237
ODTÜLÜLER BÜLTENİ
içindekiler
6
D
Dernekten
MART 2014
Dernek Ad›na Sahibi ve Yaz› ‹flleri Müdürü
Himmet fiAH‹N (EDS’83)
Yay›n Kurulu
Tülay ÜNLÜEVCEK (PSY’83)
fiule fiAH‹N (PSY’85)
Melda TANRIKULU (CP’06)
Emrah DEL‹KAN (CE’06)
Günay BULUT (ADM’85)
Hilmi GÜVEN (EE’83)
Melih VURKIR (OR/STAT’83)
Erkan ÖZMACUN (EE’87)
Erdem TÜFEKÇ‹ (ECE’05)
fiule GÖKO⁄LU (ADM’85)
Gökçen GÖKYER (CP’12)
Kıvanç YILMAZ (IE’03)
Yay›n ve Reklam Sorumlusu
Aysun BÜYÜKCENG‹Z
[email protected]
Grafik, Tasar›m ve Bask›
AJANS-TÜRK BASIN VE BASIM A.fi.
‹stanbul Yolu 7.km. No: 24 Bat›kent/Ankara
Tel: 0312 278 08 24
Bask› Tarihi: 10.03.2014
ODTÜ Mezunlar› Derne€i Yönetim Kurulu
Himmet ŞAHİN (EDS’83)
Erdem TÜZÜN (ADM’82)
Baki ARSLAN (CE’89)
Kamil KANCOĞLU (ME’87)
S. Melih ŞAHİN (ME’85)
Melda TANRIKULU (CP’06)
Emre GÜNER (CE’98)
Ödentileriniz ‹çin
T. ‹fl Bankas›, ODTÜ fiubesi
TR 39 000 64 000 001 4229 0528642
Garanti Bankas› Maltepe fiubesi
TR92 0006 2000 1140 0006 2011 60
Burs ve Yard›mlar Fonu
T. ‹fl Barkas›, ODTÜ fiubesi
TR 81 000 64 000 001 4229 0422059 (TL)
TR 80 0006 4000 0024 2293 2824 08 (EUR)
TR 81 0006 4000 0024 2293 1651 17 (USD)
Garanti Bankas› Maltepe fiubesi
TR 21 000 6 2000 1140 000 6 2995 35 (TL)
Yönetim Yeri
ODTÜ Mezunlar› Derne€i Viflnelik Tesisi
1540 Sk. No: 58 100. Y›l, 06530, Ankara
Tel: (312) 286 79 79
Faks: (312) 287 75 00
E-posta: [email protected]
www.odtumd.org.tr
Dosya Konusu
Otoriterleşme
Kapak Konusu
ODTÜ Tarihinin Tanığı Derneğimizde
Yerel Süreli Yay›n
ISSN 1303-7390
ODTÜ Mezunlar› Derne€i ayl›k yay›n organ›d›r.
ODTÜ’lüler Bülteni her ay 5750 adet bas›lmakta
ve Dernek üyelerine ücretsiz gönderilmektedir.
‹mzal› yaz›lardaki görüfl ve düflünceler yazarlar›na
ait olup, ODTÜ Mezunlar› Derne€i’ni ve ODTÜ’lüler
Bülteni’ni sorumlu k›lmaz. Yay›mlanan yaz›lar ve foto€raflar,
Derne€in ve yazarlar›n izni olmadan kullan›lamaz.
4 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Opera
20 O
SSahnelerinden
a
Vişnelik
22 V
Mutfağından
M
26 Üyelerimizden
Ü
T
28 Teknoloji
29 Dosya
D
K
39 Kavramlar
ODTÜ’den
O
41 B
Bir Köşe
Hocam
42 İnecek Var
44 Spor
46 Güncel
Ç
48 Çizgiyle
B‹ZDEN S‹ZE
Sevgili üyelerimiz,
Kavramlar içerdikleri düşünceyi çoğu kez tek bir kelime ile açıklamayı mümkün kılarak, toplumlar
tarafından kabul edilmiş yazılı ve yazılı olmayan pek çok unsuru ve ortak özelliği içinde barındıran ve
benzer durumları sınıflandırmayı sağlayan ana temalardır.
Örneğin; “demokrasi” dendiğinde herkes demokrasiden neyin kast edildiğini düşünmez çünkü demokrasi
kişiden kişiye değişebilen bir durum değildir. Aynı şekilde “adalet” kavramı da içerdiği düşünce yapısı
açısından adil olmak fiilinden temellenerek, sonuçları açısından taraflar için en adil durumu bünyesinde
barındırması beklenen bir kavramdır.
Son zamanlarda çok sözü edilen, 1948 yılında George Orwell tarafından kaleme alınan 1984 isimli
roman da, üst planda büyük birader tarafından tüm toplumun davranış, konuşma ve düşüncelerine nasıl
baskı uygulandığını ve nasıl bir korku toplumu yaratılarak insanların yönetime biat etmesinin sağlandığını
anlatırken, alt planda ise yukarıda bahsedilen kavramlar ve yeniden kavramsallaştırmadan başarı ile söz
eder. 1984’ün gücü hala geçerliliğini korumasından gelir.
Yeniden kavramsallaştırma; toplumun öğrene geldiği ve artık kullanılmayacağına dair söylemlerin
toplumda yönetimler açısından sıkıntı yaratacağı durumlarda, kavramların isimlerinin aynı bırakılarak,
yönetimde olanların bakış açıları ile eski kavramların yeniden yorumlanması ile içlerinin önce boşaltılması
ve sonra yeniden ama bu kez yönetimin işine geldiği şekildeki yeni fikirlerle doldurulmasıdır. Yeniden
kavramsallaştırmanın arka planında, söz konusu kavramın ismine dair bir değişimin getireceği bazı
sıkıntıları bertaraf etmek amacıyla yeni fikrin eski kalıba sokulması ve uygulanması söz konusudur.
Yeniden kavramsallaştırma, toplum yönetimini kolaylaştırması ve o kavramların temsil ettiği unsurlar
hakkında yeni bir toplum algısı yaratmaktaki başarısı nedeniyle yönetimlerin yoğun olarak kullandıkları bir
araçtır.
Ancak belli kavramlar ve o kavramları temsil eden bazı gruplar vardır ki; yeniden kavramsallaştırmaya
ve dolayısıyla o kavram için yeniden toplum algısı yaratılmasına her zaman izin vermez.
İşte “ODTÜ’lü Olma” kavramı böyle bir kavramdır. Yıllardır değişmemiş aksine toplum içinde pekişmiştir.
ODTÜ’nün kurulduğu günden beri özgür ve bilimsel düşüncenin savunucusu olarak gösterdiği toplumsal
sorunlara duyarlı tavrı, biz ODTÜ mezunlarına toplumda daima farklı bir rol biçmiştir. ODTÜ’lü olmanın ilk
koşulu ise DAYANIŞMA’dır.
Bizler geçmişten beri bizi biz yapan dayanışmamızdan aldığımız güç ve güvenle, ODTÜ’lü olmanın ne
demek olduğunu bugüne kadar toplum içinde sergilediğimiz sorumlu tavır ve davranışlarımızla gösterdik,
bundan sonra da göstermeye devam edeceğiz.
Bu süreçte en çok ihtiyacımız olan şey ise; Üyelerimizin, ODTÜ Mezunları Derneğimize ve Üniversitemize
sahip çıkmasıdır.
ODTÜ Mezunları Derneği toplum içinde ODTÜ’lü Olma kavramını başarıyla temsil eden sizlerin yarattığı
bir kurumdur. Derneğimiz, etkinliklerde yanımızda görmek istediğimiz üyelerimizle geleceğe yürüyecek ve
yaşayacaktır.
Sizi, Derneğimizde gönülden sunulan sıcacık çayınızı içerken dostlarınızla sohbet etmeye, ailenizle,
arkadaşlarınızla Derneğimizde daha çok zaman geçirmeye davet ediyoruz. Şimdi daha çok kenetlenme
ve sahip çıkma zamanı. ŞİMDİ DERNEKTE OLMA ZAMANI.
Sevgili Üyelerimiz, bizimle beraber olduğunuzu bilmek yüreğimizi ısıtıyor ve bizi güçlendiriyor.
Destekleriniz için teşekkür ederiz.
Sayg›lar›m›zla,
ODTÜ Mezunlar› Derneği
Yönetim Kurulu
MART 2014 5
Dernekten
Aysun BÜYÜKCENGİZ
Panel: “17 Aralık Depreminin
Ardından Siyaset ve Ekonomide Kriz”
O
DTÜ Mezunları Derneği Yönetim Politikaları Danışma Komitesi tarafından
düzenlenen “ODTÜ’lüler Gündemi
Tartışıyor” etkinlik dizisi, 15 Şubat Cumartesi günü gerçekleşen “17 Aralık Depreminin
Ardından Siyaset ve Ekonomide Kriz” konulu
panelle devam etti. Denizli Milletvekili İlhan
Cihaner ve ekonomist, yazar, gazeteci Mustafa Sönmez’in (MAN’78) konuşmacı olarak katıldığı panelin kolaylaştırıcılığını Derneğimiz
Yönetim Politikaları Danışma Komitesi’nden
Hüsnü Solmaz (CHE’76) yürüttü. Hüsnü
Solmaz, kısaca konuşmacıları tanıttığı açış
konuşmasını, 17 Aralık’tan itibaren yaşanan
süreci özetleyerek tamamladı ve sözü İlhan
Cihaner’e bıraktı.
“Tüm yargıyı kapsayacak, hızlı ve kesin
sonuç alınacak bir soruşturma yapılmalı”
Türkiye’nin siyasi ve ekonomik anlamda
derin ve giderek derinleşen bir kriz yaşadığını
belirterek konuşmasına başlayan İlhan Cihaner, mevcut durumun bugüne kadar hiçbir
demokrasinin karşı karşıya kalmadığı bir kriz
olduğunu; dile getirdi. Cihaner, yargı ile ilgili
yaşanan sorunlar geleneksel yargı sorunlarından farklı olduğu için, çözümün de farklı bir
yaklaşımla bulunabileceğini dile getirdi. “Yargıdaki yapılanma, kadrolaşma, yerinde durduğu sürece geleneksel çözüm önerileri sorunu
daha da büyütür. Benim önerim, tüm yargıyı
kapsayacak, hızlı ve kesin sonuç alınacak bir
soruşturma yapılmalı” diyen İlhan Cihaner,
yasanın açıkça emrettiğini yapmayan savcıyı,
yarıgıcı sistemin dışında bırakmak gerektiğini söyledi. Cihaner “Mevcut durumda çatışan
taraflardan bir tanesini seçmek zorunda değiliz” diyerek, sorunların çözülmesi için hem
6 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
yolsuzlukların sıkı şekilde takip edilmesi gerektiğini, hem de kamuda, yargıda örgütlenmelerin ortadan kalkması için taleplerimizi
sesimizi yükselterek söylememiz gerektiğini
ifade etti. Ceza hukukunda söz konusu olan
değişikliklere değinen İlhan Cihaner, hakim ve
savcıların tazminatla karşı karşıya kalmasını
önleyen kanundaki değişiklikle, hakimlere ve
savcılara idare aracılığıyla dava açılabileceğini, bunun da görevden almaları artıracağını
söyledi. Mal varlığına el koyma sürecindeki
değişikliğe de değinen Cihaner, mal varlığına
el koymaya eskiden makul şüphenin yeterli
olduğunu, ancak artık somut delil arandığını;
böylece soruşturmanın başında mal varlığına
el konmasının olanaksız hale geldiğini anlattı.
Mal varlığına suçtan kaynaklı el konmuş olsa
da kontrolleri iktidarın elinde olan BDDK gibi
kurumların raporu olmadan el koymanın gerçekleşemeyeceğini belirten Cihaner, mülkiyet
hakkı açısından ileri bir uygulama gibi göründüğünü ifade ettiği bu uygulamayı “dolaylı
olarak servete sahip çıkma” olarak tanımladı.
İlhan Cihaner, bu tür düzenlemelerin paniğe
işaret ettiğini belirterek, “Toplumsal muhalefet
değerler üzerinde yükselmeli. Bu kirli yapılardan birini seçmek zorunda değiliz” dedi.
“Genel seçime doğru ekonomik kriz
büyüyebilir”
Panelin ikinci konuşmacısı Mustafa Sönmez, konuşmasına devam eden düzenin çatışmaya dönüşme sürecini, düzenin ortaya çıkışından başlayarak anlattı. Mevcut iktidarın
iktidar olma sürecini destekleyen faktörlere
de değinen Sönmez, bu faktörleri şöyle sıraladı: “Başta ABD olmak üzere, dünyada destek gördü; ekonomik açıdan dünyada likidite
bolluğu vardı, dışarıdan hızlı sermaye akışı
başladı; hızla giren yabancı kaynak sağlık
alanı gibi seçmeni etkileyecek kamu harcamalarına dönüştü; siyaseten iktidara geldiklerinde Türkiye merkez sağ ve merkez solu
tüketmiş durumdaydı; “yetmez ama evet”çi
sol liberaller, yapılanları “demokratikleşme”
adıyla reklam etti”. Mustafa Sönmez, referandum ve 2011 seçimleriyle iktidarın lehine devam eden sürecin nasıl olumsuza evirildiğini
şu sözlerle anlattı: “ABD ile ilişkiler bozuldu;
Kürt politikasında, Mavi Marmara konusunda,
Suriye ve Mısır ile ilişkilerde ABD ile uyumsuz bir duruş sergilendi; dış dünyadan gelen
para etkili kullanılamadı; iktidarı destekleyenlerle çıkar çatışmaları yaşandı; Gezi olayları
bir kırılma yarattı; dışarıdan gelen para akışı
durdu; yabancı yatırımcılar gitti”. “Çok önemli
bir kırılma noktası” olarak nitelendirdiği Gezi
sürecine özellikle değinen Mustafa Sönmez,
Gezi hareketinin ezber bozduğunu, kimsenin dokunulmaz olmadığını gösterdiğini ve
dış desteği kaybettirdiğini dile getirdi. Genel
seçimlerin öne çekileceği yorumunu yapan
Sönmez, iktidarın savunma çabalarına rağmen içeride ve dışarıda meşruiyet kaybı yaşadığını söyledi. Ekonomik krizin başladığına
dikkati çeken Mustafa Sönmez, mecburen
gidilecek küçülmenin ardından işsizlik sorunun artacağını dile getirerek, “Genel seçime
doğru ekonomik kriz büyüyebilir” öngörüsünde bulundu.
Panel, konuşmacıların dinleyicilerin sorularını yanıtladıkları soru – cevap bölümüyle
devam etti. Panelin sonunda, ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Himmet
Şahin, katılımcılara teşekkür belgelerini verdi.
Dernekten
A.Gökhan GÖKDOĞAN (CE’04)
Panel: “Enerji Ekipmanlarının
Yerli Üretimi”
E
nerji sektörünün en önemli gündem
maddelerinden biri olan “Enerji Ekipmanlarının Yerli Üretimi” konusunda
ODTÜ Mezunları Derneği Enerji Komisyonu
tarafından düzenlenen panel, 8 Şubat Cumartesi günü Vişnelik tesislerinde gerçekleşti.
Yüzü aşkın katılımcının izlediği panele,
hem Enerji Komisyonu Üyeleri hem de Makina Mühendisleri odası Enerji Çalışma Grubu
Üyeleri olan Haluk Direskeneli ve Fuat Tiniş
ile Makina Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi ve Enerji Çalışma Grubu Üyesi
Şayende Yılmaz konuşmacı olarak katılırken;
panelin moderatörlüğünü Derneğimiz Enerji
Komisyonu Üyesi ve TMMOB Makina Mühendisleri Odası Enerji Çalışma Grubu Başkanı
Oğuz Türkyılmaz yaptı.
Türkyılmaz yaptığı açış konuşmasında,
Makina Mühendisleri Odası tarafından enerji
sektörünün en büyük gelişim alanlarından biri
olan yerli ekipman üretimine yol göstermek
amacı ile 2012 Mart ayında düzenlenen “Yerli
Enerji Teknolojileri” konulu çalıştayın sonrasında, çok sayıda uzmanın ve akademisyenin de katılımıyla “Enerji Ekipmanlarının Yerli
Üretimi” konusunda bir rapor hazırlandığını
belirtti.
Panelin amacının bu rapor çıktılarının kamuoyuna sunumu ve değerlendirilmesi olduğuna vurgu yapan Türkyılmaz, rapora katkı
sağlayanların isimleri tek tek izleyenlere tanıtmış ve kendilerine katkılarından dolayı teşekkür etmiştir.
Panelist Haluk Direskeneli, öncelikle
santrallerin temel tasarımlarının ülkemizde
yapılması gerektiğini, bu çalışmaların yapılabilmesi için ülkemizde yeterli bilgi birikiminin
bulunduğunu ve bazı yazılımlarla bunların kolaylıkla ülkemizde de tasarlanabileceğini dile
getirdi. Ülkemizde kamu tarafından yatırımı
yapılan termik santrallerin geçmişte, ucuz ve
finansmanının hazır olması nedeniyle, yurtdışından verimsiz ve kalitesiz ekipmanlar
aldığını vurgulayan Direskeneli, ayrıca santrallerin bizim yerli kömür kaynağımıza uyumlu
olması gerektiğini; bu nedenle yerli kömür için
“yerli teknoloji, yerli tasarım ve yerli firma”’nın
olmazsa olmaz olduğunu anlattı.
Konuyu hidroelektrik santraller özelinde
değerlendiren Panelist Fuat Tiniş ise öncelikle hidroelektrik enerjinin Türkiye’deki potansiyeli ve mevcut durumundan bahsederek
önemine değinmiş, daha sonra ise ekipmanlar açısından yerli üretim durumundan bahsetmiştir. Sadece hidroelektrik ekipmanların
yerli üretimi halinde ülke içerisinde kalacak
paranın yaklaşık 6,3 Milyar ABD Doları olacağını belirtmiştir. Daha sonra ekipmanların yerli
üretilmesi için geçmişte neler yapıldığını, bugün neler yapılıyor olduğunu açıklayan Tiniş,
ekipmanların yerli üretim oranının artırılması
için TEMSAN benzeri şirketlerin öneminden
bahsetti ve yerli üretim teşvikinin süresinin
uzatılması gerektiğini vurguladı.
Son Panelist Şayende Yılmaz ise rüzgar,
güneş, jeotermal ve biyokütle enerjileri ile ilgili yerli ekipman üretimi konusunda mevcut
durumu açıklamış ve yerli üretimin artırılması
için neler yapılması gerektiğini belirtti. Yılmaz,
öncelikle rüzgarda Türkiye’nin ekonomik potansiyelinin 47.850 MW olduğunu, işletmede
ve lisans sürecindeki projelerle birlikte yatırım
aşamasında olan toplam miktarın yaklaşık
11.000 MW olduğunu belirtti; tamamının yapılması halinde bile potansiyelin sadece dörtte birinin değerlendirilebileceğini vurguladı.
Rüzgarda yerli ekipman üretiminin artırılması
için öncelikli olarak bir strateji planı hazırlanmasının önemine değinen Yılmaz, mevcut
üreticilerin envanterinin çıkarılması gerektiğinin altını çizdi. Güneş enerjisi konusuna
değinen Yılmaz, Türkiye’nin potansiyelinin
yaklaşık 735.000 MW olduğunu, piyasanın
Çin kaynaklı ithal ürünlerin baskısı altında
olduğunu ve yerli üretimi koruyacak ve teşvik
edecek düzenlemelerin hayata geçirilmesi
gerektiğini anlattı. Konuşmasının sonunda
Yılmaz, tüm enerji türlerinde enerji ekipmanlarının yurtiçinde üretimi temel bir politika
olması gerektiğini, bunu sağlamak için hükümetin, kamu kuruluşlarının, özel sektörün ve
üniversitelerin işbirliği ile uzun vadeli bir yol
haritası hazırlanmasının önem arz ettiğini ve
enerji sektörüne ekipman üreten sanayilerin
kümelenmesinin teşvik edilmesi gerektiğini
belirtti.
Panel, konuşmacıların katılımcılardan gelen soruları yanıtladıkları soru – cevap bölümü ile sone erdi.
Panel sunumlarına www.odtumd.org.tr adresinde “Etkinlikler Arşivi” bölümünden ulaşabilirsiniz.
MART 2014 7
Dernekten
ODTÜ Bileşenleri Vişnelik’te Buluştu
O
DTÜ’nün, kurulduğu günden beri
özgür ve bilimsel düşüncenin savunucusu olarak gösterdiği toplumsal
sorunlara duyarlı tavrı, ODTÜ bileşenlerine
de daima farklı bir rol biçmiştir. ODTÜ’lü olmanın ilk koşulu dayanışmadır. Bu bilinçle,
ODTÜ bileşenleri arasındaki dayanışmayı
ve paylaşımı pekiştirmek amacıyla düzenlenen “ODTÜ – Dernek Bileşenleri Kokteyli” 19 Şubat Çarşamba akşamı Vişnelik’te
Rektörümüz Prof. Dr Ahmet Acar, Üniversite yönetimi, akademisyenler ve Derneğimiz Yönetim Kurulu Üyelerinin katılımı ile
gerçekleşti. Derneğimiz Yönetim Kurulu
Başkanı Himmet Şahin, konuklara “Hoş-
8 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
geldiniz” dediği konuşmasında, ODTÜ’nün
tüm bileşenleri olarak bir araya gelmenin,
paylaşımda bulunmanın, dayanışmayla ortak bir duruş sergilemenin önemine dikkati
çekerek, konuklara kokteyle katıldıkları için
teşekkür etti. Ardından söz alan Prof. Dr.
Ahmet Acar, ODTÜ’nün gücünü tüm bileşenleriyle paylaşım içinde bulunmasından
aldığını dile getirdiği konuşmasında, Derneğimize bir arada bulunmayı sağlayan
bu ortamı yarattığı için teşekkür ederek,
ODTÜ’nün yeni ağaçlandırma projesinden
söz etti. Prof. Dr. Acar, ODTÜ Geliştirme
Vakfı ile birlikte hazırlanan ve “Bir Ağaç
Sizden Bir Orman Bizden” sloganıyla yola
çıkılan kampanyada mezun derneklerini
de yanlarında görmekten mutluluk duyacaklarını ifade etti. Kampanya ile ilgili bir
de videonun izlenmesinin ardından, Ortadoğu Öğretim Elemanları Derneği Başkanı
Prof. Dr. Semih Bilgen yaptığı konuşmada,
Vişnelik’te, bu buluşmada bulunmaktan
duyduğu mutluluğu ifade ederek, ODTÜ bileşenleri olarak dayanışmayı sürdüreceklerini dile getirdi. Konuşmaların ardından
masalarda devam eden sohbetler eden
konuklar, böyle güzel bir ortamda bir araya gelmekten duydukları memnuniyet ifade
ederek Vişnelik’ten ayrıldı.
Dernekten
O
DTÜ’nün en önemli simgelerinden
biridir mavi servis otobüsleri. Üstünde ODTÜ yazması gerekmez, tanırsınız. ODTÜ’lü olanlar içinse bambaşka bir
anlam taşır, bu mavi otobüsler. Üniversite
boyunca okula gidilip gelinirken, yol boyunca ne sohbetler edilmiş, ne kitaplar okunmuş, ne hayaller kurulmuş bu otobüslerin
koltuklarında; ODTÜ’nün tarihi boyunca
verdiği mücadeleye tanıklık etmiş pencereleri, aynaları, tekerlekleri… ODTÜ’nün
öğrencisine sahip çıkmasının, öğrencisinin
ihtiyaçlarını önemsemesinin, paylaşmanın,
dayanışmanın simgesi olmuş.
Yıllarca öğrencileri, ODTÜ personelini,
hocalarını taşıdıktan sonra, bir köşeye çekilme zamanı geldiğinde, artık kullanılamayacak olsa da, ayrı bir değer kazanır mavi
otobüsler. Anıları taze tutar, canlandırır; bir
sohbet başlatır o günlere dair; kimi gözlere
iki damla yaş yerleştirir, kimi yüzlere gülümseme…
İşte ODTÜ’lülerin acı – tatlı günlerinin,
hayallerinin, sohbetlerinin, umutlarının koltuklarına sindiği, maviyi sıcak renge dönüştüren bu otobüslerden biri, artık Derneğimizin bahçesinde. Yönetim Kurulumuzun
girişimleriyle, trafiğe çıkması uygun olmadığı için “bir köşeye çekilme zamanı gelen”
mavi otobüslerden biri Derneğimiz tarafından satın alınarak, anıları tazelemek üzere
Vişnelik’teki yerini aldı. Mavi otobüsümüz,
üzerine asılı kalmış anılarla birlikte sizi karşılamak için Çim Amfi’nin girişine yakın otoparkta bekliyor…
MART 2014 9
Dernekten
“Kantin Sohbetleri” Başladı
O
DTÜ Mezunları Derneği Yönetim
Politikaları Danışma Komitesi,
okul döneminin en güzel zamanlarını, kantinde yapılan sohbetleri
özleyen ODTÜ’lüleri “Kantin Sohbetleri”
adıyla, ayda bir olarak düzenleyeceği
yeni etkinlik dizisiyle bir araya getiriyor.
sohbetleriÖğrencilik günlerinin sıcak sohbetleri
ne, tartışmalarına nostaljik bir ortamda Vişnelik’te devam etmek isteyenler,
22 Şubat Cumartesi günü Yalıncak
Salonu’nda Kantin Sohbetleri’nin ilk
toplantısına katılarak, önceden belirlenen “Dünden Bugüne Ankara” konusu
üzerine kantin geleneğine uygun olarak
çay, tost, simit eşliğinde sohbet ettiler.
Ankara fotoğraflarıyla süslenen sohbette, Nadir Avşaroğlu ve Özcan Yalçınkaya kolaylaştırıcılığı üstlendi. Kantin
sohbetleri, Mart ayında yeni bir konu ile
ODTÜ’lüleri buluşturacak.
Resim Ve Heykel
Kursu Kayıtları
Devam Ediyor...
D
erneğimiz tarafından düzenlenen Resim ve Heykel Kursu yeni dönem kayıtları devam ediyor. Kendinize zaman ayırın; bir hobi edinin. Haftanın stresinden,
atölye ortamında resim ya da heykel yaparak uzaklaşın.
Bireysel yeteneklerini sanata yöneltmek isteyen üyelerimizi ve yakınlarını resim ve heykel
kursumuza bekliyoruz.
Bilgi ve Kayıt için: Pınar Arpaçay, [email protected],
0.312 286 7979/1124 & 0.530 610 6433
10 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Dernekten
Alpay
Vişnelik’teydi
B
üyüleyici yorumuyla romantik şarkıları unutulmazlar arasına yerleştiren Alpay, 2 Şubat Çarşamba akşamı bir kez daha hayranlarıyla bir araya geldi. Yoğun ilgiyle karşılaşan
Alpay, gece boyunca dillerden düşmeyen şarkılarını konuklar eşliğinde seslendirdi. Dans gösterisinin renk kattığı nostaljik gecede, konuklar da
danslarıyla Alpay’a eşlik ettiler.
MART 2014 11
Dernekten
Derneğimizde Gelecek
Etkili ve Güzel Konuşma Seminerleri
O
DTÜ Mezunları Derneği Etkinlikler Komitesi
tarafından
düzenlenen Etkili ve Güzel
Konuşma Seminerleri, yoğun
ilgi ve devam ediyor. Yaşantımızın her karesinde, olmazsa
olmaz dilimizi tanımak, doğru
kullanmak ve iletişim alanlarımıza olumlu yansımasını görmek hepimizin için elbet çok
önemlidir. Bu doğrultuda başlattığımız programımız, eğitmenimiz Aylin Özmenek ile
temel konuşma prensipleri ve
güzel dilimizin içeriği ve kullanımıyla ilgili bilgileri edinip,
kendimizi ifadenin ilk adımlarını atıyoruz. Programında,
genel kullanım hatalarını düzeltmek ve Türkçenin özelliklerini öğretmek amaçlanıyor.
Olta
Balıkçılığı
Kursu
Ç
alışma hayatının stresinden kurtulmak ve
doğayla baş başa
kalmak için sizleri “balığa
çıkmaya” davet ediyoruz.
Derneğimiz ve Rastgele-Der
(Rastgele Balıkçı Amatör Olta
Balıkçıları Derneği) işbirliğiyle
düzenleyeceğimiz Olta Balıkçılığı Kursu’nda temel eğitimi
aldıktan sonra, avlakta uygulamalı tur yapma olanağı da
bulacaksınız.
12 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Dernekten
Etkinlik Programı
Arkeoloji
Seminerleri
D
erneğimizin yoğun ilgiyle takip edilen seminerlerinden
Arkeoloji Seminerleri, birbirinden ilginç konularla devam ediyor. 9 Nisan’da başlayacak yeni programın konusu “İskandinavların Türk Ataları Tor Destanı ve Türkiye’den
İtalya’ya: Etrüskler”. Tüm arkeoloji ve sanat tarihi meraklılarını seminerlerimize bekliyoruz.
Çağdaş Mutfak
Lezzetleri Kursu
Amatör Denizcilik
Seminerleri
A
matör Denizcilik Seminerimiz, ODTÜ Mezunları
Derneği ve Derin Mavi Denizcilik Eğitim Merkezi işbirliği ile Mart ayında da devam edecek. Denizde yol
almanın özgürlüğünü ve keyfini güvenle yaşamak için yeni
ve heyecan dolu bu yolculuğa birlikte çıkalım. Haftada iki
gün (Cumartesi ve Pazar) yapılacak ve 2 hafta sürecek
olan Amatör Denizcilik Seminerimize denizciliğe ilgi duyan
herkesi bekliyoruz.
Y
oğun istek üzerine tekrarlanan kurslarımız arasında yer
alan Çağdaş Mutfak Lezzetleri Kursu Mart ayında da mutfağı yaratılık alanına dönüştürmek için çalışmalarına devam
ediyor. Kursumuzla mutfak sanatının inceliklerini, sağlıklı ve lezzetli pişirmenin sırlarını öğrenirken, içinizdeki aşçıyı ortaya çıkaracak, kendinizi keşfedeceksiniz. Ayrıca, genel mutfak bilgilerinin
yanı sıra, Türk mutfağı, ağırlama kültürü ve gıda bilgisi ve güvenliği konularında da bilgi sahibi olacaksınız.
MART 2014 13
Dernekten
Erman TAMUR (CE’68)
on
y
i
s
k
Kole ü’nden
b
Kulü
Ankara Dereleri
K
oleksiyon merakı - tarih araştırmaları
ilişkisi üzerine bazı düşünceler
Günümüzde koleksiyonculuk, ortak özelliklere sahip bazı nesneleri olabildiğince çok ve kaliteli örnekleriyle bir araya
getirme, onları belirli kıstaslara göre tasnif
ve teşhir etme faaliyetinden daha öte bir olguyu ifade etmektedir. Bu bağlamda örneğin
“nümismatik” ve “filateli” artık dar anlamda
eski para ve pul koleksiyonculuğu olmaktan çıkmış, tarih araştırmalarının olmazsa
olmazı, yan “disiplinleri” haline gelmiştir.
Birçok koleksiyoncu bugün uğraşlarını tarih
ve yaşamla daha fazla ilişkilendirmekte, ko-
ürün ortaya koymaya yönlendirmişti. Aynı
bağlamda, geçtiğimiz yıl içinde de, Ankara
akarsularını ele alan “Suda Suretimiz Çıkıyor” adlı kitabım yayınlandı. Bol sayıda
görsel malzemeyle desteklenen bu tür çalışmalar, koleksiyoncuların özel ilgisini çekmektedir.
Deneyenler bilir, bir konuda özet bir
sunuş yapmak onu bütün kapsamıyla anlatmaktan daha zordur. ODTÜ Mezunları
Derneği Koleksiyon Kulübü faaliyetleri kapsamında 4 Şubat 2014 tarihinde yaptığım
sunuşun özeti değerlendirilirken bu hususun
göz önünde bulundurulacağını ümit ederim.
T
Tarihte
ve Günümüzde Ankara
D
Dereleri
lesi eteklerinden geçerken “Bent Deresi”
adını alır. Bu üç dere “Eski Ankara”nın batı
düzlüklerinde birleşir. Bugün tümüyle yerleşim alanı olan bu geniş arazi eskiden “Ankara Ovası” olarak anılırdı. Burada önce Bent
Deresi ile İncesu Deresi birleşir. İki derenin
oluşturduğu akarsu kısa bir mesafe sonra,
Akköprü mansabında Çubuk Çayı’na katılır.
Üç derenin birleşmesiyle oluşan akarsu “Ankara Çayı” adını alır. Ankara Çanağı’nı batı
yönünde terk eden Ankara Çayı Sincan’ı
geçtiğinde, Yenikent (eski Zir kasabası)
güneyinde Kızılcahamam yönünden gelen
Ova Çayı’nı bünyesine katar. Ankara Çayı
Ankara’dan yaklaşık 130 km ötede Yazhöyük mevkiinde Sakarya Nehri’ne karışır.
Hatip Çayı, Çubuk Çayı ve İncesu Deresi tarih boyunca çevrelerinde tahribat
yyaratan taşkınlara sebep
o
olmuşlardır.
İncesu’nun
şşehrin batı düzlüklerinde
o
oluşturduğu
bataklıklar
zzaman zaman salgın hasttalıkların kaynağı olmuştur.
S
Sularından yararlanmak
vveya taşkınlarını önlemek
iiçin değişik zamanlarda
ü
üçünün de güzergâhlarına
kküçük müdahalelerde bullunulmuş, üzerlerine bentller inşa edilmiş ve üçü de
Çubuk Çayı üzerinde Selçuklu eseri tarihî Akköprü’nün 1900’lü
b
bugün yalnızca birkaçı
yıllar başında görünüşü. Kartpostal, Ankara’nın Osmanlı döayakta olan köprülerle donemine ait başlıca kartpostal serisi olan “Moughamian Freres”
kartlarındandır.
natılmıştır.
E
Eski
Ankara, yayvan bir çanağa
b
benzeyen geniş bir arazinin orta-
Hatip Çayı’nın Kale eteklerinde akan bölümüne “Bent Deresi”
adının verilmesini sağlayan tarihî Roma Bendi. Fotoğraf 1892 yılında Anadolu Bağdat Demiryolları İdaresi fotoğrafçısı Berggren
tarafından çekilmiştir.
leksiyonlarını tarihî ya da güncel yeni veriler
ortaya koymanın araçları olarak değerlendirmektedir. Kanımca koleksiyonculuk keyfinin ulaşılabileceği en üst doyum noktası
tam da budur.
Ben de yirmi beş yılı aşkın bir süredir biriktirdiğim eski Ankara’ya ait belgesel fotoğraf, kartpostal ve çeşitli belgeleri değerlendirerek, ama elbette diğer kaynaklardan da
geniş ölçüde yararlanmak suretiyle, Ankara
araştırmalarına bir kenarından ilişme mutluluğuna eriştim. On yıl önce, koleksiyonumdaki Ankara keçisi ve tiftik dokumacılığına
ilişkin eski fotoğraf, gravür ve belgeler beni
daha önce el atılmamış olan bu konuda bir
14 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
sında yükselen bir volkanik tepenin, Hisar Tepesi’nin, üstünde
ve yamaçlarında kuruluydu. Bundan 50 - 60 yıl öncesine kadar
Ankara’da şehrin hemen kıyısında
veya biraz uzağında açıktan akan
çok sayıda akarsu bulunmaktaydı.
Ankara Çanağı’na dışarıdan
giren başlıca akarsular, kuzeydoğudan gelen Çubuk Çayı, doğudan gelen Hatip Çayı ve güneydoğudan şehre yaklaşan İncesu
Deresi’dir. Hatip Çayı Ankara Ka-
11 Eylül 1957 tarihinde vuku bulan, büyük can ve mal kaybına
neden olan Hatip Çayı taşkınına ait, Hayat Mecmuası’nda yayınlanan bir fotoğraf.
Dernekten
İbrahim BERKSOY (ME’91)
ODTÜ’lü Gezginlerin Gezi Kulübü
D
ünyanın her yerinde
gezginler, her seferinde benzersiz bir tutku ve heyecanla,yeni yerler
gezip görmek için yollara
düşerler…
Dönüşte,
yoktan var edilen
mekânlarda, meraklısı için gezip görülen yerleranlatılır, tanışılan insanlardan,
edinilen izlenimlerden söz edilir, gezi
deneyimleri paylaşılır… Fotoğraflar, saydam gösterileri, video
kayıtları, başka dünyaların müzikleri eşlik
eder gezginlerin rüya
gibi söyleşilerine… Sözlere yeni sözler eklenir,
yazılara yeni yazılar…
Gezginlerin bu benzersiz tutkusu Orhan
Veli’nin ünlü şiiri Hürriyete
Doğru’da ne güzel anlatılır:
“Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...”
Gezginler, dünyanın her yerinde birbirlerini arayıp buluyor, oluşturdukları oldukça
renkli ve özgün iletişim platformlarında ortaya koydukları yazılı ve görsel ürünlerle“gezi
kültürü”ne katkıda bulunmaya çalışıyor…
Gezginlerin bu güzel çabası sanırım hiç bitmeyecek…
Gezinin Poetikası’nda da yazmıştım: Eski
zamanların “âsûde” gezilerinde gezginler, bin
bir zahmetle hazırlandıkları uzun gezilere
yanlarına ressam almadan çıkmazlarmış. Bir
yandan oturup sakin sakin gezi izlenimlerini
yazarlarken öte yandan da gezilerine eşlik
eden ressamlara beğendikleri manzaraların,
etkilendikleri yapıların resimlerini yaptırırlarmış. Gezi dönüşünde bu resimler gravürlere
dönüştürülüp gezginlerin seyahatnamelerini
süslermiş. Günümüzün gezilerinde seyahat
ressamlarının yerini dijital fotoğraf makinaları
ve video kameralar aldı. Valizler hazırlanırken fotoğraf makinasının ve/veya –varsavideo kameranın unutulmamasına özellikle
dikkat ediliyor. Unutulanlar arasındaysa her
zaman olduğu gibi terlik ilk sırayı alıyor.
Uzunca bir süre gezginlerin seyahat hızı
günde ortalama 30 kilometre dolaylarında
olmuş. Bir örnek vermek gerekirse, 1790’da,
16 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Halep-İstanbul arası yirmi beş gün boyunca
toplam 263 saat yürünerek alınabiliyormuş.
Başlangıçta geziler zahmetli, seçilen
güzergâh ve kullanılan ulaşım araçları güvensiz olsa da “gezginler” kıtaları, okyanusları aşıp uzakları yakın etmenin “keyfi”nden
hiç vazgeçmediler… Bugüne değin yazılan
onca seyahatname, postalanan mektuplar,
mektup zarflarının üzerindeki sararmış pullar,
kartpostallar buna tanıktır…
Şimdi her yer neredeyse birkaç saat,
bilemediniz yarım gün, bir gün uzaklıkta…
ve öğrendiklerini paylaşmayı
severler. Derneğimizde seyahat etmeyi ve
paylaşmayı seven ODTÜ’lüleri bir araya getirecek yeni bir kulüp kuruluyor. ODTÜ Mezunları Derneği Gezi Kulübü çatısı altında;
•
Yeni yerler gezip görmek,
•
Gezi dönüşlerinde yaşadığımız heyecanı
sıcağı sıcağına paylaşmak,
•
Gündelik yaşantımızda gezginliğe daha
fazla yer açmak,
•
Vişnelik’te ve başka ilgili platformlarda
çeşitli etkinliklerle fotoğraf sergileri, video ve saydam gösterileri, kent ve ülke
sunumları, seyahatnameler, müzikli gecelerle gezi kültürüne katkıda bulunmak
üzere bir araya geliyoruz.
ODTÜ mezunu gezginler olarak, bu güzel yolculukta sizleri de yanımızda görmek
isteriz.”
Gezginler, kendi sözlerini kendileri söyleyen insanlardır. Alain de Botton’unSeyahat
Sanatı’nda söylediği gibi:
****
Şu satırlar ODTÜ Mezunları Derneği Gezi
Kulübü’nün üyelere ilk çağrı metninden:
“ODTÜ’lüler seyahat etmeyi, seyahat
ederken merak edip araştırmayı, öğrenmeyi
“Nereye gitmemiz gerektiği konusunda bize tavsiyede bulunan çoktur ama
neden ve nasıl gideceğimizi söyleyen
yoktur…”
Bir de AnaisNin’inşu sözü var:
“Düşlerinizi bir uçurtma gibi gökyüzüne gönderin. Ne getireceği bilinmez. Yeni
bir hayat, yeni bir arkadaş, yeni bir aşk,
yeni bir ülke.”
Dernekten
Macit ÖNCEL (CE’76)
Sinema Kulübü’nden
Ş
ubat ayında izlediğimiz ilk film olan Güney
Koreli Yönetmen Lee Chang Dong’a ait “POETRY” (Şiir) isimli filmde, alzheimer hastalığının başlangıcında olduğunu öğrenen bir kadının
hüzünlü hikayesine ortak olduk.
Birlikte yaşadığı torununu okutabilmek için hasta
bakımı yapan Mija’nın hayatı, bir kültür merkezinde şiir dersine katılmasıyla değişir; derste ondan şiir
yazması istenir. Mija, o andan itibaren hayata farklı
bakmaya başlar. Hiç duymadığı bir heyecanı, keşfi
yaşar. Torununun karıştığı tatsız bir olayın da etkisiyle, istemediği şeyleri yapmak zorunda kalır…
Yönetmen, şiirde yaşamı ikiye bölüyor ve karşıtlıklar üzerinden hikayesini, daha doğrusu hayatı anlatıyor. ‘Şiir’, görmediklerimiz ve göremediklerimize
bir anlam verme çabası; bir yandan da gerçekle güzellik arasında ya da daha belirsiz bir yerde duran
etkileyici bir filmdi.
Mija, kurs sonunda şiir yazabilen tek katılımcı
idi. İşte şiiri:
“Agnes’in Şarkısı”
Anne / Hava nasıl oralarda? / Issız mı yine?
/ Günbatımı hâlâ ateş kırmızısı mı? / Orman yolundaki kuşlar şarkı söylüyorlar mı? / Yollamaya
cesaret edemediğim / Mektubu kabul eder misin?
Söylemeye cesaret edemediğim / İtiraflarımı
dinler misin? / Zaman geçecek mi? / Güller solacak mı?
Şimdi elveda deme vakti / Esip geçen yel gibi
/ Gölgeler gibi. / Tutulmamış sözlere, / Sonsuza
mühürlenmiş aşklara, / Bileklerimi öpen çimenlere, / ve beni takip eden küçük adımlara / elveda deme vakti.
Karanlık çöküyor sanki. / Yeniden bir mum
yanar mı? / Kimse ağlamasın diye... / ve seni ne
çok sevdiğimi / bil diye / dua ediyorum.
Sıcak bir yaz gününün / ortasında uzun bir bekleyiş / Babamın yaşlı yüzüne benzeyen / eski bir
patika
Yalnızlık bile yabani bir çiçek gibi ürkek, / yüzünü
çeviriyor.
Nasıl sevdim seni / sessiz şarkını duyunca / nasıl da titredi kalbim.
Dualarım seninle / Kara nehri geçmeden önce
/ ruhum son nefesiyle / parlak bir günün hayalini /
görmeye başlıyorum
Tekrar uyandığımda, / ışıktan gözlerim kör
/ seni buluyorum... / yanı başımda duruyorsun. /
Yang Mija ( Ah Mija!)
Şubat ayının ikinci filmi “TICKETS”ın (Biletler)
ilginç tarafı üç ayrı ülkenin üç ayrı yönetmeni tarafında yönetilmiş olması idi. Bir tren yolculuğunda
geçen üç ayrı öykü İtalyan Ermanno ORMI, İranlı
Abbas KİYARÜSTAMİ ve İngiliz Ken LOACH tarafından yönetilmesine karşın bölümler arasında
tam bir uyum sağlamıştı. Hoşgörü kavramına, ırkçılık, alt - üst ilişkileri, yoksulluk ve AB ilişkilerine
ilişkin gözlemlerin aktarıldığı filmde kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda nasıl başkalarını
yok saydığımız anlatılmak istenmişti. 2005 yılı
yapımı olan filmde, bir metafor olarak kullanılan
bilet kavramının sosyal sınıflar arasında güçlü
bir bariyer olarak nasıl kullanıldığı bazen hüzünlü
bazen eğlenceli olarak ortaya konulmuştu.
Sinema Kulübü olarak 15 günde bir toplanıyor, sinema çevrelerince beğenilmiş veya sanat
değeri olan filmlerden seçtiğimiz bir filmi izliyor
ve üzerinde tartışıyoruz. Üyelerimize ve konuklara açık olan bu etkinliklerimizden haberdar
olmak ve katılmak için [email protected] katılabilir veya facebook sayfamızda takip edebilirsiniz.
MART 2014 17
Dernekten
Burs Komitesi’nden
Değerli Mezunlarımız,
Bu yıl 533 ODTÜ öğrencisi ile yola devam
ediyoruz.
Yurdun dört bir yanından gelen bu 533 pırıl pırıl genci ve daha onlar gibi nicelerini
Burs Komitesi’ne başvurduklarında tanıdık...
Onları tanıdıkça, ODTÜ’nün ve ODTÜ
Mezunlar Derneği’nin burslarının değerini
anladık. Keşke olanaklarımız olsa, hepsine katkıda bulunsak, dedik. Keşke parasal
sorunlarını bir ölçüde bile olsa hafifletebilsek... ODTÜ’nün sağladığı özgür ortamda
kendilerini geliştirmelerinde, yeteneklerini
ortaya çıkarmalarında, dünya çapında bir
eğitime kavuşmalarında keşke bizim de
tuzumuz olsa...
Yapılacak her küçük katkı, bir genç arkadaşımıza daha “Evet, sana burs verebiliyoruz” deme şansı verecek bize- hepimize, bütün ODTÜ Mezunları’na.
Burs Fonu yararına
satışı devam
etmektedir
Daha fazla ODTÜ öğrencisine ulaşabilmek
için Burs Fonu’na bağışlarınızı bekler destekleriniz için şimdiden teşekkür ederiz.
Saygılarımızla,
ODTÜ Mezunları Derneği
Burs ve Yardımlar Komitesi
ODTÜMD BURS FONU HESAPLARI
İŞ BANKASI ODTÜ ŞUBESİ 4229-422059 HESAP
ZİRAAT BANKASI ODTÜ ŞUBESİ- EURO
IBAN:TR 81000 6400 0001 4229 0422 059
IBAN: TR39 0001 0015 3708 9762 9150 01
GARANTİ BANKASI MALTEPE ŞUBESİ 114-6299535 HESAP
İŞ BANKASI ODTÜ ŞUBESİ – USD
IBAN:TR21 0006 2000 1140 0006 2995 35
IBAN: TR81 0006 4000 0024 2293 1651 17
YAPI KREDİ BANKASI ODTÜ ŞUBESİ
ZİRAAT BANKASI ODTÜ ŞUBESİ- TL
IBAN: TR74 0006 7010 0000 0072 4153 77
IBAN NO : TR61 0001 0015 3735 4394 9650 01
18 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Dernekten
Sema KENDİR (EE’82)
Felsefe Kulübü’nden
F
elsefe Kulübü bu dönem okuma
metinlerini “Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu” başlıklı kitaptan seçti
(Yordam Yayınları, Mayıs 2013). Kulüp üyeleri her bir oturumda tartışılacak
mı için kaledört makaleyi, kitabın tanıtımı
me alınmış bir yazıda (*) yer
er alan “bu
kitapları nasıl okumalıyız, neden okumalıyız” sorularından yola
çıkarak, dönem öncesinde
e-posta ortamında belirledi. Önceki dönemde “Marx
ve Engels dizgesinin temel
kavramları materyalizm, diyalektik materyalizm, tarihsell
materyalizmin felsefe bağlaamında çözümlemesi” ile başşlayan felsefe etkinliği, dönem
m
içinde yine Marksist ideolojinin
nin
tümü ile kavranması amacından
dan
daha çok yazarların kendilerinerinden önceki felsefecilerden nasıl
etkilendikleri, onları eleştirdikleri
ikleri
noktalar ve eleştirileri dönemin
nemin
koşullarının dikkat çekici yönleri
önleri
de göz önüne alınarak sürdürüldü.
ürüldü.
Prof. Dr. Yaman Örs yönetiminde
iminde
gerçekleştirdiğimiz etkinliklerimizde
rimizde
“materyalizm – idealizm ikilemi
emi mi,
yoksa rasyonalizm – empirizm
m ikilemi
mi daha asaldır?” sorunsalına
a da yanıt aradık.
İlk toplantının konusu Taner
ner Timur
“Marksizmin Klasiklerini Okumak...”
başlıklı makalesi, bir düşünsel
nsel metni
okurken “nasıl okumalıyız” sorusunun
“Marx ve Engels gibi dünyayıı anlamakla
yetinmeyip onu değiştirmeye çalışan düşünürlerin ortaya çıkışı ile “neden
eden okunmaması gerektiğini” söyleyen
yen inkârcı
yorumlardan başlayarak Nietzsche’den
etzsche’den
ekonomi politiğin kuramcılarına,
rına, hümanizmden yapısalcılığa Marksist
ksist metinlerin “nasıl ve ne gibi amaçlarla
çlarla okunduğunu” ortaya koymaktadır. Toplantıda
bütünsellik, indirgemecilik, Genel
enel Kuram
konuşulan kavramlar arasında yer aldı.
Kavramlar tıp, matematik ve fizik bilimlerinden örneklerle irdelendi.
Marx ve Engels’in “Alman felsefesi
karşısında kendi bakış açılarını oluşturmak, kendi felsefi bilinçleri ile hesaplaşmak” üzere yazdıkları elyazmalarından
kitaplaştırılan “Alman İdeolojisi” hakkın-
da yazılmış Haluk Yurtsever’in makalesi
ikinci toplantının konusu oldu. Hegel’in
diyalektik yöntemi ile ulaştığı “bütünlük
ve tarihsellik” kavrayışı ve dönemin ideolojisine
hizmet eden “mutlak düşünce”
j
ş
kavramı arasındaki çelişkili tutumu
ile başlayan tartışma
tartışma, felsefi
idealizm ve ideoloji kavramlarının temel
ekseni çevresinde gerçekleştirildi. Marx
ve Engels’in Hegel sonrası felsefecilerden özellikle Feurbach’ın materyalizm
görüşüne yönelik eleştirileri açılmaya çalışıldı. “İnsan eyleminin geleceği değiştirdiği” önermesi nesnellik ve determinizm
bağlamında tartışıldı.
Kitapta Aijaz Ahmad “Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm” başlıklı
makalesinde tarihsel maddeci öğretinin
ortaya konulmasında dönemin koşulları
kadar Marx ve E
Engels ikilisinin her birinin hem kendi arka
planları hem de karşılıklı etkileşimlerini irdel
irdeleyerek yola
çıkmaktadır. Bili
Bilimsel yöntemin ne olduğu
olduğu, pozitivizm,
bilimcilik bu otur
oturumun tartışma konuları olm
olmuştur.
Dönemin son oturumunda aynı kitapta yer
alan, yine Taner
Tan Timur’un
kaleminden,
“Ludwig
Feuerbach vve Klasik Alman felsefe
felsefesinin sonu”
üzerine ma
makale tartışma metni olarak belirlenmişti. Engels’in
“Feurbach’ın
din ve
“Feurbach
akıl ile ilgili insanın
özünü
sorgulayan
materyalizmi
tahtımaterya
na oturt
oturtan görüşleri
Hegel’in
felsefesi
Hegel’i
ile hes
hesaplaşma ve
yanlışlarının
ortayanlış
ya konması
için
k
yeterli
miydi?”
yeter
sorusu
ile başsoru
layan
laya tartışma;
maddi
koşullar,
ma
kültürel
alan
kü
ve din ilişkisi,
yabancısi
laşmadan
kurtulmanın
k
sanat
vb.
s
yaratıcı
insan
ya
etkinliklerini nasıl d
değiştireceği
konularında devam etti.
Yeni
kitap
Y i dönemde
dö
d Felsefe
F l f Kulübü,
K
üzerinden sürdürdüğü etkinliklerine ek
olarak konuşmaları ile katkı vermek üzere Doç. Dr. Çetin Türkyılmaz (27 Mart
2014)ve Arzu Aydoğan’ı(24 Nisan 2014)
konuk edecek.
(*) Yücel Kayıran/Radikal Gazetesi
Kitap Eki, 1 Haziran 2013
MART 2014 19
Opera Sahnelerinden
Haluk DİRESKENELİ ((ME’73))
Yarasa Opereti
Ankara Devlet Operası’nda
Die Fledermaus -Johann Strauss II
Y
arasa” uvertürü başlıyor; sahne aydınlanıyor; perdede yanlamasına bir büyük
yarasa görüntüsü beliriyor; projektörlerle
yarasanın rengi değişiyor. Görüntü ortasında bir
öpüşen genç erkek ve kadın figürü var. Uvertür
süresince sahnede hareket yok.
Operası” sanatçılarının aldığı az para için değinmeler, benzer komik kelime oyunları yapılıyordu.
Adnan Öngün’ün dekoru, Nursun Ünlü’nün kostümleri dengeli ölçülü makul, mantıklı.
Paris operasında baştaki uvertür müziği süresi içinde bale gösterisi var. Yarasa kılığında
maskeli baloya giden Dr. Falke çok içince başına
neler geldi, neden intikam almak istedi? Aslında
intikam olayının sebebini ilerleyen zamanda iki
kez sözlü dinliyoruz, ama başta uvertür müziği
ile bale gösterisini seyretmek de çok hoş oluyor.
Hizmetçi Adele rolünde Soprano Hülya Kazan, Çiğdem Önol, Görkem Ezgi Yıldırım,
Bizim eleştirmenler sanatçılar arasında ayrım yapmazlar, onlar için hepsi çok iyidir. Yazarınız öyle düşünmez. Eleştiri her zaman daha iyidir, gelen eleştiriyi ciddiye almak gerekir. Benim
yazımı beğenmezseniz bana yazın. E-mail adresim başlıkta duruyor. Milano La Scala operasında detone olan, şarkı sözlerini unutan sanatçı
protesto edilir. Sahnelemeyi düzgün yapamayan
yönetmen, orkestrayı iyi yönetemeyen şef durumu ilk elden seyirciden protesto alarak öğrenir.
Avukat Blind rolünde, Semih Aşık, Mahir Kat,
Yarasa operetini ilk kez 1968 yılında izlemiştim. O sıralarda bilet almak için sabah erkenden
Ankara Operası gişesi önünde sıraya girmek
gerekirdi. Önler protokol için ayrıldığı için bize
ancak balkonda yer olurdu. Nasılsa o gün önlerde bir boş koltuk buldum. Yarasa operetini en
ön sol baştaki koltuktan seyrettim. Başrollerde
Mete Uğur, Azra Gün, Reşit Gürzap oynuyorlardı. Operet bittiğinde çıkışta herkes az önce çalan valslerin melodilerini mırıldanıyordu.
Bu makaleyi yazabilmek için önce youtube Viyana, Münih, Paris kayıtlarını izledim.
New York ve Virginia sahnelemelerini dinledim.
Eseri herkes kendi diline çevirmiş. Viyana’da
orijinal Almanca, Paris’te Fransızca, Virginia
Operası’nda İngilizce sahnelenmiş. New York
Metropolitan Operası Şubat ayında sekiz ayrı
gösterimle, çok masraflı görkemli dekorlarla yeniden sahneliyor. İnternet sayfasında iki dakikalık fragman tanıtım var, bakın; dekorlar, kostüm,
oyun size bir fikir verecek.
Klasik müzik dinleyen herkes, uvertüründen başlayıp, bir çok aryasını, tanıtımlarda,
sunumlarda, reklamlarda, yılbaşı konserlerinde
enstrümantal olarak dinlemişlerdir; ancak farkında değillerdir. Opera sahnesinde seyrettiğinde,
“aaa bu müzik de buradan alınmış” diye şaşırırlar. İçindeki valsler ve alçalıp yükselen, temposu
çabuk değişen müzik bizim insanımıza da hitap
eder.
Bizde Türkçe net anlaşılır metinler kullanılmış. Bazen perde üstündeki yazı düzeni
bozuluyor ama önemli değil. Yarasa operetini
bu dönem üç kez aralıksız seyrettim. Her üç
sanatçı ekibini (cast) dinledim. Sahneye konuş
çok güzel. Sanatçılar büyük keyifle oynuyorlar.
Oyunun sonu bir karnaval havasında konfetiler
20 ODTÜLÜLER
ODT
D ÜLÜ
L LER BÜ
BÜLTE
BÜLTENİ
LTENİ
LTE
Nİ 237
Evin Hanımı Rosalinde rolünde Soprano
Esin Talınlı, Esra Abacıoğlu,
Evin beyi Eisenstein rolünde Tenor Ünüşan
Kuloğlu, Aykut Çınar, Ayhan Uştuk,
Aşık Tenor Alfred rolünde Tenor Cenk Bıyık,
Emrah Sözer,
İntikamcı yarasa Dr.Falke rolünde Arda Aktar, Beran Sertkaya, Emre Ulucak
Hapishane Müdürü Frank rolünde Bülent
Ateşoğlu, Erdem Baydar
Abla Ida rolünde Sinem Mustafaoğlu, Sezin
Güngören Kirişçi, Güzin Yıldız
Prens Orlowsky rolünde Ezgi Karakaya, Ferda Yetişer,
Koruma İvan rolünde sadece “uh” sesiyle ilgi
toplayan Devrim Bayram,
i i d bitiyor.
biti
içinde
“Die Fledermaus (Yarasa)”, sözleri (librettosu) Karl Haffner ve Richard Genee tarafından
yazılmış, Johann Strauss II tarafından müziği
bestelenmiş bir operet.
“Die Fledermaus” Alman oyun yazarı Julius
Roderich Benedix tarafından yazılmış ve Das
Gefangnis (Cezaevi) ismiyle sahneye konmuş
bir adaptasyon çeviri tiyatro eseri. Daha önce
Fransız vodvili olarak “Le Réveillon” ismiyle
Henri Meilhac ve Ludovic Halévy tarafından
sahnelenmiş.
Evin çapkın beyi, eski opera sanatçısı hanımı, onun eski tenor sevgilisi, evin sevimli hizmetçisi, hizmetçinin ablası, yıllar öncesinde Yarasa
kostümü ile oyuna gelmiş beyin doktor arkadaşı,
hapishane müdürü, gardiyanı, balonun ev sahibi Prens veya Prenses, onun koruması ve davetliler arasında geçen ilişkiler, komik durumlar,
eğlenceli balo, valsler danslar, 19. Yüzyıl Viyana
atmosferi, sevimli ilişkiler ve çok güzel müzik
var. Program katalogunu mutlaka oyun öncesi
satın alın.
Operet ilk kez (premier) 1874 yılında
Viyana’da sahnelenmiş. Aynı yıl New York’ta oynanmış. Viyana, Münih, Hamburg, Paris, Londra
ve New York operalarında devamlı oynanmış,
her dönem repertuara alınmış.
İlk iki sahnelemede Şef Rengin Gökmen,
daha sonra Şef Sunay Muratov, orkestraya mutlak hakim oldular. Yönetmen Murat Atak eser
üstünde güzel bir yenileme yapmış. Günümüzün
popüler kültürüne, olaylarına yapılan göndermeler aslında yeni değil. Yıllar öncesinde de “Devlet
Gardiyan Frosch rolünde harika sarhoş tiplemeleriyle Murat Akar, Bülent Yıldıran
oynadılar, büyük keyifle seyrettik.
Seyrettiğim her üç temsilde çok net aksama
göremedim. Sanatçılar arasında tiyatral yetenekleri çok öne çıkanlar var. Sesleri bazen tam
istendiği kadar olmuyor. Yarasa opereti bugüne
kadar ses yönünden ön plana çıkamamış ama
tiyatral yetenekleri çok iyi koro üyelerine imkan
açmış. Onlarda bu güzel imkanı çok iyi değerlendirmişler. Aşık tenor Alfred, Dr. Falke, Abla
İda rolleri böyle.
Bütün dünyada iş aleminin sanatı, müziği
bence operadır. Bizde de herhalde zaman içinde öyle olacak. Opera sahnelerimiz artık kapalı
gişe oynuyor. Biletler internette satışa çıkıyor ve
aynı gün içinde bitiyor. Altı ayrı yerde operamız
var, yeni opera kurulması için Valiliklerden Devlet Operası’na talepler geliyor.
Ankara’nın boğucu siyaset – politika - seçim
atmosferinden kaçmak için Yarasa opereti harika bir fırsat. 3, 19 Mart ve son 9 Nisan 2014
günleri tekrar sahnelenecek. Biletleri (www.
dobgm.gov.tr) internet sayfasından 15 gün öncesinden almak mümkün. Biletler bitmiş ise son
gün bir daha bakın, iadeler olabiliyor.
Mutlaka gidin görün, iş stresinden, yurdum
gündeminden biraz uzaklaşın, sanatın müziğin
keyfine varın. Bu muhteşem eseri bir kez seyretmek yetmez, birçok kez seyretmek lazım.
Gelecek sezon tekrar sahnelenmesi lazım.
Aspendos festivalinde oynaması lazım. Kadro
harika, müzik muhteşem. Kaçırmayın. Çok eğleneceksiniz, çok güleceksiniz. En derin selam
ve saygılarımla.
Dernekten
Vişnelik Usulü
Kuzu Külbastı
Haz›rlan›ş›:
Et bir gün önceden zeytinyağı, soya sosu ve vegeta ile hazırlanmış sosta marine edilir. Patlıcan bir iki yerinden delinerek ızgarada ya da fritözde kızartılır ve soyulur. Et, biberler, halka
şeklinde kesilmiş soğan ve domatesler ızgarada pişirilir. Diğer taraftan tavada zeytinyağı ile
birlikte sarımsak, julyen doğranmış çarliston ve kaypa biberler, doğranmış patatesler, tuz ve
biber eklenerek çevrilir. Patlıcan dilimlenerek tabağa yerleştirilir, ızgarada pişen domates ve
soğan dilimleri tabağa alınır; tavada pişirilen patatesli karışım tabağa konur ve üzerine etler
yerleştirilir. Külbastı son olarak maydanozla süslenerek servis edilir.
Malzemeler:
✓ 300 gr Kuzu Eti
✓ 1 Patlıcan
✓ 1 Domates
✓ 1 Kuru Soğan
✓ 2 Çarliston Biber
✓ 2 Kapya Biber
✓ 250 gr Patates
✓ 4 diş Sarımsak
✓ Birkaç dal Maydonoz
✓ 50 gr Zeytinyağı
✓ 1 çay kaşığı Soya Sosu
✓ 1 çay kaşığı vegeta
Afiyet olsun...
22 ODTÜLÜLER
ODT
D ÜLÜ
L LER BÜ
BÜLTE
BÜLTENİ
LTENİ
LTE
Nİ 237
Dernekten
bu ay
Pamporovo’ya Gidiyoruz!
K
ışın ve karın tadını en iyi şekilde çıkarmak ve hafta sonunda spor amaçlı kısa bir kayak tatili yapmak istiyorsanız 22 – 23 – 34 Mart 2014 tarihlerinde Bulgaristan’ın
eşsiz doğasına sahip Pamporovo’ya gidiyoruz.
Tüm kayak tutkunlarının bu keyifli gezimize katılımlarını
bekleriz.
Gezi Programı
21 Mart Cuma: Akşam saat 17.30’da Vişnelik Tesisi’nde
buluşuyoruz.19.50’da Anadolu Jet tarifeli uçuşu ile öncelikle
Çorlu’ya oradan da özel tur otobüslerimizle Bulgaristan’ın
güzide kayak merkezi Pomporovo’ya doğru yola çıkıyoruz.
Yol üzerinde ihtiyaç dahilinde alacağımız molalar sonrasında cumartesi saat 03.00 sularında varacağımız 5* otelimize yerleşme işlemlerini gerçekleştirip misafirlerimizi
24 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Pamporovo’nın muhteşem doğasıyla baş başa bırakıyoruz.
22 Mart 2014 Cumartesi: Sabah kahvaltısının ardından, kolaydan zora değişkenlik gösteren pistlerde kayak keyfi için
serbest zaman. Pamporovo ayrıca gece kayak yapma imkanı da sunarak heyecanlı ve değişik bir eğlence alternatifi de
sunmaktadır. Akşam yemeği otelimizde...
23 Mart 2014 Pazar: Sabah kahvaltısı ardından serbest
zaman. Saat 11.45’te otelden ayrılarak Çorlu’ya hareket
ediyoruz. Çorlu’ya varışımızın ardından Ankara uçuşumuz için yerlerimizi alıyoruz ve 22.30’da Ankara Esenboğa
Havaalanı’ndan yapılacak transfer ile Vişnelik’te turumuz
sona eriyor.
* Gezi minimum 20 kişi olması durumunda düzenlenecektir.
Bilgi ve Kayıt için: Pınar ARPAÇAY, [email protected] 0
312 286 7979 / 1124 & 0 530 610 6433
Dernekten
Derneğimizin
kış uygulaması
nedeniyle
tesisimiz
Pazartesi
günleri
kapalıdır
PAZARTES‹
SALI
ÇARŞAMBA
PERŞEMBE
A’la Carte Mönü
A’la Carte Mönü
Açık Büfe Balık Keyfi
Canlı Müzik
8 Mart
Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun...
CUMA
A’la Carte Mönü
Canlı Müzik
CUMARTESİ
A’la Carte Mönü
Canlı Müzik
Devam Eden Kurs ve Seminer Programları
Fotografik Hafıza Teknikleri
Resim Kursu (Çocuk)
Tiyatro Atölyesi
Çağdaş Mutfak Lezzetleri Kursu
Heykel Kursu (Yetişkin)
Photoshop Kursu
Heykel Kursu (Çocuk)
Olta Balıkçılığı Kursu
Resim Kursu (Yetişkin)
Amatör Denizcilik Seminerleri
PAZAR
AÇIK BÜFE
KAHVALTI
10:30 - 13:30
Üye: 27,5 TL,
Katk› Payl› Üye: 22 TL,
7-12 Yafl: 18 TL
(0-6 Yafl Ücretsiz)
MART 2014 25
Üyelerimizden
Emrah DELİKAN (CE’06)
La Grande
G
ü ü ü yaşamları,
ünümüz
l
d
doğumdan
ğ d
iitii
baren dayatmalarla dolu. Diğer var
olanlarla birlikte nefes aldığınız her
gün seçme şansınız, özgür iradeniz bir gün
daha azalıyor. Dayanıklı beyaz eşyalara
benziyor dünya, kalıpları var, yalanları ve
olmazsa olmaz kabulleri var.
Kaftan baştan dikilmiş, siz sadece oynuyorsunuz. Oyuncular belirlenmiş, yerler
seçilmiş, seyirciler bile hazır. Yapmanız
gereken metne sadık kalıp size düşen rolü
oynamak. Mutlu bir çocukluk rolü, iyi öğrencilik çabası, hep bir matematiği öğrenme
dayatması. Üniversite, iş, güzel, namuslu
bir kadın, evlilik, baba rolü sonra, kariyer,
birkaç gerçekten hobi mi başka bir şey mi
belli olmayan uğraş… Uğraşmak için uğraşlar… Büyük bir çoğunluk böyle. Normal atfettikleri bir kalıp var ve onu yaşıyorlar. Bu-
26 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
nun dışında
d
d kalan
k l ne varsa ffarklı
kl onlar
l iiçin.
i
Bu dayatmaları aşmış olanlar yok mu?
Tabii ki var ama onlar da aslında başka bir
dayatma grubu yaratıp genel geçer normal
kalıbının dışına çıkıp kendi içlerinde başka
bir normalite yaratmışlar. Başka bir ifade ile
aslında sadece o kalıpları kendilerini biraz
daha iyi hissedecekleri formlara dönüştürmüşler. Bir diğer grup ise hiçbir kalıpta kendine yer bulamayıp bir kalıbın içinde yer alamamanın ne kadar acı olduğunu düşünen
tutsaklar. Toplum onları, başarısız, işe yaramaz, garip, sorunlu, hasta, suçlu vs. gibi
sevimsiz sıfatlarla tanımlıyor. Son olarak, bir
de özgürler, gerçekten yaşayanlar var. Ben
onlara şanslı azınlık derdim sanırım. Gerçekten nadir bir tür. Kendi kabuğunda, olduğu gibi olabilen ve dünyaya kulak asmadan
hissettikleri gibi yaşayabilen insanlar onlar.
K
l l
kkırmış, d
l d
l
Kalıpları
dayatmalardan
sıyrılmış
hiçbir gruba dahil olmayan, belki mevcut
dünya şartlarında değil ama daha önemlisi
kendi içinde özgür bireyler. Zaten önemli
olan ve anlatmaya çalıştığımız da bu.
Tüm bu karmaşanın içinde, dikkat çeken, bütün bu farklı, çok yönlü hayat dayatmalarının, kalıp modellerinin arasında
herkeste biraz olan ortak duygular olması.
İnsanların her birine hayatının bir yerinden,
biraz bile olsa değmiş olan, geçmiş özlemi,
memleket özlemi, aşk özlemi, sevme, sevilme isteği gibi duygular bunlar. Sanırım, kalıpların içinde olanlar bu duyguları daha çok
hissediyor.
İşte Jep Gambardella da, bunların arasında duran, kendi kalıbını oluşturmuş, o
ortak duygularla, gecelerin sessizliğine,
Üyelerimizden
Bellezza
kendisine yürüyen, gençken başlayan bir
rüyanın belki de kabusun sonuna yaklaşmış
ve uyanmış yalnız bir adam.
Roma’da olağanüstü bir evde, kalabalık
partilerle aydınlanan gecelerin, güzel kadınlarla sonlanan uykulara düştüğü 65 yaşında bir yazar, sadece tek bir romanı olan bir
yazar o. Gündüzleri uyuyan, geceleri Roma
sosyetesinin hayatını, algılarını yönlendiren,
sabaha karşılarda ise yalnız başına Roma
sokaklarını arşınlayan bir adam. Gençken
Roma’ya gelip o ışıltılı hayatının zirvesine
ulaşmış. Yaşamının kesitlerini görseniz, kıskanırsınız muhtemelen. Oysa o da başka
bir dayatmışlığın, bir kalıp grubunun içinde,
hatta belki de bir dayatma grubunun öncülerinden. Kalabalıkların arasında yalnızlıklara
özenen, sıradanlığın ona dayanılmaz güzel
geldiği bir içsel dönüşümün geç farkındalığında. Bir haftasonu gününü evde oturarak
geçirecek, ütü yapacak, tv izleyecek ve
bunları istedikleri için, mutlulukla yapacak
bir çifte gözleri yaşlı, yüzünde kocaman bir
gülümseme ile bakacak kadar sıradanlığın,
aslında o sıradanlığın getirdiği özlemin huzuruna açlık bu. Kendi içinden gelenlere
bir özlem aslında. Basitliğin, kendine ait bir
içselliğin tüyleri diken diken eden özgürlük
hazzı bu…
Bütün bunları sadece bir filmden bahsetmek için yazıyorum. La Grande Bellezza
(The Great Beauty). Paolo Sorrentino’nun
2013 yılından filmi. Son zamanlarda izlediğim en iyi film. Basitliği, içsel gerçeklikleri
müthiş bir karmasının altında, harika görüntüler ve eşsiz bir müzik ile anlatabilmiş,
yönetmen. Bazı sahneler Fellini’ye saygı
duruşu gibi. Jep Gambardella karakteri ise
aslında hepimizden biri. Herhangi birimiz.
Onun rolü sizinkinden biraz farklı olabilir, ya
da belki, size de çok benzer bir rol düşmüştür. Sonunda o şanslı özgür azınlıktan değilseniz, yani kendiniz değilseniz, sizin de oynadığınız bir rol vardır mutlaka. Şimdi Jep’in
sessiz yürüyüşlerinde kendini sorgulaması
gibi sorgulayalım sizi.
Biraz içinize bakın, hadi. Orada neler görüyorsunuz. İstediğiniz neler var, siz kimsiniz
aslında. Gerçekten soruyorum, siz kimsiniz?
Bir adınız, bir işiniz, bir eşiniz, birkaç çocuğunuz mu var? Bilmem kaç kilo bilmem kaç
cm boyunda mısınız? Siz bu musunuz? O
zaman siz hiç bir şeymişsiniz aslında. İsi-
nizde çok mu başarılısınız, global bir şirketin üst düzey bir yöneticisi misiniz, çok mu
kazanıyorsunuz, uçağınız mı var? O zaman
siz hiçbir şeymişsiniz muhtemelen. Siz kimsiniz sorularına bu cevapları veriyorsanız,
kaybettiğiniz çok şey olmalı. Bunlar size
dayatılanlar pek çoğunuz için. Siz bunlar
değilsiniz aslında. Jep’in dediği gibi bütün
bu blablablabla’nın altında asıl gerçekliğiniz
yatıyor.
bakarsanız çocuklara kim bakacak? Siz içinize bakarsanız ve gördükleriniz ayıpsa ne
olacak? Ya içinizde ateşli bir kadın varsa,
ya içinizde bir eşcinsel saklı ise, ya içinizde
bambaşka bir iş varsa, bambaşka bir aşkın
hayali, bambaşka bir ülke varsa ne olacak?
Artık öyle bir yerindesiniz ki hayatın, içinizi
göremez oldunuz neredeyse. Gördüğünüz
karanlık, karamsarlık, korkaklık.
İstemediğiniz şeyleri yapmaya ne kadar
devam edebilirsiniz? Ölene kadar devam
edebilirsiniz aslında, hiç korkmayın. Oynadığınız rolü o kadar iyi benimsemiş olabilirsiniz ki, bir kişiselliğiniz, bir siz olduğunu bile
unutmuş olabilirsiniz. O nedenle yazıyı okuyup, paniklemeyin siz iyi oyuncular, siz mutlu
mesut olup gidersiniz ve cenazeniz de kalabalık olur. Zor olan bunu sürdürmek değil.
Zor olan köklere dönebilmek, köklerinizi anlayabilmek. Acılı süreç aynadan geçiş, o içe
dönme, köklere ulaşma. Zaman, yaşananlar,
toplumsal biçimler ve biçimlendirmeler sizi
öyle bir yere getirdi ki, siz artık köklerinizde
ne olduğunu, ne istediğinizi bile bilemez oldunuz.
Ne istediğinizi düşünün biraz. Kendinizi
keşfetmek için zaman harcayın. Herkese
harcadığınız zamandan biraz düşleriniz için,
biraz sadece kendiniz için çalın. Bahaneler
yaratmayın kendinize. Şimdi, “ama” ile başlayan o kadar çok cümle geçiyor ki içinizden
sonları belki de biraz bana küfrederek biten,
ben onları buraya yazmak bile istemiyorum.
Tıkadım kulaklarımı, kapadım gözlerimi size
ve kendime, sadece dökülenleri yazıyorum.
Jep Gamberdella, tek romanı olan bir
yazar. İkincisini yazamayacak kadar kendi
özgürlüğünü kaybetmiş bir adam…
Bu nedenle, doğumdan itibaren geçen
her gün özgür iradenizden bir gün kaybediyorsunuz dedim. İçinize bakmadığınız gün,
sizi keşfetmediğiniz gün, rolünüzü oynadığınız bir gün dahadır sadece. Oynamasak
şu rolleri nasıl olurdu onu bile bilemiyorsunuz artık. Cesaretiniz yok bilmeye. İcinize
bakmaya korkuyorsunuz. Çünkü siz içinize
Bütün bunlar, kendinizi kaybetmeniz,
koca bir zürafayı, bir sihirbazın gözünüzün
önünde kaybetmesi kadar anlık, çabuk, belki
de siz hissetmeden ve aslında bir o kadar da
aleni olmuştur. Siz ise bunu bir sihir sanmışsınızdır. Zürafa bir dahaki gösteride geri gelecek diye umuyorsunuzdur. Tıpkı Jep gibi…
Sihirlere inanmayın. Sadece kendinize
bakmayı, kendinizi özgürleştirmeyi öğrenin.
MART 2014 27
Dernekten
D
Teknoloji
eernekten
Adil HİNDİSTAN (CE’93)
(CE’93), Twitter:
T itt @AdilHindistan
@AdilH
Yerin Kulağı Var!
ABD
’de
karikatüristler
Obama’yı çizerken, zaten büyük olan kulaklarına ekstra vurgu yaparlar. Kendisi de kulaklarının büyüklüğü ile dalga geçer: “Shrek’in
kulakları benden ilham alınarak yapıldı” (1).
Ancak, Amerikan Güvenlik Ajansı’nda (NSA)
konsultantlık yaparken topladığı bilgileri ifşa
ederek tüm dünyaya NSA’nın dijital dünyayı
nasıl abluka altına aldığını duyuran Edward
Snowden bu kulaklara yeni bir anlam kattı
ve bunun üzerine bir yazının başlığı olacaktı
bu. Ama 17 Aralık 2013’de başlayan siyasi
iktidar kavgasından sonra devletin en üst
seviyedeki yetkililerinin kriptolu telefonlarının dahi dinlendiği ortaya çıktı. Öğrendik
ki, Türkiye’de binlerce insanın görüşmeleri
kriminal kaynaklı bir durum söz konusu olmadan da, büyük bir ihtimalle bir gün siyasi
bir koz olarak kullanılabilecek durumları öğrenebilmek için dinleniyor.
ABD’nin durumunda, ABD ile arası oldukça iyi olan ve hiç bir hasmane pozisyonu bulunmayan Alman Başbakanı Angela Merkel’i bile dinleyebildiğini öğrendik
NSA’nın. Sadece telefon konuşmalar mı
dinlenen, izlenen? Hayır, telefon konuşmalar toplanan dijital ‘footprint’in sadece bir
bölümü. Ancak, özellikle ABD’de insanların
en çok üzerlerine alındıkları, en çok kişisel
mahremiyetlerine tecavüz edildiği hissine
kapıldıkları kısım bu oldu.
Belki bunun sebebi, internetin zaten her
türlü bilgiyi tutan bir yer olduğu izlenimi de
önemli bir yer tutuyor. Örneğin ‘Wayback
Machine’ (2), şimdi öyle bir site kalmamış
olsa bile yıllar öncesinde bir siteye post ettiğiniz bir yazıyı ortaya koyabiliyor. İnsanlar
artik biliyorlar ki arkadaşları ile paylaştıklarını sandıkları mesajlar sadece onlarla
sınırlı kalmayabiliyor. Bedava hizmet
karşılığında elbette bilgilerinin ‘satılma’, veya bir şekilde reklam vs
amaçlı olarak kullanılma ihtimali
olduğunu biliyorlar; bu kabul
edilebilir bir risk olarak görünüyor insanlara.
Dolayısıyla,
NSA’nın Google, Yahoo,
Microsoft, Amazon, Apple, Cisco başta
olmak üzere, teknoloji devlerinin istisnasız
hepsinin işletim sistemi ve servislerinden
bilgi topladıklarını öğrendiklerinde pek de
oralı olmadı çoğunluk. Teknoloji dünyasının
28 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
içindekiler için durum biraz daha farklıydı.
Öncelikle ‘nasıl’ sorusuna cevap arandı ve
başta bu şirketlerin gönüllü olarak kullanıcılarının bilgilerini NSA ile paylaştığı haberleri
geldi. Ancak NSA gizli mahkeme kararı ile
bu şirketleri susturdu.
Daha sonra Edward Snowden’in dünyaya sunduğu belgelerden anlaşıldı ki NSA işi
şirketlerin işbirliği yapmasına bırakmamış
bin bir türlü yöntemle bilgiyi ele geçirmeyi
becermiş! Bunun için, kimi zaman teknoloji
devlerinin internete bağlandığı kabloları fiziksel olarak dinlemeye almış, kimi zaman
bu şirketlerin içine sızıp kendi içlerindeki
yazışmaları dinlemiş, kimi zaman teknolojiyi
ilerletme adına kurulan akademik / kar amacı gütmeyen yapıların içine sızdırdığı elemanlarla teknolojiyi karışıklaştırıp sadece
kendilerinin ulaşabileceği arka yollar açmış,
kimi cihazların içine kullanıcıların hareketlerini takip edebileceği yazılımlar gömmüş,
yani aklınıza gelebilecek ve gerçekçi olmak
gerekirse gelemeyecek her türlü hinliğe başvurup inanılmaz bir bilgi toplama ağı kurmuş.
Peki ne gibi bilgileri toplamışlar? Onun
cevabı da bir önceki gibi, aklınıza gelebilecek; ama büyük bir ihtimalle gelmeyecek pek
çok şeyi. Bu köşede de daha önce yazdığım
gibi, teknolojiden biraz haberdar olan hemen
herkes Google’a yazdığı arama kelimelerinin Google tarafından kayıt altına alındığını
biliyor. Google hesabınıza giriş yapmış olmanız ya da olmamanız çok da fark etmiyor
aslında. Google sizin, siz olduğunuzu biliyor.
Facebook’ta ‘like’ tuşuna bastığınızda ne
oluyor? Bir ‘status’ yazıp postaladığınızda
ne oluyor? Peki o postu yazarken geri dönüp
sildiğiniz kelimeleri de Facebook’un kayıt altına aldığını, algoritmaları ile sizin neyi sevip
neyi sevmediğinizi, hangi gün hangi saatte
ne ‘hissettiğinizi’ çıkartmaya çalıştığını biliyor muydunuz? Zeynep Tüfekci (@zeynep)
Medium.com’da yayınlanan ‘Is the Internet
good or bad? Yes’ başlıklı yazısında (3) “Sad e c e
Facebook datasının
analizi ile insanların
dep-
resyon başlangıcında olup olmadığı, yaşı,
cinsiyeti, narsistik eğilimleri, ne kadar zeki
oldukları, alışkanlık yapıcı maddeler kullanıp
kullanmadıkları, ailevi yapıları, bağları gibi
bilgileri toparlamak mümkün’ diyor. Zeynep
Tüfekci yazısının devamında, insanlar hakkında tutulan bu bilgilerin belli amaçlar doğrultusunda kullanılabileceğini, onlara yönelik
kişisel mesajlar üretmenin ve onları, onlara
hissettirmeden yönlendirmenin mümkün
olabileceğini; örneğin konservatif eğilimleri
olan birine tam seçim öncesi gönderilecek
ürkütücü bir haber ile onu çaktırmadan konservatif birine oy vermeye ittirmenin gayet
mümkün bir tehlike olduğunu anlatıyor (mutlaka okuyun!).
Ve artık öğrendik ki NSA da Google’ın,
Facebook’un ve daha nicelerin bizim hakkında bildiklerini ve daha da fazlasını biliyor.
NSA ‘güvenlik amacıyla gerektiğinde kullanmak üzere’ bu bilgileri depoluyor. Bugüne
kadar bu bilgilerin herhangi bir siyasi amaçla kullanıldığına dair bir bilgi yok. Aslında
bakarsanız, çoğunluğun belki de fazlaca
rahat davranmalarının sebebi, tüm Amerikan vatandaşlarının da dinlendiğinin ortaya
çıkmasına rağmen bu bilgilerin gerçekten
de NSA’nın savunduğu gibi ‘Amerika’nın güvenliği için’ kullanacaklarına olan inançları.
Bu da garip bir olgu. İngiliz ajanı James
Bond kraliçenin hizmetinde diğer devletlere,
düşmanlara karşı savaşır; Amerikan ajanı
Jason Bourne, kendi hükümetine ve CIA’ya
karşı. Dışarıdan bakınca sadece film gibi gelebilir ama hemen her dönem Amerikan halkının bir yarısının hükümetten nefret ettiği ve
‘devlet’ kavramına güvenin inanılmaz düşük
olduğu, Kongre’nin iyi işler yaptığına inananların çoğu kez %15’i geçmediği
bir memleketin insanlarından
bahsediyoruz. Neden kendi
‘güvenlikleri’ söz konusu
olunca bu kadar kolayca
ikna olabildiğini açıklamak güç...
@AdilHindistan | @AdilHindistanTR
1) http://goo.gl/CDNBpb
2)http://archive.org/web/
3)http://goo.gl/K9jEVn
Dernekten
MART 2014 29
Dosya
Burçak BAL TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi - Hukuk Fakültesi
İtaat ve Meşruluk
B
ir toplumda yaşayan insanların
yaradılışları, sosyal ve ekonomik
durumları, onların değişik fikir
ve çıkarlara sahip olmalarına; bu farklı
eğilimler ise çatışmaya neden olur. İktidarın ele geçirilip kullanılması, bu farklı
grupların kendi çıkarlarını gerçekleştirmelerini sağlayacaktır. Öte yandan,
idealist bir anlayışta ise toplumun tüm
üyelerinin yararına olan bir düzen kurma çabası, asıl amaçtır. Sosyal gerçeklerin bu tek yönlü olmayan niteliği,
iktidar olgusuna da yansır ve onun dar
yorumlanmasını olanaksız kılar.
Bununla birlikte, sınırları belirsiz bir
alanda iktidar kavramını ele almanın
verimsiz sonuçlarından kaçınılarak;
siyasal iktidarın, diğer sosyal iktidarlardan ayrımı gerekli görülmüştür. Kapsamı, üstünlüğü, maddi kuvvet ve zor kullanma gücüne sahip oluşu ile rıza ve
itaat unsuru; siyasal iktidarı diğer iktidar çeşitlerinden ayıran niteliklerdir. Bir
siyasal iktidarı meşru kılacak olan ise
itaat ve rıza unsurlarıdır. Bu durumda,
iktidarın kaynağı ve kullanılış biçimlerinin idare edilenlerin inançlarına uygun
olması, onu meşru kılmaktadır.
Kural koyma ve bu kuralları yürütme şeklinde gerçekleşen siyasal faaliyet, çeşitli sosyal grupların isteklerinin
gerçekleştirilmesi amacıyla; iktidar
üzerindeki etkileme çabaları sonucu ortaya çıkmaktadır. Toplumun tüm
üyelerinin yaşayışlarını ilgilendiren ve
etkileyen bu siyasal faaliyet ile iktidarı
elinde bulunduran sosyal grubun diğerleri üzerinde mutlak bir üstünlük kurma
çabası, çoğulcu toplum niteliğine vereceği zarar yanında, iktidarın meşruluğunu da sorgulatacaktır.
Toplum halinin devamını olanaklı
kılan kuralların uygulanması için bir
iktidarın varlığı zorunlu görülmektedir.
Bunun ise şahıslara ait bir imtiyaz haline gelmemesi, idare edilenler adına
kullanılması ve devamlılığı, “devlet”
fikrini doğurmuştur.
Geniş anlamı ve Weber’in tanımıyla
“iktidar, sosyal ilişkiler çerçevesi içinde
bir iradenin, ona karşı gelinmesi halinde dahi yürütülebilmesi imkanıdır.”
30 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 2367
Yüzyıllardan beri sosyal bir olgu
olarak var olan devletin ne olduğuna
ilişkin tanım çabaları, oldukça çeşitlidir.
Bununla birlikte, bunlar içinde devleti soyut bir kavram olarak kabul eden
düşüncenin bile arkasında, somut bir
olgu olarak “iktidar” bulunmaktadır. Siyasal iktidar, devlet kadrosu içinde kullanılmakta ve günümüzde kurumsal bir
nitelik taşımaktadır. Bu nedenle, sos-
yal gerçeklikten uzak varsayımlardan
kaçınarak, devleti onun adına hareket
eden insanlardan ayrı düşünmemek
gerekmektedir. Düzen kuran, iktidarı
kullanan, yasaları yapan ve uygulayan,
insanlardır.
Bu nedenle, siyasal iktidarın devamlılığının sağlanması için meşruluk
inancının devamı gerekmektedir. Ancak bu takdirde idare edilenlerin itaat
eğilimi devam edecektir. Dolayısıyla,
siyasal sistemin sürekliliği ve dayanıklılığı, doğrudan; idare edenler tarafından iktidarın meşru olarak kullanılıp
kullanılmadığı sorunu ile ilgilidir. Zira
itaatin daha az güvenilir, sınırlı ve zayıf
olması, idare edenler için bir aldırmazlık meselesi değil, meşruluk meselesidir.
Bu nedenle, iktidar olgusuyla ilişkili
olarak meşruluk tartışması; kuramsal alanın dışında, sık sık gündemin
de merkezindedir. Bu noktada önemli
olan ise meşruluk ile yasallığı birbirinden ayırt etmektir. Toplumda hakim
olan meşruluk inancına uygun olan
iktidar için yasallık, ancak bir meşruluk karinesidir. İktidarın, yasalara uygun olarak kurulması ve hakimiyetini
yürürlükteki hukuk kurallarına uygun
yürütmesine rağmen, idare edenlerin
Dosya
otoritesi ile idare edilenlerin özgürlükleri arasındaki dengeyi sağlayan siyasal
bir rejim mevcut değilse meşruluğun temelini demokratik temellere dayandıran
günümüz toplumlarında, hakim olan
meşruluk inancı zayıflayacaktır.
Kişi özgürlüklerini özlerine dokunmadan sınırlayan iktidarın, ancak demokratik bir hukuk devleti ile sağlanabileceği inancı ise hukuk devletinin
tanımının yasallık temeline mi yoksa
meşruluk temeline mi dayanacağının
belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.
Yasallık ve meşruluk arasındaki
ilişki, mevcut hukuk devleti anlayışını
da belirlemektedir. Bir siyasal sistemin
kurumları, yürürlükteki hukuk kuralları
ile somutlaşır. Hukuk kuralları ile belirlenen yapı, iktidarın meşruluk dayanağını oluşturur. Aynı zamanda iktidarın
sınırlarını da belirleyen bu kuralların, iktidarın kendisi tarafından ihlal edilmesi,
siyasal sistem ile hukuk düzeni arasında çatışmaya yol açmaktadır. Ancak,
yasallık hukuk devletinin asli unsuru
olmakla birlikte, meşruluk sadece yasallığa indirgenemez. Zira bu takdirde,
kendi koyduğu yasal kurallara uyan
her devletin, hukuk devleti olarak kabul
edilmesi gerekir. Adaletsizlik, yasa kılıfı
ile sunulur hale gelir. Oysa hukuk devleti, yasaların içeriği ile de ilgilidir. Bunun
asıl anlamı ise özgürlüklerin korunmasıdır.
Toplum halinin
devamını olanaklı
kılan kuralların
uygulanması için
bir iktidarın
varlığı zorunlu
görülmektedir.
Bunun ise
şahıslara ait bir
imtiyaz haline
gelmemesi,
idare edilenler
adına kullanılması
ve devamlılığı,
“devlet” fikrini
doğurmuştur.
Hukuk kurallarının, onu koyanlar da
dahil
olmak üzere; her kişi ve kuruluşu
d
bağlaması,
kamusal alanda görev ve
b
yetkili
herkes ve her organın yargısal
y
denetim
altında olması, hukuk devd
letinin
en belirgin niteliğidir. İktidarın
l
kurumsallaşması
olan hukuk devletink
de;
d devletin kuruluşunu, örgütlenişini,
iktidarın
el değiştirmesini ve bireylerin
i
hak
h ve özgürlüklerini düzenleyen kurallar
l bütünü olarak anayasa, sadece bir
devletin
hukuki statüsü değildir. Anad
yasa,
devlet içinde iktidarı ve toplum
y
içinde
de devlet iktidarını sınırlayan,
i
dolayısıyla
kuvvetler ayrılığı ilkesi ile
d
insan
haklarına saygıyı zorunlu kılan,
i
siyasi
bir metindir. Toplumda egemen
s
olacak
siyasi, hukuki ve iktisadi rejimin
o
esaslarına
ilişkin ana ilke, kural ve kue
rumlar,
bu metinlerde yer almaktadır.
r
Bu
B nedenle, siyasal iktidarı kullananlar,
emretme
yetkisini anayasadan aldıkları
e
gibi
kendi koymuş oldukları kurallarla
g
da
d bağlı olurlar.
Siyasi ve iktisadi rejimin çerçevesi,
hukuk
kuralları ile belirlendiğinden, ikh
tidarın
sınırlayıcısı olarak hukuk devleti
t
ilkesi,
siyasal düzen ile özgürlükler arai
sındaki
hassas dengenin korunmasını
s
sağlayarak,
devlet içinde yaşayan bis
reylerin
özgürlüklerine dair hissettikleri
r
g
güveni
sağlayacak ve koruyacak mekan
nizmanın
ta kendisidir.
MART 2014 31
Dosya
G. Alper ATAŞER ODTÜ Sosyoloji Bölümü
Demokrasi,
Otoriterlik ve Kitle İletişimi
D
emokrasi, antik Yunan’a kadar dayanan eski bir kavram olsa da, modern
kitle demokrasisinin ortaya çıkışı
yaklaşık olarak iki yüz yıl öncesine dayanır. Bu dönemden önce devletin ve halkın
yönetilmesi, yani politikaların belirlenmesi
çok dar denilebilecek grupların elinde olmuştur. Bu grupların dar olagelmelerinin
en büyük nedenlerinden birisi, bahsi geçen yönetim ve politika oluşturulması sürecinde gerekli olan bilgileri elde etme ve
yorumlama imkanının çok az sayıda insanın tekelinde olmasıydı. Kitle iletişim araçlarının bulunmadığı, toplumun çok büyük
kısmının gündelik hayatlarını idame ettir-
32 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
meye yetecek ölçekte bilgiye sahip olduğu
dönemlerde yönetici grupların oluşturduğu ve ellerinde tuttuğu kısıtlı haberleşme
araçları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki büyük uçurumu belirlemekteydi.
İletişimin toplumsal işlevi, modern toplumların ortaya çıkışı ile eşzamanlı olarak
değişmeye başlamıştır. Hatta denilebilir ki,
sözü edilen toplumsal dönüşüm bir bakıma
iletişimin ve haberleşmenin yaygınlaşması
ile mümkün olmuştur. Tarihsel olarak Batı
Avrupa’da ortaya çıkan “kamusal alan” ile
kentsoylular, bahsi geçen bilgi edinme, müzakere ve politikalara dair fikir oluşturma
sürecine katılmaya başlamışlardır. Matba-
anın yaygın olarak kullanılmaya başlaması, periyodik yayınların ve günlük gazetelerin ortaya çıkışı, “kahvehane”lerde gelişen
özgür, akla ve eleştiriye dayalı tartışma ortamı ile tanımlanan bu dönemin, kamusal
alanın çok daha geniş kitlelere açılmasını
mümkün kılmıştır. Yirminci yüzyılda kitle
iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile radyo,
televizyon ve internet gibi ortamlar toplumların bilgiye ulaşma imkanlarını tarihte
daha önce benzeri görülmemiş bir oranda
artırmıştır. Bir başka deyişle demokrasinin
temel özelliklerinden olan yurttaş katılımı,
iletişim araçları sayesinde olanaklı hale
gelmiştir.
Dosya
Kitle iletişimi ile demokrasi arasındaki
ilişki iki yönlü tarif edilebilir. Sürdürülebilir
bir demokratik sistem için, sağlıklı bir kitle
iletişimi, vazgeçilmezdir. İdeal açıdan bakılırsa, en küçük yerellikten ulusal ve uluslar arası ölçeğe kadar, uygulanacak olan
politikaların belirlenmesi “kamuoyu”nun
serbestçe oluşabilmesine bağlıdır. Farklı
temellere oturan, farklı ölçeklerde bir araya gelen ve farklı şekillerde işleyen sayısız
çıkar grubunun bahsi geçen politikalara
dair fikir ve öneriler oluşturup bunları toplumun diğer kesimleri ile politikaları belirleyen organlara sunabilmesi, olabildiğince
özgür bir haberleşme, iletişim ve tartışma
alanı gerektirir. Haber alma, toplantı ve fikir
beyan etme bu nedenle demokrasinin temel insan hakları arasında yer alır. Ancak
günümüz toplumlarında bu hak ve özgürlüklerin elde edilmesi ve kullanılması, çoğu
zaman siyasal ve toplumsal mücadeleleri
gerektirmektedir.
Bu açıdan bakıldığında medya alanı ile
siyaset kurumları arasındaki ilişki iki yönlü olarak
tarif edilebilir. Medya,
hem kurumsal hem bireysel bir faaliyet alanı
olarak, bilginin yayılması, yorumlanması, kamuoyunun oluşumu gibi
süreçlerle
politikaların
şekillenmesinde rol oynarlar. Medya faaliyetleri
bu açıdan hem devletin
faaliyetlerinin
meşrulaştırılmasına hem de
toplumun her kesiminin
çıkarlarının korunması
için olanak sunar. Ancak
diğer taraftan, medya
faaliyetleri de devlet politikaları tarafından kolaylıkla etkilenmeye açıktır. Öncelikle medya
kuruluşları her iktisadi girişim gibi, ekonomik ve politik kararların sonuçlarından
doğrudan etkilenirler. Ayrıca faaliyetlerinin
şekli ve içeriği ile bağlı olarak hem etik,
hem de yasal kurallara uyma yükümlülüğü içerisindedirler. Bu anlamda da hukuksal yaptırımlara tabidirler. Sosyal medya,
gazete, televizyon, radyo gibi mecralarda,
bilgi yaymanın ya da görüş beyan etmenin
hangi yasal sınırlamalara tabi olacağı ise
tartışmalı bir alandır. Özellikle demokratik siyasal sistemlerin henüz kurulmadığı
ya da eksikli şekilde varlığını sürdürdüğü
toplumlarda bu durum çok daha belirgindir.
Devletin imkanlarının toplumsal örgütlenmeler karşısındaki orantısız gücü, demokratik kurumların tam olarak yerleşmediği
ülkelerde medyanın da otoriter eğilimler
karşısında kimi zaman savunmasız kalmasına yol açabilir.
yurttaşların doğrudan müdahalesi yerine
yasal normlara uygun, dolaylı müdahalesine imkan tanır. Büyük oranda medya tarafından sağlanan bu bir türden bir geçiş
alanının siyasal iktidarlar tarafından çeşitli
şekillerde daraltılması ise toplumsal gelişimi engeller.
Belirtmek gerekir ki bir ülkedeki medya
faaliyetlerinin - evrensel normlar dahilinde
olmak kaydıyla - ne kadar özgürce gerçekleştirildiği, o ülkenin siyasal ve toplumsal
gelişmişlik göstergeleri arasında kabul
edilmektedir. Toplumun ve devletin birbirlerinden haberdar olmaları, birbirlerinin
faaliyetlerini denetlemeleri ve kararlarını
etkilemeleri, sivil toplum fikrine de temel
oluşturmaktadır. Bu yönü ile medya, devlet
ile yurttaşlar arasında olması gerektiğine
inanılan mesafenin önemli bir bileşenidir.
İdeal durumda, yurttaşlar devlet baskısına
maruz kalmadan bilgi paylaşımı, görüş ve
önerilerin ifade edilmesi gibi temel insan
hak ve özgürlüklerini kullanırken, devlet de
Medyanın siyasal iktidarlar ve devlet
kurumları tarafından kontrol altına alınmaya çalışılması, haber ve ifade özgürlüklerini kısıtlayıcı adımlar atması farklı gerekçe
ve araçlar yardımı ile gerçekleştirilebilir. Bu
gerekçe ve araçların seçimi her toplumun
içinde bulunduğu somut koşullar ile siyasal iktidarın gelecekteki toplum imgelemi
tarafından belirlenebilir. Özellikle konumu
ve işlevi gün geçtikçe sorgulanabilir hale
gelen ulus - devlet yapıları tarafından belirlenen kaotik uluslararası alan, evrensel/
uluslararası normların da ulusal yönetimler
tarafından daha kolay
şekilde manipüle edilmesine imkan tanır.
Toplumun zihinsel ve
bedensel gelişiminin
korunması, terör karşıtlığı, insan istismarının önlenmesi gibi
tartışmaya açık konularda medya faaliyetlerinin kontrol altına
alınmaya çalışılması,
en bilinen örneklerdir.
Ayrıca, kendileri de
siyasal ve toplumsal
süreçlerin birer sonucu olarak yavaş ama
sürekli değişime uğrayan toplumsal normlar, kültürel değerler
ile doğrudan devlet
iktidarının bir meşruiyet kaynağı olarak
gösterilen “ulusal çıkarlar”, sıklıkla medya
faaliyetlerinin denetlenmesinde ve baskı
altına alınmasında istismar edilen kavramlardır. Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında kitle
iletişim araçlarının hızlı yükselişi ile birlikte
otoriter yönetimlerin bu araçları kullanarak siyasal gücü ele geçirmeleri, basınyayının otoriter yönetimler güdümünde
ne denli tehlikeli bir araca dönebileceğine
dair medya teorilerince açıklanmıştı. Her
ne kadar medya araçlarının birer “şırınga”
örneği yurttaşların algısını dolayımsız şekilde etkilediği düşüncesi artık geçerliğini
yitirmiş olsa da, siyasal iktidarın medya ile
olan ilişkisinin toplumsal gelişim üzerindeki
daha dolayımlı etkileri de (ideolojik/sınıfsal
içerik, söylem, semiyotik ya da kültürel
kodların yeniden üretimi) geniş kesimlerce
kabul edilmektedir.
MART 2014 33
Dosya
Cihan DEMİRCİ Karikatürist-Yazar
Otoriteyi Sarsan Bir Güç Olarak;
Sanat ve Mizah!
O
toriterleşme, içinde yaşadığımız ve giderek bir kabusa dönen şu derin baskı
günlerde insan olarak en ciddi sıkıntımız.
Ömürlerimizin üzerine konan bir nevi ipotektir
otoriterleşme. Üstelik bir kere başladı mı, dur durak bilmez genellikle ta ki ülkede birkaç kuşağın
katliamını yapana dek.
Şüphesiz, sanatın tüm alanları yaşamlarımızı
gasp eden otoriteye karşı durabilir. Sanatın tüm
dallarını bir gökkuşağı olarak düşünecek olursak
bu anlamda her birinin apayrı rengi vardır. Özellikle baskının, sömürünün arttığı ortamlarda insanın tutunacak tek dalıdır otoriteye karşı direnen
bir sanat.
Doğu ile Batı arasına sıkışmış, lâkin ikisi de
olamamış, ikisinden de renkler taşıyan ama
bu renkleri de genellikle solduran, zemini her
daim kaygan bir ülkeye düştü ömrümüz. Altımızdan sürekli fay hattının geçtiği, zemini
çatlak bu topraklarda insan onuruyla yaşamak ve insan olma erdemini korumak
bir yabancıya anlatılmayacak kadar zor
bir iş sonuçta. Hata yapmayı günlük egzersiz haline getirmiş bir ülkenin coğrafyasındaki bu zorlu yaşama direnebilmenin en soluklu yolu şüphesiz
sanatın özgür, bağımsız ve muhalif
duruşuna sığınmak.
Henüz ilkokul çağlarımda 8 milimetrelik filmlerini evdeki projeksiyon makinesinden izlediğim
Charlie Chaplin, yani Şarlo, sinemanın ilk yıllarında bir yandan durum komedisi yapar bizi müthiş şekilde kahkahalara boğarken, bir yandan da
modern zamanların yeni otoritesine ve canavar
yüzünü göstermeye başlayan kapitalizme karşı
mizahın benzersiz gücünü gösterirdi. Sanat dalları içerisinde bir anlatım aracı olan mizah, çağlar
boyu otoriteye gülen yüzüyle direndiği için en etkili araç olmuştur.
Birden dalıyorum. Gözlerim 12
Eylül 1980 Cuma gününe gidiyor.
Henüz üniversiteye yeni adım
atmış, 2 yıllık mizahçı bir gencim. Özellikle hayırlı bir Cuma
gününe denk getirilen, hafta
sonuyla birlikte hayatlarımızı
paketleyip, kökünden değiştiren o karanlık gün gözümün
önünde. Ve tabii ki 13 Eylül
gibi biten suni bir anarşi dönemi. Ardından en acısı; hayatına kast eden bir darbeyi
bile alkışlayan şaşkınlıktan
kocamış bir halk. Alkışladığı
darbe sonrasında elde kalan
son özgürlüklerin de birer birer yitip gittiği uzun ve karanlık bir süreç. O uzun sürecin
içinde 34 yıl geride kalmış…
Şimdilerde 50’sini devirmiş bir
mizah yazarı, karikatürist ve
gazeteci olarak o uzun ve yok
edici sürece ve giderek otoriterleşen düzene karşı sadece
ve sadece yazıp - çizerek dayanabildiğim gerçeği düşüyor
aklıma. Eh ne de olsa çocuk
yaşta farkına varmıştım akla
ziyan bir ülkeye düştüğümün.
Sanırım o yüzden içimde erken filizlenen ‘muhalif’ tavır,
beni mizahın özgürleştirici,
sorgulayıcı, bir nevi kurtarıcı
kollarına fırlatıp attı daha çocuk yaşta.
34 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Gelelim bu coğrafyaya ve gidelim otoriteye
karşı kalem sallamış hiciv şairlerinin başına gelenlere… Osmanlı döneminde 15. yüzyıldan başlayıp sonraki yüzyıllarda devam eden bir şekilde;
pek çok hiciv şairi, otoriteye şiirleriyle eleştiri
getirdiği, baş kaldırdığı için derisi yüzülerek, asılarak, boğdurularak, zehirletilerek yani ölümün
her çeşidi uygulanarak öldürülmüştür. Bunların
içinde ilk akla gelenler olarak; Nesimi, Figani, Pir
Sultan Abdal, Nef’i, Osmanzade Taib sayılabilir.
Sonrasında gelen; Şair Eşref’ler, Neyzen’ler ise
yazdıkları nedeniyle bu anlamda sürgünler yemiş, hayatları kararmıştır.
Osmanlının baskıyı en yoğun hissettirdiği
dönemlerden biri olan Abdülhamit döneminde
1878-1908 arasındaki 30 yıllık uzun bir süreçte,
otoritenin tüm fiyakasını bozan mizah dergilerinin
ve gazetelerinin yasaklandığını da anımsamakta yarar var. Ama mizahçılar bu dönemi de boş
geçirmemiş yurt dışında bastırdıkları dergileri, ülkeye gizlice sokarak Abdülhamit’e karşı kalemle
direnişi sürdürmüşlerdir.
12 Eylül 1980 sonrasında ülkenin üzerine
serpilen ölü toprağı şüphesiz direncin en önemli kalesi olan muhalif sanatı da derinden sarsıp,
eski gücünden uzaklaştırdı. 12 Eylül sonrasında
Gırgır dergisinin muhalefetine sarılıp teselli arayan halk yığınları, 80’lerin sonunda medyadaki el
değiştirmelerle bu dönemin kapanması ve mizahın yavaş yavaş evcilleştirilmesi sonucu, mizahtan giderek uzaklaşmaya başladı. Sadece mizah
dergisi tirajlarına baktığınızda bile aradaki uçurumu görebilirsiniz. 90’lı yıllarda stand-uplaşan
mizahın artık otoriteyle pek bir derdi, sorunu kalmamıştı. Lakin pek sevgili halkımız 90’ların ortasında her anlamda kırılma yaşayan bu ülkede,
muhalif tavrını sürdüren mizaha sahip çıkmak
yerine, stand-uplaşan bir türün destekçisi oldu.
Dosya
Şüphesiz stand-up mizahı da olmalıydı ama bu tür, muhalif bir mizahın yok edilmesiyle gerçekleşmemeliydi. Muhalif
mizahın hem ekranlarda, hem dergilerde, hem sahnelerde,
kısacası hayatın her alanında önünün kesildiği asıl dönem
ise 2000’li yıllardır.
Tarihe bir not düşerek bilinmesini isterim ki; siyasi mizah
yolculuğunda 36. yılına girmiş, hem yazar hem de çizer bir
mizahçı olarak 2000’li yıllarda yaşadığım ağır otorite baskısını hiçbir dönemde yaşamadım. 90’lı yılları mumla aratan bu
dönem şu anda da aynen ve dozunu daha da arttırarak, en
acımasız haliyle sürüyor.
İşte böylesi berbat bir atmosferde 2013 yılının Haziran
ayında Taksim’deki Gezi Parkı’ndan ülkeye dalga dalga yayılan o güzelim direniş hareketi, bu toplumun 33 yıl sonra
kendine gelmesi miydi?.. İlk şaşkınlığın atılmasından sonra otorite tarafından en acımasız yöntemlerle bastırılan bu
müthiş direniş bu topluma uzun yıllar sonra mizahın direniş
gücünü de anımsattı yeniden. Uzun yıllardır evcilleştirilmiş,
muhalif gücünden uzaklaştırılmış mizah, en sokak çocuğu ve
direnişçi haliyle karşımıza çıktı ülkenin tüm muhalif duvarlarında ve sosyal medya üzerinde.
33 yıldır derin bir sessizlik içinde olan, gıkını bile çıkaramaz hale gelmiş halkın otoriteye karşı çıkışında mizahın
gerçek gücü böylece yıllar sonra yeniden görüldü bir gökkuşağı gibi ülkenin semalarında. O dönem hızla ve coşkuyla
ürettiğim esprilerin, duvar yazılarının, sloganların bir kısmını
ya da benzerlerini duvarlarda ya da sosyal medya üzerinde
görmek benim için de unutulmaz bir hoşluktu doğrusu. Ancak direniş kültüründen 33 yıldır epeyce uzaklaşmış ve bu
anlamda altyapısız olan bir toplum, otoritenin korku duvarını
yeniden inşa etmesinin önünde şimdilik kaydıyla pek de duramadı. Bu noktada ilk günden itibaren geçmişteki direniş
birikimini bugünlere taşıyan ve sonuna dek direnen ODTÜ’ye
de özel bir teşekkür gerekiyor.
Sanat, eğer isterse otoriteyi öylesine bir sarsar, öylesine
bir şaşkına çevirir ve yıkar ki, yeter ki elinizde böylesi cesur
yürekli, organik bir sanat damarı bulunsun. Hem dünya tarihi, hem bu coğrafyanın tarihi bunun pek çok örnekleriyle doludur. Burada önemli olan; sanatçı dediğimiz insanın toplumdaki genel kirlenmeden ve genel soysuzlaşmadan kendini ne
kadar koruyabildiği ve ne kadar uzak tutabildiğiyle ilgilidir.
Günümüzdeki asıl tehlike; popülizmin derin batağına
saplanan ve tek derdi milyonlara ulaşmak olan rantçı sanatçının (!) bu anlamda, toplumun vandallaşmış, cahil yığınlarının arasındaki yerini alıp, otoriteye hizmet eder olmasıdır.
Daha da acı olan sanki böyle biri değilmiş gibi durup da, ağzı
açık bir toplumu ayak üstü kandırarak, el altından otoriteye
her fırsatta şükranlarını sunması ve yalakalığın dibine vurmasıdır.
Sanırım kaypak zeminli bu ülke, upuzun yıllardır aydınıyla ve sanatçısıyla gereken duruşu gösteremediği için şu an
bu acı vaziyeti fazlasıyla yaşıyor. Tedavüle sürülen sanatçılar
(!) arasında aslında var olan otoritenin daha da artmasına,
daha da acımasızlaşmasına taşeronluk yapan pek çok sanatçı müsvettesi bulunuyor.
Bu anlamda yapmamız gereken; 33 yıl sonra içimize
işleyen Gezi Ruhunun ölmemesi ve yaşaması için, direnişi
büyüten ve otoriteye kafa tutan sanatın ve sanatçının yanında yer almamızdır. Böyle yapmadığımız ve sadece seyirci
olarak hayata katıldığımız sürece otoriteden şikayet etmeye
de hakkımız yoktur.
[email protected]
MART 2014 35
Dosya
Nebi SÜMER (PSY’85)
Otoriterleşme ve
Biat Kültürü
1980
’lerde Güney Avrupa’daki diktatörlüklerin tamamen sonra
ermesi, Güney Afrika’da ırkçı yönetimin
sonlanması ve nihayet 1990’larda Sovyet Bloğu’nun çökmesinin ardından bütün
dünyada serbest seçimlere dayalı demokrasilerin yaygınlaşacağına ilişkin geniş
bir umut doğdu. Ancak, bu umut gerçekleşmedi ve kısa bir süre içinde, özellikle
gelişmekte olan ülkeler arasında seçimle
gelen otoriter yönetimler egemen olmaya
başladılar. Böylece, demokrasinin sadece seçim demek olmadığı anlaşıldı. Yeni
otoriter rejimler II. Dünya Savaşı öncesi
Avrupa’da seçimle iktidara geldikten sonra demokrasiyi rafa kaldırarak Dünya’yı
felakete sürükleyen faşist yönetimlerden
görece farklı olsa da, nihai amaçları, benzer şekilde, her koşulda sürekli iktidarda
kalmaya dayanıyor. Demokrasi görünüm-
36 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 2367
lü ancak özünde tek parti ve/ya tek lidere dayalı yönetimler Rusya ve diğer eski
Sovyet Cumhuriyetleri’nden Ortadoğu ve
Afrika ülkelerinin çoğuna, Malezya’ya ve
diğer Asya ülkelerine kadar geniş bir coğrafyaya uzanmaktadır. Bu tür otoriter yönetimlerde çağdaş demokrasilere benzer
şekilde çok partili seçimler yapılıyor, hatta
demokraside olması gereken temel dengeleyici kurumlar, güçler ayrılığı ve özgür
basın görünürde bulunuyor, ancak bunlar
bir şekilde demokrasinin gereklerine göre
çalış(a)mıyorlar.
Sivil toplum geleneğinin ve demokrasi
kültürünün zaten pek gelişmemiş olduğu
bu ülkelerde yönetimler seçimle iktidara
geldikten sonra, tek lider ya da tek partide
toplanan merkezi yönetim ve güç birikimi
yoluyla öncelikle kalıcı iktidar olma hedefine yönelik adımlar atmaya başlıyorlar. Bu
adımlar bürokrasiye mutlak hâkimiyet kur-
maktan başlar, atama ve yükselmelerin
liyakat yerine yönetime taraftarlık ölçütlerine göre belirlenmesine, demokrasilerde
özerk olması ve iktidarı hesap verebilir
konumda tutması gereken bağımsız kurumların tek elden yönetilmesine, basının
baskı altına alınarak ya da çoğunluğu iktidar organına dönüştürülerek kamu adına
sorgulama ve bağımsız haber yapma yeteneğinin sınırlandırılmasına ve sonuçta
hep iktidarını yeniden üretebilecek mutlak
bir hâkimiyete doğru ilerler. Zamanla, iktidarın bütün devlet organlarını doğrudan
yönlendirdiği bir sistem içinde serbest ve
adil yarışma koşulları ortadan kalkarken,
otoriter yönetime göre şekillenmiş itaatkâr
ve biat eden toplum yapısı oluşmaya başlar. Böylece otoriter yönetimin asıl dayanağını oluşturan, boyun eğen ve ülke ile
iktidarı bir bütün olarak algılayan otoriter
toplum yapısının temelleri atılır.
Dosya
Otoriter lider mutlak egemenliğine
ulaştığında devlet ve ülkesiyle bütünleştiğini düşünerek temsili bir özdeşim duygusu yaşamaya başlar. Bu özdeşim sonucunda tipik otoriter politik algı ve kişilik
özellikleri devreye girer ve artık iktidara
yapılan eleştiriler ve muhalif söylemler
demokrasinin fikir hürriyeti kapsamında
görülmez, doğrudan ülkeye ve devlete bir
ihanet, karşı çıkış, hatta derin kutuplaşma
ve kriz anlarında, planlı bir komplo ya da
lobi hareketi olarak algılanır. Bu yüzden
otoriter yönetimler ülke çıkarı bahanesiyle muhalefetin, basının, internetin vb.
sınırlandırılmasını meşru bir hak olarak
görürler. Araştırmalar, otoriter yönetimler
sonucunda oluşan biat ve mutlak itaate
dayalı kültürel atmosferde etik kuralların
ve hesap verilebilirliğin zayıflamasının bir
sonucu olarak sistemli yolsuzlukların da
arttığını göstermiştir. Örneğin, Eric Chang
ve Miriam A. Golden1 otoriter rejimle yönetilen 40 ülke üzerinde yaptıkları araştırmada, bütün otoriter yönetimlerde yolsuzluğun demokratik rejimlerden yüksek
olduğunu ancak, tek lidere dayalı “kişiselleştirilmiş” otoriter rejimlerdeki yolsuzluğun tek parti ve askeri yönetim altındaki
otoriter rejimlerden daha fazla olduğunu
göstermiştir.
Serbest seçimler demokrasinin en
ayırıcı özelliği olduğundan, genellikle
seçimle gelen otoriter yönetimler en çok
seçimle gelmiş olduklarını (Türkiye’deki
yanlış kullanımı ile “milli irade”yi temsil ettiklerini), bu nedenle demokrasiye uygun
olmasa da yaptıklarının çoğunluk tarafından onaylanan meşru politikalar olduğunu
savunurlar. Otoriter lider sürekli “çoğunluğa sahip olan istediğini yapar, beğenmiyorsanız seçimde gider
değişirsiniz” diyerek rest
çeker. Ancak, bütün erkleri
elinde toplayan otoriter yönetim altında, kurutulmuş
demokrasi kültüründe ve
sınırlı olanaklarla yarışan
muhalefetin bu resti görüp
kazanma şansı artık oldukça zayıftır.
Siyaset
bilimcilerin
“hibrit rejimler” olarak isimlendirdiği bu yönetimlere
son yıllarda daha yaygın
olarak “seçimli otoriter yönetimler” ismi verilmektedir. Son yıllarda, özellikle
Gezi olayları sonrasında
çok sayıda siyaset bilimci ve yabancı gözlemciler
arasında Türkiye’nin de
benzer özellikleri taşıyan
otoriter bir rejime doğru
evrildiği konusunda yaygın
Altemeyer, “sağ
kanat otoriterlik”
olarak tanımladığı
kişilik özelliklerinin
ve biat kültürünün
özellikle son 20 yılda
demokrasilere ciddi
tehdit oluşturduğunu
belirtmiş ve bunu anlamak için aşağıda
anlatılan üç özelliğin
liderlerde ve toplumda ne kadar yaygın
olduğuna bakmak
gerektiğini ileri
sürmüştür.
bir
b görüş birliği oluşmaktadır. Peki, neden
de seçimler yapıldığı ve demokrasilerde olması gereken bazı kurumlar olduğu
halde,
ülkeler otoriter yönetimlere, üstelik
ha
de seçimler aracılığıyla sürüklenirler? Bu
soruya
siyaset biliminden sosyal psikoloso
jiye
jiy kadar farklı bilim alanları gözüyle cevap
va verilebilir. Ancak, alanımın gereği ben
daha
çok sosyal psikoloji bakış açısıyla
da
cevap
vermeye çalışacağım.
ce
Otoriter yönetim ve onun lider tipi olan
otoriter
kişilik, özellikle Nazi vahşetinin
ot
psikolojik
dinamiklerini anlamak amacıyps
la araştırılmaya başlanmıştır. 1950’lerde başta Theodor Adorna olmak üzere
yüzlerce
araştırmacı otoriter kişiliği farkyü
lı kuramsal yaklaşımlarla inceledi. Bu
geleneğin
çağdaş temsilcilerinden Bob
ge
Altemeyer’ın2
yaptığı çok sayıda araşA
tırmaya
göre, otoriterlik, hem sağ hem
tı
de sol ideolojilerde bulunmasına karşın,
özünde
“sağ kanat muhafazakâr” görüşöz
ten
te beslenen bir tutumdur. Bu tutum otoriter
rit liderlerle ona biat eden (boyun eğen)
izleyiciler
(taraftarlar) arasındaki etkileşim
iz
yoluyla
şekillenir. Diğer bir deyişle, otoriter
yo
eğilimli
liderler her zaman vardır, ancak
eğ
bunun
otoriter yönetime dönüşmesi için
b
uygun
politik ortamın ve koşulsuz olarak
uy
boyun
eğen yaygın bir takipçi kitlesinin
bo
bulunması
gerekir. İktidara ister seçimle
b
ister
demokratik olmayan yollardan gelis
sin,
si uzun süren bütün otoriter yönetimler
nihayetinde
biat ve mutlak itaate dayalı
n
toplum
yarattığı için bu tür ülkelerde otorito
ter
te liderlik tercih edilir.
Altemeyer, “sağ kanat otoriterlik” olarak
ra tanımladığı kişilik özelliklerinin ve biat
kültürünün
özellikle son 20 yılda demokkü
rasilere ciddi tehdit oluşturduğunu
belirtmiş ve bunu
d
a
anlamak
için aşağıda anlatıl üç özelliğin liderlerde ve
lan
t
toplumda
ne kadar yaygın
o
olduğuna
bakmak gerektiğini
i
ileri
sürmüştür. Birinci özell
lik,
toplumdaki meşru otorit
teye
koşulsuz boyun eğme
d
düzeydir.
Normal koşullarda
o
otoriteye
itaat hukuk çerç
çevesinde
düzenin sağlanm
ması
için gereklidir. Ancak,
s
sağ
kanat otoriterlikte itaat,
l
liderin
hukuku tanımadığı,
d
demokrasi
kurallarına uym
madığı
koşullarda bile sorg
gulanamayan
ve izleyiciler gözü kapalı “biatsa biat”
rin
d
diyebileceği
bir düzeyde
b
boyun
eğmesini gerektiren
k
koşulsuz
bir bağlılıktır. İkinci
ö
özellik,
otorite adına sergil
lenen
öfke ve saldırganlığın
d
düzeyidir.
Sağ kanat otoriter
MART 2014 37
Dosya
kişiliğe sahip olanlar kendilerini tehlike
altında hissettiklerinde ya da tehdit algıladıklarında aşırı öfke ve saldırganlık sergilerler. Altemeyer’a göre bu kişiler, özellikle “haklı” olduklarına inandıklarında ve
karşıtlarının zayıf olduğunu gördüklerinde
aşırı ve ani saldırganlık gösterirler. Haklılıklarının meşru otoriteden kaynaklandığına inandıklarından düşmanın hangi
yolla olursa olsun bertaraf edilmesini ve
en ağır şekilde cezalandırılmasını isterler.
Üçüncü özellikse, toplumdaki geleneksellik düzeyidir. Otoriter kişiliğe sahip olanlar,
otoritenin meşru gördüğü toplumdaki geleneksel norm ve alışkanlıklara herkesin
uyması gerektiğine inanırlar (örn. kızlı-erkekli evler tartışmasını hatırlayalım). Gelenekselliğin altında doğal olarak “ahlakçı”
muhafazakâr değerler sistemi ve toplumu
şekillendirme (sosyal mühendislik) isteği
yatar.
Altemeyer ve arkadaşlarının son yıllardaki araştırmaları otoriter kişilikle kökten
dinciliğin benzer dinamikleri paylaştığını
ve birbirini beslediğini göstermiştir. Otoriter
kişilik için dindarlık gerekli bir koşul olmamasına karşın, bu tür kişilerin genellikle
daha dogmatik dindarlar oldukları görülür.
Bu nedenle otoriter dindarlıkta, farklı olanlara karşı önyargı ve ayrımcık daha yaygındır. Ancak, köktenci olmayan, daha çok
iyiyi, güzeli, huzuru aramaya odaklı, farklı
olanları kabul eden dindarlık türünde ise tipik otoriter kişilik özelliklerinin görülmediği
ve bu kişilerde özellikle önyargıların daha
az olduğu bulunmuştur. Bu araştırmalar
ağırlıklı olarak Hristiyan köktenciliği üzerine yapılmıştır. Ancak bizim kültürümüzde de söz konusu olgular gözlenmektedir.
Örneğin, Türkiye’de de katı geleneksel
İslam geleneğinden gelen
liderlerde otoriterlik eğilimi
daha yaygınken, “Anadolu
Müslümanlığı” olarak tabir
edilen kapsayıcı dindarlıkta
otoriterleşme geleneğinin
bulunmadığını
vurgulamak gerekir. Din ve etnik
özellikler bakımında türdeş (homojen) toplumlarda köktenci otoriterlik daha
kolay yerleşir. Bu nedenle,
farklılıklarını değiştirmeden
uyumlu yaşayabilen çok
kültürlü toplumlar otoriterleşmeye karşı da bağışıklık
kazanırlar.
Dolayısıyla otoriterleşme için sadece liderlerin
otoriter eğilime sahip olması yetmez, toplumun da
izleyici olarak biat kültürünü
paylaşması ve bunun gereklerine göre şekillenmesi
38 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
gerekir. Yani “şeyh uçmaz, mürit uçurur”.
İzleyicilerin koşulsuz itaat etmediği ve sivil toplum geleneğinin olduğu toplumlarda
seçimle gelenlerin eğilimi ne olursa olsun,
bu kişiler istediklerini yapamazlar. Ancak,
uygun atmosfer yaratılır ve otoriter kişilik
ve izleyici özellikleri kalıcı olmaya başlarsa aşağıdaki sonuçlar görülür.
Yetkinlik, liyakat ve serbest yarışmayla
gelişme yerine itaat ve iktidara yanaşarak
mevki kapma ilerlemek için temel motivasyon haline gelir. Bu da toplumda adalet ve
hakkaniyet duygusunu zayıflatır, çalışma
yerine fırsat kollama, hak etmeden kazanma yaygınlaşır. Yolsuzluklara ve haksızlıklara karşı duyarsızlaşma başlar.
Otoriterleşmenin içselleşmesi sonucunda bireyler hissettiği gibi değil, otoritenin beklediği gibi düşünmeye, karar almaya başlarlar. Bu muhalefet için “korku
toplumu”, iktidarı destekleyenler için ise
“dikensiz gül bahçesi” olarak görülür. Otoriterleşme altında uyuşmuş toplumlardaki
sadık izleyiciler otoritenin olumsuz etkilerini hissetmezler. Rosa Luxemburg’un
deyimiyle “hareket etmeyenler zincirlerinin
farkında olmazlar”. Otoriter saldırganlık
altında muhalif olmanın ve aykırı düşünmenin ise maliyeti artığından, normal demokrasilerde sadece fikir hürriyeti kapsamında görülen eleştiriler, itirazlar ve politik
eylemler ağır cezalarla karşılaşabilir. Bunun sonucunda bir taraftan muhalif gruplar
daha da keskinleşerek şiddete yönelebilir,
diğer taraftan bu durum otoriter yönetimlere gerekçe sunarak hakların daha kısıtlandığı bir kısır döngüye dönüşür. Kutuplaşan
toplumlarda değer yargıları arasında uçurum artar, muhalefette olanlarda “dışlanmışlık” duygusu hâkim olmaya başlar.
Otoriter kişilik “karanlık üçlü” dediğimiz üç kişilik özelliğini de belli oranlarda
barındırır. Bunlar narsisizm ya da özseverlik (büyüklenme ve kibir duygularıyla
bezenmiş kendini aşırı beğenme hali,
güç düşkünlüğü ve başkalarını zayıf görme eğilimi), Machiavellianizm (daha çok
politikacılar için kullanılır, manipülasyon
ve kurnazlıkla başkalarının sömürülmesi
ve amaca ulaşmak için ahlaka aykırı da
olsa, her türlü aracın meşru görülmesi) ve
psikopatidir (anti sosyal kişilik olarak da
bilinir, dürtüleri kontrol etmekte zorlanma,
kişilerarası ilişkilerde duyarsızlık, acıma
duygusunun nasırlaşması ve başkalarına
empati duyma, endişelenme ve pişmanlık
duygularının azalması). Bu özellikler az
çok bütün otoriter yöneticilerde bulunur
ancak bunların toplumu esir alması, izleyenlerin otoriteye ne kadar itaat ettikleri ve
toplumda demokrasi kültürünün ne oranda
yaygın olduğu ile ilintilidir. Yazımı, bu hususu çok güzel anlatan Uğur Mumcu’nun3
büyük içgörüsüyle 1986 yılında kalem aldığı ‘Narsisizm!’ başlıklı yazısının son bölümü ile bitireyim. “Demokratik bir toplum,
insan ruhunun derinliklerindeki bu çarpıklıkların zararlarını en alt düzeye indiren,
bunun için güvenceler getiren bir sisteme
dayanır. Açık toplum ve çoğulcu demokrasi bu gibi hastaları, elden geldiğince önleyen bir sistemdir. Tanrı hepimizi narsisist
liderlerden korusun… ”
1. Eric Chang ve Miriam Golden. (2010).
“Sources of Corruption in Authoritarian
Regimes.” Social Science Quarterly 91
(1): 1-20.
2. Bob Altemeyer. (2006). The Authoritarians. Winnipeg: University
of
o Manitoba
3.
3 Uğur Mumcu (11 Temmuz
1986). “Gözlem” köm
şesinde.
Cumhuriyet.
ş
Otoriterleşmenin
içselleşmesi
sonucunda bis
reyler
hissettiği gibi değil,
r
otoritenin
beklediği gibi
o
düşünmeye,
karar almaya
d
başlarlar.
Bu muhalefet
b
için
“korku toplumu”, iki
tidarı
destekleyenler için
t
ise
“dikensiz gül bahçesi”
i
olarak
görülür. Otoritero
leşme
altında uyuşmuş
l
toplumlardaki
sadık izleyit
ciler
otoritenin olumsuz etc
kilerini
hissetmezler. Rosa
k
Luxemburg’un
deyimiyle
L
“hareket
etmeyenler zin“
cirlerinin
farkında olmazc
lar”.
l
Kavramlar
Mehmet OKYAYUZ ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi
Otorite
Nasıl bir İktidar?
Otorite sözcüğünün; günlük kullanımda
olduğu kadar akademik çalışmalarda da
güç ve iktidar gibi kavramlar ile ilişkilendirildiğini gözlemleyebiliriz. Ne var ki, her iki
kavramın hem tarihsel - toplumsal bağlamdaki kullanım biçimleri hem de (kategorik
olarak) anlamları birbirinden farklılaşmaktadır. Buna göre iktidar – en genel hatlarıyla
- kurumsallaşmış, veformel yada enformel
çerçeve koşullarınca “güvence altına alınmış” bir güç biçimidir. Dolayısıyla ikidar,
temsili demokratik mekanizmalarla yönetilen çağdaş burjuva toplumlarında formel
ve/veya meşru(laştırılmış) güce tekabül
ederken, gücün bizzat kendisinin keyfi olma
olasılığı vardır.
Yukarda değinilenlerin, ayrıca güncele
merakımızın ve bunun ülkemizin siyasi toplumsal koşullarda somutlaşması ışığında, bu yazıda otoriteyi güç ile değil iktidar
ile ilişkilendirmeye çalışacağım. Elbette bu
ilişkilendirme, bahsi geçen keyfi güç kullanma meselesini içermektedir, zira son zamanlarda iktidarın otoriterleştiğine ve erkler
ayrımın fiilen ortadan kaldırıldığına ilişkin
iddialar gündeme gelmektedir.
Tarihsel süreçte güç kavramsallaştırılması, Rönesans Hümanizması dönemi
(13./14. YY’ları) düşünürlerinin bireysel
ütopyalarında “modern” anlamda konu
edildikten sonra, en geç Fransız Devrimi
ile birlikte (ve Avrupa çapında)siyasi - toplumsal gerçeklik kazanmış ve keyfi olmaktan çıkarılıp akılcı, sorgulanabilir ve kontrol
edilmesi gereken bir düzlemde (ve artık
yukarda değinilen meşru iktidar şekliyle)
ele alınmıştır. (Max Weber, Wirtschaftund
Gesellschaft adlı eserinde (1922) bu tarihsel - toplumsal süreci bir anlamda özetleyip
iktidar biçimlerini üçe ayırmıştır: Birincisi,
metinde bahsettiğimiz meşru ya da rasyonel iktidar; ikincisi geleneksel, sorgulama
dışı olan iktidar ve üçüncüsü yönetilenlerce yine aynı şekilde sorgulanamayan karizmatik iktidar.) Günümüze değin iktidarın
normatif (yani olması gereken) tanımı bu
şekilde yapılagelmiştir. Oysa ki, gerçekte,
zaman zaman bireysel güç ile iç içe olan
ve/yada bu normatif tanıma uymayan iktidar biçimlerini gözlemlemek mümkündür.
Bunun iki temel nedeni vardır: İlki, siyasi toplumsal gerçeklik ile teorik çerçeve arasındaki gerilimden, yani belli bir toplumsal
kesimin çıkarları ile başka bir kesimin çıkarları arasındaki uyuşmazlıktan ibarettir. İkinci neden ise daha teorik-“felsefi” bir noktaya
tekabül etmektedir. Şöyle ki, ilkesel olarak
güce karşı çıkılmaktan ziyade, siyasi düşünürlerince bu gücün nasıl meşrulaştırılabileceğine ve düzenlileştirilebileceğine ilişkin
düşünceler öne sürülmüştür.
Bu noktadan sonra ve ilk kural olarak
belirtmeliyiz ki, otoritenin herhangi bir güç
ile değil “meşru” iktidarla içi çeliği otoriteiktidar ilişkisinin tahakküme dönüşmemesinin asgari koşuludur. Ancak, otoritenin de
“meşru” olması beklenmelidir.
Nasıl bir Otorite?
Peki, otoritenin “meşru” olup olmamasının temel koşulları nedir? Bu soruyu yanıtlamadan önce otoritenin ne biçim(lerd)
e oluşup toplumsal ve siyasi yaşamı nasıl
şekillendirdiğine bakmak gerekir. Otorite,
en genel anlamda, bir kişi ya da kuruma
atfedilen toplumsal bir konumlandırmadır.
Güç, yetenek, bilgi gibi unsurlarca belirlenen toplumsal süreçler sonucunda insanlar
bu türden kişisel ve/ya da kurumsal otoriteyi kabul edebilmektedirler. Otorite kavramının kendisi ise, baştan olumluluğu ya da
olumsuzluğu içermez. Bir öğretmen, bilgisiyle ve bu bilgiyi aktarma yöntemiyle; bir
araştırmacı ise ortaya koyduğu buluşlarıyla bir otorite olabilir. Köle-efendi ilişkisi söz
olduğunda öte yandan, otoritenin gönüllü
kabulünün yerini zorunluluk alır. Otorite, tarif edilen bağlamda, bir sıfattan çok bir ilişkidir; zira başkalarının bu otoriteyi tanıyıp
tanımamalarına bağlıdır. Ancak ne olursa,
bu türden bir ilişki toplumsal süreçlere nüfuz etmemeli, o süreçlere yön vermemelidir.
Yön verdiği andan itibaren otoritenin otori-
MART 2014 39
Kavramlar
ter olmaya başlaması olasıdır. Dolayısıyla,
bu noktada, yukarda nasıl genel güç sözcüğünü iktidar sözcüğü ile somutlaştırdıysak,
başta sözü edilen otorite sözcüğünü de
aynı şekilde otoriter sözcüğü ile somutlaştırmamız gerekecektir.
İktidarın Sınırlandırılması Zorunluluğu
İktidar; insanların yaşamlarını etkileyip
yönlendirmektedir. Bunu da, en iyi ihtimal o
ki, (formel düzeyde) yasama organının belirlediği kriterler, yargının yine bu kriterlere
göre hukukun uygulayışı, ve (toplumsal düzeyde) demokratik kitle ve/yada (günümüz
yaygın diskurunda) sivil toplum örgütlerinin talepleri doğrultusunda yapar. İktidarın;
otoriter olma eğiliminin bu şekilde sınırlandırılması, salt teorik bir “denge” kurma çabasının düşünsel ürünü olmaktan çok, bu
dengenin tamamıyla yok edildiği faşizm gibi
iktidar biçimleri deneyimlerinden kaynaklanmaktadır. Tarihte en geç faşist iktidar biçimiyle birlikte, iktidarın sınırlandırılması ve
başka bir deyişle “demokratik kontrol altına
alınması”, yaşamsal bir zorunluluk haline
gelmiştir.
İktidarın genel işlevlerinden hareketle
ve bu işlevlerin sınırlandırılmamış otoriter
bir iktidar tarafından ne boyutlara varabileceğini düşündüğümüzde bu zorunluluk
daha da belirgin bir şekilde anlaşılacaktır
diye düşünmekteyim. Bu işlevleri en genel
hatlarıyla beşe ayırmak mümkündür. Buna
göre iktidar
40 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
1) bir değerler sistemi inşa eder ve bu
Otorite, tarif edilen
bağlamda, bir sıfattan çok bir ilişkidir;
zira başkalarının bu
otoriteyi tanıyıp tanımamalarına bağlıdır.
Ancak ne olursa,
bu türden bir ilişki
toplumsal süreçlere
nüfuz etmemeli, o
süreçlere yön vermemelidir. Yön verdiği andan itibaren
otoritenin otoriter
olmaya başlaması
olasıdır.
değerlerin “sürdürülebilirliğini” sağlar;
2) normları koyar ve yorumlar;
3) sosyal kontrolü sağlar;
4) cezalandırma mekanizmalarını işletir;
5) toplumsal - siyasi süreçlerin koordinasyonunu ve genel sisteme entegrasyonunu sağlar.
Demokratik kontrole tabii tutul(a)mayan
otoriter bir iktidar; yasama organını, ayrıca medya ve demokratik kitle örgütleri gibi
(ideal tipik olarak) özerk yada – en azından
– göreceli özerk olması gereken yapıları
kendi bünyesine alarak ve hatta ve hatta
tasfiye ederek bu işlevleri kendi doğruları
doğrultusunda ve sınır tanımaksızın gerçekleştirmeye çalışır.
Bu türden bir otoriterleşme eğilimi ya da
olasılığı, toplumsal çelişkilerin ve eşitsizliklerin salt üstünün örtülmeye çalışıldığı fakat
özünde her bir bireyin yaşamını belirlediği
bu dünyadaki tüm toplumsal formasyonlara içkindir. Ne var ki bu durum; çelişkilerin
ve eşitsizliklerin çok açık gözlemlenebildiği
ülkemizde, eğilim düzeyinden çoktan çıkıp
yaşamımızı daraltmaya başlamıştır bile.
ODTÜ’den Bir Köse
Aydın TİRYAKİ (ChE’81)
UNIT LAB
60
’lı yılların sonunda eski fotoğraflarda yüksekçe bir yerde, o
zaman henüz bir karış boyunda
olan ağaçların arkasından heybetli bir bina
görünür.
İçine girince spor salonundan daha yüksek geniş bir alan karşılar bizi. Binanın projesi yapılırken, yüksekliği deneylerde gerekecek yükseklik olarak barometrik ayağa
göre tanımlanmış olması özel bir yanıdır.
Kimya Mühendisliği Bölümü’ndeki söylenişiyle UnitLab’dır burası… Temel İşlemler
Laboratuvarı hep böyle anılmıştır.
‘80 başlarında orada öğrenci olarak
deney yaparken, aynı anda 60 kişi içerde
olurduk, dörderli grupların her biri bir deneyin başında saatlerce uğraşırdık. Haftaiçi
deneyi yapamadığımızda haftasonunun
sessizliği ve yalnızlığında deneyleri tamamlarken o büyük hacmi daha iyi anlardık.
‘90’larda aynı laboratuvarda deney verir-
ken UnitLab’ın ODTÜ Kimya Mühendisliği
Bölümü’nün hem öğrencileri hem de hocaları için çok özel bir yer olduğunu görmüştüm. Son sınıfa gelince bölümde yaşam,
basık tavanlı kantin ile devasa yüksek tavanlı UnitLab arasında geçerdi.
ODTÜ’nün tanıtım sayfasında şöyle anlatılmış: “Temel İşlemler Laboratuvarı: Metal ve kalın camlardan yapılmış pilot ölçekli
üretim cihazları, akışkanlar mekaniği, ısı
transferi ve buharlaştırma, damıtma, yanma, kurutma, ekstraksiyon, kırma, öğütme
türü deneyler için gerekli deney düzenekleri
ve akışkan yataklı yakıcı test ünitesi bulunmaktadır.” Yani özetle bir fabrikanın pilot ölçekli örneği gibidir. Tavanda, laboratuvarın
her yerine ulaşan 3 tonluk bir vinç vardır.
Teknoloji ve mühendislik eğitiminde
yıllar boyunca oluşan değişimlerle kimi deneylerin pilot ölçekli cihazlar yerine daha
küçük boyutlara inince UnitLab’da değişim-
ler oldu. Binanın üst katlarını oluşturan ve
duvar taraflarını çepeçevre saran bölmelerde yeni deneyler kuruldu.
UnitLab’a girince sağ yanda birkaç oda
bulunur, önceleri terazi odası olan bu bölümler sonraları ofis olarak kullanılmaya
başlanmış. Yukarıya çıkan metal merdivenlere ulaşmadan en sondaki kapının ardında
Cevdet Abimiz vardır. Cevdet Öztin hocamız bölümün bu laboratuvarıyla özdeşleşmiş kişisidir. O geniş mekandaki her cihazın
her bağlantısının son durumu ondan sorulurken, 30 yıl önce nerede ne vardı, onu da
bilir.
Binanın çıplak beton kolonlarla ayrılmış
camlı ön yüzünü saran sarmaşıklar, güz
geldiğinde öylesine bir renk cümbüşü sunarlar ki, bakmaya doyum olmaz. Sağ taraftaki ODTÜ’nün klasik tuğlalı duvarındaki
sarmaşıklar ise her mevsim yeşildir.
Fotoğraflar (24 Ocak 2014): Aydın Tiryaki (ChE’81)
MART 2014 41
Hocam Inecek Var
M.Bülent
M
Bül t VARLIK (E
(Econ/Stat’ocak-76)
/St t’
k 76)
Assos
Behramkale
G
ökçeada ve Bozcaada’dan sonra
anakaraya ayak basarak yolumuza
devam ediyoruz. Bu ayki durağımız
Assos ve hemen yanıbaşındaki Behramkale köyü.
Biraz Tarih
Assos’un geçmişi 2500 yıl öncesine kadar uzanmakta. Kent, başlangıçta tepeden
denize doğru uzanan bir yamaç üzerinde
kurulmuş, etrafı yer yer 20 metre yüksekliğinde, dört kilometreye ulaşan uzunlukta
surlarla çevrilmiş. En tepede Dorik üslupla
inşa edilmiş Athena Tapınağı yer almakta.
Zeus’un kızı olan Athena şehrin koruyucusu olarak kabul ediliyormuş ve tapınağın içinde bir de heykeli varmış. Varmış
diyorum, çünkü XIX. yüzyılda burada kazı
yapan arkeologlar tarafından alınıp götürülmüş!
Platon’un öğrencilerinden Aristotales
üç yıl Assos’ta dersler vermiş ve bir felsefe
ekolü oluşturmuş. Denize doğru uzanan yamaç üzerinde de nekropol, tiyatro ve agora
yer almakta.
42 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Kent; Pers, Makedon, Roma ve Bizans
egemenliğinden sonra Osmanlı denetimine
girmiş ve tepede, denize hakim bir noktada
Behramkale Köyü kurulmuş.
Geçmişten Birkaç Tanıklık
Assos’tan bahseden en eski kaynaklardan birisi “Coğrafyanın Babası” Amasyalı
Strabon’un ünlü eseri Geographika. Strabon bu eserinde; Assos’un denizden biraz
yüksekte olduğunu, doğal ve yapay olarak
iyi tahkim edildiğini, deniz tarafından, limandan çok dik ve uzun bir yolla ulaşıldığını,
bir akrabalık ilişkisi nedeniyle Aristotales’in
burada kaldığını yazar.
1814 yılında yöreyi gezen Polonyalı
Kont Edward Raczynski kıyıdan Assos’a
ayak basar, gördüklerini uzun uzadıya anlatır: “Büyük bir tiyatro dikkatimizi çekti.
Mimar, kavisli bir tepeden ustaca yararlanmasını bilmişti. Seyircilerin oturduğu yerle-
rin bir kısmı, kayaya oyularak basamak basamak yaplmıştı. Tiyatronun tamamı 7.000
kişi alabilecek durumda idi. Şehri çevreleyen surlar, birkaç yeri hariç, halâ sapasağlam duruyor. Eski nekropolisin yanında
birçok Türk’ün oturduğu Behram kasabası
vardır. Assos kalesinde ... manzarası çok
güzel olan bu yerde Dor üslubu ile yapılmış
süslü bir tapınak vardı. Assos kalesinde,
üzerinde yüksek kemerli bir kubbenin oturduğu, kapısı dört sütunlu yuvarlak biçimde
bir cami gördüm...”
Robert Walpole, 1818’de yayınlanan
Memoirs Relating to European and Asiatic
Turkey’de Behramkale’de gördüklerini anlatır.
W. Martin Leake, 1824 tarihli Journal of
A Tour in Asia Minor’da, Assos’un bir Yu-
Hocam Inecek Var
nan şehrinin en güzel örneğini oluşturduğunu yazar.
Anadolu arkeolojisinin kurucusu olarak
kabul edilen Charles Texier de Küçük Asya
adlı dev eserinde Assos’tan söz eder. Behramkale yakınlarında sırf lahit yapımında
kullanılan özel bir taşın bulunduğunu, çevrede demir madeni olduğunu, köyün adını
Orhan Gazi’nin bir kumandanından aldığını yazar. Yörenin siyasi tarihi hakkında oldukça geniş bilgiler verir. Bu arada birkaç
gravür ile surların ve tapınağın planlarını
yayınlar. Ayrıca, tapınakta bulunan bazı
eserlerin Louvre Müzesi’ne götürülmüş olduğunu kaydeder.
J. Thatcher Clarke ve Francis H. Bacon,
1881-1883 yıllarında Assos’ta kazılar yapar
ve buldukları bazı eserlerin ABD’ye götürülmesini sağlar.
Nasıl Gezmeli?
Köye giden yol bir süre sonra ortasında
Aristo’nun birkaç yıl önce alçıdan yapılmış
heykelinin bulunduğu bir meydana çıkar.
Burada sağa doğru giderseniz deniz kıyısına ulaşırsanız. Sola saparsanız köy meydanına varırsınız.
Önce sola saparak köye doğru gidelim.
Bu yolun iki yanı hatıra ve hediyelik eşya
satıcıları ile dolu. Yolun sonunda karşınıza
şehir surları çıkar. 10 - 15 yıl önce burada
dolaşmak serbestti; ama şimdi etrafı tel örgüler ile çevrilerek müzeye dönüştürülmüş.
Girişte “müzekart” geçerli.
Ama müzeye girmeden önce, nedense
müze alanı dışında bırakıymış olan camiyi
ziyaret edebilirsiniz. I. Murat Hüdavendigar tarafından yaptırılan cami tek kubbeli
ve kare planlı. Caminin kapısı devşirme
taştan yapılmış ve üzerinde “Aziz Cornelius Kilisesi’nin Skamandros şehri başkanı
Anthimos” tarafından tamir ettirildiği yazılı!
Müslümanlar, yazıtın bulunduğu mermeri
üzerindeki “haç” işaretlerini törpüledikten
sonra kullanmakta bir sakınca görmemiş!
Caminin içinde genel olarak fazla önemli birşey yok, ancak iki duvardaki pek
sanatkârane olmayan “kalyon” çizimleri dikkat çekici. Bunlar, belki, Osmanlılardan kalma en eski resimler olarak kabul edilebilir.
Müzenin hemen girişindeki surlar ve
kuleler yöreye özgü bir taştan ve sıva kullanılmadan yapılmış. Burası aynı zamanda
şehre girişin iki kapısından biri.
Biraz daha ileride ise meşhur Athena
Tapınağı bulunmakta. Tapınağın sütunlarının bir kısmı restore edilerek ayağa kaldırılmış. Hemen yakınlarda bir camekan içinde
bulunan “maket” yapının bir zamanlar ne
denli görkemli olduğunu kanıtlamakta. Yeri
gelmişken belirtelim; manzara müthiş. Ege
Denizi ve Midilli Adası ayağınızın altında!
Evet, kentin yukarı kısmındaki gezi burada bitiyor. Şimdi geriye dönelim ve biraz
önce sözünü ettiğimiz o meydandan sağa
doğru yola koyulalım. Bu yola ister minibüslerle, istersenin yürüyerek gidebilirsiniz.
Kısa bir süre sonra karşınıza Assos’un günümüzde varolmayan ikinci kapısı çıkmakta. Bu kapıdan nekropol (yani mezarlık) ve
tiyatro bölümlerine gidebilirsiniz.
Yapılan araştırmalar, nekropolün yüzyıllar boyunca kullanıldığını ortaya çıkarmış.
Anlaşıldığı kadarı ile mevcut mezarlar yüzyıllar önce soyulmuş; içlerinde pek birşey
kalmamış.
Midilli Adası’na karşı kurulmuş olan tiyatronun Roma dönemine ait olduğu saptanmış. Tiyatro bir deprem sonucu yıkılmış,
burada bulunan taşların bir bölümü
özellikle Osmanlılar
dö-
neminde yeni binaların inşası için muhtelif
yerlere gönderilmiş!
Bu bölgede agora, meclis binası ve kilise kalıntıları da yer almakta.
Yeri gelmişken küçük bir not: Assos,
geçtiğimiz yüzyılda yabancılar tarafından
kazılmış ve çıkarılan eserler Osmanlı Devleti ile yapılan anlaşmalar sonucu yurtdışına çıkarılmış. Son yıllarda yapılan kazı
çalışmaları sonucu bulunan eserler ise
Çanakkale Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte.
Sahil Boyu...
Tiyatroyu gezdikten sonra sahile inebilirsiniz. Buradaki binaların büyük bir kısmı
Rum mimarisini andırır ama, siz ona aldanmayın, hemen hepsi son 15 - 20 yıl içinde
yapılmış yeni yapılar.
Sahil boyunca çok sayıda lokanta ve
“cafe” bulunmakta. Birinde oturup keyfinize bakabilirsiniz. Yaz aylarında giderseniz
denize girme imkanı var. Ama aklınızda
olsun, bu bölgede de deniz, bütün Edremit
Körfezi’nde olduğu gibi soğuk.
Son Notlar
Behramkale’de butik pansiyonlar bulunmakta. Yemek için de seçenekler mevcut.
İçine biraz kıyma katılmış olan tarhana çorbası güzel. Hediyelik eşyalar arasında el işi
halı - kilim başta gelmekte. İsterseniz çevreden toplanan muhtelif şifalı bitkilerden de
alabilirsiniz. Son yıllarda cam işleri yaygınlık kazanmış. Zaten köyün hemen girişinde
bir cam atölyesi de bulunmakta.
Gideceğimiz bir diğer diyarda karşılaşabilmek dileğiyle,
MART 2014 43
Spor
ODTÜ MD Tenisçileri Madalya
Kazandı
D
erneğimizde faaliyetlerini sürdüren Vişnelik Tenis Eskrim Kulübü, Ankara Atlıspor Kulübü’nde düzenlenen tenis turnuvasından
madalyayla döndü. 6 – 9 Ocak 2014 tarihleri arasında gerçekleşen 8 Yaş Tenis Turnuvası’na katılan ekibimiz, başarılı olarak
madalya almaya hak kazandı. Her oyuncunun yaklaşık 10 maç yaptığı turnuvaya yedi oyuncudan oluşan ekiple katılan Vişnelik
Tenis Eskrim Kulübümüzün üç oyuncusu bütün maçlarını kazanırken, diğer oyuncularımız 7 ve 8 maç alarak ekibi en başarılı ekipler
arasına sokmayı başardı.
44 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Güncel
Aysun BÜYÜKCENGİZ
Neden 8 Mart
Dünya Emekçi Kadınlar Günü?
M
art 1857 tarihinde ABD’nin
New York kentinde 40 bin dokuma işçisi daha iyi çalışma
koşulları için bir tekstil fabrikasında
greve başladı. Bu grev sırasında polis işçilere saldırdı ve onları fabrikaya
kilitledi. İşçiler fabrikanın içinde kilitliyken çıkan yangında, fabrika önüne kurulan barikatlardan kaçamayan işçilerden çoğu kadın olmak üzere 129 işçi
hayatını kaybetti. Ölen işçilerin cenaze
törenine 100 bini aşkın kişi katıldı. Bu
olaydan 53 yıl sonra, 26 – 27 Ağustos
46 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde düzenlenen 2. Enternasyonele bağlı kadınlar toplantısında
Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinde Clara Zetkin, 8 Mart 1857
tarihinde tekstil fabrikası yangınında
ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın
“Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. Ancak, 8
Mart tarihinin Dünya Emekçi Kadınlar
Günü olarak anılması, 1921 yılında
Moskova’da düzenlenen 3. Uluslara-
rası Kadınlar Konferansı’ndan sonra
gerçekleşti. Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8
Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak
anılmasını kabul edince, 8 Mart Dünya
Emekçi Kadınlar Günü tüm dünyada
yaygınlaştı. Türkiye’de 8 Mart ilk kez
1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü”
olarak kutlandı.
Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu
Olsun…
Güncel
SUDOKU ÇOK ZOR
Nilgün EKERMEN
3
6
(CHE’87)
6
3 1
5
9
7
4 9
1
5
Beyin gelifltirmede en
iyi egzersizler aras›nda olan ve düflündürürken dinlendiren bir
bulmaca
7 9
4
7
6
2
1 7
6
1 4
5 2
3
8 1
4
ŞUBAT SUDOKU ÇÖZÜMÜ
268 541 739 349 782 561 571 639 284 783 925 146 415 867
923 692 314 875 926 458 317 837 196 452 154 273 698
AYIN BULMACASI
Günay BULUT
(ADM’85)
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
SOLDAN SA⁄A:
1) 7 Mart 1990 tarihinde öldürülen ünlü gazetecimiz; 2) Boagillerden,tropikal Amerika’da
yaşayan, avını sararak ve sıkarak öldüren çok
iri ve zehirsiz bir yılan. 3) Japon lirik dramı;
Ege Bölgesinde bir dağın,ovanın ve akarsuyun
ortak adı; Bir nota 4) İyi tanımlanmış kuralların ve işlemlerin adım adım uygulanmasıyla
bir sorunun giderilmesi veya sonuca en hızlı biçimde ulaşılması işlemi 5) ….. Marx: 19.
yy’da yaşamış komünizmin kuramsal kurucusu
filozof’un önadı; Yapılmaması istenmiş olan,
memnu 6) Bin gramlık ağırlık ölçüsü birimi; Bir
besin maddesi; Bir nota 7) Bir haber ajansımızın simgesi; Japonya’nın plakası; Diyarbakır’ın
eski adı 8) Aliyenin ünsüzleri; Rifailikten türeyen bir İslam tarikatı 9) Tarafların aralarındaki
anlaşmazlığı çözmek için yetkili olarak seçtikleri ve üzerinde anlaştıkları kişi, yargıcı 10) Ortak düşünce ve görüşteki kişilerin oluşturdukları siyasal topluluk; Tanrıtanımaz.
ŞUBAT ÇÖZÜMÜ
SOLDAN SA⁄A:
1) Abdi İpekçi 2) Sonra; Ya
3) Ora; Neyzen 4) Ra; Mebani 5) Sa; Emare 6) İbibik;
Kel 7) Kokulu; One 8) ALD;
Şoven 9) ue; Udi 10) Kas; K;
Be.
YUKARIDAN AŞAĞIYA:
1) Asortik; Ok 2) Bora; Boa
3) DNA; Siklus 4) ir; Mabude
5) İane; İl; K 6) Ebekuşu 7)
Eyyam; Oda 8) Kaznakovi
9) Eirene 10) Elense.
YUKARDAN AŞAĞIYA:
1) Bir ilimiz 2) 6 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima’ya ilk atom bombasının atıldığı
uçağın adı. 3) Uzaklık anlatan bir söz; Bir ağırlık ölçüsü; Eski dilde su 4) Fosil
hayvanlardan kalan izleri inceleyen paleontoloji dalı. 5) Fransızcada siyah, kara,
karanlık anlamında bir kelime. İskambilde birli 6) Çürütülmüş tütünden yapılan ve
buruna çekilen keyif verici toz, burun otu; Cömert, dost, arkadaş 7) Mendelevyum
elementinin simgesi; Argo’da söz kalabalığı,kuru gürültü anlamındaki sözcük. 8)
Sümer toprak tanrısı; Milattan Sonra; Evren pulu 9) İşler durumda olma, etkinlik
10) Radyumun simgesi; Aşama, basamak, derece
OCAK 2014 47
Çizgiyle
48 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 237
Download

237 - ODTÜ Mezunları Derneği