ATAUM
e-bülten
Yıl 6 - Sayı 67
Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Avrupa Gündemi...
NİSAN 2014
Avrupa’nın 'Sahipsiz' Mağdurları
Çingenelerin Adı Yok
“Avrupa’nın vatansızları” olarak tanımlanan Çingeneler, Avrupa’da en fazla ayrımcı muameleye maruz kalan
etnik grup. Uluslararası Af Örgütü’nün Nisan’da yayınladığı rapora göre, on iki milyonluk Çingene nüfusun
çok büyük bir kısmı, neredeyse her gün, zorla yerlerinden edilme tehdidiyle ve şiddetle karşı karşıya.
Çingenelere yönelik ayrımcı saldırılar gün geçtikçe artarken, Avrupalı liderler sistemli ayrımcılığın nedeni olarak yine
Çingeneleri gösteriyor. Buna göre, tüm sorunlar Çingenelerin “Avrupa düzenine entegre olmayı başaramaması”dan
kaynaklanıyor. Bu nedenle de asıl mesele Çingeneler tarafından her gün terörize edilen halkın arkasında durmak.
MAĞDURLARIN SESSİZLİĞİ
Yasemin KARADAĞ
Dokuzuncu yüzyılda anavatanları Kuzey-Batı Hindistan’dan batıya doğru göç eden Çingenelerin on
dördüncü yüzyıldan itibaren Avrupa’ya geldikleri bilinmekte. Kıtaya göçlerinin üzerinden yedi yüzyıl
geçmesine rağmen hala “Avrupa’nın vatansızları” olarak tanımlanan Çingeneler, Avrupa’da hiç tartışmasız
en fazla ayrımcı muameleye maruz kalan etnik grup. Örneğin, Haziran 2013’te Slovakya’da, içlerinde
çocukların da bulunduğu otuz Çingene, bir grup Slovakyalının saldırısına uğramış ve ağır şekilde
yaralanmıştı. Polisin etkili bir soruşturma yürütmemesi ve saldıranların hiçbir şekilde sorgulanmaması
üzerine gelen eleştirilere karşılık İçişleri Bakanı’nın açıklamaları hayli ilginçti. Bakan, kendisini eleştiren
aktivistlerin, gazetecilerin ve kamu denetçisinin asıl olarak Çingeneler tarafından her gün terörize edilen
halkın arkasında durması gerektiğini iddia edebilmişti. Zira Slovak halkı hiç de ırkçı değildi, yalnızca topluma
uyum sağlayamamış ve yasaları sürekli ihlal eden bu gruptan rahatsızdı. (devamı 3.sayfada)
Fransa'dan Big
Brother
Estonya’nın Evlilik
Tartışmaları
AB-Afrika Zirvesi:
'Eşitlerarası Oyun’
UKIP’in Yükselişi
Sürüyor!
Bilgesu BÜYÜKÇOLAK
sayfa 5
Ahmet Miraç SÖNMEZ
sayfa 7
Elâ BİLGEN
sayfa 8
Onur HAZNEDAR
sayfa 9
Fransa’da Yerel
Seçimler
Çanlar Ukrayna
İçin Çalıyor
Baharın Müjdecisi
Festivaller
H. Kardelen IŞIK
sayfa 10-11
Mühdan SAĞLAM
sayfa 12-13
Ezgi POLAT
sayfa 16
üyelik ve diğer talepleriniz için [email protected]
Portre: Boris Yeltsin
Recep Ersel ERGE
sayfa 14
2
Srebrenitsa Anneleri Adalet Peşinde
Emre YÜKSEL
NİSAN 2014
ATAUM
e-bülten
Srebrenitsa Anneleri Adalet Peşinde
Emre YÜKSEL
Soğuk Savaşı’n bitmesiyle bir- disini gösterdi. İçerisinde birlikte komünist yönetime sa- çok etnik ve dini grupların buhip olan ülkelerde geçiş dö- lunduğu Yugoslavya’daysa
nemleri yaşanmaya başladı. bu durum bir soykırıma yol
Bu geçişlerin kimisi Çekos- açtı. 1991’de Yugoslavya’
lavakya gibi barışçıl bir şekil- dan bağımsızlığını ilan eden
de olduğu gibi Romanya’ Bosna Hersek’te Bosnalı Müsdaki gibi kanlı şekilde de ken- lümanlar ve Bosnalı Sırplar a-
rasında iç savaş yaşandı ve
bu savaş sırasında Bosnalı
Müslümanlar soykırıma tabi
tutuldu. Bu durumun sembolleştiği kentse Srebrenitsa’ydı. Burada yaklaşık 8 bin
Bosnalı Müslüman, Ratko
Mladiç önderliğindeki Bosna
Sırp ordusu tarafından öldürüldü. Srebrenitsa’da öldürülenlerin yakınlarıysa hukuk mücadelesini bırakmadı
ve soykırımda ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle Hollanda aleyhine de dava açtı.
edildi ve böylece de Avrupa’
da belgelenmiş ilk soykırım
olma özelliğine sahip oldu.
Srebrenitsa Soykırımı’ndaki
dramatik olaylardan birisi de
kenti korumakla görevli olan
BM Barış Gücü’nün kenti Sırp
ordusuna teslim etmesiydi.
Thom Karremans komutasındaki 400 kişilik Hollandalı
Barış Gücü, BM Barış Gücü’
nün görev tanımına sıkı sıkıya bağlı kalarak kendilerine
yönelik bir saldırı durumunda söz konusu olacak “meşru
müdafaa” yetkisi dışında
karargahtan çıkamayacağına hükmetmişti. Buysa Güvenli Bölge ilan edilen Srebrenitsa’yı Bosna Sırp ordusuna teslim etmek ve böylece
katliamla sonuçlanacak saldırılarını engelleyememek
anlamına gelmişti. Üstelik,
daha sonra ortaya çıkan görüntülerde Karremans’ın
Mladiç’ten hediye aldığı da
görülecekti.
Söz konusu olayda, Hollandalı askerler 13 Temmuz
1995’te Nuhanoviç’in babasını, abisini ve arkadaşını sığındıkları BM yerleşkesinden
çıkmaya zorlamış, bir süre
sonra da bu kişiler Sırp askerler tarafından öldürülmüşlerdi. Bunun üzerine
Nuhanoviç, Hollanda aleyhine dava açmış ve Lahey
Mahkemesi üç Bosnalının
ölümünden Hollanda Devleti’nin sorumlu olduğuna yönelik karar vermişti. Hollanda Yargıtay’ının da kararı
onamasının ardından ölenlerin yakınlarına tazminat verilmesi kararlaştırılmıştı. Bu
karar sonrasında Nuhanoviç’in avukatı da “BM’nin ve
askerlerinin dokunulmaz olmadığı kanıtlanmıştır” sözleriyle bu davanın emsal teşkil
edebileceğine vurgu yapmıştı. Ancak söz konusu sorunda olumsuz örnekler de
bulunmakta. Örneğin, geçtiğimiz sene AİHM, Hollanda’
dan şikayetçi olan Srebrenitsa Anneleri’nin başvurusunu derneğin doğrudan katliam kurbanı olmadığını ve
BM’nin dokunulmazlığı bulunduğu gerekçesiyle geri çevirdi.
Srebrenitsa Anneleri’nin açtıkları davanın, özellikle Nuhanoviç’in davası göz önüne
alındığında, anneler açısından olumlu biteceği düşünülmekte. Bu çerçevede Hollanda mahkemesinin ve ardından Yargıtay’ın vereceği
karar büyük önem arz etmekte. Bu arada, yakın tarihteki en büyük katliamlardan olan Srebrenitsa’nın sorumluları Ratko Mladiç ve Radovan Karadziç aleyhine
Lahey’deki Eski Yugoslavya
İçin Ceza Mahkemesi’nde
açılan davalar devam etmekte.
Srebrenitsa’da neler yaşandı
Bosna’da Republika Srpska
içerisinde yer alan Srebrenitsa, savaş sırasında BM tarafından “güvenli bölge” olarak ilan edilen 6 yerden birisiydi ve kentin koruması
Thom Karremans komutasındaki Hollandalı askerlere
verilmişti. Diğer bölgelerden
gelen göçlerle birlikte şehrin
nüfusu 60 bin civarına yükselmişti ve Müslümanların ellerindeki silahlar koruma gerekçesiyle toplatılmıştı. 11 Nisan 1995’te de Ratko Mladiç
komutasındaki Bosna Sırp ordusu Krivaya 95 Operasyonu çerçevesinde Srebrenitsa
kentine girdi. Ağır silahlarla
donatılmış Sırp ordusu en az
8 bin 372 Bosnalı Müslümanı
öldürdü. “Avrupa’nın İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra
gördüğü en vahşi katliam”
olarak nitelendirilen Srebrenitsa Katliamı, önce Eski Yugoslavya İçin Ceza Mahkemesi, ardından da Uluslararası Adalet Divanı tarafından
soykırım olarak tanımlandı
Hukuksal
mücadele
Srebrenitsa’da binlerce Müs- koruması
lüman Boşnak’ın öldürülmesi, onların en yakınları olan
annelerini harekete geçirdi.
“Srebrenitsa Anneleri” adlı
bir dernek kurdular ve haklarını hukuksal düzlemde
arayabilmeleri için de bir zemin oluşturmuş oldular. Nitekim Srebrenitsa Anneleri
bu sayede (6 bin kişiyi temsilen) ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle Hollanda aleyhine
dava açtı. İlk duruşması
Lahey’de görülen duruşmada Bosnalı Anneler, bölgede
görev yapan Hollanda askeri
bir li ği nin Srebrenitsa’da
ölenleri koruması gerektiğini
belirterek tazminat talebinde bulundu. Davaya tanık
olarak katılan dernek başkanı Munira Subaciç, davayla ilgili olarak “hiç kimse bize çocuklarımızı geri getiremez,
acımızı dindiremez. O dönemde gerçekten de onların
altında gözleri
önünde neler olduğuna dair
19 yıldır Hollanda’dan bir
söz duymadık. Hala sessizler” yorumunu yaptı. Subaciç, İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra Yahudilere yapıldığı gibi bir farkındalık oluşturulması gerektiğini de belirtti.
Savaş Mağduru Kadınlar Derneği Başkanı Bakira Haseçiç
ise, katliamda yalnızca Hollanda askerlerinin değil, bağlı oldukları Birleşmiş Milletlerin de sorumluluğu bulunduğunu ve mahkemeden olumlu bir sonuç beklediklerini ifade etti.
Srebrenitsa Anneleri’nin açtığı bu dava, aslında bir ilk değil. Zira bu konuda daha önce verilmiş ve emsal niteliği
taşıyan kararlar var. Savaş sırasında üç yakınını kaybeden Hasan Nuhanoviç, 15 yıl
önce başlattığı hukuk mücadelesini kazanmayı başardı.
ATAUM
e-bülten
AB yetkililerinin de Çingenelere yapılan saldırılar karşısında yaptıkları açıklamalar
pek farklı sayılmaz. 16 Ocak
2014’te Adalet ve Temel Haklardan Sorumlu Komisyon
üyesi Viviane Reding’in açıklamasına bakıldığında, AB’
nin de mevcut soruna yaklaşımı görülmekte: “Avrupa’da
birçok Roman büyük bir sefalet içinde yaşıyor. Romanlar
anavatanlarını terk ederek
Avrupa’ya geldi, çünkü orada onların bir geleceği yoktu. Buradaysa karşılaştıkları
problemleri çözebilmemiz
için AB’ye üye devletlerin çabasının yanı sıra Romanlar
da Avrupa düzenine uyum
sağlamak ve ‘normal’ şekilde yaşamlarını sürdürmek
için çaba harcamalı.”
Öte yandan, Çingenelerin
maruz kaldığı bu ırkçı ve düşmanca tutumlar çok daha eskilere dayanmakta. Orta
Çağdan beri veba hastalığını
yaydıkları gerekçesiyle Yahudilerle birlikte yerlerinden
edilen veya öldürülen Çingeneler, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde faşizmin zirve yaptığı Avrupa’da en çok
işkence gören ve öldürülen
azınlıkların başında gelmişti.
Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı
boyunca toplama kamplarında ve gaz odalarında yüz
binlerce çingene katledildi.
Daha yakın tarihe bakıldığındaysa, 1958’ten 1990’a
ka dar Çekoslovakya’da
“halk sağlığı” adı altında
Çingenelere yapılan kısırlaştırma politikaları, Temmuz
1996’da Arnavutluk’ta Çingene bir kız çocuğuna ve kardeşine hakaret edildikten
sonra diri diri parkta yakılmaları gibi dehşet verici örneklerin sayısını artırmak
Çingenelerin Adı Yok
Yasemin KARADAĞ
NİSAN 2014
mümkün. Bugün Çingenelere karşı yapılan ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve onları
“ötekileştiren” söylem tüm
Avrupa’da hız kesmeden devam etmekte. Kendilerine yapılan saldırıların gün geçtikçe artmasına karşılık Çingeneler, bunların hiçbirini polise bildiremiyor. Zira şikâyetçi
oldukları saldırılarda çok
azının polis tarafından doğru
bir şekilde soruşturulduğunu
ve sorumluların cezalandırıldığını belirten Çingeneler,
bu yüzden polise güvenemediklerini söylüyor. Son zamanlarda polisin bizzat kötü
muamelesine de maruz kalan Çingeneler, bu endişelerinde pek de haksız sayılmazlar.
Nitekim Çingenelere karşı
ayrımcı saldırıların yoğun
olarak yaşandığı ülkelerden
Çek Cumhuriyeti, Fransa ve
Yunanistan’da yaşayan mağdur Çingenelerin hikâyelerine yer veren Af Örgütü’nün
son raporu da Çingenelere
yönelik polis şiddetinin boyutunu gözler önüne seriyor.
2007’de dört çocuğu ve eşiyle Romanya’dan Fransa’nın
Marseille şehrine gelen
Steluta, Kasım 2011’de polis
tarafından gördükleri şiddeti
şu sözlerle anlatıyor: “Kilisenin yanına kurduğumuz çadırda uyuyorduk. Polis her
hafta keyfi olarak belgelerimizi kontrol etmek için gelirdi ve bize burayı terk
etmemizi söylerdi. Bizi buradan göndermek için yine geldiler. Önce çadırda çocuklarım uyurken içeriye göz yaşartıcı gaz sıktılar ve sonrasında çadırımızı, kişisel eşyalarımızı yok ettiler. Polisi durdurmaya çalışan eşime de
önce gaz sıktılar ve sonrasında da bacağını kırdılar.”
Fransa’da ırkçılıkla mücadele eden kuruluş olan Médecins du Monde, bu olayı yargıya taşıyarak polisler hakkında cezai soruşturma
başlatılmasını sağladı. Ancak bu soruşturma hala devam ederken, yerel makamlar tarafından yürütülen soruşturma sonucunda polislerin orantısız güç kullanmadığına karar verildi. Yine Af
Örgütü’nün raporuna göre,
Fransa’da binlerce Çingene
2013’te yaşadıkları yerlerden zorla çıkartılmış. Bunlardan çok az bir kısmına
yaşayabilmeleri için bir ev temin edilirken, geri kalanıysa
yalnızca geldikleri yere dönmeleri noktasında “sertçe
uyarılmış”. Fransız ceza hukukunda zorla evinden edilmeye karşı mağdurların hakkını gözeten bir yasa hükmü
olmadığından, polis ve Fransız halkı tarafından gerçekleştirilen bu eylemler ne yazık ki “cezasız” kalmakta. Diğer yandan, Fransa’da polis
ya da bir grup tarafından saldırıya uğrayan Çingeneler,
hem polise güvenmediklerinden hem de polise gittikleri takdirde kendilerine
saldıranların tekrar aynı eyleme girişecekleri korkusuyla şikâyetçi olmadıklarını dile
getiriyor. Nitekim Marseille
polisinin Af Örgütü’ne yaptığı açıklamaya göre, Çingenelere yapılan saldırıların ırkçı bir saldırı olup olmadığının
tespit edilmesi neredeyse
imkânsız. İnsan haklarının
kadim savunucusu ve temsilcisi olan AB üyesi ülkelerde
Çingenelere yönelik artan
bu saldırılar, dikkatleri konuyla ilgili AB düzenlemelerine çekiyor.
Nicelikte bol, nitelikte yetersiz AB düzenlemeleri
Kemer sıkma politikalarının
artık olağan bir ekonomi politikasına dönüştüğü AB ülkelerinde şiddetin dili gittikçe yaygınlaşırken, Çingenelere yönelik ırkçı saldırılar da
artarak devam etmekte. Bu
saldırıları ve yabancı düşmanlığını önlemek adına Avrupa Konseyi çerçevesinde
alınan hukuki önlemlere baktığımızda, karşımıza AİHM
kararları çıkmakta. AİHS’nin
ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesi ve Ek 12 Numaralı Protokolün 1. maddesi çerçevesinde Strazburg
içtihadında Çingeneler lehine alınan kararlar mevcut.
(Moldovan and Others v. Romania-12.07.2005, Nachova and Others v. Bulgaria06.07.2005, Stoica v. Romania-04.03.2008, Fedorchenko and Lozenko v. Ukraine-20.09.2012).
Ab’nin bu konuda son dönemde aldığı önlemlere baktığımızdaysa, 2000 yılında çı-
kardığı Irk Eşitliği Direktifi
(RED) öne çıkmakta. Eğitim,
sos yal ya şam, ka mu sal
mallara erişim gibi pek çok alanda ırka ve etnik kökene
dayalı ayrımcılığı yasaklayan
direktife göre, Avrupa’da yaşayan Çingenelerin yerlerinden edilmemesi, çocuklarının diğer çocuklarla birlikte eğitim alması ve insani yaşam
koşullarına sahip olmaları
gerekmekte. Buna karşılık
Çingeneler, özellikle Fransa,
İtalya, Yunanistan ve Romanya’da zorla evlerinden çıkarılıyor ve toplumdan izole
edilmiş gettolarda yaşamaya
zorlanıyor.
Bir diğer AB düzenlemesi de
2008’de Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Çerçeve Karar. Irkçılık ve yabancı
düşmanlığıyla mücadelede
ortak bir ceza hukuku oluşturmak için kabul edilen
Çerçeve Kararın 4. maddesine göre, üye devletler ırkçı ve
yabancı düşmanlığı içeren
tüm eylemlere karşı cezai
yaptırımlar getirmek ve bu
tür ihlalleri “cezayı ağırlaştırıcı sebep” olarak ulusal
hukuklarında tanımlamak zorunda. Birliğe üye devletlerin
ulusal hukuklarını Çerçeve
Karara ne derece uyarladıklarını inceleyen Avrupa Komisyonu, ilgili raporunu 27
Ocak 2014’te yayınladı. Raporda AB ülkelerinde hızla
artmaya devam eden ırkçı
saldırılara dikkat çeken Komisyon, bu konunun üzerine
daha fazla eğilmeleri gerektiği şeklinde küçük bir
uyarıyla kendini eleştirmekten öteye gitmiyor. Irkçılık ve
yabancı düşmanlığı suçunu
düzenleyen 4. maddenin Birliğe üye ülkelerin ceza
kanunlarında kaçıncı derecede yer aldığını inceleyen
Komisyon’un, söz konusu ülkelerde gerçekleşen ırkçı saldırıların bu ülkelerin ceza
kanunlarında suç olarak tanımlanmasına rağmen nasıl
3
“cezasız” kaldığına değinmektense kaçındığını görüyoruz.
Hukuksal düzenlemelerin yanı sıra hem Avrupa Konseyi
hem de Avrupa Komisyonu,
doğrudan Avrupa’da yaşayan Çingenelerin daha iyi koşullarda yaşamalarına yönelik pek çok düzenleme ve proje gerçekleştirmekte. Düzenlemeler oldukça fazla olsa
da bunların uygulama alanındaki yetersizlikleri nedeniyle Avrupa’daki Çingenelerin yaşam mücadeleleri
her geçen gün daha da
zorlaşmakta. Yüz yıllardır fakirlik, işsizlik, ayrımcılık ve kötü yaşam koşullarına karşı yaşam mücadelesi veren Avrupa’nın en büyük azınlıkları
Çingeneler için AB’nin özgürlük, demokrasi, insan
haklarına saygı gibi temel değerleri hiçbir anlam ifade edemiyor. Zira Çingenelere sahip çıkacak bir toplumsal-siyasal kesim ya da devlet yok.
4
İnternet Yönetiminin Geleceği
Esra AKGEMCİ
NİSAN 2014
ATAUM
e-bülten
İnternet Yönetiminin Geleceği
Geçtiğimiz sene Amerikalı eski istihbaratçı Edward Snowden’in ortaya çıkardığı skandal, modern dünyanın vazgeçilmez teknolojisi olan
internetle ilgili yeni düzenlemeler yapılması gerekliliğini
gündeme getirdi. ABD’nin internet üzerindeki kontrolünü
gevşetmeyi kabul etmesinin
ardından internet yönetiminin geleceği, küresel düzeyde çözülmesi gereken bir soruna dönüştü. İnternet yönetimini belirli otoritelerin inisiyatifinden çıkarıp daha demokratik hale getirmek için
ilk adımıysa Brezilya Devlet
Başkanı Dilma Rousseff attı.
Brezilya’nın São Paulo kentinde 23-24 Nisan 2014 tarihlerinde küresel olarak ilk
kez düzenlenen ve 85 ülkeden 800’e yakın kuruluş ve
şirketin katıldığı NETmundial
adlı zirvede internetin geleceği ve güvenliği konusunda
alınacak önlemler tartışıldı.
São Paulo’daki internet zir-
Esra AKGEMCİ
vesi, internet yönetimini ABD
bünyesinde faaliyet gösteren
kurumların tekelinden çıkarmak için uluslararası düzeyde atılan ilk somut adım olarak değerlendiriliyor. İnter-
‘Baskı mimarlığı’nın ardından
Snowden’in sızdırdığı belgeler arasında tüm dünyadaki
yüz milyonlarca internet kullanıcısını yakından ilgilendiren esas konu, kuşkusuz internet şirketlerinin sunucularını doğrudan ya da dolaylı
olarak ABD’nin istihbarat birimlerinden NSA’nın (Ulusal
Güvenlik Ajansı) erişimine
açan PRISM (Prizma) adlı
programla ilgiliydi. NSA,
Snowden’in “baskı mimarlığı” olarak tanımladığı izleme programını yürüttüğünü
doğrulamış, Microsoft, Yahoo, Google, Facebook, Youtube, Skype ve Apple gibi internet devleri, kullanıcılarıyla ilgili hangi bilgileri aktardıklarını açıklamak zorunda kalmıştı. ABD istihbaratının internet kullanıcılarını kapsamlı bir şekilde takip ettiğinin ortaya çıkmasının ardından gelen yoğun tepkiler
üzerine Washington, internet adreslerinin teknik altyapısını koordine eden İnternet
Tahsisli Sayılar ve İsimler Kurumu’nun (ICANN) kontrolünü devretmeyi kabul etti. Buna göre ICANN’in denetimi
Eylül 2015’te üzerinde anlamaya varılacak yeni bir uluslararası kuruluşa devredilecek ve bu kuruluş, başka
bir devlet tarafından da
kontrol edilemeyecek.
ICANN’in kontrolünün hangi kuruluşa devredileceğine
ilişkin tartışma başta olmak
üzere internetin geleceğine
ilişkin küresel düzeydeki görüşmelerde, ABD’yle “dinleme krizi” yaşayan AB’nin pozisyonu çok önemli. AB’nin
Washington ve New York’taki bürolarının NSA tarafından dinlendiğinin ortaya çıkmasının ardından Washington’a yönelik eleştirel bir po-
İlk küresel internet konferansı
NETMundial konferansının
toplanması için girişimde bulunan isim, NSA’nın telefon
görüşmelerini ve e-posta yazışmalarını takip ettiğini
öğrendiğinde büyük tepki
gösteren Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff oldu.
Rousseff, Brezilya Senatosu’nun kabul ettiği ve internete eşit erişim sağlamayla
internet kullanıcılarının gizlilik hakkını güvence altına almayı amaçlayan yasayı
NETMundial konferansında
imzalayarak önemli bir mesaj vermekle kalmadı, aynı
zamanda şu sözlerle interne-
tin genel yönetim şekline yönelik eleştiriler de getirdi:
“Brezilya, internet yönetiminin çok uluslu, farklı sektörlerin katılımıyla demokratik
ve şeffaf olması gerektiğini
savunuyor. Çok taraflı modelin interneti yönetmede en
iyi yöntem olduğu kanaatindeyiz”.
Siber güvenlik, gizlilik haklarının ve ifade özgürlüğünün
korunması gibi konular başta olmak üzere internet yönetiminin geleceğinin görüşüldüğü konferansta, internet şirketleri, akademisyenler, teknik uzmanlar ve inter-
netin geleceğine ilişkin küresel düzeydeki görüşmelerde
arabulucu rolü üstlenerek aktif bir pozisyon almak isteyen
AB’yse, bir yandan internet
yönetiminde ABD tekelini kır-
mayı hedefliyor, diğer yandan bu tekelin Rusya ve Çin’
in önerdiği gibi Birleşmiş Milletler’e devredilmesine karşı
çıkıyor.
zisyon alan AB, ICANN’i daha açık ve şeffaf hale getirmek ve ABD’nin kontrolünü
azaltmak istiyor. Öyle ki, Avrupa Komisyonu’nun dijital
gündemden sorumlu üyesi
Neelie Kroes, “ICANN’in küreselleşmesi için net bir takvim” oluşturulması yönünde
bir strateji açıkladı. Kroes, ortaya çıkan dinleme skandallarının ardından yaşanan
“güven zedelenmesi”ne dikkat çekerek, “küreselleşmiş”
bir ICANN tanımlama yönünde AB girişiminin önemine vurgu yaptı.
Bununla birlikte AB’nin,
internetle ilgili yeni düzenlemelerin BM çerçevesinde
oluşturulması için teklif sunan Çin ve Rusya’nın konumuna da karşı olduğunu belirtmek gerek. Siber suçlarla
mücadeleyi gerekçe göstererek internet üzerinde daha
sıkı kontrol sağlamak için lobi yapan Pekin ve Moskova’
ya karşılık Brüksel’in vurgusu, “temel özgürlükler ve insan haklarının internette de
korunması” yönünde. “İnternetin yönetimini özgürlük ilkesine resmen bağlamak
istiyoruz” diyen Kroes, Avrupa Komisyonu’nun internet
yönetiminin BM tarafından
devralınmasını kabul etmediğini açıkça belirtti. Zira böyle bir girişim, internetin küresel niteliğini kaybederek her
biri farklı kurallar tarafından
belirlenen farklı bölgesel ve
ulusal ağlara dönüşmesine,
yani “internetin parçalanmasına” yol açabilir. AB’nin
“internetin küreselleşmesi”
yönünde ortaya koyduğu bu
net tavır, 23-24 Nisan’da
São Paulo’daki NETMundial
konferansının ana temasıyla
hedeflerine de paralel.
net kullanıcılarını temsil edilen örgütlerin katılımı eşit
düzlemde gerçekleştirilmeye
çalışıldı. Konferansa ev sahipliği yapan Brezilya Bilim
ve Teknoloji Bakanlığı Bilgi
Teknolojileri Sekreteri Virgilio Almeida, internet için çok
paydaşlı bir model istediklerini ve bu çok paydaşlı süreçte herkesin eşit katılımı olması gerektiğini vurguladı.
Almeida’nın sözleriyle “internetin yönetimine ilişkin gelecekteki reformların temellerinin atıldığı” konferansın
sonuç bildirisinde, internetin
geleceğinde devletler, şirket-
ler, akademisyenler, teknik
uzmanlar ve kullanıcıların
hepsinin söz sahibi olması gerektiği belirtildi. Sonuç bildirisinde internetin daha az
ABD merkezli olması çağrısında da bulunulurken, Rusya ve Çin’in taleplerinin aksine devletlere daha fazla
kontrol verilmesi fikrinden
de kaçınıldı. Böylelikle internetin tarafsızlığının korunmasının önemine vurgu yapan AB pozisyonunu güçlendiren önemli bir adım atılmış
oldu.
ATAUM
NİSAN 2014
e-bülten
Fransa'dan Big Brother
Bilgesu BÜYÜKÇOLAK
5
Fransa'dan Big Brother
Bilgesu BÜYÜKÇOLAK
Fransa'nın George Orwell’in
“Big Brother” romanından
esinlenerek adlandırdığı ve
kişisel verilerin kaydının
tutulmasını amaçlayan bir sistem inşa ettiğini Mart’ta
açıklaması ve Nisan başlarında Avrupa Adalet Divanı'
nın teknik-istihbarat işleminin yasadışı olduğu kararına
varması, kişisel iletişimin takibi konusunun gündemdeki
canlı yerini koruduğunun bir
göstergesi. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde denetleyici-düzenleyici mekanizmaların azlığı ve hatta yokluğu sebebiyle bu türden uygulamalar büyük ölçüde
yasadışı olarak yürütülüyor.
Devletlerin erklerini dayandırdıkları birçok neden arasında artık kayıt altına alınmış kişisel veriler de yerini
alıyor. Bu nedenle herkes potansiyel şüpheli oluyor ve tehdit altında bulunuyor. Yüzyıllardır süregelen egemen erkini kısmen sınırlandırmaya
dayalı olan demokrasi süreci, başta kapitalizm olmak
üzere devletleri daha da
güçlü hale getiren birçok sebeple birlikte tersine işliyor.
Tersine işleyen bu süreç devletlerin lehine akarken, dünyanın birçok ülkesinden sivil
toplum kuruluşları da uygulamanın temel hak ve özgürlük alanına müdahale ettiği
gerekçesiyle tepki yağdırıyor.
Ancak uygulama bir de diplomatik bir taraf barındırıyor.
Zira dinleme yapılan kişiler
sadece “sade vatandaşlar”dan oluşmuyor. Potansiyel şüpheliler sınıfında siyasiler de yerini alıyor ve bu da
dinleme uygulamasını diplomatik bir kriz haline getiriyor.
Nitekim dinleme engeline yakın zamanda takılan bir siyasi olan Sarkozy, üst yargıya
müdahale etmesi gerekçesiyle ülkesinde tepkiyle karşılanmıştı.
Kişisel verilerin kayıt altına alınması ya da “tapelenmesi”,
yarım asırdan fazladır süregelen bir olay. Fakat bu süreç
bir paranoyaymışçasına ilerleyen ve uzun yıllar boyunca
büyük devletler tarafından
kabul edilmeyen bir ağı barındırıyor. Telefon, faks, SMS,
e-mail gibi verilerin kaydı bazen güvenlik, bazense siyasi
sebeplerle tutuluyor. Her ne
kadar yarım asırdan fazla
olan bir süreçten bahsetsek
de, 11 Eylül faciası sonrası
başta ABD olmak üzere bir
çok ülke bu kayıtları olası terör saldırılarını önlemek
amacıyla daha dikkatli ve daha fazla tutuyor. Bildiğimiz
anlamda bu kayıtları tutan
ilk ve büyük ağ ise “Echelon”.
mış. Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada, ABD ve İngiltere’den oluşan 5 ülkenin işbirliğiyle yürütülen bu proje,
ABD'nin ulusal güvenlik
ajansı olan NSA'ya bağlı olarak çalışıyor. Bu sisteme dün-
yanın en büyük kulağı diyebiliriz, çünkü birçok ülkede
üssü bulunuyor ve dünyadaki görüşmelerin yüzde 90'ını
kayıt altına alabiliyor. Üstelik
proje NATO ülkeleri tarafından da destekleniyor. AB ül-
keleriyse tepki olarak Enfopol adı verdikleri projeyle
bir anti-echelon sistemi oluşturmaya çalışsa da, bu proje
Echelon'un geniş ve etkili ağı
karşısında yetersiz kalarak
istenen başarıya ulaşamadı.
leme yapılabiliyor. Amacı dışında toplanan kayıtlar 10
gün içerisinde imha edilmek
zorunda. Ülkede 5 yıllık bir
süreç sonunda tamamlanan
Big Brother projesininse yakın zamanda başlatılması
amaçlanıyor. Bu projenin gerekçesi, Fransa'da adli takip
ve dinleme konularında yükselen rekor talep. Diğer nedense “özel kuruluşlarca derlenen kayıtlar”ın maliyetinin
çok yüksek olması.
İtalya'da da savcı talebi ve hakim kararıyla dinleme yapı-
labiliyor. Önleme amaçlı kayıt tutulmasına da ancak ağır
ceza gerektiren hallerde izin
veriliyor. Ancak bu veriler delil olarak gösterilemiyor.
Avusturya'daysa sadece adli
amaçla dinleme yapılabiliyor. Yani önleme amaçlı dinlemenin hiç bir yasal dayanağı yok. Adli amaçlı dinlemeyse ancak kuvvetli suç şüphesi varsa yapılabiliyor. Almanya'da olduğu gibi Avusturya'da da dinleme işlemi sona erdiğinde muhatapların
bilgilendirilmesi gerekiyor.
Echelon nedir?
Echelon sistemi varlığı ilk defa 1999'da kabul edilen ancak İkinci Dünya Savaşı
sonrası Nazi Almanya'sına
karşı geliştirilen bir teknoloji.
Projenin temelleri, 1947'deki
UKUSA antlaşmasıyla atıl-
Ülkelere göre dinlemeler
İngiltere'de14 yıl önce “araştırma yetkilileriyle” ilgili çıkarılan yasaya dayanarak ülkede sadece istihbarat yetkilileri ve güvenlik biriminin başındakilerin talebi ve devlet
bakanının onayıyla dinleme
yapılabiliyor. Kasten ve yetkisiz dinleme yapmaksa suç olarak kabul ediliyor ve bu yolla elde edilen veriler de delil
olarak kabul görmüyor.
Almanya'daysa ancak ağır
suç soruşturması ve hakim
kararı varsa dinleme yapılabiliyor. Bu dinlemeler de
“G10” kanunuyla düzenleniyor. İstihbarat birimleriyse ancak “terör” kuşkusu varsa bu
yetkiyi kullanabiliyor. Dinlemeler sona erdiğindeyse ilgililere haber verilmesi zorunlu tutuluyor. 2013’te NSA
kaynaklı kayıtların gündeme
gelmesiyle ABD ve Almanya
arasında bir anti-casusluk
anlaşması yapılması planlanıyordu ancak ABD'nin adım
atmamasıyla bu anlaşma da
yakın zamanda suya düştü.
Fransa'da ancak yargı kararıyla veya devlet izniyle din-
6
Hellas’ta Sistem Değişikliği
Christos TEAZIS
ATAUM
NİSAN 2014
e-bülten
Hellas’ta Sistem Değişikliği
Christos TEAZIS
Yunanistan’da 2009’dan beri çok derin bir ekonomik kriz
yaşanıyor. Bu kriz, Yunanistan’ın sosyo-ekonomik yapısını dönüştürüyor. Nasıl ve
neye? Eski sosyo-ekonomik
yapı, dünyadaki gidişata ters
bir anlayışa sahipti. Örneğin
eskiden dükkanlar çarşamba
ve cuma akşamları kapalıydı. Cumartesi günüyse en
geç saat 14.30’a kadar çalışılırdı ve pazar günü tamamen tatildi. Şimdi yeni yasayla, çalışma saatleri neredeyse sabahtan akşama kadar uzatıldı. Üstelik pazar
günleri de dahil.
Onun dışında, Yunanistan’
da özellikle 80’lı yıllardan itibaren “büyük devlet” anlayışı vardı. Buna göre, “devlete
gir kendini kurtar. Her ay maaşın olur ve böylece hayatını
sürdürürsün. Yeter ki bir güvencen olsun” görüşü esastı.
Yeni düzendeyse yüzbinlerce
çalışan işten atıldı. Personel
alımı durdurduldu ve artık
personel alınacak kriterler
de tamamen değişti. Bu yeni
anlayışsa insanlara şunu
söyletiyor: “Devlete girmek
zor artık. Kendim ayaklarımın üzerinde durmam lazım.” Artık çalışmazsak “ekmek ve köfte yok”. Bu noktada şunu belirtmekte fayda
var. Yunanlılar önce çalışmıyorlardı mı ki şimdi çalışılsın
diye tutturuluyor. Mesele şu:
eskiden Yunanlıların çalışma
etiği ve bu çalışma etiğinin
sosyo-ekonomik koşulları
uluslararsı konjonktürün gidişatına tersti. Güvenceli iş
arayışı egemendi. Bu bağlamda, artık Yunanlıların
“çalışma etiği” çağla yüzleşmekte. Üstelik, Yunanistan’
daki bu sosyo-ekonomik dönüşüm sosyopolitik yapıya
da sıçramaya başladı. Nitekim Yunan Başbakanı Adonis
Samaras yeni Anayasa paketini açıklamak üzere. Bu
pakette siyasi sistemi kökten
değiştirecek teklifler yer alıyor. Örneğin, devlet memurlarının kadroları azaltılacak
ve senatoyla cumhurbaşkanının yetkileri de artacak.
Başbakan Samaras ve siyasi
ortağı PASOK Genel Başkanı
Evagenlos Venizelos, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi konusunda
hemfikirler. Ayrıca bu teklif
kabul olmasa da cumhurbaşkanının illerin seçtiği insanlar tarafında seçilmesi
gündeme gelebilir. Venizelos aslında daha da ileri gidi-
yor ve cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılmasını ve dış
politikayı da kapsaması gerektiğini söylüyor.
Siyasi sisteme gelince, hükümetin önerileri şunlar: Mevcut 300 milletvekili sayısı
200’e düşürülsün; yasama
erkinin kuvvetlendirmesine
yönelik olarak senato kurulsun; Anayasa mahkemesi
kurulsun; seçim yasasının değiştirilmesi zorlaştırılsın; özel
üniversiteler kurulsun; siyasi
partilerin mali denetimi daha şeffaf bir şekilde gerçekleştirsin; başbakanın görev süresi sınırlandırılsın; milletvekillerinin dokunulmazlık yasası gözden geçirilsin;
daimi maliye bakan yardımcısı (bütçe sorumlusu) ve dışişleri bakan yardımcılığı
ihdas edilsin.
Ana hatları böylece çizilen reform paketinin ve özellikle
cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi önerisinin, başkanlık sistemine doğru bir adım olduğu açık. Zaten zaman zaman cumhurbaşkanının halk tarafından
seçilmesi fikri dillendiriliyor;
dolayısıyla aslında bu yeni
bir fikir değil. Özellikle eski
Başbakan Konstadinos Miçotakis bu konuyu sıkça vurgulardı. Ayrıca Miçotakis’in
kızı Dora Bakogiani de Demokratik İttifak partisinin genel başkanıyken partinin
programının ilk maddesi çok
açık ve net bir şekilde cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini içeriyordu.
ATAUM
e-bülten
İletişim
Adres: Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM)
Cemal Gürsel Caddesi, 06590 Cebeci, Ankara
Telefon: 0 (312) 362 07 62
Faks: 0 (312) 320 50 61
Web: www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten
E-posta: [email protected]
Editör: Erdem DENK
Tasarım: Turan BACI-Erdem DENK
* Yazılarınızla katkıda bulunmak için [email protected] adresine email atabilirsiniz.
* ATAUM E-Bülten’de yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. ATAUM'un resmi görüşü değildir.
* Bu e-bülten içinde yer alan özel kullanım lisanslı tüm yazı ve görsellerin bütün hakları ATAUM`a aittir.
* Bu e-bülten, kaynak gösterilerek kopyalanabilir, dağıtılabilir, basılabilir.
Sahibi: ATAUM adına Çağrı ERHAN · Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erdem DENK · Yayının Türü: Süreli (Aylık) · Basım Yeri: Ankara
Üniversitesi Basımevi, İncitaşı Sokak No:10 06510 Beşevler/ANKARA Tel: 0(312) 213 66 55 · Basım Tarihi: 8 Nisan 2014
ATAUM
e-bülten
NİSAN 2014
Estonya’nın Evlilik Tartışmaları
Ahmet Miraç SÖNMEZ
7
Estonya’nın Evlilik Tartışmaları
Ahmet Miraç SÖNMEZ
17 Nisan 2014’te Estonya
Ulusal Meclisi’nde temsil
edilen dört partiden üçüne
mensup 40 milletvekilinin bu rakam meclisteki tüm milletvekillerinin sayısının üçte
birinden daha fazla- cinsiyetlerine bakılmaksızın bir
arada yaşayan çiftlerin mali
hakları, miras durumu ve velayet hakkı gibi hak ve sorumluluklarını düzenleyen
bir yasa teklifini Meclis’e sunması, pek çok tartışmayı da
beraberinde getirdi. Her ne
kadar iktidar ortağı Reform
Partisi’nin bir milletvekili ve
Meclis Anayasa Komisyonu
Başkanı Rait Maruste evlilik
kurumunun kadın ve erkek arasında bir birlik olarak kalacağını vurgulasa ve söz konusu yasa teklifinin gay ve
lezbiyen çiftleri için özel olarak sunulmadığını ifade etse
de, bu konu özellikle de muhafazakâr çevrelerde hararetle tartışılmakta.
Öncelikle rakamlara bakmakta fayda var. 2011’de yapılmış olan son nüfus sayımında Estonya’da evli veya
değil birlikte yaşayan 170
bin çift bulunmakta. Aynı sayım neticesinde 15 yaş üstündeki nüfus içinde yasal bir
eşle yaşayanların oranı yüzde 34.5 iken, bu oran 2000’
deki nüfus sayımında yüzde
39.9 idi. Yine aynı şekilde yasal bir evlilik bağı olmadan
yaşayanların oranı 2000’de
yüzde 10,9 iken 2011’de bu
oran 15.6’ya çıkmış durumda. Aynı nüfus grubunun yarısıysa (yüzde 49.9) yasal veya yasal olmayan herhangi
bir birliktelik içinde değil.
Bunlar arasında hiç evlenmemiş, boşanmış veya dul
kalmış kimseler bulunmakta.
428 kişiyse aynı cinsten kişiyle beraber yaşamakta. Burada da 206 erkek ve 222 ka-
dın çift şeklinde rakamlar deme gelmişti. Bu çalışmavar. Estonya kamuoyunu meş- nın amacı birlikte yaşayanlagul eden durumsa, meclise rın mülkiyet rejiminin belirsevk edilen yasa teklifinin lenmesi, eşlerin birbirine karaynı cinsiyetten insanların şı sorumluluklarının tespiti
bir arada yaşamasının teşvik ve doğan ve/veya evlat ediedeceği yönünde şüpheler nilen çocukların korunması
yaratması. Zira kanun tek- ve miras hakkı bakımından
lifinin metninde, birlikte ya- durumlarının açıklığa kavuşşayacak çiftler için bir cinsi- turulmasıydı. Ancak o döyet ibaresi getirilmemiş du- nemdeki koalisyon hükümerumda. Üstelik, mecliste gru- tinin tarafları arasında çıkan
bu bulunan dördüncü parti anlaşmazlık, söz konusu çaolarak muhafazakâr ve Hris- lışmanın gündemden düştiyan-demokrat IRL partisi, mesine sebep olmuştu.
ayrı yaşamanın hukuksal çer- Bu defa Meclis gündemine
çeve kazanmasına toptancı gelebilen taslağa göre çiftler,
bir yaklaşımla karşı durmak- cinsiyetlerine bakılmaksızın
ta. Koalisyon ortakları olan li- birlikte yaşadıklarını kanun
beral eğilimli Reform Partisi önünde tescil ettirebilmekte.
ve Sosyal Demokrat Parti Bu durum, her ne kadar eşmilletvekilleriyse yasa tek- cinsel evliliği yasal olarak kalifinin arkasında.
bul etmese de Estonya’yı eşEvlilik kurumuna alternatif cinsel hakları bakımından
olabilecek birlikte yaşama uy- Danimarka, İsveç ve Finlangulamasının revaç bulduğu diya gibi kuzey komşularına
ve doğan çocukların yarısın- yaklaştırıyor.
dan fazlasının bu tür ilişkiler Estonya kamuoyunda bu
sonucunda doğduğu Eston- olası düzenlemeye şiddetle
ya’da birlikte yaşama duru- itiraz eden grupların başında
mu henüz Meclis düzeyinde yukarıda adı geçen IRL Partisi
spesifik bir hukuki düzenle- gelmekte. IRL grubu temsilcime çalışmasına konu edil- leri bu konunun spesifik olamemişti. Ta ki Nisan’da ka- rak düzenlenmesinin gerekli
nun teklifi Ulusal Meclis’e gi- olmadığını, konunun topdene kadar. Estonya’da çift- lumda tüm taraflarıyla geniş
ler var olan yasalar çerçeve- bir biçimde henüz ele alınsinde örneğin Borçlar Kanu- madığını belirtirken, Avrupa
nu ve Mülkiyet Kanunu saye- Parlamentosu Hristiyan Desinde taşınır ve taşınmaz sa- mokrat grubunda Estonya’yı
hibi olabilmekte ve Miras Ka- temsilen bulunan IRL Partisinunu çerçevesinde vasiyette ne mensup parlamenter
bulunabilmekte. Ama yine Tunne Kelam, Estonya’nın
de tüm yasal boşlukları dol- esas sorununun azalan nüduracak ve tarafları tam ko- fus ve çocuk yetiştiren çift sarumaya alacak bir mevzuata yısının azlığı olduğunu belirihtiyaç bulunmakta. AB üyesi tiyor. Kelam, aile değerleriülkelerin yarısından fazlası- nin bireysel istek ve ihtiyaçnın hukuken tanıdığı ve ku- ların önünde yer alması gerallarla düzenlediği evlilik ku- rektiğini belirtirken, kabaharumu haricindeki birlikte ya- tin çoğunu da evlilik yerine kışama pratiği, Estonya Adalet sa süreli ilişkileri tercih eden
Bakanlığı’nın 2011’de baş- genç erkeklerde bulmakta.
lattığı çalışmayla ilk kez gün- Sivil toplum kuruluşlarına ba-
kıldığındaysa, karşımıza
“Aile ve Geleneksel Değerleri Koruma Derneği” çıkıyor.
Kanun çalışmaları devam
ederken Mayıs 2013 sonunda 38 bin imza toplayan ve
Ulusal Meclis Başkanı Ene
Ergma’ya teslim eden söz konusu Dernek, eşcinsel hayat
tarzının sağlıklı ve normal bir
durum gibi yansıtılmaya çalışıldığını ifade ederken, bu sayede eşcinsel çiftlerin evlat
edinmelerinin de kolaylaştırılacağının altını çizmekte.
Teklife destek veren Sosyal
Demokrat Parti milletvekili
Jaak Allik ise devletin, vatandaşların başkalarını rahatsız
etmeden sağlıklı ve mutlu yaşamasını mümkün kılma yükümlülüğü taşıdığı, bu teklifin yasalaşmasının da kimsenin mutluluğunu engellemeyeceği görüşünde. Konu hakkındaki ilginç ama önemli bir
yorum da Estonya Yazarlar
Birliği Başkanı Karl Martin
Sinijarv’den geldi. Sinijarv’a
göre, birlikte yaşama evlilik
anlamına gelmese de günümüzde evlilik kavramının da
değişime uğradığı açık. Nitekim yüz yıl önce kilise kurumu dışında evlenme mümkün değilken bugün böyle
bir şeye gerek kalmadı.
Sinijarv gelişime ve değişime
açık bir toplumun da aynı
cinsten kişiler de dâhil olmak
birlikte yaşama pratiğine hukuki meşruiyet zeminini sağlamaya bir şans vermesi gereğini belirtiyor. Henüz Mecliste görüşmelerine başlanmamış olan teklifin bu yılın
yaz aylarında yasalaşması
beklenmekte. Dolayısıyla yasa teklifinin en az birkaç ay
daha ülke gündemini işgal etmesi bekleniyor.
82
AB-Afrika Zirvesi: 'Eşitlerarası Oyun’
Elâ BİLGEN
NİSAN 2014
ATAUM
e-bülten
AB-Afrika Zirvesi: 'Eşitlerarası Oyun’
Elâ BİLGEN
AB’yle Afrika devletleri arasında 2000’den bu yana devlet ve hükümet başkanları düzeyinde zirve toplantıları yapılmakta. Çeşitli sorunlar ve
uzlaşmazlık noktaları nedeniyle kimi zaman ertelenen
kimi zamansa uzun aralıklarla gerçekleştirilebilen toplantıların ilki 2000’de Kahire’de, ikincisi 2007’de
Lizbon’da, üçüncüsüyse
2010’da Trablus’ta yapılmıştı. 2-3 Nisan 2014’te Brüksel’de gerçekleştirilen ABAfrika Zirvesi, bu buluşmaların dördüncüsü oldu. Ana
teması “insana, refaha ve barışa yatırım” olarak belirlenen Zirve, AB üyesi tüm devletlerin yanı sıra 48 Afrika ülkesinden liderlere ev sahipliği yaptı.
Taraflar arasında bir dönüm tegrasyonun hızlandırılması
noktası olarak nitelendirilen ve kıtanın sosyo-ekonomik
ve 2007 Zirvesi’nde kabul dönüşümünün gerçekleştiriledilen Afrika-AB Ortak Stra- mesi oluşturuyordu. Yardım
tejisi’ni (JAES) yeniden etkin değil ticari ilişkiler isteyen Afhale getirmek, özellikle Afri- rikalılar, Zirve’ye küresel akkalılar açısından 2014 Zirve- törler karşısında mağdur kosi’nin temel amacını oluştu- numundan eşit ortak konuruyordu. Zira Strateji temel muna geçme amacına yöneolarak yardıma bağımlılık lik adımlar atmak niyetiyle
şeklinde yürüyen Afrika ve katıldı. Bu çerçevede, kıtaya
Avrupa ilişkilerinde köklü de- bütünsel yaklaşımı sağlamak
ğişiklikler ve eşitlerarası poli- ve tek bir ağızdan konuşmak
tik ortaklık koşulları öngör- konusunda kararlıydılar.
mekte. JAES iki kıta arasın- Afrika’daki olumlu gelişmedaki ilişkilerin yasal çerçeve- lerin aksine geçtiğimiz on yıl
sini oluşturuyor ancak geçen üye sayısındaki artışla birlikyedi yılda uygulanışı konu- te AB açısından ekonomik
sunda ciddi aksaklıklar ya- krizler ve artan işsizlik oranşandı. Afrikalılar Zirve’ye, larına sahne oldu. Bunun yaStrateji’de bir revizyona gi- nı sıra Jose Manuel Barroso
dilmesi ve Avrupa’yla arala- başkanlığındaki mevcut Avrındaki tarihsel “alan-veren rupa Komisyonu’nun görev
ilişkisinin” ötesine geçilmesi süresinin sonuna yaklaşılmış
he de fiy le ka tıl dı. JAES, olması nedeniyle Afrika’yla
zirvelerde kabul edilen ey- ilişkilerde değişikliğe gitmek
lem planları aracığıyla uygu- veya yeni bir ortaklığa girişlanıyor. Brüksel Zirvesi’nde mek Avrupa açısından öncede 2014-2017 dönemini kap- likli bir husus oluşturmuyor.
sayan 3. Eylem Planı kabul Dolayısıyla Brüksel Zirvesi’
edilerek JAES ilkelerinin uy- nde AB’nin motivasyonu hagulanmasının desteklenmesi lihazırdaki Afrika pazarlarını
amacıyla beş öncelik belir- sağlamlaştırmak ve hamlendi: Barış ve güvenlik; de- madde ve maden kaynaklamokrasi, iyi yönetişim ve in- rına erişimini sürdürmek
san hakları; beşeri kalkınma; üzerine kuruluydu. Üstelik
sürdürülebilir kalkınma ve JAES, Afrika’yla siyasi ilişkilekıtasal entegrasyon; global rin çerçevesini oluştursa bile
AB, Afrika devletleriyle ikili
ve güncel konular.
Son on yılda yüzde 5’in üze- ilişkilere yönelik pek çok
rinde ekonomik büyüme ser- farklı düzenlemeye sahip. Avgileyen ve en hızlı büyüyen rupa Komşuluk Politikası ve
ekonomilerin çoğunluğuna Avrupa-Akdeniz Ortaklığı
ev sahipliği yapan Afrika, ay- kapsamında Kuzey Afrika ülnı zamanda dünyanın en keleriyle, Afrika, Karayip ve
genç nüfusa sahip kıtası. Af- Pasifik Ülkeleriyle Ortaklık
rika Birliği’nin öncülüğünü Anlaşması çerçevesinde de
yaptığı bölgesel ekonomik Sahraaltı Afrika ülkeleriyle
topluluklar da ülkeler ara- yakın ilişki içinde. Ayrıca Batı
sındaki işbirliğinin kuvvet- Afrika Ülkeleri Ekonomik Toplenmesini sağlıyor. Nitekim luluğu ve Güney Afrika Kal2014 Zirvesi’nde Afrikalıla- kınma Topluluğu gibi ekonorın önceliklerini büyümenin mik örgütlerle de temaslarda
sürdürülmesi, bölgesel en- bulunuyor. Bu nedenle JAES’
in Afrika kıtasının birliğini tanıyan yeni bir politik yaklaşım oluşturma hedefi, gerçekte AB’nin öncelikli amaçları arasında yer almadığı gibi, Birlik de kıtaya karşı bütünsel bir yaklaşım sergilemekten özellikle kaçınıyor.
Nitekim Zirve’de de Afrikalıların bölgesel entegrasyon
çabalarının yeniden başlaması ve 2017’ye kadar Afrika ortak pazarının oluşturulması için girişimlerde bulunulması yönündeki ısrarlı taleplerine rağmen Avrupa tarafından bu konuda herhangi bir adım atılmadı.
Zirve’de barış ve güvenliğin,
refahın ve bireylerin ele alındığı üç çalışma toplantısı yapıldı. Sanayileşme alanında
endüstriyel tarımın ve güvenilir enerji kaynaklarının sağlanmasının desteklenmesi
kararı alındı. Güvenlik konusundaysa uluslararası terörizmle ve hafif silahların
yaygınlaştırılmasıyla mücadelenin sürdürüleceği belirtildi. Ayrıca Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo
Cumhuriyeti, Mali ve Sudan
gibi çatışma bölgelerine yapılan askeri misyonlar ele
alındı. Geçtiğimiz Ekim’de
Lampedusa Adası açıklarında gerçekleşen ve 300’den
fazla Afrikalı göçmenin ölümüne neden olan kaza anılarak bir göç eylem planı
oluşturma fikri tartışıldı.
Böylece Afrikalılar açısından
2014 Zirvesi de bir kez daha
bu genel ifadelerle ve istenen somut sonuçlara ulaşılamadan sona erdi. Daha davetli listesinin açıklanmasında başlayan anlaşmazlık
aslında toplantının seyrini
belli etmişti. Zira kıtanın bir
bütün olarak ele alınması ve
kıtasal entegrasyonun desteklenmesi Afrikalıların en
fazla üzerinde durduğu konulardan biri olmasına rağmen, Afrika Birliği üyeliği askıya alınmış olan Mısır
Zirve’ye davet edildi. Avrupa
tarafı Zirve’nin AB’yle ile Afrika Birliği arasında değil
AB’yle Afrika arasında gerçekleşeceğini belirtti ancak
yine üyeliği askıda olan Fas
Krallığı davetli listesinde değildi. Aynı şekilde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin
hakkında tutuklama emri çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in çağrılmaması da Afrikalıların tepkisine neden oldu. 34 Afrika
devleti tarafından tanınan
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Afrikalılara göre tüm
imza-cıları için hukuki bir
araç olmak yerine kendini finanse eden Avrupalıların kullandığı siyasal bir enstrümana dönüşme tehlikesi altında. Mahkeme’nin özellikle
ve sadece Afrikalıları hedeflediğine ve ayrımcı bir tutum
sergilediğine ilişkin yaygın
bir kanı var.
Afrikalılar Zirve’ye eski kolonilerle bir zamanların sömürgeci güçleri arasındaki
tek taraflı bir ilişki yerine eşit
ortaklık ilişkisi beklentisi içinde gelmişti. Afrika’nın en büyük ticari ortağı olan AB’yse
bağışçı konumunu sürdüren
tutumundan vazgeçmedi. AB
Konseyi Başkanı Herman
Van Rompuy barış ve güvenlik için önümüzdeki üç yıl
içinde kıtaya 750 milyon Euro, yatırım alanındaysa yedi
yılda 30 ülkeye toplam 3 milyar Euro aktarılacağını ifade
etti. Afrika’nın entegrasyon
ve eşit ortaklık hedefleriyse,
2017’de Afrika’da yapılması
kararlaştırılan bir sonraki zirveye kaldı.
ATAUM
NİSAN 2014
e-bülten
UKIP’in Yükselişi Sürüyor!
Onur HAZNEDAR
9
UKIP’in Yükselişi Sürüyor!
Avrupa Parlamentosu seçimlerine yaklaştığımız bugünlerde yükselişteki aşırı sağın
seçimlerde ne yapacağı büyük bir merak konusu. Hemen hemen tüm ülkelerde
puanlarını yükselten bu partilerin AP seçimlerinde de bu
durumu sürdüreceklerine kesin gözüyle bakılıyor. Hal böyle olunca, çeşitli ülkelerdeki
bu aşırı sağ partilerin ittifak arayışları da hızla devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde
Fransa’da aşırı sağın kalesi
olan FN (Ulusal Cephe) Başkanı Marine Le Pen’in UKIP
(Birleşik Krallık Bağımsızlık
Partisi) Başkanı Nigel Farage’ın kapısını çalarak seçimlerde ittifak çağrısında bulunması da bunlardan biri.
Ancak AP’de büyük bir grup
kurmayı hedefleyen Le Pen’
in bu teklifine UKIP pek sıcak
bakmıyor.
Henüz İngiliz Parlamentosu’
nda koltuğu bulunmasa da
Onur HAZNEDAR
İngiltere’nin AB’yle ilişkisinin
pamuk ipliğine bağlı olduğu
bu dönemde AB’den çıkılması gerektiğinin en hararetli savunucusu olan UKIP,
İngiliz halkının gözünde par-
layan bir yıldız. Geçen yerel
seçimlerde oylarını büyük
oranda arttıran partinin AP
seçimlerinde de bu ivmeyi
sürdüreceğine ve iktidardaki
muhafazakârların oylarını
böleceğine kesin gözüyle bakılıyor. Zira son anketlere göre her beş seçmenden birinin
oyu UKIP’e gidecek.
dı: “Farage müthiş bir siyasetçi. İşbirliğini seçimlerden
önce söyleyemeyeceğini anlıyorum. Ama seçimlerin ardından katılmasına kapı kapalı değil.” Ancak bu beyanın hemen ardından UKIP
cephesinden gelen açıklamada Wilders’le ittifakın
düşünülmediği yinelendi.
Peki, tüm bu ısrarlara rağmen UKIP niye Avrupa Parlamentosu’nda aşırı sağın en
büyük temsil gücünü elinde
bulunduran ve bu iki liderin
başını çektiği Avrupa Özgürlük İttifakı’yla birlikte seçimlere girmiyor? Üstelik bu ittifak Belçika’dan İtalya’ya,
Avusturya’dan İsveç’e birçok
önde gelen aşırı sağ partiyi
de içinde barındırıyor ve son
anketlere göre toplamda 38
milletvekili çıkaracakları tahmin ediliyor. İşte sorunun cevabı tam da burada yatıyor.
Zira bu ittifak dışında bir de
Farage’ın liderliğini üstlendiği Avrupa Özgürlük ve Demokrasi grubu bulunuyor.
Halihazırda AB’den 1.2 milyon Euro yardım alan bu grubun kapanmaması UKIP için
büyük bir önem taşıyor ve bu
nedenle de kendini Avrupa
Özgürlük İttifak grubundan
gelecek tüm tekliflere kapalı
tutuyor.
UKIP’in hazırladığı pankartlar oluşturuyor. Ana Muhalefetteki İşçi Partisi’nin milletvekillerinden Mike Gapes,
UKIP’i seçim pankartları dolayısıyla “ırkçılıkla” suçluyor.
Özellikle işini kaybeden işçilerin resmedildiği ve baş sorumlu olarak AB’nin gösterildiği bu pankartların “gerçeği
yansıttığını” belirten Farage,
afişlerine sahip çıkıyor: “Bu
Westminister balonunun dışında yaşayan ve hayatını kazanmaya çalışan milyonlarca İngiliz vatandaşının gerçeği. Eğitimli kesimleri kızdırıyor muyuz? Evet, kızdırıyoruz. Ama bundan hiç rahatsız olmuyoruz.”
Sonuç olarak hem ülke içindeki artan muhalefet hem de
ülke dışındaki ittifak çağrıları
gösteriyor ki, UKIP büyük bir
oy potansiyelini içinde barındırıyor. Zira son anketler
UKIP’in iktidara doğru emin
adımlarla yürüdüğünü işaret
ediyor. Özellikle AB karşıtlığı
üzerinden Cameron hükümetini oldukça zorlayan parti için AP seçimleri önümüzdeki yıl gerçekleşecek genel
seçimler için iyi bir prova niteliği taşıyor. Son günlerde
yürüttüğü kampanya ile İşçi
Partisi’nin oylarının bir kısmını da hanesine yazan
UKIP, belki de bu seçimlerden sonra ‘Tory-Labour” geleneğinin sonunu getirerek
tarih yazacak, kim bilir…
Le Pen’in ittifak çağrısı
UKIP’in İngiltere’de gösterdiği başarının bir benzerini
de Fransa’da Marine Le Pen
gösteriyor. Bu doğrultuda seçim öncesi güçlerini birleştirmek isteyen Le Pen, Nigel
Farage’a AB’ye karşı ortak
hareket etme konusunda ittifak çağrısında bulundu. İki
parti arasında “stratejik veya
taktiksel farklılıklar” bulunmasına rağmen göç karşıtlığı
başta olmak üzere birçok ortak yönlerinin olduğunu ifade eden Le Pen, seçimlerde
ortak hareket edebileceklerini Farage’a iletti. Ancak
UKIP cephesinden hiç beklemediği bir cevap aldı. UKIP’
ten yapılan açıklamada Le
Pen’in Ulusal Cephe’yi modernleştirmeye yönelik çabalarına rağmen bir ittifakla
ilgilenmedikleri belirtildi. Zira UKIP’e göre başta “önyargılar ve anti-Semitizm” olmak üzere partilerin DNA’
ları arasında büyük farklılıklar bulunuyordu.
Le Pen’in teklifine benzer bir
çağrıyı daha önce Hollandalı
Geert Wilders de yapmış ve
ret yanıtını almıştı. Reuters’e
son yaşananlar sonrası açıklamalarda bulunan Wilders,
seçimler sonrası belki bir ittifak olabileceğini belirterek isteğini bir kez daha tekrarla-
Seçimler yaklaşırken
Gerek ülke içerisinde gerekse ülke dışında artan bu popülaritesinin bir sonucu olarak UKIP, çeşitli çevrelerde
gündeme gelen birçok tartışmanın da göbeğinde bulunuyor. AP milletvekili olan
Farage’ın adının geçtiğimiz
günlerde bazı usulsüzlük iddialarına karışması da bunlardan biri. Buna göre Farage’ın AP’den aldığı ödenekleri usulsüz bir şekilde
harcadığı iddia ediliyor. Times’ın haberine göre İngiltere’deki ofisinin harcamaları için AB’den yılda 15 bin
500 pound ödenek alan
Farage’ın ofisinin partililerce
herhangi bir kira bedeli olmaksızın sağlandığı ve bu binanın yılda yalnızca 3 bin po-
und harcaması olduğunu belirtiliyor. Yani iddialara göre
Farage, ofisin harcamaları dışındaki 12 bin 500 poundu
başka yerlere harcayarak ya
da elinde tutarak usulsüzlük
yapıyor. Farage ise tüm bu iddialara karşı çıkıyor ve bu
yöndeki haberleri seçimler
öncesinde kendisine yönelik
“siyasi amaçlı bir saldırı” olarak niteliyor. Kültür Bakanı
Maria Miller’ın benzer iddialar nedeniyle istifa ettiği ve
Başbakan Cameron’un başının ağrıdığı bir dönemde bu
tartışmanın ortaya çıkmasıysa Farage’ın bu nitelendirmesinin pek de haksız olmadığı yorumlarına yol açıyor.
Seçimler öncesindeki bir başka tartışma noktasınıysa
10
Fransa’da Yerel Seçimler
H. Kardelen IŞIK
NİSAN 2014
ATAUM
e-bülten
Fransa’da Yerel Seçimler
H. Kardelen IŞIK
Anayasal bir ilke olarak “desantralize bir cumhuriyet”
olan ve bu anlamda yerel yönetimlerinin yapısıyla kendine özgü bir farklılık taşıyan
Fransa’da yerel seçimler geçtiğimiz Mart’ın sonunda yapıldı. 23 ve 30 Mart 2014 tarihlerinde iki turlu olarak gerçekleştirilen seçimler, François Hollande’ın Elysee Sarayı’na çıkmasının ardından
gerçekleşen ilk seçim olma
özelliğini de taşıyordu. Dahası, artan işsizlik, kemer sıkma politikaları ve ekonomik
büyümenin sıfırlanması sorunlarına ilaveten Cumhurbaşkanı Hollande’ın özel yaşamındaki skandallara yönelik tepkiler nedeniyle yerel
seçimlerden çok Hollande’ın
Sosyalist Partisi’nin politikalarına karşı güvenoyu ve iktidarının onaylanması havasında geçti süreç. Öyle ki,
Sosyalist Parti’nin seçimlerden yenilgiyle çıkması, yerel
yönetimlerle birlikte başbakan da değiştirdi.
Sosyalist Parti’nin ağır yenilgisine karşın aşırı sağın tarihi
başarısı da Fransa siyasetini
sarstı aslında. 2017’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ülkedeki
genel oy oranlarının ortaya
çıkması açısından da önem
taşıyan seçimlerde bir başka
hayal kırıklığı da katılım açısından yaşandı. 1983’ten bu
yana en düşük katılımın gerçekleştiği seçimlerde, sandığa gitmeyen halkın çoğunluğunun Sosyalist Parti seçmeni olması, Hollande’a desteğin büyük ölçüde kan kaybettiğini gösteriyor.
Fransa’nın ‘yerel’i
Halihazırda Avrupa’nın en
merkezi yönetimlerinden birine sahip olan Fransa,
Mitterrand’ın ülkenin geleceği için olmazsa olmaz gördüğü desantralizasyon sürecini 1982’de başlatmıştı.
Yerelleşme adımlarıyla aşamalı olarak yetkileri ve güçleri artan belediyeler, 20032004 yıllarındaki Act II re-
formlarıyla yetkilerini daha
da genişletti. Önceki cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy
döneminde de resmi olmayan şekilde Act III olarak anılan reformlarla son halini alan belediyelerin yerel yönetim yetkileri, “collectivite
territoriale” kavramıyla anılıyor. Yerel yönetimlerle birlikte merkezi yönetimlerin de
teşkilatlanmasını kapsayan
bölge sistemi mantığı böylelikle Fransa’yı diğer Avrupa
ülkelerinden ayrıksı kılıyor.
Seçim sisteminde de ilk turda
yüzde 50’den fazla alan
aday seçimi kazanmış sayılıyor, böylelikle ikinci tura gerek kalmadan belediye başkanlığını ilan ediyor; aksi halde ikinci tur ilk iki sırayı alan
adaylar arasında geçiyor. Bununla birlikte, yerel yönetim
yetkilerinin bazı Avrupa ülkelerine kıyasla çok sınırlı olduğu Fransa’da Cumhurbaşkanı François Hollande’ın bu
konuda adımlar atabileceği
beklentileri halen mevcut olsa da, konunun yakın zamanda gündeme gelmesi
beklenmiyor.
Halk Hareketi Birliği (Union
Pour un Mouvement Populaire) lideri Jean François
Cope’un açıklaması da adeta Ayrault’un endişesini doğrular nitelikteydi. Yalnız küçük bir farkla: İlk turda iktidardaki Sosyalist Parti’ye olan öfkeleri nedeniyle seçmenlerin aşırı sağa oy verdi-
ğini belirten Cope, ikinci turda bu seçmenlerin Halk Hareketi Birliği’ne (UMP) oy vereceği görüşündeydi. Halk
Hareketi Birliği’nin (UMP) ilk
turdaki bu başarısı Hollande’a olan tepkinin yanı sıra eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin yolsuzluk
skandalının UMP’nin oylarını
İlk tur merkez sağın
Kayıtlı seçmenlerin yüzde
35’inin sandığa gitmediği ilk
turu merkez sağ önde tamamlarken, iktidardaki Sosyalis t Parti büyük ölçüde hayal kırıklığına uğradı ve ikinci
turda Yeşiller ve Komünist
Parti’yle ittifak yapma kararı
aldı. Öyle ki, bir hafta sonra
“eski” sıfatına sahip olacak
Fransa Başbakanı Jean-Marc
Ayrault partisinin beklenen
oyların çok altında kaldığını
kabul ederek ikinci turda aşırı sağ parti adayların seçimleri kazanmaması için seferber olma ve sandığa gitme
çağrısında bulundu.
Seçimlerin ilk turunu önde tamamlayan merkez sağ parti
ATAUM
NİSAN 2014
e-bülten
etkilemediğini de gözler min en önemli lideri Marine
önüne sermiş oldu.
Le Pen’in Ulusal Cephe’si (Le
Yüzde 47 oy alan Cope’un Front National-FN) ikinci tur
memnuniyeti ya da büyük için de kilit parti olma özellibeklentilere rağmen yüzde ğini arttırarak korudu. İlk tur38’te kalan Ayrault’un endi- da 1995’ten bu yana en dikşesi bir yana, ilk turda önem- kat çekici yükselişini gösteli bir başarı gösteren aşırı sağ- ren FN, ilk turda oyların yüzcı, AB ve göçmen karşıtı kesi- de 5’ini aldı; bir önceki se-
çimler olan 2008’de bu oran
yalnızca yüzde 0.9’du. Avrupa’da artan göçmen karşıtlığıyla aşırı sağın desteğinin
artması bekleniyordu ancak
yabancı düşmanlığıyla kampanya yürütmesine rağmen
partisinden en az 80 yabancı
kökenli belediye başkanı
Fransa’da Yerel Seçimler
H. Kardelen IŞIK
11
adayı bulunan Le Pen’in başarısı ilk turda beklenenin
çok üzerindeydi. Yine de Le
Pen, ikinci turda kendi adaylarının bulunmadığı seçim
bölgelerinde çekimser kalınması çağrısında bulundu.
Hollande’a tepki, Sosyalistlerin yenilgisi
İlk turu merkez sağın önde
bitirmesinin ardından, seçmenin iktidardaki Sosyalist
Parti’ye olan tepkisini ya sandığa gitmeyerek ya da merkez sağı destekleyerek gösterdiği ve sosyal ve ekonomik politikaları nedeniyle de
Hollande’ı cezalandıracağı
yorumlarının hız kesmediği
bir ortamda, Fransa’da seçimlerin ikinci turuyla malu-
mun ilanı yapıldı. Sosyalist
Parti oylarını ancak yüzde
43’e çıkarırken, merkez sağ
ittifakıysa oyların yüzde 45’
ini aldı. Böylelikle Fransa’da
58 belediye soldan sağa kaymış oldu. Le Pen’in Ulusal
Cephe’siyse aldığı yüzde 7
oyla 10 belediye başkanlığı
kazandı. FN’nin bu başarısı,
Mayıs’taki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de aşırı sa-
ğın önemli bir güçle çıkabileceğini gösteriyor.
Halk Hareketi Birliği (UMP) lideri Cope, partisinin rengine
atıfla Fransa’nın “mavi bir
dalgaya” girdiğini belirtirken, Hollande ise Ayrault ve
hükümetinin değişebileceğinin ilk ciddi sinyallerini vermeye başlamıştı.
Büyük çekişmenin yaşandığı
ve ilk turda UMP adayı Nat-
halie Kosciusko-Morizet’nin
yalnızca yüzde 0.5 önde
tamamladığı Paris’teki seçimlerden Sosyalist Parti’yi
tek tatmin eden sonuç geldi.
Paris’in ilk kadın belediye
başkanı olan İspanya doğumlu Sosyalist aday Anne
Hidalgo ile Sosyalist Parti
Paris’te ipi göğüsledi.
luluğunu üstlenmesiyle birlikte Fransa hız kesmeden yeni bir değişim sürecine daha
girdi.
Seçimlerin ertesi günü bir televizyon programına katılan
Hollande, Başbakan JeanMarc Ayrault’un istifasını kabul ederek yeni hükümeti
kurma görevini içişleri bakanı Manuel Valls’a verdiğini
açıklayadı. Böylece seçim sonuçlarından ders alındığının
da altını çizdi. Fransızların güvenini tekrar kazanmaya çalışacak olan Hollande, aynı
programda Valls’ın yerine getirmesi gereken görevlerden
de bahsetti. Fransa’nın yeni
döneminin yol haritasını veren Hollande’ın ardından
Valls’ın özellikle ekonomiyi
canlandırma yönünde adım
atması beklentisi öne çıkıyor.
Ancak İspanyol kökenli yeni
başbakanın daha liberal olduğu ifade edilse de seçim
yenilgisinin ardından bir de
Sosyalist Parti (PS) içinde artan muhaliflerle de mücadele etmesi gerekiyor.
Başbakan değişikliği
10 yıldır ilk kez iktidarda
olan Sosyalist Parti’nin Ayrault hükümeti, Mayıs 2012’de
Hollande’ın cumhurbaşkanı
olmasının ardından kurulmuştu. Sosyalist Parti’nin toplumsal desteğini kaybetmeye başladığı döneme rastlayan seçimlerde Hollande’a
yönelik tepkinin yanı sıra yapılan son kamuoyu yoklamalarında Fransızların Başbakan Jean-Marc Ayrault’
dan son derece rahatsız olduğu ve görevden alınması
isteği de dikkat çekiyordu. Ni-
hayetinde işsizliği azaltma ve
yatırım çekme politikalarına
çabalayan Sosyalistlerin
Fransa’da yarattığı memnuniyetsizlik seçim yenilgisine
mal oldu ve sağın yükselişine
ivme kazandırdı. Daha ikinci
tura geçilmeden Sosyalistlerin kayıplarıyla Hollande’ın
kabine değişikliğine zorlanacağı ve birçok bakanının
yanı sıra Jean-Marc Ayrault’
la da yollarını ayırabileceği
zaten belirtiliyordu. Seçim sonuçlarının ilanının ardından
Ayrault’un yenilginin sorum-
11
12
Çanlar Ukrayna İçin Çalıyor
Mühdan SAĞLAM
NİSAN 2014
ATAUM
e-bülten
Çanlar Ukrayna İçin Çalıyor
Mühdan SAĞLAM
Kasım’dan bu yana suların
durulmadığı Ukrayna, iç savaş tehdidiyle karşı karşıya
kalmış gibi görünüyor. Başta
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği
Teşkilatı (AGİT) olmak üzere
pek çok uluslararası kurum
ve dahi olayların tırmandırılmasından sorumlu tutulan
Rus yetkililer bile iç savaş
uyarısında bulunuyor. Ukrayna’yı iç savaşın eşiğine getiren gelişmeler analiz edildiğindeyse, 2010’da Ukrayna’nın devrik başkanı Viktor
Yanukoviç’in seçilmesinde etkili olan bölgelerle Batı yan-
lısı yerler arasında net bir
kamplaşmanın yaşandığı dikkat çekiyor. Ancak uluslararası kamuoyunu alarma geçiren, söz konusu kamplaşmanın silahlı çatışmaya dönüşmüş olması. Her geçen
gün şiddetin dozunun arttığı
bölgelerde Kiev yönetimi askeri kuvvet kullanarak isyanları bastırmaya çalışıyor. Buna karşın, Kırım gibi Rusya’
ya katılmak istediğini ifade eden bölgeler, Kiev yönetiminin önlemlerine aynı sertlikte
cevap veriyor. Her gün yaralı
ve ölü haberlerinin geldiği
İç savaşa doğru
Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılıp
Rusya’ya katılmasının ardından Ukryana’nın doğusundaki üç kentte tansiyon yükselmeye başladı. Rus nüfusun Kırım kadar olmasa da
yoğun olarak yaşadığı bu bölgelerde Kiev’deki yönetim
değişikliğine kadar varan
olaylara karşı mesafeli bir
yaklaşım vardı. Hatta yer yer
söz konusu bölgedeki yöneticiler, Rusya’yla köprülerin atılmasının Ukrayna’ya özellikle Rusya’yla ticaret hacmi
yüzde 65’lerde olan Doğu
Ukrayna’nın sanayi bölgelerine zarar vereceğini ifade etmişlerdi. Buna karşın Ukrayna’da suların bir türlü durulmaması, peşi sıra Kırım’ın
Rusya’ya katılması, Doğu Ukrayna için fitilin ateşlenmesine neden oldu. Tıpkı Kırım’
da olduğu gibi üzerlerinde
askeri formalar olan ancak
hiçbir rütbe ya da devlete ait
bir işaret taşımayan silahlı
gruplar, önce kamu binalarını işgal etti. Yerel Parlamentoları ele geçirilmesinin ardından gönderlere çekilen
Rusya bayrakları söz konusu
grupların taleplerini de net
biçimde ifade ediyor gibiydi:
Rusya’ya katılmak. Şiddetin
gittikçe tırmanması ve vandallığa varan olayların yaşanması karşısında Rusya’
dan bölgeye barış gücü sevk
etmesini talep eden milisler
Moskova’nın suskun kalmasıyla beklentilerine cevap
alamadı. Bununla beraber,
11 Mayıs’ta Ukrayna’dan ayrılmak için referandum kararı alan gruplar gün geçtikçe
Donetsk başta olmak üzere
Luhansk ve Kharkiv’de etkilerini arttıyor. Her ne kadar
Doğu Ukrayna’da en sert çatışmalar Donetsk, Slovyansk
ve Luhansk’ta yoğunlaşmış
durumda. Nitekim çatışmalar öyle bir hal aldı ki, 28
Nisan’da Ukrayna’nın ikinci
büyük kenti Kharkiv belediye
başkanı silahlı saldırıya uğradı.
Kiev’de AB yanlılarının sokaklara dökülmesi ve ardından Viktor Yanukoviç’in
azledilmesine giden süreç boyunca Güneydoğu Ukrayna’
da sessizlik hakimdi. Yapılan
kamuoyu araştırmalarında
da Rusya’yla ticaretin yüksek
olduğu bu sanayi bölgesinde
eğilimin Rusya’dan yana olduğu ve Kiev’deki gösterilerin bir an önce son bulması
temennisinin baskın olduğu
görülüyordu. Bununla beraber, Rusya’nın Şubat 2014 itibariyle Kırım’a yönelik özel
bir politika yürütmesi, dahası
Rus nüfusu korumak için
Kırım’daki askeri birliklerini
daha aktif hale getirmesi,
Rus nüfusun olduğu bölgelerde benzer bir talebe neden oldu.
bugün silahlı gruplar Rus yanlısı milisler olarak anılıyorsa
da Kiev’e karşı seslerini yükselten ve sokaklara dökülen
kitlelerin taleplerinde bir birlik olmadığı açık. Donetsk’
teki göstericiler Rusya’ya katılmak istediklerini ifade
ederken, Luhansk’daki kitleler daha fazla özerk yönetim,
diyalog ve istikrar talep ediyor. Nitekim mikrofonların
uzatıldığı grup liderleri de federasyon modelinin Ukrayna’da uygulanması gerektiğini ifade ediyor.
Ukrayna’nın doğusunu saran isyan dalgası karşısında
17 Nisan’da Cenevre’de
ABD, AB, Ukrayna ve Rusya’
nın katıldığı diyalog zirvesi,
gelen ölü ve yaralı haberlerinin gölgesinde gerçekleşti.
Zirveden çıkan anlaşma metninde Ukrayna genelindeki
tüm grupların silahlarından
arındırılması, siyasi af, yerele
yetki aktarımını öngören
anayasa değişikliği, işgal
edilen kamu binalarının boşaltılması, Rusya’nın Ukrayna sınırındaki asker sayısını
azaltması ve bu önlemlerin
AGİT gözlemcilerinin nezaretinde yapılması karar alındı.
Fakat Cenevre Zirvesi’nin ertesinde Kiev yönetimi gün
geçtikçe güçleri artan ve ayrılık taleplerini üst perdeden
dile getiren grupları ayrılıkçı
ve terörist olarak nitelendirdi. Kırım’daki gibi bir durumu tekrar yaşamak istemediklerini ifade eden iktidar
kanadı, söz konusu gruplara
karşı terörle mücadele yöntemlerinin kullanılacağını ve
seri operasyonların başlatılacağını açıkladı. Bu çerçe-
11
10 ATAUM
e-bülten
vede Ukrayna Geçici Devlet
Başkanı Aleksander Turçinov
gelişmeler üzerine Litvanya'
ya yapacağı ziyareti iptal etti
ve güvenlik yetkililerini acil
toplantıya çağırdı. Yapılan
toplantı sonrasında Kiev’den
askeri birlikler Doğu Ukrayna’ya sevk edilmeye başladı.
Öyle ki, Ukrayna birlikleriyle
NİSAN 2014
milislerin karşı karşıya kalması sonucunda ölü ve yaraların olduğu çatışmalar yaşandı. Çatışmalara bir de
Ukrayna’nın Slavyansk kentinde gözlemde bulunan
AGİT heyetinin rehin alınmasının eklenmesiyle Doğu Ukrayna Krizi Avrupa’yı da sardı. NATO ajanlığıyla suçla-
nan ve çoğunluğunu Almanların oluşturduğu rehinelerin
karşılığında çatışmalarda gözaltına alınan milisleri talep
eden ayrılıkçı grubun AGİT
heyetini ne zaman bırakacağı bilinmiyor. Gerek Kiev yönetiminin sert tavrı, gerekse milis grupların AGİT
gözlemcilerini rehin alması
Çanlar Ukrayna İçin Çalıyor
Mühdan SAĞLAM
13
uluslararası kamuoyunda Cenevre Anlaşmasının son
bulması şeklinde yorumlandı. Ayrıca Rusya’nın Ukrayna
sınırındaki askeri birliklerini
çekmemesi de Cenevre Anlaşmasına yeni bir darbe girişimi olarak yorumlandı.
Rusya’ya yönelik yaptırımlar sertleşti
Ukrayna’da suların bir türlü
durulmamasından açık ya da
örtük bir biçimde pek çok ülke Rusya’yı sorumlu tutuyor.
Nitekim 14 Nisan’da Rusya’
nın çağrısıyla toplanan BM
Güvenlik Konseyi’nde de
hem ABD hem de İngiltere
temsilcileri Ukrayna’nın iç savaşın eşiğine gelmesinde
Rusya’nın rolü olduğunu söyledi. Söz konusu suçlamaları
reddeden Rusya temsilcisi
Vitaliy
bu iddiaların
Recep Çurkin
Ersel ERGE
ıspat edilmesini istedi, ancak
hem ABD hem de İngiltere ellerindeki verileri şimdilik
paylaşmayacaklarını ifade etti. Gerginliğin tırmandığı her
anda gözlerin çevrildiği
ABD’yle AB ise yaptırımları
sertleştirerek Rusya’yı ayrılıkçı grupları desteklemekten
vazgeçirmeye çalışacaklarını
ifade etti. Beyaz Saray’dan
yapılan açıklamada, yaptırımların Rusya’nın Ukrayna’da devam eden "yasadışı
operasyonlarına" ve "provokasyonlarına" bir yanıt olduğu belirtildi. Cenevre’deki
görüşmelerden bu yana
Rusya’nın yükümlülüklerini
yerine getirme ve krizin giderilmesini sağlama yönünde
hiçbir girişimde bulunmadığına dikkat çeken Beyaz Saray, Ukrayna’nın doğusunda
yaşanan son şiddet olaylarında Rusya’nın da rol oynadığını vurguladı. Nitekim,
Washigton 28 Nisan itibariyle, Putin’e yakınlığıyla bilinen ve içlerinde Gazprom’un
Genel Müdürü Aleksey Miller ve Rosneft’in Yönetim Kurulu Başlanı İgor Seçin’in de
olduğu yedi isim için vize
yasağıyla mal varlığını dondurma ve 17 şirkete yaptırım
kararı aldı. Benzer biçimde
Bürksel de Rusya’ya yönelik
yaptırımları sertleştireceklerini ve 15 yeni isme yasak
koyacaklarını ifade etti.
Rusya adına açıklama yapan
Dışişleri Başkan Yardımcısı
Sergey Rabkov ise Washington’un gerçekçiliğini kaybettiği ve olayları yanlış yorumladığı görüşünde. Rusya’nın
bu yaptırımlar karşısında sessiz kalmayacağının altını çizen Rabkov, Moskova’nın da
ABD’nin canını yakacak yaptırımları uygulamaya sokmaktan çekinmeyeceğini sözlerine ekledi.
Sonuç olarak şiddet haberinin sıradanlaştığı Ukrayna’
da suların ne zaman durulacağı hala belirsizliğini ko-
ruyor. Buna bir de isyanların
gün geçtikçe yayılması eklendiğinde, Cenevre Görüşmeleri gibi benzeri toplantıların sonuçsuz kaldığına ilişkin yorumlar kanıksanır hale
geliyor. Dahası ABD’yle AB’
nin farklı platformlar aracılığıyla Rusya’ya yönelik yaptırımların dozunu arttırması
da çatışmaları kısa vadede
sonlandıracağa benzemiyor.
25 Mayıs’ta yapılacak Devlet
Başkanlığı seçiminden çıkan
sonuç, Ukrayna’ya istikrar getirir mi bilinmez, ancak
Rusya’yla Batı arasındaki
kamplaşmada en çok hasarı
Ukrayna halkının gördüğü
su götürmez bir gerçek olarak masada duruyor.
Portre
Portre
Recep Ersel ERGE
Boris Yeltsin
Karşılaştığı ilk kriz, muhafazakâr komünistlerin darbe girişimiydi. Gorbaçov evinde rehin alınmış, darbecilerin
kontrolündeki ordu birlikleri parlamento binasını kuşatmıştı. Takipçilerini yanına alan Yeltsin kuşatmadaki bir
tankın üzerine çıktı ve “Rusya’nın seçilmiş Başkan’ı olarak” darbenin derhal sonlandırılmasını emretti.
Bir kesime göre ekonomiyi
mahvetmiş, milyonları yoksulluk ve açlığa sürüklemişti.
Diğer bir kesime göreyse komünizme son vererek özgürlüğü getirmiş, ülkeyi dünyayla birleştirmişti. Kimilerine
göreyse bu iki görüş de haklıydı. Rus tarihinde seçimle
göreve gelen ilk devlet başkanı Boris Yeltsin, Sovyet
Rusya’nın dağılması sürecini
hızlandıran ve yeni Rusya’ya
şekil veren kişiydi. Son Sovyet lideri Gorbaçov’u reformlarının yavaş ilerlediği
gerekçesiyle açıktan açığa
eleştirmesi halkın desteğini
almasını sağlamıştı, ama yeni Rusya’ya uyguladığı reformlar o kadar hızlıydı ki ülke ekonomisinde yarattığı
“şok etkisi” aynı hızla gözden
düşmesine sebep olacaktı.
Yeltsin çiftinin ilk çocuğu Boris Nikolayoviç, 1 Şubat
1931’de Ural Dağları’ndaki
küçük bir Sibirya köyünde
dünyaya geldi. Babası Sovyet
karşıtı hareketlere katıldığı
gerekçesiyle birkaç yılını
Stalin’in çalışma kamplarında geçirmiş bir işçiydi. Boris,
iki kardeşiyle birlikte komün
hayatının getirdiği ağır sorumluluklar altında büyüdü.
Ancak, haklı olduğuna inandığı zaman otoriteye karşı
çıkmaktan korkmuyordu. Ortaokulda istismarcı rehberlik
öğretmenini şikâyet ederek
okuldan atılmasını sağladı.
Lise sondaysa, salgın hastalığı nedeniyle okuldan uzaklaştırılmıştı, ama “derslere
katılmadığı” gerekçesiyle yılsonu sınavlarına da alınmıyordu. Yaptığı itiraz haklı bulundu. Bu ve benzeri otorite
sorgulamaları, özellikle Stalin döneminde gerçekleştiği
düşünülürse, cesaret gerektiren işlerdi.
Ural Politeknik Enstitüsü’
nden 24 yaşında mezun oldu. İnşaat mühendisi olarak
başladığı kariyerine aynı sektörde idareci olarak devam
etti. Genç yaşta evlenip iki çocuk sahibi olan Yeltsin, 30 yaşında Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne katılarak siyasete atıldı. Doğup büyüdüğü
Sverdlovsk bölgesinin Parti
sekreteri olarak atanması
(1976), siyasetteki başarısını
kanıtlıyordu. Ancak kariyerindeki asıl dönüm noktası
ATAUM
e-bülten
1985’te geldi. SSCB’nin yeni
lideri Mihail Gorbaçov tarafından Parti Merkez Komitesi’ne alınan Yeltsin, hemen
ardından da Moskova İl Başkanı olarak atanmıştı. Görevi yolsuzluğa batmış “Moskova çarkı”nı düzeltmekti.
Çok geçmeden, oy hakkı olmaksızın Politbüro’ya da girdi. Hızlı yükselmesinin nedeni, Gorbaçov’un reformlarını açıkça desteklemesiydi. Fakat sonradan bu reformların
çok yavaş ilerlediğine kanaat getirdi ki, bu da hızla gözden düşmesine neden oldu.
1987’de bir toplantıda Gorbaçov politikalarını dobra
dobra eleştirince Moskova İl
Başkanlığı’ndan alınan Yeltsin, Politbüro’dan da kendi isteğiyle ayrıldı. Ancak halk
nezdinde potansiyel kurtarıcı
olarak görülmesi sayesinde
tekrar yükselmesi gecikmeyecekti. 26 Mart 1989’da,
Sovyetler Birliği Halklarının
Temsilciler Meclisi’ne çok rahat bir şekilde seçildi. Gorbaçov reformları kapsamında 1988 yazında kurulan yeni Sovyet yasama meclisiydi
burası. Gorbaçov’un itirazlarına rağmen bir de Meclis
Başkanı seçilen Yeltsin,
1990’da Komünist Parti’den
istifa etti. Nihayetinde, 12
Haziran 1991 Başkanlık seçimlerinde de oyların yarısından fazlasını alarak Rusya
Federasyonu Başkanı seçildi.
Rus tarihinde serbest seçimlerle devlet başkanı olan ilk
kişiydi. (Gorbaçov, Sovyetler
Birliği Komünist Partisi ve
SSCB lideri olarak görevine
devam ediyordu.)
Başkan’ın ilk sınavı, muhafazakâr komünistlerin 18
Ağustos 1991’de yaptığı darbe girişimiydi. Gorbaçov
evinde rehin alınmış, darbecilerin kontrolündeki ordu
birlikleri parlamento binasını
kuşatmıştı. Takipçilerini yanına alan Yeltsin, kuşatmadaki
bir tankın üzerine çıktı ve
“Rusya’nın seçilmiş Başkan’ı
olarak” darbenin derhal
sonlandırılmasını emretti. Nihayetinde Yeltsin’in bizzat yönettiği direnişle darbe boşa
çıkarıldı, üç gün rehin tutulan SSCB lideri kurtarıldı.
Rusya’da siyasi güç, “kurtarıcı” Yeltsin’in elindeydi artık.
Yeltsin de bu gücü sonuna kadar kullandı. Öncelikle, Kasım 1991’de Rusya’da Komünist Parti’yi yasadışı ilan
etti! Arından, 8 Aralık 1991’
de, SSCB’nin yılsonu itibarıyla sona ermesi ve yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’
nun kurulması konusunda
Ukrayna ve Belarus’la anlaştı. Sekiz devlet daha anlaşmaya katılınca Gorbaçov 25
Aralık 1991’de SSCB Başkanlığı’ndan istifa etmek zorunda kaldı ve Sovyetler Birliği 1 Ocak 1992’de resmen
NİSAN 2014
sona erdi.
Böylece Rusya’nın tek hâkimi
olan Yeltsin, liberal reformlarını art arda uygulamaya
soktu. “Şok terapi” diye adlandırılan reformları, serbest
seçimlerin yanında mülkiyet
hakkı ve ifade özgürlüğü gibi
temel hakların sağlanması
açısından iyiydi. Fakat ekonomideki değişimin etkisi
felaketti. Fiyatlar genel seviyesi önemli ölçüde yükseldi,
büyük bir nüfus açlık sınırının
altında kaldı. Maaşların aylarca ödenemediği dönemler oluyordu. Yolsuzlukla mücadele çok zayıftı. Özelleştirmeler sırasında büyük servetler küçük bir azınlığın
elinde toplandı. Sonuçta haklı olarak ifade edildiği gibi, ülkede tam bir “şok” yaşanıyordu ama “terapi” yoktu. Eylül 1993’te başlayan oturma
eylemini yüzlerce kişinin hayatına mal olan silahlı tedbirlerle bastırması “kurtarıcı
Yeltsin” imgesini iyice unutturdu. Gerçekten de Yeltsin,
“gerektiğinde” demokrasiyi
bir kenara bırakıp kaba kuv-
vete başvurmaktan kaçınmıyordu. Rus ordusunu 1994’te
Çeçenistan’daki isyanları
bastırmak için de yoğun olarak kullandı.
Bu arada Komünist Parti tekrar kurulmuştu ve 1996 seçimleri öncesinde Yeltsin’e
karşı çok güçlü bir kampanya
yürütüyordu. Fakat Yeltsin,
en başarısız ekonomik reformlarından bazılarını geri
almak ve Çeçen savaşını bitirmek vaadiyle çok az farkla
da olsa seçimleri kazandı.
Gerçekten Ağustos 1996’da
Çeçenistan’la barış müzakereleri başladı, ama ülkenin
ekonomik sorunlarını düzeltmek öyle basit bir iş değildi.
Seçimleri kazanmasına rağmen, siyasi kariyerinde en az
destek gördüğü dönemleri
yaşıyordu. Üstelik sağlık sorunları da çalışmasını engellemeye başlamıştı. 1996 sonlarında birden fazla kalp
ameliyatı geçirdi. Solunum
problemleri vardı, depresyon ve alkol bağımlılığı teşhisi kondu. Resmî törenlerde
bile alkolün etkisinde olduğu
Portre: Boris Yeltsin
Recep Ersel ERGE
fark ediliyordu. O eski tatlısert ve sempatik Yeltsin imgesi toplumsal hafızadan
silinmişti artık.
Bu şekilde bir süre daha idare ettikten sonra 31 Aralık
1999’da istifasını açıklayarak tüm dünyayı şaşırttı. Dokuz yıldır Başkanlık yapan
Yelt sin, Rusya’nın ye ni
binyılda yeni bir lidere ihtiyacı olduğunu düşünüyordu.
Mart 2000 seçimlerine kadar
reformlarını devam ettireceği ümidiyle, pek az kimsenin
tanıdığı Başbakan Vladimir
Putin’i Başkan Vekilliğine
atadı. İstifasından sonra karısı, iki kızı ve torunlarıyla huzurlu bir emeklilik yaşadı.
Rus sporcular için tezahürat
yaptığı tenis karşılaşmaları
sayılmazsa, kamusal alanda
pek görünmedi. 23 Nisan
2007’de 76 yaşında ölen Boris Yeltsin, görkemli bir devlet töreniyle Moskova’da en
ünlü sanatçılar, bilim adamları ve siyasetçilerinin gömüldüğü Novodeviç mezarlığına defnedildi.
21
15
Müjdecisi Festivaller
16 Baharın
Ezgi POLAT
NİSAN 2014
ATAUM
e-bülten
Baharın Müjdecisi Festivaller
Ezgi POLAT
Dünyanın pek çok yerinde bahar festivalleri tıpkı ağaçların
çiçeklenmesi gibi baharın gelişini müjdeler. Ki pek çok festivalin çıkış noktası da baharı
karşılama geleneklerinden
doğmuştur. İnsanlar hem kışın iç mekanlara hapsolmuş
olmaktan, hem de yoğun işokul tempolarından kurtulmayı sokaklara çıkıp müzik,
dans, yemek, sanatsal ve kültürel etkinliklerle eğlenerek
kutlar.
Bahar festivalleri genel olarak mart-nisan-mayıs ayları içerisinde gerçekleşir. Hatta
daha çok nisan ayı festival
ayı olarak benimsenmiştir.
Avrupa’daki bahar festivallerine baktığımızdaysa geleneklerle bütünleşmiş ve mutlaka görülmesi gereken birsıyla isim değiştirerek Koninkaç ilginç festival göze çarpıginnedag (Kraliçe Günü) isyor. Bunlardan ilki Hollanda’
mini alır ve yaz tatilinin son
da 26- 27 Nisan’da gerçekgününe denk gelmesi sebeleştirilen ve kralın günü anbiyle de daha çok çocukların
lamına gelen Koningsday
baskın olduğu bir festival göFestivali’dir. Tarih, Kral Wilrünümüne bürünür. Kraliçe
lem Alexander’in doğumunu
Wilhelmina’nın kızı Juliana’
işaret eder. 1890’den 2013’
nın 1948’de tahta geçmesiye kadar Koninginne-dag yale festival 30 Nisan’a taşınır.
ni Kraliçe’nin Günü olarak bi1980’de tahta geçen Kraliçe
linen festival, tahta son olaBeatrix ise tarihte değişime
rak William Alexander’ın geçgitmezken festivalin kutlama
mesiyle isminde değişikliğe
geleneğini değiştirir ve daha
gitti. İlk olarak 31 Ağustos
önceden saray yakınlarında
1 8 8 5 ’ t e Pr i n s e s s e - d a g
yapılan çiçekli geçitlerin yeri(Prenses’in günü) adı altında
ne her yıl farklı bir Hollanda
Hollanda tahtının mirascısı
kentine gidip oradaki festiPrenses Wilhelmina’nın dovallere oğluyla birlikte katılğum gününü kutlamak adımayı tercih eder. 2013’te Krana tatil günü ilan edilmesiyle
liçe tahtını oğluna devrebaşlayan gelenek, Prensedince festival Kral’ın günü yasin tahta çıkıp Kraliçe olma-
Beltane Ateş Festivali
Bir diğer Nisan festivaliyse
İskoçya’nın Edinburgh kentindeki Beltane Ateş Festivali. Yazın gelişini simgeleyen
Beltane Festivali tam olarak
1 Mayısın’tan önceki gece
kutlanır. Çünkü kırsal kökenli Kelt insanları için ışığı ve büyümeyi getiren mevsim değişimi çok önemli bir olaydır.
Kutlamalar Beltane ekmeği
pişirilmesi, yetiştirilen yeşillik
veya bitkilerin sergilenmesi
ve geçici ya da süreli bir evli-
lik yemini töreninin yapılması şeklinde gerçekleştirilir. Fakat festivalin en önemli kısmı
Beltane ateşinin yakılmasıdır. Ateş, güneşin yaza doğru
gittikçe büyüyüşünü ve gücünü temsil eder. Büyük baş
hayvanlar ve çiftlik hayvanları ateşin etrafında sürülür
ve cesaretli insanların da
ateşin üstünden atlaması
beklenir. Yalnız günümüz modern kutlamalarında çiftlik
hayvanlarıyla yapılan gösteri
Walpurgis Festivali
Bir diğer bahar festivali de
Merkez ve Kuzey Avrupa boyunca görülen Walpurgis
(Witches’Night) yani Cadılar
Gecesi. Eski bir festival olan
Cadılar Gecesi, baharı karşılama ve kötü ruhları uzaklaştırma gibi amaçlar içeriyor.
Pek çok varyasyonu olan festival, genelde dans ve ateşlerle 30 Nisan ya da 1 Mayıs
tarihlerinde kutlanır. Walpurgis festivaliyle Halloween
arasında 6 ay olmasına rağmen neredeyse Halloween
ile aynı olarak Walpurgis de
eski pagan kostümleri, batıl
inançlar ve ateş üzerinden
temellendirilir. Festival ismini cadılık ve büyücülük karşıtı
konuşmalarıyla bilinen 8.
yüzyıl misyonerlerinden Aziz
ni Konings-day olarak 27
Nisan’da kutlanmaya başlar.
Aynı zamanda Hollandalıların ikinci el eşyalarını sattıkları festival, yurt çapında
Vrijmarkt yani Serbest Pazar
olarak da bilinir.
Koningsday, oranjegekte (turuncu çılgınlık) içinde bir fırsat o la rak gö rül mek te.
Oranjegekte, kraliyetin rengini sembolize eden turuncu
rengin bu tarz büyük kutlamalarda (özellikle büyük
spor şampiyonaları gibi) şehrin turuncu renge büründüğü olayları anmak için kullanılır. Hatta festivalde sıklıkla
muhafazakar Hollandalıların saçlarını turuncuya boyayıp saldıkları görülür. Festival
boyunca daha çok Amster-
dam’da olmak üzere şehir
meydanlarında pek çok kutlama, konser ve özel etkinlikler düzenlenir. Açık hava
konserleri genellikle içinde
800 bin kişiyi toplayabilen
Amsterdam’ın ünlü Museumplein alanında gerçekleştirilir. Araç trafiğine kapanan
şehir merkezindeki etkinliklerden sonra partiler gece boyunca hatta sabaha kadar sokaklarda ve serbest pazar
alanlarında devam eder. Festivale katılanlar turuncu giyinip saçlarını turuncuya boyarken, turuncu renkte içecekler içilir ve böylece festival boyunca turuncuya bezenmiş bir şehirle karşı karşıya kalınır.
bulunmamakta. Bunun yerine Beltane Ateş Topluluğun’
nun yönettiği tören, May
Queen (Mayıs Kraliçesi) ve
Green Man’in (Yeşil Adam)
National Monument’tan başlayıp saat yönünün tersi boyunca uzayıp giden yol boyunca yürümesi ve son olarak büyük bir ateş yakmaları
şeklinde vuku bulur. Ateş
yakıldıktan sonra ritüel tamamlanır ve ardından dans,
yemek, içecek ve müziği içe-
ren eğlenceye sıra gelir.
Bahar festivalinin doğasına
uygun olarak bolluk, bereket
ve doğa güzelliklerinin kutlandığı festival, katılımın kişiye bağlı olduğu bir takım
folklorik törenler de içerir.
Çıplak olarak katılınan bu
ayinlerde günaha girdiğini
düşünenler sevgilileriyle birlikte yemin töreni gerçekleştirerek ilişkilerinin bağını daha da kuvvetlendireceklerine
inanır.
Walburga’dan almakta. 1
Mayıs 779’da Azizler listesine alınan Aziz Walburga’nın
adına o günden beri yapılmaya başlanan kutlamalar,
aynı zamanlarda ortaya çıkan Viking festivalleri ve gelenekleriyle yıllar içinde birbirine karışarak melez bir gelenek halini almış ve Walpurgis olarak bilinen pagan-
katolik kutlamalarını ortaya
çıkarmıştır. En meşhurları Almanya ve İsveç’de gerçekleşen festival, ilginç kostüm ve
danslarla pagan kültürünün
bir sunumunu göstermesi
açısından geniş bir coğrafyada görülmeye değer bulunur.
7
Avrupanın
Marşları
İsveç
Yiğit KÖSEOĞLU
Sen eski, sen özgür, sen dağlık kuzey
Sen sessiz, sen eğlenceli ve adil!
Seninle tanıştım dünya üzerindeki en güzel ülke
Senin güneşin, senin gökyüzün, senin yeşil çayırların
Geçmişin şanlı anıları üzerine taht kurmuşsun
Seni onurlandırmak için gezer ismin tüm dünyada
Sen geçmişte, şimdide, gelecekte de aynı olacaksın
Burada, Kuzeyde yaşamak ve ölmek istiyorum.
Marşın sözleri 1844’te Richard Dybeck (1811-1877) tarafından yazıldı. Dybeck bu sözleri bir halk şarkısına uyumlu olacak
şekilde kaleme aldı; fakat bu halk melodisi Edvin Kallstenius (1881-1967) tarafından tekrardan düzenlendi ve şimdiki halini aldı. Gene aynı zaman zarfında Dybeck tarafından ilk satırda değişikliğe gidilmiş, “Sen eski, sen sağlam” şeklindeki kısım “Sen eski, sen özgür” olarak değiştirilmiştir. Bu değişikliğin insanların alışkanlıklarını bir çırpıda değiştirdiğini söylemekse güç. Çünkü değişimin üzerinden yıllar geçmesine rağmen “sağlam” sözcüğünün konuyla ilgili kitaplarda yine de
kullanıldığını görüyoruz.
Şimdi son olarak marşın en ilginç yanından bahsedelim. İsveç milli marşı resmi olarak tanınmış bir marş değil! Halen İsveç
Anayasası’nda bu marşla ilgili hiçbir madde bulunmamakta, hatta ve hatta tarihsel süreç içinde birkaç kez bu marşın resmi marş için önerildiğini fakat kabul edilmediğini de eklemekte yarar var. Her ne kadar parlamenterler resmi olarak kabulü karşısında diretse de, bu marş halk tarafından dillendirilmeye devam etmekte.
AB Temel Eğitim ve İlgi Alanları Sertifika Programı
Kurulduğu 1987 yılından bu yana yürütmekte olduğu sertifika programlarıyla yaklaşık 25 bin kişiye
AB ve AB-Türkiye ilişkileri konularında eğitim veren ATAUM, son yıllarda Ankara dışında neredeyse
Türkiye’nin bütün illerinde çeşitli eğitim ve sertifika programlarını gerçekleştirmiştir. Bunları Avrupa
Birliği Bakanlığı başta olmak üzere resmi kurumlar ve yerli-yabancı çeşitli STK'larla işbirliği halinde
sürdüren ATAUM, çalışmalarını günümüzde önem ve etkinliği giderek artan uzaktan eğitim yoluyla
da çeşitlendirme kararı almıştır. Bu amaçla uzaktan öğretim alanının en deneyimli ve bilinen
yürütücüsü ANKUZEM ile işbirliği yaparak mevcut bilgi ve deneyimini yeni eğitim teknolojileri yoluyla daha da geniş bir kitleye ulaştırmayı hedeflemektedir.
ANKUZEM- ATAUM işbirliği ile yürütülecek olan bu yeni sertifika programı iki paketten
oluşmaktadır. İlki AB Temel Eğitim Sertifika Programı’dır. “AB Projelerine ilişkin çekirdek bilgibecerileri” kapsayan bu program 30 saatten (5 hafta, haftada 2 gün, 3’er saat) oluşmaktadır. İkinci ise ilk paketi alan katılımcıların ilgi alanlarına dönük olarak alabilecekleri ilave konuları içermektedir.
İkinci pakette her biri 21 saatten (3 hafta, haftada 2 gün, 3’er saat; 1 hafta, 1 gün 3 saat) oluşan 4 ayrı İlgi Alanına dönük programlar bulunmaktadır.
Temel Eğitim paketini tamamlayan katılımcı, koşulları uygunsa kendi gereksinimleri doğrultusunda
AB Hukuku, AB- Ekonomi, AB-Kamu Yönetimi ve AB-Uluslararası İlişkiler başlıklarından istediğini
seçebilecektir. Bir katılımcının birden fazla yan ilgi alanı paketi seçebileceği düşünülerek, her bir paketin sanal sınıf gün ve saatleri birbiriyle çakışmayacak biçimde programlanmıştır.
Ayrınıtılı bilgi için :
Adres: A.Ü. 50.yıl yerleşkesi J BLOK Gölbaşı Ankara 06830
E-posta: [email protected]
Faks: (312) 600 01 33
Bilgi: Öğrenci İşleri
---------------------(312) 600 01 43
(312) 600 01 45
Avrupa
Gündemi...
ATAUM
ATAUM-BİM (08-2011)
e-bülten
bulmak isteyene not:
sadece elektronik posta kutusunda bulunur...
Download

Sayı 67 Mayıs 2014 - ATAUM