Teknisyenlik ve Toplumsallık Arasında
Psikolojinin Dünü, Bugünü ve Yarını
Ersin Aslıtürk* - Sertan Batur**
Doğayı, yozlaşmış varlıklarda değil, doğa kanunlarına uygun davranışta bulunan varlıklarda incelemek gerekir (Aristo: Politika, Kitap: I böl. II)
Psikolojik kavramların kuruluşuna, çözülüşüne ve bilimsel süreçlerin toplumsallık ile
olan ilişkisine dair önemli bir örnek bulunmaktadır. Çeşitli kerelerde paylaştığımız
bu örneği, feminist araştırmacı Cecilia Kitzinger Sahte-Bilim Retoriği (1990) isimli bir
makalesinde ele almış ve psikolojinin en çatışkılı ‘bilimsel’ ürünlerinden birisine dair
önemli bir soruyu sormuştur: “Eşcinsellik hastalık mıdır” sorusu, ampirik ve dolayısıyla bilim insanlarının uğraşması gereken bir soru mudur?
Bilindiği üzere 20. Yüzyılın ikinci yarısında psikologlar bu soruyu sorarlar ve bununla
meşgul olurlar: Gerçekten de toplanan veriler çoğunlukla eşcinselliğin patolojik olduğunu “ortaya koymuş” ve yıllarca profesyoneller arasında da bir konsensüse zemin
sağlamıştır. 1952’de ilk kez yayınlanan Diagnostic and Statistics Manual I eşcinselliği
“sosyopatik kişilik bozukluğu” olarak gösterir. Daha sonra 1962’de yayınlanan kapsamlı bir psikanalitik çalışma, eşcinselliğin travmatik ebeveyn-cocuk ilişkilerinden
kaynakla karşı cinse karşı gelişen bir gizli korkudan kaynaklandığını öne sürer (Bieber et. al., 1962)1. 1950’lerin ortasında Alfred Kinsey ve Evelyn Hooker gibi araştırmacıların öncülüğünde yapılan ve kimi ölçeklerde meslek içerisinde ve dışarısında
etkili olan, sonuçta eşcinselliği patolojik olmaktan çıkarmaya çalışan araştırmalar da
bulunmaktadır. Yukarıdaki soruyu bilimsel yöntemlerle cevaplamaya çalışan bu araştırmaların da etkisi en çok 1970’lere doğru ve sonrasında öne çıkar. Zira Psi disip* Ottawa Üniversitesi
** Viyana Üniversitesi
1 Bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Homosexuality:_A_Psychoanalytic_Study_of_Male_Homosexuals
ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014 7
linlerinin2 dışarısında büyük bir toplumsal hareketlilik psi disiplinlerinde çalışanları köşeye sıkıştırmaktadır. Sonuçta 1973 yılı Aralık ayında ABD’li psikiyatristler bir
konferans buluşmasında bir araya gelirler ve oylarlar: “Eşcinsellik bir hastalık mıdır,
değil midir?” Sonuçta eşcinselliğin hastalık olmadığı oylamaya katılan 10,091 üyenin
%58’inin desteği ile kabul edilir ve eşcinsellik takip eden yıllarda bir DSM kriteri olmaktan çıkarılır (Mendelson, 2003).
Belki de bizim öncelikle şunu sormamız gerekiyor: psikoloji niçin yukarıdaki soruyu
sordu da başka bir soru ile ilgilenmedi? Mesela eşcinselleri nasıl güçlendirebiliriz sorusu ile. Bunu bir yana bırakalım. Peki nasıl oluyor da yıllar önce hastalık olduğuna
dair ampirik deliller sıraladığımız, hatta bu delillere dayanarak “tedavi” yöntemleri
geliştirdiğimiz eşcinselliğin hastalık olmadığına dair deliller toplanmaya başlanıyor?
O kadar yeni araştırmaya ve delile rağmen, niçin bugün halen eşcinselliğin hastalık
olduğunu ve tedavi edilebilineceğini düşünen psikologlar mevcut?
Fizikte de böyle şeyler var mı? Acaba niye fizikte kütle, elektron ve kuark gibi terimler
bütün araştırmacıların üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri anladıkları kavramlara gönderme yaparken ve neredeyse bütün fizikçiler aynı terimleri kullanırken, biz psikologlar
benlik-imajı, benlik-algısı, benlik-saygısı, benlik-açıklığı, öz-güven, öz-yetkinlik gibi
farklı kavramları üretmeye devam ediyoruz? Nasıl oluyor da kişilik farklı psikologlar
için farklı anlamlara gelebiliyor? Nasıl oluyor da sosyal psikolojinin ‘sosyal’inin ne olduğu üzerine tartışmalar hiç bitmiyor? Diğer yandan, kimi temel bilimlere paradigmatik bir zemin sağlayan yasalara benzer yasalar psikolojide bulunamıyor (ör: Newton
yasaları, görelilik kuramı, evrim kuramı, periyodik cetvelin ortaya çıkışı, Staats, 1999;
Stam, 2004). Buna karşılık, çeşitli zeminlerde ana akım psikologlar bilim – sosyal bilim
ayrımının gereksiz olduğunu; evrenin ve bilimin birliği üzerinden yöntemsel olarak
psikolojiye temel bilimlerden farksız bir şekilde yaklaşılabileceğini savunabiliyorlar.
Psikolojinin bu problemli hali ve bu halin sonuçları bizi de önemli bir soruya doğru
itiyor: Bu sorunların yöntemsel yönelimlerle yani psikolojik bilgi edinme biçimleri
ile ilişkisi nedir? Psikolojiye baskın olan felsefi varsayımlar ve bunların alternatifleri nelerdir? Bizler sosyal bilim içinde tamamen geleneksel-pozitivist (görgül bilgiyi
kutsayan) veya tamamen postmodernist-görecelilik üzerine kurulu (her şeyin göreli olduğu ve hiç bir konuda güvenilir bilgi edinmenin mümkün olmadığını savunan)
düşüncelere şüphe ile bakan araştırmacılar olarak, bu denemede psikolojideki geleneksel bilgi edinme biçiminin psikoloji tarihi boyunca gelişimi ve yarattığı sonuçlara
değinmek istiyoruz.
Psikolojinin Dünü
Her ne kadar sıklıkla köklü bir geçmiş arayışının bir parçası olarak psikoloji tarihi Antik Yunan’a kadar götürülse de, modern psikolojinin kaynaklarını psikolojiye yönelik
Kantçı eleştiride aramak gerekir. Kant’ın (1786/1977) insan zihninin zamansal gösterilebilirliğine karşın mekânsal gösterilemezliğinden hareketle psikolojiyi doğa bilimlerinin dışında bırakan eleştirisi 19. ve 20. yüzyıl psikolojilerinin temel hareket noktasını oluşturuyordu. Doğayı duyularımızın nesnesi olarak anlayan Kant, Descartes
gibi bir düalizme sapmak yerine “dışsal duyular” ve “içsel duyular” arasında bir ayrım
yapıyor, ruh öğretisini içsel duyularla ilişkilendiriyordu. Ancak Kant’a göre bütün algıların koşulu zaman ve mekândı. Zamanın ve mekânın dışında duyu, ancak bir histen
ibaret olabilirdi. Dolayısıyla zaman ve mekân nesnenin değil, bizim bilgi edinme yeteneğimizin temel bir özelliğiydi. Yani bir nesnenin kanıtı, onun zamansal ve mekânsal
varoluşu değildi. Ancak bizim onu bilebilmemiz, onu zamansal ve mekânsal düzlemde
ampirikleştirebilmemizle olanaklıydı. Arı bir matematik de, ancak zaman ve mekânın
bizim içimizde a priori mevcut olmasıyla mümkündü. Zaman ve mekânın ötesinde bulunan şey matematikleştirilemezdi. Bu yüzden de bir bilimi Kant’a göre “gerçek” bir
2 Psi disiplinleri başlığı altında psikiyatri, psikoloji ve psikanaliz düşünülmelidir.
8 ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014
bilim yapan, yani çelişkisiz hale getiren şey, temelinde ampirik bilginin bulunduğu ve
doğal nesnelerin bilgisine a priori olarak dayanan arı bir yana sahip olması, yani başka
bir deyişle matematiğin bu bilime uygulanabilmesiydi. Psikoloji bu anlamda gerçek
bir bilim olamazdı. Çünkü içsel duyuların mekânsallığı olmayan fenomenlerine matematik uygulanamazdı. Bu fenomenler sadece zaman boyutuna sahipti. Bu yüzden de
psikoloji içsel duyuların tarihsel ve sistematik bir öğretisi, bir doğa tasviri olabilse de,
asla bir doğa bilimi haline gelemezdi.
Kant’ın temsil ettiği Aydınlanmacı ideallerin teorik etkisi o kadar güçlüydü ki, fizik
bilimini model alan bir doğa bilimi geliştirme dışında psikoloji araştırmacılarının
çoğu için bir alternatif görünmüyordu. Bunu özellikle 19. yüzyılın sanayi devrimiyle yoğrulmuş havasını göz önünde tutarak düşünürsek, toplum ve doğanın ortak bir
ontolojiyi paylaştıklarına yönelik genel yargının Sosyal-Darwinistlerden Marksistlere
kadar bütün akılcı yaklaşımlar tarafından paylaşıldığı bu dönemde, psikoloji araştırmacıları için Kantçı eleştirinin etkisi daha anlaşılır olacaktır. Sonuçta toplum ve doğa
aynı yasalara uygun olarak çalışıyorsa, her ikisinin de aynı bilimsel metodoloji ile incelenebilmesi, dolayısıyla topluma ve insana özgü fenomenlerin doğabilimsel bir metodolojinin nesnesi haline getirilebilmesi gerekirdi. Yoksa insan ve toplum bilimleri
hiçbir zaman kesin bilimler halini alamazlardı. Böylelikle, Kant’ın psikoloji eleştirisi,
bir psikoloji geliştirmek isteyen bilim insanlarının temel motivasyonu, yani psikolojik
fenomenleri matematikleştirme çabası için belirleyici oldu.
Kantçı eleştirinin etkisi altında ruhsal araştırma yapanlara alanlarını ampirikleştirmekten, yani psikolojik fenomenlere bir mekânsallık kazandırmaktan başka bir seçenek kalmıyordu. Bu ampirikleştirmenin en önemli bileşeni fizik bilimlerinde olduğu
gibi sayısallaştırmak, ölçülebilirlikti. Bunun için de gerek Königsberg’de Kant’ın ardılı
olan ve bir “ruh mekaniği” kurma çabası içinde duyu şiddetlerini mantıksal-matematiksel bir formülasyonla tanımlamaya çalışan Herbart’ın (1816/1882) psikolojisi, gerekse de Herbart’ın psikolojisinin ölçüme dayanmamasını eleştiren Fechner’in
(1860) psikofiziği bu matematikleştirme çabası üzerine oturmuştu. Yalnız Wundt ve
Würzburg Okulu’nun deneycilikleri değil, deneyi yalnızca bir yardımcı araç olarak
kabul eden ve psikolojinin doğa bilimlerinin yöntemini kullanması gerektiğine inanan Brentano’nun (1874) psikoloji yaklaşımı da ”ampirik bir bakış açısıyla psikoloji”
anlayışının savunucusuydu. Aydınlanma düşüncesi etkisi altında yeşeren ve insanlık
tarihinde dogmaların kaldırılması için önemli bir gelişme olan ampirisizm, bilginin en
son kertede güvenilir kaynağının duyu organlarımızla yaptığımız gözlemler olduğunu
işaret ediyordu.
Bu noktada kimi psikologlar, aynı Newton fiziğinde bir nesnenin ilerdeki bir noktadaki konumunun bir önceki noktadaki konumuyla ve hızıyla belirlenebilmesinde olduğu
gibi (bir denklem fonksiyonu ile), insanın zihinsel ve davranışsal süreçlerinin de bir
önceki halleriyle ya da verili yapılarıyla yaklaşık olarak belirlenebileceğini düşünmüştür (örneğin bir regresyon denklemi ile). Zamanla fizik bilimlerindeki bir zamanların
koyu determinizmi kimi psikoloji araştırmacıları için bilimsel çalışmaların olmazsa
olmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu da mekanik bakış açısının gelişmesine neden
olmuş, disiplin davranışın arkasındaki dolaysız nedenleri (cause) araştırır olmuş, ancak zihinsel olayların ve davranışların arkasındaki anlayış (reason) daha çok ihmâl
edilmiştir (Gantt ve Williams, 2002; Leahey, 2004). Bu doğrultuda Kuzey Amerikalı
araştırmacılar için davranışı istatistiksel anlamda tahmin ve daha sonra kontrol etmek, onu kuramsal anlamda derin bir şekilde (öznel ve sosyal dünyayı da içererek)
açıklamaktan daha önemli hale gelmiş ve bu bir çalkantılar çağı olan 20. yüzyılda gerek iş yaşamının, gerek toplumsal hayatın ihtiyaçlarını karşılamak için daha pratik
bulunmuştur. Artık insan zihni faktörlerine ayrılmış, sosyal bütünlüğünden büyük ölçüde koparılmıştır.
Bütün bunlara paralel gelişen Darwinizm de doğal seçilim sonunda sadece genetik
olarak uyum sağlama yeteneğine sahip olanların hayatta kaldığını iddia ederek, psikologların dikkatlerini sanayi devriminin ve askeri teknolojideki gelişmelerin de et-
ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014 9
kisiyle bireysel farklılıklar hususuna çekmiştir. Artık psikologlar insanın, psikolojik
özelliklerinin bir fonksiyonu olduğunu, bunun da temelde biyo-sosyal varoluşu kolaylaştırdığını savunmaya başlamışlardır. Bu esnada toplumsal-politik nedenlerle pragmatizm gelişmiş, kullanışlı bilgi arayışı daha “iyi” işleyen, yani daha verimli üretim
ve daha çok tüketim yapan bir toplum için aranan en önemli bilgi olmuştur. Bunların
peşi sıra gelen davranışçılık da bu düşünceleri kucaklamış, Darwinizmden etkilenerek
insanların sosyal çevreye olan uyum-öğrenme ve değişme şekillerini araştırmış, insan
zihnine değil, gözlenebilir insan davranışına odaklanmıştır (kısa ve eleştirel bir giriş
için bkz., Richards, 2002).
Psikolojiyi doğa bilimi olarak geliştirme çabası içersinde Ebbinghaus’un klasikleşmiş
deneyleriyle Wundt’un deneyselciliğini ileriye taşıdığını ve günümüz ampirik psikoloji paradigmasını büyük oranda belirlediğini belirtmek gerekir. Ama aynı zamanda
deneysel paradigmaya karşı çıkan Brentano, Dilthey ve Husserlci fenomenoloji gibi
akımların adını anmakta fayda var. Bu akımlar daha çok teorik düzlemde kalmış, deneysel paradigmaya getirdikleri itirazlar pratik uygulanabilirliğe kurban olmuş ve bu
psikoloji programları kuvvetli ve büyük iddialarına karşın geniş bir popülerliğe kavuşamamıştır3. Bu sürecin sonu Avrupa psikolojisinin giderek geri çekilmesi ve bireyci
bir paradigmaya dayanan biyolojik evrensellik iddiasıyla Kuzey Amerikan psikolojisinin bütün kardeş disiplinleri arasından sıyrılması olmuştur.
Sonuç olarak psikoloji, spekülasyon üzerine kurulu felsefeden ”ayrılırken” daha çok
bir sosyal bilim ya da bir insan bilimi olarak değil, diğer temel bilimlerde olduğu gibi
bir doğa bilimi olarak ayrılmaya çalışmıştır. Doğa bilimlerindeki bilgiye ulaşma şekli
psikologların önemli bir kısmının bilgiye ulaşmakta kendine rehber edindiği bir temel olmuştur. İnsanlık da daha çok bu araştırmacılar tarafından bir doğal araştırma
nesnesi olarak görülmüş, sosyal düzen de doğal düzenin doğrudan bir uzantısı olarak
algılanmış, organizmayı anlamak toplumu anlamakla eş tutulmuştur. Evrensel bilgiyi
keşfeden temel bilimler gibi psikoloji de evrensel-genelleştirilebilir bilgi peşinde koşmuş ve evrensel bir özne kurmaya çalışmıştır.
İşin ilginç tarafı, bu evrensel özne tasarlanırken hareket noktası spekülatif felsefenin
insan tasarımının soyutluğu idi. Oysa ki, ihtiyacımız olan şey, etiyle, kanıyla sokakta
görmeye alıştığımız somut insandı. Üstelik nasıl su dünyanın neresine gidilirse gidilsin 1 atmosfer basınç altında yüz derecede kaynıyorsa, aynı çevre koşulları sağlandığında bu somut insanın da aynı tepkileri vermesi gerekirdi. İnsanla su atomu
arasındaki farkın böylesine ihmal edilmesi aslında yaşamsal bir hataydı. Ancak yöntemsel mükemmellik su atomu kadar ideal bir araştırma nesnesi, Holzkamp’ın (1972)
deyişiyle bir norm-denek, ön görüyordu. Bu norm-denek dışsal değişimlere doğrudan
ve sadece araştırma konusu ile ilgili tepki verecek, kendi öznelliğini mümkün mertebe araştırmanın dışında bırakacaktı. Geleneksel deney desenlerinde deneklerin yorumları bu yüzden çok da ciddiye alınmadı, hatta deneklerin yorum yapmayı bırakıp
deney sürecine odaklanmaları, sürecin kendilerinde uyandırdığı ama deney süreciyle
ilgili olmayan tepkileri kendilerine saklamaları istendi. Sonuçta bu norm-denek, geçmişi ve geleceği olmayan, toplumsal ilişkiler içinde şekillenmemiş, o ilişkileri yeniden
şekillendirmeyen, pasif ve yalıtılmış bir organizmadan ibaretti. Spekülatif felsefenin
soyut insanının yerini alan evrensel özne ancak bu kadar somut olabilmişti. Bu somut
evrensel özne tarihsel olarak değişen somut toplumsal ilişkiler içinde yaşamıyordu.
Somut olarak tasarlanmak istenen özne yeniden soyut ve yalıtık tekil bir bireye dönüşmüştü (Holzkamp, 1970).
Deney sürecinin ve deney katılımcılarının somut toplumsal ve tarihsel ilişkiler içinde
yaşayan toplumsal özneler olmaları bir yana, aslında bir grup süreci olan deney sü3 Fenomenoloji ancak niteliksel yöntemlerin yaygınlaşması ve geleneksel psikolojiye yönelik bir tür eleştirinin psikoloji metodolojisini etkilemeye başlaması ve fenomenolojinin bir araştırma yöntemi halini almasıyla önem kazanmaya başlamıştır (bkz. Banister et al, 2011, s.13). Ancak hala daha bu yaklaşımların
ana akım olmaktan uzak olduğunu belirtmek gerekir.
10 ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014
recinin de bir sosyal psikolojisi olabileceğinin farkına bile oldukça geç varıldı (Orne,
1962). Deneyci-denek arasındaki özneler arası ilişkinin teatral deney süreci açısından
belirleyici bir yanı vardı. Denekler deneycinin beklentilerinin farkındaydı ve bu beklentilere göre tepki veriyorlardı. Ancak ölçümü etkileyecek bu karıştırıcı etkenlerin
kontrol altında tutulması ve eğer bu çok da sağlanamıyorsa sadece göz ardı edilmeleri
yöntemsel tutarlılık adına deneysel araştırmanın temel ilkesiydi.
Psikolojinin Bugünü
Bütün bu süreçlerin sonunda gelişen bilişsel psikoloji, insan zihninin sandığımızdan
daha kompleks olduğunu iddia etmiş, davranışçılığın ampirisizminin ve arı bilimin
ihtiyaçlarını karşılamak için kapattığı meşhur ‘kara-kutu’yu açmıştır. Fakat bu ‘karakutu’dan yine yöntemsel bireycilik çıkmış, ABD’deki kültürel-siyasal iklim ile beraber
insan zihninin bireyci-yalıtık-mekanik, toplum ve tarih dışı ve son derece spesifik bir
versiyonu araştırılmaya başlanmış, toplumsal olanın bireysel olanla açıklanması yani
psikolojizm daha da gelişmiştir. 20. yüzyılın ekonomistleri de psikolojinin birey üzerindeki temel vurgularını kucaklamış, politik-ekonomik-kültürel olan bireysel olanla
açıklanmaya devam etmiştir. Bilim felsefesi de bu süreçte psikolojizmi zaman zaman
desteklemiş, eleştirel düşünceyi ampirik verilerin yanlışlanabilme olanağı üzerine
inşa etmeye çalışmıştır. Böyle olunca psikologlar entelektüel ufuklarını büyük oranda
görgül olanla, yani ampirisizm ile sınırlamış, nitelik niceliğe göre daha değersiz olarak
görülmüş, ampirik olan, bilgiye ulaşmak açısından en değerli olan olarak algılanmıştır.
Örneğin sosyal psikolojinin “insan doğasını” kavramak açısından nesnel bilgi ürettiği
sanılmış, kültür ve ideolojinin sosyal bilginin üretimi içinde bir yerinin olmadığı ileri
sürülmüştür.
Bütün bunların sancılarını en çok çeken gruplardan ikisi doğal olarak sosyal psikologlar ve kişilik psikologları olmuştur. Tahmin gücü yüksek “teorilerin” açıklama düzeyindeki güçsüzlüğü ya da basitliği birçok araştırmacıyı rahatsız etmiştir. Örneğin kişilik psikolojisinde, kişiliği beş boyutta tanımlayan “Big Five” yaklaşımı (ör: Goldberg,
1990; McCrae ve Costa, 1997) tahmin edici ve tanımlayıcı bir çerçeve olarak kabul
edilmektedir. Fakat bu yaklaşımın arkasında bulunan lexical hipotez, yani bir kültürdeki kişilik tanımlamalarının o kültürün diline yansıdığına dair hipotez ve bu hipotez
ile birlikte geliştirilen bilimsel niceliksel yöntem üzerine tartışmalar halen sürmektedir (ör: Block, 1995; Westen, 1996). Örneğin insanların kişilik özelliklerinin basit tanımlara sığmayacak kadar kompleks ve bir kelimeyle ya da sıfatla tanımlanamayacak
kadar karmaşık olduğu düşünülmektedir (Block, 1995). Diğer yandan Big Five kişilik
teorisi faktör analizi tekniği üzerine kuruludur. Bu analizler esnasında araştırmacıların kaç faktörlü (örneğin bir faktör, üç faktör, beş faktörlü) bir kişilik teorisi çözümüne
karar verecekleri sadece verinin yapısıyla değil, araştırmacıların öznel kararları ile de
belirlendiğini biliyoruz. Son olarak da Big Five kişilik özelliklerinin verilerle yönlendirilen (data-driven) bir yaklaşımla ortaya konduğu; fakat bu yaklaşımın kişilik özelliklerinin nasıl ve neden ortaya çıktığını açıklayan bir yaklaşım olmadığı da tartışılmıştır.
Bu teorinin evrensel bir kişilik teorisi olacağı sanılmış, ancak yapılan araştırmalar ve
tartışmalar beş faktörün bırakın farklı kültürlerde doğrulanmasını, ABD’deki araştırmacılar arasında bile bir konsensüs sağlayamamıştır. Buradaki sıkıntı evrensel bir bilginin aranması değil, arananın ABD’de bulunduğunun sanılması ve buradan dünyaya
ihraç edilerek doğrulanması gerektiği düşüncesidir. İnsanların evrensel bazı psikolojik eğilimlerini anlamak için evrimsel-evrensel bir özne ve temel bilimlerdeki gibi bir
epistemoloji öne sürdüğümüzde, indirgemecilik sorununa, kültürel farklar hususuna,
ürettiğimiz hipotezleri hangi noktadan (ör: bireyci-izole edici) ürettiğimize ve yöntemsel olarak nasıl bir yol izlediğimize dikkat etmemiz gerekir (ör: sadece niceliksel
ve istatistiksel doğrulama üzerine kurulu).
Benzer şekilde sosyal psikoloji kişiye-içsel (intra-psychic) süreçlere çokça eğilmiş,
yöntemsel bireyciliğin içine daha da gömülmüş, özcü (essentialist) yaklaşımları kucaklamış, kişiler-arası (inter-personal) süreçleri ihmal etmiştir. Ana-akım sosyal psikolojik yaklaşımların içerisinde önemli bir sorun bulunmaktadır: O da sosyal olanın
ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014 11
insan bilişinin ya da psikolojisinin bir uzantısı olduğu düşüncesidir. Yani sosyalin ne
olduğunu anlamak için (ki bu sosyal psikologların pek ilgisini çeken bir meşgale değildir) insan bilişini anlamak yeterlidir. Aslında özelikle sosyal psikoloji alanı açısından
bakıldığında, psikolojik olanın sosyalin bir uzantısı olduğu söylenebilir (Moscovici,
1992; Greenwood, 2004). Sosyal psikologlar, toplumsal anlam sistemlerini bireysel
olana ve hatta kimi zaman bireyin kişilik organizasyonuna indirgediklerinden, sosyal
psikolojiyi içerisinde sosyalin kayboluşu üzerine tartışmalar bitmemiştir (bkz: Taylor
ve Brown, 1979; Greenwood, 2004).
İnsan zihnini ‘beden mekaniği’ ya da kişiye-içsel bilişsel süreçlere (ör: korkmak, kaygılanmak) odaklanarak okumak yine evrensel özne kurma arzusundan kaynaklanmıştır, fakat dilsel toplumu, anlamlar-ideolojiler dünyasını, üretim süreçlerini ve iktidar
ilişkilerini ihmal etmiştir. Bu kuramlar içerisinde yöntemin ihtiyaçlarını karşılamak
çoğu zaman kuramın ihtiyaçlarını karşılamanın önüne geçtiğinden, tahmin edici olduğu düşünülen kavramlar kuram ile temelde ters düşse de üzerlerinde çalışılmaya
devam edilmiştir. Örneğin varoluşçular, deneysel yöntemlerle çalıştıklarından olacak,
determinist ve indirgemeci olabilmiş, hümanist araştırmacılarsa evrenselci ve özcü
yaklaşımları farkında olarak ya da olmayarak kucaklayabilmişlerdir (örnek için: Sheldon, 2004). Fakat kuramsal olarak ne varoluşçuluk ne de hümanizm, deneysel sosyal
bilimin ortaya koyduğu gibi bir özne tarif etmektedirler. Benzer şekilde kişiliğin analizinde evrimsel-doğal yöntemlerle dilsel-anlamsal yöntemleri aynı çatı (kişilik evi,
McAdams, 1996) altında birleştirmek isteyenler olmuş, ancak birbirini çelen epistemolojileri bir araya teorik bütünlük olmadan getirdikleri için eleştirilmişlerdir.
Zihni diğer zihinler ile bütünlük içerisinde alan kuram ve yöntemler, özneye bakışları açısından ampirisizmden kendilerini ayırmak durumunda kalmışlardır (ör: sosyal temsiller kuramı; söylem analizi; ‘grounded theory’ bunlardan bazılarıdır). Bu da
yöntemsel açıdan çok farklı yaklaşımları olan alt disiplinler ortaya çıkarmıştır. Çünkü
birincisi, insan zihninin sosyal ve tarihsel kuruluşu, bedenin-beynin organizmik kuruluşuna indirgenememektedir. İkincisi, insan zihnine bakış gibi sosyal-tarihsel bir
hususta, naif bir keşif düşüncesi üzerine kurulu bir nesnellik iddiasında bulunmamız
mümkün değildir. Yani öznel görüşlerin araştırma üzerindeki etkisini bilinçli olarak
kontrol etmek gereklidir. Bunu geleneksel yöntemin bir parçası yapmak her zaman
mümkün olmayabilir. Bu yüzden farklı gelişen akımlar deneysel-tarafsız-arı-nesnel
bilimin köktenciliğini reddetmekte ve kısaca deneyime referans vermektedirler. Hem
araştırmanın “nesnesi” konumunda olan insanların seslerini dinlemeyi, hem de araştırmacının kendi öznelliğinin araştırma üzerindeki etkisini kontrol etmeyi amaçlamaktadırlar. İnsanların zihinlerini nasıl kurduklarına ve nasıl anlamlar inşa ettiklerine ve
insanların biricik yanlarına eğilmektedirler (ör: yapılandırmacılık). Böyle alternatiflerin gelişmesini bir yandan 1968 hareketinin Avrupa’da yarattığı eleştirel entelektüel
ortam, bir yandansa 1980’lerin siyasal iklimi olan küreselleşme ve çok-kültürlülük
tetiklemiştir. Bu yöntemlerde araştırma nesnesinin temel doğasına (ontoloji), araştırma nesnesi hakkında neyi bilebileceğimize (epistemoloji), bilgiye ulaşmak için nasıl
araçlar kullanacağımıza (yöntem) ve nasıl bir değer sistemi ile bu bilgiye yaklaşacağımıza (etik) dair görüş, geleneksel yöntemlerden ayrılmaktadır. Burada özetle “gerçek”
insana daha da yaklaşılmakta ve dolayısıyla insanların ihtiyaçları psikolojinin gündemine daha hızlı girmektedir (kısa bir giriş için: Sullivan, 2002).
Yöntemsel farklılaşmanın en önemli odaklarından birisi araştırma nesnelerinin ne olduğuyla, nasıl kurulduğuyla ilgilidir. En yalın haliyle psikolojiye bir eleştiri getirmek
gerekirse şu söylenebilir: Psikoloji temel bilimlerde olduğu gibi keşif (discovered) nesneleriyle değil, daha çok kendi icat (invented) ve inşa ettiği (constructed) nesneler ile
çalışmaktadır ( bkz: Danziger, 1990; Leahey, 2004). O yüzden dünyanın yuvarlaklığının gerçek olduğunu artık kimse tartışmazken (reality), psikoloji tarihindeki çeşitli
‘doğru’lar (truth) tartışılmaya devam edilmektedirler (ör: eşcinsellik, “ırk”, zekâ üzerindeki iddialar vb). Psikoloji kuramlarındaki tarih-dışılık ve bireycilik psikolojiyi ve
özellikle sosyal psikolojiyi git gide miyop bir disiplin haline getirmiştir. Yüzlerce irili
ufaklı sosyal psikolojik teori üretilmiş, fakat sosyal psikoloji içerisinde bütünlüklü bir
12 ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014
paradigma oluşturulamamıştır. Örneğin Alex Haslam, Amerikan sosyal psikolojisini
tanımlamak için “kusursuz saçmalık” (impeccable triviality, Walker, 1997) gibi bir tanımlamayı uygun görmektedir. Bunun altındaki nedenlerden birisi olarak da sosyal
psikolojinin kusursuzluk ve kesinlik arayışı içinde yöntemsel deli gömleğinin içine sıkışmış olduğunu, araştırma düşüncelerinin yöntemsel uygunluk üzerinden değerlendirildiğini (bkz. Thorngate, 1990) ve sosyal psikolojinin bu halinin ancak bütünlüklü
kuramsal yaklaşımlarla ve onlara dayalı yöntemlerle aşılabileceğini ileri sürmektedir
(Haslam ve McGarty, 2001). Bu noktada kuramın belirsizliğe, çelişkilere ve spekülasyona açık olabilmesi sosyal psikolojinin daha geçerli bilgi üretmesi için bir zemin hazırlayabilir.
Soracağımız sorunun ne olduğundan psikolojik kavramların ne olduğuna, tanımları
verilebilecek ve toplanabilecek verilerin ne olduğundan veri toplama sürecine, verilerin analizinden tartışılmasına kadar her bir basamakta kuramsal bir anlamlandırma
ve tartışma bulunmaktadır. Özellikle de bizim inşa edişimizden bağımsız bir şekilde
gördüğümüzü sandığımız gerçeklik, veriler yoluyla bize tekrar göründüğünde ne yaptığımız önemlidir. Veri (data) özellikle yüksek analiz düzeylerinde (toplumsal-siyasal
düzey) kendisi için konuşmaz. Öyle olsaydı tarihte bütün toplanmış veriler bizimle
bugün aynı şekilde konuşurlardı. Oysa veriyi farklı analiz düzeylerinde farklı şekillerde konuşturan, farklı tarihsel dönemeçlerde farklı gözlerle yorumlayan bizleriz.
Yani bir veriyi bize yorumlatan ontoloji, epistemoloji, yöntem ve etik gibi en temel
hususları içeren kuramsal bütünlüğümüzdür. Dolayısıyla bilimsel düşünce açısından
asıl sorun temel olarak tek başına yöntemde değil, ontoloji (nesnenin temel doğasının
ne olduğunun varsayıldığı) ve epistemoloji (bu nesnenin nasıl bilinebileceği) sorunlarında yatmaktadır. Örneğin, sosyal inşacı görüşlere göre psikolojinin araştırma nesneleri tarihsel olarak inşa edilmektedirler. Zekâ, hafıza, “ırk” gibi kavramlar tarihsel
olarak farklı anlamlar kazanabilmektedirler. Bu da bizlere psikolojinin kaçınılmaz olarak sosyal bir bilim olduğunu, çünkü insan zihninin kuruluşunun ve ona dair edimsel
tanımların fiziksel gerçeklik ile karşılaştırılamayacağını göstermektedir.
Aslında psikolojinin araştırma nesnelerinin ve temel paradigmalarının tarihsel olarak inşa edildiği çok uzun süredir ileri sürülmektedir. Örneğin, Kurt Danziger Hindistan’daki psikologlara “motivation” (motivasyon), “emotion” (duygu) ve “personality”
(kişilik) gibi kavramları anlatmak istediğinde, oradaki akademisyenlerin bunları anlamadıklarını gözlemlemiş, çünkü onlar için insana bakarken araştırma nesnesinin
“soul” (ruh) gibi farklı bir kavram olduğunu, onun bütünlüğüyle uğraştıklarını görmüştür (Danziger, 1997). Belki de Osmanlı’da verilen ilk psikoloji derslerinin adının
İlm-i Ahval-i Ruh oluşunu bu çerçeve içinde tekrar düşünmek gerekiyor (Batur, 2006).
Benzer şekilde ABD’de öz-güven (self-esteem), zihinsel hastalık, eşcinsellik, dikkat bozukluğu ile ilgili bakış açılarının toplumsal bağlam içerisinde ve belli bir tarihsel kesitte oluştuklarını ve bu kavramların ortaya çıkışında bu tarihsel-toplumsal bağlamın
belirleyici olduğunu gözlemlemekteyiz.
Bugün birçok sosyal bilimcinin, öz-güven (self-esteem) denilen inşayı eleştirdiğini görüyoruz, fakat yıllar önce ABD’de bu duygu hemen her şeye çözüm olarak öne çıkartılıyordu. Öz-güven duygusu insanın kendi öz-değerlendirmesi sonucu ortaya çıkan bir
gösterge ya da sonuç olup, az çok olumlu olduğu ölçüde bireysel refahın göstergesi
olan bir duygudur. Psikoloji içerisinde öz-güven kavramı özellikle 1970’lerden sonra
ve bireycilikle birlikte önem kazanmaya başlamış, okullardaki eğitim programlarına
öğrencilerin kendilerini ne olursa olsun olumlu değerlendirmelerini ve iyi hissetmelerini sağlayacak anlayışlar yerleştirilmiştir (ör: Hewitt, 1998). Günümüzdeki araştırmalar ise bu hissin çok yüksek ve çok düşük olduğu durumlarda fonksiyonel sorunlar
yaratabileceğini göstermektedir. Bu araştırmaların kendini koşulsuz bir şekilde sürekli iyi hissetme baskısının bir Amerikan rüyası olduğunu, bunun da insanlara ve
özellikle gençlere zarar verdiğini anlatmaya çalıştıklarını görüyoruz. Sosyal psikoloji
ise daha önemli olabilecek örneğin öz-kabul (self-acceptance) gibi bir kavramı ihmal
etmiş, çünkü egemen Anglo-Sakson kültür araştırmacıların olgulara bakışını belli bir
tarihsel kesitte kurmuş, inşa etmiştir. Birçok kişilik ve sosyal psikoloji uzmanına göre
ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014 13
de insan benliği ya da kişiliği sabit bir nesne olarak algılanmaktadır (fixed self) ve bu
yaklaşım “nesnel” (ya da nesnel olduğu varsayılan) yöntemlerle araştırma yapmak
için elverişli olmaktadır.
Toplumsal yaşamın kuram ve özellikle etik üzerindeki etkilerine en ilginç örneklerinden birisi yazımızın başında vurguladığımız gibi, eşcinselliğin hastalık olarak DSM ölçeğinden çıkartılmasıdır. Eşcinselliğin hastalık olması ya da olmaması bilimin sadece
içsel dinamiklerini değil, içinde şekillendiği toplumsal ve siyasal dinamik ve iktidar
ilişkilerini yansıtır. Aynı şekilde, dikkat bozukluğu ve depresyon, beyindeki yapı ile
ilişkilerine indirgenemeyecek, toplumsal-metaforik özellikler taşıyan, toplumsal üretim ve iktidar ilişkilerinin yol açtığı kimi sorunları göz ardı ederek, yapısal sorunları
psikolojik düzleme indirgeyerek kişiselleştiren sembolik kurgulardır.
Beynin maddi hali ile insan zihninin manevi hali arasında kaldığında tercihini daha
çok beyinden yana yapan tıp bilimi ile psikoloji arasındaki en temel farklardan birisi,
psikolojinin sosyal olarak kurulan ve sosyal bir araştırma nesnesi olan zihin ile de uğraşıyor olmasıdır. Üstelik bu durum tıp bilimlerinin ve psikolojinin toplumsal iktidar
ilişkileri içindeki konumlanışlarındaki benzerlikleri ve farklılıkları da düşünmemizi
gerekli kılar. Psikoloji temel olarak zihni araştırma nesnesi yaptığından psikolojik bilgi her zaman sosyal bir bilgi olmaya devam etmiş, örneğin sosyal psikoloji çalışmalarının çok önemli bir bölümünün yaygın inanışın (common sense) ötesinde pek bir şey
ileriye süremediği tartışılmış ve yaygın inanıştan nasıl ayrılacağına dair çabalar ortaya çıkmıştır. (yaygın inanışın psikolojisi üzerine tartışmalar için bkz. Bogdan, 1991).
Toplum içinde yaygın olan inanışlardan bolca beslenen psikoloji, tarihinin bir kesitinde erkeklerin ve beyaz “ırk”ın üstünlüğünü, kadınların, siyahların ve göçmenlerin düşük zekâlı olduğunu bile iddia edebilmiştir4. Psikoloji bu açıdan çoğu zaman
‘aleni’ olana işaret etmiş, bilime temel oluşturan toplumsal kavramların eleştirel olmayan kullanımı sonucunda, özellikle sosyal psikologların kimi zaman “sıradan bir
insan”dan (layperson) bir farkları kalmamıştır. Örneğin, sosyal psikologların sosyal
cinsiyet sorununa yaklaşımları, uzun süre ve halen yaygın inanış ile paralel gitmiş,
evrimsel epistemoloji ile sosyal olarak inşa olmuş olanı açıklamaya devam etmişlerdir.
Çoğu zaman sosyal psikologlar olgular ve değerler arasında (fact-value), yani olanlar
ile olması gerekenler ya da olabilecek olanlar arasında önemli bir ayrımın olduğunu
iddia etmişler ve kendi ‘bilimsel’ görüşlerinin nesnel bir olguyu tarafsız bir şekilde
yansıttığını, hiç bir değer sistemi ile bulaşıklık içerisinde olmadığını düşünmüşlerdir
(bkz. Göregenli, 2003; Jackson, 2003).
Psikolojinin Yarını
Bütün bunlar tarihsel bir bakış açısından bizlere bir şeyler söylemektedir. Psikoloji
tarihine baktığımız zaman psikolojinin hatalı bilgiden (error) uzaklaşıp daha doğru
bir insan anlayışına (truth) yaklaştığını düşünmek süreklilik düşüncesi üzerine kurulu
doğrusal bir tarih anlayışıdır. Bu doğrusal tarih anlayışı büyük bir tartışma konusu
olmakla beraber, bu anlayışın bilim insanları arasında önemli bir fonksiyonu bulunmaktadır: Son ‘gelen’ insan modelinin ya da insana bakışın, aynı son gelen dinde olduğu gibi, en iyi model ya da metaforik olarak en iyi ‘din’ olduğunu düşünmek bizleri
bazen rahatlatabilmektedir. Oluşturduğumuz bilginin tarihsel ve sosyolojik doğasını
kavramak, sosyal gerçekliğin bizim kurgu gücümüzden ayrı ve ona dışsal bir niteliğinin olduğunu düşünmek bilim insanı statümüzü devam ettirmek açısından bizleri
rahat ettirebilmektedir. Çünkü böyle olunca bizler kendimizi ‘gerçekliğin’ doğrudan
sözcüsü, onun uzmanı, ya da istatistiksel çıkarımsama yoluyla ona kendini en yakın
hisseden insanlar durumunda görebilmekteyiz, ya da metaforik olarak son ‘gelen’ dinin müritlerine benzemekteyiz. Bu dar görüşlülükten çıkmak için eğer ampirik veriye
ihtiyacımız varsa, eleştirel psikoloji tarihi bize bunu verebilir (ör: Teo, 2005).
4 Bu konuda halen kimi çalışmalar mevcut fakat yaygın olmadıklarını söylemek yanlış olmaz (bkz. Rushton, 2000).
14 ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014
Bütün bunlar bize sosyal bilginin tarihsel-ideolojik doğasını ciddiye almamız gerektiğini ve bunun gerektirdiği sorumluluğu almamızı da öğütlemektedir. Bu, güneş
sistemi içinde dünyanın merkezde olmadığını ileri süren ve Kopernik’i destekleyen
Galileo’nun sorumluluğundan biraz daha farklı olabilir. Zira Kopernik ve Galileo fiziksel bir gerçekliğin ve o anlamda şüphe götürmeyen matematiksel bir rasyonalitenin
ve gücünü evrensel gerçeklikten alan evrensel bir aklın savunucusuydular. Bizler ise
ancak kendi verili dünyamız içinde inşa ettiğimiz insan anlayışını savunabiliriz, o yüzden de tarih bilinci ve bilim felsefesi ile beraber kendi iddialarımızın tarihsel zeminini
ve toplumsal-siyasal sonuçlarını tekrar tekrar düşünmek durumundayız. Aydınlanma
projesini bu dünyanın halen en önemli projesi olarak görüyorsak, entelektüel ufkumuzu sosyal bilim tarihi ve felsefesi ile genişletmemiz gerekebilir. Psikolojinin geleceği ancak bu şekilde kurulabilir, aksi takdirde psikologlar var olan insan anlayışını naif
gerçekçilik (algının nesneleri olduğu gibi yansıttığı) ve mantıksal pozitivizm (kuramsal
bilginin mutlaka görgül olarak test edilmesi gerektiği düşüncesi) üzerinden verili olarak alırlarsa, psikolojinin kısa tarihi boyunca yaptığı hataları tekrarlar ve bilinçdışı
ideolojik bir işlev görmeye, statükoyu pekiştirmeye devam ederler. Eşcinsellik, sosyal
cinsiyet, zihinsel hastalık gibi toplumsal sistemin normlarıyla ilişkili konular bunların
en açık örnekleridir.
Psikoloji teorisi ve uygulamaları açısından daha geçerli ya da toplumsal ihtiyaçlar açısından daha verimli bir sürece ancak geçmişten bu yana nereden, nasıl ve hangi dış
belirlenimlerle geldiğimizi idrak ederek girebiliriz. Tarihsel akıl, psikolojik bilginin
sosyolojisi ve felsefesi bizlere kuram ve yöntem konusunda dikkatli olmamızı öğütlemektedir. Aksi takdirde psikologlar olarak topluma sadece bir teknokrasi sunmak
durumda kalabiliriz. O arada insanî olanı ve değer sistemimizi (etik) yitirmemiz de
mümkün olabilir. Psikoloji kendi bilimsel ve dolayısıyla deterministik dili içerisinde
kurduğu bireyin çeşitli ‘faktörler’ altında belirlendiğini belirli paradigmalar içinde ileri sürmektedir (bunun eleştirisi için: Gantt ve Williams, 2002). Bunun içerdiği olumlu
potansiyellerin yanında, tehlikeleri de bulunmaktadır: Kendini düşünen, karar veren,
kendi üzerinde özgür irade sahibi olan, ahlakî sorumluluk taşıyan, toplumsal bir anlam sistemi ve iktidar ilişkileri içinde siyasal olarak var olan, sadece var olan dünyanın
verileri ile değil olası dünyaları da tahayyül eden, dünyayı o ya da bu doğrultuda, ama
sürekli ve aktif olarak değiştiren, hatta zaman zaman irrasyonel ve tahmin edilemez
olan bütünlüklü insanı ihmal edebilmektedir, bu arı bilimsel görüş.
Bizler ihmal etmememiz gereken en önemli hususun bu olduğunu düşünüyoruz. O zaman psikolojik olgulara bakışımız değişebilir. Ezilen sınıflara mensup olmanın, sosyal
olarak adaletsiz dünyanın şanssız insanları olmanın, kadın olmanın, eşcinsel olmanın,
siyah olmanın, Kürt olmanın, Alevi olmanın, Ermeni olmanın ne demek olduğunu insanların kafalarının içinde değil, toplumsal-tarihsel-kültürel düzeyde arar, bunların
psikolojik sonuçlarını düşünürken de indirgemeci olmayız. Bütün bunları başarabilmek için psikolojiyi bir doğa bilimi olarak ve sadece evrimsel epistemoloji üzerinden
değil, her açıdan bir sosyal bilim olarak kurgulamak durumundayız. Hem gözlem nesnesinin (zihnin ve öznenin) doğal bir tür olmayışı hem de gözleyenin kurulu dünyasını dikkate alarak. Bütün bunlar için ihtiyacımız olan veriye ise düşünümsellik yoluyla
(teemmül/ reflexivity) ve kendi akademik ve mesleki varlık zeminimizin her düzeydeki temellerini sorgulayarak ulaşabiliriz. O zaman bilimsel bilgi ile toplumsal kader
arasındaki bağı kurmamız da kolaylaşır. Bu, bugün bizi teknisyenlik yazgısından kurtarabilecek yegâne olasılık olarak görünüyor.
Kaynaklar
Banister, P., Bunn, G., Burman, E., Daniels, J., Duckett, P., Goodley, D., Lawthom, R., Parker, I., Runswick-Cole, K., Sixsmith, J., Smailes, S., Tindall, C. ve Whelan, P. (2011). Qualitative methods in psychology: A research guide (2. Baskı). London: McGraw-Hill.
Batur, S. (2006). Türkiye’de psikolojinin kurumsallaşmasında toplumsal ve politik belirleyenler. Toplum ve Bilim, 107, 217-230.
ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014 15
Bieber, Irving, et al (1962). Homosexuality: A psychoanalytic study of male homosexuals. New York: Basic Books, Inc.
Block, J. (1995) A contrarian view of the five-factor approach to personality description. Psychological Bulletin, 117, 187-215
Brentano, F., (1874). Psychologie vom empirischen Standpunkte. Leipzig: Duncker &
Humblot.
Bogdan, R. J. (1991). The mind and common sense: Philosophical essays on cmmonsense
psychology. New York: Cambridge University Press.
Danziger, K. (1990). Construction the subject: historical origins of psychological research. Cambridge: Cambridge University Press.
Danziger, K. (1997). Naming the mind. New York: Cambridge University Press.
Fechner, G. Th., (1860). Elemente der psychophysik. Leipzig: Breitkopf & Härtel.
Gantt, E.E, ve Williams, R.N (2002). Seeking social grounds for social psychology. Theory and Science, Erişim tarihi:, http://theoryandscience.icaap.org/content/vol003.002/
gantt.html.
Goldberg, L. R. (1990). An alternative “description of personality”: The big-five factor
structure. Journal of Personality and Social Psychology, 59, 1216-1229.
Göregenli, M. (2003). Sosyal psikolojiden hareketle sosyal bilimlerde olgu-değer ilişkisi üzerine düşünceler. Toplum ve Bilim, 97, 234-246.
Greenwood, J. D. (2004). The disappearance of the social in American social psychology.
New York: Cambridge University Press.
Haslam, A. ve McGarty, G. (2001). A 100 years of certitude? Social psychology, the experimental method and the management of scientifc uncertainty. British Journal of
Social Psychology, 40, 1-21.
Herbart, J. F., (1816/1882). Lehrbuch zur psychologie. Hamburg: Voss.
Hewitt, J. P. (1998). The myth of self-esteem: Finding happiness and solving problems in
America. New York: St. Martin’s Press.
Holzkamp, K. (1970). Wissenschaftstheoretische Voraussetzungen kritisch-emanzipatorischer Psychologie. K. Holzkamp (1972) Kritische Psychologie: Vorbereitende Arbeiten içinde (75-171). Frankfurt a.M.: Fischer.
Holzkamp, K. (1972). Verborgene anthropologische Voraussetzungen der allgemeinen Psychologie. K. Holzkamp (1972). Kritische Psychologie: Vorbereitende Arbeiten
içinde (35-73). Frankfurt a.M.: Fischer.
Jackson, J. P. (2003). Facts, values, and policies: A comment on Howard H. Kendler
(2002). History of Psychology, 6, 195–202.
Kant, I. (1786/1977). Metaphysische anfangsgründe der naturwissenschaft. I. Kant
(1977) Schriften zur Naturphilosophie. Werkausgabe Band IX. (7-135) içinde. Frankfurt a. M.: Suhrkamp.
Kitzinger, C. (1990). The Rhetoric of Pseudoscience. I. Parker ve J. Shotter (Ed.) Deconstructing Social Psychology içinde (12-34). London: Routledge.
Leahey, A.H. (2004). A history of psychology: Main currents in psychological thought (5.
baskı.). Upper Saddle River, NJ: Prentice-Hall.
16 ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014
McAdams, D. P. (1996). Personality, modernity, and the storied self: A contemporary
framework for studying persons. Psychological Inquiry, 7, 295-321.
McCrae, R. R. ve Costa, P. T. (1997). Personality trait structure as a human universal.
American Psychologist, 52, 509-516.
Mendelson, G. (2003). Homosexuality and psychiatric nosology. Australian and New
Zealand Journal of Psychiatry, 37, 678–683.
Moscovici, S. (1992). The discovery of group polarization. D. Granberg, G. Sarup (Ed.),
Social judgements and intergroup relations. Essays in honor of Muzafer Sherif içinde
(107-127). New York, Springer-Verlag.
Orne, M. T. (1962). On the social psychology of the psychological experiment: With
particular reference to demand characteristics and their implications. American
Psychologist, 17(11), 776-783.
Richards, G. (2002). Putting psychology in its place: A critical historical overview. New
York: Routledge.
Rushton, J. P. (2000). Race, evolution, and behavior: A life-history perspective (3. Baskı).
Port Huron, MI: Charles Darwin Research Institute.
Sheldon, K. M. (2004). Optimal human being: An integrated multi-level perspective.
New Jersey: Erlbaum.
Staats, A. W. (1999). Unifying psychology requires new infrastructure, theory, method: A research agenda. Review of General Psychology, 3, 3 – 13.
Stam, H. J. (2004). Unifying psychology: Epistemological act or disciplinary maneuver? Journal of Clinical Psychology, 60, 1259-1262.
Sullivan, G. (2002). Theoretical psychology lecture summaries. Medicine, Nursing and
Health Sciences, Monash University. Victoria, Australia.
Taylor, D. M. ve Brown, R. J. (1979). Towards a more social social psychology? British
Journal of Social & Clinical Psychology, 18(2), 173-180.
Teo, T. (2005). The critique of psychology: From Kant to postcolonial theory. New York:
Springer.
Thorngate, W. (1990). The economy of attention and the development of psychology.
Canadian Psychology, 21, 62-70.
Walker, I. (1997). The long past, short history, and uncertain future of social psychology. Unpublished manuscript, Murdoch University. Aktaran: Haslam, A. ve McGarty,
G. (2001). A 100 years of certitude? Social psychology, the experimental method and
the management of scientifc uncertainty. British Journal of Social Psychology, 40, 1-21.
Westen, D. (1996). A model and a method for uncovering the nomothetic from the
idiographic: An alternative to the Five-Factor Model. Journal of Research in Personality
30 (3). 400–413.
Teknisyenlik ve Toplumsallık Arasında Psikolojinin Dünü, Bugünü ve Yarını
Ersin Aslıtürk - Sertan Batur
Psikolojinin bir bilim olup olmadığı, diğer bilimlerle olan ilişkisi ve sınırları, ‘nesnel’ bilgi üretip üretmediği, araştırma nesnesinin doğal mı yoksa sosyal bir nesne mi olduğu ve tarafsız
araştırmacıların bilgi üretimine etkisinin ne olduğu üzerine tartışmalar geçtiğimiz yüzyılda
bitmemiştir. Psikolojinin bu önemli disipliner sorunları ve tartışmaları psikologları önemli ve
temel bir soruya doğru itmektedir: Bütün bu sorunların yöntemsel yönelimlerle yani psikolojik bilgi edinme biçimleri ile ilişkisi nedir? Psikolojiye baskın olan felsefi varsayımlar ve bunların alternatifleri nelerdir? Sosyal bilim içinde tamamen geleneksel-pozitivist (görgül bilgiyi
kutsayan) veya tamamen postmodernist-görecelilik üzerine kurulu (her şeyin göreli olduğu
ve hiç bir konuda güvenilir bilgi edinmenin mümkün olmadığını savunan) düşüncelere şüphe
ELEŞTİREL PSİKOLOJİ BÜLTENİ, SAYI 5, NİSAN 2014 17
ile bakan araştırmacılar olarak, bu denemede psikolojideki geleneksel bilgi edinme biçiminin
psikoloji tarihi boyunca gelişimine ve bugün yarattığı sonuçlara değiniyoruz.
Anahtar sözcükler: psikolojik bilgi, toplumsallık, yöntem, tarihsellik, psikolojinin disipliner
sorunları.
Di navbera Civakîbûn û Teknîkîbûnê de Raborî, Îroke û Siberoja Derûnînasiyê
Ersin Aslıtürk - Sertan Batur
Di sedsala borî de gotûbêj û gengeşiyên sereke yên der barê statûya dîsîplînî ya derûnînasiyê
de negihaştin encamekê. Ev gotûbêj û gengeşî pirsên mîna “Gelo derûnînaszî zanistek e ya
ne; pêzanînên ku ew hildiberîne zanînên “objektîf” in yan ne; tişteya ku ew li serê lêkolînê
dike tişteyeke suriştî ye yan civakî ye?” Di encamê de ev nîqaş bandora lêkolîner ya li ser
pêvajoya lêkolînê jî digire nava xwe. Van pirsên têkildarî vê qada dîsîplînî, derûnînas ber bi
pirseke bingehîn ve ajotin: Gelo bandora van kêşe û pirsgirêkan li ser pêkanînên rêbazî heye?
Di derûnînasiyê de pêşbîniyên felsefî yên serdest alternatîfên wan çi ne? Wekî lêkolînerên ku
di qada derûnînasiyê de hem li nêrîna kevneşopî ya pozîtîvîst, hem jî li ramana post-modernrelatîvîst bi şik û guman dinêrin, em ê di vê xebatê de pêşketinên zanînzanî (epîstemolojî) ya
kevneşopî yên di derûnînasiyê de û encamên wê yên hemdem bi awayekî rexneyî pêşkêş bikin.
Peyvên sereke: pêzanînên derûnînasîtiyê, civakî, rêbaz, dîrokîtî, pirsgirêkên dîsîplînî yên
derûnînasiyê
Psychology’s Past, Present and Future In-Between Being Technical and Being Social
Ersin Aslıtürk - Sertan Batur
Major debates in psychology regarding to its disciplinary status have not settled in the past
century. These debates have included and still includes such questions and concerns as whether psychology is a science or not; whether it produces ‘objective’ knowledge or not; whether its
object of research is a natural or social kind; and finally these debates included the concerns
on the effects of researchers on research process. These important disciplinary questions
pushed psychologists towards a fundamental question: What are the effects of these problems
and concerns on the methodological commitments? What are the dominant philosophical
assumptions in psychology and their alternatives? As researchers who cautiously reflect on
both traditional-positivist and postmodern-relativist approaches in psychology, in this essay
we review and critique the development of traditional epistemologies in psychology and their
contemporary consequences.
Keywords: psychological knowledge, social, methods, historicity, disciplinary problems of
psychology
Download

Teknisyenlik ve Toplumsallık Arasında