ATAUM
e-bülten
Avrupa Gündemi...
Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Yıl 6 - Sayı 64
OCAK 2014
AB'nin Yeni Planı
Bize Bir İstihbarat Lazım
"Özel hayatın korunması hakkının kalesi" AB, Snowden’in ortalığa saçtığı ABD’nin casusluk ve telekulak faaliyetlerinden
sonra güvenlik politikalarını güçlendirerek ABD’yi gözetlemeyi tartışıyor. Avrupa İstihbarat Teşkilatı tartışmalarını alevlenmiş
durumda. Bu da AB bürokrasisinde yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyor.
Big Brother’ın gözetimindeki Avrupa, istihbarat faaliyetlerini hâlihazırda Avrupa Dış Eylem Servisi’yle koordine etmeye
çalışıyor. Ama "devlet meseleleri"ne bakış farklılıkları düşünüldüğünde, üyelerin istihbarat gibi bir alanda daha ileri ve
ortak adım atmalarının önünde de ciddi engeller var. "Sır" paylaşmak zor ve ortak güvenlik algısı da henüz oturmuş değil.
BİG BROTHER AB'Yİ İSTİHBARAT SAHİBİ YAPIYOR
H. Kardelen IŞIK
ABD Başkanı Obama’nın ABD istihbarat faaliyetleri konusunda reforma gideceğini açıklaması, Snowden
olayıyla istihbarat konusunda ateşlenen tartışmalarda AB için de beklentileri üst düzeye çıkardı. Avrupa
Parlamentosu’nun Ocak’ta yayınladığı bir raporda, ABD’nin Avrupa’daki dinleme ve izleme faaliyetlerinin
AB vatandaşlarının özel hayatlarının gizliliği meselesini ihlal ettiği ortaya konulmuştu. Ancak Obama’nın
ABD’nin istihbarat faaliyetlerini “Avrupalı dostları” için yürüttüğü argümanı ikna edici olmuşa benzemiyor.
Avrupalı liderler ve AB vatandaşları, ABD’nin istihbarat çalışmalarıyla bu alandaki suiistimallerini hak
ihlalleri olarak görüyor. Kaldı ki, Obama’nın reform stratejilerinde ABD vatandaşlarını mahkeme izni
olmaksızın dinlemeyeceği yönünde değişiklikler olduğu öngörülse de, aynı kuralın “Avrupalı dostları” için
yasal güvenceye kavuşturulmadığı açık. (devamı 3.sayfada)
İtalya’da Genç
Olmanın Güçlüğü
ABD
Yine Başrolde
AB-Küba Diyalog ve
İşbirliği
Polonyalı
Göçmen Krizi
Isabella PIERANGELI
sayfa 4-5
Aysel MUSAYEVA
sayfa 9
Esra AKGEMCİ
sayfa 10-11
Recep Ersel ERGE
sayfa 14-15
Yunanistan’ın
E-Sağlık Hedefleri
‘İşleyen
Bir Avrupa’
"Acısız İdam": Patria
Potestas Amerika!
Ahmet M. SÖNMEZ
sayfa 19
Vural YAVAŞ
sayfa 20-21
Yasemin KARADAĞ
sayfa 22-23
üyelik ve diğer talepleriniz için [email protected]
Portre: Lloyd George
Recep Ersel ERGE
sayfa 24-25
2
Hamburg’da Neler Oluyor?
Onur HAZNEDAR
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
Hamburg’da Neler Oluyor?
Onur HAZNEDAR
Hamburg… Almanya’nın
zenginiyle fakiriyle göçmeniyle yıllardır bir arada yaşadığı önemli şehri… Ancak o
da çağımızın toplumsal hareket silsilesinden nasibini almışa benziyor. Zira bu şehrin
sakinleri yeni yıla uzun zamandır pek rastlamadıkları olaylarla girdi. Barışçıl gösterilerin hüküm sürdüğü kentte bu sefer şiddet sahne aldı
ve (en azından kısa vadedeki) sonuçları da tahmin edebileceğiniz üzere gerek göstericiler gerekse polis açısından pek hayırlı olmadı. Üstelik bu olaylar sonrasındaki
devlet refleksi bazı semtlerin
“tehlikeli bölge” ilan edilmesi şeklinde tezahür etti. Bu durumsa taraflarca en çok eleştirilen nokta oldu.
Olayların fitilini ateşleyen olay, 21 Aralık’ta solcu grupların kontrolünde bulunan
“Rote Flora” adlı kültür merkezinin ve bazı semtlerdeki
evlerin boşaltılması talebi oldu. Buna karşı çıkan yaklaşık
sekiz bin göstericiyle polis çatıştı ve olaylar büyüdü. En az
500 gösterici ve 170 polis çatışmalarda yaralandı. Ancak
olaylar bununla da sınırlı kalmadı. 30-40 kişilik bir grup
Davidwache Polis Karakolu’
nun önündeki polislere sal-
dırı düzenleyerek orada bulunan birçok polisi yaraladı.
Bunun üzerineyse Hamburg’
un St. Pauli, Sternchanze ve
Altona semtleri “tehlikeli
bölge” ilan edildi. Ancak kimi tanıkların ifadelerine göre karakola bir baskın düzenlenmemişti; olaylar karakolun iki yüz metre yakınında
gerçekleşti. Dahası, yine tanıklara göre bunlar, alkolün
dozunu kaçıran ve siyasi bir a-
Olayların arkasında ne var?
Aslında basit bir toplumsal
çatışma olarak görülebilecek
bu olayın arkasında birçok
neden yatıyor. İlk olarak, her
ne kadar simgesel bir nitelik
taşısa da, Rote Flora’nın kapatılması aslında olayların arkasında yatan temel nedeni
gözler önüne seriyor: Kentsel dönüşüm. Zira bu bina,
1980’lerin sonunda birçok
kentte olduğu gibi terk edilmişti ve solcu gençler tarafından alternatif bir hayatın
merkezi olarak ele geçirilip
dönüştürülmüştü. Bu yıllarda
bunun gibi birçok bina sahibi
tarafından terk ediliyor, kiraya verilmiyor ve çürümeye bırakılıyordu. Hal böyle olunca
bu binalar solun o dönemdeki “mülk sahibi olmanın mülkün sahibine sosyal sorumluluk yüklediği” söylemi çerçevesinde işgal ediliyordu.
Böylece kira fiyatlarının tavan yaptığı Avrupa’nın büyük kentlerinde evsizlerden
göçmenlere, üniversite öğrencilerinden dar gelirlilere
herkese kucak açılıyordu.
Üstelik eyalet görevlileri de
bu duruma göz yumduğundan bu binalar turistik bir uğrak yeri halini bile almıştı. Ancak son dönemde bu binaların cazibesi medyanın da katkısıyla artmaya başladı.
Önce bohem yaşam tarzını
benimsemiş paralı kiracılar
macı olmayan futbol holiganlarıydı. Ayrıca çok merkezi bir yerde bulunan bu karakola ait kamera görüntüleri de bulunamadı. Ancak tüm
bunlar polise geniş yetkiler
veren bu ilanın alınmasını engelleyemedi. Çünkü bu ilan,
polise somut bir tehdit ya da
şüphe olmaksızın kimlik
kontrolü yapma hakkını veriyordu. Üstelik, bu ilan polisin
şüpheli gördüğü kişilerin be-
lirli yerlerde toplanmasını yasaklama hakkını da içeriyordu. Normal şartlar altında
Almanya’da polis makul şüphe olmadan kimlik soramıyor ve arama yapamıyor.
Aksi durumdaysa vatandaşın
karşı çıkma ve şikayet etme
hakkı bulunuyor. İşte bu yüzden uygulama epey ilginç ve
tepkilere neden olmasına da
şaşırmamak gerek.
buralara taşınarak lüks tadilatlar yapmaya başladı. Bunuysa çevreye açılan kafeler,
restoranlar, butikler izledi.
Tüm bu dönüşümse kira fiyatlarının bu bölgelerde daha da artmasına yol açtı. Durum böyle olunca da burada
yaşayanlar evlerini terk etmek zorunda kaldı. Böylece
toplumdaki dışlanmışlık hissi
daha da artarak çeşitli gerilimlere sebep olabildi.
Olayların arkasında yatan ikinci bir nedense, birincisiyile bağlantılı olarak Lampedusa’dan gelen göçmenlere yönelik iktidarın uyguladığı sert kontrollerle ilgili. Zira Hamburg’da bir yıldır dü-
zenli olarak her hafta göçmenlere oturma izni verilmesine yönelik yürüyüşler yapılıyor. Hem de Hamburgluların büyük bir kesiminin de
katıldığı barışçıl gösteriler
şeklinde. Bir diğer nedense,
2011’den be ri “Occupy
Wallstreet” eylemine paralel
yürüyen “Occupy Hamburg”
hareketinin kaldığı kampın
geçtiğimiz günlerde polis tarafından boşaltılması oldu.
Toplumdaki rahatsızlıkları ve
gerilimleri gösterdiğinden
bu iki neden de deyim yerindeyse bardağı dolduran son
damlalardı.
Kızıl Ordu Fraksiyonu geri mi geliyor?
Son yaşanan olaylarda ipi göğüsleyenlerin sol hareket olması ve bu hareketin Berlin’
den Frankfurt’a Almanya’nın
çeşitli şehirlerinden destek alması, 1970’lerde Almanya’
da çeşitli şiddet eylemlerinde
bulunan “Kızıl Ordu Fraksiyonu” (RAF) adlı aşırı sol örgütü akıllara getirdi. Ancak
Alman siyaset bilimcisi Carsten Koschmieder’e göre radikal solun yeniden boy göstermesi beklenmiyor: “Bu hiçbir biçimde mümkün değil.
Örneğin bundan iki yıl önce
Berlin’deki trenlere saldırı düzenlenmişti. O dönemde de
medyada ‘acaba bunlar RAF
benzeri örgütler olabilir mi’
şeklinde tartışmalar yer almıştı. Böyle bir gelişmeye ilişkin hiçbir işaret bulunmuyor. Ayrıca sol çevrelerde de
böyle bir şeyin varlığına dair
hiçbir tartışma yaşanmıyor.”
Hamburg’da iç istihbarat kuruluşu Anayasayı Koruma
Teşkilatı’ndan Torsten Voss
da bu düşünceyi paylaşıyor.
Zira Voss, Almanya’daki aşırı
solcu grupların düşünce yapılarında geçen yıllar içerisinde değişiklikler olduğunu,
eskiden bilinçli bir şekilde insanlara karşı şiddet uygulamada bir çekince görmezlerken, şimdilerde şiddete bulaşmamaya özen gösterdiklerini, bunun tek istisnasınınsa neo-nazilere karşı eylemler olduğunu belirtiyor.
Son olarak, geçtiğimiz günlerde tehlikeli bölge uygulamasının kaldırılmasıyla ve Ro-
te Flora sakinlerinin isteklerinin belli ölçüde yerine getirilmesiyle birlikte Hamburg
sokaklarında şimdilik sakin
bir hava olduğunu vurgulamakta yarar var. Ancak yeryüzünün lanetlilerinin küreselleşmenin sancılarını çektiği bugünlerde Hamburg olayları gibi birçok olaya önümüzdeki günlerde de tanıklık
edeceğimiz aşikâr gibi gözüküyor.
ATAUM
e-bülten
Big Brother’ın merceği altındaki Avrupa, istihbarat faaliyetlerini hâlihazırda Avrupa
Dış Eylem Servisi’yle koordine etmeye çalışsa da, ortak
OCAK 2014
güvenlik ve özel hayatın gizliliği konularında güvence
eksikliği çekiyor. Avrupa İstihbarat Teşkilatı tartışmalarının bir başka boyutu da bu-
rada önem kazanıyor. İstih- venlik ve ulusal verilerin kobaratı dış güvenlik aracı ola- runması meselesi olduğu
rak kurumsallaştırmaya ihti- görülüyor.
yaç duyan Avrupa’da asıl
önemli olan sorunun iç gü-
AB casusluğu önleyecek mi?
Alman dış istihbarat teşkilatı
BND, Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu NSA’nın dinleme ve gözetleme skandallarının kamuoyunda duyulmasından bu yana Avrupa’
da casusluğunun önüne geçilmesi konusunda anlaşma
girişimlerinde bulunmuştu.
Ancak İngiltere’nin anlaşmadan ziyade yalnızca politik bir güvence içine girebileceğini belirtmesi ve İngiltere
Devlet İletişim Birimi GCHQ’
nun ABD gizli servisleriyle
özel işbirliğinde bulunan tek
Avrupa ülkesi olması, akıllarda soru işareti bırakıyor.
İngiltere, Almanya Başbakanı Merkel’in telefonlarının
dinlenmesi krizinde diğer AB
ülkeleriyle ortak bir tutum
içine girmek yerine ABD istihbarat örgütleriyle veri
paylaşımını kesmeyeceğini
belirterek tartışmalar boyunca sessizliğini korumuştu.
Berlin yakınlarında kurulan
bir dinleme istasyonuyla İngiltere’nin de Merkel’i dinlediği iddialarına başbakan
David Cameron’un yanıt vermemiş olması da şüpheleri
arttırmıştı. AB’nin geleceği
ve üyeliği konusundaki şüphelerini her fırsatta dile getiren İngiltere’nin kurulması
olası Avrupa İstihbarat Teşkilatı’nın neresinde yer alacağı
sorusu da bu noktada dikkat
çekiyor. Merkel’in telefonunun AB’yi ikiye bölüp bölmediği tartışmalarının sürdüğü bu ortamda, AB kamuoyunda ABD’nin faaliyetlerinin rahatsız edici olsa da
uluslararası hukuka aykırı
olmadığı, ancak İngiltere’nin
tavrının Avrupa hukukuna
aykırı olduğu yorumları ya-
pılıyor. Nitekim Edvard
Snowden’in iddialarında da
GCHQ’nun ABD servislerine
iletmek üzere AB vatandaşlarının verilerini topladığı
öne sürülüyor.
Önümüzdeki aylarda Başkan Barack Obama’yla ikili
görüşmelerde bulunmak
üzere Washington’a gitmeyi
planlayan Merkel’se her fırsatta güvenlik ve etik sorunu
olduğunu belirttiği bu skandalda İngiltere’yi hedef göstermemeye özen gösteriyor.
Bunun yerine, “Doğu Almanya’da komünist bir rejimde
büyüdüğünü” ifade ederek
Avrupa casusluk karşıtı anlaşmasıyla veri güvenliğini
sağlamak için yeni kurallar
üzerinde çalışmalar yaptığını
ve AB’nin bu konuya bütünlükle yaklaşması gerektiğini yineliyor. Merkel’le aynı
AB tartışmaların ‘aslında’ neresinde?
AB, Avrupa İstihbarat Teşkilatı kurulması yönündeki ilk
adımlarını Ocak itibariyle insansız hava araçlarıyla hem
sivil hem de askeri amaçlı
kullanılacak casus uydular
üzerinde çalışmaya başlayarak atmış durumda. Viviane
Redding’in 2020’ye kadar
Avrupa’da ortak bir istihbarat teşkilatının kurulabileceğini açıklamasıyla somutlaşan tartışmalarda AB’nin
ABD’yle masaya eşit şartlarda oturmak istediği yorumu
yapılabilir.
Halihazırda veri güvenliği
yasasına sahip olmayan AB,
1990’lı yıllardan bu yana
üye ülkeler arasında istihbarat servisleri üzerinden kapsamlı bir bilgi alışverişinde
bulunuyor. 2002’de terör
tehdidinden korunmak amacıyla Paris’te kurulan ve Avrupa istihbarat teşkilatlarının
irtibat bürosu haline gelen
birim, “AB İstihbarat Analiz
Merkezi”ne (EU INTCEN) dönüşmüştü. AB Dış Politika
Yüksek Temsilcisi Catherine
Ashton’a bağlı olan merke-
Bize Bir İstihbarat Lazım
H. Kardelen IŞIK
zin kurulacak bir AB istihbarat teşkilatının çekirdeğini
oluşturabileceği ifade ediliyor. Bunun yanı sıra Norveç
ve İsviçre’nin istihbarat servisleriyle 28 AB üyesi de bir
çalışma grubu içinde işbirliğinde bulunuyor.
AB için güvenlik stratejisini
geliştirmede ve ortak güvenlik politikalarını koordine etmede hayati rol oynayabilecek olan istihbarat, önümüzdeki süreçte AB bürokrasisinin dış politika tartışmalarında kilit rol üstlenebilir. Bu-
görüşü paylaşan Fransa’ysa
Avrupa istihbarat çalışmalarının koordinesi konusundaki çalışmalara hız kazandırılmasını istiyor.
Öte yandan, Brüksel’de açıklama yapan Avrupa Komisyonu’nun Temel Haklar ve
Adalet’ten Sorumlu Üyesi
Viviane Reding’se Avrupa’
nın NSA konusunda ikiyüzlü
davrandığını dile getiriyor.
Buna gerekçe olarak İngiltere’nin “Tempora” adlı casusluk programı hakkında bilgi
vermemesini gösteren Reding, AB kamuoyunun ABD’ye
duyduğu “öfkeye” rağmen
AB ülkeleri arasında özel bilgilerin korunmasıyla ilgili yasal düzenleme görüşmelerinin yavaş seyretmesine dikkat çekiyor.
rada asıl soru, AB’nin hangi
rolü oynayacağı ve AB içindeki istihbarat biriminin
hangi tarzda bir istihbarat
teşkilatıyla karşımıza çıkacağı gibi gözüküyor. Bu kilit rolün niteliği AB’de var olan istihbarat işbirliğini ortak politikalara uygun hale mi getirecek yoksa yeni bir polis
devletinin alt yapısını mı hazırlayacak sorusunun yanıtıysa henüz net değil.
5
3
2
4
İtalya’da Genç Olmanın Güçlüğü
Isabella PIERANGELI
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
İtalya’da Genç Olmanın Güçlüğü
Isabella PIERANGELI
(Çev.: R.E. Erge)
İtalya’dan Türkiye’ye gelmenin müthiş bir etkisi var: Ankara ve İstanbul’un her yeri
gençlerle dolu ve bu da
enerjiyi olumlu yönde etkiliyor. Roma’daysa durum farklı: Yaşlı nüfus fazla; mevcut
ve olası güçlüklerden korkan
genç nüfussa azınlıkta kalıyor. Bu durum da enerjiyi etkilemekte. Enerjinin Türkiye’
deki kadar canlı görülmemesi gayet makul, ancak bu sönük enerjinin tüm ülke ekonomisini etkilemesi oldukça
vahim.
İtalya, İtalyanlar tarafından,
yaşlılar için kolay yaşanabilir
bir ülke olarak düşünülmedi
hiçbir zaman – Avrupa’nın en
düşük sosyal emekli maaşları (çalışanın prim ödemediği
maaşlar) ve 28 ülke arasında
en yüksek emeklilik yaşı İtal-
Kasım 2013 – Gençlerin en karanlık ayı
Senaryo üzücü: Euro bölgesinin üçüncü en büyüğü olan
İtalyan ekonomisi iki yıllık bir
durgunluğun ve binlerce şirketi kapanmaya zorlayıp işsizliği artıran iki trilyon
Euro’luk (2.7 trilyon dolar)
kamu borcunun üstesinden
gelmeye uğraşıyor.
Ağustos 2013’te Euro bölgesinde işsizlik oranı yüzde
12’yle istikrarını korurken
İtalya’da yüzde 12.1’den
12.2’ye yükseldi. Ancak en
kötüsü de Temmuz 2013’te
tüm zamanların rekorunu kırarak yüzde 39.7’den 40.1’e
ulaşan genç işsizliği oldu. Bu
artış, İtalya’da siyasi istikrar-
sızlığın olduğu bir dönemde
geldi. Berlusconi liderliğindeki İtalyan merkez sağ partisi, beş aylık gönülsüz işbirliğinden sonra 28 Eylül’de Başbakan Enrico Letta’nın koalisyon hükümetinden çekildi.
Ancak bu durumun tek açıklaması siyasetçiler değil.
Doğrusu İtalya, her şeyden
önce, eğitim sisteminin katı
ve katmanlı olduğu, işgücü
piyasasınınsa iki aşamalı reformlarla giderek esnekleştiği bir ülke.
Dahası, Güney Avrupa’da
rastlanan ve ailenin yetişkinliğe geçiş masraflarını karşılamada önemli rol oynadığı
okuldan işe geçiş geleneğinin de tipik bir örneği.
Öte yandan, genç işgücü piyasası sorunu, son ekonomik krizle birlikte anlaşılması
daha da zorlaşan özellikler
barındırıyor. Şöyle ki, İtalya,
işgücü piyasasında rastlanan
mutlak ve göreli dezavantajlarıyla okuldan işe geçişin en
zorlu olduğu ülkelerden de
biri. İşgücü piyasası reformlarının evrimi gösteriyor ki
bu, piyasanın sözde katılığından ziyade, esasen eğitim sisteminin gençlerdeki
tecrübe eksikliğini kapatamamasından kaynaklanıyor
olabilir.
Genç istihdamını artıracak önlemler
15-24 yaşları arasındakilerin yüzde 42’si iş sahibi olmadığından, Başbakan genç
işsizliğini koalisyon hükümetinin önceliklerinden biri olarak tanımlıyor. Bu doğrultuda İtalyan hükümeti bir önlem paketi kabul etti. Buna
göre, daimî sözleşmelerle
otuz yaş altında belli kişileri
istihdam eden işverenler için
vergi muafiyeti öngörülüyor
ve bunun da yüksek seviyedeki genç işsizliğini aşağı çekmeye yardım edeceği umuluyor. Paket, ayrıca, geçici
sözleşmeyle istihdamı kolaylaştırmayı ve eğitimle çırak
ve stajyer programlarını teşvik etmeyi amaçlıyor. Hükümet, ulusal fonlarla yapısal
Avrupa fonlarının bir karışımı olan 1.5 milyar Euro’nun
çoğunu, genel işsizliğin ulusal ortalamadan daha yüksek olduğu ve gençler arasındaki işsizliğin özellikle
ya’da. Ayrıca mali baskı
2013’te GSYİH’nin yüzde
45.1’ine doğru rekor kırma
yolunda– ancak Kasım 2013’
ten beri açıkça görülüyor ki
İtalya gençler için bile rahat
bir ülke değil.
Üçüncüsü, gençlerin tecrübe
eksikliğini giderme işi de piyasanın kendisine terk edilmiş durumda. Oysa örneğin
Almanya’da uygulanan ikili
eğitim (dual training) modeli
gençlerin piyasanın gerektirdiği yeteneklerle donatılmasına yardımcı olmayı esas
alıyor. Bu da geçici istihdam
veya ona benzer etkisiz ve de
yetersiz çözümler anlamına
geliyor. 2011’de yapılan çıraklık sistemi reformu doğru
yönde bir adım, ancak daha
yolun başında bazı güçlüklerle karşılaşmakta.
sert olduğu (Ulusal İstatistik
Kurumu ISTAT’a göre yüzde
35’ten fazla) Güney İtalya’ya
yönlendirme kararı aldı. Hükümet tüm bu önlemlerin gelecek aylarda 200 bin civarında gencin işe girmesine
yardım edeceğini tahmin
ediyor.
ATAUM
e-bülten
OCAK 2014
Yeni İtalyan göçü – ‘beyin göçü fenomeni
Hükümet AB’den bu “büyük
savaş”a katılmasını istemeye
hazır. Öte yandan, yüksek
eğitimli ve kalifiye İtalyanlarsa daha iyi fon, kariyer fırsatı ve maaş arayışıyla yeteneklerini yurtdışında değerlendiriyor. Avrupa’nın “beyinleri” muhafaza etme girişimleri olsa da, her yıl sadece
3 bin nitelikli bilim adamı
İtalya’ya giderken 30 bin
İtalyan araştırmacı ülkeden
ayrılıyor. Son yıllarda medyanın, siyasetçilerin ve bilim
adamlarının bu fenomeni tarif etmek için “beyin göçü”
(brain drain) terimini kullan-
masına şaşmamalı. Gerçekte, bugünün küreselleşmiş
dünyasında rekabet edebilmek için gerekli olduğundan, “beyin dolaşımı” (brain
circulation) bilim adamları
ve araştırmacılar için daha
uygun görünüyor. Bu “beyin
göçü” meselesiyse kamusal
eğitim sistemine sahip İtalya
gibi ülkeler için ağır sonuçlar
doğurabilir.
İtalya’dan beyin göçünün
ana sebepleri arasında kaynak ve imkân eksikliğinin yanı sıra aşırı bürokrasi, katı hiyerarşiler ve bilimsel parçalanma yer alıyor. Gerçekten
Affedilmez bir hatanın özrü
Başbakan, “uzun süredir sözleri, eylemleri ve ihmalleriyle
tutku, fedakârlık ve rekabetin boşa gitmesine izin verdiğini anlamamış gibi yaptığı
için bir siyasi sınıf adına” özür diliyordu: “Önceki nesil-
lerin hatalarını tekrar ederek
biriktirdiğimiz en büyük borç
gençlere yöneliktir ve bu affedilmez bir hatadır.”
Ayrıcalıklara, bürokrasiye ve
muhafazakârlığa boğulmuş
bir ülkenin enerjisini serbest
İtalya’da Genç Olmanın Güçlüğü
Isabella PIERANGELI
de, daha iyi maaş, fırsat ve
yatırım gibi cezbedici faktörlerin yanı sıra yurtdışındaki üniversitelerin daha yüksek bilimsel itibara sahip olması
da “çekici” faktörleri oluşturuyor. Düşük araştırma yatırımları, düşük maaşlar, fiziksel yetersizlikler, işe alım sisteminin hantallığı, rüşvet ve
bürokrasiyse “itici” faktörleri
teşkil etmekte. Araştırma fonlarının olmaması, hükümetin
ve siyasetçilerin eline bakan
bürokratik bir üniversite sisteminin varlığı ve akademi dışında kariyer seçeneklerinin
olmaması etkisiz ve yetersiz
bir sistem yaratıyor. İtalyan
yükseköğretimi, hantal bir
bürokrasi, kayırmacılık, nepotizm, şeffaflığın olmaması
ve siyasi müdahalelerden dolayı sıkıntıda. Bu, sadece yetenekli İtalyan bilim adamları için itici bir faktör olmayıp
ayrıca İtalya’ya gitmek isteyenler için de bariyer işlevi
görüyor. Dahası, ABD’den
farklı olarak, İtalya’da bilim
adamları ve araştırmacılar için üniversite ve enstitülerin
dışında fazla iş imkânı yok.
bırakmak için yenileşmeyi ve
eğitimi desteklemek şart.
İtalyan ekonomisini hızlandırmak için de genç İtalyanlara ülkede kalmayı veya
“geleceğin güç ama imkânsız olmayan yeniden inşası
için sonunda geri dönmek
üzere” ayrılmayı serbestçe
seçme fırsatı vermek son derece önemli.
5
6
Ürettiğimizi Tüketiyoruz Hareketi
Christos TEAZIS
ATAUM
OCAK 2014
e-bülten
Ürettiğimizi Tüketiyoruz Hareketi
Christos TEAZIS
12 Ekim 2010’da Atina barosu konferans salonunda
bir basın toplantısı düzenlendi ve “Ürettiğimizi Tüketiyoruz Hareketi” kuruluş bildirisi kamuoyuna açıklandı.
Atina’nın bütün üreticileri,
oda başkanları, akademisyenler ve sanatçılar tek bir
sesle bütün Yunanlılara çağrıda bulundu: Eğer işsizliği
azaltmak istiyorsak, eğer
dükkanların daha fazla kapatılmasını istemiyorsak,
eğer üreticilerimize, çiftçilerimize, turizmimize destek olmak istiyorsak o zaman sloganımız “Yunan elbiselerini
giyiyorum, Yunan yemeklerinin yiyorum ve Yunanistan’
da turizm yapıyorum” olmalı.
Hareketin kuruluş bildirisinden satırbaşları şöyle: Bilindiği gibi Yunan zanaatkarlarla tasarımcılar, çok zarif ve
kaliteli elbise ve ayakkabı
üretiyorlar. Yabancı marka
ayakkabı ve elbiseler giyme
alışkanlıklarımızdan vazgeçelim artık. Bizimkilerin mallarını tercih edersek o zaman
hem iç üretimi desteklemiş
oluruz hem de KOBİ’lerin çalışanlarını işten çıkartmalarını önlemiş oluruz.
Bilindiği gibi Yunan mutfağı
dünyanın en lezzetli ve sağlıklı mutfaklarından bir tanesi. İthal yemek kültüründen
vazgeçersek ve kendi ürünlerimizi kullanmaya başlarsak o zaman tarımımıza büyük bir katkıda bulunmuş
olacağız. Bilindiği gibi, Yunanistan, turizm bakımından
dünyanın en çekici ülkelerinden sayılır. Adalar, ormanlar,
iklim, eski Yunan’a ait anıtlar, Ortaçağa ait olan kaleler, kiliseler… Hepsi varken
bizim memleketimizde, baş-
ka ülkelere gitmeye niye ihtiyaç duyalım ki? Onun için, ülkemizin bu kara tünelden
olabildiğince çabuk çıkabilmesi için bunları yapmak bizim görevimizdir.
Demokrasilerde sorumlular
sadece hükümetler değil,
yurttaşlardır da. Sn. Cumhurbaşkanımızın dediğine
göre “vatan sevgisi eylem ve
katılım gerektiriyor.” Aynı zamanda Yunan mallarının fiyatlarına karışan bütün yetkililere sesleniyoruz. Malların fiyatlarını indirmekle yetinmeyip daha rekabetçi hale gelebilmeleri için kaliteyi
artırırsanız o zaman hem kendi üreticilerimizi desteklemek imkanımız olur hem de
mallarımızı ihraç edip cari
açığı azaltmış oluruz.
Son olarak bu kampanyamızın ülke çapında yayabilmesi
için bütün basın mensuplarımızdan katkılarını ve destek-
lerini bekliyoruz.
Hareket kısa zaman içerisinde 25 şehirde varlık göstermeye başladı ve büyük bir
yankı buldu.
Bu hareket kuşkusuz çok
önemli; çünkü koyduğu
önemli hedefler var. Temel
olarak, insanların alışkanlıklarını değiştirmek, yani hareketin kuruluş bildirisine göre
ithal edilen yiyecek-içecek ve
elbise almaktan vazgeçip yerli malı kullanmaya teşvik etmek. Böylece ekonomiye destek vererek ülkenin kalkınmasına ve gelişmesine faydalı olacağına düşünüyorlar.
Fakat bu “alışkanlıklar”ın bir
başka özelliği daha var.
İnsanlar ister yabancı ister
yerli mallarını kullansınlar, ihtiyaçları kadar tüketmeli ki
egosu çok fazla gelişmesin.
Yunanistan’da, özellikle 90’lı
yıllarda, insanların aşırı tüketim arzuları, “daha fazla tü-
keteyim daha fazla, daha fazla, daha fazla....” diyerek
kamçılandı. Sonuç? Herkes
farkında olmadan egosuna
yatırım yapıyordu. Nitekim
“ bu kr iz ilerde bize iyi
gelecek ” görüşünde olanlar
da var. Buna göre, “bir insan
yemek masasına oturduğunda 1 tane pirzola yer, çok açsa ikinciyi yer. Bir insanın bir
ev ihtiyacı var. Ekonomik durumu iyiyse bir yazlık inşa
eder, o kadar… Bir insanın
bir arabaya ihtiyacı var, taş
çatlasa iki. Biz kriz öncesi masada beş pirzola vardı. 4 veya 5 ev inşa ediliyordu. Her
ailede 4-5 araba vardı. Öyle
bir noktaya geldik ki mezardaydık ama farkında değildik. Şimdi mezardan dirilmeye çalışıyoruz". Yani kriz aşıldığında insanlar daha az egoist olacak. Tespit doğruysa
tabii…
ATAUM
e-bülten
İletişim
Adres: Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM)
Cemal Gürsel Caddesi, 06590 Cebeci, Ankara
Telefon: 0 (312) 362 07 62
Faks: 0 (312) 320 50 61
Web: www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten
E-posta: [email protected]
Editör: Erdem DENK
Tasarım: Turan BACI-Erdem DENK
* Yazılarınızla katkıda bulunmak için [email protected] adresine email atabilirsiniz.
* ATAUM E-Bülten’de yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. ATAUM'un resmi görüşü değildir.
* Bu e-bülten içinde yer alan özel kullanım lisanslı tüm yazı ve görsellerin bütün hakları ATAUM`a aittir.
* Bu e-bülten, kaynak gösterilerek kopyalanabilir, dağıtılabilir, basılabilir.
Sahibi: ATAUM adına Çağrı ERHAN · Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erdem DENK · Yayının Türü: Süreli (Aylık) · Basım Yeri: Ankara
Üniversitesi Basımevi, İncitaşı Sokak No:10 06510 Beşevler/ANKARA Tel: 0(312) 213 66 55 · Basım Tarihi: 15 Şubat 2014
ATAUM
e-bülten
OCAK 2014
Prenses Yolsuzluktan Hakim Karşısında
Gökçe ÖZSU
Prenses Yolsuzluktan Hakim Karşısında
Gökçe ÖZSU
Euro krizinden dolayı yüksek
oranlı işsizlik ve kemer sıkma
politikalarıyla boğuşan İspanya, şimdi de yolsuzluk
skandalıyla çalkalanıyor. İktidardaki Halk Partisi’nin
2005-2011 yılları arasında
kayıt dışı ödemeler yaptığı ve
üst düzey bir parti yetkilisinin
partiye yapılan bağışları zimmetine geçirdiği iddiasıyla
başlayan soruşturma dalgası, kraliyet ailesine de sıçradı.
Öyle ki, Kral’ın en küçük kızı
soruşturmayı yürüten mahkeme tarafından “sanık” sıfatıyla ifadeye çağırıldı.
Hükümetle başlayıp kraliyet
ailesini saran yolsuzluk operasyonu, 19 Aralık akşamı
polislerin Halk Partisi’nin
merkez ofisini basmasıyla
başladı. Polisler parti ofisinde partinin 2005-2011
yılları arasında gerçekleşen
tadilat işleriyle ilgili kayıt dışı
ödeme delilleri aradı. Delil
toplanıp toplanmadığında
ilişkin bir açıklama yapılmadı. Ancak iddialar çarpıcı:
Partinin eski mali işler sorumlusu Luis Barcenas, partinin tadilat işlerini üstlenen
kişilerin partiye “bağış” adı
altında yatırdığı milyonlarca
Euro’yu partinin üst düzeyindeki yöneticilerin zimmetine
geçirmekle suçlanıyor. Barcenas’a dair iddialar bununla da sınırlı değil. Barcenas,
kara para aklama, vergi kaçırma, İsviçre bankalarında
48 milyon Euro’luk gizli fon
oluşturma gibi suçlarla itham ediliyor. Halk Partili
Başbakan Mariano Rajoy ise
operasyonu son derece soğukkanlılıkla karşılayarak
mahkemenin kararlarına
mutlak derecede saygı duyduğunu, parti yetkililerine de
soruşturma yetkililerine ge-
rekli tüm kolaylığı sağlamaları talimatı verdiğini söyledi.
Soruşturmanın kraliyet ailesine sıçraması da çok zaman
almadı. 7 Ocak günü Kral’ın
en küçük kızı Prenses Cristina, Palma de Mallorca
hakimi Jose Castro tarafından “sanık” sıfatıyla ifadeye
çağırıldı. Prenses, 8 Mart’ta
vergi kaçırma ve kara para
aklama şüphesiyle mahkemeye ifade verecek. Böylece
kraliyet ailesinden bir kişi ilk
kez resmen sanık ilan edilirken, Prenses’in ifade vereceği dava hükümete karşı
yürütülen yolsuzluk operasyonundan farklı. Prenses, eşi
eski olimpik hentbol oyuncusu, Palma de Mallorca dükü
Iñaki Urdangarin’e karşı
daha önce başlatılan ve zimmete para geçirme davasında ifade verecek. Urdangarin, 2004-2006 yılları arasında yönetiminde bulunduğu Noos Vakfı’nın gelirlerini
Aisoon adlı bir paravan
şirket aracılığıyla zimmetine
geçirmekle suçlanırken, Urdangarin’in mal varlığı geçtiğimiz yıl dondurulmuştu.
Prenses ayrıca Aisoon’un ortağı. Palma de Mallorca hakimi Jose Castro, geçtiğimiz
Nisan’da da Prenses Cristina’yı ifade vermeye çağırmış ancak yerel mahkemenin “delillerin yetersizliği”
sebebiyle itiraz etmesi sonucu davet durdurulmuştu. İspanyol basınında çıkan haberlere göre, davanın savcısı
Pedro Horrach, Prenses Cristina’nın Urdangari’nin işlediği iddia edilen suçla bir bağı olmadığını ileri sürdü ancak buna rağmen mahkemenin Prenses’i ifadeye çağırmasına engel olamadı.
Hakim Jose Castro’nun 227
sayfalık kararında da Prenses yasa dışı istihdam yaratmayla ilişkilendiriyor. Manos
Limpias (Temiz Eller) gibi şeffaflık yanlısı dernekler de
Prenses’i suçlayan açıklamalar yayınladı.
İspanya gazeteleri prensesin
“sonunda” ifade vermeye
çağırılabilmesini genel olarak olumlu bir şekilde karşıladı. Prensesin mahkeme
karşısına çıkacak olmasının
garipsenmeyecek bir mesele
olduğunun altını çizen El
Pais, olayın İspanya’da demokratik kurumların sağlıklı
bir şekilde işlediğini, herkesin kanunlar önünde eşit
olduğunu ve etkin kuvvetler
ayrılığının mevcut olduğunu
gösterdiği görüşünde. El
Munda ve El Periodico gazeteleri de benzer yorumlarda
bulunurken, sağ-muhafazakar eğilimli LA Razon olanlara temkinli yaklaştı. Genel
algıysa, yargının Prenses’i
hakim karşısına çıkarmasının demokratik kurumların
etkin bir şekilde işletildiğini
gösterme ve Prenses’e yönelik iddialara son verme amacı taşıdığı şeklinde. Nitekim
Kral Carlos’un basın ofisinden yapılan açıklama da
nihai yargı kararlarına saygı
duyulacağı ve dava sürecinin
bir an evvel sonuçlanmasını
bekledikleri yönünde. Prenses’i savunacak olan Roca
Junyent Hukuk Bürosu yetkilileri, her ne kadar ifade davetini “hukuki temelden yoksun” bulsalar da, demokratik
normları vurgulayan açıklama yapmaktan geri durmadı: “[Cristina] ne adli soruşturmadan ne de İspanyol
toplumundan kaçma niyetinde. Bu nedenle Majesteleri temyiz hakkından vazgeç-
meye ve soruşturma hakiminin karşısına gereken tarihten önce gönüllü olarak çıkmaya karar verdi.”
İspanya’da yolsuzluk soruşturması devam ederken,
Transparency International
(TI) da 2013 Yolsuzluk Endeksi’ni yayımladı. Endekse
göre, İspanya 177 ülkeyi
kapsayan yolsuzluk listesinde 10 basamak yükselerek
40. sıraya yerleşti ve Gambiya, Mali, Guine-Bissau ve
Libya’ya birlikte ikinci en büyük “yükselişi” gerçekleştirdi. AB içerisinde en çok yolsuzluk gerçekleşen üyeyse
ekonomik krizin derinden
vurduğu bir başka ülke olan
Yunanistan. TI yetkililerinin
açıklamasına göre, İspanya’
nın yolsuzluk batağına saplanmasının sebeplerinden
biri, ciddi kemer sıkma
politikalarına neden olan 5
yıllık ekonomik kriz sırasında
inşaat patronlarıyla siyasetçiler arasında “samimi” ilişkiler oluşması ve bu ilişkinin
de başarısız konut balonlarını besliyor olması. Ülkede 5
yıldan fazla bir süredir devam etmekte olan ekonomik
kriz işsizlik rakamlarını yüzde
25 seviyesine çekerken, resmi olmayan rakamlar yüzde
40’ları işaret ediyor. Avrupa
Merkez Bankası’nın dayattığı
kemer sıkma politikalarıysa
sokakların tansiyonunu yer
yer yükseltiyor. İspanya halkının hiç kuşkusuz en büyük
umuduysa, muhtemelen kemer sıkma politikalarına gerek bırakmayacak miktarda
olduğu anlaşılan kara paranın daha fazla istihdam sağlanmasını ve daha az vergi
toplanmasını sağlayacak şekilde kullanılması.
7
8
Kiev’in Gölgesinde AB-Rusya Zirvesi
Mühdan SAĞLAM
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
Kiev’in Gölgesinde AB-Rusya Zirvesi
Mühdan SAĞLAM
Yılda iki defa düzenlenen
AB-Rusya Zirvesi’nin 32.si,
28 Ocak’ta Brüksel’de gerçekleştirildi. AB-Rusya ilişkileri için kritik önemde olan
zirveler, her yıl biri Rusya’da
diğeri Brüksel’de olacak şekilde takvimlendiriliyor. Rusya adına Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un katıldığı
zirvede, AB’yi Konsey Başkanı Herman van Rompuy ve
Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso temsil etti. Serbest ticaretten vize uygulamalarına, enerjiden insan
haklarına kadar pek çok konunun masaya yatırıldığı görüşmelerde “Ukrayna Krizi”
nin geniş yer tuttuğu tahmin
ediliyor.
Her ne kadar her iki taraf da
görüşmelerde Kiev’deki gelişmelerin etkisinin sınırlı olduğunu ifade etse de, zirve
organizasyonundaki değişiklik, gerçeğin pek öyle olmadığını gösteriyor. Bilindiği
üzere, AB’yle Rusya arasındaki bu düzenli zirveler, iki
günlük bir görüşme trafiğini
içeriyor. Dahası zirvelerin ayrılmaz bir parçası olarak üst
düzey katılıma açık bir davet
de düzenleniyor. Oysa bu yıl
Moskova’nın karşılaştığı
manzara geçen zirvelerden
çok farklıydı. İlk olarak iki
gün olarak planlanan zirve,
sadece bir günlük bir programa sığdırıldı. Üstelik bu bir
günlük görüşme trafiği de
dört saatlik bir zaman dilimiyle sınırlı kaldı. Şaşırtıcı olmayacak şekilde akşam yapılması planlanan resepsiyon da iptal edildi. Zirvedeki organizasyon değişikliği gündeme gelmemiş olmakla beraber, uzmanlar
Brüksel’in bu eyleminin arkasında Ukrayna’daki gelişmeler karşısında Moskova’nın iktidar yanlısı tutumunun etkili olduğu konusunda
hemfikir.
Zirvenin ardından liderler
basın mensuplarının karşına
geçti. AB adına konuşan
Rompuy, Rusya’nın AB’nin
stratejik ortağı olduğunu ve
Doğu Ortaklığı projesinin
Rusya’ya yönelik bir hamleymiş gibi ele alınmasından
duydukları rahatsızlığı ifade
etti. Ancak taraflar arasında
stratejik ortaklığın her konuda aynı düşünmek olmadığının üzerinde duran Konsey
Başkanı, bazı şeyler yolunda
değilken her şey yolundaymış gibi davranamayacaklarını ve Rusya’yla bazı
konularda farklı düşündüklerini belirtmekten geri durmadı. Rompuy’un bu sözleri
doğrudan Ukrayna’yı işaret
etmese de, AB’yle Rusya arasında halihazırdaki en derin
fikir ayrılığının Ukrayna konusunda yaşandığı biliniyor.
Geçtiğimiz Kasım’da Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta
gerçekleşen Doğu Ortaklığı
projesi kapsamında Ukrayna’nın AB’yle görüşmeleri
daha önceden süren serbest
ticaret anlaşmasını imzalaması bekleniyordu. Ancak
Ukrayna Devlet Başkan’ı Victor Yanukoviç’in zirveye bir
hafta kala komisyon çalışmalarını askıya alması ve
peşi sıra da Vilnius’taki görüşmelerin tıkanması, AB
açısından derin bir hayal
kırıklığına neden oldu. Yanukoviç’in AB’yle anlaşmayı
askıya almasının ardından
Rusya’dan 15 milyar dolarlık
borç alması, dahası Rusya’
nın Ukrayna’ya gaz indiriminde bulunması, Rusya’nın
Ukrayna’ya yönelik havuçsopa politikası uyguladığı
yorumlarına neden olmuştu.
Nitekim Kiev’deki Özgürlük
Meydanı’nda toplanan göstericiler, hükümetin AB yerine Rusya’yla yakınlaşmasına
ve Rusya’dan borç almasına
tepki gösteriyor. Benzer biçimde AB kanadı da Rusya’
nın bu hamlesini eleştirmiş
ve Rusya’yı Ukrayna’ya şantaj yapmakla suçlamıştı. Nitekim basın toplantısı sırasında bu durumu ele alan
Barroso, AB ve (Rusya merkezli) Gümrük Birliği’nin birbirinin karşısında yer alan iki
örgüt gibi sunulmasından
rahatsızlık duyduklarını ifade
etti. Her ne kadar Barroso
konuşmasında adres vermemiş olsa da, bu kamplaşmayı
yaratan olarak Moskova’yı
kast ettiği düşünülüyor.
Öte yandan, Ukrayna’dan
esmekte olan soğuk rüzgarlar tarafların tutumlarını
etkilemişse de, geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da bazı
konular görüşme trafiğindeki yerini korudu. AB, bu
zirvede de Moskova’nın insan hakları konusundaki tavrını Soçi Olimpiyatları’nı da
kapsayacak şekilde masaya
yatırdı. Zirvenin süresinin sınırlı olması nedeniyle bu konuya detaylı bir biçimde eğilmediklerini belirten Rompuy,
ana hatlarıyla kaygılarını aktardıklarını ifade etti. Vize
rejimi konusunda Moskova’
nın talep ettiği vize uygulamalarının son bulması çağrısı da masadaki yerini korudu, ancak ilerleme kat edilemedi. Bununla beraber,
ekonomi alanında taraflar
siyasi krizlere rağmen sağduyulu olma konusunda mutabık kaldı. Hatta bu sağduyulu davranışlar, “yeni bir işbirliği mi gündeme geliyor”
sorularına neden olabilecek
bir hamleyle taçlandırıldı. Zira Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bölgesel anlamda örgütlenmiş yapılardan
duyduğu memnuniyeti dile
getirdikten sonra AB’ye yeni
bir işbirliği önerisinde bulundu. Putin, Ukrayna’nın şu
an içinde bulunduğu açmazın ana sebebi olan “Doğu
Ortaklığı” kapsamındaki serbest ticaret anlaşmasının bir
benzerinin Rusya, Belarus ve
Kazakistan’ın üyesi olduğu
Gümrük Birliği’yle de yapılmasını teklif etti. Hem AB’nin
hem de Gümrük Birliği’nin
entegrasyon modeli olarak
benzer hedeflere sahip olduğunu ifade eden Rus Lider,
ayrıca her iki örgütün de
DTÖ kriterlerine göre hareket ettiğinin altını çizdi.
Moskova, bu işbirliğinin toplam ticaret hacminde büyüme sağlamanın ötesinde Ukrayna gibi ülkeleri de bir seçim yapma zorunluluğundan
kurtaracağını düşünüyor.
Öte yandan, Rusya’nın bu
teklifini değerlendireceklerini ifade eden AB yetkililerinin net bir cevap vermekten
kaçındığının dikkat çektiğini
not etmek gerek.
Zirvenin programlaması nedeniyle, Suriye’deki durumla
İran’ın nükleer programı gibi
uluslararası siyaseti yakından ilgilendiren konular detaylı biçimde ele alınamadı.
Buysa, Rusya’nın Soçi kentinde 3 Haziran 2014’te gerçekleşecek yılın ikinci zirvesine yönelik meraka yol açıyor.
2 ATAUM
e-bülten
OCAK 2014
ABD Yine Başrolde
Aysel MUSAYEVA
9
ABD Yine Başrolde
Aysel MUSAYEVA
2008 Dünya Ekonomik Krizi
etkilerini ve yankılarını sürdürüyor. Krizin izlerinin hala
silinememiş olması ve etkilerini sürdürmesi, ABD ve AB
için de sorun oluşturmaya devam etmekte. Şöyle ki, ABD,
2014’ün ilk haftasında Avrupa’ya önemli bir mesaj göndererek ekonomik krizin izlerinin silinmesi ve Avrupa’
daki borç krizinin çözümü
için Avrupa Bölgesi’ndeki
bankacılık sisteminin güçlendirilmesi gerektiğini bildirdi. Dahası, Avrupa’daki
krizin dünya ekonomisine etkisini değerlendirmek amacıyla hazine Bakanı Jack
Lew’ü Paris, Berlin ve Lizbon’
a gönderdi. Bakan, görüşmelerinin ardından yaptığı
basın açıklamasında, Avrupa
Bölgesi’ndeki “hasta bankacılık” sisteminin iyileştirilmesi için halktan alınan vergi vadelerinin düzenlenmesi gerektiği görüşünü dile getirdi
belirtti. Buna göre, “AB’nin
Avrupa ekonomilerine dayanak oluşturması ve ekonomide daha sağlam hareketlilik
sağlaması amacıyla Avrupa
bankalarına kredi vererek iş
alanlarının kurulması ve istihdam yaratılması gerekmekte.” Bakan, “büyük sermaye olanaklarıyla Avrupa
Bankacılık sisteminin sorunlarının iyileştirilmesi ve giderilmesinin hem ABD, hem Avrupa hem de dünya ekonomisi için daha olumlu sonuçlar doğuracağını” dile getirdi. Washington, Euro Bölgesi
hükümetlerinin bir araya gelerek kredi fonlarını geliştirme ve mevcut sorunları çöz-
me amacıyla bankacılık sisteminde güvenilir kredi verme yönteminin geliştirilmesi
gerektiği görüşünde. ABD,
ayrıca, Avrupa bankacılık sistemiyle sendikalar arasında
kurulacak risk ve maliyet paylaşımının daha yakın bir işbirliğinin oluşumu açısından
önemli olduğunu da düşünmekte. Aslında 2013’ün sonlarında varılan işbirliğiyle AB
ulusal hükümetleri 2008’
den bu yana oluşan başarısız
banka maliyetlerine dair önlemleri birlikte almaya devam edecek. Bununla birlikte, birçok Avrupa bankaları
sorumluluklarını azaltarak
bilançolarını iyileştirmeyi
amaçlamakta. Fakat bu durum, Avrupa ekonomisini çıkmaza sürükleyeceği düşüncesiyle ABD’yi endişeye sevk
etmekte.
Bakan Lew’ün Avrupa temaslarındaki ilk durağı Paris
oldu. Fransa Maliye Bakanı
Pierre Moscovici, yapılan görüşmenin ardından kısa bir
açıklama yaptı. Fransız Bakan, ABD’yle benzer görüşleri paylaştıklarını ve Avrupa
ekonomisini iyileştirmek için
ABD’nin yardımlarının umut
doğuracağını söyledi. Cumhurbaşkanı Holland’sa Şubat’ta bu konuları daha ayrıntılı görüşmek için Washington’a resmi bir ziyaret
yapacağını vurguladı.
ABD Hazine Bakanı’nın ikinci
ve kuşkusuz asıl durağıysa
Almanya’ydı. Almanya’yla
ABD, Avrupa’daki ekonomik
çıkmazlar ve krizler nedeniyle birçok konuda anlaşmazlık içinde. Ekim 2013’de ABD
Hazine Bakanı Kongreye bir
rapor sunarak, Almanya’nın
kendi iç ekonomisinde yatırım konusunda yeterince teşvik edici olmadığını ve bunun
da dünya genelinde ihracata
dayalı maaş ve ücretlerin giderek azalmasına neden olduğunu söylemişti. Alman
politikacılarıysa, buna karşılık, Almanya’nın rekabetçi ve
yüksek vasıflı işgücüne sahip
bir ülke olması nedeniyle başarılı bir ihracata sahip olduğunun altını çizmişti. ABD Hazine Bakanın kongreye sunmuş olduğu bu rapor, açık bir
şekilde Alman ekonomi modelinin eleştirisini yapmaktaydı. Bu da iki ülke arasında
önemli bir gerginliğe neden
olmuştu. Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble,
Almanya’nın Avrupa bankacılık birliğine önem verdiğini
ve ekonomide büyümenin
esas hedeflerinden birisi olduğunu dile getirdi. Bilhassa
da bu yönde politika izleyen
ülkelerle bağları güçlendirme adına önemli bir arayış
içinde olduklarını yineledi. Almanya ve mali yönden güçlü
diğer Avrupalı devletler, vergilerin artırılması ve büyük
miktarlardaki sermaye ihtiyaçlarının karşılanması için
Avrupa Merkez Bankası’na
baskı yapmaya devam etmekte.
Bakan Lew’ün, son durağıysa Lizbon’du. Lew, Başbakanı Pedro Passos’la görüşmesi
sonrasında tüm Avrupa’ya
önemli mesajlar vermeye devam etti. Avrupa ekonomisinin krizleri atlatabilmesi ve
canlılık kazanması için ABD’
yle ekonomik bakımdan anlaşmaya varılması ve dünyanın diğer bölgelerindeki devletlerle ortak bir yol haritası
çizilmesi ihtiyacının olduğunu söyledi. Portekiz Başbakanı’ysa bu konuyla ilgili ne
olumlu ne de olumsuz bir yanıt vererek “ekonomilerin
ayakta durabilmesi için gerekli adımların atılması her
zaman gerekli olmuştur” demekle yetindi.
Öte yandan, ABD’deki Uluslararası Ekonomi Enstitüsü
Başkanı Adam Posen de,
ABD’nin Avrupa’daki yatırımlarının ve imzalamış olduğu anlaşmaların gücünü
yitiren Avrupa ekonomisini
iyileştirmede ve canlandırmada önemli bir rol oynadığını vurguladı. Kısacası, ABD
nin Avrupa ekonomisi için bir
kaldıraç görevini üstlendiğini söyledi. Verilen mesajlar
açık ve netti. Nitekim ABD’
nin Avrupa ekonomisine yönelik verdiği bu mesajlar,
dünya ekonomisinde kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için Avrupa’ya “önlemlerini al” manasını taşımakta. ABD, özellikle de Avrupa ekonomisinin sürekli sorunlar çıkarması nedeniyle
dünya ekonomisinde tıkanmaların yaşanması durumunda bunun faturasının
kendi ekonomisine yazıldığını düşünmekte. Görünen
o ki, ekonomiye dair alınan
ya da alınacak önlemler süper gücün denetiminde ya
da gözetiminde olmaya devam edecek.
AB-Küba Diyalog ve İşbirliği
10
2 Esra AKGEMCİ
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
AB-Küba Diyalog ve İşbirliği
Esra AKGEMCİ
AB-Küba ilişkilerinde son dönemde olumlu gelişmeler yaşanıyor. Hollanda Dışişleri
Bakanı Frans Timmermans’
in Havana’da imzaladığı iki
ülke arasında siyasi diyalogun geliştirilmesine ilişkin anlaşmanın ardından, Küba’
yla ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkan Polonya
ve Çek Cumhuriyeti de itirazlarını geri çekti. AB’nin Küba’yla ilişkilerini gözden geçirmeye karar vermesinde,
Raul Castro’nun “ekonomik
Timmermans’in Havana ziyareti
Timmermans’ın 5-7 Ocak
2014 tarihlerindeki Havana
ziyareti, 1959 Küba Devrimi’
nden bu yana Hollanda’dan
Küba’ya dışişleri bakanlığı
düzeyinde gerçekleşen ilk
ziyaretti. Hollanda’nın Küba’
yla ikili ilişkilerini geliştirmek
için önemli bir adım olan ziyaret, aynı zamanda AB için
de önemli bir mesaj niteliği
taşıyordu. Timmermans, “Avrupa’nın Küba’daki pozisyonunu gözden geçirme ve
Küba'ya yönelik yeni bir pozisyon belirleme zamanının
geldiğini” belirterek, “tüm
bölgenin kalkınması ve gelişimi için AB’yle Küba arasındaki diyalogun önemini” vurguladı. “Diyalogun birbirimize sırtımızı dönmekten daha
iyi olduğunu düşünüyorum”
diyen Timmermans, Havana’
nın Avrupa’yla Amerika kıtalarının buluşma noktası olarak önemli bir rol oynadığına
değinmeyi de ihmal etmedi.
Ziyaret boyunca farklı alanlarda işbirliğine yönelik somut adımlar da atıldı. Küba
Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez, Timmermans’le birlikte iki ülke arasında siyasi diyalogun geliştirilmesine ilişkin bir anlaşmaya imza attı.
Böylelikle Küba’yla Hollanda
arasında Haziran 2013’te imzalanan tutukluların değişimine ilişkin anlaşmadan sonra, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesi için önemli bir
adım daha atılmış oldu.
Öte yandan, Timmermans’e
Hollanda Ticareti Teşvik Komisyonu’ndan eşlik eden heyet, ziyaretin ticari boyutu olduğunu da gösteriyordu.
Rodriguez, Küba ekonomik
sistemindeki dönüşüm sürecinin Hollanda şirketleri için
iyi bir fırsat teşkil ettiğini vurgulayarak, ortak çıkarlar doğrultusunda alışverişte bulun-
mak istediklerini belirtti.
İspanya’dan sonra Küba’nın
en büyük Avrupalı ticaret ortağı olan Hollanda’nın Küba’
yla arasındaki ticaret hacmi,
2012 yılında 480 milyon Euro (791 milyon dolar) değerindeydi ve bunun neredeyse
tamamını Küba’nın ihracatı
oluşturuyordu.
İlişkileri geliştirmeye yönelik
ilk somut adımsa futbol alanında atıldı. Daha önce imzalanan bir anlaşma kapsamında Havana’da Feyenoord Futbol Akademisi kuruldu. Eski Feyenoordlu oyuncular Robin Nelisse ve Ulrich
Van Gobbel, okulun öğrencilerine forma dağıttı. İki günlük yoğun programına Havana’daki Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi’
nin ziyaretini de sığdıran
Timmermans, Küba’nın
özellikle bilim ve spor alanlarındaki başarılarını takdir
Ortak Pozisyon’dan ‘normalleşme’ye
AB’nin Küba politikasının genel çerçevesini bugüne kadar, 2 Aralık 1996’da İspanya Başbakanı José María
Aznar’ın girişimiyle kabul edilen “Ortak Pozisyon /Common Position” adlı belgedeki
bir dizi kural belirlemekteydi.
AB’nin görevini Küba’da çoğulcu demokrasi ve insan
hak ve özgürlüklerine saygı
temeline dayanan bir sisteme geçiş sürecini desteklemek ve Kübalıların yaşam
standartlarını yükseltmek
olarak belirleyen Ortak Pozisyon, Küba’yla ilişkilerin ancak bu alanlarda ilerleme
sağlanırsa gelişebileceğini
belirtiyordu. Küba, bu politi-
kayı iç işlerine karışmak anlamına geldiği gerekçesiyle
kabul etmedi ve AB’nin
Küba’ya yönelik politikası zamanla sertleşmeye devam etti. 2003’te Küba’da devrim
karşıtı 75 kişinin tutuklaması
üzerine AB, Küba’ya diplomatik ve siyasi yaptırım uygulamaya karar verdi ve
mo de lin güncellenmesi”
olarak adlandırdığı reformlarla hayata geçirdiği “yapısal dönüşüm” sürecinin büyük bir etkisi var.
ettiğini açıkladı. Timmermans ayrıca BBC muhabirine
verdiği röportajda, Küba’yla
Hollanda arasındaki görüş
farklılıklarının sürdüğünü,
ancak bu yüzden diyalogu
kesmenin bir anlamı olmadığını belirtti. Timmermans’in
bu sözleri, Küba’yla imzalanan anlaşmalara ve ülkeye
gerçekleştirilen üst düzey
ziyaretlere kısıtlamalar getiren AB politikalarına yönelik
bir eleştiri niteliğindeydi.
Timmermans, son olarak,
Küba’nın değiştiğini, ancak
bu değişimin her alanda gerçekleşmediğini belirterek, ekonomik alanda olduğu gibi
siyasal ve toplumsal alanlarda da ciddi reformlara ihtiyaç duyulduğunu dile getirdi. Hollanda’nın girişiminin
ardından, AB’nin de “değişen Küba”yla ilişkilerini normalleşme sürecine sokması
bekleniyor.
Küba’yla ilişkilerini askıya aldı. Bu karar Haziran 2008’de
kaldırıldı, ancak insan hakları ihlalleri eleştirileri, AB’nin
Küba politikasını belirleyen
temel faktör olmaya devam
etti. 2009’da karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesine yönelik
beklentiler, gerek Avrupalı
gerek Kübalı siyasetçiler ta-
ATAUM
OCAK 2014
e-bülten
rafından sık sık dile getirildiyse de, 11 Mart 2010’da
Avrupa Parlamentosu’nun,
Küba’da bir cezaevinde açlık
grevinde hayatını kaybeden
siyasi tutuklu Orlando Zapata Tamayo’nun ölümü nedeniyle Küba’yı kınayan bir karar tasarısını onaylamasıyla
ilişkiler yeniden gerildi.
Bugün AB, insan hakları konusundaki “kötü sicili” nedeniyle ilişkilerini en düşük seviyede tuttuğu Küba’ya yönelik politikasını gözden geçirmeye hazırlanıyor. Küba’
yla ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkan Polonya
ve Çek Cumhuriyeti’nin de
itirazlarını geri çekmesiyle
teknik düzeyde anlaşma sağlanmış durumda. Küba’yla Siyasi Diyalog ve İşbirliği Anlaşması müzakerelerine başlanmasını sağlayacak belgeler üzerinde çalışmalar da
başladı. 10 Şubat'ta yapılacak dışişleri bakanları toplantısında Küba’yla diyalogu
artırmaya yönelik özel bir işbirliği anlaşması imzalanmasına yönelik görüşmele-
Küba’da ne değişti?
2008’de kardeşi Fidel Castro’dan iktidarı devralan Raul
Castro, Devrim’den bu yana
ilk kez yoğun ve hızlı bir şekilde piyasa serbestliği yönünde bir dizi reform uygulamaya başladı. Her ne kadar Raul Castro bu reformların Küba’da komünizmin
ayakta kalması için şart olduğunu söylese de, “komünizmin son kalesinin yıkıldığı”, “Castro efsanesinin sona
erdiği” yönünde yorumlar da
gecikmedi. Nitekim reform
sürecinde işçiler için tavan ücret uygulaması kaldırıldı, kamu görevlilerinin konut mülkiyeti elde etmelerini ve konutlarını miras bırakabilmelerini sağlayacak yasalar kabul edildi, pasaport sahibi
herkesin herhangi bir izne tabi olmadan yurtdışına seyahat edebilmesinin yolu açıldı, Kübalıların uluslararası turizm için inşa edilmiş otellerde kalmalarının, cep telefonu ve elektrikli cihazlar satın
almalarının önündeki yasak-
AB-Küba Diyalog ve İşbirliği
Esra AKGEMCİ
11
rin başlatılması bekleniyor.
2015’te yürürlüğe girmesi
planlanan anlaşmanın, ilk etapta etkisi sınırlı olsa da,
AB-Küba ilişkilerinde yeni bir
dönemi başlatacağı için sembolik bir öneme sahip olduğu vurgulanıyor. AB’nin
Küba’yla ilişkilerini normalleştirme yönünde adım atmasında, Raul Castro yönetiminin pazar odaklı reformlarını cesaretlendirme ve destekleme kararının yanı sıra,
Küba’nın en büyük ticaret
ortağı olan AB’nin bu süreçte
yeni yatırım olanakları kazanacak olan yatırımcılarına ayrıcalık sağlama isteği de var.
Nitekim Hollanda Dışişleri
Bakanı Timmermans’a göre,
AB, Küba’daki “yapısal dönüşüm” sürecinde etkili olmak ve Küba’da daha çok
ekonomik ve siyasi özgürlüğün yolunu açmak istiyorsa
bunu daha önce yaptığı gibi
Küba’ya yüzünü çevirerek değil ancak Küba’yla daha çok
diyalog geliştirerek yapabilir.
lar kaldırıldı ve son olarak
otomobil ithalatı ve ticaretine uygulanan yasak da kaldırıldı. 2011’de özel izinle
otomobil alınmasına izin verilmişti; 2013’te araç ticareti
yapılması için gereken bu
özel iznin de kaldırılmasıyla
Kübalıların devlet izni olmadan yeni ya da ikinci el otomobil sahibi olmalarının yolu açılmış oldu. İşte bütün
bunlar, Küba’da komünist rejimin çözülüp çözülmediğine
dair tartışmalara yol açıyor.
Castro rejimin değişmesinin
söz konusu olmadığını, komünizmi korumanın ilk görevi olduğunu söylese de,
“Küba’nın nereye gittiği” sorgulanmaya devam ediyor. Zira AB’nin Küba’ya yönelik politikasını gözden geçirmesi,
bu dö nü şüm sü re ci nin
Küba’nın küresel kapitalizme eklemlenmesiyle sonuçlanacağı yönünde bir beklenti olduğunun en açık
göstergesi.
12
Bitmeyen Bağımsızlık Mücadelesi
Enes DEMİR
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
Bitmeyen Bağımsızlık Mücadelesi
Enes DEMİR
Katalonya’nın milli bayramı
olan Diada de la Independienca (Bağımsızlık Günü),
her yıl 11 Eylül’de kutlanır.
Aslında bu, hüzünlü bir tarihtir de. Zira 11 Eylül, 1714’
te binlerce kişinin ölümüne
yol açan ve İspanyolların galibiyetiyle sonuçlanan kanlı
savaşın tarihidir. İşte Katalanlar da “bu tarihi unutmamak için” her yıl törenler düzenler. Katalanlar yaklaşık üç
yüz yıldır İspanya egemenliği
altında varlıklarını sürdürmekte ve son yıllarda yapılan
gösterilere bakılırsa halk,
1714’ten üç yüz yıl sonra bugün, bağımsızlıklarını resmen ilan etmek istediklerini
açıkça göstermekte. Ancak
11 Eylül 2012 tarihinin farklı
bir önemi daha var. 2012’de
Katalan kaynaklarına göre
3 milyon, İspanyol kaynaklarına göreyse 1.5 milyon Katalan gösterilere katıldı. Yani
Katalanlar bağımsızlık isteklerini artık bu kadar açık ve
gür bir sesle ifade ediyor diye
düşünülüyor. Aslında günümüze kadarki süreçte Katalanlar tam bağımsızlık isteklerini çeşitli şekillerde ve boyutlarda sık sık dile getirseler
de, bu tutumları zamanla değişerek son halini aldı. Buna
göre Katalanlar, 2012’nin
sonlarını itibariyle, tam bağımsızlıktansa “ekonomik
özgürlüklerini” sağlamaktan
yana bir tutum sergiledi. Bunda ana etkense 2008 krizi oldu. Zira bu tarihte patlak veren ekonomik kriz nedeniyle
işsizlik oranı oldukça artmış,
merkezi hükümetten istenen
yardım talepleri de geri çevrilmişti.
Aslında Katalonya, İspanya’
nın ekonomisi en güçlü bölgesi ve diğer bölgelere nazaran daha fazla vergi vermekle yükümlü. Nitekim protestocular da gerçekleştirdikleri
eylemleri vergi problemleri
nedeniyle yaptıklarını belirterek eylemlerin ekonomik
nedenlere dayalı olduğunu
dile getiriyor. Zaten Katalonya lideri Artur Mas, 2012’
deki 11 Eylül gösterilerine de
bizzat katılmamıştı. Diğer
yandan Katalonya Millet Meclisi üyelerinden Ferran Civit,
mali özerkliğin gerçekleşmesinin pek mümkün olmadığını, İspanya’dan ayrılarak
tam bağımsız bir ülke olmalarının daha makul ve kolay
olacağını açıkladı. Diğer yandan burada da şöyle bir çelişki var: O tarihlerde Almanya başkanı Angela Merkel’in
ortaya attığı bütçe tasarısına
göre, tüm üye ülkelerin vergileri ortak bir havuzda toplanacak ve AB ülkelerinin ihtiyaçları doğrultusunda yapılacak yardımlar bu havuzdan
aktarılacak. Yani Katalonya
bağımsızlığını ilan etse bile
topladığı vergileri bu kez de
diğer AB üyesi ülkelerle paylaşmak zorunda ve tabii bu
üye ülkeler arasında İspanya
da bulunuyor. Bu nedenle olsa gerek, 2012’nin son günlerinde Katalanlar tutumlarını biraz değiştirdi. Çünkü
İspanya Başbakanı Mariano
Rajoy, 20 Eylül’de Madrid
Monclao Sarayı’nda yapılan
görüşmelerde Katalanların
kendi bütçelerini kontrol etmelerini reddetmişti. Artur
Mas ise bu görüşmeler sonrasında tek çıkış yolunun referandum olacağının farkına
varmış oldu.
25 Kasım 2012’de yapılan erken seçim, referandum için atılan önemli adımlardan bir
tanesiydi ki, hükümetin ilk
gündemi de 2014’te bir bağımsızlık referandumu yapmaktı. Artur Mas’ın liderliğini yürüttüğü CIU partisi bu
doğrultuda Katalonya’nın bağımsızlığı için yapılması
planlanan referandumla ilgili karar metnini Katalonya
meclisine sundu ve metin de
84 evet, 21 hayır ve 25 çekimser oyla kabul edildi. Yani
Katalonya 2014’te bağımsızlık için referanduma gideceğini resmi olarak ilan etmiş oldu.
2013’e gelindiğindeyse önceki yılda yapılan gösterilere
paralel olarak 11 Eylül bayramında 400 bin kişinin katıldığı ve Katalonyanın en kuzey noktası olan Fransa sınırından güneydeki komşu bölge Valensiya’ya kadar bir insan zinciri oluşturuldu. Bu insan zinciri hep bir ağızdan
milli marşlarını söyledi ve bağımsızlık sloganları atarak
özel günlerini kutladı. Artur
Mas da 2014’te referanduma gitme konusunda kararlıydı: “Siyasi geleceklerinin
ne olacağını belirlemek için
önümüzdeki sene Katalan
halkına danışılmalı. Daha önce birçok kez söylediğim gibi
Katalanlara siyasi geleceklerini kendileri belirlemeleri konusunda verdiğim sözü tutmakta oldukça kararlıyım.
Katalanların gelecekte bir ülkeleri olmasına karar verebilmeleri için tüm demokratik ve yasal yolları kullanacağım.”
Öte yandan, Madrid yönetimi de tavrını koruyarak referandum isteğinin anayasaya
aykırı olduğunu açıkladı.
2013’ün son günlerine gelindiğindeyse Katalan lider
Artur Mas referandum isteklerini tekrar dile getirerek
halk oylamasında hangi soruların sorulacağını planladıklarını belirtti. Buna göre,
planlanan halk oylamasında
öncelikle “Katalonyanın bir
devlet olmasını istiyor musunuz?” diye sorulacak. Daha
sonra “evet” diyen seçmenler “kurulacak olan bu devletin bağımsız olmasını ister
misiniz?” sorusunu cevaplandıracak. Artur Mas, Kata-
lan siyasi liderlerle anlaşmaya vardıklarını belirterek
halk oylamasının 9 Kasım
2014’te yapılması istediklerini belirtiyor. Buna göre, referandum için gerekli olan
yasal çerçevenin tartışılması için de taraflar vakit bulabilecek. Merkezi hükümetse bu
çabanın boşa olduğu, kararın anayasaya aykırı olduğu
ve Anayasa Mahkemesi’nin
verilecek kararı iptal edeceğini görüşünde. Nitekim
Adalet Bakanı Alberto RuizGallardon, “böyle bir istek
anayasaya kesinliklere aykırı
o la cak tır. Katalonya’nın
özerk statüsüne aykırı olacaktır. Bölgedeki Katalan hükümeti her halükarda devletin bir temsilcisidir ve var
olan yasaları çiğneyemezler” diyor.
Görünen o ki, Katalanların
bağımsızlık talepleri gün geçtikçe artıyor. Son iki yıldır “11
Eylül Diada Bağımsızlık
Günü”nde yaptıkları gösteriler ve Katalan yöneticilerin
verdikleri demeçler de bu
yönde. 2008’den beri süre
gelen ekonomik kriz de hem
bu durumun bir habercisi
hem de son gerekçesi. Malum, Barselona İspanya’nın
en büyük limanına sahip. Ayrıca turistik bir şehir olması
nedeniyle de her yıl milyonlarca turist ağırlıyor. Yani Barselona İspanya’nın en büyük
ve en zengin şehri. Ekonomik
kriz de göz önüne alındığında Barselona, İspanya’nın
kaybetmek istemediği en
önemli şehri diyebiliriz. Ancak, bir toplumun kendi geleceğini kendi başına tayin etmesi demokratik toplumların
en doğal hakkı olarak görülüyor ve bağımsızlık isteklerini bu doğrultuda dile getirirlerse, AB’nin de desteğini
alarak, bağımsızlıklarını ilan
edecekleri gün çok da uzak
değil gibi gözüküyor.
10 ATAUM
e-bülten
OCAK 2014
Mitrovica’da Tehlikeli Suikast
Emre YÜKSEL
13
Mitrovica’da Tehlikeli Suikast
Emre YÜKSEL
Balkanlar’ın en genç ülkesi
konumundaki Kosova’da bir
Sırp politikacı evinin önünde
kimliği belirsiz kişilerce öldürüldü. Politik hayatı hassas
dengeler üzerine kurulu olan
ve hâlihazırda Sırbistan’la
ilişkilerini normalleştirmeye
çalışan ülkede bir Sırp politikacının öldürülmesi de doğal
olarak geniş yankı uyandırdı
ve tepki çekti.
Kuzey Mitrovicalı Sırp siyasetçi Dimitrije Janicijevic, 16
Ocak tarihinde evinin önünde suikasta uğradı. Yetkililere göre, 7 adet 9 mm’lik boş
kovanın bulunduğu alana bakılırsa suikast otomatik silahlarla gerçekleştirilmiş ve
“organize”. Ne var ki, faillerin kimlikleri ve cinayeti hangi amaçla işledikleri hala belirsizliğini koruyor. Zvecan’
daki Rudara mezarlığına gömülen Janicijevic üç çocuk
babasıydı ve Kuzey Mitrovica
meclis üyeliği yapıyordu. Ayrıca geçen yıl gerçekleşen belediye seçimlerinde Bağımsız
Liberal Parti’den aday gösterilmiş ancak Belgrad destekli
Krstimir Pantic’e kaybetmişti.
Suikasti takip eden Cuma Kuzey Mitrovica’da Janicijevic’in onuruna atfedildi.
Janicijevic’in öldürülmesi,
başta Kosova ve Sırbistan olmak üzere birçok ülkede yankı uyandırdı. Kosova Hükümeti tarafından kınanan cinayet için Başbakan Thaci
net konuştu: “Bu cinayet Kosova Cumhuriyeti’nin halkı
ve tüm kurumları tarafından
kınanmaktadır ve ciddi bir eylemdir. Bu eylem doğrudan
Kuzey Mitrovica halkının isteklerine, hukukun üstünlüğüne ve bu bölgedeki yasal
kurumlara yöneliktir.”
Thaci, yetkili makamların failleri mahkeme önüne getirmek için gerekli tüm önlemleri alacaklarını da vurguladı. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Jahjaga da yetkili makamlardan cinayete ışık tutmalarını ve suçluları adalet
Mitrovica’nın ‘ayrıksılığı’
Janicijevic cinayetini önemli
yapan nedenlerden birisi de
kendisinin bir Sırp olması ve
bu cinayetin Kuzey Mitrovica
’da işlenmiş olması. Mitrovica’nın önemiyse 1998-99 savaşına kadar gitmekte. 1946
Yugoslavya Anayasası’yla Sırbistan içinde özerk bölge statüsü alan Kosova’da ülkenin
çoğunluğunu Arnavutlar
oluştururken Sırplar azınlığı
oluşturuyor. Ülkenin dağılma sürecine girmesi ve Milosevic’in Kosova üzerine yürümesiyle Kosovalı Arnavutlar önce bağımsızlıklarını
ilan etmiş, yeterli desteği göremeyince de Rugova önderliğinde pasif direnişe başlamışlardı. Ardından UÇK’yı
kurmuş ve NATO’nun 1999’
da Yugoslavya’yı bombalamasının ardından da fiilen
önüne getirmelerini istedi.
Cinayetin bir diğer yankı bulduğu ülke olan Sırbistan’
daysa Başbakan Dacic, Kosova’da bir Sırp’ın öldürülmesinin kolay kolay unutulamayacağını belirtti ve ekledi: “Faillerin motivasyonlarını ve nedenlerini bilmiyorum ama bu durumun politik
etki ve sonuçları olacaktır.”
Cinayeti kınayan Dacic, ayrıca ülkesinin soruşturma süresince EULEX’e ve KFOR’a
yardım edebileceğini de sözlerine ekledi. Cinayete yönelik bir diğer tepki de ABD’den
geldi ve cinayeti kınayan Dışişleri Bakanlığı, Kosova otoritelerini soruşturm-ayı ilerletmeye çağırdı. Ayrıca cinayetin 19 Nisan Anlaşmaları’yla Sırbistan’la Kosova arasında başlayan ilişkilerin
normalleşme sürecini sekteye uğratmaması gerektiğini
de vurguladı.
Belgrad yönetiminden kopmuşlardı. 2008’de de Kosova Parlamentosu ülkenin bağımsızlığını ilan etmişti. Bu
süreçte ülkedeki Sırp azınlığın konumu da önem kazandı. İşte ülkedeki Sırp azınlık
yoğun olarak Mitrovica kentinde yaşamakta. Kent, 1999
savaşı sırasında kuzeyi Sırpların, güneyiyse Arnavut,
Türk ve Boşnakların oluştur-
duğu Müslümanların kontrolünde olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Ne var ki, İbre Nehri’
nin ayırdığı iki kesimde de düzen tam anlamıyla sağlanamadı ve taraflar arası olay ve
çatışmalar eksik olmadı. İşte
Janicijevic cinayeti kentin bu
hassas yapısı sebebiyle bir
kat daha önem kazanmakta.
Cinayetin gölgesinde ilişkiler
Cinayetin en önemli sonucunun görüleceği alansa, Belgrad ve Priştine yönetimleri
arasındaki diyalog süreci. Zira cinayetin iki ülke arasındaki ilişkileri yavaşlatabileceği yorumları yapılırken başta ABD ve AB olmak üzere birçok ilgili aktör ilişkilerin sürdürülmesi gerektiğine yönelik açıklamalar yapmakta. Bilindiği üzere, Kosova’nın
Sırbistan’dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmesi iki ülke arasındaki ilişkileri
koparma noktasına getirmişti. AB’nin girişimleriyle
bir-çok toplantı gerçekleştiren iki ülke, 19 Nisan’da
Brüksel’de ilişkilerin normalleştirilmesi yönündeki çerçeve anlaşmayı imzaladı. İki ülkenin de AB’ye üye olmasındaki en önemli ön koşul ilişkilerin normalleştirilmesiydi
ve bu yönde hareket ediliyordu. Bu sebeple Kosova’da
bir “Sırp” siyasetçinin öldürülmesinin iki ülke arasındaki ilişkilere kötü yönde etki et-
memesi için ABD ve AB açıklamalar yapmakta. Nitekim
ABD Dışişleri Bakanlığı, 19
Nisan Anlaşmaları’nın sekteye uğratılmaması yönündeki görüşünü de ısrarla vurgulamakta.
Sonuç olarak, Sırp siyasetçi
Janicijevic suikastı hem ülke
içinde hem de dışında geniş
yankı uyandırmış durumda.
Açıklamalarda cinayet kınanırken yetkili makamlar göreve çağrılmakta. Ayrıca
Sırbistan-Kosova ilişkilerinin
de sürdürülmesi gerektiği belirtiliyor. Zaten hedefi AB’ye
üyelik olan bu iki ülkenin bu
sebeple ilişkilerini bozması
pek de olası gözükmüyor. Nitekim Sırbistan geçtiğimiz
günlerde AB’yle müzakerelere başlamıştı. İlişkilerin normalleştirilmesine yönelik anlaşmaların AB’nin gözetiminde imzalanması, bu iki ülkenin AB hedefinden kolaylıkla vazgeçebilecekleri görüşünü de sonuçsuz bırakmakta.
Polonyalı Göçmen Krizi
14 Recep
Ersel ERGE
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
Polonyalı Göçmen Krizi
Recep Ersel ERGE
2007’de AB üyesi olan Romanya ve Bulgaristan, 7 yıllık geçiş döneminin ardından
1 Ocak 2014 itibarıyla “iş gücünün serbest dolaşımı” hakkına kavuştu. Kıta’nın bir
ucunda sevinç kaynağı olan
bu durum, diğer ucundaysa
büyük bir endişe kaynağı.
Örneğin İngiltere, ülkelerine
“kaç yeni göçmen daha” geleceğini epey dert edinmiş
durumda. Nitekim 5 Ocak Pazar sabahı BBC’de yayınlanan Andrew Marr Show’a konuk olan İngiltere Başbakanı
David Cameron bu soruyu cevaplamayı ısrarla reddetse
de, düşüncelerini açıklarken
kullandığı bazı talihsiz ifadelerle Polonyalıları epey
öfkelendirdi.
Cameron’ın
‘hata’sı
Moderatör Andrew Marr’ın da 1 milyondan fazla Polon- rak, bu uygulamayı değiştir- İlk çocuk için haftalık 20.3 PoBaşbakan Cameron’a sorduğu ilk soru, önümüzdeki birkaç yıl içinde İngiltere’ye kaç
Rumen ve Bulgar göçmen geleceği hakkında bir öngörüsü olup olmadığıydı. “Benim
işim buraya gelenlerin sosyal
yardım talep etmeye değil de
çalışmaya gelmesini sağlayacak önlemleri almak” diyen Cameron’sa, göçmen sayısıyla ilgili bütün tahminlerin yanlış çıkacağını belirtip
Polonya’nın AB’ye katıldığı
2004’te İşçi Partisi hükümetinin yaptığı “gülünç tahmin”i
örnek gösterdi. Cameron’ın
aktardığına göre, İşçi Partisi
hükümeti yaklaşık 14 bin
Polonyalı göçmen alacağını
tahmin etmişti; ancak on yıl-
ya vatandaşı İngiltere’ye yerleşti. Şimdi Bulgaristan ve Romanya vatandaşlarının kitlesel göçü beklenirken Cameron “bu hatayı tekrarlamayacağını” özellikle vurguladı.
Sadece bu “hata” lafı bile binlerce Polonyalıyı üzmeye yeterdi, ama Cameron’un sözleri daha bitmemişti. AB vatandaşı işçilerin İngiltere’de
yaşamayan çocukları için çocuk yardımı talep etmelerini
“doğru bulmadığını” söylerken de yine Polonyalıları örnek veriyordu: “Buraya gelen Polonyalı birinin (…)
Polonya’da evde bıraktığı ailesine çocuk yardımı ödememiz gerektiğini düşünmüyorum.” Cameron, sonuç ola-
mek için ya AB ülkeleriyle bir
uluslararası antlaşma yapmak istiyor ya da AB kurucu
sözleşmelerinde değişiklik
teklif edecek. Hemen belirtelim, İngiltere’de çeşitli sosyal
güvenlik ödemelerinde kesintiye gidilmesi meselesi yeni bir tartışma değil ve konuya ilişkin bir dava da Avrupa
Adalet Divanı’nda devam
ediyor.
İngiltere’de çocuk yardımı
uzun süredir anne babanın
gelirine bakılmaksızın her aileye eşit olarak veriliyordu.
Ancak krizle birlikte alınan
önlemler kapsamında artık
sadece çiftlerden ikisinin de
yılda 50 bin Pound’dan az kazanması halinde ödeniyor.
Polonya’nın ayrımcılık tepkisi
Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, David Cameron’ın sözlerine tepkisini
Twitter mesajlarıyla ortaya
koydu: “Madem Britanya bizim vergi mükelleflerimizi
alıyor, o zaman onların yardımlarını da ödemesi gerekmez mi? Britanya’ya vergi verenlerin çocuklarını neden
Polonya vergi mükellefleri finanse etsin?” Sikorski, çocuğun Polonya’da yaşamasının
da aslında İngiltere’nin lehine olduğu görüşünde. Çünkü bu durumda çocuk Polon-
ya eğitim ve sağlık sistemine
dâhil oluyor, yani masrafları
Polonya vergi mükellefleri tarafından karşılanıyor, fakat
anne babası Polonya’ya değil İngiltere’ye vergi veriyor.
Polonya Başbakanı Donald
Tusk da aynı görüşte.
Meselenin küçük çaplı bir
kriz boyutuna ulaşması İngiliz yönetimini de rahatsız etmiş olacak ki, iki başbakan
sonunda konuyu karşılıklı konuşma ihtiyacı hissetti. 8
Ocak’ta gerçekleşen telefon
konuşması yaklaşık 40 daki-
ka sürdü. David Cameron,
sosyal güvenlik sisteminde
yapmak istediği değişikliklerin bütün AB göçmenlerini
kapsadığını, Polonyalıları
“damgalamak” gibi bir niyeti
olmadığını söyledi. Donald
Tusk ise hangi niyetle söylenmiş olursa olsun ağzından
çıktığı haliyle “sözlerinin kabul edilemez olduğunu” belirtti. Ayrıca İngiliz sosyal güvenlik sisteminin Polonyalı
göçmenlerce kötüye kullanımı konusunda Polonya hükümetinin her zaman İngiliz
und, sonraki çocukların her
biri için haftalık 13.4 Pound
olarak ödenen çocuk yardımı
tamamıyla vergiden muaf.
New Poland Express gazetesinin hesaplamasına göre,
iki çocuklu bir Polonyalı göçmen ailesi yılda 1.112 Zloti
çocuk yardımı alıyor (yaklaşık 278 Euro). Çoğu Londra
ve çevresinde oturmak üzere
Birleşik Krallık sınırları içinde
850 bin civarında Polonyalı
göçmen yaşamakta. Çocuk
yardımı için kayıtlı Polonyalı
çocuk sayısı da 25 binden fazla, ancak bunların çoğu yurtdışında yaşıyor.
idaresini desteklediğini de
sözlerine ekledi ve buna rağmen Polonyalı göçmenlerden sanki haksız kazanç elde
ediyorlarmış gibi bahsedilmesinden duyduğu rahatsızlığı iletti.
Polonya muhalefeti de tepki
göstermekte gecikmedi tabii. Ana muhalefet partisi Hukuk ve Adalet’in (PiS) Genel
Başkanı Jaroslaw Kaczynski,
Polonyalı göçmenlere yazdığı açık mektupta İngiliz ekonomisine yaptıkları önemli
katkının “çeşitli siyasi partiler
ATAUM
e-bülten
ve fikir önderlerince” kıymetinin bilinmediğine dikkat
çekti ve onları İngiliz kamuoyunda görünür olmaya, iki ülkede de seçimlere katılmaya
davet etti. Tabii, Hukuk ve
Adalet’in Avrupa Parlamentosu’nda Cameron’ın Muhafazakâr Parti’siyle aynı grupta yer aldığını da belirtme-
OCAK 2014
den geçmeyelim.
Koalisyonun küçük ortağı Polonya Halk Partisi’yse (PSL)
daha radikal bir tepki göstermekte. “Başbakan Cameron
sürekli olarak Polonyalılara
saldırırken öylece durup
izleyemeyiz” diyen PSL meclis grubu başkanı Jan Bury,
İngiliz market zinciri Tesco’yu
Polonyalı Göçmen Krizi
Recep Ersel ERGE
boykot çağrısı yapıyor: “Biz
de Polonyalılar olarak Sayın
Başbakan Cameron’a ve
onun politikalarına hayır
diyebiliriz.” Ne var ki, Tesco,
Polonya piyasasına girdiği
1995’ten beri 300’den fazla
şubeye ulaşmış durumda ve
30 binden fazla istihdam sağlıyor. Ayrıca, bin 500 Polonya
şirketine satış yapmasının
yanı sıra İngiltere’ye yaptığı
ihracatla da Polonya ekonomisine katkı sağlamakta. Bu
da, açıkçası, Tesco’yu boykot
etme fikrinin çok ağır bir intikam olduğunu değil de pratikte biraz gerçekdışı olduğunu gösteriyor.
İngiltere’de yılbaşında yü- Polonya Dışişleri Bakanı Ra- lirttiğine göre, Polonya hürürlüğe giren bir yasaya gö- doslaw Sikorski’yse, İngiliz kümeti AB nezdinde “belli bir
re, AB göçmenleri işsizlik ma- hükümetinin ekonomik kriz- ulusal azınlığı damgalayan”
aşına hak kazanmadan önce le mücadelede istediği ön- her türlü teklifi veto edecek.
üç ay beklemek zorunda. Ya- lemleri almakta serbest ol- Tartışma bir süre daha desanın amacı, AB göçmenleri- duğunu düşünmekle bera- vam edeceğe benziyor, annin ülkeye gelir gelmez sos- ber, sosyal güvenlik siste- cak şimdiden şu kadarını söyyal yardım almalarını engel- minden tasarruf etmenin et- lemek mümkün: Cameron
lemek. Nisan’da yürürlüğe gi- kili bir yöntem olmadığı gö- hükümeti gerçekten de Porecek olan başka bir yasaya rüşünde. Fakat yine de sos- lonyalıları diğer göçmenlergöreyse, göçmenler, işsizlik yal yardımları kısmaya ka- den ayıran bir yasal düzenlemaaşıyla aynı anda kira yar- rarlıysa, bunu “ayrımcılık yap- me peşinde değil. AB’nin tedımı alamayacak. Kısacası, madan ve insanları damga- mel prensipleriyle ne kadar
bu gibi önlemlerle Cameron lamadan yapmalı.” Avrupa uyumlu olacağı ayrı bir konu,
İngiliz sosyal güvenlik siste- İşleri Bakanlığından yapılan ama AB seviyesinde önereminin göçmenler için cazibe- resmî açıklama da bu yönde. ceği bütün değişiklikler, halisini azaltmaya kararlı.
Yine, Başbakan Tusk’ın da be- hazırda çıkarmaya başladığı
ulusal yasalar gibi kapsayıcı
ve genel nitelikte olacak.
Öte yandan, bir pazar sabahında durup dururken Polonyalıları “damgalaması”
da bir anlık yanlışlıktan kaynaklanmıyor. New Poland
Express gazetesinden Steve
Sibbald’ın yorumuna göre
“Cameron göründüğü kadar
aptal değil.” Polonyalı göçmenleri öne çıkaran sözleriyle milliyetçi kesimleri cezbetmeye, 2015 seçimleri öncesinde milliyetçi ve muhafazakâr rakiplerinden oy çalmaya bakıyor.
‘İnsanları damgalamayın’
15
Enerji, Sürdürülebilir Enerji ?
16 Yenilenebilir
Bilgesu BÜYÜKÇOLAK
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
Yenilenebilir Enerji, Sürdürülebilir Enerji ?
Bilgesu BÜYÜKÇOLAK
Gökçe ÖZSU
AB Komisyonu son dönemlerde 2030 iklim ve enerji hedefleriyle uğraşıyor. Şu an geçerli olan 2020 hedefleri
arasında 1990 yılı verilerine
kıyasla emisyonları azaltma,
yenilenebilir enerji yüzdesini
arttırma gibi maddeler var.
Fakat amaç, 2030 hedefleri
arasına bu maddeleri daha
önemli oranlarla yerleştirebilmek. Son öneriler sera gazının yüzde 40 oranla azaltılması, yenilenebilir enerji payınınsa yüzde 27 oranına çıkarılması yönünde. Ancak
bu öneriler henüz yasalaşmış durumda değil. Mart
ayında bu teklifler görüşüle-
cek ve onaylanırsa yürürlüğe
girecek. AB’ye üye ülkeler
arasında bu tekliflerde henüz bir uzlaşı sağlanamamış
durumda çünkü Almanya,
Fransa gibi 8 ülke yenilenebilir enerji politikalarını arttırmayı hedeflerken; İngiltere ve Çek Cumhuriyeti’yse
nükleer enerjinin elektrik
üretimindeki payını arttırmayı düşünmekte. Polonya’ysa
yenilenebilir enerji politikalarına tamamen karşı çıkıyor.
Bazı Avrupalı enerji firmaları
da tek bir enerji alanı belirlenmesine karşı çıkıp, hedefin sadece karbon salınımının azaltılması yönünde ol-
ması gerektiğini vurguluyor.
Greenpeace başta olmak
üzere birçok çevreci örgüt de
hedefleri yeterli bulmuyor.
Yani hem çevrecilerle AB
arasında hem de AB’nin kendi içinde konuyla ilgili tartışmalar yaşanıyor ve bu sebeple uzlaşı sağlanamıyor.
Her durumda, alınacak kararlar 2015 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda yeniden değerlendirilecek.
Devletler ve büyük şirketler
son yıllarda enerji ihtiyacının
arttığını ve bu ihtiyaca en hızlı yoldan cevap verilmesi gerektiğini düşünüyor. Buna
karşın çevrecilerse daha fazla enerjiye değil, enerjinin
daha verimli kullanımına ihtiyaç olduğunu öne sürüyor.
Bu amaçla birçok Avrupa ülkesi -özellikle Almanya- yenilebilir enerji kaynaklarına
yöneliyor ve az enerjiyle çok
verim elde etmeyi amaçlıyor.
Peki, yenilenebilir ve yenilenemeyen enerji nedir? Hangisi daha verimlidir /sağlıklıdır? Çevreye faydaları ve
zararları nelerdir? Yenilenebilir enerjiyle sürdürülebilir
enerji aynı şey midir?
Yenilenebilir enerji kaynakları
Gücünü güneş, rüzgar, su gibi doğal kaynaklardan alan,
tükenmeyen ve çevreye geleneksel yakıtlar gibi (ya da
onlar kadar) zarar vermeyen
enerji türleri olan yenilenebilir kaynaklar, adları üstünde, doğal yollardan kendilerini belirli bir zaman içerisinde yenileyebiliyor.
Nehirlere baraj kurulması yoluyla çalışan ve suyun hareketinden enerji üretme yöntemi olan Hidroelektrik Enerji Santralleri (HES), dünya
enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 16'sını, yenilenebilir
enerji kaynaklarınınsa yüzde
80'ini oluşturmakta. Öte yandan HES'ler, yenilenebilir
enerjinin her zaman sürdürülebilir enerji olmadığının
da kanıtı. HES'lerin atık ve kirlilik içermeme, yakıt gideri olmama, seragazı emisyonları
üretmeme gibi faydalarının
yanında üzerine yapıldığı
nehrin ekosistemini etkileme, yöre halkının sulama
imkanlarını kısıtlama, suyun
kullanım hakkını bütün canlılara karşı sınırlama, santral
inşaat ve işletme çalışmalarının çevre tahribatına yol
açması gibi zararları da bulunmakta. Avrupa ülkeleri
özellikle 2011 Fukuşima nükleer santral kazası sonrası yenilenebilir enerjiye önem verdiğinden HES'ler de giderek
cazip bulunmakta.
Rüzgar türbinleri vasıtasıyla
rüzgar gücünden faydalanarak enerji üreten santraller
olan Rüzgar Enerji Santralleri (RES), eskiden yel değirmenlerinin yaptığı işlemin
modernleştirilmiş ve verimle
kapasitesi arttırılmış versiyonu aslında. Dünyada enerji
üretiminin yüzde 2'si RES'lere
dayanmakta ve bu üretimin
de yaklaşık yüzde 50'si Avrupa’da yapılmakta. AB rüzgar
gücü pazarının yüzde 50'si
de Almanya ve İspanya’da. Enerji ihtiyacının yüzde 20'sini
RES'lerden sağlayan Dani-
marka’ysa enerji üretiminde
RES'lere en fazla yer veren ülke durumunda.
Güneşten gelen enerji parçacıklarını elektrik enerjisine
dönüştürme mantığına dayanan Güneş Enerji Santralleri (GES), bu işlemi güneş pilleri aracılığıyla yapmakta.
Doğaya zararı en az olan
enerji üretim tekniği olmasına rağmen halihazırda en az
kârlı teknik. Bu sebeple de
pek tercih edilmemekte. Yine İspanya ve Almanya, Avrupa ülkeleri arasında GES'
lere en fazla önem veren ülkeler.
Yerkabuğunun derinliklerindeki sıcak su ve buhardan elde edilen enerji türü olan Jeotermal Enerji Santralleri
(JES) de yenilenebilir, sürdürülebilir, ucuz ve temiz bir
enerji kaynağı. Ancak dünyada enerji üretiminde JES'
lerin payı sadece yüzde 0.05.
İzlanda ısı enerjisi ihtiyacının
yüzde 87'sini jeotermalden
sağlamakta. İtalya da dünyanın JES'lerden en fazla
elektrik üreten ilk 5 ülkesinden biri.
Doğada serbest halde değil
bileşikler halinde bulunan
hidrojenin ayrıştırılarak yakıt
halinde kullanıldığı enerji tipiyse Hidrojen Enerjisi olarak bilinmekte. Bu ayrıştırma
işleminin maliyetli olmasının
yanında hidrojen enerjisi en
temiz ve en verimli sürdürülebilir enerji türlerinden biri.
Nitekim hidrojeni ayrıştırma
işleminin maliyetini düşürecek bir teknoloji bulunduğunda da en önemli enerji
türlerinden biri olması bekleniyor. Özellikle hibrit yakıt
tek no lo ji sin de hid ro jen
enerjisinin önemi büyük.
İzlanda hükümeti 2030'a kadar tamamen hidrojen enerjisine geçme kararı aldı bile.
Bitkisel ve hayvansal atıkların değerlendirilmesi yoluyla
elde edilen enerji türü olan
Biyokütle Enerjisi, mısır ve
ATAUM
e-bülten
buğday gibi bitkilerle yosun,
hayvan dışkısı, gübre ve evsel atıklara dayanıyor. Sera
gazı etkisi yapan gazların
azaltılması için önemli bir
enerji türü olan biyokütle
enerjisi, hem elektrik hem de
yakıt üretimi işleminde kulla-
OCAK 2014
nılabiliyor. Kolay elde edilmesi ve sürdürülebilir olması
nedeniyle değeri artan bu
yönteme ağırlık veren ülkeler arasında Almanya ve
Avusturya yer alıyor.
Deniz ve okyanus gibi büyük
su kütlelerinde meydana ge-
len hareketlerden elde edilen Dalga Enerjisi, aslında
çok yaygın değil. Çünkü türbinlerin dalgalı yerlere yapılması gerekiyor ve bu bölgelerde sıklıkla görülen şiddetli
fırtınalar da bu türbinleri parçalayabiliyor. Nitekim böyle-
Yenilenemez enerji kaynakları
Kullanıldıkça tükenen ve yenilenmeleri çok uzun zaman
alan fosil yakıtlarla (kömür,
petrol ve doğalgaz gibi) radyoaktif elementleri (uranyum, plütonyum vb.) içeren
bu kaynakların çevreye
zararları da yüksek oranda.
Kömür, petrol ve doğalgaz gibi hidrokarbon içeren yakıtlar olan Fosil Yakıtlar, binlerce yılda oluştukları için hem
çok zor yenilenir hem de çevre kirliliğine neden olur. Yani
doğaları gereği sürdürülebilir değildirler. Buna rağmen
dünyada elektrik üretiminde
en çok kullanılan enerji tipidir. (2011 itibariyle doğalgaz
yüzde 21, kömür yüzde 41,
petrol yüzde 6). Avrupa ülkeleri arasında doğalgazı Hollanda, kömürü Almanya ve
Yunanistan, petrolüyse Danimarka, İtalya ve Romanya
büyük oranda kullanmakta.
Çoğu termik tipte olan doğalgaz ve özellikle de kömür
santralleri fazla miktarda
atık barındıryor ve çevre kirliliğine neden oluyor. Ayrıca
kullanılan sıcak/atık suyu denize, nehirlere ve toprağa boşaltarak toprak ve su ekosistemlerine de zarar veriyor.
Çıkardıkları baca gazlarıysa
zaman zaman asit yağmurlarına sebep oluyor. Üstelik
soğutma işlemi için çok fazla
miktarda su gerekiyor ve bu
ihtiyaç santral çevresindeki
yerleşimleri ve çevreyi olumsuz etkiliyor; yakım işlemi
sonrasındaysa büyük miktarda cüruf ve baca külü gibi
atıklar ortaya çıkıyor. Almanya, İngiltere ve İtalya, Avrupa'da en fazla termik santrale sahip ülkeler. Ancak termik santrallerin enerji üreti-
Yenilenebilir Enerji, Sürdürülebilir Enerji ?
Bilgesu BÜYÜKÇOLAK
mi içindeki payları sürekli
azaltılmakta, yeni termik
santraller açılmamakta. Fosil
yakıtların enerji üretimindeki
yerinin azaltılması hem AB’
nin hem de Avrupa ülkelerinin ortak kararı durumunda.
Dünyada en çok tartışılan ve
eleştirilen enerji kaynaklarının başında gelen Nükleer
Enerji, radyoaktif elementlerin çekirdeklerinden elde
ediliyor. Nükleer enerji santrallerinin ana yakıtıysa zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyum. Radyoaktif elementlerin çekirdeklerinin parçalanması esnasında yüksek oranda enerji açığa çıkarken
yine yüksek oranda radyasyon da çevreye yayılıyor. Bu
radyasyon, hem çevre kirliliğine hem de canlıların genetiklerinin bozulmasına dolayısıyla ölüm, kanser, sakatlık
si kazalar yaşanmadı değil.
İspanya ve İngiltere bu enerji
tipine önem veren Avrupa ülkeleri; fakat risklerin azaltılması için teknolojinin geliştirilmesine çabalamaktalar.
gibi durumlara yol açmakta.
Üstelik bu etki sadece radyasyona maruz kalan canlılara değil, nesilden nesile ulaşabilmekte. Çok ufak bir sızıntı bile milyonca canlının
hayatını olumsuz etkileyebilmekte. Nükleer enerji kimilerince en temiz ve en verimli
enerji olsa da, çok küçük bir
kaza bile yıllarca sürecek bir
felakete sebep olabilmekte.
Bilindiği gibi, bu üretime en
fazla yer veren ülke, elektrik
ihtiyacının yüzde 80'ini nükleer enerjiden sağlayan
Fransa. Özellikle 2011 Fukuşima kazası sonrası Avrupa'da Almanya başta olmak
üzere, İsviçre, Avusturya, Belçika ve İspanya gibi birçok ülke nükleer santrale sırtını
dönmüş, santrallerini kapatmış ya da yenilerini açmama
kararı almış durumda.
17
İklim ve Enerji Politikası Çıkmazı
18 AB'nin
Defne GÖNENÇ
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
AB'nin İklim ve Enerji Politikası Çıkmazı
Defne GÖNENÇ
AB Komisyonu, uzun zamandır beklenen ve yoğun biçimde tartışılan 2030 iklim hedeflerini 22 Ocak’ta açıkladı. Komisyon, 2030 yılına
kadar sera gazlarının yüzde
40 oranında azaltılmasını istiyor. Üye ülkelerin enerji ihtiyaçlarının en az yüzde 27'
sinin yenilenebilir kaynak-
İklim paketinde neler var?
lardan karşılanmasını öngören AB, kaya gazı çıkarılması
için de bazı “asgari ilkeler”
getirmeyi amaçlıyor. Ancak
konu üzerinde Komisyon
içinde, AB kurumları arasında ve üye ülkeler arasında
derin fikir ayrılıkları yaşanmaya devam ediyor.
Paket, sera gazı salımlarının
yüzde 40 oranında azaltılması için bağlayıcılığı bulunan bir hedef öngörüyor. Aynı zamanda, AB üyesi ülkelerin enerjilerinin en az yüzde 27'sini yenilenebilir kaynaklardan elde etmesi gerekecek.
Ancak yenilenebilir
Gökçe ÖZSU
hedefinin üye ülkeler için
tam bir bağlayıcılığı olmadığının da altı çiziliyor. Komisyon aynı zamanda kaya gazı
çıkarmada bazı “asgari ilkeler” getirmek istiyor. Pakette
Emisyon Ticaret Sistemi'ndeki fiyat düzeylerinin artırılması için izinlerin piyasadan
çekilmesi de yer alıyor.
Öneriler önümüzdeki Mart’
ta görüşülmeye başlayacak
ve paket kabul edilirse resmi
teklif halini alarak yürürlüğe
girmeden önce Avrupa Parlamentosu'nun da onayının
alınması gerekecek. Bu sürecin sonundaysa paket, şu anda geçerli olan 2020 hedeflerinin yerini alacak.
Şu anda geçerli olan 2020
hedefleri, karbon azaltımı ve
yeşil enerji için yüzde 20 düzeyinde. AB verilerine göre
yenilenebilir enerjinin payı
şu anda yüzde 14.4 iken
emisyonları 1990 seviyesine
göre yüzde 20 oranında
azaltma hedefi halihazırda
yakalanmış durumda.
Yenilenebilir enerji kaynakları için bir hedef belirlenmesi, AB'nin 2030 iklim ve
enerji paketindeki en tartışmalı konulardan biri olarak
öne çıkıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel
Barroso, açıkladıkları paketin bir yandan Avrupa'yı düşük karbonlu bir ekonomi
yolunda tutmalarını, diğer
taraftan da rekabet güçlerini
kaybetmemelerini sağlayacağından emin: “Bugünkü
paket, iki konuyla aynı anda
ilgilenmenin çelişkili olmadığını, birbirini desteklediğini
gösteriyor. 2030 için yüzde
40 gibi iddialı bir sera gazı
azaltım hedefi, düşük karbonlu bir ekonomiye giden
yolumuzda en uygun maliyetli mihenk taşıdır. Yüzde
27'lik yenilenebilir hedefi de
önemli bir mesajdır: Yatırımcılara istikrar sağlanması,
çevreci istihdamın artırılması
ve arz güvenliğimizin sağlanması için.”
Aralarında Almanya, Fransa
ve İtalya'nın da bulunduğu
sekiz ülke, Avrupa Komisyonu'na 2030 için sıkı bir yenilenebilir enerji hedefi belirleme çağrısında bulunmuş,
ancak bu hedefin bağlayıcılığı bulunması gerekip gerekmediği konusuna girmemişti. Öte yandan, İngiltere
iklim politikasında yalnızca
emisyon azaltımı için bir hedef konmasını isterken E.ON
gibi bazı şirketler de buna
destek vermişti. Cameron,
Avrupa Komisyonu Başkanı
Jose Manuel Barroso'ya gönderdiği mektupta sektöre AB
çapında düzenlemeler getirmenin İngiltere'de kaya gazı
sondajı faaliyetlerine engel
olabileceği uyarısında bulunmuştu. Zira Cameron,
2015 seçimleri öncesinde ülkesinin kaya gazı rezervlerinden faydalanarak enerji
maliyetlerini mümkün mertebe aşağı çekmek istiyor.
Çek hükümetine göre, AB'
nin iklim ve enerji politikaları, nükleer enerji de dâhil olmak üzere “tüm enerji teknolojilerine eşit mesafede bir
yaklaşım üzerine kurulmalı”.
Çek Cumhuriyeti yenilenebilir enerji hedefi konulmasına da kesinlikle istemiyor.
Polonya’ysa hem yenilenebilir enerji hedefi hem de
karbon azaltım hedefi belirlenmesine karşı çıkmıştı. AB’
nin en büyük ekonomisi olan
Almanya da nükleer enerji
üretiminden çıkışa yardımcı
olmak için yenilenebilir
enerji hedefi de konmasını
destekliyor.
Öte yandan, GDF Suez ve
CEZ'in de aralarında bulun-
duğu 12 Avrupalı enerji firmasıysa, belirli enerji kaynaklarına odaklanmak yerine tek bir karbon azaltım hedefi istiyor. Enerji şirketleri,
karbon azaltım hedefi, yenilenebilir enerji hedefi ve
enerji verimliliği hedefi içeren mevcut sistemin, birbiriyle çelişecek şekilde tasarlandığını söylüyor. Buna göre,
örneğin yenilenebilir enerji
ve enerji verimliliğine pazar
dışından gelen destekler sebebiyle karbon piyasası düzgün çalışmıyor. Şirketler aynı
zamanda tek başına yenilenebilir enerjinin otomatik
olarak karbon emisyonlarını
azaltmadığını da öne sürüyor ve 2050 için yüzde 80 yenilenebilir hedefi bulunan,
ancak rekor düzeyde kömür
tüketen Almanya örneğine
işaret ediyor.
Taraflar ne diyor?
ATAUM
e-bülten
OCAK 2014
Yunanistan’ın E-Sağlık Hedefleri
Ahmet M. SÖNMEZ
19
Yunanistan’ın E-Sağlık Hedefleri
Ahmet M. SÖNMEZ
Avrupa Ekonomik Toplu- rın ivedilikle kabulü yönünde
luğu’na 1981’de üye olduk- bastırırken, üye ülke hükütan sonra 1 Ocak 2014 itiba- metlerinin temsilcilerinden
riyle beşinci kez AB Konseyi oluşan Konsey’i bu yönde ikDönem Başkanlığı’nı yürüt- na etmek de Yunanistan’ın
me görevini üstlenen Yuna- payına düşmekte.
nistan’ı oldukça yoğun bir Öte yandan, ekonomik krizin
gün dem bek le mek te. 1 derinden etkilediği YunanisOcak-30 Haziran 2014 ta- tan’ın Dönem Başkanlığı’nın
rihleri arasını kapsayacak gö- dört tane de önceliği bulunrevi Litvanya’dan devralan makta: Ekonomik büyüme, isve 1 Temmuz 2014’de de tihdam ve sosyal uyum; AB'
İtalya’ya da devredecek olan de ileri mali entegrasyon ve
Yunanistan’ın Dönem Başka- Euro bölgesi; göç, sınırlar ve
nı olarak kimi temel/rutin hareketlilikle Yunanis-tan’a
sorumlulukları bulunmakta. özel tematik bir öncelik alanı
Avrupa Konseyi toplantıları- olan denizcilik politikaları.
na başkanlık etmek, toplantı Söz konusu öncelikler, son algündemlerine karar vermek, tı yıldır ekonomik durgunluküye ülkeler ve AB kurumları a- la boğuşan Yunanistan’ı olrasında işbirliği ve diyalogun dukça yakından ilgilendiren
devamını sağlamak gibi. ekonomik büyüme, göç ve
İşbirliği ve diyalogun deva- denizcilik gibi üç önemli komını sağlama sorumluluğu, nunun AB düzleminde ele
Yunanistan’a düşen spesifik alınması ve eğer mümkün
bir görevi özellikle önemli kıl- olursa bunlar hakkında ortak
makta. Zira Yunanistan’dan yaklaşımlar geliştirilmesi anAvrupa Parlamentosu, Avru- lamına gelmekte. Yunanispa Konseyi ve Avrupa Komis- tan, genel çerçeveye ilişkin
yon’u arasında işleyen ve tri- bu önceliklerin ötesinde çevalog adı verilen müzakere sü- re, ulaştırma, sağlık vb. alt
recini teknik ve politik sevi- politika alanlarına yönelik
yede uzlaşıyla sonuçlan- olarak da spesifik öncelikler
dırması ve Litvanya Dönem belirlemiş durumda. Bu poliBaşkanlığı’ndan devralınan tika alanlarından biri olarak
mevzuat taslaklarının yasa- Yunanistan’ın sağlık alanınlaşması için somut adımlar da belirlediği beş adet mevatması bekleniyor. Yunanis- zuat önceliği, dört adet de
tan’ın özellikle de 22-25 Ma- mevzuat-dışı önceliği bulunyıs 2014 tarihleri arasında makta. Dönem Başkanlığı sügerçekleştirilecek Avrupa Par- resince yasalaşması veya en
lamentosu seçimlerinden ön- azından bu yönde Yunanisce Avrupa Parlamentosu ve tan’ın ilerleme kaydetmesi
Konseyi arasında konsensü- gereken başlıklar itibariyle
sü sağlama konusunda ol- tütün mamulleri, beşeri tıbbi
dukça fazla çaba sarf etmesi ürünlerde klinik araştırmagerekebilir. Doğrudan AB va- lar, farmakovijilans ücretleri,
tandaşlarının çıkarlarını tem- tıbbi cihazlar ve ilaç fiyatlansil eden Parlamenterler kol- dırmalarında şeffaflık konutuklarını önümüzdeki seçim ları Yunanistan’ın mevzuat
sonrasında koruyabilmek önceliklerini oluşturmakta.
maksadıyla bekleyen yasala- Yunanistan’ın öncelik prog-
ramları kitapçığında ayrıntılı
olarak açıklanan dört adet
m evzuat-dışı önceliklerse
göç ve halk sağlığı; beslenme ve fiziksel aktivite; ekonomik kriz ve sağlık hizmetiyle elektronik sağlık ve sağlıkta inovasyon başlıklarında.
Bu öncelik başlıklarından biri
Yunanistan açısından özellikle önem taşımakta, zira
Yunanistan’ın kendisi de bu
konunun başarılı örneklerinden birini sunmakta: Elektronik sağlık ve inovasyon.
Kriz zamanlarında istihdam
fırsatları yaratması nedeniyle ekonomik büyümeyi destekleyen yüksek kaliteli
e-sağlık hizmeti sunumu,
sağlık sektöründe sürdürülebilirlik ve etkinliğe katkı sağlamak açısından kilit öneme
sahip. Bu bağlamda 2014 yılı ilk yarısında Elektronik Sağlık Forumu’yla Yüksek Seviyeli E-Sağlık Uzmanları Toplantısı’na ev sahipliği yapacak Yunanistan’ın bu kapsamdaki iyi uygulama örneğiyse e-reçete uygulaması.
Ciddi ekonomik kısıtlar altında ilk kez pilot proje olarak
Ekim 2010’da yürürlüğe giren ancak tam olarak 24
Ocak 2011’de uygulanmaya
başlayan e-reçete uygulaması, bir yıldan kısa bir süre
içinde ülkede yazılan tüm reçetelerin yüzde 50’sine yakınını, 2013 yılı itibariyle de
yüzde 98’ini kapsamış durumda. 2010 yılında 9 bin
500 eczane ve 4 bin 100 doktorun ayda ortalama 8 bin
100 e-reçete hazırladığı bir
pilot proje, 2013 yılı sonuna
gelindiğinde 11 bin eczane
ve 41 bin doktorun ayda yaklaşık 6 milyon e-reçete yazdığı ulusal bir hizmet ağına
dönüşmüş durumda.
Artan tedavi giderlerini düşürmek ve hasta güvenliğini iyileştirmek amacıyla uygulamaya konulan bu yöntem,
hastanın reçete bilgisinin
sağlık hizmetini sağlayanlar,
eczaneler ve geri-ödeme kuruluşları arasında hızlı, etkin
ve daha az masraflı sirkülasyonunu hedeflemekte. Temel bir elektronik kamu hizmeti olarak e-reçete, bilgi ve
iletişim teknolojisinin (ICT)
gelişiminin sağlık alanında
dolaysız bir sonucu durumunda ve e-sağlık uygulamaları arasında neredeyse
toplumun en geniş kesimini
kapsayanı. E-reçete uygulaması Yunanlı hastalara rahatlık, kolaylık ve güven;
eczacılara okunaklı reçeteler
ve dolayısıyla daha az hata
ve zamandan kazanç; doktorlara hastanın verilerine
on-line olarak ulaşabilme;
sağlık kurumlarınaysa daha
az kırtasiyecilik, bürokratik
prosedürlere daha az zaman
ayırma ve tabii ki daha az
masraf olarak geri dönmekte. Ancak sistem kimi zaman
tehditlere de maruz kalmakta. Örneğin 2012’de dijital
korsanlar sisteme yaklaşık
1.5 milyon sahte reçete yükleyerek sistemin kilitlenmesine ve doktorların ve diğer ilgililerin kullanımına kısa süre de olsa kapanmasına neden olmuş. Sonuç itibariyle
e-reçetenin parlak bir örneğini sunduğu elektronik kamu hizmetlerinin Yunan ekonomisini rahatlatıp rahatlatmayacağını, daha doğrusu
ne ölçüde rahatlatacağını ancak zamanla görebileceğiz.
‘İşleyen Bir Avrupa’
20
2 Vural YAVAŞ
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
Avrupa Liberallerinin Seçim Manifestosu
‘İşleyen Bir Avrupa’
Vural YAVAŞ
Avrupa Parlamentosu seçimlerine sayılı zaman kala Avrupa’daki politik aileler de
seçim kampanyalarını şekillendirmeye başladı. Bu sefer
gündemde, yapılacak “seçimlerin farklı olacağı” vurgusu var. Atanma usulünün
iptal edilip tüm Avrupa çapında doğrudan seçimlerin
yapıldığı 1979’dan beri esasında böylesi bir çaba görülmemişti. Şimdiye kadar yapılan seçimler hep ulusal boyutlu politikaların hâkimiyetinde, yine ulusal siyasi partiler egemenliğinde kalmıştı.
Fakat en son 2009’daki kritik
yüzde 43 katılım oranlarına
kadar düşülmesi ve bundan
da önemlisi Avrupa’nın uzun
süredir yaşamadığı kadar
derin bir krize sürüklenmesi,
tüm ana akım partilerin tek
bir ağızdan konuşmalarına
yol açtı. Artık AB karşıtı görüşler çok yüksek perdelerden seslendirilebiliyordu ve
Avrupa şüphecileri olarak
adlandırılan bu siyasi partiler zaten ulusal gündemleri
çok başarılı şekilde kullanabiliyorlardı. AB üyesi ülkelerde gerçekleştirilen çeşitli yerel ve ulusal seçimlerde de,
bu türden popülist söylemlerin halk nezdinde yoğun karşılık bulduğunun görülmesi
Seçim Manifestosu
Hâlihazırda sekiz Komisyon
Üyesi, on iki koalisyon hükümeti ortağı ve üç Başbakan’la Avrupa çapında
temsil edilen Avrupa Liberalleri, 20 Aralık 2013’teki Kongre’de ALDE Seçim Manifestosu’nu ilan etti.
Manifesto, aslında benzerleri gibi genel geçer ifadeler
taşımakta. Zira burada, tüm
metnin detaylı incelenmesi
de pek mümkün değil. Bu
nedenle ana başlıklar ve dikkat çekici noktalara değinmek yerinde olacaktır. Öncelikle bahsedildiği gibi, manifestonun esas vurgu noktasında ekonomik düzelme ve
bunun da temelinde istihdam yaratıcı faktörlerin kurgulanması geliyor. Liberaller
adeta tüm konuların temeline bu hususu yerleştirmişler.
Onlara göre, ekonomik dur-
gunluk ve rekor seviyedeki
genç işsizliği, başarılı bir Avrupa için kesinlikle ortadan
kaldırılması gereken konular
arasında. İstihdamın artırılması için de, Avrupa Tek Pazarı’nın daha da ilerletilmesi, yani enerji, dijital pazarlar, ulaşım ve sağlık sektörleri gibi alanlara da genişletilmesi savunuluyor.
Ekonomiyi güçlendirmesi
bağlamında da, çok tartışılan AB-ABD Serbest Ticaret
Anlaşması destekleniyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarının çoğaltılmasıyla yenilikçi
ve enerji verimliliği olan teknolojilerin Avrupa çapında
hayata geçirilmesi önerilen
diğer maddeler.
“Yeni Öncelikler Belirlemek”
başlıklı bölümde de ALDE,
bazı politik açılımlarını netleştiriyor. Bunların başında,
üzerine, Avrupa çapındaki
siyasal aileler tutumlarını
değiştirmeye karar verdi anlaşılan. Aynı şekilde, Avrupa
Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’nun da Avrupa politik ailelerinin derhal devreye girmesi yönünde ısrarlı
talepleri görülebilmekte.
Besbelli ki, seçimlerin bir kez
daha tarihinin en düşük katılımlarına sahne olmasından
ve AB’yi köklerinden sarsmasından “korkulan” Avrupa
şüphecilerinin bu kez Avrupa
çapında zafer kazanmasından endişe ediliyor.
Seçimlerin yapılacağı 22-25
Mayıs’a kadar, netleştiği öl-
çüde, Avrupa partilerinin seçim çalışmaları ATAUM EBülten’de bir yazı dizisi şeklinde ele alınacak. Bu siyasi
tabloda ilk olarak -seçim
manifestosunu ilk ilan eden
parti olmaları nedeniyle- Avrupa Liberallerine göz atmakta fayda var. Zaten yazının başlığı da, ilginç olduğu
için, bu manifestodan alınma. “İşleyen bir Avrupa”nın
(A Europe That Works) manifesto başlığı olarak seçilmesi, kendi başına bir itiraz ve kurumsal anlamda tıkanmış bir mekanizmayı
çağrıştırıyor sanki.
AB bütçesinin tamamen yeniden ele alınarak gelirleri
ikame eden mevcut yapısından istihdam sağlayıcı alanlara kaydırılması talep ediliyor; yani bu bakımdan
Sosyal Demokratlara yaklaşan bir ALDE görünümü sergilenmekte. Yine aynı şekilde, yapısal fonların da gençler için yeni iş alanları yaratıcı şekilde kurgulanması gerektiği ifade ediliyor.
Dış politika alanında dikkat
çeken ilk husussa, “AB genişlemesinin” ortak dış ve
güvenlik politikasının olmazsa olmaz enstrümanı olduğu
vurgusu. Burada, kriz döneminin en çok tartışılan konusunda net bir tavır alınarak
Avrupa şüphecilerine de mesaj yollanıyor. Esasında, ana
akım Avrupa partilerinden
olan Liberaller, ortaya çıkış-
larından itibaren Avrupa genişlemesi ve derinleşmesini
savunmakta. Bununla birlikte, tarihinin en derin kurumsal krizlerinden birini yaşayan AB içinde, bu konuda
ortak hareket ettikleri diğer
bazı politik ailelerde geri dönüşler yaşanmakta. Popülist
söylemlere kayan bazı etkili
ulusal partiler artık “AB genişlemesi” lafını telaffuz etmemeyi tercih ediyor. ALDE,
manifestosunda bir cümleyle
geçiştirse dahi, bu bile
önemli bir duruş gibi algılanabilir. Bir diğer önemli vurgu, AB’ye Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nde ilave
bir temsil kazandırılması talebi üzerine. Uluslararası
ilişkilerde AB’nin önemli ve
proaktif bir aktör olmasını isteyen Liberaller, BM aracılığıyla bu konuda çok önemli
ATAUM
e-bülten
bir ilerleme kaydedilebileceğini öne sürüyor manifestolarında.
Bunun dışında, insan haklarının ve bireysel özgürlüklerin korunması, NATO’yla ilişkilerin derinleştirilmesi, yeni
tesis edilen Ortak Göç ve İltica Sistemi’nin daha da ileri
götürülmesi, ayrımcılıkla
mücadele ve AB Komşuluk
politikasının desteklenmesi
de dış politika alanında yer
alan diğer gündem maddeleri arasında.
Manifestoyu sonlandırmadan evvel diğer bir önemli
politik açılımı daha belirtmek
gerek. Avrupa Liberalleri, AB
Kurumsal yapılanmasında
son yılların önde gelen tartışma alanlarından birinde de
tavrını net olarak ifade edi-
OCAK 2014
yor ve Avrupa Parlamentosu’nun Genel Kurul oturumlarını artık tek bir yerleşkede
yapması için mücadele edeceğini ilan ediyor. Son AP kararlarında bu konuda ezici
çoğunlukların oluşması zaten politik gruplar arasındaki
konsensüsün işaretiydi; fakat anlaşılan ALDE artık resmi ağızdan bunu dile getirmeye karar vermiş.
2014 AP Seçimlerinin bu dönemki en çarpıcı gündemi,
AB Komisyonu Başkanı’nın
seçilmesi. Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin
ardından ABİİA Madde 17/7
hükümleri, tüm Avrupa politik aileleri için yepyeni bir
politik mecra yarattı. Bahsedilen maddenin içeriğinde,
AB Konseyi’nin yapılan se-
çimlerin sonuçlarını dikkate
alarak bir AB Komisyon Başkanı adayı belirlemesi yer
alıyor. Şimdiye kadar uygulanan yöntem Konsey’in belirlediği adayın AP tarafından oylanması üzerineydi.
Esasında bu konuda temelde
bir değişiklik yok fakat Avrupa politik aileleri “dikkate
alınması” gerektiği ifadesini,
ortak bir Komisyon Başkanı
adayı belirleyelim olarak yorumlamakta. Her Avrupa
partisi seçimler için bir de
Komisyon Başkanı adayı belirleyecek, seçimlerden en
çok oyu hangi parti alırsa
Konsey de o partinin belirlediği adayı “dikkate alacak”.
Almanya Başbakanı Merkel’
in vurguladığı gibi, bu konuda hiçbir yasal zorunluluk
‘İşleyen Bir Avrupa’
Vural YAVAŞ
yok; Konsey istediği adayı ortaya çıkarmakta serbest. Bununla birlikte, Avrupa partileri bu kozu AP seçimlerinin
Avrupa çapına yayılması için
ve AP’ye, dolayısıyla da kendilerine karar alma mekanizmalarında ayrı bir ağırlık
kazandırabilmek amacıyla
kullanmaya çabalıyor.
Bu bağlamda ALDE de, kendi
adaylarını belirlemek üzere
şeffaf bir oylama gerçekleştirdi ve Konsey toplantısından liberal partilerin desteğini alan iki aday çıktı: AP Liberal Grup Lideri olan deneyimli politikacı Guy Verhofstadt ve Avrupa Komisyonu Üyesi Olli Rehn.
Daha basit, daha güçlü, daha demokratik bir Avrupa
ALDE, manifestoda vurgulandığı gibi istihdam başta
olmak üzere ekonomi politikalarına öncelik vermekte.
Buradan yola çıkan 14 üye
parti, bunun altından kalkabilecek bir adayın ortaya
çıkarılmasını öne sürerek Olli Rehn’i aday gösterdiklerini
bir mektupla ALDE Konseyi’ne iletmişlerdi. Aslında
parti içi demokrasinin bir örneği gibi algılansa da, ALDE
içindeki bu ayrım, partide
ciddi tartışmalara yol açtı.
Daha çok kuzey ülkelerinin
desteklediği Rehn karşısında
Belçika, Hollanda gibi parti
içi dengelerde önem sahibi
olan Liberallerse Verhofstadt’ı aday gösterdi. Verhofstadt, tanınırlığı yüksek
ve oldukça kıdemli bir politikacı olarak bilinmekte fakat
“federal bir Avrupa” taraftarı
çizgisi nedeniyle bahsedilen
14 diğer üye tarafından ha-
yalperestlikle itham ediliyor.
Olli Rehn’se, ayakları çok
daha yere basan, Komisyon
üyeliği sayesinde ekonomi
politikalarına hakim ve daha
merkezde yer alan bir kimlik
sergilemekte. Anlaşılan,
“daha fazla Avrupa” söylemlerinin dile getirilmek istenmediği günümüzde “daha
makul bir seçenek” gibi algılandı. Fakat neticede, Alman
ve Hollandalı parti liderlerinin arabuluculukları sayesinde parti içi bölünmenin
daha tehlikeli olduğu düşüncesiyle, bu iki aday ortak hareket edeceklerini ilan etti
bile. Ama aslında arka planda Olli Rehn, Avrupa politik
hayatında çok daha etkili bir
figür olan Verhofstadt lehine
adaylıktan çekiliyordu. Buna
karşılık Rehn’e, seçimlerin
kazanılması durumunda, yine dış politika veya ekonomi
alanında önemli bir Komis-
yon üyeliği vaat edildi. Ortak
Komisyon Başkanı adayı, 1
Şubat 2014’teki ALDE toplantısında açıklanacak.
Avrupa Liberalleri açısından
bir diğer tehlikeli durumsa,
yerel ve ulusal seçimlerde
yaşanan oy kayıpları. Özellikle son Alman federal seçimlerinden hezimetle ayrılarak barajı bile aşamayan
FDP -ki ALDE içindeki kilit
partilerden biri- Euro karşıtı
AfD’ye kaptırdığı oyları bu
sefer de Avrupa şüphecilerine kaptırırsa sonuç kendileri
için tam bir felaket olacak.
Bu nedenle, FDP seçim çalışmalarını Almanya çapında
son derece tanınmış bir politikacı olan Alexander Graf
Lambsdorff yürütecek. Görüldüğü üzere FDP, Avrupa
seçimlerini ikinci ve son bir
şans olarak tanımlıyor. Benzer bir durum, skandallarla
boğuşan İngiliz Liberal De-
mokratları (LibDems) için de
geçerli.
Tüm bu yaşanan politik mücadele, ALDE’nin Avrupa
içindeki konumunda bir değişiklik yaratacak gibi durmuyor. Her zaman 3. parti
olarak kalan ALDE, bu seçimlerin ardından da aynı
konumunu sürdürecek gibi.
Bu durumda haliyle Komisyon Başkanlığı için yaşanan
rekabetin de bir anlamı kalmayacak çünkü yine diğer iki
büyük partinin (PES veya
EPP’nin) adayı seçilecek. Fakat ALDE’nin dağınık bir parti imajına rağmen son yıllarda daha organize hareket
etmeye başlaması ve aktif bir
tutum sergilemesi de dikkate
değer. Gelişmeler için 1 Şubat’tan itibaren erişime açık
olan www.ivoteliberal.eu
adresindeki kampanya sitesi
takip edilebilir.
21
"Acısız İdam": Patria Potestas Amerika!
22
2 Yasemin KARADAĞ
ATAUM
OCAK 2014
e-bülten
"Acısız İdam": Patria Potestas Amerika!
Yasemin KARADAĞ
Michel Foucault, Cinselliğin
Tarihi çalışmasında, iktidarın
yaşam ve ölüm üzerinde hak
sahibi olmasının, biçimsel
olarak, Romalı aile reisinin
çocuklarını ve kölelerini hem
“yaşatma” hem de gerektiğinde “öldürme” hakkına sahip olması anlamına gelen
Patria Potestas’tan türediğini
belirtir. Foucault, ayrıca, iktidarın bireyler üzerindeki rolünün zaman içerisinde yaşamı sağlama, destekleme,
güçlendirme, çoğaltma ve
düzenleme olmasıyla birlikte
ölüm cezası uygulamasının
gittikçe azaldığını da söyler.
Gerçekten de insanlığın ilk
dönemlerinden itibaren kutsal adaletin tesis edilmesinin
bir yolu olarak görülen
ölüm/idam cezası, bugün
pek çok ülkede yasaklanmışsa da hala dünyanın hatırı sayılır bir kesiminde cezalandırma yöntemi olarak uygulanmakta.
Bu ülkelerden biri olan ABD,
bu kez de geçtiğimiz günlerde Ohio eyaletinde uygulanan infaz yüzünden dünya
g ün d eminde yerini aldı.
ABD’deki bu son infazı diğerlerinden ayıransa, mahkumun bu zamana kadar hiç denenmemiş iki ilacın karıştırılmasıyla hazırlanan zehirli iğneyle idam edilmesi. Dennis
McGuire, 1989’da yedi aylık
hamile olan 22 yaşındaki Joy
Stewart’a tecavüz etmekten,
sonrasındaysa kadını bıçaklayarak öldürmekten ölüm
cezasına çarptırılmıştı. İnfazlarda uzun yıllardır bir barbiturat pentobarbital karışımı
kullanılmaktaydı ama üretici
şirketler 2010’dan itibaren ilacın infazcı eyalet cezaevlerine satışını yasaklama kararı aldı. Bunun üzerine de yetkililer yeni karışımlar denemeye başladı. İşte geçtiğimiz
günlerde McGuire üzerinde
denenen de bu karışımlardan biriydi. Ne var ki, daha
önce ABD’de hiçbir idamda
kullanılmamış olan karışımla
gerçekleşen Mc-Guire’ın infazı, Ohio’da idam cezalarının yeniden uygulanmaya
başladığı 1999’dan bu yana
en uzun sürede gerçekleşen
ölüm olarak tarihe geçti. Yaklaşık 25 dakikada gerçekleşen ölümü sırasında McGuire’ın uzun süre can çekiştiğini belirten avukatlar, infaz öncesinde kullanılacak
karışımın “hava açlığı” olarak bilinen ve mahkumu acı içerisinde nefes almaya iten
duruma neden olabileceği
uyarısını yaptıklarını fakat buna rağmen infazın gerçekleştirildiğini açıkladı. Geçtiğimiz Ekim’de ABD’nin Teksas ve Florida eyaletlerinde
yeni karışımlar denenerek infazı gerçekleştirilen mahkumların da uzun sürede gerçekleşen ölümleri tartışmalara neden olmuştu.
Hâlihazırda ABD’nin 32 eyaletinde idam bir cezalandırma yöntemi olarak kullanıl-
makta. Diğer yandan idam
cezasının tamamen kaldırıldığı ve bu cezanın verildiği
durumların kısıtlandığı eyaletler göz önünde bulundurulduğunda, kısa ve orta vadede olmasa da ileride
ABD’nin tamamında idam cezasının lağvedilmesi olasılığını düşünmek de mümkün.
Bugüne kadar idam cezasının en fazla uygulandığı eyalet sıralamasında Texas başı
çekerken, ikinci sırada Oklahoma yer almakta. İdam cezasına çarptırılan mahkumların infaz edilme yöntemleri
de eyaletten eyalete farklılık
göstermekte. 1970’li yıllardan itibaren en yaygın infaz
yöntemi olarak zehirli iğne
kullanılırken, bazı eyaletlerde, zehirli iğnenin kullanımı
kadar yaygın olmamakla birlikte, elektrik verme, gaz
odasında boğma, asma ya
da ateş etme gibi yöntemler
kullanılmakta.
Avrupa’da idam cezası ve ilgili düzenlemeler
Kökü Sümerlere kadar uzanan ve Antik Yunan’da Drakon Kanunları’nda elma çalmaktan adam öldürmeye kadar birçok suçun cezası olarak kabul edilen idam,
Avrupa’da da kanlı bir geçmişten sonra kaldırıldı. Avrupa 11. yüzyılda, I. William dönemi dışında, çok sayıda idama şahit olurken, 15. yüzyılda VIII. Henry İngiltere’sinde
ve 18. yüzyılda Fransa’da ağaç kesmek, tavşan çalmak
gibi küçük suçlar dahi ölümle
cezalandırılıyordu. Fransız
İhtilali ve sonrasındaki dönemde idama giden yolu
“siyasi düşünceler” belirledi.
Bu sebeple idama gidenlerin
sayısı 40 bini geçerken, sadece 1793-1794’te bir Fransız buluşu olan giyotinle
idam edilenlerin sayısı 16
bindi. Aynı dönemde Avrupalı düşünürler tarafından
idam cezası sorgulanmaya
başladı; ancak burada eleş-
tirilen nokta idam cezasının
özüne değil, kötü kullanımına ilişkindi. Bu dönemde
idam cezasına karşı en keskin ve farklı eleştiri İtalyan hukukçu Cesare Beccaria tarafından yapılıyordu. Beccaria,
“devletin can alması hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz” diyerek idama tamamen karşı
çıkmıştı. Tarihte ilk kez
1786’da Toskana Gran Dükü
I. Leopold tarafından kalıcı
olarak kaldırılan idam ceza-
sı, Britanya, İspanya, Lüksemburg, Fransa, İrlanda, Yunanistan ve Belçika gibi ülkelerde ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra kaldırıldı.
II. Dünya Savaşı sonrası demokrasinin tesisi ve insan
haklarının korunması amacına yönelik uluslararası düzenlemelerin de yapılması,
idam cezasının kaldırılmasında etkili oldu. AİHS metninde ilk başta ölüm cezasının kaldırılmasına dair bir
ATAUM
e-bülten
ibare yer almazken, bu eksiklik 1985’te yürürlüğe giren 6. Protokol’le giderildi ve
faillerin “barış zamanında”
idam cezasına çarptırılmaları yasaklandı. Sonrasındaysa
2003’te yürürlüğe giren 13.
Protokolle birlikte “herkesin
yaşam hakkının demokratik
bir toplumda temel bir değer
olduğuna ve ölüm cezasının
kaldırılmasının bu hakkın korunması ve her insanın doğuştan sahip olduğu onurun
tam olarak tanınması için
esas olduğuna kanaat getirilerek” idam cezası her koşulda yasaklandı. 1997’den
beri hiçbir AB üyesi ülke idamı bir cezalandırma yöntemi
olarak kullanmazken, bugün
(şimdilik?) son infazını 2010’
da gerçekleştiren Belarus dışında hiçbir Avrupa ülkesin-
OCAK 2014
de de idam cezası uygulanmamakta.
Geçtiğimiz Eylül’de Oklahoma’da 61 yaşında idam edilen Anthony Rozelle Banks’in
infazının gerçekleşmemesi
için Oklahoma’daki yetkililere çağrıda bulunan Avrupa
Konseyi Parlamenterler Meclisi Ölüm Cezasının Kaldırılmasıyla ilgili Genel Raportörü Marina Schuster, Ohio’da
gerçekleşen idam sonrası
ABD’ye yine çağrıda bulundu. Hiçbir infaz yönteminin
“insancıl” olmadığını fakat
McGuire’ın ailesinin gözleri
önünde yaklaşık 25 dakika
boyunca acı çekerek ölmesinin “zalimce” ve “insanlık
dışı” bir uygulama olduğunu
belirten Schuster’e göre,
idam, demokratik bir toplumda bir cezalandırma yön-
"Acısız İdam": Patria Potestas Amerika!
Yasemin KARADAĞ
temi olarak kullanılamaz. Schuster, ABD’nin tüm eyaletlerinin idamı yasaklaması gerektiğini ve Amerikan halkının da sağduyulu olarak bu
idamlara sessiz kalmaması
gerektiğini de sözlerine ekledi.
Öte yandan, Ohio Başsavcı
Yardımcısı Thomas Madden,
infazların “acısız” gerçekleşmesi gibi bir zorunluluğun
bulunmadığını belirterek infazın meşruluğunu savundu.
Dahası, ABD Bölge Yargıcı
Gregory Frost da Madden’i
onayladığını açıkladı. Özellikle 2011’den itibaren uluslararası arenada yürütülen
protestolar sayesinde zehirli
iğneyle infazda kullanılan
ilaçları üreten ilaç firmalarının eyalet cezaevlerine satışlarını durdurmasından beri
Ohio dâhil pek çok eyalette
benzer sorunlar baş göstermekte. Birçok eyalet, infazlarda kullanılmak üzere yeni
karışımlar denerken, Arkansas eyaleti Başsavcısı zehirli
iğneyle infaz yerine elektrikli
sandalyeyle infazların gerçekleştirilmesi önerisinde bulundu. Geçen hafta Oklahoma’da infazı gerçekleşen Michael Lee Wilson’ın zehirli iğnesi üç farklı ilacın karıştırılmasıyla hazırlanmış, infazı izleyen yetkililerin raporuna
göre de Wilson infazın başlangıcından itibaren çektiği
acının şiddetini kendinden
geçene kadar sözlü olarak
belirtmişti. Görünen o ki, McGuire ya da Wilson’ınki gibi
ABD’de daha çok “işkence
infazları/infaz işkenceleri”
gerçekleşecek.
oranıyla, idamlık kabul edilen suçların aynı oranda artış
göstermesi idamın “caydırıcı” olduğu iddiasını çürütmeye yetiyor. Üstelik, iktidarın,
kişinin sahip olduğu yaşam
hakkını elinden alması başka hiçbir makul gerekçeyle
de açıklanamamakta. Öte
yandan, idam cezasına al-
ternatif olarak sunulan müebbet hapis cezasıysa, ceza
politikalarının temel amacı
olan ıslah etme ve tekrar sosyalleştirme gibi prensiplerine aykırı olduğu gerekçesiyle
bugün pek çok Avrupa ülkesinde tercih edilmemekte.
İdam cezası caydırıcı mı?
Dünyanın pek çok yerinde
idam cezasının uygulanmasından yana olanların bir çoğunun ileri sürdükleri argüman, idamın “caydırıcı” ve
“ibret verici” bir özelliğe sahip olduğu. Oysa dünyada
idamın hâlen uygulanmakta
olduğu ülkelere bakıldığında
görülmekte ki, idam cezası-
nın sürekli olarak uygulandığı ülkelerde failleri idama götüren suçlar çoğu zaman artarak işlenmeye devam etmekte. Öyle ki, ABD’nin en
fazla idam cezasının uygulandığı Texas eyaletine bakıldığında her geçen yıl infazların sayısı artmakta. Dolayısıyla idamın uygulanma
23
Portre
Portre
Recep Ersel ERGE
Lloyd George
Lordlar Kamarası’nı “işsizler arasından rastgele seçilmiş beş yüz adamdan oluşan bir organ” diye tarif
ediyordu. Öte yandan, siyasetle yakından ilgilenen İngiliz yazar Rudyard Kipling de ona “Galli hırsız”
adını takmıştı. Gerekçeyse bütün sosyal reform planlarının altından bir vergi zammı çıkmasıydı.
Dünya kamuoyunda savaş
bakanı olarak tanınsa da siyasi kariyerinin başlangıcında savaş karşıtlığıyla dikkat
çekiyordu. Ayrıca liberal olmasına rağmen sosyal reformları çok önemsiyordu.
En büyük düşmanı Almanya
değil, yoksulluktu. 14 yaşından küçük çocukların ağır işlerde çalıştırılmasını yasakladı. İngiltere’de ilk kez onun
sayesinde işsizlik yardımı
ödendi. “Açları istatistiklerle
doyuramazsınız” diyen Lloyd
George, “refah devleti” fikrini İngiltere’de hayata geçiren kişiydi.
David George, 17 Ocak
1863’te Manchester’da dünyaya geldi. Öğretmenlik yapan babası öldüğünde bir buçuk yaşındaydı. Annesi ve
abisiyle birlikte memleketleri
Galler’e gidip Caernarfonshire’da ayakkabıcı olan dayısı Richard Lloyd’un yanına
yerleştiler. David ilköğretimde çok başarılıydı. Sıkı bir liberal olan dayısı aynı zamanda İskoç Kilisesi’nde vaizlik de yapıyordu. David
onun telkiniyle 16 yaşında
hukuk eğitimine başladı. 21
yaşında baro sınavlarını geçti ve avukat (solicitor) olarak
hayata atıldı. İlk bürosunu
dayısının evinde arka odaya
kurmuştu, ancak yoksulların
savunucusu olarak adı çok
çabuk yayıldı ve kısa sürede
çevre kasabalarda bile temsilcilikler açtı. Varlıklı bir çiftçinin kızı olan Margaret
Owen’la 25 yaşında evlendi.
Bu arada, eğitimi ve kariyeri
üzerinde dayısının etkisi o kadar büyüktü ki, onun hatırına
soyadını “Lloyd George” şeklinde yazıyordu.
Çeşitli kampanyalar vasıtasıyla siyasete çoktan girmişti
bile ve tanınan biri olmanın
avantajını kullanarak seçim-
lerde şansını denemeye karar verdi. 1890’da Caernarfon ara seçimini sadece 19
oy farkıyla kazanarak Avam
Kamarası’na girdi ve 27 yaşında en genç milletvekili
olarak Liberal Parti sıralarına
oturdu. Aslında pek “oturduğu” söylenemez. Lloyd George parlamentonun en aktif
üyelerinden biriydi. Toprak
reformunu destekliyor, dereceli vergilendirme sistemini
savunuyor, alkol tüketiminin
sınırlanmasını istiyordu. İngiliz Kilisesi’nin Galler’den çıkarılması gibi radikal talepleri de vardı. Ayrıca İkinci Bo-
ATAUM
e-bülten
er Savaşı’na karşıydı. Afrika’
ya özgürlük götürme söylemine karşılık bazılarının kişisel çıkar peşinde olduğunu
iddia etti, üstelik savaş masrafları sosyal reform planlarını sekteye uğratacaktı. Bu
görüşü nedeniyle Liberal
Parti’den bir daha seçilemeyeceği düşüncesi yaygındı,
ancak Lloyd George belki de
Galler’in en popüler milletvekiliydi. 1900 seçimlerinden zaferle çıktı.
1906 seçimlerinden sonraysa Ticaret Kurulu Başkanlığına atanarak ilk kez kabineye
girdi. Üç yıl sonraysa Herbert
Asquith hükümetinin maliye
bakanı oldu. İlk önemli çalışması da 1909 bütçe kanunuydu. “Halk Bütçesi” olarak
bilinen bu kanun, gelir dağılımında adalete yönelik
önemli bir adım olarak gelire
göre değişen oranlarda vergilendirmeye gidiyordu ve
genel itibarıyla zenginlerden
alınan vergileri artırmaktaydı. Uzun ve yorucu bir mücadelenin ardından bütçe
Lordlar Kamarası’na güçlükle kabul ettirildi. Bu tecrübeden alınan ders sonucunda
daha sonra 1911 Parlamento Yasası’yla Lordlar’ın mali
yasaları veto yetkisi kaldırıldı. Muhafazakârların çoğunlukta olduğu Lordlar bu yasayı onaylamak zorunda kalmıştı, çünkü kral tarafından
tehdit edilmişlerdi. Onaylamazlarsa Kamara’ya beş yüz
yeni liberal Lord atanacaktı.
Lloyd George, Lordlar Kamarası’nı “işsizler arasından
rastgele seçilmiş beş yüz
adamdan oluşan bir organ”
diye tarif ediyordu. Buna karşılık, siyasetle yakından ilgilenen İngiliz yazar Rudyard
Kipling de ona “Galli hırsız”
adını takmıştı. Çünkü bütün
sosyal reform planlarının altından bir vergi zammı çıkıyordu. 1911 tarihli Ulusal Sigorta Yasası bunun başlıca
örneklerinden biriydi. Yasa,
daha yeni ödenmeye başlanan emekli maaşlarının yanına işsizlik ve sağlık yardımını da ekliyordu. 16 ila 70
yaşları arasındaki bütün ücretliler sisteme dâhil olmak
zorundaydı ve sistem kısmen
emlak ve gelir vergisindeki
artışla finanse edilecekti.
Lloyd George önceleri Birinci
Dünya Savaşı’na girmeye de
karşıydı, fakat Almanya’nın
1914’te Belçika’yı işgal etmesinden sonra fikrini değiştirdi. 1915’te Asquith’in koalisyon hükümetinde mühimmat bakanlığına getirildi. Hemen ertesi yıl savaş bakanı
olarak atandı. Ve nihayet, Batı Cephesi’ndeki ağır kayıplardan sonra, Muhafazakâr
Parti ve İşçi Partisi’nin de desteğiyle 7 Aralık 1916’da beş
üyeli “Savaş Kabinesi”nin
başbakanı oldu. Olağanüstü
OCAK 2014
yürütme yetkilerine sahipti. dünya savaşanın tohumlarıAvrupa’daki müttefik kuvvet- nı atmakla eleştirildi. Lloyd
lerinin tek merkezden yöne- George ise Konferans’taki
tilmesi ve İngiliz ticaret gemi- performansını şöyle değerlerinin donanma tarafından lendiriyordu: “Hazreti İsa’yla
korunması gibi önemli ka- Napoleon arasında oturdurarlar aldı. Sonunda itilaf dev- ğum düşünülürse fena değilletlerine karşı kazanılan za- dim.” Böyle derken, ABD
fer, İngiltere’de Lloyd Ge- Başkanı Woodrow Wilson’la
orge’un başarısı olarak algı- Fransa Başbakanı Georges
lanacaktı.
Clemenceau’yu kastediyorMuhafazakâr-Liberal Parti du. Almanya’ya karşı Wilson
koalisyonu, kadınların da ilk yumuşak, Clemenceau ise
kez oy kullandığı 1918 se- çok sert bir tavır sergilemişti.
çimlerinde çoğunluğunu ko- Fransa’dan “kahraman” olarudu. Böylece başbakanlığa rak döndü, ama iç politikada
devam eden Lloyd George, zor günler onu bekliyordu. 6
Paris Barış Konferansı’nda Aralık 1921’de Serbest İrlanİngiliz heyetine de başkanlık da Devleti’ni kuran antlaşyaptı. Almanya’yı İngiltere’ mayı gönülsüz de olsa onaynin gelecekteki ticari ortağı laması hayal kırıklığı yarattı.
olarak gördüğü için iflas et- 1922 yazında adı bir skanmesini istemiyordu, ayrıca dala karıştı. İddiaya göre, hakomünizme direnemeyecek zineye fon yaratmak için soykadar zayıflamasını da iste- luluk unvanlarını zenginlere
miyordu. Ama her şeye rağ- satmıştı. Bu arada Türkiye’
men hallice bir savaş tazmi- yle savaşı sürdürmeye meyilnatı ödetmeye de kararlıydı. li olması özellikle Muhafaza1919 Versailles Barış Antlaş- kârları fazlaca endişelendiriması’yla amacına ulaşan yordu. Halk savaştan bıkmış,
Lloyd George, ünlü iktisatçı J. ekonomi durgunluk dönemiM. Keynes tarafından ikinci ne girmiş ve işsizlik artmıştı.
Portre: Lloyd George
Recep Ersel ERGE
21
25
Sonunda Muhafazakâr Parti
desteğini çekince koalisyon
bozuldu ve Lloyd George başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı.
Milletvekilliğiyse ömür boyu
devam edecekti. 1930’lu yıllarda anılarını yazan efsanevi lider, İngiliz siyasetinde etkili olmaya devam etti.
1936’da Hitler’le tanıştı; başlan gıç ta hak kın da kö tü
düşünmese de sonradan niyeti ortaya çıkınca Hitler’e
karşı silahlanma konusunda
Churchill’i destekledi. Ancak
yaşı ve sağlığını gerekçe göstererek 1940’ta Churchill’in
savaş bakanlığı teklifini kabul etmedi. Karısı Margaret’
ın ölümünden sonra beş çocuğunun itirazına kulak asmayarak sekreteri ve metresi
Frances Stevenson’la 80 yaşında ikinci evliliğini yaptı.
“Dwyfor Kontu” unvanını aldıktan iki ay sonra, 26 Mart
1945’te kanserden öldü. Birleşik Krallık tarihinde henüz
ondan başka Galli başbakan
çıkmadı.
1980’ler Londra Modası Sergisi
26
2 Ezgi POLAT
OCAK 2014
ATAUM
e-bülten
1980’ler Londra Modası Sergisi
Daha önce de Londra Tasarım Festivali’yle adından bahsettiğimiz Victoria & Albert
Sanat ve Tasarım Müzesi
(V&A), Haziran’da başlayan
ve 16 Şubat’ta sona erecek
olan bir başka büyük sergiye
son davetlerini yapıyor. V&A,
sanatseverleri 1980’lerin yaratıcı moda stillerini keşfet-
Ezgi POLAT
Leigh Bowery tarafından yapılmış eski tarz kıyafetleri sunuyor. Ayrıca, i-D ve Blitz gibi
dergilerle Heaven ve Taboo
gibi mekanlara da yansımış
olan modayı yeniden keşfetmeye yardım ederek, Catwalk ve Club giysileri arasında nasıl bir yaratıcı ilişki kurulabileceğini araştırıyor.
meye çağırıyor. 85 den fazla
parçayla, “Club’tan Catwalk’a: 1980’ler Londra Modası”, Betty Jackson, Katharine Hamnett, Wendy Dagworthy ve John Galliano gibi
son yılların daha çok deneysel çalışan genç tasarımcılarının 80’ler modasına cesur
ve çarpıcı bakışını sunuyor.
Sergi, çoşkun ve eklektik kulüp sahnelerinin öncülük ettiği İngiliz modasının yeni nesil tasarımcılar üzerindeki etkisinin ortaya çıkışının izlerini sürüyor. Sergi, aynı zamanda “Yeni Romantik (New
Romantic)” ve “Aşırı Kamp
(High Camp)” gibi ikonik stilleri kutluyor ve Adam Ant ve
hayatı kültürünün gelişiminde önemli roller oynadı.
80’ler Londra kulüp sahnelerinin patlamasını gördü. Nitekim ünlü tasarımcı Stevie
Stewart o zamanları şöyle açıklıyor: “Her bir insan grubu, moda tasarımcısı olmaksızın, müzisyenler ya da
dansçılar, filmyapımcıları, beraber yaşıyor ve beraber eğleniyordu; yeni bir şey yaratmak için tutkuyla çalışıyordu
-ki bu durum resmen bulaşıcı
bir hal almıştı”.
Billy, Blitz ve Kahramanlar
Klübü gibi ilk klüpler seçici
bir çoğunluk için küçük fakat
cezbediciydi. On yıllar içindeki gelişmelerle Camden
Palace ve birkaç depo gibi
mekânlar partilerde kullanılmak üzere daha fazla izleyici
için çekici hale gelmişti. Pek
yakından alakalı olmamalarına karşın, müzik, klüp ve
catwalk arasında daha fazla
yaratıcı bağlantı kurmayı sürdürdüler. Bu ortakyaşam
(sembiyotik) ilişkisi 1980’
lerin tarzını tanımlamada yeterliydi.
80’lerin başlarında, Londra
modası uluslarası çalkantı yaratmaya başladı. Moda,
New York ve Japonya’da da
baş gösterir oldu. Londra’nın
tasarımda yaratıcı kabiliyeti
çoğunlukla bunu şehrin sanat eğitimindeki yüksek kalitesine borçluydu. St Martin’s
Koleji, Royal Sanat Koleji ve
Hornsey Sanat Koleji gibi kolejler temel moda tasarımı
için gelişmiş eğitimleri sunuyor ve aynı zamanda bireysel
olarak da bu yolda onları cesaretlendiriyordu.
Geceleri, genç tasarımcıların
hayal güçleri Londra kulüp
sahnelerinin çoşkunluğuyla
ateşleniyordu. John Galliano
o günleri şöyle anımsıyor: “St
Martin’s’te perşembe ve cumaları kolej adeta terkedilmiş gibi olurdu. Herkes evde
haftasonu giyecekleri kostümleri için çalışıyordu”. Tasarımcı Georgina Godley ise
“genç Londra tutku ve hırsla
yoktan yeni bir şey yaratmak
adına tamamen risk almak
üzerineydi” sözleriyle tanımlıyor dönemi.
80’lerde renkli görüntülere
sahne olan ve yeni bir gece
hayatı kültürünün ortaya çıkmasını sağlayan bu akımın izlerini en iyi o günün modasına bakarak anlayabiliriz. 80’
lerin o çarpıcı modasını günümüzde yeniden canlandırmak isteyen yeni nesil tasarımcıların gözünden o günleri görmede Londralılar için
bu sergi güzel bir fırsat olsa
gerek.
lü Mozart yorumlayıcıları, orkestraları ve topluluklar bu
büyük etkinliği benzersiz kılmakla sorumlular. İlki 1956’
da yapılmış olan festival bu
yılki programı için dünyanın
her yerinden Mozart severleri Mozart’ı yeniden keşfetmeye ve bir çok farklı perspektiften duymaya çağırıyor.
Kulüpler
1980’ler de Yeni Romantik
(New Romantic) hareketi sırasında, Londra çoşkulu gece klübü sahneleriyle çalkalanıyordu. İçlerinde The Blitz,
The Batcave, The Camden Palace ve Kahramanlar Kulübü
(Club for Heroes) gibi ünlü
kulüpler vardı. Hareketin
estetiğini/felsefesini moda
ve müzik birlikte benimsemişlerdi. Depeche Mode, Yazoo, The Human Language,
Ultravox, Blondie, Duran Duran, ve Eurythmics gibi müzik
grupları bu akımdan etkilenen gruplardı. Londra gece
klüplerinde çoğunlukla genç
erkekler makyaj yapar, genç
kadınlar da erkek takım elbiseleri giyerdi. Leeeds, Newcastle, Liverpool, Manchester gibi pek çok Birleşik Krallık şehriyle Paris, İbiza, Rimini gibi birkaç kilit noktadaki
Avrupa şehri klüp, Dj ve gece
Almanya’da Mozart Haftası
Her yıl ocak ayında Mozart’
ın doğumgünü haftasında
kutlanan Mozart haftası, bu
yıl da Mozarteum Vakfı tarafından Almanya’nın Salz-
burg kentinde 23 Ocak-2
Şubat tarhileri arasında opera performansları ve orkestralar, oda ve solist konserleriyle kutlanıyor. Dünyaca ün-
Amsterdam’ da Gaugin, Bonnard ve Denis Sergisi
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarının üç büyük artisti Paul Gaugin, Pierre Bonnard ve Maurice Denis, Amsterdam’daki serginin odak
noktası oluyor. Bu üçü de izlenimcilik (empresyonizm)
akımından hareketle “flat”
tarzı dedikleri yeni bir tarz yaratırlar. Van Gogh gibi diğer
izlenimcileri aşıp, sade renkler ve etkileyici bir stil kullanarak, daha soyut ve bağımsız bir çeşit modern sanat için
yol yaptılar.
Bonnar ve Denis kısaca “Les
Nabis” adı altında diğer sanatçılarla birleşmişti. Bu
genç sanatçılar yeni bir sanatsal yol keşfetmişti aslına.
Empresyonistlerden fakrlı
olarak Nabisler, renklere,
duygulara, sembollere ve hayal gücüne vurgu yapıyordu.
Çalışmaları doğrudan Paris
ve Moskova tarafından benimsendi. Amsterdam’daki
Hermitage Müzesi’nin ev sah ip liğ i yaptığı sergi 28
Şubat’a kadar sanatseverlerle buluşmaya devam edecek.
7
Avrupanın
Marşları
Litvanya
Ahmet M. SÖNMEZ
“Litvanya, Vatanımız” sözcükleriyle başlayan Litvanya Ulusal Marşı’nın sözleri ve müziği 1898’de -henüz Litvanya, Rus
Çarlığının bir parçası iken- Vincas Kudirga ismindeki bir Litvanyalı yurtsever tarafından yazıldı. Litvanya halkını, devletini
ve tarihini sadece elli kelimeye sığdıran şair, bugün Litvanyalı kahramanlardan biri olarak anılmakta. Kudirka’nın 41 yaşında verem sonucu ölümünden kısa bir süre önce ilk kez 1899’da St. Petersburg’daki Litvanyalılar tarafından halk önünde seslendirilen marş, 1919’da Litvanya ulusal marşı olarak kabul edilmiş ve bu durum Sovyetler Birliği’nin 1940’da Litvanya’yı işgal ve ilhakına kadar devam etmiş.
1992’de tekrar ulusal marş statüsüne kavuşan “Litvanya, Vatanımız”ın, 1999’da yürürlüğe girmiş “Litvanya Cumhuriyeti
Ulusal Marşı Hakkında Kanun” çerçevesinde hangi şartlarda hangi protokol usulleri dâhilinde icra edilebileceği hukuken
düzenlenmiş durumda. Arka-plan müziği olarak veya eğlendirme amaçlı olarak çalınması yasak olan marşa asker, polis
veya sivil tüm Litvanyalıların gerekli saygıyı göstermemeleri halinde cezalandırılabilecekleri de kanunen hükme bağlanmış durumda.
Litvanya, vatanımız
Kahramanlar diyarı
Bırakın oğullarınız güçlerini toplasınlar
Kendi geçmiş tecrübemizden
Bırakın çocuklarınız daima takip etsin
Erdemin yollarını
Kendinizin ve insanoğlunun mutluluğu
Çalıştıkları şeyler için amaçları olsun
Bırakın topraklarımız üzerine güneş doğsun
Koyu bulutlar ortadan kalksın
Işık ve hakikat her vakit birlikte
Adımlarımıza kılavuzluk etsin sonsuza değin
Bırakın Litvanya aşkı
Kalplerimizde parlayarak yansın
Bu toprakların uğruna
Birlik çiçek açsın
Açıklama ve Özür: Önceki sayımızda Letonya marşı yanlışlıkla Litvanya marşı olarak basılmıştır. Düzeltir, özür dileriz.
Avrupa
Gündemi...
ATAUM
ATAUM-BİM (2014)
e-bülten
bulmak isteyene not:
sadece elektronik posta kutusunda bulunur...
Download

Sayı 64 Şubat 2014 - ATAUM