HUKUK, ETİK VE SİYASET ARAŞTIRMALARI
YENİ MİT KANUNU VE TÜRKİYE’DE DEĞİŞİMİN YÖNÜ:
Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nda Yapılan Son Değişikliklerin
‘Özgürlük-Güvenlik’ Dengesi ve Demokratik-Hukuk Devleti
Açısından Taşıdığı Riskler
Editör
Prof. Dr. İbrahim CERRAH
HESA Başkanı
HESA
Hukuk Araştırmaları Merkezi
Yayın No: 01
Kasım 2014
ISBN
: 978-605-65253-0-8
Editör
: Prof. Dr. İbrahim Cerrah
Kapak Resmi : Leviathan, Abraham Bosse, 1651
Baskı: Sincan Matbaacılık, ANKARA
Basım adedi : 2000
Tavsiye edilen referans şekli:
Cerrah, İ. (2014). Yeni MİT Kanunu ve TÜRKİYE’DE DEĞİŞİMİN YÖNÜ:
Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nda Yapılan Son Değişikliklerin ‘Özgürlük-Güvenlik’ Dengesi
ve Demokratik-Hukuk Devleti Açısından Taşıdığı Riskler, Ankara: HESA.
Copyright © Kasım 2014
Tüm hakları saklıdır. Hukuk, Etik ve Siyaset Araştırmaları (HESA) Derneği’nin izni olmadan
bu yayının hiçbir kısmı elektronik ya da mekanik yollarla (fotokopi, kayıtların ya da bilgilerin
arşivlenmesi, vs.) çoğaltılamaz.
Hukuk, Etik ve Siyaset Araştırmaları (HESA)
Center for Research on Law, Ethics & Politics
Ehlibeyt Mahallesi, Ceyhun Atıf Kansu Caddesi,
Bayraktar Center E Blok No:2
Balgat / Çankaya / Ankara
Tel: (0312) 472 47 48 Faks: (0312) 472 47 48
hesa.org.tr
[email protected]
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ...................................................................................................................................7
BİRİNCİ BÖLÜM..............................................................................................................13
SİYASET-İSTİHBARAT İLİŞKİSİ VE İSTİHBARATIN DENETİMİ SORUNU
İKİNCİ BÖLÜM.................................................................................................................23
ANAYASAL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER AÇISINDAN YENİ MİT KANUNU
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM............................................................................................................43
YENİ MİT KANUNU’NA GÖRE TÜRKİYE’DE İSTİHBARATIN YÖNÜ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM......................................................................................................57
YENİ MİT KANUNU’NA GÖRE TÜRKİYE’DE DEĞİŞİMİN YÖNÜ
BEŞİNCİ BÖLÜM..............................................................................................................71
İSTİHBARAT SKANDALLARI
SONUÇ..............................................................................................................................87
KAYNAKÇA......................................................................................................................95
EKLER................................................................................................................................99
BİR ÇİN EFSANESİ
Mağaradaki canavarı öldürdükten sonra onun sahip olduğu hazineyi ele geçiren
gencin kendisinin canavarlaşması!
6
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
GİRİŞ
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
7
“Hiçbir şey bir devleti, o devletin kendi görevlilerinin
hukuku ihlal etmesinden daha hızlı tahrip edemez.” 1
Heath Grant ve Karen J. Terry
1. Grant, H. and Terry, K. J. (2004), Law Enforcement in the 21st Century, New York: Pearson, s. 172.
8
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
GİRİŞ
“Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil de,
dostlarımızın suskunluğunu hatırlarız.”1
Dr. Martin Luther King, Jr
GİRİŞ
Bir Çin efsanesinde
kasabanın delikanlısı,
herkesin hakkı olan
hazineyi ejderhanın
elinden kurtarmak
için dağdaki mağaraya
girer. Kendisinden
önce yüzlerce delikanlı
da aynı mağaraya
girmiş ama hiçbiri
geri dönememiştir.
Mağaraya giren cesur
genç bir kılıç darbesiyle
ejderhayı öldürür.
Ancak, mağaradaki
hazineye dokunur
dokunmaz birden
vücudu değişmeye
başlar. Elleri, ayakları
kıllanır ve tırnakları
uzar. Bu kez kendisi
ejderhaya dönüşmüş ve
mağaradaki hazinenin
koruyucusu artık o
olmuştur.
Türk-İslam geleneğinde devlet, bireyi koruyan güçlü ve
müşfik bir ‘baba’ olarak tanımlanmıştır. Ancak, devletin
evlatları arasında ayrım yapan ve bazılarını ezen zalim bir
baba olabildiği ve hatta Batı kültüründe olduğu gibi, vahşi
bir ‘canavara’ dönüştüğü de görülmekteydi. Devletin ‘canavar’(leviathan) metaforuyla temsil edilmesi sadece Batı
kültürüne has bir tanımlama da değildi. Devlet ve devlet
gücü, Çin efsanelerinde de canavar ve ejderha metaforuyla
tanımlana gelmiştir. Oysa devlet Çin ve Batı kültüründe olduğu gibi korkunç bir canavar değil, adil ve müşfik bir baba
olduğu zaman daha güçlü ve kalıcı olur. “Adalet mülkün
temelidir.” sözüyle de ifade edildiği gibi devlet hukuk ve
adalet temeli üzerine oturursa kaim ve daim olur. Devleti
ayakta tutan tek unsur ne istihbarat teşkilatları ne de sınırsız ve sorumsuz yetkilere sahip istihbarat elemanlarıdır.
Devlet, ancak görevlerini yaparken hukukun üstünlüğü ilkesine titizlikle uyan kamu görevlileri ile ayakta kalır. Devlet, onu ele geçirdiğini zannedenleri kolayca dönüştürerek
kendisine benzetebilecek bir güce sahip gizemli bir canavardır. Hukuk ve etik değerler ile dengelenmeyen devlet ve
devlet kurumları zamanla canavarlaşacaktır.
İlginç olan da şudur ki, aslında kendisini korumaktan ‘aciz
bir canavar’(!) olan devlet, korunup kollanmak için her zaman insana muhtaçtır. Devlet görünüşte kendisini koruyacak olan insanların kollarına kendini seve seve teslim eder.
Fakat insan tam onu ele geçirdiğini zannettiğinde gerçekte o insanı ele geçirmiştir. Devlet kendisini ele geçirdiğini
düşünenleri teslim almış ve artık bir tür devletleştirmiştir.
Bugün devleti ‘ele geçirenler’(!) ona kendi renklerini veremeden devlet çoktan onları kendi boyasıyla boyamış ve
kendine benzetmiştir.
1 “In the end, we will remember not the words of our enemies, but the
silence of our friends.” Dr. Martin Luther King, Jr.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
9
Sözde devleti koruduğunu iddia edenler aslında ele geçirdiklerini zannettikleri devletin kendilerine
sunduğu iktidar gücünün âdeta sarhoşu olmuş ve kendilerine sunulan devlet imkân ve nimetleriyle
başları dönmüş ve aldanmış olabilirler. Çoğu zaman gür bir seda ve kahraman bir eda ile sözde devletin çıkarlarını koruduklarını haykıranlar gerçekte kendi çıkarlarını korumanın derdine düşmüşlerdir.
Son MİT Kanunu ile gelinen nokta da budur. Dün devleti ‘tağut’ ve bazı devlet kurumlarını ‘küfrün
kalesi’ olarak tanımlayanlar bugün o canavarı mağlup etmiş, ele geçirmiş, ona dokunmuş ve artık
kendileri de bir nevi canavarlaşmışlardır. Bir istihbarat kurumuna daha önce benzeri görülmemiş sınırsız ve sorumsuz yetkiler verenler bundan sonra artık içinden çıktıkları toplum için korku kaynağıdırlar. Sözde devletin bekası adına bugün ortaya koydukları çırpınışlar ise gerçekte kendi iktidarlarını
ve varlıklarını devam ettirmek ve daha da derinleştirmek çabasından başka bir şey de değildir.
Hukuk, Etik ve Siyaset Araştırmaları (HESA) Derneği’nin uzmanları tarafından hazırlanmış olan bu
raporda 2937 sayılı Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu incelenmiştir. Raporun özellikle üzerinde durduğu konu bu Kanun’un bireysel hak ve özgürlükler alanında taşıdığı risklerdir. Bu rapor Türk-İslam
devlet geleneğinde ‘baba’ metaforuyla tanımlanagelen devletin onu ele geçirenleri nasıl teslim alarak
kendisine benzettiğini ve nasıl canavarlaştırdığını ortaya koymaktadır. Kanunu hazırlayan hükûmet
ile onay veren milletvekilleri büyük bir sorumluluk ve vebal altındadırlar. Zira bu Kanun’u hazırlayan
ve onay verenler MİT elemanlarının bu Kanun’a dayanarak gerçekleştireceği her türlü hukuksuzluğun da sorumlusu olacaklardır. Bundan sonra ülkede gerçekleşmesi muhtemel hukuksuzluk ve her
türlü ‘baskı’ ‘işkence’ ve ‘siyasi cinayetler’in hukuki ve vicdani sorumluluğunu taşıyacaklardır.
Bu çalışmada, yeni MİT Kanunu’nda bireysel hak ve özgürlükler açısından suistimal edilmeye müsait muğlak ifadeler ve yasal boşluklar olduğu tespit edilmiştir. Elbette ki “Beraati zimmet asıldır.” ve
her insan gibi her devlet memuru ve istihbarat elemanına karşı da güven esastır. Ancak kanunda MİT
elemanlarına verilen âdeta sınırsız ve sorumsuz yetkilerin suistimal edilmeyeceğini de kimse garanti
edemez. Kaldı ki kimse sınırsız ve hukuki denetimden uzak sorgusuz yetkiler ile donatılmış bir kuruma güvenmek zorunda da değildir. İnsana güven esas olmakla beraber, güven hiçbir zaman denetime
mani değildir. Tam aksine, güvenlik ve istihbarat gibi kurumların mensuplarının sahip oldukları yetkilerin vatandaşların özel hayatı ve can güvenliği açısından taşıdığı risklerin büyüklüğü göz önünde
bulundurulduğunda, bu kurumların mensuplarının çok daha sıkı bir şekilde denetlenmesi gerektiği
açıktır. Aksi takdirde ülke kısa zamanda üzerinde huzur ve güven içinde yaşanılan bir ‘vatan’ olmaktan çıkacak ve herkes için yaşanılamaz bir ‘toprak parçasına’ dönüşecektir.
MİT Kanunu’nda yapılan son düzenlemelerle Türkiye’deki değişimin yönü demokratik hukuk devleti olmaktan uzaklaşarak daha fazla otoriterleşmeye dönmektedir. Siyasi iktidarın polis, yargı ve
diğer devlet kurumlarına âdeta hiç güvenmiyormuşçasına kendi geleceğini sadece tek bir istihbarat
teşkilatına teslim etmesi, aklı selim ile alınmış bir karardan daha çok bazı korkuların sonucu yapılmış bir tercih gibi görülmektedir. Bu Kanun ülkeyi ‘Büyük Türkiye’ yapmayacaktır. Tam aksine son
zamanlarda çok dillendirilen Yeni Türkiye’yi, Suriye ve İran gibi baskıcı bir muhaberat devletine
dönüştürme riski taşımaktadır.
10
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
HESA neden bu raporu hazırladı?
Bu rapor bireysel özgürlükler, toplumsal yarar ve yaşam kalitesini ilgilendiren konuları ve demotratik
hukuk devleti ilkesini merkeze alan bir düşünce kuruluşu olan HESA için istisnai bir önemi haizdir.
Bireysel hak ve özgürlükleri ilgilendiren MİT Kanunu’nu inceleyen elinizdeki rapor konunun önemi
ve aciliyeti açısından öncelikli bir çalışmadır.
MİT Kanunu’nda yapılan son değişikliklerde ‘özgürlük-güvenlik’ dengesi açısından kantarın topuzunun özgürlükler aleyhine tamamen kaçmış olduğu görülmektedir. İstihbarat elemanlarına bir yandan
âdeta sınırsız ve sorumsuz yetkiler verirken, öte yandan hukuki denetimi tamamen devre dışı bırakan
böyle bir yasa ile bu ülkenin gelişmesi ve ‘Yeni Türkiye!’ olması mümkün görülmemektedir. Böyle
bir yasa ile Türkiye değil büyümek tam aksine küçültecektir. HESA tarafından hazırlanan bu rapor
gerek Milli İstihbarat Teşkilatı’na ve gerekse bu kanunu yasalaştıran siyasi iktidara hitaben yapılmış
bir “Tehlikenin farkında mısınız?” hatırlatmasıdır.
Bu raporun hazırlanmasında hiçbir istihbari bilgi, belge ve kaynaktan yararlanılmadığı gibi, değinilen
olaylardan hiçbiri de devlet sırrı değildir. Çalışmada kullanılan örneklerden bazıları yargıya intikal
etmiş veya medyada haber yapılarak alenileşmiş gerçek olaylardır. Raporda yer alan eleştirel yorum
ve analizler ise son MİT Kanunu’nda yapılan değişikliklerin gerçek hayata yansıması muhtemel etkilerinin ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ kapsamında yazıya dökülmesinden ibarettir.
Rapor MİT Kanununda yapılan son değişikliklerin ‘Yeni Türkiye’deki değişimin yönü konusunda
oluşturduğu risklerle ilgili birtakım dostane ve yapıcı eleştiriler içermektedir. “Dost acı söyler.” ancak doğruyu söyler. Bazı küçük endişe ve korkuların etkisinde kalarak böyle bir süreçte yazmamak
ve konuşmamak gerçek dostluk ile de bağdaşmaz. Zaman ‘hesabi’ olarak susma değil, ‘hasbi’ olarak
yazma ve konuşma zamanıdır. Hem bazen konuşması gereken dostların hesabi suskunluğu düşmanların hakaret ve eleştiri içeren sözlerinden daha incitici de olabilir. Martin Luther King’in de dediği
gibi öyle bir gün gelir ki “Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, de dostlarımızın suskunluğunu
hatırlarız.”
Elinizdeki bu yayın yaklaşık otuz yıldır öğretim üyesi olarak hizmet ettiğim Polis Akademisi’ndeki
görevimden istifa etmemden kısa bir süre önce kuruluşunda görev aldığım ve hâlen başkanlık görevini yürüttüğüm HESA tarafından yayımlanan ilk rapordur. Bu raporun 1980’li yılların başından
beri arkadaşım olan Dr. Hakan Fidan’ın Müsteşarı olduğu Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’yla ilgili
olması benim açımdan ayrı bir anlam ve önemi haizdir1. Mevcut MİT Kanunu’nun gerek bireysel
hak ve özgürlükler ve gerekse ‘Yeni Türkiye’deki değişimin yönü açısından taşıdığı risk ve tehditleri
ele alan böyle bir raporu hazırlamak benim açımdan ‘toplumsal sorumluluk’ meselesi olduğu kadar,
Hakan Fidan ile dostluğumuzun da bir gereğidir.
Prof. Dr. İbrahim CERRAH
Başkan
Hukuk, Etik ve Siyaset Araştırmaları Derneği
1. Dr. Hakan Fidan, dünyaya geldiği, uzun yıllar yaşadığı mahalleden (Hamamönü-Ankara) tanıdığım ve gençlik yıllarından (1982-2014) bugüne kadar yaklaşık otuz beş yıldır görüştüğüm bir dostumdur.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
11
BİRİNCİ BÖLÜM
SİYASET-İSTİHBARAT İLİŞKİSİ VE
İSTİHBARATIN DENETİM SORUNU
“Önceleri biz insanların hak ve özgürlüklerini korumak için oluşturulan devlet,
zamanla büyüdü. Bireyi korumak için oluşturulmuş olan devlet, birey üzerinde
tiranlık kurmaya başladı. Yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, kişisel özgürlükler hiçe
sayıldı. Devlet, asıl varlık nedenini unuttu. Ve devlet, sosyal faydasından çok
sosyal maliyeti olan bir kurum olmaya başladı.”1
Thomas Hobbes (1651) Leviathan2
1. Hobbes, Thomas (1887) Leviathan, Londra: George Routledge and Sons.
2. Leviathan Tevrat ve İncil’de adı geçen acayip bir yaratık ya da su canavarı olarak bilinmektedir. Söz konusu yaratık
analojisi, İngiliz filozof Thomas Hobbes’un (1588-1679) 1651’de yazdığı Leviathan adlı eserine de ilham kaynağı olmuştur. Eserde bu kavram mutlak güç ve yetkilere sahip egemen devleti nitelemek için kullanılmaktadır.
14
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
BİRİNCİ BÖLÜM
1. SİYASET-İSTİHBARAT İLİŞKİSİ VE İSTİHBARATIN DENETİM SORUNU
Her ülkenin rejimi ile istihbarat kurumlarının nitelikleri arasında doğal bir ilişki vardır. İstihbarat kurumları ve
hizmetleri her ülkenin siyasi iktidarının âdeta aynasıdır. Bir
ülkenin istihbarat hizmetleri o ülkenin rejiminin kalitesini
yansıtırken, o ülkedeki rejimin niteliği de istihbarat hizmetlerinin kalitesini belirler. İstihbarat hizmetlerinin varlığı
ve niteliği her ülkenin rejiminin niteliğine göre farklı bir
anlam taşır. Demokratik toplumlarda istihbarat hizmetleri
siyasi iktidarın çıkarlarına hizmet etmek için değil, tam aksine toplumsal yararı korumak ve tüm ülkeye ve toplumun
her kesimine hizmet etmek için vardır.
Hukuk devleti
ilkesini benimsemiş
yönetimlerde tüm
devlet kurumlarının iş
ve işlevleri öncelikli
olarak kanunlara göre
olmalı, kanunlar da
‘hukuka uygun’ ve
‘meşru’ olmalıdır.
İstihbarat kurumlarının
da bunun dışında
tutulması düşünülemez.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
İstihbarat hizmetleri elbette ki halkın seçtiği siyasi iktidarlar tarafından denetlenmelidir. Ancak bu denetim kamu
yararını korumaya odaklanmalıdır. Kısacası, istihbarat hizmetlerinin en temel görevi toplumsal yarara hizmet etmektir. Gelişmiş, demokratik ve medeni toplumlarda istihbarat
kurumlarının asli görevi siyasi iktidarın sürdürülmesini
sağlamak değil, toplumsal yararı korumaktır. Bazı Orta
Doğu ülkeleriyle yine dünyanın diğer bazı gelişmemiş ülkelerindeki otoriter rejimlere bağlı istihbarat yapılanmaları
ise ülkelerindeki siyasi iktidarı elinde bulunduran kişi ve
zümrelerin çıkarlarını korumayı esas almaktadır.
Bu raporu hazırlayan hukukçu ve uzmanlar yapılan son
değişikliklerden sonraki haliyle mevcut hâliyle MİT Kanunu’nun Türkiye’ye yakışır bir düzenleme olmadığı endişesini taşımaktadırlar. Bu yasanın gelişmiş ülkelerde var olan
özgürlükçü, demokratik hukuk devletlerinden daha çok Suriye ve İran istihbarat yapılanmalarının etkisinde kalınarak
hazırlandığı izlenimi edinilmektedir.
15
1.1.Hukuk devletinde istihbarat hizmetleri nasıl yürütülmelidir?
Hukuk devleti ilkesini benimsemiş yönetimlerde tüm devlet kurumlarının iş ve işlevleri öncelikli
olarak kanunlara göre olmalı, kanunlar da ‘hukuka uygun’ ve ‘meşru’ olmalıdır. İstihbarat kurumlarının da bunun dışında tutulması düşünülemez. İstihbarat hizmetlerinin bireysel hak ve özgürlükler
konusunda taşıdığı muhtemel riskler göz önünde bulundurulduğunda bu hizmetlerin hukuka uygun
yürütülmesi konusu daha büyük bir önem taşımaktadır. İstihbarat gibi kamu yararı için hayati önemi
haiz hizmetler, hukuka uygunluğun yanı sıra meslek ahlakı ve etik duyarlılık içinde yürütülmelidir.
Hukuk ve etik kuralları çiğnenerek ne devlete ne de millete hizmet edilebilir. Devlet ve millete hizmet etmek elbette ulvi ve ahlaki bir görevdir. Ancak, kanunlar ve ahlaki ilkeler çiğnenmek suretiyle
“Yüce ve ahlaki bir amaç için ahlaksızlık yapılamaz.” Vatana ve millete hizmet edeceğim iddiası ile
hukuk ve etik dışı yöntemlere başvurulması en iyimser tanımlama ile bir yanılma ve aldanmadır. Eskilerin ifadeleriyle “Kem aletle, kemalat olmaz.” Neticesi millete hizmet olan her görevin yöntemi ve
vesilesi de meşru olmalıdır. Hukuk ve etik kurallarını ihlal ederek devlete ve millete hizmet edilebileceğini zannetmek büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgıya düşenler devlete ve millete hizmet etmek şöyle
dursun, hizmet ettiklerine inandıkları ve inandırdıkları devlet ve millete büyük zarar vermektedirler.
Nitekim, “Hiçbir şey bir devleti, o devletin kendi görevlilerinin hukuku ihlal etmesinden daha hızlı
tahrip edemez.”1 sözü bu yalın gerçeği çok açık bir şekilde ifade etmektedir.
Görevleri suç ve suçlularla mücadele etmek olan güvenlik teşkilatları gibi, görevleri ülkeye yönelik
tehdit ve tehlikeleri sistematik olarak izlemek olan istihbarat teşkilatlarının da elbette ki bu görevlerini meşru sınırlar içinde en iyi şekilde yerine getirebilmeleri için gerekli olan yasal ve meşru yetkilerle
donatılmaları gerekir. Ancak bu durum hiçbir zaman istihbarat elemanlarına sınırsız ve sorumsuz
yetki verme boyutuna ulaşmamalıdır.
Güvenlik ve istihbarat gibi hizmet alanlarında görev yapan personelin her zaman daha fazla yetki elde
etme peşinde olduğu da mesleki bir gerçektir. Onlara göre vatan ve millete daha iyi hizmet edebilmek
için her zaman daha fazla yetkiye sahip olmak gereklidir. İstihbarat elemanları bir yandan âdeta her
türlü illegal davranışa izin verecek boyutta sınırsız yetkilerle donatılmak isterken öte yandan kendilerine sınırsız bir güven duyulmasını ve kendilerinden hiç hesap sorulmamasını beklerler.
Bu konuda yaygın olan düşünce, daha iyi hizmet için daha fazla yetkinin gerekli olduğu düşüncesidir. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Daha fazla yetki her zaman daha iyi görev ve daha iyi hizmet
üretme sonucunu doğurmaz. Yetki ve görev arasında her zaman bir denge ve uyum olmalıdır. Bir
görevin yerine getirilmesi için gerekli olan yetki tıpkı yemekteki tuz gibi, ne az ne de çok değil, tam
kararınca olmalıdır. Yetki ve görevlerin kanunlarda belirlenmiş olması da tek başına onların meşru
olduğu anlamına gelmez.
Özellikle güvenlik ve istihbarat personelinin görevlerini yerine getirmek için gerekli olandan çok
fazla yetkilere sahip olması ve yeteri kadar denetlenmemesi, zamanla onları yozlaştırabilecektir. Bu
çalışma 2937 sayılı MİT Kanunu’nda MİT elemanlarına tanınan bazı yetkilerde, gerek uluslararası
uygulama ve teamüller ve gerekse Anayasa ve yasalar açısından değerlendirildiğinde meşruiyet sınırlarının nasıl aşıldığını somut delil ve örnekleriyle ortaya koymaktadır.
İçgüvenlik hizmetlerinde aranan ‘özgürlük’ ve ‘güvenlik’ dengesi gibi istihbarat birimlerinin yetki
ve görevlerinde de bir denge olmalıdır. Aşırı güvenlik önlemleri zamanla güvenliğe yönelik büyük
bir tehdide dönüşebileceği gibi, istihbarat elemanlarına tanınan aşırı ve denetimsiz yetkiler de sadece
topluma değil zamanla bu yetkileri veren siyasi iktidara karşı da bir tehdide dönüşebilcektedir. Hatta
bu konuda “denge” kavramını bile tehlikeli bulan görüşlere rastlanmaktadır. Mesela Arslan (2008)
1. Grant, H. ve Terry, K. J. (2004), Law Enforcement in the 21st Century, New York: Pearson.
16
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
denge kelimesinin zıtlığı çağrıştırdığından bahisle “uyum” kelimesinin kullanılmasının daha doğru
olacağını belirtmektedir2. Gerçekten de özgürlükleri korumak için güvenliğe ağırlık vermenin otokratikleşmeye yol açabileceği, dolayısıyla uyum konusunun meşruiyet konusunu daha çok çağrıştırdığı,
yani özgürlüklerin kullanılmasıyla uyumlu olmayan güvenlikçi politikaların yukarıda bahsi geçen ejderhaya dokunmakla aynı anlama geldiği gözden kaçırılmamalıdır. Yine Arslan bu konuda da sosyal
düzenin en önemli sorununun iktidarın sınırlanması olduğunu ve anayasacılık hareketlerinin temel
espirisinin devletin sınırlandırılması düşüncesine dayandığını savunmaktadır3.
Görevleri suçla mücadele etmek olan güvenlik ve istihbarat elemanları bireysel özgürlükler açısından
çok büyük risk arz eden kanuni yetkilerle donatılmıştır. Bu görevleri yerine getirirken kullandıkları
silah ve parasal kaynaklar da ayrıca bir güç kaynağıdır. Görevi suç ve suçlularla mücadele etmek olan
güvenlik ve istihbarat elemanları, illegaliteye çok yakın bir çizgide görev yaparlar. Onları suçlulardan
ayıran en önemli kriter ise istihbarat görevlilerinin kanunlara uygun hareket etmek zorunda olmaları
ve sanılanın aksine hiçbir zaman suç işlemek gibi bir ayrıcalıklarının da bulunmamasıdır.
İstihbarat elemanlarının bu hassas dengeyi koruyabilmeleri için çok sıkı bir hukuki denetim altında
çalışmaları gerekir. Bu raporda konu edilen yasa, etkin bir siyasi ve hukuki denetim getirmediği gibi,
tam aksine istihbarat elemanlarına âdeta illegalitenin kapısını sonuna kadar açan bir denetim boşluğu
doğurmaktadır.
Bir başka ifade ile,
Bu konuda yaygın olan düşünce daha iyi hizmet için daha
yasa MİT görevlifazla yetkinin gerekli olduğu düşüncesidir. Oysa gerçek hiç
lerine tanınan yetkileri alabildiğide öyle değildir. Daha fazla yetki her zaman daha iyi görev ve
ne genişletirken,
daha iyi hizmet üretme sonucunu doğurmaz. Yetki ve görev
bu konuda elzem
arasında her zaman bir denge ve uyum olmalıdır. Bir görevin
hâle gelen etkin
yerine getirilmesi için gerekli olan yetki tıpkı yemekteki tuz
denetimi hem gögibi, ne az ne de çok değil, tam kararınca olmalıdır.
zardı etmiş, hem
de gerçekleştirilmesini önlemeyi amaçlamış izlenimi vermektedir. Mevcut yasada istihbarat elemanlarına verilen sınırsız ve denetimsiz yetkilerle bu mesleğin doğasında zaten var olan yozlaşmanın tavan yapma riski
artmıştır. Halkın desteğini almış güçlü bir siyasi iktidardan beklenen şey, istihbarat elemanlarının
‘her türlü yöntemi’ kullanarak suç işlemelerine kapı açacak bir denetim boşluğu oluşturmak değil,
tam aksine istihbarat elemanlarının olası suistimallerini önleyecek bir hukuki denetim mekanizması
geliştirmektir.
1.2. İstihbarat personeli için hukuki ve etik denetimin gereği ve önemi
İstihbarat kurumlarında görev yapan personelin sahip olduğu yetkilerden birçoğu kişi hak ve özgürlükleri açısından potansiyel tehlikeler taşır. Bu yüzden istihbarat kurumlarının personelinin çok sıkı
bir hukuki denetim altında görev yapmaları gerekir. Demokratik ve medeni toplumlarda istihbarat
hizmetlerinde normalde olması gereken durum sıkı bir hukuki (idari, siyasi ve yargısal) denetimin
varlığıdır. İstihbarat kurumları değil hukuki denetimin dışında tutulmak, tam aksine çok sıkı bir hukuki denetim altında görev yapmalıdırlar. Görev yaparken çok geniş bir kişisel insiyatif alanı olan
istihbarat elemanlarının dış denetimi olarak tanımlanabilecek hukuki denetimle de yetinilmemelidir.
Dış denetime ilave olarak müeyyidesi daha ziyade vicdani olan bir denetim mekanizması geliştirilmelidir. İstihbarat elemanları ‘meslek ahlakı’ olarak da tanımlanan etik değerlerle de denetlenmelidir.
2. Arslan, Z. (2008) “Güvenlik ve İnsan Hakları Arasındaki Kırılgan Denge”, Ümit Cizre ve İbrahim Cerrah (Ed.) Güvenlik Sektörü Yönetişimi: Türkiye ve Avrupa, İstanbul: TESEV, ss. 26-27.
3. Arslan, Z. (2008) Anayasa Teorisi, Ankara: Seçkin Yayıncılık, s. 21.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
17
İstihbarat elemanlarının görev yaparken kanunları çiğnemekten korkmamalarını sağlayacak nitelikte yasalar yapmak her şeyden önce hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Hukuk devletinde olması
gereken, her kamu görevlisi gibi, istihbarat elemanlarının da görevlerini yerine getirirken kanunlara uyma konusunda
duyarlı olmaları, kanun
“Soyut ve mesnetsiz birtakım
adamlarından korkup
suçlar ile insanları itham
çekinmeleridir. Diğer
etmenin çok açık bir
bir ifade ile, istihbaratçıların savcı ve hâkim
suistimal olduğu herkesçe
gibi kanun adamlarınbilinmekle beraber
dan korkmamaları değil
dünyanın birçok ülkesinde
tam aksine korkmaları
gücünü ve meşruiyetini
gerekir. İstihbaratçılar
kaybetmiş hükûmetler
görev yaparken sürekli
bu yöntemi sıklıkla
olarak hukuku enselerinde hissetmelidirler.
kullanırlar.”
Son MİT Kanunu ile
Cesare Beccaria (1738 - 1794) İtalyan
istihbarat elemanlarıhukukçu, filozof, ekonomist ve edebiyatçı.
nın adeta kanundan ve
kanun
adamlarından
çekinmemelerinin ve
hesap vermemelerinin yolu açılmıştır. Bu da akla “Savcı ve hâkimden bile çekinmeyen, hiç kimseye
hesap vermeyen sorumsuz MİT personeline görev adı altında ne tür işler yaptırılacaktır?” sorusunu
getirmektedir.
1.3. MİT Kanunu bu hâliyle ne kadar hukukidir?
Yasama organları tarafından yapılan her kanunun ‘hukuka uygun’ ve ‘meşru’ olması gerekirken her
zaman böyle olmadığı da görülebilmektedir. Dünyada en büyük zulüm ve haksızlıklar baskıcı yöneticiler tarafından çıkartılmış ancak meşruiyetten yoksun kanunlara dayanılarak yapılmış olup, polis
devleti denilen şey tam da budur. Bir şeyin kanunlarda yazılı olarak yer alması ve bazı görevlerin
bunlara dayanılarak yapılması bu sözde görevlerin ‘hukuki’ ve ‘meşru’ olacağı anlamına gelmez.
Üzerinde sıklıkla durulduğu gibi, istihbarat teşkilatlarına verilecek olan ucu açık, muğlak ve suistimal
edilmeye müsait aşırı yetkilerin zamanla yozlaşmaya neden olması kaçınılmazdır. “Güç yozlaştırır,
mutlak güç mutlaka yozlaştırır.”4 Bir kuruma ve onun personeline verilecek olan sınırsız yetki ve güç,
o kurumun personelini, başta iyi niyetli olsalar bile, zamanla yozlaştıracaktır. Gücün yozlaştırıcılığı
beşeri bir realitedir. Hiçbir kimse ve hiçbir kamu kurumunun personeli bu beşeri zaaftan ari olamaz.
Bu bağlamda üzerinde durulması gereken diğer bir konu da beşeri bir durum olan mesleki yozlaşmanın çoğu zaman birtakım ‘yüce amaçlar’ (noble cause) arkasına sığınılarak yapılması sorunudur.
İnsanların yapmış oldukları yanlış şeyleri kendilerince meşrulaştırma çabası içinde olmaları insanlık
tarihi kadar eski bir sorundur. İnsanlar özellikle işlemeyi süreklilik hâline getirdikleri günah ve suçlarını kendilerince haklı bazı gerekçelere dayandırarak vicdanlarını rahatlatma çabası içinde olurlar.
Daha doğrusu zamanla bir tür kalıcı yozlaşmaya dönüşen davranışlarını ulvi bir amaca dayandırarak
kendilerini aklama çabası içine girerler. Ulvi bir amacın arkasına sığınılarak gerçekleşen bu tür ‘sapma’ (deviancy) davranışları, ‘yüce amaç yozlaşması’ (noble cause corruption) olarak tanımlanır. Bu
tür yozlaşma, özellikle güvenlik ve istihbarat birimlerinde görev yapan personelde çok sık görülen
bir sapma davranışıdır.
4. “Power tends to corrupt and absolute power corrupts absolutely.” Lord Acton (1907) The History of Freedom and
Other Essays, London.
18
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
Geçmiş yıllarda sözde devlet ve millete hizmet etme iddiasıyla birçok kanunsuz ve hukuksuz işler
yapanların bu suçları ortaya çıktığında “Ne yaptıysam vatan ve millet için yaptım!” gibi tamamen
subjektif ve meşruiyetten uzak ifadelerle kendilerini savunmaya çalıştıkları görülmüştür. 2937 sayılı
MİT Kanunu’nda yapılan son düzenlemeler, geçmişte sözde vatan ve millete hizmet iddiasıyla yasal
dayanaktan yoksun olarak yapılan hukuk dışı uygulamaların bundan sonra âdeta daha rahat yapılabilmesi için bir tür kanuni dayanak sağlama çabası olarak yorumlanabilir. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki kanunlar her şeyden önce evrensel değer ve ilkelere uygun olmalıdır. Kanunların sıradan
insanlar için suç saydığı hiçbir eylem, mevcut MİT Kanunu’ndaki muğlak ifadelere dayanılarak suç
olmaktan çıkartılamaz. Yasada yer alan muğlak ifadeleri suç işlemek için suistimal edenlerin yaptıkları şeyler gerçekte suç olmaktan çıkmayacaktır.
İstihbarat elemanlarına sınırsız ve sorumsuz yetkiler veren kanunlar çıkartmak bir devletin devam
ve bekası için başvurulacak sağlıklı bir yöntem de değildir. Özellikle istihbarat örgütlerini sınırsız
yetkilerle donatarak istihbarat elemanlarına, kanunların suç saydığı bazı eylemleri gerçekleştirmenin
önünü açmak, zamanla hem siyasi iktidarın hem de devletin evrensel hukuka uygun bir meşruiyetinin
olup olmadığının sorgulanmasına yol açabilir. İstihbarat örgütleri siyasi partilerin iktidarı ellerinden
kaçırma konusundaki endişelerini giderme çabası içinde olmak yerine öncelikli olarak toplumsal yarara hizmet etmelidirler. Komşu ülke Suriye’de olduğu gibi siyasi iktidarın çıkarlarını korumayı merkeze alan istihbarat teşkilatları zamanla kendi ülkesi ve halkı için korku ve endişe kaynağına dönüşecektir. Siyasi iktidarın hukuksuzluk ve yolsuzluklarını örtmeye odaklanmış bir istihbarat teşkilatının
vatan, millet ve devletine hizmet ettiği iddiası inandırıcı olmayacaktır.
Siyasi iktidarın tüm icraatlarının her şeyden önce hukuka uygun olması hukuk devleti olmanın en temel gereğidir. Bireylerin ve toplumun belli bir kesimi ile ilgili haklarında herhangi bir yargı kararı olmaksızın sadece istihbari bilgiler doğrultusunda işlemler yapmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Bir kişi veya grup
hakkındaki yargı
“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.” Bir kuruma
kararından yoksun
ve onun personeline verilecek olan sınırsız yetki ve güç, o
ve sadece istihbari
kurumun personelini, başta iyi niyetli olsalar bile, zamanla
bilgilere dayanan
yozlaştıracaktır. Gücün yozlaştırıcılığı beşeri bir realitedir.
mesnetsiz ithamlar
Hiçbir kimse ve hiçbir kamu kurumunun personeli bu beşeri
soyut iddia düzezaaftan ari olamaz.
yindedir. 1700’lü
yıllarda
yaşamış
meşhur İtalyan hukukçu Cesare Beccaria “Soyut ve mesnetsiz birtakım suçlar ile insanları itham
etmenin çok açık bir suistimal olduğu herkesçe bilinmekle beraber dünyanın birçok ülkesinde gücünü ve meşruiyetini kaybetmiş hükûmetler bu yöntemi sıklıkla kullanırlar.” (Beccaria, 1983:41)5
sözleriyle bu durumun gerçek nedenini ortaya koyar. Diğer bir ifade ile bir siyasi iktidarın istihbarat
kurumuna aşırı yetkiler vererek kendi vatandaşlarını hukuken delil niteliği taşımayan soyut ithamlar
ile fişleme ve suçlama çabası içinde olması, siyasi iktidarın meşruiyete dayalı olması gereken gücünü
kaybettiğinin göstergesidir.
Devlet kurumlarının faaliyetlerinin ‘meşru’ olabilmesi için elbette öncelikli olarak yasama organı tarafından çıkartılan kanunlara uygun olması gerekli olsa da, bu tek başına yeterli değildir. Her şeyden
önce kanunların başta evrensel değer ve ilkelere uygun olması ve kamu vicdanını rahatsız etmemesi
gerekir. Bu da ancak hazırlanan kanunların gücü elinde bulunduran marjinal bir zümre veya sınıfa değil de toplumun tamamına, yani devletin varlık sebebi olan cumhura ve toplumsal yarara hizmet ettiği
konusunda kamu vicdanını tatmin etmesi ile mümkündür. Özellikle güvenlik ve istihbarat faaliyetleri
gibi alanlardaki uygulamaların, siyasi gücü elinde bulunduran ve istihbarat kurumlarını kontrol eden
5. Beccaria, Cesare (1983) An Essay on Crimes and Punishments, Boston: International Pocket Library.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
19
iktidar tarafından hazırlanan kanunlara göre yapılmış olması bu uygulamaların meşru olması için
yeterli değildir. İstihbari dinlemelerin yürürlükteki kanunlara uygun bir şekilde bile olsa çok yaygın
olması veya toplumda böyle bir algının var olması, bu dinlemelerin toplumsal meşruiyetini sorgulatacaktır. Toplumda herkesin ‘büyük birader’ (big brother) tarafından izlenip dinlendiğine dair bir endişe
ve algının oluşması zamanla bir tür ‘gözetim toplumu’ endişesini doğuracak ve ülkenin tamamını
âdeta bir hapishaneye çevirecektir. Bir toprak parçası sert kanunlar ve sırnırsız yetkilerle donatılmış
istihbarat elemanları tarafından vatanlaştırılamaz.
“Bir toprak parçasını vatan yapan şey uluslararası anlaşmalar, kanunlar ve hükûmetin kanun yapma tekeli ve
polis gücünü elinde bulundurması gibi objektif kriterler değildir. Bunlar bir toprak parçasını gerçek anlamda
‘vatan’, onun üzerinde yaşayan insanların da ‘millet’ olabilmesi için yeterli değildir. Tam aksine bir millet ancak o toprak parçasında yaşayan insanların kalp ve gönüllerinde kurulur.” (Nieburg, 1968:19).
Bir toprak parçasını devlet yapan en temel unsur o kara parçasının üzerinde yaşayan insanların gönlünde oluşan birliktelik duygusudur. Örneğin adı ister ‘çözüm süreci’ isterse ‘barış süreci’ olsun hiçbir süreç sadece yapılan
İnsanlar özellikle işlemeyi süreklilik hâline getirdikleri günah kanuni düzenlemeler ile
ve suçlarını kendilerince haklı bazı gerekçelere dayandırarak yürütülemez. İnsanların
vicdanlarını rahatlatma çabası içinde olurlar. Daha doğrusu gönlünde oluşan anlaşılamama ve güvensizzamanla bir tür kalıcı yozlaşmaya dönüşen davranışlarını
lik duygusunun tamir
ulvi bir amaca dayandırarak kendilerini aklama çabası içine edilmesi ve karşılıklı
girerler. Ulvi bir amacın arkasına sığınılarak gerçekleşen bu güvenin tesis edilmesi gerekir. Devlet çötür ‘sapma’ (deviancy) davranışları, ‘yüce amaç yozlaşması’
(noble cause corruption) olarak tanımlanır. Bu tür yozlaşma, züm sürecinde gerekli
kanunları
çıkartarak
özellikle güvenlik ve istihbarat birimlerinde görev yapan
önemli adımlar atabilir.
personelde çok sık görülen bir sapma davranışıdır.
Ancak, toplumsal kaynaşma ve barış için bu
iyi bir başlangıç olsa da hiçbir zaman yeterli değildir. İstihbarat örgütleri tarafından yürütülen gizli
görüşmeler toplumsal barışın tesisi için yeterli olmayıp sivil toplumun çabaları çok daha önemlidir.
1.4. Siyasi iktidar meşruiyetini nasıl kaybeder?
Demokrasilerde halkın desteği siyasi meşruiyet için gerekli olsa da tek başına yeterli değildir. Bir
siyasi iktidarın halkın oyuna dayalı olan toplumsal ve siyasi meşruiyeti hukuki meşruiyetle de desteklenmelidir. Halkın desteğini almak bir siyasi iktidar için her şeyi yapabilmek anlamına gelmez.
Hem gelişmiş Batı demokrasilerinde hem de Müslüman toplumlarda meşruiyetin tek kaynağı halk
olmadığı gibi demokrasi, halk desteğinin putlaştırılmasını da gerektirmez.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasa’da bir ‘kanun devleti’ olarak değil ‘hukuk devleti’ olarak tanımlanır. Hükûmetler tarafından hazırlanan kanunlara meşruiyet kazandıran tek şey mecliste kalkan
el sayısının çokluğu da değildir. Kanunların her şeyden önce evrensel değerlere ve hukuka uygun
olması gerekir. Aksi takdirde kanunlardaki esneklik ve boşluklar veya âdeta bir ‘mayın tuzağı’ gibi
bilinçli olarak yerleştirilen muğlak hükümler her zaman suistimal edilebilir.
Bu yüzden başta polis, asker ve istihbarat örgütleri olmak üzere devlet kurumları tarafından yerine
getirilen iş, işlem ve görevler gibi kişisel hak ve özgürlükler açısından büyük riskler taşıyan hizmetlerle ilgili çıkartılan yasaların çok büyük bir titizlikle ele alınması ve kamuoyunda tartışılması gerekir. Aksi takdirde bu kurumların başındaki kişiler ve siyasi iktidar ciddi bir şaibe altında kalacaktır.
Özellikle, yakın tarihinde binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği ülkemizde istihbarat teşkilatları
ciddi şaibe altındadır.
20
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
Bir yandan Milli İstihbarat Teşkilatı’na darbe dönemlerinde bile verilmemiş olan aşırı yetkiler verilirken, öte yandan polis ve yargı gibi kurumların siyasallaştırılması hem MİT’i hem de bu kuruma
hukuksuz ve meşruiyettten uzak yetkileri veren siyasi iktidarı ciddi şaibe altında bırakacaktır. Bundan
sonra ülkede gerçekleşen her türlü hukuk dışı uygulamanın tek sorumlusu olarak MİT gösterilecektir.
Daha da vahim olanı mevcut yasada verilen yetkiler, sonuç bölümünde daha genişçe ele alınacağı
gibi, işkence, faili meçhul cinayet ve yargısız infaz gibi suçlara bile kapı açabilecektir. Türkiye, bu
tür hukuksuz cinayetleri soğukkanlılıkla işleyebilen ve ‘muhaberat devleti’ olarak tanımlanan baskıcı
komşuları olan bir ülkedir. Mevcut MİT Kanunu Türkiye’yi âdeta Suriye gibi bir muhaberat devletine
dönüştürme riski taşımaktadır. İstihbarat yapılanması konusunda gelinen nokta, yakın bir geçmişe
kadar bölgedeki diğer ülkeler için rol model olan Türkiye adına endişe vericidir.
HESA uzmanları yeni MİT Kanunu’nun mevcut hâliyle Suriye ve İran istihbarat yapılanmasından
çok etkilendiği ve âdeta bunları rol model aldığı izlenimi edinmişlerdir. İçinde mayın tuzakları barındıran yasa bu hâliyle devlet ve millete hizmet etmeyeceği gibi, toplumun güvenliğine ve ‘yaşam
kalitesine’ de olumlu bir şey katmayacaktır. Tam aksine, mevcut hâliyle bu yasa daha çok, Suriye
ve Mısır gibi baskıcı Orta Doğu ülkelerinde görüldüğü gibi gücü elinde bulunduran sınırlı sayıdaki
ayrıcalıklı kişi ve gruplara hizmet edeceği ve onların çıkarlarını korumaya odaklı olacağı endişelerini
doğurmaktadır.
17-25 Aralık 2013 tarihlerinde gerçekleştirilen rüşvet ve yolsuzluk operasyonları ile başlayan sürecin
öncesinde ve sonrasında MİT’in üstlendiği görülen rol, bu endişeleri doğrulamıştır. Süreç öncesinde
bir rapor ile siyasi iktidarı yolsuzluk konusunda âdeta “Daha dikkatli olun!” şeklinde uyaran MİT’in
süreç sonrasında siyasi iktidar hakkındaki şaibe ve iddiaların savuşturulmasında da çok ciddi bir çaba
içinde olduğu görülmektedir. Bu durum MİT’in toplumsal yarara hizmet eden bir devlet kurumu
olmaktan uzaklaşarak daha çok siyasi iktidarın hukuksuzluk ve yolsuzluklarını örtmek suretiyle sınırlı sayıda kişi ve grupların çıkarlarını koruyan bir devlet enstrümanına dönüşebileceği endişelerini
artırmaktadır.
Bugün devlet kurumlarının başında olan bazı kişilerin “Biz devleti koruyoruz!” iddiaları artık inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Birilerinin hukuku ihlal ederek cadı avı ile korumaya çalıştıkları şeyin
aslında devlet ve toplumsal çıkarlar değil, kendi kişisel çıkarları olduğu endişeleri her geçen gün daha
da artmaktadır. Devletin ve milletin çıkarları McCarty dönemini andıran hukuksuz ‘cadı avı’ ile değil,
hukuka uygun yöntemler ve meşru kanunlar ile korunur. Hukuk dışına çıkarak ve meşruiyetten uzak
yöntemlerle ne devlete ne de millete hizmet edilemez. Tam aksine devlete en büyük zararı hukuk dışına çıkan devlet yetkilileri verirler. Meşruiyet ve hukukilikten yoksun olarak çıkartılan kanunlar ile
devlete ve millete hizmet edildiği iddiası bir aldatmacadır.
Öte yandan, hem İslam inancı hem de beşeri hukuka göre devlet ve devlet kurumları eleştirilemez
kutsal varlıklar da değildir. İslam inancına göre özellikle devlet adamları eleştirilemez ve hesaba çekilemez değildir. Dolayısı ile hiç kimse mevcut MİT Kanunu’nun böyle bir rapor ile incelenerek eleştirilmesinden rahatsızlık da duymamalıdır. Aksine, mevcut yasanın Türk vatandaşlarının bireysel hak
ve özgürlüklerine yönelik bazı tehlikeler içerdiğini ortaya koyan böyle bir raporun hazırlanmasından
memnuniyet duyulması beklenir.
İslam inancına göre öncelikli olan zaten devlet değil insandır. Yaratıcının “Biz insanı kerim (yüce)
olarak yarattık.” ifadesi önceliğin insan olduğunu vurgulamaktadır. Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki
devlet yaşasın.” sözü de insanın, yani bireyin devletten önce geldiğini ifade eder. Şeyh Edebali’nin
bu sözü kendi vatandaşları için bir tehdit ve korku kaynağı olan devlet ve devlet kurumlarının fazla
yaşayamayacağını da ima eder. İnsanı değil de devleti merkeze alan ve kutsayan devlet anlayışı zaten
Orta Çağ Avrupa’sına aittir.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
21
LEVİATHAN
MİT Yasası’nda yapılan son değişiklikler ‘yasama’, ‘yürütme’ ve ‘yargı’ erklerini
kuşatarak demokratik-hukuk devleti açısından tehlike oluşturmuştur.
22
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
İKİNCİ BÖLÜM
ANAYASAL
HAK VE ÖZGÜRLÜKLER
AÇISINDAN YENİ MİT KANUNU
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
23
“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.”
Lord Acton (1907)
24
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
İKİNCİ BÖLÜM
2. ANAYASAL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER AÇISINDAN YENİ MİT KANUNU
“Bir toprak parçasını
vatan yapan şey
uluslararası anlaşmalar,
kanunlar ve hükûmetin
kanun yapma tekeli
ve polis gücünü elinde
bulundurması gibi
objektif kriterler değildir.
Bunlar bir toprak
parçasını gerçek anlamda
‘vatan’, onun üzerinde
yaşayan insanların da
‘millet’ olabilmesi için
yeterli değildir. Tam
aksine bir millet ancak
o toprak parçasında
yaşayan insanların kalp
ve gönüllerinde kurulur.”
(Nieburg, 1968:19).
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
Tüm anayasalar temel hak ve özgürlükleri güvenceye alan
ve değiştirilmesi zor metinlerdir. Anayasalar bu işlevleri
ile o ülkede benimsenen hukuk devletini ve korunan temel
değerleri bireysel endişe ve gündelik siyaset ve keyfiliğin
üzerinde tutar. Sağlanan bu koruma ile hukuki güvenlik
sağlanır. Fertler kendilerini daha güçlü ve güvende hissederler. Hukuk devletinde kanun yapıcılar yaptıkları kanunlarda anayasada güvence altına alınan bu temel değerleri
esas almak zorundadırlar. Hukuk devletlerinde yasama
organı anayasada ifadesini bulan temel değerlerle kendini
bağlı hisseder ve yaptığı tüm yasa metinlerinde kimsenin
uyarmasına, ikazına ihtiyaç bırakmadan bu metinleri dikkate alır. “Anayasaya aykırı da olsa ben bu kanunu yapayım,
Anayasa Mahkemesi iptal edinceye kadar uygular, işimi
görürüm!” düşüncesi hem hukuk devleti hemde milletvekillerinin ettikleri yemin ile bağdaşmaz. Böylesi bir davranış hukuk devletini hiçe sayma, Anayasa tanımamanın en
açık ifadesidir.
İncelemesi yapılan MİT Kanunu’nda en açık görülen hususlardan birisi Anayasa’da güvence altına alınan temel hak
ve hürriyetlerin ayaklar altına alınmış olmasıdır. En temel
insan haklarından olan ‘yaşam hakkı’ ve ‘mülkiyet hakkı’
gibi haklar MİT elemanları tarafından istendiği zaman ihlal edilebilecek sıradan haklar durumuna getirilmiş, hukuki
güvenlikleri yok edilmiştir. Türkiye darbeler görmüş, muhtıralarla sarsılmıştır ama darbe dönemlerinde dahi hukuki
güvenliği ve hukuk devletine olan güveni bu kadar ortadan
kaldıran kanunlara pek rastlanmamıştır. Hele “Hukuk devleti ilkesini kalıcı hâle getiriyor.”, “Temel hak ve özgürlükleri genişletiyoruz.” iddialarının sürekli olarak ifade edildiği bir dönemde böyle bir yasanın çıkartılması söz ile özün
ne kadar farklı olduğunun en güzel örneğidir.
25
Bu raporun amacı, 2937 sayılı MİT Kanunu’nda 17 Nisan 2014 tarih ve 6235 sayılı Kanun’la yapılan
düzenlemeler sonrası yer alan ve âdeta toprağın altına gömülmüş mayın tuzakları gibi karmaşık ve
muğlâk ifadeler arasına sıkıştırılmış olan hükümleri, Anayasada güvence altına alınan temel hak ve
özgürlükler ve demokratik hukuk devleti gerekleri açısından incelemektir. Bu yapılırken, her madde
detaylı olarak ele alınmayacak, sadece ilgili maddelerin hak ve özgürlükler ve demokratik hukuk
devleti olmanın gerekleri açısından tehlike oluşturma potansiyeline değinilecektir.
2937 sayılı MİT Kanunu 1980 askeri darbesi sonrası dönemde 1 Kasım 1983 tarihinde çıkartılmış
olmasına rağmen, 2014 yılında bu kanunda yapılan ilave ve değişikliklerle kuruma askeri dönemde
verilenden çok daha fazla yetkiler tanınmıştır. Diğer bir ifade ile 1980’li yıllarda darbe yapan askerler
bile sadece bir istihbarat kurumu olan MİT’e bu kadar geniş yetkiler vermemiştir. Türkiye’de daha
fazla sivilleşme ve daha fazla demokratikleşme vaatleriyle iktidara gelen bir siyasi parti tarafından
hazırlanan bu kanunun MİT’e darbeci askerlerden daha fazla yetki vermesi düşündürücü olduğu kadar endişe de vericidir.
2. 1. MİT KANUNU’NDA TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER AÇISINDAN TEHDİT OLUŞTURAN MADDELER
1. Madde 2 “Tanımlar” kısmında yer alan, ‘MİT mensubu’ tanımı çok net yapılmamıştır. Kanunda yapılan tanıma göre MİT mensubu, “Bu Kanun veya bu Kanuna göre çıkarılmış yönetmeliklerde yazılı görevleri yerine getirmekle görevlendirilmiş MİT personeli ile diğer görevlileri ifade
eder.” cümlesindeki “diğer görevliler” tabiri yoruma açıktır.
“Anayasaya aykırı da
olsa ben bu kanunu
yapayım, Anayasa
Mahkemesi iptal
edinceye kadar uygular,
işimi görürüm!”
düşüncesi hem
hukuk devleti hem
de milletvekillerinin
ettikleri yemin ile
bağdaşmaz. Böylesi
bir davranış hukuk
devletini hiçe
saymanın, Anayasayı
tanımamanın en açık
ifadesidir.
Bu geniş ve net olmayan düzenleme sayesinde MİT personeli
olmayan her kişi, ister Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı isterse
yabancı olsun sadece MİT Kanunu’ndaki bir görevi yerine getirmesinden dolayı MİT mensubu sayılarak MİT Kanunu’nun
getirdiği yetki ve muafiyetlerden faydalanacaktır.
Yine, illegal bir örgüt üyesi, bu geniş tanımlamadan faydalanarak, MİT adına çalıştırılabilecek ve kendisine işlettirilebilecek
hukuk dışı eylem ve suçlar konusunda MİT Kanunu’nun getirdiği korumadan faydalanabilecektir.
Diğer yandan, Kanun’da yer alan diğer görevlilerin MİT mensubu sayılmasından dolayı MİT personelinin sahip olduğu hak,
yetki ve sorumluluğun tamamını kullanabilecektir. İlk olarak,
kast edilen diğer görevlilerin bu hak ve yetkileri kullanmaya
ne kadar uygun olduğu endişesi vardır. Ayrıca, diğer görevliler
de yargılandığında Başbakanlıktan izin alınacak, silah taşıma
yetkisi olacak, emeklilik hakları olacak, suç işlediklerinde aynı
soruşturma usulüne tabi olacaklar mıdır?
Kanun bu şekli ile ciddi suistimallere çok açık bir metindir.
Zira, MİT’in bu yasaya göre istihdam edeceği ve hangi niteliklere sahip oldukları tam olarak bilinemeyen ‘elemanlar’(!) bu kanun kapsamında MİT mensubu sayılacaklardır. Bu elemanlar MİT personeli gibi özel olarak seçilerek, gerekli eğitimi almadıklarından
dolayı kendi şahsi menfaatleri doğrultusunda da birçok eylem yapabileceklerdir. Bu kapsamda söz
konusu elemanın işlediği suçlar açısından da, MİT görevlilerine sağlanmış geniş koruma kalkanından bu elemanlar da istifade edebilecektir. Söz konusu eleman kanun gereği MİT mensubu sayıldığı
için Kanun’da yer alan koruma zırhlarından yararlanarak her türlü suçu özgürce işleyebilecektir. Bu
durumda da yeni yeni ‘Yeşil’lerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.
26
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
Bu nedenle, ‘diğer görevliler’ tabiri Kanun’dan çıkartılmalı, kadrolu ya da sözleşmeli olarak çalışan
sadece kamu görevlileri MİT mensubu sayılmalıdır. Eğer koruma sağlanma ihtiyacı olan şahıslar
varsa, bu şahıslara koruma; verilen görevleri ile sınırlı olabilecek bir şekilde, suç işlemesine imkân
vermeyen bir kapsamda olmalıdır. Yani, sorumluluğu içermeyen yetki suistimale açık olacağından
yetki, sorumluluk ve getirilen korumanın sınırları da daha net ve açık bir şekilde çizilmelidir.
2. Madde 4/i’de MİT’in görevleri arasında sayılan “Dış istihbarat, millî savunma, terörle mücadele ve uluslararası suçlar ile siber güvenlik konularında her türlü teknik istihbarat ve insan
istihbaratı usul, araç ve sistemlerini kullanmak suretiyle bilgi, belge, haber ve veri toplamak, kaydetmek, analiz etmek ve üretilen istihbaratı gerekli kuruluşlara ulaştırmak” cümlesindeki, “…her
türlü teknik istihbarat ….usul, araç ve sistemlerini kullanmak suretiyle bilgi, belge, haber ve veri
toplamak, kaydetmek….” faaliyetleri ‘hâkim kararına’ bağlanmalıdır.
Zira bu hüküm, her ne kadar iletişimin denetlenmesi Kanun’un 6. maddesinin ikinci fıkrasında ayrıca
düzenlenmiş olsa da, telefon dinleme dahil her türlü teknoloji içeren istihbarat usulünün kullanılması
ile kişisel verilere ulaşma imkânını tanımaktadır. Özellikle telekomünikasyon yolu ile yapılan haberleşme dahil teknolojinin
Bu geniş ve net
kullanılarak kişilere ait verilere ulaşılması ‘özel hayatın gizliolmayan düzenleme
liğine’ bir müdahaledir. Diğer bir anlatımla kişilere ait, bilgi,
belge ve haberler kişisel veri niteliğindedir. Kişisel veriler de
sayesinde MİT
kişilerin özel hayatının bir parçasıdır.
personeli olmayan
Özel hayatın korunmasını düzenleyen Anayasa’nın 20, 21 ve
22. maddelerinde de özel hayata müdahale için, hâkim kararı
veya gecikmesinde sakınca olan hâllerde kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri aranmaktadır. Bu sebeple, adli alanda
yapılacak her türlü teknik istihbarat usul, araç ve sistemlerini
kullanmak suretiyle bilgi, belge, haber ve veri toplamak, kaydetmek ve analiz etmek gibi gizli soruşturma yöntemlerine başvurma CMK’nın 135. maddesi ve devamında hâkim kararına
hem de ağır ceza mahkemesinin oy birliği ile vereceği karar
şartına bağlanmıştır. İstihbarat faaliyetlerinin ‘adli’ boyutu için
durum bu iken ‘idari’, yani ‘önleme’ alanında kişilerin, Anayasa’nın getirdiği hâkim kararı garantisinden yararlandırılmamasının savunulabilir bir açıklaması yoktur.
yerli, yabancı
herkes sadece MİT
Kanunu’ndaki
bir görevi yerine
getirmesinden dolayı
MİT mensubu sayılıp
MİT Kanunu’nun
getirdiği yetki ve
muafiyetlerden
faydalanacaktır.
Bu kapsamdaki faaliyetler fişlemelere sebebiyet verebilecektir. Bu fişlemeler de, idarede adil olmayan uygulamaları netice verecektir. Türkiye geçmişte fişlemelerden dolayı büyük sıkıntıların yaşandığı bir ülkedir. Babanın fikri yapısından dolayı oğlunun, abisinin bir üyeliğinden dolayı kardeşinin
yargılanmasına neden olan ve Roma hukukundan önce terk edilen köhne bir anlayışın hayat bulmasına imkân verecek bir yetkinin hem de sınırsız bir şekilde MİT’e sağlanmasını demokratik hukuk
devletinde kabul etmek asla mümkün değildir.
Türk Polis Teşkilatı tarafından kanunlarla verilmiş yetkilere dayanılarak yapılmış olan idari ve adli
dinlemelerin bizzat bu yetkileri veren siyasi irade tarafından daha sonra âdeta suçmuş gibi sorgulandığı bir dönemde, MİT’e sınırsız ve hukuksuz bir dinleme yetkisinin verilmiş olması endişe vericidir.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
27
3. Madde 4/j’de yer alan, “….Milli İstihbarat Teşkilatı birimlerinin görev, yetki ve sorumlulukları
Başbakanca onaylanacak bir yönetmelikte belirtilir.”, hükmü Anayasa’nın 13. ve 123. maddelerine aykırıdır.
Hatırlanacağı üzere, Anayasa’nın 123. maddesi “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” hükmünü içerir. Anayasa’nın kanun ile düzenleneceğini ifade ettiği bir hususun
MİT Kanunu’nda “Başbakanca onaylanacak bir yönetmelikte belirtilir.” şeklinde düzenlenmesi açıkça Anayasa’ya aykırılık teşkil etmektedir. Yine, Anayasa’nın 13. maddesi gereği temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlanabilir.
Oysa Kanun’un 4. maddesinde sayılan görevlerin Anayasa ile koruma altına alınan temel hak ve özgürlüklere müdahale etmeksizin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Kaldı ki, Kanun MİT birimlerinin yetkilerinin içeriğinin belirlenmesini de
yönetmeliğe bırakmıştır. Dolayısıyla, MİT
gibi birçok muafiyetle donatılmış olan bir
Bu yasa metni, bir kanuni düzenlemede
kurumun görev, yetki ve sorumluluklarının
AİHM’in bulunmasını şart koştuğu
Anayasa’nın 13. maddesinin açık hükmüne
‘erişilebilirlik’ ve ‘öngörülebilirlik’
rağmen, yönetmelik gibi ikincil bir düzenkriterlerini karşılamamaktadır.
lemeye bırakılmasının bir hukuk devletinde
düşünülmesinin dahi mümkün olmaması gerekir.
Hazırlanacak olan bu yönetmelik MİT’in çalışma usul ve esaslarının kişiler tarafından bilinmesini
engellemek için muhtemelen ‘çok gizli’ statüsünde çıkarılacaktır. Nitekim, 32. maddede bu Kanun
çerçevesinde çıkarılacak yönetmeliklerin Resmî Gazete’de yayımlanmayacağı belirtilmektedir.
Yine, MİT’in çalışma usul ve esaslarının herkes tarafından bilinmesini engellemek için, çıkarılacak
bu yönetmelik ile verilen görev ve yetkiler muğlak olacaktır. Bu da, hak ve özgürlüklere müdahale
içeren bir yasal düzenlemede AİHM’in aradığı ve bulunması gereken ‘erişilebilirlik’ ve ‘öngörülebilirlik’ kriterlerini karşılamayacaktır. Yani vatandaşlar MİT’in ne gibi yetkilerle donatıldığını hiçbir
zaman bilemeyecek ve bu yetkilere göre önceden davranışlarını yönlendirme imkânına hiçbir zaman
sahip olamayacaktır.
Asli görevi istihbarat ve istihbarata karşı koyma olan bir teşkilata, tüm demokratik ülkelerde kolluğun münhasır yetkisinde bulunan suç istihbaratı yetkisi verilmesi hem Anayasa’ya, hem de çağdaş
demokratik devlet anlayışına aykırıdır. Siyasi, askeri ve ideolojik istihbarat yetki ve kapasitesi zaten
elinde bulunmakta olan MİT’e bir de devlet güvenliğini ilgilendirmeyen alanlarda suç istihbaratı
yetkisi tanınması, MİT’i ve devleti bir ‘ejderhaya’ (leviathan) dönüştürme potansiyelini barındırmaktadır.
4. Madde 5/a 2’de düzenlenen ve Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarına bir görev olarak verilen, “MİT tarafından istenecek haber ve istihbaratı elde etmek”, cümlesi de temel kişi hak
ve özgürlükleri açısından tehlikelidir.
Bu bentteki düzenleme ile MİT, Bakanlıklar ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarından istediği belgeyi
hiçbir hukuki denetim olmadan isteyebilecek ve arşivleyebilecektir. Yukarıda da açıklandığı gibi, kişilere ait istihbari veriler kişilerin özel hayatının bir parçasıdır ve bu verilere Anayasa’nın 20. maddesi ve devamı gereği ancak hâkim kararı ile, gecikmesinde sakınca olan hâllerde de kanunla belirlenen
yetkili merciin yazılı emri ile ulaşılabilmesi gerekir.
28
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
Nitekim polis ve jandarmanın istihbarat amaçlı bilgi toplama yetkisini düzenleyen Polis Vazife ve
Selahiyetleri Kanunu (PVSK) Ek Madde 7’de, kurumların, polisin istediği istihbari amaçlı bilgi ve
belgeleri verme mecburiyeti hâkim kararı şartına bağlanmıştır.
Yine, Madde 5/b fıkrası gereği, hâkim kararı olmadan, bakanlıkların ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının elde ettikleri her belgeyi suçla mücadele adına, içgüvenliğin sağlanması gerekçesiyle
MİT’e ulaştırma yükümlülüğü getirilmesi, kişilerin özel hayatlarının bir parçası olan kişisel verilerin
Anayasa’nın 20. maddesi ve devamında öngörülen yargısal denetim dışında MİT’te süresiz arşivlenmesi sonucunu doğuracaktır. Bu durum otomatik bir fişleme mekanizmasının kurulmasını sonuçlandıracaktır.
5. Madde 5/b’de yer alan, “MİT mensuplarına hizmetlerinin yerine getirilmesi sırasında bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruşları gereken her türlü yardım ve kolaylığı göstermekle yükümlüdürler.” cümlesi de muğlak bir düzenlemedir.
Yukarıda da izah edildiği üzere, bu yasa metni, bir kanuni düzenlemede AİHM’in bulunmasını şart
koştuğu ‘erişilebilirlik’ ve ‘öngörülebilirlik’ kriterlerini karşılamamaktadır. Zira, bu düzenlemede kast
edilen ‘yardım ve kolaylık’ tabirleri içeriği hemen anlaşılabilecek açıklıktan ve netlikten yoksundur.
Bu maddeye göre, MİT görevlileri bakanlıklar ve kamu kurum ve kuruluşlarından her türlü meşru ve
gayrimeşru talepte bulunabileceklerdir. Bakanlık ve kurumlarda çalışan görevliler sağlanması istenen
yardım ve kolaylığın neleri içerdiğini öngöremeyecekler, özellikle hukuka aykırı talepler karşısında
‘evet’ veya ‘hayır’ şeklinde nasıl bir tepki vereceklerini önceden bilemeyeceklerdir.
Yine bu ‘yardım’ ve ‘kolaylık’ kişilere ait verilerin istenmesi şeklinde olursa, kişiler özel hayatlarının
bir parçası olan ve kamu kurum ve kuruluşlarında kayıtlı bulunan kendilerine ait kişisel veriler ile
ilgili Anayasa’nın 20. maddesinin sağladığı hâkim kararı korumasından faydalanamayacaktır.
6. Madde 5/2 ve devamında yer alan, “Bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının yukarıda belirtilen görev ve yükümlülüklerinin yerine getirilmesiyle ilgili koordinasyonun sağlanması
ve istihbarat çalışmalarının yöneltilmesinde, temel görüşleri oluşturmak üzere, MİT Müsteşarının
Başkanlığında Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu (MİKK) kurulmuştur.”
Kurul, üç ayda bir; Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri veya Yardımcısı, Genelkurmay İstihbarat
Başkanı veya Yardımcısı, ilgili bakanlıkların müsteşarları, kurum ve kuruluşların yetkili amirleri,
MİT’in ilgili başkanları ile MİT Müsteşarının çağıracağı diğer kamu görevlilerinin iştirakiyle toplanır. MİT Müsteşarı gerektiğinde Kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilir.”
Bu hükme ilişkin yeni yasada yer alan gerekçe ile1 MGK’ya alternatif bir kurul oluşturulmaktadır.
Görünen odur ki, Anayasa’ya aykırı bir şekilde, MİKK, MGK’ya ait olan milli güvenlik siyasetini
belirleme görevini MGK’dan devralacaktır. Bu şekilde, sadece MGK değil MGK’ya bilgi aktaran
TSK ve EGM de ülkenin güvenliğini sağlamada devre dışı bırakılacak, ülkenin güvenliğini sağlama
görevi sadece MİT’in inisiyatifine bırakılacaktır. Bu da Türkiye’yi gelişmiş demokrasilerde benzeri
görülmeyen bir tür ‘istihbarat’ (muhaberat) devletine dönüştürecektir.
Yine maddede yer alan, “Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulunun (MİKK) ayrıntılı görev ve yetkileri ile çalışma esasları yönetmelikte belirtilir.” hükmü problemli bir düzenlemedir. Zira Kanun,
MİT’in görevlerini yerine getirme noktasında, MİKK’e önemli görev ve yetkiler vermiştir. Bu görev
ve yetkilerin bir kısmının kişilerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale niteliği taşıyacağı açıktır.
1. Yeni Kanun’da bu Kurul'un aldığı kararların "bağlayıcı" olması istenmiş kamuoyundan gelen yoğun tepkiler üzerine
bundan vazgeçilmiş ancak gerekçede yer alan “uygulamayı belirleyici kararlar alabilmesi imkanı getirilmektedir.” ifadesiyle bu kurulun kararları devlet için belirleyici hale getirilmiştir.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
29
Hȃl böyleyken, Anayasa’nın 13. maddesi gereği, kişilerin hak ve özgürlüklerini sınırlayan düzenlemelerin tüzük, yönetmelik gibi ikincil düzenlemelere bırakılması mümkün olmamalıdır.
Ayrıca bu düzenleme Anayasa’nın 123. maddesinde yer alan “İdare, kuruluş ve görevleriye bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” hükmüne de açıkça aykırılık içermektedir. Söz konusu Anayasa hükmü
bu tür görev ve yetkilerin kanun ile düzenleneceğini ifade etmesine rağmen; MİT Kanunu’nda bu
durum“…yönetmelikte belirtilir.” şeklinde düzenlenerek, açıkça Anayasa’ya aykırı bir durum oluşturulmuştur.
7. Madde 6/a’da yer alan, Millî İstihbarat Teşkilatı’na bu Kanun kapsamındaki görevlerini yerine getirirken, aşağıdaki “Yerli ve yabancı her türlü kurum ve kuruluş, tüm örgüt veya oluşumlar
ve kişilerle doğrudan ilişki kurabilir, uygun koordinasyon yöntemlerini uygulayabilir.” şeklinde
bir yetkinin verilmesi bir hukuk devleti için kabul edilemez.
Zira maddede, MİT görevlilerinin, görüşebilecekleri ve irtibat kurabilecekleri kişiler, örgütler ve oluşumlar sayılırken, bu kişi, örgüt ve oluşumların legal bir faaliyet içinde bulunuyor olma şartı aranmamıştır. Bu durum akla “ Maddenin asıl amacı, Abdullah Öcalan gibi terör örgütü lideri ve üyeleri
ile yapılan ve yapılacak tüm görüşmeleri legal hâle getirmek midir?” sorusunu getirecektir. Bu tür
faaliyetler dünyanın hemen her ülkesinde örtülü olarak gerçekleştirilmekte, ancak açığa çıkmamasına
azami özen gösterilerek kamu vicdanı yaralanmamaktadır. Kaldı ki bu tür faaliyetlerin toplumun vicdanını derinden yaralayacak tarzdaki girişimleri kapsadığını görmek de pek mümkün olamamaktadır.
Bir devlet, kendi güvenliğini sağlarken, yasa dışı faaliyetler içinde olan kurum, kuruluş, örgüt ve
oluşumlar ile irtibata geçemez. Hakkında yakalama emri çıkarıldığı için aranan kişilerle görüşerek
‘pazarlık’ olarak yorumlanacak faaliyetler içinde olamaz. Bu durum, Anayasa’nın 2. maddesinde yer
alan ‘demokratik devlet’ ve ‘hukuk devleti’ olma anlayışı ile telif edilemez. Diğer bir ifadeyle, devlet
suçla mücadele ederken suç işleyemez. Kendi güvenliğini tehdit eden ve bu şekilde suç işleyen kişi
ve oluşumlarla temasa geçemez.
Bir başka açıdan bakıp MİT’in tüm örgüt veya oluşumlar ve kişilerle, bağlı olduğu Başbakanlıktan
bile habersiz olarak, doğrudan ilişki kurabilmesi, o örgüt ve oluşumları içerden çökertme, ortadan
kaldırma, istihbarat toplama adına yapılabilir diye değerlendirilecek olsa da; bu Kanun’da yerilen
bu yetkinin, çerçevesi net bir şekilde ortaya konulmamış, kapsamı demokratik hukuk devleti ilkesi
doğrultusunda belirlenmemiş, Anayasa’ya aykırı çok geniş bir yetkidir. Ayrıca ‘uygun koordinasyon
yöntemleri’ ifadesinden neyin kastedildiği de belli değildir. Bu ifadenin de ‘demokratik hukuk devleti’ ilkesi çerçevesinde doğru biçimde ortaya konulmamış olduğu açık olup bu düzenleme de hukukilikten uzak, keyfiliğe sebebiyet verebilecek bir şekilde yapılmıştır.
8. Madde 6/b ve c’de yer alan “Kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları, 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki kurum ve kuruluşlar ile diğer tüzel kişiler ve tüzel kişiliği bulunmayan kuruluşlardan bilgi, belge, veri ve kayıtları
alabilir, bunlara ait arşivlerden, elektronik bilgi işlem merkezlerinden ve iletişim alt yapısından yararlanabilir ve bunlarla irtibat kurabilir. Bu kapsamda talepte bulunulanlar, kendi mevzuatlarındaki hükümleri gerekçe göstermek suretiyle talebin yerine getirilmesinden kaçınamazlar.” hükmü
yukarıda da açıklandığı üzere Anayasa’nın 20. maddesine aykırıdır. MİT’e kanunla verilen bu
yetkinin hem çerçevesi hem usulü net bir şekilde belirlenmemiştir.
Zira MİT’in, bir kurumda tutulan, istediği bilgi, belge, veri ve kayıtları alması, kurumların arşivlerinden, elektronik bilgi işlem merkezlerinden ve iletişim alt yapısından yararlanabilmesi kişilere ait özel
verilere ulaşması demektir. Görünen o ki, bu maddedeki asıl amaç MİT’e, TSK ve EGM’de tutulan
her bilgiye ulaşma imkânı tanımaktır. Özel hayatın bir parçası olan kişisel verilere yargısal denetim
30
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
olmadan ulaşılması bu verilerin saklanması ve arşivlenmesi Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen
özel hayatın gizliliği ilkesine aykırıdır.
Bir ülkenin polis ve jandarma gibi kolluk güçlerinin suçla mücadelede Anayasa’nın. 20. ve devamındaki özel hayatın korunmasına yönelik hükümlere uyması istenirken, Anayasal bir kuruluş dahi
olmayan MİT’in Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ülkenin vatandaşları için getirdiği
Görünen o ki, bu maddedeki asıl amaç,
korumanın dışında tutulması ‘demokratik
devlet’ ve ‘hukuk devleti’ anlayışı ile telif
MİT’e, TSK ve EGM’de tutulan her
edilemez. Daha öncede belirtildiği gibi aynı
bilgiye ulaşma imkânı tanımaktır.
yetki polis ve jandarma istihbaratı için ancak
hâkim kararı ile kullanılabilen bir yetkidir
(PVSK Ek Madde 7).
9. Madde 6/c’de belirtilen “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap
Dördüncü Kısım Dört, Beş, Altı ve Yedinci bölümlerinde yer alan suçlara (318, 319, 324, 325 ve
332 nci maddeleri hariç olmak üzere) ilişkin soruşturma ve kovuşturmalarda ifade tutanaklarına,
her türlü bilgi ve belgeye erişebilir, bunlardan örnek alabilir.” hükmü ile MİT’e verilen yetki de
problemli bir yetkidir.
Öncelikle, son değişiklikler MİT’e tanınan yeni yetkiler de kolluk yetkilerini de içerecek şekilde
genişletilerek, MİT’e hem kuruluş, hem de çalışma mantığına aykırı iş ve işlemleri yapmasının yolunu açmış olmaktadır. Bu yolla mesleğin doğasında olan gizlilik ve gücün getirmiş olduğu yozlaşma
riskinin bir tehlike oluşturmasına ilave olarak bir de MİT’i ana misyonundan uzaklaştırarak âdeta bir
muhaberat teşkilatına, ülkeyi de bir istihbarat devletine dönüştürme tehlikesi ortaya çıkmıştır.
Çağdaş toplumlardaki tüm istihbarat yapılanmalarında olduğu gibi MİT’in asıl varlık sebebi suç öncesi alanda faaliyet göstererek suçu önlemek ve bu şekilde devlet güvenliğini sağlamaktır. Suç işlendikten sonra, MİT, polis ve jandarma istihbarat birimleri görevini gereği gibi yapamamış yani suçu
önleyememiş ve olay savcılığa intikal edip adli alana geçmiştir. Dolayısıyla, MİT’in yine kişisel veri
niteliğinde olan bir soruşturma dosyasındaki belgelere ulaşmak istemesinin makul ve izah edilebilir
bir açıklaması yoktur.
Bir soruşturma sırasında önlenmesi gereken bir suç haberi alınırsa, savcılık görevi ve kanunun emri
gereği bu bilgiyi, bilginin önemine göre, MİT, polis veya jandarma istihbaratı ile paylaşacaktır. Dolayısıyla bu yetkinin savcıdan alınarak otomatik bir işlem olarak MİT’e tanınması ve soruşturma dosyalarından milli güvenliği tehdit eden önlenmesi gereken bir suçun varlığını araştırma görevini MİT’e
devretmekle elde edilecek bir kamu yararı yoktur. Olsa olsa, bu fıkranın amacı yakın geçmişte olduğu
gibi KCK benzeri illegal örgüt ve oluşumlar içinde yakalanan ve gözaltına alınan MİT mensuplarının
ifadelerine ulaşarak itirafçı olup olmadıklarını öğrenmek ya da savcılığın MİT’e ait özel bilgilerin ne
kadarına vakıf olduğunu öğrenmek olabilir.
Ayrıca vurgulanması gerekir ki, Ceza Muhakemesi sürecinde elde edilen bilgiler ceza soruşturması ve
kovuşturması amacı dışında kullanılamaz.
10. Madde 6/c’de yer alan “Görevlerini yerine getirirken gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabilir.” yetkisi tartışmaya açık bir şekilde düzenlenmiştir.
Her şeyden önce maddede yer alan, gizli çalışma usul, prensip ve teknikleri ifadesi muğlaktır. Bu
“gizli, usül, prensip ve tekniklerin” neleri içerdiğinin, ‘kanunilik’ ilkesinin gereği olarak kanunda
açıkça tanımlanması gerekir. Bu düzenleme de, bir kanunda AİHM’in aradığı ‘erişilebilirlik’ ve ‘öngörülebilirlik’ kriterlerini karşılamamaktadır.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
31
Bu düzenleme ile MİT görevlilerinin ne gibi gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabileceklerini önceden bilmeleri mümkün olmadığı gibi kanunun hangi gizli çalışma usul, prensip ve
tekniklerine izin verdiğini önceden bilmek mümkün olmayacağından bir MİT görevlisinin yaptığı
işlemin idari ve adli olarak denetimi de mümkün olmayacaktır.
Ayrıca, ‘gizli çalışma usul, prensip ve teknikleri’ niteliği gereği, kaçınılmaz olarak, özel hayatın gizliliğine müdahale niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla bu tür işlemler için de Anayasa’nın 20. maddesinin
getirdiği yargısal korumaya MİT Kanunu’nda yer verilmesi gerekir. Şu konu da önemle belirtilmelidir ki, hangi yöntemlerle kişilerin özel hayatına müdahale edilebileceği, sayma yolu ile Anayasa’da
belirlenmiştir. Bu yöntemler, Anayasa’nın 20/2 ye ve 21. Maddelerine göre, ancak arama ve elkoyma,
22. maddeye göre de, haberleşmenin gizliliğine müdahale anlamına gelen telekomünikasyon yolu ile
iletişimin denetlenmesi ve postada el koymadır. Anayasaya göre, bunun dışındaki yöntemlerle kişilerin özel hayatının gizliliğine müdahale edilemez.
Dolayısıyla, Anayasa’da sayılmayan bu yöntemler dışında “gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerin”
bir yöntem olarak kullanılarak kişilerin özel hayatının gizlilik alanına girilmesi o yöntemi Anayasal
olmaktan çıkaracaktır.
Bunlara ilave olarak belirtmek gerekir ki operasyon konusu iş, işlem, konu, kişi, yer ve zaman gibi
operasyonel bilgilerin gizliliği sağlanırken, operasyon teknik, usul ve prensiplerinin suistimali önleyecek şekilde açıkça belirlenmiş ve standartları ortaya konulmuş olması gerekir. Araçlarla elde edilen
sonucun gizliliğini amaçlamak yerine, araçların gizliliğini sağlamaya yönelmek çok da sağlıklı bir
yaklaşım değildir.
11. Madde 6/e’de yer alan, “İstihbari faaliyetler için görevlendirilenlerin kimliklerini değiştirebilir, kimliğin gizlenmesi için her türlü önlemi alabilir, tüzel kişilikler kurabilir. Kimliğin
oluşturulması veya tüzel kişiliğin kurulması ve devam ettirilmesi için zorunlu olması durumunda gerekli belge, kayıt ve dokümanlar ile araç ve gereçler hazırlayabilir, değiştirebilir ve
kullanabilir.”
Hükmünde yer alan, “İstihbari faaliyetler için……tüzel kişilikler kurabilir.…………veya tüzel kişiliğin kurulması ve devam ettirilmesi için zorunlu olması durumunda gerekli belge, kayıt ve dokümanlar ile araç ve gereçler hazırlayabilir, değiştirebilir ve kullanabilir.” fıkrası da tartışmaya açık bir
düzenlemedir.
İstihbari faaliyet için MİT’in, özel kişiler veya devlet adına, dernek, vakıf, şirket gibi hangi tüzel
kişiliği hangi spesifik amaçla kuracağı Kanun’dan anlaşılmamaktadır. Amaç belirtmek için kullanılan ‘istihbari faaliyetler için’ kavramı çok genel bir ifadedir. Kanunu hazırlayanların, bu madde ile
kurmak istedikleri ve kafalarından geçirdikleri tüzel kişiliğin görevini ve niteliğini önceden anlamak
veya tahmin etmek ise mümkün gözükmemektedir.
Yine, kurulacak olan bu tüzel kişiliğin faaliyetlerinin kapsamının ne olacağı ve bu faaliyetlerin nasıl
denetleneceği Kanun’da açıklanmamıştır. Özellikle, “tüzel kişiliğin kurulması ve devam ettirilmesi
için zorunlu olması durumunda gerekli belge, kayıt ve dokümanlar ile araç ve gereçler hazırlayabilir,
değiştirebilir ve kullanabilir” hükmünden ne kast edildiği de belli değildir.
12. Madde 6/f’de yer alan, “Yabancıların ülkeye giriş ve çıkış ile vize, ikamet, çalışma izni ve sınır
dışı edilmesi gibi konularda, ilgili kurum ve kuruluşlardan talepte bulunabilir.” cümlesi de muğlak bir ifadedir ve kanunilik ilkesini karşılamamaktadır.
32
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
Fıkrada, bir yabancının ülkeye giriş için vize, ikamet ve çalışma izni alması veya sınır dışı edilmesi
ile MİT’in görevleri arasında bir ilişki kurulmadığı gibi MİT’in bu yetkisini hangi amaçla kullanacağı
açıklanmamıştır. Fıkra bu hâli ile kötüye kullanılmaya açık bir düzenlemedir. Amerika ve bazı Batılı
ülkeler tarafından şu günlerde (Ekim-2014) ülkemize yöneltilen IŞİD için savaşan ‘yabancı mücahit
savaşcılar’ suçlamasında, teroristlerin bu yetki kullanılarak ülkemizden geçirildiğinin ileri sürülebilir.
13. Madde 6/g’de yer alan, “Telekomünikasyon kanallarından geçen dış istihbarat, milli savunma, terörizm ve uluslararası suçlar ile siber güvenlikle ilgili verileri toplayabilir.” cümlesi de problemli bir düzenlemedir.
Telekomünikasyon kanallarından geçen veriler ister Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına ister yabancılara ait olsun ve hangi amaçla kullanılacak olursa olsun, kişisel veridir ve kişilerin özel hayatının bir
parçasıdır. Bu nedenle Anayasa’nın 20. maddesinde yer alan yargısal koruma dışında bırakılmamalıdır. Kaldı ki Anayasa’da korunan haberleşme özgürlüğü, MİT’e tanınan yetkilerle elde edilmesi ile
umulan yarar ile teste tabi tutulup hangisinin öncelikle korunacağı değerlendirildiğinde Anayasa’daki
haberleşme hürriyeti önce gelir diye düşünmek hem doğru hem de sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Ayrıca bu kişisel verilere ulaşma haberleşmeye bir müdahaledir. Bu nedenle, haberleşmeye yapılan
bu müdahale,Anayasa’nın 22. maddesi gereği kural olarak ancak hâkim kararı ile mümkün olmalıdır.
14. Madde 6/h’de yer alan, “Yabancı unsurların ülkenin ve vatandaşların iletişim güvenliğini
tehdit eden faaliyetlerinin engellenmesine yönelik çalışmalar yapabilir, ilgili kurum ve kuruluşlardan talepte bulunabilir.” cümlesi de muğlâk ifadeler taşımaktadır ve kanunilik ilkesi gereği aranan
netlikten uzaktır.
Hiç şüphesiz bir ülkenin istihbarat kurumu, “ülkenin ve vatandaşların iletişim güvenliğini tehdit
eden yabancı unsurların faaliyetlerinin engellenmesine yönelik çalışmalar” yapabilir. Fakat, bu fıkradan MİT’in güvenliği tehdit eden yabancı
unsurlarla mücadele için ne tür çalışmalar
Ayrıca belirtmek gerekir ki, madde
yapabileceği anlaşılmadığı gibi ilgili kurum
ve kuruluşlardan ne tip taleplerde buluna6/2, MİT’in Anayasa’ya uygun çalıştığı
bileceği de açık değildir. Her şeyden önce
izlenimi uyandırmak için Kanuna
MİT’in, yabancı unsurların faaliyetlerini enkonulan göstermelik bir düzenlemedir.
gellerken, vatandaşların faaliyetlerine nüfuz
etmesi nasıl engellenecek veya nasıl kontrol
Zira, yukarıda anlatılan, MİT’e
edilecektir. Ayrıca, MİT neden sadece yaverilen diğer yetkiler incelendiğinde,
bancı unsurların bir ülkenin ve vatandaşların
iletişim güvenliğini tehdit eden faaliyetlerini
MİT Kanunu, MİT personeline,
engellemelidir? Bir ülkenin ve vatandaşların
telekomünikasyon yolu ile ulaşacağı
iletişim güvenliğinin yerel unsurlarca tehdit
bilgilere diğer teknik ve yöntemleri
edilmesinin önündeki engel nedir ve MİT
neden bu amaçla da faaliyette bulunma talede kullanarak da ulaşma imkânı
binde bulunmaktadır? Bu konuda düzenleme
tanımaktadır.
yapılmaya çalışılması da son zamanlarda illegal örgütlerle görüşmeleri ortaya dökülen
kişilerin bu tür faaliyetlerine yasal zemin hazırlama gayretiymiş gibi bir izlenim uyandırmaktadır.
Yine, yabancı unsurların bir ülkenin ve vatandaşların neden sadece iletişim güvenliğini tehdit etmesine yönelik tedbir alıyor olması anlaşılır değildir? Yabancı unsurlar, örneğin bir ülkedeki vatandaşların can güvenliğini de tehdit edebilir. Bu nedenle, maddenin, yabancı unsurlardan gelecek tehlikeyi
sadece iletişim güvenliği ile sınırlaması da anlaşılır değildir.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
33
Ayrıca, fıkra bu hâli ile MİT’e kapsamı belli olmayan, her türlü legal, illegal çalışma yolunu açmakta,
kurumlardan her türlü legal, illegal talepte bulunma yetkisi vermektedir.
Fıkra bu hâli ile MİT’e, kişilere Anayasa tarafından tanınan temel hak ve özgürlüklerin arkasına
dolanma yolunu açan, kötüye kullanılmaya açık bir düzenlemedir. Ancak şu konu da göz önünde
bulundurulmalıdır ki burada eleştirilen şey MİT’e verilen yetki değil verilen yetkinin neyi içerdiğinin
ve bu mücadelenin nasıl yapılacağının belirsizliğidir.
15. Madde 6/j’de yer alan, “MİT mensupları görevlerini yerine getirirken ceza ve infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlülerle önceden bilgi vermek suretiyle …. görüşmeler yaptırabilir, görevinin gereği terör örgütleri dâhil olmak üzere millî güvenliği tehdit eden bütün yapılarla irtibat
kurabilir.” hükmü de tartışmaya açık bir düzenlemedir.
Bu yetkinin de hangi usullerle nasıl kullanılacağı belirsizdir. Çerçevesi belirlenmemiş böyle bir yetkinin hukukilik açısından Anayasa’da yer alan ilkelerle örtüşmesi mümkün değildir. Zira, bu düzenleme ile MİT, terörist veya terör suçlusu ayrımı yapmadan, tutukevi veya cezaevindeki bir tutuklu
ve hükümlüyü cezaevinden alma ve vatandaş veya yabancı, kim olduğu belli olmayan birileri ile
görüştürme yetkisini elde etmektedir. Fıkrada bu yetkinin hangi amaçla kullanılacağı belli olmadığı
gibi fıkra, bu görüşme veya görüştürmenin, “hangi sıfatı taşıyan kişilerle, hangi sıfatla, nerede ve ne
kadar süre” ile yapılacağına dair bir açıklık içermemektedir. Bu kadar belirsizliğe büründürülerek
verilen bu kadar yetkinin demokratik hukuk devletinde sağlıklı bir şekilde kullanılması beklenemez.
16. Madde 6/2’de düzenlenen “telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespiti” için getirilen
yargısal denetim, bu tedbir dışındaki özel hayata müdahale niteliği taşıyan ve MİT tarafından
kaçınılmaz olarak kullanılacak olan,
•
•
•
•
•
Kişilerin evinde, işyerinde, arabasında gizli olarak gerçekleştirilecek arama,
Taşınır mallara gizlice elkoyma,
Teknik araçlarla gizli izleme,
Örgüt içine MİT elemanı sokma,
Gizlice kişisel verilere ulaşma,
gibi diğer gizli olarak gerçekleştirilecek istihbarat yöntemleri için de getirilmelidir.
Zira Anayasa’nın 20/1 maddesi, milli güvenliğin korunmasını ve suçun önlenmesini de özel hayatın
gizliliğine müdahale için meşru amaç olarak ilan etmiştir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 20. maddesinin
sağladığı koruma sadece suç sonrası değil suç öncesi alan için de geçerlidir. Zira CMK, aynı tekniklerin adli yönden normal suçlar için kullanılması hâlinde, ya hâkim kararı ya da ağır ceza mahkemesi
kararını özel hayata girmek için ön şart olarak aramaktadır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, madde 6/2, MİT’in Anayasa’ya uygun çalıştığı izlenimi uyandırmak için
Kanuna konulan göstermelik bir düzenlemedir. Zira, yukarıda anlatılan, MİT’e verilen diğer yetkiler
incelendiğinde, MİT Kanunu, MİT personeline, telekomünikasyon yolu ile ulaşacağı bilgilere diğer
teknik ve yöntemleri de kullanarak da ulaşma imkânı tanımaktadır.
17. Madde 6/3’te yer alan, “Yetkili ve görevli hâkim, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin üyesidir.” cümlesi eksik bir düzenlemedir.
Oysa Madde 6/2 ile düzenlenen, telekomünikasyon yolu ile iletişimin denetlenmesine karar verecek
hâkimin o gün nöbetçi olan ağır ceza mahkemesi üyesi veya heyeti olması gerekir. Aksi takdirde bütün iletişimin denetlenmesi kararlarının tek merkezden ve aynı hâkimden ya da kanundaki tipe uygun
34
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
olan yerine istenen hâkimden alınması, kararlarda standardı sağlayacak olsa da, özellikle yargının
siyasallaştığı dönemlerde, hâkim kararından beklenen faydayı ortadan kaldıracaktır.
Yine, bütün MİT faaliyetlerini tek hâkimin inisiyatifine bağlamak kişi hak ve özgürlükleri açısından
tehlikelidir. CMK’nın 135. maddesinde olduğu gibi iletişimin denetlenmesi kararını, belli bir mahkeme değil talebin yapıldığı gün için nöbetçi olan ağır ceza mahkemesi oy birliği ile almalıdır.
18. Madde 6/2’de telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi için getirilen hâkim kararı garantisi Madde 6/11’de yer alan, “Önleyici istihbarat elde etmek ve analiz yapabilmek amacıyla yukarıdaki hükümlere ve diğer kanunlardaki düzenlemelere bağlı kalmaksızın;
MİT Müsteşarı veya yardımcısının onayıyla yurt dışında veya yabancılar tarafından gerçekleştirilen iletişim ile ankesörlü telefonlarla gerçekleştirilen iletişim ve MİT mensuplarının, MİT’te görev
almış olanların veya görev almak üzere başvuranların iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, sinyal
bilgileri değerlendirilebilir, kayda alınabilir.” düzenlemesi ile herkese tanınmamıştır.
Maddedeki düzenlemeye göre, iletişimin denetlenmesi için Madde 6/2’de aranan hâkim kararı garantisi;
• Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya yabancı tarafından, yurt dışından yapılan iletişim,
• Yabancılar tarafından yurt içinde veya dışında gerçekleştirilen iletişim,
• Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya yabancı tarafından ankesörlü telefonlarla gerçekleştirilen iletişim ve
• MİT mensuplarının, MİT’te görev almış olanların veya görev almak üzere başvuranların iletişiminin tespiti, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ve kaydı için aranmamıştır.
Düzenleme bu hâli ile, kişilerin iletişiminin denetlenmesi için Madde 6/2’de getirilen yargısal denetimi devre dışı bırakmaktadır. Zira, buradaki ‘iletişim’ kavramını telefonla yapılan iletişim olarak
anlamanın önünde bir engel yoktur. Bu amaçla olsa gerek, maddede kast edilen anlamda iletişimin
denetlenmesi için, Madde 6/2’yi de kapsayacak şekilde önceki hükümlere ve diğer kanunlardaki düzenlemelere bağlı kalınmayacağını açıkça belirtme ihtiyacı hissedilmiştir.
Ayrıca, bu maddedeki iletişim tabiri geniş yorumlanırsa kargo ve posta ile yapılan iletişimi
de kapsayacaktır. Kanunun, özellikle bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya yabancı tarafından yurt dışından yapılan telefon görüşmeleri ile yabancılar tarafından yurt içinde veya
dışında yapılan telefon görüşmeleri için hâkim
kararı garantisini aramaması anlaşılır değildir.
Maddede ki düzenleme bu hâli ile, Anayasa’nın
10. maddesi gereği kanun önünde herkesin eşit
sayılması ilkesinin de ihlalidir. Zira Anayasa,
kural olarak koruma altına aldığı hakları ülkede yaşayan herkese eşit olarak sunmaktadır. Yine AİHS,
temel hak ve özgürlüklerden faydalanma konusunda vatandaş-yabancı ayrımını kabul etmemektedir.
Kişilerin devlet memuru olması bir hak
olduğu gibi istifa etmesi de temel bir
haktır. MİT’ten ayrılan bir kişiye tekrar
devlet memuru olması yolunun 5 yıl
gibi uzun bir süre için kapatılmasının
açıklanabilir, kabul edilebilir ve makul
bir yönü yoktur.
19. Madde 6/12’de yer alan, “Bu Kanundaki görevlerin ifası ve yetkilerin kullanılmasına ilişkin
usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.” hükmü de daha önce belirtildiği üzere, Anayasa’nın 13.
maddesine aykırıdır.
Zira, kişilerin hak ve özgürlük alanına müdahale teşkil edebilecek bir alanın Kanun dışında bir düzenlemeye bırakılması söz konusu olamaz. Ayrıca söz konusu düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde
yer alan “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” hükmüne de açıkça
aykırıdır.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
35
20. Madde 12’de yer alan, “MİT personelinin görev, yetki ve sorumlulukları ...gibi hususlar yönetmelikle düzenlenir.” hükmü yine daha önce açıklandığı üzere Anayasa’nın 13. ve 123. Maddelerine aykırıdır. Zira MİT personelinin yetkileri, ancak kanunla belirlenebilir.
21. Madde 14’te yer alan, “MİT fiili kadrosuna atanan personelden; bu teşkilattaki göreve başladıkları tarihten itibaren beş yıl geçmeden istifa edenler veya istifa etmiş sayılanlar, görevle ilişkilerinin kesildiği tarihten itibaren beş yıl geçmedikçe Devlet memurluğuna alınamazlar.” hükmü
de devlet memuru olma noktasında vatandaşlar arasında ayrımcılık yaptığı için kabul edilebilir bir
düzenleme değildir.
Kişilerin devlet memuru olması bir hak olduğu gibi istifa etmesi de temel bir haktır. MİT’ten ayrılan
bir kişiye tekrar devlet memuru olması yolunun 5 yıl gibi uzun bir süre için kapatılmasının açıklanabilir, kabul edilebilir ve makul bir yönü yoktur. Bu maddenin verdiği mesaj “MİT’e giren bir kişi
âdeta bir daha çıkamaz.” mesajıdır ve bu tür bir yasak demokratik bir devlet ve hukuk devleti olma
gerekleri ile izah edilemez.
22. Madde 16/a’da yer alan, “Yurt içinde veya yurt dışında olağanüstü gayret ve fedakârlıkla yaptığı çalışmalar sonucunda; ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünün korunmasında, Devletin
yücelmesinde, millî menfaatlere katkıda ve hizmette üstün başarı ve yararlılık gösteren MİT personeline madalya verilebilir.” hükmü de akılda bazı soru ve endişeler uyandıran ve tartışmaya açık
bir hükümdür.
Elbette ki devlete ve millete hizmet etmenin tek yolu MİT’te çalışmak değildir. Her kamu görevlisi,
kendi alanında yaptığı bir çalışma ile devletini yüceltip milli menfaatlere katkı sağlayabilir. Ayrıca,
bu tip bir düzenleme Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi üstün başarı saiki ile hukukun dışına çıkmayı teşvik edici bir nitelik taşımaktadır.
Her devlet memuru gibi istisnai başarı gösteren MİT elemanlarına da elbette maddi olduğu kadar manevi değeri olan ödüller verilebilir. Ancak devlet memurlarını ödüllendirme konusunda zaten var olan
yasal mevzuattan MİT elemanları için de yararlanılabilir. Diğer bir ifade ile normal şartlarda MİT
elemanlarını ödüllendirmek için ayrı ve özel bir yasaya gerek yoktur. Hal böyle iken, içerisinde suç
teşkil eden eylemleri yapabilme yetkileri veren birçok maddenin yer aldığı böyle bir kanuna bir de
‘madalya ödülü’ ilavesinin yapılması doğal olarak akla bazı endişeleri getirmektedir. Acaba kendilerine sınırsız ve sorumsuzca âdeta suç işleme izni bile veren bir yasaya rağmen bazı şeyleri yapmaktan
çekineceği endişesi taşıyan MİT elemanlarına cesaret mi verilmek istenmektedir?
Son yıllarda MİT’e aktarılan kaynaklarda çok büyük artışlar olmuştur. Buna ilave olarak bir de 2.5
milyar TL bütçesi olan Savunma Sanayi Fonu da MİT’in kullanımına açılmıştır. Son yasa ile MİT
elemanlarına tanınan bunca sınırsız ve sorumsuz yetkiye ilave olarak bir de madalya vaat edilmesi bu
ödüllerin ne tür görevleri yerine getirmek için kullanılacağı sorusunu akla getirmektedir. Aslında pek
de gerek olmamasına rağmen yasada ödüllendirme konusunda yer alan özel vurgu, kendilerinden hukuk dışı ve gayrimeşru şeyleri görev olarak yapmaları istenecek olan MİT elemanlarını teşvik etmek
için mi kullanılacaktır?
23. Madde 26’da yer alan, “MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu
görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı...
haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlıdır.” hükmü de tartışmaya açık bir düzenlemedir.
36
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
MİT mensuplarının görev ve yetkilerinin düzenlendiği bir Kanun’da, MİT mensubu olması gerekmeyen sıradan bir kamu görevlisinin, kendisine;
• Verilen görevin MİT Kanunu’nun görevlisinin alanı çerçevesi içinde olmasına ve
• Verilen görevin hukuka uygun olmasına bakılmaksızın,
sadece Başbakan tarafından belirli bir görevi ifa etmek üzere görevlendirildiği için yargılanmasının
Başbakanın iznine bağlanması demokratik devlet ve hukuk devleti ilkeleri ile açıklanamaz.
Bir kamu görevlisi kendisine verilen görevi yerine getirirken suç işleyemez. Suç işlediği takdirde
yargılanır. Ancak, yargılamanın Başbakanın iznine bağlanması, hukuka aykırı bir görev için görevlendirilen bir kamu görevlisinin hayatı boyunca yargılanmasının yolunun kapatılması anlamına gelir
ki hukuk devleti, bu tür bir yaklaşımı kabul etmez. Bu düzenleme, bir Başbakanın vereceği emrin her
zaman, hukuka uygun olacağı ve kamu görevlisinin de bu emri ifa ederken suç işlemeyeceği, suç işlese bile, Başbakanın bu kişiyi soruşturma izni vererek hukuka aykırı olarak korumayacağı varsayımına
dayanarak hazırlanmıştır.
24. Madde 26/2’de yer alan, “Cumhuriyet savcıları, MİT görev ve faaliyetleri ile mensuplarına
ilişkin (suç işlediğine dair) herhangi bir ihbar veya şikâyet aldıklarında veya böyle bir durumu
öğrendiklerinde MİT Müsteşarlığına bildirirler. MİT Müsteşarlığının, konunun görev ve faaliyetlerine ilişkin olduğunu belirtmesi veya belgelendirmesi hâlinde adli yönden başkaca bir işlem
yapılmaz ve herhangi bir koruma tedbiri uygulanmaz. Ancak birinci fıkra hükümlerine göre (Başbakanın izni ile adli) işlem yapılabilir.” hükmü de hukuk devleti ve demokratik devlet ilkeleri açısından kabulü zor bir düzenlemedir.
Maddenin anlamı oldukça açıktır. Bir MİT mensubu Başbakanın emri ile suç işleyebilir ve hiçbir zaman yargılanmaz. Zira, bir başbakanın, kendi döneminde kendi emrinde yürütülen faaliyetlere ilişkin
MİT personeli hakkında yargılama izni vermeyeceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek
yoktur.
Bu düzenleme ile Anayasa hükümleri gereği sadece Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemlere, YAŞ kararlarına ve HSYK’nın atama kararlarına karşı sağlanması gereken yargısal bağışıklığa,
MİT’in faaliyetleri de eklenmiştir. Söz konusu düzenleme ile MİT’e Anayasa’ya aykırı bir şekilde
yargı muafiyeti getirilmektedir. Anayasa gereği üç kurumun kararları yargı denetimi dışındayken yeni
MİT Kanunu ile Milli İstihbarat Teşkilatı da yargı muafiyeti kapsamına girmektedir. Anayasa gereği
Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, Yüksek Askeri Şura Kararları ve HSYK’nın atamaya
ilişkin kararları yargı denetimi dışında tutulurken yeni MİT Kanunu’nun 7. maddesi ile 2937 sayılı
kanunun 26. maddesine eklenen madde ile MİT’e de yargı muafiyeti getirilmektedir. Bu düzenleme;
Anayasanın 9. maddesinde yer alan “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” hükmüne 10. maddesinde yer alan “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç,
din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye,
zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” hükmüne ve yine Anayasa’nın 125. maddesindeki “İdarenin
her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler
ile Yüksek Askeri Şuranın kararları yargı denetimi dışındadır…” hükmüne açıkça aykırıdır.
25. Madde 26/son da yer alan, “Türk vatandaşları hariç olmak üzere, tutuklu veya hükümlü
bulunanlar, millî güvenliğin veya ülke menfaatlerinin gerektirdiği hâllerde Dışişleri Bakanının
talebi üzerine, Adalet Bakanının teklifi ve Başbakanın onayı ile başka bir ülkeye iade edilebilir
veya başka bir ülkede tutuklu ve hükümlü bulunanlar ile takas edilebilir.” hükmü de tartışmaya
açık bir hükümdür.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
37
Zira suçluların iadesi meselesi TCK ve ilgili Sözleşmede düzenlenen bir husustur. Bu maddedeki
‘iade’ anlamı ‘serbest bırakma’ anlamında kullanılmış ise, bu ilgili kişiler hakkında dolaylı bir af
anlamına gelecek ve kural olarak TBMM’de bulunan ve Meclis çoğunluğunun beşte üçü ile kullanılabilecek af yetkisi üç bakanın inisiyatifine bırakılmış olacaktır.
26. Madde 27’de yer alan, “Millî İstihbarat Teşkilatının görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi ve
belgeleri, yetkisiz olarak alan, temin eden, çalan, sahte olarak üreten, bunlar üzerinde sahtecilik
yapan ve bunları yok eden kişiye dört yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu madde ile PKK lideri Abdullah
Öcalan gibi tutuklu ve hükümlüler sözde
ülke menfaatinin gereği olarak başka
bir ülkeye iade edilebilir veya başka bir
ülkedeki tutuklu ve hükümlülerle takas
edilebilir. Buradaki ‘iade’ kavramının
suçluların iadesinde kast edilen anlamı
taşıyıp taşımadığı hususu da tartışmaya
açıktır. Zira suçluların iadesi meselesi
TCK ve ilgili Sözleşmede düzenlenen
bir husustur. Bu maddedeki ‘iade’
anlamı ‘serbest bırakma’ anlamında
kullanılmış ise, bu ilgili kişiler hakkında
dolaylı bir af anlamına gelecek ve
kural olarak TBMM’de bulunan ve
Meclis çoğunluğunun beşte üçü ile
kullanılabilecek af yetkisi üç bakanın
inisiyatifine bırakılmış olacaktır.
MİT mensupları ve ailelerinin kimliklerini
herhangi bir yolla ifşa edenler ile MİT mensuplarının kimliklerini sahte olarak düzenleyen veya değiştiren ya da bu sahte belgeleri
kullananlara üç yıldan yedi yıla kadar hapis
cezası verilir.
Birinci ve ikinci fıkra kapsamındaki bilgi ve
belgelerin; radyo, televizyon, internet, sosyal
medya, gazete, dergi, kitap ve diğer tüm medya araçları ile her türlü yazılı, görsel, işitsel
ve elektronik kitle iletişim araçları vasıtasıyla yayımlanması, yayılması veya açıklanması
hâlinde; 9/6/2004 tarihli ve 5187 sayılı Basın
Kanununun 11. maddesi ile 4/5/2007 tarihli
ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla
İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 4. ve 6. maddeleri hükümlerine
göre sorumlulukları belirlenenler ile bunları
yayanlar hakkında üç yıldan dokuz yıla kadar
hapis cezası verilir.
Bu Kanun kapsamındaki görev ve yetkilerin
kullanılmasını engelleyenlere üç yıldan beş yıla kadar, ihmal veya suistimal suretiyle önleyenlerle
yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Söz konusu fiillerin MİT mensuplarınca işlenmesi hâlinde verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır.” hükmünde sayılan suçlar için verilen cezalar suçun ağırlığına göre orantısızdır.Özellikle Kanun’da sayılan suçların oluşması için bir zarar veya tehlike doğması şartı aranmadığı dikkate alındığında, cezaların miktarının belirlenmesinde, işlenen fiil ile verilen ceza arasında Anayasa’nın 13.
maddesinde aranan ölçülülük ilkesinin gözetilmediği söylenebilir.
Ayrıca, “Bu Kanun kapsamındaki görev ve yetkilerin kullanılmasını engelleyenlere üç yıldan beş yıla
kadar, ihmal veya suistimal suretiyle önleyenlerle yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere iki yıldan
dört yıla kadar hapis cezası verilir.” hükmü “ suçta ve cezada kanunilik ilkesi” açısından tartışmaya
açık bir hükümdür.
Zira, bu Kanun kapsamındaki görev ve yetkilerin neler olduğu ve ne yapılarak bu Kanun’da sayılan
görevlerin ve yetkilerin kullanılmasının önleneceği ve ilgili kişilerin hangi yükümlülükleri nasıl yerine getirmemiş kabul edileceği Kanun’un lafzından net olarak anlaşılmadığından, bu suçun muhtemel
faillerinin önceden Kanun’un kapsamını anlayıp davranışlarını bu duruma göre yönlendirmesi mümkün olmayacaktır.
38
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
27. Madde 28’de yer alan, “Bu Kanunda MİT’e verilen görev ve yetkiler çerçevesinde yapılan her
türlü talep öncelikli olarak yerine getirilir, bu talepleri yerine getirenlerin hukuki ve cezai sorumluluğu doğmaz.” hükmü de muğlak bir hükümdür.
Zira madde metninde, MİT’in hangi tür taleplerde bulunabileceği ve bu talepleri kimin yerine getirmek zorunda olduğu hususları net olarak belirtilmiş değildir. MİT’in Kanun’da verilen görevlerini
yerine getirmesi için Kanun’da sahip olduğu yetkiler ve bu yetkilerin nasıl kullanılacağı yine Kanun’da, çoğu zaman muğlak ifadelerle de olsa belirtilmiştir. Bu durumda, bu talepler neye ilişkin
olabilir sorusunun açıklanması gerekir.
Yine bu taleplerin hukuka aykırı olmasının önünde engel yoktur. Kanun bu taleplerin hukuka aykırı
olabileceğini kabul ettiği için olsa gerek bu taleplerin yerine getirilmesinden dolayı ‘hukuki ve cezai’
sorumluluk olmaz diyerek yeni bir hukuka uygunluk sebebi yaratmıştır. Demokratik bir hukuk devletinde, kanunilik ilkesi gereği, MİT’in kimden hangi tür taleplerde bulunabileceğinin Kanun’da tek
tek sayılmış olması gerekir. Hele hele, bu taleplerin hukuka aykırı olamayacağının da vurgulanması
gerekir.
28. Madde 29’da yer alan, “MİT mensupları ile MİT’te görev yapmış olanlar, MİT’in görev ve
faaliyetlerine ilişkin hususlarda tanıklık yapamaz.” hükmü “Devlet suçla mücadele ederken suç
işleyemez.” prensibi ile çelişkili bir düzenlemedir ve demokratik hukuk devletinin gerekleri ile açıklanamaz.
Tanık bir suç hakkında beş duyusu ile bilgi sahibi olan kişidir. MİT bir illegal faaliyet içinde olmuşsa,
bunun tanığı hâli ile MİT mensubu ilgili kişi olacaktır. Eğer bir kişi, MİT’in içinde olabileceği muhtemel suç ve ‘kirli işler’ hakkında konuşmak istiyorsa Müsteşar onayı veya Başbakan izni aranarak
bunun önü kapatılamaz. Aksi takdirde suç işleyen devlet ve devlet görevlileri hak etmediği bir korumaya kavuşmuş olur.
Ayrıca, mevcut Kanun kapsamında MİT’in görev ve faaliyetlerine ilişkin konularda dava açılması
bile MİT Müsteşarının özel iznine bağlanmış iken, bu iznin verilmiş olduğu davalarda bile özel bir
durum olan ‘tanıklığı’ ayrıca yasaklaması, hem Anayasa’nın yargı konusundaki düzenlemelerine aykırıdır hem de anlamsızdır. Zira MİT’in görev ve faaliyetleri çerçevesinde dava açılabilmesi için özel
izin gerekmektedir ve bu iznin verilmiş olduğu bir davada tanıklığın yasaklanması yargının doğrulara
ulaşmasını engelleyecektir. MİT’in görev ve faaliyetlerine ilişkin konularda açılan davalarda önemli
bir mensubunun tanıklığı engellenerek hakikatlerin ortaya çıkması da engellenmiş olacaktır.
29. Madde 30/2’de yer alan, “Kamu kurum ve kuruluşları ile diğer kurum ve kuruluşlar, bu
Kanunda yazılı görevlerin yerine getirilmesi sırasında ihtiyaç duyulan hâllerde, kullanımlarında
bulunan her türlü malzeme, ekipman, teçhizat ve cihazı, diğer kanunların bu konudaki düzenlemelerine bakılmaksızın MİT’e geçici olarak tahsis edebilir veya bedelsiz devredebilirler.” hükmü
demokratik rejimlerden ziyade, otoriter rejimlerin kanunlarında rastlanabilecek bir hükümdür.
Kamu kurum ve kuruluşlarına ait malzeme, ekipman gibi eşyaların özellikle OHAL dönemlerinde
MİT’in kullanımına geçici bir süre için devri anlaşılabilir bir durumdur. Ancak burada asıl yapılmak
istenen, TSK ve Emniyet Genel Müdürlüğüne ait özellikle istihbarat amaçlı kullanılan malzeme,
ekipman, teçhizat ve cihaza elkoyarak, MİT’in istihbarat konusunda tekelleşmesinin sağlanmasıdır.
Bunun anlamı da, askeri darbelerden, sivil hükûmetlerin ancak darbe olduktan sonra haberdar olmasının sağlanmasının yanında, MİT’in illegal faaliyetlerinin Genelkurmay, Polis ve Jandarma istihbaratı
tarafından öğrenilmesinin yolunun kapatılmasıdır.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
39
Ancak kamu kurumları dışındaki özel kurum ve kuruluşlara ait malzeme, ekipman, teçhizat ve cihazın, diğer kanunların bu konudaki düzenlemelerine bakılmaksızın, üstelik bir yargı kararı da olmaksızın MİT’e geçici olarak tahsis edilmesi, hatta, daha da ileri gidilerek bedelsiz devredilmesinin kabulü
açıkça Anayasa’nın 35. maddesinde korunan mülkiyet hakkının ihlali olacaktır. Bu hüküm tam bir
OHAL ve sıkıyönetim dönemi hükmüdür. Bu hükmün TBMM’den nasıl geçip kanun metni hâline
geldiğini anlamak da mümkün değildir.
30. Madde 32’de yer alan, “Bu Kanunun muhtelif maddelerinde çıkarılması öngörülen yönetmelikler, Kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç altı ay içinde MİT Müsteşarlığınca hazırlanarak
Başbakan tarafından onaylanmak suretiyle yürürlüğe konulur. Bu yönetmelikler Resmi Gazete’de
yayımlanmaz.” hükmü de tartışmaya açık bir hükümdür.
Yukarıda da bahsedildiği gibi Kanun, Anayasa’nın 13. maddesine aykırı bir şekilde, MİT’in bazı görev ve yetkilerinin belirlenmesini yönetmeliklere bırakmıştır. Yönetmeliklerin yayımlanmamasının
anlamı halkın bu yönetmeliklere ulaşamaması ve kendi teşkilatı olan MİT’in istihbarat toplarken ne
kadar legal çalıştığını bilmesinin önünün kapatılmasıdır.
Yukarıda da izah edildiği gibi bu tür düzenlemelerin Anayasa’nın 13. maddesi gereği kanunla yapılması gerekmektedir. Ayrıca AİHS içtihatları ile ortaya konduğu gibi kişilerin davranışlarını önceden
yönlendirme yeteneğine sahip olabilmesi için bu yönetmeliklerin ‘erişilebilir’ olması yani yayımlanması gerekir.
31. Ek madde 1’de yer alan, “Millî İstihbarat Teşkilatı uhdesindeki istihbari nitelikteki bilgi, belge, veri ve kayıtlar ile yapılan analizler, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım
Yedinci Bölümünde yer alan suçlar hariç olmak üzere, adli mercilerce istenemez”, hükmü gereği,
MİT’in elindeki bazı bilgi ve belgelere adli mercilerin ulaşmasına sınırlama getirilmesi demokratik
bir hukuk devletinde kabul edilemez.
Sonuç olarak, gelişmiş ve demokratik
ülkelerde hiçbir kuruma bu kadar
sınırsız ve sorumsuz yetki verilemeyeceği
gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.
Parlamenter rejimlerde devletin
‘yasama’, ‘yürütme’ ve ‘yargı’
erklerinin ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesi ile
dengelenmesinin en önemli nedeni
gücün tek elde toplanmasının neden
olacağı yozlaşma ve aşırılıkların önüne
geçmektir.
MİT personeli de sonuçta birer insandır ve
suç işleyebilir. İşlediği bu suçtan dolayı suçu
ispata yarayacak bazı bilgi ve belgelere sadece MİT’in elinde olduğu gerekçesiyle ulaşılamaması bu kişinin işlediği suçun ispat
edilmesine ve hak ettiği cezayı almasına engel olabilir. Hâlbuki demokratik bir devlette
kişiler ‘devlet sırrı’, ‘devlet menfaati’ gibi gerekçelerle işledikleri suçun arkasına saklanamamalıdır. Yargı kurumları, gerektiği zaman,
bir suçun ispatına yarayan bir bilgi ve belgeye
ulaşabilmeli ve bu bilgi ve belgeleri kullanarak yetkilerini kötüye kullanan kişileri cezalandırabilmelidir.
32. Ek madde 1/2’de yer alan, “6. maddenin birinci fıkrasının (e) bendine göre kimlikleri değiştirilenler, MİT’in görev ve faaliyetlerine yardımcı olanlar veya istihbarat hizmetlerinde istifade
edilenler, kamu görevlisi olup olmadıklarına bakılmaksızın; görev, faaliyet ve yardımları sebebiyle
sorumlu tutulamaz.” hükmü de problemli bir düzenlemedir.
Her vatandaşın suçu önlemede MİT ve kolluk birimlerine yardım etmesi hukuki bir görev olmanın
ötesinde hem vatandaş olmanın gereği hem de ahlaki bir sorumluluktur. Fakat bu yardımı yapan
özellikle kamu görevlilerinin, bu sırada suç işlemesi, mesela kuruma ait olan gizli bir belgeyi MİT’e
40
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
vermesi veya o kurumda çalışanları dini görüşlerine veya mezheplerine göre fişlemesini içeren bir
bilgiyi paylaşması hâlinde, sorumlu olmayacağını kabul etmek demokratik, hukuk devleti ilkeleri ile
bağdaşmaz. Devletin resmi kurumlarına, MİT dahil, yardım etmek hiçbir zaman kişiye suç işleme
özgürlüğü vermez.
MİT Kanunu’nda MİT’e tanınan yetkiler sonucu elde edilen verilerin, milli güvenliğin sağlanması ve
suçun önlenmesi için kullanılacağı, diğer bir ifadeyle, ceza muhakemesi sürecinde delil olarak kullanılamayacağına dair bir düzenlemenin yapılmaması büyük bir eksikliktir. Fakat bu, sadece MİT’in
elinde bulunan bir bilgi ve belgenin, özellikle bir MİT personeli tarafından işlenen suça ilişkin yürütülen bir yargılamada, bu bilgi ve belgenin, yargılanan kişi ile ilgili olarak MİT’ten istenemeyeceği
ve gerekirse delil olarak kullanılamayacağı demek değildir.
PVSK’nın Ek 7. maddesi kolluğun istihbarat faaliyetleri sonucu ulaştığı verilerin sadece suçu önlemek için kullanılacağını, ceza muhakemesinde delil olarak kullanılamayacağını açıkça belirtmiştir.
Bu tip bir düzenlemeye PVSK’da yer verilmesinin sebebi, istihbarat yöntemlerinin tabii olarak içinde
illegalite barındırması ve elde edilen bilgilerin objektif kaynaklarca doğruluğunun test edilmesinin
mümkün olmamasıdır. İstihbarat bilgileri her zaman doğruluğu teyide muhtaç bilgilerdir. İstihbari
duyum ve bilgileri dayanarak bireysel hak ve özgürlükler çiğnenemez.
Tam tersine MİT Kanunu, Madde 6/9, “Hukuka uygun dinlemeler hukuken geçerli sayılır.” hükmüne
yer vererek bu dinlemelerin, en azından dinlemeler açısından, delil olarak kullanılabileceğine işaret
etmektedir. MİT Kanunu, MİT’i, bir ayrım yapmadan, hem iç hem de dış güvenliğin sağlanmasından
sorumlu tutmuştur. Hukuk açısından olması gereken MİT Kanunu Madde 4/a ve 4/h’de verilen, terörle mücadele dahil, iç güvenliğin sağlanması görevinin MİT’ten alınıp kolluk güçlerine bırakılmasıdır.
Çünkü MİT, kendisine TBMM tarafından verilen ve yukarıda dikkat çekilen yetkiler dikkate alındığında, sıradan kolluk personeline göre, görevini yerine getirirken, illegaliteye daha yakın bir çizgide
hareket etmektedir. Bu da, MİT’in, kişilere Anayasa’da tanınan hakların kullanımı alanına girerek
daha çok sınır ihlali yapmasını netice vermektedir. MİT dış istihbaratı sağlarken içgüvenliği tehdit
eden bir unsur ile karşılaşırsa bu bilgisini Başbakan, Bakanlar Kurulu�lacağı, diğer bir ifadeyle, ceza muhakemesi sürecinde delil olarak kullanılamayacağına dair bir düzenlemenin yapılmaması büyük bir eksikliktir. Fakat bu, sadece MİT’in
elinde bulunan bir bilgi ve belgenin, özellikle bir MİT personeli tarafından işlenen suça ilişkin yürütülen bir yargılamada, bu bilgi ve belgenin, yargılanan kişi ile ilgili olarak MİT’ten istenemeyeceği
ve gerekirse delil olarak kullanılamayacağı demek değildir.
PVSK’nın Ek 7. maddesi kolluğun istihbarat faaliyetleri sonucu ulaştığı verilerin sadece suçu önlemek için kullanılacağını, ceza muhakemesinde delil olarak kullanılamayacağını açıkça belirtmiştir.
Bu tip bir düzenlemeye PVSK’da yer verilmesinin sebebi, istihbarat yöntemlerinin tabii olarak içinde
illegalite barındırması ve elde edilen bilgilerin objektif kaynaklarca doğruluğunun test edilmesinin
mümkün olmamasıdır. İstihbarat bilgileri her zaman doğruluğu teyide muhtaç bilgilerdir. İstihbari
duyum ve bilgileri dayanarak bireysel hak ve özgürlükler çiğnenemez.
Tam tersine MİT Kanunu, Madde 6/9, “Hukuka uygun dinlemeler hukuken geçerli sayılır.” hükmüne
yer vererek bu dinlemelerin, en azından dinlemeler açısından, delil olarak kullanılabileceğine işaret
etmektedir. MİT Kanunu, MİT’i, bir ayrım yapmadan, hem iç hem de dış güvenliğin sağlanmasından
sorumlu tutmuştur. Hukuk açısından olması gereken MİT Kanunu Madde 4/a ve 4/h’de verilen, terörle mücadele dahil, iç güvenliğin sağlanması görevinin MİT’ten alınıp kolluk güçlerine bırakılmasıdır.
Çünkü MİT, kendisine TBMM tarafından verilen ve yukarıda dikkat çekilen yetkiler dikkate alındığında, sıradan kolluk personeline göre, görevini yerine getirirken, illegaliteye daha yakın bir çizgide
hareket etmektedir. Bu da, MİT’in, kişilere Anayasa’da tanınan hakların kullanımı alanına girerek
daha çok sınır ihlali yapmasını netice vermektedir. MİT dış istihbaratı sağlarken içgüvenliği tehdit
eden bir unsur ile karşılaşırsa bu bilgisini Başbakan, Bakanlar Kurulu veya İçişleri Bakanı ile paylaşabilir.
Sonuç olarak, gelişmiş ve demokratik ülkelerde hiçbir kuruma bu kadar sınırsız ve sorumsuz yetki
verilemeyeceği gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır. Parlamenter rejimlerde devletin ‘yasama’, ‘yürütme’ ve ‘yargı’ erklerinin ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesi ile dengelenmesinin en önemli nedeni gücün tek
elde toplanmasının yol açacağı yozlaşma ve aşırılıkların önüne geçmektir.
Demokratik ülkelerde istihbarat teşkilatlarının faaliyetleri ciddi ve sıkı bir denetim altında yürütülür.
Amerika Birleşik Devletleri’nde birbirinden bağımsız çalışan onlarca istihbarat teşkilatı vardır ve
bunların hepsi de ciddi bir hesap verme mekanizmasına tabidir. Ayrıca hiçbir demokratik ülkede bu
kadar sınırsız yetki sahibi istihbarat teşkilatı bulunmamaktadır. Yeni yapılanmada gelişmiş ülkelerde
var olan ‘hesap vermeye açık’ istihbarat teşkilatları örnek alınmamaktadır. Yeni kanun ile MİT tamamen denetimsiz kalmaya çalışmakta, istediği her şeyi yapabilen, ancak hiç kimseye hesap vermeyen
bir kuruma dönüşmektedir.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
41
“KAÇ İSMAİL KAÇ!...”
Son zamanlarda mahkemelerde yaşanan “Kaç İsmail kaç!...Koş İsmail koş!...” vakaları
hȃkimlerin kararlarına ve dolayısıyla da adalete gölge düşürmektedir.
42
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YENİ MİT KANUNU’NA GÖRE
TÜRKİYE’DE İSTİHBARATIN YÖNÜ
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
43
“Demokrasi, insanlara egemen oldukları yanılgısını veren ya da vermeye
çalışan yönetim sisteminin adıdır.”1
Benito Mussolini
1. “Democracy is the (form of) government which gives or seeks to give the people the illusion of being sovereign.” aktaran- Jaap van Ginneken (1992), Crowds, Psychology, & Politics, 1871-1899, Cambridge: Cambridge University Press,
s. 186. İlk kaynak: Le Bon, Bases Scientifiquoesd’une Philosophiedel’Histoire, s. 291.
44
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Evrensel bir değer olan
‘hukukun üstünlüğü’
ilkesinin kökeni İslam
inancına dayanır. İslam,
“Hak yücedir ve hiçbir
şey ondan daha üstün
olamaz.” ilkesiyle Batı
demokrasilerinden
çok önce hak ve
hukuk kavramını öne
çıkarmıştır. Hiçbir
makam ve devlet
kurumunun hukukun
üstünde veya dışında
kalma ayrıcalığı olamaz.
İstihbarat elemanları
değil hukuku çiğnemek
veya hukuki denetimin
dışında kalmak
ayrıcalığına sahip olmak,
tam aksine diğer devlet
görevlilerine kıyasla
daha fazla hukuka uymak
zorundadırlar.
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
3. YENİ MİT KANUNU’NA GÖRE TÜRKİYE’DE İSTİHBARAT
Birçok askeri darbe ve müdahale yaşayarak bu günlere gelen Türk demokrasisinin geriye değil daha ileriye gitmesi
beklenirken yeni MİT Kanunu’nda yer alan bazı hükümler
Türkiye’yi 1980 askeri darbesinden daha da geriye götürmektedir. Bu değişikliklerin ve geriye gidişin ülkede birçok
mağduriyet yaşayan sessiz çoğunluğun desteği ile iktidara gelip onların sesi ve soluğu olmayı vaad eden bir siyasi iktidar tarafından yapılması endişe verici olduğu kadar
üzücüdür de. Statükoyu değiştirmesi beklenen bir siyasi
partinin kraldan daha fazla kralcı bir düzeyde statükonun
savunuculuğuna soyunması üzerinde durulması gereken bir
durumdur.
AKP iktidarı 2011 sonrasında anlaşılması güç bir otoriterleşme sürecine girmiştir. Türkiye Orta Doğu ve İslam dünyasının lideri ve hatta Avrupa’da bile örnek bir demokrasi
olma yolunda ilerlerken, birdenbire devlet âdeta gizli bir el
tarafından fabrika ayarlarına döndürülmüştür.
Bu raporda ortaya konulduğu gibi yeni düzenleme ile MİT
âdeta Orta Doğu’daki baskıcı rejimlerin istihbarat örgütlerine dönüşmüştür. Bu kanun ile istihbarat teşkilatına bir yandan sınırsız yetkiler verilirken öte yandan hukuk karşısında
hesap vermekten muaf tutulan bir kuruma dönüştürülmüştür. Bu durum Türk demokrasisi ve ülkenin geleceği adına
endişe vericidir. Raporun bu bölümünde MİT Kanunu’nda
yer alan ve yukarıda hukuk diliyle ele alınan endişeler bir
kez daha somut örnekler üzerinden hareketle daha yalın ifadelerle ele alınmıştır.
45
3. 1. MİT’İN KURUMSAL YAPILANMASI VE GÖREV ALANI SORUNU
Mevcut siyasi iktidarın göreve getirmiş olduğu MİT Müsteşarının istihbarat alanında daha önceden hazırlamış olduğu yüksek lisans tezinde Türk istihbarat yapılanması hakkında ileri sürdüğü bazı isabetli
tespit ve öneriler bulunmaktadır. Ancak söz konusu kişi Müsteşar olduktan sonra Teşkilat hakkında
daha önceden kendisinin önerdiği yapısal ve fonksiyonel değişikliklerden hiçbirisini gerçekleştirmemiştir. Diğer bir ifade ile dün istihbarat alanında yüksek lisans tezi hazırlayan Hakan Fidan ile bugün
MİT’in
başında
yer alan Hakan
MİT tarafından yapılan iş ve işlemler bu Kanun ile yargı
Fidan’ın görüşledenetimi dışına çıkarılmaktadır. Dahası, yargı bağımsızlığı
ri birbiriyle çelişortadan kaldırılarak savcılar MİT’e haber vermek ve
mektedir. Hakan
Fidan’ın belki de
MİT’in göstereceği belge ya da gerekçeyi, doğru yanlış diye
kendisine
MİT
incelemeden kabul etmek zorunda bırakılmaktadır.
Müsteşarı olarak
atanmasının yolunu açan tezinde yaptığı tespit ve öneriler doğruysa, bugün yaptığı şeylerden bazıları yanlıştır. MİT
gibi bir devlet kurumunun yapılanması ve işlevlerinin yeniden belirlenmesi, siyasilerin gündelik şahsi endişe ve beklentilerine göre değil de Hakan Fidan’ın yüksek lisans tezinde yapmış olduğu bilimsel
tespitler doğrultusunda yürütülmeliydi. MİT sadece iktidardaki siyasi partinin korku ve endişelerini
gidermek için değil, kamu yararına hizmet edecek şekilde çalışmalıydı. Hem devlet hem de vatan ve
milletin yararına olan da budur.
3.1.1. Türk İstihbarat Sisteminin Mukayeseli Eleştirisi ve Bugünkü Durumu
Bugün MİT Müsteşarlığı makamını işgal eden Hakan Fidan 1999 yılında Bilkent Üniversitesinde
tamamladığı "İstihbarat ve Dış Politika: İngiliz, Amerikan ve Türk İstihbarat Sistemleri’nin Mukayesesi" konulu yükek lisans tezinde kendi ifadesiyle o günkü 'MİT’in eksiklerini' ele almıştır. Çalışmasında istihbarat sistemlerini ‘ABD’, ‘Sovyet’ (totaliter) ve ‘İngiliz’ (meclis) sistemi olmak üzere üç
ayrı kategoride değerlendiren Fidan, bu üç sistem içinde ABD istihbarat sistemini örnek almaktadır.
Örnek olarak aldığı ABD modeline yönelik olarak “ABD siyasetindeki çoğulculuğun -ki �lanması hakkında ileri sürdüğü bazı isabetli
tespit ve öneriler bulunmaktadır. Ancak söz konusu kişi Müsteşar olduktan sonra Teşkilat hakkında
daha önceden kendisinin önerdiği yapısal ve fonksiyonel değişikliklerden hiçbirisini gerçekleştirmemiştir. Diğer bir ifade ile dün istihbarat alanında yüksek lisans tezi hazırlayan Hakan Fidan ile bugün
MİT’in
başında
yer alan Hakan
MİT tarafından yapılan iş ve işlemler bu Kanun ile yargı
Fidan’ın görüşledenetimi dışına çıkarılmaktadır. Dahası, yargı bağımsızlığı
ri birbiriyle çelişortadan kaldırılarak savcılar MİT’e haber vermek ve
mektedir. Hakan
Fidan’ın belki de
MİT’in göstereceği belge ya da gerekçeyi, doğru yanlış diye
kendisine
MİT
incelemeden kabul etmek zorunda bırakılmaktadır.
Müsteşarı olarak
atanmasının yolunu açan tezinde yaptığı tespit ve öneriler doğruysa, bugün yaptığı şeylerden bazıları yanlıştır. MİT
gibi bir devlet kurumunun yapılanması ve işlevlerinin yeniden belirlenmesi, siyasilerin gündelik şahsi endişe ve beklentilerine göre değil de Hakan Fidan’ın yüksek lisans tezinde yapmış olduğu bilimsel
tespitler doğrultusunda yürütülmeliydi. MİT sadece iktidardaki siyasi partinin korku ve endişelerini
gidermek için değil, kamu yararına hizmet edecek şekilde çalışmalıydı. Hem devlet hem de vatan ve
milletin yararına olan da budur.
3.1.1. Türk İstihbarat Sisteminin Mukayeseli Eleştirisi ve Bugünkü Durumu
Bugün MİT Müsteşarlığı makamını işgal eden Hakan Fidan 1999 yılında Bilkent Üniversitesinde
tamamladığı "İstihbarat ve Dış Politika: İngiliz, Amerikan ve Türk İstihbarat Sistemleri’nin Mukayesesi" konulu yükek lisans tezinde kendi ifadesiyle o günkü 'MİT’in eksiklerini' ele almıştır. Çalışmasında istihbarat sistemlerini ‘ABD’, ‘Sovyet’ (totaliter) ve ‘İngiliz’ (meclis) sistemi olmak üzere üç
ayrı kategoride değerlendiren Fidan, bu üç sistem içinde ABD istihbarat sistemini örnek almaktadır.
Örnek olarak aldığı ABD modeline yönelik olarak “ABD siyasetindeki çoğulculuğun -ki bundan kasıt
gücün farklı merkezlerde dağılmasıdır- istihbarat servislerinde de gözlendiği” tespitini yapmaktadır.
Hakan Fidan’a göre Türkiye’de birden fazla istihbarat kurumu olmalı ve istihbarat hizmetlerinde bir
tür rekabet gerçekleşmelidir.
“Toplum içinde rekabetin genişlemesi, zekâyı geliştirir, analistleri dürüstlüğe yönlendirir, kanun yapıcılara
seçeneklerini daha iyi görebilme olanağı sağlar, yoğun bir güce karşı güvenlik güçleri oluşturur ve bu güç gizli
bir polis örgütü oluşturur. Sorumluluğu farklı departmanlara yaymak riski azaltır.” (ABD eski İçişleri Sekreteri
Stewart Baker’ın tesbitleri- Hakan Fidan’ın tezinden alıntı).
Sovyet tipi istihbarat sistemini tezinde “aşırı derecede merkezde toplanmış” olmakla eleştiren Fidan’ın bugün başında bulunduğu MİT, tüm istihbarat yetkilerini tek merkezde toplamıştır. Yüksek
lisans çalışmasında Türk istihbarat sistemini “İngiliz ve Sovyet sistemi arasında bir yerde” gören
Fidan’ın bugün başında olduğu MİT, Sovyet istihbarat yapılanmasından da öteye Suriye istihbarat
(muhaberat) yapılanmasına doğru gitmektedir.
Fidan’ın tezi ile uygulamaları arasındaki diğer bir çelişki de tezinde “Sağlam bir dış siyaset oluşturabilmek için güçlü dış istihbarata sahip olmak gerekir.” derken kendisinin MİT Müsteşarı olduğu dönemde MİT’in tamamen iç istihbarata yönelerek dış istihbaratta âdeta yok sayılacak kadar başarısız
olmasıdır.
46
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
“Türkiye’de yalnızca dış istihbarata adanmış kurum yok. Türkiye’nin bir CIA’i yok. Türkiye’de her alana MİT
bakıyor. Bu durum elde edilen bilgilerde boşluğa yol açıyor. Dış istihbaratla ilgilenen ayrı teşkilatımız olsaydı
rahat biçimde dış politikamızı yapar, uygulardık.” (Hakan Fidan’ın tezinden alıntı).
Bu sözleriyle MİT’in dış istihbarata ağırlık vermesi gerektiğini söyleyen Fidan’ın bu yönde bir çabasının olduğu da görülmemektedir. Fidan’ın, Bilkent Üniversitesi’nde hazırladığı yüksek lisans tezinde Türk istihbaratının dış politikada zayıf olduğuna dikkat çekilerek, güçlü dış politika ve etkin
bir istihbarat için ayrı örgütlenen bir dış istihbarat birimine ihtiyaç duyulduğu vurgulanıyor. Sonuç
olarak Fidan, “Türk istihbarat sistemi için reform kaçınılmazdır.” değerlendirmesini yapıyor.
Fidan’ın görüşlerindeki bir çelişki de kurumun denetlenmesi konusunda görülmektedir. Tezinde;
“Dışarıdan ve bağımsız bir denetleme ve performans gözetimi geleneği Türk sistemi için de başlatılmalıdır.
Bu yalnızca, demokratik Cumhuriyetin değil; güçlü ulusal güvenlik yapısının korunması için de gereklidir.”
(Hakan Fidan’ın tezinden alıntı).
diyen Fidan, MİT’i kendi döneminde bir taraftan âdeta sınırsız yetkilerle donatılmasını sağlarken öte
yandan somut bir denetimi olmayan bir istihbarat yapılanmasına dönüştürmüştür. Hâlen görevde olan
MİT müsteşarının istihbarat yapılanması konusunda bir zamanlar sahip olduğu görüşler ile bugünkü
uygulamaları arasındaki çelişkilere kısaca değindikten sonra MİT Kanunu’nda yapılan son değişikliklerin gerek teşkilat ve gerekse Yeni Türkiye’de değişimin yönü üzerine yapacağı olası etkiler ele
alınmaktadır.
3.2. MİT KANUNU’NDA HANGİ ÜLKE MODEL ALINMIŞTIR?
MİT Kanunu’nda yapılan son değişikliklerden bazıları İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) örneğinin model alındığı izlenimi uyandırmaktadır. Ali Hamaney’in çok geniş yetkilerle donatılmış
istihbarat birimi olan Devrim
Muhafızları Ordusu (DMO),
MİT Kanunu ile verilen yetkiler incelendiğinde İran
manevi lider Molla Ali HamaDevrim Muhafızları Ordusu (DMO)’nun yetkilerinin
ney’e bağlı ve onun emirleri
doğrultusunda hareket eden
rol model olarak benimsendiği izlenemi oluşmaktadır.
çok geniş yetkilere sahip bir
İran’da DMO ruhani lider Ali Hamaney’e bağlıdır.
teşkilat olarak yapılandırılHer iki teşkilatta da denetim öngörülmemiştir.
mıştır. DMO İran Cumhurbaşkanı Ahmedi Necat’ı bile
iki gün keyfi bir şekilde sorguya çekmiş olmasına rağmen kimse bu birimden hesap soramamıştır1.
Devrim Muhafızları Ordusu İran’da manevi lider ve rehber olarak kabul edilen Ali Hamaney’e doğrudan bağlıdır. MİT’e, İran DMO örneği esas alınarak neredeyse sınırsız sayılabilecek çok geniş
yetkiler verilmiştir.
3.2.1. MİT’e verilen yetkiler çok geniştir
Bu kanun, MİT mensuplarını âdeta dokunulmaz ve yargılanamaz kılmaktadır. Yeni MİT Kanunu’nun
7. maddesi ile 2937 sayılı kanunun 26. maddesine eklenen “Cumhuriyet savcıları, MİT görev ve faaliyetleri ile mensuplarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu
öğrendiklerinde MİT ile temasa geçerler. Konunun MİT’in görev ve faaliyetlerine ilişkin olduğunun
anlaşılması veya belgelendirilmesi üzerine adli yönden başkaca bir işlem yapılamaz ve herhangi
bir koruma tedbiri uygulanmaz.” ifadesi ile MİT mensuplarına Anayasa’ya aykırı bir şekilde yargı
muafiyeti getirilmektedir. Kısacası, MİT tarafından yapılan iş ve işlemler bu kanun ile yargı denetimi
dışına çıkarılmaktadır. Dahası, yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılarak savcılar MİT’e haber vermek
ve MİT’in göstereceği belge ya da gerekçeyi, doğru yanlış diye incelemeden kabul etmek zorunda
bırakılmaktadır.
1. http://www.haberturk.com/dunya/haber/840721-ahmedinejadi-gozaltina-aldilar
Yeni MİT Kanunu ve Türkiye’de Değişimin Yönü
47
3.2.2. MİT’e verilen yetkiler denetimsizdir
MİT’in yetkileri bir yandan çok genişletilirken, öte yandan da bu yetkiler suistimal edilebilecek kadar
denetimsizdir. Demokratik hukuk devletlerinde istihba
Download

PDF İndir - HESA | Hukuk, Etik ve Siyaset Araştırmaları