve
Enflasyon Üzerindeki Etkisi: Türkiye Örneği”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 7, Sayı 14,
2011, s. 15-34.
Renewables 2013 – Global Status Report, Renewable Energy Policy Network for the
21st Century (REN21).
185
Rombel, Adam, “Growth Story”, Green Finance, September, 2008, p. 24-26.
TÇMB, Temiz Enerji Finansmanı Uluslararası Çalıştayı, Çimento ve Beton Dünyası,
Vol. 17, No 97, 2012, s. 45-46.
Uluatam, Ela, “Yenilenebilir Enerji Teşvikleri”, Ekonomik Forum, Ekim 2010, s. 3441.
World Energy Outlook, (2010). U.S. Energy Information Administration (EIA).
WWF (World Wildlife Fund, Dünya Doğayı Koruma Vakfı), Yenilenebilir Enerji
Geleceği ve Türkiye, 2011, www.wwf.org
Yaman, Yücel, “Yenilenebilir Enerji Mevzuatı ve Uygulamalar”, Enerji Piyasası
Düzenleme Kurulu, 25 Nisan 2012.
Yavuz, Mine, “Enerji Đthalatının Cari Açığa Etkisi”, Ankara Strateji Enstitüsü, 18
Temmuz 2013, http://www.ankarastrateji.org/haber/enerji-ithalatinin-cari-aciga-etkisi-781/
(Erişim 01 Ağustos 2014).
Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü, www.eie.gov.tr, (Erişim 30 Temmuz 2014).
186
ĐTHAL ENERJĐNĐN MALĐYETLERĐ ENFLASYON ĐLĐŞKĐSĐ VE
TÜRKĐYE EKONOMĐSĐ
Rıdvan KARACAN
Özet
Türkiye enerji ihtiyacını büyük oranda dışarıdan sağlamaktadır. Bu bağlamda dışa
bağımlıdır. Toplam ithalatımızın yaklaşık %25’ini enerji maliyetleri oluşturmaktadır. Bu oran
her geçen yıl artmaktadır. Enerjinin üretim için girdi olması iktisadi açıdan önemini ortaya
koymaktadır. Enerji maliyetlerinin artması mal ve hizmet fiyatlarıyla doğrudan alakalıdır.
Dolayısıyla enerji fiyatları artarsa fiyatlar genel düzeyi de artacak böylece enflasyon
kaçınılmaz olacaktır. Bu bağlamda fiyat istikrarının devamı ve enerji maliyetlerini azaltmak
adına tasarruf edici önlemler almak aynı zamanda alternatif enerji kaynaklarına yönelmek
yerinde olacaktır. Bu çalışmada enerjinin ekonomik faaliyetler açısından önemi vurgulanmak
istenmiş aynı zamanda enflasyonu önleme adına maliyetleri azaltıcı yönde çözüm önerilerine
yer verilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Enerji, Maliyet Enflasyonu, Fiyatlar, Türkiye, Ekonomik Đstikrar
Abstract
Turkey has substantially been supplying energy from abroad. In this context, Turkey is
dependent on foreign sources. Approximately 25 % of Turkey’s total import consists of
energy costs. This rate increases each year. The fact that energy is a source of input for
production reveals the economic importance. The increase in energy costs is directly related
to the price of goods and services.Therefore, if energy prices rise, the general level of price
will also increase. Thus, the inflation will be inevitable. In this context, the continuation of
price stability and taking energy-saving precautions to reduce the energy costs, and at the
same time turning to energy sources will be appropriate. In this study, it was aimed to
emphasize the importance of energy in terms of economic activities and to prevent inflation
some possible solutions on behalf of reducing costs were also included .
Keywords: Energy, Cost Inflation, Prices, Turkey, Economic Stability
187
1.Giriş
Bir ekonominin istikrarlı olup olmadığının en önemli göstergelerinden biri de fiyatlar
genel düzeyidir. Bir başka ifadeyle enflasyon oranlarıdır. Kısaca enflasyon fiyatlar genel
düzeyindeki artış hızını ifade etmektedir. Fiyatlardaki istikrarsızlık ekonomik anlamda
geleceğe yönelik belirsizlikleri de beraberinde getirmektedir. Sözgelimi enflasyonun yüksek
olması durumunda ulusal para sürekli değer kaybettiği için borçlanma piyasalarında artan faiz
oranları kredi talep edenler açısından caydırıcı niteliğe sahip olmaktadır. Hal böyle olunca
yatırımlar sekteye uğramakta ülke ekonomisi bu süreçten olumsuz etkilenmektedir.
Bir ekonomide fiyatlara genel düzeyindeki artış maliyet ve talep kaynaklı olmaktadır.
Enflasyon aşırı talepten dolayı ortaya çıkıyorsa bunu engellemek nispeten daha kolaydır.
Örneğin kamu harcamaları kısılır, vergi oranları arttırılır, para arzı daraltılır; ancak eğer fiyat
artışları maliyet kaynaklı ise birde söz konusu mal talep esnekliği düşük bir mal ise işte asıl o
zaman sorun var demektir artık enflasyon kaçınılmaz olur yapacak bir şey yoktur ya mal
alımından vazgeçilecek veya kısıtlanacaktır ne var ki bu imkansızdır. Geriye tek çare
alternatif kaynaklara yönelmek olacaktır.
Türkiye uzun yıllar enflasyonla mücadele etmiştir. Ancak ikibinli yıllardan sonra
güçlü ekonomiye geçiş programı ve tek parti iktidarı ile biraz olsun istikrarı yakalamıştır.
Ancak Türkiye hala dışa bağımlı ülkedir. Özellikle enerji ihtiyacının yaklaşık % 80 gibi
kısmını ithal etmektedir. Toplam ithalatımızın yaklaşık %25’ini enerji maliyetleri
oluşturmaktadır. Bu oran her geçen yıl artmaktadır. Enerjinin üretim için girdi olması iktisadi
açıdan önemini ortaya koymaktadır. Enerji maliyetlerinin artması mal ve hizmet fiyatlarıyla
doğrudan alakalıdır. Dolayısıyla enerji fiyatları artarsa fiyatlar genel düzeyi de artacak
böylece enflasyon kaçınılmaz olacaktır. Bu bağlamda fiyat istikrarının devamı ve enerji
maliyetlerini azaltmak adına tasarruf edici önlemler almak aynı zamanda alternatif enerji
kaynaklarına yönelmek yerinde olacaktır.
2.Đthal Enflasyonu ve Enerji
Đthal enflasyonu bir ülkede fiyatların tamamen dış faktörlere bağlı bir şekilde artması
anlamına gelmektedir. Đthalata bağlı fiyat artışları genellikle dışa bağımlı ülkelerin
ekonomisinde görülür. Bu şekilde mal ve hizmet fiyatlarında görülen artış doğrudan ve
dolaylı olmak kaydiyle iki şekilde meydana gelmektedir. Eğer dışarıdan ithal edilen mal ve
hizmetler tüketim malı ise fiyatlar doğrudan artmakta, şayet dışarıdan hammadde ve aramalı
188
ithali varsa buda maliyetlerde artışa yol açmak suretiyle dolaylı bir şekilde mal ve hizmetlerin
fiyatını arttırmaktadır.1
Bir ülkenin sanayi kesimi;
"1.Madencilik, taşocakçılığı, doğalgaz ve ham petrol üretimi,
2.Đmalat sanayii,
3.Elektrik ve su üretimi ve,
4.Đnşaat sanayi kesiminden oluşur."
Petrol ürünleri sanayi, rafinelerde ham petrolün stoklanıp arıtılması, daha sonra bu
ürünlerin fabrikalara ve pazarlamacı kuruluşlara gönderimi gibi çeşitli etkinlikleri kapsayan
imalat sanayi sektörü olarak bilinmektedir. Ham olarak yurt dışından ithal edilen petrol yurt
içinde rafineri kuruluşlarında işlenmek suretiyle çeşitli türevlere ayrılmaktadır. Sıvılaştırılmış
petrol gazı (LPG), süper ve normal benzinler, gaz yağı, uçak yakıtları, motorin ve kalorifer
yakıtı ham petrolün damıtılmasıyla elde edilen ürünlerdir. Bu ürünler, daha sonra ulaştırma,
sanayi, tarım, ısıtma, santrallerde kullanılmaktadır.2 Böylece petrol fiyatlarında ortaya
çıkabilecek fiyat dalgalanmaları ekonomide tüm sektörleri etkisi altına alarak dolaylı yoldan
enflasyonist oluşumun ivmesini arttıracaktır.
Gelişmekte olan ülkelerin tüketimde ve üretimde ithalata bağımlılık, tam rekabetçi
olmayan kısıtlı iç piyasalar, düşük verimlilik ve geri kalmış teknoloji, endüstride sektörel
dengesizlikler, kronik yüksek enflasyon ve politik istikrarsızlık gibi yapısal özellikleri vardır.
Bu özellikler enflasyon sürecini doğru anlamak için talep kaynaklı etkenlerin yanısıra
maliyetler, kurumsal ve yapısal etkenlerin de göz önüne alınmasını gerektirir.Yeni
Makroekonomik Uzlaşma gelişmekte olan ülkelerdeki fiyat enflasyonu sürecini gerçeklere
uygun
bir
biçimde
tanımlayamamanın
yanısıra
bu
ülkelerdeki
parasal
aktarım
mekanizmasında büyük önem taşıyan bazı kanalları da görmezden gelmektedir. Bu ülkelerde
dış ticarete konu olan malların tüketim sepetindeki payının büyük olması, üretimde ithal girdi
bağımlılığının yüksek olması, özel sektörün dış borç yükümlülüğünün yüksek olması, kamu
sektörünün borçlu olması, bilançolarda para birimi ve vade uyumsuzluklarının bulunması ve
finansal piyasaların sığ ve spekülatif olması sebebiyle, faiz oranı ve döviz kuruna ilişkin
politika uygulamaları oldukça karmaşıktır.3
1
Willem H. Buiter, The Concept and Measurement of "Domestically Generated Inflation", University of
Cambridge, March 1998, s.2
2
Aykut Kibritçioğlu ve Bengi Kibritçioğlu," Ham Petrol ve Akaryakıt Ürünü Fiyat Artışlarının Türkiye'deki
Enflasyonist Etkileri", Ekonomik araştırmalar Genel Müdürlüğü, Araştırma Đnceleme Dizisi, No:21, Nisan-1999,
s.5
3
Ayşe Özden Birkan, Enflasyon Hedeflemesi, "Maliyet Enflasyonu, Birikim ve Bölüşüm", Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi, 64-4, 2010, ss.78-79
189
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en başta gelen problemlerinden
biri de,
uluslararası piyasalarda son yıllarda petrol fiyatlarında görülen artışlardır. Devletin stratejik
petrol rezervleri, mevsim şartları, üretici devletlerin stokları, üretim ve taşıma maliyetleri,
ABD, OPEC, IEA, büyük petrol şirketlerinin yatırım politikaları dünya petrol üretimini ve
dolayısıyla fiyat oluşumunu belirleyen temel faktörler arasında yer almaktadır. Bölgesel
ekonomik-siyasal- askeri faaliyetlerdeki sorunlar, ekonomik ilerleme enerji güvenliğindeki
beklentiler, ulaştırma sektöründe daha kaliteli petrol ürünlerine olan ihtiyaçların artması
fiyatın belirlenmesinde talep yönünden etkili olan etkenler içinde bulunmaktadır. Devletlerin
ekonomik başarılarını belirleyen etkenlerin başında
petrol fiyatları gelmektedir. Petrol
fiyatlarındaki artışın yüksek ve kronik hale gelmesi, uluslararası ekonomide şu istenmeyen
durumlara neden olmaktadır; öncelikli olarak petrol ithal eden devletlerin ödemeler dengesi
bozulurken, sözkonusu devletlerin uluslararası rezerv ihtiyaçları yükselmektedir. Petrol
fiyatlarındaki artış sebebiyle oluşan ticaret kayması, petrol ithal eden devletlerden, petrol
ihraç eden devletlere doğru bir gelir kaymasına neden olmaktadır. Böylece petrol ithalatçısı
konumundaki devletlerde enflasyon ve girdi maliyetleri artarken, işsizlik ve ekonomik kriz
kaçınılmaz olmaktadır.4
Hindistan ve Çin gibi gelişen ülkelerde petrol talebinin artması ve ABD’de başlayan
ekonomik durgunluğun dünyaya yayılması, doların değer kaybı gibi nedenler son yıllarda
petrol arz ve talep dengesini bozarak, fiyatların artmasına yol açmıştır.Türkiye’deki enerji
maliyetleri ise dünya ortalamasının üzerindedir, bu da ülkenin rekabet gücünü azaltmaktadır.
Benzer şekilde Türkiye’nin sanayide kullandığı elektrik enerjisi fiyatı da OECD ülkelerinin
çok üzerindedir. Dünyada artan petrol fiyatları karşısında petrol ihraç eden ülkelerin bir kısmı
dahil olmak üzere bir çok ülke ekonomisi adeta çökmektedir. Petrol fiyatlarının yükselmesi
dünya genelinde enflasyon artışlarına yol açmaktadır. Petrol varil fiyatındaki her 10 dolarlık
artış hanemize 5 milyon dolar zarar yazmaktadır. 5
Petrol fiyatlarındaki artışın enflasyonu etki mekanizması dolaylı ve dolaysız olmak
üzere iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Yerli para cinsinden ithal petrol fiyatlarında meydana
gelen artışın ekonomide diğer sektörlerin üretim aşamasında maliyetlerini arttırıcı etkisi
doğrudan olmaktadır. Benzer biçimde ham petrol ithal fiyatı artışlarının ödemeler bilançosu
4
F.Đdil Koçak ve Mehmet Özmen, "Türkiye’nin Petrol Đthalat Fonksiyonunun Ekonometrik Tahmini", Çukurova
Üniversitesi ĐĐBF Dergisi, Cilt:16.Sayı:1.Haziran-2012, s.88
5
Haldun Soydal, Zekeriya Mızrak ve Murat Çetinkaya, "Makro Ekonomik Açıdan Türkiye’nin Alternatif Enerji
Đhtiyacının Önemi", Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 11, 2012, s.131
190
üzerinde oluşturacağı olumsuz etkinin fiyatlar genel düzeyi üzerinde göstereceği etki ise
dolaylı bir etki olmaktadır.6
Türkiye petrolde %91 oranında ithalata bağımlı bir ülkedir. Dolayısıyla bir yandan
tüketim artarken diğer yandan da fiyatların yükselmesi ödediğimiz faturayı büyütmektedir.
Yani petrol fiyatlarının artması enflasyonu da arttırmaktadır. Bunun yanında petrol
fiyatlarının petrol türevi ürünlere getirdiği etki de enflasyona yol açmaktadır. Akaryakıt
fiyatında en büyük payın vergilere ait olması petrol fiyatlarının ÜFE üzerinde etkisini
arttırmaktadır.
Petrol fiyatlarının enflasyon üzerindeki etkisi daha çok dolaylı olmaktadır.
Petrol fiyatlarının enflasyonist etkisi; maliyetlerde artıştan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de
kurların ayda %4-5 dolayında arttığı bir dönemde, dünya petrol fiyatlarının ani yükselişi, 12
aylık bir dönemde fiyat seviyesini ortalama %15-17 civarında artırmaktadır.7
3.Türkiye’de Enerji Kullanımı ve Ekonomi Đçindeki Payı
Enerjiye sosyal ve ekonomik kalkınmanın en temel girdisidir. Dolayısıyla enerjiye
dünya genelinde ve ülkemizde gün geçtikçe daha fazla gereksinim duyulmaktadır. Bu
bağlamda enerjiye olan ihtiyaç, günümüzde de yerini ve önemini korumakta ve gelecekte de
bu konumunu sürdürecektir. Dünya nüfusunun artması ve teknolojinin gelişimi ile birlikte
enerji tüketimi de artmıştır, bu durum sektörde oluşan gelişme ve değişimlerin yakından
izlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu sektörde özellikle ham petrol fiyatlarında meydana gelen
değişimlerin çok yakından takip edilmesi gerekmektedir. Çünkü ham petrol fiyatlarındaki
artış, başta gelişmekte olan ülkeler ile petrol ithal eden ülkeleri sıkıntıya sokmaktadır. Bu
sıkıntı, tükettiği petrol ve doğal gazın neredeyse tamamını ithal eden Türkiye için de
geçerlidir.8
Türkiye ekonomisi son yıllarda büyük bir ekonomik performans gerçekleştirmiştir
ancak bununla birlikte üretimin temel girdisi olan enerji ihtiyacı da artmıştır. Ekonomik
büyüme hızıyla beraber enerji tüketimi de artmaktadır. Türkiye'nin yeterli enerji kaynağı
olmadığı için enerjiyi zorunlu olarak dışarıdan ithal etmektedir. Bu zorunluluktan dolayı
ekonomik büyümeyle birlikte toplam ithalat da artmaktadır, bu bakımdan toplam ithalat
içinde enerji ithalatının oranını da artırmaktadır. Bu durum enerji ithalatına bağlı olarak cari
dengenin sürekli olarak açık vermesine yol açmaktadır. Enerji talebinde meydana gelen bu
artış ekonomik büyüme ve cari açık arasında bir tercih yapılmasını gündeme getirmiştir. 2011
6
Aykut Kibritçioğlu , "Türkiye'de Akaryakıt Ürünü Fiyat Artışları ve Enflasyon: Mitler ve Gerçekler", Yeni
Türkiye Dergisi, Yıl:5, Sayı:27, Mayıs-Haziran 1999, s.234-244
7
Bilge Afşar, "Petrol Fiyatlarının Ekonomi Üzerindeki Etkileri", Bilgi Raporu, Konya Ticaret Odası Etüt
Araştırma Servisi, Sayı:42/17, 2006, ss.1-2
8
Muammer Yaylalı ve Fuat Lebe," Đthal Ham Petrol Fiyatlarının Türkiye’deki Makroekonomik Aktiviteler
Üzerindeki Etkisi", Marmara Üniversitesi Đ.Đ..B.F. Dergisi, Cilt:XXXII, Sayı:1, 2012,ss.44-45
191
yılındaki yüzde 8,5’lik büyümeyle birlikte cari açığın GSYH içindeki payının da yüzde 10’un
üzerine çıkması ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleri kaynaklı küresel ekonomideki belirsizlik
yüzünden ekonomik büyüme 2012 yılında yavaşlamıştır. Bu yavaşlama ekonomik
hareketliliği sınırlamış, ekonomik büyümenin de yüzde 2,2 ile gerilemesine ve GSYH
miktarında önemli bir düşüşe yol açmıştır. Bu durum ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği
açısından enerjide dışa bağımlılığın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.9
Grafik:1 Toplam Đthalat, Enerji Đthalatı ve Cari Açık (Milyar Dolar)
Kaynak: SETA, www.setav.org
Türkiye’nin cari işlemler açığı 2011 yılında yaklaşık 77 Milyar ABD Doları iken aynı
yıl, enerji ithalatı yaklaşık 54 Milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiştir. Cari işlemler
açığının GSYH’ye oranı 2011 yılında %9,9 olurken aynı yılda cari işlemler açığından enerji
ithalatının çıkarılmasıyla oluşan enerji hariç cari işlemler açığının GSYH’ye oranı %2,9
olarak gerçekleşmiştir. Enerjide dışa bağımlılığın yüksek olması yüzünden Türkiye'de cari
işlemler açığının önemli bir kısmı enerji ithalatından oluşmaktadır. Bu bağlamda yüksek
enerji bağımlılığı cari dengenin bozulmasına ve Türkiye ekonomisinin risk algılamasının
artmasına yol açmaktadır. Bu yüzden Türkiye’de enerji tüketimi ve GSYH ilişkisinin doğru
analizi politika yapıcıları için büyük önem arz etmektedir.10
9
Erdal Tanas Karagöl ve Ülkü Đstiklal Mıhçıokur, SETA Perspektif , " Enerji Görünümü: Türkiye", SETA,
Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı, No:16, 2013
10
Hasan Murat Ertuğrul, "Türkiye’de Enerji Tüketimi Gsyh Đlişkisi: Dinamik Bir Analiz", Selçuk Üniversitesi
Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Sayı: 25, Nisan-2013, s.252
192
Tablo 1: Türkiye’de Enerji Đthalatı ve Cari Açığın Gelişimi (Bin Dolar)
Yıll
ar
Cari Açık
Top. Đthalat
Enerji Đthalatı
4.619.27
199
-23.390.000
35.707.520
1
-24.370.000
43.626.690
9
-26.380.000
48.558.721
5
20.000.000
45.921.392
1
-9.250.000
40.671.272
9
-99.200.000
54.502.821
4
37.600.000
41.399.083
6
-6.260.000
51.553.797
8
-75.540.000
69.339.692
69
-14.198.000
97.539.766
88
-21.449.000
116.774.151
86
-31.836.000
139.576.174
98
-37.781.000
170.062.715
35
-40.438.000
201.963.574
93
-12.168.000
140.928.421
05
199
Enerji
Enerji
ithalatı/Toplam Đthalatı/ Cari
Đthalat
Açık
12,9
-19,7
13,5
-24,2
12,4
-23
9,8
22,5
13,2
-58,1
17,5
-9,6
20,1
22,1
17,8
-147
16,6
-15,3
14,7
-101,4
18,2
-99
20,6
-90,6
19,9
-89,6
23,9
-119,3
21,2
-245,7
20,7
-84,7
5.916.50
199
6.068.31
199
4.509.46
199
5.377.18
200
9.540.58
200
8.339.36
9.203.88
200
200
11.575.0
200
14.407.2
200
21.255.5
200
28.859.0
33.883.1
200
200
48.281.1
200
29.905.3
201
38.497.2
-45.447.000
185.544.332
29
201
54.117.5
-75.092.000
240.841.676
39
22,4
-72
Kaynak: TUĐK, DTM, DPT, TCMB veri setlerinden derlenmiştir, aktaran Murat
Demir, Journal of Academic Researches and Studies, s15
Tablo 1'de görüldüğü gibi Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren toplam ithalatın
yaklaşık % 20’si enerji ithalatından oluşmaktadır. 1990’lı yıllarda ise bu oran % 20’nin biraz
altında gerçekleşmiştir. Ayrıca cari açığın gelişimine bakıldığında cari açığın önemli bir
kısmının uzun yıllar süresince enerji girdilerinden kaynaklandığı söylenebilir. 2000-2011
dönem ortalamasına göre cari açığın yaklaşık % 80’nin enerji ithalatından kaynaklandığı
görülmektedir. Bu bağlamda tabloda belirtilen son 10 yılda enerji ithalatının Türkiye’de cari
193
açığın oluşumunda doğrudan belirleyici olduğu, cari açığın yaklaşık ¾’ünün enerji ithalatına
bağlı olarak meydana geldiği ifade edilebilir. Burada dikkat çeken önemli bir husus da
belirtilen dönemde Türkiye’de görülen yüksek büyüme hızlarıdır. Yüksek büyüme enerji
ihtiyacında artışlara yol açarken, yoğun olarak petrol ve doğalgaza bağlı enerji kullanımı
enerji ithalatı üzerinden cari açıkları sürekli yükseltmiştir. Buda gelişmekte olan ülkelerin
birçoğunda olduğu gibi Türkiye’de de büyümenin finansmanı sorunu olarak zaman zaman
enflasyon problemini ortaya çıkarmıştır.11
4.Türkiye’de Enerji Verimliliği Arttırmaya Yönelik Politikalar
Türkiye, geçtiğimiz on yıllık dönemde OECD ülkeleri içerisinde enerji talep artışının
en hızlı gerçekleştiği ülke olmuştur. Benzer şekilde ülkemiz, elektrik ve doğal gazda dünyada
2000 yılından bu yana Çin'den sonra en fazla talep artışına sahip ikinci büyük ekonomi
olmuştur. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca yapılan projeksiyonlar bu eğilimin orta
vadede de devam edeceğini göstermektedir. Türkiye'de toplam birincil enerji tüketimi 2012
yılında 120,9 milyon tep12, üretimi ise 34,5 milyon tep olarak gerçekleşmiştir. Doğal gaz
enerji üretiminde %30,9'lik pay ile ilk sırayı alırken, doğal gazı %25,3 ile petrol, %36,5 ile
kömür izlemiş, %7,2'lık bölüm ise hidrolik dahil olmak üzere yenilenebilir enerji
kaynaklarından elde edilmiştir. Yapılan projeksiyonlara göre referans senaryo çerçevesinde
birincil enerji tüketimimizin, 2020 yılına kadar olan dönemde de yıllık ortalama %4 oranında
artması öngörülmektedir.13
Enerji arz güvenliğinin sağlanması, dışa bağımlılıktan kaynaklanan risklerin
azaltılması ve iklim değişikliği ile mücadelenin etkinliğinin artırılması hedefleri çerçevesinde,
enerjinin üretiminden kullanımına kadar olan süreçte verimliliğin artırılması, israfın
önlenmesi ve enerji yoğunluğunun azaltılması hayati önem arz etmektedir. Bu bağlamda,
sosyal ve ekonomik gelişme hedeflerini etkilemeden enerji tüketimini azaltacak tedbirler
uygulanmakta; elektrik enerjisi üretim tesisleri ile iletim ve dağıtım şebekelerinde enerji
verimliliğinin
artırılmasına,
yüksek
verimli
kojenerasyon
uygulamalarının
yaygınlaştırılmasına ilişkin çalışmalar yürütülmektedir. Bu çerçevede, enerji üretiminde
verimliliği arttırmak amacıyla uzun yıllardır işletilen kamuya ait termik ve hidrolik
11
Murat Demir, "The Relationship Between Energy Import And Current Account Deficit: The Case Of Turkey
With Var Analysis", Journal of Academic Researches and Studies, Volume :5 - Number: 9 – November-2013,
s.15
12
Endüstri'de üretim veya ısıtmada bir veya biden çok çeşitli yakıt kullanılabilir.Her yakıtın kendine has ısıl
değeri, ısıl değer birimi vardır.Ortak noktada buluşabilmek amacıyla yakıtların ısıl değerleri bir çevrim katsayısı
ile belirlenerek ortak bir enerji birimi elde edilmiş olur buda TEP - TON EŞDEĞER PETROL olarak ifade
edilmektedir.( http://www.issaguv.com/)
13
T.C.Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, http://www.enerji.gov.tr/, Erişim: 01.06.2014
194
santrallerimize ait verim değerleri hesaplanmış ve yeni teknolojiler kullanılarak verimi
yükseltmek ve üretim kapasitesini artırmak için rehabilitasyon çalışmaları başlatılmıştır. 14
4.1. Binalarda Enerji Verimliliğinin Artırılması Projesi ve Hedefleri
Türkiye'de; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Yenilenebilir Enerji Genel
Müdürlüğü (YEGM) tarafından Binalarda Enerji Verimliliğinin Artırılması Projesi
yürütülmektedir. Uygulayıcı kuruluşu Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) olan
proje, Küresel Çevre Fonu (GEF) tarafından desteklenmektedir. Projenin diğer ortakları;
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığıdır. 2011 yılında başlayan ve 2015
yılında tamamlanması planlanan projenin toplam bütçesi 17.580.000 USD’dir. Proje
Türkiye’de binalarda enerji tüketimi ve dolayısıyla sera gazı emisyonlarını azaltmak
amacıyla, bina enerji performansı standartlarını yükseltmek, ilgili mevzuatın uygulanmasını
desteklemek ve güçlendirmek, bina enerji yönetimi standartlarını geliştirmek ve bütünleşik
bina
tasarımı
yaklaşım
uygulamalarını
sergilemek,
tanıtmak
ve
yaygınlaştırmak
istenmektedir. 15
Dört ana hedef altında yürütülen çalışmalarla bu amaca ulaşılması planlanmaktadır:
"1- Binalarda enerji performansı standartlarının geliştirilmesi, güçlendirilmesi ve
desteklenmesi yoluyla yeni ve mevcut binalarda enerji verimliliğinin sağlanması;
2- Bütünleşik bina tasarımı yaklaşımının tanıtılması, Türkiye’ye uyumlaştırılması ve
üç yeni binada bu tasarım yaklaşımının uygulanması ile maliyet etkin enerji verimliliği
çözümlerinin sergilenmesi;
3- Daha yüksek enerji verimliliği standartlarına uyumun kolaylaştırılması ve en iyi
enerji yönetimi uygulamalarının teşvik edilmesi amacıyla uyumlu yeni araçlar geliştirilmesi
ve tanıtılması;
4- Proje sonuçlarının izlenmesi, ölçülmesi ve ilgili paydaşlarla paylaşılması, proje
başarılarının standart uygulamalarla bütünleştirilmesi."16
4.2. Türkiye'de Yenilenebilir Enerji ve Enerji Verimliliğini Arttırmaya Yönelik
Politikalar
2005 yılında Türkiye'de Yenilenebilir Enerji Kanununun yürürlüğe konulması ile
birlikte, Hükümet tekrar yenilenebilir enerjiye ve enerji verimliliğine yönelik özel sektör
yatırımlarının arttırılması politikaları üzerinde odaklandırmıştır. Bu amaçla hükümet enerji
sektörüne yatırımların çekilmesine yönelik bir politika belirlemiştir. Türkiye’de teknolojiye
14
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Đle Bağlı ve Đlgili Kuruluşlarının Amaç ve Faaliyetleri,
Bağlı ve Đlgili Kuruluşlar Dairesi Başkanlığı , Ankara, 2012 , s.31
15
Binalarda Enerji Verimliliğinin Artırılması Projesi; http://www.tr.undp.org/ (Erişim 30 Mayıs 2014)
16
Binalarda Enerji Verimliliğinin Artırılması Projesi; http://www.tr.undp.org/ (Erişim 30 Mayıs 2014)
195
dayalı tarifeler yoluyla yenilenebilir enerji yatırımlarını teşvik etmek amacıyla bir elektrik
piyasası oluşturmuştur. Bununla birlikte enerji tasarruflu cihazların etiketlenmesine yönelik
standartlar belirlemiş, teşvikler sağlamış ve enerji tasarrufu yatırımları ve önlemleri
konusunda bir kamuoyu bilinçlendirme kampanyası geliştirmiştir.17
Özel Sektör Yenilenebilir Enerji ve Enerji Verimliliği Projesi'yle, Türkiye’nin Elektrik
Piyasası Kanunundaki piyasaya dayalı çerçeve içerisinde özel sektör mülkiyetindeki ve
işletmesindeki yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesislerinde elektrik
üretiminin arttırılmasına yardımcı olarak kalkınma amaçlanmıştır. Aynı zamanda projeyle
enerji
verimliliğini
arttırmak
ve
böylelikle
sera
gazı
emisyonlarının
azaltılması
amaçlamaktadır. IBRD finansmanı ve CTF imtiyazlı fonlarından sağlanan eş finansman, proje
kapsamında sağlanan uzun vade ve imtiyazlı finansman maliyetleri vasıtasıyla yatırımcılara
teşvik sağlamış ve bu tip finansmana olan talebi arttırarak bankalara projeleri
değerlendirmeleri anlamında teknik kapasitelerini arttırma imkanı sağlamıştır.18
Türkiye ulusal kaynaklarını geliştirmek amacıyla, sahaların yapısını iyi bilen uzmanlar
varlığında, gelişen teknolojinin sürekli takibini ve uygulanabilmesini gerekli kılan ve ülkenin
zor jeolojisinden dolayı güç olan yurt içi aramacılığını makro bir plan dahilinde mutlaka uzun
süreli ve kesintisiz çalışmayı, petrol, kömür ve doğal gaz alanında bilimsel planlamayı, gerçek
potansiyellerini ortaya koyarak, hızlı ve bilinçlice canlandırmak zorundadır. Aksi halde
ithalatında tek bir ülke, Rusya’ya bağımlı olunarak enerji ve ulusal güvenlik açısından bir
başka yanlış uygulama olan, ithal doğal gazın tamamının %67’sini elektrik üretiminde; ithal
petrolün %90’ının %52’sini ulaşımda kullanan bir ülkenin sağlıklı gelişmesini ve
kalkınmasını beklemek gerçekçi olmayacaktır.19
5.Sonuç
Enerji ekonomik açıdan çok önemli bir konuma gelmiştir. Üretimle ilgili hemen
herşeyin enerjiyle gerçekleşmesi gün geçtikçe enerjiye olan ihtiyacı arttırmaktadır. Đktisat
kurallarına göre talep esnekliği düşük olan malların fiyatları yükselse de talep edilen miktarı
değişmemektedir. Bu açıdan enerji tüm ülkeler için talep esnekliği düşük bir maldır.
Dolayısıyla enerji fiyatlarının artması üretim sürecinde mal ve hizmetlerin girdi maliyetlerini
arttırmaktadır. Buda enflasyona yol açmaktadır. Đthal enerjinin fiyatlar genel düzeyi
üzerindeki etkisi dolaylı ve dolaysız olmak üzere iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Đthal enerji
17
Turkey: Building a Market for Renewable Energy and Energy Efficiency, The World Bank,
www.worldbank.org (Erişim 25 Mart 2014)
18
Turkey: Building a Market for Renewable Energy and Energy Efficiency, The World Bank,
www.worldbank.org (Erişim 25 Mart 2014)
19
Soydal,Mızrak ve Çetinkaya, a.g.m,s.130
196
tüketimine bağlı olarak cari açığın artması ulusal paranın değerini düşürürken döviz kuru
değerlenmekte böylece ithalat pahalılaşmaktadır ki buda fiyatlar genel düzeyini dolaylı
yoldan artırmaktadır. Đkincil etki ithal enerji fiyatlarının artması durumunda ortaya çıkar ki
buda doğrudan enflasyon oranlarını yükseltir. Bir ülkede enflasyonun yüksek olması faiz
oranlarının yükselmesine faiz oranlarının yükselmesi de özel sektör yatırımlarını dışlayıcı etki
yapmaktadır. Böylece üretim azalmakta işsizlik sorunu ortaya çıkabilmektedir.
Bu bağlamda enerji verimliliği ve enerji tasarrufunu artırmak için;
Öncelikle insanlara gereksiz enerji kullanımının hem kendi bütçeleri hem de ülke
bütçesi üzerinde meydana getirebileceği tahribatları hatırlatan eğitici bilgiler verilebilir,
bunun için görsel ve yazınsal iletişim araçları kullanılabilir.
Alternatif enerji kaynaklarının araştırılmasına yönelik AR-GE faaliyetlerine önem
verilmeli, bunu için bütçeden gerekli miktarda kaynak tahsis edilmelidir.
Daha geniş bir biçimde doğal gaz, yakıt ve elektrikteki enerji kayıplarını önlemek,
çeşitli atıkların geri kazanımı sağlamak gibi önlemler alınmalıdır.
Tüm yapılarda ısı yalıtımı uygulaması teşvik edilmeli, zorunlu hale getirilmelidir hali
hazırda bugün sadece yeni yapılan konutlarda zorunludur aynı yasal düzenlemenin eski
yapıları da kapsayacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.
Özellikle kamu kurumlarında lüzumsuz elektrik tüketimini önlemeye yönelik sıkı
denetlemeler getirilmelidir.
Düşük enerji ile çalışan elektrikli ev aletlerinin ve yakıtı daha tasarruflu kullanan
otomobillerde tüketiminin teşvik etmek amacıyla bunlardan alınan (KDV ve ÖTV) gibi
dolaylı vergi oranlarında daha düşük tarifeler uygulanmalıdır.
KAYNAKÇA
Afşar Bilge, Petrol Fiyatlarının Ekonomi Üzerindeki Etkileri, Bilgi Raporu, Konya
Ticaret Odası Etüt Araştırma Servisi, Sayı:42/17, 2006, s.1-3.
Bağlı ve Đlgili Kuruluşlar Dairesi Başkanlığı, Ankara, 2012.
Binalarda Enerji Verimliliğinin Artırılması Projesi; http://www.tr.undp.org/ (Erişim 30
Mayıs 2014), s.2.
Birkan Ayşe Özden, Enflasyon Hedeflemesi, Maliyet Enflasyonu, Birikim ve
Bölüşüm, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 64-4, 2010, s. 78-100.
Buiter Willem H., The Concept and Measurement of “Domestically Generated
Inflation”, University of Cambridge, March 1998, p.1-13.
197
Demir Murat, "The Relationship Between Energy Import And Current Account
Deficit: The Case Of Turkey With Var Analysis", Journal of Academic Researches and
Studies, Volume 5 - Number 9 – November -2013, p.1-26.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Đle Bağlı ve Đlgili Kuruluşlarının Amaç ve
Faaliyetleri, Bağlı ve Đlgili Kuruluşlar Dairesi Başkanlığı , Ankara, 2012 , s.31.
Ertuğrul Hasan Murat, Türkiye’de Enerji Tüketimi Gsyh Đlişkisi: Dinamik Bir Analiz,
Selçuk Üniversitesi Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar
Dergisi, Sayı: 25, Nisan-2013, s.249-265.
Karagöl Erdal Tanas ve Ülkü Đstiklal Mıhçıokur, SETA Perspektif , Enerji Görünümü:
Türkiye, SETA, Siyaset, Ekonomi v e Toplum Araştırmaları Vakfı, No:16, 2013, s.1-22.
Kibritçioğlu Aykut ve Bengi Kibritçioğlu, Ham Petrol ve Akaryakıt Ürünü Fiyat
Artışlarının Türkiye'deki Enflasyonist Etkileri, Ekonomik araştırmalar Genel Müdürlüğü,
Araştırma Đnceleme Dizisi, No:21, Nisan-1999.
Kibritçioğlu Aykut, Türkiye'de Akaryakıt Ürünü Fiyat Artışları ve Enflasyon: Mitler
ve Gerçekler, Yeni Türkiye Dergisi, Yıl:5, Sayı:27, Mayıs-Haziran 1999, s.234-244.
Koçak F.Đdil ve Mehmet Özmen, Türkiye’nin Petrol Đthalat Fonksiyonunun
Ekonometrik Tahmini, Çukurova Üniversitesi ĐĐBF Dergisi, Cilt:16, Sayı:1,Haziran-2012, s.120.
Soydal Haldun, Zekeriya Mızrak ve Murat Çetinkaya, Makro Ekonomik Açıdan
Türkiye’nin Alternatif Enerji Đhtiyacının Önemi, Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü Dergisi, Sayı:11, 2012, s.117-137.
T.C.Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, http://www.enerji.gov.tr/, (Erişim:
01.06.2014).
Turkey: Building a Market for Renewable Energy and Energy Efficiency, The World
Bank, www.worldbank.org (Erişim 25 Mart 2014).
Yaylalı Muammer ve Fuat Lebe, Đthal Ham Petrol Fiyatlarının Türkiye’deki
Makroekonomik Aktiviteler Üzerindeki Etkisi, Marmara Üniversitesi
Cilt:XXXII, Sayı:1, 2012, s.43-68.
198
Đ.Đ..B.F. Dergisi,
TÜRKĐYE’NĐN PETROL BAĞIMLILIĞININ TARĐHSEL GELĐŞĐMĐ VE
EKONOMĐK ETKĐLERĐ
Hasan Bülent KANTARCI1
Mehmet Emin YARDIMCI2
Özet
Ülkeler açısından enerji sektörünün varlığı oldukça önem arz etmektedir. Đmalat
sanayisi petrole bağlı ülkelerde petrol ve doğal gaz fiyatlarının artması ileriki dönemlerde
ülkenin dış ticaretine ve üretimine olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Türkiye’nin enerji
bağımlılığı olarak oranı %50’nin üzerinde olmaktadır. Türkiye’de de enerji ithalatı cari açık
için önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Enerji ihtiyacının da büyük kısmı petrol
ürünlerine bağlı olarak gerçekleşmektedir. Üretimden tüketime kadar pek çok sektörde petrol
ve petrol ürünleri kullanılmaktadır ve ülke enerji ihtiyacının büyük bir kısmı da petrolden
karşılanmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye’de petrol ihtiyacının tarihsel süreç açısından gelişimi
ele alınarak petrol bağımlılığının Türkiye’deki ekonomik etkilerinin neler olduğu ele
alınmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Petrol bağımlılığı, petrol ve cari açık, petrol ve bütçe açığı, Türkiye ve
petrol, Türkiye’nin petrol bağımlılığı.
Abstract
Energy sectors existence is very important for every country. Increase in petroleum
prices affects export and foreign production for countries whose manufacturing economy is
dependent on petroleum and natural gas. Turkey's dependency on petroleum is over 50%.
Turkey's energy import causes current accounts deficit and budget deficits. Most energy
demands are met based on petroleum products. From production to consumption, petroleum
products are used in many sectors. In this workpaper, Turkey's historical dependency to
petroleum and its economic effects will be discussed.
Key words: Petroleum dependency, Petroleum and current accounts deficit, Petroleum and
budget deficit, Turkey and ve Petroleum, Turkey's historical petrol dependency.
1
Doç.Dr.Hasan Bulent Kantarci, Kocaeli Universitesi, Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi, Đktisat Bölümü,
41380 Umuttepe Campus / IZMIT-TURKEY e-mail: [email protected]
2
Yrd.Doç.Dr. Mehmet Emin Yardımcı, Kocaeli Universitesi, Gölcük Meslek Yüksek Okulu, 41380 Gölcük
/KOCAELI-TURKEY e-mail: [email protected]
199
I. Giriş
Enerji kaynaklarını geleneksel enerji kaynakları ve yenilenebilir enerji kaynakları diye
iki sınıfta toplayabiliriz. Geleneksel enerji kaynakları da katı yakıtlar (odun, kömür vs.), sıvı
yakıtlar (petrol ürünleri) ve gaz yakıtlar (dogal gaz, vs.) diye üç kısımda ele alınabilir.
Yenilenebilir enerji kaynakları kapsamında da güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji,
biyoenerji, çevre enerjisi, hidroelektrik enerji, dalga ve gel-git enerjisi, hidrojen enerjisi ve
nükleer enerji olarak ele alınmaktadır3. Türkiye’de petrol ve doğaz gibi enerji kaynakları ülke
ekonomisinde kullanmak için yeterli düzeyde değildir ve büyük çoğunluğunu dışarıdan ithal
etmek zorunda kalmaktadır. Bu durumda ülke ekonomisi için olumsuzluklara yol açmaktadır.
Türkiye’de de enerji ithalatı cari açık için önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin enerji tüketimi 2000 yılında 76.3 milyon ton iken 2009 yılında 204.8 milyon tona
yükselmiştir. Bu miktarın % 30.5’i kömür ve linyit, % 29.8’i petrol ve %29.6’sı ise doğal
gazdan meydana gelmektedir. Yenilenebilir ve atık enerji oranı ise %10.2 oranında
olmaktadır.
Türkiye’nin enerji bağımlılığı olarak oran %50’nin üzerinde olmaktadır. Dünyadaki
diğer bağımlı ülkelere baktığımızda Güney Kore, Japonya ve EU-27 ülkeleri gelmektedir.
Enerji fazlası olup yüksek ihracat yapan ülkeler ise sırasıyla Suudi Arabistan, Avustralya,
Rusya, Endonezya, Kanada ve Meksika sayılmaktadır. Elektrikte dünya toplamı 20.1 milyon
olan GWh’nın 4.2 milyon GWh’sı Amerika tarafından üretilmektedir, 27 EU ülkesinde 3.3
milyon GWh, Çinde 3.7 milyon GWh, Japonya ve Rusya her ikiside 1 milyon GWh ve
Türkiye’de ise 194.8 GWh olarak üretilmektedir. Dünyada toplam elektrik üretiminin %40’ı
kömür ve linyit ile üretilmektedir. Doğal gaz ile %20, hidroelektrik ve yenilenebilir atık enerji
ile de %20 elektrik üretimi elde edilmektedir. Türkiye’de ise toplam elektrik üretiminin % 49
kadarı doğal gaz ile, %29’u kömür ve linyitten, %21 civarında da hidroelektrik ve
yenilenebilir atık enerji den elektrik elde edilmektedir4.
Türkiye’nin petrol bağımlılığının tarihsel gelişimini de Osmanlı dönemi ve
Cumhuriyet dönemi olarak ele alınabiliriz.
II. Osmanlı Dönemi: Batılıların Petrol Mücadelesi
Đngiliz, Alman, Fransız ve Ruslar Osmanlı topraklarında söz sahibi olabilmek için
iktisadi sahada birbirleri ile kıyasıya bir mücadele içerisinde idiler. Petrol kaynaklarının
olduğu yerler Osmanlı toprakları içerisinde idi. Petrol kaynaklarında söz sahibi olmak için
3
T.H Karakoç., N Karakoç., B Erbay., H Aras., Enerji Analizi, A.Ü. Yayını No: 2846., 2011, s.3-14
N.H Sohtaoğlu., Đ Diz., F.Erbaş’’Enerji Kaynaklarının Arz ve Talebine Yönelik Küresel Eğilimlerin Tarihsel
Süreçte Karşılaştırılmalı Analizi’’, Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi Türkiye 10. Enerji Kongresi.,
2012.
4
200
Bağdat demiryolu, Adana-Mersin demiryolunun yapımı konusunda petrol konusunda söz
sahibi olmak için Irak ve Suriye konusunda bazı imtiyazlar almak istiyorlardı. Çünkü bu
bölgeler büyük petrol rezervlerine sahipti5.
Osmanlı Döneminde ilk petrol sondajı, Đskenderun Çingan' de 1890 yılında petrol ve
gaz belirtilerine rastlanan sığ kuyularda gerçekleştirilmiştir. 1898 yılında, Trakya' da Ganos
dolaylarında delinen sığ kuyularda petrol ve gaz belirtilerine rastlanmıştır6. Đskenderun
ilçesinin, Çingan köyünde Ahmet Necati Efendi tarafından bulunan petrol gazının işletme
hakkı Osmanlı Anonim Şirketine devredilmiştir.7 Bu çalışmalarda umut edilen petrol ve gaz
rezervlerine ulaşılamamıştır.
Osmanlı Devleti, Musul Vilayetini Yavuz Sultan Selim döneminde fethetmişti. Đran
sınırında bulunan Musul sadece askerî açıdan stratejik öneme sahip değildi, aynı zamanda
enerji kaynaklarının zenginliği ile de Osmanlı Devleti’nin en önemli bölgelerinden biri olma
özelliğini üstlenmişti. Enerji zenginliklerinin en önemlileri petrol ve kömür rezervleridir.
Osmanlı Devleti yönetiminde bu madenleri arama ve isletme imtiyazı Hazîne-i Hâssa’ya
verilmişti.8
Bölgenin ve tüm Ortadoğu’nun değerini bilen Sultan Đkinci Abdülhamid Han, Hazîne-i
Hâssa Nezâreti’ne alınan madenler üzerinde incelemeler yapmak ve verimlilik derecelerini
saptamak amacı ile Avrupa’dan madencilik alanında ihtisas yapmış uzmanların bölgeye
getirilmesini sağlamıştır. Bu vazife için Fransız maden mühendisi Emile Jakraz uygun
görülmüştür. Jakraz, Hazîne-i Hâssa Nezâreti’nde başmühendis olarak 1895 tarihinde göreve
başlamış ve ilk olarak Bağdat bölgesine intikal etmiştir. Bağdat bölgesinden Musul’a geçerek
bu iki bölge civarında bulunan petrol madenleri üzerinde incelemeler gerçekleştirmiş,
Raporlarını ve haritalarını Osmanlı idaresine sunmuştur. Jakraz’ın raporlarında bölgedeki
petrol kaynaklarının ıslahı için neler yapılabileceği, ıslah çalışmaları için ne kadar maddi
kaynak sağlanacağı, petrolden elde edilebilecek kazancı ve olumsuz etkileri belirtmiştir9.
5
Raif Karadağ, Petrol Fırtınası, Truva Yayınları no: 225, s.72-73.
Mustafa Bozdemir, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Endüstriyel Mirasımız, Đstanbul Ticaret Odası Yayınları, 2011,
s.333
7
“Askeriye müteahhitlerinden Ahmed Necati Efendi'nin Đskenderun yakınlarında keşfettiği petrol gazının
çıkarılmasına ve kullanılacak malzemenin gümrük resminden muafiyetine ruhsat verilmesi”. BOA, Meclis-i
Vükela Tezkiresi, (30 Mart 1889), “ Đskenderun civarında bulunan petrol gazının Askeriye müteahhitlerinden
Ahmet Necati Efendi’ye Đhalesi” BOA, Đradeler Meclis-i Mahsus (14 Haziran 1889) “Đskenderun kazasındaki
Petrol gazı madeninin işletilmesi için teşkil olunacak Osmanlı Anonim Şirketi mukavelenamesinin uygun
görüldüğü.” BOA, Meclis-i Vükela Tezkiresi (30 Mayıs 1890)
8
“Musul'da Padisah'a ait arazide çok miktarda petrol gazı bulunduğundan Musul vilâyeti dahilinde gerek
padişahın emlâki üzerinde gerekse diğer yerlerde petrol gazı madeni aranması imtiyazının Hazîne-i Hâssa
Nezâreti'ne verilmesine irâde buyuruldugu hususunda” Yıldız Sarayı Baş kitâbet Dâiresi'nin tezkiresi. BOA,
Đrade Dahiliye (6 Subat 1889)
9
Ömer Faruk Yılmaz, Tarihin Satır Aralarından 2, Çamlıca Basım Yayın, 2012, s. 124-125
6
201
Almanya’da 19 Mart 1890’da Bismarck görevinden ayrılmıştır. II. Wilhelm,
başbakanlık görevine General Von Caprivi’yi atamıştır. Almanya, Bismarck döneminde
uygulanan “denge ve bölge siyaseti” anlayışından “Weltpolitik” olarak adlandırılan yeni bir
siyasete yönelmiştir. Osmanlı Đmparatorluğu ile ilişkilerin iyileştirilmesi, Gelişen Alman
sanayisine katkı sağlayacak hammaddelerin temini sorunu giderilecektir. Petrol, bakır, kurşun
ve krom gibi zengin enerji kaynaklarına sahip Osmanlı aynı zamanda Alman ekonomisi için
yeni bir pazar niteliğine sahiptir. Berlin – Bağdat demiryolu hattı ile Basra Körfezi’ne kadar
transit ticaret alanı geliştirilecekti. Almanların, kendi ekonomik olanakları ile bu demiryolu
hattını inşa etme imkanı bulunmamakta idi. Çokuluslu Bağdat Demiryolu Şirketi kuruldu.
Hint deniz yolunun ve Ortadoğu petrol sahalarına, Almanların yakın olmasını istemeyen
Đngilizler bu şirkete muhaliftir. Bağdat Demiryolu Şirketine; Osmanlı, Avusturya, Đtalya,
Đsviçre Devletleri %20, Alman Grubu %40, Anadolu Demiryolu Şirketi %10 ve Fransız
Osmanlı Bankası %30 oranında katılmışlardır.10
Kerkük'ün Bakü'den on kat fazla petrol rezervlerine sahip olduğu yapılan araştırmalar
sonucunda tespit edilmişti. Almanya petrol arama faaliyetlerini arttırmıştı. 1901’de Alman
mühendisler Groskopf ve Bergingen'in Osmanlı idaresine sunduğu raporda, Đskenderun
Haleb, Birecik, Urfa, Siverek ve Diyarbakır bölgesinde verimli petrol kaynaklarının
bulunmadığı belirtilmiştir. Kerkük'ün 15 kilometre kuzeyinde verimli kaynaklar olduğu, ilkel
biçimlerde çıkarılan ve temizlenen petrolün kalitesinin Bakü petrollerinden aşağı kalmadığı
belirtilmiş, yapılacak demiryolu ile bu kaynaklardan etkin bir biçimde yararlanılması gerektiği
vurgulanmıştır. Deutsche Bank bölgede petrol arama ve çıkarma imtiyazını elde etti. Alman
Büyükelçisi, 2 Ağustos 1904 de Başbakan Bülov'a yazdığı raporuna "Anadolu Demiryolları
Kumpanyası adına Kurt J Çander'le Osmanlı Sultanı adına Ohannes Sakızyan'm imzaladıkları
anlaşmanın metnini eklemişti. Almanlar petrol bölgesinde diplomatik temsilciliklerini
oluşturdular. Demiryolu projesini gerçekleştirmek için Almanya ile ticari ilişkileri bile
olmayan ve Alman vatandaşlarının bulunmadığı Musul'da 1904 yılında konsolosluk açtılar.11
Osmanlıların Almanlarla petrol anlaşmaları,
Đngilizleri endişelendirmiştir. Đran’da
1901 yılında petrol imtiyazını elde eden William Knox D'Arcy, Đstanbul Đngiliz
Büyükelçisi'nin desteği ile Osmanlı devleti ile görüşmeye başladı. 1907 yılında başlayan
görüşmelerin sonucunda, Shell ve Royal-Dutch şirketi de "Türk Petrol Şirketi" adında bir
Đngiliz şirketi kurdu. Sermayesi 80.000 sterlin olan şirket Osmanlı vilayetlerinde petrol
10
Erdem Karaca. “Osmanlı Devleti’nde Birinci Dünya Savaşı öncesi şimendiferler (demiryolları) meselesi (1913
- 1914)”, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi,2010, s. 90.
11
Đlber Ortaylı. “Đkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı Đmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu”, Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, No:479, 1981, s. 93.
202
imtiyazları
sağlayarak
araştırmalar
yapacaktır.
1908'de
Meşrutiyet
sonrasında
Mezopotamya'daki petrol bölgelerinin II. Abdulhamid'in özel mal varlığından çıkarılıp,
Maliye Nezareti'ne bağlanmasıyla D'Arcy ile yapılan temaslar sonuçsuz kalacaktır Bu arada
Shell ve Royal-Dutch grubu girişimlerinden geri adım atmayacak ve bir alt kuruluşu olan
Anglo-Sakson Petrol Şirketi aracılığıyla müzakereleri devam ettirecektir.
Amerikalıların, Amiral Chester vasıtasıyla Orta-Doğu'da imtiyaz elde etme gayretleri,
Đngilizleri, Berlin-Bağdat Demiryolu'nun yapımında Almanlarla işbirliğine zorlamıştır. Bunun
sonucunda Đngiltere, Türk Hükümetiyle 1910 yılında bir anlaşma yaparak sermayesi tamamen
Đngiliz olan "Türk Milli Bankası"nı kurdu. Bu banka petrol araştırmalarını finanse edeceği
gibi, aynı zamanda Đngiliz ve Alman çıkarlarını koruyacaktı.
1912 yılında, Đngiliz bankacı Ernest Cassel, Türk Petrol Şirketi, sermayesini
80.000'den 160.000 sterlin'e yükseltmiştir. Sermayenin %50'sine D'Arcy grubu, Deutsche
Bank ve Anglo-Sakson Şirketi de %25'er hissesine sahip oluyordu. Gülbankyan ise, yaptığı
arabulurcuktan ötürü D'Arcy grubundan %2.5 ve Anglo-Sakson Şirketi'nden %2.5 olmak
üzere toplam %5’lik hisseye sahibi oluyordu Londra'da bu antlaşmanın imzalanmasından beş
gün sonra Alman ve ingiliz büyükelçileri Osmanlı devletine başvurarak, Türk Petrol Şirketi'ne
Musul ve Bağdat'da petrol imtiyazı verilmesini talep ettiler.
Sadrazam Said Halim Paşa'nın 28 Haziran 1914'de verdiği yazılı cevapta, Maliye
Bakanlığı'nın Musul ve Bağdat vilayetlerinde bulunacak petrolü bir mukavele ile Türk Petrol
Şirketi'ne devrini vurgulamıştır. 1. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi, Türk Petrol Şirketi'nin,
verilen imtiyazı yürütmesini sürüncemede bırakacaktır. 1. Dünya Savaşı'nın 1914 tarihinde
başlamasından "Mondros Mütarekesi"ne kadar uzanan süreçte Musul ve Bağdat bölgelerinde
Petrol araştırmaları yapılamadı.12
18 Ocak 1919 tarihinde toplanan Paris Barış Konferansı’nda Đngilizlerin Fransızlarla
yaptıkları müzakerelerden, Đngiltere’nin Musul’u işgal ettikten sonra bu bölgeyi Fransızlara
bırakmaktan büyük bir hayıflanma içinde oldukları görülmektedir. Bu konferansta Fransa;
Suriye, Şam, Halep ve Đskenderun’un mandaterliğini almak şartı ile Musul’u Đngilizlere
vermeyi kabul etmiştir. Ayrıca 18 Nisan 1919 tarihinde Đngiltere’nin Petrol Đşleri Başkanı
Water Long ile Fransız Petrol Ürünleri Genel Komiseri Henry Berenger arasında bir anlaşma
imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Đngiltere, petrol gelirlerinin %70’i ile Mezopotamya’nın
mandaterliğini alırken, Fransa’nın ise petrol gelirlerinin %20’sini alması kararlaştırılmış ve
12
Ayhan Aydın. Musul Meselesi 1900- 1926, Turan Yayıncılık, 1995, s. 16-18
203
%10’luk petrol geliri ise yerel yönetimlere bırakılmıştır. Fransa’nın yapılan paylaşımdan
pişmanlık duymuştur. San Remo Konferansı’nda Fransa Musul petrollerinin %50’sini
istemiştir. 25 Nisan 1929 tarihinde imzalanan San Remo Anlaşması ile Fransa’nın petrol
üretiminin %25’ini alması ve hisse senetlerinin de %25’ine sahip olması; diğer taraftan
Đngiltere’nin ise hisselerin %75’inin Đngiliz idaresinde kalması kanunlaştırılmıştır.13
III. Cumhuriyet Dönemi: Milli Petrol Araştırmaları
Lozan Konferansı ile 1922 yılının Kasım ay’ında Đngilizler ile görüşen Đsmet Paşa’nın
Türkiye’nin fakir bir ülke olduğunu ve Musul petrollerinden pay istediğini ifade etmiştir.
Đngilizler, tatmin edici bir antlaşma imzalandığı takdirde Đngiltere’nin Türkiye’ye her türlü
ekonomik yardımı yapacağı, fakat barış antlaşmasının hazırlanmasında petrol veya malî
yardımın pazarlık konusu yapılmaması gerektiğini belirtti. Bu tarihten itibaren de Türkiye’nin
Musul üzerinde hak iddiasından vazgeçmesi şartıyla Musul petrol kaynaklarından veya
gelirlerinden hisse verilmesi olanakların araştırmak için Türk delegasyonu ile Đngiliz petrol
uzmanları arasında görüşmelere başlandı.14 Ankara Antlaşması ile 1926’da Irak petrolleri
Đngilizlerin kurduğu yönetime devredildi. 25 yıl süresince Musul Petrol gelirlerinin %10’luk
kısmı Türkiye’ye verildi.15 Türkiye’ye bu dönemde ödenmesi gereken miktar 5.500.000
sterlindir; bunun 3.500.000 sterlini 1954 yılına kadar çeşitli aralıklarla tahsil edildi. Geri kalan
kısmın görüşmeleri devam ederken, Irak’ta 1958 darbesi görüşmelerin kesilmesine neden
oldu. Tahsil edilemeyen bu alacak 1986 yılına kadar bütçede ayrı bir madde olarak gösterildi.
O tarihten itibaren diplomatik gerekçelerle bütçeden çıkarılmasına rağmen Türkiye’nin
Irak’tan petrol alacağı konusunda günümüzde de tartışmalar devam etmektedir16.
1935 yılı Haziran ayında 2804 numaralı kanunla, Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü
kurulmuştur. 1937’den sonra Mardin Vilayeti dahilinde petrol aramalarına devam edilirken
aynı zamanda Adana Trakya ve Van bölgelerinde de petrol araştırmaları yapılmıştır. Raman
dağı ve Trakya bölgesinde jeolojik etüdler yapılmıştır17. 1947’de Batman’da Raman dağı ve
13
Esra Değerli Sarıkoyuncu, “Lozan Barış Konferansı’nda Musul”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Dergisi, Cilt 10 Sayı 18, Aralık 2007.s. 129
14
Đsmet Binark, Musul “Kerkük ile Đlgili Arşiv Belgeleri (1525 – 1919)”, TC. Başbakanlık Devlet Arşivleri
Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, No: 11, 1993. s.64.
15
Đsmet Binark, Madde 14: Her iki ülke arasında ortak çıkarlar sahasını genişletmek maksadıyla, Irak Hükümeti
bu antlaşmanın yürürlüğe konulması gününden itibaren 25 sene müddetle, 14 Mart 1925 tarihli imtiyaz
Mukavelenamesi’nin 30.maddesi mucibince “Turkısh Petroleum Kumpanyası”ndan, petrol ihraç edebilecek olan
şirketlerden veya şahıslardan, teşkil edilecek olan muavin şirketlerden sağlanan gelirlerin %10’unu Türkiye
Hükümeti’ne ödeyecektir, a.g.e, s.71.
16
Uğur Sipahioğlu, “Musul Meselesi”, TDV Đslam Ansiklopedisi, 2006, c. 31, s. 368
17
Kemal Lokman, “ Memleketimizde Petrol Araştırmaları”, Türkiye Jeoloji Bülteni, Sayı: 06/2 , 1958 s. 8.
204
19 kilometre kuzeyinde bulunan Garzan’da iktisadi kıymeti olan petrol rezervlerine
ulaşılmıştır. Diğer bölgelerde yapılan çalışmalardan sonuç alınamamıştır18.
1957 yılında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kurulmuştur. TPAO,
Türkiye’de devlet adına, sondaj, üretim, rafineri ve pazarlama faaliyetlerini yürütmek gibi
görevleri üstlenmiştir. 1957 yılında çıkarılan 6987 sayılı Kanun ile yabancıların lehine petrol
arama ve çıkarma sektöründe yatırım olanakları kolaylaştırılmıştır. Mobil, BP, Shell gibi
uluslararası şirketlerin bulunduğu 58 şirket yasadan yararlanarak ülkemizde yatırım yapmıştır.
Bu süreçte 898 kuyu açılmış, bunların içinde arama amaçlı kuyu sayısı 373 olup, toplam
arama faaliyetlerinin % 62’sini TPAO, % 38’ini özel sektör gerçekleştirmiştir.
1970’li
yıllarda yaşanan petrol krizi ile birlikte petrol fiyatları sabitlenmiştir. Bu durum enerji
firmalarının yatırımlarının azalmasına ve arama faaliyetlerinde TPAO payının % 80’e
çıkmasına neden olmuştur. 1970 yılında Đskenderun Körfezinde denizde ilk petrol araması
yapılmıştır., 1970 yılında ilk doğalgaz üretim istasyonu Hamitabat faaliyete geçirilmiştir.
1971 yılında Adıyaman’da petrolün bulunuşu ve Adıyaman-Sarıl Petrol Boru Hattının açılışı
gibi gelişmeler yaşanmıştır. 1986 yılında Kırıkkale Rafinerisi hizmete girmiş ve 1988 yılında
Trakya bölgesinde yeni doğalgaz yatakları keşfedilmiştir. Adıyaman’ın Kahta ilçesinde
Karakuş bölgesinde verimli petrol alanlarına ulaşılmıştır. Bu dönemdeki çalışmalar
Türkiye’nin enerji konusundaki problemlerini ortadan kaldırmaya çare olmamıştır19.
Günümüzde, Karadeniz bölgesinde arama faaliyetlerini arttıran TPAO, Tiway Turkey
Ltd., Petrol Ofisi A.Ş., Foinavon Energy Inc., NVT Perenco, Amity Oil, Shell Upstream
Turkey BV gibi şirketlerle beraber yürüttüğü ortaklık anlaşmaları ile kara ve deniz alanlarında
arama çalışmalarını sürdürmektedir. TPAO’nun yurt içindeki faaliyetleri, Güney Doğu
Anadolu, Trakya kara alanları ile özellikle son dönemde beklentilerin büyük olduğu
Akdeniz’de yoğunlaşmış bulunmaktadır20.
IV. Türkiye’nin Petrol Bağımlılığının Ekonomik Etkileri
Türkiye’nin petrol rezervleri sınırlı olduğundan rezerv miktarının düşmesi ile birlikte
petrolde dışa bağımlılık giderek artmıştır. Petrol bağımlığı yükselen petrol fiyatlarının da
etkisi ile Türkiye’nin ithalatına %4 ile %10 arasında bir paya sahip olmuştur21. Petrol
18
Kemal Lokman, a.g.e, s. 11.
U. S. Akalın, Suat Tüfekçi, Türkiye’nin Petrol Politikaları ve Enerji Özelleştirmelerine Bir Bakış”, Đktisat
Politikaları Araştırması Dergisi, v.1, 2014, s.58-59.
20
TPAO, Ham Petrol ve Doğalgaz Sektör Raporu, Mayıs 2014, http://www.tpao.gov.tr/tp5/docs/rapor/2013YILI-HAM-PETROL-VE-DOGAL-GAZ-SEKTOR-RAPORU.pdf
21
Türkiye Đstatistik Kurumu, Dış Ticaret Đstatistikleri. Haziran 2011,
http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?tb_id=12&ust_id=4
19
205
ithalatının toplam ithalattaki oranının %10 a ulaştığı yıllar, kriz yıllarının da habercisi
olabilmektedir.
Türkiye’nin ithalatının içindeki ham petrol payı son yıllarda %6 civarında
seyretmektedir. Bu durumun değişmesi de iki şekilde olabilir. Birincisi ülkenin petrole
bağımlılığımızın azalması ile olabilir. Đkincisi de ithalatın daha katma değerli ürünlere
kaydırılması ile gerçekleştirilebilir. Türkiye’nin ithalat kalemlerinin önemli bir kısmının
fiyatının petrol fiyatları ile birlikte hareket etmesi petrol fiyatlarındaki yükselişin de küresel
bir büyümenin göstergesi olmasından dolayıdır22.
Literatürlerde yapılan araştırmalar petrol fiyatlarında meydana gelecek şokların
ekonomik durgunlukla oldukça yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Uluslararası Enerji
Ajansı (IEA), OECD ve IMF tarafından ortak yapılan çalışmada, petrol fiyat artışlarında
görülen yükselişle OECD ülkelerinin GSYĐH arasındaki ilişki açıklanmaya çalışılmıştır. Bu
araştırmada petrol fiyatlarının 25$’dan 35$’a yükselerek meydana getirdiği 10$’lık artışın,
müteakip iki yılda OECD ülkelerinin GSYĐH da % 0,4 düzeyinde bir azalmaya yol
açmaktadır. Yine, bu durumun enflasyonda meydana getirdiği artışın % 0,5 düzeyinde olduğu
ve işsizliğinde bu gelişmelerle doğru orantılı olarak arttığı tespit edilmiştir23.
Petrol fiyatlarındaki artışlar, sadece üretim girdileri maliyetlerinin artması manasına
gelmemekte, petrol ihraç eden ülkeler tarafından petrol tüketicileri üzerine salınan bir çeşit
vergi etkisi de oluşturmaktadır. Ayrıca, servet, tüketim, üretim, belirsizlik ve para
otoritelerinin uyguladıkları politikalar üzerinde de etkilerde bulunarak ulusal ve küresel
ekonomiyi etki altında kalmaktadır24.
V. Sonuç
Ekonomik büyümenin oluşturduğu enerji talebi ile petrole bağımlılık daha da
artmaktadır. Petrol üreten ülkelerde meydana gelen siyasi gelişmelerde petrol fiyatlarında
değişikliklere yol açmaktadır. Bu durumda küresel ekonomik etkilere kadar varan olumsuz
değişiklere yol açabilmektedir. Bu durumdan Türkiye’de büyük ölçüde etkilenmektedir.
Türkiye’nin petrole bağımlılığının neticesi olarak petrol fiyatlarındaki değişikliklerin
Türkiye ekonomisine çeşitli etkileri olmaktadır. Bu etkiler şu şekilde açıklanabilir:
22
Barış Şanlı, “Türkiye’de Enerjide Dışa Bağimlilik ve Risk Đncelemesi“, Enerji Piyasası Bülteni, Mayıs 2011.
www.barissanli.com/calismalar/2011/bsanli-arzrisk.pdf
23
International Energy Agency “Analysis of the Impact of High Oil Prices on the Global Economy”, 2004
May, p.2.
24
Altay Erdinç, ’’ Petrol Fiyatlarından Kaynaklanan Riskin Tahmin Edilmesi: Monte Carlo Simulasyonu
Yöntemiyle Rmd Yaklaşımı’’. Đstanbul Üniversitesi Đktisat Fakültesi Mecmuası , 2009; 59(2):61-84
206
- Petrol fiyat artışlarının sonucunda, temel bir üretim girdisi olarak petrolün maliyetinin
artması ve dolayısıyla da petrol kullanımının azalmasına ve bunun sonucunda da üretimin
azalmasına neden olmaktadır.
- Petrol fiyatlarının artması, dış ticaret hadlerine etki ederek cari açığın artmasına ve
dolayısıyla bütçe açığına yol açmaktadır. Bu durumda ülkedeki alım gücünün ve refah
seviyesinin azalmasına yol açmaktadır.
- Petrol fiyatlarındaki yükselişler, para talebini de arttırmaktadır. Para talebinin artmasına
karşılık para otoritelerinin yeterli likiditeyi sunamamaları, faiz oranlarının yükselmesine ve
bunun sonucunda da ekonomik büyümenin olumsuz etkilenmesine yol açmaktadır.
- Petrol fiyatlarının artması, enflasyonun artmasına neden olmaktadır. Önemli bir maliyet
unsuru olarak petrol fiyatlarında meydana gelen yükselişler, bir yandan fiyatlar genel
seviyesinin yükselmesine neden olurken, diğer yandan da petrol dışı talebin ve yatırımların
daralmasına, vergi gelirlerinin düşerek kamu açıklarının doğmasına ve faiz oranlarının
artmasına neden olmaktadır.
- Petrol fiyatlarında meydana gelecek fiyat artışları, üretim yapısı üzerinde değişimler
meydana getirmektedir. Petrol fiyatlarının uzun süre yüksek seviyelerde durması petrole
dayalı üretim yöntemleri kullanan diğer sektörleri de olumsuz etkileyerek önemli bir maliyet
unsuru olarak fiyatlar genel seviyesinin yükselmesine ve enflasyonun artmasına yol
açmaktadır.
- Firmaların petrole bağımlılığı azaltmaya çalışmaları sonucu daha farklı üretim yöntemleri
arayışlarına girmesine sebep olabilmektedir. Bu da ekonomide sermaye ve emeğin arasında
uzun dönemde istihdamın azalması sonucunu ortaya çıkarabilmektedir. Petrol fiyatlarındaki
artışın istihdam üzerindeki bir başka etkisi de ücretler yoluyla gerçekleşmektedir. Enflasyon
artışı sonucunda maliyet artışı ve talep daralması sonucunda reel ücretlerde azalışa karşı
gösterilen direnç, nominal ücretlerin arttırılmasına ve dolayısıyla da işsizliğin artmasına yol
açmaktadır.
Görüldüğü
gibi
petrol
bağımlılığı
ekonomik
dengeler
üzerinde
pek
çok
olumsuzlukların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Türkiye’nin petrol bağımlılığını azaltmaya
çalışması ve alternatif arayışlara yönelmesi gereklidir. Alternatif enerji kaynaklarının ülke
içerisinde kullanılmaya başlaması petrole olan bağımlılığı azaltacak ve ülkedeki makro
ekonomik etkilerin de daha istikrarlı olmasına yol açacaktır. Türkiye alternatif enerji
kaynakları bakımından da oldukça zengin bir konuma sahip olduğu söylenebilir. Alternatif
enerji kaynakları ise yenilenebilir enerji kaynakları olarak sayılan, güneş enerjisi, rüzgar
enerjisi, jeotermal enerji, biyoenerji, çevre enerjisi, hidroelektrik enerji, dalga ve gel-git
207
enerjisi, hidrojen enerjisi ve nükleer enerji olmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının
geliştirilmesi için ilgili konularda araştırma ve yatırımlar yapmak için özel sektöre vergi
teşvikleri ve kredi teşvikleri uygulanabilir.
KAYNAKÇA
Akalın U. S., Tüfekçi Suat, Türkiye’nin Petrol Politikaları ve Enerji Özelleştirmelerine
Bir Bakış”, Đktisat Politikaları Araştırması Dergisi, v.1, 2014, s.51-66.
Altay Erdinç, “ Petrol Fiyatlarından Kaynaklanan Riskin Tahmin Edilmesi: Monte
Carlo Simulasyonu Yöntemiyle Rmd Yaklaşımı’’. Đstanbul Üniversitesi Đktisat Fakültesi
Mecmuası, 2009; 59(2), s. 61-84.
Aydın Ayhan. Musul Meselesi 1900- 1926, Turan Yayıncılık, 1995. s. 170.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, 14 Haziran 1889, Dosya No: 42, Gömlek No:2 Đradeler,
Meclis-i Mahsus.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, 30 Mayıs 1890 Tarihli, Dosya No: 54, Gömlek No:16,
Meclis-i Vükela Mazbataları.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, 6 Şubat 1889 Tarihli Dosya No: 105, Gömlek No: 4493,
Đrade Dahiliye. Bkz. Ek 1.
Binark Đsmet, Musul
“Kerkük ile Đlgili Arşiv Belgeleri (1525 – 1919)”, TC.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları,
No: 11, 1993. s.465
Bozdemir Mustafa, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Endüstriyel Mirasımız, Đstanbul Ticaret
Odası Yayınları, 2011, s.505.
http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?tb_id=12&ust_id=4
International Energy Agency “Analysis of the Impact of High Oil Prices on the
Global Economy”, , 2004 May, p.2.
Karaca Erdem. “Osmanlı Devleti’nde Birinci Dünya Savaşı öncesi şimendiferler
(demiryolları) meselesi (1913 - 1914)”, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Dergisi: OTAM, 2010, s.90-104.
Karadağ Raif, Petrol Fırtınası, Truva Yayınları no: 225, s.72-73.
Karakoç T.H., Karakoç N., Erbay B., Aras H., Enerji Analizi, A.Ü. Yayını No: 2846.,
2011, s.3-14
Lokman Kemal, “ Memleketimizde Petrol Araştırmaları”, Türkiye Jeoloji Bülteni,
Sayı: 06/2, 1958, s.90-114.
208
Ortaylı Đlber. “Đkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı Đmparatorluğu’nda Alman
Nüfuzu”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, No:479, 1981, s.164
Sarıkoyuncu Esra Değerli, “Lozan Barış Konferansı’nda Musul”, Balıkesir
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 10 Sayı 18, 2007, s.127-140
Sipahioğlu Uğur, “Musul Meselesi”, TDV Đslam Ansiklopedisi, 2006, cilt. 31, 2006,
s.367-368
Sohtaoğlu N.H., Diz Đ., Erbaş F., ’’Enerji Kaynaklarının Arz ve Talebine Yönelik
Küresel Eğilimlerin Tarihsel Süreçte Karşılaştırılmalı Analizi’’, Dünya Enerji Konseyi Türk
Milli Komitesi Türkiye 10. Enerji Kongresi., 2012.
Şanlı Barış, “Türkiye’de Enerjide Dışa Bağımlılık ve Risk Đncelemesi“, Enerji Piyasası
Bülteni, Mayıs 2011. www.barissanli.com/calismalar/2011/bsanli-arzrisk.pdf
Türkiye Đstatistik Kurumu, Dış Ticaret Đstatistikleri. Haziran 2011,
Yılmaz Ömer Faruk, Tarihin Satır Aralarından 2, Çamlıca Basım Yayın, 2012, s.264.
209
Ek 1: BOA 14 Haziran 1889 Tarihli Dosya No: 105, Gömlek No: 4493, Đrade Dahiliye.
210
NUCLEAR ENERGY AND SUSTAINABLE DEVELOPMENT
Kemal AYDIN1
Özet
Bu çalışmada, Türkiye’de nükleer enerji konusu teknolojik, sosyal ve ekonomik
boyutu ile değerlendirilerek nükleer enerjinin kullanımı, avantaj ve dez avantajları analiz
edilmektedir. Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınmasının devamı ve enerjiye bağımlılıktan
dolayı cari açığın istenielen seviyeye indirilmesi gerekmektedir. Nükleer enerji alternatif bir
kaynak olarak maliyeti düşük, dışa bağımlılığı ve cari açığı azaltıcı ve çevre açısından en
temiz enerjidir.
Anahtar Kelimeler: Nükleer enerji, sürdürülebilir kalkınma, Türkiye
Abstract
In this study, the topic of nuclear energy is examined in terms of its technological,
social and economic aspects. In the first part of the article, information on the history of
nuclear energy in Turkey is presented and its areas of use are summarized. In the second part,
the advantages and disadvantages nuclear energy brings along are discussed, and its
importance -as explained by experts- for sustainable development is emphasized. According
to economists and nuclear energy authorities in Turkey, for the sustainable development of
Turkey and due to fact that the current deficit caused by foreign energy dependency poses a
continuous threat to national economy, it is essential for Turkey to switch to nuclear energy.
Key words: Nuclear energy, sustainable development, Turkey
Introduction
Although it has its occasional interruptions, the topic nuclear energy has been in
Turkey's agenda for nearly 60 years. Considered in terms of its technologic, economic and
social aspects, experts of the topic lay continuous stress on the necessity of making
investments on nuclear energy for ensuring the sustainable development of Turkey.
Those that discuss the matter in economic terms assert that nuclear power plants
would relieve the economy of Turkey, which has a quite high current deficit due to energy
1
Assoc. Prof., Kocaeli University, Email: [email protected]
211
importation. They suggest that Turkey should invest on nuclear energy as soon as possible on
the basis that as an alternative source of energy, nuclear energy is cost efficient, reduces
dependence on foreign sources, decreases current deficit and is the cleanest source of energy
in terms of the environment.
For this purpose, engineers specialized on nuclear energy and have worked in the
International Atomic Energy Agency for years, establish platforms and inform the public for
the sake of the technological development of Turkey. According to the engineers that are
members of such platforms, nuclear energy constitutes a very special technologic culture with
its dimensions of planning, design, engineering, operation, quality control and safety
conscious. According to the engineers, this technology is in parallel with aeronautics and
space technology.
In technological terms, nuclear energy and other advanced technologies are not just
instruments for power generation but also necessary to attain advanced technology and make
breakthroughs in science and technology. In comparison with other energy industries, the
industry of nuclear energy recruits very well-trained and qualified personnel, which constitute
the basis of continuous development.
Before mentioning the importance of nuclear energy for the sustainable development
in Turkey, in the first part, we will briefly mention the history of nuclear energy in Turkey
and its areas of use in the country, while in the second part we will mention its advantages and
disadvantages in terms of sustainable development and discuss the relation between nuclear
energy and sustainable development in Turkey.
The History of Nuclear Energy in Turkey
Ever since the year 1955, Turkey has made some attempts to attain nuclear technology
as an alternative in producing electric energy. Due to this reason, although it had its
interruptions from time to time, the topic of nuclear energy has remained in Turkey's agenda
for nearly six decades. Scientific, technologic and institutional studies have been carried out
on this matter. Contracts had been opened in the years 1977, 1983 and 1997; as a result,
agreements with countries such as Germany, the U.S.A., Canada, Japan and France were
made. Although the construction phase was reached several times, none of these attempts
were completed with success. The attempts made ever since 1955 to bring the technology to
the country have fallen short. Although there had been a limited number of attempts, a
national policy for nuclear energy could not be developed and the required level of
importance has not been attributed to the topic of nuclear energy. In the public, the opinions
concerning nuclear energy have turned into either completely refusing or completely adopting
212
it without questioning. And the decision makers, who could not establish complete public
support, could not show clear determination (Temurçin and Aliağaoğlu 2003; Palabıyık and
Yavaş, 2006; Turkish Asian Center for Strategic Studies, 2006).
After an effort of 60 years, in 2004 the topic of building a nuclear power plant was
once again brought to the agenda. In 2013, an agreement with Japan was made for an
investment worth 22 billion dollars. In the plans, it is expected for the power plant to be
completed by 2023. The plant to be built in Sinop will be built by the partnership of the
Japanese Mitsubishi and the French Avea brands. The negotiations for the second power plant
planned to be established in Sinop, have continued for a while with South Korea, Japan,
Canada, China and France. Later on, the competition between China and Japan ended up with
the triumph of the Japanese. As for the construction of the Mersin Akkuyu plant, an
agreement worth 22 billion dollars was made in 2011 with the company NGS A.S. under the
Russian State Nuclear Company (Sabah Newspaper, 5th of March 2013).
Nuclear energy is an advanced and relatively new technology. It is not used solely in
power generation but also in fields such as medicine and agriculture; and its development is in
parallel with that of the space technology. For developing countries such as Turkey, the topic
of nuclear energy is beyond of being related merely with power generation; it is a significant
instrument in acquiring advanced technologies and making breakthroughs in science and
technology (Baydoğan, 2009: Turkish Asian Center for Strategic Studies 2007).
The raw material of nuclear energy generation is uranium. It is the heaviest metal
found in the nature. The most remarkable property of uranium is the substantial energy it
generates when it is fissioned by slow neurons. The second raw material of nuclear energy
generation is thorium. Referred to as 'the green nuclear energy', thorium is one of the most
significant sources of energy that may solve the world's energy problem. Turkey owns the
richest thorium reserve in the world. 41% of the total reserve of thorium is in Turkey. When it
starts to make investments on thorium, Turkey will be a candidate of being one of the energy
giants of the world. Currently, India is putting in effort for this and has already made some
progress. However, in comparison to uranium, it is both harder and more expensive to obtain
energy from thorium. It becomes ready for use only after a series of technologic processing
(Turkish Atomic Energy Authority 2010; Temurcin and Aliağaoğlu 2003).
Advantages and Disadvantages of Nuclear Energy in terms of Sustainable
Development
Despite all the advantages it brings along, the topic of nuclear energy still causes many
controversies in the public. There are two contrary opinions concerning the benefits and
213
hazards of nuclear energy. According to the advantages and disadvantages Temurcin and
Aliagaoglu (2006) compiled from expert opinions as:
1. There are plentiful reserves available, and since it requires very small amounts of raw
material, it has low production cost and nuclear power plants require smaller areas than other
type of power plants.
2. A substantial amount of energy is obtained from a relatively small volume of raw material.
For instance, while 1 kg of coal generates 3kWh and 1 kg of oil generates 4 kWh electric
energy, 50 kWh electric energy can be produced from 1 kg uranium (Turkish Atomic Energy
Authority, 2000).
3. Through advanced technology, it is possible to recycle nuclear wastes and use them in fuel
production.
4. Since fuel can be stored for 10 years with nuclear energy, it significantly reduces foreign
dependency.
5. Nuclear power plants have nothing to do with the production of nuclear weapons and these
facilities are not suitable for nuclear weapon production.
6. Since the smallest error may cause very severe and irreparable accidents, nuclear energy is
a technology that requires extreme control, which in turn results in a case that minimizes the
risks.
8. In comparison to other sources of energy, nuclear energy is much more environments
friendly. For instance, a coal power plant of 1000 MW power consumes approximately 3
million tons of coal and generates 1 million ton CO2, 140 thousand tons of gaseous acid and
750 thousand tons of ash. With the use of nuclear power plants emission of such wastes is
prevented and therefore the world is made a place to breathe somewhat easier. Coal power
plants also emit radiation to the environment at rates no less than the rates nuclear power
plants emit radiation. On the other hand, the various substances passing through the
chimney of a nuclear power plant of 1000 MW (10 million bq, 10000 billion bq tritium a day)
are released to the atmosphere and waters and easily decrease to the allowed intensity. For
instance, there are 16 nuclear power plants operating on the Loire River of France. Despite
this, the waters of the river are used for irrigation and various species of fish live in the river
mouth (Temurcin and Aliagaoglu, 2006, p. 15 ).
On the other hand, according to the opinions concerning the disadvantages of nuclear
energy:
1. It poses danger due to radioactivity before and during production, and due to wastes before,
during and after production. Toxicity of nuclear wastes continues for 600 years.
214
2. Although the mineral uranium is light in terms of volume, it requires large areas for
extraction and therefore generates huge amounts of waste. For instance, 20 thousand tons of
waste is generated for obtaining 1 ton uranium.
3. Used fuel has to be transported from reactors to processing facilities, while the high amount
of generated waste has to be transported for disposal. Potential hazards are in question during
these processes.
4. Use of sea water for cooling in nuclear power plants causes the water to get warm, and
therefore may disturb environments of fish. Due to this reason, a few decrease of increase in
the temperature of the Black Sea may seriously harm the fishing industry in the region
(Baykara, 2009).
5. Power plants must be established in areas of certain geographical properties. The most
important parameter here is the short distance to the market and source of cooling water. Due
to this reason, power plants must be located near seas, rivers or lakes.
6. Since the posed risks are too significant, power plants must not be built in seismic zones.
The risk grows even further in case of natural disasters. Due to this reason, plants must be
located out of suspected landslide, avalanche and similar areas. Hardness of the ground is also
of upmost importance.
7. Nuclear power is very dangerous for humanity. Atomic, hydrogen and neutron bombs are
the products of this power.
In line with these advantages and disadvantages, there are two contrary opinions in
Turkey concerning the establishment of nuclear power plants (Temurçin and Aliağaoğlu
2006). According to those that oppose nuclear power plants, Turkey has adequate resources
also in terms of wind power, solar power and geothermal energy, and therefore should invest
in these areas. The future doesn't lie in nuclear energy but in water, solar, bio-mass and wind
energy.
Another aspect those oppose to nuclear energy is related with their concerns for safety.
Nuclear power plant protective barriers are not reliable. If they were reliable as asserted,
insurance companies would not deny insuring them. No insurance company insures nuclear
power plants. Tens of accidents take place in Japanese reactors that utilize the cutting-edge
technology. The expertise of those that claim to be nuclear energy experts in Turkey must be
questioned.
Also the locations determined for building nuclear power plants in Turkey are not
suitable in geological and strategic terms. Cooling waters have to be cold. Yet, the water
215
temperature in Mersin-Akkuyu increases up to 30 degrees in summer. Furthermore, due to its
short distance from the Southern Cyprus, it faces the risks of sabotage and military threat.
There has been no studies conducted or plans made for the evacuation of the local population
in case of an accident. Also, where the radioactive wastes will be stored is not clear by now.
In contrast with these opinions, according to those that support nuclear technology,
nuclear energy would bring along a substantial advantage within the process of passing to
advance technology. The world is not in the process of abandoning nuclear energy, as alleged
by those that are against nuclear energy, and the use of nuclear energy will increase in the
coming years. The nuclear power plants that were shut down were closed since they
completed their economic lives. The reason why new nuclear power plant tenders are not
carried out in developed countries is the fact that nuclear energy usage within total energy
shares has reached its saturation point with rates varying from 20% to 80% .
While providing for 32% of its total energy need from domestic production, Turkey
procures the remaining 68% through imports. Due to this reason, the current deficit that poses
a significant threat to the Turkish economy and that may create crisis, is substantially caused
by energy importation. Since the consumption is expected to grow even further in the coming
years, starting to use nuclear energy as soon as possible is a matter of national security for
Turkey (Gürkan 2013).
Turkey has undersigned all international conventions on nuclear energy and is also a
member of the International Atomic Energy Agency. Therefore, Turkey can use nuclear
energy for the sole purpose of generating electric energy.
Nuclear power plants are environment friendly and accidents such as the Chernobyl
nuclear accident are not likely to take place in Turkey. Chernobyl disaster took place under
obvious conditions of neglected safety and due to human error. Accidents similar to the
accident in Chernobyl took place also in other countries, for instance in the U.S.A., yet by
means of a strong safety network, no radioactive leakage was introduced to the environment.
Storing radioactive wastes is a safe practice. In order to obtain wastes with high level of
safety, at first the wastes are vitrified, then isolated with stainless steel and placed in barrels,
which are then buried 600 - 700 meters deep into the ground in places remote from water and
fault lines (Özgener 2009).
Building the nuclear power plant in Akkuyu is not risky as it is alleged by those
against nuclear plants. More than one hundred reports were prepared concerning Akkuyu as a
site for building a nuclear plant and it was determined that the site does not pose any threat.
Furthermore, touristic activities in Akkuyu region are not expected to be negatively affected
216
by the nuclear power plant. Similar cases can be seen also in other countries. For instance, in
Florida -one of the most prominent touristic areas of the U.S.A.- there are 4 nuclear plants,
while there are 15 in France and 4 in the Mediterranean coast of Spain.
Building of the plant will provide employment to 3000 people. It is possible to live a
life time right next to the nuclear power plant with no harm to health whatsoever.
The nuclear power plants in our neighbor countries are active and in operation. In case
of an accident, it is not possible to prevent its consequences. Nuclear power plants very close
to our borders operate in Bulgaria, Armenia, Ukraine, Romania and Russia. The nuclear plant
located 10 km from our border with Armenia is a facility running with a very out-dated
technology with high potential of hazard. Therefore, opposing the nuclear plants to be
established in our country is quite illogical.
The share of nuclear energy will increase in the future. Until today, this technology
has always been used by developed countries. From now on, its utilization by developing
countries such as Turkey is very important. It should be evaluated together with the other
available alternatives and operations should be commenced without any delay.
Nuclear plants are dangerous, yet advanced technology has minimized this danger. The
danger in question is not local, but global.
The misinformed public should be enlightened with correct information. Turkey's
national interests are much more important than some ideological attitudes. Here, the primary
objective is the national interests of the country (Turkish Atomic Energy Authority, 2000).
According to the experts' opinions, in terms of sustainable development, nuclear
energy is not a matter solely related to energy production for developing countries such as
Turkey. It is a technology essential to obtain advanced technology and thereby to grow.
Attaining advanced technology would bring in many benefits to Turkey. Many factors may be
mentioned among these such as learning about and developing building techniques, enhancing
scientific and technologic capacity, quality control, establishment of various new lines of
business in the industry, new areas of work and increase in employment. Developed countries
have this technology. For instance, France meets 85% of its energy need from its nuclear
plants. South Korea is another success story for importing nuclear energy and attaining its
benefits (Turkish Nuclear Energy Platform, 2004, Kumbaroğlu, 2013 ).
According to nuclear energy experts, there are 22 thousand different parts used in a
typical nuclear power plant. The experience to be attained during the construction and
operation of such a complex and sophisticated facility will surely contribute to the
development of science and technology (Turkish Atomic Energy Authority, 2000). Nuclear
217
plants are preferred due to the facts that as an alternative source, nuclear energy has low fuel
cost, reduces foreign dependency and is the cleanest type of energy in terms of environmental
pollution (Şensoy 2009).
By the 2050s, fossil fuels will be inadequate for sustainable development. It is
estimated that the known uranium reserves in the world can meet the world's energy need for
250 years. Also in comparison with other energy sources, obtaining and processing uranium
are very cost effective processes.
According to the needs analyses conducted by the Ministry of Energy and Natural
Resources, energy consumption is expected to increase between 6.5% and 7.5% in the coming
years (Kumbaroglu 2013). Energy generation is substantially important for economic growth.
Although nuclear energy is not used for energy generation in Turkey, it is widely utilized in
the industry and the field of medicine.
Suggestions
Turkey is a country that has undersigned all international conventions on nuclear
energy and also is a member of all international nuclear energy agencies. As a conclusion, for
the sustainable development of Turkey, and due to the fact that the current deficit caused by
foreign energy dependency poses a continuous threat to the national economy, it is essential
for Turkey to switch to nuclear energy. If Turkey plans to be a developed country in the
twenty-first century, it is obliged to make a breakthrough in nuclear science and technology.
In order negate the concerns of the global public that while specializing in nuclear
energy the country may cause the production of nuclear weapons, cooperation with
international nuclear energy agencies should be maintained and the technical, administrative
and political measures that would remove such concerns should be taken.
In terms of world's thorium reserves, Turkey is ranked within the top three countries
and therefore cooperation with India should be established and joint researches on thorium
should be carried out. The public should be informed that nuclear technology will only be
used for peaceful purposes.
Nuclear technology should not be considered within the frame of a simple case of
technology importation, in the way of a build-operate-transfer model, and the labor that will
master nuclear technology down to its every detail should be raised.
According to environmentalist movements, the most effective way to reduce
greenhouse gas emissions goes through nuclear energy. As a result, no matter which
technology is used, they all bring along a certain degree of hazard and risk. Although
218
providing the cost-effective and continuous energy Turkey needs, also nuclear plants bring
along some risks. However, getting these risks under control and supervising them is possible.
REFERENCES
Baydogan, Nilgün (2009). “Effect of Nuclear Technology in Industrial and Economic
Development”
Turkish
Asian
Center
for
Strategic
Studies.
Retrieved
from:
http://tasam.org/trTR/Icerik/3934/endustriyel_ve_ekonomik_gelismede_nukleer_teknolojinin
_etkisi
Baykara, Sema (2009). “Climate Change, Alternative Energy Options and Nuclear
Energy”
http://www.tasam.org/trTR/Icerik/3935/iklim_degisikligi_alternatif_enerji_secenekleri
_ve_nukleer_enerji
Kumbaroglu, Gurkan (2013). “The Model of Turkey in the Transition to Nuclear
Energy II: Nuclear Energy and Turkey: An Analysis of Needs" Retrieved From:
http://www.edam.org.tr/EDAMNukleer/Nuclear%20Report%202012/TR/bolum1.pdf
Özgener, Bilge (2009). “Global Warming and Nuclear Energy”, Turkish Asian Center
for Strategic Studies.
Palabıyık, Hamit and Yavas, Hikmet (2006). "Unstarted Symphony: Concerning the
History of Nuclear Power Plant in Turkey", Journal of Management Sciences, Canakkale 18
March University, Biga Faculty of Economics and Administrative Sciences, Volume 4, Issue
2, p. 17-25.
Sabah
Newspaper
5th
of
March,
2013.
Retrieved
from:
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/05/03/nukleer-santralde-ilk-imzalar-atildi
Şensoy, Süleyman (2009). “Importance of Nuclear Energy for Sustainable
Development”,
Turkish
Asian
Center
for
Strategic
Studies.
Retrieved
from:
http://www.tasam.org/trTR/Icerik/3923/surdurulebilir_kalkinma_icin_nukleer_enerjinin_onemi
Temurcin, Kadir, Aliağaoğlu, Alpaslan (2003). “Nuclear Energy and the Truth of
Nuclear Energy in Turkey in the Light of the Arguments”, Journal of Geographic Sciences, 1
(2) 25-39.
Turkish Asian Center for Strategic Studies. Retrieved from:
Turkish Atomic Energy Authority (TAEA) (2000). “Sustainable Development and
Nuclear Energy”, Ankara.
219
Turkish Center for Strategic Studies (2006). "Energy Generation and its
Environmental Impacts", Strategy Report, No: 14. The report contains opinions both
supporting and against nuclear energy.
Turkish Nuclear Energy Platform (2004). “Why Do we Need Nuclear Energy in
Turkey?”Retrieved
from:
http://www.trntp.org/index.php/turkiyede-nukleer-enerji/51-
nuekleer-enerji-tuerkiyeye-neden-gereklidir.html
220
ENERJĐ ĐHTĐYACININ KARŞILANMASINDA YENĐ YÖNTEM
OLARAK KAYA GAZININ ĐNCELENMESĐ
Muzaffer ÇALIŞKAN1
Özet
Đnsanoğlu sanayi devrimini gerçekleştirdikten sonra ki dönemlerde enerjiye daha çok
ihtiyaç duymuştur. Bu enerji ihtiyacını petrolün bulunması ile karşılamış, daha sonra ki
yıllarda bu kervana doğalgazı da ortak ederek sanayi çarklarını döndürmüştür. 20.Yüzyılda
dünya nüfusu hızla arttığından, daha fazla enerji ihtiyacı doğmuştur. Đnsanoğlu yeni kaynak
arayışlarına girmiş ve bulunan kaynaklar, özellikle 21. yy da insanlığın ihtiyacını karşılayacak
seviyede değildir. Öte yandan fosil yakıt rezervlerinin de azalması sonucu içinde
bulunduğumuz yüzyılın sonlarına doğru dünyada bir enerji krizine işaret edilmektedir. Bu
çalışmada, dünya enerji ihtiyacı, kaya gazının elde edilmesi, Dünya da ve ülkemizde ki kaya
gazı rezervlerini, çıkarma esnasında oluşacak olumsuz yönleri, gazın stratejik önemi hakkında
bilgeler vermeyi amaçladım.
Anahtar Kelimeler: Kaya gazı, stratejik önem, enerji krizi, birincil enerji, konveksiyonel
olmayan enerji
1.Giriş
18. yüzyılda sanayi devriminin başlamasıyla enerjinin tahtına oturan kömür, 19.
yüzyılın sonlarında yerini petrole bırakmıştır. Sanayi devrimi sürecinde enerjinin ekonomik
önemi anlaşılmış ve 20. yüzyılda bunun yanında stratejik önemi de ortaya çıkmıştır. 20.
yüzyılın sonlarında ise kullanım kolaylığı ve çevre dostu olması nedeniyle doğal gaz Petrolun
tahtına yerleşmiştir. Ancak doğal gaz, kullanıcı ülkeleri büyük bir bağımlılığa ittiğinden bütün
dünyada sorunlar yaşanır olmuştur. Önemli bir ekonomik ve siyasal güç haline gelen doğal
gaz nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de enerji temininde yeni kaynak
arayışlarına başlanmıştır. Potansiyel bakımından yerli kaynakların başında yer alan kömürde
2005 yılında Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından başlatılan çalışmalar ile
önemli rezerv artışları sağlanmıştır. Bu çalışmalar devam ederken derinlerde bulunan ve
işletme güçlükleri söz konusu olan kömür yatakları için “kömürlerin gazlaştırılması” projeleri
tartışılır olmuştur.
1
Bartın Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Tesisat Teknolojisi ve Đklimlendirme alanı öğretmeni, 74100 /
BARTIN, [email protected], 05333628443
221
2.Dünyanın Enerji Đhtiyacı
Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency - IEA) tarafından yayımlanan
istatistiklere göre toplam birincil enerji kaynakları arasında doğalgazın payı 1973 yılındaki
%16 seviyesinden, 2010 yılında %21’e yükselmiş olup, 2035 yılında %23’e ulaşması
beklenmektedir. 1973-2035 arasında toplam birincil enerji tüketiminin yaklaşık 2,8 kat artmış
olacağı hesaba katıldığında, birincil enerji kaynağı olarak doğalgaz kullanımındaki artışın
boyutu daha iyi anlaşılmaktadır. Rakamlarla ifade etmek gerekirse, 1973’te 977 milyon TEP
olan doğalgaz tüketimi, 2010 yılında 2,7 milyar TEP’e yükselmiş olup 2035’te de 4,1 milyar
TEP’e ulaşması beklenmektedir (Tablo 1). 2010-2035 arasında toplam enerji talebinin birincil
enerji kaynaklarına göre dağılımının olası seyri incelendiğinde ise, yenilenebilir kaynaklarla
birlikte doğalgazın hızlı bir artış kaydedeceği; diğer önemli fosil yakıtlar olan kömür ve petrol
kullanımındaki artışın ise görece daha sınırlı kalacağı tahmin edilmektedir. Bu paralelde,
önümüzdeki 20 yıllık dönemde doğalgaz, yenilenebilir enerji kaynakları ve nükleer enerjinin
içindeki toplam payını artırması; kömür ve petrolün payının ise düşmesi beklenmektedir.
Talep (Milyon TEP)*
2010
2020
2035
Kömür
3474
4082
4218
Petrol
4113
4457
4656
Doğal gaz
2740
3266
4106
Nükleer
719
898
1138
Hidro elektrik
215
388
488
Biokütle
1277
1532
1881
Diğer yenilenebilir
112
299
710
TOPLAM
12650
14922
17179
Tablo 1. Dünya Birincil Enerji Kaynağı Talebinin Dağılımı
(*)2 TEP / Ton Eşdeğer Petrol (TOE / Tonne of Oil Equivalent): 1 ton ham petrolün
içerdiği enerji miktarı olup farklı türde enerji kaynaklarının mukayesesini kolaylaştırması
amacıyla enerji istatistiklerinde ve hesaplamalarda kullanılan bir birimdir. Kaynak: IEA –
World Energy Outlook 2012
222
3. (Shale gas) Şeyl Gazı
Doğal gaz olarak bildiğimiz ve tanıdığımız metan gazı kömür, petrol ve doğal gazın
ana bileşenidir. Kömür, petrol, doğal gaz gibi kaynaklar konvansiyonel enerji kaynakları
olarak anılmaktadırlar. Son yıllarda ülkemizde kömür ve bitümlü şeyl (oil shale) gibi isimlerle
anılan yerli enerji kaynağı fosil yakıt arayışları sırasında şeyl gazı (shale gas) gündeme
gelmiştir. Konvansiyonel olmayan enerji kaynakları sınıflamasında yer alan ve ülkemizde
kaya gazı olarak da anılan şeyl gazı, adını içinde bulunduğu kayaç türünden almaktadır. Kaya
gazı, şeyl (shale) adı verilen, kil ile kuvars ve kalsit minerallerinden oluşan tortul kayacın
küçük gözeneklerinde bulunan gazdır. Konvansiyonel olmayan enerji kaynakları içinde şeyl
gazı (shale gas) ile birlikte sıkı kumtaşı ve kömür kökenli gaz (coalbed methane) da yer
almaktadır. Bütün dünyada petrol ve doğal gazdan kaynaklanan sıkıntılar, petrol ve doğal gaz
oluşturmuş kayaların bünyesindeki gazın üretilebilirliğini gündeme getirmiştir. Ancak bütün
şeyller, şeyl gazı (kaya gazı) içermez. Bu kayaların belirli oranda organik madde içermesi ve
yeterli olgunluğa ulaşmış olması gerekir. Petrol ve doğal gaz, oluştuğu ana kayayı terk ederek
farklı kayaçlar içerisine yerleşir. Ancak bu göç sırasında oluşan petrol veya doğal gazın bir
bölümü ana kayada kalır. Sözü edilen şeyl gazı (kaya gazı) oluştuğu ana kayayı terk etmeyen
ve oluştuğu kayacın gözeneklerinde kalan petrolden elde edilen gazdır. 20. yüzyılın
ortalarından bu yana bilinen kaya gazının alternatif bir enerji kaynağı olarak gündeme
gelmesinin ana nedeni, konvansiyonel doğal gazın stratejik öneminden dolayı dünyada
yarattığı krizler yanında günümüzde şeyl gazı elde edilmesinin geçmişe göre daha ekonomik
düzeyde yapılabilir olmasıdır. Ana kaya doğal haliyle geçirgen olmadığından gaz üretimine
elverişli değildir. Bu kayacın öncelikle hapsettiği gazı serbest bırakacak duruma getirilmesi
gerekmektedir.
3.1. Dünyada (Shale) Şeyl Gazı
Şeyl gazı (shale gas) kaynaklarının varlığı uzun yıllar öncesinden bilinmesine rağmen
endüstriyel olarak düşünülmesi konvansiyonel doğal gaz sahalarındaki üretim düşüşleri ile
petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki yükselişe bağlı olarak gelişmiştir. Bunların yanında
özellikle son yıllarda petrol ve doğal gazın stratejik öneminin artması da rol oynamıştır. Đlk
şeyl gazı üretimi, Amerika Birleşik Devletleri, New York eyaletinde 1821 yılında
gerçekleştirilmiş ve 1970 yılında endüstriyel ölçekte üretim sağlanmıştır. Konvansiyonel
kaynakların maliyetlerinin göreceli olarak uygun olması nedeniyle şeyl gazı üretimine devam
edilmemiş, ancak 2000’li yıllardan sonra ekonomik olması ve enerji ihtiyacı nedeniyle şeyl
gazı üretimi gerçekleşmiştir. 2010 yılı sonu itibaren dünyada açılan toplam 15.467 kuyunun
sadece on binde beşi Kuzey Amerika dışında kazılmıştır. Bu olgu, şeyl gazı üretim
223
teknolojisinin Amerika kıtası dışında ne kadar yeni bir teknoloji olduğunu göstermektedir. Bu
faaliyetler sonucunda, 2010 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde doğal gaz fiyatları % 35
oranında düşmüş ve ülke doğal gaz ihraç edebilecek konuma ulaşmıştır. 2009 yılı itibariyle,
Kuzey Amerika kıtasında yedi bölgede, 146 trilyon m3 yerinde, üretilebilir düzeyde ise 20
trilyon m3 şeyl gazı (shale gas) ve sıkı kumtaşı rezervi tespit edilmiştir. ABD’de en yoğun
çalışılan Teksas eyaletindeki Barnet şeyllerinde 2010 yılı üretimi 51 milyar m3 olarak
gerçekleşmiştir Amerika’da 1996 yılında 8,5 milyar m3 şeyl gazı üretimi yapılırken, bu miktar
2006 yılında 31 milyar m3 olarak gerçekleşmiştir. Diğer bir deyimle 2006 yılında
Amerika’nın toplam doğal gaz üretiminin %5,9 u şeyl gazından sağlanmıştır. Yapılan
kestirimler 2020 yılında Amerika’nın toplam doğal gaz üretiminin yarısının şeyl gazından
sağlanacağını göstermektedir. Konvansiyonel olmayan kaynakların belirlenmesine, dik arama
kuyularında elde edilen verilerin değerlendirilmesi ile başlanmaktadır. Uzun soluklu bir
çalışma dönemi sonunda gaz potansiyeline sahip olduğu belirlenen seviyelerde yatay
sondajlar yapılmaktadır. Bu seviyelerde yüksek basınçlı % 99 oranında kum ve su karışımı
kullanılarak dikey çatlaklar oluşturulmakta ve petrol ve doğal gazın kuyuya akışı
sağlanmaktadır. Potansiyeli belirlenen alanlarda tek bir noktadan 20-30 adet yatay kuyu
açmak mümkün olabilmektedir. Konvansiyonel olmayan kaynakların aranması, üretime
geçmesi ve ekonomiye kazandırılması sürecinde büyük ölçüde istihdam da sağlanmaktadır.
Örneğin ABD’de Teksas eyaletinde bu amaçla yapılan çalışmalarda yaklaşık 12.000 kişiye iş
imkânı sağlanmıştır. Günümüzde Avrupa’da herhangi bir ülkede şeyl gazı üretimi yoktur.
Norveç şirketi Stat oil, Amerika’da Marcellus Formasyonunda şeyl gazı üretimi amacıyla
ortaklık kurmuş ve burada kazanacağı deneyimi Avrupa’da şeyl gazı üretiminde kullanacağını
belirtmiştir. Benzer yaklaşım ile Gazprom da girişimlerde bulunmuştur. Exxon Mobil,
Almanya’nın Aşağı Saksonya bölgesinde 750.000 hektar genişliğinde bir bölgede 2009
yılında şeyl gazı üretimi amacıyla çalışmalara başlamıştır. Yine Exxon Mobil Macaristan’da
şeyl gazı üretimi amacıyla 2009 yılında 5 kuyu tamamlamıştır. Cocono Phillips firması
Polonya’da şeyl gazı üretimine yönelik önemli çalışmaların tamamlandığını ve üretime
geçileceğini belirtmiştir. Shell Oil de Đsveç’te şeyl gazı çalışmalarının yapılacağını
bildirmiştir. Dünyada geniş alanlarda şeyl gazı potansiyelinin varlığı tahmin edilmektedir.
Henüz ABD dışında şeyl gazı arama ve üretim faaliyetlerine yeni, yeni başlandığından gerçek
potansiyel eski çalışmalara dayanan tahminlerin ötesine geçememektedir. Ancak; Rusya, Çin,
Avustralya, Endonezya, Afrika, Orta Doğu, Güney Amerika, Ukrayna, Polonya, Hindistan,
Kazakistan, Azerbaycan ve Türkiye gibi ülkelerin önemli şeyl gazı potansiyeline sahip olduğu
düşünülmektedir.
224
3.2.Türkiye’de Şeyl Gazı
Ülkemizde şeyl gazı potansiyeline sahip alanların başında Güneydoğu Anadolu
Bölgesi ve Trakya Bölgesi yer almaktadır (Resim 1). Her iki bölgede tahmin edilen yerinde
şeyl ve sıkı kumtaşlarında yer alan gaz rezervi 13 trilyon m3 tür. Bu rezervin üretilebilir
miktarının ise, ABD’deki kurtarım oranları dikkate alınarak bir hesaplama yapıldığında 1.8
trilyon m3 civarında olduğu tahmin edilmektedir
Resim -1 Türkiye’nin önemli şeyl gazı potansiyel alanları. Kaynak (EIA: International Energy
Agency )
Ülkemizde 2011 yılı doğal gaz tüketiminin 43.8 milyar m3 olduğu düşünülürse bu
rezervin bugünkü tüketim miktarı ile ülkemizin 40 yıllık ihtiyacını karşılayacak düzeyde
olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunların dışında Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi, Toroslar ve Tuz
Gölü civarı potansiyel alanlar olarak gösterilmektedir (TPJD)*
*
( TPJD: Türkiye petrol jeologları derneği)
4. Kaya Gazının Elde Edilme Yöntemleri
Kaya gazı çıkartmak için kullanılan yöntemler ve teknolojiler, şirketlerin uygun
şekilde çalışmaları ve bu alanda deneyimin artmasıyla sürekli değişmektedir. Ancak genel
hatlarıyla bir kaya gazı çıkartma operasyonunun başlıca aşamaları aşağıda belirtilmiştir.
225
A-Jeolojik ve sismik araştırmalar:
Sismik araştırma metotları kullanılarak yeraltı jeolojik oluşumların üç boyutlu
haritalarının çıkartılması. Uygun şeyl gazı rezervlerinin derinlik ve kalınlık bilgilerinin
derlenerek, azami verim elde edilebilmesi için gerekli kuyu sayılarının ve bunların
lokasyonlarının belirlenmesi.
B- Platform inşası:
Belirlenen lokasyonlarda kuyu açma donanımlarının kurulması.
C- Dikey sondaj:
Gaz ve petrol çıkartılacak kaya tabakasının derinliğine inene kadar dikey sondaj
yapılması ve güvenlik amacıyla kuyuya çelik ve beton kaplamalar yapılması.
D- Yatay sondaj:
Şeyl tabakası içinde, kaya formasyonuyla temas alanının artırılması amacıyla 2–3 kilometreye
kadar yatay sondaj yapılması.
E- Perforasyon:
Yatay sondaj kuyusunun beton kaplamasında belirli aralıklarla küçük patlayıcılar
kullanılarak delikler açılması.
F- Çatlatma:
Akışkanlığı özel formüllerle ayarlanmış su/kum karışımının perfore edilen kuyudan
kayanın içine basınçla pompalanması yöntemiyle kayada hidrokarbonların sızabileceği
çatlaklar oluşturulması.
G- Atıkların yönetimi:
Çatlatmak için kullanılan sıvının yeryüzüne dönen kısmının sonradan yeniden
kullanılmak üzere biriktirilmesi veya arıtılarak kanalizasyona verilmesi.
H- Üretim:
Kuyu açma ekipmanlarının sökülerek yerine çıkan hidrokarbonların toplanması ve
nakliyesi için gerekli donanımın kurulması
Kaya gazı üretim maliyetleri sermaye, işletme, nakliye maliyetleri ile vergi ve imtiyaz
paylarından oluşmakta olup ülkeye, coğrafyaya ve operasyonun büyüklüğüne göre çeşitlilik
göstermektedir. Sermaye maliyetleri temelde arama ve geliştirme maliyetlerini içermekte ve
büyük bölümü kuyuların inşasına ilişkin olmaktadır. Đşletme maliyetleri üretim faaliyetinin
kendisinden kaynaklanan değişken maliyetlerdir. Nakliye maliyetleri ise daha çok gazın
satılacağı pazarlara uzaklıkla ilgilidir.
Vergi ve imtiyaz payları ülke ve bölgelere göre değişiklik göstermektedir. Genelde
altyapının daha zayıf ve coğrafi koşulların daha zorlu olduğu, dolayısıyla maliyetlerin
226
yükseldiği ülkeler, daha serbest bir vergi ve imtiyaz rejimi uygulayarak yatırımcıları çekmeye
çalışmaktadır. Şeyl gazı kuyularından elde edilmesi beklenen toplam gazın yaklaşık %25’i
üretimin ilk yılı içinde, %50’si de ilk 4 yılda çıkartılmaktadır. Bu durum maliyet-getiri
hesaplamalarında iskonto oranlarından çok kuyunun inşa maliyeti ile elde edilecek toplam gaz
miktarından sağlanacak getiriyi öne çıkarmaktadır. Üretim gerçekleştirilmesi düşünülen
bölgeye özgü maliyet bileşenleri ve çıkartılabilecek gaz miktarı birlikte değerlendirildiğinde,
operasyonun reel bir getiri sağlaması için piyasada doğalgazın fiyatının ne olması gerektiğine
ilişkin bir başa başnoktası belirtilmiştir. Şeyl tabakasının derinliğine, yatay sondaj uzunluğuna
ve diğer faktörlere göre değişmekle birlikte, ABD’de bir kaya gazı kuyusunun maliyeti 4-10
milyon USD arasında değişmektedir. Kuyu başına elde edilebilen doğalgaz miktarı ise 8 ila
300 milyon m3 arasında olabilmekle birlikte orta derinlikteki kuyularda ortalama 30 milyon
m3 civarındadır. Yaklaşık bir hesaplamayla 5 milyon USD’ ye mal olan ve 30 milyon m3 gaz
elde edilebilecek bir kuyunun ekonomik olarak anlamlı olması için piyasada doğalgaz
fiyatının 5 USD/M Btu’nun üzerinde olması gerekmektedir.
5. Riskler ve çevresel faktörler
Kaya gazı üretiminde yatırımcılar açısından temel riskleri rezerv hesaplamalarında
yapılabilen hatalar ve buna bağlı olarak üretimin beklenen seviyelere ulaşmaması
oluşturmaktadır. Hidrokarbon içeren şeyl biçimlenimlerinin eldeki teknolojilerin kullanımıyla
ne kadar süreyle ne kadar gaz elde edilebileceğine ilişkin hesaplamalar, halen ciddi hata
payları içerebilmektedir. Bu nedenle rezerv büyüklükleri yıllar içinde aşağı veya yukarı yönde
güncellenebilmektedir. Sismik ölçüm ve araştırma teknolojilerinin sürekli gelişmesi, ayrıca
üretim amaçlı kuyuların sayısının artmasıyla birlikte jeolojik verilerin doğruluğunun zaman
içinde artması beklenmektedir. Açılan kuyulardan ne kadar süreyle gaz elde edilebileceğine
ilişkin varsayımlar da halen üretimini sürdüren çok sayıda kuyudan derlenen istatistik ve
teknik verilerin artışıyla birlikte daha az hata payıyla yapılabilecektir. Öte yandan üretim
gerçekleştiren firmalar da kullandıkları sondaj ve hidrolik çatlatma tekniklerini sürekli olarak
geliştirmeye çalışmakta olup bu durum da kuyu başına verimliliğin artmasına ve maliyetlerin
kontrol edilmesine katkıda bulunmaktadır. Çevresel tahribat ihtimali ile ilgili kaya gazı
endüstrisine yöneltilen başlıca eleştiriler ise şu şekildedir:
* Hidrolik çatlatmada kullanılan sıvı, yeraltı su kaynaklarını kirletebilecek tehlikeli kimyasal
maddeler içermektedir.
* Kuyuların çelik ve beton kaplamalarının düzgün yapılmaması, yeraltı suyuna gaz
karışmasına neden olmaktadır.
227
* Gazın yeryüzüne çıkartılması esnasında yaşanabilecek doğalgaz kaçakları, karbondioksitten
çok daha fazla sera gazı etkisi içeren metanın atmosfere salınmasına neden olmaktadır.
* Hidrolik çatlatma sonrasında yüzeye dönen atık sular, tuz ve radyoaktif maddelerle
kirlenmiş durumda olup yer üstü su kaynakları ve doğal yaşam için zararlı olabilecektir.
* Kullanılan yüksek miktarda su, kıt su kaynaklarını da tüketmektedir.
Hidrolik çatlatmada kullanılan sıvılarla ilgili eleştiriler ise 2000’li yılların başında
kaya gazı üreticilerinin kendi teknolojilerini ticari açıdan korumak amacıyla sıvı formülünü
açıklamaktan kaçınması nedeniyle yoğunlaşmıştır. Kamusal otoritelerin baskısı ve
düzenlemeler sonucu bu durum ortadan kaldırılmış olup üreticiler, kullanılan kimyasal
maddeler konusunda daha şeffaf davranmaya başlamıştır. Günümüzde hidrolik çatlatma için
kullanılan sıvı yaklaşık %94 su, %5 kum ve %1’e yakın oranlarda sürtünme azaltıcı, anti
mikrobiyal ile artık birikmesini önleyici kimyasallar içermektedir. Kullanılan kimyasallar
polikrilamid, bromin, metanol, naftalin, hidroklorik asit, etilen glikol, bütanol vb. maddeler
olup bu kimyasallar seyreltilmiş halde olduklarından içme sularına karışmaları halinde bile
zararsız olacağı ifade edilmektedir. Öte yandan, hidrolik çatlatma sıvılarının doğrudan
çatlaklar yoluyla yeraltı su kaynaklarına karışma ihtimali çok düşüktür. Zira yeraltı su
tablaları yerin en fazla 300 metre derininde bulunmakta olup hidrolik çatlatma yapılan şeyl
oluşumları yerin en az 2.500 metre altında gerçekleştirilmektedir. Yatay sondaj boyunca
oluşan çatlaklar yukarı doğru dikey olarak en fazla 200 metre uzanmakta olup en sığ
derinlikteki hidrolik çatlatma operasyonlarında bile yeraltı su kaynakları ile çatlakların en üst
noktası arasında 1-2 kilometre kalınlığında geçirimsiz kaya tabakaları bulunmaktadır.
Çatlatma sıvılarının su kaynaklarına karışması ancak hatalı kazılan veya kaplaması düzgün
yapılmayan kuyularda meydana gelen kazalar sonucu mümkündür. Aynı şekilde yeryüzüne
çıkartılan gazın belli oranlarda atmosfere sızması da kuyuların ve ekipmanların iyi
tasarlanmaması halinde veya yanlış teknik uygulamalar sonucunda mümkündür. Doğası
gereği üretici firmaların da çıkarına olmayan bu gibi tehlikelerin önüne geçmek için
düzenleyici otoritelerin ve endüstrinin birlikte hareket etmesi ve tüm teknik yönergelere
hassasiyetle uyulduğunun çok iyi denetlenmesi gerekmektedir. Her ne kadar hatalar ihtimal
dâhilinde olsa da bugüne kadar birçok eyalette çok sayıda testin gerçekleştirildiği ABD’de
yeraltı su kaynaklarının kaya gazı çıkartma faaliyetlerine bağlı olarak kirlendiğine ilişkin bir
bulgu ortaya konmamıştır. Benzer şekilde kuyulardan yeraltı sularına doğalgaz karışması da
düzgün yapılan uygulamalarda çok düşük bir ihtimal olarak değerlendirilmektedir. Şimdiye
kadar yeraltı sularına gaz karıştığı iddiasıyla incelenen birçok olayda, sularda bulunan gazın,
su kaynaklarının içinden geçtiği kömür yataklarına bağlı biyojenik gaz olduğu ve kaya gazı
228
faaliyetleriyle ilgisi bulunmadığı ortaya çıkmış olup yalnızca Pennsylvania’da hatalı bir
kuyuda meydana gelen bir kazadan dolayı içme sularına doğalgaz karıştığı belirlenmiştir.
ABD’de yılda 15 binin üzerinde kuyu açıldığı ve aktif halde on binlerce kuyu bulunduğu
hesaba katıldığında bu tip risklerin oldukça düşük olduğu değerlendirilmektedir. Hidrolik
çatlatma amacıyla kuyulara pompalanan suyun yaklaşık üçte biri yeryüzüne geri dönmektedir.
Bu suyun sızmalara karşı güçlendirilmiş havuzlarda toplanması gerekmektedir. Havuzlarda
biriktirilen su, ya yeniden çatlatma sıvısı olarak kullanılmakta, ya da arıtılarak kanalizasyona
verilmektedir. Hidrolik çatlatma suyuna ilişkin arıtma faaliyeti başka herhangi bir endüstriyel
faaliyet sonucu ortaya çıkan atık su arıtma süreçlerinden farklı olmayıp, sonucunda ortaya
çıkan arıtılmış atık suyun doğaya zararlı olmadığı ifade edilmektedir. Kaya gazı üretiminde
kuyu başına 4 bin ila 18 bin m3 su kullanılmaktadır. Kaya gazı üretim faaliyetleri için büyük
miktarlarda su kullanımının gerekli olduğu kuşkusuz olmakla birlikte, kentsel kullanım dâhil
olmak üzere diğer endüstrilerdeki su kullanımı ile kıyaslandığında, doğalgaz üretiminin tek
başına su kaynaklarının aşırı tüketilmesine neden olabilecek bir faaliyet ölçeği yaratmadığı
ortaya çıkmaktadır.
6. Sonuçların Tartışılması
1- Enerji başlığı, tüm ülkeler açısından ekonomik ve siyasi boyutlarıyla hayati
önemdedir. Đster geniş kaynaklara sahip olsun, ister enerjide dışa bağımlı olsun; başta fosil
yakıtlar olmak üzere enerji üretimi ve ticaretinde zincirin neresinde yer aldıkları, ülkelerin
ekonomilerini ve siyasetlerini doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle enerji kaynaklarına
düşük maliyetle, kesintisiz ve yeterli erişim olarak tanımlanabilecek enerji güvenliğinin
sağlanması, her ülke için bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.
2- Küresel ısınmayla mücadele ve sürdürülebilirlik bağlamında yenilenebilir enerji
kaynaklarının giderek daha fazla gündeme gelmesine rağmen halen küresel enerji talebinin
büyük bölümü fosil yakıtlarla karşılanmaktadır. Gelecek yıllarda paylarının azalması
beklenmekte birlikte, 2035 itibarıyla toplam enerji ihtiyacının %75’inin hidrokarbonlardan
karşılanacağı tahmin edilmektedir. Petrol, kömür ve geleneksel doğalgaz kaynaklarının
ülkelere dağılımı, bu kaynaklardan gerçekleştirilen üretim ve enerji kaynaklarının ticareti,
aynı zamanda jeopolitik bir denklemi tanımlamaktadır. Bu çerçevede kaya gazıyla ilgili
gelişmeler, enerji kaynaklarının dağılımı, üretimi ve ticaretinde önemli değişikliklere neden
olma potansiyeli dolayısıyla söz konusu jeopolitik denklemde de değişiklikleri gündeme
getirebilecektir.
3- Geçtiğimiz on yılda ABD’de yaygın bir şekilde üretilmeye başlanan kaya gazı,
benzer jeolojik özelliklere ve kaya gazı rezervlerine sahip olan diğer bölgelerde de alternatif
229
bir doğalgaz kaynağı olarak tartışılmaya başlanmıştır. Özellikle mevcut durumda enerjide net
ithalatçı konumunda olan ülkeler açısından bu rezervlerin değerlendirilmesi önemli avantajlar
sağlayabilecektir. Kaya gazı üretiminin küresel ölçekte artması, doğalgaz ticaretinin de
farklılaşmasına neden olabilecektir.
4- Enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü doğalgazdan karşılayan ve doğalgazın
tamamına yakınını ithal eden Türkiye için de, sahip olduğu kaya gazı rezervlerinin
değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Mevcut en güncel incelemeye göre Türkiye’nin
çıkarılabilir kaya gazı rezervleri yaklaşık 424 milyar m3 olup, bu rakam ülkemizin yaklaşık 10
yıllık doğalgaz ihtiyacına karşılık gelmektedir. Öte yandan yeni sismik çalışmalarla elde
edilecek verilerle birlikte Türkiye’nin rezervlerinin de artabileceği ifade edilmektedir. Henüz
başlangıç aşamasında olmakla birlikte Türkiye’de kaya gazı üretimi için çalışmalar başlamış
durumdadır. TPAO ile anlaşma yapan firmaların yanı sıra TPAO’nun da kendi sahalarında
üretim için çalışma yürüttüğü belirtilmektedir.
5- Gerek dünya doğalgaz piyasasında yaşanması muhtemel değişim, gerekse
Türkiye’deki potansiyelin hayata geçirilme süreci çerçevesinde kaya gazı üretimi ile ilgili
gelişmelerin önümüzdeki dönemde ülkemizin enerji gündeminin ilk sıralarında yer alması
beklenmektedir. Yatırımların yaygınlaşması ve artan miktarlarda üretime başlanabilmesi
durumunda kaya gazı kaynaklarının, enerji güvenliğinin sağlanması açısından Türkiye’nin
elini güçlendireceği değerlendirilmektedir.
6- Gaz içeren şeyl tabakalarında hidrolik çatlatma yöntemiyle oluşturulan çatlaklardan
sağlanan gaz miktarında her bir kuyudan 20-30 yıl üretim yapılabilecek teknolojiye
ulaşılmıştır.
7- Şeyl gazı üretiminde önemli birikime ve teknolojiye sahip olan Amerika’nın aynı
zamanda büyük şeyl gazı potansiyeline sahip olması dünyada enerji dengelerini etkilemiştir.
8- Amerika ve Kanada’nın şeyl gazı üretimini artırması, konvansiyonel doğal gaz
üretimi yaparak dünyada söz sahibi olan ülkelerin durumunu değiştirecektir.
9- Şeyl gazı potansiyeli konusunda Amerika ve Kanada dışında yeterli bilgiler
bulunmamaktadır ancak önümüzdeki beş yıl içinde tüm dünyada yeni rezervler
belirleneceğinden küresel enerji denklemi değişecektir.
10- Bugünkü potansiyelleri dikkate alındığında Polonya, Almanya, Đsveç, Fransa, Çin
ve Hindistan’da önemli rezervler beklenmektedir.
11- Amerika’dan sonra Avrupa, Çin ve Hindistan’da da üretime geçilmesi ile doğal
gaz arz kaynaklarında büyük artış olacağı ve dolayısıyla doğal gaz fiyatlarının düşeceği
öngörülmektedir.
230
12- Çin’in önemli şeyl gazı potansiyeline sahip olması, ülkede doğal gaz kullanımının
artması ile atmosfere salınan karbon emisyonlarının azalmasına neden olacaktır.
13- Bu olgu dikkate alınarak Amerika ile Çin arasında bir mutabakat imzalanmış ve
Çin’e şeyl gazı üretimi konusunda her türlü teknik desteğin verileceği taahhüdünde
bulunulmuştur.
14- Günümüzde sahip oldukları zengin doğal gaz yatakları nedeniyle uluslar arası
ilişkilerde yaşanan dayatmalar seçeneklerin artması ile azalacaktır.
KAYNAKÇA
Tek yazarlı makaleler
[1] Bahtiyar, Đ. (2013) “Is Shale Gas & Oil an Opportunity for Turkey and Investors”, Türkiye
Uluslararası Şeyl Gaz ve Petrol Konferansı, 20-21 Şubat 2013
[2] Muzaffer, Ç. (2012) Yayımlanmamış ders notları, Türkiye ve dünyada kaya gazının elde
edilmesi ve diğer yakıtlarla ısıl değer olarak karşılaştırılması
[3] Muzaffer, Ç (2011 -2013) Uzak Asya, Orta doğunun yerini tutabilir mi? Enerji dengeleri
konulu makale.
Đnternet siteleri
[1] Enerji Enstitüsü, http://enerjienstitusu.com
Arşiv dokümanı
[1] International Energy Agency (2012), “Golden Rules for a Golden Age of Gas”
[2] International Energy Agency (2012), “Key World Energy Statistics”
[3] International Energy Agency (2012), “World Energy Outlook 2012”
231
ABD’NĐN KÜRESEL HÂKĐMĐYET REKABETĐNDE KAYA GAZININ
YERĐ: ENGELLER VE AVANTAJLAR
Zafer AKBAŞ
1
Esra PALA2
Özet
Günümüzde enerji kaynaklarına sahip olan devletler küresel rekabette diğer aktörlere
karşı avantajlı durumdadır. Enerji bağımlılığı salt bir ekonomik sorun olmanın ötesinde bir
güvenlik sorunu olarak da ele alınmaktadır. ABD dünyanın hegemon ülkesi olarak, küresel
hâkimiyetini sürdürmeye çalışmaktadır. ABD’nin hegemon gücünün azaldığına dair yapılan
analizlerin bir kısmı ekonomik parametlere dayanmaktadır. Enerji kaynakları, bu parametreler
içinde önemli bir yer işgal etmektedir.
ABD dış politikalarının önemli bir uğraş alanı, enerji kaynaklarının kontrolü,
çeşitlendirilmesi, güvenliği konularıdır. ABD için, örneğin Ortadoğu ve Kafkaslar gibi
bölgelere yönelik dış politik tutumların en önemli odak noktalarından biri, enerji
kaynaklarının kontrolüdür. Kaya Gazı, bu bağlamda olmak üzere, ABD için stratejik bir
kaynak özelliği taşımaktadır.
ABD, dünyanın en önemli enerji aktörlerinden biri olmak yanında, yakın zamanın en
önemli enerji kaynaklarından biri ve petrole alternatif olarak da ifade edilen Kaya Gazı
potansiyeline sahip ülkelerden biri olmak avantajını da elinde bulundurmaktadır. Ancak bu
enerji kaynağının elde edilmesinde ekonomik, teknik ve çevresel zorluklar vardır.
Bu çalışmada realist bir perspektifle, stratejik kaynak olma özelliği taşıyan Kaya Gazı’nın
ABD için önemi, sağlaması muhtemel avantajlar ve buna dair engeller üzerine
odaklanılmıştır. Bu unsurlardan hareketle, ABD’nin küresel hâkimiyetini sürdürmesinde Kaya
Gazı’nın rolü, ABD ve uluslararası politika eksenli olarak incelenmiştir. Ayrıca çalışma Kaya
Gazı’nın ABD’nin küresel hâkimiyetinin sürdürülmesinde önemli araçlardan biri olduğu ve
bu araca dair avantaj ve engellerin de bulunduğu varsayımına dayanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: ABD, Hegemonya, Kaya Gazı, Enerji rekabeti, Güç kapasitesi
1
2
Doç.Dr. Zafer AKBAŞ, Düzce Üniversitesi Uluslararası Đlişkiler Bölümü, [email protected]
Esra PALA, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, [email protected]
232
Abstract
Today, governments with energy sources are advantageous over the other actors on
global rivalry. Energy dependance has been handled as a problem of security beyond being an
absolute economical problem. The USA,as the hegemon country of the world,has been trying
to proceed its global dominance. Some of the analyses carried out on the decrease of the
USA’S hegemon power are based on economical parameters. Energy sources occupy a
substantial place among these parameters.
The control,diversification and security of energy sources forms an important part of
interest in the USA’s foreign policy.One of the most significant points of focus in the USA’s
foreign policy towards the territories such as the Middle East and Caucasus in the controlling
of energy sources.In this sense,Stone gas is a strategical resource for the USA.
In addition to being among the most important actors of energy throughout the
world,the USA bears the advantage of being one of the countries with the potential of Stone
gas which is one of the most significant energy sources of the recent times and which is
expressed to be an alternative of petroleum. However,there are economical,technical and
environmental discrepancies regarding the obtainment of this energy source.
This study focuses on the importance of Shale Gas,which has a strategical importance
as a source, its propable advantages and obstacles to be faced
within a realistic
perspective.Taking these elements into account,the role of Shale Gas USA’s maintaining it’s
global dominance has been researched on the USA itself and it’s international policies axis.In
addition,this study is based on the hypothesis that Shale Gas is an important means for the
USA to maintain it’s global dominance and that this means has both some advantages and
hindrances.
Keywords: USA,Hegemony,Shale Gas, Energy Competition, Power Capacity
Giriş
Enerji, dünyadaki bütün ülkelerin ekonomik, politik ve sosyal açıdan gelişmesinde
birincil ihtiyaçlardandır. Bu açıdan günümüz uluslararası politikasında devletlerin, enerjiyi
sorunsuz, güvenli bir biçimde, temiz ve ucuz yollardan temin etme ve alternatif kaynaklar
üretme temel hedef ve stratejileri vardır. Devletler bu temel hedef ve stratejilerini
gerçekleştirmek üzere, sert ve yumuşak güç unsurlarını kullanırlar. Kaya gazı bu bağlamda
olmak üzere kaynak çeşitlendirmesinin en ciddi alternatiflerinden birini oluşturmaktadır.
233
Kaya Gazı Devrimi" sayesinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dünyada en çok
doğal gaz üreten devletler sıralamasında son on yıl içinde en üst sıralara yükselmiştir.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)'nın çalışmalarında, 2015 yılında, ABD'nin doğalgaz
üretiminde Rusya Federasyonu'nu geride bırakacağı öngörülmektedir. Konvansiyonel
olmayan doğalgaz kaynaklarının, özellikle de kaya gazının, keşfedilmesi ve ABD tarafından
geliştirilen yeni teknolojiler sayesinde ortaya çıkarılarak dünya enerji arzına eklenmeye
başlanması, dünya enerji jeopolitiğinde köklü değişiklikler meydana getirmektedir.3
Kaya gazı küresel dünyanın enerji ihtiyacının karşılanmasında önemli bir araç olmaya
adaydır. Kaya gazına sahip olan ülkeler diğer ülkelere göre karşılaştırmalı üstünlük elde etmiş
olacaklardır. Kendi çıkarlarını maksimize etmek, ekonomik, politik ve askeri yönden avantajlı
durumda olmak isteyen uluslararası aktörler, kaya gazını çıkarmak ve arz etmek üzere
çalışmalar yürütmektedir. Kaya gazı elde eden ülke sadece dışa bağımlı olmaktan
kurtulmayacak ya da dışa bağımlılığını azaltmayacak, aynı zamanda rakiplerine göre rekabet
üstünlüğü elde etmiş olacaktır. Bu nedenle çalışmada kaya gazının özelliklerine ve ABD’nin
kaya gazı politikasına yer verilmiş, ABD için kaya gazının bir hegemonya sürdürme aracı
olduğu vurgusu yapılmıştır.
1. ABD Küresel Hâkimiyeti: Enerji Politikaları ve Jeo-Strateji
Günümüz uluslararası düzeni içinde güç ve gücün unsurları bakımından diğer
aktörlere kıyasen açık ara üstün kapasiteye sahip olan tek ülke vardır ki bu da ABD’dir. ABD,
I. Dünya Savaşı ile dünya politik arenasında varlığını hissettirmiş, II. Dünya Savaşı ile de
hegemon bir güç haline gelmiştir.
Tarihsel açıdan incelendiğinde, ABD’nin de dış politika ve milli güvenlik stratejisini
jeopolitik temeller üzerine inşa ettiği görülmektedir. ABD, yirminci yüzyıl sonlarından
itibaren bilinen dünya hâkimiyet teorilerinden farklı olarak, enerji havzalarının ve enerji
ulaştırma hatlarının kontrol gücüne dayanmakta olan farklı bir hâkimiyet teorisini
geliştirmeye başlamıştır.4
Günümüz dünya siyaseti sosyal, ekonomik, küresel, mali ve siyasi alanlarda yaşanan
küresel krizin ve kaynakların azalmasının getirdiği baskıyla Batı dünyasının dünyanın geri
kalanı üzerinde paylaşım mücadelesi veya rekabeti biçiminde işlemektedir.5
3
Doğan Üçok, “Jeopolitik Enerji ve Amerika içi/dışı Kaya Gazı”,
http://cumartesiokulu.sabanciuniv.edu/jeopolitik-enerji-ve-amerika-icidisi-kaya-gazi Erişim:02.10.2014 s.1.
4
Abdullah Ural, “ABD’nin Enerji Hakimiyeti Teorisi ve Büyük Ortadoğu Projesi”Akademik Orta Doğu, Cilt 3,
Sayı 2, 2009, s.131.
5
Diplomatik Gözlem, “Dünya Siyaseti Yeniden Biçimleniyor”, http://www.diplomatikgozlem.com/TR/belge/18180/dunya-siyaseti-yeniden-bicimleniyor.htm, Erişim:12.05.2014.
234
ABD,
1990’lı
yıllarda
en
temel
önceliği
Rusya
ile
ilişkilerin
yeniden
biçimlendirilmesine vermiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile ABD-Rusya ilişkilerinde “yeni
bir sayfa” açılmasına neden olmuştur. Bu çerçevede ABD ilk dönemde Rusya ile ilişkilere
öncelik vermiş ve Orta Asya Bölgesi’nde de Rusya’nın devam eden etkisini kabul etmiştir.6
ABD’nin petrol bölgesi olan Ortadoğu’ya yönelik izlediği politikaların temelinde enerji
kaynaklarının kontrolü vardır. Bu bağlamda en önemli proje Büyük Orta Doğu Projesi’dir. Bu
projenin bir amacı da petrol ve doğalgazın bir tehdit unsuru olarak kullanılmasını
engellemektir.
Enerji gereksiniminin arttığı bir kürede, enerji kaynaklarına hâkim olmanın “küresel
hâkimiyetin yeni belirleyicisi” olduğunu öne sürmenin pek de yanlış olmayacağı söylenebilir.
Fakat enerji kaynaklarına sahip olmak yeterli gelmeyecektir. Bunların güvenli bir şekilde
gideceği yerlere ulaştırılması en az enerji kaynaklarına sahip olmak kadar, önemlidir.7
Gelişmenin ve refah seviyesinin endüstriyel ilerlemeye, gelişmeye endeksli bulunduğu
günümüz dünyasında, enerji kaynaklarının ve bunların bulunmakta olduğu bölgelerin
denetlenmesi büyük oranda önem teşkil etmektedir.8ABD’nin geliştirdiği enerji hâkimiyeti
teorisinin amacı başkalarının enerji ihtiyacından önce kendi enerji gereksinimini
karşılamaktır.9
ABD’nin enerji hâkimiyet teorisinin bir başka amacı da mevcut ekonomik sistemi
sürdürmektir. ABD, Avrupa ve Ortadoğu ülkelerinin ürettikleri ürünlerin büyük kısmını ithal
ettiği için 500 milyar dolarlık dış ticaret açığı vermektedir. ABD, başka ülkelerin yeni
pazarlara girmesine imkân vermek istememekte ve mevcut düzeninin devamını sağlamaya
çalışmaktadır.10
ABD dış politika yaklaşımı açısından üç temel ekolden bahsedilebilir. Bu ekollerden
ilki, Amerika’nın dünyanın tamamını kontrol etmek durumunda olduğuna inanan ve bunu
yapmak için de askeri gücünü, sert gücünü önemseyen “controllers” grubudur. Dünyanın
biçimlendirilmesi gerektiğini düşünen ve “shapers” denilen ikinci ekol ise Amerika’nın
6
Pınar Akçalı, “Dünya Siyasetinde Orta Asya”, http://akademikperspektif.com/2014/03/31/doc-dr-pinar-akcaliroportaji-dunya-siyasetinde-orta-asya, Erişim:12.05.2014
7
Deniz Tören, “Enerji Güvenliği ve NATO Bağlamında Büyük Ortadoğu Projesi”,
http://www.tuicakademi.Org/Đndex.Php/Kategoriler/Diğer/1017-Enerji-Guvenliği-ve-NatoBaglamında-Buyuk-Ortadoğu Projesi, Erişim:11.05.2014 s.1
8
Armağan Kuloğlu, “ ABD’nin Enerji Hakimiyeti Teorisi ve Orta Doğu Projesi NATO’nun Doğu’ya Doğru
Genişlemesi, Değişen NATO ve Bu Değişimde Enerjinin Rolü”, Stratejik Analiz, Cilt 5, No.54, Ekim 2004 s.138
Erişim:11.05.2014
9
Zbigniew Brzezinski,”ABD’nin Enerji Hakimiyeti Teorisi ve Orta Doğu Projesi Büyük Satranç Tahtası:
Amerika’nın Önceliği ve Bunun Jeostratejik Gerekleri”, Ertuğrul Dikbaş ve Ergun Kocabıyık(Çev.), Sabah
Kitapçılık, Đstanbul 1998, s.139
10
Abdullah Ural, s.141.
235
“dünyanın efendisi” değil, “lideri” olması gerektiğini savunmaktadır. Bu çerçevede, ABD’nin
yumuşak güç, kullanımına yönelmesi gerektiğini açıklamaktadır. Üçüncü ekol ise Amerikan
gücünün kendi kıtasına çekilmesi gerektiğini savunan “abstainers” grubu. 1823 Monroe
Doktrini’nden kalma izolasyonist duruşu benimseyenler bu gruba dâhildir. Buna göre ABD,
dünyaya, özellikle de Avrupa’ya ve etrafına ne zaman müdahale etmeye kalksa bunun yan
etkilerini Amerikan vergi mükellefleri üstlenmektedir.11 ABD elde ettiği eşsiz konumla,
yumuşak güç araçlarını en iyi şekilde kullanarak klasik hegemonik bir güç olmanın aksine,
dünyayı yönetmeyi amaç edinmiştir.12
Dünyanın enerji ihtiyacı gün geçtikçe artmaktadır. Bu alanda büyük bir rekabet
yaşanmaktadır. ABD, dünyanın en çok enerji kaynağı tüketen aktörü olarak, diğer
bölgelerdeki enerji kaynaklarını kontrol etmeye yönelik politikalar izlemekte, enerji
bağımlılığını azaltmaya çalışmakta ve bu nedenle kaynak çeşitliliğini artırma yönlü tutum
izlemektedir.
ABD’nin dış politikasında enerji güvenliği en önemli karar noktalarından biridir.
Özellikle petrolün Batıya sorunsuz akışının sağlanarak, fiyatının ucuzluğunun sağlanması
ABD için yaşamsal öneme sahip hususlar olarak kabul edilmektedir.
1970’lerin başından itibaren ABD, Ortadoğu petrollerini daha fazla kullanmaya
başlamıştır. Bu eğilimle ABD’nin fiilen Ortadoğu’ya müdahil olmasına neden olacak
stratejileri geliştirmesi, askeri kapasitesini artırması birbirlerine bağlı gelişmelerdir. ABD’de
enerji alanında kaya gazı koşunda yaşanan devrim, hem ülkenin enerji kaynaklarına
bağımlılığını azaltmakta hem de stratejik önceliklerini değiştirmesini sağlamaktadır. Hidrolik
kırma metoduyla elde edilen gaz ve petrol ABD’nin hızla kendine yetecek bir duruma
gelmesine yol açmaktadır. 13
2.ABD Küresel Hâkimiyeti ve Kaya Gazı: Jeo-Ekonomik, Jeo-Politik ve JeoStratejik Özellikler
ABD'de 2008 krizinden sonra ekonomik sektörlerde oluşabilen sorunların gelecekte
önüne geçebilmek için yeniden uluslararası ticarette "made in USA" damgalı rekabet
edilebileceği ürünler üretme stratejisiyle öne çıktı. Sanayi üretimine yeniden önem ve ağırlık
verilmeye başlandığı bu dönemde pek çok ABD'li politikacı bakımından kaya gazı, süper
gücün dünya ekonomisi üzerinde yeniden hâkimiyet kurmasını sağlayacak hayati bir enerji
11
Deniz Ülke Arıboğan, Büyük Resmi Görmek, Đstanbul, 2013, Timaş Yayınları, s.62 -63.
Gültekin Sümer, “Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü”, Uluslararası
Đlişkiler, Cilt 5, Sayı 19 (Güz 2008), s. 121.
13
Muharrem Yılmaz, “Enerji Politikaları ve Jeo Strateji”
http://www.tusiad.org/__rsc/shared/file/Muharrem-Yilmaz-Makalesi-Gorus-82.pdf, Erişim:03.05.2014 s.1
12
236
girdisidir. Uzun bir aradan sonra ABD toplam istihdamı içinde payı tek rakamlı oranlara
kadar gerileyen sanayi istihdamı, ilk kez gözle görünür bir artış göstermeye başlamıştır.14 Bu
artış kaya gazı ile ilişkilendirilmektedir.
ABD’nin bütçe açığı artmaktadır. Federal Hükümet açıklamalarına göre 2013 mali yılı
bütçe açığı 608 milyar dolardır.15 Bu açık zaman zaman fazlasıyla yükselmektedir. ABD
makro
ekonomik
göstergelerinde
de
büyük
bir
sıçramadan
bahsetmek
mümkün
görünmemektedir. Dünya 2001-2010 arası reel GSMH ortalaması 3.4 iken aynı dönemde
ABD ortalaması 1.6’dır. Aynı dönemde OECD ülkeleri 1.7, OECD dışı ülkeler 6.9, Çin ise
10.9 reel GSMH’ya sahiptir.16 ABD GSMH’sının 2014’te %2.4 büyüyeceği tahmin
edilmektedir.17 Aşağıdaki tablodan da ABD’nin federal açığının arttığı görülmektedir.
Tablo1. ABD GSMH’sı ve Bütçe Açığı
ABD
Federal
GSMH
Açık
(Nominal
(Nominal
Milyar
Milyar
Dolar)
Dolar)
2000
10289.7
-236.24
2001
10625.3
-128.23
2002
10980.2
157.75
2003
11512.2
377.59
2004
12277
412.73
2005
13095.4
318.35
2006
13857.9
248.18
2007
14480.3
160.71
2008
14720.3
458.55
2009
14417.9
1412.69
Yıl
14
Kemal Pehlivanoğlu, “Đki Dev Ekonomi Geleceği "Kaya" da Buldu!”, Aktüel Dergi,
http://www.aktuel.com.tr/dergi/2013/09/26/iki-dev-ekonomi-gelecegi-kaya-da-buldu, Erişim:12.05.2014.
15
U.S. Government Accuntability Office, http://www.fms.treas.gov/fr/13frusg/GAO-Statement-2013.pdf, Erişim
Tarihi: 23.10.2014, s.26.
16
OECD Economic Outlook, “General Assessment Of The Macroeconomic Situation”,
http://www.oecd.org/eco/outlook/general-assessment.pdf, s.11, Erişim Tarihi: 23.10.2014.
17
United Nations, “World Economic Situation and Prospects 2014”,
http://www.un.org/en/development/desa/policy/wesp/wesp_current/WESP2014_mid-year_update.pdf, Erişim
Tarihi: 23.10.2014, s.5.
237
Kaynak:
2010
14958.3
1294.37
2011
15533.8
1299.59
2012
16244.6
1086.97
2013
16797.5
679.50
2014
17332.3
483.35
US
Government
Spending,
http://www.usgovernmentspending.com/download_multi_year_2000_2020USb_G0f#copypas
te Erişim Tarihi: 23.10.2014.
ABD, 1966 yılından günümüze kadar kesintisiz olarak doğalgaz ithal etmektedir. Kaya
gazı üretimindeki artışın katkısıyla ABD, 1966'dan bu yana tarihte ilk defa yeniden 2019
yılında tükettiği bütün doğalgazı üretebilecek, 2020 yılında kullandığının yüzde 1'i kadarını,
2040 yılında ise yüzde 12'si kadarını dünya pazarına ihraç edebilecek olup, bu durum,
Meksika ve Kanada ile olan büyük enerji ticaretinde Amerika lehine bir süreç başlatacaktır.
ABD, 2011 yılında ürettiği doğalgazın yüzde 32'sini kaya gazından temin etmiştir. Bu
rakamın 2007 yılında yalnızca yüzde 8 olduğu hatırlanırsa kaya gazı üretimindeki büyük artış
gözler önüne gelir ki bu rakamın 2035'de yüzde 50'yi geçmesi hedeflenmektedir.18
ABD, dünyada kaya gazı bölgelerini en verimli değerlendiren ülke konumundadır.
Enerji Bilgi Yönetim Dairesi (EIA) öngörülerine göre ABD, kaya gazı ve mevcut petrolü
sayesinde 2035'te enerjide kendi kendine yeten ülke durumuna yükselebilir. Uluslararası
dengeler bakımından ekonomi alanında liderliği elinde tutan Çin'de refah düzeyinin
yükselmesi ile beraber yükselen işçi maliyetleri düşünüldüğünde ABD yeniden dünyanın
sanayi üretim ve ekonomik güç merkezi olabilir.19 ABD’nin 10 yıl içerisinde petrolde Suudi
Arabistan’ı, 4-5 yıl arasında da dünyanın doğalgaz imparatoru Rusya’yı geride bırakacağı
tahmin edilmektedir. ABD, Kaya gazına geçiş ile petrol talebinde de azalmalar yaşayacaktır.20
Bu durumlar kaya gazının stratejik ve ekonomik önemini artışmış olup, ABD’nin küresel
hâkimiyetine büyük katkı sağlayacak görünmektedir.
Kaya gazı Kuzey Amerika'da başarıya ulaşmış durumda olup şayet yoğun bir biçimde
ihracatına ruhsat çıkarsa, dünya doğal gaz piyasasındaki dengeleri; ekonomik, jeopolitik,
rekabet ve fiyat bakımlarından sarsacaktır. Avrupa, doğal gaza ABD'den üç kat, Japonya ise
18
Baha Erbaş, “Enerji Devrimi ve Kaya Gazı” 19 Aralık 2013 Perşembe
"http://www.usasabah.com/rss/Yazarlar.xml"Erişim:07.06.2014
19
Kemal Pehlivanoğlu, Erişim:12.05.2014.
20
Seyit Arslan, “Küresel Dengeleri Sarsmaya Aday Enerji: Kaya Gazı” 3 Haziran 2013
"http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon//images/favicon.gif"
238
dört kat daha fazla ödemektedir. Bu sebeple özellikle doğal gaz ile bağlantılı petrokimya ve
benzeri bazı yatırımlar, Kuzey Amerika'ya göç etmeye başlamıştır.21
2012 itibarıyla Çin’de kaya gazı için sadece 60 sondaj kuyusu, Avrupa’nın önemli
kaya gazı rezervlerine sahip olduğu savunulan Polonya’da ise sadece 34 adet kaya gazı sondaj
kuyusu mevcuttur. Bu oranlar kaya gazı teknolojisinde ve üretiminde ABD’nin üstün bir
durumda olduğunu ortaya koymaktadır. Kaya Gazı konusunda bu imkânlara sahip olması
ABD’yi bu gaza yöneltmektedir.22
ABD’deki kaya gazı üretimi 2010’da 4.87 Tcf’ye ulaşarak, ülkedeki toplam gaz
üretiminin %23’ünü oluşturmuştur. Bu oran 2013 yılı için %25’tir. Bu durum, tüm dünyanın
dikkatini bu yeni alternatif enerji kaynağına yöneltmiştir. 2000 yılındaki kaya gazı üretiminin
sadece 0.39 Tcf olduğu göz önüne alındığında kaya gazı üretimindeki bu hızlı artışın, ABD
için ne kadar önemli olduğu anlaşılır. ABD’de petrollü kaya gazı endüstrisi alanında yirmi bin
kuyuda sondaj işlemleri yapılmakta olup, çok büyük miktarda insana istihdam imkanı
sağlanmaktadır. Kaya gazı sanayisi sayesinde ülkede cüzi miktarla doğalgaz temin
edilmektedir. Pahalı olmayan doğalgaz arzı ABD’ye eşi benzeri olmayan faydalarla birlikte
enerji arz güvenliği bakımından kazanç sağlamaktadır.23 ABD’nin küresel GSYĐH içindeki
payı %22, dünya nüfusu içindeki payı %4.59,dünya enerjisi tüketimi içindeki payı ise % 25
tir. Dünyanın en büyük petrol tüketicisi ve ithalatçısı olan ABD, kullandığı petrolün yüzde
53.5’ini ithal etmektedir (2012). ABD’nin enerji tüketiminde petrolün payı, kaya gazı
nedeniyle giderek azalmakta, petrolde dışa bağımlılık oranı düşmektedir. ABD açısından
petrol içerikli kaya gazları tüketim ve üretiminde büyük oranda artış görülmektedir. Bu ülkede
petrol içerikli kaya gazları üretiminin büyümesi, ekonomik anlamda doğalgazdaki fiyatları
düşürerek, çevresel açıdan da yeryüzüne sızan karbon emisyonları ve karbondioksit
salınımlarını azaltmaktadır.24 Bütün bu gelişmeler ABD’nin kaya gazına yönelmesine neden
olmuştur. ABD enerji açığını gidermek üzere kaya gazı üretimini önemli bir stratejik tercih
olarak değerlendirmektedir. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı konumunda bulunan ABD,
21
Mehmet Öğütçü, “Küresel Enerji Ekonomisinde Yeni Dinamikler: Türkiye Nasıl Konumlanmalı?”,
http://esiad.org.tr/wp-content/uploads/2014/02/Mehmet.pdf, Erişim: 12.05.2014.
22
Cenk Sevim, “Kaya Gazının Uluslararası Enerji Politikalarına
Etkileri”,http://www.diplomatikgozlem.com/TR/belge/1-9576/kaya-gazinin-uluslararasi-enerji-politikalarinaetkiler-.html, Erişim:13.05.2014.
23
Namık Yalçın, “Kaya Gazı (Shale Gas)” http://www.dogalgaz.com.tr/yayin/219/kaya-gazi-shalegas_6551.html#.U3e44dJ_sXs, Erişim:12.05.2014
24
Ahmet Cangüzel Taner, “Amerika Birleşik Devletleri Petrollü Kaya Gazı Üretimi, Petrollü
Şeyl Gazı Sanayi ve Küresel Doğalgaz Fiyatları”, http://www.fmo.org.tr/wp-content/uploads/2011/07/Amerika,
Erişim:12.05.2014.
239
bu konumunu 2017 yılından itibaren Çin’e bırakacak; 2030’da da Çin ve Avrupa, dünyanın en
büyük petrol ithalatçıları olacaklar diye tahmin edilmektedir.25
ABD, tükettiği petrolün yaklaşık %53’ünü ithal etmektedir. ABD’nin kaya gazına
sahipliği sadece kendisi için değil müttefikleri için de avantaj olarak değerlendirilebilir.
Çünkü Almanya Başbakanı Merkel, ABD’nin kaya gazını ihraç etme kararını vermesi
durumunda, bunun Avrupa ülkeleri açısından bütünleyici bir faktör olduğunu söylemiştir.
Enerji ajansının verilerine göre, AB’nin halen enerjide dışa bağımlılık oranı yüzde 60 olan
oranının, 2035 yılında yüzde 80’e yükselecek olması da bu bütünleyiciliğe ihtiyaç olduğunu
göstermektedir.26
3.Kaya Gazının Elde Edilmesi ve Kullanımında Karşılaşılan Avantaj ve Engeller
Kaya gazının elde edilmesi ve kullanımı bir taraftan bazı avantajlar sağlarken diğer
taraftan çeşitli engellerle de karşılaşmaktadır. Bu durumun zamanla avantajlarının artması,
engellerinin ise azalması söz konusudur.
3.1.Kaya Gazının Avantajları
Kaya gazı, petrol ve doğalgazın alternatifi olarak gündeme gelmiştir. Kayaçların
gözeneklerinde bulunan küçük orandaki doğal gazlara kaya gazı denir. Kaya gazı ya da şeyl,
ince taneli ve konvansiyonel olmayan enerji sınıfına giren bir türdür.27 Kaya gazı olarak
bilinen şeyl gazı, kil, kuvars ve kirecin karışımından meydana gelen fosil yakıtı ve doğal
gazdır. Kaya gazı doğal gazdan farklı olarak daha derinlerde yer alır ve kayanın yüzeyine
yapışık halde ya da çatlakların arasında sıkışmış durumdadır.
Kaya gazının elde edilmesi ile gaz rezerv oranı artar, gaz miktarındaki artış gaz
ücretlerinde düşme meydana getirir, Đthalat ve enerjiye olan bağımlılık azalır, ayrıca birbirleri
ile bağlantılı olan pazarlar ve yan sanayileri güçlenirken istihdam oranı artar.28 Bunlar
gerçekten de kaya gazı açısından önemli avantajlardır. Çünkü enerjiye olan bağımlılığın
azalması tüm ülkelerin istediği bir durumdur.
ABD, Çin, Kanada ve Avustralya kaya gazının çıkarılmasına önem veren ülkeler
arasında yer almaktadırlar. Bunların rezerv avantajları ile yeterli teknolojileri kendilerini ön
plana çıkarmaktadır. Kaya gazı enerjide dengeleri tamamen değiştirebilecek bir kaynak
25
The British Petroleum, “BP Energy Outlook 2030”, http://www.bp.com/content/dam/bp/pdf/statisticalreview/BP_World_Energy_Outlook_booklet_2013.pdf, p.75. Erişim:12.05.2014.
26
Hazar Enerji Enstitüsü, Caspian Tv, “AB Komisyonu 3 Ay Đçinde Enerjide Bağımlılığı Azaltacak Öneriler
Hazırlayacak”, http://www.caspiantv.net/contentJx.aspx?cID=2447&t=ab-komisyonu , Erişim:02.10.2014.
27
Seyit Arslan, “Küresel Dengeleri Sarsmaya Aday Enerji: Kaya Gazı”
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/rss_rssMainPage.action", Erişim:12.05.2014
28
Emine Filoğlu, “Dünya’da ve Türkiye’de Doğal Gaz ve Shale Gas (Kaya Gazı) Teknolojileri ve
Ticareti”, http://www.icci.com.tr/2013/sunumlar/OT13_Emine_Filoglu.pdf Erişim:07.05.2014. s.20.
240
konumunda olup, artan enerji talebini karşılama potansiyeli bakımından bir avantaj
taşımaktadır. Kaya gazı sayesinde enerji ihracatında tekel olan ülkelerin tekeli zayıflayarak
kırılacaktır. Özellikle Rusya bu durumdan endişe duymaktadır. Bazı ülkelerin ise enerjide
alıcı konumdan satıcı konuma bile gelebileceği uzmanlar tarafından öngörülmektedir. Bunun
en büyük avantajı ise petrol ve doğalgazı bulunmayan ülkelerin avantajına olacaktır, bu
ülkelerden biri de Türkiye’dir.29
Kaya gazı devrimi ABD'ye ucuz yakıt sağladığı ve dışa bağımlılığı çok aza indirdiği
için muazzam bir rekabet üstünlüğü ve jeopolitik bakımdan rahatlık sağladı. Kuzey
Amerika’daki kaya gazı devrimi, LNG’nin artması nükleer rönesansın darbe yemesi,
yenilenebilir enerjinin ağır sübvansiyon ihtiyacı sebebiyle arka plana konulması, temiz yakıt
olarak bilinmekte olan doğal gazın durumunu çok iyi duruma getirmektedir. Petrol ve doğal
gazda konvansiyonel olmayan yakıtların ortaya çıkarak ticarileşmesi geleneksel denge
durumların değiştirmeye başlamıştır. Đçinde bulunduğumuz, yaşadığımız dönemde köklü
değişimler yaşanmaktadır. Bu köklü değişimler; politika, ekonomi, teknoloji ve finans
alanlarında, jeopolitik güç dengesinde ve enerji düzenlerindedir. Yeni dinamikler sebebiyle
enerjide kurallar değişmektedir. Dünya enerji arz-talep-jeopolitik haritası ve dengeleri
yeniden biçimlenmektedir.30
3.2.Kaya Gazı Đle Đlgili Engeller
Kaya gazının elde edilmesi ve kullanılması ile ilgili engeller; teknolojik, ekonomik,
çevresel ya da ekolojik, bürokratik ve politik engeller olarak ifade edilebilir. Kaya gazının
çıkarılma süreci zorluklarla doludur. Bu zorluk ya da engeller devletlerin kaya gazına
yönelmesi kararından dahi vaz geçirebilecek derecededir.
Kaya gazını çıkartabilmek için normal petrol kuyularından farklı bir teknoloji
kullanmak
gerekmektedir.
Bu
teknoloji
ise
günümüzde
sadece
ABD’nin
elinde
bulunmaktadır. Öncelikle dikey değil yatay kuyu delmek, arkasından da bu yatay bağlantı
boyunca 30-40 yerde derin delikler açıp, çok yüksek basınçta her kuyu için yaklaşık 3 bin ton
ile 20 bin ton arasında su vermek suretiyle kayaları çatlatmak gerekmektedir.31 Kaya gazı
üretiminde yatırımcılar bakımından kaya gazın üretmenin temel riskleri rezerv hesaplaması
29
Yunus Emre Sarıbuğa, “Enerjide Dengeleri Değiştirecek Bir Kaynak: Kaya Gazı”,
http://www.elektrikport.com/teknik-kutuphane/enerjide dengeleri degistirecek bir kaynak kaya-gazı/8046#adimage-0, Erişim:05.05.2014
30
Mehmet Öğütçü, s.1-2.
31
Sabiha Kötek, “ Şeyl Gazı Ne Kadar Çevreci?”, 02.09.2013, http://www.enerjigunlugu.net/seyl-gazi-ne-kadarcevreci_4749.html#.VEjNPiKsV1Y, Erişim:12.05.2014.
241
yoluyla çıkan hatalar ve bununla ilişkili olarak yapılan üretimin istenen düzeylere
gelememesidir.32
Kaya gazı konusunda önemli problem mülkiyet hakları meselesidir. ABD’de toprağın
altında bulunan her şey arazinin sahibine aittir. Dolayısıyla Arizona’da veya Teksas’ta
arazisinde petrol, doğalgaz veya kaya gazı bulunan bir kişi süratli bir biçimde bunu çıkarıp
para kazanmak istemektedir. Avrupa, Rusya, Çin ve Türkiye’de ise toprağın altındaki servet
devlete ait bulunmaktadır. Bu noktada herhangi bir arazide değerli bir madde saptanması
araziye sahip kişinin başını derde sokmaktadır, araziler kamulaştırılıyor ve arazinin sahibi
bulunanlara pay hakkı verilmeden işletiliyor. Avrupa’da kaya gazının gelişememe
nedenlerinden biri de bu durumdur.33
Kaya gazı ile ilgili önemli engellerden biri de ekonomik engellerdir. Enerji
fiyatlarındaki farklılık ülkelerin rekabet gücünü derinden etkilemektedir. Sermaye, ticaret ve
teknoloji akış istikametini değiştirmekte, küreselleşme gerilerken kaynak milliyetçiliği,
Batı’daki ekonomik yükseliş göstermektedir.34 Kaya gazının önündeki en önemli ekonomik
engel bu gazın yüksek maliyetli oluşudur. Kaya gazının çıkarılma maliyeti, doğalgaza göre 2
kat fazladır.
Kaya gazı çıkarılması için yapılan her bir çatlatmanın maliyeti üç yüz bin ile beş yüz
bin dolar arasındadır. Bunun çıkarılması normal bir petrol kuyusunun yedi ya da sekiz katı
maliyete karşılık gelmektedir.35 Maliyetlerin bu kadar yüksek olması ise bazı devletlerin kaya
gazını ekonomik kaynak olarak görmemelerine neden olmaktadır.
ABD’deki kaya gazı üretimi öncesinde, ABD ve Avrupa’daki doğal gaz fiyatları
birbirine yakın olarak değerlendirilmektedir. ABD’de kaya gazının yaygın hale gelmesiyle
AB’deki doğal gaz fiyatları ABD’ye göre yaklaşık 5 kat, Japonya’daki doğal gaz fiyatları da 8
kat yüksektir. Bu nedenle özellikle petro-kimya, demir-çelik, çimento, alüminyum
üreticilerinin Avrupa’daki tesisleri kapatarak ABD’ye yönelme olasılığı yüksektir. Bu
sektörler Avrupa’da yaklaşık 4 milyonluk istihdam oluşturmaktadır. Bu sektörlerin üretim
tesislerini ABD’ye kaydırması durumunda, Avrupa’daki işsizlik oranlarında önemli bir artış
olması beklenmektedir.36
32
Özgür Demirtaş, “Enerji Piyasasındaki Son Gelişmeler ve Kaya(Şeyl)Gazı” Đktisadi Araştırmalar Bölümü
Haziran
2013 ,http://ekonomi.isbank.com.tr Erişim:12.05.2014 s.18
33
Seyit Arslan.
34
Mehmet Ögütçü,s.4.
35
Sabiha Kötek, Erişim:12.05.2014.
36
Diplomatik Gözlem, “Kaya Gazının Uluslararası Enerji Politikalarına Etkileri”,
http://www.diplomaticobserver.com"
12. 03.2014
242
Kaya gazı ile ilgili bir diğer önemli engel durumu olarak karşımıza ekolojik ya da
çevresel engeller çıkmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynakları, ekonomik sebeplerle, enerji
arzında tahmin edildiği kadar yüksek bir paya ulaşamayabilir. Fosil yakıtların hala günümüz
enerjisine hükmetmesi, görünür gelecekte de öyle kalacak olması başta sera etkisi, asit
yağmurları ve hava kirliliği gibi çevre endişelere sebep olmaktadır.37
Kaya gazının çıkarılması ile ilgili endişeler de vardır. Başta Đngiltere olmak üzere
Avrupa ülkeleri, kaya gazının çıkarılması aşamasında kullanılan kimyasal maddelerin yer altı
sularına karışma olasılığı bulunduğunu ve bunların insan sağlığına ileri düzeyde zarar
vereceği konusunda ısrarcıdır. Đklim değişikliği uzmanları da kaya gazının bir fosil yakıt
olduğunu ve yüksek oranda karbondioksit içerdiği için endişe duymaktadır. 38
Kaya gazının çıkarılması ve kullanımı ile engelleri; fosil yakıt kullanımına sürekli
devam edilmesi, yer altında bulunan suyun kirlenmesine sebep olması, depremin oluşma
riskleri, konvansiyonel gaza nazaran %3.5-%12 aralığında daha fazla karbon ya da emisyon
salınımı, yaşam yerlerinin ihlali, çevre kirliliği, habitat dengesini bozma, yer altı dengesini
farklılaştırması gibi çevresel ve toplumsal tepkilere neden olması olarak da ifade edebiliriz.39
Çevresel zarar olasılığı ile alakalı olarak kaya gazı endüstrisine yöneltilen eleştiriler,
hidrolik çatlatma işleminde kullanılmakta olan sıvının, yeraltı su kaynaklarını kirletebilecek
tehlike içeren kimyasal maddelerden oluşması, kuyuların çelik ve beton kaplamalarının
düzgün, sağlam yapılmaması ihtimali nedeniyle, yeraltı suyuna gazın karışması sonucunda
zararlı bir durum oluşması, gazın yeryüzüne çıkartılırken meydana gelebilecek doğalgaz
kaçakları, karbondioksitten çok daha fazla sera gazı etkisi içeren metanın atmosfere salınması
olasılığı olarak da saymak mümkündür. Hidrolik çatlatma sonrasında yüzeye dönen atık sular,
tuz ve radyoaktif maddelerle kirlenmiş halde olup, yer üstü su kaynakları ve doğal yaşam için
zararlı, tehlikeli olmaktadır. Tüketilen büyük oranda su, zaten kıt olan su kaynaklarını da
bitirmektedir denilmektedir.40Çevresel riskler kaya gazı üretimi arttıkça çoğalmaktadır.
Çatlama işlemleri sırasında uygulanan aşırı basınçtan ötürü, yeraltında sismolojik etki sebebi
ile küçük depremler riski vardır.41
37
Mehmet.Öğütçü,s.3.
Berivan Tapan, “Kaya Gazı Enerjide Devrim mi?”, www.aktuel.com.tr/gundem/2013/27.11.2013, Erişim:
08.05.2014
39
Emine Filoğlu, s.20.
40
Özgür Demirtaş,s.18.
41
Sabiha Kötek, Erişim: 12.05.2014
38
243
Sonuç
Enerji, bütün ülkeler bakımından ekonomik ve politik yönleriyle büyük önem
taşımaktadır. Enerji kaynakları sahipliği, ülkelerin ekonomik düzeylerini, güç ve politik etki
kapasitelerini doğrudan etkilemektedir. Bu sebeple çeşitli enerji kaynaklarına düşük maliyetle,
kesintisiz ve yeterli erişim olarak tanımlanabilecek enerji güvenliği tüm ülkeler için bir
zorunluluk olarak kabul edilmektedir.
Küresel enerji talebinin büyük miktarı fosil yakıtlarla sağlanmaktadır. Önümüzdeki
dönemlerde oranlarının azalması tahmin edilmekle beraber, 2035’ten itibaren tüm enerji
gereksiniminin %75’inin hidrokarbon enerji kaynaklarından sağlanacağı öngörülmektedir. Bu
açılardan kaya gazıyla ilgili yaşanan ilerlemeler, jeopolitik denklemde de değişiklikleri
gündeme getirebilme potansiyeli taşımaktadır.
ABD’de 10 yıldan beri geniş bir biçimde üretilmeye başlanan kaya gazı, benzer
jeolojik özelliklere ve kaya gazı rezervlerine sahip olan diğer bölgelerde de alternatif bir
doğalgaz kaynağı olarak gündeme gelmiştir. Özellikle mevcut durumda enerjide net ithalatçı
durumunda olan ülkeler bakımından bu rezervlerin değerlendirilmeye alınması önemli
avantajlara sebep olacaktır. Küresel ölçekte çoğalan kaya gazı üretimi, doğalgaz ve petrol
ticaretini de etkileyecektir.
ABD için kaya gazı stratejik ve ekonomik önemi haizdir. Küresel dünyada enerji
kaynaklarını kontrol edebilen ülkeler diğer ülkelere karşı büyük bir avantaj elde etmiş
olacaktır. Kaya gazının yokluğu ekonomik ve politik bir mahrumiyeti, varlığı ise ciddi bir
avantajı ve rakiplere üstünlüğü ifade etmektedir. ABD, hegemonyasını sürdürebilmek adına
kaya gazını bir kaldıraç olarak kullanmak istemektedir. ABD için kaya gazı üretimi, yüksek
maliyetine ve dezavantajlı yönlerine rağmen stratejik, politik ve ekonomik öncelikler
arasındadır. Teknolojideki gelişmelerle birlikte kaya gazının çıkarılma maliyetinin azalacağı
da öngörülmektedir. Ancak çevresel etkileri itibariyle de son derece dikkatli çıkarılması
gereken hassas bir enerji kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.
ABD kaya gazı sahipliğini, bir taraftan kendi enerji bağımlılığını azaltmak diğer
taraftan, büyük güçlere karşı üstün ya da avantajlı konumunu sürdürmek bakımından jeoekonomik ve jeo-politik hegemonyanın sürdürülebilirlik şartı olarak algılamaktadır. Kaya
gazının ABD’nin ekonomik avantajları göz önüne alındığında söz konusu hedefe hizmet
edeceği öngörüsü yapılabilir.
Hegemon güç hegemonyasını sürdürmek için bir taraftan ekonomik ve politik
bakımdan güçlü hale gelmeye yönelik stratejiler izler, diğer taraftan rakiplerinin aldığı
244
pozisyonu da gözetir ve onları sınırlamaya, engellemeye ya da kontrol etmeye çalışır. ABD
için de benzer bir durum söz konusudur.
ABD kaya gazını benzer amaçlara ulaşmada bir ekonomik ve politik araç olarak
düşünmektedir. Çünkü ABD, kaya gazı ile bir taraftan en önemli rakipleri olan Rusya, Çin ve
AB ülkeleri gibi aktörlere karşılaştırmalı üstünlük sağlamış olmakta, diğer taraftan enerji
kaynakları için diğer rakiplerine ekonomik kaynak aktarmayıp kendi olanaklarına
kavuşmaktadır. Özellikle 1970’lerden beri ABD’nin güç kapasitesinin düşmeye başladığına
dair yapılan analizler de nazara alınırsa, kaya gazının ABD’ye hegemonik üstünlüğünü
sürdürmede bir araç olarak katkı yapabileceği sonucu çıkarılabilir.
KAYNAKÇA
Abdullah Ural, “ABD’nin Enerji Hakimiyeti Teorisi ve Büyük Ortadoğu
Projesi”Akademik Orta Doğu, Cilt 3, Sayı 2. 2009, ss.131-147.
Ahmet Cangüzel, “Amerika Birleşik Devletleri Petrollü Kaya Gazı Üretimi, Petrollü
Şeyl Gazı Sanayi ve Küresel Doğalgaz Fiyatları”, 2012, www.fmo.org.tr/..Amerika-BirleşikDevletleri-Petrollü-Kaya-Gazı-Üretimi
Armağan Kuloğlu, “ ABD’nin Enerji Hakimiyeti Teorisi ve Büyük Orta Doğu Projesi
NATO’nun Doğu’ya Doğru Genişlemesi,Değişen NATO ve Bu Değişimde Enerjinin Rolü”,
Stratejik Analiz, Cilt 5, No.54, Ekim 2004, ss.137-138.
Baha
Erbaş,“Enerji
Devrimi
ve
Kaya
Gazı”,
"http://www.usasabah.com/rss/Yazarlar.xml"Erişim:07.06.2014
Berivan
Tapan,
“Kaya
Gazı
Enerjide
Devrim
mi?” www.aktuel.com.tr/gundem/2013/27.11.2013 15:46 Erişim:08.05.2014
Cenk
Sevim,
“Kaya
Gazının
Uluslararası
Enerji
Politikalarına
Etkileri”,http://www.diplomatikgozlem.com/TR/belge/1-9576/kaya-gazinin-uluslararasienerji-politikalarina-etkiler-.html, Erişim:13.05.2014.
Deniz Tören, “Enerji Güvenliği ve NATO Bağlamında Büyük Ortadoğu Projesi”,
http://www.tuicakademi.Org/Đndex.Php/Kategoriler/Diğer/1017-Enerji-Guvenliği-ve-NatoBaglamında-Buyuk-Ortadoğu Projesi, Erişim:11.05.2014.
Deniz Ülke Arıboğan, Büyük Resmi Görmek, Đstanbul, Timaş Yayınları, 2013
Diplomatik
Gözlem
“Dünya
Siyaseti
Yeniden
http://www.diplomatikgozlem.com/TR/belge/1-8180/dunya-siyaseti-yenidenbicimleniyor.htm, Erişim:12.05.2014.
245
Biçimleniyor”,
Doğan
Üçok,
“Jeopolitik
Enerji
ve
Amerika
içi/dışı
Kaya
Gazı”,
http://cumartesiokulu.sabanciuniv.edu/jeopolitik-enerji-ve-amerika-icidisi-kaya-gazi
Erişim:02.10.2014
Emine Filoğlu, “Dünya’da ve Türkiye’de Doğal Gaz ve Shale Gas (Kaya Gazı)
Teknolojileri ve Ticareti”, http://www.icci.com.tr/2013/sunumlar/OT13_Emine_Filoglu.pdf
Erişim:07.05.2014
Gültekin Sümer, “Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik
Kültürü”, Uluslararası Đlişkiler, Cilt 5, Sayı 19 (Güz 2008), ss. 119-144.
Kemal Pehlivanoğlu, “Đki Dev Ekonomi Geleceği "Kaya" da Buldu!”, Aktüel Dergi,
http://www.aktuel.com.tr/dergi/2013/09/26/iki-dev-ekonomi-gelecegi-kaya-da-buldu,
Erişim:12.05.2014.
M.Namık
Yalçın,
“Kaya
Gazı
(Shale
Gas)”,
13
Şubat
2013
http://www.dogalgaz.com.tr/yayin/219/kaya-gazi-shale-gas_6551.html#.U3e44dJ_sXs,
Erişim:13.07.2014
Mehmet Öğütçü, “Küresel Enerji Ekonomisinde Yeni Dinamikler: Türkiye Nasıl
Konumlanmalı?”,
http://esiad.org.tr/wp-content/uploads/2014/02/Mehmet.pdf,
Erişim:
12.05.2014.
Muharrem
Yılmaz,
“Enerji
Politikaları
ve
Jeo
Strateji”
http://www.tusiad.org/__rsc/shared/file/Muharrem-Yilmaz-Makalesi-Gorus-82.pdf,
Erişim:03.05.2014.
Özgür Demirtaş “Enerji Piyasasındaki
Son Gelişmeler ve Kaya (Şeyl)
Gazı”,,http://ekonomi.isbank.com.tr Erişim:12.05.2014 ss.1-18.
Pınar
Akçalı,
“Dünya
Siyasetinde
Orta
Asya”,
http://akademikperspektif.com/2014/03/31/doc-dr-pinar-akcali-roportaji-dunya-siyasetindeorta-asya, Erişim:12.05.2014
Sabiha
Kötek,
“
Şeyl
Gazı
Ne
Kadar
Çevreci?”
02.09.2013,
http://www.enerjigunlugu.net/seyl-gazi-ne-kadar-cevreci_4749.html#.VEjNPiKsV1Y,
Erişim:12.06.2014.
Seyit
Arslan,
“Küresel
Dengeleri
Sarsmaya
Aday
Enerji:
Kaya
Gazı”,
"http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/rss_rssMainPage.action"Erişim:12.05.2014
The
British
Petroleum,“BP
Energy
Outlook
http://www.bp.com/content/dam/bp/pdf/statisticalreview/BP_World_Energy_Outlook_booklet_2013.pdf, Erişim:19.10.2014.
246
2030”,
Yunus Emre Sarıbuğa, “Enerjide Dengeleri Değiştirecek Bir Kaynak: Kaya Gazı”,
http://www.elektrikport.com/teknik-kutuphane/enerjidedengeleridegistirecekbirkaynakkayagazı/8046#ad-image-0,Erişim:05.05.2014
Zbigniew Brzezinski, “ABD’nin Enerji Hakimiyet Teorisi ve Büyük Orta Doğu
Projesi, Büyük Satranç Tahtası: Amerika’nın Önceliği ve Bunun Jeostratejik Gerekleri”,
Ertuğrul Dikbaş ve Ergun Kocabıyık(Çev.), Sabah Kitapçılık, Đstanbul 1998, ss.138-139.
U.S. Government Accuntability Office, http://www.fms.treas.gov/fr/13frusg/GAOStatement-2013.pdf, Erişim Tarihi: 23.10.2014.
OECD Economic Outlook, “General Assessment Of The Macroeconomic Situation”,
http://www.oecd.org/eco/outlook/general-assessment.pdf, Erişim Tarihi: 23.10.2014.
US
Government
Spending,
http://www.usgovernmentspending.com/download_multi_year_2000_2020USb_G0f#copypas
te, Erişim Tarihi: 23.10.2014.
United
Nations,
“World
Economic
Situation
and
Prospects
http://www.un.org/en/development/desa/policy/wesp/wesp_current/WESP2014_midyear_update.pdf, Erişim Tarihi: 23.10.2014.
247
2014”,
2000'LĐ YILLARDA ABD'NĐN ENERJĐ POLĐTĐKALARINDA
YENĐLENEBĐLĐR ENERJĐ KAYNAKLARI
Sibel KAVUNCU∗
Özet
Küreselleşen dünyada etkili bir ülke, etkin bir güç olabilmek için ekonomik olarak
güçlü bir ekonomiye sahip olmanın gerekliliğinden hareketle, ekonominin geliştirilebilmesi
ve de ekonomik gelişmenin sürekliliğinin sağlanabilmesi büyük önem taşımaktadır. 2000'li
yılların değişen dünya koşullarında uluslararası ekonomik rekabette bugün ön plana çıkan en
önemli unsurlardan biri de enerjidir. Günümüzde, küresel bir güç olarak ABD, dünyanın
tartışmasız en büyük ekonomisi ve yine dünya enerji alanındaki rekabetin büyük güçlerinden
biridir. Çalışmada, enerji tüketiminin her geçen gün arttığı dünyada giderek artan bir enerji
tüketimine sahip olan ABD'nin artan enerji taleplerini karşılayabilmek için izlediği ve
geliştirdiği enerji politikaları incelenirken, bu politikalar içinde yenilenebilir enerji
kaynaklarının yeri ele alınacaktır.
Anahtar Kelimeler: ABD, Enerji, Enerji Politikaları, Yenilenebilir Enerji Kaynakları, 2000'li
Yıllar
Giriş
Enerji kaynakları genel olarak; 'fosil', 'yenilenebilir' ve 'yeni' olarak sınıflandırılırlar.
Kömür, petrol ve doğalgaz fosil kaynakları oluştururken, su, güneş, rüzgar, jeotermal ve biyokütle ise yenilenebilir kaynakları oluşturur. Nükleer enerji, yakıt hücreleri ve hidrojen enerjisi
gibi kaynaklar ise yeni kaynaklar olarak sınıflandırılmaktadır. Yine başka bir biçimde de
enerji kaynakları 'birincil' ve 'ikincil' olarak da sınıflandırılabilir. Başka enerji kaynaklarından
elde edilmemiş olan kaynaklar birincil kaynakları oluştururken, başka enerji kaynaklarından
elde edilmiş olanlar ise ikincil enerji kaynakları olarak adlandırılırlar.1
Dünya nüfusunun her geçen gün artması ve gelişmekte olan ülkelerin hayat
standartlarını iyileştirme taleplerindeki artış çerçevesinde enerji talebi de gün geçtikçe
artmaya devam etmekte, dünya nüfusundaki artış ve de insanların hayat standartlarını daha da
∗
Yrd. Doç. Dr., Trakya Üniversitesi, Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası Đlişkiler Bölümü
Vural Altın, "Enerji", Bilim ve Teknik, Ocak 2002, s.4,
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/yeniufuk/icerik/enerj.pdf, (07.06.2014).
1
248
iyileştirme isteklerinin bir sonucu olarak dünya fosil yakıt talebi hızla artmaktadır.2 Dünyada
artan enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayan fosil yakıtlarındaki kaynak sıkıntısı ve
fosil yakıtların yoğun kullanımı sonucu başta karbondioksit olmak üzere sera etkisi yapan
gazların atmosferde birikmesi nedeniyle enerji kaynağı arayışlarında fosil kaynaklara
alternatif olarak; su enerjisi, rüzgar enerjisi, güneş enerjisi, dalga ve gelgit enerjisi,
biyo(organik) yakıt, jeotermal enerji, hidrojen enerjisi, okyanus enerjisi gibi yenilenebilir
enerji kaynakları3 öne çıkmıştır.4 Küresel ölçekte ülkelerin enerjiye kesintisiz, ucuz ve de
güvenli bir şekilde ulaşabilmesi çerçevesinde birçok ülke enerji ihtiyacını ithal kaynaklar
yerine
olabildiğince
yerli
enerji
kaynaklarından
karşılayabilmek
için
politikalar
geliştirmektedirler ki, ABD'de de 2000'li yıllarda yönetimlerin enerji alanında vurgu yaptığı
konuların başında enerjide dışa bağımlılığın azaltılmasına yönelik olarak yeni kaynaklara
yönelinmesi kapsamında ABD'nin kendi öz kaynaklarına yönelmesi, yenilenebilir enerji
kaynakları vurgusu yer almıştır.5
2000'li yıllarda gerek George W. Bush'un iki dönem başkanlığı gerekse de Barack
Obama'nın hem ilk başkanlık döneminde hem de devam etmekte olan ikinci başkanlık
döneminde her iki başkan da gündeme dair konuşmalarında yönetimlerinin enerji
politikalarını aktarırken yenilenebilir enerji konusuna vurgu yapmışlardır. Hem Bush hem de
Obama ABD'nin enerji konusunda petrole olan ihtiyacının dışarıdan karşılanmasının önüne
geçilmesi ve ABD'nin enerji ihtiyacının karşılanmasında kendi iç kaynaklarına yönelmesi
gereğinin altını çizerken alternatif enerji kaynaklarına işaret etmişler ve bu enerji kaynakları
içinde de yenilenebilir enerji kaynaklarına atıf yapmışlardır.
2
Merve Doğan, Gizem Nur Tekin, Murat Efgan Kibar, Ayşe Nilgün Akın, "Dünyada Fosil Kökenli Kaynakların
Rezervleri ve Geleceği", Uluslararası Güvenlik Kongresi Bildiriler Kitabı, Ed. Hasret Çomak, Ayşegül Gökalp
Kutlu, Cilt.III, Kocaeli, Nisan 2014, s.997.
3
"Yenilenebilir Enerji Kaynakları",
http://www.bbc.co.uk/turkish/indepth/story/2006/02/060216_energy_renewables.shtml., (15.07.2014).
4
H. Naci Bayraç, "Küresel Rüzgar Enerjisi Politikaları ve Uygulamaları", Uludağ Üniversitesi Đktisadi ve Đdari
Bilimler Fakültesi Dergisi, Vol.30, No.1, 2011, p. 38.
5
George W. Bush, "A National Energy Plan", May 17, 2001, Vital Speeches of the Day,Vol. 67, Issue 16, June
1, 2001, p. 482-485; George W. Bush, "State of the Union", February 2, 2005, Vital Speeches of the Day,
Vol.71,Issue 9, February 15, 2005, p.259; George W. Bush, "Remarks to the 16th Annual Energy Efficiency
Forum", June 15,2005, Weekly Compilation of Presidential Documents, Vol.41, Issue 24, p. 999-1003; George
W. Bush, "State of the Union", January 23, 2007, Vital Speeches of the Day, Vol 73, Issue 3, March 2007, p.96;
George W. Bush, "Remarks at the Washington International Renewable Energy Conference", March 5, 2008,
Weekly Compilation of Presidential Documents, Vol.44, Issue 9, March 10, 2008, p. 324-330; Barack H. Obama,
"Remarks on Energy", March 23, 2009, Daily Compilation of Presidential Documents, March 23, 2009, p. 1-4;
Barack Obama, "Energy", June 29, 2009, Vital Speeches of the Day, Vol.75, Issue 8, August 2009, p.338-339;
Jim Tankesley, "Obama Urges Greater Use of Biofuels", February 03, 2010, Los Angeles Times,
http://articles.latimes.com/2010/feb/03/business/la-fi-biofuels4-2010feb04, (22.07.2014); Barack H. Obama,
"Remarks at Solyndra, Inc., in Fremont, California", May 26, 2010, Daily Compilation of Presidential
Documents, May 26, 2010, p. 3-5; Barack Obama, "Remarks by the President on Energy, March 15, 2012,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2012/03/15/remarks-president-energy, (15.08.2014).
249
George W. Bush Döneminde ABD'nin Enerji Politikalarında Yenilenebilir Enerji
Kaynakları
Ocak 2001 tarihinde göreve başlayan George W. Bush, 2001 yılı Şubat ayında Kongre
Ortak Oturumu öncesi Yönetiminin hedeflerini anlattığı konuşmasında, ulusal bir enerji
politikasını gerektiren ciddi bir enerji sorununun varlığına dikkat çekmiş, enerji taleplerinin
arzın gerisinde olduğunu belirterek, alternatif enerji kaynaklarının ve de tasarrufun teşvik
edilmesine işaret etmiştir.6
Başkan Bush’un göreve geldiği ilk aylardan itibaren ABD’nin içinde bulunduğu enerji
krizini aşmak öncelikli hedefleri arasında yer almıştır.7 Bush Yönetimi Ocak ayının
sonlarında Başkan yardımcısı Dick Cheney başkanlığında bir Ulusal Enerji Politikası
Geliştirme Grubu oluşturmuş,8 Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin yönetiminde hazırlanıp,
2001 yılının Mayıs ayında yayınlanan Ulusal Enerji Politikası Raporu'nda9 ; ABD'nin ithal
petrole olan bağımlılığının gittikçe arttığı vurgulanırken, ABD'nin 2000 yılında tükettiği
petrolün yarısını ithal etmek zorunda kaldığı belirtilmekteydi. Açıklanan enerji politikasında,
petrol fiyatlarının düşük tutulması ve de ABD'nin ithal petrole olan bağımlılığının azaltılması
üzerinde durulmaktaydı. Raporda, ulusal enerji politikasının geniş kapsamlı olması, çevreyi
koruması ve de yerli petrol, doğalgaz, kömür, nükleer ve yenilenebilir enerji kaynaklarının
arzını arttıracak bir politika olmasına vurgu yapılmış, yenilenebilir ve alternatif yakıtların
ABD'nin enerji geleceği için umut sunduğu ancak mevcut enerji ihtiyacının sadece küçük bir
bölümünün kaynağı olduğu belirtilerek, bu enerji kaynaklarının tüm enerji ihtiyacını
karşılamasının önünde uzun yıllar bulunduğu, o gün gelene kadar ise ülkenin enerji
ihtiyacının karşılanmasında mevcut enerji kaynaklarına işaret edilmiştir.10
2005 yılı Nisan ayında, "Amerikan halkı için iki hayati konu" olarak nitelediği petrol
fiyatlarında artışa neden olan enerji ve sosyal güvenliğe ilişkin bir basın toplantısı düzenleyen
George W. Bush, basın toplantısında, geçen on yılda Amerikan enerji tüketiminin, enerji
üretiminden 40 kat fazla büyüdüğünü belirtmiş, bu durumun, ABD dışında üretilen enerjiye
bağımlılık anlamına geldiğini söylemiştir.
6
George W. Bush: "Address Before a Joint Session of the Congress on Administration Goals," February 27,
2001,
Gerhard
Peters
and
John
T.
Woolley,
The
American
Presidency
Project.
http://www.presidency.ucsb.edu/ws/?pid=29643, (10.08.2014).
7
“Out of Gas”, The Nation, Vol.281, Issue 12, 10.17.2005, p.3.
8
Richard Simon, Nancy Vogel, "Bush Forms Task Force on Supplies", Los Angeles Times, January 30, 2001,
http://articles.latimes.com/2001/jan/30/news/mn-18931, (10.08.2014).
9
National Energy Policy, Report of the National Energy Policy Development Group, May 2001,
http://www.netl.doe.gov/publications/press/2001/nep/nep.html, (28.06.2014).
10
National Energy Policy, Report of the National Energy Policy Development Group, May 2001, p.1-1, x,
http://www.netl.doe.gov/publications/press/2001/nep/nep.html, (28.06.2014).
250
Bush, konuşmasında, "Yabancı enerji kaynaklarına bağımlılığımızı azaltmak için dört
temel adım gerek. Birincisi, enerjiyi idareli harcamayı sağlayacak daha iyi bir teknoloji
kullanmak. Đkincisi, petrol, doğalgaz, kömür, temiz nükleer enerji gibi varolan enerji
kaynaklarını kullanacak çevre duyarlıklı yollar bulmak. Üçüncüsü, hidrojen, etanol ve
biyodizel gibi yeni kaynaklar geliştirmek. Dördüncüsü, Çin, Hindistan gibi enerji tüketimi
artan ülkelere küresel talebi düşürecek şekilde yeni teknolojiler kullanmalarında yardım
etmek" demiştir.11
2005 yılında, ABD’nin yeni Enerji Yasası’nda, federal hükümetin satın aldığı
elektriğin 2007’den 2009’a kadar %3’ten, 2010’dan 2012’ye kadar %5’den ve 2013’den
itibarense %7,5’dan daha az olmayacak şekilde yenilenebilir kaynaklardan sağlanacağı şartı
getirilmiştir.12
2006 yılı "Birliğin Durumu" konuşmasında ABD Başkanı George W. Bush, yaptığı
yıllık değerlendirmede, ülkenin petrol bağımlılığının ciddi bir sorun olduğunu söylemiş, bu
bağımlılığın teknoloji sayesinde aşılabileceğini ifade etmiştir. Amerika'nın petrole olan
ihtiyacının kırılması gerektiğini dile getirmiş, "Ciddi bir sorunumuz var: ABD petrole
bağımlı. Bundan kurtulmanın en iyi yolu teknolojidir" diyen Bush, ekonominin petrole dayalı
olmaktan çıkarılmasına vurgu yapmıştır. ABD'nin dış kaynaklı enerjiye bağımlılığının sona
ermesinin önemli olduğunu vurguladığı konuşmada Bush, ABD'nin 2001 yılından bu yana
temiz, ucuz, güvenilir, alternatif enerji kaynakları üretmek için çaba sarf ettiğini belirterek çok
önemli gelişme kaydedildiğini söylemiştir. Bush konuşmasında, temiz enerji araştırmalarına
büyük kaynak ayıracaklarından bahsetmiş, güneş ve rüzgar enerjisine ve temiz güvenli
nükleer enerjinin kullanımına ağırlık vereceklerini söylemiştir. 13
Bush, 2006 yılı Şubat ayının başında gerçekleştirdiği bu konuşmanın ardından
yönetiminin enerji politikalarını anlatmak amacıyla çıktığı gezide Wisconsin'de yaptığı
konuşmada, enerji konusunun hem ulusal güvenlik hem de ekonomik açıdan önemine
değinmiştir. Bush konuşmasında, güneş ve rüzgar enerjisi, ayrıca mısır ve talaştan etanol gibi
biyoyakıt elde etmeyi amaçlayan araştırma programlarını teşvik edeceklerini de söylemiştir.14
11
"Bush Halkını Benzin Zammından Koruyacak”, Hürriyet, 29 Nisan 2005,
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=315587, (17.06.2014).
12
Energ Policy Act of 2005, Public Law 109–58—August. 8, 2005,
http://www1.eere.energy.gov/femp/pdfs/epact_2005.pdf, (17.06.2014).
13
George W. Bush: "2006 State of the Union Address”, Vital Speeches of the Day, Vol.72, Issue 8, February 1,
2006, p. 230.
14
"Bush: 'Yeni Enerji Teknolojisine Hazırız' ", http://www.amerikaninsesi.com/content/a-17-2006-02-21-voa588013237/847675.html, (25.06.2014).
251
2006’da ABD ekonomisi günlük ortalama 20,6 milyon varil petrol kullanmıştır ki, bu
miktar dünyadaki arzın yaklaşık dörtte biri kadardır.15 ABD’nin yabancı petrole bağımlılığı
2007 yılında da Bush yönetimince vurgulanmış, Bush, ABD'nin enerji konusunda dışa
bağımlılığına alternatif enerji kaynakları ile son verme konusunu 2007 yılı Birliğin Durumu
konuşmasında gündeme getirmiş, Bush Kongre'deki konuşmasında, “Sizden önemli bir
hedefe ulaşmak için destek istiyorum. Daha önce başlattığımız girişimleri sürdürelim ve
önümüzdeki 10 yılda Amerika’nın petrol tüketimini yüzde 20 oranında azaltalım,” diye
konuşmuştur. Bush konuşmasında Amerika'nın enerji arzını çeşitlendirmenin ABD'nin
yaşamsal çıkarlarından olduğunu belirterek, bunun teknoloji ile sağlanabileceğini vurgulamış,
ABD'nin elektrik gücü üretim biçiminin temiz kömür teknolojisi, güneş ve rüzgar enerjisi ve
temiz, güvenli nükleer gücün daha fazla kullanılması ile değiştirilmesinin devamına işaret
etmiştir.16
2006'daki yıllık "Ulusa Sesleniş" konuşmasında ABD'nin petrole olan bağımlılığından
kurtulması için alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesine ağırlık vereceğini söylemiş olan
Bush, bu kapsamda bitkilerden elde edilen biyo-yakıtlar ve su gücünü desteklemiştir.17 Ocak
2006'daki Ulusa Sesleniş konuşmasında petrole bağımlılığın ülkesi için ciddi bir sorun
olduğunu söyleyen Bush, bu mesajı ülke çapında çıktığı turda da tekrarlamış, Nashville'de
konuşan Bush, bilim adamlarının ot, odun ve mısır gibi doğal ürünlerden etil alkol üretimi
konusunda büyük ilerlemeler kaydettiğini söylemiş, "Çiftliklerimizde ot yetiştirerek enerji
sektörüne atılabileceğiz! Otu biçip, enerjiye dönüştüreceğimiz günler yaklaşıyor" demiş ve
eklemiştir: "Bize söylenenlere göre, araştırmalara hız verirsek altı yıl içinde benzine alternatif
yakıtlar bulabiliriz."18
Ayrıca, 2007'de ABD’nin 2007 tarihli "Enerji Bağımsızlığı ve Güvenlik Yasası"
onaylanmış,19 bu yasa uyarınca, ABD’nin petrol dışalıma olan bağımlılığının azaltılması ve
alternatif enerji kaynaklarına kaynak aktarılması öngörülmüştür. Ayrıca, enerji verimliliğinin
teşvik edilmesi ve enerji teknolojilerine yatırım yapılması üzerinde durulmuştur. 2007 tarihli
15
"Herşey Enerji", http://www.usemb-ankara.org.tr/USA_Economy_Brief/final/page11.html.(20.07.2014).
George W. Bush: "State of the Union”, Vital Speeches of the Day, Vo.73, Issue 3, March 2007, p.96.
17
"Başkan Bush Çevreci mi Oldu?", http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2007/06/070601_bush_qa.shtml,
(20.06.2014).
18
"Bush: Umudumuz biyo-enerji", 02.02.2006,
http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2006/02/060202_bioenergy.shtml, (20.06.2014).
19
"President Bush Signs H.R. 6, the Energy Independence and Security Act of 2007 ", December 19, 2007, U.S.
Department of Energy, Washington, D.C., http://georgewbushwhitehouse.archives.gov/news/releases/2007/12/20071219-6.html,(15.08.2014).
16
252
Enerji Bağımsızlığı ve Güvenlik Yasası'nda ABD’nin “yenilenebilir enerji kaynaklarına
ilişkin stratejik rezerv” oluşturma hedefi yer almıştır.20
20 Ocak 2001’de göreve başladıktan birkaç gün sonra 29 Ocak'ta kabineyi enerji
gündemiyle toplayarak, Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e de "Ulusal Enerji Politikaları
Geliştirme Grubu" adlı bir grup oluşturarak ülkenin ulusal enerji politikasını geliştirmesi
talimatını veren21 Başkan George W. Bush’un 2001-2009 yılları arasında iki dönem
başkanlığı sürecindeki enerji konusuna ilişkin söylemlerine bakıldığında, ABD'nin Ortadoğu
petrollerine bağımlılığını azaltması, ulusun enerji arz istikrarının yükseltilmesi için alternatif
teknoloji ve kaynaklara dayalı olarak ulusal üretimi arttırması gerektiğinin vurgulandığı
görülmektedir.
Barack Obama Döneminde ABD'nin Enerji Politikalarında Yenilenebilir Enerji
Kaynakları
Kasım 2008'deki ABD Başkanlık seçimleri sonucunda iktidara gelen Barack Obama,
seçimler öncesinde Ağustos 2008'de Demokrat Parti'nin Denver'da düzenlenen ulusal
kongresinin dördüncü gününde, partisinin başkan adaylığını kabulü çerçevesinde yaptığı
konuşmada, enerji konusuna da değinmiş, ekonominin düze çıkması, güvenlik ve gezegenin
geleceği için, ABD başkanı olarak, on yıl içinde ülkenin Ortadoğu petrolüne bağımlılığını
sona erdirme sözü veren Obama, ''şimdi bu bağımlılığı bitirmenin zamanıdır. Açık denizde
petrol sondajı, sadece kısa vadeli bir çözümdür, uzun vadeli bir çözüm olmaktan uzaktır'' diye
konuşmuş, Obama, ABD başkanı olarak doğal gaz rezervlerine ulaşımı sağlayacağını, temiz
kömür teknolojisine yatırım yapacağını ve güvenli nükleer enerji kullanımı yollarını
bulacağını söylemiş, gelecek on yıl içinde yenilenebilir enerji kaynaklarına 150 milyar dolar
yatırım yapacağını, rüzgar gücü ve güneş enerjisine yöneleceğini ve bu alanlara yatırımın beş
milyon yeni iş yaratılması anlamına geleceğini belirtmiştir.22
2008 yılı Aralık ayında yaptığı bir basın toplantısında ise Obama, önceliklerinin
yabancı petrole bağımlılıktan kurtulmak ve iklim değişikliğiyle mücadele etmek olduğunu
söylemiş, Barack Obama konuşmasında çevre sanayinin yeni iş imkanları yaratılması
açısından sınırsız fırsatlar içerdiğini belirterek, bu fırsatları, "Karşı karşıya olduğumuz
20
Energy Independence and Security Act of 2007, Public law 110-140, December 19, 2007,
http://www.gpo.gov/fdsys/pkg/PLAW-110publ140/pdf/PLAW-110publ140.pdf, (15.08.2014).
21
George W. Bush, “Remarks Prior to a Meeting With the Energy Policy Development Group and an Exchange
With Reporters”, Weekly Compilation of Presidential Documents,Vol.37, Issue 5, February 5, 2001,p.236-237;
"First 180 Days", http://www.gwu.edu/~action/first180.html, (07.06.2014); "Timeline of Events:2001",
http://energy.gov/management/office-management/operational-management/history/doe-historytimeline/timeline-events-4, (07.06.2014).
22
"Barack Obama's Acceptance Speech", The New York Times, August 28, 2008,
http://www.nytimes.com/2008/08/28/us/politics/28text-obama.html?pagewanted=all&_r=0, (08.08.2014).
253
zorluklar, insanlarımız için yeni fırsatlar da arz ediyor. 21'nci yüzyıl ekonomik canlanma
planıyla milyonlarca insanımız, rüzgar tarlalarında, güneş panellerinde ve az yakıt tüketen
araç üretiminde istihdam edilebilir." diyerek, "Yenilenebilir enerji insanlara iyi para
kazandıran, dışarıda üretime ihtiyaç duymayacak yeni işletmeler ve yeni sanayilere hayat
verecektir.
Yenilenebilir
enerjiye
uzun
vadeli
yatırımla,
ekonomimize
dinamizm
kazandırabiliriz. Kamu binalarını daha az enerji tüketir hale getireceğiz, elektrik şebekemizi
yenileyeceğiz, doğal kaynaklarımızı koruyup muhafaza ederken sera gazı salımlarımızı
azaltacağız." sözleriyle açıklamıştır.23
Barack Obama, gerek seçim konuşmalarında, gerekse görevine başladığı ilk günlerde
yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının önemine işaret etmiştir. Seçim kampanyasında
ABD'nin sera gazı emisyonlarını 2020'de %15; 2050'de ise %80 oranında azaltması
gerektiğini açıklayan Obama, elektriğin 2012'de %10; 2025'de ise %25 oranında yenilenebilir
kaynaklardan sağlanması hedefini vurgulamıştır.24 Iowa eyaletindeki bir rüzgar enerji tesisi
işçilerine hitaben yaptığı konuşmada da, ülkenin dış kaynaklı petrole bağımlılığının
azaltılmasına ihtiyaç duyulduğunu söylemiş, kısa vadede petrol ve doğalgazda iç üretimin
arttırılmasının öngörüldüğünü, gelecekte ise ABD'nin rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji
kaynaklarını kullanmasının öncelikli olduğunu ifade etmiştir.25
Obama, 2009 yılı Ekim ayında Enerji ve çevre konusunda Massachusetts Teknoloji
Enstitüsü’nde yaptığı geniş kapsamlı konuşmasında ise, temiz kömür teknolojisi, güvenli
nükleer yakıt, sürdürülebilir biyo yakıtlar ile rüzgar, dalga ve güneşten elde edecekleri enerji
vasıtasıyla ellerinde bol miktarda bulunan kaynaklardan en iyi şekilde istifade etmelerini
sağlayacak
bir
yasal
düzenlemenin
yapılması
çağrısında
bulunmuştur.26
2010 yılı "Birliğin Durumu" konuşmasında, temiz enerjinin kullanımının önemine
dikkati çeken Obama, iklim değişikliği ve enerji konusunda teşvikler içeren kapsamlı bir
yasanın geçmesi gereğini söylemiştir. Obama, "Enerji verimliliği ve temiz enerji konusunda
teşviklerin sağlanmasının geleceğimiz için yapılması doğru olan şey. Çünkü temiz enerji
23
"Obama'dan Enerji ve Đklim Atağı", 16 Aralık 2008,
http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/12/081216_obamaenergy.shtml, (08.08.2014).
24
Suzanne Goldenberg, "Energy and emissions top Obama's green tasklist", theguardian, 19 January 2009,
http://www.theguardian.com/environment/2009/jan/19/obama-environment, (20.08.2014).
25
"Obama: Yenilenebilir Enerji Konusunda Öncü Olmalıyız", Hürriyet, 23 Nisan 2009,
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11495397.asp, (15.06.2014).
26
Helene Cooper, John M. Broder, "Obama Presses Case for Renewable Energy", The New York Times, October
23, 2009, http://www.nytimes.com/2009/10/24/us/politics/24obama.html?_r=0, (27.06.2014).
254
ekonomisinde öncü olan uluslar, küresel ekonomiye de öncülük yapar ve bu ulus ABD
olmalı" demiştir.27
Obama, Haziran 2010’da Pittsburgh'da
yaptığı bir konuşmada ise, enerji
politikalarında köklü değişiklikler gerektiğini vurgulamış, temiz enerji olarak adlandırılan ve
fosil yakıtlar gibi çevreye zarar vermeyen teknolojilere yatırımların teşvik edilmesi
gerektiğini ifade etmiştir. Barack Obama konuşmasında, ülkesinin fosil yakıtlara (petrol,
kömür, doğalgaz) bağımlılığının sona ermesi gerektiğini söylemiş, bu bağımlılığın ABD'nin
ulusal güvenliğini, ekonomisini ve çevre koşullarını tehlike altına soktuğunu belirterek,
''Çocuklarımız ve torunlarımız için belirlediğimiz vizyonumuz, yalnızca fosil yakıtlarla devam
eden bir Amerika olmamalı'' demiştir.28
2011 yılı "Birliğin Durumu" konuşmasında yönetimin icraatı konusunda bilgi veren,
gelecek iki yıl içinde yapmayı planladığı proje ve programları anlatan Obama konuşmasında,
temiz enerjilere yöneleceklerini söyleyerek, 2035 yılı için ABD'nin elektriğinin yüzde 80'inin
temiz enerji kaynaklarından gelmesi hedefini ortaya koymuş, konuşması kapsamında ülkede
yenilenebilir enerji kaynakları perspektifini de yinelemiştir.29
2012 yılında yayınlanan "Temiz Enerji Standardı Kanunu"
ile temiz enerji
üreticilerine bazı destekler sağlanarak 2035 yılına kadar temiz enerjinin toplam enerji
üretimindeki payını arttırmak hedeflenmiş, bu çerçevede, yenilenebilir enerji üretimi için tam
kredi imkanı, elektrik üretiminde doğal gaz veya kömür kullanımı için kısmi kredi imkanı ve
elektriği üretirken ısıyı da yakalayan kombine ısı ve güç sistemleri için de ilave krediler
sunulmuştur.30
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, 18 Ekim 2012 tarihinde
Georgetown Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada,31 ABD'nin dış politika yaklaşımlarında
enerjiyi ele alışına ilişkin bilgiler sunarken, "... Enerji konusu, ABD dış politikasının
bütününü ilgilendirmektedir. Bu konu, bir milli güvenlik ve küresel istikrar meselesidir. Bu
konu, küresel ekonominin de temelini oluşturmaktadır. Aynı zamanda, demokrasi ve insan
haklarıyla da ilgili bir konudur..." demiş, Clinton konuşmasında; "... kirliliği azaltmak, küresel
27
"Remarks by the President in the State of the Union Address", January 27, 2010,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/remarks-president-state-union-address, (05.07.2014).
28
“Obama: Fosil Yakıtlara Bağımlılığımız Sona Ermeli”, 2 Haziran 2010, http://www.turkishny.com/localnews/6/31653-obama-fosil-yaktlara-bamllmz-sona-ermeli#.VFH3edgcSUk , (05.07.2014).
29
"Remarks by the President in State of Union Address", January 25, 2011, http://www.whitehouse.gov/thepress-office/2011/01/25/remarks-president-state-union-address, (05.07.2014).
30
"Analysis of the Clean Energy Standard Act of 2012", U.S. Energy Information Administration (EIA), May
2012, p.1, http://www.eia.gov/analysis/requests/bces12/pdf/cesbing.pdf, (28.06.2014).
31
Hillary Rodham Clinton, "Energy Diplomacy in the 21st Century", Georgetown University, Washington,DC.,
October 18, 2012, http://www.state.gov/secretary/20092013clinton/rm/2012/10/199330.htm.(22.08.2014).
255
enerji arzını çeşitlendirmek, istihdam yaratmak ve iklim değişikliğinin ziyadesiyle gerçek
tehdidini ele almak için yeni teknolojileri ve enerji kaynaklarını -özellikle de yenilenebilir
olanlarını- teşvik etmeye önem veriyoruz..." sözleriyle yenilenebilir enerji kaynaklarına
verilen öneme işaret etmiş, geçen dört yılda yenilenebilir rüzgar ve güneş kaynaklarından
ürettikleri elektriğin iki katına çıktığını, petrol ve doğalgaz üretimlerinin büyük bir yükseliş
içinde olduğunu belirtmiş, Clinton konuşmasında, enerji dönüşümü konusuna da değinerek,
"...Daha temiz enerjiye doğru dönüşüm dünyanın karbon emisyonunun azaltılması için
merkezi önemdedir ve 21’inci
yüzyıldaki
güçlü küresel ekonominin çekirdeğini
oluşturacaktır..." demiştir.
Barack Obama, birinci başkanlık döneminin sonlarında 2012 yılı "Birliğin Durumu"
konuşmasında, sürdürülebilir bir ekonomi kurulması gerektiğini söylemiş, kendi enerji
kaynaklarını kontrol edebilmeye vurgu yapmış, ekonominin gelişmesi ve istihdamın artması
için izlenecek politikaları anlatırken, sürdürülebilecek bir ekonominin planlarından söz eden
Obama, yeni ekonomik plana dair sözlerinde, yeni ekonomik planının ülke içi üretime ve yerli
enerji kaynaklarına dayanmasının altını çizmiştir.32
Kasım 2012 ABD Başkanlık seçimini, enerji tasarrufu ve verimliliğinin geliştirilmesi
ve alternatif enerji kaynaklarının kullanımını arttıracak projeleri destekleyen, önceliği temiz
enerjiye veren ve 2035 yılına kadar elektrik üretiminin yüzde 80'inin yenilenebilir enerjiden
elde edilmesini hedefleyen33Barack Obama kazanmış, Obama ikinci kez ABD başkanlığına
seçilmiştir.
Đkinci kez başkanlığa seçilmesinden sonraki ilk "Birliğin Durumu" konuşmasında
Obama, Amerikan enerjisine yatırımların önemini vurgulamış, yıllarca konuşulduktan sonra
Amerika’nın nihayet enerji alanında kendi kaderini eline alma yoluna girdiğini açıklamıştır.
Obama, konuşmasında Amerika’nın son 15 yılda olmadığı kadar çok petrol çıkardığını, doğal
gaz üretiminin rekor düzeyde arttığını, yakıt tasarruflu araçların rekor sayıya ulaştığını
söylemiş,
dört
yıl
ettiğini
belirten
önce
temiz
Obama,
enerji
sektöründe
Amerika’nın
bu
diğer
ülkelerin
durumu
liderlik
değiştirmeye
başladığını ifade etmiştir. Konuşmasının önemli bir bölümünü iklim değişikliği ve
yenilenebilir enerjiye ayıran Obama, rüzgar, güneş gibi kaynaklardan ürettikleri yenilenebilir
32
"Remarks by the President in State of the Union Address", January 24,2012, http://www.whitehouse.gov/thepress-office/2012/01/24/remarks-president-state-union-address, (28.06.2014).
33
"Kim Kazandıracak", 06 Kasım 2012, http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/791629-kimkazandiracak, (20.08.2014).
256
enerjinin miktarını ikiye katladıklarını belirtirken, yenilenebilir enerji sektörünün on binlerce
Amerikalı’ya istihdam sağladığını da sözlerine eklemiştir.34
Ocak 2009'da iktidara geldiğinden itibaren güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir
enerji kaynaklarını teşvik eden35 Barack Obama 2014 yılı Mayıs ayında yaptığı bir
açıklamada da yenilenebilir enerji alanında çalışmak üzere daha çok kişinin eğitilmesi, güneş
panellerinin kullanımının ve kamu binalarında enerji verimliliğinin arttırılması amacıyla
atılacak adımları açıklamış, açıklamada 2020 yılına kadar 50.000 işçinin güneş enerjisi
sektöründe çalışabilir hale getirilmesinin hedeflendiği belirtilmiştir.36Obama'nın Enerji
Danışmanı Dan Utech ise yaptığı açıklamada; güneş enerjisi ve verimlilik alanlarında yatırım
yapmanın karbon emisyonunun azaltılmasının yanısıra ABD ekonomisi için de önemli
olduğunu ifade etmiş, ayrıca Obama döneminde ABD güneş enerjisi sanayisinin önemli
ölçüde geliştiğini ve yeni kurulumlarla 2 milyondan fazla eve yetecek kadar elektrik
üretilebildiğini belirtmiştir.37
Sonuç
2000'li yıllarda yenilenebilir enerji tüketiminin her geçen yıl artış gösterdiği
ABD'nin38 enerji politikalarında yenilenebilir enerji kaynakları, (20 Ocak 2001-20 Ocak
2009) tarihlerinde iki dönem başkanlığı sürecinde Başkan George W. Bush yönetimince ve
(20 Ocak 2009-20 Ocak 2013) tarihleri arasındaki ilk döneminde ve Ocak 2013'den beri de
ikinci döneminde Başkan Barack Obama yönetimi tarafından ABD'nin dış petrol bağımlılığını
azaltmak, sona erdirmek doğrultusunda alternatif enerji kaynaklarına yönelinmesi gerekliliği
bağlamında yapılan açıklamalarda vurgulanmıştır. Fosil yakıtların çevreye olan etkileri
çerçevesinde alternatif ve temiz enerji kaynaklarına yönelimin küresel ölçekte arttığı 2000'li
yıllarda her iki başkanın da yönetimleri sürecinde ABD'nin enerji politikasına ilişkin
34
"Remarks by the President in the State of the Union Address", February 12,2013,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2013/02/12/remarks-president-state-union-address, (15.08.2014).
35
"Obama'nın Enerji Politikaları", 28 Kasım 2012,
http://www.turkishny.com/doaction/pdf/107233#.VDpQ8ulxlMs, (25.07.2014).
36
"Fact Sheet: President Obama Announces Commitments and Executive Actions to Advance Solar Deployment
and Energy Efficiency", May 09, 2014, The White House, http://www.whitehouse.gov/the-pressoffice/2014/05/09/fact-sheet-president-obama-announces-commitments-and-executive-actions-a, (25.08.2014).
37
"Refile-With Corporate Help, Obama Announces Actions on Renewable Energy", May 9, 2014,
http://www.reuters.com/assets/print?aid=USL2N0NU2OG20140509, (28.06.2014).
38
BP Statistical Review of World Energy June 2014, http://www.bp.com/content/dam/bp/excel/EnergyEconomics/statistical-review-2014/BP-Statistical_Review_of_world_energy_2014_workbook.xlsx
,
(07.08.2014)
257
söylemlerinde yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarının kullanımının arttırılmasına dair
ifadeler39 sıklıkla yer almıştır.
KAYNAKÇA
"Analysis of the Clean Energy Standard Act of 2012", U.S. Energy Information
Administration
(EIA),
May
2012,
p.1,
http://www.eia.gov/analysis/requests/bces12/pdf/cesbing.pdf, (28.06.2014).
"Barack Obama's Acceptance Speech", The New York Times, August 28, 2008,
http://www.nytimes.com/2008/08/28/us/politics/28text-obama.html?pagewanted=all&_r=0,
(08.08.2014).
"Başkan
Bush
Çevreci
mi
Oldu?",
http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2007/06/070601_bush_qa.shtml, (20.06.2014).
"Bush Halkını Benzin Zammından Koruyacak”, Hürriyet, 29 Nisan 2005,
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=315587, (17.06.2014).
"Bush:
Umudumuz
biyo-enerji",
02.02.2006,
http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2006/02/060202_bioenergy.shtml, (20.06.2014).
"Bush:
'Yeni
Enerji
Teknolojisine
Hazırız'
",
http://www.amerikaninsesi.com/content/a-17-2006-02-21-voa5-88013237/847675.html,
(25.06.2014).
39
"George
Bush's
Global
Warming
Speech",
14
February
2002,
theguardian,
http://www.theguardian.com/environment/2002/feb/14/usnews.globalwarming, (05.06.2014); George W. Bush,
"State of the Union 2003", Vital Speeches of the Day,Vol.69, Issue 9, February 15, 2003, p.260; George W.
Bush, "State of the Union",February 2, 2005, Vital Speeches of the Day, Vol.71, Issue 9, February 15, 2005,
p.259;George W. Bush, "2006 State of the Union Address", Vital Speeches of the Day, January 31, 2006, Vol.72,
Issue 8, February 1, 2006, p.230 ; George W. Bush, "State of the Union", Vital Speeches of the Day, January 23,
2007, Vol.73, Issue 3, March 2007, p.96; George W. Bush, "Remarks at the Washington International
Renewable Energy Conference", March 5, 2008, Weekly Compilation of Presidential Documents, Vol.44, Issue
9, March 10, 2008, p.324-330; George W. Bush, "Remarks on Energy and Climate Change", April 16, 2008,
Weekly Compilation of Presidential Documents, Vol.44, Issue 15, April 21, 2008, p.524-527; Suzanne
Goldenberg, "Obama Focuses on Green Economy in Speech Before Congress, 25 February 2009, theguardian,
http://www.theguardian.com/world/2009/feb/25/barack-obama-green-economy-environment,
(12.09.2014);
Barack
Obama,
"Remarks
by
the
President
on
Clean
Energy",
April
22,
2009,
http://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-by-the-President-in-Newton-IA, (07.06.2014); Barack
Obama, "Energy", Vital Speeches of the Day, June 29,2009, Vol 75, Issue 8, August 2009, p.338-339; Barack H.
Obama, "Remarks at Solyndra, Inc., in Fremont, California", May 26, 2010, Daily Compilation of Presidential
Documents, May 26, 2010, p. 3-5; ,Barack Obama, "Remarks by the President on Climate Change", June 25,
2013,
Georgetown
University,
Washington,
D.C.,
http://www.whitehouse.gov/the-pressoffice/2013/06/25/remarks-president-climate-change, (28.06.2014) ; Barack Obama, "Realizing Just What We
Have Here On Earth", Vital Speeches of the Day, Vol.79, Issue 9, September 2013, p.268-274.
258
"Fact Sheet: President Obama Announces Commitments and Executive Actions to
Advance Solar Deployment and Energy Efficiency", May 09, 2014, The White House,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2014/05/09/fact-sheet-president-obamaannounces-commitments-and-executive-actions-a, (25.08.2014).
"First 180 Days", http://www.gwu.edu/~action/first180.html, (07.06.2014).
"George Bush's Global Warming Speech", 14 February 2002, theguardian,
http://www.theguardian.com/environment/2002/feb/14/usnews.globalwarming, (05.06.2014).
"Herşey
Enerji",
http://www.usemb-
ankara.org.tr/USA_Economy_Brief/final/page11.html, (20.07.2014).
"Kim
Kazandıracak",
06
Kasım
2012,
http://ekonomi.haberturk.com/makro-
ekonomi/haber/791629-kim-kazandiracak, (20.08.2014).
"Obama: Yenilenebilir Enerji Konusunda Öncü Olmalıyız", Hürriyet, 23 Nisan 2009,
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11495397.asp, (15.06.2014).
"Obama'dan
Enerji
ve
Đklim
Atağı",
16
Aralık
2008,
http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/12/081216_obamaenergy.shtml, (08.08.2014).
"Obama'nın
Enerji
Politikaları",
28
Kasım
2012,
http://www.turkishny.com/doaction/pdf/107233#.VDpQ8ulxlMs, (25.07.2014).
"Out of Gas”, The Nation, Vol.281, Issue 12, 10.17.2005, p.3-4.
"President Bush Signs H.R. 6, the Energy Independence and Security Act of 2007 ",
December 19, 2007, U.S. Department of Energy, Washington, D.C., http://georgewbushwhitehouse.archives.gov/news/releases/2007/12/20071219-6.html, (15.08.2014).
"Refile-With Corporate Help, Obama Announces Actions on Renewable Energy",
May
9,
2014,
http://www.reuters.com/assets/print?aid=USL2N0NU2OG20140509,
(28.06.2014).
"Remarks by the President in the State of the Union Address", January 27, 2010,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/remarks-president-state-union-address,
(05.07.2014).
"Remarks by the President in State of the Union Address", January 24,2012,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2012/01/24/remarks-president-state-unionaddress, (28.06.2014).
"Remarks by the President in State of Union Address", January 25, 2011,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2011/01/25/remarks-president-state-unionaddress, (05.07.2014).
259
"Remarks by the President in the State of the Union Address", February 12,2013,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2013/02/12/remarks-president-state-unionaddress, (15.08.2014).
"Timeline
of
Events:2001",
http://energy.gov/management/office-
management/operational-management/history/doe-history-timeline/timeline-events-4,
(07.06.2014).
"Yenilenebilir
Enerji
Kaynakları",
http://www.bbc.co.uk/turkish/indepth/story/2006/02/060216_energy_renewables.shtml.,
(15.07.2014).
“Obama:
Fosil
Yakıtlara
Bağımlılığımız
Sona
Ermeli”,
2
Haziran
2010,
http://www.turkishny.com/local-news/6/31653-obama-fosil-yaktlara-bamllmz-sonaermeli#.VFH3edgcSUk , (05.07.2014).
“Obama:
Fosil
Yakıtlara
Bağımlılığımız
Sona
Ermeli”,
2
Haziran
2010,
http://www.turkishny.com/local-news/6/31653-obama-fosil-yaktlara-bamllmz-sonaermeli#.VFH3edgcSUk , (05.07.2014).
Barack H. Obama, "Remarks at Solyndra, Inc., in Fremont, California", May 26, 2010,
Daily Compilation of Presidential Documents, May 26, 2010, p. 1-6.
Barack H. Obama, "Remarks on Energy", March 23, 2009, Daily Compilation of
Presidential Documents, March 23, 2009, p. 1-4.
Barack Obama, "Energy", Vital Speeches of the Day, June 29,2009, Vol 75, Issue 8,
August 2009, p.338-339.
Barack Obama, "Realizing Just What We have Here On Earth", Vital Speeches of the
Day, Vol.79, Issue 9, September 2013, p.268-274.
Barack Obama, "Remarks by the President on Clean Energy", April 22, 2009,
http://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-by-the-President-in-Newton-IA,
(07.06.2014).
Barack Obama, "Remarks by the President on Climate Change", June 25, 2013,
Georgetown
University,
Washington,
D.C.,
http://www.whitehouse.gov/the-press-
office/2013/06/25/remarks-president-climate-change, (28.06.2014).
Barack Obama, "Remarks by the President on Energy, March 15, 2012,
http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2012/03/15/remarks-president-energy,
(15.08.2014).
260
BP
Statistical
Review
of
World
Energy
June
2014,
http://www.bp.com/content/dam/bp/excel/Energy-Economics/statistical-review-2014/BPEnerg
Policy
Act
of
2005,
Public
Law
109–58—August.
8,
2005,
http://www1.eere.energy.gov/femp/pdfs/epact_2005.pdf, (17.06.2014).
Energy Independence and Security Act of 2007, Public law 110-140, December 19,
2007,
http://www.gpo.gov/fdsys/pkg/PLAW-110publ140/pdf/PLAW-110publ140.pdf,
(15.08.2014).
George W. Bush, "2006 State of the Union Address", Vital Speeches of the Day,
January 31, 2006, Vol.72, Issue 8, February 1, 2006, p.226-232.
George W. Bush, "A National Energy Plan", May 17, 2001, Vital Speeches of the
Day,Vol. 67, Issue 16, June 1, 2001, p. 482-485.
George W. Bush, "Remarks at the Washington
International Renewable Energy
Conference", March 5, 2008, Weekly Compilation of Presidential Documents, Vol.44, Issue 9,
March 10, 2008, p.324-330.
George W. Bush, "Remarks at the Washington International Renewable Energy
Conference", March 5, 2008, Weekly Compilation of Presidential Documents, Vol.44, Issue 9,
March 10, 2008, p. 324-330.
George W. Bush, "Remarks on Energy and Climate Change", April 16, 2008, Weekly
Compilation of Presidential Documents, Vol.44, Issue 15, April 21, 2008, p.524-527.
George W. Bush, "Remarks to the 16th Annual Energy Efficiency Forum", June
15,2005, Weekly Compilation of Presidential Documents, Vol.41, Issue 24, p. 999-1003.
George W. Bush, "State of the Union 2003", Vital Speeches of the Day,Vol.69, Issue
9, February 15, 2003, p.259-264.
George W. Bush, "State of the Union", February 2, 2005, Vital Speeches of the Day,
Vol.71,Issue 9, February 15, 2005, p.258-263.
George W. Bush, "State of the Union", January 23, 2007, Vital Speeches of the Day,
Vol 73, Issue 3, March 2007, p.94-99.
George W. Bush, "State of the Union",February 2, 2005, Vital Speeches of the Day,
Vol.71, Issue 9, February 15, 2005, p.258-263.
George W. Bush, “Remarks Prior to a Meeting With the Energy Policy Development
Group and an Exchange With Reporters”, Weekly Compilation of Presidential
Documents,Vol.37, Issue 5, February 5, 2001, p.236-238.
261
George W. Bush: "2006 State of the Union Address”, Vital Speeches of the Day,
Vol.72, Issue 8, February 1, 2006, p. 226-232.
George W. Bush: "Address Before a Joint Session of the Congress on Administration
Goals," February 27, 2001. Online by Gerhard Peters and John T. Woolley, The American
Presidency Project. http://www.presidency.ucsb.edu/ws/?pid=29643, (10.08.2014).
George W. Bush: "State of the Union”, Vital Speeches of the Day, Vo.73, Issue 3,
March 2007, p.94-99.
H. Naci Bayraç, "Küresel Rüzgar Enerjisi Politikaları ve Uygulamaları", Uludağ
Üniversitesi Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Vol.30, No.1, 2011, p. 37-57.
Helene Cooper, John M. Broder, "Obama Presses Case for Renewable Energy", The
New
York
October
Times,
23,
2009,
http://www.nytimes.com/2009/10/24/us/politics/24obama.html?_r=0, (27.06.2014).
Hillary Rodham Clinton, "Energy Diplomacy in the 21st Century", Georgetown
University,
Washington,DC.,
October
18,
2012,
http://www.state.gov/secretary/20092013clinton/rm/2012/10/199330.htm, (22.08.2014).
Jim Tankesley, "Obama Urges Greater Use of Biofuels", February 03, 2010, Los
Angeles Times, http://articles.latimes.com/2010/feb/03/business/la-fi-biofuels4-2010feb04,
(22.07.2014).
Merve Doğan, Gizem Nur Tekin, Murat Efgan Kibar, Ayşe Nilgün Akın, "Dünyada
Fosil Kökenli Kaynakların Rezervleri ve Geleceği", Uluslararası Güvenlik Kongresi
Bildiriler Kitabı, Ed. Hasret Çomak, Ayşegül Gökalp Kutlu, Cilt.III, Kocaeli, Nisan 2014,
s.997.
National Energy Policy, Report of the National Energy Policy Development Group,
May 2001, http://www.netl.doe.gov/publications/press/2001/nep/nep.html, (28.06.2014).
Richard Simon, Nancy Vogel, "Bush Forms Task Force on Supplies", Los Angeles
January
Times,
30,
2001,
http://articles.latimes.com/2001/jan/30/news/mn-18931,
(10.08.2014).
Statistical_Review_of_world_energy_2014_workbook.xlsx , (07.08.2014) .
Suzanne Goldenberg, "Energy and emissions top Obama's green tasklist",
theguardian, 19 January 2009, http://www.theguardian.com/environment/2009/jan/19/obamaenvironment, (20.08.2014).
Suzanne Goldenberg, "Obama Focuses on Green Economy in Speech Before
Congress,
25
February
262
2009,
theguardian,
http://www.theguardian.com/world/2009/feb/25/barack-obama-green-economy-environment,
(12.09.2014).
Vural
Altın,
"Enerji",
Bilim
ve
Teknik,
Ocak
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/yeniufuk/icerik/enerj.pdf, (07.06.2014).
263
2002,
s.4,
THE IMPACT OF AEROSOL TO EFFEVTIVENESS OF SOLAR
ENERGIES IN THE REPUBLIC OF KOSOVO
Vehebi Sofiu1; Zahadin Shemsidini2; Meleq Bahtijari3
Introduction
As Kosovo is being developed to be in step with the economy of the European market, this
implies a more crucial role for environmental management of Kosovo, in order to ensure development of
the country with sustainable steps. Currently, emissions of greenhouse gases in Kosovo are relatively low
compared to other European countries. However, industrial development that is being taken place in
Kosovo, together with urbanization and the increasing number of population, will effectively change the
emission of greenhouse gases depending on climate change in Kosovo. In order to join the global efforts
concerning to decrease and restriction of harmful effects of the global warming, Kosovo has a need for
monitoring and management of its greenhouse gases.
The energy sector produces about 82% of overall national greenhouse gas emission. This sector
includes burning, exploitation and transmission of fossil fuels in Kosovo. The combustion processes in the
first-class energy industries achieve a decisive contribution to overall greenhouse gas emissions,
especially carbon dioxide, which is produced during combustion of carbon-based fuels. Emissions from
this category are based almost exclusively on the burning of lignite in power plants of Kosovo. In the
future, Kosovo should look for opportunities to reduce greenhouse gas emissions. A good opportunity to
benefit from the renewable energy sources is solar energy, and therefore, it is considered as a special
significance, but also there should be inspected the negative effectiveness of fossil burning emissions on
the surfaces of the solar panels [1].
Keywords: emissions of CO2, air monitoring station, sustainable development and air impact on
the environment.
The Effect of Burning Fossil Pollution on Solar Panel
Lignite reserves with large quantities in Obilic have made possible to produce thermal
electricity as the sole natural resource, in order to meet the basic needs of citizens but without
thinking about other sources of energy related to geographic position of Kosovo. Our energy
1
International Postgraduate School “Jožef Stefan” Ljubljana; Slovenia, [email protected]
Univerzitei I Prizrenit ”Ukshin Hoti”; Prizren; Kosove, [email protected]
3
Univerziteti I Prishtines ”Hasan Prishtina”; Prishtine; Kosove, [email protected]
2
264
needs are already known as too high and are advancing with giant steps. Increase of greenhouse
gases in the atmosphere and potential global warming, together with climate change are
increasingly evident and unless energy strategy changed by international principles and European
directives 20+20+20. The supplied energy in the world is based on non-renewable sources of
energy: coal, oil, natural gas and uranium, which together cover 82% of global primary energy
requirements. The remaining of 18% is divided approximately 2/3 from biomass and 1/3 from the
energy of the water and a very low percentage of the sun. According to scientific research,
affective protection and protection of environment and climate for future generations will require
that during the 50 to 100 years in the future, to reduce an anthropogenic emission of greenhouse
gases by at least 50% as well as the emission of burning fossil. From a careful study of the
general scenarios of population growth and accepting a concurrent criterion for CO2 emissions
from fossil fuels is achieved a reduction demand for an average reduction of wind about 90% in
production of the industrialized countries and this means one tenth of CO2 related to current
production of wind. Reduction of CO2 emissions, as shown in Figure 1, will require transition to
a sustainable energy supply, which is based on the use of renewable energy, where a large part
will take direct solar energy [2].
Solar Radiation under the Influence of Polluted Air
Sun is a leading manufacturer of energy in our Sun-Earth system. It has the shape of a ball
and in its center continuously occurs nuclear fusion which has large capacity of unexploited
power for the entire globe. Only a small fraction of the energy produced by the sun comes to
Earth and enables the planet to have life and source of energy with zero pollution emissions.
Solar radiation directs all natural cycles and processes to have a life with developed technology
are therefore are constantly needs for the world energy that are based on solar energy. All fossil
fuels (oil, gas, coal) are transforming solar energy. The intensity of radiation of about 6000° C of
the sun’s surface is equal from 70 000 to 80 000 kW/m2. Our planet receives only a tiny fraction
of this energy. In addition to this, the energy that comes from solar radiation in a year is
approximately 200 000 000 billion kWh; this is more than 10,000 times greater than the global
annual energy needs. The intensity of solar radiation outside the atmosphere is averagely of 1360
W/m2 (solar constant). When solar radiation penetrates through the atmosphere, a part of the
radiation is lost, so in a sunny summer day, with clear skies, the earth can reach approximately
from 800 to 1000 W/m2, Figure 1 - the global radiation.
265
Figure 1; Air polluted solar panel during summer time in Obiliq.
Source: Author, 2013
Solar constant of 1360 W/m² in Kosovo is likely the better opportunity to use the solar
panels though they are influenced by pollution of the emissions in the Pristina region, but with a
renewable energy strategy and replacement of needs with a new plant of the new technology, the
new installation conditions of solar panels in this part of Kosovo that (Pristina region) are
influenced by polluted air and the efficiency of solar radiation emission of CO2 is reduced up to
20% annual [3].
Climate Change by Aerosol Particle
Particles suspended in the atmosphere in small quantities in cooling droplet affect climate
of sun rays by changing the flux of energy radiated by the sun on the soil surface and within the
atmosphere. This effect occurs directly with distribution and suction rays of the sun, indirectly
affect the occurrence of clouds and changing their properties from rain and snow creating
atmospheric mixing, i.e. atmospheric aerosol particles are extremely different because their
resources are with artificial and natural composition. To understand the true occurrence of
266
aerosol particles that at which extent they affect the climate change, the greenhouse effect is
considered one of the most difficult challenges of technological science with which the world is
faced today by the presence of global warming. The instrument that measures the solar radiation
spectrum is called Radiometer (SSFR), which simultaneously measures the solar energy that
flows towards two positions on the horizontal plane from the position of the upper or lower,
which means that is made the flow measurement of solar energy infrastructure including its
dependence on the wavelength or color of the sun's rays from ultraviolet to visible and infrared.
Changing the flow of solar energy by AOD is an important difference with the effects of aerosols
which enables climate change called by the name of efficiency of solar radiation induced. The
reduction of the sun's rays on the surface of space influenced by the effect of aerosols and solar
radiation flux based on measured values that amount from 350 to 700 nm of wavelength with a
radiant sun visibility. Efficiency of aerosol particles of the solar energy whose values of length is
499 nm, with measured values of spatial variations occur frequently throughout the eastern coast
of the United States, followed by climate change whose effects in average depth, and the optical
space of aerosol amount approximately from 0.5 to 10 cases of measurement as shown in the
illustrated diagram. Visible radiation of aerosol quantities of energy which can be used from 40W
in every m2 of the surface of atmosphere 0.5xW (-80) m =-40Wm², as shown in [4].
The Sunlight Reflection from Aerosol Particles in Space
Aerosol particles are formed from burning of fossil with CO2, which are distributed in the
atmosphere in the form of black clouds collected in ponds, seemingly concentrated in various
forms which are reflected in the covering of the ozone layer where the balance is directly
influenced the climate changes and also changing the course of the sun's radiant energy in the
atmosphere and on the land surface. The distribution of the rays of the sun in the atmosphere by
the presence of aerosol particles, on the surface of the solar panels directly changes the features
of the intensity in the conductivity flow of the cell radiation.
267
Figure 2: Measurement of aerosol particles in the air.
Source: Author + P.Pileweskie, 2005
Aerosol particles are extremely different depending on the natural or artificial resources
(driving the car, industry, and power plants) directly affect that climate change that is a
strategically important challenge and most difficult with which today faces atmospheric science
world. In Figure 2 is made an illustration of aerosol particles in the atmosphere with the help of
two aircraft in which measuring instruments are placed in two different positions to watch that
how much is sorts of aerosols under flight paths including many different quantities. Instruments
located at NASA (Ames tracking Airboume) Ssunphtometer (Aats-14), are directly measuring the
radiation of the sun's rays affected by the presence of aerosols in the atmosphere, and diving of
equipment directly in the depth with measurement devices is the optical depth of aerosol (AOD)
[5-10].
268
Concentration Effect of Greenhouse Gases
With industrialization and population growth in the world, emissions of greenhouse gases
- from the burning of fossil fuels have significantly increased the presence of gases in the
atmosphere, whose effect, at a greater speed than it would to happen to eliminate them naturally.
Due to the fact that people release a large amounts of various gases in the atmosphere, such as
carbon dioxide, water vapor and methane, etc., thus is hindered the overall distribution of heat
from the earth into space (atmosphere), increasingly is pronounced the greenhouse effect on
Earth, the result of this effect directly influence to the rays of the sun radiation on surfaces of
solar panels and greatly defiles the environment.
Figure 3: Greenhouse effect as part of the reflected solar radiation from greenhouse gases
Source :A. Allbady and M. Allbady, 1999
269
Many scientists believe that there was caused the largest global warming which represents
a permanent danger to the environment and due to this is paid the greatest care in all over the
world in order to reduce the fossil emissions of renewable energy increasing according to allowed
international standards. Climate data are dating back about 160.000 years ago and they have
highlighted a close relation between the concentrations of greenhouse gases and global
temperatures. In 1896, eminent Swedish chemist Arrhenius Seventy suggested that the burning of
fossil fuels leading to a doubling of atmospheric CO2 could increase an average global
temperature by 5.5° C. This is not far from the growth of 1.5 - 4.5 ° C predicted by computer
simulations of the climate project for doubling the amount of atmospheric CO2. The Figure 3
shows the greenhouse effect as part of the reflected solar radiation that is absorbed by greenhouse
gases (CO2, N2O, CH4, HFCS, PFCs, SF6). Since CO2 is the greenhouse effect in particular,
scientists believe that the earth will warm continuously while increasing the concentration of
carbon dioxide. If this phenomenon occurs, the level of sea water will increase due to melting of
glaciers, and the environment will face the unfavorable meteorological changes on living
creatures [4].
Automatic Air Monitoring Station in Obiliq
Automatic monitoring stations with electronic data are located in several cities of Kosovo
for measurement of SO₂, CO, NO₂, O₃, PM 10 and PM 2.5. These results are derived for the first
time, and they have never been processed and managed before. Kosovo lacks a center station
regarding to data management, where the relevant institutions will be able to be informed with
necessary data of the living environment, where natural resource can be used. In Figure 4 is
presented extraction of data from electronic monitoring station in Obilic for some types of
pollutions including aerosol particles from burning fossil [5].
The Figure illustrates the TELEDYNE device, referred as advanced pollution instrument,
respectively ANALYZER – MODEL T 300 for monitoring of particulates PM 10 and PM 2.5 in
Obilic, at the time of extraction of findings with electronic data. The figure shows that the two
parameters are beyond the allowed limits based on parameters under European directives
270
Figure 4: Monitoring station TELEDYNE model T300
Source: Author; 2014
In Table 1 are presented the polluting particles obtained from electronic monitoring
stations in Obilic, measured by Grimm Aerosol Technical device, where data are picked up
without being processed previously in electronic form and for the first time analysis were carried
out by means of these devices under the international standards. In Pristina region, the whole
concentration of pollution is due to the incineration of CO₂, and his contamination has resulted to
be present on the surface of solar panels in the form of smog [6].
Tabele 1: The aerosol particles in Obilic measured with TELEDYNE device
271
Air Quality Monitoring in Obilic, in mg/m³, 2013
Particles
I
II
III
IV
V
VI
VII
VIII
VIX
X
XI
XII
YEAR
SO₂₂
15.8
12.7
7.28
2.7
1.47
3.07
4.8
6.8
6.3
7.4
6.8
19.3
7.89
NO₂₂
17.6
11.0
9.54
10.
7.31
11.3
13.2
16.4
13.3
18.0
17.79
22.5
13.8
O₃₃
38.9
14.31
52.27
63
65.78
62.91
75.14
75.2
55.19
38.65
25.02
19.9
44.2
CO
0.85
0.83
7
0.62
0.38
0.25
0.32
0.2
0.14
0.4
0.8
1.52
0.58
PM 10
79.4
55.7
49.7
48.8
36.83
28.12
34.03
43.66
34.95
70.00
57.24
98.90
53.1
PM 2.5
69.4
46.8
38.3
27.0
15.2
13.3
16.5
19.5
17.3
43.0
48.42
92.7
37.3
Source: Author, 2014
In Diagram 1 are shown the polluting particles showing that the particles of PM 10 are not
the allowed limits and every time is present in the atmosphere of Pristina region, and therefore,
they are also present on the surface of solar panels [7].
Diagram 1: Polluting particles created by the effects of aerosol.
Source: Author, 2014
Conclusion
272
The amount of produced energy with fossil burning sin the Kosovo thermal power plants
greatly have polluted air and affect the performance of photovoltaic cells. In Kosovo, there are
many uncontrolled factors that affect the efficiency of photovoltaic cells in solar panels.
However, the creation of aerosols with black carbon clouds through burning fossil fuels is
something where people can check to ensure the development of the country with sustainable
steps. Currently, emissions of greenhouse gases in Kosovo are relatively low compared to other
European countries. Stations which are established in 2012 in Kosovo by the Hydro
meteorological Institutes a good opportunity to monitor and determine the air quality. To join the
global efforts for reduction and restriction of harmful effects of the global warming and
emissions with burning fossils, Kosovo needs to monitor and manage its greenhouse gases
through new monitoring stations The measurement model used in this topic was made by means
of electronic equipment, installed at several monitoring stations in the center of Kosovo of
TELEDYNE type, advanced type of Air pollution T100 model for SO2, NOx T200, T300 CO, O3
and Grimm Aerosol Technical T400 for PM 10 and PM 2.5. The measurements are made
according to international standards that are standardized by European Directives. The measured
values are defined in automated processes that characterize the basic models to eliminate the
fundamental flaws against the models used so far [8-9].
REFERENCES
[1] Bruno Motik “Zelena energija“, Zagreb, 2005
[2] Legjislacioni Kuvendi i Kosovës, 2012
[3] Instituti i Meterologjisë së Kosovës, IHMK, 2011
[4]Peter.Pilewskie; NOAA Earth System Research Laboratory, USA, 2009
[5] Instituti Hidrometorologjik i Kosovës, 2013
[6] Korporata Energjetike e Kosovës, 2013
[7] Environmental Department of KEK, 2013
[8] Ministry of Embient and Living Environment in Kosovo, 2013
[9] Të dhënat Programi për Ndryshimet Globale i US ndryshimet Klimatike, 1995
273
PEACE PIPELINES OR PIPE DREAMS: GEOPOLITICS OF EASTERN
MEDITERRANEAN GAS
Tolga Demiryol1
Abstract
This article discusses the relationship between natural resources and regional political
cooperation in Eastern Mediterranean. The gas reserves discovered off the coasts of Israel and
Cyprus promise peace and prosperity for the region. Estimated at 1 trillion cubic meters, the
reserves in Leviathan, Aphrodite and other fields can enhance the energy security of not only
Cyprus and Israel but also Turkey and Europe, as the latter two seek to diversify their energy
imports. A Mediterranean gas pipeline would conceivably foster political cooperation among
Turkey, Israel and Cyprus by creating conditions of economic interdependence, which according
to the liberal theory of interdependence, is a source of peace and cooperation. This article
however finds little evidence that energy has so far facilitated cooperation among the
Mediterranean states with outstanding disputes. On the contrary, the discovery of natural gas
reserves has intensified the existing conflicts between Turkey, Cyprus and Israel. In particular,
gas exploration and development efforts aggravated the disagreements between Turkey and
Cyprus regarding maritime borders and Exclusive Economic Zones (EEZs). The lack of
consensus is on how the revenues generated by exports would be shared by the two communities
emerged as another major barrier to peace. Lastly, natural gas discoveries altered the regional
security environment by facilitating a rapprochement between Israel, Cyprus and Greece, which
can potentially undermine regional stability.
Keywords: Energy, Natural Gas, Turkey, Israel, Cyprus, Eastern Mediterranean, Economic
Interdependence.
Introduction
This article discusses the political implications of the recent hydrocarbon discoveries in
Eastern Mediterranean. The main research question is as follows: can the prospect of energy
wealth facilitate the resolution of various political conflicts in the region, particularly the
1
Assistant Professor at Istanbul Kemerburgaz University.
274
enduring conflict in Cyprus and the recent tensions between Turkey and Israel? Alternatively, do
distributional conflicts over natural resources amplify the existing political issues, resulting in a
more securitized environment? In short, is energy a force of cooperation or conflict in Eastern
Mediterranean?2
The extant literature offers some compelling reasons why energy resources can facilitate
political cooperation among states. Exploration, development and transport of oil and natural gas
require comprehensive coordination among multiple actors, which in turn generates a web of
economic interdependence among the suppliers, transit states and importers. Economic
interdependence, according to the liberal school of thought in international relations, facilitates
political cooperation by raising the costs of conflict. Based on the premise that states prioritize
absolute gains from trade,3 liberal theorists argue that interdependent states would rather avoid
the welfare losses to result from disruption of trade due to political disputes.4 Greater economic
interdependence thus incentivizes states to resolve or avoid political tensions with their trading
partners.
A corollary of the economic interdependence thesis that is particularly pertinent to energy
politics is the notion of “peace pipelines” which postulates that countries with existing political
conflicts can be incentivized to settle their differences peacefully if they are linked via oil and gas
pipelines. Particularly popular in the US policy circles, the peace pipelines thesis has been closely
associated with several conflict resolution attempts throughout the world. In the 1990s, the US
promoted peace pipelines as a mechanism to bring stability to the South Caucasus. The BakuTbilisi-Ceyhan oil pipeline was discussed as a peace pipeline at the OSCE summit in Istanbul, in
November 1999.5 The proposed Iran-Pakistan-India pipeline has been widely touted as a peace
2
Recent work on the topic include, Ayla Gürel and Laura Le Cornu, “Can Gas Catalyse Peace in the Eastern
Mediterranean?,” The International Spectator Vol. 49, No. 2, 2014, p. 11–33.; Brenda Shaffer, “Can New Energy
Supplies Bring Peace?,” March 2014, http://www.gmfus.org/archives/can-new-energy-supplies-bring-peace
(accessed 5 August 2014); Emre Iseri and Panagiotis Andrikopoulos, “Energy Geopolitics of the Eastern
Mediterranean: Will Aphrodite’s Lure Fuel Peace in Cyprus?,” Ortadogu Analiz Vol. 5, No. 51, 2013, p.37–46.;
Matthew J. Bryza, Eastern Mediterranean Natural Gas: Potential for Historic Breakthroughs among Israel, Turkey
and Cyprus, Turkish Policy Quarterly, Fall 2013, Vol 12, No. 3, p. 35-44.
3
Robert Powell, “Absolute and Relative Gains in International Relations Theory,” American Political Science
Review, Vol. 85, No. 4, 1991, p. 1303–20.
4
Mark J. Gasiorowski, “Economic Interdependence and International Conflict: Some Cross-National Evidence,”
International Studies Quarterly, Vol. 30, No. 1, 1986, p. 23–38.
5
Burcu Gultekin, “Prospects for Regional Cooperation on NATO’s South Eastern Border: Developing a TurkishRussian Cooperation in South Caucasus” Institut d’Etudes Politiques de Paris, June 2005,
http://www.nato.int/acad/fellow/04-05/gultekin.pdf (accessed 13 August 2014).
275
pipeline.6 The notion of peace pipelines was also recently raised in the context of Eastern
Mediterranean discoveries.7
Realist students of international relations however consider economic interdependence a
source of conflict rather than cooperation among states.8 According to realists, economic
interdependence undermines states’ security in two ways. First, the unequal distribution of
benefits from trade alters the balance of power by providing greater relative gains to less
dependent parties at the expense of more dependent ones. Unlike the liberals that emphasize
absolute gains, realists prioritize relative gains from trade, which can be converted into
military capabilities.9 Second, economic interdependence via the exchange of vital goods
like oil and natural gas potentially threatens the survival of dependent states as supply-cut
offs would damage them economically and militarily.10 Similarly, realists consider the peace
pipeline argument flawed. Critics hold that there is no evidence that countries that are linked to
each other via their energy infrastructure are more prone to make or preserve peace.11
Can the recent natural gas discoveries in the Eastern Mediterranean bring about the muchneeded peace to the region by creating energy interdependence among states? Can energy be the
panacea to finally bring the Cyprus issue to a peaceful conclusion? Can the prospect of mutual
gains from energy partnership sufficiently incentivize Turkey and Israel to mend the relations that
were critically strained after the Mavi Marmara incident in 2010? This article finds little
evidence that energy has so far served as a catalyzer of cooperation in the region. On the
6
Robert K. Boggs, “The Iran-Pakistan Pipeline Pipe Dream,” The National Interest,
http://nationalinterest.org/commentary/the-iran-pakistan-pipeline-pipe-dream-9621 (accessed 2 September 2014);
Shiv Kumar Verma, “Energy Geopolitics and Iran–Pakistan–India Gas Pipeline,” Energy Policy Vol. 35, no. 6, June
2007, p. 3280–3301.
7
“The Energy Boom in Cyprus: Pipeline to Peace?,” openDemocracy,
https://www.opendemocracy.net/opensecurity/aydin-%C3%A7al%C4%B1k/energy-boom-in-cyprus-pipeline-topeace (accessed 11 September 2014); “East Mediterranean Gas and the Possibility of Peace,” Atlantic Council
Summit, , http://www.acsummit.org/blog-east-mediterranean-gas-and-the-possibility-of-peace (accessed 11 October
2014); “Eastern Mediterranean Gas: A New Diplomatic Opportunity,”
http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/2014/04/eastern-mediterranean-gas-new-d-201441073115698731.html
(accessed 10 September 2014); “Biden: Possible ‘Win-Win’ Mediterranean Gas Pipeline to EU,” Arutz Sheva, 2014,
http://www.israelnationalnews.com/News/News.aspx/185863 (accessed 11 September 2014).
8
Kenneth N. Waltz, “The Myth of National Interdependence,” Charles Kindleberger (ed.) The International
Corporation, Cambridge, MA: MIT Press, 1970.; Kenneth N. Waltz, “Structural Realism after the Cold War,”
International Security, Vol. 25, No. 1, 2000, p. 5–41.
9
Michael Mastanduno, “Do Relative Gains Matter?,” David A Baldwin (ed.), Neorealism and Neoliberalism: The
Contemporary Debate, New York: Columbia University Press, 1993.
10
Dale C. Copeland, “Economic Interdependence and War: A Theory of Trade Expectations,” International Security
Vol. 20, No. 4, 1996, pp. 5–41.
11
Brenda Shaffer, Energy Politics, University of Pennsylvania Press, 2011, p. 172–173.
276
contrary, the discovery of natural gas reserves off the coasts of Cyprus and Israel has intensified
existing conflicts. In particular, the gas exploration efforts in the Levant basin exacerbated the
existing disputes between Turkey and Cyprus regarding maritime borders and Exclusive
Economic Zones (EEZs). The issue of how the resources are to be shared by the two communities
on the island still remains unresolved. Natural gas discoveries also reshaped regional security
environment by facilitating a rapprochement between Israel, Cyprus and Greece. In addition to
coordinating on energy projects, Israel, Cyprus and Greece are engaged in extensive security
cooperation.12 This tripartite rapprochement could conceivably lead to new frictions with Turkey,
whose aspirations to become an energy hub is potentially undermined by this emerging power
bloc.
The article has two main sections and one brief concluding section. Section one reviews
the gas discoveries and discusses the conditions of regional energy markets and feasibility of
various export options. Section two discusses the impact of gas discoveries on the patterns of
conflict and cooperation in the region. The concluding section briefly focuses on how energy has
shaped the regional balances of power.
Gas Discoveries in Eastern Mediterranean: Markets and Export Options
Over the past five years, the energy landscape of the Eastern Mediterranean underwent
tectonic shifts. In 2009, the US-based Noble Energy discovered gas in the offshore field Tamar,
which has about 280 bcm (billion cubic meters) of recoverable gas, enough to meet Israel’s
domestic demand for decades. The Leviathan field, discovered in 2010, is estimated to contain
532 bcm of gas,13 which makes it one of the largest deep-water discoveries in the last decade.14 In
December 2011, another gas reserve was discovered in Block 12 off the coast of Cyprus, about
34 km west of Leviathan. The Aphrodite field was initially estimated at more than 200 bcm,
which was later revised down to 140 bcm. Energy resources of the Eastern Mediterranean region
are not vast in relative terms; they represent less than 1 percent of the world’s total proven
12
Michael Leigh, “Energy – A Geopolitical Game Changer?,” The International Spectator Vol. 49, No. 2, April
2014, p. 1–10; Mankoff, Jeffrey, “Resource Rivalry in the Eastern Mediterranean: The View from Washington,” The
German Marshall Fund of the United States, June 2012, http://www.gmfus.org/archives/resource-rivalry-in-theeastern-mediterranean-the-view-from-washington/ (accessed 15 August 2014).
13
Simone Tagliapietra, “Towards a New Eastern Mediterranean Energy Corridor? Natural Gas Developments
Between Market Opportunities and Geopolitical Risks,” Fondazione Eni Enrico Mattei Working Papers, 2013,
http://www.feem.it/getpage.aspx?id=5321&sez=Publications&padre=73. (accessed 12 August 2014).
14
Brenda Shaffer, “Energy Resources and Markets in Eastern Mediterranean Region,” The German Marshall Fund
of the United States, June 2012, http://www.gmfus.org/archives/energy-resources-and-markets-in-the-easternmediterranean-region (accessed 10 August 2014).
277
reserves.15 The reserves are thus not large enough to be a “game-changer” in global markets,16
unless ongoing explorations in adjacent blocks produce additional discoveries in significant
amounts.17 It should also be emphasized that the discoveries took place at a time of rising global
energy supply, particularly from non-conventional reserves like shale gas and tight oil in the US.
The likely effect of the Eastern Mediterranean gas on global markets is still very much uncertain.
Global energy markets may be problematic by regional demand is strong.18 Natural gas
consumption in particular is rising fast in most Mediterranean countries. The share of natural gas
in Israel’s primary energy consumption, for instance, rose from virtually 0 in 2004 to 36 percent
today; it will likely rise to 70 percent by 2020.19 Until recently, Israel imported much of its gas
from Egypt via the undersea pipeline between Al-Arish in Northern Sina and the gas import
facility in Ashkelon. In the aftermath of the fall of the Mubarak regime, in May 2012 the
Egyptian government cancelled the supply agreement with Israel, which was forced to generate
much of its electricity from diesel fuel and the limited gas supplied from Mari-B offshore gas
field and only recently from Tamar. Thus, the gas discovered in Leviathan is of critical
importance for Israeli energy security.20
Given its expanding domestic gas market, Turkey is another potential market for Eastern
Mediterranean gas. Turkey’s natural gas consumption, which is currently about 46 bcm per year,
is expected to reach 65 bcm in 2023. Turkey not only needs to meet its soaring energy demand
but also seeks to alleviate its dependence on Russia, which provides about half of Turkey’s
15
EIA, Eastern Mediterranean Region, August 2013, http://www.eia.gov/countries/regions-topics.cfm?fips=em.
(Accessed 10 September 2014).
16
Shaffer, “Energy Resources and Markets in Eastern Mediterranean Region,” p. 11.
17
According to a 2010 US Geological Survey (USGS) the Eastern Mediterranean and Levant Basin contains 122
trillion cubic feet probable undiscovered natural gas, which is about six times the region’s current proved reserves.
Lebanon and Syria also have considerable amount of natural gas. Lebanon has not been able to develop its gas
potential, estimated at 700 bcm, due to Lebanon’s unresolved issues with Israel regarding maritime borders. Syrian
natural gas reserves are also not yet exploited due to the civil war. US Geological Survey, “Assessment of
Undiscovered Oil and Gas Resources of the Levant Basin Province, Eastern Mediterranean,” March 2010,
http://pubs.usgs.gov/fs/2010/3014/pdf/FS10-3014.pdf (accessed 1 August 2014). Walid Khadduri, “East
Mediterranean Gas: Opportunities and Challenges,” Mediterranean Politics, Vol. 17, No. 1, 2012, p. 111–17.
18
EIA, Eastern Mediterranean Region.
19
Alexander Murinson, “Strategic Realignment and Energy Security in the Eastern Mediterranean,” BESA Center
Perspectives Papers, No. 159, 2012, http://www.biu.ac.il/SOC/besa/docs/perspectives159.pdf (accessed 28 August
2014).
20
Israel government sought to establish a balance between the country’s domestic needs and potential export
prospects. After a lengthy public debate involving the government, the parliament and the supreme court, it was
decided that up to 40 per cent of Israel’s gas reserves (900 bcm) could be set aside for exports. Gürel and Le Cornu,
“Can Gas Catalyse Peace in the Eastern Mediterranean?”
278
natural gas imports, by diversifying its import sources and routes.21
Importing Eastern
Mediterranean gas on competitive terms would help Turkey in its diversification efforts. It would
also strengthen Ankara’s bargaining power with other suppliers.
In addition to the expanding energy markets in the immediate neighborhood, the most
appetizing export destination for Eastern Mediterranean suppliers is Europe. The EU is seeking to
diversify its energy imports in order to reduce its dependence on Russia, which has proved to be a
source of major political and economic liability, as evidenced most recently in the Ukraine
crisis.22 To that end, in addition to the planned southern energy corridor, the EU is actively
promoting an Eastern Mediterranean energy route.23 The proximity of the Eastern Mediterranean
reserves to the European markets is the biggest advantage of this region. The involvement of an
EU member state, Cyprus, is also considered an asset favoring the EU’s plans to establish a
fourth energy corridor to Europe.24
One option to export Mediterranean gas would be an undersea pipeline through Cyprus to
Turkey. The pipeline to Turkey option has been explored by Turkish and Israeli companies,
which continue to claim that it is the most technically and commercially viable option due to
shorter distances involved, although not everyone agrees with this assessment.25 This pipeline
also has the advantage of supplying both the European and Turkish markets, giving a wider
portfolio of customers to suppliers. The major alternative to the Turkey route would be to build
an undersea pipeline to Cyprus and then via Crete to Greece. This option is technically
challenging and potentially more expensive (estimated at 20 billion USD),26 given the longer
distances involved. Nonetheless, official talks between Israel and Greece took place about the
construction of an undersea pipeline to Greece. This option, if realized, would make Greece a
21
Directorate of Natural Gas Markets, Dogalgaz Piyasasi 2011 Yili Sektor Raporu [2011 Natural Gas Sectoral
Report] (Ankara, Turkey: T.C. Enerji Piyasasi Duzenleme Kurumu [Turkish Republic Energy Markets Regulatory
Authority], 2012),
http://www.epdk.gov.tr/documents/dogalgaz/rapor_yayin/Dpd_Rapor_Yayin_Sektor_Raporu_2011_YML4K810nps
7.pdf (accessed 5 May 2013). BOTAS, BOTAS Stratejik Plan, 2010-2014 [BOTAS Strategic Plan, 2010-2014]
(Ankara, Turkey: BOTAS, 2011), http://www.botas.gov.tr/icerik/docs/StratejikPlanTR.pdf (7 June 2013).
22
David Koranyi, “European Natural-Gas Security in an Era of Import Dependence,” The RUSI Journal, Vol. 159,
No. 2, 2014, p. 66–72.
23
European Commission, “European Energy Security Strategy SWD(2014) 330 Final,” May 2014,
http://ec.europa.eu/energy/doc/20140528_energy_security_communication.pdf (accessed 4 August 2014).
24
Shaffer, “Energy Resources and Markets in Eastern Mediterranean Region.”
25
Mankoff, Jeffrey, “Resource Rivalry in the Eastern Meditarranean: The View from Washington.”
26
Tagliapietra, “Towards a New Eastern Mediterranean Energy Corridor?,” p. 21.
279
transit country, which would in turn undermine Turkey’s claim to be primary energy transit
corridor to Europe.27
Another possibility to export gas from Eastern Mediterranean is Liquefied Natural Gas
(LNG). The advantage of this option is that it relieves Israel and Cyprus of the necessity of
relying on Turkey or any other transit country, as it would have been the case with an undersea
pipeline. There is a proposal to build an LNG terminal at Vasilikos in Southern Cyprus to liquefy
and store gas from Cyprus and Israel to be transported to LNG receiving and regasification
terminals in the Mediterranean. The LNG option is favored by the Greek Cypriot administration,
primarily because it allows Cyprus greater autonomy and flexibility. However, there are serious
questions regarding the feasibility of an LNG plant in Cyprus. The estimated 140 bcm of gas in
Aphrodite field will not be enough to make this plant commercially viable, given the price tag
estimated at no less than 10 billion USD. Financing this project would also be challenging, given
the geopolitical and marketing risks involved.
At minimum, supplying gas from Israel’s
Leviathan would be necessary for making the LNG option to work.28 Even then, the uncertainty
of global demand makes LNG exports a risky proposition. Asian markets, where the demand for
LNG is supposed to be strongest, have a choice of suppliers, including Qatar, Australia and
potentially the largest LNG exporter of all, the US. Given the relatively limited size of proven
reserves in Leviathan and Aphrodite fields, it is unclear how competitive Israeli and Cypriot gas
would be globally. Exporting to regional markets could be a safer bet for Israel and Cyprus,
rather than competing for global markets with giant LNG exporters.
The Impact of Gas Discoveries on Existing Political Disputes
Energy played a critical role in Obama administration’s efforts since early 2013 to initiate
a reconciliation process between Israel and Turkey. Hopes for reconciliation soared when Israeli
Prime Minister Netanyahu, under pressure from the Obama administration, issued a formal
apology in March 2013 for the Mavi Marmara incident in 2010. After the apology, the diplomatic
efforts on both sides accelerated, under the auspices of the US. By early 2014, both parties
appeared keen on leaving the crisis behind and start working on an energy partnership. There also
27
Ebru Oğurlu, Rising Tensions in the Eastern Mediterranean: Implications for Turkish Foreign Policy, Istituto affari
internazionali, 2012,
http://mercury.ethz.ch/serviceengine/Files/ISN/141637/ipublicationdocument_singledocument/a4f2eacb-86ee-49bab096-445f5dfbf1c4/en/iaiwp1204.pdf. (accesed 5 July 2014).
28
Cyprus asked Israel to set aside 25 percent of Leviathan’s output for LNG export via Cyprus, which Israel has been
hesitant to accept. Gürel and Le Cornu, “Can Gas Catalyse Peace in the Eastern Mediterranean?”
280
was considerable commercial interest in both Turkey and Israel in an Israel-Turkey gas
pipeline.29 Israel’s military operations in Gaza in the summer of 2014, however, put a sudden end
to the diplomatic efforts as well as the attempts to forge an energy partnership. Turkish Minister
of Energy and Natural Resources Taner Yildiz declared that Turkey would not consider
collaborating with Israel on a natural gas project as long as the Gaza problem remains
unresolved.30 Energy incentives even though they were instrumental in initiating a diplomatic
process, ultimately proved insufficient to overcome the political barriers to reconciliation
between Turkey and Israel.
Energy could have proved instrumental in the Cyprus peace process but so far it has failed
to produce a breakthrough. The reason why natural resources could be a force of cooperation has
to do with the rising opportunity costs of conflict. The discovery of gas in the Aphrodite field and
the prospect of additional discoveries in the adjoining blocks raised the opportunity costs of the
current stalemate between the Turkish and Cypriot administrations, providing “dollars-and-cents
reasons for easing the estrangement or bringing it to an end.”31 As long as the island’s divided
status and isolation continues, neither side is able to fully exploit the natural resources of the
island. The Greek Cypriots have an even more compelling urgent need to find a settlement than
the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC) given the continuing economic troubles.32 The
revenue from gas sales, new unemployment and other potentially positive effects of gas
exploration, production and export will be a major boost to Cypriot economy. TRNC also has a
strong interest in ending its economic and political isolation and receiving its fair share from the
energy wealth.
As in the case of Israel, in Cyprus energy played a role in jump-starting a diplomatic
process between the quarreling parties. After the failure of the Annan Plan in 2004, relations
between the Greek Cypriot administration and TRNC had entered into a period of stagnation.
Brief negotiations between the two administrations took place after the Greek Cypriot
29
“At Least 10 Firms Bid for Israel-Turkey Gas Pipeline: Report,” Hurriyet Daily News, 25 March 2014,
http://www.hurriyetdailynews.com/at-least-10-firms-bid-for-israel-turkey-gas-pipelinereport.aspx?pageID=238&nID=64066&NewsCatID=348. (accessed 25 September 2014).
30
“Taner Yıldız: ‘Borulardan Gaz Değil Kan Akar’ [Taner Yıldız: ‘Blood Will Follow through the Pipelines, Not
Gas’],” CNNTurk, 5 August 2014, http://www.cnnturk.com/haber/ekonomi/genel/taner-yildiz-borulardan-gaz-degilkan-akar. (accessed 25 September 2014).
31
Ross Wilson, “Turks, Cypriots, and the Cyprus Problem: Hopes and Complications,” Mediterranean Quarterly
Vol. 25, No. 1, Winter 2014, p. 105.
32
Michael Clarke, “Cyprus: The Mouse That May Yet Roar,” Mediterranean Quarterly, Vol 25. No. 1, Winter 2014,
p. 95–104.
281
presidential elections in 2008 but the talks failed rather quickly. Attempts to continue
negotiations in 2010 and 2011 produced no tangible outcomes. The discovery of gas offshore
contributed significantly to jump-starting the talks in 2013. After the Greek Cypriot presidential
elections in February 2013, the newly elected President Nicos Anastasiades reached an agreement
with his Turkish counterpart Derviş Eroğlu and re-started the negotiation process by issuing a
Joint Declaration. In addition to the UN, which mediated the talks, the US played a critical role in
overcoming deadlocks earlier in the talks.
Behind the reanimated US interest in Cyprus problem is primarily the allure of energy.
The US has been supporting the Eastern Mediterranean energy corridor as part of the strategy of
promoting European energy security through diversification. The export of the Eastern
Mediterranean gas to Europe will serve the US interests by allowing the EU to reduce its
dependence on Russian natural gas, which proved to be political liability for the US as well as for
the EU. US Vice President Biden in particular took a special interest in Cyprus gas. During a visit
to Nicosia on May 12, 2014 Biden said “Cyprus is poised to become a key player…transforming
the Eastern Mediterranean into a new global hub for gas” and pledged US government support
for efforts to reunify the island.33
Despite the expectations that energy would incentivize all relevant parties to make
progress towards a settlement, natural gas discoveries actually intensified the conflict. In fact, on
October 7 2014, the Greek Cypriot administration unilaterally suspended reunification talks
citing Turkey’s plans to search for oil and gas in waters where the Cypriot government already
licensed foreign companies for exploration. Turkey had indeed sent a research vessel to Cyprus’s
south coast where Cyprus-licensed research consortium by Italy’s ENI and South Korea’s Korgas
had been drilling. Turkey also reportedly dispatched two warships to accompany its research
vessel and keep an eye on the consortium’s drilling platform. Greek Cypriot administration called
Turkey’s actions “provocative” and “aggressive” acts that violated Cyprus’ sovereign rights.34
The next meeting scheduled to take place between Anastasiades and Eroğlu under the auspices of
the UN was called off. At the time of the writing of this article, it was unclear when the talks
would resume.
33
“Biden: Cyprus May Become Global Natural-Gas Hub,” Associated Press, 22 May 2014,
http://bigstory.ap.org/article/biden-cyprus-turn-region-global-gas-hub. (Accessed 12 September 2014).
34
“Cyprus President Suspends Reunification Talks,” Wall Street Journal, 7 October 2014,
http://online.wsj.com/articles/cyprus-president-suspends-reunification-talks-1412698639. (Accessed October 12,
2014).
282
The suspension of reunification talks is only the latest episode in the ongoing dispute
between the Greek Cypriot administration and TRNC/Turkey regarding the demarcation of
maritime borders and EEZs. As early as 2002 when Cyprus began its initial preparation for gas
exploration, tensions began to rise. In 2003, Cyprus signed an agreement with Egypt on the
delimitation of maritime jurisdiction areas. In 2004, Cyprus passed a new law unilaterally
defining its EEZ. This law actually preempted the Annan plan, which was being debated at the
time. In January 2007, Nicosia signed another EEZ agreement, this time with Egypt. Shortly
after, in February 2007, Cyprus passed a law that defined the 13 exploration areas in accordance
with the agreements it signed with Lebanon and Egypt.35 TRNC and Turkey strongly protested,
arguing that the delineation of the maritime borders and the EEZs in an enclosed sea like the
Mediterranean should be achieved through arrangements among all concerned parties, rather than
bilateral treaties and national laws.36 Turkey tried to stop the agreement between Egypt and
Cyprus, but these efforts failed. Turkey issued a letter to UN Secretary General Ban Ki Moon in
April 2007, vowing to defend its sovereign rights in the Eastern Mediterranean as well as those of
the TRNC.37
In December 2010, Israel and Cyprus signed a maritime border agreement to delimit their
respective EEZs. In response, Ankara signed a maritime delimitation agreement with TRNC in
September 2011 (same time when Noble Energy started drilling in Block 12). TRNC issued
license to TPAO for seven offshore blocks and one onshore block. Two of these blocks partly
overlap with Cyprus exploration area in the island’s southeast.38 Even before the major
discoveries in Leviathan and Aphrodite, the process of exploration for gas had a negative effect
on the long-standing maritime border disputes.
Once it was clear that Cyprus had gas, the next key problem was to devise a mechanism
whereby both communities could share fairly the revenues to be generated by gas exports. The
revenue sharing dispute is part of the sovereignty problem in Cyprus. Being in charge of the
internationally recognized Republic of Cyprus, the Greek Cypriots claim that they have the sole
sovereign right to explore for and develop the natural resources of the island. The Greek side
35
Eric R Eissler and Gözde Arasıl, “Maritime Boundary Delimitation in the Eastern Mediterranean,” The RUSI
Journal Vol. 159, No. 2, 2014, p. 74–80; James Stocker, “No EEZ Solution: The Politics of Oil and Gas in the
Eastern Mediterranean,” The Middle East Journal Vol. 66, No. 4, 2012, p. 579–97.
36
Stocker, “No EEZ Solution”; Eissler and Arasıl, “Maritime Boundary Delimitation in the Eastern Mediterranean.”
37
Eissler and Arasıl, “Maritime Boundary Delimitation in the Eastern Mediterranean,” p. 77.
38
Gürel and Le Cornu, “Can Gas Catalyse Peace in the Eastern Mediterranean?,” p. 18.
283
does not directly dispute that the island’s natural resources belong to both communities but insists
that revenues will be shared with the Turkish Cypriots only within the federal framework of a
unified Cyprus. In contrast, Turkey and TRNC object that the Greek Cypriots alone cannot
represent the island, which they claim is against the 1960 Cyprus Accords and Constitution.39
Turkey and the TRNC hold that the Greek Cypriots should not exploit resources before reaching
a comprehensive settlement on the island. Greek Cypriots insist that the right to harvest natural
resources is not conditional on a solution of the Cyprus question.
In sum, contrary to the argument that the expected absolute gains from energy cooperation
would help the parties to move towards peaceful solution to their long-standing disputes, the
evidence so far indicates that the distributional conflicts have added new fuel to the existing
tensions over EEZs, revenue sharing and sovereignty in Cyprus.
Conclusion: Geopolitical Implications of Gas Discoveries
Mirroring the shifts in the energy politics of Eastern Mediterranean, there have also been
significant changes in regional alliances; the most important of which is the tripartite
rapprochement between Israel, Cyprus and Greece.40 Energy is not the only factor that brought
together Israel, Cyprus and Greece; these three countries all have unresolved issues with Turkey
and are thus in need for regional allies.41 Israel in particular, a close military partner of Turkey
prior to 2010, welcomed the opportunity to make a friend out of Cyprus, which would partially
fill the vacuum left by Turkey.42 The initial sign of the Israel-Cyprus rapprochement was the
2010 EEZ delimitation agreement between the two in the wake of the Leviathan and Aphrodite
discoveries. Since then Israel and Cyprus are coordinating closely on a number of energy projects
including the previously discussed pipeline via Cyprus to Greece and the LNG terminal in
Vasilikos. In 2013, Israel, Cyprus and Greece signed a tripartite memorandum of understanding
on energy cooperation, including the construction of undersea cable interconnector, which will
transport electricity generated by natural gas.43
The emerging alliance between Israel, Cyprus and Greece also has a noticeable security
dimension. The US and Israel along with Greece are now conducting joint air and naval
39
Gürel and Le Cornu, “Can Gas Catalyse Peace in the Eastern Mediterranean?”
Oğurlu, Rising Tensions in the Eastern Mediterranean; Mehmet Ogutcu, “Rivalry in the Eastern Mediterranean:
The Turkish Dimension,” June 2012, http://www.gmfus.org/archives/rivalry-in-the-eastern-mediterranean-theturkish-dimension. (accessed 3 July 2014).
41
Leigh, “Energy – A Geopolitical Game Changer?”
42
Murinson, “Strategic Realignment and Energy Security in the Eastern Mediterranean.”
43
Leigh, “Energy – A Geopolitical Game Changer?”
40
284
exercises, some of which simulate defending seaborne gas installations in Eastern Mediterranean,
like the “Operation Noble Dina.”44 Similar exercises the US had conducted with Turkey and
Israel (“Reliant Mermaid”) were cancelled when Turkey-Israel relations fell apart in 2010. Since
then Israel has pursued more military ties with Greece and Cyprus.
The alignment between Israel, Cyprus and Greece, particularly if it proves durable,
constitutes a major shift in regional balance of power. First, a tripartite alliance between Israel,
Cyprus and Greece would challenge Turkey’s claim to regional leadership, which had already
been tarnished since Arab Spring. Second, Turkey’s aspiration to become regional energy hub is
adversely affected by the rise of Israel, Cyprus and Greece as critical energy players. As
suppliers, Israel and Cyprus are well-positioned to take on a more central role in emerging
regional gas markets. Greece, in turn, could potentially be a transit country for Israeli and Cypriot
gas to reach Europe.
Second, the tripartite coalition of Israel, Cyprus and Greece has Russia’s backing. Russia
has multiple interests in Eastern Mediterranean. First, Russia wants to maintain its monopoly
position as the gas supplier to Europe. Thus Kremlin and Gazprom have been seeking a foothold
in the Cypriot and Israeli gas. To that end, Russia has backed Greek Cypriots’ rights to develop
gas fields. Gazprom has also aggressively acquired stakes in Eastern Mediterranean energy
infrastructure. Second, Russia has financial ties to Cyprus. Cyprus is a major source of FDI in
Russia, because of Russian capital invested in Cyprus to evade tax provisions at home. Third,
Cyprus is of increasing strategic value for Russia. Russia currently has a naval base in Tartus,
Syria but the civil war in Syria makes access to the base problematic. Good relations with Cyprus
and Israel gives Russia strategic alternatives in the region. Furthermore, Cyprus and Israel both
welcome Kremlin’s support. Cyprus labeled Moscow “a shield against any threats by Turkey.”45
Israel, too, despite the US’ objections, appears to be content with the partnership with Russia.
To conclude, the recent gas discoveries in Eastern Mediterranean have the potential to
alter the patterns of political cooperation in the region. The prospect of energy wealth can in
principle incentivize all relevant parties to work towards the resolution of the Cyprus problem.
Similarly, energy could be the olive branch that will re-unite Turkey and Israel. However,
44
The 2012 Noble Dina Exercise reportedly involved operations against an unnamed navy (with capabilities similar
to Turkish navy) and focused on the protection of offshore drilling facilities (similar to the ones that may be
constructed off the Israeli coast) Mankoff,, “Resource Rivalry in the Eastern Mediterranean: The View from
Washington,” p. 4.
45
Oğurlu, Rising Tensions in the Eastern Mediterranean, p. 8.
285
evidence so far indicates that energy had the opposite effect on political cooperation. It
exacerbated rather than soothed existing political disputes such as the delimitation of maritime
borders and EEZs, and ignited new disputes such as the revenue-sharing problem in Cyprus. The
expected mutual gains from energy partnership proved insufficient for Turkey and Israel to
overcome their political difficulties. Lastly, the escalating energy rivalry shifted the region’s
geopolitical parameters by facilitating a rapprochement among Israel, Cyprus and Greece. With
the backing of Russia, which is keen on reasserting its influence in the Eastern Mediterranean, the
alliance between Israel, Cyprus and Greece can have a significant effect on regional balance of
power.
286
ĐRAN’IN NÜKLEER ENERJĐ POLĐTĐKASI: KÜRESEL VE BÖLGESEL
BĐR TEHDĐT MĐ?
Demet ŞENBAŞ1
Özet
Đran siyasi tarzı, tarihi, zengin enerji kaynakları ve kültürü ile dünyanın tek Şii
teokrasisidir. Devrimci bir rejime ve muhafazakar bir topluma sahiptir. Bu yönüyle Đran dünya
siyasi analiz standartlarının dışına çıkmaktadır. Orta Asya, Hazar Havzası ve Ortadoğu üçgeninin
tam ortasında bulunması nedeniyle Đran jeopolitik olarak da öne çıkmaktadır. Đran enerji
kaynakları bakımından dünyanın en önemli bölgesinde bulunmaktadır. Enerji kaynaklarına olan
ihtiyacın her geçen gün artması dünya devletlerinin enerji politikalarını tekrar gözden
geçirmesine neden olmuş, enerji sektörü oluşturmak, enerji çeşitliliğini sağlamak, yeni teknoloji
ve alternatif enerji kaynaklarını kullanmak ülkelerin vazgeçilmez stratejik hedefleri olmuştur.
Ayrıca enerjide dışa bağımlı olmanın sadece bir büyük ekonomik sorun değil aynı zamanda
önemli bir güvenlik sorunu olarak algılanması enerjinin ve enerji bölgelerinin stratejik önemini
arttırmaktadır.
Đran’ın nükleer enerji politikası dış politikasının bir uzantısıdır. Đran dış politik tutumunu
bölgesel ve küresel tehdit ve fırsatları da göz önünde bulundurarak belirlemektedir. Đran nükleer
çalışmalarını politik tutumlarla beslemekte ve politik yöntemleri kullanarak geliştirmektedir.
Đran’ın bu konudaki tutumu savaşa varmayan bir çatışma örneği olarak varlığını sürdürmektedir.
Çalışmada Đran’ın nükleer enerji politikası, Đran’a yönelik uluslararası yaptırımlar, Đran’ın
nükleer enerji politikasının küresel ve bölgesel yansımaları ve Đran’ın belli başlı dünya
aktörleriyle ilişkileri ele alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Đran, nükleer, enerji, politika, güvenlik
Abstract
Iran with its political style, its history, its rich energy sources and with its culture, is the
unique Shia teocracy of the world. It has a reformist regime and a conservative society. With this
characteristic, Iran digresses the standarts of world's political analyses. In addition to that, Iran
1
Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası Đlişkiler AB Dalı Doktora Prog.-EDĐRNE
287
comes forward geopolitically, because it is located in the middle of the Middle Asia, Middle East
and Caspian Basin triangle. Iran also locates in the most important region of the world in account
of the energy sources. The need for energy sources increases day by day and because of that, the
world countries have begun to revise their energy politics; to constitute the energy sector, to
profide variation in energy, to use new technologies and alternative energy sources have become
the indispensable strategical target. In addition to that, to be dependent to others for energy, is not
only thought as a big economical problem, but also as a defence problem and this situation
increases the energy’s and enegy region’s strategical importance.
Iran’s nuclear energy politics is an extention of its foreign policies. Iran determines its
Foreign policy in view of the facts of global and regional threats and opportunities. Iran feeds its
nuclear programs with political behaviours and develops with political methods. Iran’s behaviour
about the matter continues to be an example for a conflict which does not approach to war.
In this study, Iran’s nuclear energy politics, the international sanctions to Iran, the
regional and global reflection of the Iran’s policy and the relations of Iran with the other world
actors will be emphasized.
Key Words: Iran, nuclear, energy, politics, security
1. Giriş
Đran jeopolitik konumu, doğal kaynakları, nüfus özellikleri, yönetim biçimi ve nükleer
gücüyle günümüz dünyasının en dikkat çekici ülkelerinden biridir. Bulunduğu jeostratejik konum
itibariyle özellikle Batılı ülkelerin on yıllardır Đran üzerinde güç kurma çabası vardır. Đran’a ilk
ilgi gösteren ülke Đngiltere ve Rusya olmuş, ardından Đran ABD etkisine girmiş, 1979 Đslam
Devrimi sonrasındaysa kendi dünya görüşünü oluşturmuştur. Irak ile yaşadığı savaş, ABD ile
sürekli içinde olduğu gerilim, Đsrail ile olan sonu gelmez çekişme, Suudi Arabistan ve Türkiye
gibi ülkelerle içinde bulunduğu bölgede merkez ülke olma yarışı Đran’ı nükleer enerjisini sürekli
göz önünde tutmaya itmiştir. Đran’ın nükleer enerji konusundaki tutumu savaşa varmayan bir
gerilim yaratma şeklindedir. Nükleer kozuyla hem ABD ve Đsrail’e gözdağı verebilmekte, hem de
nükleer
gücünün
bölgedeki
etkinliğini
arttırabileceğini
ve
lider
rolünü
kendine
kazandırabileceğini düşünmektedir. Ancak 24 Kasım 2013 tarihinde yapılan Antlaşmayla
uranyum zenginleştirme politikalarını %5 ile sınırlayacağı sözünü vermiş ve karşılığında
288
ambargolar kalkmıştır. Ancak değişen uluslararası ve bölgesel konjonktürde Đran’ın nükleer
enerji kartını yeniden kullanıp kullanmayacağı belirsiz bir durumdur.
Çalışmada Đran’ın nükleer politikasının temel esasları ile bunun uluslararası toplumdaki
yansımaları üzerinde durulacaktır. Bunları anlamlandırmak için sorunun geçmişi, nükleer
enerjinin önemi, ambargo kararları ve Batı ile Đran arasında yürütülen diplomatik ilişkilerin seyri
ele alınmıştır. Çalışma devletlerarası ilişkilerde, idealist yaklaşımdan öte realist bir yaklaşımın
hakim olduğu varsayımından hareketle Đran’ın nükleer politikasının çıkar ve güç odaklı bir süreç
olarak yansıma bulduğu anlayışıyla ele alınmıştır.
2. Kavramsal Çerçevede Nükleer Silahların Değerlendirilmesi
Kitle imha silahları, konvansiyonel silahların birçok defa kullanılması sonucunda
meydana gelen can kaybının sadece bir defa kullanılmaları sonucunda meydana getirebilen ve
bununla birlikte konvansiyonel silahların saldırı sonrası oluşturamadığı olumsuz etkileri de
bulunan silahlar olarak tanımlamak mümkündür.2 1948 yılında Birleşmiş Milletler’in yaptığı
tanım ise günümüze dek yapılan resmi ve akademik çalışmalara temel oluşturmaktadır: “Kitle
imha silahları, atom patlayıcı silahları, radyoaktif madde silahları, zehirli kimyasal ve biyolojik
silahlar ve yıkıcı etkisi bakımından bu silahlara benzer gelecekte geliştirilecek silahlardır.”3
Nükleer silah denilince akla; atom çekirdeği gelmektedir. Çünkü iki atomun birleşmesi
veya bir atomun parçalanması halinde açığa çıkan enerjiden faydalanılarak nükleer silahlar
yapılmış ve de geliştirilmiştir. Atom çekirdeğinin füzyon, fisyon ya da her ikisinin karışımı ile
meydana gelen bir kimyasal tepkime sonucunda enerji açığa çıkartması ile meydana gelen
patlamayı yaratan her türlü silaha genellikle nükleer silah adı verilmektedir.4 Nükleer silahlar her
ne kadar ilk bakışta sadece güvenlikle ilgili bir olgu olarak görülse de güvenliği aşan bir boyutu
bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle, devletlerin nükleer silah sahibi olma gayretlerinde güvenliğin
yanında farklı güdülerle de hareket ettikleri söylenebilir. Bu bağlamda bir devletin nükleer silaha
sahip olmaya çalışmasının sadece askeri gerekçelerle açıklanamayacağını, aynı zamanda siyasi
nedenlerle ilişkili olduğunu savunmak mümkündür. Buna göre nükleer silah arayışındaki bir ülke
için dış siyasi hedeflerin gerçekleşmesini kolaylaştırmak ve ulusun gücünü ve prestijini arttırmak
2
Salih Özgür, Geleceğe Yönelen Tehdit Kitle Đmha Silahları, I. Baskı, IQ Kültür ve Sanat Yayıncılık, Đstanbul 2006,
s.17.
3
Erdem Denk, “Bir Kitle Đmha Silahı Olarak Nükleer Silahların Yasaklanmasına Yönelik Çabalar”, Ankara
Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt No:66, Sayı:3, 2011, s.96.
4
Ali Serdar Erdurmaz, Orta Doğu’daki Kitle Đmha Silahları, Silahların Kontrolü ve Türkiye, Ümit Yayıncılık,
Ankara 2003, s.30.
289
gibi siyasal amaçlar, caydırıcılık kadar etkili olabilmektedir.5 Devletlerin nükleer silahlara sahip
olma gayretlerini üç model çerçevesinde açıklamak mümkündür. Güvenlik modelinde devletlerin
nükleer silaha sahip olma çabaları direk olarak dış tehditlere yönelik ulusal güvenliği arttırma
güdüsüyle açıklanmaktadır. Đç politika modelinde ise nükleer silahlar, iç politik kaygılar ve
bürokratik çıkarlar bağlamında elde edilmek istenen bir siyasal araç olarak değerlendirilmektedir.
Son model olan normlar modelinde ise nükleer silahların, bir devletin modernliği ve kimliği
açısından önemli bir normatif sembol olduğu vurgulanmakta ve nükleer silah programlarının
geliştirilmesinde bu faktör ön planda değerlendirilmektedir.6
Devletler, güvenliklerini arttırmak için nükleer silah arayışında olabilecekleri gibi nükleer
silah sahibi oldukları takdirde büyük güç statüsüne ulaşacakları için de bu arayışa
girebilmektedirler. Bunun yanında iç siyasetteki bürokratik ve askeri aktörlerin girişimleri veya
teknolojik açıdan belirli bir seviyenin üstünde olmak da devletleri nükleer bir güç olmaya teşvik
eden faktörler arasında yer almaktadır. Ekonomik faktörler ise diğer bütün faktörler ile birleşerek
devletlerin nükleer güç olma motivasyonuna olumlu katkı sağlayabilmektedir. Ayrıca nükleer
silah sahibi olma süreci devletlerin güvenliklerini olumsuz etkileyebilmekte, uluslararası arenada
saygınlıklarına zarar verebilmekte ve iç politika çekişmelerine neden olabilmektedir. Nükleer
silah programlarının oldukça maliyetli olması, teknolojik ve ekonomik faktörler nükleer güç olma
sürecine engel olarak değerlendirilebilir.7
Resmi olarak nükleer güç sahibi olan beş ülke ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Đngiltere’dir.
Bunların dışında Pakistan ve Hindistan gayri resmi nükleer güç olarak kabul edilmekte ve
bunların dışında bu yarışa dahil olan ülkeler üç başlık altında toplanmıştır:8 1) Şüpheli Ülkeler:
Örneğin; Đsrail, Kuzey Kore, 2) Nükleer güç elde etme çabası içinde bulunmuş ülkeler: Örneğin;
Đran, Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Cezayir, Tayvan, Güney Kore, Libya 3) Diğer nükleer
kapasite sahibi ülkeler: Örneğin; Japonya, Avustralya, Kanada, Almanya.
Kısa dönemde başka birçok devletin nükleer silah geliştirmek hususunda Hindistan ve
Pakistan’a katılabilmesi ihtimal dışıdır. Đran, Irak, Libya ve Kuzey Kore’nin silahlanmaları
konusunda ise ciddi kuşkular vardır. Bunun yanı sıra 1997 yılının sonunda Suriye’nin Rusya’dan
5
Ferhat Pirinççi, “ Kitle Đmha Silahları ve Silahsızlanma”, Uluslararası Đlişkilere Giriş: Tarih, Teori, Kavram ve
Konular, Şaban Kardaş Ali Balcı (ed.), Küre Yayınları, Đstanbul, 2014, s.377-378.
6
Scot D. Sagan, “Why Do States Build Nuclear Weapons?: Three Models in Search of a Bomb”, International
Security, Cilt No:21, Sayı:3, 1996-1997, s.55.
7
Ferhat Pirinççi, a.g.m, s.378.
8
Salih Özgür, a.g.e., s.28.
290
nükleer araştırma tesisi edinme yönünde çabaları olduğu hakkında raporlar vardır. Đran
hükümetinin Đsfahan’daki reaktörde zenginleştirilmiş uranyum üretimine yeniden başladığını
açıklamasının ardından Đran’ın niyetleri ve ABD’nin talepleri arasında devam eden gerginliklerde
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) bilgilendirici ama yetersiz bir rol üstlenmiştir.9 Đran
bugün nükleer silah yapmanın eşiğine gelmiş bir ülke ise, bunda en büyük pay Amerika’da eğitim
almış bilim adamlarınındır. Ya da söz konusu bilim adamlarının ülkelerine getiremediği bazı
bilgileri Çin’den, Rusya’dan Kuzey Kore’den satın almayı başaran devlet yetkililerinindir.10
Bazı ülkelerin nükleer silahlara sahip olma gerekçeleri, en az o silahların yayılmasını
önlemeye çalışan ülkelerin gerekçeleri kadar haklıdır. ABD ve Rusya, günümüzde de en fazla
savaş başlığına sahip ülkelerdir. Daha yeni ve daha küçük nükleer güçler de yayılmayı önlemenin
kendilerine çıkar sağlayacağının farkındadırlar. Komşu ülkeler nükleer silah edinirse, kendi
nükleer avantajları kalmaz. Nükleer güçlerin nükleer silah teknolojisini başka ülkelere transfer
etmeyeceğine dair 1968 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması
(NPT) ve diğer silahsızlandırmadan daha düşük hedefli, silah sistemlerini sınırlayan anlaşmaların
dört iyi tarafı vardır: Bunlar; 1) Tehditleri azaltır ve işbirliğini arttırırlar, 2) Caydırıcılığı
arttırırlar, 3) Masrafları düşürürler, 4) Gücün yayılımını stabilize ederler.11
3. Đran’ın Nükleer Enerji Politikaları
Đran nüfusu 70 milyon civarındadır. Nüfusunun % 90’ı Şii Müslüman ve %10’u Sünni
Müslümandır. Etnik olarak çoğunluğun %51’i Farisi, %24’ü Azeri’dir. Đran, içerisinde çeşitli
etnik grupların bulunduğu heterojen bir nüfusa sahiptir.
12
Kültürel üretimler Fars dili üzerinden
yapıldığından Đran kültürü, Fars kültürü ile türdeş hâle gelmiştir. Şia ve Fars kültürü temelli bir
Đranlılaştırma politikası izlemektedir.13 Đran gerek coğrafi konumu gerekse dış politikadaki duruşu
ile Ortadoğu’nun önemli aktörlerindedir. Özellikle 1979 devrimi sonrasında uluslararası
dikkatleri üzerine çekmiştir.14
9
Martin Griffiths et al.., Uluslararası Đlişkilerde Temel Kavramlar, 2. Baskı, Nobel Yayıncılık, Ankara 2013, s.247248.
10
Yavuz Cankara, Yeni Oyun, Đran’ın Nükleer Politikası, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Đstanbul 2005, s.78.
11
M.G. Roskin, N.O. Berry, Uluslararası Đlişkiler Ui’nin Yeni Dünyası, I. Baskı, Adres Yayınları, Ankara 2014,
s.303-304.
12
Türel Yılmaz, “Đran’da Unutulmuş Bir Toplum: Türkmen Sahra Türkmenleri”, Ortadoğu Siyasetinde Đran, Ed.
Türel Yılmaz, Mehmet Şahin, Barış Yayınları, Ankara, 2011, s. 80
13
Murat Saraçlı, “Đran’da Azınlıklar”, Ortadoğu Siyasetinde Đran, Ed. Türel Yılmaz, Mehmet Şahin, Barış Yayınları,
Ankara, 2011, s.117
14
Yavuz Cankara, a.g.e., s. 63.
291
Toplum bilimlerinde “politika” kavramı farklı şekillerde tanımlanan ve farklı bilim
adamları tarafından farklı anlamlar yüklenen bir kavramdır. Kimilerine göre siyaset aslında bir
savaş, bir çatışma iken diğer bazılarına göre toplumsal ahengi sağlayan bir mekanizmadır. Bunun
yanında dış politika ve dış ilişkiler deyimlerini de benzer şekilde ele almak mümkündür. Klasik
anlayışa göre iç ve dış çevreleri birbirinden farklıdır. 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasında
ise teknolojik gelişmeler, artan karşılıklı ekonomik bağımlılık vb. olgu ve olaylar klasik anlayışın
devletlerin sınırsız egemenliği görüşünü zorlarken ülkeler arasındaki siyasal sınırların önemi
azalmıştır. Nitekim son yıllarda iç ve dış politika arasında bir farklılığın kalmadığını savunanlar
çoğunluktadır.15 Đran’ın nükleer enerji politikası ise dış politikasının bir uzantısıdır. Đran dış
politik tutumunu bölgesel ve küresel tehdit ve fırsatları göz önünde bulundurarak belirlemektedir.
Đran nükleer çalışmalarını politik tutumlarla beslemekte ve politik yöntemleri kullanarak
geliştirmektedir. Đran’ın nükleer politika tutumu savaşa varmayan bir çatışma örneği olarak
değerlendirilebilir.16
Đran, 137 milyar varillik rezerviyle dünyanın üçüncü en geniş ispatlanmış petrol ve 131,2
metreküp doğal gaz rezerviyle Rusya’nın ardından en zengin ikinci ispatlanmış doğal gaz gücüne
sahiptir. Bununla birlikte Đran, yıllık 2560 milyon varille, Petrol Đhraç Eden Ülkelerin (OPEC) en
büyük ikinci, dünyanın en büyük dördüncü petrol ihracatçısıdır. Ülkenin en önemli ithalatçısı
%22 payla Çin’dir. Bu ülkeyi %18’le AB, %17’yle Japonya ve %13’le Hindistan, %10’la Güney
Kore ve %7’yle Türkiye takip etmektedir.17 Bu şekliyle değerlendirildiğinde, Đran’ın nükleer
çalışmalarının güvenilir bulunmamasının en önemli nedeni, zengin enerji yataklarına sahip
olmasına rağmen nükleer teknolojiye sahip olma çabası içinde olmasıdır. Örneğin, OPEC içinde
nükleer güç olmaya çalışan tek ülke, Đran’dır. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki jeopolitik
ve stratejik konumu Đran’a, “nükleer devlet” olmanın ötesinde bir anlam kazandırmaktadır. Bu
bölgede bir nükleer Đran bölge ve dünya enerji güvenliğini tehdit edebilir görüşü birçoklarınca
kabul edilmektedir.
Đran’ın Nükleer Çalışmaları ilk defa Soğuk Savaş döneminde 1957’de Şah yönetiminde
ABD desteğiyle başlamıştır. Bu dönemde Đran ABD’nin müttefiki konumuyla SSCB tehdidinin
yanı sıra, Büyük uygarlık hedefi çerçevesinde bölgesel bir güç olmayı ve yaşam standardını Batı
15
Faruk Sönmezoğlu, “Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi”, Der Yayınları, Eylül 2012, s. 10-11
Zafer Akbaş, Adem Baş, “Đran'ın Nükleer Enerji Politikası ve Yansımaları”, History Studies, Cilt:5, Sayı: 2, Mart
2013, ss. 21-44, s. 25
17
Emre Đşeri, “Ya Đran Nükleer Programı Enerji Đçinse? Türkiye’nin Enerji Güvenliğine Yansımaları”, Ortadoğu
Analiz, Haziran 2012, Cilt: 4, Sayı: 42, ss. 55-66, s. 58
16
292
Avrupa düzeyine çıkarmayı hedefliyordu. Bu dönemdeki temel hedefi bölgede hissettiği askeri
tehditlerle başa çıkmak ve Büyük Đran ideali çerçevesinde bölgeyi etkisi altına almaktı.18 Đran,
nükleer reaktörlere ihtiyaç duymayacak durumda olmasına rağmen özellikle 1960’lı ve 1970’li
yıllarda ABD dahil olmak üzere birçok batılı devletten yardım görmüştür.19 20. yüzyılın başında
petrol sektörünün gelişmeye başlamıştır ve bu tarihlerden itibaren Đran, merkez devletlerin enerji
politikalarının ve kendi etki alanlarını genişletebilmek için giriştikleri mücadelenin odak noktası
olmuştur. Đran 1901 yılında Đngiliz William Knox D’Archy’ye 60 yıllık petrol ayrıcalığı vermiş
ancak Đran’ın kuzeyi Rus etki alanı içerisinde kaldığı için bu bölge ayrıcalığın dışında
tutulmuştur. Dolayısıyla, Đran’ın verdiği bu petrol ayrıcalığından Đngiltere Rus etki alanı
içerisinde kalan bölgelerde faydalanamamıştır. Bu durum dünyanın ekonomik olarak
paylaşılması amacıyla kapitalist birliklerin etki alanları edinmek ve etki alanlarını genişletmek
için yaptıkları mücadelenin Đran topraklarındaki bir sonucu olarak okunabilir. Birinci Dünya
Savaşı’nda topraklarında önemli miktarda petrol bulunan Đran tarafsızlığını ilan etmesine rağmen
Đngiltere ve Rusya tarafından işgal edilmiş ve liman kenti Abadan’a giden petrol aktarım yolu
tahribata uğratılmıştır. Savaş süresince Đran petrolü, Đngiliz-Fars Petrol Şirketi’nin (Anglo-Persian
Oil Company (APOC)) denetimindedir ve böylece savaş boyunca petrol ihtiyacı fazla olan
Đngiltere donanmasının petrol ihtiyacını düşük fiyata karşılamıştır. Đkinci Dünya Savaşı süresince
de enerjiye olan bağımlılığın artmasına bağlı olarak Đran, savaşın odak noktalarından birisi haline
gelmiştir. 1941 yılında Đngiltere ve SSCB birlikleri petrol kuyularını kontrol altında tutabilmek
için Đran’a konuşlandırılmışlardır.20
Birinci ve Đkinci Dünya Savaşlarında Đran topraklarının savaş alanı haline gelmesi ve işgal
edilmesi, yabancı müdahalelerine karşı Đran’da milliyetçi bir tepkinin ortaya çıkmasına da sebep
olmuştur. Đran’daki milliyetçi hareketin bir sonucu olarak 1951 yılında Đran Başbakanı
Muhammed Musaddık Đngiliz Đran Petrol Şirketi’ni (Anglo-Iranian Oil Company(AIOC))
ulusallaştırmış ve Ulusal Đran Petrol Şirketi’ni (National Iranian Oil Company (NIOC))
kurmuştur. Đran, dünyada petrolünü ulusallaştıran ilk devlet olmuştur.21 Ancak Musaddık’ın
politikalarından dolayı yaşanmaya başlanan petrol üretim, dağıtım ve satışının kimin kontrolünde
18
Gonca Oğuz Gök, “Türk Amerikan Đlişkileri Ekseninde Đran’ın Nükleer Faaliyetleri”, Ortadoğu Siyasetinde Đran,
Ed. Yılmaz T., Şahin, M., Barış Yayınları, Ankara, 2011, s. 239
19
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.e., s. 26
20
S. Hürsoy, H.H. Orhon, H.H., “Modern Dünya Sisteminde Sermaye Birikimi ve Đran’ n Enerji Politikaları”, Ege
Stratejik Araştırmalar Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2012 (63-89), s. 66-67
21
William L. Cleaveland, “Modern Ortadoğu Tarihi”, çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitaplığı, 2008, Đstanbul, s.
320-325
293
olacağına yönelik kriz nedeniyle, merkez ülkelerden olan Đngiltere ve ABD’nin uluslararası petrol
kartelini ellerinde tutabilmek amacıyla Đran’ın içişlerine müdahale ederek, Musaddık karşıtlarına
destek vermişler ve bir darbe sonucu Musaddık’ın görevden uzaklaştırılmasını sağlamışlardır.
Böylece Musaddık’ın Đran petrolünü millileştirme hareketi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu
darbe, Đran’da sarsılan Şah rejiminin ve AIOC’un emperyalizm ile özdeşleşmesine ve halk
tarafından ABD ile Đngiltere’nin düşman olarak algılanmasına neden olmuştur.22 Batı yanlısı
Şah’ın 1954 yılında yeniden iktidara gelmesinden sonra oluşturulan petrol konsorsiyumunda
ABD kökenli şirketlere %40 gibi önemli bir pay sağlamıştır.23 Bu tarihten sonra Đran’daki
petrolün kontrolünü Đngiltere yerine ABD elinde tutmaya başlamıştır.
Đran’da yabancı egemenliğine karşı büyüyen emperyalizm karşıtı din odaklı bir akımın da
etkisiyle Şah rejimi, 1979 yılında iktidardan uzaklaştırılmış ve ardından petrol sektörü yeniden
ulusallaştırılmıştır. Ancak, rejim değişikliğinin ardından merkez ülkelerinin kışkırtmaları ile
başlayan Đran-Irak savaşı sonrasında Đran’daki petrol rafinerileri ciddi hasara uğramıştır.24
Đran’daki rejim değişikliğinin ardından uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarının yükselmesiyle
başlayan petrol krizine Suudi Arabistan kendi üretimini arttırarak ve fiyatı düşürerek müdahale
etmiş ve OPEC’de fiyatların düşürülmesi için baskı yapmış, böylece merkez ülkelerin petrole
olan taleplerinin karşılanmasını sağlamıştır.25 Suudi Arabistan’ın izlediği bu merkez ülkelerini
rahatlatan petrol politikası, Đran’daki yeni rejimin merkez ülkelerine karşı koz olarak kullandığı
enerji politikasının başarısızlığa uğramasına neden olmuştur.
1980-1988 yıllarında devam eden Đran-Irak savaşı sonrasında yaşanan ekonomik bunalım
nedeniyle Đran’ın enerjiye olan talebi artmıştır. Bu tarihlerde yaşanan savaş, harcamaları, savaş
nedeniyle petrol üretiminin düşmesi ve Suudi Arabistan’ın etkisiyle 1980’lerde petrol fiyatlarının
düşmesi nedeniyle Đran ekonomisi yüzde 1,4 oranında küçülmüştür.26 Đran-Irak Savaşı’nın sona
ermesi ve Ayetullah Humeyni’nin ölümüyle 1989 yılından itibaren Đran’da yeni bir dönem
başlamıştır. Bu yeni dönemde Ordu, Đran sınırlarını korumakla görevlendirilirken, Devrim
Muhafızlarının görev alanı iç güvenliğin sağlanması ve Devrimin korunması olarak
22
A.J. Goldschimdt, D. Lawrence, Kısa Ortadoğu Tarihi, Doruk Yayınları, Kasım 2011, Đstanbul, s. 411
William L. Cleaveland, a.g.e., s. 327
24
William L. Cleaveland, a.g.e., s. 460-465
25
William L. Cleaveland, a.g.m., s. 327
26
Barış Sinkaya, “Đran Đslam Cumhuriyeti’nde Yapı ve Yönetim”, Ortadoğu Siyasetinde Đran, Ed. Yılmaz T., Şahin,
M., Barış Yayınları, Ankara, 2011, s. 44
23
294
belirlenmiştir.27 Bunun yanısıra Đran, savaş sırasında gelişmiş teknolojilere sahip olmanın
önemini anlamış ve nükleer teknolojilerin avantajlarından faydalanma yönünde bir politika
değişikliğine gitmiştir. Humeyni üzerinde büyük etkisi olan dönemin Cumhurbaşkanı Haşemi
Rasfancani nükleer enerjinin önemini vurgulamış ve reaktörlerin tekrar inşasının önünün açılması
için baskılar yapmaya başlamıştır. Rasfancani dini lider Humeyni’yi ikna etmiş ve nükleer
çalışmalar tekrar başlatılmıştır.28 Savaş sırasında ABD kökenli silahlarına yedek parça bulmakta
zorlanan Đran, ordusunu yeniden donatmak için SSCB ve Çin silah sistemlerine yönelmek
zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Đran için özellikle SSCB ile olan ilişki günümüze değin yaşamsal
öneme sahiptir. Savaş sırasında SSCB gibi müttefik ülkelerden istediği yardımı alamayan Đran,
balistik füze ve nükleer programına da hız vermiştir. Savaştan günümüze Đran’ın nükleer yakıt
üretimi için gerekli olan ilk aşamayı neredeyse tamamlamış olduğu, dahası Tahran’ın kıtalar arası
balistik füze planlarının da bulunduğu iddia edilmektedir.29
Đran’ın dış politikasını son yıllarda terörizm, Ortadoğu’daki barış sürecinin önünü
tıkamak, Kitle Đmha Silahı (KĐS) üretmek ve belki de en önemlisi nükleer enerji çalışmaları
kaynaklı sorunlar şekillendirmiştir. Đran, 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme
Antlaşması’nı (NPT) imzalamış ve 1970 yılında meclis onayından geçirerek yürürlüğe
koymuştur.30 1974 yılında Şah Pehlevi Đran Atom Enerjisi Organizasyonu’nu kurarak 1994 yılına
kadar 23000 MW’lık nükleer santral kurulacağını ilan etmiştir. Kurumun başına Đsviçre’de
öğrenim görmüş nükleer bilimci Dr. Akbar Etemad getirilmiş ve kuruma 1975 yılı için 30.8
milyon dolar bütçe ayrılmıştır. Bu dönemde Đran’ın nükleer çalışmalarının en önemli destekçileri
Batı ülkeleridir. Reaktörler ABD, Fransa ve Batı Almanya’dan satın alınmış ve bilim adamları
genel olarak Batı Avrupa ülkelerinde eğitim görmüşlerdir.31 Birçok kişiye göre Đran’ın nükleer
silah edinme eğilimi 1960’lardan beri başlamıştır.32 Đran, 1987 yılında Pakistan ile nükleer
işbirliği anlaşması imzalanmış ve Đran Atom Enerjisi Ajansı’ndan uzmanlar Pakistan’da eğitim
görmeye başlamıştır. Pakistan’da “nükleer programın babası” olarak bilinen Dr. Abdülkadir Han,
27
Barış Sinkaya, “Đran’da Asker-Siyaset Đlişkileri ve Devrim Muhafızlarının Yükselişi”, Ortadoğu Siyasetinde Đran,
Ed. Yılmaz T., Şahin, M., Barış Yayınları, Ankara, 2011, s. 69
28
Mustafa Kibaroğlu, Đran’ın Nükleer Programı ve Türkiye, 10 Temmuz 2013,
http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2447:rann-nuekleer-program-vetuerkiye&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150 , erişim Tarihi 10.09.2014
29
Zbigniew Brzezinski, R.M. Gates, “Đran’ın Zamanı Geldi”, Profil Yayıncılık, Đstanbul, 2004, s.39-40.
30
Anlaşmanın tam metni için bkz. http://www.un.org/en/conf/npt/2005/npttreaty.html, erişim tarihi 07.09.2014
31
Evren Đşbilen, Nükleer Satranç: Đran ve Nükleer Silahlanma Politikası, Đstanbul, Ozan Yayıncılık, 2009, s. 109
32
Evren Đşbilen, a.g.e., s.110
295
Tahran ve Buşehr’e Şubat 1986 ve Ocak 1987’de ziyaretlerde bulunmuştur.33 Dr. Abdulkadir
Han’dan destek alan Đran, kısa sürede U-235’i, U-238’den ayrıştırma sürecinin önemli bir safhası
olan soğutma için kullanılan santrifüj sistemini kurarak, zenginleştirilmiş uranyum üretmeyi
başarmıştır.34 1973-1974 petrol krizin ardından, nükleer silahların en önemli bileşenleri olan
zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyumun üretimi için gerekli olan yakıt çevrim programlarını
uygulamaya başlamıştır. 1976’da Güney Afrika’dan 700 milyon dolar değerinde uranyum
zenginleştirmesi için gerekli olan ilk malzeme olan sarı pastayı almak için gizli bir anlaşma
yapılmıştır.35 Nitekim Đran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi 05.12.2010 tarihinde
yaptığı basın toplantısında “Nükleer enerjide asıl ihtiyaçları temin konusunda bir diğer adımın
atıldığını” ve uranyum zenginleştirme programı çerçevesinde nükleer enerji yakıtı ve nükleer
silah yapımında kullanılabilecek sarı pastayı üreterek kendi kendine yeter seviyeye getirdiklerini
açıklamıştır.36 Başta ABD olmak üzere diğer ülkeler Đran’ı Nükleer Silahların Yayılmasının
Önlenmesi Antlaşması’nı ihlal etmek ve nükleer füzeler geliştirmekle suçlamıştır. Çünkü Đran’ın
bulunduğu jeopolitik ve jeostratejik konum gereği, geliştirebileceği nükleer silahlarını sahip
olduğu uzun menzilli balistik füze sistemleriyle birleştirerek kullanma olasılığı, uluslararası
camiada büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır.
Đran dış politikasının belirlenmesindeki en etkili unsurlardan biri ABD ile olan
ilişkileridir. ABD ve Đran arasında 1970’li yıllara kadar iyi ilişkiler söz konusudur. Ancak 1979
devrimi ile Humeyni’nin iktidara gelmesi ve ardından Đran-Irak Savaşı’nda ABD’nin Irak’ı
desteklemesi ilişkilerin kopmasına neden olmuştur. ABD’nin ne Cumhuriyetçiler döneminde ne
de Demokratlar döneminde Đran’a karşı izlediği politikalarda bir değişiklik olmamıştır. Amerikan
kamuoyunda Đran’ın uranyum zenginleştirmesinin durdurulması gerektiği konusunda bir uzlaşma
vardır. Esas uzlaşmazlık nasıl durdurulacağı konusundadır.37 Đran’ın nükleer enerji politikasının
diğer önemli bir boyutu da iç politikasıdır. ABD, Đran’ın nükleer enerji üretmesine karşı çıktıkça,
Đran iktidarları iç politik destek toplamaktadır. Halk tepkisini, Đran yönetiminin agresif
politikalarına destek vererek göstermektedir. Bu nedenle Đran rejiminin nükleer enerjiyi bir iç
politika malzemesi olarak da kullandığı söylenebilir. Nükleer güç sahibi olmak, Đran’ın bölgesel
33
Evren Đşbilen, a.g.e., s.112
Mustafa Kibaroğlu, a.g.e., s.282.
35
Evren Đşbilen, a.g.e., s.110
36
Milliyet, Dış Haber, “ Đran “sarı pasta”yı üretti”, 06.12.2010, www.milliyet.com.tr/iran-sarı-pastauretti/dunya/haberdetay/06.12.2010/1322651/default.htm, erişim tarihi 07.09.2014
37
Zafer Akbaş, Irak Sorununun Uluslararası Boyutu ve Türkiye, Barış Kitap, Ankara, 2011, s.65
34
296
politikalarına da uymaktadır. Đran, bir taraftan nükleer güç ile bölgedeki rakiplerinden olan Suudi
Arabistan, Mısır ve Türkiye’ye üstünlük kurmaya çalışmakta diğer taraftan düşman olarak
nitelediği Đsrail’e karşı nükleer enerjiyi bir güvence olarak kullanmaktadır.38
Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki jeopolitik ve stratejik konumu Đran’a “nükleer
devlet” olmanın ötesinde bir anlam kazandırmaktadır.39 Nükleer görüşmeler Đran’ın makro
stratejisinin bir parçasıdır ve liderin değişmesi bu stratejinin genel çerçevesini değiştirmez.
Đran’ın kendi içinde reformcu, muhafazakar ve pragmatist yaklaşımları benimseyen gruplar
vardır. Ancak nükleer planlar Đran’ın uzun vadeli stratejisiyle ilgilidir. Mesele sadece dış politika
bağlamında incelenmemelidir. Çünkü nükleer silahlara sahip olmayı rejim güvenliği için gerekli
gören çevreler vardır. Đran’ın uluslararası ortamdaki esas sorunu nükleer silahlara sahip olup
olmaması değil, uluslararası ortamın meşru ve etkin bir oyuncusu olma yönündeki isteğidir. Đran
stratejik olarak zıtlaşmanın boyutlarını yukarı çekerek ve bazı temel tartışmalı konularda taviz
vererek daha önemli kazanımlar elde etmek istemektedir. Đran’ın temel hedefi uluslararası
kuşatılmışlığı kaldırarak dünya siyasetinde tekrar meşru bir oyuncu haline gelmektir. 40
Ülkenin savunma ve güvenlik politikalarında 3 temel hedef öne çıkmaktadır. Birincisi,
Đran’ın dışa bağımlılığını engellemek ve her alanda kendine yeten bir ülke haline getirmek,
Đkincisi, Đran’ın caydırıcılık kapasitesini arttırarak askeri tehditlerle başa çıkabilecek duruma
getirmek, üçüncüsü ise Đran’ı Ortadoğu ve Avrasya’da etkili bir güç haline getirmektir.41
Genellikle Đranlı politikacılar, nükleer silah ve nükleer enerji arasında ayırımın dikkate
alınması gerektiğini vurgulamakta ve sadece nükleer enerji elde etmek istendiğini
açıklamaktadırlar. Onlara göre tıp, tarım ve elektrik üretimi gibi barışçıl amaçlar için nükleer
enerji sahibi olmak bir haktır. Batıya yönelik açıklamalarında ise bir taraftan nükleer enerji
üretme isteklerinin tamamen barışçıl amaçlı olduğunu vurgularken, diğer taraftan nükleer silah
üretmek ve kullanmalarının söz konusu olmadığını ayrıca bunun kendi inançlarına da uymadığını
38
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.e., s. 25
Mustafa Kibaroğlu, “Đran Bir Nükleer Güç mü Olmak Đstiyor ?”, Avrasya Dosyası Đran Özel Sayısı, Cilt:5, No:3,
1999, s. 278
40
Talha Köse, Đran Nükleer Programı ve Ortadoğu Siyaseti: Güç Dengeleri ve Diplomasinin Đmkanları, Seta
Yayınları III, Ankara, Ağustos 2008, s. 39-40
41
Barış Doster, “Bir Bölgesel Güç Olarak Đran’ın Ortadoğu Politikası”, Ortadoğu Analiz, Cilt No:4, Sayı:44, 2012,
s.45.
39
297
dile getirmektedir.42 Đran’ın nükleer silahlarla ilgili kaygılarını ifade eden temel argümanları
şunlardır43:
• Uluslararası normlara ve nükleer rejime uyacağız, ama Ortadoğu’daki diğer aktörlerin de
aynı normlara uymasını bekliyoruz.
• Ortadoğu’ya nükleer silahları sokan Đsrail’dir. Đsrail’in nükleer kapasitesi bizim için ciddi
bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle silahsızlanma normlarının tüm bölge ülkeleri için
uygulanmasını istiyoruz.
• ABD Ortadoğu’daki varlığını çekmesi, Đran’ın güvenlik kaygılarını azaltacaktır.
Đran’ın nükleer gücünü, Bushehr şehrindeki nükleer santral, Banab’daki nükleer araştırma
merkezi, Ramsar’daki daha küçük araştırma reaktörleri, Đran’ın körfez kıyısında bulunan Bushehr
I ve Bushehr II nükleer reaktörleri, Natanz’da bir uranyum zenginleştirme tesisi, Arak’ta bir
ağırlaştırılmış su üretim kompleksi ve bunlara ek olarak Yazd vilayetindeki uranyum madenleri
oluşturmaktadır.44
4. Đran’ın Nükleer Enerji Politikalarının Küresel ve Bölgesel Yansımaları ve Uygulanan
Yaptırımlar
Đran’ın dış politikası ABD ve Đsrail düşmanlığına dayanmakta ve Ortadoğu’da bu iki
devletin aleyhine dış politikasını belirlemektedir. Her ne kadar Đran’daki din adamları Đsrail’in
nükleer gücüne göndermeler yapsa da, Đran’ın nükleer programının tek nedeni Đsrail değildir. Đran
için, Irak’ın işgaliyle ortaya çıkan güvensizlik ortamında kitle imha silahları prestij ve baskı aracı
olarak kullanılmaktadır.45 Đran’ın inkar etmesine rağmen, ABD istihbarat birimleri, Đran’ın ciddi
şekilde nükleer silahlarla ilgilendiğini söylemektedirler. Đsrail’in elinde bulunan nükleer silahları
büyük tehdit olarak gördüğünü belirten Đran, Hindistan ve Pakistan’ın nükleer denemelerinden
sonra bu konudaki çalışmalarını yoğunlaştırdığını söylemektedir.46
Đran Nükleer Silahların Yayılması Antlaşması’na taraf bir devlet olması ve aynı
antlaşmanın ek protokolünü imzalamış olmasına rağmen, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu
(IAEA) tarafından yapılmak istenen denetimlere karşı direnmektedir.47 1990’ların başlarında Şah
döneminde inşasına başlanan ve yarım kalan Buşehr santralini tamamlamak üzere nükleer
42
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.e., s. 27-28
Talha Köse, a.g.e., s.42
44
Mustafa Balbay, Đran Raporu, Cumhuriyet Kitapları, Đstanbul 2007, s.37-49
45
Zbigniew Brzezinski, R.M. Gates, a.g.e., s.42.
46
Ramazan Özey, Küresel Silahlanma Dünyanın Silah Depoları, Aktif Yayınevi, Đstanbul 2007, s.318.
47
Salih Özgür, a.g.e., s.100-101.
43
298
programını yeniden başlatması ABD ve Đsrail’in tepkisini çekmiştir. Ağustos 2002’de IAEA’na
bildirilmemiş yeni tesisler olduğunun ortaya çıkması üzerine Đran nükleer programı uluslararası
bir krize dönüşmüştür. AB üçlüsü (Almanya, Fransa ve Đngiltere) bu sorunun barış içinde
çözülmesi için Đran ile diplomatik müzakerelere başlamıştır.48
Đran’ın nükleer faaliyetleri 2002 yılında dünya gündemine geldiğinde IAEA’nın etkisi ve
önemi çok büyüktü. Kurumun Genel Direktörü Muhammed El-Baradey zaman zaman etkili olsa
da IAEA, kriz sürecinde medyada yer almamış ve gereken ilgiyi görmemiştir. IAEA yapısı ve
yetkileri itibariyle görece zayıf kabul edilebilir ancak krizin başlangıcını oluşturan Đran’ın şüpheli
nükleer faaliyetlerine ilişkin rapor Ağustos 2002 yılında IAEA tarafından düzenlenmiştir, bu
anlamda önemli bir hizmet sunduğu söylenebilir. IAEA, Đran’ın nükleer faaliyetlerinin ortaya
çıkarılmasından sonra bu durumun uluslararası boyutlara ulaşmasını engellemeye çalışmıştır.
Buna karşılık Đran, her seferinde NPT anlaşmasına atıf yaparak barışçıl amaçlarla nükleer
faaliyetlerde bulunabilme haklarının olduğu tezini savunmaktadır. Đran birçok denemeye rağmen
IAEA ile işbirliğine girmeyi reddetmiştir.49
Đranlı siyasetçiler, nükleer silah ve nükleer enerji arasındaki ayrımın dikkate alınması
gerektiğini vurgulamakta ve sadece nükleer enerji elde etmek istedikleri üzerinde durmaktadırlar.
Yukarıda bahsedildiği gibi, onlara göre tıp, tarım ve elektrik üretimi gibi barışçıl amaçlar için
nükleer enerji sahibi olmak bir haktır. Đran taraf olduğu NPT anlaşmasını ileri sürerek nükleer
enerji politikasını savunmaktadır. Bu çerçevede elektrik üretimi için gerekli olan yakıt
çubuklarını dışarıdan güvenli bir şekilde sağlayamayacağından dolayı nükleer tesis inşa etmek
zorunda olduğunu iddia etmektedir. Bununla beraber, IAEA’ya eksik bilgi vermesi ve uranyum
zenginleştirme teknolojisi ve yakıt döngüsünün tüm haklarına sahip olmak iddiasından
vazgeçmemesi ABD başta olmak üzere birçok ülkenin tepkisini çekmektedir.50 Đran ile ABD
arasındaki Đlişkiler 11 Eylül saldırıları sonrasında daha da gerginleşmiştir. Petrole olan ihtiyacı ve
Đran-Đsrail arasındaki karşılıklı tehditlerin de etkisiyle ABD, Đran’a karşı tutumunu sertleştirmiştir.
48
Barış Sinkaya,“Türkiye’nin Devrim Sonrası Đran Đle Đlişkileri”, Türkiye’nin Dış Politikası Yeni Eğilimler, Yeni
Yönelimler, Yeni Yaklaşımlar, 2014, s.150-151.
49
Cenap Çakmak, “Đran-Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Kurumu (UAEK) Đlişkileri”, Satranç Tahtasında Đran
“Nükleer Program”, Editörler: Dr.Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı, Đstanbul, Tasam Yayınları, 2007. s. 297.
50
Zafer Akbaş, Adem Baş, “Đran’ın Nükleer Enerji Politikası ve Yansımaları”, History Studies, Cilt No:5, Sayı:2,
2013, s.27.
299
Bunun sonucunda da Đran günümüzde ABD’nin sürdürülebilir doğrudan ilişkisinin olmadığı nadir
ülke konumuna gelmiştir.51
Đran’a yönelik yaptırımlar, ilk olarak BM Güvenlik Konseyi 1696 sayılı kararıyla
uygulanmıştır. Bu karar bir uyarı niteliğindedir. Ancak 23 Aralık 2006 tarihli 1737 sayılı
Güvenlik Konseyi Kararı beraberinde yaptırımları da getirmiştir. Krizin başlangıç aşamasından
beri ağır yaptırımları destekleyen ABD, Đngiltere ve Fransa da bu kararı desteklemektedir. Rusya
ve Çin’in vetosu nedeniyle ancak uyarı niteliğinde kararlar çıkarabilen ABD 2006 tarihli kararla
Rusya’yı da ikna etmiştir ancak Đran’da Rusya’nın o dönemde yapımına devam ettiği Buşehr
Tesisleri yaptırımlar içerisine dahil edilememiştir. Karar, nükleer teknolojileri kapsamakta
faaliyetlerin durdurulup askıya alınmasını, Ek Protokolün Đran Meclisi’nde onaylanmasını ve
Đran’ın IAEA ile işbirliğine gitmesi gerektiğini öngörmektedir. Bu kararda askeri harekat
seçeneği Rusya ve Çin vetosu nedeniyle yoktur. BM’nin uyarıları dikkate almazsa yeni
yaptırımlar uygulayacaklarını belirten kararını Ahmedinejad yok saymış ve nükleer faaliyetlere
devam edecekleri mesajını vermiştir.52
24 Mart 2007 tarihli 1747 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı bir önceki karara göre daha
etkilidir. Silah ambargosu, nükleer faaliyetlerle alakası olduğu tespit edilen çeşitli kişi ve
kuruluşların malvarlıklarını dondurulması, tüm devletlere insani yardımlar dışında Đran’la kredi,
imtiyaz ve mali yardım anlaşmaları yapılmamasını öngörmektedir. Bunun yanı sıra askeri
yaptırımlar uzak ihtimal olarak görünmeye devam edilmektedir. Đran’ın uyarılara uyması halinde
yaptırımların kademeli olarak kaldırılacağı da öngörülmektedir.53
3 Mart 2008 tarihli 1803 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı, Đran’ın Güvenlik Konseyi’ni ve
kararlarını ciddiye almaması üzerine alınmıştır. Đngiltere ve Fransa Đran’ın nükleer zenginleştirme
faaliyetlerine son vermesi için 3 ay süre tanımıştır. Daha önceki kararla malvarlıkları ve hesapları
dondurulan kişilerin listesi genişletilmiştir. Bu kararla beraber Đran ekonomisi kötüye gitmeye
başlamış ve Ahmedinejad iç ve dış politikada yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Bunun yanı sıra
Đran halkında da yaptırımların psikolojik etkileri belirginleşmeye başlamıştır.54
27 Eylül 2008 tarihli 1835 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı bir önceki karardan farklı
yenilikler içermemektedir. Gürcistan krizi sebebiyle Rusya’yı yeni yaptırımlar almak için ikna
51
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.m., s.32.
Arzu Califer Ekinci, Đran Nükleer Krizi, Ankara: USAK Yayınları, 2009 , s.114-117.
53
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 123-125
54
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 152-157
52
300
etmek zor olmuştur. Ancak IAEA raporları ve yapılan görüşmeler sonrasında ABD ve Batılı
devletler eski kararları içeren bir metin hazırlayarak Rusya’nın da onayını almışlardır. Bu karar
ile beraber yenilik içermemesi nedeniyle Đran’ın kazançlı olan taraf olduğu yorumları yapılmıştır.
Batılı ülkeler açısından da bütünlük mesajları verebilmek adına bir hamle olduğu söylenebilir.55
Obama, yönetime geldiği andan itibaren büyük umutlarla başlattığı diplomatik çabalardan
2009 yılı sonuna kadar bir sonuç elde edemeyince iyimser ve diplomasiyi ön planda tutan
yaklaşımını terk etmiştir. Đran’a yönelik siyasal baskıların arttırılmasına ve yaptırımlar
uygulanmasına çalışmıştır. 17 Mayıs 2010’da, ABD’nin Çin’i ve Rusya’yı ikna etmeye çalıştığı
dönemde, Đran’ın, Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuk çabalarıyla, Đran’ın düşük oranda
zenginleştirilmiş uranyumunun Türkiye’de depolanması ve bunun karşılığında Rusya ve
Fransa’dan %20 oranında zenginleştirilmiş uranyum almasına ilişkin planı kabul ettiği
açıklanmıştır. Ancak bu plan Đran’ın zaman kazanmak için attığı taktik bir adım olarak görülmüş
ve uygulanamamıştır. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Güvenlik Konseyi’nin
daimi üyeleri arasında Đran’a yeni yaptırımlar uygulanmasına yönelik anlaşmaya varıldığını
açıklamıştır. Đlk kez 2010 yılında IAEA yetkilileri Đran’ın nükleer silah üretmeye yönelik gizli
faaliyetlerde bulunduğuna ilişkin kanıtlara sahip olduklarını açıklaması nedeniyle Rusya ve Çin
de yaptırım kararlarına karşı çıkmamıştır. ABD, Rusya’nın desteğini alabilmek için, Đran ve
Suriye’ye silah satan ve teknoloji transferinde bulunan dört Rus firmasına 1999’dan beri
uyguladığı yaptırımları kaldırmıştır.56
ABD’nin diplomatik çabalarından sonra Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri 9 Haziran
2010’da 1929 sayılı kararı kabul ederek bir dizi yaptırım uygulamaya başlamıştır. Sert ve
kapsamlı kararlar içeren 1929 sayılı karar, Đran’ı nükleer çalışmalarının denetlenmesi konusunda
BM ile işbirliği yapmaya zorlamayı amaçlamaktadır. Bu karar ambargo niteliğinde olup,
devletlerin Đran’a silah satmalarını yasaklanmış, Đran’a nükleer malzeme gönderilmesinin
önlenmesi için bir denetim sistemi kurulmuş, Đran’a giden gemilerin açık denizde durdurularak
denetlenmesini öngörülmüş, Đran’ın uluslararası bankacılık sistemi aracılığı ile nükleer
programlarını finanse etmesini önleyecek önlemler getirilmiş, yaptırımları denetleyecek ve
uygulayacak bir komite kurulmuştur. Böylece bu kararla Đran’a yönelik yaptırımlar oldukça
ağırlaşmıştır. Bununla birlikte ABD, 1 Temmuz 2010’da Đran’a yönelik kapsamlı bir yasa
55
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 164-167
Gökhan Telatar, “Barack Obama Yönetiminin Đran’ın Nükleer Faaliyetlerine Yönelik Politikası”, Akademik
Ortadoğu, Cilt: 7, Sayı: 13, 2012, s. 64-66
56
301
çıkararak tek taraflı olarak da bir dizi yaptırım uygulama kararı almıştır. Bu yasa Đran petrolleri
ile iş yapan şahıslara ve şirketlere yöneliktir. ABD’nin bu kararıyla, Avrupa Birliği, Avustralya,
Japonya, Güney Kore, Norveç ve Kanada da tek taraflı olarak Đran’a yaptırım uygulama kararı
almıştır. Đran ile P5+1 ülkeleri arasında yaptırımların gölgesinde gerçekleştirilen ve Aralık
2010’da Cenevre’de, Ocak 2011’de de Đstanbul’da gerçekleştirilen görüşmelerden sonuç elde
edilememiştir. Đran, müzakerelere devam etmek için yaptırımların kaldırılmasını ve nükleer
faaliyetlerin Đran’ın doğal hakkı olduğunun kabul edilmesini dile getirmiştir. IAEA’nın Kasım
2011’de Đran’ın nükleer faaliyetlerinin sadece enerji üretmeye yönelik olmadığı yönündeki raporu
ilişkileri yeniden germiştir.57
P5+1 ile nükleer müzakerelerin sürdürülmesi uluslararası toplumun bir kararı olarak
Đran’a bildirilmiş, Đran ise uranyumu %20 oranında zenginleştirmek isteğinden vazgeçmeyeceğini
dile getirmiştir. 15 Nisan 2012’de P5+1 ülkeleriyle müzakereler Đstanbul’da gerçekleştirilmiştir.
Daha sonraki müzakereler sırasıyla Bağdat, Moskova ve yeniden Đstanbul’da yapılmıştır. Đran,
müzakerelerde Türkiye’nin, %20 oranında uranyum zenginleştirme isteğinden vazgeçmesi
doğrultusundaki önerisini kabul etmemiştir. ABD, 28 Haziran 2012’ye kadar ülkelere Đran’dan
petrol alımından vazgeçmeleri çağrısı yapmakla birlikte, AB’de 1 Temmuz 2012’den itibaren
ambargoyu uygulayacağını duyurmuştur. Hemen ardından Yunanistan, Đngiltere ve Fransa, petrol
ithalini durdurmuştur. 58
AB, zaman içinde zengin enerji kaynaklarına sahip olan Đran ile yakınlaşmak istemiştir.
21 Ekim 2003’te AB ile Đran, IAEK Ek Protokolü’nü imzalamak ve Meclisinde onay sürecini
başlatmak, tüm zenginleştirme çalışmalarını da durdurmak yönünde anlaşmışlardır. AB, bu
bağlamda Đran’ın nükleer enerji hakkını tanıyacaktır. Ancak Ahmedinejad’ın yeniden
Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, nükleer faaliyetlerine tekrar başlayacağını açıklaması bu
anlaşmanın geçerli olmasına engel olmuştur. Bu tarihten sonra, AB ve ABD’nin Đran’ın nükleer
politikasına yönelik tutumları birbirine yaklaşmaktadır. ABD’nin Đran’la resmi diplomatik
ilişkiye girmemek için taleplerini AB aracılığıyla ilettiği söylenebilir. AB ise krizin diplomatik
müzakereler yoluyla çözülebileceğine inandığını açıklamıştır.
Son olarak Cenevre’de yapılan görüşmeler 24 Kasım 2013 tarihinde anlaşma sağlanarak
olumlu sonuç vermiştir. Đran ile P5+1 arasındaki, Đran’ın nükleer programına ilişkin
57
58
Gökhan Telatar, a.g.m., s.66
Zafer Akbaş, a.g.e. s.34
302
müzakerelerde anlaşmaya varılmıştır. Anlaşmaya göre, Đran zenginleştirilmiş uranyum seviyesini
% 5’te tutacaktır. Ayrıca Đran artık ek zenginleştirme tesisleri inşa etmeyeceğinin taahhüdünü
vermiştir. Đran, önemli tesislerinin artık günlük olarak kontrol edilebileceğini ve ARAK
tesislerinin de faaliyetlerinin durdurulacağını söylemiştir. Karşılığında uluslararası alanda Đran’a
uygulanan yaptırımların hafifletileceği, anlaşmanın şartlarına uyulması halinde 4.2 milyar
dolarlık bir fonun kullanılabileceği açıklanmıştır. Đran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif
ise anlaşmanın önemli bir ilk adım olduğunu ifade ederek kurulan komisyonla anlaşmanın
yürütülmesi için çaba sarf edileceğini söylemiştir.59
5. Đran’ın Belli Başlı Dünya Aktörleriyle Đlişkileri
5.1. Đran-ABD Đlişkileri
Đran’ın dış politikası ABD ve Đsrail düşmanlığına dayanmaktadır. Ortadoğu’da bu iki
devletin aleyhine dış politikasını belirlemektedir. Đran’daki dini çevre sık sık Đsrail’in nükleer
kapasitesine yönelik söylemlerde bulunmaktadır ancak Đran’ın nükleer programının başka
amaçları da vardır. Irak’ın işgalinden sonra nükleer güç çalışmalarının ve nükleer güç sahibi
olmanın kendisine prestij ve caydırıcılık kazandırdığını anlamıştır.
60
ABD istihbarat birimleri,
Đran’ın ciddi şekilde nükleer silahlarla ilgilendiğini söylemektedirler ancak Đran bu iddiaları
reddetmektedir. Đsrail’in elinde bulunan nükleer silahları büyük tehdit olarak gören Đran, Đsrail’in
nükleer gücüne karşılık olarak bu konudaki çalışmalarını yoğunlaştırdığını belirtmektedir.61
ABD’nin Orta Doğu’ya yakından ilgi duyması 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlamıştır.
Đlk dönemde ABD’nin bölge politikası, yeni kurulmuş olan Đsrail’in güvenliği ve bölgeye olası
SSCB yayılmacılığının önüne geçebilmektir. Daha sonra bu amaçlara bölgedeki dost ve müttefik
rejimlerin korunması, Orta Doğu petrollerinin bölgeden sorunsuz bir şekilde çıkarılması ve
uluslararası pazarlara sorunsuz bir şekilde ulaştırılması da eklenmiştir. ABD, Soğuk Savaş
süresince izlediği SSCB’yi çevreleme politikası çerçevesinde güneyde Đran’ı kullanmaktadır. Bu
durum 1979’da Đran Đslam Devrimi’yle bozulmuştur. Devrim’den sonra iktidara gelen Đslami
rejimi, ABD, “Şer Ekseni” olarak tanımlamıştır. Đlişkileri kötü etkileyen diğer bir olay da 4
Kasım 1979’da gerçekleşen rehineler krizidir. Irak-Đran savaşında Reagen’ın Đran’a silah
sattığının ortaya çıkmasıyla bilinen “Irangate” skandalı ve bunun etkileri de önemlidir. Đran
59
Anadolu Ajansı, “Đran ile anlaşma sağlandı”, http://www.aa.com.tr/tr/s/255269--iran-ile-anlasma-saglandi, erişim
tarihi 07.09.2014
60
Brzezinski, Z., Gates, R.M., a.g.e., s.42.
61
Ramazan Özey, a.g.e., s.318.
303
rejiminin her fırsatta ABD’ye kin ve öfke mesajları yollaması ikili ilişkilerin gerilmesinde etkili
olmuştur. 62
Đran’ın reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi (1997-2005), Batı’yla diyalog
yollarını aramaya çalışmışsa da 11 Eylül olayları ve Irak’ın işgali ABD-Đran ilişkilerini yeniden
gerginleştirmiştir. Đran’ın 2002 yılında IAEA’nın bilgisi dışında nükleer tesisler inşa ettiğinin
ortaya çıkması (Natanz ve Arak) ve bu tesislerde nükleer silah üretmeye başladığının iddia
edilmesi ilişkileri tehlikeli boyutlara taşımıştır. Yine aynı dönemdeki ABD’nin Irak’ta denetimi
ele alamaması, Büyük Orta Doğu Projesi ve Kuzey Afrika Projesi’nde Đran’ın ABD’ye engel
teşkil etmesi ilişkileri olumsuz etkilemiştir.63
Hatemi döneminde Đran’ın Avrupa ile ilişkilerinde kısmen düzelme olduğu söylenebilir.
Ancak ABD ile böyle bir düzelme olmamıştır. 11 Eylül sonrası, ABD Başkanı George W. Bush,
Đran’ı Irak ve Kuzey Kore ile birlikte “şer ekseni” ve “haydut devletler” listesinde tanımlamıştır.
Buna karşın Đran, etki alanını kullanarak Hizbullah ve benzeri yapılar aracılığıyla Đsrail ve ABD
karşıtı eylemlere desteğini arttırmıştır.64
ABD’nin Đran ilişkileri açısından önemli bir etken de, Büyük Ortadoğu Projesi açısından
önem taşıyan Đsrail faktörüdür. Đsrail Saddam’ın devrilmesinden sonra Đran’ı birincil düşman ilan
etmiştir. Ayrıca Đran’ın BM daimi üyeleri olan Çin ve Rusya ile hem siyasi hem ticari ilişkileri,
sahip olduğu enerji kaynakları ve jeopolitik kaynakları ikili ilişkilerin önemli unsurlarıdır.65
14 Ağustos 2002 tarihinde Ulusal Direniş Örgütü ve Halkın Mücahitleri Örgütü66 eski
üyesi olan Alireza Jafarzadeh, Washington D.C.’de yapılan basın toplantısında, Natanz ve Arak
tesislerinde gizli nükleer projeleri açıklayan bir konuşma yapmıştır. Bu açıklamalar, ABD için bir
delil olmuş ve Đran’ı nükleer silah üretmekle suçlamıştır. ABD, Đran’ın bu gizli yürüttüğü
faaliyetlerin ortaya çıkmasından sonra Đran’dan, ani denetime imkan verecek ek sözleşmenin
meclis onayından geçirilmesini ve bütün uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulmasını
istemiştir.67 Bu aşamadan itibaren IAEA devreye girmiştir. Đran daha önce bahsedildiği gibi
IAEA’yı zamanında bilgilendirmediğinden NPT’yi kısmen ihlal etmiştir. Bu durum büyük bir
62
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Alfa Yayınları, 2007, Đstanbul, s.551
Talha Köse, a.g.e., s. 15.
64
Talha Köse, a.g.e., s. 16
65
Giray Saynur Bozkurt, “11 Eylül Sonrası Amerikan-Đran Đlişkileri”, Satranç Tahtasında Đran “Nükleer Program”,
Editörler: Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı A., Đstanbul, Tasam Yayınları, 2007, s. 85.
66
Sürgündeki Rejim karşıtı direniş gruplarıdır. Sol eğilimlidir ve rejim tarafından dışlanmıştır. AB ve ABD
tarafından terörist grup ilan edilmişlerdir.
67
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s.42.
63
304
krize yol açmıştır. ABD’nin de “şer ekseni” veya “haydut devlet” olarak tanımladığı
devletlerdeki temel hedefi her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulmasıdır. Đran
nükleer krizi salt uluslararası bir sorun olmaktan ziyade ABD-Đran düşmanlığına dönüşmüştür.
Đki ülke arasında doğrudan diyalog sağlanamaması da gerginliği tırmandırmıştır. Bush hükümeti,
her defasında Đran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını, aksi takdirde
ekonomik yaptırım veya askeri müdahale seçeneklerinin uygulanmak üzere hazır tutulduğunu
dile getirmiştir. Ancak Irak işgalindeki başarısızlık ve bunun başta ABD halkı olmak üzere tüm
dünyadaki yankıları askeri müdahale konusunun rafa kaldırılmasına neden olmuştur. Krizin
başlangıcından itibaren ABD’nin istediği, konunun IAEA tarafından değil BM Güvenlik
Konseyi’nce
değerlendirilmesidir.
Konuyu
Güvenlik
Konseyi’ne
taşımak
yaptırım
uygulayabilmek anlamında önemlidir. Çünkü Irak operasyonunda uluslararası normlara
uyulmamış ve büyük tepki çekilmiştir. Ancak sorun Konsey’e taşınmış olmasına rağmen somut
bir yaptırım kararı çıkarılamamış ve çözüm hep ileri bir tarihe ertelenmiştir.
Kriz sürecinde bir diğer önemli unsur da Đran’ın Mayıs 2003’te ABD’ye sunduğu
müzakere paketidir. Taraflar burada önerilerin kendi taraflarından yapılmadığını savunurlar. Đran,
Hamas ve Đslami Cihad örgütlerine sağladığı desteği kesmeyi, Đsrail’e karşı yaptıkları saldırılar
için onlara baskı kurmayı ve Hizbullah’ın silahsızlanarak siyasi bir parti haline dönüşümüne
destek vermeyi kabul etmiştir. Nükleer programları konusunda da, istenilen tüm güvenceleri
vereceğini, Ek Protokolü imzalayacağını ve hatta ABD’nin programa dahil olmasını da
önermiştir. Irak konusunda da bağımsız bir hükümet kurulması için ABD ile işbirliğine
gideceğini söylemiştir. Ayrıca Beyrut Deklarasyonu’nu onaylayacağını taahhüt etmiştir ki bu
Đsrail’i tanımak anlamına gelmektedir. Bunların karşılığında Đran’ın istediği, Halkın Mücahitleri
Örgütü’nün tasfiye edilmesi, şer ekseni ülkelerinin arasından çıkarılmak, ABD ile devam eden
düşmanlığa son vermek, iç işlerine müdahalelerin önüne geçmek, nükleer teknolojiden
faydalanma hakkının tanınması ve Đran’ın güvenliğine saygı duyulmasıdır.68 Đran’ın bu tavizlerine
rağmen dönemin neo-conservative yöneticileri Rumsfeld ve Cheney bu önerilere yanaşmamıştır.
Nükleer teknolojiler anlamında elle tutulur bir gelişim gösteremediği döneminde Đran’ın vermiş
olduğu bu kadar tavize rağmen ABD bu fırsatı değerlendirmemiş, Bush iktidarı birçok Amerikan
siyasetçi tarafından eleştirilmiştir.
68
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 290.
305
Đki devlet arasındaki müzakere çabalarında ilk resmi çağrı Irak Đslam Devrimi Yüksek
Konseyi Başkanı Abdülaziz El Hekim’den gelmiştir. Bu çağrı Irak’taki sorunların çözümü ve
istikrarın sağlanması için yapılmış ve Đran Hükümetinden de destek görmüştür. O dönemde Đran
ve ABD’nin diğer konularda da müzakere edebileceği konusu gündeme gelmiş ancak dönemin
Đran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Alireza Asefi “ABD’nin ülkemize yönelik bakış açısı
değişmediği sürece diğer konularda kendileriyle müzakere masasına oturmamız mümkün
değildir.” yanıtını vermiştir.69 Đki ülkenin bu görüşlere rağmen müzakere masasına oturacak
olması olumlu bir gelişmedir. Ancak belirlenen tarihte bu görüşmeler yapılamamıştır. Bu
dönemde 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan, radikal kanattan Mahmud Ahmedinejad
tarafından ABD Başkanı Bush’a gönderilen bir mektup ile ilişkiler farklı bir boyuta taşınmıştır.
Mektup, ABD-Đran ilişkilerine pek fazla değinmemiş daha çok tarihi, felsefi, dini ve tavsiye
niteliğinde görüşleri içermektedir. Buna rağmen yıllardır süregelen tabuların yıkılması yolunda
önemli bir adımdır.70 Ahmedinejad’ın Mektubundan önce müzakerelerin sadece Irak konusunda
olacağını dile getiren Bush Hükümeti, aniden tutum değiştirerek ortaya koyacağı şartın yerine
getirilmesi halinde Đran ile nükleer kriz konusunda müzakere masasında oturacağını söylemiştir.
Bu açıklamayı yaparak ABD Đran ile nükleer enerji konusunda müzakere yapması yönündeki
baskıları dindireceğini düşünmüştür. ABD’ye göre Đran yapılan teklifi kabul etse de, etmese de
kazançlı çıkan taraf ABD olacaktır. Bu teklifin yapılmasında amaç orta yol aradığını söyleyerek,
Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in desteğini kazanacak ortak bir zemin oluşturmaktır.
Bunun yanı sıra, Kasım 2006’da ABD’de yapılan ara seçimlerde temsilciler meclisinde
çoğunluğu kazanan Demokratlar, müzakere sürecinin hızlanmasına katkı sağlamışlardır.71
Güvenlik Konseyi 2006, 2007 ve 2008 yıllarında Đran ile ilgili çeşitli kararlar almıştır.
Đran’ın nükleer faaliyetlerini derhal durdurması, diğer devletlerin Đran’a uranyum zenginleştirme
faaliyetlerine katkı sağlayacak her türlü teçhizatın transferine engel olması, yabancı devletlerin ve
kurumların insani amaçlar dışında Đran’a mali yardım ve kredi vermemesi gibi hükümler
öngörülmüştür. Đran’ın nükleer silah ürettiğinin resmi bir kanıtı olmamasına rağmen alınan
kararlara uymaması ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerine devam etme çabalarına karşın,
Güvenlik Konseyi’nden giderek ağırlaşan kararlar çıkmaya devam etmiştir. Ancak Çin ve
Rusya’nın muhalefetiyle karşılaşmamak için kullanılan dil yumuşak ifadeleri içermiştir.
69
70
71
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 297
Arzu Califer Ekinci, a.g.m., s. 297
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 326.
306
Dolayısıyla ABD ilgili kararlar ile beklentilerini elde edememiştir. Bunun üzerine Đran üzerindeki
baskılarını arttırmıştır. Ancak bölgede müttefik Arap ülkelerini ve Đsrail’i silahlandırarak Đran’ı
izole etmeye yönelik bir politika izlemesi, Đran’a dayattığı ön şartlarda ısrarcı olmaya devam
etmesi, Đran’a karşı askeri müdahale gerçekleştirileceğine yönelik duyumların sürekli olarak
gündeme gelmesi nedenleriyle Barack Obama’nın Başkan seçildiği Ocak 2009 itibariyle
sorununun çözümüne dair bir gelişme olmamıştır. 72
Obama ile birlikte Đran politikasının uygulanmasında Çin ve Rusya faktörü
belirginleşmeye başlamıştır. Özellikle Rusya, nükleer tesis inşası, teknolojik ve askeri destek
konularında Đran’a yardım etmekte, kovansiyonel silahların satılmasında Đran’ı iyi bir pazar
olarak görmektedir. Rusya ayrıca, Đran sorununu ABD ile ilişkilerinde bir koz olarak
kullanmaktadır. NATO’nun füze kalkanları kurması ve Rusya’nın nüfuz alanına doğru
genişlemesi konularında ABD’yi caydırmak için Đran’a S-300 füzeleri satmakla tehdit etmiştir.
Ancak, BM Güvenlik Konseyi veto hakkıyla Đran’a yaptırımları uzunca süre engelleyen Rusya,
Đran’ın müzakerelerde uzlaşmaz bir tavır sergilemesi ve nükleer silah üretme yönündeki
bulguların ortaya çıkmasıyla 2010 yılından itibaren ABD politikalarına muhalefet etmeyi
bırakmıştır.73
Obama, ABD’nin Ortadoğu politikasında değişiklik vaadiyle başa gelmiş, Đran politikasını
da bu şekilde değerlendirmiştir. Göreve geldikten sonra öncelikle Đran ile ilişkileri düzeltmek için
çaba gösteren ve diplomasiye öncelik veren Obama yönetimi, bu çabalarına Tahran rejiminden
karşılık alamaması üzerine, tak taraflı olarak ve müttefikleri vasıtasıyla yaptırımlar uygulayarak,
Güvenlik Konseyi’nde yaptırım kararları alarak ve Đran yönetimini müzakere masasına oturtmaya
çalışmıştır. Obama, Bush yönetiminin aksine, Ocak 2009’da Đran ile nükleer kriz hakkında
görüşmek için ön koşul koymayacağını açıklamıştır. Ayrıca, Bush’tan farklı olarak, Đran’ı
müzakere masasına oturmaya zorlamak için tek taraflı olarak uyguladığı yaptırımların süresini
uzatmakla birlikte, ilave yaptırımlar uygulanması ve askeri güç seçeneğinin ön plana
çıkarılmasını tercih etmemiştir. Bunun yerine diplomatik yollara öncelik vermiştir. Đran’da ise,
2009 yılında yapılan seçimler sonrasında iç politikada yaşanan olaylarla tepkiler toplayan
Ahmedinejad, dış politikada da yaşayacağı olumsuzlukların kendi yönetimini etkileyeceği
endişesiyle, Batı ile görüşme masasına oturma kararı almış, bu bağlamda 5+1 ülkeleriyle (ABD,
72
73
Gökhan Telatar, a.g.e., s. 58-59.
Gökhan Telatar, a.g.m., s.59
307
Rusya, Çin, Fransa, Đngiltere + Almanya) görüşme önerisinde bulunmuştur. Ancak bunun bir
taviz olarak algılanmaması için uranyum zenginleştirme konusunu görüşmelerin kapsamı dışında
bırakmıştır. Obama yönetimi ise bu görüşmelere olumlu yanıt vermiştir.74
Đran, 2009 Ekim ayında Cenevre’de yapılan görüşmelerde Đran’ın elindeki düşük oranda
zenginleştirilmiş uranyumu üçüncü bir ülkeye (Rusya ve/veya Fransa’ya) işleyip yakıta
dönüştürmesi için göndermesini ve bunun karşılığında nükleer reaktörlerinde kullanacağı yakıt
almasını öngören anlaşmayı kabul etmiştir.75 ABD ve Đran yetkililerinin doğrudan temasa
geçmelerini sağlayan Cenevre görüşmeleri, karşılıklı güvenin sağlanması açısından da olumlu
olmuştur. Ancak Đran siyasetinde yaşanan yoğun tartışmalar nedeniyle muhaliflerin baskısı
altında kalan Ahmedinejad, anlaşmanın yerine getirilmesi aşamasında farklı bir tutum sergilemiş,
anlaşmanın uygulanmasında Đran’a daha fazla garantiler sağlayan farklı alternatifler önermiştir.
Bu görüşmelerden bir hafta önce 25 Eylül 2009’da, ABD, Fransa ve Đngiltere Đran’ın Kum kenti
civarında yeni bir nükleer tesis inşa ettiğini açıklamışlar ve bu tesisin BM denetimine açılması
çağrısında bulunmuşlardır. Cenevre görüşmelerinden istenen sonucu alamayan ABD bu konunun
üzerine giderek IAEA’nın Đran’ı kınamasını sağlamıştır. Đran’ı destekleyen Rusya ve Çin’in söz
konusu kınamaya onay vermesi, kınamanın hiçbir yaptırım içermemesine rağmen, konunun BM
Güvenlik Konseyi’ne gelmesi durumunda bu ülkelerin desteğinin alınmasını kolaylaştırabileceği
için ABD açısından başarı olarak nitelendirilebilir.76
Obama yönetimi büyük umutlarla yürüttüğü diplomatik çabalardan 2009 yılı sonuna kadar
istediği sonuçları elde edemeyince ilk başlardaki iyimser ve diplomasiyi ön planda tutan
yaklaşımını terk etmiştir. Đran’a yönelik siyasal baskıların arttırılmasına ve yaptırımlar
uygulanmasına çalışmıştır.77 Devam eden görüşmeler sonunda daha önce bahsedildiği gibi 24
Kasım 2013 tarihinde anlaşma sağlanmıştır. Dolayısıyla ABD-Đran ilişkilerinde daha ılımlı bir
sürece girildiği söylenebilir.
5.2. Đran-AB Đlişkileri
Avrupa ülkeleri arasında Đran ile ilk olarak Đngiltere ilgilenmeye başlamıştır. Daha çok
petrolün küresel seviyede önem kazanmasından sonra başlayan Đngiltere ile o dönemdeki rakibi
Rusya’nın Đran üzerindeki zenginliklerin elde edilmesi konusundaki rekabeti yirminci yüzyılın
74
Gökhan Telatar, a.g.e., s. 63-64
Gökhan Telatar, a.g.m., s.64
76
Gökhan Telatar, a.g.m., s.64
77
Gökhan Telatar, a.g.e., s. 64-66
75
308
ortalarına kadar sürmüştür. Đkinci Dünya Savaşı sonrasında Đngiltere’nin yerini ABD almış ve
Şah yönetimiyle beraber uyumlu bir politika izleyerek, Đran’ın petrol kaynakları üzerinde büyük
etki sahibi olmuştur. 1979 Devrimi’yle ise bu durum tersine dönmüş, taraflar birbirini birincil
düşman ilan etmiştir. Soğuk Savaş sırasında, ABD’nin Đran yönetimi ile olan yakın ilişkileri
göreli olarak Avrupa’nın siyasi ilişkilerde daha geri planda kalmasına neden olmuştur. Ancak
Avrupa ülkelerinin Đran ile kapsamlı ticari ilişkileri ve ekonomik menfaatleri bulunmaktadır. Đkili
ticari ilişkilerin geçmişi, milattan önce 380 yıllarına kadar götürülebilir. Đpek yolu güzergâhını
kontrol eden önemli bir ülke olan Đran’la olan ticari ilişkiler, günümüzde Đran Dünya Ticaret
Örgütü üyesi olmadığından 2002 yılında başlatılan ticari müzakereler T.C.A. (Trade and
Cooperation Agreement) platformunda yürütülmektedir. Tarafların ticari ilişkileri Đran’ın nükleer
çalışmaları gerekçe gösterilerek BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı kısıtlama kararları nedeniyle
olumsuz etkilenmiştir. AB’nin BM kararlarına uygun olarak, başta petrol ambargosu olmak üzere
aldığı tedbirler ticari ilişkilerin beklenen seviyenin altında kalmasına neden olmuştur. 2012
itibariyle AB, Đran’ın toplam ihracatının üçte birini yaptığı en büyük ticaret ortağıdır. AB’nin
Đran’a ihracat hacmi 11,3 milyar Euro iken Đran’dan yaptığı ithalat 14,5 milyar Euro civarındadır.
Đran aynı zamanda AB için önemli bir fosil enerji tedarikçisi konumundadır. AB’nin enerji
tedarikçileri arasında altıncı sıradadır. AB’nin Đran’la dış ticaretinin yüzde 90’ını enerji ürünlerini
kapsamaktadır.78
Reform yanlısı olarak bilinen Muhammed Hatemi’nin 1997 yılının Ağustos ayında
Cumhurbaşkanlığı görevine gelmesinin ardından AB-Đran ilişkilerinde yeni bir döneme
girilmiştir. AB, 1998 yılının Şubat ayında karşılıklı çıkarları sağlayacak ve Đran’la ilişkileri
yeniden düzenleyecek kapsamlı diyalog (comprehensive dialogue) sürecini başlatmıştır.
1999’ların sonuna gelindiğinde, enerji, ticaret ve yatırım konularını masaya yatırmak üzere
çalışma grupları oluşturulmuş, kitle imha silahları gibi hassas konular, diyalog sürecinde
oluşturulan bu platformda konuşulmuştur.79
Đran’ın nükleer çalışmalar yaptığı ilk olarak, rejim muhalifi olarak bilinen ve terörist örgüt
olarak tanınan Ulusal Direniş Konseyi’nin (National Council of Resistance), açıklaması ile
gündeme gelmiştir. Benzer bilgilerin uluslararası kamuoyunda yer alması üzerine oluşan baskıyla
IAEA, bazı araştırmalarda bulunarak, Đran’ın nükleer çalışmalarda bulunduğunu 2003 yılında
78
M. Hakan Keskin, Nükleer Krizde AB’nin Đran Politikaları: Tarihsel ve Güncel Bir Perspektif, Uluslararası Hukuk
ve Politika, Cilt: 9, Sayı: 34, 2013, s. 90-91
79
M. Hakan Keskin, a.g.m., s. 91
309
resmi olarak tespit ve teyit etmiştir. Bunun üzerine Tahran, uranyum zenginleştirme konusuna
bazı ilerlemeler kaydettiğini kabul etmiştir. Bu kabul, Đran’ın 1980’lerin ortalarından sonra gizli
olarak nükleer çalışmalar yürüttüğünü de göstermiştir. Tüm bu gelişmelerin ardından, Batılı
birçok uzman arasında Đran’ın nükleer çalışmalarını enerji üretmek için değil nükleer silah
üretmek için yaptığına dair görüşler yaygınlaşmıştır.80 Dış politika oluşturma konusunda sürekli
eleştirilen AB, 2002 yılının Aralık ayında Đran’la Ticaret ve Ortaklık Anlaşması için
müzakerelere başlamıştır. Bununla birlikte Fransa gibi ülkeler Đran’ın IAEA ile ek protokol
imzalamasını talep etmişlerdir. Đran’ın bu öneriyi reddetmesi üzerine, Komisyon’da karşı çıkanlar
olmasına rağmen, AB, 2003 yılının Haziran ayında Đran’la Ticaret ve Ortaklık Anlaşması’nın
imzalanması için başlayan görüşmeleri askıya almıştır.81
2003 ile ABD başkanlık seçimlerine kadar olan dönemde Đran’la müzakereler, Fransa,
Almanya ve Đngiltere temsilcilerinden oluşan üç kişilik bir heyet ile yürütüldüğünden, dönem
AB/3 dönemi olarak veya zorlayıcı diplomasi dönemi olarak ifade edilmektedir.
82
AB/3, sürekli
olarak Çin, Rusya Federasyonu ve ABD gibi küresel anlamda başat aktörlerle Đran’ın uluslararası
sisteme uyum sağlaması arayışı içinde olmuştur. AB bu politikalarla Đran’ın nükleer programının
şeffaflaştırılmasının sağlanmasını ve Đran’ın kendi başına sivil amaçlar dışında kullanılabilecek
nükleer tesislere sahip olma ihtimalini ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Müzakereler sürerken,
Ahmedinejad daha göreve başlar başlamaz, siyasi çizgisine uyumlu olarak, Đran’ın kendi nükleer
yakıtını üretme hakkı olduğunu, bu hakkın uranyum zenginleştirmeyi de kapsadığını açıklamıştır.
Bu açıklamanın ardından müzakerelerin eskisi gibi yürümeyeceği belli olmuştur. Bu yaklaşımı
Đran’ın AB tarafından 5 Ağustos’ta yapılan son öneriyi de kabul etmemesi desteklemiştir. Đran
öneriyi ret etmekle kalmamış, uranyum zenginleştirme sürecini tekrar başlatmıştır. Bunun üzerine
AB de müzakere sürecini durdurmuş, gerekçe olarak Đran’ın uranyum dönüştüreceğine yönelik
açıklamasını göstermiştir.83
Devam eden süreçte, IAEA ve Đran, geçmişte yaşanan sorunları aşmak üzere yeni bir
eylem planı geliştirmişlerdir. ABD kabul etmese de, Fransa ve Đngiltere, bu planı desteklemiştir.
Sonuçta Đran ve IAEA 2007 yılının Ağustos ayı ile 2008 yılının Nisan ayı arasında çözülmek
üzere yedi sorun için bir zaman tablosu üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Bu anlaşma sonrasında
80
Mark Fitzpatrick, “Assessing Iran’s Nuclear Programme”, Survival, Vol. 48, No. 3, Autumn 2006, ss. 5-26, s. 15
Tom Sauer, “Struggling on the World Scene: An Over-ambitious EU versus a Committed Iran”, European
Security, Vol. 17, No. 2-3, ss. 273-293, Haziran-Eylül 2008, s. 275
82
Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 218
83
M. Hakan Keskin, a.g.e., s. 97-100
81
310
ABD tarafından eleştirilen El Baradei, 2007 yılının Eylül ayında yapılan IAEA yönetim kurulu
toplantısını AB desteği alamadığı gerekçesi ile terk etmiştir. Kriz sadece AB, ABD ve Đran
arasındaki olaylarla şekillenmemiştir. Đsrail’in Suriye’nin sözde nükleer tesislerine yönelik, 2007
yılının Eylül ayının başında icra ettiği hava saldırısının Đran’a uyarı olduğuna yönelik yorumlar
yapılmıştır. Bu arada Đran’a yönelik politikalar konusunda AB içinde görüş ayrılıkları yeniden
gündeme gelmiştir. Avusturya, AB’nin daha yumuşak bir yaklaşım sergilemesini talep etmesine
rağmen, Fransa ve Hollanda bu görüşe karşı çıkmışlardır. Nükleer çalışmalarına son vermek
amacıyla Đran’la görüşmeleri 2003 ile 2005 arasında AB/3 aracılığıyla yürüten AB 2006
sonrasında sürece Rusya, Çin ve ABD’yi de (5+1) dahil etmiş olmasına ve bu dönemde tek taraflı
olarak ağır yaptırımlar uygulanmasını gündeme getirmesine rağmen, sürece başlarken belirlediği
hedefe yine ulaşamamıştır.84
2012 yılının ortasında 15 ay ara verilen görüşmelere yeniden başlanmış, Haziran ayında
Moskova’da yapılan görüşmelerde, Đran’ın karşısında, masada bu defa AB Dış Đlişkiler Yüksek
Temsilcisi Catherine Ashton’ında aralarında bulunduğu 5+1 yer almıştır.85 Cenevre’de yapılan
görüşmeler 24 Kasım 2013 tarihinde anlaşma sağlanarak olumlu sonuç vermiştir. Đran ile P5+1
arasındaki, Đran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerde anlaşmaya varılmıştır.86 Bu tarihten
sonra Đran’ın ABD gibi AB’yle de ilişkilerinin yeni bir sürece girdiği söylenebilir.
5.3. Đran-Rusya-Çin Đlişkileri
Đran’ın izlediği nükleer enerji politikasının bir tarafında Batılı güçler varken, diğer
tarafında ise yakın müttefik olan Çin ve Rusya gibi ülkeler vardır. Birçok Batılı güç, Đran’ın
barışçıl amaçlı olduğu iddia edilen nükleer enerji isteğine karşı çıkarken, Rusya ve Çin gibi bazı
ülkeler Đran’ı kendi çıkarları doğrultusunda desteklemektedir. 11 Eylül saldırıları ABD’ye terörle
mücadele söylemi altında bir taraftan dünyanın çeşitli bölgelerinde askeri operasyonlar yürütme
imkânı verirken, diğer taraftan ABD'nin birçok ülkeyle yakın işbirliği içine girmesine de imkân
sağlamıştır.87 Bölgelerinde artan ABD nüfuzundan ötürü, hem Đran hem de Rusya rahatsızlıklarını
zaman zaman dile getirmektedir. Bununla birlikte, Rusya ve Đran arasındaki ikili ilişkiler 8 Ocak
84
M. Hakan Keskin, a.g.e., s. 100-109
M. Hakan Keskin, a.g.e., s. 110
86
Anadolu Ajansı, “Đran ile anlaşma sağlandı”, http://www.aa.com.tr/tr/s/255269--iran-ile-anlasma-saglandi, erişim
tarihi 07.09.2014
87
Erhan Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası Đlişkiler, Cilt:1, Sayı:3, Güz
2004, s. 143
85
311
1995 tarihinde Moskova’da imzalanan nükleer işbirliği antlaşmasına bağlı olarak Đran’ın nükleer
programının desteklenmesi sonucu artmıştır.88
Đran’ın, ABD ve AB ile yaşadığı sorunlar nedeniyle Rusya ile olan ilişkisine ihtiyacı,
Rusya’nın bu ilişkiye olan ihtiyacından daha fazladır. Bölgede Đran’ın etkinliğini Rusya
denetlemekte hatta sınırlamaktadır. Đran, oyunun kurallarını Rusya’nın belirlemesini çoğunlukla
kabullenmekte, başta Türkiye olmak üzere, bölge ülkelerinin etkisinin sınırlandırılması ve kontrol
altında tutulması konusunda Rusya ile benzer politikalar izlemektedir.89 Rusya Federasyonu,
ABD ve Đsrail önderliğinde uzun yıllardır devam eden baskılara rağmen, Đran’a nükleer enerji
alanında destek verme fikrinden vazgeçmemiştir. Çünkü Rusya Federasyonu’nun Soğuk Savaş
döneminde olduğu gibi güneyden kuşatılması ihtimali, Rusya için rahatsız edicidir.90
Çin ise hızla büyüyen bir dev olup en hızlı sanayileşen ülkelerin başında gelmektedir.
2050’de dünyanın en büyük sanayisine sahip ülkesi olacağı tahmin edilmektedir. Dünyadaki
üçüncü nükleer güç olmayı başaran Çin, 1996’da Mashad-Tejen demiryolu bağlantısının
açılmasıyla, Türkmenistan üzerinden Đran’a bağlanmıştır. Đki ülke arasındaki enerji işbirliği 2004
yılında başlamıştır. Çin, Đran ile 100 milyar dolar değerinde 25 yıllık bir petrol ve doğal gaz
antlaşması imzalamıştır. Günümüzde Đran, Çin’in petrol ihtiyacının yaklaşık olarak %17’sini
karşılamaktadır. Ayrıca Çin’in, Đran’a füze teknolojisi materyalleri verdiğine dair bazı belgeler de
ortaya çıkarılmıştır. Çin ve Rusya ikilisi, Đran’a karşı yaptırım kararlarının uygun olmadığını
iddia ederek ayak direten ülkeler olmuşlardır. Bunun etkisiyle Đran’a karşı uluslararası yaptırım
kararların hafiflemesinde büyük rol oynamışlardır. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki
veto yetkisi Đran için önemli bir avantaj olmuştur. Her iki ülkenin Ortadoğu’da ABD etkisinin
yayılmasından rahatsızlık duyduğu ve Đran’a bu nedenle destek verdiği söylenebilir. Bölgede Batı
etkisinin sınırlandırılması hem Çin’in hem de Rusya’nın çıkarlarına uygun olduğu için ittifak
kurdukları söze eklenebilir. 91
Söz konusu ittifaka Kuzey Kore’de dahil edilebilir. Kuzey Kore, Batı ile sorunlu ilişkilere
sahip bir diğer ülke olarak Rusya ve Çin gibi Đran ile dostane ilişkilere sahiptir. Son olarak
Venezüella’nın Chavez’in kişiliğinde bütünleşen “Anti-Amerikanizm” kültürü, Ahmedinejad’ın
duruşunu “devrimci duruş” olarak değerlendirmiş ve Đran’ı öncelikli konumda tutmuştur. Sonuçta
88
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.e., s.36-37
Atay Akdevelioğlu, “Đran Đslam Cumhuriyeti’nin Orta Asya ve Azerbaycan Politikaları”, Uluslararası Đlişkiler,
Cilt:1, Sayı:2, Yaz 2004, s. 142
90
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.e., s. 37
91
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.m., s. 37
89
312
Çin, Rusya, Kore, Venezüella gibi devletler Đran’ı ve Suriye’yi de yanlarına alarak bölgesel
çıkarlarını koruma politikası izlemişlerdir. Bu nedenle Batı için “öteki” kabul edilen bir Đran bu
ülkeler için bir müttefik sayılabilir.92
5.4. Đran-Bölge Ülkeleri Đlişkileri
Türkiye ve Đran zaman zaman bölgede rekabete girseler de komşu olmaları sebebiyle iyi
ilişkiler kurma gayretindedir. Nükleer program konusunda her iki ülke birbirine kuşkuyla
yaklaşmaktadır. Đran Türkiye’nin kurulduğu günden bugüne kadar Batı blokunda yer alması
sebebiyle Türkiye’ye karşı mesafeli ve kuşkulu yaklaşmaktadır. Türkiye’nin Đran’a yönelik
politikası ise ABD ve Đsrail’in gölgesinde gerçekleşmektedir. Türkiye’nin Đran politikası daha çok
müttefiki ABD ve AB’nin Đran politikasına ve baskılarına nasıl tavır alacağı konusunda olmuştur.
Türkiye bir yandan Đran’ı kaybetmek istememekte, diğer yandan ABD ile bir gerginlik yaşamak
istememektedir. Bu da oldukça zordur. Türkiye konumu itibariyle çok boyutlu bir politika
izlemek ve taraflardan birini seçmeye zorlanmamak durumundadır. Taraflardan birini seçmeye
zorlanmak Türkiye için “ya bizimlesin, ya da karşı tarafla” gibi keskin politikanın uygulaması
olur ve gerek ekonomik anlamda gerekse de politik ve güvenlik açısından sorunlar yaratabilir. Bu
açıdan bakıldığında, Đran Türkiye ilişkileri işbirliği ve çatışmayı aynı anda içinde barındırır. Đran
açısından ikili ilişkiler Türkiye’nin ABD ile askeri bağları sebebiyle tehlikeye düşmektedir.
Bununla
birlikte,
Türkiye
ve
ABD’nin
Đran
nükleer
programına
yönelik
tavırları
farklılaşmaktadır. Türkiye Đran’a yönelik sürdürülen zorlayıcı ekonomik yaptırımlara, baskılara
ve askeri güç kullanımına karşıdır. Çünkü bütün bunlar Đran’ın uzlaşmacı bir politika geliştirmesi
önünde engeldir. Türkiye bu sorunun ancak ikna yoluyla çözüme kavuşabileceğini, güç
kullanmanın işi daha da zor bir hale getireceğini savunmaktadır. Türkiye diplomatik çözümden
yanadır ve ABD ile Đran arasında arabulucu rol oynamak istemektedir. Türkiye askeri
müdahaleye de son derece karşıdır. Bir askeri müdahalenin Đran’ın nükleer çalışmalarını
durdurmayacağını yalnızca erteleyeceğini iddia etmekte ve bu durumun bütün Đranlıları rejimin
arkasında birleşmeye yol açacağını öngörmektedir. Türkiye Đran’ın nükleer enerjiye sahip olma
hakkının bulunduğuna inanmaktadır. Kasım 2009’da IAEA’nın ikinci gizli zenginleştirme
faaliyeti sebebiyle aldığı karara çekimser yönde oy kullanmıştır. Türkiye’nin bu kararı ABD’nin
Đran’ı yalnızlaştırma politikasına karşı yapılmış siyasi bir darbe olarak görülmüştür. Türkiye
92
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.e., s. 38
313
Đran’a yönelik ılımlı tavrını Brezilya ve Türkiye ile imzaladığı takas anlaşması ile
somutlaştırmıştır. Ancak bu anlaşma ne ABD, AB ne de Đsrail için tatmin edici olmamıştır
93
Đsrail, nükleer güce sahip bir Đran devletini kendi güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak
kabul etmekte ve Đran’a yönelik askeri müdahale seçeneğini sıklıkla gündeme getirmektedir.
Örneğin, 2005 yılında dönemin Đsrail Başbakanı Ariel Sharon, nükleer silahlara sahip bir Đran’ı
asla kabul etmeyeceklerini belirterek, Đsrail’in bu olasılığa karşı her türlü hazırlığı yaptığını
söylemiştir. Aynı şekilde Đsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz, Đsrail’in Đran’ın nükleer
tesislerini yok etmesinin mümkün olduğunu iddia ederek bu yönde hazırlıklar olduğu imasında
bulunmuştur. Đsrail hava kuvvetlerinin Haziran 2008’de uzun menzilli uçuşlarla Đran’ın nükleer
tesislerine yönelik bir saldırının provasını yaptığı da bilinmektedir. Yakın dönemde çıkan bazı
istihbarat raporları da Đsrailli yetkililerin Đran’ın nükleer tesislerine düzenlenecek bir hava
operasyonu senaryosunu yeniden ciddi bir şekilde değerlendirdiğini ortaya koymuştur.94
Đsrailli yetkililer Đran’a karşı kendilerini savunma hakları olduğunu uluslararası kamuoyu
önünde yüksek bir sesle dile getirmektedirler. Bu şekilde olası bir operasyonun meşruiyet
zeminini hazırlamaya çalışmaktadırlar. Son olarak, Đsrail Başbakanı Netanyahu 16 Eylül’de bir
Amerikan televizyonunda yaptığı konuşmasında, Đran’ın nükleer programında nihai amacına
yaklaştığını vurgulayarak Tahran’ı çok geç olmadan durdurmak gerektiği mesajını vermiştir.
Đran’ın altı ay içinde nükleer silah üretmek için ihtiyaç duyduğu malzemelerin %90’ını üretmiş
olacağını iddia eden Netanyahu, Amerikan hükümetini Đran konusunda “kırmızı çizgileri” kesin
olarak çizmeye çağırmıştır. Đsrail’in uluslararası kamuyu oluşturma çabasına Đran’ın tepkisi ise
gecikmemiştir. Đran Devrim Muhafızları komutanı Mohammad Ali Jafari, Đsrail’in Đran’a
saldırmaya kalkışması halinde bunun Đsrail’in sonu olacağını iddia etmiştir.95 Ancak Đsrail ile Đran
arasında bir savaş olasılığı var mıdır sorusunun cevabı: şimdilik bir olasılığın görünmediğidir.
ABD hem iç hem de dış politika dinamikleri gereği mevcut durumun devamından yanadır.
Đsrail’in Đran’a yönelik savaş tehditleri de inandırıcı tehdit aşamasında kaldığı sürece, ABD’nin
Đran üzerindeki baskı ve izolasyon politikasını dolaylı olarak desteklemektedir. Obama ve
93
Yeliz Yazan, “Đran Nükleer Programı, Muhtemel Senaryolar ve Türkiye’nin Denge Politikası Çabaları”, II.
Bölgesel Sorunlar ve Türkiye Sempozyumu, 1-2 Ekim 2012, s. 92
94
Tolga Demiryol, “Ekonomik Yaptırımlar, Güç Tehdidi ve Đç Politika: Đran Nükleer Krizi Bağlamında Đsrail-ABD
Đlişkileri”, Ortadoğu Analiz, Kasım 2012, cilt:4, sayı:47, ss. 67-76, s.68
95
Tolga Demiryol, a.g.e., s. 69
314
Netanyahu yönetimleri arasında son dönemde yaşanan görüş ayrılıkları, ABD ve Đsrail’in ortak
çıkarlarının Đran’ın bölgedeki etkisini sınırlamaktan geçtiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.96
Đran nükleer çalışmalarının yansıma bulduğu önemli bölgesel aktörlerden biri de Suudi
Arabistan’dır. Suudi Arabistan ve Đran rekabet halinde birer ülke konumundadır. Bunun sebebi
Suudi Arabistan’daki Şii nüfus ile bölgesel nüfuz alanlarıdır. Ek olarak Suudiler genelde Batı
yanlısı politikalar izlerken, Đran, Rusya ve Çin yanlısı politikalar izlemektedir. Bu durum iki ülke
arasındaki rekabeti daha da artırmaktadır. Müslüman birer ülke olmalarına karşın Suudi
Arabistan’daki Vahhabilik inancı ile Đran’daki Şiilik inancı birbirine zıttır; ki bu da iki ülke
arasındaki rekabeti arttırıcı niteliktedir. Đran, Suudi Arabistan’ı ABD ile sıcak ilişkileri, Đsrail
politikalarına karşı etkisiz tutumu ve petrol politikaları nedeni ile eleştirirken; Suudi Arabistan ise
Đran’ı teröre destek vermek ve Şii-Fars yayılmacılık politikası gütmekle suçlamaktadır.97 Bazı
kaynaklara göre Suudi Arabistan yönetimi ABD’ye birçok kez Đran’a askeri müdahale yapması
yönünde telkinlerde bulunmuştur. Bölgenin bir diğer önemli aktörü de Suriye’dir. Suriye de Batı
karşıtı duruşuyla dikkati çekmektedir. Suriye, günümüzde yaşadığı iç karışıklığa rağmen 1979
devriminden beri Đran’ın en yakın müttefiklerinden biridir. Bunda her iki ülkenin de Batı karşıtı
duruşu, Đsrail’in varlığını tanımamaları, her ikisinin de aynı din grubundan yönetimlere sahip
olması etkili olmuştur. Humeyni yönetimini Arap ülkelerinden ilk tanıyan ülke Suriye’dir.
Suriye, Đran-Irak Savaşı sırasında da Đran’ı desteklemiştir. Đki ülke Hizbullah’a destek konusunda
da aynı kutupta yer almaktadır. Beklendiği gibi, Suriye’de Arap Baharı kaynaklı protesto
gösteriler başlayınca, Đranlı yetkililer Esad iktidarını desteklediklerini beyan etmişlerdir.98
6. Sonuç
Enerji sorunu, günümüz devletlerinin çözmekte en çok zorlandığı sorunlardan biridir.
Özellikle nükleer enerji; ekonomik olduğu kadar, askeri ve politik boyutu da olan bir enerji çeşidi
olarak büyük bir rekabet alanı yaratmaktadır. Đran’ın yaşamakta olduğu problemi, mevcut
düzenin bozulmasını istemeyen çevrelerin endişeleri olarak da yorumlayabiliriz. Sürekli güç
dengelerinin değiştiği dünya devletler düzeninde, Đran’ın nükleer programının başlatılmasında
teknik destek sağlayan ABD ve diğer batılı devletler, bugün Đran’ın nükleer faaliyetlerini
durdurmak için azami gayret sarf etmektedirler. Batı, Đran’ın uluslararası hukukun kendisine
96
Tolga Demiryol, a.g.e., s. 75
Ünal Gündoğan, “1979 Đran Đslam Devrimi’nin Orta Doğu Dengelerine Etkisi”, Orta Doğu Analiz, Cilt:3, No:30,
Haziran 2011, s. 69
98
Zafer Akbaş, Adem Baş, a.g.e., s.39
97
315
verdiği bir hak olan uranyumu %20 zenginleştirme hakkını anılan sebeplerden dolayı
kullandırmak istememektedir. Đran günümüzde uranyumu yaklaşık %3 düzeyinde zenginleştirmiş
durumdadır. Bu konuda daha yüksek oranlar da ifade edilmektedir. Nükleer yakıt olarak
kullanmak üzere %20 oranında zenginleştireceğini de duyurmuştur. Ancak 24 Kasım 2013
tarihinde yapılan anlaşmayla Đran zenginleştirilmiş uranyum seviyesini % 5’te tutacağı
taahhüdünde bulunmuştur. Ayrıca Đran artık ek zenginleştirme tesisleri inşa etmeyeceğinin
taahhüdünü vermiştir. Bununla birlikte bölgede ve uluslararası ortamda var olan çekişme ve
kutuplaşma, Đran’ın jeopolitik konumunu gündeme getirmekte ve önemini arttırmaktadır. Bir
tarafta Rusya’nın, diğer tarafta ABD’nin başı çektiği uluslararası gergin ortamın ve Ortadoğu’da
Đran’ın Suudi Arabistan gibi merkez ülke olma yolunda çekiştiği ve Đsrail gibi birbirlerinin
varlıklarını kendileri için tehlike gören güçlerin olması nedeniyle, ileriki günlerde Đran tarafından
nükleer enerji konusu yeniden gündeme getirilebilir. Dolayısıyla bu ılıman ortam tersine
dönebilir. Bu bağlamda tarafların birbiriyle gelecekte olan ilişkileri değişen konjonktürel ortamda
olumlu veya olumsuz etkilenebilecektir.
KAYNAKÇA
A.J. Goldschimdt, D. Lawrence, Kısa Ortadoğu Tarihi, Doruk Yayınları, Đstanbul, Kasım
2011
Ali Serdar Erdurmaz, A.S., Orta Doğu’daki Kitle Đmha Silahları, Silahların Kontrolü ve
Türkiye, Ümit Yayıncılık, Ankara 2003.
Arzu Celalifer Ekinci, Đran Nükleer Krizi, USAK Yayınları, Ankara, 2009.
Atay Akdevelioğlu, “Đran Đslam Cumhuriyeti’nin Orta Asya ve Azerbaycan Politikaları”,
Uluslararası Đlişkiler, Cilt:1, Sayı:2, Yaz 2004
Barış Doster, “Bir Bölgesel Güç Olarak Đran’ın Ortadoğu Politikası”, Ortadoğu Analiz,
Cilt No:4, Sayı:44, 2012.
Barış Sinkaya, “Đran Đslam Cumhuriyeti’nde Yapı ve Yönetim”, Ortadoğu Siyasetinde
Đran, Türel Yılmaz, Mehmet Şahin (ed.), Barış Yayınları, Ankara, 2011.
Barış Sinkaya, “Đran’da Asker-Siyaset Đlişkileri ve Devrim Muhafızlarının Yükselişi”,
Ortadoğu Siyasetinde Đran, Türel Yılmaz, Mehmet Şahin (ed.), Barış Yayınları, Ankara, 2011.
316
Cenap Çakmak, “Đran-Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Kurumu (UAEK) Đlişkileri”,
Satranç Tahtasında Đran “Nükleer Program”, Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı (ed.), Tasam
Yayınları, Đstanbul, 2007.
Emre Đşeri, “Ya Đran Nükleer Programı Enerji Đçinse? Türkiye’nin Enerji Güvenliğine
Yansımaları”, Ortadoğu Analiz, Haziran 2012, Cilt: 4, Sayı: 42, s. 55-66
Erdem Denk, E., “Bir Kitle Đmha Silahı Olarak Nükleer Silahların Yasaklanmasına
Yönelik Çabalar”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt:66, Sayı:3, 2011.
Evren Đşbilen, Nükleer Satranç: Đran ve Nükleer Silahlanma Politikası, Đstanbul, Ozan
Yayıncılık, 2009.
Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, Der Yayınları, Eylül
2012.
Ferhat Pirinççi, “ Kitle Đmha Silahları ve Silahsızlanma”, Uluslararası Đlişkilere Giriş:
Tarih, Teori, Kavram ve Konular, Şaban Kardaş, Ali Balcı (ed.), Küre Yayınları, Đstanbul, 2014,
ss. 375-384
Giray Saynur Bozkurt, “11 Eylül Sonrası Amerikan-Đran Đlişkileri”, Satranç Tahtasında
Đran “Nükleer Program”, Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı (ed.), Tasam Yayınları, Đstanbul, 2007.
Gonca Oğuz Gök, “Türk Amerikan Đlişkileri Ekseninde Đran’ın Nükleer Faaliyetleri”,
Ortadoğu Siyasetinde Đran, Türel Yılmaz, Mehmet Şahin (ed.), Barış Yayınları, Ankara, 2011
Gökhan Telatar, “Barack Obama Yönetiminin Đran’ın Nükleer Faaliyetlerine Yönelik
Politikası”, Akademik Ortadoğu, Cilt: 7, Sayı: 13, 2012, s.53-79
http://www.un.org/en/conf/npt/2005/npttreaty.html, erişim tarihi 07.09.2014
Iran”, European Security, Vol:17, No: 2-3, Haziran-Eylül 2008, s. 273-293.
M. Hakan Keskin, Nükleer Krizde AB’nin Đran Politikaları: Tarihsel ve Güncel Bir
Perspektif, Uluslararası Hukuk ve Politika, 2013, Cilt: 9, Sayı: 34, s.87-118.
M.G., Roskin, N.O., Berry, Uluslararası Đlişkiler UĐ’nin Yeni Dünyası, Adres Yayınları,
Ankara 2014
Martin Fitzpatrick, “Assessing Iran’s Nuclear Programme”, Survival, Vol:48, No: 3,
Autumn 2006, s. 5-26
Martin Griffiths, et. al., Uluslararası Đlişkilerde Temel Kavramlar, Nobel Yayıncılık,
Ankara 2013.
317
Milliyet, Dış Haber, “ Đran “sarı pasta”yı üretti”, 06.12.2010, www.milliyet.com.tr/iransarı-pasta-uretti/dunya/haberdetay/06.12.2010/1322651/default.htm, erişim tarihi 07.09.2014
Murat Saraçlı, “Đran’da Azınlıklar”, Ortadoğu Siyasetinde Đran, Türel Yılmaz, Mehmet
Şahin (ed.), Barış Yayınları, Ankara, 2011.
Mustafa Balbay, Đran Raporu, Cumhuriyet Kitapları, Đstanbul 2007.
Mustafa Kibaroğlu, “Đran Bir Nükleer Güç mü Olmak Đstiyor ?”, Avrasya Dosyası Đran
Özel Sayısı, Cilt 5, No 3, 1999, s. 271-282
Mustafa Kibaroğlu, “Đran’ın Nükleer Programı ve Türkiye”, 10 Temmuz 2013,
http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2447:rannnuekleer-program-ve-tuerkiye&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150
,
Erişim
Tarihi
10.09.2014
Ramazan Özey, Küresel Silahlanma Dünyanın Silah Depoları, Aktif Yayınevi, Đstanbul
2007
S. Hürsoy, H.H. Orhon, “Modern Dünya Sisteminde Sermaye Birikimi ve Đran’ın Enerji
Politikaları”, Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi, Cilt:3, Sayı:2, 2012, s.63-89
Salih Özgür, Geleceğe Yönelen Tehdit Kitle Đmha Silahları, IQ Kültür ve Sanat
Yayıncılık, Đstanbul 2006.
Scott D. Sagan, “Why Do States Build Nuclear Weapons?: Three Models in Search of a
Bomb”, International Security, Cilt:21, Sayı:3, 1996-1997
Talha Köse, Đran Nükleer Programı ve Ortadoğu Siyaseti: Güç Dengeleri ve
Diplomasinin Đmkanları, Seta Yayınları III, Ankara, Ağustos 2008
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Alfa Yayınları,
Đstanbul, 2007.
Tolga Demiryol, Ekonomik Yaptırımlar, Güç Tehdidi ve Đç Politika: Đran Nükleer Krizi
Bağlamında Đsrail-ABD Đlişkileri, Ortadoğu Analiz, Kasım 2012, cilt:4, sayı:47, s. 67-76.
Tom Sauer, “Struggling on the World Scene: An Over-ambitious EU versus a Committed
Türel Yılmaz, “Đran’da Unutulmuş Bir Toplum: Türkmen Sahra Türkmenleri”, Ortadoğu
Siyasetinde Đran, Türel Yılmaz, Mehmet Şahin (ed.), Barış Yayınları, Ankara, 2011
Ünal Gündoğan, “1979 Đran Đslam Devrimi’nin Orta Doğu Dengelerine Etkisi”, Orta
Doğu Analiz, Cilt 3, No 30, Haziran 2011.
318
William L. Cleaveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Mehmet Harmancı (çev.), Agora
Kitaplığı, Đstanbul, 2008.
Yavuz Cankara, Yeni Oyun Đran’ın Nükleer Politikası, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,
Đstanbul 2005.
Yeliz Yazan, “Đran Nükleer Programı, Muhtemel Senaryolar ve Türkiye’nin Denge
Politikası Çabaları”, II. Bölgesel Sorunlar ve Türkiye Sempozyumu, 1-2 Ekim 2012
Zafer Akbaş ve Adem Baş, “Đran'ın Nükleer Enerji Politikası ve Yansımaları”, History
Studies, Cilt:5, Sayı: 2, Mart 2013, s. 21-44
Zafer Akbaş, Irak Sorununun Uluslararası Boyutu ve Türkiye, Barış Kitap, Ankara, 2011
Zbigniew Brzezinski ve R.M. Gates, Đran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayıncılık, Đstanbul,
2004.
319
ĐRAN ĐSLAM CUMHURĐYETĐ’NĐN ENERJĐ DĐPLOMASĐSĐ
Zhaleh ABDI*
Reza SOLAT**
Özet
Günümüzde insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarından ve sürdürebilir kalkınmanın en
önemli araçlarından biri enerjidir. Enerji devletlerin dış politikalarında belirliyiyci faktörlerden
biridir ve uluslararası ilişkiler sistemde enerji güç kaynağı olarak algılanmaktadır.ayrıca güvenlik
annamı taşıyan bir kavramdır. Enerji kaynakları, üretimi ve taşınması, dış politika davranışlarında
rekabete yol açmaktadır ancak aynı zamanda yeni işbirliği perspektifleri de sunmaktadır.
Diplomside ekonomik olgular büyük önem kazanmıştır.
Đran Đslam Cumhuriyeti uluslararası enerji güvenliği ve dünya ekonomisinde geniş petrol
ve doğal gaz kaynakları sonucu önemli bir konuma sahiptir. Devletin gelirinin %42 fazlası petrol
ve doğalgazdan sağlandığı için rantier bir devlettir. Đran Đslam Cumhuriyeti’de kendi durumuna
vakıf olarak iç siyasette yıllardır 5 yıllık ulusal kalkınma programlarında devletin bu
bağımlılığını azaltmağı planlıyor .Dış siyasette ise etkin bir enerji diplomasisi yürütmek istiyor.
Dolyısıyla Đran enerji kozunu kullanarak etkileşim, nüfuz havzası oluşturmak, karmaşık karşılıklı
bağımlılık yaratmak ve etkin bir enerji diplomasisi yürütmek istiyor.
Özellikle son yıllarda uluslararası yaptırımların ve ambargoların artması Đran’ın üretim,
ihracat ve ekonomisini olumsuz bir şekilde etkileyip ve Đran’a her zamandan fazla enerji
diplomasisinin önemini ve karşılıklı bağımlılığın yaptırımlarının olumsuz sonuçlarını
etkisizleştirmek avantajlarını, tehditleri azaltamak, Đran’ın rolu ve etkisisni artmak ve ülkenin
ulusal güvenlik ve dolayısıyla ulusal çıkarlarını sağlanmasını hatırlatıp .Bu makalede Đran Đslam
Cumhuriyeti’ni rantier bir devlet olarak ele alıp ve bu ülkenin enerji diplomasisini özellikle Opec
ve Türkiye’ye karşı annatacağız. Ayrıca son yıllarda uluslararası ek yaptırımların Đran’ın iç ve
dış siyasetinde etkisini inceliyeceğiz.
Anahtar kelimeler:Enerji Diplomasisi, Đran Đslam Cumhuriyeti, Rantier Devlet, karmaşık
Karşılıklı Bağımlılık, Petrol Rezervleri, Doğalgaz Rezervleri, Opec
* Ph.D student of International Relations at Institute of Social Science, Kocaeli University,
[email protected]
**Ph.D Candidate of International Relations at the Islamic Azad University, Science and
Research Branch in Tehran, IRAN.
320
IRAK PETROLÜNDE TÜRKĐYE’NĐN ÖNEMĐ
Salem KHALAF1
Özet
Petrol, son 100 yılda içinde bulunduğumuz dünya siyasetini belirleyen en önemli
etmenlerden biridir. Sanayileşmiş ülkeler açısından, enerji kaynaklarının elde edilmesi ve
güvenliğinin sağlanması, vazgeçilmez hedefler arasında yer almaya başlamıştır. Enerji
kaynaklarıyla tüketim merkezlerini buluşturan taşıma hatları, geçtiği güzergâhları da önemli hale
getirmektedir (Türkiye örneği). Bu güzergâhı elinde bulunduran ülkeler, çok büyük bir askeri,
siyasi ve iktisadi gücü de elinde tutmaktadır.
Ortadoğu coğrafyası, günümüzde sahip olduğu enerji kaynakları dolayısıyla krizlerin,
savaşların ve çatışmaların odağı olmaya devam etmektedir. Enerji kaynaklarının egemenliğine
dayalı bir siyasi anlayışın dünya siyasetine yerleşmesi ve Ortadoğu'da zengin petrol rezervlerinin
olduğunun anlaşılması, Ortadoğu’nun konumunu, ekonomik ve siyasal önemini daha da
artırmıştır.
Irak’ın siyasi ve jeopolitik konumuna bakıldığında, stratejik ve kırılgan bir coğrafyada yer
aldığı görülebilmektedir. Irak, Ortadoğu ülkeleri arasında, rezervleri en zengin ülkeler arasında
yer alır. Bu ülke, yaklaşık 160 milyar varili bulan ve belki de 200 milyar varili geçebileceği
tahmin edilen petrol rezerviyle, dünya rezervlerinde %10'un üstünde bir paya sahip olurken,
Ortadoğu rezervlerinin %15-18'ini elinde bulundurmakta ve petrol rezervleri açısından
Ortadoğu'da II. sırada yer almaktadır.
Irak petrolünden yararlanarak Türkiye’nin siyasi ve iktisadi gücünü yükseltmek için,
Türkiye ile Irak arasında özel politikaların geliştirilmesi, Irak’ın istikrarlı ülke haline getirilmesi
ve tarım, sanayi, hizmet, ulaşım ve turizm sektöründe Irak ile özel projelerin üretilmesi
gerekmektedir. Bu çerçevede, Türkiye-Irak ulaşım sektörünün birbirine bağlanması, serbest
bölgelerin oluşturulması ve özel ticari anlaşmaların yapılması gibi projeler geliştirilebilir.
1
Yrd. Doç. Dr. Salem KHALAF, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, FEF, Coğrafya Bölümü.
321
Abstract
Oil has been one of the most important factors determining the global policy over the last
100 years. Acquiring and securing energy resources have become one of the indispensible goals
of industrialized countries. Transportation lines have stood out as crucial matters that connect
energy resources and consumption centres (as in the case of Turkey). Countries possessing such
routes also hold a strong military, political and economic power.
Middle East, today, has emerged as the centre of crises, wars and turmoil due to the energy
resources in its possession. Global policy based on the acquisition of energy resources and the
presence of abundant oil reserves in Middle East have increased the economic and political
importance of this particular geography.
In consideration of the (geo-)political importance of Iraq, it is easy to see that it is located
in a fragile geography. It is among the countries with the richest oil reserves. The amount of oil in
Iraq is estimated to be around 160 billion barrels, maybe 200 billion, which accounts for more
than 10% of the global and 15-18% of the Middle Eastern reserves. Thanks to these figures, it is
the second in Middle East.
In order to increase the political and economic power of Turkey, special policies should be
developed between Turkey and Iraq, a politically stable country should be created out of Iraq, and
special projects should be produced in agricultural, industrial, service, transportation and tourism
sectors. In this sense, projects intended to connect Turkish-Iraqi transportation systems, to form
free trade areas, and to sign special commercial agreements should be proposed.
Giriş
Ekonomik kalkınmanın en temel unsuru olan petrolün Dünya’da ve Türkiye’deki
gereksinimi her geçen gün artmaktadır. Gerek teknolojinin her geçen gün daha yaygınlaşıp daha
geniş kitlelere yayılması gerekse dünya nüfusunun artması, kişi başına tüketilen enerji miktarını
arttırmaktadır. Enerji tüketimindeki artış, petrol sektöründe yaşanan akıl almaz plan ve
uygulamaları zorunlu hale getirmiştir. Petrol2 dünya ekonomi ve siyasetinde tartışılmaz bir
öneme ulaşmıştır. Kullanım alanının yaygınlığı arz-talep dengesi içinde bu ürüne bağımlılığı
2
Petrol, başlıca hidrojen ve karbondan oluşan ve içerisinde az miktarda nitrojen, oksijen ve kükürt bulunan çok
karmaşık bir bileşimdir. Normal şartlarda gaz, sıvı ve katı halde bulunabilir. Gaz halindeki petrol, imal edilmiş
gazdan ayırt etmek için genelde doğal gaz olarak adlandırılır. Ham petrol ve doğal gazın ana bileşenleri hidrojen ve
karbon olduğu için bunlar "Hidrokarbon" olarak da isimlendirilirler.
322
arttırmış ve sonuçta petrol, dünyadaki diğer enerji kaynaklarından ayrılarak stratejik bir konuma
gelmiştir3 (ılgar ve Öztürk 2005). Dünyada ekonomik kalkınma ve büyüme petrole dayalı hale
gelmesi nedeniyle üretici ve tüketici ülkeler açısından petrolün stratejik önemi kısa sürede daha
da artmıştır. Gelişmekte olan ülkelerin gelirlerindeki artış sonucu milyarlarca aracın daha yollara
çıkacağı ve bu durumun, 2050'de küresel petrol talebinin % 110 oranında artmasına ve günlük
ortalama 190 milyon varile yükselmesine neden olacağı tahmin edilmektedir. Bu artan talebe
rağmen dünyada petrol rezervleri, 46 ile 50 yıl arasında tükenme riskiyle karşı karşıya
bulunmaktadır (BP ve HSBC Bank evworld.com/library/hsbc_powering2050.pdf)
Petrol bağlamında, yirminci yüzyıla damgasını vuran enerji kaynaklarına egemen olma
mücadelesi, Ortadoğu’da büyük çekişmelere neden olmuş, bu gücün belli çevrelerde
toplanmasını önlemek için aynı dil, aynı dine ait olan farklı farklı ülkelerin tesisine neden
olmuştur. Bu oluşum hala devam ettirilerek yeni ülkelerin yaratılması eğilimi her zaman açık
opsiyonlu olarak kullanılmaktadır. Ağırlıklı olarak Osmanlı coğrafyasında yürütülen bu eğilim,
büyük imparatorluklar çağını bitiren ve yeni ulus-devletler dönemini başlatan bir süreçti.
Soğuk savaşla kamplara ayrılan güçler, enerji kaynaklarının paylaşımında ortak hareket
edebilmektedirler. Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan ‘yenidünya düzeni’ adlı belirsiz
ortamda Afganistan ve Irak’ta yaşananlar, 2011 ve sonrası Arap Bahar’ından sonra özellikle
Irak’ta ortaya çıkanlar (özellikle ekonomik açısından) petrolün önemini arttırmıştır.
2014 yılı itibariyle bölge ülkelerinin saptanmış petrol rezervlerine bakıldığında, ham petrol
rezervleri bakımından (285 m.v.) Suudi Arabistan’dan sonra yaklaşık 160 milyar varille ikinci
sırada Irak Devleti yer almaktadır. Böylece Ortadoğu’da petrol rezervleri 800 milyar varili
geçmektedir.
Irak, dünyanın en düşük petrol ve gaz üretimi maliyetine sahip ülkelerinden birisidir.
Ülkedeki petrol, göreceli olarak sığ kuyulardan çekilebilen çok büyük sahalarda bulunmaktadır
Petrol, Irak ekonomisinin dayandığı temel sektördür. Ham petrol ihracatı milli gelirin % 60’ını,
kamu gelirlerinin ise yaklaşık % 90’ını ve ihracatın %95’in üstünde oluşturmaktadır. Ayrıca
Irak’ın rezervlerinin üçte birinden daha fazlası yeryüzünün sadece 600 metre altındadır. Su ve
birleşik doğal gaz birikintilerinin petrol rezervleri üzerinde yüksek basınç oluşturmasından dolayı
çok çabuk yüzeye çıkmaktadır. Bu nedenle, Irak petrolünün üretim maliyeti varil başına 1,50
3
Ilgar R. and Özturk b. (2005) “The Situation Of The Potential Wind Energy That Has Activity In The
Environmental Protection Programs In Dardanelles”, IEEES2, Proceedings of the Second International Exergy,
Energy and Environment Symposium 3-7 July 2005, Kos, Greece, (Published by Abstract Book and Proceeding CD)
323
dolarından daha az olabilmektedir. Bu üretim maliyeti, Suudi Arabistan’daki maliyetle eşit, diğer
ülkelerden daha düşüktür. Mevcut üretim seviyesinde kaç yıllık rezerv kaldığını göstermesi
bakımından önem taşıyan rezerv-üretim oranı bazı tahminlere göre Irak’ta 100 yıl devam
edebileceği ve bu rakam Orta Doğu ve Afrika bölgesindeki en yüksek orandır. Ancak günlük
üretim 7, 10 veya 12 milyon varile yükselirse ortalama ömrü de azalacaktır. Ülkedeki ana petrol
üretim bölgeleri, güney ve kuzeyde bulunmaktadır. Ham petrol Kuzey Irak'ta Beji, Bağdat'ta
Dora ve Basra'daki rafineri tesislerinde işlenmektedir. Kısa ve orta vadede üretimin
artırılabilmesi, daha küçük ve yerel bazda birleşmiş rafinerilerin kurulmasına bağlıdır.
Irak’ın en önemli ihracat kalemi petroldür. Yıllık ortalama petrol üretimi hâlihazırda 2,5-3
milyon varil olup bunu günlük üretim yakın gelecekte 5-6 milyon varile ve hata 12 milyon
ulaşmasına planlamaktadır. Ortadoğu ve Afrika’daki 2007 yılı toplam bölgesel üretiminin
yaklaşık % 6’sını Irak karşılamış olup 2012 yılında ise toplam bölgesel üretimin tahminen
yaklaşık % 8’ini Irak’ın karşılaması beklenmektedir. OPEC’in 2010 yılı verilerine göre; Irak
petrolünün başlıca alıcıları Asya-Pasifik bölgesi (%50) ile Kuzey Amerika (%25) ve Avrupa
bölgesidir (%25). Mesela 2011 yılı Kasım ayında toplam 64 milyon varil petrol, ortalama 106
dolar/varil fiyatla, ihraç edilmiş olup, aylık getirisi yaklaşık 6,8 milyar dolar olarak
gerçekleşmiştir. Petrolün %80’i Basra, bakiyesi Kerkük-Ceyhan boru hattı üzerinden ihraç
edilmiştir.
324
Şekil 1: Ortadoğu’da Petrol ve Doğalgaz Yatakları ve Boru Hatları.
Irak enerji kaynaklarını (petrol) gerçek değerini bilmek için Hazar Denizi ve civarındaki
petrol ve doğal gaz rezervlerinin miktarı ve bunun dünya rezervleri içindeki payına bakılırsa daha
iyi bir şekilde anlaşılabilir. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, Orta Asya ve Transkafkasya’nın
kanıtlanmış (ve üretilebilir) petrol rezervleri 15-40 milyar varil dolayındadır. Aynı kaynağa göre
olası rezervler ise, 70–150 milyar varildir. Bu rakamlar, ABD Ulusal Güvenlik (eski)
danışmanlarından Rosemarie Forsythe’ın çalışmasında, olası ve kanıtlanmış petrol rezervleri
toplamı olarak belirttiği 200 milyar varil rakamı ile (iyimser tahmin aralığında) paralellik
göstermektedir. Ayrıca, Azerbaycan ve Kazakistan’ın (Hazar civarındaki) kanıtlanmış rezervler
toplamını 27,5 milyar varil, olası rezervler toplamını ise 40-60 milyar varil olarak vermekteydi4.
Şekil 2: Ortadoğu Ülkelerinde Petrol ve Doğalgaz Üretimi ve Đhracatı.
4
Necdet Pamir, “Hazar Bölgesi’nde Enerji Politikaları: Avrupa’nın ve A.B.D.’nin Konseptleri”, Avrupa’nın ve
Türkiye’nin Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’da Ortak Đlgi Alanları, Uluslararası Sempozyumu (13-14 Kasım
2000), Ankara, Türkiye.
325
Türkiye coğrafyasına yakın en önemli bölgelerden ve zengin kaynaklarıyla bilinen Hazar
havzası, petrol rezerv açısında ancak Irak’ın petrol rezervinin yarısına denk düşmektedir. Buna
göre; Hazar’ın enerji bakımından önemi, Ortadoğu’ya rekabet oluşturacak kapasiteye sahip
olmasa bile, gelecekte rezerv kaynak olarak görülmesidir. Ayrıca, Türkmenistan’ın gerçek
rezervlerini açıklamaması da enerjiye ihtiyaç duyan ülkelerin iştahını kabartmaktadır.
Irak petrol havzalarının coğrafî dağılışı, üç grupta incelenebilirler:
1) Kuzey Irak Petrol Yatakları
a) Musul Petrol Yatakları
b) Kerkük Petrol Yatakları
2) Orta Irak Petrol Yatakları
3) Güney Irak Petrol Yatakları
326
Kuzey Irak ve Irak Kürdistan Bölgesi petrolü Türkiye sınıra yaklaşık (100-250 km)
uzaklıktadır. Bu yakınlık daha da önemli hale getirmektedir.
Şekil 3: Irak’ta Petrol Yatakları Dağılışı.
Türkiye Coğrafyasında Enerji Kaynakları
Ortadoğu, Kuzey Afrika, Hazar, Türki Cumhuriyetleri ve Rusya’nın enerji imkânlarına
bakıldığında nerede ise dünyanın petrol rezervlerinin en az % 70-75 barındırmaktadır. Ayrıca
Rusya gibi bir ülke, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük enerji üreticisidir. Dünya enerji
üretiminin yaklaşık % 12’sini Rusya gerçekleştirmektedir. Bugün için Rusya, dünyanın sahip
olduğu saptanmış petrol rezervlerinin yaklaşık % 6’sına sahiptir. Dünyanın saptanmış en büyük
doğalgaz rezervleri ise Rusya’nın elindedir. 2.300 trilyon metreküp civarındaki bu rezervler
dünya toplamının üçte biridir. Dünya toplam doğalgaz üretiminin % 22’si Rusya tarafından
yapılmaktadır.
2012 yılı dünya ispatlanmış petrol rezervi % 7,7 artışla 1.520 milyar varilden 1.637 milyar
varile yükselmiştir5. Dünya petrol rezerv miktarında 2011 yılına oranla %7,7'lik bir artış
gerçekleşmiş, aynı oranda artmayan petrol üretiminin de etkisi ile 2011 yılında 44,8 yıl olan
dünya petrol rezerv ömrü 2012 yılında 48,8 yıla yükselmiştir. Birincil enerji kaynakları arasında
5
http://www.enerji.gov.tr/index.php?dil=tr&sf=webpages&b=petrol&bn=222&hn=&nm=384&id=40693.
327
stratejik konuma sahip olan ham petrol 2012 yılı başı itibarıyla dünya enerji talebinin %33,1'ini
karşılamıştır.
Doğal kaynaklardan yoksun olan Avrupa, bugün yerinde sayarken; doğal kaynaklar
açısından daha zengin olan ABD ise zenginliğini borçlu olduğu sömürüyü 21 inci yüzyılda da
sürdürebilmek, dünyaya tek başına egemen olabilmek amacıyla ‘yeni sömürgecilik’ yöntemiyle
enerji kaynakları adına yerel savaşları körüklüyor veya ülkeleri işgal etmektedir.
Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e
bağlayan boğazları ve petrol taşımacılığındaki rolü ile önemlidir.6 Orta Asya, Kafkasya ve Orta
Doğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın
dikkatini çekmektedir7. Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik
konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur.
Şekil 4: 2006 Dünyanın En Önemli Rezervlere Sahip Ülkeler.
Doğal kaynaklara sahip olmak veya yollarını kontrol etmek için ülkeler bazında rekabet
daha da çetinleşmiştir. Dünya siyasetinde Rusya, Hazar kıyısı doğalgaz boru hattı projesinin
yaşama geçirilmesi ve Orta Asya Cumhuriyetlerindeki petrol ve doğal gazın çıkışını kontrol
altında tutmaya çabalarken, ABD ve boru hatlarının Hazar geçişli ve Rusya’nın denetimi altında
6
Ilgar R. 2010 Investigation of Transit Maritime Traffic in the Strait of Çanakkale (Dardanelles), World Journal of
Fish and Marine Sciences, Volume 2 Number (5),p.427-435
7
ENGÜR, Emre,2003, BOTAŞ, Avrasya dosyası (Batı Enerji Koridoru Doğal Gazla Tamamlanıyor), Enerji Özel
bahar 2003, Cilt 9, Sayı: 1, s. 40.
328
olmayan topraklardan geçmesi için çareler aramaktadır. Bu nedenle, bir yandan Rusya’nın
itirazlarına karşın Bakû-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı Projesi gerçekleştirilirken, diğer yandan
Avrupa Birliği destekli TRANS-HAZAR projesiyle, Türkiye üzerinden geçip Avrupa’ya
uzanacak boru hattı (NABUCCO) gündemde tutulmaktadır.
Dünya genelinde genel enerji görünümüne bakıldığında şekil 5’te gibi bir tablo ortaya
çıkmaktadır. Şekil 5’e bakınız.
Şekil 5: 1990-2030 Yıllar Arasında Dünya Enerji Tüketimi8.
Ayrıca Türkiye ile Irak arasında yapılan ihracat ve ithalat bakıldığında çok önemli yere
geldiğini görebiliriz. (Tablo 1’e bakınız) Ayrıca 2008 ile 2009 yıllar arasında dünyada yaşanan
ekonomik krize rağmen ve Türkiye’nin bu iki yıl arasında 132 milyardan 102 milyara düşmesine
rağmen, Irak yapılan ihracat hacmi 3,9 milyardan 5,1 milyara ulaşmıştır. Ayrıca 2014 yılında
Irak’ta yaşanan duruma rağmen bu yıl için ihracat hacmi 15 milyar dolara yaklaşabilir.
8
Türkiye Petrolleri, 2013, 2012 Ham Petrol ve Doğal Gaz Sektör Raporu, s. 3.
329
Tablo 1: 2003-2012 Türkiye – Irak Dış Ticaret Verileri.
Tablo 2: 2003-2012 Dünya ve Türkiye’de Dış Ticaret Hacmi.
Kaynak: tüik ve değir kaynaklar.
Türkiye’de Petrolün Önemi
Dünya petrol arzını ve dolayısıyla fiyat oluşumunu etkileyen faktörler; ülkelerin stratejik
petrol rezervleri, üretici ülkelerin ellerindeki stok durumu, üretim ve taşıma maliyetleri ile
mevsim koşulları yer almaktadır. Ayrıca IEA, ABD, Büyük Petrol Şirketlerinin strateji ve yatırım
politikaları da arz üzerine etki yapmaktadır. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma için, kesintisiz bir
enerji kaynağı gereklidir. Dünya ekonomisinde birçok ülkenin kesintisiz enerji türlerinden birisi
330
olan petrole sahip olma ve/veya kontrol etmek istemeleri, petrolün siyasi açıdan vazgeçilemez bir
kaynak olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin enerji kullanım yapısı incelendiğinde petrol kullanımının dünya ortalamasına
yakın olduğu görülmektedir. Türkiye petrol kaynakları yönünden zengin bir ülke değildir. Daha
önceki yıllara keşfedilmiş petrol sahalarındaki üretimi arttırmak için yeni üretim kuyularının
açılması ve bunların üretim performanslarının arttırılması için çalışmalar yapılmalıdır.
Türkiye’de halen üretim yapılan petrol sahalarının % 80’i ağır petrol içermekte ve rezervleri de
sınırlıdır. Yıllara göre bakıldığında, Türkiye’de ortalama yıllık 2-3 milyon ton petrol
üretilmektedir. (Tablo 3’e bakınız.)
Tablo 3: 1999-2012 Yıllar Arasında Türkiye’de Ham Petrolü Üretimi (Ton)9.
Türkiye bir yandan siyasi ve ekonomik açıdan büyük önem taşıyan uluslararası enerji
projelerini gerçekleştirirken, diğer yandan Ortadoğu ve Hazar Havzası ile Batı arasında doğal bir
enerji köprüsü olma rolü gereğini yerine getirmektedir.
9
TÜRKĐYE'DE PETROL SEKTÖRÜ VE TPAO, 2013.
331
Türkiye coğrafi konumu nedeniyle petrol rezervleri zengin üretici ülkelerle, enerji tüketimi
yoğun sanayileşmiş batı ülkeleri arasında ve Asya-Avrupa yolu üzerinde yer almaktadır.
Türkiye’nin öncelikli hedefleri arasında bu potansiyelin değerlendirilerek “21. yüzyılın Avrasya
Enerji Koridoru” konumuna getirilmesi yer almalıdır. Boru hatları kurulurken Irak-Türkiye petrol
boru hattından ders almak gerekmektedir. Boru hattan ikili ilişkilerden etkilenmemelidir. Boru
hattının amacı petrolün bölge ülkeleri dışındaki Dünya Ülkelerine ulaşmasını sağlamaktır.
Doğrudan dağıtım merkezindeki terminale işlenmek üzere aktarılmalıdır. Bunun dışında
yapılacak bir çalışma ideolojik bir politikanın ürünü olacaktır. Bu durumda her zaman aksaması
ve mesele çıkarması hatta işlememesi söz konusu olabilir. Petrol boru hatlarının en büyük engeli
istikrarsızlıktır.
Türkiye’nin Enerji Politikasına Genel Bakış
21. yüzyılda Türkiye’nin enerji güvenliği konusu, Türkiye dış politikası için temel
konulardan birisini oluşturmaktadır. Türkiye 2050 yılına gelindiğinde BP ve HSCB Bank’ın
öngörüleri çerçevesince dünyanın 12ci büyük ekonomik gücü olacaktır. (Tablo 4’e bakınız)
Tablo 4: 2050 Yılında Dünya En Büyük Ekonomiler ve Türkiye’nin Yeri.
332
Dolayısıyla 2005-2010 yıllarında, Türkiye, yaklaşık 85-100 milyon ton petrole eşit enerji
(mtpe) tüketmesi, bu rakamın, 2020 yılında da, (200 mtpe) üstüne çıkması, 2050 yılında daha da
artması beklenmektedir.
Yerel kaynakların en ideal durumunda da ancak bu oranını üçte biri karşılayabilmektedir.
Bu durumda, Türkiye, enerji ihtiyacının önemli bir kısmı dışarıdan ithal etmek zorundadır. Diğer
bir ifadeyle, Türkiye’nin enerji güvenliği tehdit altındadır. Bu nedenle, Türkiye, acilen ve vakit
kaybetmeden, enerji kaynaklarını tür ve ülke temelinde çeşitlendirmesi ve Türkiye’ye kesintisiz
bir şekilde enerji akışını güvence altına alması gerekmektedir. Türkiye için Irak petrolüne
bakıldığında diğer ülkelerden daha avantajlıdır. Bu avantajlar, coğrafi konum (yakınlığı), fiyat,
kalite ve petrole karşı en az önemli bir kısmı döviz yerine mal verilebilir.
- Irak’ın coğrafi konumu itibariyle Türkiye için bir fırsat doğurmaktadır. Bunun yanı sıra
2011 yılından şuan dek Arap Dünyasında yaşanan olaylardan dolayı ve Suriye üzerine petrol
satışı gerçekleşememesinden dolayı ve Irak Kürdistan Bölgesi’nden tek kapı diyebileceğimiz
Türkiye’dir. Ayrıca bazı kaynaklara göre daha ucuz bir fiyat satıldığını haberler yayılmaktadır.
- Irak’ta petrol çıkartma maliyeti ise (1-3) dolar10 arasında, böylece Türkiye’den Irak’ta
daha fazla yatırım yapılması beklenir.
- Ayrıca bu petrol kuyuların Türkiye sınırına 100-250 km uzaklıktadır.
- Ayrıca bu bölgede (Irak Kürdistan Bölgesi’nde), bulunan petrolün Türkiye ihtiyaçlarını
150 yıla kadar karşılayabilmektedir. Bunun da Türkiye’yi daha avantajlı hale getirmektedir.
- Ayrıca Irak’ta, yapılan ve yapılacak yatırımların Ortadoğu ve dünyada Türkiye’yi daha
önemli hale getirecektir.
Böylece, Türkiye oldukça avantajlı bir konuma sahiptir. Çünkü Türkiye’nin komşuları olan
Orta Doğu, Avrupa, Rusya ve Orta Asya devletleri, dünya genelinde ispatlanmış doğal gaz ve
petrol rezervlerinin yüzde 75’ine yakın bir orana sahiptir. Bu nedenle, enerji üreten ile enerji
tüketen ülkeler arasında doğal bir enerji merkezi ve enerji köprüsü olarak nitelendirmektedir.
Hatta enerji kaynaklarının ve enerji güzergâhlarının çeşitlendirilmesi konusunda, Türkiye’nin
anahtar ülke olduğu düşünülmektedir.
Enerji ihtiyacının ve jeostratejik konumunun nedeniyle, Türkiye’nin enerji politikasının
temel önceliği: enerji güzergâhlarının güvenliğinin sağlanması, istikrarlı hale getirilmesi ve
çeşitlendirilmesi. Bu anlayışa uygun olarak, Türkiye, uluslararası petrol ve doğal gaz boru
10
Dünya genelinde petrol çıkartma maliyeti 5-40 dolar arasında değişmektedir.
333
hatlarının inşası konusuna ağırlık vermekte ve bu sayede enerji tüketen ülkeler ile kendisi için
enerji güvenliğini güvence altına almayı arzu etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin enerji
stratejisi, Doğu–Batı enerji koridorunun inşasını tamamlamak ve Ortadoğu, Orta Asya ve Hazar
enerji kaynaklarının, Batı piyasalarına kesintisiz akışını sağlamaktır.
Böylece, jeostratejik konumundan, Ortadoğu ve Orta Asya devletleri ile tarihsel, kültürel ve
siyasi bağlarının sonucu kurduğu yakın ilişkilerden ve Avrupa Birliği ile sürdürdüğü tam üyelik
müzakerelerine dayanarak, Türkiye, kendisini, bölgenin enerji koridoru ve Doğu Akdeniz
bölgesinin enerji terminali olarak görmektedir.
Sonuçta, Türkiye, dünya enerji sektörünün, yeni, önemli ve etkili aktörü olmayı
planlamaktadır. Türkiye, uluslararası petrol boru hatlarının inşasını hararetle desteklemektedir.
Çünkü bu boru hatları, Türkiye’nin dünya enerji sektöründeki ve dünya politikasındaki
konumunu güçlendirecektir.
Şekil 6: Türkiye’nin Petrol Boru Hatları.
Bu düşünceler ışığında, Ortadoğu’da (özellikle Irak ve Đran) ve Güney Kafkasya,
Türkiye’nin enerji politikalarında çok özel bir yer işgal etmektedir. Çünkü bölge, doğu-batı ve
kuzey-güney enerji koridorlarının kavşağında yer almakta ve böylece Soğuk Savaş sonrası
dönemde inşa edilmesi düşünülen enerji ve taşımacılık güzergâhlarının merkezindedir. Çünkü bu
projeler, bölgesel istikrarı ve ekonomik kalkınmayı sağlarken; bölge devletleri arasında oluşacak
karşılıklı bağımlılık, bölge devletlerini, sorunlarına barışçıl yöntemlerle çözüm bulma konusunda
teşvik edecektir. Ayrıca Orta Asya bölgesi de, enerji politikasında öncelikli konuma sahiptir.
Türk siyasetçilere göre, bölge kaynakları, dünya enerji açığının karşılanması için alternatif enerji
kaynağını oluşturmaktadır. Ancak Türkiye’nin enerji politikasının önünde bazı engeller
bulunmaktadır. Bunları şöyle özetlenebilir;
334
Büyük devletlerarasında yaşanan jeostratejik rekabet, bu projelerin zaman geçirmeden
inşası konusunu engellemektedir. Örneğin, ABD, Đran’ın enerji kaynaklarını dünya pazarına
aktaracak boru hatları projelerine karşı çıkmakta ve/veya Đranlı firmaların ortak olduğu projelere
mali destek verilmesini engellemektedir. Aynı şekilde, Rusya’da doğu-batı enerji koridorunun
gerçekleşmemesi için elinden gelen tüm çabayı göstermektedir.
Sonuç olarak, bölge kaynakları, dünya enerji sektörü açısından, hayati stratejik öneme
sahiptir. Çünkü her geçen yıl dünya enerji talebi, yıllık yüzde 8 oranında artış göstermektedir.
Ancak küresel üretim, aynı oranda artmamaktadır. Diğer taraftan ise, bu bölgelerde hâkimiyet
meselesi, ayrıca, Batılı petrol şirketlerinin, bölge enerji sektöründe ağırlıklı olarak etkin oldukları
görülmektedir. Yine de bu şirketler, doğulu meslektaşları ile işbirliği yapmak zorunda oldukları
gibi, işbirliği içerisinde hareket etmek zorundadır. Aksi takdirde, jeostratejik rekabet uluslararası
enerji nakil projelerinin hayata geçirilmesini geciktirecektir ki dünya genelindeki enerji açığını
kapatmak için bu projelerin en kısa sürede tamamlanması gerekmektedir.
Türkiye’de Petrol Taşıma Hatları
Bölge ülkelerinin sahip oldukları enerjinin dünya pazarlarına ulaştırılabilmesi için,
Türkiye’de çeşitli boru hatları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır;
1. Irak-Ceyhan Petrol Boru Hattı
2. Batman-Dörtyol Petrol Boru Hattı
3. Ceyhan-Kırıkkale Petrol Boru Hattı
4. Şelmo - Batman Ham Petrol Boru Hattı
5. Bakü - Tiflis - Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı
Ancak konumuzun Irak Petrolünü bakıldığında, Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattıdır. IrakTürkiye Ham Petrol Boru Hattı Sistemi, Irak’ın Kerkük ve diğer üretim sahalarından, elde edilen
ham petrolü Ceyhan (Yumurtalık) Akdeniz Deniz Terminali’ne ulaştırmaktadır. Yıllık 35 Milyon
ton taşıma kapasiteli boru hattı, 1976 yılında işletmeye alınmış ve ilk tanker yüklemesi 25 Mayıs
1977’de gerçekleştirilmiştir. 1983 yılında başlayıp,1984 yılında tamamlanan I. Tevsi Projesi ile
hattın kapasitesi 46,5 Milyon ton/yıla yükseltilmiştir. I. Boru Hattı’na paralel olan ve 1987
yılında işletmeye alınan II. Boru Hattı ile de yıllık taşıma kapasitesi 70,9 Milyon tona (500
Milyon Varil) ulaşmıştır. BOTAŞ, hattın Türk topraklarında kalan kısmının mülkiyetine sahip
olup, bu kısmın işletilmesi, kontrolü, bakım ve onarımını da üstlenmiştir. Irak-Türkiye Ham
Petrol Boru Hattı’nın, Irak ve Türkiye bölümlerinin uzunlukları ayrı, ayrı Tablo 5’te verilmiştir.
335
Tablo 5: Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattı Uzunluğu.
BORU HATI
IRAK
TÜRKĐYE
TOPLAM
I. HAT
345
641
986 km.
II. HAT
234
656
890 km.
TOPLAM
579
1.297
1.876 km.
Kaynak: http://petrol-petroleum.blogspot.com.tr/p/mevcut-boru-hatlarimiz.html
Birleşmiş Milletlerin Irak’a uyguladığı ambargo ile Ağustos 1990’da işletmeye kapatılan
Irak-Türkiye ham petrol boru hattı, BM ile Irak arasında varılan anlaşma doğrultusunda, sınırlı
petrol sevkiyatı için 16 Aralık 1996 tarihinde, tekrar işletmeye alınmış olup, Birleşmiş Milletler
tarafından Irak’a verilen izinler doğrultusunda altışar aylık dönemler itibariyle, petrol sevkiyatı
yapılmıştır (Tablo 5’e bakınız).
Tablo 5: Yıllar itibarıyla Irak – Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Taşımaları.
Taşınan
Yüklenen
Yıllar
metrik ton
varil
metrik ton
varil
1998
37.359.046
277.670.736
37.548.272
278.999.705
2000
38.747.770
285.715.626
38.228.649
281.622.556
2003
8.211.183
60.278.306
8.196.125
60.161.804
2005
1.780.095
13.166.673
1.058.140
7.827.887
2008
18.027.719
132.940.559
18.369.780
135.521.375
2009
22.690.390
167.466.616
22.760.045
167.977.595
2010
19.727.669
144.590.052
20.058.174
147.059.311
Kaynak: http://petrol-petroleum.blogspot.com.tr/p/mevcut-boru-hatlarimiz.html
Petrol Taşımasında Riskler
Türkiye’nin jeostratejik konumuna bakıldığında, ülkelerin sahip olduğu değerlerden bir
kısmı, diğer ülkelerin de sahip olmak istediği veya en azından diğer ülkeler tarafından sahip
olunmasından rahatsızlık duyulan değerler ise, bunlar çeşitli yönlerden gelen tehditlerle karşı
karşıyadırlar. Bu nedenle korunması gerekmektedir. Değerlerin korunması, ona yönelik
336
tehditlerin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesini ve bu tehditlere karşı tedbir alınmasını
gerektirmektedir.
Güvenlik politikaları da, jeopolitik ile tehdidin bir arada düşünülmesi sonucunda
şekillenmektedir. Ancak bir konunun tehdit olarak algılanabilmesi için, sahip olunan değerlere
hasmın zarar verme niyetinin olması ve elinde, bu niyetini gerçekleştirebilecek yeterli imkân ve
vasıtalarının bulunması gerekmektedir. Bu durumu özellikle Kerkük-Ceyhan boru hattına
baktığımızda ve özellikle Irak’ta kalan kesiminde sürekli sabotajlara maruz kaldığı
görülmektedir. Boru hatlarının güvenliği konusu da, hala bir sorun olarak ortada bulunmaktadır.
Yeni projelerse, ciddi ve ağır mali yükümlülükler içermektedir.
2003 yılından sonra, Irak, ABD kontrolünde, yeni anayasasına göre federal bir yapıda,
istikrarsız bir ülke konumuna gelmiştir. Türkiye açısından önemli olan Irak’ın, siyasi bütünlüğü,
uluslararası sisteme uyum sağlamaktı, düşmanca davranışlar içinde olmaması, muhatap olarak
kabul edilebilecek konumda, iyi ilişkiler kurulabilecek bir ülke durumunda olmasından dolayı
ticari ilişkileri çok iyi yerlere gelmiştir.
“Türkiye'nin sahip olduğu en eski boru hattı Kuzey Irak'ta yer alan Kerkük petrollerini
batıya ulaştıran, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı'dır. Hattın taşıdığı ham petrol miktarı 1999
yılında 305 milyon varile ulaşmış, yapılan sabotajlar ve Kerkük'te yaşanan sorunlar nedeniyle
hattın taşıdığı ham petrol miktarı 2006 yılında 10,9 milyon varile düşmüştür. 2009 yılında bu
hattan 23,3 milyon ton (165 milyon varil) ham petrol taşınmıştır11.” Orta Doğu’da yıllardır süren
soğuk ve sıcak savaşların temelinde, enerji kaynaklarına ve enerji nakil hatlarına hâkim olma
mücadelesinin olduğu herkesçe bilinmektedir.
Sonuç
21. Yüzyılda enerji insanın varoluşu ve ilerlemesi için merkezi önemdedir, gelecekte de
öyle olacaktır. Global ilişkilerdeki rolü; insan dehasının, rekabetin ve doğal kısıtların karmaşık
etkileşimiyle biçimlenmeye devam edecektir. Tabiatı gereği enerjinin beraberinde getirdiği bu
değişkenliği güvenli bir biçimde ve net bir amaçla yönetecek politikaları tasarlamak ve
uygulamak hiç şüphesiz zorlu bir süreçtir.
Ayrıca, günümüz dünyasında sanayileşmenin hızla ilerlemesi ve nüfusun artması
sonucunda, petrol ve doğal gaz tüketiminde ciddi artışlar meydana gelmiştir. Ayrıca alternatif
11
http://www.enerji.gov.tr/index.php?dil=tr&sf=webpages&b=petrol&bn=222&hn=&nm=384&id=40693
337
enerji kaynaklarının henüz bulunamamış olması, bu enerji kaynaklarının önemini daha da
artırmıştır. Bir enerji kaynağı olarak petrolün uluslararası ilişkilerde bir siyasi güç olarak
kullanımı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir.
Her geçen gün önemi artan Avrasya enerji kaynakları üzerinde, birçok ülkenin doğal olarak
çıkarları çatışmaktadır. Bölgedeki enerji pastası önemini koruduğu sürece de buralarda gerginlik
ve çatışmalar bitmeyecektir. Yani 20. yüzyılın sonunda tekrar başlatılan ve 21. yüzyılda da
şiddetle sürdürülen enerji rekabeti, son yıllarda bölgeyi iyice germiştir ve bu durumun da uzun
yıllar devam edeceği öngörülmektedir.
Buna bağlı olarak Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada ne kadar hassas ve kırılgan olduğu,
enerji koridoru güvenliği sağlayabilmesi halinde çok avantajlı bir yere gelebileceği, ayrıca bu
durumu iyi bir şekilde kuruması ve ekonomik açısından geliştirilmesi gerektiğini altına çizmek
gerekir.
KAYNAKÇA
ARAS, Bülent-OKUMUŞ, Ahmet, , Basra Körfezi Güvenliği ve Hazar Zenginlikleri,
AYHAN, Veysel, 2005, Petrol ve Güvenlik: Orta Doğu’daki Krizlerin Ekonomi Politiği,
Bursa.
Energy and Environment Symposium 3-7 July 2005, Kos, Greece, (Published by Abstract
Book
and
Proceeding
CD)
http://www.enerji.gov.tr/index.php?dil=tr&sf=webpages&b=petrol&bn=222&hn=&nm=384&id
=40693. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı. http://petrol-petroleum.blogspot.com.tr/p/mevcutboru-hatlarimiz.html
ENGÜR, Emre,2003, BOTAŞ, Avrasya dosyası (Batı Enerji Koridoru Doğal Gazla
Tamamlanıyor), Enerji Özel bahar 2003, Cilt 9, Sayı: 1.
Global Đlişkiler Formu, 2013, 21. Yüzyılda Türkiye’nin Enerji Stratejisi, Çalışma Gurup
Raporu 2013, Đstanbul, Türkiye.
ILGAR R. 2010 Investigation of Transit Maritime Traffic in the Strait of Çanakkale
(Dardanelles), World Journal of Fish and Marine Sciences, Volume 2 Number (5).
338
ILGAR R. and ÖZTÜRK B. (2005) “The Situation Of The Potential Wind Energy That
Has Activity In The Environmental Protection Programs In Dardanelles”, IEEES2, Proceedings
of the Second International Exergy.
KUZU, Serdar, 2012, Dünya Enerji Piyasasında Orta Asya Cumhuriyetlerinin Konumu,
PALA, Cenk, 2003, Dünya Enerji Dengesinde Petrol ve Doğal gazın Önemi ve Yeri,
Enerji Özel Sayısı, Sayı 1, Cilt 9.
PAMIR, Necdet, 2000, “Hazar Bölgesi’nde Enerji Politikaları: Avrupa’nın ve A.B.D.’nin
Konseptleri”, Ankara, Türkiye.
Türkiye Petrolleri, 2013, 2012 Ham Petrol ve Doğal Gaz Sektör Raporu.
Türkiye Petrolleri, 2014, 2013 Ham Petrol ve Doğal Gaz Sektör Raporu.
ULUTAŞ, Alptan, 2006, I. ve II. Körfez Savaşı’nın Türkiye’ye Etkileri, Đzmir.
Yazar, Yusuf, 2011, “Enerji Đlişkileri Bağlamında Türkiye ve Orta Asya Ülkeleri
Raporu”, Ankara.
YORKAN, Arzu, 2009, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye’ye Etkileri, Bilge
Strateji, Cilt 1, Sayı 1.
YÜCE, Çağrı Kürşat, 2012, Enerji Güvenliği Açısından Türk Cumhuriyetleri’nin
Dünyadaki Yeri ve Önemli, Turan-Sam, Cilt: 4, Sayı: 15.
ZUBĐDĐ, Hasen ve diğerleri, 2007, El-Naft El-Eraki ve El-Siyasiye El-Eraki Fi El-Erak ve
El-Mintaka, Irak Araştırma Merkezi, El-Kufa.
339
ENERJĐ GÜVENLĐĞĐ KAPSAMINDA NATO’NUN ORTADOĞU
POLĐTĐKASI∗∗
Mesut ŞÖHRET∗
Özet
Enerji güvenliği; enerjinin sürekli olarak çeşitli kaynaklardan uygun miktar ve
fiyatlarla sağlanması, tehdit altında olmayan ulaşım imkanlarıyla dağıtım çevrelerine
ulaştırılması demektir. Dünyanın büyük devletleri aynı zamanda önemli enerji ithalatçıları
olduğundan enerji kaynaklarına ulaşım ve ulaşılan kaynakların büyük devletlerin pazarlarına
ulaştırılması için güvenli hatlara ihtiyaç duyulmaktadır. Ortadoğu coğrafyası sahip olduğu
enerji potansiyeli ile günümüz dünyasının fosil yakıt deposu olarak anılmaktadır. Kullanım
alanının çokluğunun yanında yakın gelecekte petrol ve gazın ikamesinin bulunmaması ve
enerji tükenme eğiliminin artması enerjinin önemini iki katına çıkarmaktadır. Bu bakımdan
askerî bir savunma teşkilâtı olan NATO üyelerinin enerji kaynaklarına erişimi noktasında
sorun yaşamaması adına askeri kimliğiyle ekonomik ve siyasi alan yelpazesine enerji
güvenliği başlığı altında daha yoğun bir şekilde müdahil olmaya başlamış; bu alanda kendini
yeniden tanımlamış; kendi alan güvenliğini sağlayabilmek adına stratejiler, önlemler, tedbirler
geliştirmeye başlamıştır. Çünkü Ortadoğu coğrafyasında petrol arzındaki küçük düşüşler bile
Kuzey Atlantik bölgesi (Kuzey Amerika, Avrupa) üzerinde önemli derecede etkili olmaktadır.
Bunların yanında; terörist saldırıları, doğal afetler, bölgesel çatışma ve gerginlikler istikrar
bozucu olup arz kesintisine neden olmaktadır. Bu etkenlerin hepsi olası bir uluslararası krizi
doğurabilir. Bu nedenle NATO üyesi ülkeler son yirmi yıldır dış politikalarında enerji
güvenliğine öncelik vermektedirler. Bu çalışmada öncelikli olarak Ortadoğu ile NATO
arasındaki ilişkiler ele alınarak NATO’nun Ortadoğu’ya yaklaşımı incelenmektedir. Bunun
yanında günümüzdeki Enerji jeopolitiği ortaya konularak bu enerji jeopolitiği konseptinden
NATO’nun Ortadoğu coğrafyasına yönelik yaklaşımları analiz edilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Enerji Güvenliği, Ortadoğu, NATO’nun Enerji Konsepti, Ortadoğu –
NATO ilişkileri
∗∗
Bu çalışma Prof. Dr. Hasret Çomak ve Doç. Dr. Caner Sancaktar’ın editörlüğünde Haziran 2014’te
yayımlanan Ortadoğu Analizi: Đki Kutuplu Sistem Sonrası Ortadoğu ve Arap Baharı isimli kitaptan yazarın
“NATO’nun Ortadoğu Politikası” başlıklı bölümünden türetilerek ve yeni eklemeler yapılarak Kongre Bilim
Kurulunun izniyle bildiri formatında hazırlanmıştır.
∗
Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Kocaeli Üniversitesi Uluslararası Đlişkiler Bölümü Doktora
Adayı E-mail: [email protected]
340
Abstract
Energy security means; obtaining of energy continuously from different sources in
appropriate level and prices and delivering to the distribution environment via secure
transportation channels. The world’s big states are the important energy importers at the same
time so that access to energy resources and the resources accessible to a large public market
for the delivery of secure lines are needed. The geography of the Middle East with its own
energy potential in the today’s world referred to as the fossil fuel tank. Besides the use of a
plurality of fields of oil and gas replacement in the near future depletion trend of increased
energy costs and the importance of energy is doubling. In this regard, a military defense
organization NATO began to involve economic and political spectrum more intensively in the
name of energy security with military identity to be able prevent its members accessing to
energy resources, redefined itself in this field, began to develop strategies and measures in
order to ensure the safety of their space. Because of the geography of the Middle East, even
small decreases oil supply is significantly effective in the North Atlantic region (North
America, Europe). Furthermore; terrorist attacks, natural disasters, regional conflicts and
tensions are destabilizing and lead to supply disruptions. All of these factors may lead to a
possible international crisis. Therefore, the NATO member countries have been giving
priority to energy security issue in their foreign policies since last twenty years. In this study,
primarily by considering the relationship between the Middle East and NATO, NATO's
approach to the Middle East are examined. Besides, today's energy geopolitics put forth and
NATO's approach to the Middle East region is being analyzed in the concept of that energy
geopolitics.
Keywords: Energy Security, Middle East, NATO's Energy Concept, The Middle East–NATO
relations
Giriş
Soğuk Savaş yıllarında hüküm süren geleneksel güvenlik düşüncesi, hegemonyaya
dayalı olarak oluşan askerî tehditlere, güç dengesi çerçevesinde statükonun devamına yönelik
bir eğilime ve devlet merkezli yaklaşımlara dayanmaktaydı. Soğuk Savaşın ardından güvenlik
paradigmasında büyük bir dönüşüm yaşanarak güvenlik gerek boyut gerekse kapsam olarak
büyük değişime uğramıştır. Bu nedenle Uluslararası güvenlik ve savunma kuruluşları Soğuk
Savaş sonrasında Güvenlik anlayışının bu şekilde farklılaşmasına paralel olarak ister istemez
değişim göstermişlerdir. Bu kapsamda Kuzey Atlantik Paktı’da (NATO), faaliyetlerinde
yeniliği ifade eden bir dönüşüm süreci içerisine girmiştir. Zira Varşova Paktı’nın resmi olarak
341
1991’de ortadan kalkmasıyla varlığı sorgulanmaya ve tartışılmaya başlanan Kuzey Atlantik
Paktı için 2 seçenek bulunuyordu. Buna göre;
1) Varşova paktı ortadan kalktığı için örgütün dağılması
2) Sovyet tehdidinin yerini alan yeni tehditlere karşı, yapısının düzenlemesi ve
varlığını bu tehditleri ortadan kaldırmak veya önlemek amacıyla sürdürmesi
Bu karar aşamasında gerek üye devletler arasında gerekse üye devletlerin kendi içinde
yapılan tartışmalar sonucunda NATO için 2. seçenek tercih edilerek yeni tehditlerle mücadele
etmek adına bu askeri teşkilatla yola devam edilmeye karar verilmiştir. Bir başka deyişle
başta ABD ve AB olmak üzere üye devletler NATO’nun varlık sebebi ortadan kalkmış olsa
bile teşkilata küreselleşme sürecinde yeni varlık sebebi belirleyerek varlığını sürdürmesini
istemişlerdir. Ancak bu yeni süreçte NATO’nun mevcut yapısı ve stratejileri ile devam
etmesi mümkün olmadığı için teşkilatın gerek konsept gerekse stratejiler bakımından
yenilenmesi ve dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu nedenle, NATO’nun 1990’lı yıllarda
hazırladığı stratejik planlarda, güvenliğin tanımı dünyadaki yeni koşullara göre tekrar
yorumlanmıştır. Hazırlanan stratejik konseptlerde güvenlik konusunun sadece askerî
değil, politik, ekonomik, sosyal ve çevresel boyutları olduğu da kabul edilmiştir. Etnik
çatışmalar, kitle imha silahlarının yayılması, dünya enerji akışında ortaya çıkabilecek
aksaklıklar, terörist eylemler NATO tarafından kendi güvenliğini tehdit eden olgular
olarak değerlendirilmiştir.
Yaklaşık 25 yıldan beri sürmekte olan bu değişim ve dönüşüm sürecinde “NATO’nun
farklı coğrafi bölgelerde ortaklık programları kurarak bölgesel bir örgütten küresel bir
örgüte dönüşmesi, yeni üyeler kabul etmek suretiyle genişlemesi, askerî modernizasyon ve
kuvvet yapısının yeniden düzenlenmesi gibi çok yönlü bir faaliyet ve teşkilat değişimini
içerisinde barındırmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse NATO’nun dönüşümünün amacı,
belirsizleşen ve giderek karmaşıklaşan küresel güvenlik ortamına süratle uyum sağlamak ve
bu güvenlik ortamının şekillendirilmesinde aktif rol oynamak olarak ifade edilebilir.”1
Bu yaklaşımın bir yansıması olarak NATO’nun 1990–2010 yılı arasında yaşanan
değişim ve dönüşüm sürecinin esasında eski Sovyet Bloku ülkeleriyle yapılan Barış Đçin
Ortaklık (Partnership for Peace–PfP) işbirliği programları çerçevesinde geliştirildiğini
söylemek mümkündür.2 Barış Đçin Ortaklık Programı ile kendi etki alanını genişleten NATO
1
John Kriendler, “Transforming NATO HQ: The Latest Hurrah”, Swindon, Conflict Studies Research Center
Special Series 06/30, July 2006, s.1, ss.1–15
2
Esas itibariyle Soğuk Savaş döneminde 16 olan NATO’nun üye devlet sayısı Soğuk Savaşın ardından
SSCB’den ayrılarak bağımsızlıklarına kavuşan Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya gibi eski Varşova Paktı
üyesi devletlerin 1999’da teşkilata katılması ile 19’a yükselmiştir. Bunun ardından 2004 yılında 5. genişleme
342
özellikle 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında kendi yakın çevresinde oluşan yeni komşu
bölgeleri ile olan diyalog ve işbirliğini arttırması gerektiği algısının güçlenmesine neden
olmuştur. Çünkü kendi etki alanında sorunları çözmesinin yanında komşu bölgelerde oluşan
istikrarsız durum ister istemez NATO’nun etki alanında bulunan üye devletleri tehdit
etmektedir. Bir bakıma NATO’nun komşusu olduğu bir bölgede meydana gelen çatışma veya
istikrarsızlık NATO üyelerinin istikrarını da bozmaktadır. Bu nedenle “NATO, 1990’dan
sonraki yıllar içinde, temelde toplu savunma sorumluluğuyla sıkı sıkıya bağlı bir ittifak
olmaktan çıkarak daha geniş bir güvenlik alanında işbirliğine giden ulusların ortaklıklarının
odak noktası haline gelmiştir.”3 Bu güvenlik alanları içerisine Afrika ve Ortadoğu’nun yanı
sıra Akdeniz Havzası da dahil edilmiş bulunmaktadır. Bu nedenle NATO Avrupa Müttefik
Kuvvetler Komutanı Orgeneral James Jones'un belirttiği gibi “özellikle 2001 sonrası dönemde
NATO’nun ağırlık merkezi, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu'ya ve Afrika’ya kaymaya başladı.
Bunun sonucu olarak NATO, bu kaymanın getireceği tehditleri karşılayacak şekilde kendisini
organize etmeye yöneldi.”4
Bu nedenle NATO’nun Barış Đçin Ortaklık Programına benzer şekilde tasarlanan
Akdeniz Diyaloğu (Mediterranean Dialogue –MD) ve Đstanbul Đşbirliği Đnisiyatif’inin
(Istanbul Cooperation Initiative – ICI) önümüzdeki dönemde daha çok ön plana çıkacağını
söylemek yanlış olmayacaktır. Zira NATO’nun son dönemde gerçekleştirdiği alan dışı
Afganistan, Somali ve Libya’daki operasyonları da NATO’nun komşu bölgesi ile olan
diyalog ve işbirliğini arttırması gerektiği algısını güçlendirmektedir. Bu bakımdan Akdeniz
Diyalogu ile Đstanbul Đşbirliği Đnisiyatif’i NATO’nun Ortadoğu ile olan işbirliği çabalarını
kurumsal bir çerçeveye yerleştirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
1.1 NATO’nun Ortadoğu ile Đlişkileri
Bir kollektif güvenlik ve savunma teşkilatı olması sebebiyle tarihsel süreçte
NATO’nun elbette dünyanın birçok bölgesi ile ilişkileri olmuştur. Bu çerçeveden
değerlendirildiğinde NATO, kuruluşundan itibaren günümüze kadar Ortadoğu devletleriyle de
direkt veya dolaylı bir takım ilişkiler içinde bulunmuştur. Zira Sovyetler Birliği’nin
yayılmasını önlemek amacıyla uygulamaya konulan çevreleme politikasının (containment
dalgasında NATO hem Baltık hem de Balkan coğrafyasında yer alan çoğu eski Varşova Paktı üyesi Bulgaristan,
Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya ve Slovakya’yı bünyesine katarak üye sayısını 26’ya yükseltmiştir. 2009
yılında 6. genişleme dalgasında Arnavutluk ve Hırvatistan teşkilata katılarak üye sayısı 28 olmuştur. Gelinen
noktada NATO üye devletler bakımından Kuzey Atlantik bölgesini kapsamaktadır. Yani bir bakıma üye devlet
bakımından teşkilat hala bölgesel niteliktedir.
3
Suat Đlhan, Türkiye’nin ve Türk Dünyası’nın Jeopolitiği, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü
Yayınları, 134, Seri 8, Sayı A.1, 1989, s. 50
4
Đbrahim Karagül, “NATO'nun Genişleme Stratejisi, Đslam ve James Jones'un Sözleri”,
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2003/eylul/30/ikaragul.html (Erişim 8 Eylül 2014)
343
policy) bir gereği olarak Türkiye ve Yunanistan’ın 1952’de NATO’ya alınması ile oluşturulan
Güneydoğu cephesinin bir diğer amacı da kuşkusuz Ortadoğu’nun petrol kaynakları ve
bunların Sovyet tehdidine karşı korunmasıdır. Ortadoğu’ya yönelik olası Sovyet tehdidi
karşısında, Đngiltere, Irak, Đran, Türkiye ve Pakistan’ın üye olduğu ve ABD’ninde gözlemci
üye olduğu Bağdat Paktı 1955’te kurulmuştur. Ortadoğu’da SSCB’ye karşı NATO’nun bir
uzantısı olarak kurulan bu pakt 1959 Irak’ın çekilmesiyle bu tarihten sonra Merkezi Antlaşma
Teşkilatı (Central Treaty Organization - CENTO ismini almış bu tarihten itibaren ekonomik,
kültürel ve teknik işbirliği alanlarına yönelerek varlığını 1979 yılına kadar sürdürmüştür.
Türkiye’nin uzun yıllar hem NATO hem de CENTO üyesi olmasından kaynaklanan
bu tandem görevi bir bakıma, o döneme dayanmaktadır. Ortadoğu’ya yönelik dolaylı NATO
stratejisi, 19. yüzyıl’da Đngiliz Đmparatorluğu’nun Çarlık Rusya’sının sıcak denizlere erişimini
engelleme stratejisine benzer bir şekilde, Sovyetler Birliği’ne karşı düşünülmüştür. Bunun
gerçekleştirilebilmesi için, tek başına Đkinci Dünya Savaşı sonrası Đngiltere yeterli
olamayacağından, Amerika ile ittifak ilişkisi içerisinde bulunan Türkiye NATO’ya dahil
edilmiş ve bu sayede cephe iyice doğuya çekilmiştir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde bölgenin sahip olduğu petrol ve doğalgaz rezervlerinin
korunması ve gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin çarklarının dönmesini sağlamak adına
bölgenin istikrar içinde olması büyük önem arz etmektedir. Dünya enerji kaynaklarının
yarısından fazlasına sahip olan bu coğrafyada meydana gelen her türlü çatışma ve krizler
direkt olarak dünyanın geri kalanını da ilgilendiren bir hal almaktadır. Ancak NATO,
Ortadoğu’daki çatışmalar sebebiyle bölgedeki tüm devletleri kapsayan Barış Đçin Ortaklık
Programı gibi bir ortaklık oluşturamamıştır. Bunun yerine Akdeniz’e kıyısı olan Kuzey Afrika
ülkeleri ve Orta Doğu ülkelerinin bir kısmı ile “Akdeniz Diyaloğu” ve Körfez ülkelerinin bir
kısmı ile de “Đstanbul Đş Birliği Girişimi” adlı ortaklıkları kurmuş ve geliştirmeye çalışmıştır.
Bu sayede NATO, katılan ülkelere üyelik perspektifi sunmadan bu ülkelerle arasında bir bağ
kurmuştur. “Her iki programın kurucu belgelerinde üye olan ülkelere herhangi bir teminatta
bulunulmamış; programların temel kuruluş amaçları olarak ise bölgesel güvenlik ve istikrarın
sağlanması gösterilmiştir.”5
NATO’nun Ortadoğu’ya yönelik olarak geliştirdiği ortaklık programları jeopolitik ve
askeri olarak önemli amaçları olsa da bu programlara katılan devletlerinde bu ortaklık
programlarına katılmak suretiyle bazı amaçları olduğu açıktır. Öyle ki bazı ülkeler NATO’yu
kendi güvenliklerine katkıda bulunacak bir örgüt olarak değerlendirirken bazıları ülkeler ise
5
Arif Bağbaşlıoğlu, “Ortaklık Politikası Çerçevesinde Nato’nun Ortadoğu’ya Bakışı”, Akademik Ortadoğu
Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, 2011, s.83, ss. 77 – 95
344
NATO’yu ordularını modernleştirmek için bir araç olarak görmektedir. Bir grup ülke ise
bölgede yalnız birer politik aktör olmamak adına bu oluşumlar içerisinde yer almayı tercih
etmektedirler. Amaç ne olursa olsun söz konusu bu ortaklık programlarından hem NATO’nun
hem de programa katılan üye devletlerin bir katkı sağladıkları ortadadır.
1.1.1 Akdeniz Diyalogu (Mediterranean Dialogue –MD)
Đlk olarak Kuzey Atlantik Konseyi’nin Aralık 1994’te Savunma Bakanları
Toplantısı’nda alınan karar doğrultusunda başlatılan Akdeniz Diyalogu kapsamında Đsrail,
Mısır, Moritanya, Tunus, ve Fas ortaklık programına Şubat 1995’te çağrılarak süreç
başlatılmıştır. Söz konusu bu programa Aralık 1995’te Ürdün ve son olarak ta Şubat 2000’de
Cezayir’in katılımıyla üye sayısı 7 olmuştur. Genel olarak bakıldığında Akdeniz havzasında
bir güvenlik kuşağı oluşturmayı amaçlayan bu ortaklık programının aşağıda belirtildiği gibi
belli başlı amaçları bulunmaktadır. Bunlar;6
Bölgesel güvenlik ve istikrara katkıda bulunmak
NATO ve Akdenizli ortakları arasında karşılıklı bir anlayış ortamı oluşturmak
Katılımcı ülkeler arasında ittifak ile ilgili yanlış algılamaları ortadan kaldırmak
Bölge çapında iyi ve dostane ilişkiler oluşturmak
Akdeniz Diyalog aynı zamanda Barselona Süreci (Avrupa Birliği) ve Akdeniz
Girişimi (Avrupa Güvenlik ve Đşbirliği Teşkilatı-AGĐT) gibi bu bölgede başlatılmış olan diğer
girişimleri de tamamlar nitelikte olduğunu söylemek mümkündür. Fakat daha öncede
belirtildiği gibi bölgenin yapısı gereği çatışmaların odağında olmasından dolayı Akdeniz’e
kıyısı olan diğer ülkeler Suriye, Lübnan, Filistin, Libya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu ortaklık programına katılmamışlardır.
Kuzey Atlantik Konseyi’nin Mayıs 1997’de Sinatra’da yapılan oturumunda, Akdeniz
Diyalogu’nun askerî işbirliği programlarıyla takviye edilmesi kararı alınmış ve 8–9 Temmuz
1997 tarihleri arasında gerçekleştirilen Madrid Zirvesi’nde Diyalog kurumsal hale
getirilmiştir. Görüş alışverişi için ilk sürekli forum görevini üstlenen Akdeniz Đş Birliği Grubu
oluşturulmuş, kurum üyesi devletlerin siyaset danışmanları gruba dâhil edilmiş ve ayrıca
Akdeniz ülkelerinde NATO irtibat merkezlerinin açılması kararı alınmıştır.7
11 Eylül’deki saldırılardan sonra NATO ve Diyalog ülkeleri Kuzey Atlantik Konseyi
çerçevesinde daha sık danışmalarda bulunmuşlardır. Bu gelişmeler sonucu 2002’de
gerçekleştirilen Prag Zirvesi’nde programın güçlendirilmesi Đttifak’ın önceliklerinden biri
6
Mediterranean Dialogue Work Programme 2003, http://www.nato.int/med-dial/2003/mdwp-2003.pdf (Erişim 8
Eylül 2014)
7
Madrid Declaration of North Atlantic Council,
http://www.nato.int/cps/en/SID-A9413620-D36797B1/natolive/official_texts_25460.htm (Erişim 8 Eylül 2014)
345
haline gelmiştir. Bu kapsamda “NATO’nun dönüşümüne paralel olarak mevcut işbirliği
alanları daha derinleştirilmiş ve yeni işbirliği alanları önerilmiştir. Programa katılan
ülkelerin
Kuzey
Atlantik
Antlaşması’nın
5.
maddesi
kapsamı
dışındaki
NATO
operasyonlarına, savunma reformu ve ekonomisine, terörizm ve sınır güvenliği, afet yönetimi
gibi konulara yapacakları katkıların arttırılması hedeflenmiştir.”8 Bunun yanında 2003
yılında yayımlanan “çalışma programında (work programme) belirtildiği gibi aşağıdaki çok
çeşitli konuları kapsayan pratik işbirliğine yönelik çalışmalar yapılması kararlaştırılmıştır.
Bu konular;”9
Basın ve enformasyon
Sivil olağanüstü hal planlaması
Bilim ve çevre
Kriz yönetimi
Savunma politikası ve stratejisi
Küçük hafif ateşli silahlar
Dünya çapında mayınlara karşı eylem
Nükleer silahların yayılmasını önleme
Askeri işbirliği programı
2004 yılında Đstanbul’da yapılan 17. NATO Zirvesinde, NATO üyesi ülkelerin
liderleri, Akdeniz’de 10 yıl önce ortaya konulan politik diyaloğu güçlendirmek; birlikte
çalışabilirliği sağlamak; savunma reformunu geliştirmek ve terörizme karşı yürütülen savaşa
katkıda bulunmak amacıyla Akdeniz Diyaloğu’nu gerçek bir ortaklık düzeyine çıkarmayı
teklif ettiler. Bu kapsamda söz konusu amaçları gerçekleştirmek için “Akdeniz Diyaloğu için
Daha Đddialı ve Genişletilmiş Çerçeve (A More Ambitious and Expanded Framework for the
Mediterranean Dialogue) isimli belgeyi yayımladılar. Bu çerçeve belgesinde Akdeniz
diyalogu kapsamında gelecek yıllarda yapılabilecek potansiyel çalışma alanları ve stratejiler
belirlenerek diyalogun daha işlevsel hale gelmesinin amaçlandığı söylenebilir. Zira söz
konusu Akdeniz Diyaloğu için Daha Đddialı ve Genişletilmiş Çerçeve belgesinde temel olarak
şu konular öne çıkarılmaktadır.”10
Müşterek kamu diplomasisi girişimleri vasıtasıyla NATO’nun dönüşümü ve işbirliğine
yönelik çabalarının tanıtılması
8
NATO Handbook 2006, s.233, www.nato.int/docu/handbook/2006/hb-en-2006.pdf (Erişim 8 Eylül 2014)
Nicola de Santis, “Akdeniz ve Büyük Orta Doğuya Açılmak”, NATO Dergisi, Sonbahar 2004,
http://www.nato.int/docu/review/2004/issue3/turkish/art4.html (Erişim 9 Eylül 2014)
10
A More Ambitious and Expanded Framework for the Mediterranean Dialogue,
http://www.nato.int/docu/comm/2004/06-istanbul/docu-meddial.htm (Erişim 9 Eylül 2014)
9
346
Silahlı kuvvetlerin demokratik yollarla kontrolünün geliştirilmesi ve ulusal savunma
planlaması ve bütçelerinde şeffaflığın kolaylaştırılması
Đstihbarat paylaşımı ve deniz yollarında işbirliği vasıtasıyla terörizme karşı savaşılması
Đttifak’ın nükleer silahların ve bunları atma vasıtalarının yayılmasına karşı yürüttüğü
çabalara katkıda bulunulması
Sınır güvenliği konusunda NATO’nun katkısının çalışmalara güç katacağı durumlarda
işbirliğinin geliştirilmesi
Sivil olağanüstü hal planlamasında işbirliğinin güçlendirilmesi
Belirli askeri tatbikatlara ve bununla ilgili eğitim ve öğrenim faaliyetlerine katılarak
silahlı kuvvetler arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve dolayısıyla Akdenizli ortakların
NATO başkanlığındaki operasyonlara katkıda bulunabilmelerinin sağlanması11
Akdeniz Diyaloğu ülkeleri ile yapılan bir tek Fas, Bosna ve Hersekteki SFOR ve Akdeniz
Bunun dışında Akdeniz Diyaloğu ülkeleri Đttifak’ın Akdeniz’de terörist faaliyetleri
tespit etmek, durdurmak ve bozguna uğratmak amacıyla yürütmekte olduğu Etkin Çaba
Harekatı (Operation Active Endeavour)12 tatbikatına da katılabilirler.
NATO’nun Akdeniz Diyaloğu öncelikle politik nitelikteydi. “Bir taraftan Diyalog
ülkelerinin güvenlik ihtiyaçlarını incelerken, bir yandan da bu ülkelerde NATO’nun
politikaları ve faaliyetleri konusundaki anlayışı geliştirmeyi amaçlıyordu. Böylece Diyalog’un
temelini Đttifak’ın 1997 Madrid Zirvesi’nde oluşturulan Akdeniz Đşbirliği Grubu vasıtasıyla
yürütülen enformasyon alışverişi oluşturuyordu. Bu Grup aracılığıyla müttefikler Diyalog
ülkeleriyle gerek bireysel olarak, gerek 19 (şimdi 28) + 1 formatında , veya yedi Diyalog
ülkesinin hepsiyle bir arada—Cezayir, Mısır, Đsrail, Ürdün, Moritanya, Fas ve Tunus—19
(şimdi 28) + 7 formatında düzenli politik tartışmalar düzenlemektedirler.”13
Akdeniz Diyaloğu’nun pratik boyutu ise Çalışma Programı gibi mevcut araçların yanı
sıra esasen Barış Đçin Ortaklık çerçevesinde geliştirilmiş olan bir dizi mekanizmadan da
yararlanılarak güçlendirilebilir. Buna NATO Vakıf Fonlarından destek alma olasılığı da
11
NATO’nun düzenlediği askeri operasyonlara Akdeniz Diyalogu ülkelerinin katılımı oldukça sınırlı olmuştur.
Bu ortaklık programı üyelerinden sadece Fas Bosna ve Hersekteki SFOR ve Kosova’daki KFOR’da asker
konuşlandırmıştır. Bunun dışında Mısır ve Ürdün geçmişte Bosna Hersek’teki NATO başkanlığındaki
operasyona asker vererek katkıda bulunmuşlardır.
12
Operation Endeavour: NATO'nun Akdeniz’de yürüttüğü bir deniz operasyonudur. Bu operasyonun amacı
teröristlerin veya kitle imha silahlarının hareketini önlemeyi amaçlamaktadır. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın
kolektif savunma yapılmasını öngören 5. maddesinin uygulanmasından sonra NATO tarafından başlatılan ilk
operasyonlardan biridir.
Bkz. Operation Active Endeavour, http://en.wikipedia.org/wiki/Operation_Active_Endeavour (Erişim 9 Eylül
2014)
13
Muhammed Kadry Said, “NATO’nun Akdeniz Diyaloğu ile ilgili Bir Değerlendirme”
http://www.nato.int/docu/review/2004/issue1/turkish/art4.html (Erişim 9 Eylül 2014)
347
dahildir. Bu girişimler pratik ve konuya özel işbirliğine temel olabilecek eylem planları;
ihtiyaca yönelik seçilecek bireysel işbirliği programları; Đttifak ve Akdeniz Diyaloğu
kuvvetlerinin gelecekte NATO başkanlığındaki operasyonlarda birlikte çalışabilmeleri için
mevcut BĐO faaliyetleri ve araçlarından yararlanılması; uygun BĐO faaliyetlerine katılımın
artması; ve bilim ve çevre konularında işbirliğinin güçlendirilmesi gibi konuları da
kapsayabilir.”14
Genel bir değerlendirme yapıldığında “Akdeniz Diyalogu BĐO programına özgü bir takım
mekanizmalara sahip olmadığı ve NATO ile katılımcı ülkeler arasındaki beklenti ve öncelik
farklıkları nedenleriyle istenilen başarıyı sağladığını söylemek oldukça güçtür. NATO
ülkeleri, Đsrail-Filistin çatışması dahil olmak üzere bölgesel sorunlara Akdeniz Diyalogu
vasıtasıyla yaklaşmak istemiş fakat katılımcı ülkelerin bu ortaklıktan beklentileri farklı
olmuştur.”15 Zira Akdeniz Diyalogu’na katılan devletlerin halkları arasındaki baskın yaklaşım
NATO’nun söz konusu ülkelerden talep ettikleri ile bu ülkelere sunduğu olanaklar arasında
bir orantısızlığın var olduğu noktasında düğümlenmektedir. Hatta Đsrail hariç bu ülkelerin
tamamında ABD ve NATO’ya olan bakış açısı oldukça negatiftir. Bu durum elbette NATO ve
bu ülkeler arasında etkili bir ortaklığın varlığını olumsuz olarak etkilemektedirler
1.1.2 Đstanbul Đş Birliği Girişimi (Istanbul Cooperation Initiative – ICI)
Đstanbul Đşbirliği Girişimi, 11 Eylül saldırılarından sonra Ortadoğu bölgesinde başta
terörizm olmak üzere bölgedeki güvenlik tehditleriyle başa çıkabilmek ve bölgenin istikrarına
katkıda bulunabilmek amacıyla 27–28 Haziran 2004 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO’nun
Đstanbul Zirvesi’nde başlatılmıştır. Akdeniz Diyaloğu’nun bir tamamlayıcısı olmasının yanı
sıra farklı bir ortaklık temelinde inşa edilen bu program Körfez Đşbirliği Konseyi ülkelerinin
bir kısmı ile pratik işbirliği geliştirmeyi amaçlamıştır. Söz konusu bu programa ortak olan üye
devletler, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt’tir.
NATO’nun Đstanbul Đşbirliği Girişimi kapsamında “pratik işbirliği için özellikle
belirlediği bazı alanlar Đstanbul Zirvesi’nin ardından yayınlanan Đstanbul Đşbirliği Girişimi
Resmi Politika Dokümanı’nda (Official ICI Policy Document) belirtilmiştir. Söz konusu bu
alanlar şunlardır.”16
Savunma reformu
Savunma bütçeleri
14
Nicola de Santis, a.g.m
Graeme P. Herd ve Daniel Kight, “Future Visions of NATO Partnerships and Cooperation Programs”,
Connections The Quarterly Journal, Cilt 6, Sayı 3, 2007, s.6, ss. 1–9
16
Đstanbul Cooperation Initiative, 28 – 29 June 2004,
http://www.nato.int/docu/comm/2004/06-istanbul/docu-cooperation.htm (Erişim 9 Eylül 2014)
15
348
Savunma planlaması ve asker-sivil ilişkileri üzerinde duruma özel bazı öneriler
getirmek;
Katılımcı ülkelerin belirli askeri tatbikatlara ve bununla ilgili eğitim ve öğretim
faaliyetlerine katılarak BM Yasasına uygun olarak NATO başkanlığında yürütülecek
operasyonlarda Đttifak kuvvetleri ile birlikte çalışabilmelerini kolaylaştırmak amacıyla
silahlı kuvvetler arasındaki işbirliğini güçlendirmek
Bilgi paylaşımı ve denizcilik konusunda işbirliği vasıtasıyla terörizme karşı savaşı
güçlendirmek
Nükleer silahların ve bunları atma vasıtalarının yarattığı tehlikelere karşı Đttifak’ın
yürüttüğü çalışmalara katkıda bulunmak
Özellikle terörizm, küçük ve hafif ateşli silahlar, yasa dışı uyuşturucu trafiği ile
bağlantılı olarak NATO’nun da değerli katkıları olabilecek gerekli durumlarda sınır
güvenliğini güçlendirmek
Sivil olağanüstü hal planlaması ile ilgili işbirliğini güçlendirmektir.
Đstanbul Đşbirliği Girişimi kapsamında yer alan ülkeler “NATO/BĐO tatbikatlarında
gözlemci olarak bulunabilir veya bu tatbikatlara aktif olarak katılabilirler ve hatta NATO
başkanlığındaki barışı koruma operasyonlarına katkıda bulunabilirler. Nitekim Körfez
Đşbirliği Konseyi (KĐK/GCC) ülkelerinden biri olan Birleşik Arap Emirliği Kosova’daki
NATO operasyonuna önemli katkılarda bulunmuştur. Bunun dışında bu ülkeler, ayrıca,
Operation Endeavour operasyonuna da katılabilir ve Barış Đçin Ortaklık çerçevesinde NATO
sponsorluğunda geliştirilmiş olan programlar (sivil olağanüstü hal planlaması ile ilgili
kurslar dahil) ve eğitim merkezlerinden de yararlanabilirler.”17
NATO ortaklık programı çerçevesinde başlangıç olarak Bahreyn, Kuveyt, Umman,
Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliği’nin aralarında bulunduğu altı Körfez
Đşbirliği Konseyi üyesi ülke üzerinde odaklanmıştır. Đstanbul Đşbirliği Girişimi ise Büyük Orta
Doğu’da bu girişimin içerik ve amaçlarını (terörizm ve nükleer silahların yayılmasına karşı
mücadele dahil) kabul eden tüm ülkelere açıktır. Zaten bu girişimin başarılı olması da bu
ülkelerin katılımıyla mümkün olacaktır. Ancak “Basra Körfezi’ne kıyıdaş olmakla beraber
programa katılmayan Suudi Arabistan, Đran, Irak ve Umman gibi ülkeler nedeniyle ortaklık
programının Akdeniz Diyaloğu ortaklık programında olduğu gibi şu aşamada amacına
ulaşamadığı görülmektedir. Bu başarısızlığa sebep olarak şu hususlar gösterilebilir:”18
17
Nicola de Santis, a.g.m
Pierre Razoux, “What Future for NATO’s Đstanbul Cooperation Đnitiative”, NATO Defence College, Research
Paper No: 55, 2010, s. 4–8, ss.1–12
18
349
NATO’nun bölgede bulunmasının bazı ülkeler tarafından olumsuz algılanması
Suudi Arabistan ve Umman gibi iki önemli Körfez ülkesinin bu programda yer
almaması
Körfez ülkeleri arasında ortak stratejik bir vizyonun eksikliği
Yönetimde bulunan hanedanlıkların ülke ordularına güvenmemesi
Bölge ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklar ve bu ülkelerin ABD, Đngiltere ve Fransa ile
olan uzun süreli ikili anlaşmalara daha fazla önem vermesi
Đsrail ve Filistin arasında devam eden çatışmanın devam etmesi
NATO ile Katar ve BAE arasında müzakereler devam etse de bu ülkelerdeki kanunlar
nedeniyle yabancı askerlerin konuşlandırılmasına izin veren Status of Forces
Agreement – SOFA antlaşmaların imzalanmamış olması
Bölge ülkelerinde kurumlardan çok kişilerin önemli olması nedeniyle çalışma
ilişkilerinde aşırı kişiselleştirme yapılması bu nedenle bu ülke temsilcilerinin
kendilerini tanıyan ve saygı duyan kişilerle çalışmak istemeleri
Programa katılan devletlerin vatandaşlarının NATO hakkında yeterli bilgiye sahip
olmamaları ya da Đttifak’ı sadece ABD dış politikasının silahlı bir organı olarak
görmeleri ve bu anlamda Đttifak ile ilgili olumsuz bir imaja sahip olmaları
NATO üyesi bazı ülkelerin Ortadoğu coğrafyasının önemini kavramadıkları için bu
bölge ile ilgilenilmesi noktasında isteksiz davranmaları
NATO üyeleri arasında birbiriyle çatışan ikili gündemlerin olması
NATO’nun Ortadoğu bölgesine yönelik faaliyetleri destekleyecek yeterli bütçesinin
bulunmaması
Bazı üye devletlerin bu ortaklıklar nedeniyle Arap – Đsrail çatışması ile doğrudan
ilgilenileceği noktasında korku duymaları
Esas itibariyle Đstanbul Đşbirliği Girişimi ve Akdeniz Diyaloğu birbirinden farklı ama
birbirini tamamlayıcı niteliktedirler ve her ikisi de aynı amaca hizmet etmektedirler. Bölgesel
güvenlik ve istikrarı güçlendirmeyi amaçlayan Đstanbul Đşbirliği Girişimi diğer uluslararası
girişimlerden (Avrupa Birliği, G8, ve AGĐT girişimleri) tamamen ayrı ancak bu girişimleri
tamamlar niteliktedir. Bu programın başarıya ulaşması için NATO’nun da değerli katkılarda
bulunacağı pratik faaliyetler vasıtasıyla ilgili ülkelerle ikili işbirliği yapmaktır.
Sonuç olarak NATO’nun müdahale alanının genişletilmesi açısından önem taşıyan
Akdeniz
Diyalogu
ve
Đstanbul
Đşbirliği
Girişimi,
Đttifak’a
küresel
sorumluluklar
yüklemektedirler. Bu ortaklıkların BĐO gibi başarıya ulaşması durumunda Đttifak’ın küresel
sorunlara müdahil olmaya daha meyilli bir güvenlik örgütü haline gelebileceği söylenebilir.
350
Bu noktada NATO’nun Libya’ya gerçekleştirdiği müdahale bu anlayışın en son yansıması
olarak değerlendirilebilir.
1.2 Enerji Jeopolitiği ve Enerji Güvenliğinin Önemi
Avrupa’da tüketilen yağ ve petrolün % 65’i Akdeniz’den geçtiği için ekonomik
çıkarlar ve enerji güvenliği NATO’nun Ortadoğu (Akdeniz) politikası açısından büyük önem
taşımaktadır. Bunun yanında dünyada Asya–Pasifik bölgesinde Çin ve Hindistan gibi
yükselen ekonomilerin giderek artan enerji ihtiyaçları önümüzdeki yıllarda fosil yakıt deposu
durumunda bulunan Ortadoğu coğrafyasının öneminin iyice artırmasına neden olmaktadır.
Çünkü fosil yakıtların bu yüzyılın ortasından itibaren tükeneceği veya üretimlerinin zirve
noktasına yönündeki beklentilerin yanında iklim değişikliği konusundaki kaygılar enerji
güvenliğinin uluslararası güvenlik tartışmalarında önemli bir konu haline gelmesine sebep
olmuştur. Ayrıca mevcut durumda enerjinin arz ve talep güvenliğini tehdit eden özellikle
tankerin geçiş yaptığı dar suyollarındaki korsanlık faaliyetleri ile kritik enerji altyapılarını
hedef alan enerji terörizmi gibi konular enerji güvenliğinin uluslararası güvenlik
tartışmalarında önemli bir konu haline gelmesine sebep olmuştur.
Son yıllarda azalan fosil yakıt kaynaklarının etkisiyle birlikte dünyada yeni bir enerji
jeopolitiği oluşmaya başladığını söylemek mümkündür. Bu yeni enerji jeopolitiği döneminde
devletleri enerji fazlası ve enerji açığı olanlar şeklinde iki kategoriye ayrılmaktadır. Eski
düzende bir devletin küresel hiyerarşideki sıralaması nükleer savaş başlığı sayısı, deniz gücü
veya askeri personel sayısıyla belirlenmekteydi. Yeni düzende ise devletler arası güç
hiyerarşisinin tayininde sahip olunan petrol/doğal gaz rezerv miktarı ve/veya enerji
kaynaklarını satın alma (veya edinme) kabiliyeti gibi unsurlar gittikçe önem kazanmaktadır.19
Enerji güvenliği bakımından enerji kaynaklarına sahip ülkeler açısından pek büyük bir
sorun olmasa da tüketici durumda bulunan ülkeler için üç temel sorun oluştuğu görülmektedir.
Bunlar;
1) Kaynak milliyetçiliği: Kaynağa sahip devletin giderek ulusal enerji sektöründe daha
fazla otoriteye sahip olması ve enerji politikalarını devletçi bir bakış açısıyla
sürdürmesini ifade etmektedir. Bu konuda özellikle Rusya başta olmak üzere Đran, Çin
ve Venezuella gibi devletler son yıllarda milli çıkarları doğrultusunda enerji oyununun
kurallarını değiştirmekte ve enerji kaynaklarını bir manivela gibi dış politika
hedeflerini gerçekleştirmekte kullanmaktadır. “Örneğin Rusya, 2000’li yılların
başından itibaren bir “enerji süper gücü” biçiminde (yeniden) ortaya çıkarak, bu
19
Deniz Ülke Arıboğan ve Mert Bilgin “New Energy Order Politics Neopolitics: From Geopolitics to
Energeopolitics”, Uluslararası Đlişkiler Dergisi, Cilt 5, No 20, 2009, s.119, ss. 109 – 132
351
türden politikaların en ‘bariz’ örneklerini enerji fakiri Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde
tatbik etmiştir. Moskova lehine oluşan bu asimetrik güç dengesi NATO’nun özellikle
de Rus enerji kaynaklarına yüksek oranda bağımlı üyelerini endişeye sevk
etmektedir.”20
2) Enerji Terörizmi: Petrol ve doğalgaz boru hatları, petrol ve LNG tankerleri, enerji
terminalleri, enerji santralleri, demir yolları vb. kritik enerji altyapılarını hedef alan
saldırıları ifade etmek için kullanılmaktadır. Dünya genelinde petrolün % 35’i,
doğalgazın ise % 75’i giderek uzamakta ve çoğu zaman istikrarsız bölgelerden
geçmekte olan - boru hatları tarafından taşınmaktadır.
2003 yılında terör
saldırılarının yaklaşık % 25’i enerji sektörünü hedef almışken, bu oran 2003–2007
arası dönemde %30-35’lere sıçramıştır.21 Enerji tankerleri ise okyanuslar kat ederek
gerek terör gerekse de kazaya yönelik çeşitli güvenlik riskleri bulunan Hürmüz,
Süveyş, Malaga ve Türk Boğazları gibi dar suyollarından (choke points) geçerek bir
kıtadan diğerine enerji nakletmektedirler. Ayrıca Çin ve Hindistan gibi dünya
nüfusunun yaklaşık yarısını barındıran iki ülkenin de gelişmesi göz önüne alındığında
önümüzdeki yıllarda petrol ve doğalgazın taşıma hacminde büyük bir artış
beklenmektedir. “Enerji altyapıları terör örgütleri için son derece çekici hedeflerdir.
Bir boru hattının sadece belli bir kısmına yapılacak başarılı bir sabotaj eylemi, enerji
üstyapıları karşılıklı bağımlı şebekeler olduklarından, enerji akışını tamamen
kesebilir, enerjiye bağımlı bütün sanayi branşları doğrudan veya direkt olarak zarar
görür, dahası bu ülkeye yapılacak yabancı yatırımlar gecikebilir veya toptan iptal
edilebilir. Dünya petrol arzının 1/6’sını gerçekleştiren Suudi Arabistan’a karşı ElKaide’nin giriştiği terör eylemleri, diğer örnekler arasında özel bir öneme sahiptir.
Bunlardan dünya kamuoyunda en fazla ilgi uyandıranı, dünya petrol arzının yaklaşık
%10’unu tek başına sağlayan Suudi Arabistan’ın en büyük petrol rafinerisi Abqaiq’e
2006 yılında yapılan ve ‘başarısız’ olmasına rağmen petrolün varil fiyatını 2,5
Amerikan Doları düzeyinde artıran saldırıdır”22
3) Enerji Korsanlığı: Dünya genelinde tüketici ülkelerin enerji güvenliği zafiyetini
arttıran teröre paralel bir başka tehdit kaynağı Korsanlık faaliyetleridir. “Uluslararası
20
Marshall I. Goldman, Petrostate: Putin, Power, and the New Russia, Oxford, Oxford University Press, 2010,
s.12
21
Jennifer Giroux, “Targeting Energy Infrastructure: Examining the Terrorist Threat in North Africa and its
Broader Implications”, Analysis of the Real Instituto Elcano,
http://www.realinstitutoelcano.org/wps/portal/rielcano_eng/Content?WCM_GLOBAL_CONTEXT=/elcano/elca
no_in/zonas_in/international+terrorism/ari25-2009 (Erişim 10 Eylül 2014)
22
Gal Luft ve Anne Corin, Energy Security Challenges for the 21th Century, California, Praeger, 2009,s.147–156
352
Taşımacılık Ajansı verilerine göre açık denizlerde düşük seyir hızları nedeniyle kolay
hedef
olan
petrol
tankerlerine
yılda
300’den
fazla
korsanlık
faaliyetinin
gerçekleştirilmektedir. Korsan saldırılar, küresel enerji arzı üzerinde ancak küçük bir
etki oluştururken, bu gemilerden birisinin terör saldırısına uğraması, dar geçitlerde
batırılması (dar bir kanalı tıkayacağından) ise enerji akışını haftalarca kesintiye
uğratma riskine sahiptir.”23
1.3 NATO Üyesi Devletlerin Enerji Đhtiyaçları
Dünya’da 1990 sonarsında yaşanan küreselleşme, süreci ile birlikte hızla artan
endüstrileşme ve buna paralel olarak hızla artan enerji talebi yaşanmıştır. Buna göre 1991
yılında, dünyanın birincil enerji tüketimi 8.156 milyon ton eşdeğer petrol (TEP) olurken bu
rakam 2010 yılında 12.000 milyona çıkmıştır. Son 20 yılda, küresel enerji tüketimi yaklaşık
olarak % 47 oranında artmıştır. Buna ek olarak, 2009 ile 2010 arasındaki talep değişimi ise %
5,6 seviyesinde olmuştur.
Grafik 1: 1991 – 2010 Yılları Arasındaki Dünyadaki Birincil Enerji Tüketimi24
Enerji talebinde 20 yılda görülen bu yüksek artış enerji güvenliğinin öneminin tekrar
ortaya çıkmasında önemli nedenlerden biri olmuştur. Bunun yanında hızla artan enerji
fiyatları, Çin ve Hindistan gibi OECD üyesi olmayan ülkelerde artan talep, üretici ülkelerdeki
çıkar çatışmaları, örneğin Arap Baharı’ndan etkilenen ülkeler ve Nijerya, hızla artan fosil
23
World Energy Outlook 2009, International Energy Agency, s.118,
http://www.iea.org/textbase/nppdf/ free/2009/WEO2009.pdf , (Erişim 10 Eylül 2014)
24
BP Statistical Review of World Energy 2011,
http://www.bp.com/liveassets/bp_internet/globalbp/globalbp_uk_english/reports_and_publications/statistical_en
ergy_review_2011/STAGING/local_assets/pdf/statistical_review_of_world_energy_full_report_2011.pdf,
(Erişim 10 Eylül 2014)
353
yakıt kullanımı, çevresel kaygılar ve doğal afetler gibi ulusal ve uluslararası sorunlar da
artması da katkı da bulunmuştur.25
Grafik 2: Enerji Tüketiminde NATO Üyesi Ülkelerin Payı
Enerji güvenliği perspektifinden bakıldığında NATO Đttifak’ını tehdit eden en önemli
sorun hızla artan dışa bağımlılık oranlarıdır. Bütün üye ülkeler arasında sadece Norveç,
Kanada ve Danimarka (sırasıyla yüzde -563, yüzde -55 ve yüzde -18) dışa bağımlılık
oranlarıyla net ihracatçılardır. Estonya, Đzlanda, Romanya, Hollanda, Birleşik Krallık, ABD,
Çek Cumhuriyeti, Arnavutluk ve Polonya yüzde 30’un altında dışa bağımlık oranıyla kabul
edilebilir sınırlar içerisindedir. Almanya, Yunanistan, Türkiye, Belçika, Đspanya, Portekiz,
Đtalya ve Lüksemburg gibi ülkelerin dışa bağımlılığı ise yüksek orandadır.26
Bunun sonucunda NATO’nun enerjide dışa bağımlılık oranı yüzde 25,5’dir. Ancak,
Norveç dışarıda bırakıldığında bu oran yüzde 30’a, buna ek olarak Danimarka ve Kanada’yı
çıkardığımızda bu oran yüzde 36’ya çıkmaktadır. NATO üyesi 28 ülkenin 21’i Avrupa Birliği
(AB) üyesi olduğu düşünüldüğünde, AB’nin enerjide dışa bağımlılığının yüzde 55 ile
ABD’nin yüzde 22 oranındaki enerji bağımlılığının üzerinde olduğu belirtilmelidir. Bu
oranlar değerlendirildiğinde arz güvenliğinin NATO için ne derecede öncelikli olduğu
görülmektedir.
25
Mehmet Efe Biresselioğlu, “NATO’nun Değişen Enerji Güvenliği Algısı: Türkiye’nin Olası Konumu”,
Uluslararası Đlişkiler Dergisi, Cilt 9, Sayı 34, 2012, s. 236, ss. 227–252
26
Mehmet Efe Biresselioğlu, a.g.e, s.237
354
NATO’nun en fazla enerji tüketen ülkeleri, AB üye ülkelerle ABD’nin oluşturduğu 22
ülkelik bir gruptur. Kalan 6 ülkelik grubun içerisinde, Norveç ve Kanada net ihracatçı,
Arnavutluk, Hırvatistan ve Đzlanda’yı içeren alt grubun toplam paydada küçük bir yeri
bulunmakla beraber, sadece Türkiye net ithalatçı ve muazzam bir enerji tüketicisidir. Sonuç
olarak, bu çalışma, AB ve ABD’nin petrol ve doğal gaz ithalatını hangi ülkeden yaptıklarına
bakılarak NATO’nun hangi ülkelerden enerji ihtiyaçlarını karşıladığını ortaya çıkarmayı
hedeflemektedir.
AB petrol ihtiyacının yaklaşık % 83’ünü ithal etmektedir. AB’nin mevcut halde
siyasal ve ekonomik olarak güvenilirliği az olan Rusya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu gibi
bölgelerdeki petrol rezervlerine erişimi vardır. AB ithal ettiği petrolün % 33’lük oranını
yukarıdaki grafikte görüldüğü gibi Rusya’dan gerçekleştirmektedir. Norveç ise güvenilir ve
NATO müttefiki bir ortak olarak ikinci sırayı almaktadır. Üretim stratejilerinde tekelci
eğilimleri olan OPEC üyesi ülkeler ise AB’nin toplam petrol ithalatından % 40 oranında pay
almaktadır.27
Grafik 3: Avrupa Birliği’nin Petrol Đthalatının Ülkelere Göre Dağılımı
Bunun yanında günümüzde AB doğal gaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 66’sını ithal
etmektedir. AB mevcut hale bakıldığında erişimi olduğu doğal gaz rezervleri yukarıda
bahsedilen petrol rezervleri erişimiyle aynıdır. AB ithal ettiği doğal gazın %35’lik oranını
aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi Rusya’dan ithal etmektedir. Norveç ise petrol ithalatında
27
Mehmet Efe Biresselioğlu, a.g.e, s.238
355
olduğu gibi güvenilir ve NATO müttefiki bir ortak olarak ikinci sırayı almaktadır. Bunların
dışında, Cezayir % 14’lük LNG formatındaki ihracatıyla üçüncü sırayı alırken, bunu Libya
%9 ile ve Katar %5 ile takip etmektedir. LNG’nin AB’nin toplam doğal gaz ithalatındaki
payının da arttığını not etmeliyiz. Bu da AB için denizyolu güvenliğinin öneminin arttığını
göstermektedir.28
Grafik 4: Avrupa Birliği’nin Doğal Gaz Đthalatının Ülkelere Göre Dağılımı
Diğer taraftan günümüzde NATO’nun en büyük gücü durumunda bulunan ABD petrol
ihtiyacının yaklaşık %52’sini ithal etmektedir. ABD’nin mevcut halde siyasal ve ekonomik
olarak güvenilirliği olan Kanada, Meksika ve güvenilirliği az olan Orta Doğu ve Güney
Amerika gibi bölgelerdeki petrol rezervlerine erişimi vardır. ABD ithal ettiği petrolün
%21’lik oranını aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi güvenilir ve NATO müttefiki ortağı olan
Kanada’dan almaktadır. Meksika ise ABD petrol ihracatında ikinci sırayı almaktadır. OPEC
üyesi ülkelerinden yaptığı ihracat ise yaklaşık yüzde 50 oranla tehlike arz etmektedir.
ABD’nin petrol arzında karşılaştığı sorunlar ve görünüşüne bakıldığında AB üyesi ülkelerle
aynı olduğu görülmektedir.29
Grafik 5: ABD’nin Petrol Đthalatının Ülkelere Göre Dağılımı
28
29
Mehmet Efe Biresselioğlu, a.g.e, s.239–240
Mehmet Efe Biresselioğlu, a.g.e, s.239
356
Günümüzde ABD doğal gaz ihtiyacının sadece %16’lık kısmını ithal etmektedir. Bu
oran AB ile karşılaştırıldığında düşüktür. Kanada ise bu ithalatın yaklaşık %88 gibi büyük bir
bölümünü aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi tek başına karşılamaktadır. Enerji güvenliği
açısından bakıldığında AB’nin aksine ABD’nin doğal gaz ithalatında herhangi bir tehdit
oluşmamaktadır.30
Grafik 6: ABD’nin Doğal Gaz Đthalatının Ülkelere Göre Dağılımı
Yukarıdaki verilere bakıldığında, NATO üyesi ülkelerin petrol ve doğal gaz ithalatında
büyük bir çoğunluğunun öncelikle Rusya’ya, daha sonra büyük kısmını Arap üyelerinin
30
Mehmet Efe Biresselioğlu, a.g.e, s.240
357
oluşturduğu OPEC ülkelerine ve Kuzey Afrika’ya yüksek oranda bağımlı olduğu
görülmektedir.31
1.4 NATO’nun Enerji Güvenliği Konseptinden Ortadoğu’ya Yaklaşımı
NATO’nun kuruluşundan itibaren “2006 yılındaki Riga zirvesine kadar, enerji ve
enerji güvenliği konusu teşkilatın hiç bir bildirisinde veya zirve gündeminde ayrı bir konu
başlığı olarak ele alınmadığı için bu konuya yönelik sistematik bir yaklaşım geliştirilmediği
görülmektedir. NATO için enerji güvenliği, daha çok, dolaylı bir şekilde askeri-lojistik
gerekliliklerle ilintili olarak işlenmiş, Đttifak’ın askeri kuvvetlerine yakıtın kesintisiz olarak
sağlanması manasına gelmiştir.”32 Ancak enerji kaynaklarına yönelik artan terör saldırıları,
korsanlık faaliyetleri ile Rusya gibi kaynak ülkelerin bu özelliklerini dış politika malzemesi
olarak kullanmaya başlaması sebebiyle NATO’yu kendi enerji güvenliği paradigması
konusunda yeniden düşünmeye zorlamıştır.
1.5 NATO’nun Riga Zirvesi ve Enerji Güvenliğinin Teşkilatın Gündemine Girmesi
11 Eylül saldırıları sonrasında tüm dünyada artan küresel terör tehdidi başta Ortadoğu
olmak tüm dünyadaki enerji kaynaklarının ve taşınmasının güvenlik risklerini de ortaya
çıkarmıştır. Zira 2006 yılının Ocak Ayında meydana gelen Ukrayna Krizi ve aynı yılın Şubat
ayı sonunda Abqaiq petrol rafinerisine El-Kaide tarafından gerçekleştirilen terörist saldırılar
ve benzer gelişmeler bir bakıma NATO’nun enerji güvenliği ile ilgili rolünün ne olması
gerektiğine dair somutlaşmış gibidir. Çünkü enerji tesisleri ve arz yollarına yönelik tehdit
algılarının yüksek olduğu ve başlıca enerji üreticilerinin güvenirliliğinin sorgulandığı bir
uluslararası ortamda Şubat 2006’da düzenlenen NATO’nun Riga Zirvesi ile birlikte enerji
güvenliği konusu tarihinde ilk kez teşkilatın siyasi gündemlerinden biri haline gelmiştir.
Dönemin NATO genel sekreteri Joop de Hoop Scheffer söz konusu Riga Zirvesinde enerji
güvenliği konusunda NATO’nun kendi üyeleri namına ve hesabına bu risklerle yüzleşmesi
gerektiğini ifade ederek ilk defa bu konunun gündeme gelmesini sağlamıştır.
“NATO’nun enerji konusunda oynayabileceği bir rolünün varlığı konusunda Riga
Zirvesinde bir ihtilaf yaşanmazken, bu rolün doğasının ne olacağı ve hangi yönlerden
NATO’nun konuya ‘yeni bir’ değer katabileceği konuları üzerinde tüm üyelerin uzlaştığı bir
31
Mehmet Efe Biresselioğlu, a.g.e, s.240
Zurab Khamashuridze, “Energy Security and NATO: Any Role for The Alliance?”, Connections: The
Quarterly Journal, Cilt 2, Sayı 4 2008, s.54, ss. 43–58
32
358
zemin oluşmamıştır.”33 “Bu konular Lizbon Zirve’sine kadar sürecek Đttifak içi tartışmaları
tetiklemiştir. Bu tartışmalarda öne çıkan başlıca 2 yaklaşım olmuştur. Buna göre;”34
1) NATO, Đttifak, terör örgütlerinin ve/veya korsan gruplarının enerji üretim tesislerine
(petrol kuyuları gibi), üreticilerce tüketiciler arasında yer alan enerji nakil rotalarına
(dar suyolları) ve diğer kritik altyapıya (boru hatları) yönelik tehditlerinin
giderilmesine yoğunlaşmalıdır. Bu şekilde teşkilatın üyeleri için hayati önem arz eden
kesintisiz enerji arzı temini, gerekli pratik ve lojistik planlama ile garantiye alınacaktır
2) NATO’ya
üye
ülkelerin
enerji
güvenliğine
yönelen
esas
tehdit,
kaynak
milliyetçiliğidir. Somut planda, doğrudan referans verilmese de, burada kastedilen
Moskova tarafından Gazprom-Ukrayna krizinde, Ocak 2006’da, ustalıkla kullanılan,
enerji kaynaklarının birer siyasal silaha dönüşmesi durumudur. Gerçekten de bu kriz,
Soğuk Savaş döneminde Avrupa devletlerinin Sovyetler Birliğine bağımlılığı
konusundaki Amerikan endişelerini yeniden canlandırmıştır.
Bu tartışmalar devam ederken 2008 Bükreş Zirvesi öncesinde NATO’nun enerji
güvenliğine ilişkin rolü, kritik enerji altyapısının korunması ile sınırlandırılmıştır. Bükreş
Zirvesinde, kritik enerji altyapı tesislerinin güvenliğinin sağlanması amacıyla özellikle
potansiyel terörist saldırılar, teknik arıza ve kazalara karşı NATO’nun ne türden bir görev
üstlenebileceğini tartışan “NATO’nun Enerji Güvenliğindeki Rolü” (NATO’s Role in Energy
Security)35 isimli bir rapor hazırlanmıştır. Bu raporda kısaca NATO’nun katkıda
bulunabileceği aşağıdaki 5 alandan bahsedilmektedir. Bunlar:
1) Bilgi ve istihbarat birleştirilmesi ve bunların paylaşımı
2) Đstikrar yaymak
3) Uluslararası ve bölgesel işbirliklerini geliştirmek
4) Sonuç yönetimi36 konularında destek verilmesi
5) Kritik altyapıların korunmasına yardımcı olma
Bu raporla “NATO, devlet-harici aktörlerden (terörist ve korsan gruplar), insan
hatasından ve doğal afetlerden kaynaklanabilecek risk unsurlarına karşı kritik enerji
altyapısının korunmasını, Đttifak’ın ortaklaşa eyleminin gereği olarak ilan etmiştir.
33
Andrew Monaghan, “Energy Security: NATO’s Limited, Complementary Role”, NATO Defense College
Research Paper, No 36, 2008, s.2, http://www.incipe.org/rp_36en.pdf (Erişim 10 Eylül 2014)
34
Monaghan, a.g.e., s.3
35
NATO’s Role in Energy Security, http://www.nato.int/cps/en/natolive/topics_49208.htm (Erişim 10 Eylül
2014)
36
Sonuç Yönetimi: Terörist saldırı, doğal afet, kaza gibi olağanüstü hal sonrası yönetim manasına gelmektedir.
Bkz. Scott R.Taylor vd., “Consequence Management in Need of a Timeout”, Joint Force Quarterly, 1999, s.79
ss.78-85,
359
Müdahalede öncelik sıralamasına gideceğini, askeri varlığıyla sahayı kaplamaya çalışmak
yerine, risk değerlendirmesini esas alacağını ilan etmiştir.”37
NATO’nun enerji güvenliği konusunda attığı bir diğer adım 2009 Nisan ayında
yapılan Strazburg-Kehl Zirvesinde “Enerji Güvenliği Alanında Sağlanan Đlerleme” (Report
on Progress Achieved in the Area of Energy Security) Raporu olmuştur. Söz konusu raporda
kısaca şu noktaların altı çizilmiştir.
Hidrokarbon kaynaklarının ve ulaşım yollarının çeşitlendirilmesi
Enerji şebekelerinin karşılıklı bağlantılarının tesis edilmesi yönünde hareket
edilmesi38
Ayrıca söz konusu Strazburg-Kehl Zirve Bildirgesinde ise enerji güvenliği gibi yeni ortaya
çıkan tehditlere karşılık Yeni Stratejik Konseptin hazırlanacağı belirtilmiştir
1.6 NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti ve Ortadoğu
NATO’nun yeni stratejik konseptinin belirlendiği Lizbon Zirvesi öncesinde 17 Mayıs
2010 tarihinde yayımlanan “NATO 2020: Sigortalanmış Güvenlik; Dinamik Angajman”39
başlıklı uzmanlar raporunda “Kapsamlı Siyasi Yönerge ve Çoklu Gelecekler Projesi’nde
belirtilen hususlar dikkate alınmıştır.”40 Raporda NATO’nun, geleceğini planlarken füze
saldırılarına karşı önlemler geliştirme, küresel terörizm ve deniz korsanlığı ile
mücadele, genişlemenin devamı, Akdeniz Diyaloğu, Đstanbul Đşbirliği Girişimi gibi
Đttifak dışı ülkelerle ortaklık ve iş birliğinin geliştirilmesi, iklim değişikliği, enerji
güvenliği gibi konularda kapsamlı yaklaşımlar oluşturması önerilmiştir. Ayrıca bu
raporda, NATO’nun yetki alanını yeniden tanımlaması ve farklı coğrafyalarda üye olmayan
ülkelerle iş birliği yapılmasını gerektirecek durumlarda bu ilişkilerin nasıl yürütüleceğinin
belirlenmesi de tartışılmıştır.
Kasım 2010’da Lizbon’da düzenlenen NATO Zirvesinde teşkilatın gelecek vizyonunu
ortaya koyan Yeni Stratejik Konsept kabul edilmiştir. Söz konusu bu zirvede daha önce Nisan
2008 Bükreş Zirvesi’nin kapsamını ve sınırlarını çizdiği NATO vasıtasıyla sürdürülecek
37
Monaghan, a.g.e., s.4
Strasbourg / Kehl Summit Declaration, 4 Nisan 2009, http://www.nato.int/cps/en/natolive/ news_52837.htm
(Erişim 10 Eylül 2014)
39
NATO Public Diplomacy Division, “NATO 2020: Assured Security; Dynamic Engagement-Analysis and
Recommendations of the Group of Experts on a New Strategic Concept for NATO”, Brusselss, 17 May 2010,
http://www.nato.int/strategic-concept/expertsreport.pdf (Erişim 10 Eylül 2014)
40
Çoklu Gelecek Projesi’nde herhangi bir ülke ya da bölgenin tehdit olarak isminin geçmemesine özen
gösterilmiş; Đttifak için tehdit olan/olabilecek ülke ve bölgeler için “gelişime entegre olamamış ülkeler” ve
“otoriter yönetimlerin bulunduğu bölgeler” gibi üstü kapalı ifadeler kullanılmıştır. Bu çerçevede söz konusu
belgede “Ortadoğu” ifadesi doğrudan kullanılmamış olmakla beraber; yukarıda bahsettiğimiz üstü kapalı
ifadelerle ve “enerji kaynaklarına sahip, kültürel olarak gelişmiş ülkelerden farklı” gibi özelliklerle tanımlanan
bölgelerden biriyle de Ortadoğu’nun kastedildiği açıktır.
38
360
faaliyetler bir kez daha tekrar edilmiştir. Yeni Stratejik Konsept’te ayrıca teşkilatın ilk enerji
güvenliği tanımı ortaya konmuştur. Bu tanım, enerji güvenliği kavramı ile alakalı üç temel
unsuru içerisinde barındırmaktadır. “Bu unsurlar:41
Enerji arzının güvenli ve sürekli olması
Arz yollarının, arzı sağlayan ülkelerin ve kaynakların çeşitlendirilmesi
Enerji şebekeleri arasında sürekli bağlantıların tesis edilmesi
Enerji güvenliği konusundaki temel unsurlar ortaya konulduktan sonra NATO
tarafından gerçekleştirilmesi beklenen eylemlerin neler olabileceği netlik kazanmıştır. Bunlar
kısaca şu şekildedir.”42
Deniz ticaret rotalarının güvenceye alınması
Yasadışı ticaretin engellenmesi için önlem alınması
Enerji fiziksel altyapısıyla ilgili üretim birimlerinin ve boru hatlarının korunması
Enerji üreten, satın alan ve nakleden ülkeler arasında işbirliğinin kurulması
NATO’nun BM, AB ve Uluslararası Atom Ajansı ile yakın temasta bulunması
NATO’nun yukarıda belirtilen “zirve ve konferanslarında Đttifak’ın enerji güvenliğinin
sağlanması yönünde kabul edilen prensipleri, birbirleriyle işbirliği içerisinde olan ülkelerin
oluşturmuş olduğu çalışma grupları vasıtayla uygulamaya konulmuştur. Bunlar arasında;
Avrupa-Atlantik Đşbirliği Konseyi (Euro-Atlantic Partnership Council), Akdeniz Diyaloğu
(Mediterranean Dialogue), Đstanbul Đşbirliği Girişimi (Istanbul Cooperation Initiative) ve
NATO’nun Barış ve Güvenlik için Bilim Programı (NATO’s Science for Peace and Security
Programme) sayılabilir.”43
Genel
olarak
değerlendirildiğinde
Yeni
Stratejik
Konseptte
ve
Lizbon
Deklarasyonunda betimlendiği şekliyle, Đttifak’ın enerji güvenliği konusunda liderlik rolü
oynamak gibi bir niyetinin olmadığı anlaşılmaktadır. NATO’nun bu tutumunun en önemli
nedenleri şunlardır.44
1) Üye ülkelerin ulusal çıkarlarının birbirinden farklı olması: Enerji güvenliği
genellikle bir ulusal ekonomi konusu olduğu için birçok ülke konuyu çokuluslu
forumlarda tartışmak istememektedir. Bu sadece NATO için değil, aynı zamanda AB
41
Emre Đşeri, A.Oğuz Dilek, “Yeni Enerji Jeopolitiğinde NATO’nun Enerji Güvenliğinde Tamamlayıcı Rolü ve
Türkiye’nin Potansiyel Katkıları”, Gazi Üniversitesi Akademik Bakış Dergisi, Cilt 5, Sayı 10, 2012, s.237, ss.
229 – 248
42
Strategic Concept For the Defence and Security of The Members of the North Atlantic Treaty Organisation, 20
Kasım 2010, http://www.nato.int/lisbon2010/strategic-concept-2010-eng.pdf (Erişim 10 Eylül 2014)
43
Đşeri ve Dilek, a.g.e., s. 238
44
Michael Rühle, “NATO ve Enerji Güvenliği”,
http://www.nato.int/docu/review/2011/Climate-action/Energy_Security/TR/index.htm (Erişim 10 Eylül 2014)
361
için de bir sorundur. Avrupa Komisyonu’nun ileriye dönük bir enerji politikası
oluşturma konusundaki çabalarına rağmen üye ülkeler enerji ithal eden ülkelerle
bireysel olarak anlaşmalar yapmaya devam etmektedirler. Kısacası, iş enerji
güvenliğine gelince uluslar kendi çıkarlarını kollamaktadırlar.
2) Enerji güvenliği konusunun AB’den Uluslararası Enerji Ajansına, Ekonomik
Đşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’ndan (OECD) özel sektöre kadar çok sayıda
oyuncu tarafından zaten ele alınmış olması: NATO’nun oynayacağı rol bu nedenle
ancak tamamlayıcı bir rol olabilir—sürece öncülük etmekten çok değer katacak bir rol
oynayabilir.
3) Öncelikli olarak askeri olarak tanımlanan bir ittifak olması: Enerji güvenliğinin
askeri bir boyutu olabileceği gayet açıksa olsa da NATO’nun Somali açıklarında
korsanlara karşı
giriştiği operasyonların aynı zamanda petrol tankerlerinin
korunmasına yardımcı olması gibi temelde ekonomiyi ilgilendiren bir konunun
gereksiz yere “askeri” hale gelebileceğinden endişe duymaktadır.
Bu anlamda Mayıs 2012’de NATO’nun Chicago Zirvesinde enerji güvenliği
konusunun gündem dışında tutulması NATO üyesi ülkelerin konuya ilişkin yaklaşımlarının
asgari-müşterek düzeyin ötesine geçemediğini göstermektedir. Bir başka deyişle NATO ancak
Somali açıklarında korsanlara karşı girişilen operasyon askeri bir müdahaleye ihtiyaç olduğu
durumlarda enerjiyle ilgili konularda etkin bir şekilde müdahil olabilmektedir. Yani
NATO’nun enerji güvenliği konusunda yaklaşımı proaktif olmaktan çok diğer aktörlerin
yaklaşımlarını tamamlar nitelikte olmaktadır. Bu noktadan hareketle “NATO’nun günümüzde
ve yakın gelecekte enerji güvenliği konusundaki etkinliğinin aşağıdaki şu 4 uygulama
noktasında yoğunlaşabileceği öne sürülebilir.”45
1) Enerji güvenliği durumunun gözlemlenmesi ve değerlendirilmesi: Đttifak
üyelerinden ve ortaklarından gelen uzmanlara danışılarak, enerji güvenliğine ilişkin
gelişmelerin değerlendirileceği mekanizmaların oluşturulması ve askeri personelin
ortaklaşa hazırlayacağı analizlerin ve istihbarat raporlarının Kuzey Atlantik
Konseyi’ne (North Atlantic Council) sunulması ve Konsey’de alınacak tedbirin karara
bağlanması, bu mekanizmanın işleyiş prensibini oluşturmaktadır. Bu yapılanmaya
ilave olarak, aynı uluslararası terörizm konusunda olduğu gibi, Kuzey Atlantik
Konsey’ince oluşturacak bir Enerji Güvenliği ve Đstihbarat Analiz Birimi, istihbarat
paylaşım mekanizmalarını daha da etkin kılacaktır. Böylece NATO, enerji
45
Jamie Shea, “Energy Security: NATO’s Potential Role”,
www.nato.int/docu/review/2006/issue3/english/special1.html (Erişim 10 Eylül 2014)
362
altyapılarına yönelik küresel güvenlik risklerinin değerlendirilmesi konusunda son
derece önemli bir rol oynayabilecektir.
2) Deniz seyrüsefer gözlemi ve tehdit bazlı müdahale: seyrüsefer halindeki tankerlerin
özellikle Afrika Boynuzu ile Süveyş Kanalı gibi dar geçiş noktalarında
gözlemlenmesi ve meydana gelebilecek tehditlerin doğasına göre onlara müdahale
edilmesi hakkındadır. Bu husus, sadece NATO ve üyeleri açısından değil, aynı
zamanda ortaklar için de ciddi bir güvenlik açığını kapatabilir. Đlk uygulama alanında
bahsedilen gözlem ve tehdit değerlendirmesi, bir bakıma, hayati kaynakların güvenlik
riski olan bölgelerden güvenle geçişi açısından büyük önem arz etmektedir. Mevcut
durumda NATO, Etkin Çaba Harekatı (Operation Active Endeavour) yoluyla
Akdeniz’i gözlemlemekte ve askeri olmayan gemilerin maruz kalabileceği muhtemel
saldırıları, eskortluk yaparak caydırmaya çalışmaktadır.
3) Engelleme operasyonları: Enerji arz akışının güvenliğini tehdit eden bir kriz veya
çatışma durumunda, askeri engelleme operasyonlarının nasıl tasarlanacağına
ilişkindir.46
4) Müttefiklere güvenlik yardımı: Bir veya daha fazla sayıda müttefike güvenlik
yardımı (Sivil Aciliyet Planı yoluyla afetlerde yardım, vb.) ve tehditkâr unsurlara karşı
askeri engelleme operasyonları (denizden ve havadan devriye katkısı) yapılabilecektir.
Olağan üstü hallerde ise, 4. Madde kapsamında acil müdahale gücünün kriz bölgesine
nakledilmesi, bu sayede tehdit altındaki sahanın güvence altına alınması da, 4.
uygulama alanı ile düzenlenebilecek bir başka NATO operasyonu örneği olarak
verilebilir.
Genel itibariyle Stratejik Konsept NATO’nun 1991 ve 1999 yıllarında açıkladığı diğer
iki konseptte olduğu gibi, tehdit olarak herhangi bir bölge veya ülke telaffuz edilmemiştir.
Ancak “balistik füze, nükleer ve diğer kitle imha silahlarının yayılması, NATO’nun sınırları
dışında oluşan istikrarsızlık ve çatışma ortamı ve uluslararası terörizm” gibi tehditlerin
çoğunlukla Ortadoğu kaynaklı olduğunu söylemek mümkündür.
46
Örneğin, Đran-Irak savaşı esnasında Kuveyt’in petrol tankerlerini korumak için Hürmüz Boğazı’na savaş
gemilerinin konuşlandırılması veya tanker bayraklarının bir şaşırtmaca olarak değiştirilmesi türünden tedbirleri
içeren Operation Earnest Will, bir NATO operasyonu olmasa dahi, gelecekte yapılacak engelleme operasyonları
için NATO güçlerine bir örnek teşkil etmektedir. Bu tip bir operasyon, kritik enerji altyapılarının korunması için
kısa süreliğine seyrüsefer eskortluğu desteği verilmesi biçiminde de yürütülebilir
363
Sonuç
Tarihteki en başarılı ve güçlü askeri ittifak olarak kabul edilen Kuzey Atlantik Paktı
Soğuk Savaş yıllarında Avrupa’da güvenliği sağlamış bu dönemin sona ermesinden sonrada
kendisini günümüzün hızla değişen güvenlik tehlikelerine karşı uyarlamaya başlamıştır. 1990
sonrası dönemde güvenlik anlayışının farklılaşmasıyla birlikte teknik olarak varlık sebebi
ortadan kalkan NATO varlığını sürdürebilmek için faaliyetlerinde yeniliği ifade eden bir
dönüşüm sürecine girmiştir. Bu kapsamda Avrupa’da birçok ülkeyi kendi bünyesine katan ve
bir kısmı ile Barış Đçin Ortaklık programı gibi ortaklıklar geliştiren NATO, günümüzde
bölgesel bir örgüt olmanın ötesine geçerek küresel bir savunma ve işbirliği örgütü haline
dönüşmüştür. Bu kapsamda müttefik devletlerin yakın çevresinde bulunan diğer devletlerin
istikrarını da dikkate almaktadır. Zira günümüzde müttefiklerin güvenliği ancak Orta ve Doğu
Avrupalı ve Ortadoğulu ortaklar arasında ve ortakların kendi aralarında yapacakları yakın
işbirliği sayesinde garanti edilebilir.
Bu süreç NATO’nun farklı coğrafi bölgelerde ortaklık programları kurarak bölgesel
bir örgütten küresel bir örgüte dönüşmesi, yeni üyeler kabul etmek suretiyle genişlemesi, bu
doğrultuda kuvvet yapısının yeniden düzenlenmesi gibi çok yönlü faaliyet ve teşkilat
değişimini içinde barındırmaktadır. NATO eski Genel Sekreterlerinden George Robertson, bu
ortaklık programlarını “NATO’nun altın tozu ve şimdiye kadar daha güvenli bir gelecek için
yapılmış en önemli yatırım”47 olarak nitelendirmiştir. Çünkü varlık sebebi ortadan kalkan
NATO açısından bu Ortaklıklar, alan dışı harekâtların yanında, NATO’nun statik ve kolektif
savunma örgütü yapısından çıkarak esnek ve küresel bir güvenlik ittifakına dönüşüm isteğinin
en belirgin ifadesi olarak görülmektedir. Bir başka deyişle ortaklık programları, değişen
güvenlik paradigmaları ve tehditlere karşı varlığını meşrulaştıran ve kabuk değiştirmesine
imkan sağlayan araç olarak ifade edilebilir.
Bu anlayışın bir yansıması olarak NATO’nun Soğuk Savaş sonrası geliştirdiği stratejik
konseptlerinde Ortadoğu’da yer alan devletlerle ortaklık programları geliştirmeyi ve bu
programa katılan ülkelerle ilişkilerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Kurumsal çerçeve
açısından bakıldığında, NATO’nun Ortadoğu’ya yönelik politikasının iki ana dayanağı olduğu
görülmektedir. Bunlar Akdeniz Diyaloğu ve Đstanbul Đşbirliği Girişimi’dir. Bu iki çerçevenin
öncelikli oldukları, 2010 Kasımında Lizbon’da kabul edilen yeni stratejik konseptte’de ifade
edilmektedir. Akdeniz Diyaloğu’na yeni ülkelerin katılmasından, Körfez ülkelerinin
47
George Robertson, Farewell Speech to the Council on 17 December 2003 in NATO Headquarter,
http://www.nato.int/docu/speech/2003/s031217a.htm (Erişim 10 Eylül 2014)
364
oluşturduğu Đstanbul Đşbirliği Girişiminde de bölge ülkeleri ile olan siyasal ve askeri
işbirliğinin daha da derinleştirilmesinden açıkça bahsedilmektedir.
NATO’nun Ortadoğu’ya olan ilgisinin altında yatan diğer bir sebepte kuşkusuz
bölgenin sahip olduğu fosil yakıt kaynakları ve bu kaynaklardan elde edilen ürünlerin
müttefik devletlerin pazarlarına güvenli bir şekilde transfer edilmesi yatmaktadır. Bu konuda
NATO’nun özellikle 2006 Riga Zirvesinde enerji güvenliğini siyasi bir gündem maddesi
Ortadoğu’ya olan ilginin artmasına neden olsa da gelinen noktada NATO’nun enerji güvenliği
konusunda ancak askeri bir tehdit olduğunda devreye girmesinin düşünüldüğü üye devletlerin
teşkilatı bu konuda proaktif bir aktör olarak düşünmedikleri görülmektedir. Ancak NATO’nun
denizde, havada ve karada kanıtlamış olduğu operasyonel kabiliyetleriyle askeri güvenlik
enerji güvenliğini sağlamada bir araç olarak kullanabileceği açıktır. Bu nedenle NATO’nun
bu kapasitesi kullanılmadan Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde enerji güvenliği
stratejisini şekillendirmek ve gerçekleştirmek zor olacaktır.
NATO’nun Soğuk Savaş sonrası oluşturduğu ortaklıklar, NATO’nun bölgesel bir
örgütten küresel bir örgüte dönüşümünün temel göstergeleri arasında sayılabilir. NATO
ortaklık programlarının yapısı sürekli geliştirilmeye çalışılmaktadır. Ancak NATO’nun
özellikle Orta Doğu’ya yönelik olarak oluşturduğu ortaklıkların Đttifak’a sağladığı avantajlar
hedeflerine ulaşmasında sağladığı katkı ile ölçülebilir. Fakat bu katkının çok belirgin
olduğunu söylemek yanıltıcı olacaktır. Çünkü söz konusu katkının sağlıklı bir biçimde
ölçülebilmesi katılımcı ülkelerin hedeflerindeki farklılıklar, ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin
aynı olmaması, Ortadoğu coğrafyasının Batılı değerlerle anlaşılması güç olan kendine has
kültürel, sosyal ve ekonomik yapısı ve kronik hale gelen çatışmaları ile beraber
değerlendirildiğinde daha güç bir hal almaktadır.48
Günümüzde, NATO, sadece bir savunma değil, aynı zamanda bir güvenlik teşkilatı
haline gelmiştir. 21. yüzyılın değişen güvenlik sorunlarının üstesinden gelebilmek adına
ittifak yapısı yenilenmeye devam etmektedir. Đttifakın dayanağını oluşturan, demokrasi ve
hukukun üstünlüğü gibi ortak değerleri, müttefiklerinin güvenliğini sağlayabilmek adına
NATO’nun genişlemesi gerekmektedir. NATO’nun sınırları dışında oluşan istikrarsızlık,
terörizm, konvansiyonel saldırı olasılığı Đttifak’ın güvenliğini tehdit etmektedir. Zira Terörizm
Avrupa ve Kuzey Amerika için olduğu kadar Orta Doğu ülkeleri için de bir tehdit
oluşturmakta ve bu konuda yapılacak işbirliği bu ülkeler için de son derece önemli hale
gelmektedir. Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan Arap Baharı’nın getirebileceği istikrarsızlıklar,
48
Bağbaşlıoğlu, a.g.e, s.94
365
çatışmalar ve bilinmeyenler göz önünde tutulduğunda Ortadoğu, Körfez, Kuzey Afrika ve
Akdeniz bölgesinin NATO’nun güvenlik tartışmalarında giderek daha fazla ağırlık kazanacağı
ve dolayısı ile NATO’nun bu bölgelerle ortaklık faaliyetlerini derinleştirme ve geliştirme
yolunda çaba harcayacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
KAYNAKÇA
A More Ambitious and Expanded Framework for the Mediterranean Dialogue,
http://www.nato.int/docu/comm/2004/06-istanbul/docu-meddial.htm (Erişim 9 Eylül 2014)
Arıboğan, Deniz Ülke ve Bilgin, Mert, “New Energy Order Politics Neopolitics: From
Geopolitics to Energeopolitics”, Uluslararası Đlişkiler Dergisi, Cilt 5, No 20, 2009, s.119, ss.
109 – 132
Bağbaşlıoğlu, Arif, “Ortaklık Politikası Çerçevesinde Nato’nun Ortadoğu’ya Bakışı”,
Akademik Ortadoğu Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, 2011, ss. 77 – 95
BP
Statistical
Review
of
World
Energy
2011,
http://www.bp.com/liveassets/bp_internet/globalbp/globalbp_uk_english/reports_and_publica
tions/statistical_energy_review_2011/STAGING/local_assets/pdf/statistical_review_of_world
_energy_full_report_2011.pdf , (Erişim 10 Eylül 2014)
Giroux, Jennifer, “Targeting Energy Infrastructure: Examining the Terrorist Threat in
North Africa and its Broader Implications”, Analysis of the Real Instituto Elcano,
http://www.realinstitutoelcano.org/wps/portal/rielcano_eng/Content?WCM_GLOBAL_CON
TEXT=/elcano/elcano_in/zonas_in/international+terrorism/ari25-2009 (Erişim 10 Eylül 2014)
Goldman, Marshall I., Petrostate: Putin, Power, and the New Russia, Oxford, Oxford
University Press, 2010
Herd, Graeme P. ve Kight, Daniel, “Future Visions of NATO Partnerships and
Cooperation Programs”, Connections The Quarterly Journal, Cilt 6, Sayı 3, 2007, ss. 1–9
Đlhan, Suat, Türkiye’nin ve Türk Dünyası’nın Jeopolitiği, Ankara, Türk Kültürünü
Araştırma Enstitüsü Yayınları, 134, Seri 8, Sayı 1, 1989
Đstanbul
Cooperation
Initiative,
28
–
29
June
http://www.nato.int/docu/comm/2004/06-istanbul/docu-cooperation.htm
(Erişim
2004,
9
Eylül
2014)
Đşeri, Emre ve Dilek, A.Oğuz,
“Yeni Enerji Jeopolitiğinde NATO’nun Enerji
Güvenliğinde Tamamlayıcı Rolü ve Türkiye’nin Potansiyel Katkıları”, Gazi Üniversitesi
Akademik Bakış Dergisi, Cilt 5, Sayı 10, 2012, ss. 229 – 248
366
Karagül, Đbrahim, “NATO'nun Genişleme Stratejisi, Đslam ve James Jones'un Sözleri”,
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2003/eylul/30/ikaragul.html (Erişim 8 Eylül 2014)
Khamashuridze, Zurab, “Energy Security and NATO: Any Role for The Alliance?”,
Connections: The Quarterly Journal, Cilt 2, Sayı 4, 2008, ss. 43–58
Kriendler, John, “Transforming NATO HQ: The Latest Hurrah”, Swindon, Conflict
Studies Research Center Special Series 06/30, July 2006,ss.1-15
Luft, Gal ve Corin Anne, Energy Security Challenges for the 21th Century, California,
Praeger, 2009
Madrid Declaration of North Atlantic Council, http://www.nato.int/cps/en/SIDA9413620-D36797B1/natolive/official_texts_25460.htm (Erişim 8 Eylül 2014)
Mediterranean
Dialogue
Work
Programme
2003,
http://www.nato.int/med-
dial/2003/mdwp-2003.pdf (Erişim 8 Eylül 2014)
Mehmet Efe Biresselioğlu, “NATO’nun Değişen Enerji Güvenliği Algısı: Türkiye’nin
Olası Konumu”, Uluslararası Đlişkiler Dergisi, Cilt 9, Sayı 34, 2012, ss. 227–252
Michael
Rühle,
“NATO
ve
Enerji
Güvenliği”,
http://www.nato.int/docu/review/2011/Climate-action/Energy_Security/TR/index.htm,
(Erişim 10 Eylül 2014)
Monaghan, Andrew, “Energy Security: NATO’s Limited, Complementary Role”,
NATO Defense College Research Paper, No 36, 2008, http://www.incipe.org/rp_36en.pdf
(Erişim 10 Eylül 2014)
NATO Handbook 2006, s.233, www.nato.int/docu/handbook/2006/hb-en-2006.pdf
(Erişim 8 Eylül 2014)
NATO Public Diplomacy Division, “NATO 2020: Assured Security; Dynamic
Engagement-Analysis and Recommendations of the Group of Experts on a New Strategic
Concept
for
NATO”,
Brusselss,
17
May
2010,
http://www.nato.int/strategic-
concept/expertsreport.pdf (Erişim 10 Eylül 2014)
NATO’s
Role
in
Energy
Security,
http://www.nato.int/cps/en/natolive/topics_49208.htm (Erişim 10 Eylül 2014)
Operation
Active
Endeavour,
http://en.wikipedia.org/wiki/Operation_Active_Endeavour (Erişim 9 Eylül 2014)
Razoux, Pierre, “What Future for NATO’s Đstanbul Cooperation Đnitiative”, NATO
Defence College Research Paper No: 55, 2010, ss.1–12
Robertson, George, Farewell Speech to the Council on 17 December 2003 in NATO
Headquarter, http://www.nato.int/docu/speech/2003/s031217a.htm (Erişim 10 Eylül 2014)
367
Said,
Muhammed
Kadry,
“NATO’nun
Akdeniz
Diyaloğu
ile
ilgili
Bir
Değerlendirme”, http://www.nato.int/docu/review/2004/issue1/turkish/art4.html (Erişim 9
Eylül 2014)
Santis, Nicola de, “Akdeniz ve Büyük Orta Doğuya Açılmak”, NATO Dergisi,
Sonbahar 2004, http://www.nato.int/docu/review/2004/issue3/turkish/art4.html (Erişim 9
Eylül 2014)
Shea,
Jamie,
“Energy
Security:
NATO’s
Potential
Role”,
http://www.nato.int/docu/re¬view/2006/issue3/english/special1.html (Erişim 10 Eylül 2014)
Strasbourg
/
Kehl
Summit
Declaration,
4
Nisan
2009,
http://www.nato.int/cps/en/natolive/ news_52837.htm (Erişim 10 Eylül 2014)
Strategic Concept For the Defence and Security of The Members of the North Atlantic
Treaty Organisation, 20 Kasım 2010, http://www.nato.int/lisbon2010/strategic-concept-2010eng.pdf (Erişim 10 Eylül 2014)
Taylor, Scott R.vd., “Consequence Management in Need of a Timeout”, Joint Force
Quarterly, 1999, ss.78-85
World
Energy
Outlook
2009,
International
Energy
Agency,
http://www.iea.org/textbase/nppdf/ free/2009/WEO2009.pdf (Erişim 10 Eylül 2014)
368
s.118,
RUSYA-UKRAYNA KRĐZĐNĐN ENERJĐ GÜVENLĐĞĐNE ETKĐLERĐ
Azime TELLĐ*
Özet
Putin dönemi Rusya Federasyonu’nun önceliği enerji süper gücü olmak olarak öne
çıkmıştır. Rusya, genel olarak enerji ve özel olarak da doğal gaz alanındaki rezervlerinin
avantajlarını da tüm dünyaya göstermek istemektedir. Rusya, doğal gaz üzerindeki
hakimiyetini yeri geldiğinde hem yakın çevresinde bulunan ülkelere hem de Batı dünyasına
çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Rusya yakın çevresindeki ülkelerle sorunlarla karşılaştığı
zaman doğal gazı bir cezalandırma aracı olarak kullanmaktadır. Bu durum da dünya enerji
güvenliğinin tekrar sorgulanmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada enerjinin ulusal güce
katkısı, bir devletin ekonomik ve siyasal olarak yükselmesinde etkisi Rusya-Ukrayna
örneğinde ele alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Rusya, Ukrayna, enerji güvenliği, doğal gaz, Avrupa Birliği
Abstract
Russia prioritises energy to regain it’s regional power and even it’s old superpower
with the help of Putin taking the lead of Russia. Generally, Russia wants to show in the field
of energy and reserved of natural gas advantages to the whole world. Russia sovereignty on
natural gas on when appropriate both near and Western world exposes dramaticaly. When
Russia encounters problems with near abroad countries, use to natural gas as a means of
punishment. This situation is causing the world energy security is being questioned again and
again. Accordingly, this study the energy of the state a big advantage time this has the
advantage of a state’s economic and political at example of Russia-Ukraine.
Key Words: Russia, Ukraine, energy security, natural gas, European Union.
Giriş
Güvenlik, günümüzde sadece askeri unsurlar ile açıklanabilecek bir kavram olmanın
dışına taşmış durumdadır. Güvenlik kavramı askeri, ekonomik, fiziksel ve bunlara eşdeğer
birçok konuyu içine alan, çok daha karmaşık bir hal almış durumdadır. Güvenlik kavramı iki
temel kavramla açıklanmaktadır: Bunlardan birisi tehdit kavramıyken, bir diğeri de algı
kavramıdır. Tehdit olası bir tehlikeye dayanmaktadır. Güvenlik kavramında bir diğer önemli
369
kavram olan algı ise daha sübjektif bir kavramdır. Metodolojik olarak bu algılama üç
kategoride değerlendirilmektedir1:
-1. Kategori: Ulusal Fiziki Tehdit
-2. Kategori: Ulusal Çıkar Tehdidi
-3. Kategori: Ortak Değerler Tehdidi.
Enerjinin insan yaşamındaki önemi dünden bugüne değişim göstermiş olsa da enerji
kaynakları tarihsel gelişim sürecinde her dönem çekim ve buna bağlı olarak mücadele unsuru
olmuştur. Dünyada sanayileşme, nüfus artışı ve şehirleşmeye bağlı olarak enerjiye talep
artmış, enerji kaynaklarına sahip olmak ve bu kaynaklara güvenli bir şekilde ulaşabilmek
devletler için öncelikli hale gelmiştir. Fosil yakıtlar içinde en çok talep edilen petrol, doğal
gaz ve kömür olması nedeni ile bu üç kaynak enerji güvenliği açısından hayati önem
kazanmış durumdadır. Kaynaklar sınırlı, tüketim artma eğilimi gösterirken, enerji
politikalarında asıl mücadele konusunu kaynakların hangi devletler tarafından kontrol
edileceği, yani enerji gelirinin hangi yöntemlerle ve hangi oranlarda paylaştırılacağı teşkil
etmektedir.2 Bu nedenle günümüz koşullarında enerji güvenliği kavramının ulusal güvenlik
kavramı ile ayrılmaz bir bütünsellik içinde değerlendirilmesi gerekmektedir.3 Bunun doğal
sonucu olarak zengin enerji kaynaklarına sahip ülkeler ekonomik ve jeopolitik açıdan kilit
konuma gelmektedir.4
Enerji güvenliği çok boyutlu bir şemsiye kavramdır. Enerji güvenliği arz eden, talep
eden ve bu ülkeler arasındaki geçiş ülkesi veya enerji transit ülkesi dahil bütün tarafları
ilgilendiren bir konudur. Enerji güvenliği kavramı konusunda genel olarak iki farklı yaklaşım
bulunmaktadır. Bu yaklaşımlardan biri enerjiye, diğeri de güvenliğe ağırlık vermektedir.
Enerji güvenliğinin enerji ağırlıklı tanımı, enerji kaynaklarının bulunabilirliği, erişilebilirliği
ve kabul edilebilirliği kavramını içine almaktadır. Enerji güvenliğinin, güvenlik ağırlıklı
tanımı ise enerji arama, geliştirme, üretim, iletim, çevrim, dağıtım, pazarlama ve tüketim
ağındaki tesislerin her türlü saldırıya karşı fiziki olarak korunması anlamını içermektedir.5
*
Öğr. Gör., Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi SBE Uluslararası Đlişkiler ABD Doktora
Öğrencisi.
1
Güvenlik ve Tehdit Kavramının Evrimi Global Güvenlik Đçinde Ulusal Güvenlik Perspektifi, 2006,
www.turksae.com/sql_file/298.pdf (Erişim Tarihi 23.09.2014), s. 5.
2
Yüce, Çağrı Kürşat, Kafkasya ve Orta Asya Enerji Kaynakları Üzerinde Mücadele, Đstanbul, Ötüken Yayınları,
2006, s. 4-5.
3
Dokuzlar, Bircan, Dünya Güç Dengesinde Yeni Silah Doğalgaz Orta Asya’dan Avrupa’ya, Đstanbul, IQ Kültür
Sanat Yayıncılık, 2006, s. 48
4
Osmanov, Elnur, “Rusya’nın Süper Güç Olma Hesapları ve Enerji”, http://www.tasam.org/index.php?altid=75,
(17.09. 2014).
5
Sevim, Cenk, “Geçmişten Günümüze Enerji Güvenliği ve Paradigma Değişimleri”, Stratejik Araştırmalar
Dergisi, Yıl. 7, Sayı. 13, Mayıs 2009, s. 93.
370
Enerji güvenliğinde; ekonomik açıdan, üç farklı boyutun öne çıktığı görülmektedir.
Tüketici ülkeler için arz güvenliği; transit ülkeler için enerji nakil güvenliği ve gelirinin
çoğunu ürettiği enerjiden kazanan ülkeler için enerji talep güvenliği çok önemlidir.
Dolayısıyla, enerji güvenliği, tüketici ve transit ülkeler için, enerjiyi çeşitlendirilmiş hatlardan
ucuza temin etmek iken; özellikle gelirinin çoğunu enerji ihracatından elde eden üretici
ülkeler
için
kaynaklarını
tekelci
fiyatlar
ve
hatlarla
tüketiciye
satmak
olarak
değerlendirilmektedir.6
Đhtiyacından daha az enerji kaynağı ürettiği için, dışarıdan enerji ithal etmek zorunda
olan ülkeler açısından “enerji arz güvenliği” ne kadar önemli ise, ihtiyacından fazla üretim
yaparak dışarıya ihraç eden ülkeler için de “enerji talep güvenliği” o kadar önemlidir. Bu
açıdan enerji güvenliği; uluslararası bir konu olmasının yanı sıra, üretici ve tüketicilerin
karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olduklarını da göstermektedir.7 Sahip olduğu doğal gaz
ve ham petrol rezervleri ile dünya enerji piyasasının en büyük aktörlerinden biri olan, küresel
sistemde yeniden hakim ülkelerden biri olmak için enerji kartını kullanan Rusya ile sahip
olduğu rezervlerin Avrupa pazarına ulaştırılmasında önemli bir transit ülkesi olan Ukrayna
arasında yaşanan krizler değerlendirilirken, enerji güvenliğinin üç farklı boyutunun birlikte
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Günümüzde Soğuk Savaş döneminin ideolojik ayrımlarla şekillenen jeopolitik
yaklaşımının yerini enerji kaynaklarını takip eden bir jeopolitik anlayış almış durumdadır.8
Enerji kaynaklarının önemine yönelik olarak bu kaynakların hepsinin sahip olduğu önemi
ifade edebilmek açısından Mert Bilgin tarafından “yeni enerji düzeni politikası” (neopolitics)
kavramını geliştirmiştir.9
Bu yaklaşıma göre dünya devletleri enerji kaynaklarına sahip
olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Bu durum iki taraf arasındaki jeopolitik
mücadeleyi derinleştirmektedir. Ayrıca, enerji kaynaklarının geçiş güzergahları da bu
bağlamda jeopolitik öneme sahiptir. Bu önemin bir uzantısı olarak enerji kaynakları ve bu
kaynakların transfer edildiği hatları kontrol edenler sadece ekonomik değil politik anlamda da
6
Energy Security and Sustainable Development in Asia and the Pacific, Policy Options for Energy Security and
Sustainable Development 2010, UN Economic and Social Commission for Asia and the Pacific,
http://www.unescap.org/esd/energy (Erişim Tarihi: 05.06.2013), s.5
7
Ediger, Ş.V., “Enerji Arz Güvenliği ve Ulusal Güvenlik Arasındaki Đlişki”, Enerji Arz Güvenliği Sempozyumu,
Genel Kurmay ATASE Başkanlığı Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi (SAREM), Ankara, Genelkurmay
Basımevi Ya. No: 2007/47, 2007, s. 5.
8
Coşkun, Bezen Balamir and Carlson, Richard, “New Energy Geopolitics: Why does Turkey Matter?”, Insight
Turkey, Vol. 12, No. 3, 2010, s. 206.
9
Arıboğan, Deniz Ülke ve Bilgin, Mert, “New Energy Order Politics Neopolitics: From Geopolitics to
Energepolitics” , Uluslararası Đlişkiler Dergisi, Volume 5, No 20, Winter 2009, s.11-113.
371
güç sahibi olmaktadır.10 Enerji arz ülkesi olan Rusya ile enerji transfer ve talep ülkesi olan
Ukrayna arasında yaşanan enerji krizleri değerlendirilirken jeopolitik boyut da önemli bir
bakış açısı sağlamaktadır. Bu çalışmada 2006 yılında ilki yaşanan, 2009’da Avrupa ülkelerini
donma tehlikesi ile karşı karşıya bırakan ve 2014’te Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğu
bölgelerindeki ayrılıkçı hareketler ile şiddetlenen krizleri hazırlayan temel etmenler ele
alınacaktır.
1. Dünden Bugüne Rusya-Ukrayna Đlişkileri
Ukrayna, Rusya ve Avrupa arasında bulunan eski Sovyet Cumhuriyeti ve Bağımsız
Devletler Topluluğu’nun bir üyesidir. AB’nin bu ülkeye karşı uyguladığı dış politika
açısından Ukrayna’nın Avrupa ve bir zamanlar onun için en büyük tehdit unsuru olan Rusya
ile arasındaki “gri bölge” olarak tanımlanabilecek konumu oldukça önemlidir. Bu özelliğin
kültürel ve politik eğilimler açısından da geçerli olduğu söylenebilir.
Rusya-Ukrayna ilişkilerini dünden bugüne şekillendiren en önemli unsurlardan biri
jeopolitiktir. Rusya’nın jeopolitik yaklaşımı “Avrasyacılık” temelinde açıklanmaktadır.
Geçmişi Rus Çarlığı dönemine kadar uzanan Avrasyacılık yaklaşımı Soğuk Savaş sonrası
dönemde Rusya’nın politikalarına yeniden yön vermeye başlamıştır. Rusya’nın tarihi sıcak
denizlere ulaşma emelinin korunduğu bu teorinin en önemli savunucularından olan Alexander
Dugin’e göre, dış siyasetin geniş bir stratejik bütünleşmeye dayanması gerekmektedir.11
Soğuk Savaş’tan sonra Rusya’nın dış politikasındaki dönüşümüm en çarpıcı göstergelerinden
biri, izlediği “Yakın Çevre” politikası olmuştur. “Rusya Federasyonu’nun Monroe Doktrini”
olarak adlandırılan bu politika, eski SSCB topraklarının Rusya Federasyonu’nun ekonomi ve
güvenlik açılarında yaşamsal çıkarı olduğunu ileri sürerek buralardaki gelişmeleri
denetlemeyi öngörmektedir.12 Rusya’nın, yakın çevre olarak kabul ettiği ve Rusya
Federasyonu dışında kalan eski Sovyet topraklarına (Baltık ülkeleri, Ukrayna, Orta Asya ve
Kafkasya) yönelik politikası üç temel nedene dayanmaktadır:13 Birincisi, kendisini bir
Avrasya gücü olarak gören Rusya’nın bu bölgelerdeki jeopolitik ve stratejik çıkarları; ikincisi,
Bağımsız Devletler Topluluğu çerçevesinde devam ettirilen ekonomik çıkarları ve bu
10
Klare, Michael T., Rising powers, shrinking planet: the new geopolitics of energy, New York, Metropolitan
Books, 2008, s. 15.
11
Dugin, Aleksandr, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, çev. V. Đmanov, Đstanbul, Küre Yayınları, 2006.
12
Tellal, Erel, “Rusya’yla Đlişkiler”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne
Olgular,
Belgeler, Yorumlar (Cilt 2 1980-2001), Đstanbul, Đletişim Yayınları, 2002, s. 542.
13
Arı, Tayyar, Irak, Đran ve ABD Önleyici Savaş, Petrol ve Hegemonya, Đstanbul, Alfa Yayınları, 2004, s.
323-324.
372
ülkelerle karşılıklı ekonomik bağımlılık ilişkileri ve sonuncusu, etnik çıkarlar olup Rusya
dışında toplam 25 milyon dolayında Rus kökenli insanın bulunması.
Rusya’nın Avrasyacılık söylemi aynı zamanda siyasal bir kimlik arayışına da cevap
vermektedir. Slav-Ortodoks kimliğe sahip Rusya’nın Avrasyacılık düşüncesi ile Ukrayna’nın
Batıcılık düşüncesi arasındaki çatışma Rusya’nın, sıcak denizlere açılma emeli açısından
Ukrayna’nın taşıdığı stratejik önem nedeni ile zaman zaman ciddi krizlere yol açabilmektedir.
Ukrayna’nın, Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO ve AB üyeliğini gündemine alması
Rusya’nın tepkisine yol açmıştır. Ukrayna’nın AB ve NATO üyelik perspektifleri Rusya’nın
planlarını büyük ölçüde bozmaktadır. Çünkü Ukrayna, NATO’ya girerse, ABD Rusya’nın
yanına kadar girecek ve Rusya’nın o bölgede ilerlemesini ve bölgesel merkezcilik düşüncesini
bozacaktır.
Uluslararası sistemde kaybettiği gücü enerji kartını kullanarak tekrar ulaşmaya yönelik
stratejiler izleyen Rusya, açısından büyük enerji pazarlarından biri olan Avrupa Birliği’ne
ulaşmak açısından transfer ülkesi olarak Ukrayna özel bir konuma sahiptir. Rusya’dan
Avrupa’ya uzanan boru hatlarında Rusya, % 80 oranında Ukrayna’ya bağımlı durumdadır.
Son dönemde yaşanan krizler sonrasında Rusya, Ukrayna’ya olan bağımlılığını azaltacak boru
hatları projelerine yönelmiştir.
Rus gazının Avrupa’ya giden kısmının 4/5’i Ukrayna
üzerinden geri kalan kısmı ise Beyaz Rusya üzerinden Avrupa’ya ulaşmaktadır.14
Đki ülke arasındaki ilişkinin nüfuz mücadelesi kadar nüfusla da yakından ilişkisi
bulunmaktadır. Topraklarında önemli bir Rusça konuşan azınlık bulunması, sanayi alanında
Rusya’ya bağımlılığı ve Rusya’nın bu komşusunu etki alanı dahilinde tutma konusundaki
kararlılığı, iki ülke arasında yaşanan krizlerde Rusya’ya bağımlı olan Ukrayna’yı oldukça zor
durumda bırakmaktadır.
2. Rusya’nın Değişen Dış Politikası ve Enerji Krizlerine Etkileri
Rusya, 2000’li yılların başından itibaren enerji ve enerji politikaları sayesinde yeniden
büyük bir güç olma yolunda önemli adımlar atmıştır. Vladimir Putin’in Rusya Devlet Başkanı
olmasıyla canlanan Rus ekonomisi, bu özelliğini enerji boyutunda iyice geliştirerek “Büyük
Güçler” sahnesinde yerini almış bulunmaktadır. Rusya enerji politikasının mihenk taşı olarak
da Gazprom görülmektedir. Gazprom özellikle de doğal gaz alanında günümüzde tekel
konumunu sürdürmektedir. Rusya doğal gaz alanındaki “rezerv-üretim-ihracat” faaliyetleri
14
Balmaceda, Margarita M., “Ukraine’s Persistent Energy Crisis”, Problems of Post-Communism, Vol. 51.,
No.4,
July/August 2004, s. 43.
373
açısından kendi bölgesinde çok büyük bir güç durumundadır.15 Bu gücün kendisine verdiği
güvenle de Polonya, Beyaz Rusya ve Ukrayna üzerinde söz sahibi olmaya çalışmaktadır. Bu
durum da Rusya’nın bu devletlerle enerji krizleri yaşamasına neden olmaktadır.
Dünyadaki toplam enerji kaynaklarının % 80’i fosil yakıtlardan karşılanmaktadır. Bu
fosil kökenli kaynakların 1/4’inden daha fazlası da doğal gazdır. Tüketilen enerjinin yaklaşık
olarak %24’ü doğalgaz tarafından karşılanmaktadır. Yeryüzünde ispatlanmış doğalgaz
kaynaklarının toplamı 180 trilyon metreküp kadardır. Bu doğal gaz rezervleri 60 yıl yetecek
seviyededir. Bu doğalgaz rezervlerinin de %75’i Rusya ve Ortadoğu Bölgesinde
bulunmaktadır.16 Doğal gaz rezervleri de petrol kadar olmasa da belirli alanlarda daha fazla
yoğunlaşmaktadır. Rezervler bakımından Rusya’nın diğer ülkelere göre büyük bir üstünlüğü
bulunmaktadır. Çünkü Rusya rezervler bakımından kendisinden gelen Đran’a göre iki kat daha
fazla doğalgaz rezervine sahiptir.17
Doğalgazda “rezerv-üretim-tüketim” ilişkileri değerlendirildiğinde bazı bölgeler veya
devletler doğalgaz talebinin karşılanmasında kendisine yetebilecek sevideyken, bazı ülkeler
ise doğalgazda dışa bağımlıdır. AB dünya doğalgaz üretiminin % 6.2’sini, dünya tüketiminin
ise % 16.2’sini gerçekleştirmektedir. AB doğalgazda ürettiğinden çok daha fazlasını
tüketmektedir. Dışa bağımlılıkta ise neredeyse yarı yarıya Rusya’ya bağımlıdır. Bu durum da
AB’yi doğalgaz talebinin karşılanması durumunda tıpkı Rusya-Ukrayna krizlerinde olduğu
gibi yeri ve zamanı geldiğinde çaresiz durumda bırakmaktadır. AB’nin enerji alanında dışa
bağımlılığı % 50 dolaylarındadır. Bu seviyenin önümüzdeki yıllarda daha da fazla artacağı
tahmin edilmektedir.18
Rusya Federasyonu doğalgaz piyasasında monopol güç olmak istemektedir. Rusya
Federasyonu’nun sahip olduğu enerji rezervleri ve özellikle doğalgaz alanında tüm Avrupa ve
yakın çevresi için monopol bir dağıtıcı konumunda olması kendisine önemli avantajlar
sağlamaktadır. Đkinci olarak ise yaptığı enerji ihracatını pazardaki tekel konumunun kendisine
verdiği güvenle bu ihracata bağımlı devletlere karşı bir siyasi baskı aracı olarak
kullanmaktadır. Rusya Federasyonu özellikle son dönemde doğalgaz üzerindeki tekel
konumunu bir dış politika aracı olarak kullanmaktadır. Rusya Federasyonu, doğal gaz
fiyatlarını bölge devletlerinin Moskova ile olan ilişkilerine göre ayarlayarak, doğal gazı
15
Cenk Pala, “Ayı Đle Dans: Kutsal Gazprom Đmparatorluğu ve Türkiye”, Süha Tanyeri (ed.). Dördüncü
Uluslararası Sempozyum Bildirileri Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler, Ankara,
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2007, s. 10.
16
Stegen, Karen Smith, “Deconstructingthe‘‘energyweapon’’: Russia’s threat to Europe as case study”, Energy
Policy, 39, 2011, s. 6506.
17
Dokuzlar, Bircan, Dünya Güç Dengesinde Yeni Silah Doğal Gaz, Đstanbul, IQ Yayınları, 2006, s. 116.
18
A.g.e., s. 118.
374
ihracat yaptığı ülkelere karşı ödüllendirme ya da cezalandırma aracı olarak kullanmaktadır.
Rusya Federasyonu doğalgazın fiyatını Bağımsız Devletler Topluluğu’na üye her ülke için
özel olarak belirlemektedir.19 Rusya bir taraftan Orta Asya ülkelerindeki enerji kaynaklarının
kontrolünü ele geçirirken, diğer taraftan da yeni projeler sayesinde başta Avrupa ülkeleri
olmak üzere birçok ülkeyi kendisine bağımlı hale getirmiştir.
Doğal gaz alanında Ukrayna, Rusya açısından stratejik bir öneme sahiptir. Çünkü
Rusya’nın Avrupa’ya ihraç ettiği doğalgazın, nakil yollarının %80’i Ukrayna toprakları
üzerinden geçmektedir. Bu özellik de Ukrayna’ya transit ülke olma özelliğini yüklemiştir.
Ancak Ukrayna bu özelliğinden dolayı enerji alanında büyük güçlerin rol aldığı oyunda hep
bir rol almak durumunda bırakmaktadır. Özellikle doğalgaz alanında Rusya’nın transit
geçişteki Ukrayna’ya olan bağımlılığı yüzünden Rusya ile Ukrayna birçok kez uluslararası
alanda karşı karşıya gelmiştir. Ayrıca Ukrayna’nın Rusya ile olan enerji alanındaki ilişkileri
ve enerji geçişindeki konumundan dolayı Rusya’ya karşı korumasız bir duruma düşmektedir.
Bu korumasız hale düşme konusu özellikle 2006 ve 2009’da Rusya ile yaşanan doğalgaz
krizlerinde kendisini iyice gün yüzüne çıkarmıştır.20
Ukrayna’nın transit hatlar sayesinde ve bu transit hatlardan geçen gaz sayesinde
stratejik önemi artmaktadır. Ukrayna’nın bu hatların üzerinden 400 milyar metreküpe yakın
bir doğalgaz akışı yapılmaktadır. Bunun %25’lik kısmını Ukrayna kendisi için
kullanmaktadır. Geri kalan kısmı ise Ukrayna üzerinden Avrupa’ya taşınmaktadır.21 RusyaUkrayna arasında 5 ana doğalgaz hattı bulunmaktadır. Bunlardan ikisi Ukrayna’da sona
ermekte, diğer üçü de Avrupa ülkelerine Rus doğalgazını taşımaktadır. Rusya ile Ukrayna
arasında Avrupa’ya giden boru hatları ile ilgili olarak “Boru Hattı Ev Sahibi Ülke” anlaşması
bulunmaktadır.22 Bu anlaşmaya rağmen iki ülke arasında enerjinin transit geçişi ile ilgili
sorunlar yaşanmaktadır. Rusya’nın petrol ve doğalgaz boru hatlarının önemli bir kısmının
Ukrayna’dan geçmesinden dolayı enerji alanında iki ülke arasında sorunlar yaşanmaktadır.
Rusya ekonomik olarak Ukrayna’yı kendisine özellikle enerji alanında bağımlı bir hale
sokarak bunu siyasal bir araç olarak Ukrayna’ya karşı kullanmaktadır. Rusya-Ukrayna
ilişkilerinde Rusya’nın Ukrayna ile bu kadar ilgilenmesindeki bir diğer neden ise Ukrayna’da
yaşayan Rus nüfusudur.
19
Sapmaz, Ahmet, Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’ye Etkileri, Đstanbul, Ötüken Yayınları, 2008,
s. 132-133.
20
Stegen, a.g.e., s. 6510-13.
21
Yorkan, Arzu, “Avrupa Birliği’nin Enerji Politikaları ve Türkiye’ye Etkileri”, Bilge Strateji, Cilt 1, Sayı 1,
Güz 2009, s. 34.
22
Chossudovsky, Michel, “Avrasya Koridoru: Boru Hattı Jeopolitiği ve Yeni Soğuk Savaş”, 08.25.2008,
http://www.koxuz.org/anasayfa/node/1921, (18.09.2014).
375
3. Rusya-Ukrayna Krizlerinin Enerji Güvenliğine Etkisi
Rusya-Ukrayna krizleri birçok ülkenin enerji alanında yeni atılımlar yapmasına neden
olmuştur. Kriz özellikle enerji konusunda ve spesifik olarak da doğalgaz konusunda Avrupa
ülkelerinin Rusya’ya güvenini büyük ölçüde sarsmıştır. Bunun üzerine de ülkeler, enerji,
güvenliğini sağlamak amacıyla farklı enerji kaynakları ve farklı arz alternatifleri bulmaya
çalışmışlardır. 2006 ve 2009 yıllarının soğuk kış günlerinde meydana gelen doğalgaz krizleri
Avrupa’nın birçok ülkesini dondurucu soğuklara mahkum bırakmıştır. Bu olaydan sonra
enerji alanında ülkelerin stok tutma kapasitelerinin arttırılması gündemdeki yerini almış
bulunmaktadır.23
Kaynak: “Đran’dan Avrupa’ya Gaz Teklifi”, Al Jazeera Turk, 7 Mayıs 2014.
Enerji arz ülkesi olarak Rusya’nın, enerji transfer ülkesi olarak da Ukrayna’nın
güvenilirliklerinin sorgulanmasına yol açan Rusya-Ukrayna krizleri AB’nin enerji
politikasında çeşitlendirmeye daha çok önem vermesine yol açmıştır. AB üyelerinin Rus
doğal gazına farklı oranlarda bağımlı olmasından kaynaklı enerji politikasında henüz ortak bir
tavır geliştirilememiştir. Ancak bu krizler sonrasında Avrupa ülkeleri hem arz ülkelerinin,
hem de transfer ülkelerinin çeşitlendirilmesi için farklı projelere destek vermeye
başlamışladır.24 Bu projeler arasında transit ülke olarak Türkiye’nin öneminin artmasını
sağlayacak olan Nabucco ve TANAP’ta bulunmaktadır. Öte yandan AB’nin fosil yakıtlara
alternatif olabilecek yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesine yönelik projeleri de bu
krizlerle birlikte ivme kazanmıştır.
23
Aras Bülent ve Yorkan, Arzu, Avrupa Birliği ve Enerji Güvenliği: Siyaset, Ekonomi ve Çevre, Stratejik Rapor
No:13, Aralık 2005, http://www.tasam.org/images/pdf_raporlar/abenerji_rapor.pdf, (21.09.2014), s. 7.
24
Akpaş, Gökşen ve Apar, Altan, “Avrupa 2020 Stratejisi: Akıllı, Sürdürülebilir ve Kapsayıcı Büyüme için
Avrupa Stratejisi”, AB Genel Sekreterliği Özel Bilgi Notu, 14 Eylül 2010.
376
Kaynak: TAP, TANAP ve NABUCCO, www.enerjienstitüsü.com (28.09.2014).
Sonuç
Rusya, özellikle 2000’li yıllarla beraber Putin’in başa geçmesiyle bölgesel bir güç ve
hatta eski süper gücüne kavuşmak için enerjiyi ön plana almaktadır. Rusya genel olarak enerji
ve özel olarak da doğalgaz alanındaki rezervlerinin avantajlarını da tüm dünyaya göstermek
istemektedir. Özellikle yakın çevresi olan Ukrayna, Polonya ve Beyaz Rusya’nın Batı yanlısı
politikalar izlemesi nedeniyle üzerlerinde sahip olduğu doğal gaz rezervleri ile baskı kurmak
isteyen Rusya, bu amaçla kimi zaman enerji diplomasisini aktif olarak kullanmaktadır.
Rusya-Ukrayna krizlerinde olduğu gibi Rusya, doğal gaz üzerindeki hakimiyetini yeri
geldiğinde hem yakın çevresinde bulunan ülkelere hem de Batı dünyasına çarpıcı bir şekilde
göstermektedir. Rusya yakın çevresindeki ülkelerle siyasal bazı sorunlarla karşılaştığı zaman
doğal gazı bir cezalandırma aracı olarak kullanmaktadır. Bu durum da dünya enerji
güvenliğinin tekrar sorgulanmasına neden olmaktadır. Rusya-Ukrayna arasında 2006 ve 2009
doğal gaz krizlerinin yarattığı gerilim 2014’te yeni bir boyut kazanmıştır. Rusya’nın,
Ukrayna’ya müdahalesinin daha da derinleşmesi tepkileri arttırmıştır.
Ukrayna jeopolitik konumu gereği hem AB, hem Rusya hem de ABD açısından
önemli bir yere sahiptir. AB açısından gerek AB üyelik perspektifi ve gerekirse Batı yönlü bir
dış politika isteği bakımından Ukrayna’nın yeri özel bir yer teşkil etmektedir. Ayrıca AB
açısından enerji yolları Ukrayna üzerinde bulunması da Ukrayna’nın jeopolitik önemini
arttıran önemli bir faktördür. Tüm bunlara bir de Ukrayna’nın NATO’ya üyelik perspektifini
eklenirse Ukrayna’nın hem ABD, hem AB, hem de Rusya açısından önemini daha iyi
kavrayabiliriz. Bu süreçte en güçlü silahı enerji olan Rusya Federasyonu, fiyat ve miktar
377
ayarlamaları başta olmak üzere çıkarlarını korumak ve geliştirmek için farklı taktiklerle
ilerlemektedir. Rusya boru hatları politikaları ile hem AB’ye daha fazla enerji ikmali
sağlamayı, Orta Asya ve Hazar kaynaklarının Avrupa pazarına Rus boru hatları dışında başka
projelerle erişimini kısıtlamayı, hem de çeşitli boru hatları projeleri ile transfer ülkesi olarak
bağımlı olduğu Ukrayna, Beyaz Rusya ve Polonya’yı enerji oyununda egale etmeyi
amaçlamaktadır. AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ise kısa vadede enerji kartının daha
da acımasız olarak kullanılmasına yol açması beklenmektedir.
KAYNAKÇA
A. M. Mastepanov, “Energy Strategy of The Russian Federation to The Year 2020”,
2009, http://ec.europa.eu/energy/russia/presentations (Erişim Tarihi 16.09.2014).
Ahmet Sapmaz, Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’ye Etkileri, Đstanbul,
Ötüken Yayıncılık, 2008.
Ali, Tekin and Paul A. Williams, “EU–Russian Relations and Turkey’s Role as an
Energy Corridor”, Europe-Asia Studies, Vol. 61, No 2, 2009, s. 337-356.
Ali, Tekin ve Iwa Walterova, “Turkey’s Geopolitical Role: The Energy Angle”,
Middle East Policy, Vol. 14, No 1, 2007, s. 84–94.
Arzu Yorkan, “Avrupa Birliği’nin Enerji Politikaları ve Türkiye’ye Etkileri”, Bilge
Strateji, Cilt 1, Sayı 1, Güz 2009, s. 24-39.
Bezen Balamir Coşkun ve Richard Carlson, “New Energy Geopolitics: Why does
Turkey Matter?”, Insight Turkey, Vol. 12, No 3, 2010, s. 205–220.
Bircan Dokuzlar, Dünya Güç Dengesinde Yeni Silah Doğal Gaz, Đstanbul, IQ
Yayınları, 2006.
BP
Statistical
Review
of
World
Energy
2011,
BP,
2011,
www.bp.com/statisticalreview/ , (15.03.2013).
Bülent Aras ve Arzu Yorkan, Avrupa Birliği ve Enerji Güvenliği: Siyaset, Ekonomi ve
Çevre,
Stratejik
Rapor
No:13,
Aralık
2005,
http://www.tasam.org/images/pdf_raporlar/abenerji_rapor.pdf, (21.09.2014).
Cenk Pala, “21. Yüzyıl Dünya Enerji Dengesinde Petrol ve Doğal Gazın Yeri ve
Önemi” , Avrasya Dosyası, Cilt 9, Sayı 1, Bahar 2003, s. 5-38.
Cenk Pala, “Ayı Đle Dans: Kutsal Gazprom Đmparatorluğu ve Türkiye”, Süha Tanyeri
(ed.). Dördüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri Güvenliğin Yeni Boyutları ve
378
Uluslararası Örgütler, Ankara, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı
Yayınları, 2007, s.4-42.
Cenk Sevim, “Küresel Enerji Jeopolitiği ve Enerji Güvenliği”, Journal of Yaşar
University, 26 (7), 2012, s. 4378-4391.
Communism, Vol. 51, No. 4, July/August 2004, s. 40-50.
Çağrı Kürşat Yüce, Kafkasya ve Orta Asya Enerji Kaynakları Üzerinde Mücadele,
Đstanbul, Ötüken Yayınları, 2006.
Deniz Ülke Arıboğan ve Mert Bilgin, “New Energy Order Politics (Neopolitics): From
Geopolitics to Energepolitics”, Uluslararası Đlişkiler Dergisi, Vol. 5, No. 20, 2009, s. 109132.
Dugin Aleksandr, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, (çev. V. Đmanov). Đstanbul,
Küre Yayınları, 2006.
Emre Đşeri vd., “Jeopolitik Rekabetten Enerji Đşbirliğine: Türkiye-Rusya Đlişkileri”,
Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der.) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, Ankara: Nobel
Yayıncılık, 2010.
Furkan Şenay ve Muhammet Korkmaz, Avrasya’nın Jeopolitik Anahtarı Ukrayna
Üzerinde Güç Mücadelesi, Ankara: SETA, Ağustos 2014.
Gareth M. Winrow, “Energy Security in the Black Sea: Caspian Region”, Perceptions,
Güz 2005, s. 85- 98.
Güvenlik ve Tehdit Kavramının Evrimi Global Güvenlik Đçinde Ulusal Güvenlik
Perspektifi, 2006, www.turksae.com/sql_file/298.pdf, (12.10.2014).
Hasret Çomak, Dünya Jeopolitiğinde Türkiye, Đstanbul, Hiperlink Yayınevi, 2011.
International Energy Outlook 2011, U.S. Energy Information Administration, 2011,
www.eia.gov/forecasts/ieo/pdf/0484%282011%29.pdf/ (Erişim Tarihi 03.05.2013).
J. Elkind and Carlos, Pascual, Energy Security, Economics, Politics, Stategies and
Implications, Washington, The Brookings Institution, 2010.
Karen Smith Stegen, “Deconstructingthe‘‘energyweapon’’: Russia’s threat to Europe
as case study”, Energy Policy, Vol. 39, 2011, s. 6505–6513.
Margarita M. Balmeceda, “Ukraine’s Persistent Energy Crisis”, Problems of PostMark A. Smith, “A Review of Russian Foreign Policy”, Conflict Studies Research
Centre Russian Series, 7/22, July 2007.
Mert Bilgin, “Geopolitics of European Natural Gas Demand: Supplies from Russia,
Caspian and the Middle East”, Energy Policy, 37, 2009, s. 4482–4492.
379
Mert Bilgin, “What Difference Does it Make to Become an Energy Transit Corridor,
Hub or Center?”, UNISCI Discussion Paper, No. 23, 2010, s. 113–128.
Mert Bilgin, “Yeni Asya’nın Enerji Paradigmasında Orta Asya ve Kafkaslar: Rusya,
AB, ABD, Çin, Đran ve Türkiye arasındaki açmazlar ve stratejik açılımlar”, Stratejik
Araştırmalar Dergisi, 2011, www.stratejikongoru.org/pdf/yeniasyaninenerjiparadigmasi.pdf/
(Erişim Tarihi 28.04.2013).
Michael T. Klare, Rising powers, shrinking planet: the new geopolitics of energy, New
York, Metropolitan Books, 2008.
Michel, Chossudovsky, “Avrasya Koridoru: Boru Hattı Jeopolitiği ve Yeni Soğuk
Savaş”, 25 Ağustos 2008. http://www.koxuz.org/anasayfa/node/1921 (Erişim Tarihi
18.09.2014).
Outlook
for
Energy:
A
View
to
2030,
Exxon
http://www.exxonmobil.com/Corporate/Files/news_pub_eo_2009.pdf
Mobile,
(Erişim
2010,
Tarihi
18.04.2013).
Özgür Bora Özkul, “21. Yüzyılda Enerji Güvenliği”, Stratejik Öngörü Stratejik
Araştırmalar Dergisi, Sayı 15-16, s. 49-62.
Parag Khanna, Yeni Dünya Düzeni, Yeni Yükselen Güçler 21. Yüzyılda Dünyayı Nasıl
Belirliyor?, Đstanbul, Pegasus Yayınları, 2011.
Paul Stevens, Transit troubles: Pipelines as a source of conflict, Catham House
Report, London, The Royal Institute of International Affairs Catham House, 2009.
Pinar, Bilgin ve Ali Bilgiç, “Turkey’s new foreing policy toward Eurasia”, Eurasian
Geography and Economics, Vol. 52, No 2, 2011, s. 173-195.
Sander Hansen, “Pipeline Politics: The Struggle For Control of Eurasian Energy
Resources”,
April
www.clingendael.nl/publications/2003/20030400_ciep_paper_hansen.pdf,
2003,
(Erişim
Tarihi
02.09.2014).
Stuart Harris, “Global and Regional Orders and the Changing Geopolitics of Energy”,
Australian Journal of International Affairs, Vol. 64, No. 2, 2010, s. 166-185.
The New Energy Security Paradigm, World Economic Forum, Spring 2006,
www.webforum.org/pdf/Energy.pdf/, (02.03.2013).
W. Raymond Duncan et al., World Politics in the 21st Century, New York, Pearson
Longman, 2006.
380
W.J. Nuttall and D.L. Manz, D. L., “A New Energy Security Paradigm For The
Twenty-First Century”, Technological Forecasting & Social Change, Vol. 75, No. 8, 2008, s.
1247-1259.
Yazgan Erbil, Rusya-Ukrayna Doğalgaz Krizi ve Enerji Güvenliği, Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi, Đstanbul, Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası
Đlişkiler ve Küreselleşme Yüksek Lisans Programı, 2010.
Z. Brezezinski, Büyük Satranç Tahtası: Amerika’nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun
Jeostratejik Gereklilikleri, çev. Y. Türedi, Đstanbul, Đnkilap Kitabevi, 2005.
381
KĐMYASAL SĐLAHLARIN YASAKLANMASI ÖRGÜTÜNÜN BARIŞ VE
GÜVENLĐĞE KATKISI
Đrfan Kaya Ülger1
Özet
Bu çalışma silahsızlanma, uluslararası barış ve güvenliği katkı kapsamında kimyasal
silahlar konusunda yürütülen faaliyetleri incelemeyi amaçlamaktadır. Söz konusu silahların
niteliği, tanımı ve bu alandaki tarihsel geçmişi incelenecek, ardından uluslararası toplumun bu
alandaki işbirliği faaliyetleri ve kurulan hükümetler arası örgüt üzerinde durulacaktır.
Birleşmiş Milletler Teşkilatı bünyesinde faaliyet gösteren Kimyasal Silahların
Yasaklanması Örgütü’nün amacı, tüm insanlık için büyük tehdit oluşturan kimyasal silahların
üretimi, stoklanması ve yayılmasını önlemektir. 184 devletin taraf olduğu bir uluslararası
sözleşmeye istinaden oluşturulan örgüt, uluslararası güvenlik ve barışı tehdit eden kimyasal
silahların top yekun imhası hedefine ulaşmayı hedeflemektedir. Bu genel amaç doğrultusunda
örgüt, uluslararası toplum adına sözleşme hükümleri muvacehesinde kimyasal silahlara sahip
olan devletlerde denetim yapma, yayılmasını önleme, imha faaliyetlerinde gözcülük ve
barışçıl amaçlar için kullanma çalışmalarını yürütmektedir.
Görev tanımı çerçevesinde örgütün yürüttüğü faaliyetler nihaî tahlilde güvenliğe,
uluslararası barış ve istikrara, topyekun silahsızlanmaya ve ekonomik gelişmeye katkı
sağlamaktadır.
1
Doç. Dr. Kocaeli Üniversitesi, Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası Đlişkiler Bölümü, Öğretim
Görevlisi.
382
KĐMYASAL GÜVENLĐK: DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI
Chemical Security: Past, Present and Future
Veli DENĐZ1
Özet
Kimyasal maddeler insan yaşamı için sağladığı faydaların yanında insan ve çevre için
bir tehdit oluşturmaktadır. Kimyasal tesislerdeki kazalar, terör amaçlı depo ve laboratuvar
hırsızlıkları, sabotaj gibi nedenler ülke ve kuruluşları tedirgin etmektedir. I. Dünya Savaşı’nda
kitle imha silahları kullanılması nedeniyle 1928 yılında yürürlüğe giren Cenevre Protokolü ile
savaşlarda boğucu, zehirli gazların ve tüm benzer sıvıların, malzemelerin ve cihazların
kullanımı yasaklandı.
BM Güvenlik Konseyi’nin 1540 sayılı kararı ile Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (KSS);
13 – 15 Ocak 1993 tarihinde imzaya açıldı ve 29 Nisan 1997 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu
sözleşme kimyasal silahlar ile ilgisi olan kimyasalların üretimini, kullanımını ve taşınmasını
denetleyen ilk anlaşmadır. KSS’ni 188 devlet imzalamış, Angola, K.Kore, Mısır, Somali ve
Güney Sudan imzalamamışlar, Đsrail, Myanmar ve Suriye ise imzalamış ama henüz
onaylamamıştır.
Başkalarına zarar vermek için kimyasalları kasten kullanmasının uzun bir geçmişi
vardır. Bu tür kimyasalların nasıl bulunup tedarik edileceğine dair bilgilere ulaşmak
günümüzde çok kolaydır. Klor, siyanür gibi maddeler bu amaçla en çok kullanılan
kimyasallardır. Potasyum Permanganat, Amonyum Nitrat, Fosgen vb. gibi çift kullanımlı
(hem yasal, hem yasadışı, dual use) maddelerin yönetimi önemlidir. Çift kullanımlı
kimyasalların ilaç, kimyasal silah ve patlayıcı olmak üzere üç kategorisi vardır. Bunların
dışında böcek ilaçları, solventler ve tehlikeli atıkların aşırı birikimi ve saptırma (diversion)
başka tehdit unsurlarıdır.
“Kimyasal Güvenlik” kavramı “silah haline getirilebilir kimyasalların ve çift
kullanımlı kimyasal altyapısının kullanımını engelleyerek, yerel ve küresel kimyasal tehditleri
azaltma faaliyetleri” olarak tanımlanabilir.
11 Eylül sonrası başta ABD Dışişleri Bakanlığı olmak üzere “Kimyasal Güvenlik
Programı” başlatılmış ve birçok ülkede çalıştaylar ve eğitimler düzenlenmiştir. Böylece,
1
Kocaeli Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü, Umuttepe Yerleşkesi, 41380 Đzmit/Kocaeli,
[email protected]
383
kimyasalların kasıtlı ve yanlış kullanılmasını tespit etmek, takip etmek ve engellemek için
ülkeler ve kuruluşların kapasitelerinin güçlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Bu çalışmada, kimyasal güvenlik çalışmalarının tarihçesi, bugünü ve gelecek hedefleri
ele alınıp tartışılacaktır. Kimyasal güvenlik hem yerel, hem küresel bir sorundur. Bu nedenle
bilimsel işbirliklerini artırmak, iyi uygulamaların gerçekleşmesini desteklemek ve gönüllü
kimya yönetimi standartlarının benimsenmesi ve uyum sağlanması için çok uluslu bir
yaklaşım gereklidir.
384
ASTANA EXPO 2017 – «GELECEĞĐN ENERJĐSĐ»
Raushan KAMBAR
Fransa başkenti Paris’te gerçekleşen Uluslararası EXPO Fuarlar Büro’su Genel
Tertibatının 152. Oturumunda Kazakistan başkenti Astana 2017 yılında Uluslararası EXPO
Dünya Fuarına ev sahiplik edeceğine karar verildi. Bağımsızlığımızı ilan ettikten sonraki genç
memleketimizin elde ettiği önemli başarılardan biri sayılan EXPO Fuarı, öncelikle
cumhurbaşkanımız sayın Nursultan Nazarbayev’in dünyaca otoritesinin göstergesi ve
kazancıdır.
Astana enerjinin alternatif kaynaklarına ve «yeşil» ekonomiye dayanan «Geleceğin
Enerjisi» temasını sunarak, memleketimizin bu dünya fuarını gerçekleştirmeye tüm
imkanlarımızın olduğunu ispatladı.
Uluslararası Fuarlar Sözleşmesine uygun olarak, etkinlik 2017 yılında 10 Haziran-10
Eylül aralığında 3 ay boyunca devam edecek. Bu etkinliğe dünyanın 100 den fazla
ülkelerinden 2-3 milyon (bazı bilgilere göre 5 milyona kadar) insan geleceği ve 18 milyar
ABD Dolar kazanç bekleniyor.
Kazakistan’da gerçekleşecek fuar temasının «Geleceğin Enerjisi» olarak seçilmesi
rasgele değil, dünyaca büyük petrol şirketleri «British Petroleum» ve «Royal Dutch Shell»
eğer insanoğlu enerjiyi tasarruf etmezse, global problemlerle karşı karşıya gelebileceğini
belirtiyor. Gezegendeki iklimin değişmesi, nufüsün artması ve yer altı kaynakların tükenmeye
yaklaşması gelecekteki enerji tasarrufu probleminin büyük önem taşıdığını gösterimekte.
Mesela, uzmanlar dünyadaki 1,5 milyar insanın elektrik enerjisinden yararlanmaya
imkanlarının olmadığını, bir milyardan fazla insanların ise düşük kaliteli elektrik enerjisini
faydalanmakta olduğunu öğrenmişler.
Enerji – insan hayatının motive edilmesi ve gelişmesi için hoşgörülü bir durum
sağlayan doğal kaynaktır.
Başkentimiz Astana’da “Geleceğin Enerjisi” temasıyla gerçekleşecek “Astana EXPO
2017” Fuar’ı büyük kapsamlı bir projedir. Bu projenin teması Enerji olmasının en önemli
nedeni, derin ve çok yönlü ilgileri çekmesi, nitekim, toplum yaşamının ve bu toplumdaki
insanların günlük hayatının belirleyici bir faktörü olarak düşünebiliriz .
“Geleceğin Enerjisi” projesinin net hedefleri vardır – sabit enerji kaynaklarını
geliştirmeye yönelen stratejileri, programları ve teknolojiyi araştırmak; ziyaretçilere
385
yenilenebilir enerjiyi aktif kullanmanın vazgeçilmezliğini ve enerji tasarruflu üretim ve enerji
kaynaklarının etkili kullanımını göstermek.
“Geleceğin Enerjisi” projesinin amacı ve misyonu – farklı kuruluşların, şirketler,
teşkilatların ve bireylerin yardımıyla uluslararası kurumları enerji tüketimin doğru
planlanması ve kontrol edilmesine karşı sorumlu olmaya davet etmek.
“Geleceğin Enerjisi” projesinin vizyonu –sabit enerji kaynaklarının yönetimini
sağlayacak yöntem ve kararlara kamuoyunun dikkatini çekmek.
Bu yöntemler şu istikamete yönlendirilmişler:
-
Đklim değişikliğiyle mücadele ve karbondioksitli çıkarmaları azaltmak;
Bu çözümler “Đnsanlığın en zor görevlerinin çözüm yolları” olarak EXPO’nun alt
başlığında da yer almıştır. Bunlar sosyal, ekonomik ve ekolojik sürdürülebilir gelişmeleri
etkiliyor, yanı sıra en karmaşık problemleri çözme yollarını belirliyor.
Proje kapsamında ele alınacak anahtar kavramlar:
Sosyo- ekonomik alanla ilgili:
-
Yenilenebilir enerji kaynaklarını ve diğer enerji alternatifleri kullanmayı teşvik etmek;
-
Enerji verimliliği ve sorumlu tüketim;
-
Ulaşım Elektrifikasyonu;
-
Ekolojik temiz enerji erişilebilirliği;
-
Enerji güvenliği;
Enerji ile madde, insan hayatının ayrılamazlığı. ve diğer
Bu günlerde «yeşil ekonomi», «yeşil teknoloji» gibi birkaç terimler ekonomi
sektörlerinde sık kullanmaya başlayan kavramlardan biridir. «Yeşil ekonomiye» dayanan
«yeşil teknolojiyi» kullanarak, yatırımcılar ve satın alıcılar aynı zamanda hem ekolojik
problemi çözebilir hem de rekabetçi gelir sunabilir.
Enerji ve ekoloji problemlerinin büyük önemini dikkate alarak, Kazakistan
Cumhuriyeti dünya topluluğuna EXPO-2017 fuarının temasını «Geleceğin Enerjisi» olarak
sunmasının en başlı nedeni de budur. Enerji –dünyaca gelişebilmek için lazim olan ekolojik
ve ekonomik problemlerin merkezidir. Adı geçen konu bugünlerde insanoğlu için güncel
probleme dönüşmekte olan enerji tasarrufu problemini ve alternatif enerjiyi kullanma yani,
güneş enerjisi, rüzgar enerjisi ve termal suyu enerejisi kaynaklarından yararlanma metotlarını
göstermeye imkan sağlayabilir.
Kazakistan’ın 2050 kalkınma stratejisine uygun olarak, Kazakistan 2050 yılına kadar
karbon gazı üretimini %40 kadar azaltmayı planlıyor. Bunu öncelikle yenilenebilir enerji
kaynaklarını üreterek elde ede biliriz. Ayrıca, önümüzde diğer hedeflerimiz de vardır:
386
öncelikle elektrik enerjisi üretiminde alternatif kaynakların payı en az %50 olması gerekiyor.
Đkinciden, elektrik enerjisi üretiminde gaz elektrik istasyonunun payı %30 olması gerekiyor
ve üçüncüden çevreye zarar verecek maddelerin çıkarılımı avrupa çıkarılımdarı kadar olması
gerekiyor.
Bu arada konuyla ilgili bir örnek getirmek istiyorum, mesela EXPO - 2017 furarı
çerçevesinde Kazakistan’da «EXPO Village» yeşil mahallesi inşa edilecek. Ön planlamalara
göre, bu projenin değeri 370 milyon ABD Doları olacak. Yeşil mahallenin idare-iş merkezi,
yaşam konut kompleksi, bahçesi ve medeni-kültürel merkezleri olacak. Bu projenin en büyük
özelliği tüm mahalle komple enerji tasarruflu teknolojileri kullanacak.
Bununla ilgili Cumhurbaşkanımız Nursultan Nazarbayev Kazakistan halkına
Seslenişinde, memleketimizin karbon hammadesi pazarında büyük oyuncu olmaya devam
ederek, enerjinin alternatif türlerini üretmeyi geliştirmeye, güneş ve rüzgar enerjilerinden
yararlanacak teknolojileri aktif bir şekilde uygulamamız gerektiğini vurguladı. Ayrıca,
Cumhurbaşkanımızın emriyle hükümet tarafından uygulanan 2013-2020 yılları için alternatif
ve yenilenebilir enerjiyi geliştirme etkinliklerinin planına göre, yenilenebilir enerji
kaynaklarının gücü 1040 MWt olacağı bekleniyor. Bunun içinde 13 rüzgar istasyonu 793
MWt, 14 hidro elektrik istasyonu 170 MWt ve 4 güneş elektrik istasyonu 77 MWt güç
üretmesi bekleniyor.
Bununla yanısıra Kazakistan Cumhuriyeti Çevreyi Koruma Bakanlığı EXPO-2017
fuarı tamamen «yeşil» enerjiyle sağlanacağını belirtiyor. Çünkü Astana’nın hem güneşin, hem
de rüzgarın gücünden yararlanma fırsatı boldur, örneğin, Avrupa’da 4 metre/saniye rüzgar
esecek yerlere aletler konduruyorlar, lakin bizim göstergemiz 7 metre/saniye. Dolayısıyla
gelecekte «yeşil teknolojiler» başkentimizin ve ülkemizin ayrılmaz parçasına dönüşebilir.
Şimdiye kadar çok bahsedilen «yeşil» enerji, «yeşil teknoloji», alternatifli ve
yenilenebilir enerji terimlerini biraz daha derin bir şekilde açıklamak istiyorum. Öncelikle
enerji dediğimiz zaman aklımıza ilkolarak farklı makineler, araçlar, taşıtlar geliyor. Bunların
çok ve değişik enerjilere ihtiyacı vardır. Evlerimizde ısınmak için odun, kömür, doğalgaz,
petrol ve elektrikten yararlanıyoruz. Yolculuk yapmak için kullandığımız taşıtlar petrolle
çalışır. Artık her evde bulunan buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyo