a
pe
cy
a
cy
pe
a
cy
pe
a
cy
pe
pe
cy
a
Sahibi: Tiyatro Yapım Yayıncılık
Tic. ve San. Ltd. Şti adına: Cemal
Demirkanlı Genel Yayın Yönet­
meni: Dikmen Gürün Uçarer
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü:
Mustafa
Demirkanlı
Yayın
Koordinatörü Emre Koyuncuoğlu. Yazarlar: Memet Baydur,
Ahmet Cemal, Ahmet Levendoğlu Yazı İşleri: Ilgın Sönmez,
NİSAN 97
SAYI 69
250.000-
Nevra
Savcılıoğlu
Tiyatro
Kulübü
Sorumlusu:
Murat
Güler Redaksiyon: A. Nalân
Özübek Katkıda Bulunanlar:
Leman
Yılmaz Giritli, Zehra
İpşiroğlu, Suat Karantay, Hülya
Nutku, Semra Ekşioğlu Özden,
Handan Salta, Müjdat Sönmez,
Coşkun Tunçtan, Ayşegül Yüksel
Grafik Tasarım -Kapak: Yeşim
tiyatro
A
Y
L
I
K
T
İ
Y
A
T
R
O
D
E
R
G
İ
S
Demir Teknik Müdür: Erkut
Arıburnu
Dizgi:
Nuray Lale
Hukuk Danışmanı: Fikret İlkiz
Dağıtım: Ahmet Ergin İdari
Sekreter: Hülya Özdemir Ofset
Hazırlık: Tiyatro Yapım Baskı:
Stil Matbaası Abone Bedeli:
3.000.000. - Kurumlar Abone
Bedeli: 3.500.000.-TL
Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic.
ve San. Ltd. Şti. Firuzağa Mah.
Ağahamamı Sok. 5/3 Cihangir80060 İstanbul
Telefon: (0.212) 293 72 77
Fax: (0.212) 252 94 14 Posta
Çeki No: Tiyatro Yapım 655 248
Banka Hesap No: T. İş Bankası,
Cihangir Şb. 197 245 Yapı Kredi
Bankası, Cihangir Şb. 1001388-8
İ
EDİTÖRDEN Dikmen Gürün/ S.9
HABERLER/S. 10
BU AY SAHNEDEKİLER/ S.11
DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ BİLDİRİSİ Dinçer Sümer / S. 12
İNCELEME: DUO ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER dikmen Gürün/ S. 14
cy
a
SÖYLEŞİ: MÜŞFİK KENTER Ilgın Sönmez/ S. 16
pe
SÖYLEŞİ: ALİ POYRAZOĞLU Mustafa Demirkanlı/ S. 18
SÖYLEŞİ: RUTKAY AZİZ Mustafa Demirkanlı/ S. 20
İZDÜŞÜM Ahmet Levendoğlu/ S.39
İNCELEME: ARTHUR MİLLER VE "VICHY OLAYI" ÜZERİNE Suat Karantay/ S. 23
DOSYA: ELEŞTİRİ SEMİNERİNDEN NOTLAR/ S. 26
CİDDİ TİYATRO GAZETECİLİĞİNİN TOPLUMUMUZDAKİ YERİ Ayşegül Yüksel/ S.26
OTORİTER DÜŞÜNCEYE KARŞI ELEŞTİREL DÜŞÜNCE VE TİYATRO ELEŞTİRİSİ Zehra İpşiroğlu/ S.29
TÜRKİYE'DE DENEYSEL TİYATRO, PERFORMANS VE ELEŞTİRİSİ Emre Koyuncuoğlu/S.32
7
SÖYLEŞİ: ALTAN ERKEKLİ Nevra Savcılıoğlu/ S. 36
İZLENİM: TİYATROYA UMUT GETİREN ÜÇ ÖRNEK Hülya Nutku/ S. 38
İNCELEME: ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROSU ALANINDA İNGİLTERE'DE YAPILAN
ÇALIŞMALAR VE GELİŞİM ÇİZGİLERİ Semra Ekşioğlu Özden/ S. 40
LİMON YAZILARI Memet Baydur/ S. 43
a
SÖYLEŞİ: ENİS FOSFOROĞLU Nevra Savcılıoğlu/ S. 44
cy
ELEŞTİRİ: THE KOSH DANS TİYATROSU Leman Yılmaz Giritli/ S. 46
pe
SÖYLEŞİ: YÜCEL ERTEN İLE... Müjdat Sönmez/ S.48
PERDE ARASI Ahmet Cemal/ S. 53
KİTAP: "EZİLENLERİN TİYATROSU" ÜZERİNE BİRKAÇ NOT Handan Salta/ S. 54
İZLENİM: PARİS'TE BU MEVSİM Coşkun Tunçtan/ S.56
TİYATRODAN ÖNCE... TİYATRODAN SONRA... / S. 61
EDİTÖRDEN
Dikmen
Gürün
Ülkemizde 1997 yılı "Dünya
Tiyatrolar Günü" bildirisini Sayın
Dinçer Sümer sundu. Bu yalın,
doğru, anlamlı bildiri "tiyatroya sevgi
ve saygı duyan tüm insanları"
kucaklarken, ne hazindir ki
ülkemizde son zamanlarda
yaşanmakta olan acı gerçeklerin de
altını çiziyor. Evet, hazin, çünkü 21.
yüzyıla adım atmamıza ramak
kalmışken böylesi yüzleşmeleri
yaşamak zorunda kalıyoruz.
Bu bağlamda, Edward Bond'un
insanlığın sosyal suçlular tarafından
değil, yönetimdeki suçlular
tarafından tehdit edildiği
görüşündeki doğruluk payı
a
yadsınamaz.
cy
20. yüzyıl noktalanırken, tiyatronun
temel kodları çağın başlangıcından
çok daha farklı bir düzlemde mi
algılanıyor? Her zaman "gerçek",
"kurgu"nun temelini oluşturuyor.
pe
Aralarındaki o müthiş etkileşim
tiyatro sanatını, seyircisinden de
aldığı güçle, yeni açılımlara
yönlendiriyor. Bu yeni açılımlar kimi
kez "suskunluğun estetiği"ne
(Susan Sontag) ulaşıyor, kimi kez
başka boyutlara, uç noktalara. Ama
hepsi de sonuçta insanın kendisiyle,
sistemle hesaplaşması, varlığını
sorgulaması temel noktasında
buluşuyor. Edward Bond "tiyatro
sanatı monitör görevini üstlenmiştir"
der "geçmişi ve geleceği bugünde
toplar. Sağlıklı düşüncenin
anlatımıdır, aydınlatımıdır, dışa
vurumudur."
Aydınlık bir geleceğe perde açalım...
HABERLER...
kişilerle yapılan seminerlerle program
desteklenmektedir.
PEN'den Şehir
Tiyatroları'na
Kınama
Muhsine Helimoğlu Yavuz'a ait
"Diyarbakır Efsaneleri" adlı kitabın Şehir
Tiyatroları'nca yazara bilgi verilmeden
ve izni alınmadan "Silvanlı Kadınlar"
adıyla sahneye uyarlanmasını kişilik ve
telif haklarına saldırı olarak gördüğünü
belirten Pen Yazarlar Derneği, bu
durumu kınadı. Yazara İstanbul
Büyükşehir Belediyesi Şehir
Tiyatroları'ndan davetiye gönderildiğini
ve eserin uyarlandığının belirtildiğini
saptayan PEN, gerekenlerin yapılmasını
beklediklerini açıkladı.
cy
ONK Ajans, Recep Bilginer'in yazdığı
"İsyancılar" adlı oyunun Almanya
turnesinde ödenmeyen telif ücreti için
Devlet Tiyatroları'™ mahkemeye verdi.
Geçtiğimiz sezon Ankara Devlet
Tiyatroları'na ait Ankara Küçük
Tiyatro'da oynanan "İsyancılar",
Almanya'da çalışmalarını sürdüren OBC
Firması ile 39 şehirlik bir Almanya
turnesine çıkmış ancak OBC'nin 19
oyundan sonra turneyi sona erdirmesi
üzerine, Devlet Tiyatroları elli kişilik
kadrosuyla güç durumda kalmış ve
Kültür Bakanlığı'nın olaya el koyması
üzerine yurda dönebilmişti. Recep
Bilginer'in temsilcisi ONK Ajans Devlet
Tiyatroları'ndan yazara ait telif hakkının
ödenmesini istemiş ancak Almanya'da
parasız temsiller verildiğini, bu nedenle
yazara bir para ödenemeyeceği yanıtını
almışlardı.
Işıl Kasapoğlu Atölyesi II. Sınıf
öğrencileri 27 Mart Dünya Tiyatrolar
Gününü Sophokles'in "Antigone" adlı
oyununu sahneleyerek kutladı. Bülent
Ortaçgil'in müziklerini yaptığı oyun,
Beyoğlu Aksanat'ta ve Akademi
İstanbul Tiyatro Bölümü Sahnesi'nde
oynandı.
a
Devlet
Tiyatroları'na
Telif Davası
TOBAV'ın
'Saygı
Gecesi'nin 4. sü
Yapıldı
pe
Akademi
İstanbul 27
Mart'ı Kutladı...
İki yıl önce, Taksim Şehit Muhtar
Caddesi'nde eğitime başlayan Akademi
İstanbul, bu yıl Kazancı Yokuşu'nda
açtığı yeni binası ve yeni bölümleriyle
eğitim hayatına devam ediyor. Sanat ve
İletişim Bölümleri olarak iki branşta
eğitim veren Akademi İstanbul,
bünyesinde, tiyatro, müzik, dans,
seramik, plastik sanatlar, gazetecilik,
işletme iletişimi, radyo-televizyon,
reklâmcılık, eğlence ve İngilizce
bölümlerini barındıran bir eğitim
merkezi. Tam zamanlı eğitim uygulanan
Tiyatro Bölümü'nde Işıl Kasapoğlu,
Ahmet Levendoğlu ve Haluk Bilginer'in
verdiği atölye dersleri, Emre
Koyuncuoğlu, Huraman Nevruzova,
Ümit İris, Arzu Bigat Baril, Şebnem
Ünal, Semih Korucu ve Özden Ezinler
tarafından verilen ortak derslerle, ayrıca
İngilizce eğitimi ve konusunda uzman
10
"Aydınlanmanın Işığında Sanat
İnsanlarımız" adlı SAYGI GECESl'nin
dördüncüsü 24 Mart akşamı yazar
Orhan Asena için gerçekleşti. EBB; Euro
Barter Business'in sponsorluğunda, İDE
Eğitim ve Organizasyon ile TOBAV
tarafından hazırlanan etkinliğin ilk
bölümü sekiz sanatçı için hazırlanan
SAYGI GECESl'nden oluşuyor. Çeşitli
sanat ve kültür insanlarımızın
katkılarıyla oluşturulan bu etkinlikler
dramatik birer senaryo ile
programlaştırılarak, her bir sanatçının
yaşamı, sanatçı kişiliği, yapıtları tiyatro
sanatçılarınca canlandırılıyor. Ayrıca
geceye katılan konuk yazar ve
eleştirmenlerin görüşleri de gecenin
dramatik senaryosu içinde yer alıyor.
Orhan Asena'ya SAYGI GECESİ'nin
senaryosu Hülya Nutku tarafından
yazıldı ve gösteri düzeni Özgür Erkekli
tarafından hazırlandı. Gecenin konuk
konuşmacısı Güngör Dilmen'di. Gecede
ayrıca şu tiyatro sanatçıları rol aldılar:
Zeynep Erkekli, Nur Subaşı, Özgür
Erkekli, Merih Atalay, Tunç Günbay.
Afife Jale
Sahnesi İçin
El Ele...
TOBAV, sanatseverleri ve sanatçıları,
Beşiktaş Kültür Merkezi bünyesinde
yapılmakta olan Afife Jale Sahnesi'nin
tamamlanması için bir araya gelmeye
çağırıyor. Bu çağrı kapsamında 18 Mart
günü "Carmen" operası için sanatsever­
ler AKM'de toplandı, "Carmen" Afife
Jale Sahnesi için perde açtı.
Tiyatrocular
"Medya
Ödülleri"
Veriyor
27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü
öncesinde toplanan tiyatro sanatçıları
ve yöneticileri her yıl bu sanat dalına en
yakın ilgiyi gösteren medya kuruluş ve
çalışanlarına "şükran ödülleri" sunma
kararı aldılar. Uluslararası Tiyatro
Enstütüsü (İTİ) Türkiye Merkezi'nin
düzenlediği, ödenekli ve özel tiyatro
yöneticileriyle Tiyatro TV Yazarları
Derneği,Tiyatro Yapımcıları Derneği,
Tiyatro Eleştirmenleri Birliği,Tiyatro
Oyuncuları Derneği temsilcilerinin
katıldıkları toplantıda sahne
sanatlarımızın gelişmesine katkı
sağlayabilecek kuruluşlarla ilişkiler
tartışıldı. Somut önerileri medya
HABERLER...
yetkililerine , sponsor adaylarına, ilgili
bakanlıklara, genel kültürün yanı sıra
tiyatroya destek olmuş ya da olabilecek
tüm odaklara iletme görevi İTİ
Merkezi'ne verildi. Merkezin yetkilileri
toplumumuzu bunaltan laik-antilaik,
Alevi-Sünni, asker-sivil gibi yapay
karşıtlıkların ve gereksiz etnik ayrılıkların
panzehirinin "insanlar arasında karşılıklı
anlayış" olduğunu, bu uyuma da en
etkili yoldan tiyatroyla ulaşılabileceğini
vurguladılar.
Samsun'da Yeni
Bir Özel Tiyatro
Samsun'da bir özel tiyatro kuruldu. 199697 tiyatro sezonuna biri çocuk oyunu iki
oyunla giren Tiyatro bu yerleşik tiyatroyu
yerli halka benimsetmeyi amaçlıyor.
Ferhan Şensoy'un yazdığı "İçinden
Tramvay Geçen Şarkı" adlı oyunu
sahneleyen topluluğun kurucusu Yaşar
Gündem.
Genç Tiyatronun
Sorunları
16. Uluslararası
Aksanat'ta
Film Festivali
Tartışıldı
G.S. Lisesi
Tiyatro Günleri
Galatasaray Lisesi Tiyatro Topluluğu
geleneksel Galatsaray Lisesi Tiyatro
Günlerinin beşincisini düzenliyor. 28
Nisan- 3 Mayıs tarihleri arasında
gerçekleştirilecek bu festival
çerçevesinde genç tiyatrocular her
yaştan ve her kesimden izleyiciyle
buluşmayı hedefliyor. Ücretsiz izlenecek
olan festivalin bünyesinde amatör ve
profesyonel gruplar var. Türkçe ve
Fransızca okul oyunları, çocuk oyunları,
paneller ve söyleşiler bir şenlik
atmosferinde sunulacak.
Umut Vakfı'ndan
"Silahın Şakası
Yok" Karikatür
Yarışması
a
pe
cy
Aksanat'ta "Hamlet" adlı oyunu
sahneleyen Adnan Tönel, 27 Mart
Dünya Tiyatrolar Günü'nde "Genç
Tiyatronun Sorunları" başlıklı bir panel
düzenledi. Kerem Kurdoğlu, Nedim
Saban ve Dilek Girgin Can panele
konuşmacı olarak katıldılar. Panelde
genç tiyatronun sanatsal ve toplumsal
bilinç düzeyinde birtakım sorumluluklar
yüklenmesi ve tiyatronun her şeyi ile
seyirci için ve seyirci ile varolduğu
gerçeğini vurgulamak "Genç
Tiyatro"nun sahiplenmesi gereken
temeller olarak tartışıldı.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından
düzenlenen 16. Uluslararası İstanbul
Film Festivali bu yıl yine dünya
sinemasından geniş bir panoramayı
izleyenlere sunacak. Vakfın 25. kuruluş
yıldönümü olan bu yıl 29 Mart- 13
Nisan tarihleri arasında düzenlenecek
festivale 130'u aşkın film katılıyor.
Festival programında ödüllü son dönem
filmlerin yanı sıra büyük ustaların klasik
yapıtlarına da yer veriliyor. Programı on
sekiz bölümden oluşan festivalin film
gösterileri, Beyoğlu Emek, Fitaş 1, 5 ve 6
salonları ile Kadıköy Reks sinemasında
12.00, 15.00, 18.30 ve 21.30
seanslarında gerçekleştirilecek. Bilet
fiyatları tam 600.000, öğrenci 400.000
TL. olarak saptanan ve 65 yaş üstü için
de 400.000 TL. tarife uygulanacak.
Bu yıl festivalde bir çok özel gösteri var.
Fritz Lang'ın 1926 yapımı "Metropolis"
filminin gösterimi Alman orkestra şefi
Bemart Heller'in yönetiminde İstanbul
Devlet Senfoni Orkestrası'nın
seslendireceği özgün beste eşliğinde
gerçekleştirilecek.
Festivalin "Uluslararası Yarışma"
bölümünde "Sanat ve Sanatçı" (yazın,
tiyatro, müzik, dans, sinema, plastik
sanatlar...) dünyasını işleyen 10 ayrı ülke
yapımı 10 film "Altın Lale" ödülü için
yarışacak. "Sanatlar ve Sinema"
bölümünde yine "Sanat ve Sanatçı"nın
dünyasını işleyen yönetmen ve
yapımcılarının seçimiyle uluslararası
yarışmaya katılmayan filmler yer alacak.
Festivalin gelenekselleşen bölümü
"Ustalara Saygı" bu yıl da dünya
sinemasının yaşayan ünlü
yönetmenlerinden üçü ile bir Türk
yönetmeninin seçkin yapıtlarını
tanıtılıyor. Konuk yönetmenler Elia
Kazan, Jiri Menzel ve Claude Sauter.
Türk yönetmen ise Memduh Ün.
Umut Vakfı "Silahın Şakası Yok" isimli bir
karikatür yarışması düzenledi.
Yarışma, katılmak isteyen herkese açık,
çalışmalar renkli veya siyah beyaz
olabileceği gibi, yayımlanmış olmasının
da engel teşkil etmediği yarışmaya
karikatüristler 3'er eserle katılabilecek.
30x40 cm. boyutlarında ve paspartusuz
gönderilecek eserler jürinin
değerlendirmesinden sonra, bir albüm
haline getirilecek ve değerlendirmeye
alınan yarışmacılara gönderilecektir. En
geç 1 Temmuz tarihine kadar
gönderilecek olan eserler
değerlendirildikten sonra, 28 Eylül 1997
günü ödül töreni ile duyurulacaktır.
Yarışmada Birincilik ödülü: 100 milyon,
ikincilik ödülü: 60 milyon, üçüncülük
ödülü: 30 milyon, 1 kişiye Karikatürcüler
Derneği Özel Ödülü, Başarı Ödülü: 3
kişiye 20'şer milyon olarak belirlenmiştir.
11
BU AY SAHNEDEKİLER
Tiyatro: Enis Fosforoğlu Tiyatrosu
Yazan: Antonio Skarmeta
Çeviren: Cevat Çapan
Yöneten: Esen Özman
Koreografi: Meltem Tezmen
Işık Tasarım: Yüksel Aymaz
Oynayanlar: Enis Fosforoğlu, Günyol
Bakoğlu, Sevinç Aktansel, Özlem
Özkaram
cy
Tiyatro: Ağustos Kültür Merkezi
Oyuncuları
Yazan ve Yöneten: Kaan
Basmacıoğlu
Müzik: Murat Bavli
Oynayanlar: Kaan Basmacıoğlu,
Zühtü Ulukapı, Eylem Yazıcı, Çiğdem
Sodur, Hayfa Safi, Dilek Turan
Jean Genet'in ilk oyunlarından biri
olan "Hizmetçiler", egemen kültüröteki kültür, efendi-köle, erkek-kadın
kutuplaşmalarının oyuncu bedenleri üzerinde
duyumsandığı bir oyundur. Sahnede
gerçekleşen ölme-öldürme oyunu, yalnızca
bireysel bir yaşamın bitimini temsil etmez.
Oyunun metni gereği, rol kimlikleri oyuncular
arasında değiştirilmektedir. Buna, Tiyatro
Oyunevi'nin yapımında kadın rollerinin erkek
oyuncularca oynanıyor olması eklenince ölenöldürülen, doğru-yanlış, hanımefendi-hizmetçi,
erkek-kadın arasındaki ayrımlar belirsizleşir.
Kimliklerin birer yanılsamaya dönüşmesiyle
oyun, suçun ve ölümün kutsandığı bir törene
doğru gelişir.
a
Şilili şair Pablo Neruda'nın özyaşam
öyküsünden yola çıkarak Antonio
Skarmeta'nın kaleme aldığı "Ateşli Sabır" adlı
oyun,1969-73 yıllarının çalkantılı Şili siyasal
ortamında, yabani ama sağduyulu bir
postacının Neruda'ya kendini teslim ederek
incelikli aydın bir dünya uyanışını şiirsel bir dille
anlatıyor. Geçtiğimiz sezon izlediğimiz
"Postacı" filminin senaryosuna Skarmeta'nın
aynı adla oyunlaştırdığı Ateşli Sabır temel
oluşturuyor.
Tiyatro: Oyunevi
Yazan: Jean Genet
Yöneten: Mahir Günşiray
Dramaturgi: Çetin Sarıkartal
Dekor-Kostüm Tasarımı: Claude
Leon-Selim Birsel
Müzik: Turgay Erdener
Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz
Oynayanlar: Mahir Günşiray, Taner
Birsel, Erdinç Doğan
pe
Oyun, çocuklara sihirli bir ülke
yaratmanın kendi ellerinde olduğunu
ve bunun için çevrelerini , hayvanları
ve doğayı korumaları ve sağlıklarını
korumaları gerektiğini vurguluyor.
Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu
Yazan: Yılmaz Onay
Yöneten: Yılmaz Onay
Müzik: Levent Güner
Koreografi: Ayşin Küçüküçerler
Oynayanlar: Nurinnisa Yıldırım,
Metin Beğen, Umut Demirdelen,
Erdoğan Ergezer, Selçuk Kıpçak, Ali
Fuat Çimen, Levent Güner, Melek Gökçer
Gelenekselle modernin sahnede ve sanatta
çatışması, uyuşması, mizah dolu bir hayat
sürecinin "kendi kendini arayan" dolantılarıyla
sergileniyor. Muamma'nın gözü kara mı, değil
mi seyirde görülecek.
12
Tiyatro: Tiyatro İstanbul
Yazan: Neil Simon
Çeviren: Gencay Gürün
Oynayanlar: Cihan Ünal, Berna
Laçin, Cem Davran, Esra Akkaya
George Schneider, derin bir aşkla
sevdiği karısının ölümüyle yıkılmış
Jannıe Mason, mutsuz bir evlilikten yeni
kurtulmuşken... iki hızlı çöpçatan; George'un
kardeşi Leo ve Jennie'nin çılgın arkadaşı Faye,
onların kırık kalplerini "Çivi çiviyi söker"
metoduyla tedaviye girişirler.
Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu
Yazan: Richard Nash
Yöneten: Çetin Köroğlu
Dekor-Giysi Tasarımı: Ali Cem Köroğlu
Işık Tasarımı: Hasan Yalman
Oynayanlar: Aktan Günalp, Ali Ulvi
Hünkar, Mete Şahinoğlu, Hülya
Güray, Bayazıt Gülercan, Zeki
Yorulmaz, Murat Çobangil
Oyun, Amerikan kasabalarından
birinde, umutsuzluğun, kuraklığın, yalnızlığın
yaşandığı Gurryler'in çiftlik evinde geçer. Oyun
boyunca toprağın yağmura olan ihtiyacı gibi
yaşamda umuda, hayallere ve birbirimize olan
ihtiyacımız anlatılır.
DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ BİLDİRİSİ
Dinçer
Sümer
BUGÜN 27 MART
Bugün 'Dünya Tiyatrolar Günü'. Tiyatro çalışanlarının,
tiyatroya sevgi ve saygı duyan tüm insanların bayramı.
Tiyatromuzu birlikte düşünme günü.
Cumhuriyet dönemi kültür ve sanata, tiyatroya büyük önem
verdi, engin ufuklar açtı. Bugün sevinçle görüyoruz ki, seçkin
oyun yazarlarımız, sanatçılarımız, sanat kurumlarımız var.
Küçük kentlerimizde, ilçelerimizde, aydın yöneticiler
tiyatronun öneminin, değerinin, vazgeçilmezliğinin, bir
toplumda tiyatrosuz kalmanın bir eksiklik ve bir ayıp
olacağının bilinciyle sevindirici girişimleri ve gelişmeleri
destekliyorlar. Bugün dış ülkelerde de alkışlanabilen çokrenkli
cy
a
tiyatro görüntümüz, gelişme ve yaygınlaşma aşamasını
yaşıyor.
Elbette ki her gelişme bazı güçlükleri de taşır. Bunlar,
tiyatrolarımızın yasa, yönetim, disiplin, iç eğitim ve ekonomik
sorunları, Türk tiyatrosunun organik bir bütünlüğe
kavuşabilme sancıları olabilir, özveri ve elbirliğiyle, sorumluluk
pe
duygusuyla aşılabilecektir.
Bu sorumluluk, yalnızca tiyatro çalışanlarının değil, tüm
toplumun ve devletin sorumluluğudur. Anayasanın 64.
maddesi bunu açıkça belirler. Sanata destek veremez,
tiyatroyla kucaklaşamazsak, 'hayat damarlarımızdan biri
kopar', yaşama sevincimizi ve uygar dünyayla barışabilme
fırsatımızı yitirebiliriz. Bu noktada bazı çağdışı siyasetçilerin,
2000'e 3 kala, sanata, sanatçıya ve sanat kurumlarımıza
bakış ve saldırıları bağışlanabilir gibi değildir. Bu kesimin
ülkemizi nereye sürüklemek istediği bilinince, çağdaş kültür
ve sanattan niçin ürktüklerini kavramak hiç de zor olmuyor;
Evet, sanatçı 'ışığı alnında ilk duyan insan'dır ve bu ışığın
kaynağı Atatürk devrim ve ilkelerinin güneşidir. Türk
tiyatrosunun gerçek sahibi olan sanatçılar da laik cumhuriyet
inancını, uygar Türkiye düşüncesini, doğru sanat değerlerini
ve güzel Türkçenin onurunu savunmada duyarlı ve
donanımlıdırlar.
Gelecek 27 Mart bayramlarını ülkemizin daha güzel, güneşli
baharlarında kutlayacağız
13
İNCELEME
DUO
ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER
Dikmen
Gürün
"Bu kez hiç oynamadığın bir oyunu
oynayacaksın
benim için
kendin için
yalnız ikimiz için"
pe
cy
a
DUO'nun sayfaları arasında dolaşıyorum.
Dolaşırken düşünüyorum: DUO iki boyutlu bir
tiyatro gösterisi mi? Okurken aynı anda
izliyorum. İzlerken aynı anda okuyorum.
Belleğime bu iki eylemi aynı anda
yerleştiriyorum, tıpkı bir oyun izlerken
dinlediklerimizi ve izlediklerimizi aynı anda
örtüştürdüğümüz gibi. Bu kez metin ve oyuncu,
mekânı oluşturan kitap sayfaları içinde
buluşuyor. O sayfaların beyazında, o sayfaların
boşluğunda ikili bir hesaplaşma yaşanıyor.
Yazarın (Ferit Edgü) ve Oyuncunun (Genco
Erkal) kendileri ve birbirleriyle hesaplaşması. Bu
hesaplaşmada öne çıkan; Yazarın ve
Oyuncunun ya da metinlerin ve görüntülerin
dışa yansıyan içsel göstergelerinin birbirleriyle
örtüşen ve çelişen zeminlerde
değerlendirilmeleri. Yazarın ürettiği (metin) ile
Oyuncunun ürettiği (oyun) arasındaki etkileşim
iki farklı "ifade" biçiminin, iki farklı dışavurumun
buluşması. Metinlerin kalıcı niteliğinin tiyatro
sanatının "an''lardan oluşan, yaşayan ama
"kalıcı olmayan" (burada "kalıcı olmayan"
derken belleğe yerleşen resimlerden değil,
tiyatroda izlenen anların fiziksel olarak
geçiciliğinden söz ediyorum) görüntüleriyle
çakışması ve görüntülerin sabitlenmesi bu
önemli çalışmada varılan noktalardan biri.
Görüntülerin, ifadelerin sabitlenmesinde tiyatral
bakışın ötesinde mimari ve sinematografik
yaklaşım da öne çıkıyor. Bir yanda sözlerin ve
görüntülerin mekânla iletişiminde belirlenen
boyut, öte yanda görüntünün hem bir film
şeridi gibi süreklilik içermesi hem de bu akışta
anların soluk alıp veren anlar olarak
dondurulması.
Konseptini Bülent Erkmen ve Naz Erayda'nın
oluşturduğu DUO'da tiyatro olgusunun yukarda
sözünü ettiğim kendine özgü "tesbit edilemez"
niteliği göz önüne alındığında sanatçıların
"anlar"a kalıcılık, süreklilik sağlamak amacıyla
Yazarı ve Oyuncuyu tiyatral bir mekânda
(kitapta) buluşturma düşüncesi tiyatroda
14
"bölünmüş birlik" anlayışının farklı bir uzantısı.
Farklı, çünkü Erkmen ve Erayda bunu
gerçekleştirirken Kitabı hem bir tiyatro mekânı
olarak hem de kendi karakteristiği içinde
kullanıyorlar. Bir yandan Yazarın seslenişlerini
etkileyici bir boş alana kaydederek verirken öte
yandan da bu seslenişleri Oyuncunun yüzünde
ustalıkla tesbit ediyorlar (Ani Çelik Arevyan).
Oyuncu'dan Yazar'a uzanırken de aynı
etkileşimi elde ediyorlar. Bu noktada DUO'nun
içerdiği bir boyut daha belirleniyor: O da
İzleyicinin Yazar ve Oyuncu ile olan ilişkisi.
Yazar'dan Oyuncu'ya-Oyuncu'dan Yazar'a
giden bir İzleyici. Yazar'ın Oyuncu'da okunması
çok daha kolay oluyor, çünkü genelde
izleyicinin metinden oyuncuya gitmeğe
şartlandığı bir tiyatro ortamı söz konusu.
Oyuncunun yüzündeki oyuna baktığımız, onu
Yazardan soyutlayıp "anlar" ve "ifadeler"
üzerinde durduğumuz zaman aynı metne
ulaşabiliyor muyuz? Ya da Oyuncu ve Yazar
nerede buluşuyor? Bu sorunun yanıtında
kanımca Oyuncu'daki çok katmanlı yapı öne
çıkıyor. Oyuncunun Yazara oranla daha geniş
bir alanda dolaşabilme özgürlüğünün altı
çiziliyor. Değişkenliği algılanıyor. Bu bağlamda,
yine İzleyici açısından bakıldığında; Kitabın da
başlıbaşına bir bütün olarak değişime
uğradığını söylemek mümkün. Bu değişimde
onu (Kitabı) her seferinde yeniden üreten ise
İzleyici oluyor. İzleyicinin yeniden üretim süreci
ise DUO'da diğer bir boyutu, okuma eyleminin
gerçekleştirildiği "zaman ve mekân" boyutunu
içeriyor. Ve her seferinde kendi kendine bir
değişim yaşıyor Kitap.
DUO'yu okudum, DUO'yu izledim.
Okuduklarımdan da izlediklerimden de
etkilendim. Sözlerin, görüntülerin üzerinde
düşündüm, Kitapla tartıştım. Tiyatronun o
ölçülemez düşünsel ve görsel zenginlikleri içine
bu kez daha farklı bir düzlemde girdim. DUO
ekibinin ortaya ne denli sağlam, doğru, güzel
bir eser koyduğunu gördüm. Bülent Erkmen,
Naz Erayda, Ferit Edgü, Genco Erkal ve Ani
Çelik Arevyan'a kendi adıma teşekkür ediyorum
(12 Mart 1997 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nden
alınmıştır.)
pe
cy
a
SÖYLEŞİ
Bakırköy Belediye Tiyatrosu
Genel Sanat Yönetmenliğine
getirildiniz. Neler
söyleyeceksiniz?
Yarattığı karakterler ile en
uç sanat anlayışlarını
benimseyenlerin bile
kendisinde çok şeyler
yakalayacağı nadir bir
sanatçı potansiyeline sahip
bir isim Müşfik Kenter.
Evet belki insan gözü,
zaman zaman genç kuşak
tiyatrocular keşfetmek
istiyor ancak sanatıyla
gençleşen daha doğrusu
mesleği gençlik olan
isimlerden de asla
vazgeçemiyor.
Orada her şeyi hazır,
kurulmuş çok güzel bir tiyatro
var. Bana da teklif ettiler,
gelin çalışalım dediler. Ben de
samimi bir biçimde çok sıkışık
durumda olduğumu,
ilginemeyebile-ceğimi
söyledim. Gerçekten çok
sıkışığım. Turneler, okul,
Atatürk'ün "Nutuk"unu
hazırlıyorum. Ama tabii zaten
kurulmuş bir tiyatro, oyunlar
var. Şimdi hemen yeni bir
oyun başlıyor. Ferdi Merter'in
yazdığı "Kuğular Şarkı
Söylemez".
pe
cy
a
Tiyatroya kafası
takılanların mutlak
yolunun geçtiği bir isimdir
Müşfik Hoca. Şimdilerde
profesyonel tiyatro
yaşamının kırk ikinci yılını
sürdürüyor. Üstelik de
kendi sahnesine sahip.
Kent Oyuncuları'nın
sahnesi dünyanın bile
sayılı örneklerinden çünkü
bina yapım aşamasında,
bundan tam otuz beş yıl
önce, tiyatro binası olarak
projelendirilmiş. Özel
tiyatroların büyük salon
problemleri ile
kıvrandıkları düşünülürse,
günümüzde bu salonun
Elimizde repertuarlar tamam
yalnız biraz oyuncu eksiğimiz
var. Seneye onu da
tamamlayacağız.
Kaldığı noktadan alıp daha
iyilere götüreceğinizi
söylüyorsunuz, öyle mi?
Evet. Orası benim ikinci evim
gibi oldu diyebiliriz.
Kırk iki yılın güçlü birikimiyle
Bakırköy Belediye Tiyatrosu'na Yeni Bir Soluk:
Müşfik Kenter
Ilgın
Sönmez
nasıl bir nimet olduğu
anlaşılır. Ankara Devlet
Konservatuarı'ndan 1955
çıkışlı Müşfik Kenter 1959
yılında İstanbul'a gelip
Karaca Tiytrosu'nda
kardeşi Yıldız Kenter ile
çalışmaya başlamış. '61-62
sezonunda ise kendi
toplulukları olan "Kent
Oyuncuları''nı kurmuşlar.
O zamandan beri aralıksız
perde açmayı
sürdürüyorlar.
Geçtiğimiz haftalarda
Bakırköy Belediye
16
Tiyatrosu Genel Sanat
Yönetmenliğine getirilen
M.Kenter Amerika ve
İngiltere'de dram metodu,
oyunculuk stilleri ve
metodları üzerine gözlem
ve çalışmalar yapma
olanağını elde etmiş bir
isim. Sanatçının reji ve
oyuncu olarak çalıştığı
yüzün üzerinde oyunun
arasında pek çok yerli
yazarın yanı sıra
Shakespeare, Chekhov,
Gorki, Brecht, lonesco,
Pinter, Albee, T. Williams,
Ayckbourn, A. Miller gibi
isimler sayılabilir. Tüm
sanat yaşamı boyunca
birçok ödüller alan sanatçı
sinema alanında da önemli
çalışmalar yapmış ve
bunlardan da ödüller
kazanmış.
Kardeşi Yıldız Kenter'le
birlikte oynadıkları, iki
yaşlı insanın yaşamından
bir kesiti huzurevinde
yaptıkları konken partileri
üzerinden aktaran, belki
komik ama kesinlikle
trajikomik "Konken
Partisi"adlı oyunlarından
hemen önce, kuliste
kendisiyle kısaca
konuşmak olanağını elde
ettim.
"Nutuk" çalışıyorsunuz. Bu
çalışma ne aşamada ?
Tek başıma olduğum için
çıkıp sahnede yorum
yapacağım bir çalışma bu.
Atatürk altı günde okumuş
ben de yeni biçimiyle üçüçbuçuk saatte okuyacağım
herhalde. Öyle sahne
üzerinde falan çalışıyor
değilim anlayacağınız.
Ne zaman 'okumayı'
düşünüyorsunuz?
Efendim aslında bu sene 70.
yıldönümü diye yapalım dedik
pe
cy
a
SÖYLEŞİ
Kolay gelsin dedikten sonra,
bir kenara çekilip izlemeye
başladım. 25. yılını kutlayan
bir sanatçı, Batı'da olsa
neler yapıyor olurdu acaba?
Afiş panosuyla mı uğraşırdı
dersiniz? Dahası, basın
bülteni, fotoğraflar vs. vs.
Hiç de böyle olmasa gerek.
Teknik kadro, idari kadro,
basın bürosu, sekreterler ve
daha nice elemandan oluşan
bir ordu ile birlikte herkesin
her işi yaptığı değil,
herkesin kendi işini yaptığı
profesyonellerle yapılır bu
işler, öyle de olmalıdır. Bu
bizim, bizim gibi ülkelerin
değişmez kaderidir ve kolay
kolay da değişecek gibi
değildir.
Mustafa
- Olabilir tabii, başka işler
güçler yapsam daha rahat
eder, çok para kazanıp daha
rahat yaşayabilirim, ama
tiyatro benim asal işim, birinci
işim.
(Kendi kendime, neden bir
insan böyle bir misyona
sahiplenir diye düşünürken, Ali
devam etti.)
- 25 yıldır hiç bir sezon
kapatmadan bu tiyatroyu
sürdürüyorum, 3 yıldır
salonumuz yoktu, salonumuz
olmadığı halde büyük bir
özveriyle, sıkıntılara katlanarak
ben ve arkadaşlarım
bulduğumuz salonlarda
oynadık ama bayağı uzun
sezonlar yaptık, geçen sezon 9
ay oynadık. Ama, şimdi çok
mutluyuz, bir kere İstanbul'un
en modern salonuna sahibiz.
Yeri çok, güzel, Fındıkzade'de,
Oğuzhan Caddesi'nden
aşağıya, Lunaparka doğru
inerken sağ tarafta, kolay
gelinebiliyor, otoparkı var, bir
tarafında metro bir tarafında
tramvay var. Yani, İstanbul'un
pe
Ben bu düşüncelere dalmış
gitmişken, Ali'nin "haydi ne
koşucaksak konuşalım daha
bir sürü işim var" yarı
yazarıyla kendime geldim.
Uzun uzun suratına bakıp;
- "Ali, başka işin yok mu senin
Allah aşkına, bu yaştan sonra
yeni bir salon, insanlara
salonun yerini tanıt,
marangozluk işleriyle uğraş,
basınla boğuş..."
Demirkanlı
her tarafından çok rahatlıkla
gelinebilen bir konumu var.
Onun için hem sevinçliyiz, hem
de ümitliyiz.
(Hay Allah, ben ne soruyorum,
o ne anlatıyor bana. bunların
böyle olduğunu biliyorum.
Bildiğim için de senin başka
işin yok mu diyorum, ama
onun duracağı yok, hâlâ
devam ediyor.)
- Bir de bizim tiyatro okulumuz,
bir sürü talebemiz var. Onlara,
eğitim veriyoruz, salonumuz
olmadığı zamanlar çok güçlük
çekiyoruz. Bu salon tiyatro
okulunun da daha düzenli
yürümesini sağlayacak.
(Ben hâlâ sorumun cevabını
alamadığımı düşünürken, sanki
bunu fark etmiş gibi net bir
cümleyle özetledi.)
- Soruna dönersem, "başka
işim gücüm yok mu?" Başka
işim gücüm yok, olsun da
istemiyorum.
cy
a
Ali Poyrazoğlu'nun yeni
salonundan içeri doğru
süzülürken, Poyrazoğlu'nun
sesiyle irkildim: "Yukarı,
daha yukarı, sağ tarafı aşağı
indir". Ali, salonun girişine
afiş panosunu monte
etmeye çalışıyor.
- Haklısınız da, şundan dolayı
sordum, kelaynak kuşları gibi
çok az sayıda kaldınız.
- Doğru, ama özel tiyatro
yapmak çok fazla özveri
isteyen bir iş haline geldi. Ama
ülkemizin içinde bulunduğu
Heyecan, Umut, Coşku,
Yeni Bir Salon ve Ali Poyrazoğlu
koşullarda insanların hem
yaşam biçimleri, laik,
demokratik yaşam biçimi, hem
üretim biçimleri, hem söz
söyleme özgürlükleri saldırı
altındayken bence tiyatro
bırakılmaz, bırakılamaz. Onun
için inadına tiyatro yapıyoruz.
Yapmak zorundayız. Zaten
tiyatro özel tiyatroda çalışan
arkadaşların, tiyatro
sahiplerinin inadıyla ayakta
duruyor. Evet, haklısın sayımız
çok az kaldı, ancak kalmak
zorunda, başka alternatifi yok.
- Tiyatrodan, televizyona
büyük bir akın var. Güzel,
ancak bu insanların çoğunun
tiyatroya küstüğü gibi bir
izlenim var. Bu kadar
meşakkati çeken insanların
yeni konumlarında tiyatroya
biraz daha fazla destek
olmaları gerekmiyor mu?
- Evet, hepimiz yapıyoruz, ama
iki türlü televizyon yapan var.
Bir tiyatroyu bırakıp, sadece
televizyon yapan arkadaşlar
var, bir de hem tiyatro hem de
televizyonu birlikte götüren
arkadaşlar var. Bu insanların
özgür seçimidir.
- Benim sormak istediğim o
değildi. Tiyatrodan bir biçimde
TV'ye geçen ve daha çok
"show-man"lik yapan
tiyatrocuların, tiyatroyu biraz
unutmuş olduklarını
düşünüyorum, programlarında
tiyatroyu, tiyatrocuları pek
fazla kullanmıyorlar gibi
geliyor bana.
- Bu, tiyatrocu olup da
televizyona geçen arkadaşların
görevi değil. Özelde tiyatroyu,
genelde sanatı-kültürü
duyurmak, televizyonu
yöneten insanların görevidir,
bu bir sorumluluktur ve
yüklenilmesi gerekmektedir.
Dünyanın uygar ülkelerinde
televizyonun kitaptan,
tiyatrodan, sinemadan,
baleden, operadan seyirci
götürdüğünü, televizyonu
yöneten insanlar daha baştan
kabul ederler, yarattıkları bu
açığı da sanatsal ve kültürel
faaliyetleri ellerinden
- Kimler, nasıl başvuruyor size?
- Şöyle, lise mezunlarını
alıyoruz, ancak çok yetenekli
bulduğumuz çocuklar olursa
lise mezunu olmasa da kabul
ediyoruz. Bu gençleri imtihanla
almıyoruz, bize daha çok
zaman kaybettirmesine
rağmen söyleşi ile seçiyoruz.
Çünkü, imtihan stresi ile
çocukların harcanabildiklerini
düşünüyorum. Bunu pratikte
de çok yaşadık.
pe
- Doğru, bu bizde es geçiliyor,
acaip bir rayting aç gözlüğü ve
aymazlığı var. Bu, zaman
içinde televizyonların aleyhine
çalışacaktır. Geri dönülmez
yara alacaktır televizyonlar,
üstelik kurumlaşırken bu yarayı
alması daha da kötü olacaktır.
Zaman içinde bu aymazlıktan
yayılınacağını düşünüyorum.
- Peki, biz tekrar Ali Poyrazoğlu
Tiyatrosu'na dönelim. Ali
Pozrazoğlu, tiyatro okulunda
neler yapıyor, neleri amaçlıyor?
-16 yıldır yürüttüğümüz bir
faaliyet. Bir sürü insan yetişti
okullarımızdan, oyuncuların
dışında yazar, dekoratör gibi
insanlar da yetişti. Ben bunu
bir sorumluluk olarak kabul
ettiğim için bu işe giriştim,
insan zaten birikimlerini
kendisinden sonra gelen
insanlara aktarmak zorundadır.
Çok kısıtlı zamanım olmasına
rağmen bu işe mutlaka zaman
ayırıyorum. Ayrıca, gençlere bir
şeyler öğretirken kendim de
böylesine güzel ve modern bir
salonla karşılaşacağımı tahmin
etmemiştim. Ali Poyrazoğlu
Tiyatrosu, yeni salonunda
seyirciye hangi oyunla
merhaba diyecek?
a
- Ülkemizde tabii ki bu böyle
olmuyor. Ancak, son tahlilde
kendi altlarını boşalttılarını
düşünüyorum.
onlardan bir sürü şey
öğreniyorum. Bir kere iyi
öğretebilmek için bilgilerini
sürekli tazelemek, okumak,
araştırmak, çağın değişen
ritmini yakalamak zorunda
kalıyorsun, yani kendini de
yeniden eğitmiş oluyorsun.
- "Şaka Şaka" ile 27 Mart'ta,
"Dünya Tiyatrolar Günü"nde
salonumuzu açacağız. Hemen
arkasından "Eski Çamlar
Bardak Oldu" diye yeni bir
oyun daha koyacağız. Bu
sezonu Haziran'ın 15'nde
kapatacağız. Sonra turneler
başlayacak.
cy
geldiğince çok fazla duyurarak
kapatmaya çalışırlar.
Televizyonun iyi oturduğu
ülkelerde bu sistem iyi
işlemektedir.
- Bu salonda sadece tiyatro mu
olacak?
- Hayır, burası bir kültür
merkezi olacak. Bu civarda pek
tiyatro salonu yok. Eskiden 3-4
tane vardı.
- Nasıl başvuruluyor?
- Belirli dönemlerde oluyor
başvurular, örneğin yeni
döneme nisanda başlayacağız.
İstekli öğrenciler, tiyatromuza
şahsen başvuruyorlar. NisanMayıs-Haziran olarak 3 aylık bir
kurs döremimiz olacak. Bu
dönemin sonunda kalmasını
istediğimiz arkadaşlardan bir
kısmı bizimle çalışmaya devam
edecekler, bir kısmı ise başka
tiyatrolara veya televizyonlara
geçecek.
- A/e yalan söyleyeyim,
Salonun sahibi Fatih
Belediye'si. Sayın Sadettin
Tantan çok emek verdi ve
İstanbul'un en modern
salonlarından birini hayata
geçirdi. Biz de ihaleye girip
salonun işletmesini aldık.
Bizim oyunlarımızın dışında
çocuk tiyatrolarına, büyük
gruplara istedikleri zaman
vermeye hazırız. Çünkü biz
salonsuz bir dönem
geçirdiğimiz için,
salonsuzluğun ne demek
olduğunu çok iyi biliyoruz.
Salon herkese açık.
Burada, ayrıca film gösterileri
yapacağız, açık oturumlar
olacak, tiyatro okulu olacak,
her türlü etkinlik olacak, bir
kültür evi gibi çalışacak...
Pojeler, projeler... Konuşmamız
boyunca oraya buraya
yöneldik, eksikleri notladık,
koşuşturup durduk. Ali
Poyrazoğlu, yeni salonu için
koşuştururken her adımında,
her anında olağanüstü bir
enerji ile doluyordu. Müthiş bir
güç, umut ve coşku vardı. Ali,
kulise doğru yönelirken, "bu
adamın başka bir işi olamaz,
olmamalıdır da", diye
düşünerek yönetenlerin bizlere
yönelttikleri geldi aklıma.
"Böyle sanatın içine
tükürürüm.", "Soytarılar.",
"Belden aşağı sanat
yapıyorlar"... ve daha niceleri.
Peki bu yönetenlerin hiç aklına
gelmez mi, hiç düşünmezler
mi, bu sözler nerelere doğru
gidiyor, sanat insanlarını nasıl
yaralıyor, nasıl kırıyor onları.
Buna hakları var mı?
Bilmiyorum. Daha çok şeyi
bilmiyorum. Ama bildiğim bir
şey var herkes gelecek ve
gidecek, bir tek sanat ve
sanatçılar kalacak tarihe ve
ülkelerin tarihleri de
sanatçılarının omuzlarında
şekillenecek. Bir tek bunu
biliyorum
19
SÖYLEŞİ
tet çeşitli dinletiler gerçekleş­
tirecek, Murathan Mungan,
Kemal Sunal, Çetin Altan,
Müjdat Gezen, Turgay Fişekçi
söyleşi programlarımızın ilk
konukları olacak (Ayşe Ha­
nım, Çetin [Altan] Bey'in gü­
nü belli oldu mu?)
a
Başka neler var programda ?
cy
Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'ndan çıktıktan sonra,
Rutkay Aziz'le buluşmak
üzere Sahne Foks'a yönel­
mişken Rutkay'ın çok yo­
ğun olduğu için Sahne
Foks'a gidemeyeceği, ofis­
te olduğu haberini aldım.
Yolumu değiştirip ofise yö­
neldim. Bu benim daha çok
işime geliyordu. Söyleşi
için ayrılmış bir zamanda
değil, yaşamın içinde izle­
mek istiyordum bu
inatçıları. Öyle de oldu. Ka­
pıdan girdiğimde, Rutkay
gözlüklerinin üstünden ba­
karak, "Yahu, kusura bak­
ma, öyle sıkıştım ki, bura­
dan kıpırdamam mümkün
değil, ama Sahne Foks'da
Mahir (Günşiray) bekliyor,
ne olur onunla konuş" der­
ken, yanındaki sandelyeye
oturmuştum bile. "Olur
dedim, biraz dinleneyim
de. Sahne Foks'a geçerim".
Niyetim, teybi çaktırma­
dan açıp, işin arasında Rut­
kay'ın ifadesini almaktı,
öyle de yaptım.
Fotoğraflar: Şafak Taner
Rutkay Aziz Tiyatro, Sahne Foks
ve Yaşam
Demirkanlı
Senin başka işin gücün yok
mu Allahını seversen ? Bu yaş­
tan sonra yeni bir salon, ta­
nınmasını sağla, yeni proje­
ler, broşürler, ilânlar, basınla
uğraş, televizyonlarda haber
olmak için uğraş dur. Bir de
çok sapa bir yerde değil mi
Sahne Foks?
Ben buna inanmıyorum. Kim­
lerin, nerede ne yaptığıdır
önemli olan. Her ne kadar
kültürel kirliliğin yoğun oldu­
ğu koşullarda yaşıyorsak da,
gerek kültürün demokratik­
leşmesi doğrultusunda, ge­
rekse uygarlığı, özeli özleyen
birtakım insanların olduğuna
inanıyorum.
20
Hepsi güzel de, tiyatro yok
mu bu programların içinde?
İyi güzel de. Bırak gençler
koştursun, bunca yılın
sonunda bu işlerin dışına çık,
biraz rahat et. (Rutkay'ı provöke etmeye çalışıyorum,
ama nafile.)
tiyatronun oluşum anında bi­
zimle birlikte olacağından öy­
le eminim ki. Hemen gelmiş,
sahneyi görmüştü. Sofitası
var mı, yok mu diye bakmıştı
bile.
Yok canım, ben hem gencim,
hem de bu koşuşturma bizi
daha da gençleştiriyor. Başka
İş? Yok hayır, bu benim tek
işim, yaşam biçimim. Başka
türlü olması da mümün değil.
Söylediğim gibi böylesi bir uğ­
raşta insanın yalnız olmaması
insanı gerçekten umutlandırı­
yor, coşkulandırıyor. Dilerim
seyircilerimiz de aynı heyeca­
nı bizimle paylaşır.
Olmaz olur mu. Her şeyden
önce burası bir tiyatro salonu.
Tiyatro Oyunevi'nin iki projesi
var. Biri çocuk oyunu, "Bir
Avuç Hayvan Mayvan", diğeri
ise "Hizmetçiler", Jean Genet'in oyunu, Mahirler bura­
da çok farklı bir arayıştalar ve
bence çok ustaca kotarılmış
bir proje. (Nalân Hanım, bro­
şürler ne zaman geliyor, "alo,
ben Rutkay,
Bey, orada
mı? Peki. Aradığımı iletir misi­
niz? Teşekkürler."
Sahne Foks'u, 27 Mart'ta,
"Dünya Tiyatrolar Günü'nde
açıyorsunuz değil mi?
Neler yapacaksınız Sahne
Foks'da?
AST buraya turne düzenleye­
cek mi?
Salt tiyatroya sıkışan bir etkin­
lik değil Sahne Foks; çeşitli
söyleşiler, paneller, konserler,
sergiler olacak. Sergileri
Tombak Dergisi düzenliyor.
İlk olarak Mengü Ertel Afiş
Sergisi yer alacak, Lion Quar-
Tabii, tabii. (Nalân Hanım, lüt­
fen şu metni
Hanım'a
faxlar mısınız?) Yahu sen geç
kalıyorsun. Mahir seni bekli­
yor.
pe
Mustafa
Neler var? Ezginin Günlüğü'nün konseri olacak, açılışı
Timur'un (Selçuk), Tiyatro
Şarkıları ile yapacağız.
20 Mayıs'tan sonra Alkazar'da sinema haftaları baş­
latmayı planlıyoruz.
Ayrıca, bize yandaş olduğuna
inandığım arkadaşlarla bir yaz
okulu başlatmak istiyoruz.
Gerek salondan, gerekse de
bahçeden yararlanarak bu
okulu sürdüreceğiz. Bahçede
konserler de olacak. Şunu
oluşturmak istiyoruz; "Haydi,
Sahne Foks'a gidelim, orada
arkadaşları görürüm ya da
güzellikler içinde baş başa ka­
labilirim" duygusunu yakala­
mak istiyoruz.
Evet, böyle anlamlı bir günde
açmayı düşündük bir de Muh­
sin Hoca'nın (Ertuğrul) deyi­
şiyle "Bir tiyatro mabedini aç­
mak" çok anlamlı bir şey olsa
gerek. Sanırım o da yaşasaydı
Şu kahvemi bitirip gidiyorum.
Öncelikle, "İnadına Yaşamak"
sergilenecek. Sonra başka
oyunlarla da gelecek.
Senin bir projen vardı? İlhan
Selçuk'un "Düşünüyorum Öy­
leyse Vurun"unu hazırlıyor­
dun. Ne aşamada ?
Bir yıldan fazladır üzerinde
çalıştığım bir proje, tam ola­
rak çözemediğim noktalar ol­
duğu için hep erteledim. Belki
de korktuğum için kaçtım.
Onun için seyircilerle tartış­
mak istiyorum. Eksikliklerim
yarmış gibi geliyor bana. Çünkü, bu bir oyun değil, gösteri
değil. İlhan Abi'nin "Pencere"sindeki yazılardan yapılan
3İr seçmenin bir biçimde yorumlanması. Bir anlamda seyirci ile prova yapmak istiyorum.
Seyirci ile prova, daha önce
denediğin bir şey mi?
Doğru, doğru da bugün bak­
tığımızda televizyonlar, tiyat­
ro kökenli insanların omuzla­
rında yürüyor. Bugüne kadar
tiyatrodan yetişmiş insanlarla
idare ettiler, ediyorlar. Ya
sonra ? Programlarında kültür-sanat haberlerine bu ka­
dar az yer vermeleri veya çok
geç saatlere sıkıştırmalarının
oluşturduğu bu yıkımın so­
nunda, bir gün yetişmiş insan
sorunuyla karşılaştıklarında,
en azından kendileri de zarar
görmeyecekler mi?
Haklısın. Aslında kendilerine
darbe vuruyorlar. Onlar da
bunu sorguluyorlar ama kaça­
mıyorlar. Şuna inanıyorum ki,
bunlar da geçecek. Önemli
bir laf vardır; "Akan su pislik
tutmaz" diye. Buna da biraz
inanmak lazım.
Neyse, Sahne Foks için geniş
bir ekiple çalışıyorsunuz gali­
ba?
pe
Evet, daha önce 12 Mart döleminde Ankara Sanat Tiyatrosu'nda denedik. Daha sonra "Bir Halk Düşmanı'nda
oyun sonrası seyirci ile söyleşi
yaptık. Sanıyorum, AST olarak ilk kez yapıldı, ama benim
keşfim değil, çıkmış oyunların
genel provaları seyirci ile dış
dünyada genellikle yapılıyor.
Daha düşük bir ederle, prömi­
yere çıkmadan önce seyirciye
açık olarak yapılıyor.
yöneticileri ile bu anlamda
sohbetlerimiz oluyor, onlar
da bu durumdan çok rahat­
sız, fakat reklâm pastasından
paylarını alabilmek adına acı­
masız bir yarış içindeler, bu
yarış da ne yazık ki düzeyi dü­
şürmekte.
Araya yine bir sürü konuş­
malar, koşuşturmalar giriyor.
Rutkay Aziz bir o odada, bir
bu odada. Yakalayabilene
aşk olsun. Ama ben söyleşiyi
tamamlamaya karalıyım. Araya girip laflamaya devam edi­
yorum.)
Televizyonlar, kültür-sanata
karşı biraz duyarsız değil mi
sence? Aslında tüm kaynakları sanat insanları ve onların
yetenekleri olduğuna göre
kendi kaynaklarını beslemeleri gerekmez mi?
Haklısın, haklısın da pek bir
sonuç alınamıyor. Zaman zaman televizyon kanallarının
Eğer arkadaşların inanılmaz ça­
baları sonunda oluşuyor bu
proje. Efes Pilsen'in katkıları,
Sıdıka Atalay'ın böylesi güzel
bir salon oluşturarak, sanatın
hizmetine sunması inanılır
şeyler değil. Hepsinin katkıları
çok önemli. Sonra, Şişli Bele­
diye Başkanı Gülay Atığ'ın
destekleri. Tombak Dergisi'nin, sergilerin seçimini, fu­
ayenin düzenlenmesini üstle­
niyor olması, haftada bir mü­
zayede yapmayı planlamaları,
hepsi, hepsi çok önemli katkı­
lar. Sahne Foks'un oluşmasın­
da çok insanın emeği var, bu
kollektif bir çalışmanın ürünü.
Ben inanıyorum. Doğru ve
güzel bir şey yapıyoruz ve bu
güzelliklere de insanlarımızın
gereksinimi var, bizim de, bu
gereksinimlere sahip insan­
lara. Sahne Foks, İstanbul'un
yepyeni bir kültür odağı
olacak. (Ayşe Hanım, prog­
ramda
'nı unutmuşuz,
aman baskıya girmeden
düzeltelim. Nalan Hanım,
ile
'yı
davetliler lis­
tesine eklemeyi unutmayalım.
Sahne Foks, burada [broşürü
kast ediyor] iyi duruyor
mu?...)
cy
a
AST hangi oyunlarla gelecek?
Evet, evet çok değerli arka­
daşlarla birlikteyiz. Zuhal (Er­
gen), Mahir (Günşiray), Ayşe
(Selen), Nalân (Örki)'ın ve di­
(Kahvemi [söyleşimi] bitirmiş,
artık yavaş yavaş ayrılabilir­
dim. Ama bir eksiğimiz vardı.
Fotoğraf, bunu da gizlice
yapamazdım ya. Sıra itirafa
geldi.)
Şimdi, bir itirafta bulunmam
gerek, işinizin arasında çaktır­
madan söyleşimizi tamam­
ladık.
Yapmayın. Neler söyledim
ben?
A/e varsa onu söylediniz. Böy­
lesi bence daha iyi oldu.
Ama, bir eksiğimiz var. Haydi
gel, söyleşi yaparmış gibi
fotoğraf çektirelim.
(Artık itiraz etmenin bir yarar
sağlamayacağına inanmış ol­
malı ki, gözlüklerinin üzerin­
den şöyle bir baktı. Muzip
muzip mi demeli, yoksa için­
den bana saygılarını mı
sunuyordu pek anlayamadım
ama, o boşlukta yanına otur­
muş poz vermeye başlamış­
tım bile.)
Bir güne iki yeni salon, iki es­
kimeyen tiyatro adamı, iki
coşku, umut ve inanç sığdırmıştım. İçinde bulun­
duğumuz günlerin kara
bulutları dağılmış mıydı ne?
Yoksa bana mı öyle geliyor?
Ne kadar çok ihtiyacım var­
mış, umuda, inanca ve inata.
Yolunuz açık olsun, Sahne
Foks üreticileri. Sizlere daha
çok ihtiyacımız var, kendinize
iyi bakın
İZDÜŞÜM
Ahmet
Levendoğlu
Salon Var Sahne Yok
Bir Dünya Tiyatro Günü'nün daha eşiğindeyken oturdum bu yazıya. Kimi değerlendirmele­
rin, kıyaslamaların yapıldığı günlerdir bunlar. Rutkay Aziz "Dünya Tiyatrolar Günü'nde tiyat­
rolar nerededir derseniz... parlamentonun ilerisindedir." demiş. Doğru demiş elbet. Ama
zaten parlamentomuzun "ileride olmak" gibi bir tasasının olmadığını, ağzına medya mikro­
fonu uzatılan "sıradan vatandaş" dile getirebiliyor bu günlerde. Ülkemizde tiyatronun bu­
lunduğu noktanın gerisinde kalan çok sayıda temel kurumdan da duraksamadan söz edile­
bilir kanısındayım ben.
Ama, şimdi kurumsal kıyaslamaları bırakıp, tiyatronun konumunu belirleme yönünde onun
özüne ilişkin sorunlara göz çevirelim. "Tiyatromuzun ana sorunları" içerikli sorulara uzun yıl­
lardır tiyatro çevresince verilen yanıtlar pek değişkenlik göstermez: Eğitim(sizlik), parasal ye­
tersizlikler gibi başta gelen sorunlar arasında "salonsuzluk" da yer alır hep. "Salonsuzluk"
belirlemesi, bugünün gerçeği ışığında, hem doğru, hem değil. Açıklayayım: Türkiye'de son
5-10 yıldır -genel kanının tersine- azımsanmayacak sayıda yeni "tiyatro salonu?" yapılmak­
ta. Ancak bunlar, tiyatromuza "salon" kazandırıyorsa da "sahne" kazandırmıyor, ne çare ki.
İnsanı öfkelendirmekle kalmayıp yılgınlığa düşüren bir kararlılıkla; sahnesi ya yetersiz, ya da
yok sayılacak düzeyde "tiyatrolar" yapılageliyor. Evet, çoğunlukla geniş ve düzenli fuayeler,
çekici renklerdeki koltuklarla kaplı pırıl pırıl salonlar var, ama "sahne" denebilecek sahneler
yok.
a
Yok, çünkü bunların ya sahne boyutları (yükseklik, genişlik, ama en çok derinlik ölçüleri açı­
sından) yetersiz ve salonla orantısız; ya sofitosu "yok" denecek ölçülerde; ya teknik ve ışık
donanım gereklilikleri önemli ölçüde göz ardı edilmiş; ya kulis gereklilikleri unutulmuş. Bun­
ların yanı sıra, gereksiz yere sahneyi küçültmüş taşıyıcı kolonlar, (bugünün tiyatrosunda işle­
vini yitirmiş olan) orkestra çukuru kullanma sevdasıyla izleyiciden uzak tutulmuş sahneler gi­
bi "özürlülük" örnekleri de görülebiliyor.
pe
cy
Yalnız İstanbul'da, yeni, ama sahnesi bir biçimde "özürlü" sayılabileceklerden bildiklerim
arasında (biri tiyatro amaçlı kullanılmakta olan, ötekilerin kullanımı da öngörülmüş olan) İS­
TEK Vakfı okulları salonları, Aksanat tiyatro salonu, Beşiktaş Belediyesi Akatlar Kültür Sanat
Merkezi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, (Ataköy) Kültür Koleji şahnesi, (güzelliklerine
karşın, sahneyi daraltan kolonlarıyla) Terakki Vakfı Kültür Merkezi, Özel Marmara Koleji sa­
lonu, (yapıldığındaki biçimi ve adıyla) Zübeyde Hanım Kültür Merkezi, (yenilenen sahnesin­
de yine de taşıdığı eksiklerle) Muammer Karaca Tiyatrosu bulunuyor.
İstanbul dışındakilerden ise Manisa Belediyesi Kültür Merkezi, Gaziantep Belediyesi Tiyatro
Salonu, Uludağ Üniversitesi. Konferans Salonu, Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi Kon­
ferans Salonu, Elazığ Fırat Üniversitesi Konferans Salonu hemen akla geliyor. (Yeni kurulan
İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun uygun olmayan bir projeye göre yapılan sa­
lonunun/sahnesinin güzel bir projeyle yeniden düzenlenmekle "kurtarılıyor" olması sevindiri­
ci.) Türkiye genelinde söz konusu olumsuz örneklerden yaklaşık elli kadarının varlığından
söz etmek abartı olmayacak.
İnsanı asıl "isyan" ettiren şey de şu: Bu alanda var olmadığı düşünülen ilgi, yatırım ve emek
gerçekte (en azından bir ölçüde) var, ama sonuçta ortaya konan, sakat ya da eksik sahneli
tiyatro yapıları.
Hadi, şeytanın avukatlığını yapalım ve diyelim ki:
-Bu salonların yarısı okullarındır. Okul yönetimleri de okul toplantısı, gösterisi türü öz etkin­
likleri için zaten yapacakları derinliksiz sahnelere "tiyatronun" da sığabileceği gibi "saf" bir
düşünceyle davranırlar.
-Okul yöneticileri gibi, salon yaptıran patronlar, belediyeler, girişimciler de tiyatro mimarisi­
nin ayrı bir uzmanlık ve fakat vazgeçilemez bir gereklilik olduğunun ayırdında değildirler.
-Ülkemizde tiyatro mimarisinde gerçek anlamda uzmanlaşmış mimarlarımızdan söz edilebi­
leceği tartışmalıdır.
Bu avukatlıkları iyi niyetle kabullensek de, şu gerçekler yine önümüzde: Mimar olmayıp sah­
ne tasarımcılığından yetişme, ama tiyatro sahnesinin gerekliliklerini yetkinlikle karşılayacak
birkaç ustamız var. İşte Duygu Sağıroğlu usta "Ömrümün geri kalanını düzgün sahneler
yapmaya, düzgün olmayanları düzeltmeye veririm, seve seve", diyor ve şimdilerde böylesi
bir "düzeltme" yapıyor. Bu ustalardan da geçtik, yetkin bir tiyatro yönetmeni ya da teknis­
yeni, giderek ilgi alanını oyunculuktan öteye taşımış bir tiyatro oyuncusu bile, bilgisine baş­
vurulmuş olsa, yukarıda sıralanan sahne eksikliklerini—sakatlıklarını önleyebilir.
Tiyatro insanlarımız bu konuda artık aşırı duyarlı olmalı; yeni yapılacak salonları gözetime al­
malı; uzgörülen yanlışlara vaktinde set çekmeye çalışmalı. Yoksa hepimiz, yalnız bilgisizlik­
lerin değil, aymazlıkların da ortağı durumunda kalacağız©
22
İNCELEME
ARTHUR.MILLER
VE "VICHY OLAYI" ÜZERİNE
Suat Karantay
Birleşik Devletler'de tiyatro, kısa tarihi ve ürünlerinin görece
azlığıyla öbür yazın türlerinden ayrılır. Biçim ve içerik açısından
özgül bir Amerikan tiyatrosuna doğru ilk adımları Eugene
O'Neill (1888-1953) atmıştır. 1920'li ve 30'lu yıllarda Maxwell
Anderson, Elmer Rice, Thornton Wilder, Clifford Odets ve Lillian Hellman öne çıkan adlardır. II. Dünya Savaşı'nı izleyen yılla­
rın en büyük tiyatro yazarları kuşkusuz Tennessee Williams ve
Arthur Miller'dır. Son dönemlerde ise Edward Albee, Jack Gelber, Sam Shepard gibi yazarlar öne çıkmıştır. Amerikan tiyatro­
sunun bütünü düşünüldüğünde, Eugene O'Neil, Tennessee
Williams ve Arthur Miller'ın en önemli üç Amerikalı oyun yaza­
rı oldukları tartışma götürmez.
pe
cy
a
1915 yılında New York kentinde doğan Arthur Miller, Yahudi
kökenlidir. 1938'de mezun olduğu Michigan Üniversitesi'nde
öğrenciyken üç oyun yazmıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra
New York'a yerleşen Miller, 1944'e kadar çeşitli radyo prog­
ramları için metinler kaleme almış, aynı yıl askeri yaşam üzeri­
ne kısa yazılardan oluşan ilk kitabı "Situation Normal" (Her şey
Yolunda) yayımlanmış ve Broadway'de ramp ışıklarına çıkan ilk
oyunu "The Man Who Had All the Luck" (Şanslı Adam) sahne­
lenmiştir. Dört gösterimden sonra kapanan bu oyunda, ruhsal
engellemeler nedeniyle iş ve evlilik yaşamındaki başarısına bir
türlü inanamayan bir adamın serüveni anlatılır. 1945'te yayım­
lanan ilk romanı "Focus"ta (Odak) Miller, bazı önemli oyunla­
rında da işleyeceği Yahudi düşmanlığı izleğine yer verir. Yahu­
di olmadığı halde Yahudiye çok benzediği için çevresindekile­
rin hışmına uğrayan romanın kahramanı, kurtuluşu, yaşadığı
semti Yahudilerden arındırmayı amaçlayan terörist örgüte ka­
tılmakta bulur. Yahudi düşmanlığının Birleşik Devletler'de de
bir insanlık suçu oluşturduğunu vurgulayan önemli bir roman­
dır "Focus".
zandırmakla kalmayıp, onun dünya tiyatro tarihinde saygın bir
yer edinmesini de sağlamıştır. Hiçbir çağdaş sahne yapıtı, tra­
gedya kuramı çerçevesinde, "Satıcının Ölümü" denli yoğun tartışılagelmemiştir. Üstün bir sahne tekniğiyle geçmişin ve şimdi­
nin birlikte sergilendiği oyunda, çıldırmanın eşiğindeki "sıradan
adam" Willy Loman'ın satıcı, koca, baba, insan olarak yaşamı­
nı haklı gösterme çabalarını izleriz. Loman, "Amerikan Düşü"
denen o yanlış başarı anlayışının, çok çalışmakla her zaman erişilemeyen o kof idealin kurbanıdır. Satış üzerine kurulu bu çar­
kın, özellikle oyunun geçtiği Büyük Ekonomik Buhran yıllarında
bireyin ve toplumun değerlerini nasıl unufak ettiğini Miller bu
oyununda çapıcı biçimde sergiler. 1950 yılında ibsen'den yaptı­
ğı "Bir Halk Düşmanı" uyarlaması ise pek yankı uyandırmamıştır.
Arthur Miller oyun yazarı olarak ilk büyük başarısını "Bütün
Oğullarım'la (All My Sons) elde etti (1947). Tony ve New York
Tiyatro Eleştirmenleri ödüllerini kazanan bu oyununda Miller,
Amerikan Hava Kuvvetleri'ne kusurlu uçak motoru parçalan
satarak 21 pilotun ölümüne, ortağının hapse düşmesine ne­
den olan Joe Keller'in kişiliğinde Amerikan maddeciliğini ve ka­
pitalist düzeni sorgular. Savaş zengini Keller, oğullarının gele­
ceği için iş ahlâkını çiğnediğini, ancak ülkenin yarısının da aynı
suçu işlediğini söyleyerek kendini savunur, bağışlanmayı bekler
— ancak, kayıp olan pilot oğlunun utancından intihar ettiğini
öğrenince kendi canına kıyar.
Amerikan tiyatrosunun klasikleri arasına giren "Satıcının Ölü­
mü" (Death of a Salesman/1949), yazarına Tony, Pulitzer, Antoinette Perry ve New York Tiyatro Eleştirmenleri ödüllerini ka-
McCarthy döneminin komünist karşıtı eylemleri, pek çok Ame­
rikalı aydın gibi, komünist sempatizanı Miller'ı da doğrudan et­
kilemiştir. Komünist gruplarla ilişkileri hakkında henüz sorguya
çekilmeden önce, 1953'te yazdığı Tony ödüllü "Cadı Kazanı"
(The Crucible), 1950'lerin komünist avını, on yedinci yüzyılda
Püritenliğin egemen olduğu Salem kasabasında yaşanan cadı
avı aracılığıyla ramp ışıklarına getirir. Batıl inançların, ihanetin,
suçluluk ve öç duygularının kasıp kavurduğu Salem'de, cadılık­
la suçlanan oyunun başkişisi John Proctor, çıldıran bu topluma
yan çıkmaktansa, yaşamının bağışlanması için imzalaması iste­
nen şeytanla işbirliği yaptığına dair belgeyi yırtar atar — kişiliği­
ni, onurunu yaşamı pahasına korumuş olur. Miller de, daha
sonra, sorgulanmasında ad vermeyi reddedecektir.
Önce tek perdelik uzun bir oyun biçiminde, yer yer koşukla ka­
leme aldığı New York Tiyatro Eleştirmenleri ödüllü "Köprüden
Görünüş" (A View from the Bridge/1955) adlı oyununu, Miller
1965'te koşuktan arındırarak, bu kez iki perdelik bir oyun ola­
rak yeniden kaleme alır. Yanlarında büyüyen karısının genç ye­
ğenine duyduğu tutku yüzünden evlerinde barınan iki kaçak
İtalyan işçisini ihbar eden Eddie Carbone, mahallenin törelerini
çiğnemiş olur, ancak "adına"sürülen lekeyi silmek üzere ölü­
müne cesaretle gider.
Miller, az tanınan "A Memory of Two Mondays" (İki Pazartesi
Anısı/1955) adlı oyununda, bir oto yedek parça deposunda
paketleme işinde çalışan işçilerin umutsuz, tekdüze yaşamları­
na eleştirel bir gözle bakar. Kaderlerine katlanmaktan başka
pek seçenekleri bulunmayan bu insanlar arasından 18 yaşında­
ki Bert bu köreltici ortamdan kurtulup umuda doğru bir adım
atmayı başarır. Ne roman, ne oyun, ne de senaryo sayılabile­
cek olağandışı biçimiyle "The Misfits (Uygunsuzlar/1961), kay­
bolan bir dünyada (modern Vahşi Batı'da) sürüklenip duran,
23
Bursa Devlet Tiyatrosu'nun oynadığı "Cadı Kazanı"ndan bir sahne.
kendi sorumluluk payının ne olduğunu saptamaya çalışan Tanrı'nın açmazı anlatılır. İki yıl sonra Miller bu oyunu bir müzikal
metni biçiminde yeniden yazmıştır. "The Archbishop's Ceiling"
(Başpiskopos'un Tavanı/1977) komünist bir Avrupa ülkesinde
geçer. Sansüre karşı çıkan aykırı bir roman yazarının sürgüne
Arthur Miller'ın 1964'te kaleme aldığı "After the Fail" (Düşüş­
gitmemek için gösterdiği direniş, özgürlüğü için verdiği sava­
ten Sonra), yazarın en yaşamöyküsel, teknik açıdan en deney­
şım, insan istencinin kutsanmasına dönüşür. 1978'de yayımla­
sel oyunu sayılır. Eylem, geçmişiyle ve kendisiyle hesaplaşan
nan tiyatro yazıları derlemesinde, özellikle "Tragedya ve Sıra­
oyunun başkişisi Quentin'in zihninden bir bilinçakışı düzensizlidan Adam" başlıklı denemesi önem taşır. 1980 tarihli "The
ğiyle geçen anıların sahnede canlandırılmasından oluşur. "Dü­
American Clock" (Amerikan Saati), Birleşik Devletler'in toplum­
şüşten Sonra" (cennetten kovulduktan sonra) insanoğlunun
sal tarihini sergileyen bir dizi kısa episoddan oluşur; oyunda,
kötülük ve suçluluktan arınamayacağı, bu nedenle kendini ve
yol açtığı tüm acılarına karşın, Büyük Ekonomik Bunalım'ın
başkalarını bağışlamayı öğrenmesi gerektiği; saf kalabilmenin
Amerikan toplumunu birleştirme ve güçlendirme katkısı bulun­
olanaksızlığı; hayatta kalabilmek için ödenen bedelin ağırlığı;
duğu imlenir. Geçmişle şimdiyi ilişkilendiren ve iki tek perdelik
toplumsal kıyımlarla (toplama kampları, ırkçılık, vb.) insan ilişki­
oyundan oluşan "Danger: Memory!" (Dikkat: Bellek!) 1987'de
lerindeki acımasızlık arasındaki koşutluk gibi izleklerle yüklü bu
yazılmıştır. Birinci oyun "I Can't Remember Anything"de (Hiçbir
oyun, episodik yapısıyla ve şematik kişileriyle bu izlekleri yaşa­
Şey Anımsayamıyorum), çağdaş toplumu lanetleyen yaşlı bir
ma geçirmekte yetersiz kalır (Miller'ın ikinci eşi Marilyn Monkadınla, gelecekten umutlu yaşlı bir adamın çatışan görüşlerine
roe'yla evliliğinden esintiler taşıyan Quentin -Maggie bölümü
yer verilir; ikincisinde "Clara", öldürülen bir sosyal danışmanın
dışında).
suçluluk duygularıyla dolu babası bir dedektif tarafından sorgu­
lanırken, Nazi soykırımı, ırkçılık, Vietnam Savaşı gibi konular
1967'de yayımladığı "I Don't Need You Any More" (Sana İhti­
deşilir.
Arthur Miller 1987'de "Timebends: A Life" (Zaman Dö­
yacım Yok Artık) başlıklı öyküler toplamından sonra Miller
nemeçleri:
Bir Yaşam) başlıklı özyaşamöyküsünü de kaleme
1968'de önemli oyunlarının sonuncusu sayılan "Bedel"i (The
alır.
1966-67
döneminde Uluslararası PEN Yazarlar Derneği
Price) kaleme aldı. Büyük Ekonomik Bunalım'da iflas eden ba­
başkanlığı
görevini
yürüten Miller, 1985'te kuruluşun üyesi ün­
baları için Victor ve Walter adlı iki kardeşten birinin özveride
lü
İngiliz
oyun
ve
senaryo
yazarı Harold Pinter'la ülkemizi ziya­
bulunma zorunluğu ortaya çıkınca Victor üniversiteye devam
ret
etmiştir.
etmez ve babasına bakabilmek için polis teşkilatına katılır; Wal­
pe
cy
a
geçimlerini rodeolara katılıp vahşi atları ehlileştirerek sağlama­
ya çalışan, artık çağın dışına itilmiş günümüz kovboylarının, gü­
zel, saf bir dulla ilişkilerini anlatır.
ter ise ünlü ve zengin bir cerrah olur. Suçluluk, sorumluluk al­
ma, bedelini ödeme, onurunu koruma gibi Miller izlekleri, bu
aile dramında da karşımıza çıkar. Walter, üstlenemediği sorum­
luluktan duyduğu suçluluğu Victor'ı yıllar sonra satın almaya
çalışarak hafifletmek ister. Bencil babalarının, onun üniversite
giderlerini karşılayacak kadar saklı parasının bulunduğunu bil­
mesine karşın, Victor'ın aile kurumuna bağlılığı nedeniyle gele­
ceğini bir bakıma feda etmesi, Walter'ın yardım önerilerini geri
çevirmesi kişiliğini, gururunu koruma uğruna ödediği bedeldir.
"Bedel"den sonra Arthur Miller, önemli sayılabilecek başka ya­
pıtlar verememiştir. 1972'de yazdığı "The Creation of the
World and Other Business"ta (Dünyanın Yaratılışı ve Öbür Me­
seleler), insanoğlunun kıyımlara karşı gösterdiği aldırışsızlıkta
24
"Vichy Olayı" (Incident at Vichy/1964), tek perdelik uzun bir
oyundur. "Olay" 1942'de, Fransa'nın Vichy kentindeki bir sor­
gulama merkezinde geçer. Alman işgalindeki Vichy'de sokak­
tan rastgele toplanan çoğu Yahudi altı erkek ve on beş yaşla­
rında bir çocuk, korku ve kaygı içinde sorgulama merkezinde
beklemektedir. Başta, sıradan bir kimlik yoklaması yapılacağını
sanan tutuklular, daha sonra çalışma kamplarına gönüllü işçi
olarak gönderilme olasılığına umutla sarılırlar — ancak tutuklu­
lardan Bayard'ın Vichy istasyonundan geçen bir yük treninde
vagonlara kilitlenmiş insanların feryatlarını duyduğunu açıkla­
masıyla soykırım söylentileri, Polonya'daki fırınlar gerçeklik ka­
zanmaya başlar.
payı bulunduğunu söyler. Özellikle Yahudi soykırımından sonra
saflıktan söz edilemez. "Düşüşten Sonra"da, bir toplama kam­
pından sağ çıkan Holga, bu görüşü, bir kurban konumunda ol­
masına karşın, kendini de katarak vurgular. Hayatta kalmak is­
teği de suçluluğa çanak tutar — eskiden tanıdığı Binbaşı'nın
kendilerini salıvermesini isteyen Leduc'e Binbaşı, salt onu ser­
best bırakacak olsa kabul eder miydi sorusunu yöneltir; aldığı
yanıt "evet'tir. Quentin'de toplama kampını gezerken, oraya
gönderilen her insanın, hayatta kalabilmek için, en değerli in­
sanları bile çiğneyip geçebileceğini düşünür.
Suçluluk payını kabul eden bireyden beklenen, Leduc'ün
Prens'e söylediği gibi, sorumluluk duyması, başka deyişle ey­
leme geçmesidir. Mesleği gereği yıllardır insanları inceleyen
Leduc, onların gizli birer cani olduklarını bildiğini ama bu ger­
çeği zihninin bir köşesine ittiğini, şimdi ise duyduğu sorum­
luluğu hayata geçirecek, başka deyişle, insanları bu konuda
uyaracak, aydınlatacak zamanı kalmadığını söyler Prens'e
(oyunun sonunda kurtulacağını bu sırada bilmez). Suçluluk
payının bilinçli biçimde kavranması, "Düşüşten Sonra"da başka
bir gereksinmeyi gündeme getirir — bağışlamayı. Quentin,
"suç"un (kötülüğün/öldürme dürtüsünün) yüzüne cesaretle
bakıp insanın kendini ve başkalarını bağışması gerektiğini, tek­
rar tekrar ... "sonsuza dek" bağışlaması gerektiğini, oyunun
sonundaki uzun replikte dile getirir.
a
'Vichy Olayı" statik, iyi kurulu, üç birlik kuralına uygun bir "durum oyunu"dur — karakterler derinlemesine değil, dış çizgileriyle, salt tavır ve fikirleriyle tanıtılır seyirciye. Bir Nazi Yahudi avı
çerçevesinde Arthur Miller'ın önem verdiği tüm izlekler evrensel boyutlarıyla karşımıza çıkar. Ahlâkçı bir yazardır Arthur Mil­
­er ve bu yüzden toplumu yakından ilgilendiren değerleri irdele­
­ip acımasızca eleştirir. Irkçılık ve soykırım oyunun ana izleğini
oluşturur. Yahudi soykırımı, olay örgüsünün, daha doğrusu
oyunun düşünsel boyutunun, odak noktasıdır. Ancak, tiyatro
oyuncusu Monceau'nun da belirttiği gibi, insanlığın büyük kesi­
­i, ait olduğu ırk yüzünden lanetlenmiş durumdadır — "Vichy
Olayı''nın evrensel boyutları vardır. Burun ölçme, sünnet kontrolü gibi aşağılayıcı uygulamaların üzerinde pek durulmaz.
'Vichy Olayı''nın önemli yanı, ırkçılık olgusunun çeşitli yönleriyle sergilenip tartışılmasıdır. Amatör bir müzisyen olan ve yanlışlıkla tutuklanan Avusturyalı Prens von Berg, Almanları hiçlikle
suçlar (ama bunu çağın belirleyici özelliği olarak gördüğünü de
ekler) — ona göre Nazizm bayalığın bir patlamasıdır; yozlaşma
belirtisi sayıp inceliklere dayanamayan bu insanlar sanata saygılı olsalar Yahudi avına girişmezlerdi. Eski seyircilerinin sanatçıları yakabileceğine inanmayan Monceau, Almanların engin müzik kültürüne, tiyatroda kilisedeymiş gibi huşu içinde oturduklarına işaret edince, Prens'in kafası karışır. İnsan mantığının soy­
­arım gibi bir vahşete izin vermeyeceği öne sürüldüğünde, bu
kez askeri ruh doktoru Leduc, insanoğlunun mantıklı değil, ca­
li yaradılışlı olduğunu söyler. Komünist elektrik teknisyeni Bayard olaya stoik bir açıdan bakmayı yeğler, — bir gün işçi sınıfı­
­­­ dünyaya egemen olacağına inancı vardır.
cy
Miller tiyatrosunda çizilen insanlık durumu, okuru/seyirciyi
genelde karamsarlığa iten bir nitelik taşır. Quentin'in bağış­
lamaya çağrısı ve Holga'ya umut dolu "Merhaba"sı bu karam­
sarlığa az da olsa bir olumlama katar. John Proctor'ın onuru
uğruna ölümü seçmesi de bir olumlama sayılabilir. "Vichy
Olayı"nın sonunda Prens'in kendi yaşamını tehlikeye atarak izin
belgesini Leduc'e verip onun kurtulmasını sağlaması bir sevgi
ve cesaret örneği oluşturur. Ancak, perde kapanırken polis eş­
liğinde kapıda beliren dört yeni tutuklu umutları gene karartır.
Çekilen acıların hiçbir amaca hizmet etmediğini, hiçbir anlam
taşımadığını, "sonsuza kadar" tekrar tekrar yaşanacağını öfkey­
le haykıran Leduc haklı çıkar. Irkçılık II. Dünya Savaşı'ndan ön­
ce de vardı, hâlâ da süregitmektedir. Yahudi karşıtlığı dün­
yadan hiçbir zaman silinmiş değildir. Balkanlar'da yaşanan
kıyım, karaderililerin süren acıları günümüzün canlı örnek­
leridir. Monceau'nun belirttiği gibi, insanlık suçları geçmişte de
işleniyordu — Afrikalıların, Asyalıların, İngilizler, İtalyanlar, Fran­
sızlar tarafından sömürülmesi gibi...
pe
Irkçılığın, toplumu saran bir çılgınlığa dönüşmesine de değinir,
Miller. "Cadı Kazanı"nda tüm Salem halkının cadı avına sürüklenmesi gibi, Hitler hayranlığı giderek büyür ve Avusturya'da
da kök salmaya başlar — Prens, ülkesini bu nedenle terk etmiştir. Aydın, soylu dostlarına Yahudi müzisyenlerinin öldürüldü­
ğünü bildirdiğinde, karşılaştığı tepkisizlik çileden çıkartmıştır
onu. Vichy'deki Fransız polisinin Nazilerle hiç de gönülsüz sayıl­
mayacak işbirliği de oyunda vurgulanır. İşlenen bu insanlık suçundan utanç duyanlar yok değildir. Bunlardan biri, sorgulama­
­ı yöneten Alman Binbaşı, çaresizliğini Leduc'e şöyle açıklar: Bu
çarkın içinde Binbaşı tutukluları, ırk antropoloğu Alman Profesör Binbaşı'yı, bir başkası Profesör'ü, başka biri o bir başkasını,
vb. namlunun ucunda tutmaktadır — bu nedenle iyi niyetlilerin
elinden bir şey gelmez. Yahudilerin kaderciliği de soykırımın gi­
derek büyümesine yardımcı olur. Ressam Lebeau ve Monceau,
tüm kanıtlara karşın ölüme gönderileceklerine inanmazlar, bu
nedenle kaçmayı öneren Leduc'e şiddetten ve işkenceden
korktukları için, yardımcı olmak istemezler. Miller bu olguya ay­
dınlatıcı yeni bir boyut katar: Lebeau, Yahudi olmaktan utan­
madığını söyler ama ardından da yıllardır haklarında dehşet verici şeyler söylendiğini, suçlamalara hiçbir karşılık veremediklerini, giderek de onlara inanmaya başladıklarını ekler — nedensiz
bir suçluluk duygusu çok-katmanlı bir izlek biçiminde Miller
oyunlarının çoğunda karşımıza çıkar. Bu duygu, dünyadaki şid­
dette tek tek payları bulunan tüm bireylerce paylaşılır. "Düşüş­
­­n Sonra" ortaya çıkan öldürme güdüsü, Quentin'in deyişiyle
'asla yok edilemez." Yahudi kıyımında payı olduğunu şiddetle
reddeden Prens'e ruh doktoru Leduc, herkesin bir Yahudisi ol­
duğunu; hatta Yahudilerin de Yahudileri olduğunu; bu sözcüğün duyamadığımız acılara, kendimizi soyutlayarak baktığımız
ölüme verdiğimiz ad olduğunu; her insanın kıyımlarda suçluluk
Arthur Miller tiyatrosunun genel bir değerlendirmesi yapıldığın­
da, en büyük oyun yazarlarının yapıtlarındaki yetkin dil kul­
lanımının, oyun kişilerindeki psikolojik derinliğin Miller'da
nadiren görüldüğü ortaya çıkar. "Bedel"den sonra da sözü
edilmeye değer bir ürün verdiği söylenemez. Zaman zaman
öne sürüldüğü gibi bir tragedya yazarı ise hiç değildir. Ne var ki
Miller'ın, drama tekniğini iyi bilen bir yazar olduğu, özellikle
toplumsal sorunlara duyarlı biçimde yaklaştığı, çağın en önemli
izleklerine oyunlarında yer verdiği, tiyatroya ciddi işlevler yük­
lediği, "Satıcının Ölümü" gibi usta ürünü oyunlara imza attığı
da unutulmamalıdır
ELEŞTİRI SEMİNERİNDEN NOTLAR
CİDDİ TİYATRO
GAZETECİLİĞİNİN
TOPLUMUMUZDAKİ YERİ
Tiyatronun insanların yaşama biçiminin
önemli bir parçası olduğu kültürlerde,
tiyatroseverlerin önemli bir bölümü,
aynı zamanda tiyatro gazeteciliğini
besleyen okur kitlesini oluşturur.
Gelişmiş ülkelerin belli başlı
gazetelerinde tiyatro haber ve eleştiri­
sine ayrılan yerin hacmi, tiyatro olgusu­
nun, okurun ilgisini çektiğinin gösterge­
sidir. A.B.D.'nin küçük eyaletlerinden
birinin merkez kentinde çıkan bir
gazetede bile 5-6 daktilo sayfalık bir
oyun tanıtma ya da eleştiri yazısı yer
alabilmektedir.
cy
a
Ayşegül Yüksel
pe
Okurun varlığının ve beklentilerinin
bilindiği bir ortamda tiyatro gazeteciliği
de tiyatro olaylarının haberini ve yoru­
munu yapma, başarılı bir tiyatro
yapımını birinci sayfaya çıkarma ya da
başarısız bir yapımı "öldürme" işlevini
alışılagelmiş bir uygulama düzeni içinde
yerine getirebilir. Gazetelerin bu işlevi
yerine getirebilecek düzeyde yetişmiş
bir eleman kadrosu ve yazı başına
doğru dürüst telif hakkı ödediği eleştir­
menleri vardır.
Türkiye'de ise basının sanat olayları ve
tiyatro karşısında duyarlı olduğu söylen­
emez. Sanat olayları çoğunlukla önemli
köşe yazarlarının dikkatini çekmez.
Sanat sayfası olsa olsa gazetenin
süsüdür. Tiyatro haberlerine ve eleştiri­
sine ayrılan yer çoğunlukla kısıtlıdır.
Emre Kongar'ın deyişiyle "...toplumsal
gerçek açısından Türkiye'de sanat,
kamuoyunu oluşturmada işlev sahibi
değildir" (1988:13) Enis Batur ise aynı
26
konuya değinirken şöyle der:
"Gazetelerin kültüre daha fazla ağırlık
vermesini bizler elbette ki isteriz. Ama
kimiz biz, kaç kişiyiz?" (1988:5) Tiyatro
gazeteciliğimizdeki sorun işte bu
gerçekten kaynaklanıyor. Okurun kim
olduğunu ve hangi sayılara ulaştığını
bilmeyen birtakım insanların hiçbir
karşılık beklemeksizin sürdürdüğü
romantik bir uğraş...
1980'li yıllara dek, özellikle de 40'lı,
50'li ve 60'lı yıllarda tiyatro
gazeteciliğimizin işi daha kolaydı. Şu
nedenlerle: Öncelikle tiyatroların ve tiy­
atroya gidenlerin sayısı sınırlı ama
tutarlıydı. Ve bu insanların hepsinin
evine en az bir günlük gazete girerdi.
İkinci olarak, günlük gazetelerin sayısı
sınırlıydı ve bu gazeteler çoğunlukla 6
sayfadan ibaretti. Sonuç olarak da okur
yazar oranının bugünle kıyaslanmaya­
cak derecede düşük olduğu o yıllarda,
bir gazetenin baştan sona okunma
olasılığı çok daha fazlaydı. Tiyatroya
meraklı olmayan bir okur bile tiyatro
haberlerine en azından göz atardı.
Tiyatro muhabirleri ve eleştirmenler de
varlığını bildikleri bir okur kitlesi
karşısında görevlerini hevesle yerine
getirmeye çalışırlardı. Yeterince uzman­
laşmış tiyatro muhabiri ve eleştirmen
yoktu o yıllarda. Ama gazete eleman­
larının genel kültür düzeyi ve sanat
duyarlığı bugüne oranla çok daha yük­
sekti. Ahmet Oktay, bir yazısında,
"19401ı yıllarda basında görülen
kültür/sanat ağırlıklı tartışmalara bugün
raslanmamaktadır" (1988:14) derken
a
cy
pe
7. Performans Günleri'nde Hüseyin Katırcıoğlu'nun "Sofra Sanatı" gösterisinden.
üzücü bir gerçeğe parmak basmaktadır.
Kanımca ne olduysa 1980'den sonra
oldu. Askeri darbeyle sus pus edilmiş
topluma kısa süre içinde sunulan liberal
ekonomi modeli, toplum yaşamını iki
temel eylemle sınırlıyordu: "Çeneni tut
ve para kazanmaya bak!" Demokrasiyi
geliştirmek vaadiyle sunulan ama
toplumu ekonomik, bir anlamda da
siyasal açıdan tutsak etmekten öteye
gidemeyen bu model sanat ve kültür
karşısındaki duyarlığın bir gerileme
sürecine girmesine neden olmuştur.
Toplumun temel kaygısı enflasyonla
başetmektir artık. Bu koşullarda en
kolay vazgeçilen lükslerin başında tiya­
tro gelmiştir. Bu içe kapanık dönemde
televizyon bağlamında yapılan atılım.
günlük gazete sayısındaki artış ve çok
sayfalı, çok ekli gazete anlayışına geçiş,
kitle iletişim araçlarının insanlarımızın
yaşamında önemli bir yere sahip
olmasına neden olur. Kitle iletişim
araçlarıyla olan ilişki, Haluk Şahinin
deyişiyle, "...birçok yerde olduğu gibi
Türkiye'de de çalışma ve uykudan son­
raki üçüncü temel etkinlik haline"
(1988:18) gelmiştir. 1990'larda ise tele­
vizyon kanallarında, radyo
istasyonlarında ve günlük gazetelerde
gerçekleşen "patlama", "popüler
kültür"ü temel kültür olgusunun yerine
geçirmiştir. Büyük kentlerimizin
varoşlarından yoksun ve yoksul bir
yaşama yazgılanmış insanlara sunulan
kültür işte bu popüler kültürdür. Bir
kültürü oluşturan en önemli olgu olan
"dil"i bile sorumsuz bir başıboşluk
içinde yozlaştıran, diğer temel kültür
olguları arasında "tiyatro"yu da gün­
dem dışı bırakan "popüler kültür"... Bu
kültürün egemen olduğu bir toplumda
tiyatronun "yükselen değer" olamaya­
cağı besbellidir.
Bu nedenle, İstanbul ve Ankara'da
çıkan birkaç gazete dışında tiyatro
sanatı günlük basında yer almamak­
tadır. Tiyatro popüler kültür içinde eritil­
erek televizyonda ünlenmiş aktörlerin
"şov"larına ya da tiyatro yapmaya yelte­
nen pop şarkıcılarının girişimlerine
indirgenmiş ve bu kapsam içinde
algılanan tiyatro gazeteciliği her telden
çalan birtakım köşe yazarlarının ve
sanat duyarlığı oluşmamış yeni yetme
muhabirlerin baştan savmacı ellerine
bırakılarak, çok renkli-çok sayfalı
27
"Satış"ın en önemli amaç olarak belir­
lendiği basın ve televizyon dünyasında
ciddi tiyatro gazeteciliğinin yeri yoktur
kuşkusuz. Çünkü toplumda bu yönde
bir beklenti de yoktur. Ciddi tiyatro
yazarı ve ciddi tiyatro okuru, Celal
Üster'den ödünç aldığım deyişle
(1988:22), herkesin blucin giydiği
toplumda smokinler içinde dolaşan
garip bir azınlığa dönüşmüştür.
Türkiye'de ciddi tiyatro gazeteciliği
geleneğini birkaç idealist sanat sayfası
yöneticisi ve işte bu "smokinli" eleştir­
menler sürdürmektedir. Okurlarının
sayısı ne olursa olsun...
cy
Söz konusu gazete eleştirmenleri dört
yönde görev yapmak durumundadır.
Bu görevlerin başında, ülke düzeyindeki
ti-yatroseverler için, tiyatro döneminin
en önemli olaylarının ve oyun
yapımlarının haberini, yorumunu ve
değerlendirmesini yapmak gelir. Yerel
tiyatro gazeteciliğinin pek gelişmediği
ülkemiz-de, büyük kentlerde oturan
eleştirmenlerin zaman zaman tiyatro
olaylarını izlemek için küçük kentlere
gitmesi ya da büyük kentlere gelen
turne oyunlarını izlemesi ve
değerlendirmesi bir zorunluk olmuştur.
Bu tür bir tiyatro gazeteciliğinin asal
amacı, popüler kültürün yok saydığı tiy­
atroyu "belgelemek", ikinci amacı da
ülkenin çeşitli yörelerinde yaşayan
potansiyel tiyatroseverleri harekete
geçirmektir.
Böylece, seyirciyi düzeyli tiyatro olay­
larına yönlendirme yolunda, kimi
zaman eleştirici titizliğinden
vazgeçilebilmektedir. Geçmiş yıllarda,
yarı-amatör deneysel tiyatroyu yürek­
lendirme çabaları sonucunda, kimi yarı
amatör topluluklar Türkiye'de tiyatro
adına tek itici güç olduklarını öne sürm­
eye başlamışlardı. Kurumlaşmış tiyatro­
ları tecimsel oyunlar yerine büyük tiya­
tro yapıtları sergilemeye yönelten tiya­
tro eleştirmenleri kimi başyapıtların
başarısız yapımlarını izlediklerinde zor
durumda kalmış, oyunu kıyasıya
eleştirme isteği ile yapımı seyircinin
izlemesini sağlama isteği arasında
bocaladıkları olmuştur. "Kötü" ile "daha
kötü" arasında seçim yapmak, oyunları
seyirciyi tiyatrodan koparmadan
eleştirmeyi amaçlayan yazarların
yazgısıdır Türkiye'de. Bir başka sorun
da, dünya düzeyindeki tiyatro olaylarını
ve Türkiye'dekileri değerlendirirken
uygulanan çifte ölçüttür. Bu konuda
şöyle diyor Doğan Hızlan: "Bizim gibi
toplumlarda 'bize göre' ile 'dünya standardları' arasında çok uykusuz saatler
geçer.(...) Çifte ölçüt bizim yaşamımızın
trajedisi. Sanatımızın haydi haydi..."
(1988:11)
a
gazelerin Pazar eklerinde "eğlencelik"
bir görünüme bürünmüştür.
pe
Ciddi tiyatro eleştirmeninin üçüncü
görevi, yazılarını popüler kültürün ege­
menliği altındaki toplumunun tiyatro
bağlamındaki bilgisini ve duyarlığını
oluşturacak/geliştirecek bir yaklaşım
içinde biçimlendirmektir. Yine Doğan
Hızlan'dan bir alıntı; "Kimi yazarlar,
eleştirmenler (...) okurlarından çok, o
yazıyı okuyacak meslektaşlarını
düşünürler.(...) Konuyu bilenler için
değil, bilmeyenleri kaale alarak öğretici
dayanaklarla beslemeli. Öğreticilik
sanat yazısının önde gelen niteliği."
(1988:11)
ikinci olarak, işini ciddiye alan eleştir­
menlerin ve sanat sayfası yönetici­
lerinin, medyanın ilgilenmediği, ama şu
ya da bu nedenle tiyatro döneminin en
önemli olayları arasına giren yapımları,
sanki birbirleriyle anlaşmışcasına, gün­
demde tutma görevini üstlendikleri
görülmektedir. Sanat sayfalarını atlayıp
spor sayfasına geçmeyi alışkanlık edin­
miş okurların bile dikkatini çekmeyi
başaran bu olumlu yaklaşımın sakıncası,
pek çok yönüyle başarılı bir tiyatro
yapımına seyirci çekme çabası içinde,
yapımdaki kimi zayıf yanların görmez­
den gelinmesidir.
28
Ciddi tiyatro gazeteciliğinin ülkemizde
taşığı dördüncü görev de okurun bir ti­
yatro yazısının gerektirdiği teknik dile
yakınlaşmasını sağlamak olmuştur.
Tiyatroya ilişkin teknik terimlerle
donatılmış bir yazıyı, tiyatro insanları
dışında kimse okumayacağı için, bir
yapımı değerlendirirken gerekli olan ter­
minoloji, yabancı bir dil öğretircesine,
metinlere azar azar yedirilmiş ve seyirci
tarafından anlaşılıp kullanılabilecek
aşamaya gelinceye dek yinelenmiştir.
Bugün yazılarımızda yine de sınırlı
düzeyde teknik terim kullanmak duru­
mundayız. Ama duygusal izlenimler
ileten sıfatları, sahne tasarımlarının ya
da oyunculuk tarzlarının izlenimci
betimlemelerinden temizledik
yazılarımızı. Sayıları ne denli az olursa
olsun, okurlarımız artık "tiyatro üstüne
yazmak"la "tiyatro arasında gevezelik
etmek" arasındaki ayrımın bilincine
vardılar. Tiyatro eleştirisine ilişkin dilin
okura bir oranda benimsetilmesiyle,
eleştirmenler tiyatro üstüne daha çok
bilgi iletme, önemli tiyatro olaylarını
daha sağlıklı bir dil kullanımıyla bel­
geleme ve tiyatro insanları tarafından
daha ciddiye alınma olanağına
kavuştular.
Yine de bölünmüş bir dünyaya sesleniy­
or yazılarımız. Popüler kültürün tutsak
aldığı okurlara ulaşma şansımız yok
denecek kadar az. Bu özlenen aşama,
yetişmiş tiyatro gazetecilerinin sayısının
arttığı ve sanat konularında uzmanlığın
muhabirlik ve eleştirmenlik için
vazgeçilmez olduğu noktada
gerçekleşecek. Bir gün mutlaka...
Şimdilik, her çeşit okuru tiyatro
sanatına yaklaştırabilirle, ulaştırabilme
adına çeşitli yaklaşımlar ve yazma
biçemleri deneyip duruyoruz. Henüz,
"mucize yaratma"yı başarmış değiliz.
Ama arkamızdan gelen hevesli yetenek­
li gençlere güveniyoruz.. 0
Alıntılar:
Batur, Enis. "Kültür Sayfalarının En Önemli Zaafı
Habercilik" Gösteri (Özel Ek) Mayıs 1988, Sayı 90,
s. 5
Hızlan, Doğan. "Güncellik ve Sanat Yazarlığı"
Gösteri (Özel Ek) Mayıs 1988, Sayı 90, s. 11
Kongar, Emre. "Muzır Kurulu Kâğıttan Kaplana
Karşı" Gösteri (Özel Ek) Mayıs 1988, Sayı 90, s. 13
Oktay, Ahmet. "Gazeteler Kitlelerin Bilgi Düzeyini
Arttırabilmeli" Gösteri (Özel Ek) Mayıs 1988, Sayı
90, s. 14
Şahin, Haluk. "İyi Bir Sanat Eseri Duygulanım
Eğitimi de Verir" Gösteri (Özel Ek) Mayıs 1988,
Sayı 90, s. 18
Üster, Celal. "Smokin Değil, Blucin Gözüyle Bakılan
Sanat Sayfası" Gösteri (Özel Ek) Mayıs 1988, Sayı
90, s. 22
ELEŞTİRİ SEMİNERİNDEN NOTLAR
OTORİTER DÜŞÜNCEYE KARŞI
ELEŞTİREL DÜŞÜNCE VE
TİYATRO ELEŞTİRİSİ
İpşiroğlu
Bizim toplumumuzda eleştiri anlayışı var
mı, varsa bu bizim konumuz olan sanat
ve tiyatro eleştirisi bağlamında nasıl
ortaya çıkıyor, gelişebilmesini
engelleyen temel etkenler neler ve bun­
lar nasıl önlenebilir? Bu yazımda bu
soruları yanıtlamaya çalışırken toplumsal
bir bağlam içinde eleştirel düşünmenin
tam karşıtını oluşturan otoriter
düşünmeyi çıkış noktası olarak alıyorum.
Ancak otoriter düşünmenin ne
olduğunu kavrayabilirsek, eleştirel
düşünmeyi de anlayabiliriz. Bu
bağlamda tiyatro eleştirisi gibi küçük ve
kısıtlı bir uzmanlık alanının da eleştirel
düşüncenin yeşermesine katkıda buluna­
bileceği düşünülebilir.
pe
cy
a
Zehra
Otoriter Düşünce
Bildiğimiz gibi otoriter toplum sistem­
lerinde eleştiriye hiçbir yaşam hakkı
tanınmıyor. Çünkü otoriter sistemde her
şey açık seçik. Anlaşılmayan, kuşku
uyandıran, sorunsal olan hiçbir şey yok.
Her şey söz konusu otoriter sistemin
planına göre belirlenmiş, program­
lanmış. Bu programa göre iyi ve kötü,
doğru ile yanlış kesin doğrularla belirlen­
miş. Bu programın dışına çıkan, soru
soran, kuşku duyan eleştirmen değil
haindir, cezalandırılır ya da yok edilir.
Vaclav Havel bu bağlamda tüm
düşünceleri, buluşları, amaçları
belirleyen tek yönlü bir düşünce biçimin­
den söz eder ve bu modelin "politika
teknisyenleri" tarafından nasıl sistematik
bir biçimde geliştirildiğini, kullandıkları
dilin de nasıl durmadan kendini
yineleyen hipotezlerden oluştuğunu
anlatır (1). George Orwell "1984" adlı
romanında totaliter yönetimde otoriter
sistemin nasıl "işlediğini, bu sistemin
programına uymayan her şeyin nasıl yok
edildiğini çok çarpıcı bir biçimde dile
getirmişti. O kadar ki programa
uymadığı için yaşanılmış olaylar, örneğin
yakın geçmiş bile tarihsel bilgiler ve bel­
gelerin sistemli bir biçimde yok edilme­
siyle siliniyordu.
Demokratikleşme sürecinin sancılarını
tüm yoğunluğuyla yaşayan, kısa
geçmişinde üç sıkıyönetim yaşamış olan
ve her darbede birkaç adım gerileyen
Türkiye'de otoriter düşüncenin etkileri
toplumun tüm katmanlarında kendini
göstermekte. Devlet otoriter, eğitim
kurumları otoriter, özgür düşünme ve
araştırma alanı olması gereken üniver­
site bile merkeziyetçi sistemle
yönetildiğinden otoriter. Böylelikle
otoriter düşünce, yaşamımızın doğal bir
parçası haline gelmiş. Bunun sonucu
olarak da ayırdına bile varmadan bizler
de otoriter düşüncenin etkisi altına giri­
yor, onu içselleştiriyoruz. Otosansür,
kendi kendimize koyduğumuz yasaklar
ve sınırlandırmalar bizim toplulumuzda
çok yaygın. Bugün Türkiye'nin politik
durumu, Doğu'da yaşananlar, giderek
hızlanan köktenci akım, otoriter etki­
lerin kolay kolay gözardı edilemeyecek
denli yoğun olduğu bir sistemin
sonuçları olarak değerlendirilebilir.
Otoriter Düşünce Ve Sanat
Sanat otoriteye karşıdır, çünkü
özgündür (autonom). Bu açıdan da ide­
olojik güdümlemelerden, kısıtlamalar­
dan, programlardan, değişmeyen kesin
doğrulardan nefret eder. Sanatın
özünde özgür ve eleştirel düşünme
29
7. Performans Günleri'nde yeralan Canan Beykal'ın "Tören" gösterisi.
tartışma ortamının yeterince gelişmemiş
olması, sanırım bu çelişkinin özünü
oluşturuyor.
cy
a
yatar, kuşku ve başkaldırı yatar. Eleştirel
düşünme kısırlıktan, atbakışından,
saplantılardan arınmış çok anlamlı ve
çok boyutlu bir düşüncedir. Bu nedenle
otoriter düşünmenin egemen olduğu
toplumlarda sanatçının durumu hiç de
kolay değildir. Türkiye'de de sanata ve
sanatçılara karşı tutuma sayısız örnek
getirilebilir.
pe
İşin tuhaf ya da şaşırtıcı yanı toplumu­
muzda sanatçının, özellikle de gerçekler­
le sürekli hesaplaşma içinde olan, her tür
otoriteye ve baskıya baş kaldıran yazın
ve tiyatro sanatçısının gücünü eleştirel
düşünmeden alması, ancak kendisinin
eleştiriyi kolay kolay kaldıramaması.
Otoriter düşünmeye karşı çıkan
sanatçının bu kez, kendini büyük bir
otorite olarak görmesi özellikle bizde
oldukça yaygın bir tutum. Bu da sanatın
gelişmesine balta vuran önemli bir
çelişki. Birçok yetenek böylece kolaylıkla
harcanabiliyor. Birden parlayan sonradan
da ortadan kaybolan harika
çocuklarımız, kendini toplumda kabul
ettirdikten sonra hiçbir gelişme göster­
meyen, olduğu yerde sayan ya da
niteliği niceliğe dönüştüren yazarlarımız
yeteneklerine karşın kendi içine kapalı
bir taşra sanatının sınırlarını bir türlü
aşamayan sanatçılarımız vb. akla ilk
gelen örnekler. Eleştirel düşünme ve
Bu çelişki nereden kaynaklanıyor? Çeşitli
etkenler düşünülebilir: Sanatçının narsizmi ve kendini beğenmişliği, eleştirel
düşünmenin gelişmemiş olduğu bir
toplumda meydanı boş bulması, toplum­
daki otoriter etkilerden onun da yeter­
ince arınmamış olması, modernizmin,
onsekizinci yüzyılda Batı'da sanatın
özgünlüğü düşüncesiyle birlikte çıkan
sanatçı dehadır düşüncesinin
uzantılarının bizde de etkisinin sürmesi
vb. Toplumumuzda sanatla uğraşanların
genellikle okumuş, seçkin bir aydın kes­
imden gelmeleri, toplumun geniş
tabakalarıyla iletişimde kendilerini
ayrıcalıklı, aynı zamanda yönlendirici bir
konumda görmeleri de gözardı
edilmemesi gereken bir etken, her
şekilde saydığım bu etkenlerin tümünün
belirleyici olabileceğini düşünüyorum.
30
Otoriter Düşünce Ve Eleştiri
Genelinde eleştirinin özelinde yazın ve
tiyatro eleştirisinin yavaş yavaş yeşererek
düşünsel bir tartışma ortamına yol
açması bu bağlamda çok ama çok önem
kazanıyor. Ancak böylesi bir gelişimin
olabilmesi için aşılması gereken engel­
lerin ya da tehlikelerin bilincinde
olmalıyız.
Önce önemli bir tehlikeden söz etmek
istiyorum. Eleştiri bizde daha yeterince
kurumlaşmamış olduğu için belki şu an
uzak gibi görünen ama aslında çok yakın
olan bir tehlike... O da, çoğunlukla aydın
kesiminde, özellikle de sanatçılarda
gözlemlediğimiz hem eleştirel hem de
otoriter davranışın, en iyisini ben bilirim
hastalığının, eleştirmenlere de
bulaşması, böylece otoriter zincirin kesin­
tisiz sürmesi.
Örneğin tiyatro eleştirmenin tiyatroya
açık olmaya, anlamaya ve keşfetmeye
çalışacağına, kendini her şeyi anlayan ve
bilen bir otorite olarak görmeye
başlamasının, ne tiyatroya ne de tiyatro
eleştirisine yenilenme ve gelişme
olanağını tanıyacaktır. Bir başka önemli
tehlike de eleştirinin gelişmesi ve kurumlaşmasıyla birlikte eleştirmenin sanatı
pazarlama ağının bir parçasına
dönüşmesi, hareket alanı bu pazarla­
manın koşullarına, daha somut bir
deyişle yazdığı gazetenin ya da derginin
politikasına göre sınırlandırılması. Eleştir­
men otoriter etkilerden yeterince
arınmamışsa, özeleştiriden yoksunsa, bu
kez de yazdığı gazetenin politikasıyla
özdeşleşerek kolaylıkla böyle bir çıkmaza
düşebilir.
düşünsel bağlantıları ya da kopuklukları
çıkartma, bir dedektifin iz sürmesi gibi
aşama aşama sahne olayının özüne
inme... Anlama, değerlendirme ve
eleştirmenin özünü oluşturuyor. Çünkü
anlama süreci içinde sahnelemeyi
belirleyen çeşitli etkenler, sahnelemenin
üzerinde ne denli düşünülmüş
olduğunu, bunun ne denli yaratıcı
buluşlarla ortaya çıktığını, ne denli kay­
tarmaca yapıldığını ya da düşünsel
kopukluklar ya da çelişkiler varsa, bunun
ne denli bilinçle yapıldığını, bilinçle
yapılmışsa, neden böyle bir yönteme
başvurulduğunu vb. kendiliğinden çıkar­
tacaktır.
a
Böylesi bir yaklaşım eleştirenle eleştirilen
arasına belli bir uzaklık koyacaktır.
Eleştirmen ne anlamaya çalıştığı olguyu
didik didik ederek yok etmeye çalışacak,
başka deyişle kendi üstünlüğünü kanıtla­
mak için gövde gösterisinde bulunacak,
ne de onunla bütünüyle özdeşleşerek,
onu benimseyecek, haklı çıkartmaya
çalışacaktır. Bence eleştirmen ancak yeni
gelişmelere ve atılımlara yol açabilecek
böylesine yapıcı bir anlama sürecine
girmişse, kendi beğenisini, sanat
anlayışını, dünya görüşünü katarak,
eleştirisine kişisel bir damga vurabilir.
pe
cy
Otorite Zincirinin Kırılması Ve
Eleştirel Düşünce
Otorite zincirinin kırılması eleştirel
düşünmenin gelişmesine bağlı. Eleştirel
düşünce de önce anlama çabasıyla
başlıyor. Çünkü anlama kendimizi anla­
mak istediğimiz olguya açmak, ona
önyargısız yaklaşmak demek. Anlama,
anlamak istediğimiz olguyu elde etme,
güç kazanma gibi bir ard amaç
taşımıyorsa, özgü gereği anlayan ile
anlaşılmak istenen arasında eşitliğin
olduğu, kimsenin üstünlük taslamadığı
iletişimsel bir olgu. Bunu tiyatro eleştirisi
bağlamında düşünecek olursak, bir tiyat­
ro oyununu izlediğimizde, kendi beğeni­
mizden, sanat anlayışımızdan, dünya
görüşümüzden olabildiğince bağımsız
olarak ne yapıldığını anlamaya çalışma.
Sahnedeki göstergelerden yola çıkarak,
bu göstergeleri betimleyerek, ardındaki
düşünsel bağlantıları çıkartma. Sahne
tasarımcısının, oyuncuların, müziğin,
kısaca sahnelemeyi oluşturan tüm etken­
lerin nasıl bütünleştiklerini ya da bütünleşemediklerini, oyunun bütününe ne
söylediklerini, söz konusu metinli bir
oyunsa yönetmenin iletisinin ne
olduğunu ve yazara nasıl bir yorum
getirdiğini, yazar yönetmen ilişkisinin
nasıl geliştiğini, nasıl bir dramaturgi
çalışması yapıldığını vb. çözümleme.
Göstergeleri çözümleme, ardında yatan
Oysa bizde genellikle tersi yapılıyor.
Eleştirmen daha ilk anda kendi programı
ya da görüşü ile araya giriyor, böylece
eleştirinin özünü oluşturan anlama
sürecini atlayarak kısa yoldan bir
değerlendirmeye gidiyor. Böylesi bir
yaklaşım çoğu kez boş bir retoriğe yol
açıyor, başka deyişle anlamanın olma­
masıyla düşünce öylesine sınırlanmış
oluyor ki, iyice tıkanıyor, dil de yaşam
gücünü yitirerek donmuş dil kalıplarına
dönüşüyor. Böylece düşünce dile değil
de, dil düşünceye egemen olmaya
başlıyor. Eleştirin Eleştirisi kitabımda
yayımlanmış tiyatro eleştirilerinden
seçtiğim eleştiri yazma kalıplarıyla bir
test (Lückentest) hazırlamış, bu kalıpları
kullanarak oyunu izleme çabasına bile
katılmadan nasıl tiyatro eleştirisi
yazılabileceğini göstermeye çalışmış­
tım. (2)
Anlama olgusunun tıkanıklıkları çöze­
bileceğini, düşünmeyi ve yaratıcılığı
geliştirebileceğini, dili zenginleştirebileceğini, böylece de eleştirel bir
düşünme ve tartışma ortamına yol aça­
bileceğini düşünüyorum. Bu açıdan da
anlamaya dayanan eleştirinin otoriter
düşünmeye karşı çıkabilen önemli bir
iletişim aracı olduğu söylenebilir
(1) Vaclav Havel - Fesnverhör - Rowohlt 1987
(2) Zehra İpşiroğlu - Eleştirinin Eleştirisi, İst. 1992
7. Performans Günleri'nde Tarık Günersel'in "Osmanlı Ferdiyet Fırkası Kuruluyor" gösterisinden.
31
ELEŞTİRI SEMİNERİNDEN NOTLAR
TÜRKİYE'DE
DENEYSEL TİYATRO,
PERFORMANS VE ELEŞTİRİSİ
Koyuncuoğlu
Eleştirmenler Semineri'nde eleştirmenle­
rimiz, Türk tiyatrosunun yaşadığı
sıkıntılardan bahsettiler ve bu sorunların
tiyatroya olumsuz yansıma biçimlerini
anlattılar. Ben genelde bu sıkıntıların
yol açtığı olumlu gelişimlerden söz
etmek ve bu değişimleri nasıl destekle­
memiz gerektiğini vurgulamak istiyo­
rum.
pe
cy
a
Emre
Kurumsallaşmış tiyatrolarda sanatçıların
memurlaşmış olmaları, ve geride kalan
zamanlarını da daha çok televizyon,
seslendirme piyasasında geçirmeleri
nedeniyle, sanatsal değer taşıyan oyun­
lar bu tiyatrolarda üretilmez olmuştur.
1960'lardan günümüze dek geçen
sürede Türk tiyatrosunun önemli bir
potansiyelini ve oluşumunu sağlamış
profesyonel özel tiyatrolar ise, genelde
60'lı dönemlerin star oyuncularının isim­
lerini kullanarak ayakta kalmayı, diğer
çözümlere tercih etmiş ve Türkiye'nin
ekonomik, politik ve kültürel koşulları
nedeniyle ticari tiyatro yapmaya yönel­
mişlerdir. Sanatsal eser üreten ya da
belli bir protestoyu dile getiren tiyatroyu
özleyen eleştirmenler de ilgilerini daha
naif yaklaşımlarla alternatif çalışmalar
üretmeye çabalayan genç tiyatro gru­
plarına yönlendirmişlerdir. En fazla 10
yıllık geçmişi olan bir "Öteki" tiyatrodan
bahsedilebilinir. Bu, 5-6 kişinin bir
araya gelip kurdukları tiyatro gruplarının
çoğu iki üç yıl kendilerinden söz ettirebil­
miş veya her iki yılda bir, başka isimler
32
altında farklı kombinasyonlarla ve
ekleme isimlerle parlayıp
kaybolmuşlardır. 95 Mart tarihli Tiyatro
Dergisi'nde yapılan "Tiyatromuzda Yeni
Oluşumlar ve Akla Gelen Sorular"
başlıklı dosya çalışmasında, 15 ayrı alter­
natif tiyatro grubuna, neden tiyatro
yaptıkları sorulmuş ve sanat anlayışlarını
içeren kısa açıklamalar istenmiş. Gruplar
şunlar: TAL, (ki yeni bir oluşum
sayılmasa da alternatif olduğu
yadsınamaz) Bilsak Tiyatro Atölyesi,
Kumpanya Sahnesi, Studio Oyuncuları,
Tiyatro Grup, Tiyatrofil, Oyuncular
Tiyatro Grubu, Yeşil Üzümler, İGOT
(İçimizden Gelen Oyunlar Tiyatrosu),
Tiyatro Ti, Güzellikler Evi Oyuncuları,
Çisenti Sanat Topluluğu, Theatrama,
Çağdaş Repertuar Tiyatrosu, Grup
Kafka. Giriş yazısından alıntı yapıyorum:
"...TAL, Bilsak Kumpanya, Studio
Oyuncuları yıllar öncesinden başlayarak
bir arayış çabasına giren ilk toplulukları
oluştururken, kısa bir süre önce onlara
yenileri eklendi. Bu yıl ise adeta bir patla­
ma yaşanıyor. Bir yandan akla gelebile­
cek tüm olanaksızlıklara karşın yeni
perdeler açılmakta; apartman
katlarında, barlarda, gece kulüplerinde,
pavyonlarda, diskoteklerde..." Bu nokta­
da özellikle belirtmek istediğim bir detay
var. Türkiye'ye ait çok büyük bir özelliğe
değinmek istiyorum. Bu ülkede her şey
çok çabuk değişir. Bu saptamanın tarihi
1995 olmasına ve şu anda da 1997'nin
ilk aylarında olmamıza rağmen, bu duru-
pe
cy
a
1, Performans Günleri'ndeki Hüseyin Alptekin ve Emre
Koyuncuoğlu'nun "Herşey Elinde - Yazılı" Gösterisi
başlamasına neden olmalıydılar. Ancak
genelde bu deneysel grupların sunduk­
ları özellikleri değil de, klasik anlamda
sanatsal kaliteleri üzerinde duruldu ve
gerçekten de çoğu bu anlamda kötüy­
düler.
6) Aralarından bazıları ayakta kalmayı
becerdi, kendi dillerini oluşturmaya
yöneldiler.
7) Toplum tartından kabul gördükçe
deneysellikleri azaldı ve bazıları bir
anlamda "alternatif" olma özelliklerini
kaybetti.
Eleştirmenler desteğin deneysele karşı
hoşgörü göstererek sağlanacağını
düşündüler. Bence asıl destek yapılan
işleri analiz ederek ortaya çıkan özellik­
leri belirlemekti. Burada genel bir
yargıyla ilgili rahatsızlığımı da söylemek
istiyorum: Oyunun kötü olması, yalnızca
koşullarla bağlı düşünülemez. "Kötü"
bence, sanatsal değerinin olmamasıdır.
Oyunun içerdiği düşünce ve sanatsal
zenginlik, özgünlük, yaratıcılık
"koşullara" bu kadar bağlı değildir.
Tabii ki kullanmak istediği ışığının
tekniğine parası olmayan bir ekip, ışıkla
yaratacağı bir efekti yaratamaz, ancak
yerine "başka" bir anlatım aracı bulabilir.
Burada hem eleştirmenin genel çizgiler
içinde değerlendirmekten vazgeçmesi
hem de özgün düşünceye öncelik
tanıması gerekmektedir. Yoksa,
yaratıcılığın yolu kapanır.
8) Alternatif tiyatroda bir ara patlama
yaşanırken, günümüzde bundan bahset­
mek mümkün değildir, ancak geride
kalanların yaptığı işler daha kaliteli.
cy
a
mun çoktan yeniliğini kaybetmiş hatta
değişmiş, farklılaşmış olduğunu da belirt­
mem lâzım. Kurumsal tiyatrolara karşı
tepki öncelikle kendisini mekânsal olarak
göstermiştir. Oyuncular, "sahnelerini"
terk etmişlerdir, artık farklı mekân
araştırmaları ve bununla birlikte tiyatral
alanla ilgili farklılığın tiyatroda yarattığı
alternatiftik, tek başına bir alternatif
üretme durumu olmaktan uzaktır, bir
kez daha tekrarlayacağım. Oyuncular,
sahnelerini terk etmişlerdir. Bu kez,
sahne değil de, "terk"e vurguyla okur­
sak, cümle bir başka gerçeğe ışık tutar.
Alternatif olarak kendini tanımlayan bu
tiyatrolardaki oyuncuların bazıları kurum­
sal tiyatrolarda çalışan, bazıları devlet
konservatuarlarında eğitim görmüş ya
da yarısında terk etmiş ya da amatör ti­
yatrolardan yetişmiş, bazıları ise dans
kökenli, bazıları ise klasik anlamda
"oyunculuk" eğitimi almamış oyuncu­
lardır. Yani, klasik bir tiyatro eğitimi ve
sonrasında takip edilmesi uygun görülen
çizgiyi "terk" etmişlerdir. Bu nedenle
grupları baştan belirleyecek ortak teatral
bir dilden, oyunculuk anlayışından ya da
klasik tanımlara oturan herhangi bir
açıklayıcı bilgiden bahsedilemez. Bu
nedenle yine klasik anlamda ya da
gelenekleşmiş beğenilerle bu teatral
oluşumları değerlendirmek hatalı ola­
caktır. Ancak, bu tür gruplara
günümüze değin yapılan hep iki uçta yer
alan eleştiri tarzı oldu. Biri, belli teatral
kalıplara daha yakın olanlar (bunlar
arasında oyunculuk, reji, lineer yapı,
sayılabilir) oldukça büyük destek
gördüler, uzak düşenler ise, yerilmemek
için dikkate alınmadılar. Ancak şunu da
eklemek zorundayım. Bu genç tiyatro
grupları arasında adını sayan yalnızca
"toplama oyuncular"dan oluştuğu için,
ya da yalnızca belli bir mekâna kira pa­
raları yettiği için kendilerini alternatif
sayan oldukça çok ve aynı zamanda her
anlamda vasat gruplar da ortaya çıktı.
Bence, bu noktada eleştirmenler sahne­
lenen oyunlara bilinen sanatsal değer
yargılarıyla değil de, daha çok gruplardaki orijinallikleri ve ürettikleri alternatif
özelliklerini ön plana çıkaran yazılar yaz­
malı ve var olan tiyatroda oldukça eksik­
liğini duyduğumuz özgünlüğün harekete
geçerilmesiyle ilgili bir dürtünün
pe
Deneyselliğin bir başka özelliğine de
değinmek istiyorum. Deneysel
çalışmaların izleyicisi, bence farklıdır. Bu
tür çalışan gruplar daha çok ülkenin ti­
yatrosuna devinim, farklılık, renk
getirme işlevi görür. Bir anlamda biraz
da kısıtlı bakarsak, deneysel çalışmalar
tiyatrocu, sanatçı, düşünür ve entelek­
tüeller içindir. Ve buradan süzülerek
üretilen oyunlar gerçek seyircisine
kavuşur. Bu tarz çalışmalar yapan gruplardaki bu özelliği de eleştirmenlerin
dikkate alması gerekir.
34
Alternatif üretmek amacıyla yola çıkan
gruplara günümüzden baktığımızda,
onlar için şu notları düşebiliriz:
1) Ortak bir dille tanımlanamazlar, hepsi
sanatsal dil üretimini denediler.
2) Hareket, beden dili ve dans, tiyatro­
nun içine daha fazla girdi.
3) Kendi yazdıkları metinleri de
oynadılar.
4) Genelde sembolik anlatımlar tercih
ettiler.
5) Kavramsal çalışmalara yöneldiler.
9) Kadın yönetmen ve koreograf ve ti­
yatro sahibi patlaması da, alternatif tiya­
tro oluşumu içinde yaşandı. Kurumsal ve
özel tiyatrolardan çok daha fazla alter­
natif tiyatroda kadın yönetmen var.
Şimdi bu noktada bir yandan da
kendime "alternatif" ama "neye göre"yi
sormak istiyorum. Yapılan işlerdeki
"özgünlük" neye göre bir özgünlük?
Seneler önce Avrupa'da ya da
Amerika'da yapılmış bazı deneysel
çalışmalara çok yakın eserler
gördüğünüzde bu, Türkiye'de ilk defa
yapılıyor diye ona orjinal denemez her­
halde. Ancak aynı yoldan kendi eserini
oluşturmuşsa tabii ki başka bir durum
söz konusu. Bence bu durum da eleştir­
menlerin dikkate alması gereken bir
konu.
Türkiye'de son beş yıldır da Performans
sanatından ve sanatçılarından ve interdisipliner olgudan bahsedilmeye
başlandı. Burada da konuşmamın
başında belirttiğim olumsuz koşulların
yine olumlu bir durum yaratmasından
bahsedeceğim. Plastik sanatlar ya da
görsel sanatlarda eğitim, konservatuvarlarda gerçekleşmektedir. Konservatuvarı
bitirmek isteyen bir ressam ya da heykeltraş, "bilindik" kalıplarda işler yapmak
zorundadır. Bilindik kalıplar dışında ko­
numlandıracağı işler kendine ait olmaya
başlayınca, aynı düşünceyi paylaşan
birçok diğer dallardan sanatçılarla birlik­
te "okullardaki kalıplar altında
değerlendirilemeyen" disiplinlerarası
çalışmalar başlamıştır. Bu anlamda da
kavramsal gösteri sanatlarının
oluşmasına yaramıştır. Bazıları sosyal
demokratlarla koalisyon döneminde
kültür bakanı Fikri Sağlar'ın desteklediği
iki projedir. Biri, Eylül 1994'de Yıldız
kukla alanında kendi dilini geliştirmekte
olan, görsellik ağırlıklı özgün çalışmalar
yapan toplulukları bir araya getiren bir
festival gerçekleştiriliyor." Festival
düşüncesinin sahibi ve genel sanat
yönetmeni Hüseyin Katırcıoğlu'na soru­
yorum: "Neden bir gösteri sanatları festi­
valine gereksinim duydunuz?" Cevabı
konumuzla çok bağlantılı. "Kendini
arayan ve bir sürü çalışmalar yapan
topluluklar çıktı, ama henüz bu hareket­
le toplu bir güç oluşturamadı, örgütlen­
mek ve kurumsallaşma herhalde bu tür
çalışma yapanların özüne aykırı
olduğundandır. Yani bu tür bir yol kapalı
gözüküyor. O yüzden gücümüz,
yaptıklarımız ve çalışma şeklimiz
olduğundan bu unsurları bir araya geti­
rerek bir güç oluşturacağımıza inandım."
Ve böylelikle Türkiye'nin ilk deneysel
gösteriler yapan sanatçılarının üretimini
destekleyen festivali gerçekleşti.
Doğada/açık alanda farklı mekânlarda
bildiği izleyiciden farklı bir izleyiciyle karşı
karşıya bir üretim sürecini birlikte
paylaşarak "oradaki"şartlar altında eser
üretimini destekleyen uluslararası bir fes­
tival. Daha ilk yılından itibaren de
Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne
katılabilecek işlerin sergilendiği bir festi­
val oldu. Yine bu festivalle ilgili çıkan
yazı ve eleştirilerdeki yaklaşım, yapılan işi
kapsamıyordu. Çoğu işin kavramsal bir
yapıda olması nedeniyle, eleştiride de
kavramsal bir bakış açısı gerekmekteydi.
pe
cy
a
Sarayı'nda gerçekleşen "Ah Güzel İstanbul" 1. Disiplinlerarası Sanat Etkinliği, bir
diğeri ise Aralık 1994'de Beyazıt
Kütüphanesi'nde gerçekleşen "Serbest
Oluşum"dur. Daha sonraki dönemlerde
Bakanlık mekânsal desteğini çektiği için
bu etkinliklerin bildiğim kadarıyla ikincisi
yapılamamış, yapıldıysa da içeriği tüm­
den değiştirilmiştir, herhalde ki bilgimiz
dışında olmuştur. Bu dönemlerde
derneklerin desteğiyle disiplinlerarası
deneysel çalışmalar ve performanslar
gerçekleşmiştir. Bunlardan en önemlisi
1995 ve 1996'da belli bir konsept
altında (geçen yıl "Sınırlar ve Ötesi", bu
yıl "Yersiz-Yurtsuzlaşma) genç
sanatçıları bir araya toplayan Plastik
Sanatlar Derneği'nin "Genç Etkinlik"i
olmuştur. Geçen yıl bu etkinliğe sahne
sanatlarından 33 sanatçı 22 gösteriyle
katılmıştır. 1996 yılının son aylarında ise
iki yıl önce yine sahne sanatlarından
birkaç genç sanatçının kurduğu
Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneği
ilk kez AKM Sergi Salonu'nda
"Performans Günleri"ni gerçekleştirmiş
ve beş gün boyunca yapılan 32 gösteriye
ilgi hiç eksilmemiştir. Performansları
gerçekleştiren sanatçıların kim olduğuna
bakacak olursanız, genelde alternatif ti­
yatro grupları içinde adı geçen sanaçlar
olduklarını göreceksiniz. Bu tarz
çalışmalar söz konusu olduğunda ise
eleştiriden bahsetmek bile mümkün
değil. Ne yazık ki, Türkiye'de gösteri
sanatları adına yazı yazabilecek eleştir­
men (birkaç tiyatro eleştirmeninin birkaç
yazısı dışında) yok. Bu anlamda eleştiri,
sanatçının gerisinde kalmıştır. Yapılan
işleri doğru değerlendirme söz konusu
olmamaktadır. Yine, alternatif tiyatro­
ların patlamasında yaşandığı gibi,
alışılmış çizgilere daha yakın çalışmalar,
"özgünlüğü, yaratıcı düşünce ve içerdiği
deneyszellik" dikkate alınmadan, kişisel
bağlantılar kurularak bazı dergi ve
gazetelerde belli sanatçılar üzerine
yazılar çıkmaktadır. Bu, yeni yeşeren
sanatın geleceği açısından çok hüzünlü
bir durum tabii.
7 Ekim 1995'te Cumhuriyet Gazetesi'ne
yaptığım bir röportajıma şöyle başlıyor­
dum. "Çanakkale'nin Behramkale
köyünde dans, tiyatro, tasarım, müzik ve
Türkiye'de kavramsal yapının belki de
gösteri sanatları ya da performans
eleştirisinden önce kullanılması gereken
alan, modern dans eleştirisiydi. Ancak
Türkiye'de tek tük birkaç yazı dışında,
modern dans eleştirisi de yoktur. (Şöyle
bir özel detay vermek istiyorum:
Türkiye'de ilk resmi bale okulu 1948'de
kuruldu ve modern dansın akademik
eğitimine 4 yıl önce başlandı.
Günümüzde ancak ikinci nesil koreog­
raflardan söz edilebilinir). Eleştiriye
dönecek olursak, belli bir teması, başı,
ortası ve sonu olamayan bir gösteriyi,
çok öznel "fanteziler" kurmadan izleyici­
sine aktarmak ve eleştirmek üzerine
sorunlar ve entelektüel sıkıntıları
örneğin Amerika'da Martha Graham'ın
"Dark Meadow" gösterisini izleyen New
York Times eleştirmeni John Martin
akşam daktilosunun başında 1946'da
yaşıyordu. Sıkıntısı aslında kısaca şuydu:
Gördüğü yapıtı şimdiye kadar var olan
değerlerle bakıp eleştiremeyeceği apaçık
ortadaydı. Yapıta nasıl bakmalıydı? Nasıl
bakarsa yapıta yaklaşabilirdi? Bence
günümüzde, ülkemizde yapılan deneysel
tüm sahne ve gösteri sanatları
çalışmalarına biraz bu gözlüklerle
bakılmalı. Şunu da belirtmek isterim ki,
ülkemizde eleştiri açısından büyük
boşluklar vardır ve bunların özellikle
genç eleştirmenler tarafından acilen
doldurulması gerekmektedir. Ve yine
görüşüme göre, çok renkli genç eleştir­
menler, dergi ve gazetelerde yerleri olan
tanınmış eleştirmenler tarafından köstek­
lenmek bir yana tam tersine desteklen­
mektedir. Özellikle burada Dikmen
Gürün Uçarer'in çabalarını anmak iste­
rim. Hem Tiyatro Dergisi'nde, hem de
kapsamlı tiyatro eleştirisinin çıktığı
gazete olan Cumhuriyet Gazetesi'nde
hep genç eleştirmenlerin yanında
olmuştur. Aynı zamanda Tiyatro Eleştir­
menleri Birliği, genç eleştirmenleri
yurtdışına uluslararası atölye
çalışmalarına, panellere her fırsatta
öncelikli olarak yollanmaktadır. Zehra
İpşiroğlu'nun kurduğu İstanbul Üniver­
sitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve
Dramaturgi Bölümü master ve doktora
öğrencileri de aldıkları eğitim ya da ilgi
alanları dikkate alınırsa güçlü bir kadro­
nun habercisi olmaktadırlar. Dikkat çek­
mek istediğim bir nokta da, bu teori
okuyan öğrencilerin çoğunun sanatçı
olmalarıdır. Teori ve uygulamayı birlikte
götüren bu gençler (buraya kendimi de
katarak söylüyorum) ülkemiz için yeni bir
açılımın da habercileridirler:
Sanatçı-teorisyenler.
Son olarak genç eleştirmenlere yönelik
birkaç şey söylemek istiyorum. Tiyatro
sanatı açısından bakıldığında sanatsal
hareketliliğin yeniden kazanılması
neredeyse bizim elimizdedir. Yazı
boyunca anlattığım bu sanatsal
kıpırtılara yol açmak, yön vermek, tarihi­
ni yazmak bizlerin elinde. Ülkemizin
sanat politikasının durumu çok açıktır
35
SÖYLEŞİ
AST'ın Efes Pilsen'in
sponsorluğu ile ger
çekleştirdiği, "İnadına
Yaşamak" adlı oyununda
yaşamın zorlayıcılığına
karşı inatlaşan insanların
portrelerini çizen Altan
Erkekli başarılı
performansıyla,1997 Altan
Erbulak ödülüne layık
görüldü. "Doktorların eline
düşmeyelim ama
doktorsuz da kalmayalım"
mantığı ile düşünen
insanlara kendi
yaklaşımlarının gösterildiği
oyun düşün-meyi ve
başkaldırmayı öğütlüyor.
Bu öğüt Altan Erkekli'nin
oyunculuğu ve Mustafa
Balay'ın metniyle sıcak ve
mizahi bir boyut
kazanıyor.
Şirketi" oldu, ben de şirketin
genel müdürü oldum. 1989
yılından bu yana yine tüm
oyunlarda, turnelerde yoğun
koşuşturmalarla bugüne
sürdürmüş ve diyalektik bir
değişim içersinde insanın
değişimine yönelik bir
bildirgeyi sahneden sunmak
istemiştir. Ve bu bildirgeye de
Oyununuzda Brecht'in
sosyalist gerçeklik ve toplum
adlı kitabına bu kadar sıkı
sıkıya sarılmanızın sebebi de
bu muydu?
Savcılıoğlu
Akademik geçmişinizden ve
AST ile olan birlikteliğinizden
bahseder misiniz?
Ankara Üniversitesi Dil Tarih
Coğrafya Fakültesi Tiyatro
Bölümü' nde okuduğum
yıllarda Ankara Sanat
Tiyatrosu' na girdim "Ana"
adlı oyunda, Pavel rolüyle
profosyonel tiyatro yaşamım
başladı. Ankara Sanat
Tiyatrosu'nda 1975-85 yılları
arasında tüm oyunlarda
görev aldım. 85-89 yıllarında
Devlet Tiyatrosu nda
bulundum. Çocuk ve gençlik
tiyatrosu bölümü açılmıştı,
orada üç buçuk yıl çalıştım.
Memur tiyatroculuğu
benimsemek çok zor oldu
benim için. 1989 yılında
tekrar Ankara Sanat
Tiyatrosu'na döndüm. Bu
sırada Ankara Sanat
Tiyatrosu'nun iç yapılanması
değişti, "Gösteri
Organizasyonu Anonim
36
imza attırırsa, seyirciyle bir
anlaşma yapmış ve
paylaşımını sürdürmüş
olacaktır, "İnadına Yaşamak"
adlı oyun da cezaevlerinde
ölüm oruçlarının sonucunda
ölen insanlarımızın ve "Ne
yapacaktık asmayalım da
besleyelim mi?"mantığı ile
yola çıkan iki karşıt
düşüncenin çatışması. Bir
şekilden insanlarımıza
yaşamın çok önemli
olduğunu, moralle pek çok
şeye mantıklı ve bilinçli
yaklaşabileceklerini
göstermek için oyunun adını
"İnadına Yaşamak" koyduk.
Bir kısım, Türkiye'yi Ortaçağ
karanlığına götürmek
isterken aydınlık için
mücadele eden insanların
sayısının bunların yanında
azınlık olduğunu görebiliriz .
Başkaldıran ve aydınlık için
savaşan sanat ve sanatçılar­
dır. Var olan düzene aykırı
olan insandır sanatçı. Ankara
Sanat Tiyatrosu, gündemi
bilen ve yansıtan ve
seyircisinin önünde ama
seyircisinin yolunu seyircisiyle
pe
cy
kadar geldim.
a
İnadına Yaşayarak Gerçekle
Hesaplaşmak
Nevra
birlikte açan tiyatro
anlayışıyla bir repertuar
hazırlamaya dikkat ediyor.
Seyirci hesap sorulacak şeyleri
görmeli ve uyarılmalı ve
tiyatronun misyonu
unutulmamalı.
İki yıl öncesine kadar
eğitimcilik aklımdan
geçmiyordu fakat ben, 1975
yılında bölüme girdiğimde şu
anki bölüm başkanımız Prof
Dr. Nurhan Karadağ,
Özdemir Nutku'nun
asistanıydı. İki yıl önce
kendisiyle yaptığım bir
telefon görüşmesi sonucunda
Dil Tarih Fakültesi'ndeki
serüven başladı. Elimden
geldiğince kendi bilgilerimi
aktarmaya çalışıyorum. Ne
derece başarılı oluyorum
bilemem. Mezun arkadaşları
tiyatro sahnesinde görünce
başarım ya da başarısızlığımı
göreceğim.
AST'ı tanımlar mısınız?
1963 yılında kurulan Ankara
Sanat Tiyatrosu'nun altyapısı,
1960 Devrimi'nin özgürlük
anlayışını benimseyen ve
kendini demokrasiye adamış
insanlar tarafından
oluşturulmuştur. Her zaman
doğrudan, iyiden, güzelden
yana bir tiyatro anlayışını
Evet. Anlattıklarımıza inanıp
karşı çıktığımız pek çok şeyin
gittikçe çoğaldığını görmek
çelişkinin kaynağı bana göre.
Bu, iğneyle kuyu kazmak.
Ama süreç her zaman iyinin
ve doğrunun yanında olacak.
Savaşımda hep haklıyız, bunu
inadına devam ettireceğiz.
Tiyatro adı altında
gerçekleştirilen eleştirel bakış
açısı ve sanatsal özellikleri
olmayan girişimlerin geleceği
hakkında endişelerimiz var.
Ama olması gerekeni
saptayan ve uygulamayan ve
ilkeleri olan her grup ayakta
kalacaktır bana göre.
insanlığın en eski sanat dalı
tiyatro ve hiçbir zaman
bitmeyecek . Ama bu
girişimler bitecek bana göre.
Ankara Sanat Tiyatrosu'nun
yetiştirdiği elemanlar otuz
dört yıldır Türk tiyatrosunda
ve inanılarak yapılan
tiyatronun ödülü bu.
Metin Balay'la sahneleme
çalışmalarınızdan bahseder
misiniz?
1975 yılında tiyatroya birlikte
başladığımız Metin Balay,
oyunun yazarı. O da inadına
tiyatro yapanlardan. O
akademik hayatına inatla
devam etti, doçent oldu.
Şimdi Anadolu Üniversitesi
Konservatuarında hem
öğretim görevlisi hem de
müdür yardımcısı. Aynı dili
yıllardan beri konuştuğumuz
için, ayrı kalsak bile yüreğimiz
ve dünya görüşümüz bir
olduğundan, beraber
çalışmanın olumlu sonuçlarını
Alternatif tiyatro
denemelerine yaklaşımınızı
öğrenebilir miyiz?
Hızlı tüketim sanata
yansıdığında tehlikenin
boyutları büyür. Türkiye'nin
bugün küçük Amerika olma
hayalleri geleceği tehlikeye
sokuyor. 1980 sonrasında
tüketim toplumu haline gelen
Türkiye yozlaşma konusunda
tipik bir örnek olma yolunda.
Bu durumda yapmanız
gereken ilkelerinizi belirlemek
ve bu ilkelerin doğrultusunda
seyirciyle bütünleşme yoluna
gitmek. Bu zaman gerektiren
bir olay. Yeni girişimleri izliyor
ve takdir ediyorum ama
seyircinin bir bölümüyle değil
bütünüyle kucaklaşması
gerektiğine inanıyorum.
Hesapların çok iyi yapılması
gerekiyor. Çünkü biz çok
büyük ve gösterişli bir bina
yapmak konusunda iddialıyız.
oluşturmak ve bunu felsefi bir
açıdan tiyatroya aktarmak
için geçerli bir sebep.
Bir tiyatro adamı ve eğitimcisi
olarak ilkeleriniz nelerdir?
Dürüst olmak... Kendi
yaklaşımlarıma karşı,
insanlara karşı, sanata karşı
dürüst olabilmek. Sanat
sevmeden yapılmaz. Sanatı
sevmeden, insanı
sevmeden... bu imkansız.
Yetinmeyi bilmek çok önemli.
Seyirciyle, rolle, takdirle
yetinmek, benim olmayan
şeyler için tasalanmak yerine
bende olan ve paylaşılmayı
bekleyen pek çok düşünce
var ve bunları anlatmak
benim görevim diyebilmek
önemli olan. Aldatmamak...
İnanmadığın bir şeyi
yansıtmak ve inandırmaya
çalışmak, insani açıdan da
kabul edilemez bir durum.
Bundan sonraki projeler?
Brecht' in "Bay Puntilla ve
Uşağı Matti" adlı oyununu
oynamayı planlıyoruz.
Rutkay Aziz'in tek kişilik bir
sahneleme çalışması olacak.
pe
cy
Yeniyi denemek, farklı açıdan
düşünmek ve sergilemenin
karşısında olan bir sanatçı
düşünemiyorum. Yeni olan
desteklenir ve eleştirilir. Ama
nitelik ve amaç çok önemli.
Otuz dört yıllık Ankara Sanat
Tiyatrosu'nun ticari
zorunlulukları var. Bu
denemeci girişimlerimiz
gençlik tiyatromuza yönelik.
Fakat profosyonel bir girişim
olarak tanımlanamaz bu.
Gençlik tiyatrosunun
oluşmasını destekliyoruz,
Ama çocuk tiyatrosu gibi bir
gençlik tiyatrosu kuramadık.
Deneysel girişimleri ön plana
çıkarmaya çalışacağız. Ankara
Sanat Tiyatrosu'nda
denemeci bir girişimde
bulunmak tehlike çanlarının
ipini hızla çekmek olur.
Çünkü, daha denemeye
yatkın bir seyircinin tam
olarak yetiştiği kanaatinde
değilim. Beş yıl önce, TRT'de
yayımlanan bir istatistiki
incelemeyi ele alalım. Her yüz
kişiden biri tiyatroyu takip
ediyor. Yüzde altısı ekonomik
koşullar nedeniyle zaman
zaman takip ediyor. Yüzde
yedisi tiyatroyu biliyor ama
hayatında hiç tiyatroya
gitmemiş. Geri kalan yüzde
seksen dört, tiyatronun ne
olduğunu bilmiyor. Böyle bir
ülkede beş bin tane tiyatrocu
var. Bu şartlar altında
deneysel yaklaşımlarda
bulunmak ve bunu kabul
ettirmek zaman gerektiren
bir uğraş.
zorluyor ve var olan ne kadar
başarılıysa yeniye bir adım
daha yaklaşılıyor. Ülkemizde
bunun bu kadar geç
gelişiminin nedenlerini açıklar
mısınız?
a
alabiliyoruz. Çok yoğun bir
tmpoyla çalıştık ve bir ay
gibi kısa bir zamanda
ounumuzu çıkardık. Yılların
birikimi ve oyunu çıkarma
isteğinin coşkusu birleşti ve
kısa bir zamanda çok yol
katettik.
Seyirciyi kazanma kaygısı,
yeniye ayak uydurmadan çok
olanı kabul ettirmeye
Oyun çalışmaları sırasında
başvurduğunuz yöntemler
nelerdir?
İnsanları gözlemlemek ve
onları yansıtmak bu işimin bir
parçası değil, benim için
doyumsuz bir zevk çünkü
inanmayıp karşı çıktığım ya
da onayladığım her şey onlar
için. Hiçbir zaman bugün
bana aittir diyemiyorum.
"İnadına Yaşamak"
gözlemleme konusundaki
titizliğimin en büyük
göstergesi. Akıl ve yürek
süzgecini iyi kullanabilmek,
önemli olan. İdeolojinizi
saptamak, öğrenmeye ve
gözlemlemeye açık olmak ve
bu işi sevmek, bana olduğu
gibi pek çok tiyatro insanına
çok şey kazandıracaktır.
AST'ın oyun mantığındaki
çıkış noktası "Başkaldırı", ama
slogancı bir yaklaşımla değil.
Sadece mevcut düzeni, insan
portrelerini, yaşam
standartlarındaki çelişkiyi
yansıtmak bile başkaldırıyı
Türk tiyatrosunun bu gününe
yönelik kaygılarınızı
öğrenebilir miyiz?
Devlet memuru mantığı ile
hiçbir zaman yüreğinde
tiyatro sevgisi ile çağına
tanık olan bir sanatçı
kişiliğinde değildir. Özel
tiyatrolarda da kısmen bir
başarı söz konusu. Deneysel
çalışmalar yapan grupların
birkaçı etkin durumdalar ve
başarılı işler çıkartıyorlar.
Dolayısıyla bir dağınıklık var
yaklaşımlar arasında. Yetişen
genç tiyatrocuların
gelecekleri ile ilgili kaygılar
var. Türkiye kültürel gelişimi
endişe verici, kurtarıcıların ise
gelecek konusunda endişeleri
var. Ve bu konuda pek çok
girişimde bulunabilecek
yetkin insanların kaygıları bu
kaygılarla aynı değil, yani tam
bir tutarsızlık sözkonusu.
Tiyatro insanın iki saat içinde
dünyasını, ideolojisini
değiştiren bir sanat. Elindeki
yetkiler sınırsız. Mezun olan
çocukların projelerinin
desteklenmesi ve bunlar için
de ek ödenek ayırma yoluna
gidilmesi gerekmektedir.
Başarılarını, başarısızlıklarını
denetleyen bir mekanizma
olsun. Kısacası girişimler
desteklensin ve önemsensin.
Öyle kanunlarla
gerçekleşecek bir şey de
olmayacak bu. Dört okuldan
bir komisyon kurulsun ve
denetlensin. Son zamanlarda
sanat adına etkin olan
sponsor firmaların yardımı da
gözardı edilemez. Efes Pilsen
devlet ve özel tiyatrolara
büyük destek sağlıyor. İki
yıldır AST'ın çalışmalarını da
destekliyor. "Halkımız
pehlivan güreşlerine daha
çok ilgi gösteriyor,. Ben böyle
sanatın içine tükürürüm.
Cumhurbaşkanı yılda bir kere
zurna dinleyecek diye o kadar
insanı beslemeye ne gerek
var?" gibi yaklaşımlarla
yıpratılmaya çalışılan sanat
için özel destekler, bir çıkış
noktası olarak kabul edilebilir.
Ülkenin olumsuz koşulları
içinde AST gibi inadına
tiyatro yapan o kadar çok
grup var ki. Genç kuşak
tiyatro izleyicisinin 1980
sonrası değişimi tiyatronun
bugünkü işlevini belirledi.
Yozlaşan insanı değiştirmek
artık tiyatronun en büyük
görevi.
Altan Erkekli, ödülünü Füsun
Erbulak'ın elinden: "Umarım
ben de Altan Erbulak gibi iyi
ve erdemli bir insan ve
başarılı bir tiyatro sanatçısı
olabilirim"diyerek aldı.
Sohbetimiz boyunca
savunduğu fikirler,
savunduğu doğrular ise onun
inadına yaşamaktan mutluluk
duyduğunun kanıtları
37
İZLENİM
Sefa Sirmen, Mediha Köroğlu ve Ferhan Şensoy'a İthaf Ediyorum.
Hülya Nutku
TİYATROYA UMUT
GETİREN ÜÇ ÖRNEK
Bugün öğrencilerime, ilerde iyi bir sanatçı olmanın yolunun yalnızca eğitim süreci
içinde iyi öğrenci olmanın, gençlikte birikim sağlamanın ötesinde öncelikle bu şartlar
eğitim anlayışı ve bunu cazip gören
gençler var... Çözüm yolu mu? Çok...
Umut mu? Tükenmez...
altında bu sanatı icra etmenin yollarını zorlamalarını ve eğer bunu başarırlarsa
kendileri gibi sanatçı adayı gençleri unutmamaları olduğunu söyledim. Nasıl mı?
a
Sanatı ve sanatçıları destekleyerek... Hem de gençlik ideallerini ve kendilerine verdik­
Son günlerde yaşadığım üç deneyim bu
umudun yaratılması ve çarenin yollarını
sergilemede üç önemli adımdı.
leri sözleri unutmadan...
pe
cy
Ülkemizde sanat, özellikle de tiyatro
sanatı - kollektif bir sanat olması
nedeniyle - verilecek destek, sanatçı ve
halk arasındaki iletişim kanallarının açık
tutulması, sanat eğitiminin önemi ve icra
edilmesinin güçlükleri yüzünden özveri
istemektedir. Özelde ödenekli tiyatrolar
genelde sahne sanatlarının parlamenter­
ler tarafından sürekli olarak gündem dışı
bırakılma çabaları, ayrılan tahsisatların
giderek azaltılması, kadrosuzluk, bu
sanatı icra edenlerin memurlaşması,
emekli olacak sanatçıların emeklilik
durumlarının iyileştirilmemesi sonucu
kadroların tıkanıklığı, en önemlisi de
sanatçıların yalnızca merkezi yönetim ve
idarecilerin yani tiyatro müdürlerinin
hizmetine sokulmuş olması acıklı bir
tablodur. Öte yandan ödeneksiz özel ti­
yatrolar geçim zorlukları, yeterli destek
alamayışları, mekân problemleri yüzün­
den ciddi sorunlar yaşamaktadır.
Bugün medyanın da olumsuz etkisiyle
tiyatronun "Bir Demet Tiyatro" sanıldığı,
tiyatro eğitimi görenlerin hiçbir şey ola­
masalar reklam yıldızı, TV'de dizi oyun­
cusu, stand-up comedy yoluyla iyi para
kazanmayı, herhangi bir kanalda pro­
gram hostesi ya da TV'de bir müzik
kanalının V.J'i olarak görev yapmanın
sınırları içinde kalmayı yeterli bulan bir
genç kuşağın yetişmesine neden olan
38
Bunlardan ilkini İzmit'te yaşadım. Bir
yerel yönetimin, bir belediye başkanının
sanata verdiği destekle büyük bir
girişime nasıl dört elle sarıldığının bir
örneğiydi. İzmit'te Şehir Tiyatrosunu kur­
mak üzere girişimde bulunan Belediye
Başkanı Sefa Sirmen, tiyatromuzda
güvenilir bir isim olan, çalışkan sanatçı
Işıl Kasapoğlu'na ve deneyimli
sanatçıların seçiciliği ile bir sınav açma
yetkisi vermiş. Bunun yanı sıra bu olumlu
girişimde hem çevresini, hem belediye
meclis üyelerini, hem de kenti
inandırmış, inandırmakla kalmayıp Halk
Eğitim Merkezini onartmış, Sabancı
Kültür Merkezi'nin yanı sıra,
Yahyakaptan Kültür Sanat Merkezi'nin
inşasına hız kazandırarak 1997/98 sezo­
nuna yetiştirme çabasına girmiştir. Bu
kentte kurulacak şehir tiyatrosuna
yalnızca oyuncu olarak 115 adayın
başvurması ülkemizdeki tiyatrocu potan­
siyelinin zenginliğini göstermektedir,
İzmit'teki belediye görevlilerinden,
geçmişte bölge tiyatrosuna emek veren­
lerden, meclis üyelerinin
misafirperliğinden, değişen İzmit profili­
ne herkesin canla başla destek vermeye
hazır hale geldiklerine tanık olan jüri, üç
gün boyunca bu güzelliği yakından
yaşamış ve mutlu olmuştur.
Teşekkürler Mediha Köroğlu, sanatsal bir
atmosfer, paylaşım hazzı istediğiniz
için... Ve haklısınız, yazının başında söz
ettiğim iletişim kanallarının açık tutul­
ması derken bunu kastediyorum. Yoksa
adet yerini bulsun buluşmaları değil
amaç... Ama yine de insan umutlu olu­
yor çünkü seyirci tiyatronun barometresi
olmayı başarmakta, kapalı gişe
oynanıyor "Çayhane"... Basın ve gala
izleyicisinin geniş bir kesimi bunun
dışında kalmıştır. Mediha Köroğlu'nun
duyarlığı ise bize unuttuğumuz bir
paylaşım güzelliğini anımsatmıştır...
Üçüncü ve çok önemli bir örneği öğren­
cilerim ve meslekdaşlarım Ferhan
Şensoy'la yaşadık. Ferhan Şensoy Türk
tiyatrosunda zeki ve kıvrak kalemi ve
sahne sempatisi olan oyunculuğu ile
önemli bir yere oturmuştur. Grubu
Ortaoyuncular yoluyla hem Münir
Özkul'dan sonra devraldığı
Dümbüllü'nün kavuğuna olan sorumlu­
luğunu hep taşıyan, günceli yakalamada­
ki titizliği ile dikkat çeken, yazar ve oyun­
cu donanımıyla haklı bir yere sahip,
yaptığı turnelerle tiyatroya katkıda bulu­
nan bir kimlik Ferhan Şensoy...
Yurtdışında da bizi tanıtan Şensoy bir
yandan da ödeneksiz tiyatroların kendi
sahnelerini yaratma ve sahip çıkmanın
önemini vurgulayan Ses Tiyatrosu'nu
Anıtlar Yüksek Kurulu titizliği içinde ve
tempolu bir çalışmayla onarmak üzere
büyük bir çaba içindedir. Bunca çalışma
temposu içinde İzmir turnesinde fakül­
temizi ziyaret eden Şensoy'a 1996/97
pe
cy
İkinci deneyimim İzmir Devlet
Tiyatrosu'nda oynanmakta olan
"Çayhane" oyununun galasında yaşandı.
Adana'da "Gözlerimi Kaparım Vazifemi
Yaparım" ve "Midas'ın Kulakları",
Trabzon'da "Oyunun Oyunu", İzmir'de
"Godot'yu Beklerken" ve "Çayhane"yi
sahneleyen Özdemir Nutku ve başarılı
sanatçı kadrosu o gecenin coşkusunu
yaşamaya hazırlanırken gala gecelerinin
donuk seyircisi ile karşı karşıya gelindi,
İşte o zaman bir kez daha anlaşıldı ki
seyirci yani halk en iyi seçiciydi. Belki bu
davetlilerin çoğunluğunun kokteyl
amacıyla oradaymış gibi davranması
sonucu sanatçılar emekleri sonucu o
coşkuyu paylaşamaz hale getirilmişti
bile... O sırada ortama isyan eden yılların
sanatçısı Mediha Köroğlu şöyle diyordu.
"Gala niçin yapılır? Sanatçılarla kentin
kalburüstü insanlarının bir araya gelmesi,
sanat konuşması, oynanan oyunun
coşkusunu paylaşmak için yapılır. Üstelik
gala sanatçının onuruna verilen, emeğe
duyulan saygıyla yapılan bir şeydir. Peki
ama nerede sanatçılar ve onlarla bunu
paylaşmak isteyenler?" Ardından ekliyor:
"Özdemir Bey, siz beni daha iyi
anlarsınız, yıllar önce Ankara'da
sanatçılara verilen galalarda sanatçı ve
davetliler bunu ne güzel paylaşırlardı."
Yıllarını bu sanata veren rahmetli sanatçı
Umran Uzman'ın eşi Oya Uzman ve
sanat dostu Volkan Bey anında onayladı
bu güzel duyguları... Ama ben başarılı
tasarımcı Yıldız İpekoğlu'nu kutlama
fırsatı bile bulamamıştım. İşte sözünü
etmek istediğim bu ikinci deneyim bir
sanatçının paylaşım istemiydi.
a
Sefa Sirmen, 21. yüzyıla hazırlanan
dünyamızda, 21. yüzyıla hazır olmanın
ışığını yakmıştır. Tebrikler Sayın Başkan,
yolun açık olsun Işıl Kasapoğlu, başarılar
genç ve dinamik Şehir Tiyatrosu ekibi.
öğrenim yılında 10 Kasım Atatürk'ü
anma haftasında "Güneşi İçenlerin
Türküsü" dramatizasyonu, ardından
Gürcü yönetmen ve öğretim üyesi Doç.
Varlam Nikoladze'nin sahnelediği
Eduardo de Filippo'nun "Milyonerler
Şehri Napoli", bir diğer etkinlik Ahmet
Hamdi Tanpınar'ın ölümünün 35. yılında
Ahmet Çakır'ın oyunlaştırdığı, Özdemir
Nutku'nun sahnelediği "Saatleri
Ayarlama Enstitüsü"nün oynandığından
söz ettik. Şimdilerde Suat Taşer kısa
oyun yazma yarışmasında ödül alan
oyunların sahnelenerek 27 Mart Dünya
Tiyatrolar Günü Kutlama Haftası etkinlik­
lerine, dekor, eskiz, maket sergisi ve
konferanslar dizisiyle hazırlandığımızı
aktardık. Bir öğrencinin eğitimde
ekonomik zorluklardan söz etmesi üzeri­
ne, sevgili Ferhan Şensoy "Eğitimin her
şeyin önünde geldiğini hatta Ses
Tiyatrosu'nun onarılması için gereken
çelik konstrüksiyondan da önemli
olduğunu" söyledi. Ankara'ya gittiğinde
ilk temsilin gişe hasılatını bölümümüze
göndererek, "Ferhangi Şeyler"in 1180.
temsilini genç sanatçı adayları için
oynadı. Fakülteye çektiği faksta
katkısından dolayı gurur ve onur
duyduğunu belirten sanatçımızla bizler
gurur ve onur duyuyoruz. Emeğinle,
çabanla, yaptıklarınla ve yapacaklarınla
nice sanat dolu sezonlar diliyoruz.
Teşekkürler Sefa Sirmen, yerel yönetim­
lere gösterdiğin olumlu örnek nedeniyle,
teşekkürler Mediha Köroğlu sanatçıya
yakışır duyarlığın nedeniyle, sağolasın
Ferhan Şensoy eğitime, genç sanatçı
adaylarına olan inancın ve katkıların
nedeniyle... Hayatın kısa, sanatın uzun
ve süreklilik taşıdığı gerçeğinin bire bir
örneğini sundunuz bizlere..
SİZİ TİYATROYA İTİYOR.
SİZ HÂLÂ ÜYE OLMADINIZ MI?
TEL:
251 77 89
39
İNCELEME
ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROSU
ALANINDA İNGİLTERE'DE YAPILAN
ÇALIŞMALAR VE GELİŞİM
ÇİZGİLERİ
Semra Ekşioğlu Özden
analitik yapıda oyunlar gelmiştir. Oyunların içerik sorunu kadar
oyunculuk, sahne tasarımı, dekor gibi sorunlar da tartışmaya
açılmış ve önemli gelişimler sağlanmıştır.
Çocuk ve gençlik tiyatrosundaki içerik sorunu üzerinde yapılan
ciddi çalışmalardan birisi öncelikle çocuğun ya da gencin psiko-sosyal gelişimleri göz önüne alınarak yaşının gerektirdiği
konuları içeren oyunlar oluşturmak olmuştur. Moses Goldberg
adlı bir akademisyen bu alanda ciddi bir yaklaşım oluşturmuş­
tur. Goldberg'e göre çocuk yaşamını yaşların ortak açısından
dörde bölmek gerekir.
cy
a
Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu alanında oldukça gelişmiş bir ülke
olarak kabul edilen İngiltere'de bu durumun 1904'lerden baş­
layarak günümüze gelen uzun bir geçmişten kaynaklandığını
görüyoruz. Bu süreç içinde gözlemlenen çocuk ve gençlik tiyat­
rosu alanındaki değişim ve gelişmelerin toplumsal - politik ya­
pı ile eğitim alanındaki yeni kuram ve uygulamalarla sıkı sıkıya
ilişki içinde olduğudur. Diğer yandan saygınlık kazanma, rek­
lâm gibi nedenlerle tiyatral etkinliklere maddi destek sağlan­
ması yoluyla sponsorluk kurumsallaşmış, bu da gençlik tiyatro­
su alanındaki oyun yazarları ve etkinliklerin sayıca artmasında
etkili olmuştur.
pe
Her ne kadar çocuk ve gençlik tiyatroları ilişkide bulundukları
kitle açısından farklı bir konuma sahip olsalar da, sanatsal bir
etkinlik olarak tiyatrodaki temel gelişimler onu da etkilemiştir.
1930'larda Amerika'da, daha sonra belgesel tiyatronun oluş­
masına hizmet edecek olan Living Newspaper'ın çıkışı, Alman­
ya'da Piscator'un agit-prop deneyimleri, ya da Brecht'in Lehr
Stücke (öğretici tiyatro) adlı çalışması tiyatroya farklı bir bakış
açısı getirmiştir. İzleyicilerini duygusal bir süreç içine sokmak­
tan çok, izledikleri oyunlar üzerinde düşünüp tartışmaları yö­
nünde bir anlayışı tiyatroya getiren bu yeni bakış açısı bir yan­
dan eleştirel bir bakış açısı kazandırırken diğer yandan tanrı
merkezli, statik bir dünya yerine dinamik ve değiştirilebilir bir
dünya koyuyordu. Böylece tiyatroda bir durumu merkeze alan
ve onun etrafında başlayıp biten kapalı uçlu metinden açık bir
biçime yani tartışmaya açık bir yapıya olanak tanınıyordu.
1950'li yıllarda Godot'yu Beklerken adlı oyunuyla Beckett hem
tiyatronun geleneksel anlatım biçimlerini sarsmış, hem de ye­
tişkinler için bile iletişim, dünyanın algılanması gibi temaları
tartışma konusu yapmıştır. 60'larda ise gençliğin farklı bir bilinçlilikle yaşadıklarını sorgulaması sonucu gelişen öğrenci ha­
reketleri tiyatronun düşünsel altyapısında da önemli değişiklik­
lere yol açmıştır.
Tiyatro alanındaki bu gelişimler çocuk ve gençlik tiyatro çalış­
malarında da önemli düşünsel değişimlere neden olmuştur.
Çocuğu ve genci sürekli yönlendirilmesi gereken bir varlık ola­
rak algılayan, bu noktadan hareketle onlar adına iyi kötü gibi
değerlerin saptanıp verilmeye çalışıldığı didaktik oyunların yeri­
ne düşünen, tartışan, eleştirel düşünebilme becerisini kazan­
mış bireylerin oluşumuna hizmet eden bir anlayış ve dolayısıyla
40
a) 7 yaşın altı: Hareketli, meraklı, idealist, iyimser. Diğer çocuk­
ları oyunlarında katalizör olarak kullanıyor. Somut mekânları
seviyor. Dikkatleri kısa süreli. Tiyatroları görsel ve katılımcı ol­
malı. Sevdikleri konular hayali yaratıklar ve hayvanlar olarak
genellenebilir.
b) 7-9 yaş arası: Toplumsal rollerin ve kuralların önemli olduğu
bir yaş. Belli davranış ve düşünme modelleri var. iyi ve kötünün
net olarak ayrılması ve tanımlanması isteniyor. Adalet önemli
bir kavram. Hayvanları yine sevmelerine rağmen mitler, gizem­
li, peri hikâyeleri ve yabancı ülkeler ilgi alanlarına giriyor. Bu
çocuk ihtiyacı olduğu değerleri seçmeye başlarken tiyatro ge­
niş bir yaşantı deneyimi sunabilmeli. Çocukların oyuna katılımı
sağlanmalı.
c) 10-13 yaş arası: Toplumsal kabul yine önemli. Bu yaş, kahra­
manlara, fiziksel güce hayranlık duyulan bir yaş. Erkekler ma­
cera, kızlar romantizmi seviyor. Her iki cins de diğer insanların
da kendi zayıflıklarına sahip olduklarını bilmek istiyor. Bu zayıf­
lıkları aşmak istiyor. Çocuklar oynayacakları rolü seçmek isti­
yor.
d) 14-18 yaş arası: Toplumsal kabul görme önemli. İnsanların
belli bir kapasitede olduğu gerçeğinin kabul edilmesi isteniyor,
iyi ve kötü kavramları mutlak değil, birbiri içinde olabileceği
düşünülüyor. Bu nedenle eylemler hem iyi hem kötü olabilir.
Analitik oyunlar uygun.
Böylece bu alanda çalışma yapan tiyatrocuların oyunlarını oluş­
tururken kendi düşünsel yetenekleri ve entelektüel birikimine
göre farklı genellemeler yaratma tehlikesiyle, bu anlayışın do­
ğal sonucu olan bilgiçlik taslamak gibi bir hataya düşmenin
önüne geçilmiştir. Böyle bir standardın gerekliliği genel bir ka-
cy
a
pe
bul görmesine rağmen çocuk ve gençlik oyunlarında içerik sorunu oyun konusu seçiminde ya da oyundan ya da gösteriden
amaçlananlar düzeyinde devam etmiştir.
Temel olarak iki ayrı görüşün belirleyiciliğinin söz konusu olduğu bu konuda bir grup çocuğun ya da gencin neyi seveceğini
sezip hoşa gitme amacıyla eğlendirici türde oyunlar yaparken
bir diğer grup gencin gelişimleri açısından onlar için neyin daha
yararlı olacağını düşünüp oyunlarını buna uygun olarak şekillendirmişlerdir. Her yılbaşı gecesi Gingerbread adlı oyunu tele­
vizyonda yayımlanan ve neredeyse ulusal çocuk oyun yazarı
olarak algılanan David Wood'a yönelen eleştirilerin özünde
onun izleyicisinin hoşuna gitme kaygısı içinde oyunlar yaptığı
vardır. Öte yandan Wood, çocuk tiyatrosunun birincil amacının
değlendirmek olduğuna inanır ve kendini bu şekilde savunur.
Ona göre tiyatro eğer eğlenceliyse tema, mesaj, etik gibi diğer
tüm nitelikler mümkündür. Bir diğer tiyatro uzmanı Collingwood bir sanat yapıtının izleyicisine tekdüze, sıradan olan yaşamı­
­­­ dışına çıkartmak amacıyla eğlendirici olmasını anlayışla kar­
şılasa da bu tür sanatı yararlı bulmaz. 'Drama Yoluyla Eğitim'
izleyecinin Katılımı' gibi kitapları yazan ve hem eğitim hem tiyatro alanında uzman olan Brian Way ise estetik zevkin gençler için bile bireylerin bireyselliklerinin ve farklarının keşfine hiz­
met etmesi ile sağlanabileceğini düşünür. Bu nedenle Way, tiyatronun her zaman eğitici bir rol üstlenmesi gerektiğine ina­
nır. Bir başka çocuk tiyatrosu uzmanı olan Billington ise çocukların dünyalarında yalnızca büyülü perili hikâyeler, hayali durumlar, çeşitli hayvanlar olduğu görüşüyle hareket eden anla-
yışlara karşıdır. Billington televizyonun yetişkin ve çocuk dünya­
sı arasındaki uzaklığı kapattığını, çocukların da artık eroin, ırk
ayrımı, işsizlik gibi konuları bildiğini, bu nedenle çocuk oyunları­
nın bu konuları kendilerine seçmeleri gerektiğine inanır. Ona
göre oyunlar hem yetişkin hem de çocukları aynı anda eğlendirmelidir.
Oyunların içerik sorunu kadar gösteriler için de tartışmalı ku­
ramlar vardır. Bu kuramları genellersek Stanislavski ve Brecht'in
görüşlerini paylaşan ya da karşı çıkan anlayışlarla karşılaşıyoruz.
Stanislavski'nin oyuncunun rolüyle özdeşmesi yoluyla izleyicide
istenilen duyguları uyandırma yöntemini savunan tiyatro kuram
ve uygulayıcıları için de önemli bir yere sahip olan Brian Way
izleyicisini başka seçenekler üzerinde düşünemeyecek kadar
oyunla bütünleştirip onların imgelem gücünü sınırlamakla eleş­
tirilir. Way'i bu şekilde eleştirenler arasında önemli bir isim olan
Bolton'un tiyatro anlayışı ise yabancılaştırma yoluyla izleyicileri­
ni bir tartışma, sorgulama sürecine sokup eleştirel bir bakış açı­
sı kazandırma yönündedir. Bu temel ayrımın yanı sıra oyuncu­
ların izleyenlerine karşı sabırlı ve saygılı olması ve oyunculuk bi­
çiminin açık, net olmasının önemli olduğu da ortaya konmuş­
tur.
Her ne kadar savunduğu oyunculuk biçimiyle izleyenlerinin dü­
şünsel yeteneklerini geliştirmediği yönünde eleştiriler alsa da
Brian Way'in çocuk tiyatrosuna yaptığı katkılar tartışılmazdır.
Bu katkılardan önemli olanlardan bir diğeri de izleyenlerin oyu­
na katılımına olanak sağlamak amacıyla ön sahne kavramı yeri41
ne 'arena' modelini önermesidir. İzleyicilerin oyuna katılımı için
Way üç değişik model geliştirmiştir.
kendini tanıması ve yeni durumlar karşısında çözümler üret­
mesi açısından önemli bir olanak yaratmıştır.
1) Kendiliğinden oluşan katılım: Çocuklar duygusal olarak öyle
isteklidir ki oyuncuları soru yağmuruna tutup, öneriler getirir­
ler.
2) izleyicilerin motive edilmesi ile oluşturulan katılım: Oyuncu­
lar izleyicileri söz ya da çeşitli davranışlarla provoke ederek on­
ların öneri getirmelerini sağlarlar.
3) Direkt olarak istenen katılım: İzleyicinin yardımı aktif bir şe­
kilde istenir. Oyunun akışı bu şekilde gerçekleşir.
Çocuk ve gençlik tiyatrosu alanındaki çalışmalardan söz eder­
ken tiyatro gruplarının okullarla yaptığı işbirliğinden de söz et­
mek gerekir. Çocuk ve gençlik tiyatrosunun temel amacı tiyat­
ro aracılığıyla izleyenlerini eğitmektir. Bu amaç tiyatro grup­
larıyla eğitmenlerin işbirliği yapmasına yol açmış ve 'drama öğ­
retimi' aşamaları olarak okullarda 'ders programlarının bir par­
çası olmuştur, Yine de 'drama' ile sanatsal bir etkinlik olarak
'tiyatro'nun aynı şey olmadığı çeşitli biçimlerde tartışılmış ve
farklar ortaya konmuştur. Eric Bentley temel fark olarak
dramanın yalnızca işlevsellik temeli üzerine oturtulduğunu söy­
ler. Ona göre dramadan istenilen düşünme ya da davranış
modelini gerçekleştirmek amacıyla bir konu seçilerek merkeze
alınır ve konunun izleyicilere ulaşmasını sağlamak amacıyla ak­
siyonlar belirlenir. Yani tiyatroda olduğu gibi sanatsal bir yaratı
söz konusu değildir.
Way'in 1930'lı yıllarda geliştirdiği bu model ilk olması bakımın­
dan önemlidir. Ancak 1965'te Coventry'de bir araya gelen bir­
takım tiyatro grupları ve öğretmenler, çocuk ve gençlik tiyatro­
larına o güne kadar oluşturulmuş tüm anlayışların ötesinde
yepyeni bir yaklaşım getirmişlerdir. Way'in katılımcı tiyatro an­
layışını yetersiz bulan ve direkt olarak istenen katılım türünde
bile izin verildiği oranda izleyicinin katılımın gerçekleştiğini söy­
leyen bu grup şunları önerir:
pe
cy
a
1) Anlık katılım: Izleycinin oyuna katılmasıyla yaratılan durum
ve tiyatral olma durumu ayrı ayrı değerlendiriliyor.
2) Yüzeysel katılım: Oyunun tiyatral olma özelliğini arttırma
amacıyla oyunun içeriği, biçimine ya da oyun aracılığıyla izleyi­
cide uyandırılmak istenen temel düşünceye dokunmamak ko­
şulu ile izleyiciden oyuna katılması istenir.
3) Bütüncül katılım: İzleyicilerin zaman zaman oyuncu konu­
muna da geçebildiği bu katılım türünde izleyici drama içindeki
oyuncuların bakış açısını belirleyebiliyor. Böylece izleyicilerin
oyundaki dramatik çatışma karşısındaki görece konumları göz
ardı edilmeden oyun yeniden üretiliyor. Oyun bittikten sonra
oyuncular ve izleyiciler oyunu tekrar tartışarak görüşlerini belir­
tiyorlar.
Sonuç olarak yaklaşık bir yüzyıllık geleneğe sahip olan ingiliz
çocuk ve gençlik tiyatrosunda bugün varılan noktada yeni an­
layış iyi bir tiyatronun öncelikle çocukların ya da gençlerin duy­
gu ve düşünlecelerine ayna tutarak kendilerini tanımaları, ken­
dileriyle barışık olmaları ve diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler
kurabilmelerini sağlamaktır. Aynı zamanda tiyatro, içinde
yaşadığımız kültürel gerçekliği sorgulama ve eleştirel bir bakış
açısı oluşturma becerisini kazandırabilmelidir. Bu yönüyle bakıl­
dığında yetişkinler için yapılan tiyatro farklı bir yerde değildir.
Ancak aileleri tarafından çeşitli önyargılarla doldurulmuş, yaş
ve entelektüel birikim açısından olgun olmayan çocuklara tiyat­
ro yapmak çocuk ve gençlik tiyatrolarını diğer tiyatro etkinlik­
lerinden kesin bir şekilde ayırır. Bu nedenle bu alanda çalışma
yapan ya da yapmak isteyenlerin üstlendikleri sorumluluğun
bilincinde olarak ciddi bir çalışma süreci içinde olmaları
gerekir
Özellikle bu son katılım modeli çocuk ya da genç izleyicinin
KRYOLAN
PROFESYONEL MAKYAJ MALZEMESİ
academie
PROFESYONEL CİLT BAKIM ÜRÜNLERİ
FREED
DANS VE BALE MALZEMELERİ
SHOW & KARNAVAL
MALZEMELERİ VE AKSESUARLARI
PROFESYONEL SİHİRBAZLIK
MALZEMELERİ
ORİJİNAL KOSTÜM & MASKOTLAR
SAKAL & BIYIK & PERUK
YAPIM MALZEMELERİ
HEPSİ AMA HEPSİ SADECE VE SADECE
"VlRAKOZMETlK"DE
Merkez: Fener, Kalamış Cad. No:26/13 Kızıltoprak Tel: (0216) 347 30 70-347 71 60 Fax:(0216)337 05 25
Şube: İstiklâl Cad. Atlas Sineması Pasajı No: 36 Beyoğlu Tel: (0212) 293 36 37 Fax: (0212) 245 58 44
42
LİMON YAZILARI
Baydur
Bir Kısa Oyun
(Işık. Perde. Kırk yaşlarında bir kadın, ellilerinde bir adam, yüzleri seyirciye dönük iki rahat koltuk­
ta oturur. Müzik oyun boyunca değişmek üzere hep otuz saniye çalıp, yitecektir. Fon, önce
siyah, sonra lacivert, sonra mor, sonra turuncu olacaktır. Birinci müzik: Telemann'ın Sofra
Müziği.)
cy
a
adam - Yıl... 1668. Moliere'in başı dertte. Yobazlarla, sahte dindarlarla dalga geçtiği oyunu
"Tartuffe" yine yasaklanmış. Ne yapsın adamcağız, Paris yakınlarında bir köye çekiliyor ve...
kadın - ...oturup bir oyun daha yazıyor.
adam - evet. Amfitriyon. (bir an) Nereden bildin?
kadın - Neyi nereden bildim?
adam - Moliere'in oturup yeni bir oyun yazdığını?
kadın - Ne yapacaktı ki? Oyun yazarı adam. Oyun yazacaktır öyleyse.
adam - (kadına bakar) Evet. Peki. (bir an) Moliere'in diğer bütün önemli komedilerine hiç ben­
zemeyen bir oyundur Amfitriyon. Bir kere oyundaki kişiler on yedinci yüzyıldaki Fransız
çağdaşları değiller. Antik Yunanlılar ve Yunan tanrıları ama isimleri Romalılardan seçilmiş!
kadın - Vardır bir bildiği. Koskoca Moliere!
adam - Evet. (bir an kadına bakar) Bu oyunda vodvil, fantezi, yüksek düzeyli komedi ve opera
unsurları birleşiyor ve enfes bir bütün çıkıyor ortaya. Üstelik serbest nazımla kaleme almış bütün
oyunu. Kraliyet sarayında 1668'in Ocak ayında sahneleniyor büyük bir başarıyla.
kadın - 1668 Ocağı'nda sahnelendiğine göre, Moliere oyunu 1667'de yazmış olmalı,
adam - Evet. (kadına bakar) Öyle olmalı,
kadın - Neyi anlatıyor oyun?
adam - Tanrıların tanrısı Jüpiter bir fani hatuna aşık oluyor. Kadın Tebai'li general Amfitriyon'un
karısı Alkmena. Adam savaştayken Jüpiter Amfitriyon'un şekline bürünüp dünyaya iniyor ve
Alkmena'nın yatağına giriyor. O gecenin sonucu, bir yarı-tanrı olan Herkül'ün doğumudur,
kadın - Neresi komik bunun?
adam - İki tanrı... Jüpiter ile Merküri, iki ölümlünün kılığına giriyorlar. Biri general oluyor, diğeri
generalin uşağı Sosia kılığında.
kadın -Tanrılar neden cennetin rahatını, konforunu bırakıp yeryüzüne, ölümlülerin arasına
karışıyorlar ki?
adam - (sevinçli) İşte oyunun temel meselelerinden biri! Oyunun başında Merküri de Jüpiter'in
bu huyundan şikâyet ediyor zaten. Jüpiter oturduğu yerde otursa işler karışmayacak. Oysa bu
oyunda bu ecnebi tanrı, Don Juan'lığa özenince işler karışıyor.
kadın - Güç ve iktidar, insanın ahlâkını bozabilir ama Yunanlı, Romalı tanrıların ahlâkını da etkili­
yor demek. Dünya gerçekleriyle ilişiği kesiliyor bir süre sonra gücü eline geçirenin.
adam - Evet. (kadına bakar. Bir an.) Oyunun başında Merküri, Gece tanrıçasına ne diyor biliyor
musun?
kadın - Yok. Nereden bileceğim? Sen anlatacaksın, ben öğreneceğim her zamanki gibi.
adam - (ince alayı anlamaz) Merküri'ye göre ahlâk, ancak aşağı tabakadaki yoksulların, çiftçi­
lerin gereksinim duyduğu bir şeydir. Ahlâk ve değer yargıları ancak onlara uygulanır. İkinci per­
denin başında Uşak Sosia da efendisi Amfitriyon'a, büyük kişilerin yalana ve sahtekârlığa ihtiyaç
duyduklarını söyler. "Ben uşağım, siz efendisiniz efendim/Gerçek santimi santimine keyfinizin
istediği gibi olacaktır."
kadın - Zenginlerin muazzam aldırmazlığı...
adam - (kadına bakar. Bir an.) E..evet. Bu arada Merküri'nin durumu da acıklı-gülünçtür.
Yorgunluktan şikayetçidir bu canlı. Tanrıların tanrısı Jüpiter'in işlerine koşturur durmadan. Kendi
kişiliğini başkalarının emirlerini yerine getirmek için kurban etmiştir sanki. İradesi yoktur
Merküri'nin. Övündüğü zaman, patronunun gücüyle övünebilir ancak. Patronundan azar işitip
eve gelince köpeğini tekmeleyen bir zavallı gibi, Merküri oyun boyunca Sosia ile Amfitriyon'a
kötü davranır.
kadın - Uşak rolünü kim oynamış bu oyun ilk kez oynandığı zaman?
adam - Sosia'yı mı? Şey... Başroldür Sosia... Moliere oynamış,
kadın - İyi.
adam - (kadına bakar.) Akıllı ama belkemiği olmayan biridir Uşak. Yeryüzündeki varlığını "efen­
disinin uşağı" olarak tanımladığı için gerçek bir kimlik edinememiştir. Özgür olmadığı için
aşktan, saygıdan filan nasibini almamıştır. Sürekli yiyip içmeye vurmuştur kendini. Korkaktır ve
görünüşte kendine hayrandır bütün korkaklar gibi.
kadın - Bak bunu iyi buldun,
adam - (kadına bakar) E..evet.
kadın - Şu oyun oynansa da görsek diyorum. Ne güzel olurdu. Rol üstüne, mevki üstüne, iktidar
üstüne... Ama en çok da "kimlik" üstüne bir oyunmuş gibime geliyor. Ne dersin?
(ikinci müzik: Bir akordeon çalmaya başlar. Adam'ın söylediklerini duymayız artık. Işık yiter.)
pe
Memet
Arkası gelecek aya Sevgili Okur
43
SÖYLEŞİ
Nisan ayında Martı Sanatevi'nde Enis Fosforoğlu Ti­
yatrosu "Ateşli Sabır" adlı
oyunla tiyatroseverlerle
buluşuyor. Enis Fosforoğlu,
genç bir yönetmen Esen
Özman ve genç oyuncular­
la çalışmanın heyecanını
yaşarken, bu projeyi, tiyat­
rosu için bir dönüm nokta­
sı olarak gördüğünü belir­
tiyor. Kendisiyle halen oy­
nadıkları "Deli" ve "Beyfendiyi Görmek İstiyorum",
Neruda projesi olarak ad­
landırdığı "Ateşli Sabır" ve
E.F.T Kültür Merkezi'ndeki
tiyatro eğitim çalışmaları
hakkında konuştuk.
bu mesajları göndermelerle
vermeye çalışan bir oyun.
Savcılıoğlu
Önce halen oynamakta oldu­
ğunuz oyunları tanıyabilir mi­
yiz?
Genç bir yönetmen olan ve
Devlet Tiyatroları'nda çalışılan
Esen Özman'a, seyircilerin
son yollarda komedilere şart­
landığı Enis Fosforoğlu Tiyatrosu'na neden geldiğini sor­
dum. Bir tiyatro adamı olarak
bana inandığını ve Neruda'yı
da benim oynamamı istediği­
ni söyledi. Ben de kabul et­
tim. Nisan ayında tiyatrom
için önemli bir adım atacağı­
ma inandığım "Ateşli Sabır"
adlı oyunu oynayacağız. Ya­
pım benim tiyatromun yapımı
ve ben sadece aktör olarak
görev aldım. Önce Neruda'yı
kadro olarak iyi tanımaya ça­
lıştık. Şilili şair Pablo Neru­
da'nın yaşam öyküsünden yo­
la çıkarak Antonio Skarmeta'nın kaleme aldığı "Ateşli
Sabır"ı çalışırken, Neruda'nın
insansal özelliklerini, politik
tavrını açığa çıkararak bir ön
çalışma yaptık ve ona şiirlerini
yazdıran insan tarafıyla yola
çıktık. Bu arada postacıyla
pe
Şu anda Kadıköy Halk Eğitim
Merkezi'nde Valentin Katayev'in "Beyfendiyi Görmek İs­
tiyorum" adlı oyununu oynu­
yoruz. Bu oyunu günümüz
Türkiyesi'ne uyarlamak iste­
dim. Oyun, Kominizm Rusyası'nda geçen bir güldürüydü.
Fars biçiminde oynanan bir
oyun ve hızlı bir sahne trafiği
var, severek oynadığımı söyle­
mek isterim. Benim için tiyat­
ro bir tezgahtır her türlü ku­
maş dokunur yeter ki kuma­
şın ipliği kaliteli olsun. Reper­
tuarımda da komediye yer ve­
rirken genelde insanı anlatan
güldürüleri seçerim. Bu oyu­
nu da uyarlarken kimsesiz ço­
cuklar için bir bürokratın im­
zası peşinde koşan idealist bir
tipe yüklediğim misyonun
önemi üzerinde durdum.Oyu­
numuz yoğun trafiğinin ve sa­
hip olduğu gülmece öğeleri­
nin yanında mesajları olan ve
Yakında sahnelenecek olan
Pablo Neruda projesinden
bahseder misiniz?
44
olan ilişkisi var. Oyunun başa­
rılı bir filme de konu olması
bizim için zorlayıcı bir etmen­
di. Picasso'nun "Ben sizin ye­
diğiniz balığın resmini yapma­
dım" dediği gibi rahatlıkla
ben de bu oyun için "Bin sizin
izlediğiniz filmden esinlenme­
dik" diyebilirim. "Ateşli Sa­
bır", "Postacı" filmi değil
ama Neruda'nın Postacı ile
olan ilişkisini de anlatıyor.
Enis Fosforoğlu Tiyatrosu re­
pertuarını oluştururken kome­
dilere yer verir. En iyi şekilde
sahnelemeye çalışır. Bu oyun
için de aynı anlayışla yola
çıktık. Sonuç olarak sevdiğim
ve inandığım bir projeye imza
atmak ve geceleri rahat uyu­
mak için "Ateşli Sabır" adlı
oyunu sahnelemeye karar
verdik.
cy
Nevra
a
Pablo Neruda'nın Şiirlerini
Oluşturan Yaşamı, Ateşli Sabır
ve Enis Fosforoğlu
1996'dan bu yana E.F.T Kül­
tür Merkezi'nde gerçekleştir­
diğiniz tiyatro eğitimi çalış­
malarınızdan bahseder misi­
niz?
Devlet tiyatrosundan istifa
edip 1980'de özel tiyatromu
açtığımda, genç insanlar ti­
yatroma gelip gitmeye başla­
dı. Ben de bu gençleri sanatla
tanıştırmak adına küçük kurs­
lar düzenledim. Bu sırada ba­
zı eleştiriler geliyordu, "Tiyat­
rosuna az maaşlı adam yetiştiriyor"gibi. Bundan kesinlikle
kaçındım. İçlerinden gerçek­
ten yetenekli olanları halen ti­
yatromda oynuyor. Üsküdar
Belediye eski Başkanı Sayın
Nihat Yurtseven bir tiyatro
kursu açtı ve beni başına ge­
tirdi. Daha önce bir konserva­
tuardan teklif geldiğinde dev­
let memurluğundan kaçındı­
ğım için kabul etmemiştim.
İki yıl devam ettiğim Üskü­
dar'daki çalışmalarımın ardın­
dan değişen politik atmosfer­
den dolayı ayrılmak duru­
munda kaldım ve o sıralarda
Moda'da bu tek katlı binayı
buldum. Türk halkının sanatla
buluşmaya ve drama eğitimi
almaya ihtiyacı olduğunu dü­
şünerek böyle bir girişimde
bulundum. Herkesin tiyatrocu
olması şart değil. Burada ça­
lışmalarıma başladığımda an­
ladım ki buraya değişik mes­
lek gruplarından bunu bir ho­
bi olarak yaşamlarına dahil et­
mek isteyen ya da sosyal
uyumsuzluk çeken insanlar
geliyor. Burası özel bir halkevi
haline geldi. Bir bankacı gelip
burada Shakespeare çalışıyor
ya da çağdaş bir tiyatro eğiti­
miyle buluşuyor.
Hem kültür merkezi hem de
yeni projeler için nasıl finans
sağlıyorsunuz?
Özellikle son yıllarda devlet
yardımlarında dağıtımın yanlış
kriterleri yüzünden doğru dü­
rüst bir destek aldığımı söyle­
yemem. Parasız tiyatro yapıl­
maz ama sadece parayla da
yapılmaz. Bu mantıkla yıllardır
televizyon çalışmalarımdan
kazandığımı tiyatro için bir
yatırım olarak görüyor ve
ayakta kalma mücadelesini
bu yöntemle sürdürüyorum.
"Beyfendiyi Görmek İstiyo­
rum" adlı oyunun hasılatıyla
Neruda projesini gerçekleştiri­
yoruz.
Türk tiyatrosunun bu günkü
durumunun bir değerlendir­
mesini yapar mısınız?
onların değişen yaklaşımları
da gözlemlenebilir nitelikte­
dir.
Bu endişe tiyatronun gelişimi
açısından olumsuz bir etmen
değil mi?
Türk tiyatrosu zor bir döne­
meçten geçiyor. Bir kültürsüz­
lük bombardımanı yaşanmak­
ta. Medyanın bu durumu
oluşturan en büyük etmen ol­
duğunu düşünüyorum. Seyir­
cinin kültürü hırpalanmış, ör­
selenmiş durumda. Nitelikli
seyirci sayısının azlığı da dik­
kat çekici. Bu durumda bir
özel tiyatro için çağdaş ör­
neklerin sunulması maddi açı­
dan son derece tehlikeli olabi­
lir. Son dönemde "Gidelim
gülelim"in parola haline geldi­
ği bir tiyatro anlayışı hakim.
Artık güldürü adı altında ger­
çekleşen girişimlerin doğrulu­
ğu tartışılır durumda. Komedi
adına estetik ve ahlâki yakla­
şımlar gözardı edilmeye baş­
ladı. Seyirciye direkt olarak
küfür ederek çarpıcı olmaya
çalışılıyor. Mizahın hakim ol­
duğu bir güldürü anlayışı
prim yapmamaya başladı.
Devlet ve Ödenekli tiyatrola­
rın görevi nitelikli oylunlar oy­
namak ama son zamanlarda
Bu durumun giderilmesi için
bir formülünüz var mı?
Elbette. Ama bir mücadelenin
gerekliliklerini yerine getiriyor­
sunuz. Daha iyi işler için
zemin hazırlıyorsunuz. Sizi
ayakta kalma mücadelesin­
den caydırmaya çalışan bizim
yönlendirilme ihtiyacımızın
sonuçsuz kalması. Biz destek­
lenmeyi olumlu eleştirilerin
sürekliliği ile değerlendir­
miyoruz. Ankara Devlet Tiyat­
rosundan İstanbul'a gelmiş
genç bir adam İstanbul'da
çok büyük mücadeleler verdi.
Bir kültür merkezinde genç­
lerle çalışmalar yapıyor ve
sahneleme çalışmalarına yeni
boyutlar kazandırmaya
çalışıyor. Teatral grafiğimin
ivmesini yükseltme isteğimin
sonuçsuz kalmaması için
olumsuzluk olarak kabul
edilebilebilecek her türlü et­
meni ortadan kaldırmak için
çalışıyorum.
cy
a
Eleştiri mekanizmasının güç­
lenmesi, seyircinin niteliklerini
değiştirecek ve sanatsal giri­
şimlere yön verecektir. Türk
tiyatrosunun zamanında şöh­
ret olmuş üç beş starıyla anıl­
ması ve bu insanların çalışma­
larının izlenmesi durumu ol­
dukça trajik. Türkiye'de tiyat­
ro adına işler yapan başkaları
da var ve ben gelişimi engel­
lenemez bir genç kuşağın var­
lığına da inanıyorum. Televiz­
yondan tanındığım halde po­
pulizmi sevmiyorum. Beni
ayakta tutan arayışlarımın so­
nuçsuz kalmaması. Yaptığım
komediye inanmam ve daha
iyisini yapmak için çabala­
mam, her yeni girişim için ba­
na manevi bir destek verdi.
Ama çok hırpalandığımı hisse­
diyorum. İyi bir şey yaptığımız
zaman seyircinin katılımcı ola­
mayacağını düşünüp endişe­
leniyoruz.
masının zekice çözümlenmiş
bir yazınsal buluş olduğunu
belirtiyor.
Ateşli Sabır için "Yeni dünya
düzeninin olumsuzluklarını
açığa çıkaran bir oyun"
tanımlamasını yaparken
"Skarmeta umutsuzluğu vur­
gulamak için umuda baş­
vuruyor" diyerek oynadıkları
metnin tanımlamasını
yapıyor.
1980 yılından bu yana çalış­
malarını sürdüren Enis Fosforoğlu Tiyatrosu gençlik ve
Çocuk Tiyatrosunun alt­
yapısının da oluşturulduğu
bir öğrenci kadrosuyla çalış­
malarına E.F.T. Kültür Mer­
kezi' nde devam ediyor. Ve
"Ateşli Sabır" adlı oyunu
seyircilerine duyururken
sanatçı, "Tiyatromun iz­
leyicileri için bir sürpriz yap­
mak istedik" diyerek yapılan
çalışmaya inancını dile
getiriyor
pe
Esen Özman, Postacı Mario
ile şairin ilişkisinin metinde
şiirsel bir estetiğe oturtul­
45
ELEŞTİRİ
"Amacımız Dansı Anlaşılabilir Kılmak"
Leman Yılmaz Giritli
THE KOSH
DANS TİYATROSU
15 Mart'ta Taksim Sahnesi'nde izleyici­
lerin karşısına "Nesli Tükenmekte Olan
Türler" adlı gösterileriyle çıkan The
Kosh Tiyatrosu, tiyatrodan dansa, mü­
zikten akrobasiye uzanan görsel bir şö­
len sundu.
pe
cy
a
1982 yılında Michael Merwitzer ve Sian
Williams tarafından kurulan The Kosh
Dans Tiyatrosu, tiyatrodan dansa, mü­
zikten akrobasiye her türlü sahne for­
munu bir arada büyük bir beceri ile su­
nabilen bir grup. Gösteriden önce gru­
bun kurucusu ve aynı zamanda suna­
cakları gösterinin yönetmeni olan Mic­
hael Merwitzen ile yaptığım kısa söyleşi­
de özellikle, "Dans Tiyatrosu" kavramı­
nın onlar için ne anlama geldiğini öğ­
renmeye çalıştım. "Dans Tiyatrosu"
kavramı gerek bu alanda çalışmalarını
sürdüren gruplar tarafından, gerekse
belirli beklentilerle bu tür gösterileri izle­
yenler tarafından farklı algılanmakta ve
tanımlanmakta. Pina Bausch'un dans ti­
yatrosundan bahsettiğimiz zaman, sah­
nede hareket ve dansla bir anlam yarat­
manın tersine, anlamı kırmaya çalışan,
öykülemeden uzak bir formla karşılaşı­
yoruz. Diğer taraftan dans tiyatrosu
kavramı bizde ister istemez, içinde "ti­
yatro" kelimesi yer aldığı için, oyuncu­
luk ağırlıklı, belli bir öyküyü ya da tema­
yı anlatmaya yönelik daha farklı formla­
rı çağırıştırıyor. The Kosh'un yönetmeni
Michael Merwitzer ise, dans tiyatrosu­
nu şöyle tanımlıyor: "Bizim için dans ti­
yatrosu dansın hikâyeler anlatması, in­
sanlarla bu yollu ilişkiye geçerek, sah­
nede dansın anlatılanların çok geniş bir
seyirci kitlesine ulaşması anlamına geli­
yor. Popüler dans formlarını alarak, on­
lara daha artistik ve estetik bir forma ve
46
dansı herkes tarafından "içine girilebilir,
anlaşılabilir" bir biçime dönüştürmek
belki de. Seçkinci ve bir tür burjuva aktivitiesi olmasını engellemek."
Merwitzer'ın tanımında ortaya çıkan öykülemeye dayalı dans tiyatrosu, bu du­
rumda oyuncu/dansçı kavramına da
farklılık getiriyor. Bu tür bir gösteri için­
de yer alan sanatçı hem oyuncu, hem
dansçı, hem akrobat, hem şarkıcı olarak
karşımıza çıkıyor ve "Nesli Tükenmekte
Olan Türler"de hepimizi büyülüyor. Ça­
lışmalarında çok sayıda sahne formunu
iç içe geçiren toplulukta genellikle dansı
başka sanat formları ile birleştirmek is­
teyen darıcılar yer alıyor. Topluluk için
teknik çok önemli ama her şey sadece
tekniğe bağlı değil. Belki de The Kosh,
bugüne kadar karşılaştığımız ve "dans
tiyatrosu" dendiğinde bizde uyanan im­
gelere gerçekten tümüyle uyan bir top­
luluk. Söyleşi sonrası sanatçıların sade­
ce ısınmadan oluşan provalarını izleme
fırsatı buldum. "Nesli Tükenmekte Olan
Türler"de sahneye çıkan Sian Williams
ve Mark Hopkins yaklaşık iki saat bo­
yunca sürdürdüler ısınmalarını. Vücu­
dun belli bölgelerini ısıtan hereketlerden, step dansına, dengeden, esneme­
ye, akrobatik hareketlere kadar çok sa­
yıda bölümden oluşan bir ısınma çalış­
ması. Başlangıçta herkesin bildiği basit
vücut egzersizleri. Ve sonra giderek zor­
laşan, sizi hayrete düşüren hareketler.
Bu çalışma, sahneye konan gösteri hak­
kında da ip uçlarını veriyordu ister iste­
mez.
Çok sayıda sahne formunu ve gösteri
sanatını kullanan The Kosh için çıkış
noktasını dil oluşturuyor. Dilin dans ve
hatta akrobatik hareketler kadar büyük
bir önemi var onlar için. Topluluk öncelikle sahnelemek istediği metin üzerinde
karar veriyor ve çalışmalar bu metin
üzerinden başlıyor. Merwitzer çalışmalarını özetlerken şunları söylüyor: "Genellikle sahnelemeyi düşündüğümüz metin
üzerinde yaklaşık 2 saat çalışıyoruz. Daha sonra metnin bizde yarattığı düşün­
­­leri tartışıyoruz ve metni fiziksel olarak anlamaya çalışıyoruz. Her şeyi belli
çizgilerle sınırlamıyoruz. Yani önce dans
çalışalım, sonra oyunculuk gibi... Her
şey birbiri içine geçiyor, birbiriyle ilişkiye
giriyor. Bir oyunu nasıl geliştireceğimizi
keşfetmeye çalışıyoruz. Bunun için de
iIk olarak metne ya da dilin ritmine bakıyoruz. Dilin bizde oluşturduğu imgelere
bakabiliyoruz. Ya da tam tersi oluyor.
Metne bakar bakmaz ilk önce hareket
aklımıza gelebiliyor.
cy
a
The Kosh, gösterilerinde genellikle bir
hikâye anlatmayı hedefliyor. Bunun için
de ayrıntılı bir dramaturji çalışması yapı­
yorlar. Topluluk için önemli olan sahne­
deki gösterinin fiziksel olarak nasıl gö­
ründüğü değil, sahnede sundukları gös­
teri ile anlatmak istedikleri. "Nesli Tü­
kenmekte Olan Türler"de geleneksel ka­
bare, vodvil, müzikhol formları kullanıl­
mış. 1920'li 301u, 40'lı yıllarda yaygın
olan geneleksel formlardan yararlanıl­
mış. The Kosh'un repertuarında 1,5 sa­
at süren ve baştan sona bir öykünün
anlatıldığı ya da 7,8 kişinin rol aldığı ve
hüzünlü öykülerin anlatıldığı gösteriler
bulunuyor.
pe
rinde çalışıyoruz. Kabare türü yeni bir
oyun. Ama bu beni açıkçası çok fazla
da ilgilendirmiyor. Çünkü izleyici özel bir
şeyler izlemek için para ödüyor. Sahnedekilerle daha yakın bir ilişki kurmak için
değil. Bu bence tamamen çelişki içine
düşmüş politik bir burjuva teorisi.
Önemli olan, seyircinin gördüklerinden
hoşnut kalması ve sahnedekiyle arasın­
da bir ilişki kurulduğunu düşünmesi, yabancılaştığını değil. Aradaki bu duvarın
nedeni sahnede gördüklerinin kendi ya­
şamlarından uzak olması, popüler eğ­
lence tarzından farklı olması. İzleyici ile
sahnede izledikleri arasındaki en önemli
engel, yapılanın seçkinci bir sanat olma­
sı."
Son yıllarda izleyici ve sahne arasındaki
ilişkiye yönelik farklı yaklaşımlar söz ko­
nusu. Çok sayıda tiyatro grubu, izleyici
ve sahne arasındaki "duvar"ı kırmaya
yönelik olarak değişik çalışmalar yapı­
yor. Yönetmen Michael Mervvitzer'ın iz­
leyici/sahne ilişkisi konusunda ileri sür­
düğü görüşleri de oldukça ilginç: "Seyir­
ci bizim için çok önemli. Ne yapıyorsak
onlar için yapıyoruz. Çünkü sahne
üzerinde yer alan formlar bu şekilde
gelişiyor. Yani seyirci ve sahne üzerinde­
ki sanatçıyla kurulan ilişkiyle. Çünkü
sahne formlarını teorik olarak geliştiremezsiniz. Bunu yapmak istiyorsanız sü­
rekli olarak kendi kendinize sahne üze­
rindeki formları izleyen izleyici hakkında
sorular sormanız gerekiyor. Şu anda bu
"duvar"ı kırmaya çalışan bir oyun üze-
The Kosh sahneye koyduğu gösterilerin­
de dansı daha anlaşılabilir ve popüler
kılmaya ve dans konusunda bugüne ka­
dar geliştirilen seçkinci tavrı kırmaya ça­
lışıyor. Bu nedenle de geleneksel dans
formlarını, ki bunun içinde klasik bale
de yer alıyor, izleyici açısından
ulaşılabilir ve anlaşılabilir hale getirme
doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor.
Topluluk bir gösteriyi sahne üzerine
çıkarmak için 10 ya da 11 hafta
çalışıyor. Provalar haftada beş ya da altı
gün, günde yaklaşık altı saat sürüyor.
Bu yoğun çalışma temposunun sonun­
da gösteri sahne üzerine çıkmaya hazır
hale geliyor.
Beş sahneden oluşan "Nesli Tükenmek­
te Olan Türler"de, biri erkek diğeri
kadın iki sanatçının bir turneyle baş­
layan sahne yaşamları anlatılıyor.
Popüler olmak ve kendilerini izleyiciye
beğendirmek için her türlü sahne for­
munu deneyen iki sanatçının öyküsü
komik bir biçimde sahneleniyor.
Müzikallerden baleye, vantrolog gös­
terisinden akrobasiye kadar her türü
sahne üzerinde görmek mümkün. Erkek
dansçıların genellikle balerinleri destek­
leyen ve taşıyan dansçılar olarak sahne
üzerinde yer aldığı klasik balenin komik
bir eleştirisi sunuluyor. Dansın giderek
izlenmeyen bir sahne formu haline gel­
mesi, sahne üzerinde yer alan sanat­
çıların umutsuzluklarıyla dile geliyor.
The Kosh, sahne üzerine koyduğu gös­
terilerle hedeflediği popülerliği
yakalamayı başarmış. Michael Merwitzer'in de dediği gibi, dans anlaşılabilir
ve ulaşılabilir bir forma bürünebilmiş.
The Kosh sunduğu gösteriyle dans tiyat­
rosunun önemli bir temsilcisi olduğunu
kanıtladı
47
SÖYLEŞİ
yani seksist bir çizgi görüldü­
ğü için bugün bunun ne anla­
mı olabilir diye düşündüm.
Ama karşılık olarak hemen şu
geldi. "Ben bunu hic yapma­
yayım" dediğiniz zaman "Ben
Shakespeare'i yapmayayım"
demiş oluyorsunuz. Yani Sha­
kespeare'i beğenmemiş, bir
kenara itmiş olursunuz. Mes­
leğine saygısı olan, kendini
profesyonel sayan bir insanın
bunu söylemeye hakkı yok.
Kendi kendime sormak duru­
munda kaldım ve bunun çok
ciddi bir sınav olduğunu düşü­
nerek yapmaya karar verdim.
Belki de orada çıktı oyunu fe­
minist, kadınlardan yana bir
çizgiye oturtma kararı.
tiyorsanız, bunu aydın bir kişi
olarak kendi sorumluluklarımı­
zın içinde, onlarla çelişmeyen
biçimde yapmak zorundasınız
diye düşünüyorum. Hatta bu
nedenle hiç yapmayabilirsiniz
de o oyunu. Yani aslında bü­
yük sınav da orada ortaya çıkı­
yor. Shakespeare'i sahneye
koyduğunuzda karşınıza cin­
ler, periler ortaya çıkıyor.
Macbeth'i sahneye koyuyorsa­
nız 21'inci yüzyıla yaklaşan
Türkiye'de bir aydın olarak
kendinize şu soruyu sormak
zorundasınız. Cadılar var mı?
Biliciler var mı? Bu cadılar tüm
geleceği görüyor ve söylüyor,
tüm söyledikleri de doğru çıkı­
yor. Türkiye'nin batıl inaçlar
bakımından bazı sorunlar ya-
Müjdat
Sönmez
pe
cy
a
Yücel Erten ile Shakespeare Üzerine
İsterseniz önce sahnelediğiniz
Shakespeare oyunlarıyla baş­
layalım. 1985'te "Hırçın Kız",
1993'te ise "Bahar Noktası".
Her ikisi de Ankara Devlet Tiyatrosu'nda.
"Bahar Noktası"nı iki kere
yaptım. İlk önce Adana'da.
1991 miydi acaba? Şu anda
tam olarak hatırlamıyorum.
Ankara'daki bir bakıma röpriz
oluyor ama ana hatlarıyla ay­
nıydı. Bir bakıma da röpriz de­
ğil, çünkü oyunun tabiatı,
ekip, geçen zaman... Biraz
başka taraflara götürüyor
oyunu her defasında.
Basında Adana 'daki yapımla
ilgili herhangi bir haber, yo­
rum bulamadım. Bulduklarım
hep Ankara'dakilerle ilgili.
Evet, yerel haberlerden ibaret
kaldı sanırım. Adana'da izle­
yip de eleştiri yazan kimse ol­
madı.
48
Bir yönetmen olarak, Shakes­
peare oyunlarını yönetmekle
bir başka yazarın oyununu
yönetmek arasında bir fark
görüyor musunuz? Bir Sha­
kespeare oyunu yönetmek
yönetmene ne gibi artılar ek­
siler, fazladan sorumluluklar
getiriyor?
Bir Shakespeare oyunu yö­
netmeye yeltenmek ciddi bir
sınava soyunmak demek olu­
yor bir yönetmen için. Benim
huyum değildir ama yönet­
men sonuçta yazar şöyleydi,
sahne böyleydi, oyunculuk
böyleydi gibi birtakım bahane­
lerin ardına sığınabilir. Fakat
Shakespeare'le karşı karşıya
kaldığınız zaman öyle bir ihti­
maliniz yok. Şöyle somutlayayım. Bana Hırçın Kız'ı yapma­
mı genel müdürlüğü döne­
minde Turgut Özakman öner­
mişti. Şöyle bir an duraksadım, Hırçın Kız hiç o güne ka­
dar düşündüğüm, hayal etti­
ğim, gönlümde besleyip bü­
yüttüğüm bir şey değildi.
"Şimdi nerenden çıktı bu, niye
yapayım" sorusunu doğal ola­
rak kendi kendime sordum.
Hele ilk bakışta anti-feminist,
Oyununuzun çok başarılı ve
çok tartışılan bir final sahnesi
vardı. Hatta bu tartışmalar
yurtdışına da taştı. Türki­
ye'den Zeynep Oral'ın katıldı­
ğı uluslararası bir seminerde
yorumunuzdan bahsedildi.
Shakespeare Seksist midir?
Başlıklı bir seminerdi sanıyo­
rum.
Shakespeare Hâlâ Çağdaşımız
mı? Genel başlıklı bir dizi se­
minerin bir tanesiydi. Zeynep
Hanım bu seminerde Türki­
ye'deki Shakespeare yapımla­
rı hakkında genel bir bilgi ver­
dikten sonra sizin oyununu­
zun finalinden söz ettiğini ve
bunun orada çok büyük bir il­
gi uyandırdığını söyledi bana.
Sahi, nereden geldi aklınıza
böyle bir final?
Bir Shakespeare yapıyorsanız,
onun sorumluluğunu taşıya­
caksınız. Şu ya da bu nedenle,
hatta bazen kestiremediğiniz
nedenlerle yaşadığımız çağa
yaşadığımız güne topluma iv­
me vermekten uzak bazı dü­
ğümler, bazı sorunlarla karşı­
laşabilir insan. Bir oyun yöne-
şadığı ortada. Batıl inançlara
çok açık ve bu inançların, bili­
min ışığında yeteri kadar ay­
dınlanmadığı bir ortamda
böyle birşeye yeltendiğiniz za­
man o sorumlulukla yüz yüzesiniz. A evet, ne yapayım Shakespeare öyle yazmış, demek
ki cadılar vardır, bunlar gele­
ceği görürler ve söyledikleri
de çıkar gibi bir yaklaşım ay­
dınca bir yaklaşımın gerisinde
durmak demek bence. Bu
duruma bir çözüm bulmak zo­
rundasınız. Bu sorumluluğu
üzerinden atarak sahneleyemezsiniz oyunu. Shakespeare
oldukça ciddi sorular, sorunlar
koyar önünüze. Bu niteliğiyle
de huysuz bir at Shakespe­
are. Öyle her biniciyi üzerinde
tutmuyor. Kısa sürede üzerin­
den atabiliyor. Onu bir oyun
boyu zaptedebilmek, o ilişkiyi
kurabilmek ise çok zor. Bu
sadece bizde değil. Her yerde
böyle zor. Onun için Shakes­
peare yönetmek çok daha
ciddi bir sınav olmuştur benim
için.
Türkiye'de özellikle ödenekli
tiyatrolar haricinde Shakespe­
are oynamak mümkün değil.
Gerçek Shakespeare şudur,
sahici olanı, doğru olanı bu­
dur diyebileceğimiz bir mode­
lin var olmadığını unutmadan
şunu söylemek mümkün. Her
sahneleniş aslında bir yeniden
okumadır. Bir bakıma yeni­
den bir yerlere çekme, bir
eğip bükme işlemidir. Bu iddi­
aları taşımasa da öyledir. Ta­
bii burada bunu bükerken kır­
mak da mümkündür. Bunun
elastikiyetini göze almadan
büküyorum derseniz kırabilir­
siniz. Galiba bu konuda alına­
bilecek ölçü, bükeyim derken
kırılmış mı, yoksa kendi es­
nekliği içinde mi kalmış oldu­
ğuna bakmaktır. Bu sorudan
yola çıkarak sorunuzun yanıtı­
nı bulabirisiniz.
Örneğin sizin Bahar Noktası
çalışmanızda oldukça ilginç
bir durum var. Can Yücel
Shakespeare'in Bir Yaz Gece­
si Rüyasi'nı kendi anlayışı
doğrultusunda çevirmiş ve
sonuç Can Yücel'in Bahar
Noktası olmuş, siz de bunu
biraz daha ileri götürmüşsü­
nüz. Bunlar çok güzel. Ama
bir seyirci olarak oraya gelip
de gerçekten tat alabilmek
için metnin orjinalini ve nere­
den nereye geldiğini bilmek
gerekmiyor mu? Yani seyirci­
nin altyapısı olması gerektiği­
ni mi varsayıyorsunuz oyunu
yönetirken, yoksa seyirci orji­
nalini bilmese de zevk alabi­
lir mi sizce ?
Türk tiyatrosunda yapılan
Shakespeare oyunlarını ince­
lediğimizde şöyle bir sonuç
göze çarpıyor. 60'lara 70'lere
kadar hep o bahsettiğiniz
klasik anlaşıla da olsa Shakes­
peare her zaman gündemde
olmuş, ama özellikle 80'den
sonra Shakespeare'e pek rağ­
bet edilmemiş. Ödenekli ti­
yatrolarda Shakespeare
oyunları eskisi kadar yer al­
mamaya başlamış. Son yıllar­
da ise sayıları çok fazla olma­
makla beraber Shakespeare
yorumları bir Shakespeare
metninden çok yönetmenin
metni gibi. Bu yapımlarda yö­
netmenlerin oyunları kendi ti­
yatro anlayışında kotardığı
görülüyor. Durum böyle olun­
ca da sormak gerekiyor. Shakespeare'le pek tanışık olma­
yan bir seyirci kuşağına yö­
netmenin anlayışıyla yoğrul­
muş bir yapımla çıktığınızda
yapılan ne kadar Shakespe­
are oyunu oluyor? Özellikle
bu son birkaç yılda yapılan­
lar? Müge Gürman 'ın, Kenan
Işık'ın, Işıl Kasapoğlu'nun yo­
rumları hepsi yenilikler içeren
yapımlardı, ama sizce bunlar
ne kadar Shakespeare?
pe
cy
Sanıyorum. Türkiye'deki Shakespeare yaklaşımı, Avrupa'daki romantik dönemin et­
kisinde kalmış olan Shakespeare anlayışının bir gölgesi,
hatta suyunun suyu... Avru­
pa'da son otuz yılda bu yakla­
şımın ciddi bir şeklide irdelen­
diğini ve başka arayışlara giril­
diğini görüyoruz. Ancak, o
arayış Türkiye'ye çok geç yan­
sımıştır, belki de henüz yansı­
mamıştır. Romantikler Shakespeare'i öyle gördüler diye
Shakespeare'in öyle olduğu­
nu iddia etmek mümkün de­
ğil. Zaman zaman şöyle itiraz­
lara rastlıyoruz. Önce bir kla­
siğini yapalım da ondan son­
ra modern arayışlara girelim.
Bunun saçma bir görüş oldu­
ğunu hemen kestirmek hiç de
zor değil. Bugün video kaydı
yok ki Shakespeare dönemin­
de, Elizabeth çağında nasıl
yapıldığını, nasıl sahnelendiği­
ni görelim bakalım da ona
göre kıyaslamaya gidelim. Or­
tada kırık dökük bilgiler var
ancak tahminler yürütmek
mümkün değil. Üstelik bunu
çok iyi kestirip çok iyi anlasa­
nız bile yapacağınız şey ancak
bir rekonstrüksiyon olabilir.
Belki o da değerlidir. O gü­
nün tiyatrosu gibi tiyatro bi­
nası yapsak, çatısı açık olsa
yahut yiyecek içecek fındık
fıstık da satılsa, yani bu koşul-
ları yeniden kursak ve o ko­
şullar atındaki bir Shakespe­
are yapıtıyla yüz yüze gelsek
bu belki ilginç bir şey olabilir.
Ama bu arkeolojik anlamda il­
ginç olur. Shakespeare sade­
ce böyle yapılabilir demek
mümkün değil. Hele hele Av­
rupa'yı etkilemiş olan, uzun
süre yaygın anlayış olarak kal­
mış olan Romantik Shakespe­
are yaklaşımının bizde daha
sulandırılmış bir şekilde uza­
masını bir dayanak olarak, bir
ölçü, bir mihenk olarak kabul
etmek hiç mümkün değil.
Onun için Shakespeare'e boş
bir sayfa gibi yaklaşmak ve
içinde bulunduğumuz çağ­
dan, bu toplumun koşulların­
dan, sorunlarından yola çıka­
rak, bir aydın olmanın so­
rumluluğunu da buna ekleye­
rek bir çözüm aramak gerekir
diye düşünüyorum.
a
Ödenekli tiyatrolarda da ka­
lıplaşmış bir Shakespeare an­
latımı var. Yönetmenlik adı­
na, oyunculuk adına bu kalıp­
lar hâlâ kırılmış değil. Konser­
vatuarın kurulduğu ilk yıllar­
da alışılageldiği üzere Sha­
kespeare sahneleme anlayışı
devam ediyor. Sizin yorumu­
nuzda benim en çok hoşuma
giden nokta da buydu. Alışılageldik Shakespeare oyunla­
rından çok farklıydı. Her şey
dengeli bir biçimde güncel­
leştirilmişti. Kostümler dö­
nem kostümüydü örneğin
ama sahne tasarımı konstrüksiyon ağırlıklıydı. Canlı heykel­
ler, havuzlar... Bunlar sizden
önce yapılmamıştı galiba ?
Bilirse daha çok tat alır. Bildi­
ği bir dünyanın, okuyup sey­
rederek doymuş olduğu bir
dünyanın başka bir yerlere ta­
şınma gayretini görerek ala­
cağı tat. Keyif daha fazla
olur. Ama Shakespeare'in Bir
Yaz Gecesi Rüyasi'nı hiç izle­
memiş, okumamış hatta adını
bile duymamış bir seyircinin
de Bahar Noktası'ndan keyif
alacağı çok açık.
Burada bir çeviri değil de bir
adaptasyon söz konusu.
Bir günah mı işleniyor? Bence
hayır. Shakespeare'in Bir Yaz
Gecesi Rüyası'nda olay eski
Atina'da geçer sözüm ona.
Ama biliyorum ki Shakespe­
are döneminde sahnedeki Ro­
malı halk Jül Ceasar dönemin­
deki gibi giyinmiyordu. İngiliz­
ler o sırada nasıl tasarlıyorsa,
nasıl bir estetik tercih içinde
geziniyorsa o biçimde yapılı­
yordu. Bu tür anakronizmalar
her yerde var. Olay Atina'da
geçiyor diye oradaki delikanlı­
lara plili etekler, sandaletler
giydirmenin Shakespeare'e
ne kadar katkısı olur, bu tartı­
şılabilir. Durum böyle olunca
Can Yücel bir taşıma yapmış.
Bence çok da başarılı yapmış.
Biraz Osmanlı döneminin levanten sularında gezinerek o
dünyayı büyük bir tutarlılıkla,
büyük bir zenginlikle başka
bir ortama taşımış. Biz sahne­
leyişimizde bunu daha da ileri
götürdük. Bu taşıma girişim­
leri de ilginçtir. Tiyatronun bi­
rim noktası olarak bunlar ka­
lacak. Karşı çıkılmaması gere­
ken şeyler. Örneğin sanıyo­
rum geçen sene İngiltere'de
bir festival düzenlenmiş. Festi­
valin başlığı Sizin Shakespe­
are. Onların yaptığına benzer
bir biçimde sınavlarını verme­
ye kalkanları değil, kendince
başka arayışlara girenleri, bu
tartışmaya yeltenenleri davet
eden bir festivaldi bu. Yazık
ki ülkemizde bu konulara
çok duyarsız kalındığını görü­
yoruz. Bahar Noktası'nın böy­
le bir festivale taşınması ger­
çekten orada Hırçın Kız'ın
başlattığı tartışmaların ötesin­
de birtakım tartışmalara yol
açabilirdi, bu da herhalde
Türk tiyatrosu için yararlı bir
şey olurdu. Bugün artık Batı'da belli nirengi noktaları
alarak bunlara göre not ver­
me anlayışından gerçekten
uzaklaşılmıştır. Her tiyatro
metni sahneye çıkıncaya ka­
dar metin olmaktan ileri git­
meyen bir şeydir. Sahneye
çıktığı zaman türevleri başgösterir. Kâğıt üzerindeki her
oyun A ise, onun sahnelenişleri A 1 , A2, A3 gibi sonsuza
49
Moda olarak inanmıyorum.
"Ne dereceye kadar belli şab­
lonlara oturtulmuş acaba" so­
rusuyla bakarım. Ola ki birileri
çıkar, alışkın olduğumuz tarz­
da o estetik tercihlerle öyle
bir sahneleyiş gerçekleştirir ki,
bunun da bize çok şey söyle­
diğini, derimizin altına kadar
girebileceğini görürüz. Bunda
da çekinecek, sakınacak bir
şey yoktur. Bu da iyidir, ama
bunların tabii bazı oluşmuş
kalıplar, şablonlar olup olma­
dığını çok iyi düşünmek lâ­
zım. Şimdi şöyle bir örnek ve­
reyim. Kral Lear'da Gloucester'in gözlerini oyarlar ya...
Hani geleneksel olarak kan
torbalarının kullanıldığı, oyun­
cunun arkasını dönüp öteki­
nin gözünü çıkarıyor gibi ya­
parak kan torbalarını orada
patlatarak yüzünü gözünü
kana bulayarak bir dehşet iz­
leniminin ulaştırıldığı bir sah­
nedir. İyi güzel hoş, pekâlâ
da böyle yapılabilir. Çok sık
da böyle yapılıyor. Şimdi yö­
netmenini hatırlamıyorum
ama yurtdışında gördüğüm
bir sahneyişte sahnenin şöyle
çözümlendiğini gördüm. Glocester'ı ameliyat masası gibi
bir masaya yatırdılar, başucuna fabrikadan çıkmış gibi yus­
yuvarlak küçük ve kırmızı do­
mateslerden iki tane koydu­
lar. Sonra başucunda o do­
matesleri ikiye kestiler.
orada bilmem ne kadar doğal
kan kullanmaktan çok daha
etkileyici, vurucu, insanın de­
risinin altına kadar işleyen bir
çözümdü. İşte bu tip çözüm­
ler, giderek ya da gitmeyerek
buluşmak, kucaklaşmak, hak­
kını vermek ve onu seyirciyle
de kucaklaştırmak gibi sorun­
ların etrafında dolaşıyoruz
hep. Yine de yüzde yüz yargı­
larla bir şey söylemiyorum.
Şimdi en temel sorulardan bi­
rine dönmek istiyorum. Çağ­
daş tiyatroda, yirminci yüzyıl
seyircisine seslenen yapımlara
imza atan bir yönetmen ola­
rak "çağdaş bir metin"den,
ya da "bir metnin çağdaşlaştırılması"ndan ne anlıyorsu­
nuz? "Çağdaş" kavramı size
ne ifade ediyor?
Bir yapıtın köklerinde çağımı­
za, dünyamıza, toplulumuza
uzanabilen damarlar var ise,
bir kere ortada çok yaşayan,
çağdaş bir yapıtla karşı karşı­
ya olduğumuz gerçeği var de­
mektir. Yapılacak işlem, anjio
mu derler ona, bu damarların
açılmasıdır. Buradan iyi bir ile­
tişim, iyi bir dolaşım sağlan­
masıdır. Yani yapıt bunu
özünde taşıyor olabilir, ama
bu yolu açmakta başarısız
kalınabilir. Yapıtın kökenindeki şeyler buna çok elvermiyor
gibi görünebilir. Ama o yolları
aşmaktaki ustalık orada ön sı­
raya çıkabilir, sahneleyişi da­
ha değerli kılabilir. Çağdaşlık
ya da yaşayan öz olarak dile
getirmek istiyorum ben. Bu­
nun temel ölçütü nedir? Be­
nim için şudur. Bir sanatçı
olarak milyonlarca yıllık tari­
hin içinde bir birey olarak,
ama bir sanatçı, bir aydın
olarak o günkü tarihte dünya­
nın ve yurdunuzun neresinde
duruyorsunuz? Bu noktada
insanlara, olaylara, tarihe na­
sıl bakıyorsunuz ve hayatınızı
sanatınızla yürüttüğünüze gö­
re orada sanatınızla dünyaya
ne kadar müdahale ediyorsu­
nuz? Sanat nedir? Sanat insa­
noğlunun dünyayı yeniden
pe
cy
Broşürdeki Dostumuz Shakespeare yazınızda çok hoşu­
ma giden bir cümleniz var.
"Dostumuz Shakespeare yo­
rumlardan yorulmaz" demiş­
siniz. Gerçekten çok güzel bir
ifade bu, ama bu Shakespeare'e Shakespeare'in kastet­
mediği anlamlar yükleme ris­
kini de getirmiyor mu? Yani
asıl kaynaktan uzaklaşmış ol­
muyor muyuz? Shakespeare'i
modern seyirciyle buluşturabilmek için yönetmene düşen
tek yol Shakespeare'e ihanet
etmek mi? Onun özüne ula­
şabilmek için Shakespeare'in
biçimini kırmak gibi bir zo­
runluluk var mı?
Peki geleneksel anlamda bir
Shakespeare oyunu sahneye
koymak görkemli dekorlar,
görkemli kostümler ve Sha­
kespeare'in gerektirdiği ya da
gerektirdiğine inanılan oyun­
culuk anlayışıyla kotarılmış
bir Shakespeare oyunu sah­
neye getirmek günümüz se­
yircisine ne kadar hitap eder?
Sizce böyle bir prodüksiyo­
nun canlı doğma ihtimali var
mı, yoksa artık modası geçti
diye mi düşünüyorsunuz?
a
kadar giden yeniden üretim­
leridir. Ama hiçbiri A değildir.
A, oyunun henüz sahnede
hayat bulmamış olanıdır. Bu
açıdan bakıldığı zaman o tür
şeylerden yılmamak gerek.
Ama hemen şunu da ekleye­
yim, örneğin Can Yücel'in Ba­
har Noktası'nda olağanüstü
bir zenginlik, olağanüstü bir
duyarlılıkla yapmış olduğu ta­
şıma işleminin Hamlet çeviri­
sinde, ya da Hamlet'i Türkçe
söyleme girişiminde diyelim,
yeteri kadar gerçekleşmediği­
ni düşünüyorum. Orada du­
raklar ve düşünürüm.
Hayır. Hiçbirisi için zorunluluk
yok. Bu tür girişimlerin de ba­
şarısızlığa uğrasa bile zararı
olmadığını düşünüyorum. Ya­
ni Shakespeare'i yanlış ya da
kötü sahmelemekle, yahut
Shakespeare'e haksızlık etmiş
olmakla bir felâkete neden ol­
muş olmuyorsunuz. Sonuç
olarak zaten bu konuda ye­
tişmiş ve birikimli insanların
oluşturduğu halka veyahutta
örgü, bunun yanı sıra seyirci­
nin tutumu orada bir yargı
koyuyor ortaya. Yani sonuç
olarak yanlış ve kötü bir şeyi
çok iyi satabilmeniz de pek
mümkün değil. Bir anlamda
gidip gidip bir duvara çarpı­
yor bu girişimler. Yapılabilir
ama bir felaket değildir kısa­
cası.
50
Çok parlak bir buluş...
Gloucester'in feryatlarıyla bu
göz çıkarma işlemi, belki de
yaratma, dünyaya çeki düzen
verme çabasıdır. Bu yeniden
yaratma işini bir aydının so­
rumluluğu ile ama kendi mesliğinizin, sanatınızın sorumlu­
luğu ile bağdaştırıarak ne de­
receye kadar yapabiliyorsanız
o kadar çağdaşsınız. Onun
dışında frak yahut smokin
giydirmiş olmak, yahut kılık
kıyafeti daha yakın bir döne­
me çekmiş olmak, kendi başı­
na dayanakları olmadan birta­
kım modern girişimler, mizan­
senler falan koymak aslında
modern olmaya yetmeyebilir.
Yani sadece biçimsel kaygılar
modern olmaya yetmiyor di­
yorsunuz.
Evet, ona ben moderncilik di­
yorum. Bir modern olan var­
dır, bir de modern olmaya de­
belenen, çabalama kaptan bi­
çiminde moderncilik oynayan
vardır.
Peki, burada hemen bir pa­
rantez açmak istiyorum. Türk
tiyatrosunda seyrettiğimiz yo­
rumlar içinde bu niteliklere
sahip yorumlar hangileri?
Şunu söylemeliyim. Baskın
olan, egemen olan modernci­
lik. Gerçek anlamda bu çağ­
daş, bu yaşayan, bu modern,
bu aradaki bilmemkaç yüzyılı
aşarak günümüze köprü ku­
ran bir sahneleyiş, bir uygula­
ma diyebildiğimi pek hatırla­
mıyorum. Yahut da seyrektir.
Yazık ki, genel eğilimin işin
kabuğuna, dışına ve satışına
yönelik bir moderncilik düzle­
minde kaldığını görüyorum
genelde.
O zaman, yapımlar düzeyin­
de biraz karamsar olduğunu­
zu söyleyebilir miyiz?
Evet. Ama bunu ille de ka­
ramsarlık sözcüğü ile mi ifade
etmek gerekir bilmiyorum,
çünkü o da bir gelişmedir, bir
atılımdır, bir arayıştır. Ama
yeteri kadar olgunlaşmamış
olduğunu düşünüyorum bu
Muhtemelen sıra gelmediği
için. Çünkü ben Shakespeare'in tarihsel oyunlarının da
o süzme işlemi yahut o köprü
kurma işlemi, yahut kanalları
açma işlemi gerçekleştirildiği
zaman çok şey söyleyebilece­
ğini düşünüyorum. Ama gali­
ba zaten daha Türkiye'de bü­
tün oyunları oynanmadı bile.
Hayır, pek çoğu oynanmadı.
Şunu da doğal karşılıyorum.
Bir repertuar kurarken yahut
oyun seçerken tercihler biraz
daha iyi, biraz daha rahat ile­
tişim kurabilecek oyunlara
Evet. Ben bugüne kadar iyi
bir Kısasa Kısas çevirisi olma­
yışından bugüne kadar yeltenmedim. Yoksa Kısasa Kısas'ın çok şey söyleyebileceği­
ni düşünüyorum. Ta otuzlu
yıllarda mı ne, Şehir Tiyatroları'nda bir oynanmış...
a
pe
Türkiye'de oynanan Shakespeare oyunlarına baktığımız­
da bazı oyunların hiç oynan­
madığını görüyoruz. Özellikle
tarihsel oyunların. Örneğin
III. Richard'ın dünyada, dün­
ya genelinde çok önemsen­
mesi ve sahnelenmesine rağ­
men Türkiye'de hiç denen­
mediğini gördüm. Sizce bu,
Shakespeare'in tarihsel oyun­
larının Türk toplumuna söyle­
yecek bir şeyi olmadığından
mı, yoksa buna henüz sıra
gelmediği için mi?
doğru yönelmiştir. Bir süre
daha da sanırım öyle olacak­
tır. Bir anda yirmi tane Shakespeare prodüksiyonunun
olduğu bir Türkiye'yi düşün­
düğünüz zaman orada doğal
olarak o piyeslere de yönelen
insanlar olacaktır, ama bu­
günkü seyreklikte rahat ileti­
şim kurabilecek, biraz da ta­
nınmış, albenisi hemen kendi­
ni gösteren oyunların seçilme­
si de normal geliyor.
cy
girişimin.
Türkiye'de sahnelenen Shakespeare oyunlarında özellik­
le Cumhuriyet öncesinde
Otello ön plana çıkıyor. Daha
sonra Muhsin Ertuğrul'un
Hamlet'e olan özel ilgisinin
etkisiyle Hamlet, daha sonra
yine sıkça sahnelenen 12.
Gece, Kral Lear, Macbeth ve
Bir Yaz Gecesi Rüyası var.
Bunların dışına pek fazla çıkılmamış. Sizin peki, şu anda
dünyanın ve Türkiye'nin ko­
şullarını gözönüne alarak "şu
oyunu oynamanın tam zama­
nı" dediğiniz bir oyun var mı?
Örneğin Kısasa Kısas var.
Onu bu yıl Diyarbakır Devlet
Tiyatrosu'nda Işıl Kasapoğlu
yaptı.
1935'te oynanmış.
Evet. Ama o bugün için çok
aşınmış bir çeviri. Daha sonra
galiba...
1975'te de Ali Taygun yap­
mış.
Evet, Ali Taygun'un bir yoru­
mu var.
Ama o adapte etmiş. Peki
Türk tiyatrosunda Shakespe­
are'in yerini nasıl değerlendi­
riyorsunuz? Shakespeare'in
diğer toplumlardan farklı ola­
rak Türk toplumuna verebile­
ceği bir şeyler var mı sizce?
Ya da şöye sorayım. Shakespeare'i Türk toplumuna su­
narken ona yerel birşeyler ka­
tılması gerektiğini düşünür
müsünüz?
Şimdi şöyle. Bunu birkaç kat­
manda ele almak lazım. Ben
bir kere Shakespeare gibi
dünya literatürünün belki de
en başında gelen bir büyük ti­
yatro dehasının Türkiye'de ne
kadar çok oynanırsa o kadar
yararlı olacağını düşünüyo­
rum. Son yılların gelişmeleri
Türk toplumunu seyirci olarak
biraz kolaycılığa itti. Belki de
kasıtlı olarak topluma sunu­
lan ya da toplumu kuşatan
yüzeysel, basit, ucuz birtakım
ürünler buradaki ölçüsünü,
lezzet ölçüsünü biraz aşağıya
doğru çekti. Oysa sanat, tü­
keticisinden de biraz emek is­
ter. Sanat bir çaba, emek is­
ter, düşünmek insanın başını
ağrıtır. Sanat, bu anlamda
çok ucuz, basit, yüzeysel he­
men üretiliveren ve hemen
tüketiliveren bir şey olamamalıdır. Türk toplumunun
böyle bir yozluğu, böyle bir
çöle, kalitesizliğe, düzeysizliğe itilmesinin karşısında Sha­
kespeare ve benzerleri ne ka­
dar oynansa yararlıdır diye
düşünüyorum. Shakespeare
tabii, bir başka katmanda da
çok yararlıdır. Tiyatroyu, sesi­
ni ve kendini sahnede anlam­
sız bir şekilde gezdirmek diye
algılayan tiyatrocularımız var.
Onların bu huysuz ata binme­
51
İstanbul'da 1994 yılında bir
Shakespeare buluşması yapıl­
dı ve buna siz de "Bahar Nok­
tası" ile katıldınız yanılmıyor­
sam. O buluşmada izlediğiniz
oyunlar ve düzenlenen semi­
ner hakkında genel bir de­
ğerlendirme yaparsanız,
olumlu muydu?
Öyle şeyler hep olumlu ve ya­
rarlıdır. O buluşma şöyle bir
prensibin içinde gerçekleşmiş­
ti, onu söylemeliyim. Devlet
Tiyatrolarında kentler arasın­
da oyunlar yer değişirler.
Ama Ankara'dan niçin falan­
ca oyun kalkıp İstanbul'a gi­
52
dinlesin, öğrensinler" gibi bir
tavır var. Bunu doğrusu hiç
benimsemiyorum. Seyirci de
tiyatronun en diri unsurların­
dan bir tanesidir. Orada in­
sanların düşüncelerini, eleş­
tirilerini dile getirebilme öz­
gürlüğünü tanımak gerekir.
Evet yani bir seyircinin konuş­
ması konferansa dönüşürse
orada uyarılabilir, denilir ki
"belli ölçüler içinde anlatalım
düşüncelerimizi" ama böyle
bir tavır... "Biz biliyoruz, biz
çıktık buraya, size ne oluyor,
siz susun" denilecek bir tavrı
ben benimsemiyorum doğ­
rusu. Bu anlamda ben yerine
göre sertleşen tartışmaların
yararlı olduğu düşüncesin­
deyim. Özüne, içeriğine
gelecek olursak, benim için
etrafında dolaşılan en önemli
sorun şuydu. Shakespeare
oyunlarına günümüz Türkiyesi'nden baktığımız zaman
ne derece aydın sorumluluğu
ile yaklaşıyoruz, karşımıza
çıkardığı soruların yanıtlarını
ne kadar sorumlulukla
arıyoruz konusu bir. İki, bunu
yaparken hangi estetik
kategoriler içinde yapıyoruz?
Yani orada ilginiç bir şeydi.
Cevat Çapan başka bir biçim­
de söylemese şunu söy­
leyecektim. Burada söylemiş
olayım. Herkes bir tarafı açık
kaldığı zaman tuhaf tuhaf
rüyalar görür. Herhangi bir
süzgeçten geçirmeden bu
rüyaları sahneye boca et­
tiğiniz zaman, bu modern bir
sahneleyiş anlamına gelmez.
Orada estetik kategorilerin de
bu düşünceler doğrultusunda
bir süzgeç işlevini görmesi
gerekir. Seçimlerde, tercihler­
de dayanakların olması diye
bir sorun vardır. "Benim içim­
den öyle geldi, ben öyle yap­
tım" bir sonuç değildir. İşte
bana sorarsanız tartışmanın
ilginç yanı bu konulara girmiş
olmasıydı.
cy
a
der? İstanbul'dan niçin filan­
ca oyun Ankara'ya gelir? Bu­
nun objektif bir ölçüsü yok­
tur. Genellikle de ya genel
müdürün oyunu gider ya da
baş rejisörün. Yahut genel
müdür ve baş rejisörle çok iyi
geçinen birinin oyunu gider.
Bu da birtakım yakınmalara
neden olmuştur hep. Yakın­
malar da haklıdır. Ben genel
müdürlüğüm döneminde bu
tür buluşmaların, bu tür yer
değiştirmelerin belli bir
düşünce, bir ilke doğrultusun­
da gerçekleşmesi gerektiğini
düşündüm. O zaman da şöy­
le bir ilke koyduk. Tematik
buluşmalar. Yani neydi? İz­
mir'de "Godot'yu Beklerken"
sahnelenmişti. Bursa'da
"Godot Geldi" sahnelenmişti.
Ferhan Şensoy'dan da rica et­
tik "Güle Güle Godof'yu oy­
nar mısın diye, "Godot Gün­
leri" olarak üçünü bir mini
festival gibi organize ettik.
Efendim, 8 Mart Dünya
Kadınlar Günü'nde değişik
tiyatrolarımızdan kadın sorun­
larına eğilen piyesleri bir
araya getirerek "Kadın Gün­
leri" adı altında bir mini şenlik
düzenledik. Benzeri, ne yap­
tık... "Goldoni Günleri" dedik.
Trabzon'da bir Goldoni'miz
vardı, Ankara'da bir Gol­
doni'miz vardı, onları buluş­
turduk. Bu çerçevede bir de
"Shakespeare Günleri" yap­
tık. Dört Shakespeare ürünü
bir arada sunuldu. Genelde
böyle girişimlerin yararlı ol­
duğunu düşünüyorum.
Oradaki tartışmalara girecek
olursak...
pe
leri, kendilerini orada sına­
maları, onun zorluklarıyla baş
edebilmeleri bakımından
önemlidir. Yani tiyatronun
kendi içinde, kendi dinamik­
lerini geliştirmesi, sorunlar or­
taya koyması, tiyatro sanatçı­
larını bileylemesi, tazelemesi
bakımından önemlidir. Tabii
ki, bir üçüncü katman da
okullarımızda çok önemlidir.
Zaman zaman öğretmenlik
yaptığım için biliyorum. Bir
Türk yazarının oyunundan bir
sahneyi oynamak, yahut diya­
loglardan örülü modern pi­
yeslerden bir sahneyi oyna­
mak çok zor bir şey değil. Ço­
cuklar ekranda gördükleri bi­
risinin ifadelerine öykünerek
bir dereceye kadar bunu başarabiliyorlar. Bir bakıyorsu­
nuz ki bir sınavda dokuz ta­
ne Al Pacino var, onbir tane
de bilmemkim var. Ama ha­
di, Shakespeare dediğiniz za­
man yarım sayfalık bir bölü­
mün ne kadar zorlukla ilerlidiğini, onunla başetmenin,
onunla yarışı birlikte götüre­
bilmenin ne kadar güç olduğru görüyorsunuz. O anlamda
da çok verimli bir alandır
Shakespeare. Peter Brook'un
Boş Alan kitabının galiba son
cümlesidir. "Geriye, Shakespeare'e doğru ileri!" der. Bu­
na tamamıyla katılıyorum.
Shekespeare'e ne kadar başvursak o kadar yararlıdır diye
düşünüyorum.
Galiba seyircilerden sert çıkış­
lar falan olmuş.
Çok haklıdır. Ben hemen
parantez içinde onu söy­
leyeyim. Genel olarak şöyle
bir yanılgı içindeyiz. "Biz tiyat­
royu bilen üstatlar masanın
etrafına lök gibi oturacağız,
konuşacağız ama seyircilerin
buna karşı çıkma, görüş
belirtme hakları yoktur. Onlar
bir kenarda suskun otursun,
Peki, son bir soru daha. Char­
les Marowitz'in Jan Kott ile
yaptığı röportajda sorduğu
son soruyu ben de size
sorayım. Shakespeare'in
demode olduğu ya da günün
gereklerine hitap etmediği
bir gün gelecek mi, dersiniz?
- Sanmıyorum. Hayır, san­
mıyorum.
- Peki, çok teşekkürler.
- Benim eklemek istediğim bir
şey var. Türkiye'de tiyatro
alanında, özellikle de ödenek­
li tiyatrolarımızda biraz acı bir
durum yaşanıyor. Büyük
çoğunluk bir şeyin taklidini
yapıyor. Açıklayayım... Sanat­
çı olma, yahut tiyatrocu olma
bir yaşama biçimidir. Ama bu
yaşama biçimini seçtiğiniz
zaman bazı özverilerde
bulunmanız gerekir. Yeniden
yeniden kendinizi sınava sok­
ma özverisini göstermeniz
gerekir. Ama bugün büyük
ölçüde bundan uzak tutumla
karşı karşıyayız. Şöyle ki, pek
çok insan tiyatrocu olmanın
taklidini yapıyor. Bunlar tiyat­
rocu değiller, tiyatrocuymuş
gibi yapıyorlar. Bu bir yerde
yılgınlıktan doğabilir, bir yer­
de bıkkınlıktan doğabilir,
memurlaşmadan doğabilir...
Nedenleri çeşitli olabilir ama
tiyatromuzun geleceği açısın­
dan beni üzen, düşündüren
bir durum. Birileri rejisör tak­
lidi yapıyor, birileri oyuncu
taklidi yapıyor, tiyatrocu tak­
lidi yapan ama gerçekte tiyat­
rocu olmayan insanlarla,
dekorlar aksesuarlar gibi sah­
nede duran ve hayatını pek
de eziklik duymadan bu rutin
içinde geçiren insanlar çoğal­
dı. Bunu ciddi bir sorun
olarak görüyorum, bu sorun
her türlü sanatsal üretime
yansıyor. Dönüp Türkiye'de
yapılan Shakespeare'lere bak­
tığımız zaman da, tabii ki bu
sorunun şemsiyesi altında bir­
takım sorunlarla karşılaşıyo­
ruz diye düşünüyorum©
PERDE ARASI
Cemal
Kendi Hamlet'ini Yaratmak...
Özellikle tiyatro oyunculuğu eğitimi almakta olan öğrencilere en çok yöneltilen sorulardan biri­
dir: "Nihayet bir oyuncu olabildiğimi ve oynayabildiğimi nasıl anlarım?"
Bir kez sahneye çıkma fırsatını elde edenin nasılsa oynayacağı düşünüldüğünde, belki gereksiz
bulunabilecek bir soru. Gelgelelim sorunu masaya yatırıp daha bir enine ve boyuna çözümleme­
ye koyulduğumuzda, örneğin yalnızca "verilen rolü oynamak" ile "rolünü yaratmak" arasında bir
ayrım bulunup bulunmadığını irdelediğimizde, öğrencilerin sorusu da anlam kazanır.
Profesyonel tiyatroda hem yönetmen, hem de oyuncu olarak otuz yılı aşkın deneyimi bulunan,
İngiltere, Kuzey Amerika ve Avusturalya'daki eğitim kurumlarında oyunculuk ve yönetmenlik
dersleri veren John Harrop, 1992'de kaleme aldığı "Acting" (Oyunculuk) adlı kitabının bir yerin­
de şöyle diyor: "Oyuncular bir bakıma elbet öykü anlatıcılarıdır; Eğer Homeros ve onu ortaçağ
boyunca izleyenler gibi, yalnızca birer öykü anlatıcısı olsalardı, o zaman kendi kişilikleri adına
konuşurlardı. Gelgelelim bizim tiyatromuzu yaratan olgu, yani öykü anlatma ile mim ritüelinin
birleşmesi, öykü anlatabilme yetimizi de daha bir güç konuma soktu... Bugün bir oyuncu söze
'Ben' diye başladığında, söylemek istediği, 'Ben, yani kendim' değil, fakat 'Ben, Hamlet'ya da
'Ben, Blanche Du Bois'dır... Öte yandan oyuncu 'Canlandırdığım karakter olarak Ben' dediği
zaman da izleyici o karakteri onun Ben'i aracılığıyla görür. Oyuncular nasıl oynarlarsa oynasınlar, kendilerini temsilin dışında tutamazlar, aksi takdirde ortada temsil diye bir şey kalmaz..."
a
Brecht'in oyuncuya yönelttiği: "Zaman zaman rolünün dışına çık ve ona dışardan bak!"
tarzındaki istem de aslında yukarıdaki satırlarda dile gelenden farklı bir gerçeği vurgulamamaktadır. Oyuncunun başarısının özü, sahnedeki onsuz olunamaz kendi varlığına rağmen bir karak­
teri var edebilmesidir.
cy
Bu gerçeklerin ışığında oyuncu, örneğin Hamlet'], kendisinden tümüyle uzak bir kişilik
karşısındaymış gibi taklit ettiği ölçüde değil, fakat kendi kişiliğinde yeniden var edebildiği, başka
deyişle kendi Hamlet'ini yaratabildiği ölçüde iyi oynamış olacaktır.
Bütün bunlar üzerinde derinliğine düşünmek, oyunculuğun neden ve ne kadar ciddi bir eğitim
gerektirdiğini kendiliğinden aydınlığa kavuşturur. Demek ki oyuncu adayı, gerçekten oyuncu
olmak istiyorsa eğer, önce genelde insan'ı, ardından bu genel temelinde kendi kimliğini ve
nihayet bu ikilinin temelinde canlandıracağı karakteri iyi tanımak ve çözümlemek
yükümlülüğüyle karşı karşıyadır. Eğitimi boyunca alacağı bütün teknik bilgileri bu yükümlülük
üzerinde odaklaştıramayan bir oyuncu adayının sahnede karakterine ilişkin anlatabilecekleri, pek
fazla olmayacaktır.
pe
Ahmet
Genelde insanı - üstelik toplumsal varoluş yanını da asla unutmaksızın! -bütün iniş ve çıkışlarıyla,
tüm değişkenliğiyle anlamayı hedeflemeksizin kendi kimliği üzerinde yoğunlaşmak da işi çok
eksik bırakacak bir tutumdur. Bu eksiklikle canlandıracağı karakteri kendinde var etmeye
çalışanın elde edeceği tek sonuç, kendi kimliği bağlamındaki yanlış tanımaların kapsamına bir
başka karakteri de sokmaktır.
Peki, eğitimini gerçekten ciddiye alan bir oyuncu adayı, bir oyunda bir rolü üstlendiğinde neyi
yakalamayı hedefleyecektir? Bu konuda bir fikir edinebilmek için, çağımızın ünlü yönetmen­
lerinden Peter Brook'un oyun yazarına ilişkin söylediklerine kulak vermek aydınlatıcı olabilir;
şöyle diyor Brook "Boş Uzam"da (The Empty Space, 1968): "Teorik olarak pek az insan bir oyun
yazarı kadar özgürdür. O, bütün dünyayı sahnesine getirebilir. Oysa gerçekte oyun yazarı, son
derece kısıtlanmıştır. Yaşamın bütününe bakar, fakat hepimiz gibi o da ancak küçücük bir frag­
man görebilir... ve bir ayrıntıya daha geniş bir yapının boyutlarını kazandırmaya çalışır... kendi
gerçeğini, gerçekliğin bütünü kılmayı amaçlar..."
Bir yanda yakaladığı bir ayrıntıyı gerçekliğin bütünü kılmak için karakterler oluşturan oyun yazarı,
öte yanda o karakterleri kendi kimliğine rağmen kendinde var ederek bu gerçekliği hedeflemesi
gereken oyuncu!
Bu durumda kendi Hamlet'ini yaratmak, hiç kuşkusuz en acımasız hedeflerden biri oluyor...
Ama başka türlü de: "Dünya bir sahnedir" diyebilmek, olası m ı ? 0
53
KİTAP
"EZİLENLERİN TİYATROSU
ÜZERİNE BİRKAÇ NOT
Salta
pe
cy
a
Handan
Augusto Boal'in 1950'lerden bu yana bir
karşı duruş içinde gerçekleştirdiği tiyatro
çalışmaları bu karşı duruşu hem politik
hem de sanatsal düzlemde
gerçekleştirmiştir. Boal, Aristocu
tiyatroya, burjuva tiyatrosuna ve bu
tiyatroların ardındaki ideolojiye karşı
çıkar. Her ikisinin de ıslahçı sistemlerin,
izleyiciyi edilgen bir durumda bıraktığını,
düşünsel bir etkinlikten bilinçli olarak
uzak tuttuğunu savunur. Brecht'in
54
izleyiciye yüklediği yeni rolü benimser ve
katılımcı bir tiyatroyu savunur. Ancak
Boal, izleyiciyi Brecht gibi yalnızca
düşünsel bir etkinliğin içine sokmaz.
Boal'in izleyicisi fiziksel anlamda da
dramatik aksiyonun bir parçası olmalıdır
Tiyatroya bakış açısı ve farklı gruplarla
yaptığı çalışmalarla yaratıcı drama .
alanında önemli bir isim olduğu kabul
edilen Augusto Boal'in "Ezilenlerin
Tiyatrosu" adlı kitabı onun bu karşı
çıkışını ve çalışmalarını anlatıyor. Kitabın
dilimize kazandırılması da önce olumlu
bir gelişme gibi görünüp tiyatroseverleri
sevindirse de göz yumulamayacak çeviri
hataları, yanlış yorumlar, atlamalar ve
özensiz dil kullanımı göz önünde
bulundurulduğunda sevincimiz
kursağımızda kalıyor.
Sözünü ettiğimiz özensizlik ve
yetersizlikleri sınıflandıracak olursak
kaynak dile hakim olamamayı, bunun
sonucunda da yanlış anlama ve
yorumlamayı, Türkçe'yi kötü kullanmayı,
tutarsız sözcük seçimini, çeviri kokan
ifadeleri ve teknik hataları sıralayabilirz.
Öncelikle sayfa sayfa karşılaştırma
yapmaya gerek kalmaksızın, rastgele bir
sayfa açıp okunduğunda bile sözünü
ettiğimiz özensizliğin gözünüze
takılabileceğini söylemekte yarar
olduğunu düşünüyoruz.
Çeviri ile ilgili en önemli sorun, kaynak
dile hakimiyetsizlikten doğan ve Boal'ın
numaralar verilmiş ve bu numaralara
ilişkin hiçbir bilgi bulunamıyor. Ayrıca
İngilizce metnin 95. sayfası Türkçe
metinde tamamen yok sayılmış.
İngilizceyle ilgili sorunlara gelecek
olursak, "Unifies" sözcüğünün "birleşir"
olarak (s. 16); "non-being"\n "yokluk"
olarak (.17); "objective"in s.37'de
"nesnel durum", s.179'da ise "nesneler"
olarak; "malicious"ın "ahlakdışı" olarak
çevrilmesi gibi sözcük düzeyinde yapılan
hataları, ilk anda gözümüze çarpanlara
örnek gösterebiliriz. Kaynak dilin yanlış
anlaşılması ya da yorumlanmasından
doğan hatalara örnek olarak s. 16'da
"nobody can go into a river even once"
cümlesinin "hiç kimse bir ırmağa
giremez" şeklinde çevrilmesini; "This is
not virtuous behaviour; to eat with
moderation is" cümlesinin "itidalle
yemek yemek de erdemli bir davranış
değildir" (s.27) diye çevrilmesini
örnekleyebiliriz.
"Çeviren diyor ki!" bölümünde sayın
çevirmen (Semih Çelenk) sözlerini şöyle
bitiriyor: "Bir çeviriden öte Boal'i anlama
ve aktarma çalışması olarak gördüğüm
Ezilenlerin Tiyatrosu'nun Türkçesini
tiyatroyu 'insanı silâhlandırma,
zenginleştirme ve güçlendirme sanatı'
olarak gören, tiyatroyu 'tüm insanlığın
sanatı' olarak gören gerçek (altı bu
satırların yazarı tarafından çizilmiştir)
tiyatro sanatçılarına, tiyatro
devrimcilerine armağan etmek
istiyorum." Bu sözler aynı zamanda çok
çarpıcı bir ironiyi de içermekte. Bu
çalışma çeviriden öte Boal'i anlama
çabasıyla ve tüm çabası sonuçsuz
kalmışsa (ki durum bunu gösteriyor)
sayın çevirmenin neden bu eziyetli
çabayı bunca okuyucuyla paylaşmak
istediğini anlamak biraz güç geliyor.
Ayrıca, -sözcüğün olumsuz anlamı bir
yana- böylesi bir çevirinin
'silahlandırma'sının da ironik bir şekilde
ancak tahta tüfek, su tabancası, kuru
sıkı şeklinde olabileceği ortaya çıkıyor. İlk
bakışta 'insafsız' gjbi görünebilecek bu
sözlerin haklılığını, verilen örnekler
göstermektedir.
Türkçe'nin kullanımındaki özensizliğe
örnek olarak s. 17'de "hareketin anlamı
anlamına gelir" gibi bir tekrardan
ve .43'te "in the beginning"i karşılamak
üzere "başlangıçta" yerine "başta"
sözcüğünün kullanılmasını gösterebiliriz.
'Soap opera'nın 'pembe dizi' gibi
gönderme alanı çok daha açık olan bir
anlatım yerine 'sabun köpüğü televizyon
dizileri" şeklinde hedef dile aktarılması
ise çeviri kokan anlatımlara örnek
oluşturuyor.
pe
cy
Aristonun trajedisi sisteminin tartışıldığı
birinci bölümde bu sistem hakkında
söylenen şu cümleyi "This system
functions to diminish, placate, satisfy,
eliminate ali that can break the balance
- ali, including the revolutionary,
transforming impetus." sayın çevirmen
aşağıdaki gibi çevirmiş: "Bu sistem,
seyreltme, zayıflatma, ikna etme ve her
şeyi, hatta tüm devrimci, dönüştürücü
gücü bertaraf ederek dengeyi
bozabilecek işlevi görmektedir" (s.58)
Oysa Aristo'nun sisteminin dengeyi
bozabilecek tüm etmenleri hatta
devrimci, dönüştürücü güdüyle bile
zayıflatmaya, yatıştırmaya, ikna etmeye,
bertaraf etmeye yaradığını bilmek bile
bu cümleyi doğru çevirmek için
yeterliydi.
söylediklerini ve ortaya koyduğu tiyatro
anlayışını da -en hafif deyimiylegörmezden geldiğini
gözlemleyebiliyoruz.
a
tümüyle yanlış anlaşılmasına yol
açabilecek hatalar. Hegel ve Brecht
bölümünde (s.90) "This immense formal
richness broke the conventional
emphatic tie and produced an effect of
distance - an effect that was later
carried further by Brecht, as we will
soon see." cümlesi; "Bu engin biçimsel
zenginlik, geleneksel 'acıma' bağını ve
'uzaklık'ı kırmış daha sonra da
göreceğimiz gibi Brecht bunu daha
ileriye götürmüştür." şeklinde çevrilmiş.
Oysa "acıma bağı" olarak çevrilen
"emphatic tie" kırıldığında uzaklık
yaratılmaktadır. Bu hatanın yalnızca
İngilizce ile ilgili bir sorundan değil,
Boal'i anlamamaktan da
kaynaklandığını düşünüyoruz.
Yine Aristocu tiyatroyla ilgili ilk
bölümden bir örnek verelim. "In this
case also catastrophe is necessary in
order to produce, through fear, the
catharsis, the purification ofevil."
cümlesi 'korku yoluyla kötülüğün
arındırılması anlamına gelen katharsis'in
(arınma) yaratılması için katastrophe'un
(felaket) da gerekli olduğu' şeklinde bir
bilgiyi içermeliyken çevirmenin ellerinde
bambaşka bir biçim almış: "Bununla
birlikte bu durumda, korku ve katharsis,
kötülükten arınma yoluyla
katastrophe'un yeniden oluşturulması
gereklidir." (s.52)
"Boal'i anlama çabası"nın nasıl boşa
çıktığını bu anlatımlarda net bir şekilde
görebiliyoruz. Sayın çevirmenin
cümleleri yanlış anlamak ve çevirmekle
kalmayıp Boal'in kitap boyunca
Çeviride sözcüklerin tutarsızca
kullanılması da bir başka özensizlik
örneği olarak karşımıza çıkıyor.
"Exterior" sözcüğü s. 14'te "zahiri"
olarak çevrilmişken s.65'te aynı sözcük
"dışsal" olarak çevrilmiş. Bazı sözcüklerin
İngilizce karşılıkları aynen korunurken
(versiyon), bazı sözcüklerin zaman
zaman Türkçe, zaman zaman da
İngilizce karşılığının kullanılması
karışıklığa yol açıyor. Sayfa 164'de
Machiavelli'nin "Mandragola" adlı
oyununun Türkçe karşılığı (Adamotu)
kullanılmış. Ancak aynı sayfada üç
paragraf sonra yapıtın özgün adı ilk kez
geçtiğinde okuyucu sanki başka bir
yapıttan söz ediliyor sanısına rahatlıkla
kapılıbiliyor.
Ülkemizde tiyatro kuramına ilişkin
yayınların yetersizliğiyle bu konudaki
gereksinim arasındaki uçurum, tiyatroyla
uğraşan hemen herkesin bildiği ve sık sık
şikayet ettiği bir konu. Yeni arayışlara
yönelmek, dünyada neler olup bittiğini
öğrenmek için yabancı dil bilmeyenlere
sunulan tek seçenek bu konuda yapılan
çeviriler. Ancak bu çevirilerden verimli
sonuç alınabilmesi için yetkinlik en
önemli koşul olarak karşımıza çıkıyor.
İlke olarak olumlu bir amaca hizmet
etmesi beklenen çeviriler "Ezilenlerin
Tiyatrosu" örneğinde gördüğümüz gibi
özensiz ve yetersiz bir çeviriyle okur
karşısına çıktıklarında amacından
uzaklaşıyor. Hatta yanlış anlaşılma ve
yorumlanma tehlikesini de beraberinde
getirdiği için amacının tam tersi bir işlev
kazanıyor. Bu durumda kitabın
önsözünde sözü edilen gerçek sanatçılar
gibi çevirmenlerin de yaşamsal önemi
gündeme geliyor
Özgün metinde her bölüm için
numaralandırılan dipnotlar o bölümün
sonunda verilirken, çeviride yalnızca
55
İZLENİM
Coşkun
Tunçtan
PARİS'TE
BU MEVSİM
39 yıldan beri temelli yerleştiğim Paris'te her mevsim, çeşitli türlerden, yaklaşık 100
değişik tiyatro oyunu seyrediyorum. Olağanüstü başarılı bulduğum kimilerine birkaç
a
kez gitiğim de oluyor. Bu satırları yazdığım 1997 Martı'nın ilk haftasında, geçen
Eylül'de başlayan mevsimin üçte ikisi gerimizde kaldı bile. Artık önümüzdeki yaza
cy
dek, çok ender ayrıklıkların dışında, sahnelerde önemli bir sanat olayının belirmesi
pek olası değil.
pe
Bir mevsimin dengelemi değişik açılar­
dan giderek ortaya serilebilir. Bu sefer,
öncelikle Fransa'nın başkentindeki her
birinin yöneticisi başka olan devlet tiyat­
rolarının seyircilerine sunduklarından söz
ederek başlayayım:
Ülkenin en eski devlet tiyatrosu,
1680'de, 14. Louis'nin buyruğuyla kuru­
lan, yüzyıllar boyunca birkaç kez ad de­
ğiştiren, şimdi 317 yaşında olan Comedie Française. 1958'e dek, uzun süre
boyunca, iki büyük binası vardı. Ardın­
dan, Kültür Bakanlığı'nın bir kararı sonu­
cunda, yıllarca bunlardan yalnız biriyle
yetinmek zorunda kaldı. Jack Lang kül­
tür bakanıyken, yüzyılımızın başında en
ünlü sanat ocaklarından biri olarak ün
salan, sonradan da çeşitli nedenlerden
kapanan ve zamanla adamakıllı örenleşen Vieux-Colombier Tiyatrosu'nu dev­
let satın aldı ve orası nefis bir biçimde
onarılarak ve çağdaşlaştırılarak. Comedie Française'in ikinci ve orta boy salonu
oldu. Birkaç yıl önce müdür koltuğuna
yerleştirilen Jean-Pierre Miquel de, içi
yepyeni ve görkemli bir düzene sokul­
makta olan Louvre Müzesi'nin sinesindeki küçücük bir yerde güzel bir tiyatro ya-
56
ratarak, Studio adı altında Comedie
Française'e üçüncü bir salon kattı.
Bu üç salonun sahnelerinde, önce geçen
mevsimin sonlarında sergilenen oyunla­
rın hemen hepsi tekrar halka sunuldu:
Moliere'in (nedense adı Türkçeye
"Adamcıl" diye yanlış çevrilen) "Le Misanthrope"u (insandan Kaçan), geçen
yüzyılın ünlü güldürü yazarı Labiche'in
"Moi"sı (Ben), az çok aynı dönemin baş­
lıca ozanlarından sayılan (ve Goethe'ye
olan hayranlığının etkisiyle "Fausf'u
Fransızca'ya çeviren) Gerard de Nerval'in
galiba tek oyunu "Leo Burckart", 17.
yüzyılın iki dev manzum trajedi yazarın­
dan Racine'in "Phedre'1, İsveçli Strindberg'in "Danse de Morf'u (Ölüm Dansı),
çağımızın özgün yazarlarından Jean Genet'nin "Les Bonnes"u (Hizmetçiler).
Bunların ardından mevsimin yeni oyunla­
rına sıra geldi. Adı, hem çağdaşı hem ra­
kibi olduğu Racine'le daima birlikte anı­
lan Corneille'in en az tanınan trajedile­
rinden ikisi, "Clitandre" ve "Tite et Berenice"; 18. yüzyılda hem ruhbilimsel
alandaki keskin görüşlülüğü hem de di­
yaloglarının şiirselliğiyle kendine özgü
çok hoş bir biçem yaratan Marivaux'nun
"Les Fausses Confidences"ı (Düzmece
Gizler diye de çevrilebilir); 19. yüzyıldaki
Fransız ozanlarının en ünlüsü Victor Hugo'nun "L' intervertion"u (Araya Girme);
1953'te ölen Amerikalı Eugene O'Neill'in "Long Voyage du Jour â la Nuif'si
(Günden Geceye Uzun Yolculuk); bir de,
bu tiyatroda sanırım ilk kez, bir operet:
a
pe
cy
Daniele Lebrun ve Jean - Claude Drouot, Oeuvre Tiyatrosu'nda "Celimene ve Kardinal"
Offenbach'ın "La vie parisienne"i (Paris'te Yaşam).
Comedie Française salt oyunlar sunmakta yetinmiyor, özenle düzenlenmiş yazınsal ve şiirsel seansları da çok ilgi çekiyor.
Chaillot Devlet Tiyatrosu'nun girişinde,
Fransa Tiyatro Tarihi'nin en parlak bölümlerinden birini, 50'li ve 60'lı yıllarda,
binada oluşturan "Theatre National
opulaire"in (Devlet Halk Tiyatrosu) kurucusu Jean Vilar'ın heykeli var. Şimdi
burasının müdürü Jerome Savary.
sunduğu temsillerin tümü ilginç ve
genellikle yüksek kaliteli. Bu mevsim,
Vilar'ın adını taşıyan büyük salonunda,
kendisinin sahneye koyduğu, ayrıca baş
rolünü üstlendiği, Moliere'in "Le BourGleois Gentilhomme"u (Kibarlık Budalası)
öylesine tutuldu ki, ilk düzenlenen progama kıyasla aylarca daha fazla oynandı,
hâlâ da oynanıyor. İkinci ve daha küçük
olan salonda ise, Shakespeare'in "Macbeth"i, ardından da Virginia Woolf'un kibirliğini aydınlatan Edna O' Brien'in "Virginia"sı sergilendiler. Ayrıca, unutulma-
yacak denli güzel bale gösterileri, bir de
konserler düzenlendi, salonların ikisinde
de.
Paris'teki en genç devlet tiyatrosu (açılışı
1987'de yapıldı) kentin doğusunda. Adı
Colline. Başlangıcından beri başında dün­
ya çapında ünlü tiyatro adamı, Arjantin
asıllı Jorge Lavelli var. Yakında "vardı"
demek gerekecek, çünkü bu yıl yerini
Alain Françon'a bırakıyor.
Lavelli'nin sayesinde bu tiyatro, ilk gü­
nünden beri, çağdaş yapıtların yuvası ol­
du. Tek bir klâsik oyun sahnelenmedi bu­
rada. Her yeni temsil için, Lavelli, genel­
likle yüzyılımızın tiyatro sanatına yön ve­
ren büyük yazarların oyunlarını seçti. Bu
mevsim de, bugüne dek, öncekiler kadar
başarılı. Büyük salonunda, Tony Kushner'in, ABD ve SSCB ile ilişkili düşlerin
suya düşmelerinin ardından yeni bir top­
lum kavramı düşünülebilir mi konusunu
işleyen "Slaves"ı ve Arnaud Bedouet'nin
zenci Afrika'nın kimi acı gerçeklerini
sergileyen "Kinkali"si; küçük salonda
ise, Tilly'nin, yalnız yaşayan alçakgönüllü
ve temiz yürekli bir kadını intihara iten
olayları yansıtan "Les Trompettes de la
Mort"u (Ölüm Trompetleri); Brian Friel'in, 10 aylık bebekken birden kör olan
ve halen 40 yaşına varan bir kadına, tek­
rar çevresini görebilmesi amacıyla yapı­
lan oldukça başarılı ameliyatın sonuçları­
nın onda yarattığı feci bunalımı göste­
ren "Molly S."i; bir de, tümü zifiri karan­
lıkta oynanan, seyircilerin salt kulaklarıyla
izledikleri, salonun neresinde oturduk­
larının bile ancak temsilin sonunda bilin­
cine varabildikleri son kerte özgün bir
oyun, "Bonbon Acidule" (Ekşimsi Şeker)
sergilendi. Tümü çok övgü toplayan bu
temsiller, Lavelli'nin 10 yıllık başarı zinci­
rinin son halkalarından...
Odeon Devlet Tiyatrosu, dıştan da, içten
de Paris'in en görkemli binalarından. Ya­
şı 100'ü aşkın. 1968 Mayısı'ndaki anarşi
dönemi boyunca burası devlete başkaldıranlarca işgal edilmiş, belki bini aşkın
çoğunluğu genç kişi, buraya yerleşmiş, o
tarihte 10 yıldır orada sürekli temsiller
veren Jean-Louis Barrault topluluğunun
dekor ve kostümlerini hunharca parçala57
ğinden esinlenen Jacques Mougenot'nun "Corof'su da, yaz tatilinin son
günlerini taşradaki bir aile pansiyonunda
geçiren beş kişinin iç dünyalarındaki fırtı­
naları ustalıkla ve Çehov'vari bir biçemle
yansıtan Philippe Minyana'nın "Fin d' ete
â Baccaraf'sı da (Baccarat'da Yaz Sonu),
Racine'in yapıtlarından "Berenice" traje­
disi de pek çok başarılıydı. Mouffetard
Tiyatrosu'nda ise Dostoyevski'nin roma­
nından Jean Claude Idee'nin sahneye uy­
guladığı "Crime et Châtiment" (Suç ve
Ceza) ve Victor Hugo'nun "Ruy Blas"ı
zevkle seyredildi. Silvia Montfort Tiyatro­
su'nda ise bu mevsimin en başarılı temsi­
li, Arthur Miller'in "Mort d'un Commis-Voyageur'üydü (Bir Satıcının Ölü­
mü).
a
Paris'teki devlet ve belediye tiyatroların­
da bu mevsim, Mart başlarına dek, sah­
nelenen temsillere böylece çabucak bir
göz attıktan sonra, kimileri birçok salon­
lu 100'ü aşkın özel tiyatroların geçen ey­
lülden beri sundukları oyunların birkaçını
sayayım. Ama önce bu kentteki tiyatro
yaşamının yoğunluğu konusunda bir fikir
verebilmek amacıyla şunu belirteyim:
Aralık 1996'nın başlarında, herhangi bir
gün, Paris'te tiyatro seyretmek isteyen
birisi, 200'den fazla oyun arasında bir
seçim yapmak zorundaydı ve bu genel­
likle, eylül başından temmuz ortalarına
dek aşağı yukarı hep böyle.
cy
mış, sahneyi ve artist odalarını adamakıllı
zedelemiş, salonun her yerini kâh kıra­
rak, kâh pisleterek harebeye çevirmişti.
Olayların sona ermesinin ardından tiyat­
ro tümüyle restore edilerek eski halini
aldı. Bir süre tekrar Comedie Française'in ikinci büyük binası oldu. 1981'den
az sonra, sosyalist hükümetin kültür ba­
kanı Jack Lang oraya "Theatre de I 'Europe" (Avrupa Tiyatrosu) adını ekledi. O
zamandan beri, Fransızca temsillerin ya­
nı sıra, Avrupa'nın değişik ülkelerinden
gelen ünlü topluluklar, o binada, kendi
dillerinde temsiller veriyorlar. Kişilerin ko­
nuşmalarının Fransızca'ya çevirisinin,
oyun süresince sahnenin üst tarafındaki
bir ekranda belirmesi sayesinde o ülke­
nin dilini hiç bilmeyen seyirciler bile, tem­
sili tek bir sözcüğünü kaçırmadan izleye­
biliyorlar. Bu tiyatronun başına yakın bir
geçmişte, tanınmış Fransız tiyatro adamı
Georges Lavaudant getirildi. Geçen mev­
sim kendi sahneye koyduğu oyunlar ara­
sında, Shakespeare'in "Kral Lear"i unu­
tulmayacak denli başarılıydı. Bu mevsi­
min gerek Fransızca, gerek başka diller­
deki temsilleri arasında en çok dikkati
çeken, Alain Françon'un yönettiği Sha­
kespeare'in "ikinci Richard"ı oldu. Odeon'un, Barrault döneminden beri, ikinci
ve küçücük bir sahnesi de var. Orada da
ilginç temsiller görülebiliyor. Ayrıca yazın
ve şiir geceleri düzenleniyor sık sık.
Rond-Point Tiyatrosu'nun bulunduğu ya­
pı, yaklaşık yirmi yıl öncesine dek, Pa­
ris'in en tanınmış caddesinde, ünlü bir
kapalı paten alanıydı. Kendi topluluğuyla
temsiller vermek için o dönemde yeni
bir yer arayan Jean-Louis Barrault oraya
yerleşmeyi yeğledi ve binanın içi tümüyle
yıkıldıktan sonra yeni baştan düzenlene­
rek biri büyük, biri küçük, iki salonlu gör­
kemli bir sanat ocağı oldu. Barrault'nun
neredeyse son nefesine kadar çalıştığı
yer oldu burası ve orada sahnelediği
temsillerin tümü başarılı birer tiyatro ola­
yı olarak nitelendirildi. Şimdi
Rond-Point'nın yönetmeni, Fransa'nın
en ünlü ve değerli tiyatro adamlarından
Marcel Marechal. Bu mevsim sunduğu
temsiller arasında, kendisinin de içinde
Estragon rolünü canlardırdığı Beckett'in
"Godot'yu Beklerken"i, bir de Rus kadın
ozan Marina Tsvetayeva'nın kişiliğini ve
yaşamından kimi bölümleri yansıtan, Veronique Olmi'nin "Le Passage"i (Geçiş)
özellikle başarılı.
pe
Devlet başkanlığına 1995'te seçilişinden
önce, Jacques Chirac, neredeyse 20 yıl
boyunca, Paris'in belediye reisiydi. Bu
makama yerleşir yerleşmez, başkentin
kültür yaşamına da katkıda bulunmak
amacıyla, birçok ilginç ve güzel girişimle­
ri oldu. Bunların arasında, içi bütünüyle
değiştirilip, Kent Tiyatrosu adı altında,
yepyeni ve parlak bir döneme girmiş
olan tarihsel Sarah Bernhardt Tiyatrosu'na getirdiği büyük desteği başta say­
mak gerek. (Esin Afşar'ın orada başarılı
konserler verdiğini de buraya ekleyeyim).
Ama Chirac'ın tiyatro alanında gerçekleş­
tirdiği çok yararlı bir başka girişimi de ol­
du: Salt belediyenin bütçesinden ayırdığı
bolca parayla başkente sahneli salonlu
yeni binalar kazandırdı, bunların başları­
na yetenekli yönetmenler atadı, her biri­
nin tam bir özgürlük içinde çalışabilmesi­
ni garantiledi. Genellikle yüksek kaliteli
temsiller sunuluyor bu belediye tiyatrola­
rında. Örneğin Theatre 13'de, bu mev­
sim, David Mamet'in "Oleanna"sı çok et­
kileyici biçimde oynandı. Theatre 14'da
ise, ünlü ressamın yaşamından ve kişili­
58
Ülkenin usta tiyatro adamlarından Pierre
Franck'ın yönettiği Atelier Tiyatrosu'nda
sahnelenen, çağımızın klâsiklerinden İs­
viçreli Dürennmatt'in "La Panne" (Arıza)
adlı oyununda, otomobilinin akşamın
çok geç saatlerinde, oldukça ıssız bir yö­
rede, birden arızalanması yüzünden, ge­
ceyi geçirebilmesi için konuk edildiği bir
villâda, genç bir iş adamının içine düştü­
ğü, hiç beklenmedik ve son kerte trajik
biçimde noktalanan olaylar birbirini izli­
yor. Bu çok ilginç ve başarılı temsil aylar­
ca afişte kaldı.
Yüzyılımızın başlarının en usta Fransız
güldürü yazarı Feydeau'nun "Le Dindon"unu (Türkiye'de "Avanak" adıyla
sahnelendiğini anımsar gibiyim) genç bir
topluluk, çok özgün bir biçemle sahne­
ledi. Önce La Bruyere Tiyatrosu'nda
uzun süre sergiledi, halen de Tristan Bernard Tiyatrosu'nda, her gün tıklım tıklım
dolu bir salonun karşısında oynuyor. Yö­
netmenliğini Thomas Le Douarec'in yap­
mış olduğu defalarca zevkle seyredilebilen bu temsilde, Juliette Meyniac da,
hem güzelliği hem güçlü sahne yetene­
ğiyle dikkati çekiyor.
Yine Feydeau'nun "La Puce â l'oreille"
(Pirelenme) adlı güldürüsü, kocaman Varietes Tiyatrosu'nu her gün son koltuğu­
na dek dolduran seyircilerce bol bol al­
kışlanıyor. Temsilin büyük başarısında,
baş erkek rolünü, sayısız filmleriyle ünü
çoktandır dünyanın dört bucağına yayıl­
mış olan Jean-Paul Belmondo'nun; en
önemli iki kadını rolünü de, hem albenili
hem de yetenekli, ikisi de genç ama ünlü
Cristiana Reali ve Sabine Haudepin'in
canlandırmalarının payı büyük.
Belçikalı Maeterlinck'in "Pelleas ve Melisande" adlı nefis romantik dramı, Olivier
Werner'in yönetiminde Athenee Tiyatro­
su'nda sahnelendi. Tümü genç olan
oyuncuların üstün başarısı sayesinde
metnin ruhsal incelikleri ve şiirsel güzelli­
ği seyircilere ustalıkla yansıtıldı. Unutul­
mayacak denli hoş bir temsildi bu.
Paris Tiyatrosu'nun küçük salonunda,
mevsimin en ilginç oyunlarından biri, ay­
lardan beri çok seyirci çekiyor: David
Decca'nın "Le Roman de Lulu"su (Lülü'nün Romanı). Konu, genç ve güzel
bir kızın, kendisinden yaşça çok daha
büyük bir erkekle sürdürdüğü ve kendisi­
ni çok mutlu kılan ortak yaşamın o er­
kekte sürekli yarattığı kuşkuyla yuğrul-
pe
cy
a
18. yüzyılın ünlü Fransız düşünürlerinden
Diderot'nun cinsel serüvenleri hakkında
bir oyun yazılabileceği doğrusu kimsenin
aklına pek gelmezdi. Son yılların başarılı
yazarlarından Eric Emmanuel Schmitt'in
bu konuyu çok tatlı bir biçemle işleyen
"Le Libertin" (Çapkın) adlı yapıtı, birkaç
haftadan beri Montparnasse Tiyatro­
su'nda sergileniyor. Diderot'yu çağımızın
en yetenekli, üstelik de yakışıklı oyuncu­
larından Bernard Giraudeau, seyircileri
mest eden, hem çok hareketli, hem çok
esprili bir şekilde canlandırıyor. Çevresin­
deki öteki oyuncuların tümü de övgüye
değer. Bu temsilin daha çok uzun süre
afişte kalacağına kesinlikle eminim.
Stephan Meldegg, son yıllarda, bu ülke­
de en çok ödül alan tiyatro adamı. Yö­
nettiği La Bruyere Tiyatrosu'nda ne sahnelense mutlaka çok seyirci çekiyor, çün­
kü tiyatroseverlerin tümü orada ancak
kaliteli bir oyun seyredebileceklerine ön­
ceden eminler. Düş kırıklığına uğradıkları
olmuyor zaten! Meldegg, bu mevsim, La
Bruyere'de reji yapmadı, başkalarının
sahneye koyduğu yapıtlara sahnesini aç­
tı: Önce "Le Dindon", ardından Tom Novembre'in hem yazdığı hem de kişilerinin
tümünü tek başına canlandırdığı "La Salle d'attente"ı, (Bekleme Salonu), şimdi
de Xavier Daugreilh'in, 30 yaşlarındaki
çağdaş kuşağın özellikle duygusal sorun­
larıyla ilişkili "Accalmies Passageres'i
(Geçici Yatışmalar). Meldegg'in
Renaissance Tiyatrosu'nda sahneye
koyduğu "Temps Variable en Soiree"
(Akşamın Değişken Havası) adlı çok
ilginç bir yapıt ise, ta eylülden beri oyna­
nıyor. Bu temsilin yakında ödül kazanabi­
leceği söylentileri artıyor günden güne.
pe
cy
Çocukluğumda, İstanbul Şehir Tiyatro­
su'nda seyrettiğim "Çifte Keramet", ola­
sılıkla, Goldoni'nin "Venedikli İkizler" adlı
güldürüsünün alaturka bir adaptasyo­
nuydu. Bu yapıt, Eldorado Tiyatrosu'nda,
bu mevsim, aylarca afişte kaldı. Oyuna
seyircinin dikkatini sürekli uyanık tutan
başdöndürücü bir tempo veren Gildas
Bourdet'nin rejisinin de, başta ikizlerin
ikisini de canlandıran genç aktör olmak
üzere oyuncuların tümünün de, bu tem­
silin böylesine canlı ve çekici olmasında
payları büyüktü.
rin" gibi ünlü kitapların yazarı Alphonse
Daudet'nin yapıtlarından. Bizet'nin bu
öykünün konusundan esinlenerek bes­
telediği süiti, çağdaş sanatçılardan Catherine Lara kendine göre uyarlamış ve
müzikal bir oyun oluşturmuş. Ezelden
beri turistlerin yok denecek denli az giy­
sili güzel kadınları seyretmek için üşüş­
tükleri Folies Bergere, sahnesini bu oyu­
na açarak, belki de ilk kez, tiyatro niteli­
ğine büründü. Temsilin unutulmaz özel­
liklerinin başında, ülkenin en ünlü oyun­
cularından Jean Marais'in tekrar büyük
bir rolde seyredilebilmesi geliyor. Artık
hayli yaşlı olduğu halde, Marais, hâlâ
bünyece ve zihince zindeliğinden zerre
kadar yitirmediğini bu oyunda kanıtlıyor
ve her gün seyircilerce ayakta alkışlanı­
yor.
a
muş tedirginlik ve bu adamın, candan
tutkun olduğu sevgilisiyle, yaş farkı yü­
zünden, eninde sonunda aralarında do­
ğabilecek tatsız bir durumu önceden ön­
lemek amacıyla peş peşe giriştiği sonuç­
suz çabalar... Sandrine Kiberlain ve Gerard Darmon'un oyunları çok başarılı.
Hem bol bol güldüren, hem iç burkan,
hem de düşündüren bir yapıt.
Jean-Claude Brialy'nin sinema dünyasın­
daki ünü, onun yetenekli bir tiyatrocu ol­
duğunu unutturabilir. Oysaki yıllarca, de­
ğişik sahnelerde başrollerde alkışlandık­
tan sonra, birkaç mevsimden beri Bouffes Parisiens Tiyatrosu'nu yönetiyor, ora­
da sahnelenen oyunların kimilerini kendi­
si sahneye koyuyor, kimilerinde rol alı­
yor. Marcel Ayme'nin "Le Passe-Muraille" (Duvar Aşan) adlı öyküsünden esinle­
nen bir müzikal güldürüyü sunuyor bu­
günlerde. Herhangi bir yapıya kapı aç­
madan girip çıkabildiğinin bilincine, gü­
nün birinde, şaşkınlıkla varan alçakgönül­
lü memuru, tanınmış oyuncu Francis Perrin canlandırıyor.
"L 'Arlesienne" (Arles'lı Kız). "Değirme­
nimden Mektuplar", "Tarascon'lu Tarta60
Comedie des Champs-Elysees'nin büyük
salonunda Herman Wouk'un "Ouragan
sur le Caine" (Caine Üzerinde Kasırga)
adlı yapıtını, Robert Hossein sahneye
koydu, her büyük oyuncunun canlandır­
mayı düşlediği avukat rolünü de üstlen­
di. Bir savaş gemisinde ortaya çıkan baş­
kaldırmanın sorumlusunun yargılanması­
nı sergileyen bu oyun, yönetmenden
kaynaklanan ve seyircilerin sinirlerini te­
dirgin edebilecek denli gerçekçi biçem,
bir de gergin bir hava yaratmasını usta­
lıkla beceren yetenekli oyuncular sayesin­
de, Paris'te bu mevsimin en başarılı tem­
sillerinden biri... Aynı binanın küçük sa­
lonunda, Simone Benmussa'nın Henry
James'in bir öyküsünden esinlenerek
sahneye uyguladığı ve rejisini de yaptığı
"Le Peintre et ses Modeleş" (Ressam ve
Modelleri) adlı oyun ise, konusunun do­
kunaklılığı oyuncuların yüksek yetenekle
riyle birleşince seyicilere derin bir sanat
zevki tattırdı.
Montparnasse Tiyatrosu'nun küçük sa­
lonunda, çağımızın genç kız ve delikanlı
larının bazılarının günlük yaşamının değ
şik yönlerinden kimilerini yansıtan "Les
Abimes" adlı çok sevimli bir oyun sahne
lendi ve dördü de canlandırdıkları kişiler
kadar genç sanatçı tarafından, inandırıcı
etkileyici bir şekilde oynandı.
Mevsim başından beri Paris'te seyretmiş
olduğum ilginç oyunların tümünden bu­
rada söz edebilmem ne yazık ki olanak­
sız. Yine de, buraya kadar saydıklarıma
şunları eklememek affedilmez bir savsak
lama olur. Bouffes du Nord Tiyatrosu'nda, Strindberg'in "Jouer avec le feu
(Ateşle Oynamak) adlı dramında, başta
ender rastlanan güzellikteki Emmanuelle Beart olmak üzere, oyuncuların tümü
başarılı... Michodiere Tiyatrosu'nda, "Un
grand eri d 'amour" (Güçlü Bir Tutku
Çığlığı), Josiane Balasko'nun kendi yazıp
sahneye koyduğu ve baş rollerini Richard
Berry'yle paylaştığı, tiyatro dünyasının
halkın pek tanımadığı kimi yönlerini ser
gileyen tatlı bir güldürü... Hebertot Tiyat
rosu'nda, Pirandello'nun "Tout comme
fauf'su (Her Şey Gerektiği Gibi) bu bü­
yük yazarın ender sahnelenen bir yapıtır
zevkle keşfetmek olanağını sunuyor...
Antoine Tiyatrosu'nda "La terrasse" (Taraça), son kerte özgün bir güldürü. Pa­
ris'teki kadar güzel sahnelenirse Türki­
ye'de çok beğenileceği düşünülebilir.
Bu çok uzun yazıyı burada noktalarken
derin üzüntü duyduğumu neden sakla­
yayım? Bu mevsim Paris'te gördüğüm il­
ginç oyunların, başarılı temsillerin her bi­
rinin yazarından, konularından, yönet­
menlerinin kişiliklerinden, sahneye konu
luş şeklinden, başlıca oyuncularından,
dekor ve kostümlerinden, ışık ve ses
efektlerinden çok daha ayrıntılı bah­
sedebilmek isterdim ama, bu metnin
sözcük sayısını en azından on kat arttırır
dı! Yine de, okuyucularıma, yüzeysel de
olsa, yararlı olabilecek veriler sunabildim
se, ne mutlu bana!
tiyatro
Tiyatro'dan Önce...
Tiyatrodan Sonra...
İNİDİRİM YAPAN KURULUŞLAR
üretkensizlik ve sevgisizlik
yağmurunun sağnak haline
geldiği bu topraklarda
sığınabilecek bir yer ararsanız
Sığınak Cafe'deyiz.
ÇATI RESTAURANT
İndirim: % 8
İstiklal Cad. Orhan. A. Apaydın
Sk. No: 20/7 Beyoğlu-İst Tel:
(0212)251 00 00
DARÜZZİYAFE
İndirim: %15
Şifahane Sk. No: 6
Süleymaniye-İst
Tel: (0212) 511 84 14
Türk Musikisi'nin sihirli
nağmelerini dinleyerek
mutfağımızın eşsiz lezzetlerini
tarihi bir mekânda tadabilirsiniz.
Not: C. tesi akşamları saat
8.00-10.00 arası Canlı Fasıl
EL MARIACCHI
İndirim: %10
Mim Hotel içi Fulya Bayırı Ferah
Sk. No: 16 Ihlamur-İst
Tel: (0212)231 28 07
Meksika mutağının tadına
doyulmaz yemeklerini tattınız
mı? Tatmadıysanız o halde El
Marıacchı'ye sizleri bekliyoruz.
FEHMİ BABA ET LOKANTASI
İndirim: %10
Meşrutiyet Cad. No: 33
Galatasaray-İst
Tel: (0212) 293 93 26
FLAMİNGO BAR-REST.
İndirim: %10
Receppaşa Cad. No: 15/B
Taksim-İst
Tel: (0212)235 78 54
Alt kattaki Akşam Barımızda
nefis içecekler üst kattaki
Restaurantımızda zengin mutfak
çeşitleri ile özel günlerinizde tüm
beklentilerinize yanıt verecek ve
dostlarınızla
unutamayacağınız
saatler yaşamak istermisiniz?
Böyle bir ortamı bulamadıysanız
o halde; biz bu ortamı size
yaşatacağız...
Not: Salı günü saat 9.00'da Fasıl
GALATA BAR/MEYHANE
İndirim: %8
Orhan Apaydın Sk. No: 11
Beyoğlu-İst.
Tel: (0212) 293 11 39
Her akşam fasıl eşliğinde nefis
yemekleriyle sizlerle.
GARİBALDİ
İndirim: %10
İstiklal Cad. Oda Kule yanı No:1
Beyoğlu-İst
Tel: (0212) 249 68 95
Nostaljik bir ortamda güzel vakit
geçirmek için tek adres Garibaldi.
GOLDEN KYLIN CHINESE
RESTAURANT
İndirim: %15
Receppaşa Cad. No: 5 Taksim-İst
Tel: (0212) 256 36 45
Uzak Doğu'dan gelen esinti
rüzgârlarıyla hoş bir ortamda
hakiki Çin Mutfağını ta­
dabilirsiniz.
GOODFELLAS BAR-REST.
İndirim: %15
Bomonti Fırın Sk. No: 43 Şişli-İst
Tel: (0212) 233 00 36
Şafak Yaprak & Orkestrası
eşliğinde her Salı, Perşembe,
Cuma, C tesi günleri, Canlı Caz
Müzik dinleyebilirsiniz.
CAFE KİKKA
İndirim: %10
Abdulkadir Noyan Sk. No: 17/18
Erenköy-İst Tel: (0216) 411 15
20
Cafe Kikka'da kahve cehennem
kadar karanlık, ölüm kadar güçlü
aşk kadar tatlıdır.
KHALKEDON
RESTAURANT-BAR
cy
a
öğrencilerinin yaptığı Fasıl ve
Türk Sanat müziği eşiliğinde
nezih bir ortamda leziz
yemeklerimizi tadarak hoş saatler
geçirebilirsiniz...
Not:: Kredi Kartı geçerli değildir.
BAHAR LOKANTASI
İndirim: %10
İstinye Cad. No: 134 İstinye-İst
Tel: (0212) 277 85 55
BAY BALIKÇI
İndirim: %10
Kefeliköy Cad. No: 14
Kireçburnu-İst
Tel: (0212) 262 36 64
Balık deyince ilk akla gelen Bay
Balıkçının taze balık ve deniz
ürünlerini bulabileceğiniz bir
mekân.
CAFE LA PORTE
İndirim: %15
Miralay Nazım Sk. No:15
Bahariye-İst.
Tel: (0216) 418 08 59
Alışılagelmişin dışında zengin
menüleriyle sıcak bir sevgi
ortamında buluşalım.
CAFE LEBON
İndirim: %10
İstiklâl Cad. No: 445
Beyoğlu-İstanbul
Tel: (0.212) 252 54 60
CAFE SHOP
İndirim: %10
Bahariye Cad. Miralay Nazım Sk.
No:34 Bahariye-İst.
Tel: (0216) 337 49 20
Fransız Cafelerinin kendine özgü
havasında, günün her saati hoş
vakitler geçirebilirsiniz.
CAFE SIĞINAK
İndirim: %15
Caferağa Mah. Muvakkithane
Cad. No:30/4 Kadıköy-İst.
Tel: (0216) 349 18 94
Yozlaşma, iletişimsizlik,
pe
A LA TURKA RESTAURANT
İndirim: %10
Cami Meydanı Hazine Sk. No: 8
Ortaköy-İstanbul
Tel: (0212)258 79 24
Ortaköy'ün ilklerinden. Meydanın
ve boğazın otantik atmosferinde
Türk mutfağının en güzel
örneklerini sunuyor. Üst katında
yer alan ODA "Kişiye Özel Salon"
ise her türlü grup
organizasyonları, seminer,
konferans, toplantı, doğum
günleri, kahvaltılar için sadece
"SİZE ÖZEL"
ALA-TURKA MEŞK REST.
İndirim: %10
Çarşıarkası Sk. No: 32. 1.
Levent-İst
Tel: (0212)283 45 63
Sıcacık bir ortamda özlediğiniz
tatlarla an-nenizin mutfağı kadar
özenli, sevgi dolu sofralarda
Al-Turka Meşk sizin için alâsıyla.
ASİTANE RESTAURANT
İndirim: %10
Kariye Camii Sk. No: 18
Edirnekapı—İst
Tel: (212)534 84 14
Osmanlı Saray Mutfağının
doyumsuz lezzetlerini UDİ'nin
hoş nağmeleri eşliğinde tatmak
için Asitane de buluşalım.
AŞİYAN RESTAURANT
İndirim: %10
Kalamış Yat Limanı Kalamış-İst
Tel: (0216) 349 55 69
Karides Güveç'te, Balık ve çeşitli
et yemeklerinin sunulduğu
zengin menüsü ile sabaha karşı
tadına duyamayacağınız İşkembe
Çorbasıyla son bulan
unutamayacağınız bir gece için
her Çarşamba, Cuma, Ctesi
günleri İ. T. Ü. Devlet
Konservatuvarı Yüksek Lisans
İndirim: %10
Münir Nurettin Selçuk Cad.
Kalamış Spor Tesisleri Kadıköy-İst.
Tel: (0216) 349 58 72
Altı yıl boyunca adıyla
özdeşleşmiş, Bizans harabeleri
dekoruyla hizmet veren
Khalkedon Bar bahçesindeki
Viking dekoruyla; restaurant
bölümü ile Grup Tempo eşliğinde
yemek yemeniz ve eğlenmeniz
için Kalamış'ta.
LA BOHEME-ŞAMATA
GARDEN
İndirim: %10
Yalı Sk. No:3 Beşiktaş-İst.
Tel: (0212)261 75 20
Boğaz manzaralı yazlık
restaurant ve barımızda canlı
müzik eşliğinde uluslararası
mutfağımızdan seçmeleri
tadabilirsiniz.
LE SELECT
İndirim: %20
Manolya Sk. No: 21 Levent-İst
Tel: (0212) 268 21 20
Uluslararası Mutfağı ile Le Select
LITTE CHİNA
İndirim: % 10
1. Plaj Yolu No: 3 Caddebostan
-İst
Tel (0216) 363 50 90
2. Tepecik Yolu Alkent Alışveriş
Merkezi Etiler-İst Tel: (0212)263
17 15
3. Cevdet Paşa Cad. No:226/5
Bebek
Litte China'larda sunulan
yemekler Çin'in "Cantonese"
bölgesinin özel yemekleri, bu
mutfağı bilenler ve merak
edenler için...
LITTE İTALY BAR-REST.
İndirim: %10
İstiklal Cad. Örs Turistik İş
Merkezi No: 251-253 Kat1/7-8
61
pe
cy
a
pe
cy
a
İSTANBUL'DA YAŞAMAK
Yalıboyu Cad. No: 36
Beylerbeyi-İstanbul
Tel: (0216)321 14 93
SICAK RESTAURANT
İndirim: %10
Keskin Kalem Sk. No: 37
Esentepe -İst
Tel: (0212) 267 38 56
Akdeniz mutfağının seçme
yemekleriyle sıcak bir ortamda
yemek yemek ister misiniz?
TANDOORI RESTAURANT
İndirim: % 20
Alkent Sitesi Tepecik Yolu
Etiler -İst
Tel: (0212) 257 84 79
Türkiye'de ilk ve tek Pakistan
Hint Mutfağı.
TEGİK RESTAURANT
İndirim: %10
Receppaşa Cad. No: 20
Taksim-İst
Tel: (0212) 254 66 99
Kore Mutfağının yanı sıra Çin ve
Japon Mutfaklarından da
örnekler sunan Uzak Doğu
Mekânı. Kore Mutfağını tanımak
isteyenlere özel menü öneriliyor.
Koreden getirilen özel pişerme
üniteli masalarda yer alıyor.
T-BONE STEAK HOUSE REST.
İndirim: %15
İndirim: % 5 (kredi kartı indirimi)
Küçük Bebek Cad. No: 16 K.
Bebek-İst Tel: (0212) 287 05 11
Fransız ve İtalyan Mutfağının
sizlere sunduğu lezzetli ve
değişik yemeklerle hoş bir
ortamda hafta sonu canlı müzik
eşliğinde güzel saatler
a
Kurabiye Sk. No: 13 Beyoğlu -İst
Tel: (0212) 245 25 88
Vejeteryenler, ağzının tadını
bilenler ve küçük bir serüvene
hazır herkes için Parsifal
Beyoğlu'nda.
RAQUETE RESTAURANT-BAR
İndirim: %10
Sadi Gülçelik Spor Sitesi İstinye
-İst
Tel: (0212) 276 50 87
RİSTORANTE İTALİANO
İndirim: %7
Cumhuriyet Cad. No: 6 Elmadağ
-İst
Tel: (0212)247 86 40
ROUTE CAFE 66
İndirim: %15
Osmanağa Mah. Süleymanpaşa
Sk. No:13 Bahariye-İst Tel:
(0216)336 24 66
Geçmişten gelen geleceğin adı.
Not: İndirim Alışveriş Merkezi için
de geçerlidir.
SAHAF CAFE - KÜLTÜR MERK.
İndirim: % 15
Mühürdar Cad. Dumlupınar Sk.
No: 12 Kadıköy-İst
Tel: (0216)414 42 06
Kitabevi ve cafenin ötesinde
sanatsal-kültürel etkinliklerde
bulunan Sahaf Cafe şimdi de
Ergün-Özcan Tamer
Karaboğalı'nın katkılarıyla okuma
tiyatrosu her pazartesi saat
18.30'da sizlerle
SEAPORT
İndirim: % 10
pe
cy
Beyoğlu -İst
Tel (0212) 243 17 18
MANDRA TAVERNA
İndirim: %10
Ergenekon Cad. No: 73/B
Pangaltı-İstanbul
Tel: (0.212) 241 47 36
MAVİŞ MANTI
İndirim: %10
Yeni Çarşı Cad. No: 76
Galatasaray -İst
Tel: (0212) 249 48 94
MESERRET
CAFE-BAR-RESTAURANT
İndirim: %10
Çavuşoğlu İş Merkezi No: 131/4
Tepebaşı -İst Tel: (0212) 244 39
55
Gün Batımında Haliç
sakin bir ortamda sohbet olanağı
hafif müzik.
Çar, Cuma, C.tesi günleri akustik
canlı müzik, günlük gazete,
dergi, kitap okuma olanağı grup
toplantıları ve grup yemekleri için
ayrı bir mekân.
PANE VİNO
İndirim: %10
İndirim: % 5 (Kredi kartı indirimi)
Bağarası Sk. No: 2/A Bebek -İst
Tel: (0212) 248 84 65
Kuzey İtalya mutfağının mevsime
göre üç ayda bir değişen leziz
yemekleri ve sürpriz specıalleh
özel Grappa içeceği eşliğinde.
Not:: Pazar günleri kapalıdır.
PARSİFAL
İndirim: %15
64
geçirebilirsiniz.
TIFFANYT-R-M
İndirim: % 5
Bağdat Cad. 167/3 Küçükyalı-İst.
Tel: (0212) 262 36 64
Balık deyince ilk akla gelen Bay
Balıkçının taze balık ve deniz
ürünlerini bulabileceğiniz bir
mekân
THE CHINA RESTAURANT
İndirim: % 10 (Gece)
İndirim: % 5 (Gece, kredi kartı
İndirimi)
İndirim: %15 (Gündüz)
İndirim: %10 (Gündüz, kredi kartı
İndirimi)
Lamartin Cad. No: 17 Taksim-İst
Tel: (0212) 250 62 63
Sizlere ilk defa Çin mutfağının
lezzetlerini tattıran, 40 yıldır aynı
yerde; aynı kalite ile evinizdeymiş
gibi rahat, huzurlu bir şekilde Çin
mutfağını sevenler veya Çin
mutfağının tatlarını merak
edenler için hizmetinizde.
VAGABONDO'S RESTAURANT
İndirim: %10
İndirim: % 5 (Kredi kartı indirimi)
Köybaşı Cad. No: 278
Yeniköy -İst
Tel: (0212) 299 00 54
YANYALI RESTAURANT
İndirim: %10
Söğütlüçeşme Cad. Yağlıkçı
İsmail Sk. No:1 Kadıköy-İst.
Tel: (0216) 336 33 33
1919'dan beri Anadolu
yakasında Türk mutfağını
yaşatan Yanyalı; nostaljik salonu,
seçkin kadrosu ile damak zevkine
hitap eden 100'e yakın yemek
çeşidiyle hizmet vermektedir.
K İ T A B E V L E R
AFA KİTABEVİ
İndirim: %20
İstiklâl Cad. Bekar Sok. No: 17
Beyoğlu-İstanbul
Tel: (0.212)249 22 18
AKYÜZ KİTABEVİ
İndirim: %10
Kadıköy İş Merkezi
Kadıköy-İstanbul
Tel: (0.216)336 90 81
BAKIRKÖY KİTAP SARAYI
İndirim: %15
Mektupçu Sk. Hacer Apt. No: 8
Bakırköy-İstanbul
Tel: (0.212) 542 48 83
BEYAZ A D A M KİTABEVİ
İndirim: %15
İstanbul Cad. Mor Sümbül Sk.
No: 1/A Bakırköy-İst.
Tel: (0.212)561 20 92
EVRİM KİTABEVİ
İndirim: %10
Kadıköy İş Merkezi No: 78-106
Kadıköy-İstanbul
Tel: (0.216) 347 49 63
DÜNYA AKTÜEL KİTABEVLER
• Dünya Tünel Kitabevi
İndirim: %5
İstiklal Cad. No: 496
Beyoğlu-İstanbul
Tel: (0.212) 249 10 06
• Dünya Bebek Kitabevi
İndirim: %5
Cevdet Paşa Cad. No: 232/1
cy
pe
a
İSTANBUL'DA YAŞAMAK
İndirim: %5
Teşvikiye Cad. No: 164/3
Nişantaşı-İstanbul
Tel: (0.212)247 05 90
• Dünya Kadıköy Kitabevi
İndirim: %5
Kadıköy İş Merkezi
Kadıköy-İstanbul
Tel: (0.216)347 79 06
• Dünya Cağaloğlu Kitabevi
İndirim: %5
Narlıbahçe Sk. No: 13
Cağaloğlu-İstanbul
Tel: (0.212) 513 50 79
• Dünya Capitol Kitabevi
İndirim: %5
Tophanelioğlu Cad. Altunizade
Üsküdar-İstanbul
Tel: (0.216) 391 18 80
• Dünya Swiss Otel Kitabevi
İndirim: %5
TİYATROLAR
Bakırköy Belediye Tiyatrosu
Yunus Emre Kültür Merkezi
Tel: (0212) 661 19 41
BKM Oyuncuları
Beşiktaş Kültür Merkezi
Hasfırın Sk. No: 75 Beşiktaş
Tel: (0212)260 11 56
Dormen Tiyatrosu
Ergenekon Cad. No: 98 Pangaltıİstanbul
Tel: (0212)241 27 37
Enis Fosforoğlu Tiyatrosu
Kadıköy Halk Eğitim Merkezi
Tel: (0216) 449 33 82
Feridun Karakaya Tiyatrosu
Kuvayi Milliye Cad. Çevre Pasajı
No:43/6 K.M.Paşa-İstanbul
Tel: (0212)585 52 63
Grup Kafka
Martı Sanat Evi
Baro Han No: 330 Beyoğlu
Tel: (0212) 251 66 20
Hadi Çaman Yeditepe
Oyuncuları
Teşvikiyi Cad. No: 160
Nişantaşı -İstanbul
Tel: (0212) 225 71 98
Kenterler
Halaskargazi Cad. 35 Harbiye
Tel: (0.212) 246 35 89
Kumpanya
İstanbul Sanat Merkezi
Tel: (0212) 235 54 57
Tiyatro Çisenti
Martı Sanat Evi
Baro Han-Tünel
Tel: (0.216) 293 81 37
Tiyatro Stüdyosu
Kadıköy Halk Eğitim Merkezi
Tel: (0.216)449 30 44
Tiyatro İstanbul
İstek Vakfı Atanur Oğuz Lisesi
Tiyatro Salonu Beşiktaş-İstanbul
Tel: (0.212) 275 21 10
Tiyatro Ti
Martı Sanat Evi
Baro Han No: 330 Beyoğlu
Tel: (0212) 251 52 30
Tiyatro Tanı
Martı Sanat Evi
Baro Han No: 330 Beyoğlu
Tel: (0212) 251 66 20
pe
Swiss Oteli Maçka
Maçka-İstanbul
Tel: (0.212) 259 02 26
• Dünya Hilton Oteli
Köşk Kitabevi
İndirim: %5
Hilton Oteli Elmadağ
Harbiya-İstanbul
Tel: (0.212) 233 00 94
• Dünya Holliday In Crown
Plaza Kitabevi
İndirim: %5
Holliday In Oteli
Ataköy-İstanbul
Tel: (0.212) 559 11 95
• Dünya Maltepe Kitabevi
İndirim: %5
Maltepe Sahil Yolu S Plajı
İstasyon yanı
Maltepe-İstanbul
Tel: (0.216) 442 09 50
• Dünya Borsa Kitabevi
İndirim: %5
I.M.K.B. Binası
Maslak-İstanbul
GENÇLİK KİTABEVİ
İndirim: %10
Mühürdar Cad. No: 68
Kadıköy-İstanbul
Tel: (0.216) 337 96 05
MEFİSTO KİTABEVİ
İndirim: %15
İstiklâl Cad. No: 173
Beyoğlu-İstanbul
Tel: (0.212) 293 19 09
66
Tiyatrokare
Gönül Ülkü - Gazanfer Özcan
Tiyatrosu
Abide-i Hürriyet Cad.
No: 227/229 Şişli-İstanbul
Tel: (0212)230 16 18
Stüdyo Oyuncuları
Vali Konağı Cad. Akkirmanlı Sk.
No: 30 Nişantaşı-İstanbul
Tel: (0212) 246 77 25
DEVLET TİYATROLARI
AKM Büyük Salon
Taksim
Tel: (0212) 251 56 00
Taksim Sahnesi
Taksim
Tel: (0212)249 69 44
Oda Tiyatrosu
Taksim
Tel: (0212)251 56 00
Aziz Nesin Sahnesi
Taksim
Tel: (0212) 251 56 00
Büyük Tiyatro-Ankara
Tel: (0312)426 85 17
Küçük Tiyatro-Ankara
Tel: (0312)311 11 69
Oda Tiyatrosu-Ankara
Tel: (0312)311 11 69
Yeni Sahne-Ankara
Tel: (0312)434 24 24
Şinasi Sahnesi-Ankara
Tel: (0312)467 14 44
Altındağ Tiyatrosu-Ankara
Tel: (0312)316 59 02
İzmir Devlet Tiyatrosu
Tel: (0232)426 85 17
Adana Devlet Tiyatrosu
Tel: (0322) 359 44 44
cy
a
Bebek-İstanbul
Tel: (0.212) 265 71 03
• Dünya Nişantaşı Kitabevi
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu
Tel: (0412)222 22 64
Bursa Devlet Tiyatrosu
Tel: (0224)221 29 44
Antalya Devlet Tiyatrosu
Tel: (0242) 247 74 60
Trabzon Devlet Tiyatrosu
Tel: (0426) 326 14 78
İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR
BELEDİYESİ
ŞEHİR TİYATROLARI
Harbiye M. Ertuğrul Sah.
Tel: (0212) 240 77 20
Harbiye Cep Tiyatrosu
Tel: (0212) 240 77 20
Fatih Reşat Nuri Sahnesi
Tel: (0212) 526 53 80
Üsküdar M. Celal Sahnesi
Tel: (0216)333 03 97
Kadıköy H. Taner Sahnesi
Tel: (0216) 349 04 63
SİNEMALAR
AFM (Nişantaşı) Tel: 230 94 38
AKMERKEZ (Etiler)Tel: 282 05 05
ALMAN K. M. Tel: 249 45 82
APOLLON Tel:(0216)362 51 00
AS (Harbiye) Tel: 247 63 15
AS (Kadıköy)Tel:(0216)336 00 50
ATLANTİS Tel:(0216)418 26 56
ATLAS Tel: 252 85 76
AVŞARTel: 583 14 97
BAHARİYE Tel: (0216)414 35 05
BAKIRKÖY 74 Tel: 572 04 44
BEYOĞLU Tel: 251 32 40
BROADWAY Tel: (0216)3461481
CAPİTOL Tel: (216) 310 06 16
Tel. (212)251 91 96
Dünya Bebek Kitabevi
Cevdet Paşa C. 232/1 Bebek
Tel. (212)265 71 03
Evrim Kitabevi
Kadıköy İş Mrk. 78-106
Kadıköy
Tel. (216)347 49 63
Gençlik Kitabevi
Mühürdar C. 68 Kadıköy
Tel. (216)337 96 05
Germinal Kitabevi
Halaskargazi C. 309 Şişli
cy
KİTABEVLERİ
ABC Kitabevi
İstiklal C. 461-Beyoğlu
Tel: (212) 249 24 14
Acar Kitabevi
1- Bağdat C. 374
Şaşkınbakkal
Tel. (216)358 20 51
2-Moda C. 102 Kadıköy
Tel. (0216)338 53 47
3- Bağdat C. Yolaç İş Mrk.
No: 68-Kızıltoprak
Tel. ( 2 1 6 ) 3 3 8 53 73
Adam Kitabevi
İstanbul C. Morsümbül S.
No: 1-Bakırköy
Tel. (212)571 96 54
Afa Kitabevi
İstiklale. Bekar 5. 17 Beyoğlu
Tel. (212)249 22 18
Akademi Kitabevi
Akkavak S. 2 - Nişantaşı
Tel. (212)248 43 96
Akyüz Kitabevi
Kadıköy iş Merk.
Tel. (216)336 90 81
Alkım Kitabevi
Kadıköy Çarşısı Orta Kat
101-Kadıköy
Tel. (216)349 40 75
Arion Kitabevi
Sıraselviler C. 1 Taksim
Tel. (212)243 23 70
Arşiv Kitabevi
Bahariye C. 86/2 Kadıköy
Tel. (216)338 43 12
Bakırköy Kitap Sarayı
Gençler C. 8 Bakırköy
Tel. (212)583 09 03
Boğaziçi Kitabevi
Nispetiye C. 70 Etiler
Tel. (212)265 47 52
Dünya Aktüel Kitabevi
İstiklal C. 469 Beyoğlu
Tel. (212)241 07 09
Gözlem Yay. Kitabevi
Atiye S. Polar Ap. 12/6
Teşvikiye
Tel. (212)240 41 44
Hamlet Kitabevi
Sıraselviler C. 15 Taksim
Tel. (212)244 26 01
Homer Kitabevi
Yeni Çarşı C. 28/A
Galatasaray
Tel. (212)249 59 02
Kabalcı Kitabevi
Ortabahçe C. 22/4 B.taş
Tel. (212)261 31 24
Kadıköy Kitabevi
Kadıköy İş Mrk.-Kadıköy
Tel. (216)347 52 81
Mefisto Kitabevi
İstiklale. 173-Beyoğlu
Tel. (212)293 19 09
Genç Mefisto Kitabevi
Muvakkıthane C.15 K.köy
Tel. (216)414 35 19
Metropol Kitabevi
İstiklale. 140/46 Beyoğlu
Tel. (212)245 70 34
Net Kitabevi
Galleria Ataköy
Tel. (212)559 09 50
İstiklal Cd. No: 79/81
Beyoğlu
Tel. (212)293 07 59-60
Nezih Kitabevi
1-Bağdat C. 378 Ş.bakkal
Tel. (216)356 56 10
2-Mühürdar C. 40 K.köy
Tel. (216)345 31 11
Pan Kitabevi
Barbaros Bulvarı 74/4
Beşiktaş
Tel. (212)261 80 72
Pandora Kitabevi
Büyükparmakkapı S. 3
Beyoğlu
Tel. (212)245 16 67
Pentimento Art Shop
İstiklale. 140/3 Beyoğlu
Tel. (212)293 39 59
Pera Orient Kitabevi
Aznavur Pasajı Yapı Kredi
Karşısı-Beyoğlu
Polat Kitabevi
Ankara C. 105 Cağaloğlu
Tel. (212)513 50 93
Remzi Kitabevi
1-Servili Mescit S. 3
Cağaloğlu
Tel. (212) 511 69 16
2-Akmerkez Etiler
Tel. (0212)282 02 45
Robinson Crusoe Kit.
İstiklal C. 389-Beyoğlu
Tel. (212)293 69 68
Saka Kitabevi
Eski Yıldız C. 12 Beşiktaş
Tel. (212)260 12 79
Simurg Kitabevi
Hasnun Galip S. 2/A
Beyoğlu
Tel. (212)243 63 77
Mühürdar C. Akmar
Pasajı 70/1 Kadıköy
Tel: (0216) 349 26 10
BM Çağdaş Sanat Merk.
Akkavak Sk. 1/1-Nişantaşı
Tel: (0212)231 10 23
Ekol Sanat Galerisi
Bakraç Sk. 35/A Cihangir
Tel: (0212) 293 06 17
Eylül Sanat Galerisi
Akkirman S. 59 Nişantaşı
Tel: (0212)231 69 56
Exclusive Sanat Merkezi
Bağdat Cad. 449 Suadiye
Tel: (0216)363 75 94
Fransız K.M. San. Gal.
İstiklal Cd. 8-Taksim
Tel: (0212)252 02 62
Galeri Art Inter Cultura
İstiklal Cd. 373-Beyoğlu
Tel: (0212) 243 29 18
Galeri B
Hüsrev Gerede C. Fırın Sk.
2/1 -Teşvikiye
Tel: (0212)227 03 63
Galeri Matyatlı
Sanat ve Kültürevi
İstiklal C. Saka Salim Çık.
Kısmet Han. 3/1-Beyoğlu
Tel: (0212) 244 15 91
Galeri Nev
Maçka C. 33/B-Maçka
Tel: (0212)231 67 63
Galeri Replica
Cami Sk. Deniz Ap 3/3
Erenköy
Tel: (0216) 358 60 95
Galeri SZ
Kalıpçı Sk. Büyük
pe
CAROUSELTel:571 83 80
DÜNYA Tel: 249 93 61
EMEK Tel: 293 84 39
FİTAŞ Tel: 249 01 66
FRANSIZ K.M Tel: 249 07 76
GALLERİA PRES.Te!:560 72 66
GAZİ Tel: 247 96 65
GÜNEY Tel: (0216)354 13 88
HAKAN Tel: (0216) 337 96 37
İNCİ Tel: 240 45 95
İNCİRLİ Tel: 572 64 39
KADIKÖY Tel:(0216)337 74 00
KENT Tel: 241 62 03
LALE Tel: 249 25 24
M O D A Tel: (0216)337 01 28
OSCARTel:(0216)390 09 69
PARLIAMENTTel: 263 18 38
PERA Tel: 251 32 40
PRINCESS Tel: 285 06 95
PRINCESSTel:227 91 47
PYRAMIDTel:(0216)348 01 50
REKSTel: (0216)336 01 12
RENK Tel: 572 18 63
SİNEPOPTel: 251 11 76
SİTE Tel: 247 69 47
SÜREYYA Tel:(0216)336 06 82
a
İSTANBUL'DA YAŞAMAK
GALERİLER
Ares Sanatevi
Iğrıp Sk. 24-Fenerbahçe
Tel: (0216) 345 11 62
Asmalımescit Sanat Gal.
Sofyalı Sk. 5 Tünel
Tel: (0212)249 69 79
A.K.M Sanat Galerisi
Taksim-İstanbul
Tel: (0212)251 56 00
Bilim Sanat Galerisi
Bayraktar Ap. Teşvikiye
Tel: (0212)230 17 45
Galeri Vinci
Ihlamur Yolu 1 Teşvikiye
Tel: (0212) 233 06 19
Galeri Artist
Otim Kar. Yeşil Çimen C.
Tel: (0212)227 68 52
Garanti Bankası San. G.
H.gazi C. 36 Şişli
Tel: (0212) 230 39 80
Gözlem Sanat Galerisi
Atiye Sk. 12/6-Teşvikiye
Tel: (0212)240 41 44
Güntay Sanatevi
Cemil Topuzlu C. Sosyal
Ap. 2/1-Feneryolu
Tel: (0216) 386 88 98
Hobi Sanat Galerisi
V.konağı C. Pas. 73 N.taşı
Tel: (0212)225 23 37
İMKB Sanat Galerisi
Istinye
Tel: (0212) 298 25 10-11
Kadıköy Belediyesi
Caddebostan K. ve S. M.
Haldun Taner S. C.bostan
Tel: (0216)360 95 95 Kare
Sanat Galerisi
Atiye Sk. 12/2-Teşvikiye
Tel: (0212) 240 44 48
Mine Sanat Galerisi
Sokullu Sk.1-Kadıköy
Tel: (0216)345 64 40
Mozaik Fotoğraf Turizm
Kültür ve Sanatevi
Söğütlü Çeşme C. 160/1
Şeyda Ap. Kadıköy
Tel: (0216) 418 08 48
Mutlu Sanat Odası
General Necmettin Öktem
Sk. 13/1-Erenköy
Tel: (0216) 355 35 87
Nadya Sanat Galerisi
Gazi Evranos C. 33
Yeşilköy
Tel: (0212) 573 81 93
Restorasyon Atölyesi
Ece Ap. 73-75/1-Teşvikiye
Tel: (0212) 261 45 09
Nüans Sanat Merkezi
Valikonağı C. Şakayık S.
No: 40 Kat 5 Nişantaşı
Tel: (0212)234 40 44
Özden Sanat Galerisi
SporCd. 130/3-Maçka
Tel: (0212) 260 44 28
Pavo Sanat Evi
Yoğurtçu Parkı C. 62/3
Kadıköy
Tel: (0216) 338 99 83
Seven Sanat Galerisi
1-Moda C. 66 Kadıköy
Tel: (0216)345 56 16
2-Şakayık S. 37 Teşvikiye
Tel: (0212) 231 70 58
TEM Sanat Galerisi
Valikonağı C. Prof. Dr. O.
Ersek Sk. 44/2-Nişantaşı
Tel: (0212) 234 13 46
Urart Sanat Galerisi
Abdi İpekçi Cd. No:18
Nişantaşı
Tel: (0212)241 21 83
67
a
pe
cy
cy
pe
a
MitosBOYUT Yayınları
Bertolt Brecht
Bütün Oyunları
Versiyonları ile birlikte 59 oyun,
• Geniş ve ayrıntılı açıklamalar,
• Oyunlar üzerine Brecht'in yazıları,
• Toplamı, yaklaşık 5000 sayfa,
• Bez cilt, kuşe şömiz, 1. hamur kâğıt.
Copyright, Suhrkamp Verlag ©
Türkiye Yayın Hakları, TEM Ltd. ©
a
Açıklamalı Berlin ve Frankfurt Baskılarından
Yayına Hazırlayanlar
Werner Hecht/ Jan Knopf/Werner Mittenzwei
Klaus-Detlef Müller
Cilt 1: Kutsal Kitap/Baal (1919)/Baal (1922)/Baal'in Yaşam
Öyküsü/Gecede Trompet Sesleri/Dügün/Dilenci veya Ölü
Köpekler/Şeytan Kovma/Lux Tenebris'te/Balık Avı/Ova
Cilt 2: Çalılık/Kentlerin Çalılığında/İngiliz Kralı İkinci
Edward'ın Yaşamı/Adam Adamdır (1926)/
Adam Adamdır (1938)
Cilt S: Üç Kuruşluk Opera/Mahagonny/Mahagonny Kentinin
Yükselişi ve Düşüşü/Lindberglerin Uçuşu/Anlaşma Üzerine
Badener Öğreti Oyunu/Evet Diyen/Evet Diyen Hayır
Diyen/Önlem (1930) / Önlem (1931)
Cilt 4: Mezbahaların Kutsal Johanna'sı/Kuraldışı ve Kural/ Ana
( 1 9 3 3 ) / A n a (1938)
Cilt 5: Sivri Kafalılar Yuvarlak Kafalılar / Yuvarlak Kafalılar
Sivri Kafalılar
Cilt 6: Küçükburjuvanın Yedi Ölümcül Günahı / Horatier ve
Kuriater / Carrar Ananın Silahları / III. Reich'ın Korku ve
Sefaleti.
Cilt 7: Galilei'nin Yaşamı (1938/39)/ Gelileo (Amerika
Metni)/Galilei'nin Yaşamı (1955/56) / Dansen/ Demirin Fiyati
Nedir.
Cilt 8: Cesaret Ana ve Çocukları / Lukullus'un Sorgulanması
(1940)/Lukullus'un Sorgulanması (1951)/Lukullus'un
Mahkûmiyeti/Sezuan'm İyi İnsanı.
Cilt 9: Puntila Aga ve Uşağı Matti / Arturo Ui'nin Yükselişi/
Simone Machard'ın Yüzleri.
Cilt 10: Schweyk İkinci Dünya Savaşında / Malfi Düşesi.
Cilt 11: Kafkas Tebeşir Dairesi / Sofokles'in Antigone'si.
Cilt 12: Komün Günleri / Saray Danışmanı Lenz/Gerhart
Hauptmann'ın Kunduz Kürkü ve Kırmızı Horozu.
Cilt 13: Coriolanus/Anna Segers-Rouen'li J e a n n e D'Arc'ın Davas:
(1431)/Turandot veya Çamaşırcıların Kongresi/Moliere'in Don
Juan'ı/Ziller ve Davullar.
İLK
cy
Türkçe'ye Çevirenler
Ahmet Cemal/Aziz Çalışlar /Yücel Erten/Özdemir Nutku
Filiz Ofluoğlu/Yılmaz Onay/Ayşe Selen
K İ T A P (Cilt 7 )
NİSAN/ 1997'de
Galilei'nin Yaşamı (1938/39)/ Galileo (Amerika Metni) / Galilei'nin Yaşamı (1955/56)
Dansen /Demirin Fiyatı Nedir. (Çeviren: Ahmet Cemal)
pe
1 • Tiyatro-Devrim ve MEYERHOLD - Hazırlayan: Ali Berktay
20. Yüzyılın büyük tiyatrocusunun yaşamı, "Tiyatro" adlı kitabı, hakkında yazılanlar ve
Sovyet Arşivlerinin 1988 yılında açılmasından sonra ortaya çıkan, öldürülmesine yol açan
düzmece mahkeme tutanakları
2 • Eugene Ionesco / Toplu Oyunları 2
Absürd tiyatronun kurucusunun ilk iki oyunu bir arada: Ders / Kel Şarkıcı (Çeviren: Prof.
Hasan Anamur)
3 • Turgay NAR / Toplu Oyunları 1
Genç oyun yazarının iki uzun, iki kısa oyunu bir arada: Çöplük j Şehrazat'ın Oyunu / Kuyu /
Terzi Makası
4 • Memet BAYDUR / Toplu Oyunları 4
Üretken yazarın yeni 4 oyunu (ikisi kısa oyun)
Elma Hırsızları / Yalancının Resmi / Genel Anlamda Öpüşme /
Çin Kelebeği
5 • Frank Wedekünd / Toplu Oyunları 1
Alman yazarın oyunları ülkemizde ilk kez yayımlanıyor.
Lulu (Çev. Aziz Çalışlar) / İlkbahar Uyanışı (Çev. Nesrin Kazankaya)
TEM Y a p ı m Yayıncılık Ltd. Şti.
Aga Çırağı Sok. 7/2 G ü m ü ş s u y u / 8 0 0 9 0 İ s t a n b u l ; Tel. ( 2 1 2 ) 2 4 9 8 7 3 7 - 3 8 ; F a k s . 2 4 9 0 2 1 8
70
a
pe
cy
cy
a
pe
Download

söyleşi - Tiyatro Dergisi