BİR FELSEFE DALI OLARAK ZİHİN FELSEFESİ
I.
A.
YENİ BİR DİSİPLİN
Zihin felsefesi için, felsefenin günümüzde en hızlı gelişen ve büyüyen dallarının başında geldiği
söylenebilir. Felsefeye dair kaleme alınan eserlerin ve makalelerin, gittikçe daha büyük bir kısmının
konusunu zihin felsefesi teşkil eder hale geldiği gibi, aynı zamanda okuyucunun da rağbet ettiği ve ilgi
duyduğu felsefe yazıları, yine zihin felsefesi üzerine yazılmış olanlardır.1 Bunun en önemli sebebi hiç
kuşkusuz, zihin felsefesinin son derece merak uyandırıcı bir konu alanına sahip olmasıdır. Geleceği
parlak görünen bu felsefe disiplini nispeten yeni sayılır.
Bu disiplinin önde gelen kişiliklerine bakıldığında, zihin felsefesinin özellikle analitik felsefe
geleneği içinde ve İngilizce konuşulan dünyada gelişip serpildiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla bu
alanın bütün temel eserleri ingilizcedir, ve İngilizce’de geliştirilmiş kendine has bir terminoloji, onun
omurgasını oluşturur. Zihin felsefesinin yeniliği özellikle ismindedir: ‘zihin felsefesi’ tabiri bilhassa
yirminci yüzyıldan önce kullanılmıyordu. Bir örnek vermek gerekirse, Paul Edwards’ın editörü olduğu
Encyclopedia of Philosophy’nin 1967 baskısında2 bile ‘zihin felsefesi’ deyimi (İngilizce’de, ‘mind
philosophy’ veya ‘philosophy of mind’) bir madde başlığı olarak yer almaz. Bunun yerine ‘mind-body
problem’ (zihin-beden sorunu) veya ’other minds’ (başka zihinler) gibi madde başlıkları altında, bugün ve
geçmişte zihin felsefesinin önemli konuları yerini tutan felsefe sorunlarının işlendiğini görmekteyiz.
İlginç bir nokta, sözü geçen ansiklopedinin ‘mind-body problem’ başlıklı maddesini kaleme alan Jerome
Shaffer’ın aynı zamanda Philosophy of Mind 3 ismiyle bir eser yazmış olması ve bu eserin, Zihin Felsefesi
Açısından Bilinç, Ruh ve Ötesi4 adı ile Türkçe’ye bir çevirisinin yayımlanmış olmasıdır. Bu çeviride
kullanılan türkçe terminoloji eleştiriye fazlasıyla açık olmakla birlikte, bizim ulaşabildiğimiz kadarıyla
zihin felsefesi konusunda Türkçe’de yayımlanmış ilk eser sayılsa gerektir.
Kısacası, ‘zihin felsefesi’ deyimi, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilkönce bir kısım eserlerin
ve makalelerin başlığı olarak belirmeye başlamış, daha sonra yavaş yavaş, zihin konusuyla doğrudan veya
dolaylı bir biçimde bağlantılı olan felsefi sorunların, psikoloji, sosyoloji ve benzeri bilimlerden bağımsız
bir biçimde, sistemli ve derli toplu ele alındığı felsefe dalının ismi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Artık
günümüzde zihin felsefesi, üniversitelerde önemli bir ders olarak okutulmakta, ve uzmanlık alanını zihin
felsefesi olarak belirleyen pek çok akademisyen bulunmaktadır.
B.
ZİHİN FELSEFESİNİN KONUSU
Zihin felsefesi, zihinsel fenomenlerin doğasına, ve dünyaya dair sistematik bir açıklamada bunların
tuttuğu yere ilişkin sorularla ilgilenir. Bir ağrı, bir düşünce, bir zihinsel imge, bir arzu, bir duygu ne
türden bir şeydir? Bir kişi veya bir şey için, düşünmek, hissetmek, zihninde ölçmek, hayal etmek, kızgın
olmak, aşık, mutlu ya da şuurlu olmak nedir?
“Zihin felsefesinin görevi zihinle ilgili olan kavramları (bu arada zihin kavramının kendisini de) ele alıp çözümlemektir. Bu
kavramlardan her birinin doğasını, aralarındaki ilişkileri keşfetmek, bu kavramların nasıl sınıflandırılması gerektiğini ve başka
belirli kavramlarla, bilhassa madde ve enerji, insan bedeni, ve en çok da merkezi sinir sistemi kavramlarıyla nasıl
5
ilişkilendirilmesi gerektiğini ortaya çıkarmaktır.”
1
Hiç kuşkusuz bu söylenenler Türkçe literatür için geçerli değildir. Burada kastedilen bilhassa İngilizce
literatürdür. Son birkaç senedir zihin felsefesi konusunda Türkçe eserlerin (ki bunların neredeyse tamamının
çeviri olduğunu söyleyebiliriz) sayısı artmaya başladıysa da, bu alanın hala çok fakir olduğu bir gerçektir.
2
Paul Edwards (ed.), Encyclopedia of Philosophy, 8 cilt, Londra ve NewYork, 1967.
3
Jerome A. Shaffer, Philosophy of Mind, Prentice-Hall, New Jersey, 1968.
4
Jerome A. Shaffer, Zihin Felsefesi Açısından Bilinç, Ruh ve Ötesi, çev. Turan Koç, İz Yayıncılık, İstanbul,
1991.
5
Jerome A. Shaffer, “Philosophy of Mind,” The New Encyclopedia Britannica Macropedia, cilt 12,
Encyclopedia Britannica Inc., USA, 1974, s.224
1
Bazı kimseler zihin felsefesini zihin-beden sorunundan ibaret sayma eğilimindedirler. Bunlara göre,
zihin felsefesinin sorduğu sorular ve araştırdığı konuların tümü, neticede zihin-beden sorunundan ortaya
çıkarlar veya bu sorunla bir şekilde ilişkilidirler.
“Zihin felsefesi çözülmez sorularla doludur: şuurla ilgili meseleler, kişisel özdeşlik, fiziksel ölümden sonraki hayat, iradenin
özgürlüğü, zihinsel hastalıklar, davranışta zihnin rolü, duygunun doğası, insan ve hayvan psikolojilerinin karşılaştırılması, ve
diğer birçokları. Fakat bu konuların her biri eninde sonunda, basitçe ‘zihin-beden sorunu’ olarak adlandırılan tek bir temel soru
6
ile bağlantılıdırlar: zihin nedir, ve onun bedenle ya da genelde fiziksel olanla ilişkisi nedir? ”
Zihin felsefesinin ele aldığı sorulardan bazıları günümüzde diğer sorulara kıyasla daha çok alaka
çekerler: Düşünen bir varlığı, sözgelimi taş gibi, zihinsel bir hayata sahip olmadığını farz ettiğimiz bir
şeyden, özde ayıran nedir? Plastik, silikon ve kablolardan yapılmış bir bilgisayar gerçekten acı çekebilir
mi, veya korkuya kapılabilir mi, veya dış yüzeyinin kaşınmasını isteyebilir mi? Eğer öyleyse, bilgisayarın
hangi malzemeden yapılmış olduğu bir sorun oluşturur mu? Eğer bir sorun oluşturmuyorsa, insan beynini
oluşturan malzemeyi bu kadar özel kılan nedir? Bu türden sorular günümüzde hala bilimlerin
cevaplayacağı, onların sahasına giren bilimsel sorular olarak görülmezler.7 Bu sorular hala, ancak
felsefede ele alınabilen felsefi sorulardır, çünkü henüz bu soruları cevaplamaya nasıl başlanması gerektiği
konusunda bile devam eden ciddi anlaşmazlıklar vardır.
Bizler gerçekten içgözlem yapıyor muyuz? Ya da gerçekten kendi kavramlarımız ve
sözcüklerimizin anlamları üzerine refleksiyon yapıyor muyuz? Bizler kendi zihinsel yaşantılarımızın,
veya bu yaşantılar üzerinde düşünürken başvurduğumuz kavramların yanılmaz otoriteleri miyiz
gerçekten? Yoksa yalnızca bilim adamlarının bize anlattıklarına mı itimat etmeliyiz? Psikoterapistlerin
bilinçsiz güdülerimiz hakkında, Skinner’cı psikologların davranışlarımız hakkında, veya
nörofizyologların beyinlerimiz hakkında anlattıklarına?8
Bu gibi konularda insanlar yoğun tereddütler içindedir; bu soruların işaret ettiği konu alanı üzerine
bir zihin açıklığına bir türlü ulaşılamamıştır. Eğer birisi çıkıp da bu esrarlı soruları çözümleyip halledecek
bazı deneyler düşünüp bulabilseydi, doğrusu bu harika olurdu. Ancak rahatsız edici gerçek şu ki, bugüne
kadar hiç kimse insanları bu konularda tatmin edememiştir. O kadar ki, bu konular hakkında düşünmeye
nasıl başlanması gerektiği hususunda bile zorluklarla karşılaşırız. Bütün bu sebeplerden ötürü, bu türden
sorular ancak felsefenin, özelde de zihin felsefesinin ilgilendiği sorular olarak dururlar.
Zihin felsefesinin konu alanını sistemli bir şekilde düzenleyen yaklaşımlar da vardır. Bunlardan
birisine göre9 zihin felsefesinin konuları üç ana başlığa ayrılabilir:
A. Zihnin Doğası.
a. Zihin ve beden
b. Benliğin doğası: kişisel özdeşlik
c. Zihinler ve makineler
d. Yönelimsellik
e. Şuur
e1. Şuurdan vazgeçilebilir mi?
e2. Şuur ve zihinsel eğilimler (bilinçsiz arzu ve inançlar dahil) arasındaki ilişkiler
B. Zihne Dair Bilgimiz
a. Kendi zihnimiz
b. Başka zihinler
C. Zihinsel İçerikler
a. Bilişsel haller
a1. Emin olma
6
William G. Lycan, “Philosophy of Mind,” Nicholas Bunnin, E.P.Tsui-James, The Blackwell Companion to
Philosophy, Blackwell, 2002, s.167
7
Georges Rey, Contemporary Philosophy of Mind, Blackwell, Oxford, 1997, s.1
8
Rey, loc. cit.
9
Ted Honderich (ed.), The Oxford Companion to Philosophy, Oxford University Press, NewYork, 1995, s.938
2
a2. İnanma
a3. Tahmin etme
a4. Varsayma
a5. Katıksız ilgi hali
b. Hissi haller
b1. Duygular
b2. Heyecanlar
b3. Ruh halleri (keyifli olmak, canı sıkkın olmak gibi)
c. İradi haller
c1. Eylem felsefesi
c2. İstenç
c3. Özgürlük ve belirlenimcilik
Son olarak, zihin felsefesinin gerçek konu alanını kapsamlı ve ayrıntılı bir biçimde sergileyen bir
kaynak, Ek-1’de verilmiştir. Bu, zihin felsefesi üzerine, konulara göre başlıklandırılmış, oldukça kapsamlı
ve notlandırılmış, 5702 kaynak içeren İngilizce bir bibliyografyanın yalnızca konu başlıkları alınarak
oluşturulmuştur.
C.
DOĞA BİLİMLERİ VE ZİHİN BİLİMLERİ
Zihin felsefesi halihazırda bir Rönesans olarak nitelendirilebilecek bir gelişme içindedir. Yukarıdaki
soruların doğal olarak gündeme getirdiği zihin üzerine açıklayıcı konuların bir çoğuna yönelik yeniden
uyanan hevesli bir ilgi gözlenmektedir. Zihin felsefesinin soruları bir zamanlar oldukça önemli sorulardı.
Platon, Aristoteles, Descartes, Locke, Hume ve Kant gibi önemli düşünürler, belirli türden bilgiye sahip
olabilmesi için zihnin nasıl bir şey olması gerektiği gibi konularda uzun süre kafa yormuşlardır. Buna
rağmen zihin felsefesinin soruları daha sonraları gündemden düşmüş, unutulmuşlardır. Ancak bu yüzyılın
ortalarından itibarendir ki, felsefenin içinden ve dışından büyük sayıdaki araştırmacılar bu konulara tekrar
yönelmişlerdir.
Zihin ve maddeyi kökten ayıran düşüncenin mimarı olan Descartes’ten bu yana, bilimde çok büyük
gelişme yaşandı. Ancak bu gelişme nedense muvazeneli bir biçimde gerçekleşmedi. Maddeyi konu alan
doğa bilimleri Descartes’ten bu yana her türlü tahminin ötesinde bir gelişme gösterdi. Maddeyi ve fiziksel
evreni kavrayışımız olağanüstü boyutlarda evrilip, kalkındı. Ama gerçekliğin öteki tarafını meydana
getiren zihin konusunda dikkate değer bir gelişme yaşandığı söylenemez. Bu alana ilişkin modernist
tasarının büyük bir hayal kırıklığı yaşattığını belirtmek gerekir. Zihin ve zihinle ilgili konulardaki bilgi ve
kavrayışımız doğa bilimleri alanındakiyle kıyas kabul etmez derecede zayıf, temelsiz, şüpheli,
güvenilmez, dar, kısıtlı ve basmakalıptır. Durum böyle olunca, en azından bu muvazenesiz gelişmenin
sebeplerini öğrenmek bile can alıcı bir önem kazanmaktadır. Neden doğa bilimleri ile kıyaslanabilir bir
zihin bilimi ya da bilimlerine sahip değiliz? İşte bu sebepleri bulup çıkarmak zihin felsefesinin belki de en
yüce idealleri arasında yer almaktadır.
D.
ZİHİN FELSEFESİNİN DİĞER DİSİPLİNLERLE İLİŞKİSİ VE YÖNTEMLERİ
Zihin felsefesinin konu alanı bir çok disiplininki ile çakıştığı durumda, kullandığı kendine has
yöntemler onun ayrı bir çalışma alanı olarak tanınabilmesini sağlar.
“Zihin felsefesini diğer araştırma alanlarından ayırırken hemen göze çarpan önemli bir hususiyet, onun ele aldığı konudur, yani
zihin ve yanı sıra onun türlü belirtilerinin doğası. Bu hususiyet, zihin felsefesini astronomi ve fizik gibi hareket halindeki
maddeyi inceleyen deneysel bilimlerden; geometri ve cebir gibi matematiksel ilişkileri inceleyen formel (biçimsel)
disiplinlerden; ve sanat felsefesi ya da hukuk felsefesi gibi felsefenin diğer alanlarından ayırmaya yarar. Fakat ele aldığı konu
tek başına zihin felsefesini ayırt etmeye yetmez, çünkü zihin, başka disiplinlerin de, bunların arasında bilhassa psikolojinin ve
aynı şekilde biyolojinin belirli alt dallarının, fizyolojinin, sosyolojinin ve antropolojinin de araştırma konusunu
oluşturmaktadır. Bu alanlarla karşılaştırıldığında zihin felsefesini ayrı kılan şeyin kullandığı yöntem olduğu görülür; çünkü o,
ayrıntılı duyusal gözlem, öngörülerin formülleştirilmesi, deneylerin tertiplenmesi, tümevarımlı sağlama, olumsal
genellemelerin, kuramların ve yasaların bulunması ve sınanması gibi unsurları içeren deneysel araştırma yöntemlerine
başvurmaz; fakat bunun yerine felsefi tefekkür yöntemine müracaat eder. Bu yöntem, anlamların sorgulanmasını, kavramların
3
çözümlenmesi ve aydınlatılmasını, zorunlu doğrulukların aranmasını, tümdengelimli çıkarımın, saçmaya indirgemenin, ve
sınırsızca yinelenen terimler içeren kanıtların ve diğer apriori muhakeme (önsel akıl yürütme) biçimlerinin kullanılmasını, ve
insan düşüncesi ve çabasının temel biçimlerinin altında yatan ve onları haklılandıran esaslı ilkelere ulaşmayı ve bu ilkeleri
10
değerlendirmeyi içerir.”
Zihin felsefesinin en önemli özelliği, belki de bütün felsefe dalları içinde, felsefenin içinden ve
dışından alanlarla en fazla ilişkisi olan bir disiplin olmasıdır. Bir zihin felsefecisinin çok farklı ve çok
çeşitli konularla ilgilenmek zorunda kalması hiç de olağandışı bir durum değildir, ve bu onu farklı
alanlardan araştırmacılar ile ilişki içinde olmaya, onlarla ortak çalışmalar yürütmeye yönlendirir. Çoğu
kez zihin felsefesinin ‘interdisipliner’ (disiplinler arası) ya da ‘multidisipliner’ (birden çok disiplinli) bir
uzmanlık alanı olduğu söylenir.
“Zihin felsefesi her ne kadar kendi başına bir araştırma alanı olsa da, başka alanlarla çok önemli ilişkiler içindedir. Birincisi,
kullandığı ve genelde felsefeye özgü olan yöntemler, başka alanlarda sağlamış oldukları sonuçlar bakımından sınanmış
olmalıdırlar: eğer bir yöntem başka alanlarda başarı sağlamışsa, aynı yöntemi burada da kullanmak akla uygundur; ama başka
alanlarda başarı sağlayamamışsa, burada kullanılması o yöntemi şüpheli kılacaktır. İkincisi, bilgi teorisi, metafizik, mantık,
etik, ve din felsefesi gibi alanlarda ulaşılmış bulunan neticeler zihin felsefesini yakından alakadar ederler; ve buna karşılık
zihin felsefesinde elde edilen neticeler de dolaylı yoldan bu alanlar için önem arz ederler. Bundan başka bu karşılıklılık, zihin
felsefesi ile nöroloji, psikoloji, sosyoloji ve tarih gibi deneysel disiplinler arasında da aynen söz konusudur. Buna göre, zihin
11
felsefecisi sürekli olarak kendisini ilgili bütün araştırma alanlarındaki gelişmelerle bilgilendirmek durumundadır. ”
Bir başka kaynakta12 zihin felsefesinin ilişkili olduğu alanlar şu şekilde sıralanmıştır:
- Epistemoloji
- Metafizik
- Ahlak Felsefesi
- Bilim Felsefesi
- Psikoloji Felsefesi
- Bilişsel Bilim (cognitive science)
- Sibernetik
- Enformasyon Kuramı
- Psikoloji
- Sinirbilim (neuroscience)
ZİHNİN TANIMI
II.
A.
KURAMSAL TANIMLAR
Zihin felsefesinin odağında hiç kuşkusuz ‘zihin’ kavramı bulunur. Her kavram gibi bu kavramın da
bir tanımının istenmesi doğaldır. Ancak daha tanımlama aşamasında büyük güçlüklerle karşılaşırız.
Çünkü her tanım, kendine has bir bakış açısını da beraberinde getirir. O yüzden tek bir zihin kavramından
ve bu kavramın tanımından bahsetmek yerine, her biri zihne dair kendine has bir kavramsallaştırma sunan
farklı zihin kuramlarından bahsetmek gerekir. Kavramın tanımlanması ve anlaşılması, kuramın bütün
boyutlarıyla anlaşılıp içselleştirilmesi sayesinde ancak dolaylı olarak gerçekleşebilmektedir.
Felsefe tarihinde düşünürlerin zihne dair bu tür kuramsal tanımlar geliştirdiklerini biliyoruz. Shaffer
bu tür tanımlara üç farklı örnek sunmaktadır:
A.1. Zihinsel Töz Kuramı
10
Jerome A. Shaffer, “Philosophy of Mind,” The New Encyclopedia Britannica Macropedia, cilt 12,
Encyclopedia Britannica Inc., USA, 1974, s.224
11
Shaffer, loc. cit.
12
Ted Honderich (ed.), The Oxford Companion to Philosophy, Oxford University Press, NewYork, 1995,
s.938
4
“ Son derece açık ve anlaşılır olan beden kavramıyla karşılaştırıldığında genellikle zihinsel töz veya saf-benlik, kavrayış gücü
gibi çeşitli şekillerde isimlendirilen Descartes’in zihin kavramı oldukça karanlık ve anlaşılması güçtür. Genel kabule göre
zihin, bizim sürekli değişen ve çeşitlilik arz eden eylemlerimizin ardında yatan kalıcı, maddesel olmayan ve yer kaplamayan
bir varlıktır. Sözü edilen eylemler düşünmeyle ilgili bütün eylemeler veya geniş anlamıyla kavrayış yetimizle ilgili eylemlerdir.
Kısacası zihin şüphe eden, anlayan, tasarlayan, kabullenen, reddeden, isteyen, direnen, ve ayrıca hayal edip duyumsayan şeydir
(Meditations, II). Düşünme eylemi zihinsel tözün mahiyeti olarak kabul edile geldiği için bu tözün yukarıda sözü edilen
eylemlerin ortaya konmasıyla kendini belli ettiği varsayılır.
Buradaki temel zorluk ‘töz’ mefhumuna bir içerik kazandırmaktır. Locke, ne-olduğunu-bilmediğim-bir şey şeklinde içi
doldurulmaya çalışılan töz mefhumunun aslında nasıl-olduğunu-bilmediğim-bir şekilde işlev gören daha karmaşık bir kavram
olduğuna dikkat çeker. Hume ise bu kavramın hiçbir şekilde içinin doldurulamayacağını iddia eder. Kant’a gelince (Saf Aklın
Eleştirisi’nde) paralojizmlerle ilgili tartışmalarında, bir çeşit mutlak öznenin metafizik kanıtlanmasında başvurulan
usavurmalarda, ihtiyaç duyulan karmaşık ve belirsiz mantıksal donanımlar dolayısıyla bu kavramın gündeme sokulduğunu
13
savunur.”
A.2. Demet Kuramı
“Zihinsel töz kavramına bir açıklık getirmenin mümkün olmadığına inanan pek çok düşünür daha verimli ve akla yatkın
gördükleri ve önderliğini Hume’un yaptığı görüşe yöneldiler. ‘Demet’ veya ‘buket’ olarak isimlendirilen bir kavrama başvuran
bu görüşe göre zihin, farklı algıların bir toplamı, bütünü ya da demetinden başka bir şey değildir. Sürekli bir akış ve hareket
içinde bulunan sözü edilen algılar veya aklın ideleri, kavrayamadığımız bir çabuklukla birbirlerine bağlanırlar, birbirlerinin
yerine geçerler ve birbirlerini takip ederler; böylece bir dizi demetler, algı demetlerini oluştururlar (İnsan Doğası Üzerine Bir
İnceleme, I, IV, 6).
Buradaki sorun, dışımızdaki olayların nasıl olup da bu algı demetlerinden herhangi biriyle değil de, içlerinden sadece
belirli bir tanesi ile ilişkilendirilebildiğidir. Hume bu ilişkilendirmelerin birbirine benzeme, çağrışım ve nedensellik gibi
vasıtalarla yapıldığını savunmakla beraber, aynı eserine daha sonra yaptığı bir eklemede (1739), zihnin basitliği ve özdeşliği
konusunda bir takım yanlışlara düştüğünü kabul etmektedir. Hume’a göre anahtar durumundaki hafıza, diğer bir olanaklı
açıklamaya kapı açmaktadır. Ona göre, olaylar daha sonra hatırlanabildikleri ölçüde bu olayların aynı zihnin içinde birlikte
varoldukları savunulabilir. Bu sav açıklama için gerekli bir koşul olmaktan çok, yeterli bir koşul durumundadır. Çünkü
Hume’un da belirttiği üzere, hatırlayamadığımız pek çok geçmiş düşüncelerimiz de vardır.
Bununla birlikte, eleştirilere göğüs gerebilmiş bir demet kuramına sahip değiliz. Benzerlik, çağrışım veya nedensellikle
ilgili savlar son derece zayıftırlar. Çünkü yalnızca aynı zihnin içinde bulunan olayların birbiri ile sözü edilen şekillerde
ilişkilendirilebileceği son derece açık bir gerçektir. Oysa ki, ayrı zihinlerde bulunan zihinsel olayların yine sözü edilen
şekillerde birbiri ile ilişkilendirilebilmesinin de mümkün olduğunu biliyoruz. Hume, eğer zihinsel olayların birbirinden
bağımsız olarak varolabildikleri kabul edilirse, bu durumda onları birbiri ile ilişkilendiren bir takım ilkelerin de bu zihinsel
olaylara içsel ve arızi olarak varolabildiğinin kabul edilmesi gerektiğini belirterek, sözü edilen eleştiriyi reddeder. Çünkü ona
göre, zihinsel olayların içsel olarak barındıracakları bu ilkeler, başkalarının iddia ettiği gibi farklı zihinler dolayısıyla gündeme
gelen doğal ve dışsal bir birlikten çok, yapay bir birlik doğururlar. Diğer taraftan zihinsel olayların hafıza vasıtasıyla birbirine
bağlandığını dile getiren açıklama, doğal bir birliğin bulunduğuna kanıt oluştursa da, döngüselliğe düşmekten kurtulamaz.
Çünkü geçmişe ait bir zihinsel olayın anısı, ancak bu geçmiş olay yine aynı kişi tarafından tecrübe edildiyse söz konusudur.
Dolayısıyla hafıza kavramı, zihin kavramına önsel olarak ihtiyaç duyar, ve bu yüzden zihin kavramının açıklanmasında
14
kullanılamaz.”
A.3. Şuur Akımı Kuramı
“Zihinsel töz kuramı ile demet kuramı arasında orta bir yol bulma gayesiyle yapılan bir girişimle, William James, zihnin bir
‘şuur akımı’ olduğu görüşünü ortaya atar. Ancak şuur kaybının söz konusu olduğu durumları göz önüne aldığımızda, daha
önce sahip olduğumuz zorlukları çözmekte bu görüşün de yetersiz kaldığını görürüz. Çünkü, eğer şuur akımının şuur kaybının
söz konusu olduğu durumlarda da devam ettiğini varsayarsak, bu durumda zihinsel töz kuramında söz konusu olan zorluklarla
karşı karşıya kalırız. Yok eğer şuur kaybı sırasında şuur akımının da kesildiğini varsayarsak, bu sefer de şuurda bir takım
boşlukların veya kesintilerin mevcudiyetini kabul etmek zorunda kalırız ki, bu da demet kuramında söz konusu olduğu gibi,
15
birbirinden ayrı parçaları birbirleri ile ilişkilendirmeye kalktığımızda yüzleştiğimiz zorlukları karşımıza çıkarır. ”
13
Jerome A. Shaffer, “Mind-Body Problem,” Paul Edwards (ed.), Encyclopedia of Philosophy, 8 cilt, Londra
ve NewYork, 1967, s.337
14
Jerome A. Shaffer, “Mind-Body Problem,” Paul Edwards (ed.), Encyclopedia of Philosophy, 8 cilt, Londra
ve NewYork, 1967, s.337
15
Shaffer, loc. cit.
5
B.
GÜNLÜK DİLDE ZİHİN KAVRAMI
Günümüzde zihin felsefesi üzerine çalışanların zihin kavramına dair üzerinde ortaklaşa hemfikir
oldukları bir tanım yoktur. Zira bu kavramın tanımlanması ve açıklanması girişimi kaçınılmaz bir biçimde
geniş bir kuramsallaştırma faaliyetini de zorunlu kılmaktadır. Ancak elbette ki, daha işin başında, hiçbir
kuramsallaştırma çabasına girilmeden herkesin sahip olduğu bir zihin kavramı da olmalıdır. Çünkü
hepimiz günlük dilde bu ‘zihin’ kelimesini zaten kullanmaktayız. Biz buna, sıradan veya olağan insanın
felsefe öncesi sahip olduğu zihin kavramı diyebiliriz. Öyleyse daha önce üzerinde hiç kafa yormadığımız
bu zihin kavramı nasıl bir kavramdır ve neye karşılık gelmektedir?
B.1. Türkçe’de Zihin Kavramı
Bunun için önce ‘zihin’ kelimesinin Türkçe’deki ‘anlam coğrafyasını’ incelemek gerekir.
Türkçe’deki ‘zihin’ kelimesi, Arapça kaynaklı ‘zihn’ den gelme bir isimdir. Arapça’da ‘zihn’ kelimesi,
akıl, zeka, anlayış, feraset, keskinlik, hüner, ve bilgi gibi anlamlara gelmektedir. 16 Türkçe’de çeşitli
sözlüklerde ‘zihin’ kelimesi için verilen karşılıklar ise şu şekildedir17:
- Anlama, kavrama gücü.
- Anlayış, kavrayış.
- Akılda tutma gücü.
- İnsanın, yaşamı boyunca edindiği bilgileri depolayıp saklamasını ve daha sonra güncel
yaşama uygulayarak kullanmasını sağlayan işlevlerin tümü.
- Hafıza, bellek.
Sözlüklerde ‘zihin’ kelimesinden türemiş kelimeler olarak şunlar verilmiş:
- Zihnen: Zihin ile, düşünerek, akıl ile.
- Zihni: Zihinle alakalı, zihne ait.
- Zihniyet: Düşünce, düşünce yolu, anlayış, kafa.
Bunun yanında Türkçe’de içinde ‘zihin’ kelimesinin kullanıldığı çok çeşitli deyimler de vardır:
- Zihinde tutmak: Hafızada tutmak.
- Zihin açıklığı: Anlama ve kavrama gücü.
- Zihin hesabı: Kağıda kaleme başvurmadan, doğrudan doğruya akıldan yapılan hesap.
- Zihin jimnastiği: Düşünme, neden sonuç ilişkisi kurma gibi zihinsel yetileri geliştirmeye yönelik
etkinliklerin tümü.
- Zihin karışıklığı, zihin bulanıklığı: Düşünceler arasında bağıntı kuramama durumu ya da bu bağıntının
yitimi.
Bunların dışındaki deyimleri sadece zikretmekle yetiniyoruz: zihin yormak, zihni açılmak, zihni
takılmak, zihnine yerleştirmek, zihnini bozmak, zihnini çelmek, zihnini bulandırmak, zihnini dağıtmak,
zihnini kurcalamak, zihnini oynatmak.
B.2. İngilizce’de Zihin Kavramı
Zihin felsefesi, günümüze gelinceye kadar, özellikle İngilizce konuşulan dünyada gelişmiş ve
serpilmiştir. Dolayısıyla konuyla ilgili İngilizce terminolojiyi de öncelikle göz önünde tutmamız lazım
gelir.
16
Edward William Lane, Arabic-Engllish Lexicon, Book I, Part 3, USA, 1956, s.984
D.Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Rehber Yayınları, Ankara, 1990, s.1193; Büyük Larousse Sözlük
ve Ansiklopedisi, İnterpress Basın ve Yayıcılık, İstanbul, cilt 24, s. 12752
17
6
Her şeyden önce, ‘zihin felsefesi’ deyimi İngilizce’de ‘Philosophy of Mind’ 18 veya ‘Mind
Philosophy’19 ile karşılanır. Demek ki ‘zihin’ kelimesinin ingilizcesi ‘mind’ kelimesidir. İngilizce’de
‘mind’ kelimesi, çok çeşitli anlamlara sahip olabilen, ve çok fazla kullanılan bir kelimedir. Bu kelimenin
Türkçe’deki ‘zihin’ kelimesine göre çok daha engin bir ‘anlam coğrafyası’ na sahip olduğu şüphesizdir.
İngilizce’den Türkçe’ye sözlüklere baktığımız zaman ‘mind’ kelimesinin türkçe karşılıkları olarak şunları
buluyoruz20:
- İsim anlamı: Akıl, zihin, dimağ, kafa, hatır, hafıza, fikir, düşünce, zeka, idrak, istek, murat, arzu, meram,
şuur.
- Fiil anlamı: Bakmak, dikkat etmek, meşgul olmak, ehemmiyet vermek, kaygı çekmek, endişe etmek,
boyun eğmek, itaat etmek, saymak, dikkatli olmak, karşı çıkmak, itiraz etmek, mahzurlu görmek,
hatırlamak.
İngilizce’de içinde ‘mind’ kelimesi kullanılan deyimler de kalabalık bir aile oluşturur. Bu deyimler
birbirlerine göre çok dağınık anlamlara sahip olabilirler. İsim anlamı ile yapılan deyimlere örnek olarak
şunlar verilebilir:
- change one’s mind: caymak, fikrini değiştirmek.
- give someone a piece of one’s mind: birini azarlamak.
- have a mind to: niyet etmek, kurmak.
- make up one’s mind: karar vermek.
- time out of mind: öteden beri, eskiden beri.
- mind’s eye: muhayyile.
- mind reading: başkasının zihnindekini anlama.
Fiil anlamı ile yapılan deyimlere örnekler:
- mind you: bak, dinle.
- mind you do it: mutlaka yap.
- mind your p’s and q’s: söz ve hareketlerine dikkat et.
- mind your step: önüne bak, sakın düşme.
- if you don’t mind: bir mahzuru yoksa, müsaade ederseniz.
- never mind: zarar yok.
Burada diğer bir gözlemden de bahsetmemiz gerekir. Zihin felsefesi üzerine yazılmış ingilizce
eserler veya makaleler Türkçe’ye çevrilirken ‘mind’ kelimesi için kullanılan türkçe karşılıklar arasında
şunlar sayılabilir: Zihin, akıl, us, tin, ruh, zeka.
Sonuç olarak, bütün bu tanımlardan ‘zihin’ kelimesinin günlük dilde öncelikle ‘düşünce, anlayış,
kavrayış, akıl, hafıza’ anlamlarına geldiğini görüyoruz. O halde günlük dilde ‘zihin’ kelimesini anlamca
birbirine yakın veya birbiri ile ilişkili bir grup kelime ile anlamdaş veya onlarla aynı işlevi görecek
şekilde kullandığımızı söyleyebiliriz. Yani biz bu kelimeyi, bir grup kelimenin yerine geçecek şekilde, ve
bu kelimelere göndermede bulunacak şekilde kullanmaktayız. Kısacası, ‘zihin’ kelimesinin günlük dilde,
bir grup kelimenin anlam ve işlevini bünyesinde toplayan ve onlara işaret eden bir nevi ‘şemsiye terim’
gibi kullanıldığını söyleyebiliriz.
C.
İKİ FARKLI ZİHİN KAVRAMI
David Rosenthal zihne dair iki farklı kavramsallaştırmanın bulunduğunu ifade eder.21 Birinci
kavramsallaştırmaya göre zihinsel haller ve süreçler başka hiçbir şeye benzemezler. Zihinsel olanın
18
Çoğunlukla kullanılan şekil budur.
Nadiren kullanılır.
20
Robert Avery, ve diğerleri (ed.), İngilizce-Türkçe Redhouse Sözlüğü, Redhouse Yayınevi, İstanbul, 1990,
s.622
21
David M. Rosenthal (ed.), The Nature of Mind, Oxford University Press, NewYork ve Oxford, 1991, s.4
19
7
bahsedilen bu biricikliği, zihin hakkında bilgilenme tarzımızdan kaynaklanmaktadır. Buna göre, bir
zihinsel hal içinde bulunma, bu zihinsel hal hakkındaki bilgimizin neredeyse tümünü edinmek için
yeterlidir. Bir ağrı çektiğimde, bir şeye inandığımda, bu hallerin içinde bulunmam, bir ağrı çektiğimi veya
bir şeye inandığımı bilmem için kendi başına yeterlidir.
Böyle bir durumda, düşündüğüm veya hissettiğim şey hakkındaki bilgilenme tarzım otomatik ve
dolaysızdır. Düşünmenin veya hissetmenin ne demek olduğunu sadece kendi düşünmemizden ve
hissetmemizden biliriz. Bu özel ve dolaysız bilgilenme tarzı dikkate alındığında, zihinsel haller
hakkındaki bilgimizin genellikle zihinsel hallerin başka şeylerle olan bağlantılarından kaynaklanmadığını
söyleyebiliriz. Düşünmenin, hissetmenin ve deneyimlemenin nasıl bir şey olduğunu, bunları yaşayarak
bildiğimizde, bu hallere dair bilinmesi gerekenin çoğunu, hatta tümünü biliriz; o kadar ki onların doğasını
kavramak için başka hiçbir şey gerekli değildir. Bu özel ve dolaysız bilgilenme tarzında başka şeylere
ilişkin hiçbir bilgi bulunmadığı için, zihinsel süreçlerin birer tekillik olduklarını, ve kendileri dışındaki
başka her şey ile aralarında bir süreksizlik olduğunu düşünmeye yöneliriz.
İkinci kavramsallaştırma zihnin çok farklı bir resmini sunar. Zihinsel işlevler, bilindiği gibi,
biyolojik donanım ile çok sıkı bağlantılıdır. Biz yalnızca insanlarda ve diğer hayvanlarda zihin ve şuurla
karşılaşıyoruz. Canlıların yaşadıkları duyusal deneyimlerin türü, sahip oldukları duyu organlarının türü ile
belirlenmektedir. Canlıların bedensel davranışları da genellikle kendi zihinsel süreçlerinden
kaynaklanmaktadır. Düşünme ve akıl yürütme yeteneği, çok gelişmiş beyin yapılarına sahip olmanın bir
sonucudur. Bundan başka, insandaki zihinsel yetenekler en fazla, bize yakın akraba olan hayvanlarınki ile
benzeşmektedir.
Zihin ve biyolojik donanım arasında mevcut bütün bu bağlar göz önüne alındığında, biyolojik
işlevler ile çok sıkı bağlantılı olan, ve doğanın geri kalanı ile süreklilik arz eden bir zihin
kavramsallaştırmasına ulaşırız.
Dolayısıyla zihne dair kafamızdaki resim, birbirini dışlayan karşıt bileşenler içermektedir.
Bunlardan birincisine göre zihin doğası gereği diğer bütün doğal süreçlerle süreksiz olan bir tekilliktir.
İkincisine göre zihin, zihinsel olmayan çeşitli süreçlerle ilişkili ve onlara bağımlıdır. Zihni birinci tür
kavramsallaştırmaya uygun olarak tanımlayanlar içinde Descartes, Locke ve Reid yer almaktadır. Zihni
ikinci tür kavramsallaştırmaya uygun tanımlayanlar olarak da Gilbert Ryle, P.F. Strawson, Gareth B.
Matthews ve G.E.M. Anscombe sayılmaktadır.
D.
ZİHNİN HARİTASI
Samuel Guttenplan, zihnin sembolik bir haritasını çıkarmak için ilginç bir yöntem kullanır.22
Yıllar boyunca, derslerine girdiği ve henüz zihin felsefesi ile tanışmamış öğrencilerden, bir zihin sahibi
olmayı gerekli kılan şeylerin listesini yapmalarını istemiş. Yıllar içinde biriken cevaplar yan yana
geldiğinde çok uzun bir liste oluşmuş. Guttenplan elden geçirdiği bu listenin kısaltılmış bir halini verir, ve
listenin bu ham haliyle ‘zihinsel ülke’ yi (mental realm) temsil ettiğini düşünür:
öğrenme yeteneği
farkındalık
temsil etme yeteneği
şuur
rüya görmek
mutluluğu deneyimlemek
bir bakış açısına sahip olmak
hayal etmek
sevmek
algılamak
akıl yürütmek
bir ağacı görmek
kuramsallaştırmak
dili anlamak
irade gücü
22
niyetli eylemek
inanmak
seçmek
karar vermek
heyecanlar
duygular
özgür irade sahibi olmak
bir yazı yazmaya niyetlenmek
melankoli
algılama
bir problem üzerine yoğunlaşma
kendilik-bilinci
benlik
sembolleri anlamak
kızgınlık
faillik
bir ev inşa etmek
değer biçme yeteneği
bir tatili arzulamak
bir ağrıyı deneyimlemek
yapılan bir şakayı anlamak
bir kemanı dinlemek
içgözlem yapmak
bir resim boyamak
keyif
hatırlama
konuşma
düşünme
isteme
Samuel Guttenplan (ed.), A Companion to the Philosophy of Mind, Blackwell, 1996, s.6-27
8
Guttenplan’a göre, bu liste incelendiğinde onun iki tür unsur içerdiği görülür: (i) insanların yaptıkları
ya da maruz kaldıkları şeyler, ki bunlar fiiller ile bildirilir; ve (ii) bu tür etkinliklerin ürünleri ya da
sonuçları, ki bunları tasvir etmek için isimler kullanılır. Mesela, 1 ile 10 arasındaki bir sayıyı düşünmek
bir şey yapmaktır, diğer taraftan 1 ile 10 arasındaki bir sayının düşüncesi ise önceki etkinliğin ürünü
olarak görülür. Birinciyi ifade etmek için bir fiil, ikinciyi ifade etmek içinse bir ad öbeği kullanırız.
Ürünler şimdilik bir tarafa bırakılırsa, Guttenplan’a göre bu listede birbirinden farklı üç etkinlik
türünden bahsedilebilir. Bunlar zihinsel ülkenin üç ana kategorisini oluştururlar:
-
Deneyimlemek (bir ağrısı olmak, kafamızı çarptığımızda yıldızları ‘görmek’)
Tutum takınmak (bir parça çikolatalı kek arzulamak, Dünyanın yuvarlak olduğuna inanmak)
Eylemek (bir çek imzalamak, bir iskemle yapmak, bir bardağa uzanmak)
Bunlardan her biri zihnin bir etkinliğidir, ve her birinin kendine özgü bir ‘ürünü’ vardır:
-
Deneyimlemek  şuur
Tutum takınmak  tutumlar
Eylemek  eylemler
D.1. Deneyimleme ve Şuur
Deneyimleme yeteneğimiz ve onunla birlikte belirli şeylerin şuurunda veya farkında olmak, zihnin
merkezi etkinliğini oluşturur. Kimilerine göre zihnin asıl gerçek özü burada yatar. Bütün deneyimler
‘içte’ cereyan eden bir şeyin deneyimidir; şuura göre dışsal olan unsurların içerildiği algılamada bile bu
böyledir:
“Yüksek, çıplak, mavi, dümdüz, dimdik duvarlar. Gözümün hiçbir görüş köşesi yok ki içine bir duvar parçası girmesin.
Hep ve yalnız onları görüyorum. Onlardan kaçan gözlerim onlarla karşılaşıyor. Bakıldıkça uzuyorlar; yükseliyor, sertleşiyor ve
korkak, yumuşak bakışlarıma kaskatı çarpıyorlar, gözlerimi ezecekler. Başım döndü. Deniz gibi yayılıyor ve beni çeviriyorlar.
Serinliklerini hissediyorum. Denizde, çıplak vücudumu saran dalgaların birdenbire taş kesilmeleri gibi, duvarları giyiyorum.
Hiç kımıldamıyorlar. Bütün bu hastanenin sessiz, hareketsiz, soğuk, bomboş anlarını onlar doğuruyorlar. ”23
Bu pasajda yazarın algıladığı duvarlar yazarın ‘dışında’ dır, ama duvarlara ilişkin deneyimi, yani
onları algıladığında cereyan eden şey yazarın ‘içinde’ dir. Yine bütün deneyimlerin ortak özelliği, bir
şeylere tanık olunmasıdır: belirli şeylerin gözlemlenmesi ve dikkatin onlara yöneltilmesi söz konusudur.
Bir ağrımız olduğunda dikkatimizi ona yöneltiriz, ve ona çok yakından tanıklık ederiz.
D.2. Tutum Takınma ve Tutumlar
Bütün tutum takınmaların iki tane tanımlayıcı özellik sergiledikleri söylenebilir:
(a) Her bir
belirli tutum için o tutuma işaret eden karakteristik bir davranış türü vardır. Bir kişinin bir şey istemesi,
bir şeye inanması ve bir şeye niyetlenmesi arasındaki farkları izah etmek için, o kişinin her bir durumda
sergilediği davranışlar arasındaki farklara bakarız. (b) Her bir tutum takınmanın yönelmiş olduğu bir şey
vardır:
Ali inanıyor ki, telefon bozuktur.
Ayşe yeni bir araba istiyor.
Ahmet çaydanlıktaki suyu kaynatmaya niyetli.
Bu üç örnekte tutumların kendisine yöneldiği şeyler sırasıyla telefonun bozuk olması, yeni bir
araba, ve çaydanlıktaki suyu kaynatmak tır. Tutumların kendisine yöneldiği bu unsura, dilbilgisindeki
23
Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Kaynak: Özdemir Sarıca ve diğerleri, Türk Dili ve Edebiyatı,
MEB Ders Kitabı, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1990, s.262
9
‘tümleç’ terimini misal alarak, tutumun tamamlayıcısı diyebiliriz. Dikkat edilirse birinci örnekteki
tamamlayıcı, haber kipinde bir bildiri cümlesidir (telefon bozuktur). Bildiri cümleleri varlıklar hakkında
doğru veya yanlış olabilen yargılar içerirler. Yani bildiri cümleleri, önermeleri ifade ederler. Diğer iki
örnekteki tamamlayıcılar da tam bir cümle şekline sokulabilir:
Ayşe istiyor ki, ‘yeni bir arabam var’ diyebileyim.
Ahmet’in niyeti o ki, ‘çaydanlıktaki su kaynıyor’ olsun.
Bütün tutum tamamlayıcılarının, bir önerme ifade eden tam bir bildiri cümlesine
dönüştürülebileceğini dikkate alan düşünürler, bütün tutum takınma ürünlerinin ‘önermesel tutumlar’
(propositional attitudes) olarak adlandırılabileceğini kabul ettiler.
D.3. Eyleme ve Eylemler
Başlangıçta eylemlerin de zihinsel ülkenin öğeleri olarak sayılmasına karşı çıkan güçlü bir eğilim
vardır. Tutumların bile zihinsel olduklarına güçlükle ikna olanlar, eylemlerin zihinsel sayılamayacak
kadar fiziksel bir şey oldukları kanaatindedirler. Bu görüş, zihinselliğin özünde ‘içsel’ olması gerektiği,
ve bu içselliğin gerçek anlamda ancak deneyim ve şuurda sağlandığı, eylemlerin bu özden oldukça uzak
kaldıkları inancından kaynaklanmaktadır.
Oysa durumun böyle olmadığını bir örnekle gösterebiliriz. Bir adamın bir iskemle yaptığını
düşünelim. İskemle yapılırken, iskemlenin kısımlarını oluşturan tahta parçalarının hareketlerini fiziksel
bakımdan betimleyebiliriz. İskemle oluşturulurken tahta parçalarının ve iskemlenin diğer kısımlarının,
başlangıcından bitişine kadarki hareketi, saf fiziksel nedensel bir açıklama ile betimlenebilir. Böyle bir
betimlemede her şey fiziksel yasalara uygun gerçekleşiyor görünür. Fakat bütün bu parçaların bir
iskemleyi oluşturacak şekilde bir araya gelişini betimleyen saf bir fiziksel açıklama yapılamaz. Çünkü
böyle bir açıklama, hareketleri idare eden bir insan öznesini ve amaçlı bedensel hareketlerini içermek
zorundadır. Fail bir öznenin içerilmediği bütün açıklama biçimleri, iskemlenin nasıl ve neden ortaya
çıktığını izah edemeyecektir.
Bu örnek, eylemlerin saf fiziksel hareketler olarak değerlendirilemeyeceğini, ve eylemlerin zihinsel
bir nitelik taşıdıklarını göstermektedir. Ancak eylemler elbette ki fiziksel hareketlerden ibaret değildirler.
Bütünüyle zihnin içinde gerçekleşen sayısız eylem türü vardır. Örneğin bize sorulduğu zaman en
sevdiğimiz rengi düşünmemiz, ya da bizden 15 ile 22’yi kafamızda toplamamız ama sonucu
söylemememiz istendiğinde, kesinlikle bir şeyler yapıyoruz, bir eylemde bulunuyoruz.
Son olarak deneyim ve tutum takınma etkinliklerinin bir özneyi gerekli kıldıkları yerde, eyleme
etkinliğinin özneden çok bir fail gerektirdiğini belirtmek gerekir.
D.4. Mesafelerin Tayini
Deneyim, tutum ve eylemin, zihinsel ülkenin birbirinden ayrı üç sabit noktası oldukları
düşünülebilir. Zihinsel ülkeye ait her öğenin çeşitli bakımlardan bu noktalara olan yakınlıkları ve
uzaklıklarının hesaplanabileceğini de düşünebiliriz. Deneyim, tutum ve eylemi boyutlar gibi
düşünebiliriz. Bu boyutların birbirinden farklılığını çeşitli bakımlardan ölçebiliriz. Buna göre, zihinsel
öğelerin birbirlerine göre bağıl yerlerini gösteren bir harita yapabiliriz. Bu haritada bir öğenin yeri, bu
öğenin sözgelimi deneyime ne kadar çok benzediği, ama tutuma ve eyleme ne kadar az benzediğine
bakarak belirlenebilir. Guttenplan, zihin ülkesinde mesafeleri ölçmek için kullanılabilecek beş tane
özellik bulunduğunu belirtir:
- Gözlenebilirlik (observability)
- Erişilebilirlik (accessibility)
- Dile getirilebilirlik (expressibility)
- Yönlendirilebilirlik (directionality)
- Kuramsallık (theoreticity)
10
Burada detaylarına girmeden deneyimler, tutumlar ve eylemlerin bu beş bakımın her birinde nasıl
derecelendirildiğini veriyoruz:
Gözlenebilirlik:
Eylemler azami derecede gözlenebilirdir.
Tutumlar orta derecede gözlenebilirdir.
Deneyimler asgari derecede gözlenebilirdir.
Erişilebilirlik:
Deneyimler azami derecede erişilebilirdir.
Tutumlar orta derecede erişilebilirdir.
Eylemler asgari derecede erişilebilirdir.
Dile getirilebilirlik: Eylemler orta derecede dile getirilebilirdir.
Tutumlar orta derecede dile getirilebilirdir.
Deneyimler asgari derecede dile getirilebilirdir.
Yönlendirilebilirlik: Tutumlar azami derecede yönlendirilebilirdir.
Eylemler orta derecede yönlendirilebilirdir.
Deneyimler asgari derecede yönlendirilebilirdir.
Kuramsallık:
Tutumlar azami derecede kuramsallaştırılabilirdir.
Eylemler orta derecede kuramsallaştırılabilirdir.
Deneyimler asgari derecede kuramsallaştırılabilirdir.
Bu beş bakımdan, zihinsel öğelerin birbirlerine göre bağıl konumları belirlendiğinde harita şu
şekilde ortaya çıkmaktadır:
Bu haritada sözgelimi ağrının konumunun nasıl belirlendiğini görelim: Ağrı bir deneyim biçimi
olarak görülür, ancak bir deneyim olarak adlandırılamayacak ağrı biçimleri de vardır. Örneğin ağrılar
azami derecede erişilebilir oldukları halde, bir zihnin belirli bir anda ağrının farkında olmadığını yine de
düşünebiliriz. Ağrının bazı durumlarda gözlenebilir olduğunu düşünürüz (mesela trafik kazalarındaki
yaralanmaları düşünün); yine de pek çok durumda ağrının üçüncü şahıslar tarafından gözlenebilmesi
zordur. Ağrıyı dille ifade etmek kolay değildir ama imkansız da değildir; örneğin bazen edebi metinlerde
11
ağrının çarpıcı betimlemeleri ile karşılaşırız.24 Genelde ağrıların yöneldikleri bir içerik yoktur, ama yine
de bir ağrı deneyimine eşlik ettiği söylenebilen asgari düzeyde bir tür yönlendirilebilirlik vardır: ‘şöyle,
şöyle olsaydı bu ağrı olmayacaktı’ dediğimizde ağrıların onlardan kurtulma arzusu ile birlikte geldikleri
düşünülebilir. Son olarak, ağrının kuramsallık özelliğinin gözlenebilirliğinden fazla olduğu durumları
düşünmek mümkündür: Doktor sırtınızdaki ağrının sebebini, daha önce bacağınızdaki ağrı yüzünden bir
süre boyunca düzgün yürüyememiş ve oturamamış olmanıza dayandırarak açıklayabilir.
Bütün bu değerlendirmeler dikkate alındığında ağrının deneyime çok yakın bir yerlerde olması, ama
hem tutuma hem de eyleme doğru çok az kaymış olması gerektiği sonucu çıkar.
ZİHİNSEL OLAN – FİZİKSEL OLAN AYRIMI
III.
Henüz ortada zihin kavramının tatmin edici ve yeterli bir açıklaması yoktur. Bütün insanların bir
dizi zihinsel değişimler yaşadığını biliyoruz, fakat değişen şeyin tam olarak ne olduğunu söylemeye
çalıştığımızda derin bir belirsizliğin içine gireriz. Bir zihnin basitçe bu değişimlerin toplamı olduğunu
söyleyebiliriz, ama bu sefer de onların hepsini zihinle irtibatlı kılan bağın tam olarak ne olduğunu
açıklamamış oluruz.
Zihnin ne olduğunu tayin etmekteki bu zorluklar yüzünden, pek çok düşünür, zihinlerden değil de
zihinsel olgulardan, zihinsel hallerden, zihinsel özelliklerden, zihinsel eylemlerden, zihinsel süreçlerden,
zihinsel olaylardan vb. bahsetmeyi yeğler.25 Bütün bunlar zihinsel-olan ana kategorisi altında toplanabilir.
Zihinsel olan ve fiziksel olan, zihin felsefesinde iki temel farklı kategoridir. Burada kategori
terimi ile kavramsal sınıflama açısından birbirinden ayrı ve birbirine indirgenemez olma hususiyetine
işaret edilmektedir.26 Ancak buradaki kategori terimi bilgi konusu ile ilgili değildir (yani epistemolojik bir
terim değildir) ve Aristoteles’te olduğu gibi yüklem türlerine ya da kavrayış tarzlarına işaret etmez.
Kategori terimi burada varlık konusu ile ilgilidir (yani ontolojik bir terimdir) ve varlık türlerine ya da
varoluş tarzlarına işaret eder. Zihinsel olan ile fiziksel olan, gerçekliğin yapısı ile ilgili iki temel
kategoridir. Buna göre gerçekliğin iki temel kategoriye ayrıldığı kabul edilir. Gerçeklik olarak
adlandırdığımız her şey bu iki kategoriden birine aittir; ya zihinseldir ya da fiziksel. Bütün nesnelerin ve
olayların ya zihinsel doğada veya fiziksel doğada oldukları kabul edilir. Söz konusu ayırım yüzeysel bir
ayırım değildir; bir anlamda zihin felsefesinin varlık şartıdır, ve bu yüzden bu kategorilerden birini diğeri
ile açıklamanın veya birini diğerine indirgemenin kolay ya da basit bir şey olamayacağı düşünülür. Bu
anlamda zihinsel olan ve fiziksel olan birbirinden bağımsız, ilintisiz, iki farklı kategoridir. Bazı
düşünürler için, zihinsel doğadaki bir nesne veya olay ile fiziksel doğadaki bir nesne veya olay, varolmak
veya topyekün gerçekliğin bir parçası olmak dışında hiçbir ortak yön ve özellik paylaşmazlar.
A.
ZİHİNSEL
BELİRLENEMEZ
OLAYLAR
İÇİN
DEĞİŞMEZ
FİZİKSEL
SEBEPLER
Zihinsel olan – fiziksel olan ayırımını betimlemekte kullanılan, iyi bilinen bir örnek vardır:
ormanda devrilen bir ağaç, eğer etrafta onu işitecek hiç kimse yoksa bir gürültü çıkarır mı? 27 Bu soruya
genellikle verilen cevap ‘ağacın devrilmesi elbette bir gürültü çıkarır, neden çıkarmasın ki?’ şeklindedir.
Buna göre ağacın devrilmesi etrafta onu işitecek biri olsun ya da olmasın bir gürültü çıkarır. Etrafta bir
insan yoksa bile en azından sincaplar, kuşlar ya da hiç olmazsa böcekler gürültüyü işitirler.
Bu cevap aynı zamanda konunun uzmanı olmayan kişinin vereceği cevaptır. Konunun uzmanı
olan bir kişi ise aynı soruya daha farklı ve detaylı bir cevap verecektir. Buna göre ağacın devrilmesi
24
Yukarıda sayfa 9’da Peyami Safa’ya ait edebi pasajda, bir deneyim türü olarak sıkkın bir ruh halinin tasviri
buna ayrı bir örnektir.
25
Jerome A. Shaffer, “Mind-Body Problem,” Paul Edwards (ed.), Encyclopedia of Philosophy, 8 cilt, Londra
ve NewYork, 1967, s.337
26
Bkz. ‘kategori’ maddesi, Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999,
s.495.
27
John Heil, Philosophy of Mind, Routledge, London and NewYork, 1998, s.3.
12
havada küresel olarak yayılan ses dalgaları oluşturur. Bu ses dalgaları bir insanın kulağına kadar ulaşır ve
algılanırlarsa bir gürültü olarak işitilirler. Ses dalgaları yayılma yolu üzerinde hiçbir insan kulağı ile
karşılaşmazlarsa bir süre sonra zayıflarlar ve en sonunda tamamen sönerler. Dolayısıyla etrafta onu
işitecek hiç kimse olmadığında bir ağacın devrilmesinin gürültü çıkarıp çıkarmadığı sizin gürültü ile neyi
kastettiğinize bağlıdır. Eğer ‘işitilen gürültüyü’ kastediyorsanız bu
durumda (sincaplar, kuşlar ve diğerleri hariç tutulursa) ağaç sessizce devrilir. Eğer gürültü ile havada
yayılan küresel biçimli titreşim dalgaları gibi bir şeyi kastediyorsanız bu durumda ağacın devrilmesi her
zaman bir gürültü çıkarır. Öyleyse birbirinden tamamen farklı olan iki durum söz konusudur.
Şekil 2
Birinci durumda (Şekil 2) ses kaynağı (devrilen ağaç) ile bu sesi işitebilecek konumda bir
insan ve ses dalgalarına duyarlı bir ses ölçer alet vardır. Bu birinci durumda ortaya çıkan iki şey vardır:
havada yayılan küresel biçimli titreşim dalgaları ve ‘işitilen gürültü’.
Şekil 3
İkinci durumda (Şekil 3) ise ses kaynağı (devrilen ağaç) vardır ama onu işitebilecek konumda
bir insan veya canlı yoktur; sadece ses ölçer alet vardır. O halde ikinci durumda ortaya çıkan tek bir şey
vardır: o da havada yayılan küresel biçimli titreşim dalgaları.
13
Havada yayılan dalgalar ile ‘işitilen gürültünün’ aynı şey oldukları iddia edilebilir. Çünkü bu
ikisi çoğunlukla birlikte ve eşzamanlı olarak ortaya çıkarlar. Mekanda bulundukları yerleri tam olarak
saptayamadığımız herhangi iki öğe daima birlikte ve eşzamanlı olarak ortaya çıktıklarında bu ikisini
birbirinden ayırt etmenin çok zor olduğu ya da mümkün olmadığı söylenebilir. Ama verilen örnekteki ses
dalgaları ile ‘işitilen gürültünün’ aynı şey olmadıkları, ve aksine farklı şeyler oldukları bu iki durumdan
açıkça anlaşılmaktadır. Zira aynı şey olsalardı her iki durumda da birlikte ve eşzamanlı olarak ortaya
çıkmaları beklenirdi. Oysa birinci durumda birlikte ortaya çıkarlarken, ikinci durumda birlikte ortaya
çıkmazlar. Bu da onların birbirinden farklı şeyler olduklarını gösterir.
Yine işitme duyumu ile ilgili daha farklı bir örnek de şu şekilde olabilir: Günümüzde insan
işitme organının fizyolojisi üzerine detaylı bilgiye sahibiz. Bilindiği gibi havada yayılan ses dalgaları
hava moleküllerinin titreşiminden meydana gelen mekanik değişmelerdir. Bu değişmeler kulağa
ulaştıklarında kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşan dışkulak, ve kemikçikler sisteminden oluşan
ortakulak boyunca iletilerek içkulağa ulaştırılır. İçkulağa kadar devam eden bu sürece ‘ses uyarısının
mekanik iletimi’ denir ve bu süreç boyunca meydana gelen değişmeler tamamen mekanik karakterdedir.
İçkulak işitmenin ana organıdır ve işitme burada gerçekleşir. Buna göre “İşitme, ses dalgalarının duyu
organını (corti organı) uyarması sonucunda meydana gelir; bu organ mekanik mesajı biyoelektrik akıma
dönüştürür, koklea (salyangoz) siniri ve merkez işitme yolları ile bütünleştirme merkezlerine iletilir;
işitme duyumu orada tamamlanır.”28 İşitme organının bu fizyolojik betimlemesinden yola çıkarak, merkez
işitme yollarında bulunan sinirlerin elektriksel olarak uygun şekilde uyarılması ile işitmenin yapay yoldan
gerçekleştirilmesinin teknik olarak mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Ağaç devrilmesinin çıkardığı
gürültüyü elektrik işaretleri düzeyinde birebir simüle eden (taklit eden) bir elektronik alet yardımıyla
işitme sinirlerinin elektriksel olarak uyarıldıklarını düşünebiliriz. İşitme sinirleri bu şekilde uyarılan kişi
ağacın devrilmesi ile oluşan gürültünün birebir aynısını işitecektir. Bu örnek yine, havadaki ses dalgaları
ile ‘işitilen gürültünün’ aynı şey olmadıklarını bize gösterir. Çünkü bu durumda ‘işitilen gürültünün’
birebir aynısı ortaya çıkar ama eşzamanlı olarak belirmesi beklenen ses dalgalarının yerinde bu sefer bir
aletin ürettiği elektrik işaretleri vardır.
B.
ZİHİNSEL OLAN – FİZİKSEL OLAN AYIRIMINA KARŞI-GEREKÇELER
Tabii burada şöyle bir itiraz olabilir: ‘işitilen gürültü’ ile havadaki ses dalgalarının aynı şey
olmadıklarını bu örnek durumlar ortaya koymaktadır. Ama ‘işitilen gürültü’ her durumda dış dünyadaki
bir fiziksel değişmeye (birinci durumda ağaç devrilmesinin oluşturduğu ses dalgaları, ikinci durumda ise
elektronik aletin ürettiği elektriksel işaretler) eşlik eden sinir sistemindeki biyoelektriksel değişmeler
yoluyla ortaya çıkmaktadır. Dış dünyadaki gerek mekanik gerekse elektriksel karakterdeki değişmeler
sinir sistemine aktarılmakta ve sonuçta biyoelektriksel karakterdeki değişmelere dönüştürülmektedir.
Oysa gerek sinir sisteminin kendisi gerekse sinir sisteminde cereyan eden biyoelektriksel değişmeler hep
fiziksel doğaya sahip nesneler veya olaylardır. Dolayısıyla havadaki ses dalgaları veya bir aletin ürettiği
elektrik işaretleri ile ‘işitilen gürültünün’ aynı şey olmadıkları doğru olmakla birlikte, bu ayrılık ‘işitilen
gürültünün’ fiziksel doğada olmadığını ispatlamaz. Çünkü başından sonuna kadar bir nedensel olaylar
zinciri oluşturan bu sürecin hiçbir aşamasında fiziksel doğada olmayan bir nesne veya olayla
karşılaşılmaz.
Bu itirazın vurguladığı husus şudur: ‘İşitilen gürültü’, sinir sisteminde biyoelektriksel karakterdeki
belirli değişmeler ile daima eşzamanlı olarak ortaya çıkmaktadır, ve sinir sistemindeki değişmeler fiziksel
niteliği farklı olsa da (mekanik, elektriksel ya da başka türden) daima bedenin dışında fiziksel doğadaki
değişmelerden kaynaklanmaktadır. Yani bu itirazın iki temel iddiası vardır. Birincisi: işitme süreci
boyunca (fiziksel doğaya sahip) nedensel süreklilik bozulmamaktadır. İkincisi: ‘işitilen gürültünün’
ortaya çıkması daima sinir sistemindeki değişiklikler ile eşzamanlı olmaktadır.
28
Bkz. ‘işitme’ maddesi, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, c.12, İnterpress Basın ve Yayıcılık,
İstanbul, s.5936
14
B.1. Nedensel Süreklilik
Burada önce, ‘fiziksel doğaya sahip nedensel süreklilik’ ne anlama gelir, bunu belirlemeliyiz.
Nedensel süreklilik ile anlatılmak istenen, hepsi de fiziksel doğaya sahip olan öğelerin, doğada geçerli
yasalara uygun bir biçimde birbirlerini etkiledikleridir. Fiziksel doğadaki öğeler birbirleri ile etkileşme
yoluyla çeşitli fiziksel süreçleri ortaya çıkarırlar ve bu süreçlerin içine katılırlar. Fiziksel öğe ve süreçler
başka fiziksel öğe ve süreçleri ortaya çıkartabilir veya başlatabilir. Böylece doğada gözlemlediğimiz
bütün fiziksel öğe ve süreçler bir sebep-sonuç zinciri oluşturacak biçimde birbirine bağlanabilir. Bu
nedensel zincirin en önemli özelliği sürekliliktir. Nedensel zincir, zamanda ileriye veya geriye doğru takip
edildiğinde hiçbir boşluk veya süreksizlik ile karşılaşılmaz. Bir başka ifade ile zincirde eksik bir halka
bulunmaz. Bu şu demektir: her fiziksel olayın mutlaka hem (en az) bir sebebi hem de (en az) bir sonucu
vardır. İşte nedensel sürekliliğin fiziksel doğada olduğu iddiası, bir fiziksel olayın bağlandığı bütün sebep
ve sonuçların da fiziksel doğada olduklarını öne sürer.
Nedensel süreklilikle ilgili istisnalar bulmak kolaydır. Bunlardan birisi rüyalardır. Uykusunda rüya
gören sağlıklı bir kişinin sinir sisteminin sürekli faaliyette olduğu bilinen bir gerçektir. Bizler rüyada
sesleri işitiriz, biçimleri ve renkleri algılarız, kokuları ve tatları duyarız. Rüyada iken algıladığımız bu
duyumlar uyanık iken algıladığımız duyumlardan farksızdırlar, hatta çoğu kez daha canlıdırlar. Oysa biz
rüya görürken, bedenimizin dışında bu duyumları ortaya çıkaracak uygun hiçbir fiziksel değişiklik
saptanamaz. Dolayısıyla bu duyumlara eşlik eden sinirsel değişmeleri başlatacak, dış ortama ait fiziksel
bir neden gösterilemez. Bu durumda ya ilgili sinirsel değişmelerin kendi kendine başladığını kabul
etmeliyiz ki bu da nedensel sürekliliğin bozulduğu anlamına gelir, ya da biz uyurken bedenimizin içinde
devam eden çeşitli biyokimyasal değişmelerin ilgili sinirsel değişmeleri başlattığını varsaymalıyız.
Halbuki biz uyurken bedenimiz içinde hangi biyokimyasal değişmelerin hangi duyumlara kaynaklık
ettiğini saptamak neredeyse imkansızdır. Çünkü kişi rüya görürken uykudadır ve bilinci kapalıdır,
dolayısıyla hangi duyumları deneyimlediği konusunda bizi haberdar edemez. Buradan da anlaşılacağı
üzere konu bir noktadan sonra aşırı teknik ve bilimsel uzmanlık gerektiren bir düzeye doğru kaymaktadır
ve bu durum açık ve kesin bir sonuca ulaşmayı iyice zorlaştırmakta, nedensel süreklilikle ilgili iddiaları
tamamen tartışmalı hale getirmektedir. Neticede rüyadaki duyumlara dair nedensel süreklilikle ilgili
iddialar bir varsayım olmaktan ileri gidememektedir. Çünkü uyanık halimizde deneyimlediğimiz
duyumlara kaynaklık eden fiziksel sebepleri, ikna edici sağlam gerekçeler kullanarak saptayabiliyoruz.
Oysa rüya görürken deneyimlediğimiz duyumlar için benzer gerekçelere sahip değiliz.
B.2. Eşzamanlılık
‘İşitilen gürültü’ gibi bir zihinsel olayın sinir sistemindeki değişiklikler ile daima eşzamanlı
olarak ortaya çıktığı iddiası da aslında tartışmalıdır:
“John Eccles kendi nörolojik araştırmalarından yola çıkarak, belirli bir zihinsel olayın, onunla özdeş olduğu varsayılan ya da
onun nedeni olduğu varsayılan beyindeki diğer bir fiziksel olayla eşzamanlı olarak meydana geldiğini öne süren düşüncenin
yanlış olduğunu belirtir. Zihinsel olaylar, bunlara karşılık gelen beyindeki olaylardan önce ve/veya sonra oluşabilirler. Benzer
zihinsel haller, farklı beyinlerdeki nitelikçe benzeşmeyen nöral (sinirsel) örüntülerle, veya aynı beyindeki ama söz konusu
zihinsel hallerle eşzamanlı olmayan nöral örüntülerle birleştirilmektedir. Bu da, zihinsel olaylarla beyindeki olaylar arasında
bir özdeşlik veya nedensel bir bağımlılık bulunduğuna işaret edebilecek ilişkilerin belirlenmesini güçleştirmektedir. ...
Sinirbilimcilerin (nörologların) bulgularından, aynı türden zihinsel olayın daima aynı türden beyin olayı ile ilişkilendirilmesi
gerektiği gibi basit bir düşüncenin yanlış olduğu açıkça bilinmektedir. Yani eğer siz ve ben aynı türden bir düşünceye sahipsek
– varsayalım ki, mesela, siz ve ben, ikimiz birden bu cümleyi düşünüyoruz – bu durumda ikimizin beyinlerinin aynı türden
29
fiziksel hal içinde olmaları gerektiği görüşü yanlıştır”
29
Stephen Priest, Theories of the Mind, Penguin Books, London, 1991, s.6 ve 113
15
C.
ZİHİNSEL OLAN İLE FİZİKSEL OLAN ARASINDAKİ GİDERİLEMEZ
NİTELİKSEL FARKLILIK
Ama asıl önemli olan nokta niteliksel bakımdan birbirlerinden tamamen farklı olan iki
fenomenin eşzamanlı olarak tezahür etmelerinin onları özdeş saymamızı gerektirip gerektirmediğidir.
Zihinsel olaylar ile sinir sisteminde oluşan fiziksel süreçler arasındaki biricik ortak özellik ikisinin de
eşzamanlı olarak ortaya çıktıkları iddiasıdır (ki az önce belirttiğimiz üzere bu husus da tartışmalıdır).
Zihinsel ve fiziksel olayların paylaştıkları bu ortak özellikten kalkarak şu iddia edilebilir: bir fiziksel
olayın eksiksiz bir açıklamasını yaptığımızda, bu fiziksel olayla eşzamanlı ortaya çıkan zihinsel olayı da
açıklamış ve anlamış oluruz. Böylece zihinsel olaylar ile fiziksel olaylar arasında kategorik bir ayırım
bulunmadığı ve birincisinin ikincisine indirgenebildiği gösterilebilir.
C.1. Fiziksel Açıklamanın Doğası
Böyle bir iddianın geçerli olup olmadığını anlamak için öncelikle fiziksel açıklamanın
doğasını incelememiz gerekir. Öyleyse sinir sistemindeki fiziksel bir sürecin nasıl açıklandığını
belirlemeliyiz.
Sinir sisteminde meydana gelen fiziksel bir sürecin fiziksel uzaydaki konumu tayin edilebilir.
Bu sürecin nerede ve ne zaman başladığı ve bittiği belirlenebilir. Fiziksel sürece dahil olan fiziksel öğeler,
bu öğelerin yer aldığı daha basit ve temel etkileşimler saptanabilir, ve böylece sürecin içinden geçtiği
aşamalar belirlenerek süreç bütünüyle çözümlenebilir. Fiziksel sürece karışan öğelerin ve bu öğeler
arasındaki temel etkileşimlerin saptanması, tamamen nesnel ve özneler-arası sınanabilirliğe açık bir
biçimde yerine getirilebilir. Öyle ki, bu saptama işlemi çeşitli ölçme aletleri kullanılarak bile yapılabilir.
Örneğin sinir sistemindeki bir fiziksel sürece katılan öğelerin kütle, elektriksel yük, konum, yer
değiştirme gibi fiziksel özellikleri, ya da aralarındaki itme-çekme kuvvetleri, çeşitli etki-tepki ilişkileri
gibi fiziksel olaylar, nesnel bir biçimde gözlemlenebilir; ve uygun aletler yardımıyla ilgili fiziksel
özelliklerin sayısal değer olarak ölçümleri yapılabilir. İster sinir sitemindeki fiziksel değişimler olsun
isterse örneğin atmosferdeki fiziksel değişimler olsun, ilke olarak bütün fiziksel süreçler burada
betimlenen böyle bir çözümlemeye tabi tutulabilir.
Dikkat edilirse bu çözümleme işlemi sırasında, ilk önce ilgili fiziksel sürece katılan en basit
öğeler ve bu öğeler arasındaki en temel ilişki ve etkileşimler saptanmaktadır. Böylece ilgili fiziksel süreç
çözümlenmiş, yani en küçük parçalarına ayrılmış olmaktadır. Bundan sonra en basit öğelerin ve en temel
ilişkilerin belirli bir sıra ve düzen içinde bir araya gelmesi ile ortaya çıkan alt-süreçler tanımlanmaktadır.
En sonunda bütün alt-süreçlerin hangi sıra ve düzen içinde meydana geldikleri belirtilerek, bir bütün
olarak fiziksel sürecin tümü betimlenmiş ve tanımlanmış olmaktadır. Bütün bu işlemlerden, en basit
öğelerin ve en temel ilişkilerin saptanmasına dair olan kısmına analiz (çözümleme), alt-süreçlerin ve buna
bağlı olarak bütün sürecin betimlenmesi ve tanımlanmasına dair olan kısmına da sentez (bireşim)
denmektedir. Analiz ve sentez işlemlerinin bir fiziksel sürece sırayla uygulanmasından sonra, artık bu
fiziksel süreç açıklanmış kabul edilmektedir. Fiziksel fenomenlere uygulanan bu açıklama biçimi
Descartes’in savunduğu analiz-sentez yöntemi ile aynıdır ve bütün doğa bilimlerinde kullanılan standart
metottur.
İşte sözünü ettiğimiz önemli nokta tam da burasıdır. Doğa bilimlerinin kullandığı, analiz ve
sentez işlemlerinin sırayla uygulanmasından oluşan bu açıklama işlemi, kurallara uygun olarak
gerçekleştirildikten sonra artık geriye açıklanacak başkaca bir şey kalmamaktadır. Fiziksel süreç içerdiği
tüm öğeler, temel ilişkiler ve alt süreçler ile önce çözümlenmiş sonra betimlenip tanımlanmıştır ve geriye
başkaca açıklanacak herhangi bir şey kalmadığı halde, zihinsel nitelikteki hiçbir unsurun açıklamada yine
de içerilmediğini görürüz. Üstelik söz konusu bu açıklama işlemi ne derece incelikli ve ayrıntılı bir
biçimde yerine getirilirse getirilsin, durum değişmemektedir, ve her defasında zihinsel nitelikteki öğe
veya süreçlerin açıklamada içerilmesi veya bu işlem yoluyla açıklanmaları hedefi bir şekilde
ıskalanmaktadır. Fiziksel süreçlere ilişkin hiçbir açıklama zihinsel nitelikteki hiçbir öğe veya süreç
içermediği gibi, bu açıklamalar zihinsel fenomenlerin açıklanması için de kullanılamamaktadır.
Dolayısıyla eşzamanlılık tezi doğru kabul edilse bile fiziksel sürecin açıklaması, fiziksel süreçle
16
eşzamanlı olarak ortaya çıktığı öne sürülen zihinsel olayı içermemekte ve açıklamamaktadır. Fiziksel
açıklama, bir fiziksel olayla eşzamanlı ortaya çıkan zihinsel olayı anlamamıza hiçbir katkı
sağlamamaktadır. Sonuçta zihinsel olaylar ile fiziksel olaylar arasındaki kategorik ayırım değişmeden
kalmaktadır, ve birincinin ikinciye indirgenmesi hedefi gerçekleşmemektedir.
D.
TEMEL ÖLÇÜTLER
Zihinsel olanı fiziksel olandan ayıran temel özelliklerin neler olduğu, ya da bu konuda bir ölçüt
geliştirmenin mümkün olup olmadığı, zihin felsefesinin önemli bir konu başlığını oluşturur. Zihinsel
olanın fiziksel olandan ayrı olduğu peşinen kabul edilmiştir, zira bu kabul zihin felsefesinin varlık
şartıdır. Ancak ayrılığın tam olarak hangi özelliklerden kaynaklandığı, ya da bu ayrılığın farklı
özelliklerden mi kaynaklandığı konusu tartışmalıdır. Mesela erken dönem analitik gelenekten felsefeciler
bütün zihinsel fenomenlerin tek bir başlık altında toplanmasına karşı çıkmışlardır:
“En önce söylenmesi gereken şeylerden biri, kimi çağdaş felsefecilere göre, bütün bu fenomenleri tek bir başlık altında
toplamanın temel bir hata olduğudur. Çözümleyici (analitik) felsefecilerden biri olan Gilbert Ryle, Zihin Kavramı (The
Concept of Mind [1949] ) adlı eserinde, insanın bu alanda türdeş fenomenlerden oluşan doğal bir sınıfın mevcut olduğunu
düşünmesinin, yalnızca bir dizi kafa karışıklığının sonucu olduğunu iddia eder. Ryle’a karşıt olarak, bu fenomenlerin beraberce
gruplandırılmalarının akla yatkın olduğu savunulduysa da, bu fenomenlerin ortaklaşa paylaştıkları hiçbir şey yine de
bulunmayabilir; ve hatta eğer bu fenomenlerin ortaklaşa paylaştıkları bir şey bulunsa bile, bu şeyin yüzeysel ve öze ait
olmayan veya nispeten önemsiz bir şey olduğu ortaya çıkabilir, ve dolayısıyla bütün bu fenomenlerin neden aynı başlık altında
toplanması gerektiğini açıklamaya yeterli olmayabilir. 20. yüzyıl Çözümleyici felsefesinin kayda değer öncülerinden olan
Ludwig Wittgenstein, bir öbek şeyi aynı başlık altında toplamak için bu şeylerin ortaklaşa paylaştıkları belirli özelliklere sahip
olmalarının gerekli olmadığını ve bunun yerine sadece “aile benzerliği” ne sahip bulunmalarının yeterli olabileceğini gösterdi;
buna göre bir ailenin üyeleri olan şeyler tipik bir görünüm arz etmekle beraber bütün aile üyelerinin ortaklaşa sahip oldukları
30
bir özellikler kümesi bulunmayabilir; ve belki aynı ihtimal zihinsel fenomenler için de söz konusu olabilir. ”
Yine de zihinsel olan ve fiziksel olanı birbirinden ayıran temel kimi yönler belirlenebilir. Priest,
aşağıda iki sütun halinde verilen yüklemler ya da sıfatlar grubunun, zihinsel olanı fiziksel olandan
ayırmakta kullanılan geleneksel ölçütler olduğunu belirtir31:
ZİHİNSEL OLAN
FİZİKSEL OLAN
zamansal
mahrem
tashihe kapalı
içsel
biricik
özgür
etkin
ben
kutsal
bölünemez
mekanda yayılmamış
şekilsiz
görülmez
yönelimsel
öznel
uzay-zamansal
kamusal
tashihe açık
dışsal
çok
belirlenmiş
edilgin
öteki
profan
bölünür
mekanda yayılmış
şekilli
görülür
yönelimsel-olmayan
nesnel
Zihinsel olanı fiziksel olandan ayırabilecek temel ölçütler arasında amaçlı davranış ve yönelimsellik
sayılmıştır.
30
Jerome A. Shaffer, “Philosophy of Mind,” The New Encyclopedia Britannica Macropedia, cilt 12,
Encyclopedia Britannica Inc., USA, 1974, s.224
31
Stephen Priest, Theories of the Mind, Penguin Books, London, 1991, s.212
17
D.1. Amaçlı Davranış
“Aç bir hayvanın avını arama, saldırma ve öldürmede gizlenme ve kurnazlığı kullandığını gözlemleyen bir insan, bu hayvanın
bir amacı bulunduğuna ve hedefine ulaşmakta zekasından faydalandığına inanmaktan kendisini alamaz. İster Ay’a insan
göndermenin yolunu araştıran bir grup bilim adamı olsun, ister ulaşamadığı bir muzu elde etmek için iki çubuğun birbirine
nasıl bağlanacağını çözmeye çalışan bir maymun olsun, ya da isterse – çok daha alt düzeyde bir örnek olmak üzere – kaynayan
su dolu bir kaptan çıkmaya çalışan bir ıstakoz olsun, bu örneklerin her birinde bize, iş başında olan bir zihin varmış gibi
görünür. Varlıklar aleminde cansız maddeye doğru inerek bu fenomenin izini sürdüğümüzde, bir yerde bir sınırın çekilmiş
olması gerektiğini düşünürüz; fakat bu sınırın nerede çekilmesi gerektiği konusunda bir anlaşma mevcut değildir. Henüz yeni
döllenmiş bir yumurtanın bir zihne sahip olmadığı fakat normal bir yetişkininse sahip olduğu konusunda herkesin anlaşma
içinde olduğu söylenebilir – fakat insanın gelişme süreci boyunca değişikliğin tam olarak nerede meydana geldiğini söylemek
imkansızdır. Diğer taraftan, ortada keskin bir sınır bulunmadığı için bir değişikliğin de söz konusu olmadığı sonucuna varmak,
en az, onları ayıran keskin bir sınır bulunamadığı için kırmızı ile turuncunun aynı renk olduklarını söylemek kadar yanıltıcı
olur. Bütün belirsiz terimlerde olduğu gibi buradaki her iki durumda da bir sınır çizmenin tamamen keyfi olduğu bir aralık
32
mevcuttur; fakat bu aralığın her iki ucunun ötesindeki açık ve belirli olan farklılık görmezden gelinemez.”
D.2. Yönelimsellik
Zihinsel olanın bir diğer karakteristiği de, bilhassa bir insanın bir nesneye yöneldiği durumlarda
ortaya çıkar. Düşünme, inanma, arzulama ve diğer benzeri tutumların ortak özelliği, bunların bir nesnesi
olması ya da bir nesneye yönelmiş olmalarıdır. Bu yönelmişlik özelliği, saf fiziksel olanda
rastlanamayacak türden bir doğaya sahiptir. Yönelimselliğin temelinde yatan ana fikir şu şekilde
sergilenebilir33: Şekil-4’deki gibi düzenlenmiş üç nesne düşünelim.
Şekil 4
Daha sonra rüzgarın esmesiyle bu nesnelerin Şekil-5’teki biçimde yeniden düzenlendiğini kabul
edelim.
Şekil 5
Bu yeni düzenleniş, fiziksel bakış açısından sadece yeni bir düzenlenişten ibarettir. Ama
psikolojik bakış açısından ortada kökten bir değişiklik ve yenilik vardır. Bu yeni durumda bir nesne
diğerine işaret etmektedir, ona yönelmiştir. Sadece saf fiziksel olan olgular göz önüne alınarak, böyle bir
32
Jerome A. Shaffer, “Philosophy of Mind,” The New Encyclopedia Britannica Macropedia, cilt 12,
Encyclopedia Britannica Inc., USA, 1974, s.224
33
İbid. s.225
18
işaret etme durumunu açıklamak mümkün değildir. Yeni düzenlenişteki yönelmişlik özelliği, ancak
zihnimizin müdahil olması ile açıklanabilir hale gelmektedir. Dolayısıyla yönelimsellik, zihinsel olana
ilişkin bir ölçüt için, mantıklı bir seçenek gibi durmaktadır.
D.3. Qualia
Ölçüt olabilecek bir diğer seçenek de ‘qualia’ olarak bilinen, saf zihinsel doğadaki niteliklerdir. Bir
ağrı halinin, hiç kuşkusuz, eğilimlerle ilişkili veya nedensel doğada özellikleri vardır. Zira bir ağrı hali,
belirli fiziksel şartlar yerine geldiğinde ortaya çıkar, ve ağrı hali içindeki kişi, bir dizi belirli davranışlar
sergiler. Ancak ağrı dediğimiz şey bunlardan ibaret değildir. Ağrı deneyiminin kendine özgü bir duygusu
vardır. Ağrı hali içinde olmanın, başka hiçbir şeye benzemeyen bir yönü vardır. Ağrı hissi olarak da
adlandırabileceğimiz bu benzersiz yön, ağrının niteliksel boyutunu oluşturur. Zihinsel deneyimlerin başka
hiçbir şeyle kıyaslanamayan bu niteliksel boyutları, zihinsel olgulara ilişkin hiçbir fiziksel açıklamada
içerilmezler. Saf zihinsel niteliklerin, saf fiziksel terimlerle açıklanması imkansız gibi durmaktadır. Bu
sebeplerden ötürü ‘qualia’ zihinsel olana ilişkin meşru bir ölçüt olarak görülebilir.
19
Download

ı. bir felsefe dalı olarak zihin felsefesi