Dernekten
2 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
235
ODTÜLÜLER BÜLTENİ
içindekiler
6
D
Dernekten
OCAK 2014
Dernek Ad›na Sahibi ve Yaz› ‹flleri Müdürü
Himmet fiAH‹N (EDS’83)
Yay›n Kurulu
Tülay ÜNLÜEVCEK (PSY’83)
fiule fiAH‹N (PSY’85)
Melda TANRIKULU (CP’06)
Emrah DEL‹KAN (CE’06)
Günay BULUT (ADM’85)
Hilmi GÜVEN (EE’83)
Melih VURKIR (OR/STAT’83)
Erkan ÖZMACUN (EE’87)
Erdem TÜFEKÇ‹ (ECE’05)
fiule GÖKO⁄LU (ADM’85)
Gökçen GÖKYER (CP’12)
Kıvanç YILMAZ (IE’03)
Yay›n ve Reklam Sorumlusu
Aysun BÜYÜKCENG‹Z
[email protected]
Grafik, Tasar›m ve Bask›
AJANS-TÜRK BASIN VE BASIM A.fi.
‹stanbul Yolu 7.km. No: 24 Bat›kent/Ankara
Tel: 0312 278 08 24
Bask› Tarihi: 20.01.2014
ODTÜ Mezunlar› Derne€i Yönetim Kurulu
Himmet ŞAHİN (EDS’83)
Erdem TÜZÜN (ADM’82)
Baki ARSLAN (CE’89)
Kamil KANCOĞLU (ME’87)
S. Melih ŞAHİN (ME’85)
Melda TANRIKULU (CP’06)
Emre GÜNER (CE’98)
Ödentileriniz ‹çin
T. ‹fl Bankas›, ODTÜ fiubesi
TR 39 000 64 000 001 4229 0528642
Garanti Bankas› Maltepe fiubesi
TR92 0006 2000 1140 0006 2011 60
Burs ve Yard›mlar Fonu
T. ‹fl Barkas›, ODTÜ fiubesi
TR 81 000 64 000 001 4229 0422059 (TL)
TR 80 0006 4000 0024 2293 2824 08 (EUR)
TR 81 0006 4000 0024 2293 1651 17 (USD)
Garanti Bankas› Maltepe fiubesi
TR 21 000 6 2000 1140 000 6 2995 35 (TL)
Yönetim Yeri
ODTÜ Mezunlar› Derne€i Viflnelik Tesisi
1540 Sk. No: 58 100. Y›l, 06530, Ankara
Tel: (312) 286 79 79
Faks: (312) 287 75 00
E-posta: [email protected]
www.odtumd.org.tr
Dosya Konusu
Toplumcu Belediyecilik
Kapak Fotoğrafı
Gizem AKUZ
Yerel Süreli Yay›n
ISSN 1303-7390
ODTÜ Mezunlar› Derne€i ayl›k yay›n organ›d›r.
ODTÜ’lüler Bülteni her ay 5750 adet bas›lmakta
ve Dernek üyelerine ücretsiz gönderilmektedir.
‹mzal› yaz›lardaki görüfl ve düflünceler yazarlar›na
ait olup, ODTÜ Mezunlar› Derne€i’ni ve ODTÜ’lüler
Bülteni’ni sorumlu k›lmaz. Yay›mlanan yaz›lar ve foto€raflar,
Derne€in ve yazarlar›n izni olmadan kullan›lamaz.
4 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Vişnelik
18 V
Mutfağından
M
Bu Ay Vişnelik
20 B
22 O
Opera Sahnelerinden
26 Spor
S
T
28 Teknoloji
29 Dosya
D
K
40 Kavramlar
ODTÜ’den
O
41 B
Bir Köşe
Hocam
42 İnecek Var
Kitaplar
44 Arasında
46 Güncel
Ç
48 Çizgiyle
B‹ZDEN S‹ZE
Sevgili üyelerimiz,
Yeni yıla yeni umutlarla girdik. Ülkemiz ve Dünyamız için çağdaş ve demokratik bir ortamda daha
özgürlükçü, eşitlikçi ve adaletli bir yaşam umudu eskiden olduğu gibi bu senenin de en önemli isteklerinden birisiydi. Adalet ve hukukun herkes için geçerli ve gerekli olduğuna dair söylemlerin en üst
boyutlara ulaştığı bu dönemde, demokratikleşmenin yükselmesine dair özlem tüm toplum kesimlerinde daha da çok dile getirilir oldu.
Geçtiğimiz yıl boyunca hem Dernek olarak bizlerin, hem de ülkenin gündeminden düşmeyen
ODTÜ konusunda gerekli olan her durumda, uzlaşma ve destek kapsamında Derneğimizin devrede olması, sizlerden olduğu kadar toplumdan da gerekli desteği ve takdiri gördü. ODTÜ Mezunları
Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Şahin’in bu süreçte yaptığı “ Hukuk devletinin gereklerini
yerine getirmenin her şeyden önce devletin kendi koyduğu kurallarına uyması ile sağlanabileceğine”
dair açıklamaları toplum nezdinde tüm STK ve DKÖ’lerinde yankı buldu ve “ İnsan hak ve özgürlüklerine saygının ve demokrasinin gereklerinin ancak hukukun sağlıklı işletilmesi ile sağlanabileceği”
ne dair saptamaları toplum kesimlerinden takdir topladı.
Bu dönemde Derneğimizde de üyelerimizin sosyal ve kültürel ihtiyaçları ön planda tutularak yapılan çeşitli etkinlikler ve ülke gündemine paralel söyleşi ve panellere ek olarak ODTÜ’lü duruşumuzu
pekiştiren ve Üniversitemizle birlikte hareket ettiğimiz pek çok çalışmada üyelerimiz bizi yalnız bırakmadı.
Aynı birlik, beraberlik ve dayanışma ODTÜ öğrencilerine verdiğimiz Dernek bursu ile de ortaya
çıktı. Üyelerimizin Derneğimize gösterdikleri güven ve desteklerinin en önemli göstergelerinden birisi olan ODTÜ Mezunları Derneği Burs Fonu 2013-2014 eğitim döneminde 533 ODTÜ öğrencisine
burs vererek bu sene yeni bir rekora da imza attı.
Tüm üyelerimize, geçtiğimiz yıl boyunca Derneğimize ve Burs fonumuza verdikleri destek için yeniden teşekkür ederiz. Sizlerden gelen Dayanışma ruhu ile yolumuza devam ediyor, desteklerinizle
Derneğimiz için çalışmalarımızı yılmadan sürdürdüğümüzü bir kez daha yinelemek istiyoruz.
Bu çabalarımızın sizler tarafından takdir edilmesi ve yakından izlenmesi, üyelik aidatlarının düzenli ödenmesi ve yaptığımız tüm etkinliklerde sizlerin katılımınızı görmenin gururu bizler için son
derece değerlidir. Derneğimizin yaşaması ve geleceğe taşınması kapsamında üyelerimizin bizlere
verdiği tüm destekleri için teşekkürlerimizi sunarız.
Sayg›lar›m›zla,
ODTÜ Mezunlar› Derneği
Yönetim Kurulu
OCAK 2014 5
Dernekten
Panel: Geçmişten Günümüze
Toplumcu Belediyecilik Örnekleri
D
erneğimiz Yönetim Politikaları Danışma
Komitesi tarafından düzenlenen “ODTÜ’lüler Gündemi Tartışıyor” etkinlikler
dizisi kapsamında, 7 Aralık Cumartesi günü
“Geçmişten Günümüze Toplumcu Belediyecilik Örnekleri” Paneli düzenlendi. Çankaya
Belediye Başkanı Bülent Tanık, Fatsa deneyiminin yaratıcılarından Sedat Göçmen ve
Bursa Nilüfer Belediyesi’nden Şehir Plancısı
İkbal Polat’ın konuşmacı olarak katıldığı panelin kolaylaştırıcılığını üyelerimizden Nevzat
Uğurel (CP’80) üstlendi.
“1973 – 1980 arasındaki toplumcu belediyecilik deneyimleri kılavuz alınmalı”
Konuşmacıları tanıtarak paneli açan Nevzat Uğurel, ilk sözü Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’a verdi. Belediyeciliğin nasıl
yapıldığının tartışmasız demokrasi anlayışı
ile ilgili olduğunu söyleyerek sözlerine başlayan Tanık, “Uygulamanın kimin yararına olduğu, uygulamanın yöntemi kadar önemli ve
demokrasi ile ilgilidir. O yüzden belediyeciliği
yalnızca hizmete indirgeyen mevcut piyasa
anlayışının demokratikliği ile ilgili ciddi sorularımız olmalı” dedi. Türkiye’deki belediyecilik
sürecini değerlendiren Bülent Tanık, “Oldukça
devrimci nitelikte” olarak tanımladığı ‘30’ların
belediye yasasında yerel inisiyatife değer veren anlayışın zaman içinde merkezi bir hal aldığını söyleyerek, Türkiye’nin şehirleşme sürecinde 50’lerde başlayan değişime ve bunun
belediyeciliğe etkilerine değindi. Tanık, ‘70’li
yıllarda ortaya çıkan ve ‘80 askeri darbesine
kadar süren “toplumcu belediyecilik” deneyimi yaşandığını söyleyerek, “80 darbesi ile
sona eren bu sürecin ardından Türkiye’nin 30
yıllık ağır yoksulluk, baskı ve neoliberall şehir
tüketimi dönemine geçti” dedi.
Süreç sonucu yerel yönetimlerin kentlerdeki imar dağıtımının en önemli kaynak yaratma unsuru olarak lanse edildiği belirten Tanık,
6 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
“2000’li yıllarda yerel yönetim hizmetlerinin
ihtiyacı olana değil, parası olana verilmesine
yönelik bir uygulama başladı” dedi. Geleceğe
dönük öngörülerini de paylaşan Tanık, “Önümüzdeki 40 yıl köklü değişiklikler olmadan süreç devam ederse, nüfus Türkiye’nin kıyı bölgelerinde kümelenecek” diyerek şu soruları
sordu: “Bu noktaya gelindiğinde şehirlerin sorunları ne olacak ve bu sorunların çözümünde
nasıl bir ele alma yönetme ve işletme oluşacak?” Tanık, belediyecilik anlayışlarını inşa
ederken, ‘1973 – 1980 arasındaki Türkiye sol
dinamiklerinin geliştirdiği toplumcu belediyecilik deneyimleri, günümüz koşullarına uyarlanarak kılavuz alınmalı’ diye düşündüklerini
ifade etti. Yeni toplumcu belediyecilik adıyla
geliştirdikleri programa değinen Bülent Tanık,
kentin ihtiyacı olan öncelikli kesimlerine öncelik vererek, kentin yaşayabileceği, ekonomik
girdilerin daha verimli değerlendirildiği bir yapının öne çıkması için çalıştıklarını söyledi.
Bir toplumcu belediyecilik deneyimi:
Fatsa
Fatsa’da 14 Ekim 1979 tarihinde gerçekleşen ara seçim öncesi ve sonrasında yapılan
ve Türkiye’de belediyecilik tarihinde iz bırakan
çalışmaların yaratıcılarından Sedat Göçmen,
panelde o dönem içinden geçtikleri süreci ve
Fatsa’da yaşadıklarını değerlendirdi. Ekonomik ve siyasi sorunlar yaşanan bir dönem
olduğunu ifade eden Göçmen, örgütlenme
göreviyle gittiği Fatsa’da 14 Ekim 1979 tarihli
ara seçimlerde belediye seçim çalışmalarında yer aldıklarını söyledi. Çalışmalar sırasında Fatsa’ya “devrimciler değil halk yönetecek”
sözünü verdiklerini söyleyen Sedat Göçmen,
halk komiteleri anlayışıyla örgütlenme çalışması yaptıklarını anlattı. Sorunların ve çözüm
önerilerinin konuşulduğu toplantıların yapıldığını dile getiren Göçmen, başarıyla tamamladıkları “çamura son” kampanyası sürecini
anlattı.
“Belediyenin projeleri bile mahalle komitelerinden onay almazsa uygulanmıyor”
Panelin son konuşmacısı Bursa Nilüfer
Belediyesi’nden Şehir Plancısı İkbal Polat,
Nilüfer Belediyesi olarak “toplumcu belediyecilik” deneyimlerini paylaştı. Demokrasinin
kimin karar vereceğini seçmek değil, kararı
seçmek olduğunu söyleyen İkbal Polat, bu anlayışla katılımcı ve demokratik bir süreç inşa
etmek için çalıştıklarını dile getirdi. Strateji
Geliştirme Müdürlüğü’ne gelen her fikrin önce
ilgili mahalle komitesinin onayından geçtiğini,
ardından eşitlik birimi, engellilik birimi ve sağlıklı kentler ofisinin onayına sunulduğunu, bu
onaylardan sonra uygulama aşamasına geçildiğini söyleyen Polat, 2009 yılında hayata
geçirdikleri mahalle komiteleri uygulamasına
dayanak olarak yönetime hemşeri katılımını
belediyeye görev olarak veren 1930 yılında
yürürlüğe giren belediye kanununun 13. Maddesi ve 2005’te yürürlüğe giren, “Mahalle ve
Yönetim” başlığı altındaki 9. Madde’yi gösterdi. Polat, komite oluşumunu şöyle anlattı:
“42 mahalle komitesi var; mahalle muhtarı,
azalar, okul aile birliği temsilcisi, aile hekimi
temsilcisi, ibadethane temsilcisi doğal komite
üyeleri; seçimle gelen üyeler için ilk yıl oran
1200 kişiye 1 üyeydi, ikinci bu oran 600 kişiye
1 üye oldu; mahalle komitesinde 1/3 oranında
kadın, 1/3 oranında genç kotası var; ayda bir
toplantı yapıyorlar; iki yılda bir seçim yapılıyor.” İlk yıl asfalt planlarını mahalle komiteleriyle birlikte belirlediklerini belirten İkbal Polat,
uygulamanın ikinci yılında stratejik planın revizyonunun mahalle komitelerinin katılımıyla
yapıldığını dile getirdi. “Belediyenin projeleri
bile mahalle komitelerinden onay almazsa
uygulanmıyor” diyen ve örnekler veren Polat,
mahalle komitelerinin sosyal ve kültürel etkinliklerde de bulunduklarını belirtti.
Dernekten
Bu Salonda Spor İzlenir!
işnelik tesisleri içerisinde yapımı tamamlanan ODTÜ Mezunları Derneği Prof. Dr. Rüştü Yüce Spor Salonu, 20 Aralık Cuma günü gerçekleşen törenle hizmete açıldı. Üyelerimizin de katıldığı açılış töreninde
bir konuşma yapan ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Şahin, kapalı spor salonumuzun yapımının tamamlanması ve tesisimize kazandırılmasından duyduğu mutluluğu ifade ederek, açılış
törenine gelerek bu mutluluğu paylaşan üyelerimize teşekkür etti. Kapalı spor salonumuzun aynı zamanda eski
dernek başkanlarımızdan Prof. Dr. Rüştü Yüce’nin adını taşıması açısından da Derneğimiz için ayrı bir anlamı
olduğunu dile getiren Şahin’in konuşmasının ardından kurdele kesilerek açılış töreni tamamlandı.
V
Derneğimizde özellikle gençlerin tercihlerine uygun faaliyet alanları yaratarak, genç üyeler kazanma ve gençlerin kullanımını artırma hedeflerine uygun olarak yapılan kapalı spor salonumuzun tribünleri, spor mücadelelerini yakından izlemek ve heyecanı canlı canlı yaşamak isteyen ODTÜ’lüleri heyecanlı karşılaşmalarla buluşturacak. Spor salonumuz, basketbol kursları, temel koordinasyon ve beceri eğitimi, yetenek belirleme testleri, kış
ve yaz basketbol kamplarının yanı sıra, turnuva ve çeşitli branşlarda spor okulları ile çeşitli organizasyonlara ev
sahipliği yaparak hizmet verecek.
OCAK 2014 7
Dernekten
2014’e Vişnelik’te
“Merhaba”
Dedik!
Y
eni yıla günler kala yılbaşı gecesi için hazırlanmaya başlayan
Vişnelik’te, yılbaşı akşamı her yer ışıl ışıldı. Yeni yıla girmenin heyecanıyla Vişnelik Restoran’a gelen konuklarımız, gece
boyunca 70’ler ve 80’lerin unutulmaz Türkçe ve yabancı şarkılarıyla eğlendiler. Programdaki oryantal gösterisi de geceye
renk kattı. Yılbaşı mönülerinin vazgeçilmezi portakal soslu kestaneli hindinin yer aldığı özel mönü konuklardan
tam not alırken; yeni yılın ilk dakikaları her zamanki gibi havuz başında, ateş varillerinin çevresinde sıcak şarap ve sucuk – ekmek keyfi
ile geçti. Konuklar, yeni yılın ilk sabahına
yaklaşırken Vişnelik’te yine bir araya
gelecekleri güzel bir yıl geçirme
dilekleriyle tesisten ayrıldılar.
8 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Dernekten
Vişnelik’te
Geleneksel
Yıl Sonu Kokteylleri
O
DTÜ Mezunları Derneği, sivil toplum kuruluşları temsilcilerini,
bursiyerlerini ve üyelerini, her yeni yıl öncesi gerçekleştirdiği iki
ayrı yeni yıl kokteyli ile ağırladı.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Vişnelik coşkulu yeni yıl kutlamalarına ev
sahipliği yaptı. Üyelerimizi ve bursiyerlerimizi bir araya getiren ilk kokteyl
16 Aralık Pazartesi akşamı gerçekleşti. Özellikle bursiyer öğrencilerin
yoğun ilgi gösterdiği kokteylin ardından, 20 Aralık Cuma günü sivil toplum kuruluşları temsilcilerini Vişnelik Salonu’nda konuk ettik.
ODTÜ Mezunları Derneği Bursiyer Ve Üyelerinin Yıl Sonu Kokteyli
ODTÜ Mezunlar Derneği bursiyerleri, ODTÜ Mezunları Derneği Çalışma Grupları’nda çalışan gönüllü üyeler ve Dernek üyelerinin katılımı
ile yapılan ODTÜ Mezunları Derneği Bursiyer ve Üyelerin Yıl Sonu Kokteyli her yıl olduğu gibi bu yıl da yoğun ilgi ve coşkuyla gerçekleştirildi. ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Şahin,
konuklara “Hoşgeldiniz” dediği konuşmasında, üye ve bursiyer öğrencilerden oluşan konuklara mutlu, sağlıklı ve başarılı bir yıl diledi. Bursiyer öğrencilere hediyelerinin verildiği Yıl Sonu Kokteyli’nde üyelerimiz
ve bursiyer öğrencilerimiz, yeni yıl coşkusuyla kokteylin sonuna kadar
dansları ve halaylarıyla doyasıya eğlendiler.
Geleneksel Yıl Sonu Buluşması
ODTÜ Mezunları Derneği’nin demokratik kitle örgütlerini ve sivil
toplum kuruluşlarını bir araya getiren Geleneksel Yıl Sonu Buluşması
20 Aralık Cuma günü Vişnelik Salonu’nda gerçekleşti. 70’e yakın sivil
toplum kuruluşu temsilcisini bir araya geldiği kokteylde bir konuşma yapan Derneğimiz Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Şahin, son dönemde
ODTÜ’nün tüm bileşenleriyle içinden geçtiği süreçte verdikleri destek
için tüm sivil toplum kuruluşlarına teşekkür ederek, önümüzdeki yılın
daha aydınlık günler getirmesini diledi.
OCAK 2014 9
Dernekten
Safranbolu
Fotoğraf Gezisi
D
erneğimiz eğlenceli, ilginç ve öğretici fotoğraf gezilerine Safranbolu Gezisi ile bir yenisini ekledi.
Fotoğrafseverler, 15 Aralık Pazar günü gerçekleşen gezide Türkiye’de bir benzeri olmayan cam seyir
terasıyla İncekaya Kanyonu’ndan başlayarak, Mencilis
Mağarası’nda mağara çekimleri yaptılar. Ardından İncekaya Su Kemeri ve çevresinde fotoğraf çekimleri yapıldı.
Gezi öncesi yağan karın da manzaraya katkısıyla, gezi
grubu birbirinden güzel fotoğraflarla Ankara’ya döndü.
Kızılcaham
Fotoğraf Gezisi
O
DTÜ Mezunları Derneği 2013 yılının fotoğraf gezilerini Kızılcahamam Fotoğraf Gezisi ile tamamladı. Işık Dağı zirvesinden panoramik fotoğraf çekme olanağı da bulan katılımcılar, karlı orman ve donmuş
göl manzarası çekimleri yapma olanağı buldular.
Ece KOYUNCU
E
Engin AREL
Oya TANERİ
Ömer YAĞIZ
10 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Dernekten
Mesut KÜMBETLİOĞLU
Hindistan - Nepal - Doğu
Karadeniz Fotoğraf Sunumu
G
ünlerden 5 Aralık Perşembe 2013. ODTÜ Mezunlar Derneği. Vişnelik
Salonundayız. Hayatın içinden
doğal fotoğraflar ile ilk yolculuğumuz “Dünyanın Çatısı” diye
adlandırılan Nepal’in başkenti
Kathmandu oldu. Yöresel müzikler eşliğinde Unesco tarafından
Dünya Kültür Mirası listesinde
yer alan Patan’nın Durbar Meydanında dolaştık. Birçok tapınaktan örnekler gösterdik. Yoksul
ama gülen insanları ve mutlu öğrencileri gördük. 2000 sene önce
kurulmuş olan tarihi Buda Tapınağı Swayambhunath ile Tibetli
göçmenlerin kurduğu Budist Haç
Merkezi Bodhnath’daki Budist Tapınağı etrafında Mantra çarklarını elleriyle döndürüp
dua eden insanları, Changdu Narayan Tapınağı ve köyünden görüntüleri izledik. Unesco
Dünya Kültür Mirası listesindeki Bhaktapur
ile Kathmandu’nun Hindu tapınağı olan Pashupatinath Bagmeti kutsal nehri kıyısından
görüntüler sunduk. Ruhsallığı arayan Sadhu’ları gördük.
Hindistan:
Hindu hacıların günahlarından arınmak
için Varanisi’deki Kutsal Ganj nehrinin kıyı-
sında
ritüellerine
(Ganga A
Aarti)
d sabah
b h akşam
k
i ü ll i (G
i)
giderken kalabalığın arasından değişik açılardan çekilmiş fotoğrafları, Dünyanın 7 harikasından biri olarak gösterilen Agra’daki Şah
Cihan tarafından eşi adına aşkının sembolü
olarak yaptırılan Taj Mahal’i, Jaipur’daki fillerle çıkılan Amber Kalesi’ni, Eski Delhi’deki
Jama Mescidi’ni, Mahatma Gandi’nin yakıldığı tören alanı Raj Gat’ı ve daha birçok yeri
izleyiciyle buluşturduk…
Doğu Karadeniz’de Bulut Mu Olsam?
Bir hafta süren Doğu Karadeniz gezimizin fotoğrafları Kazım Koyuncu’nun müzikleri
eşliğinde gerçekleşti. Macahel bir
e
yyeryüzü Cenneti diye tanımlanmakta. Olağanüstü zenginlikte flora
m
vve faunaya sahip. Karçal ve Kaçkar
dağlarını, gölleri, yaylaları, vadileri,
d
şşelaleleri, Macahal’i (Camili), Efeller Köyü’nü, Karagöl’ü, Mençuna
Şelalesi’ni dolaştık, Pokut ve Sal
Ş
Yaylalarında sıcakkanlı Karadeniz
Y
iinsanının evlerine misafir olduk,
Huser Yaylası’nın en yüksek tepeH
ssinde çayımızı yudumlarken bellleğimizi sıfırladık, Tar Şelalesi’nin
buz gibi sularına kendimizi bıraktık.
b
Haldizen Vadisi’nde sise yakalanıp
H
görünmeyen insanlar olduk. Doğag
nın eşsiz güzelliklerini seyrederken
n
kkimi zaman bulutların üstündeydik,
kimi zaman da bulutları tutmak istedik.
Fotoğraf gösterisinin sonunda söyleşi
yaptık,
Amerika’lı komedyen George Carlin, yaşamla ilgili şöyle demiş. “…ve hiç unutmayın
ki yaşam aldığımız soluklarla değil, soluk kesen anlarla ölçülür.”
Bilgiyi, sevgiyi ve görsel zenginlikleri
paylaşarak çoğaltma ve soluk kesen anları
yaşatma fırsatı verdiği için ODTÜ Mezunlar
Derneği’ne çok teşekkürler…
“Mockinpott Acılarından Kurtulacak mı?”
B
irbirinden önemli eserleri başarıyla sahneye taşıyan ODTÜ Mezunları Derneği Tiyatro Atölyesi, Mockinpott Acılarından Kurtulacak mı?”
adlı oyunu 26 ve 27 Aralık tarihlerinde tekrar izleyiciyle buluşturdu. Beğeniyle izlenen oyunların ardından OMD Oyuncuları, repertuarlarına aldıkları yeni oyunları izleyiciyle buluşturmak için çalışmalarını sürdürüyor.
OCAK 2014 11
Dernekten
Evde Beyaz
Peynir Yapımı
Atölyesi
D
erneğimizin birbirinden ilginç ve eğlenceli uygulamalı etkinliklerine 14 ve 15 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen “Evde
Beyaz Peynir Yapımı Atölyesi” ile bir yenisi eklendi. Yoğun
ilgi ile karşılanan atölye çalışmasında, katılımcılara peynir yapımı
ile ilgili temel bilgiler verilirken, her katılımcı kendi peynirini üretme
olanağı buldu.
12 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Dernekten
Burs Komitesi’nden
YENİ DÖNEM BURSİYER ETKİNLİKLERİ…
8
Aralık 2013 Pazar günü yeni akademik dönemin ilk toplantısı olan tanışma toplantısını gerçekleştirdik. Toplantıda önce Burs Komitesi üyelerimiz kendilerini tanıttılar, öğrencilere Dernek ile ilgili bilgiler verildi; yapılacak
etkinlikler ile ilgili öğrencilerimizin önerileri alındı. Karşılıklı sohbet edilerek etkinlik tamamlandı.
İkinci etkinliğimiz 16 Aralık 2013 Pazartesi günü yapılan “Geleneksel Yılbaşı Kokteyli” idi. Üyelerimiz ve öğrencilerimizin bir arada olduğu kokteylimiz her yıl olduğu gibi coşku ile kutlandı. Canlı müzik eşliğinde danslar edildi,
halaylar çekildi. Bursiyer öğrencilerimize gecenin anısına
yılbaşı hediyeleri verildi.
Geleneksel Yılbaşı Kokteyli’ne ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Şahin, Yönetim Kurulu üyeleri, Burs Komitesi üyeleri, bursiyer öğrencilerimiz
ve üyelerimiz katıldılar. ODTÜ Mezunları Derneği Başkanı Himmet Şahin gecede yaptığı konuşmada; Derneğimizin Bursiyer sayısının her yıl arttığını vurgulayarak, bu yıl
533 ODTÜ öğrencisine burs verdiğimizi açıkladı. Derneğimiz Burs Fonu’nu destekleyen mezunlarımıza ve Burs
Komitesi’nde özveri ile görev alan üyelerimize teşekkür
ederek konuşmasını sürdüren Himmet Şahin, öğrencilerimize ve üyelerimize yeni yılda sağlık, mutluluk ve başarı
diledi.
ARALIK AYI İTİBARİ İLE BURS FONU’MUZA BAĞIŞTA BULUNUP ESKİ TALİMATLARINI
GÜNCELLEYEN YENİ BAĞIŞ VEREN ÜYELERİMİZ, MEZUNLARIMIZ VE ODTÜ DOSTLARI
ODTÜ DOSTLARI
BURS VERENLER
ALİ ERGİN AÇAN
CE’71
ALPAY ERDOĞAN
EE’89
BURCU BALOĞLU
MAN’97
DERYA GÖNCÜOĞLU ÇAKIR
CE’89
ELİF SELDA GÜRSES
CE’94
ERDAL BALSAK
CE’06
FAZİLET UĞUR
PHYS’81
FUNDA ALTUN
CHE’76
GÖKHAN GÖKDOĞAN
PINAR DEMİREKLER BURAT
CE’04
FDE’02
TEKİN SOYATA
MINE’68
TUNCAY BAŞKAYA
MATH’74
14 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
FİGEN BAYDUR
İSMİNİN AÇIKLANMASINI İSTEMEYEN 12 BURS
VEREN BAĞIŞÇI BULUNMAKTADIR.
Dernekten
Macit ÖNCEL (CE’76)
Sinema Kulübü’nden
yeni sezon hızlı başladı…
Y
az sezonun da ara veren Sinema Kulübümüz son toplantılarında birbirinden
ilginç film gösterimleri ile sinemasever
katılımcıların beğenisini topladı.
Kırkıncı toplantımız olması açısından ayrı
bir öneme sahip olan dönemin ilk toplantısı, yakın zamanda aramızdan ayrılan Tuncel Kurtiz
anısına gerçekleştirildi. Usta oyuncunun son
filmi olan “Mutlu Aile Defteri” toplantıya katılan sinemaseverlerle birlikte izlendi; Tuncel
Kurtiz’in oyuncu ve insan olarak geride bıraktığı muhteşem ismi saygı ile yâd edildi.
Daha sonraki toplantımızın konusu “Yasaklı
Filmler” idi. Bu filmlerden örnek olarak Bernardo Bertalucci’nin 2003 yılı yapımı “Düşler Tutkular Düşler” (The Dreamers) izlendi ve üzerinde sohbet edildi.
42. toplantımızın konu başlığı ise “Belgesellerden” idi. İranlı yönetmen Mehdi Moniri’nin
çok ödüllü bir belgeseli olan “TİNAR” şiirsel görüntüleri ile sevilerek izlendi.
Son buluşmamız olan 43. toplantımızda
yönetmen Richard Linkater’in 2006 yılı yapımı
filmi “Karanlığı Taramak” (A Scanner Darkly)
izlendi. Film, ilgi çekici animasyonları ve çarpıcı diyalogları ile katılımcılarımızın beğenisini
kazandı.
Tüm dernek üyelerimize ve misafirlerine
açık olan sinema kulübü gösterimlerinden haberdar olmak için [email protected]
com adresine yazabilirsiniz veya facebook
ODTÜ Mezunları Sinema Kulübü nü takip edebilirsiniz.
15 günde bir her çarşamba bir araya gelmeye devam edecek olan Sinema Kulübü bu
sezonda şu konu başlıkları ile toplantılarına
devam edecek:
Ulusal
Sinemamız
Ülkeler ve
Yönetmenler
Ödüllü Filmler
İşçi Filmleri
Bollywood Filmleri
Müzikaller
Kadın Filmleri
Yasaklı Filmler
Belgeseller
Ustalardan Seçmeler
Gişe Filmleri
OCAK 2014 15
Deernekten
Dernekten
Bülent YILMAZER (ME 83)
Araştırmacı Koleksiyoncunun
Sevgili ODTÜ’lüler,
M
ühendis, yönetici ve eğitimci olarak
görev yaptığım 30 yıllık meslek hayatımda değişik fakültelerden ve bölümlerden mezun birçok ODTÜ’lü ile bir araya
geldim. Sohbetlerimizde; ODTÜ bizlere ne
verdi diye soracak olsak, mezun olduğumuz
fakülte veya bölüm fark etmeksizin cevabımız
aynıydı: sorgulayan, araştıran, doğrulayan,
keşfeden, bilgiden bilgi üreten bireyler olarak
yetişmiştik. Yaşantımızda ve toplumda nitelikli değişimin temel taşı olan bilgi; ODTÜ’lü
olmanın, ODTÜ kültürünün özü. Her birimizi
yaşamda başarılı kılan ortak noktamız da;
öğrenmenin yaşam boyu süren bir deneyim
olduğunun bilinci.
Yaşamımız ise sadece iş hayatımızla sınırlı değil; kendimize, ailemize, topluma ve
çevremize karşı sorumluluklarımızla bir bütün. Günlük sorumluluklarımızın getirdiği fizik-
16 ODTÜ
ODTÜLÜLER
ÜLÜLER
Ü
BÜLTE
BÜLTENİ
Ü
Nİİ 235
sel ve zihinsel yorgunluktan uzaklaşabileceğimiz uğraşlar da bizlere sağlıklı ve mutlu bir
yaşam sürdürebilmemizde yardımcı oluyor.
Koleksiyonculuk; konu veya tema ne olursa olsun, yeni keşifler yaparken dinlenebileceğimiz ve eğlenebileceğimiz uğraş alanlarından biri. İster geçmişte kalan güzelliklere
özlem duygusuyla, ister geçmişin izlerini geleceğe taşımak amacıyla bir şeyleri toplamak,
biriktirmek, korumak ve yaşatmak için yapılsın, koleksiyonculuk araştırmayı ve sorgulamayı gerektiren bir serüvendir. Serüven; meydan okumadır, risk taşır. Yeni keşiflere varmak
için bir başı boşluk, ama sonuca ulaşmak için
disiplin ve düzen gerektirir. Fiziksel ve zihinsel
benliğimizle adanmışlık ister. Araştırmacı koleksiyoncunun yaşadığı serüven bir eğitim ve
tazelenme deneyimidir.
Geçmişin izlerinde bugünü anlamak, geleceğe ışık tutmak; nitelikli değişimi sağlamak.
Serüveni
O halde, her bir ODTÜ’lü için koleksiyonculuk en doğal uğraş. Bu düşünceden yola çıkarak koleksiyon yapan ODTÜ’lüleri bir araya
getirmek üzere Şaner Alap’ın (PetE’74) öncülüğünde Mezunlar Derneğimizin çatısı altında
Koleksiyon Kulübü’nü oluşturduk.
Her ODTÜ’lünün içinde bir araştırmacı
koleksiyoncu olduğuna inanıyoruz. Koleksiyonunuz; ninenizden kalma fincan takımı,
dedenizden kalma köstekli saatler, çocukluğunuzda harçlıklarınızı biriktirerek aldığınız
rengârenk bilyeler, eğitim hayatınızdan çeşitli
kalemler, meslek yaşamınızda iş seyahati için
gittiğimiz değişik ülkelerden mıknatıslı buzdolabı süsleri olabilir.
Serüveninizi tüm ODTÜ’lülerle paylaşmak
üzere yazılarınızı ve koleksiyon parçalarınızdan görselleri bu sayfamız için sizlerden bekliyoruz.
Dernekten
Beril KARAVİT GEOE’11
KAYAGAZI; Hazine mi yoksa Lanet mi?
D
ünya nüfusunun hızla artması, uluslararası ekonomik faaliyetlerin ivmelenmesi ve sanayileşme dünyayı büyük
bir enerji açlığına sürükledi. Dünyanın hızla
artan bu enerji talebine karşılık vermek için
her geçen gün yeni kaynak arayışları sürüyor. Teknolojideki gelişmeler sonunda farklı
kaynaklar da enerji alternatifleri olarak kullanılabilir hale geldi. Bu kaynaklardan birisi de
Kaya Gazı.
rı, ülke ekonomilerinin büyümesini yavaşlatan
örnekler olarak ele alır. Kalkınma iktisatçısı
Richard M. Auty, 1993[3] yılında, doğal kaynak zengini ülkelerin, diğer ülkelere oranla
daha yavaş ve sancılı bir şekilde büyüdüklerini anlatmak için Doğal Kaynakların Laneti
kavramını kullanmıştır. Buna göre kaynak
zengini ülkeler, buradan elde ettikleri gelirleri
ülkeleri açısından verimli yatırımlara dönüştürememektedirler.
Kaya gazı; ince taneli, organik madde
içeren tortul kayaçların içine hapsolmuş doğal gaz. ABD Enerji Bakanlığına bağlı Enerji
Enformasyon İdaresi (EIA) [1] verilerine göre
ABD’de yapılan üretim ile ülkedeki doğal gaz
üretimi 2011’den 2040’a kadar %44 artarken;
bu artışı etkileyen kalemin, kaya gazındaki
üretim olacağı belirtiliyor. ABD’nin bu
konuda göstereceği başarı, dünyanın geleneksel doğalgaz rezervleri
dışındaki bölgelerde de üretim yapılabileceğini gösteriyor. Danışmanlık
şirketi Wood Mackenzie’nin raporu
2014 yılında 400[2] kadar şeyl kuyusunun Amerika sınırları dışında,
Rusya ve Çin’de açılacağını belirtiyor. Bu üretimlerin başlaması da günümüz küresel enerji tablosunu farklı
bir yapıya sokacak potansiyele sahip
gözüküyor. Ama tartışılması gereken
noktalardan birisi de; bu kaynağın,
kaya gazı zengini ülkeler için bir hazine mi yoksa lanet mi olacağı?
Uluslararası Para Fonu (IMF) Enstitüsü
[4], akademisyen ve uzmanların ortak görüşü olan, kaynak zengini ülkeleri bekleyebilecek potansiyel zorlukların bazılarını şöyle
sıralamıştır; doğal kaynak dışı sektörlerin
rekabet ortamında gerilemesi, üretim alanında daralma, ticarette ihracat kazançlarına
Geçmiş araştırmalar, ekonomik büyümenin yavaş olduğu ülkelerin doğal kaynaklar
bakımından fakir olduğunu savunur. Günümüz araştırmaları ise zengin doğal kaynakla-
ve devlet vergilerine güvenin aşırı artması,
rant paylaşımı konusunda çatışma... 1977
yılında Economist[5] dergisinde yayınlanan
“Hollanda Hastalığı” adlı bir makalede doğal
kaynak zengini ülkelerin ekonomilerinin farklı
bir açıdan da incelemesine yer verildi. Makalede, 1959 yılında Hollanda’nın keşfettiği
doğalgaz rezervlerini hızlı bir şekilde çıkarıp
dünya pazarına satma ve elde edilen gelirin
çoğunun yatırıma yönelik harcanmama politikası, 1974-1977 yıllarında sanayinin hemen
hemen hiç artmamasının nedeni olarak ele
alındı. Washington Post’un 2013’te çıkan
sayısında yayınlanan makalede[6] ise petrol,
doğalgaz ve kaya gazının Hollanda Hastalığı
açısından incelenmesi ele alınmış ve danışmanlık şirketi VoxEU raporu referans verile-
rek, kaynak yönetiminde ekonomik istikrarın
bütün ülkelerce sağlanamayacağına dikkat
çekiliştir.
Afrika kıtasındaki hammadde ihracatçısı olan bazı ülkelerdeki milyonlarca
dolarlık petrolün, ülkelerin yararına
kullanılamaması ve kaybolup gitmesi
de Doğal Kaynaklar Laneti hipotezini destekler niteliktedir. Kaynaklara
ulaşabilenler, kazanılan değeri ülke
kalkınmasında değil, kendi çıkarları
için kullanmaktadır. Bu da sonuçta,
iç savaş gibi istenmeyen durumlar
yaratır. Uluslararası Enerji Ekonomisi
Birliğinin[7] (IAEE) 2012’de yayınlamış olduğu bir makalede kaya gazı
zengini ülkelerin devlet organlarının,
kaynak zengini olamayan ülkelerden
bile daha iyi kararlar verip daha istikrarlı bir yapıya sahip olması gerektiği konusuna değinilmiştir. Günümüzde devlet
organlarındaki şeffaflığı sağlamak için Maden
Sanayi Şeffaflık Girişimi[8] (EITI) gibi sivil toplum örgütleri çalışmalar yürütse de bu örgütlerin yasal bir yaptırımları bulunmamaktadır.
Sonuç olarak şu söylenebilir ki, ülkeler
kaya gazı rezervlerini çıkarırken, işletirken
veya müşterisi olurken bütün bu olguları da
göze önüne almalılar. Özellikle daha önce
kaynak zengini olmadığı halde gelişen yeni
teknolojiler sayesinde kaynak zengini haline gelen ülkeler yaşanmış kötü örneklerden
ders almalıdır. Elbetteki doğru yönetim yapıldığında ülke ekonomileri bundan olumlu yönde etkileniyor. Ancak burada unutulmaması
gereken, yaşanabilecek olası huzursuzlukların da gözden kaçırılmaması.
Kaynakça
[1] . What is shale gas and why is it important?, 2012, http://www.eia.gov/energy_in_brief/article/about_shale_gas.cfm
[2] . Bakhsh, N.,Swint, B., Shale Goes Global, Bloomberg Businessweek,11/18/2013, Yayın 4355, sayfa 54-54. 1/2p. 1 Graph.
[3] . Perry, A., Brief History:The resource Curse,2010, http://content.time.com/time/magazine/article/0,9171,1997460,00.html
[4] . Sy, Amadou N.R., Gylfason Thorvaldur, Arezki,Rabah,International Monetary Fund, IMF Institute, Bank al-Jaza’ir, Beyond the Curse: Policies to Harness the
Power of Natural Resources, sayfa.vii, [Washigton, D.C.]: International Monetary Fund., 2011
[5] . Gurbanov, S., Hollanda Hastalığı, s Akis Kitap,Mayıs 2012,İstanbul,sayfa 9-10-13-17-60
[6] . Plumer, B., U.S. oil production is booming. Is “Dutch disease” on the way?, 2013, http://www.washingtonpost.com/blogs/wonkblog/wp/2013/03/19/u-s-oilproduction-is-booming-heres-the-catch/
[7] . Little, G., How would the Development of Shale Gas Resources in Ukraine Impact Europe’s (energy) Security?, International Association of Energy Economics, IAEE,Sayfa49, paragraf 1,2012
[8] . What is the EITI?, Extractive Industries Transparency Initiative, http://eiti.org/eiti
OCAK 2014 17
Dernekten
Vişnelik Usulü A n t r i k o t
Bu ay sayfamızda sizlerle özellikle kırmızı et, mantar ve erimiş kaşar peynirini bir arada sevenlerin çok beğeneceği bir tarifi paylaşıyoruz. Vişnelik Restoran’ın çok beğenilen yemekleri arasında olan Vişnelik Usulü Antrikot’u evde denemeden önce tadını bilmek
isterseniz, sizi Vişnelik’e bekliyoruz…
Malzemeler:
(1 Porsiyon için)
✓ 150 gr. Dana kontur file eti
✓ 50 gr. Kuru soğan
✓ 50 gr. Mantar (taze)
✓ 50 gr. Çarliston biber
✓ 50 gr. Kapya biber
✓ 3 diş Sarımsak
✓ 1 tatlı kaşığı Salça
Haz›rlan›ş›:
Sebzeler ve et ayrı ayrı jülyen usulü (kibrit çöpü şeklinde) doğranır. Tereyağının
yarısı kullanılarak ve tavaya kuru soğan, mantar, çarliston biber, kaypa biber ve
sarımsak bu sırayla konarak kavrulur. Son olarak domates salçası eklenerek
salçanın kokusu gidene kadar kavrulmaya devam edilir. Kekik, karabiber ve
tuz ile tatlandırılır. 1 çay bardağı su eklenerek bir taşım kaynatılıp kenara alınır.
Güveç ısınmak üzere ocağın üzerine konur. Et, tereyağ ve sıvıyağ konarak
ısıtılmış tavada tuz ve karabiber ile tatlandırılarak kavrulur; ardından ısınmış
güvece alınır. Etlerin üzerine hazırlanan sebzeli sos eklenir; son olarak güvece
rendelenmiş kaşar eklenerek kaşarlar kızarana kadar fırında tutulur. Fırından
çıkarıldıktan sonra güveçle birlikte servis tabağına alınarak servis yapılır.
✓ 1 tutam Kekik
✓ 50 gr. Tereyağı
✓ 1 yemek kaşığı Sıvıyağ
✓ Yeteri kadar karabiber ve tuz
✓ 30 gr. Rende kaşar
✓ 15 cm. çapında ya da 13 x 21 cm
ölçülerinde güveç
18 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Afiyet olsun...
Dernekten
bu ay
Devam Eden
Kurs ve
Seminer
Programları
Psikodrama Yaşantı Grubu
“Evde Şarap Yapımı”
Eğitimi Başlıyor…
lki yoğun ilgi ve katılımla tamamlanan “Evde Şarap Yapımı” Eğitimi, ikinci kez
17 Ocak Cuma günü başlıyor. Şarabın temel öğelerinden yapım süreci ve ilgili
tekniklere kadar şarapla ilgili pek çok bilgi edinebileceğiniz eğitim programında,
İ
“şarap ve yemek uyumu” ve “şarap ve sağlık” konuları da ele alınacak. Tarihteki yeri,
Etkili ve Güzel Konuşma
yapımı ve içimiyle özel bir yere sahip şarabın büyüleyici yapım sürecini öğrenerek
yaratıcılık alanlarınıza bir yenisini eklemek için sizleri eğitim programımıza bekli-
Semineri
yoruz.
Bilgi ve Kayıt için: Hasan Dumanlı, [email protected]
Doğa Fotoğrafçılığı Atölyesi
0.312 286 7979/1124 & 0.530 610 6433
Fotoğrafa Giriş ve İşleme
Opera Dinletisi
Etkinlik
Traklar Semineri
Tiyatro Atölyesi
Heykel Kursu
Resim Kursu
20 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
2 Ocak Perşembe
20.00 Opera Dinletisi
7 Ocak Salı
18.30 ODTÜ Hour
9 Ocak Perşembe
20.00 Opera Dinletisi
11 Ocak Cumartesi
13.30 YPDK Paneli
16 Ocak Perşembe
20.00 Opera Dinletisi
18 Ocak Cumartesi
10.00 Evde Beyaz Peynir Yapımı Atölyesi
13.00 “Yenilenebilir Enerjinin Dünü ve Bugünü” Paneli
Dernekten
Derneğimizin
kış uygulaması
nedeniyle
tesisimiz
Pazartesi
günleri
kapalıdır
PAZARTES‹
SALI
ÇARŞAMBA
PERŞEMBE
A’la Carte Mönü
A’la Carte Mönü
Açık Büfe Balık Keyfi
Canlı Müzik
CUMA
A’la Carte Mönü
Canlı Müzik
CUMARTESİ
A’la Carte Mönü
Canlı Müzik
Izlencesi
19 Ocak Pazar
10.00 Evde Beyaz Peynir Yapımı Atölyesi
21 Ocak Salı
18.30 Wine Hour
23 Ocak Perşembe
19.30 Edebiyat Kulübü
25 Ocak Cumartesi
13.00 Adalet ve Demokrasi Haftası Etkinlikleri
30 Ocak Perşembe
19.30 Felsefe Kulübü
Ocak 2014
PAZAR
AÇIK BÜFE
KAHVALTI
10:30 - 13:30
Üye: 22,5 TL,
Katk› Payl› Üye: 18 TL,
7-12 Yafl: 15 TL
7-12 Yafl Katk› Payl›: 12 TL
(0-6 Yafl Ücretsiz)
20.00 Opera Dinletisi
OCAK 2014 21
Dernekten
D
eernekten
Opera
Sahnelerinden
Haluk DİRESKENELİ (ME’73)
Tosca Ankara Opera Sahnesi’nde
AteşeMiliter Binbaşı Mustafa Kemal Bey Tosca’yı Sofya Operası’nda defalarca nasıl izledi?
T
osca O
Operasını kkaç kkez seyrettiğimi
iği i artık
k
unuttum. Her seyredişimde kendimden geçiyorum. Sahneye koyan yönetmen İtalyan Vincenzo Grisostomi Travaglini eşsiz çalışma yapmış.
Travaglini 2000 - 2002 yılları arasında İtalyan
hükümetinin görevlendirmesi ve bizim onayımızla
Ankara Devlet Operasında çalışmış. Bu sürede
çok sayıda İtalyan operasını Ankara’da sahneye
koymuş. Aralarında Tosca en öne çıkanı olmuş.
Aradan yıllar geçti, aynı sahnelemeyi yapıyoruz ve
biz seyirciler sanki ilk oynanış, sanki ilk premier gibi
seyrediyoruz. İşin içinde eserin sağlamlığı, her döneme hitap edişi de var.
Bundan tam 100 yıl önce, 1913 yıllarında genç
bir subay, Kurmay Binbaşı AteşeMiliter Mustafa Kemal Bey acaba nasıl bir ruh haliyle Sofya Devlet
Operası’nda bu eseri seyretti, hep merak ederim.
İkinci perdedeki “Kahrolsun saltanat, yaşasın Hürriyet (Vittoria, Vittoria)” aryası onun genç ruhunda
kimbilir ne fırtınalar kopardı. Defalarca arka arkaya seyretmiş, Tosca rolündeki sopranoya platonik
aşkla tutulmuş. Zaten Tosca’yı oynayan sopranoya
aşık olmamak elde değil.
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde opera olsun istemiş, 1936’da konservatuar kurulabilmiş, 1940’larda ilk sahnelemeler yapılmış. İlk star soprano Semiha Berksoy, Tosca rolüyle Ankara’da büyük ün
kazanmış. Üst perde Türkçe digital tercüme imkanı, o günlerde olmadığı için, seyirci anlasın diye
eser Türkçeleştirilmiş, Türkçe tercümesini o sıralar
Çankırı Cezaevi’nde yatan Nazım Hikmet yapmış.
Hoş bir duyuru afişi günümüze kadar gelmiş.
1930’larda Çankaya Köşkünü gözümün önüne
getirmeye çalışıyorum. Büfe şeklinde bir büyük Alman plakçalar seti, iki tarafında büyük hoparlörler,
altında bir raf, içi 78 dönüşlü taş plaklar. Nerden
biliyorum, çünkü benzer set, Alpullu, Turhal şeker
fabrikalarının misafirhanelerinde de var-dı. Kamu
kurumları ve devlet erkanı için alınmış. Rafta müzik seti ile beraber satın alınmış sayısız operalar,
opera plakları var-dı. 1970’lerde artık bu müzik setlerinin zamanı dolmuştu, önce 33’lik plaklar, sonra
kasetler piyasaya çıktı, taş plakların değerini kimse
anlamadı, sağlam kalanları değerini bilen koleksiyonerler kapıştı.
22 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Cızırtılı üstü çizik bir 78’lik plaktan Tosca operasını orijinal dilinde ilk defa Alpullu misafirhanesinde dinlemiştim. Ortaokul ve lisede iken Ankara
Devlet Operası’nda oynadığı her sezon Tosca’yı
izledim. Orijinal İtalyanca seslendirme çok farklıydı.
Aradan yıllar geçti, her 10 Kasım günü Tosca’yı
bir daha, bir daha dinliyorum. Sevgili Atatürk’ü bir
daha hatırlıyorum, bir daha rahmetle anıyorum,
ruhuna dua ediyorum. Bugünleri ona borçlu olduğumu daha iyi anlıyorum. Tosca’yı sevgili Atatürk,
Sofya’dan sonra bir daha sahnede izleyememiş.
Çankaya akşamlarında fırsat olduğunda keman, piyano, şan sanatçılarından kısa bölümler dinlermiş.
Yalnız kaldığında taş plaktan dinlemiş olmalı.
Tosca operasında aşk var, ihanet var, politika var,
işkence var, tecavüz var, şiddet var, cinayet var, kurşuna dizilerek idam var, intihar var. Muhteşem bir müzik var. Her üç ana karakter kendi aralarında yarışıyorlar. Her sahnelemede farklı bir oyun ortaya çıkıyor.
Tosca, İtalyan besteci “Giacomo Puccini” tarafından bestelenmiş, üç perdelik bir operadır. Operanın yazılı metni - Libretto’su, Luigi Illica ve Giuseppe
Giacosa tarafından ortak yazılmış. Aslında bir tiyatro
eseri, “La Tosca”, Victorien Sardou tarafından yazılmış, opera olarak sahnelenmeden önce tiyatro eseri
olarak oynanmış. 1900’lerin başında İstanbul’da değişik kumpanyalar tarafından Osmanlı seyircisine de
görünmüş.
Opera olarak ilk sahnelenişi 1900 yılında Roma
“Teatro Costanzi” de olmuş. Opera sanatının en dramatik, en trajik eseri olarak yer almış.
2013 yılında yine çok sahnelenme yapıldı. Orkestra Şefi Alessandro Cedrone çok iyi yönetti.
Sahneye koyan Travaglini, Ankara’ya artık gelemiyor, başka şehirlerde opera sahneleme yapıyor, ancak hakkını verelim bize çok büyük bir sanat transferi yaptı.
Dekoru hazırlayan Nihat Kahraman ve kostümlerde Nursun Ünlü için teşekkürden başka söyleyebilecek çok bir şeyim yok. Nursun Hanım’ın Tosca
tuvaletleri harika olmuş.
Gelelim operadaki karakterlere. Önce “Floria
Tosca”, 1800’ler İtalya’sının Toskana bölgesinden
Roma’ya gelmiş tanınmış bir güzel oyuncu. Bu karakteri en iyi canlandıran sanatçı rakipsiz şekilde
“Maria Callas”. Cd’leri hala çok satıyor. Günümüzde
Fiorenza Cedolins, Angela Gheorghiu ve Renee Fleming en iyiler. Youtube üstünden izlemek mümkün.
Tosca, bu yıl Viyana operasında, Milano LaScala ve NewYork Metropolital operalarında oynandı. Münih operası repertuarında devamlı var.
ODTÜ Mezunları “Opera Geceleri” etkinlikleri içinde yakınlarda mutlaka bir DVD izleyeceğiz. Her
Perşembe saat 20:00’de Salon56’da bir yeni DVD
opera gösterimi var.
Ankara Opera Sahnesi’nde Soprano Feryal
Türkoğlu bu rolde muhteşem. Ses yoğun, lirik, duygusal, dengeli, kusursuz. Teatral oyunu harika. Birinci perdede turuncu elbiseli kıskanç kadın, ikinci
perdedeki çaresiz örselenmiş, tecavüze uğramış
kadın… İkinci perdede yemek masası üstünde bıçağı bulan, intikam için gözleri parlayan, kötü adamı kalbinden bıçaklayan, sonra şamdanları yerde
yatan kötü adamın iki tarafına bırakıp sahneyi terk
eden kırmızı elbiseli muhteşem oyuncu.
Üçüncü perdede sevgilisini kurtardığını zanneden, ölmeyi bekleyen sevgilisine sevinçle kurtuluşu
müjdeleyen, sonunda her şeyini kaybeden, kale
surları üstünde en son haykırışını veren talihsiz
güzel kurban.
Değişmeli olarak 4. oyunda sahneye gelen
soprano “Seda Aracı”, güzel sesi ve oyunculuğu ile
ayrı bir soluk, ayrı bir hava getiriyor.
Sonra “Mario Cavaradossi”, ressam, yurtsever karakter. Önceleri olgun “İhsan Ekber”, sonra
tecrübeli “Aykut Çınar”, şimdilerde yeni star “Murat
Karahan” rolün hakkını her seferinde verdiler. Birinci perdedeki duygusal arya, ikinci perdede “Kahrolsun saltanat, yaşasın hürriyet” aryasına, üçüncü
perdede “Elveda” şarkısına bırakıyor.
En son kötü adam baskıcı, her dönemde görülebilecek yetkilerini kötüye kullanan, iktidar yöneticisi “Il Barone Scarpia”. Birinci perde sonunda
koroyla beraber söylenen arya benim için opera
tarihinin en müthiş sahnesi. Defalarca CD’den dinledim.
Bir operada çocuk korosu çocuklardan oluşmalı. Küçük oğlum, yıllar önce Antonio Pirolli’nin
yönettiği Tosca operası çocuk korosunda birinci
perde aynı sahnede 2 sezon söyledi, belki bundan
bu operayı bu kadar çok seviyorum.
Scarpia’nın ikinci perdedeki kötülükleri sergilemesi, işin boyutlarının istenirse nerelere vardığını anlatıyor. Yemek masasında şarap eşliğinde
akşam yemeği, bu arada soruşturma, işkence,
tecavüz her şey var. Sonunda Tosca tarafından
bıçaklanarak yere düşüşü inanılmaz. Ölüyor ama
emirleri öldükten sonra da yerine getiriliyor, sanki
kendinden sonra ortaya çıkacak yakın geçmişin ve
günümüzün baskıcı yöneticilerini haber veriyor, onları sahneliyor.
Bu rolde uzun süre “Eralp Kıyıcı”, muhteşem
sesi ile rakipsiz-di. Son 5 oyuna “Erdem Baydar”
geldi. Almanya eğitimli yeni oyuncu, henüz sesi çok
güçlü değil, ancak Scarpia rolüne değişik bir teatral
yenilik getirdi. Gülüşü, alay edişi, işkence emirleri,
politik baskı, rüşvet eğilimi, şantaj, itici tavırları çok
farklı. Daimi kadroya yeni geçti, çok sevindik.
Ben operada kötü adam karakterlerini severim,
içimizdeki saklı kötülükleri ortaya çıkarırlar. Onlardan nasıl kaçınmamız gerektiğini bizlere anlatırlar.
Her yerde her zaman bir kötü Scarpia vardır. Onlarla mutlaka baş etmek lazımdır.
Tosca Operası 21 Aralık günü Ankara Devlet
Opera Sahnesi’nde son olarak oynayacak ve bu
sezon bitecek. Operasız kalmayın. En derin selam
ve saygılarımla.
Dernekten
OCAK 2014 23
Dernekten
D
Spor
eernekten
Demir ULUDAĞ OMD Athl
Athletics
ti S
Spor M
Merkezi
rke Koordinatörü
Sağlıklı Yaşam Yaşlılıkta Daha Önemli
B
irçok yaşlı insan, yaşı ilerledikçe
kçe spor yapmanın
öneminin çok fazla olmadığını zanneder. Bu son
derece yanlış bir düşüncedir. Genç insanlarda
olduğu gibi, 50 yaş üzeri insanlarda
a da devamlı ve
düzenli olarak yapılan spor, fiziksel ve psikolojik rahatlama sağlamaktadır.
Kendini bırakmış kaslar, azalan
n dayanıklılık ve
dirilik yaşlılığın doğal belirtileri değildir.
dir. Vücutça aktif
insanlar en yaşlılıklarında bile her zaman hareketli, aktif ve dinç olabilirler.
Şayet uzun süre aktivitelerden yoksun, hareketsiz bir hayat sürdüyseniz,
niz,
geç kalmadınız, yeni başlayın, vücut
cut
geliştirme ve fitness için bir şeyler yaapın. Göreceksiniz her şey farklı olaacak. Spor merkezimiz hep yanınızda
a
ve yardımcınız olacak.
ağırlık sporuna, uzmanların
tavsiyesi ile ileri yaşlarda
uzman
başlayanların çoğu, a
ağır hastalıklardan, kalp krizinden, duruş bozukluklarından
veya birçok fiziksel ve
bozukluk
rahatsızlıklardan kurtulmak ve iyileşme amaruhsal rahatsızlıklar
cı ile başlamaktadırlar.
başlamaktadır
Aslında ne amaç
amaçla olursa olsun, yaşlanma sürecini azaltmak, tüm vü
vücut ve zihinsel fonksiyonlarınızı
düzeyde tutmak için vücut geliştirme
en üst düzey
tness’e hemen başlayarak, tüm yave fitness
şamınızı değiştirebilir ve hayattan daha
şamınız
alıp, daha çok mutlu olabifazla zevk
z
lirsiniz. Biz hep yanınızdayız...
lirsin
Başlama kararı verdiğinizde,
egzersizler bölümünde verdie
ğimiz programları, ister tam
bir vücut geliştirme programı
olarak, isterseniz, set sayılarını ve kiloları daha az tutarak, çok tekrarlı ve dinlenme
süresi kısa olmak koşuluyla,
bir fitness programı şeklinde uygulayabilirsiniz. Örneğin
başlangıç program bölümünden
b
ba
başlangıç çalışmaları ile başlayıp,
set sayılarını 3 değil 2 olarak yapab
pabilir, gerekirse her guruptan birer
har
hareket eksiltebilirsiniz.
Vücut geliştirme sporu ve bu
sporun türevleri olarak yapılan
aletli, aletsiz fitness ve ağırlık
çalışmaları, her yaş gurubunda
uygulanabilen ve sağlığı olumlu yönde etkileyen çağdaş ve
popüler yönü ile ve günümüzde
çok revaçta olan çalışma aktivitelerdir.
Yaşlanmanın vücutta meydana
agetirdiği birçok yıpranma, başta hareket sistemimizin temeli olan kas ve
kemik dokularını etkilemektedir. Bunlanlara paralel olarak metabolizma yavaşlavaşlamakta, yağ dokusu artmakta, dolaşım
şım ve
solunum sistemi rahatsızlıkları başlamaktaamaktadır. Bütün bunlar, yaşam sevincini ve
e hayatı
giderek hüzne dönüştüren olumsuz faktörlerdir.
İşte insanlar her dönemde sağlıklı,
klı, zinde
ve formda kalmak, yaşamı daha güzel
üzel hale
getirebilmek için spora yönelmekte
e ve onu
yaşam biçimi haline getirmektedirler.
r.
İnsanlar bir yaşam biçimi olarak gördükleri bu sporla, yaşlanmaya karşı meydan
dan okumaktadırlar ve her geçen gün, genç yaşlılar,
daha iyi vücut görünümü, daha sağlıklı
ğlıklı bir
yaşam için, vücut geliştirme, fitness ve aletli
çalışmalara yönelmektedirler.
Hatta tıp dünyası da sportif rehabilitasyon
abilitasyon
ve fizik tedavi metot ve uygulamalarına,
rına, vücut
geliştirme ve fitness egzersizlerini de dahil etmektedirler.
Bütün bunların dışında bugün dünya
ünya vücut
geliştirme yarışmalarında, 30, 40, 50 hatta
60 ve üstü yaşlarda hem sağlık hem
m de form
açısından hala zirveleri zorlayan sporcuları
porcuları
izleyebiliyoruz. Vücut geliştirme, fitness
ness ve
24 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Eğer daha çok ilerlemek istiyo
yorsanız
verilen programları aynı
sır
sıra ile 3’er set uygulamak ve gücün
cünüzün arttığını hissettikçe set
ve ttekrarları aynen çalışmak yeterli
olacak
olacaktır.
Ancak unutm
unutmayın ki, kendinizi iyi hissettiğiniz sürece çalışm
çalışma yoğunluğunu arttırabilirsiniz.
Şimdilik haftada iki gün iki ayrı gurubu çalışabilir
ve diğer günler, kuvvet hareketleri yanında, düzenli yürüyüş, stre
streching ve düzenli aerobik çalışatma
malar ile yağ atmanızı
hızlandırıp, kondisyon seviyenizi yükselterek, fform kazanabilirsiniz.
50 Yaşın Üzerinde
Üzerindeki İnsanlar Vücut Geliştirme ve
Fitness Yaparken Zor
Zorlanır mı?
Bu görüş bir dereceye
derec
kadar doğrudur. Yaşlandıkça maksimal kalp frek
frekansı düşer, akciğer ve kan hücrelerinin elâstikiyeti aza
azalır. 30 ile 80 yaş arasında istirahat halindeki nabız %20 - %30 oranında azalır.
Örneğin 80 yaşındaki bir insa
insan genelde 30 yaşındaki bir insanın akciğer kapasitesinin %40’ın
%40’ına sahiptir. Çünkü kalp ve akciğerler, hücreleri çok oksijen ile b
besler ve yaş ilerledikçe zindelik
azalır ve yorulma süratlenir.
Kaliteli iyi yaşamanız dileğ
dileğiyle,
“İYİ SPORLAR!”
Dernekten
OCAK 2014 25
Dernekten
D
Teknoloji
eernekten
Adil HİNDİSTAN (CE’93)
(CE’93), Twitter:
T itt @AdilHindistan
@AdilH
4K
S
standardı
kullanıyor ancak saniyes
de
d 30 frame (30fps) siniri var. Normal
m sinema filmleri 24 fps olduğu
için
iç sorun yok, ancak 48 fps gerektiren
3 boyutlu filmleri taşımaya
re
bu
b kablolar da yetmeyecek ama
işin
iş bu kısmı çok önemli değil şu
anda,
çünkü 3D TV’de olduğu gibi
a
4K
4 TV için malzeme yok henüz
ve
v üretilinceye kadar gerekli diğer
standartlar
yerine oturacaktır.
s
on bir kaç yılda yüksek çözünürlüklü (High Definition ya da HD),
1080p Televizyonlar iyice standart hale geldi. 2013 yılı başında yapılan Consumer Electronics Show (CES)
2013 yılının 3 boyutlu (3D) televizyonların yılı olacağı izlenimini veriyordu. Yeni
televizyon teknolojisinin yaygınlaşması
için gereken şartlar hazır mıydı?
•
Televizyonlardaki 3 boyut teknolojisi
sinemalardakine eşit hale geldi
•
Teknolojinin çıkışıyla görülen astronomik fiyatlar, hızlı bir düşüşle makul rakamlara düştü
•
3 boyutlu gözlük teknolojisi gelişti ve
ucuzladı
•
3 boyutlu içerik (film) yaygınlaştı
Geçen yıl ilk 4K TV’lerden
bahsedilmeye
başlandığında fib
yatları
20 bin Dolar civarında idi.
y
Ancak
daha yıl ortası gelmeden
A
Çin’in
Seiki firması 65” 4K televizÇ
yonların
satış fiyatını 3 bin Dolar
y
civarına
çekti ve yılsonunda 50”
c
Seiki
TV’ler Amazon’da 1000 doS
ların
la altına inmişti bile.
Yani, şartlar hazırdı. Ancak pek de
beklenen olmadı ve insanlar 3 boyutlu
TV’lere akmadılar. Bunun yerine LED
/ LCD teknolojilerindeki hızlı düşüşten
faydalanan tüketiciler, arada ödeyecekleri 3D farkını daha büyük ekran
televizyon satın almak için kullanmayı
yeğlediler.
Kişisel bilgisayar dünyasına
gelince,
son yıllarda oldukça takdir
g
toplayan
monitörler üreten Dell’in
to
32”
4K monitörleri 3500 Dolar
3
civarında,
ancak Aralık 2013 yıc
lında
yaptıkları basın açıklaması
lı
ile
il 1000 Dolar’ın altında 24” 4K
monitörleri
2014 yılında satışa sum
nacaklarını
açıkladılar. Benzer şen
kilde
LG 2014’un hemen başında
k
yapılacak
olan CES fuarına çeşitli
y
4K
4 monitörleri ile geleceğini duyurdu.
Diğer firmaların da onların
y
takip
edeceği kesin.
ta
Kişisel bilgisayar dünyasındaki ekranlarda da benzer gelişmeler yaşandı
ve 16:9 oranındaki 1080p (1920 x 1080
= 2.1 milyon pixel) çözünürlüklü ekranlar standart hale geldi. 24” monitörlerin
iyice yaygınlaştığı bu dönemde ilginç
bir hamle ile Apple 24” monitör seçeneğini kaldırıp iMac’lerini sadece 21” ve
27” üretmeye başladı ve “retina” adını
verdikleri yüksek çözünürlüklü ekranlara yöneldi.
Bu noktada iki soru akılları
kurcalıyor.
Öncelikle televizyonk
lar
la açısından tartışma 4K televizyonlara
ihtiyaç olup olmadığında.
y
Bilindiği
gibi gözün detayları alB
gılayabilmesi
televizyona oturma
g
mesafesi
ile ilgili. Yapılan hesaplar
m
60”
6 bir televizyonda ‘farkı’ yakalayabilmek
için yaklaşık 2 metre
la
mesafeden
seyrediyor olmanız
m
gerektiği
yönünde. Dolayısıyla
g
4K’nin
gereksiz olduğu söylemleri
4
var.
v
Retina ekranların popülerleşmesi
ve 1080p çözünürlüklü 27” HD monitör
fiyatlarının 500$’in altına inmesiyle, monitör üreticileri 27” ekranlarda Apple’in
kullandığı yüksek çözünürlüğü (2560 x
1440 pixel) sunmaya başladılar.
Bu arada yeni bir terimden bahsedilmeye başlandı: Ultra High Definition
(Ultra HD, UHD ya da Super High Definition). 1080p çözünürlüğündeki pixellerin hem enine hem de boyuna iki katına çıkartılması ile varılan 3840 x 2160
(8.3 milyon pixel), 4000’e yaklaşan dik
çizgiler nedeniyle “4K” olarak adlandırıldı. Daha önce yaygınlaşan enine çizgilerden üretilen standarda uygun olarak
belki buna 2160p demek gerekirdi ama
neden 4K seçildiğini anlamak zor değil.
Henüz pratikte bahsi geçmiyor ama
yeri gelmişken bahsedelim, 1080p
standardındaki pixellerin dörde katlanmasıyla ulaşılan 8K çözünürlüğü 7680 x 4320
(33.2 milyon pixel) barındırıyor.
Nasıl hem 720p hem de 1080p Televizyonlar HD olarak tanımlanmışsa hem 4K
26 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
adlanhem de 8K çözünürlükleri UHD olarak adlan
dırılıyor.
Dijital sinemada kullanılan 4K ise 4096
x 2160 pixel kullanıyor. Bu çözünürlüğü taşımak için üretilen HDMI kabloları, HDMI 1.4
Monitörlerde durum farklı,
çünkü
normalde monitöre çok yaç
kkın mesafede oturuyoruz ve gerek
grafik programları açısından daha
g
fazla detay görebilmek, gerekse
fa
ofis kullanıcıları açısından birden
o
fazla dokümanı yan yana açabilfa
mek önemli ve kullanım kolaylığı
m
ssağlıyor, dolayısıyla arzulanır bir
durum.
d
Büyük bir ihtimalle hem monitörlerin hem
de bu monitörlerin sağladığı çözünürlüğü
destekleyecek ekran kartlarının fiyatları 4K
teknolojisinin ne kadar hızlı yaygınlaşacağı
konusunda belirgin olacak.
Dernekten
OCAK 2014 27
Dosya
Doç. Dr. Sonay BAYRAMOĞLU YAYED Yönetim Kurulu Üyesi
Toplumcu Belediyeciliğin
Dünü, Bugünü, Geleceği…
“Değişim için hiçbir dönem bu kadar uygun olmamıştı”
S
on yıllarda dünya gündeminde yerini alan ve değişime neden olan,
Türkiye’de de çeşitli uygulamalarla
örneklerini gördüğümüz “toplumcu belediyecilik” anlayışı tıkanan sisteme çözüm
olabilir mi? Toplumcu belediyecilik nedir,
nasıl başladı, belediyeciğin içinden geçtiği süreçte nasıl yeniden gündeme geldi?
Süreç nasıl devam edecek? Bu soruların
cevaplarını ve yerel yönetim anlayışı açısından içinden geçtiğimiz dönemi değerlendiren Yerel Yönetim Araştırma Yardım
ve Eğitim Derneği (YAYED) Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Sonay Bayarmoğlu,
toplumcu belediyecilik ile ilgili sorularımızı yanıtladı; sürecin devamında bir dönüşümün mümkün olup olmadığı ile ilgili
sorumuza “Değişim için hiçbir dönem bu
kadar uygun olmamıştı” cevabını verdi.
28 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Toplumcu belediyecilik nedir?
1980’lerin başında bir kırılma yaşandı.
Dünyada kamu hizmetleri “kullanan öder”
mantığını taşıyan neoliberal anlayışla kar
amacı taşımaya başladı. Belediye hizmeti talep ediyorsan bedelini ödeyeceksin.
Belediye hizmetleri, su, ulaşım, temizlik
gibi gündelik yaşamı doğrudan etkileyen
hizmetler olduğu için çok etkilendik. Dünyanın önemli finans kuruluşları da kamu
hizmetlerinin özelleştirilmesini destekleyici çalışmalar yaptı. Böylece belediyenin
kamu hizmetleri yüksek kar getiren bir
sektör haline geldi. Türkiye’de de süreç
benzer şekilde yaşandı.
Toplumcu belediyecilik, 1850’lerde
belediyeciliğin ortaya çıkışıyla başlayan
bir akım. İngiltere’de, kapitalizmin yoğun
yaşandığı, yoksulluğun, salgın hastalıkların olduğu bir dönemde başladı. Bunun
üzerine Birmingham Belediyesi su, gaz
gibi çok temel hizmetleri bedelsiz sağladı
ve sorunlarla mücadele etti. Aslında toplumcu belediyeciliğin İngilizcedeki karşılığı “belediye sosyalizmi”dir. 1970’lerde
Türkçeye çevrilirken, “sosyalizm” “toplumcu” olarak çevrilmiş. Belediyenin
hizmetleri aslında toplumcu belediyecilik
akımıyla belediyenin görevleri hale gelmiştir.
“Sosyal yardımlar belediyelerin
lütfü değil, zorunluluk”
Sonra ne oldu “belediye sosyalizmi” ne?
Belediye hizmetleri özelleşirken
sosyal yardımlar başladı…
Dosya
1980’e kadar belediyenin sorumluluk
alanları daha azdı. 80’den sonra merkezi
hükümetlerin görevleri yerel yönetimlere
aktarılmaya başlandı. Aslında belediyeler müthiş bir sıkışmanın içinde. Bir yandan merkezi hükümet kendisinin yapamadığı sosyal hizmetleri yerel yönetimlere
terk ediyor, bir yandan yerel yönetimlerin
neoliberal kurallara göre hareket etmesini istiyor. Sorumluluk ve yükümlülükleri
var; ama bunları gerçekleştirecek araç,
yetki ve güçleri yok; yetişmiş elemanları,
yeterli maddi kaynakları yok. Bir yandan
işsizlik merkezi yönetimin karşısında sorun olarak duruyor. Bunu belediyeler üzerinden sosyal yardımlar aracılığıyla gideriyor. Belediye kendi bölgesindeki işsizlik
ve yoksulluk sorununu çözmek zorunda;
ama yapamıyor. Sorun ancak sosyal yardımlarla çözülüyor; ama aynı zamanda
belediye hizmetlerinden kar bekleniyor.
Suyu bedel karşılığı vereceksiniz, sonra
sosyal yardım yapacaksınız. Bu belediyeler için bir çıkmaz. Aslında belediyelerin eve yaşlı/hasta bakım hizmeti,
çamaşırhane hizmeti gibi hizmetleri tüm
hemşerilerin hakkıdır; ama buna sosyal
yardım deyince kimlerin yararlanabileceğine yönetim karar verebiliyor. Oysa
çocuk ve gençlik merkezleri, ücretsiz çamaşırhaneler, yaşlı bakım hizmetleri ve
diğer sosyal yardımların hiçbiri lütuf değil; hepsi merkezi yönetimin zorlaştırdığı
hayat koşullarını iyileştirmek için yapılan
zorunluluklar.
Son dönemdeki “toplumcu belediyecilik” hareketinin ortaya çıkışı nasıl
oldu?
Dünya 2008’de bir ekonomik krizle
sarsıldı. Krizle birlikte görüldü ki neoliberal belediyecilik anlayışıyla devam
edilemeyecek. İngiltere yerel hizmetlerin
kamulaştırılmasında öncüdür. Fransa’da
bazı belediyeler suyu kamu hizmeti olarak vermeye başladılar. Su hizmetini
belediye vermeye başlayınca, yalnızca
2011 yılında 35 milyar Euro tasarrufta
bulunulduğunu açıkladılar. Almanya’da
enerji sektöründe, birkaç belediye bir
araya gelip belediye şirketleri kurarak
yeniden kamulaştırma yoluna gittiler. Şu
anda yüzde 70 belediyenin elinde enerji.
Bunun nedeni neoliberal belediyelerin
başarısız olması.
Neoliberal belediyecilik neden başarısız oldu?
Belediyenin verdiği su, elektrik gibi
hizmetler tekel özelliği taşır. Bir mahalleye on ayrı su hattı döşeyemezsiniz.
Dolayısıyla özelleştirme bölgelere bölünerek yapıldı. Belediyenin bölgesinde
örneğin on bölge varsa, belediye birden
şöyle bir durumla karşılaştı: Su hizmeti için on ayrı bölgede on ayrı şirketle
anlaşma imzalanıyor, bu da on ayrı
danışman, avukat ve sözleşme takibini
sağlayacak personel demek. Personel
giderleri artıyor. İkincisi, özelleştirmelerle çok fazla firma ile çalışmak güvenlik
OCAK 2014 29
Dosya
açığına neden oluyor. Belediyenin
farklı alanlarda taşeron firmalarla
çalışması o alanlarda beklendiği
gibi hizmet kalitesini artırmıyor,
tam aksine kaliteyi düşürdüğü de
görülüyor. Oysa özelleştirmelerin
yapıldığı dönemde sundukları en
önemli argüman daha ucuza daha
kaliteli hizmetti. İkisi de gerçekleşmedi. Taşeron firmaların çalıştırdığı işçilerin de çalışma koşulları
çok iyi değil. Önemli bir argüman,
kamu harcamalarının azaltılarak
yükün hafifletilmesiydi. Ortaya çıktı ki
özelleştirmelerden sonra kamu harcamaları azalmıyor, tam tersine artıyor. İdeolojik bir karşı çıkışla çökmedi, uygulama
çöktü. Bir yandan kamu hizmeti veren
şirketler önemli karlar elde ediyor. İnsanlar “biz şirketleri neden zengin ediyoruz”
dediler.
Türkiye’de de parça parça da olsa
toplumcu belediyecilik örnekleri var…
Türkiye’de henüz dünyada yaşanan
kırılma başlamadı. “Toplumcu belediyecilik” kavramını kullanıyoruz; ancak
kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi Türkiye’deki belediyelere o kadar kolay geldi
ki, neoliberal belediyeciliği eleştirenler
bile bu akıma kapıldı. Olumlu örnekler
de var elbette. Dikili Belediyesi önce 10
metreküpe kadar suyu bedelsiz veriyordu, sonra 13 metreküp oldu. Giresun’da
belediye kendi işçilerini yetiştiriyor ve
kaldırım taşlarını kendileri yapmaya başlıyorlar. Bu uygulamalarla insanlar da
farklı düşünmeye başlıyor. “O belediye
bölgesinde çeşme suyu içilebiliyor, biz
niye içemiyoruz?” diye sorular sormaya
başlıyorlar. O yüzden bu küçük adımları
küçümsememek lazım.
Türkiye’de henüz dünyada
yaşanan kırılma başlamadı.
“Toplumcu belediyecilik”
kavramını kullanıyoruz;
ancak kamu hizmetlerinin
özelleştirilmesi Türkiye’deki belediyelere o kadar
kolay geldi ki, neoliberal
belediyeciliği eleştirenler bile bu akıma kapıldı.
Olumlu örnekler de var
elbette. Dikili Belediyesi
önce 10 metreküpe kadar
suyu bedelsiz veriyordu,
sonra 13 metreküp oldu.
Giresun’da belediye ken-
Şimdiki durumu değerlendirirsek…
di işçilerini yetiştiriyor ve
Şimdi kaos var. Küçük küçük yeniden
kamulaştırma yapılıyor; ama bu yapılırken işleyiş açısından daha demokratik
ve katılımcı bir karar mekanizması oluşturmak gerekir. Artık 80 öncesinden farklı
bir yapı var. Ana dalga yeniden belediyeleştirme, ama bunun yolu tayin edilmeli.
Bunun nasıl bir biçim alacağı geniş katılımla cevaplanacak soru gibi duruyor.
Ya sürekli krizlerin olduğu bir düzenle
devam edeceğiz, ya da yeni bir anlayışla yeni bir düzenleme yapacağız. Adına
toplumcu ya da başka bir şey demek
önemli değil; ama içeriğin neoliberal uygulamalara alternatif olması lazım. Tabii,
“Ben toplumcu belediyecilik yapacağım”
diyen bir belediye, görevi devraldığı gün
o yardımları kesemez. Ne zaman istihdam olanağı ve insanca koşullar sağlar;
kaldırım taşlarını kendileri
30 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
yapmaya başlıyorlar. Bu
uygulamalarla insanlar da
farklı düşünmeye başlıyor.
“O belediye bölgesinde
çeşme suyu içilebiliyor, biz
niye içemiyoruz?” diye sorular sormaya başlıyorlar. O
yüzden bu küçük adımları
küçümsememek lazım.
o zaman sosyal yardım adıyla
yaptığı
yardımın şeklini değişy
tirir.
Örneğin İzmir’de belediyet
nin
n uyguladığı süt projesi böyle
bir
b şeydi. Belediye kooperatifler
kurdurmuş.
Kooperatiflerden
k
sütü
alıyor sabah, aynı gün
s
okulda
öğrencilere veriyor. Bu
o
ikili
i bir iyileştirme sağlıyor. Hem
kooperatifl
erle üreticileri desk
tekliyor,
hem de gelir eşitsizlit
ğinden
kaynaklı süt ihtiyacını
ğ
gideremeyen
çocuklara ulaşıg
yor.
y Böyle iyi projelerin yaygınlaştırılması
lazım.
l
“Değişim için hiçbir dönem bu kadar
d uygun olmamıştı”
Sürecin devamında hızlı bir dönüşüm
bekliyor musunuz?
ş
Aslında değişim için hiçbir dönem
bugünkü kadar uygun olmamıştı. Çünkü
b
mevcut sistem siyasi ve ekonomik olarak
m
ççöktü. Onun yerine kamu yararını temel
alan, daha demokratik bir sistem hayata
a
geçirmek için daha iyi bir koşul olamaz.
g
Mesele irade koyma meselesi. Bu politikaM
yyı kim üretecek? Konuşurken politikanın
kklasik sağ – sol ayrımını referans alarak
kkonuşamayız artık. Özellikle Gezi bir milat
oldu, önümüzde yeni bir durum var. Yeni
o
bir yaklaşım lazım. Dikili’de, Bursa’daki
b
gibi uygulamalar yavaş yavaş bütünleşeg
bilir. Değişimin nasıl bir hızla süreceğini
b
öngörmek zor. Değişim süreci açısından
ö
dünyada üç model var. Latin Amerika’da
d
özelleştirme olmasına rağmen çok güçlü
ö
ssendikal hareketler vardı. Ondan önce
70’li yıllarda Avrupa’da sendikal işçi ha7
rreketleri toplumcu belediyeciliği besledi.
Hindistan’daki örnekte, bizim hayal bile
H
edemeyeceğimiz yoksulluğu yaşayan
e
bölgelerde merkezden sağlanan destekle
b
ttoplumcu belediyecilik uygulamaları yapıllıyor. Türkiye bu örneklere uymuyor. Ama
Gezi’den sonra adı konmayan bir toplumG
ssal muhalefet ortaya çıktı. O yüzden bu
kkoşullarda da mümkün olabilir.
Toplumcu belediyecilik yapısı
oluştuktan
sonra devam etmesi mümo
kün
k mü?
Bu koşullar altında Türkiye’de toplumcu
c belediyeciliği inşa edebilirsiniz, ama
“ne
kadar sürdürebilirsiniz?” sorusunun
“
cevabı
kritik. Toplumcu belediyecilik uyc
gulamalarını
başlattıktan sonra, çok kısa
g
süre
içinde bunu destekleyecek merkes
zi
z yönetim desteği ya da çok yaygın bir
toplumsal
destek gerekiyor. Türkiye’nin
t
koşulları
şimdilik çok uygun görünmüyor
k
ama
çok hızlı değişen bir ülkeyiz.
a
Dosya
Doç. Dr. Tarık ŞENGÜL (CP’86) ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü
Neden Seçenek Arayışındayız?
Yerel Seçimlere Giderken Türkiye Kentlerine İlişkin
Bir Değerlendirme
“Tarih eğer iki kez tekrarlanırsa birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olur”,
Karl Marx
T
ürkiye Mart ayında yerel seçimleri yapacak. Seçimler var olan
anlayışların ne derece toplum tarafından benimsendiğini de gösterecek.
Seçim atmosferine girildiği bir dönemde,
Türkiye derin bir ekonomik krize de girmiş bulunuyor. Bu kısa yazıda kentlerimizde uzunca sayılabilecek bir süredir
uygulanan, ancak son dönemde daha
da yoğunlaşıp, yaygılaşan politikalara
yönelik bir değerlendirme yapacağız.
Bu çerçevede, kentlerde izlenen politikalarla derinleşen ekonomik kriz arasında güçlü bir ilişkinin olduğunu gösterip,
yapılacak tercihlerin sadece kentlerimiz
için değil, Türkiye açısından da hayati
yönlerinin bulunduğunu göstereceğiz.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrası
kentleşmeye en az kaynak aktararak sanayileşme ve gelişmeyi seçen bir strateji
benimsedi. Bu tür bir öncelik, toplumun
kentleşmeyi önemli ölçüde kendi kaynakları ile gerçekleştirmesi sonucunu
doğurdu. Gecekondu ve düzensiz yapılaşma, kentlerde enformel ekonominin
yayılışı, altyapı yetersizlikleri bu çerçevede açıklanabilir.
1980 sonrası bu tercihler büyük ölçüde değişmiştir. Dışa açık büyüme
stratejisi üretimi büyük ölçüde caydırırken, kaynakların giderek artan biçimde
finans sektörüne ve spekülatif yatırımlara yönelmesine yol açmıştır. Başa gelen
hükümetlerle ivme kazanan bu strateji
günümüzde en yüksek noktasına ulaşmıştır. Bugün Türkiye üretimden büyük
ölçüde vazgeçmiş, finans sektörü ve
spekülatif yatırımlar ile işleyen bir ekonomiye dönüşmüştür.
Kentler bugün bu spekülasyon ve
rant ekonomisinin merkezinde yer almaktadır. Kentlerde üretim yapan kamu
ve özel sektör fabrikaları ve üretim tesisleri hızla kapatılmış, bunların yerinde
alışveriş ve işmerkezleri, lüks konut siteleri yapılmış ve yapılmaktadır. Kentlerin merkezlerinin içi boşaltılıp, kamusal
mekan adresi olarak alışveriş merkezleri
gösterilirken, kentlerde ulaşım politikaları yayaları tümüyle göz ardı eden ve
taşıt akışkanlığını hedefleyen kent içi
ve kent merkezlerini yaran otobanlarla
örülmüştür. Gecekondu alanları kentsel dönüşüm adı altında yıkılıp yerleri-
OCAK 2014 31
Dosya
ne yeni zengin zümrelerin ihtiyaçlarına
yanıt veren işlevler gelmektedir. Büyük
kentlerin çoğunda bugün altgelir gruplarının konut sorunu kriz haline gelmişken,
kent bütünü olarak bakıldığında var olan
hane sayısının çok üzerinde konut birimi
bulunmaktadır. Diğer bir anlatımla, konut
ve genel olarak kentsel taşınmazlar spekülasyon merkezli bir yatırım alanı haline gelmiştir.
Kentsel rantların bu derece öne çıktığı bir durumda, büyük sermaye grupları
da üretimden giderek vazgeçip kentsel
taşınmazlar ve parakende ticaret ve
benzeri alanlara girmişlerdir. Bununla
birlikte, üretimin terk edildiği ve kentlerin
tüketim ve rant mekanına çevrildiği bu
dönüşümün merkezinde devlet vardır.
TOKİ gibi kurumlar aracılığı ile mevcut
iktidar kentleri şantiyeye çevirirken, yaptıkları plan değişiklikleri ile belediyeler
rant dağıtım şirketlerine dönüşmüş bulunmaktadır. Bazı belediye başkanları girişimcilerle arsa ve rant pazarlığı yapan
aracılar haline gelmiş, planlama uzman-
32 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Üretimden
uzaklaşmış ve
tüketim ve rant
arayışları ile iç içe
geçmiş bir toplumsal
ve kentsel yapının
kendisini üretebilmesi
mümkün değildir.
Bu durumun çözümü
uzun süredir iç ve dış
borçlanma biçiminde
olmuştur.
ların
etkinliği olmaktan çıkıp, belediye
l
başkanları
ve meclis üyelerinin pazarlık
b
aracı
ve alanı haline gelmiştir. Kuşkusuz
a
kuralsız
ve ilkesiz pazarlık anlayışı bir
k
yandan
kentlere gelecekte ödenmesi
y
imkansız
yükler yaratırken, yolsuzluklai
rın
r ve şaibenin de kaynağı haline gelmiş,
milletvekillerine kadar uzanan bir
m
takipçi/aracı
zümreyi de yaratmıştır.
t
Üretimden uzaklaşmış ve tüketim ve
rant
arayışları ile iç içe geçmiş bir topr
lumsal
ve kentsel yapının kendisini ürel
tebilmesi
mümkün değildir. Bu durumun
t
çözümü
uzun süredir iç ve dış borçlanç
ma
m biçiminde olmuştur. Türkiye tarihinin
hiçbir
döneminde olmadığı büyüklükte
h
bir
b borç bataklığının içine girmiştir. Bu
bataklığın
ortasında, kentlerimizde yükb
selen
alışveriş ve işmerkezleri, lüks kos
nut
n alanları ve residanslar vardır.
Eğer lümpenilik; üretmeden tüketimin,
bunu yaparken yasal çerçevelerin
m
ve
v toplumsal alanda paylaşılan norm
ve
v ahlaki değerlerin çiğnendiği bir süreç
olarak
tanımlanırsa, bugünkü kentleşme
o
Dosya
biçimimiz ve yönetim anlayışımız giderek artan biçimde lümpenleşmedir. Borçlanma, savurganlık ve lüks, rüşvet ve
skandallar, kumar ekonomisi bugünkü
kentleşmemizin merkezindedir. Belediyeler etrafında ortaya çıkan yolsuzluklar,
hukuka uygun olmayan ve öğünülerek
anlatılan arsa pazarlıkları belediye yönetimlerinin rutin işi haline gelmiş bulunmaktadır. Bugün ‘çalıyor ama iş
yapıyor’ diyerek belediye başkanlarını
değerlendiren anlayış, korkutucu biçimde genişleyen lümpenleşmenin giderek
kanıksandığının göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Tüm bu süreç kentlerimizi parçalayıp, dağıtmaktadır. Kamusal mekanlar
giderek artan biçimde tahrip ve tasfiye edilmektedir. Birlikte yaşam mekanı
olarak görmek istediğimiz kentlerimiz,
giderek artan biçimde, birbirinden kopan
kesimlerin dışa kapandıkları gettoların
mekanı haline gelmiştir. Bugün kentler
hiçbir kesimin kendini güvende hissetmediği, yoksulluğun hızla yayıldığı ve
yardım ve benzeri yaklaşımlarla bir kez
daha yoksulun sömürüldüğü yamalı
bohçalar haline gelmiştir.
Bugünkü ekonomik krizin geri planında da üretimden uzaklaşıp tüketime
ve spekülatif etkinliklere yönelen anlayış
ve bu anlayışın yol açtığı dengesizlikler
ve borçlanma vardır. Tam da bu nedenle, önümüzdeki yerel seçimlerde mevcut
anlayışa dur demek, sadece kentlerdeki
politika ve uygulamalara hayır demek
anlamına gelmeyecektir. Belki daha da
önemlisi, bu tür bir tavır uzun süredir devam eden ve toplumumuzun geleceğini
tehdit eden talan ekonomisine ve artan
lümpenliğe dur diyecektir. Bu yüzden
seçimlere kadar olan dönem toplumsal
yaşamı ve toplumcu kentleşmeyi savunan kesimlere ama her şeyden önce
örgütlü kesimlere önemli sorumluluklar
yüklemektedir.
Açıklama: H.Tarık Şengül’ün bu değerlendirmesi 2009 yerel seçimleri öncesinde ODTÜ’lüler Bülteni 181. Sayıda
yayınlanmıştı. Beş yıl sonra konuya ilişkin sorunların ve taleplerin değişmemiş
olmasına dikkati çekmek amacıyla yazı-
nın aynen yayınlanmasını uygun bulan
Tarık Şengül’ün güncel duruma ilişkin
değerlendirmesi aşağıda yer alıyor.
Bir önceki yerel seçim için kaleme
aldığınız bir değerlendirmeyi satırını değiştirmeden bir sonraki seçimin hemen
öncesinde yapılan bir değerlendirme
olarak sunabiliyorsanız, bu durumu nasıl
anlamak gerekir? Beş yıl önce yazılmış
satırlara bakınca, bugün değişen tek şey
o gün tespit edilen sorunların çok daha
derinleşip, yaygınlaşması ve ülkeyi siyasal ve ekonomik bir çöküntünün eşiğine
getirmesidir.
Beş yıl önce çok açık görebildiğimiz
sorunlar ülkeyi bugün bir uçurumun kenarına getiriyorsa, sormamız gereken
soru çok açık: Bu ülkenin aydın yüzünün bunca birikim ve deneyimine karşı
bu olumsuzlukların önüne niçin geçilemedi? Niçin direnilmedi ve toplumu ikna
edecek daha iyi seçenekler niçin geliştirilmedi? Galiba iktidar ve onun uygulamalarından daha büyük ve kapsamlı bir
sorunla karşı karşıya olduğumuz tespitinden başlamamız gerekiyor.
OCAK 2014 33
Dosya
Ömer ÇELİK Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği (YAYED) Yönetim Kurulu Üyesi
Toplumcu Belediyecilikte
Ulaşım
U
laşım hakkının bir sosyal hak ola
olarak en belirgin şekilde ortaya çıktığı
alanlar, kentsel alanlardır. Ancak,
yerel yönetimlerin kentlilerin yaşam alanlarını ilgilendiren konular ve kent ulaşım
altyapısına yönelik uygulamalardan halkı
mutlaka bilgilendirmeleri, bilinçlendirmeleri gerekmektedir. Çünkü yerel ve ülke
yöneticilerinin hatalı veya yanlış kararlarından döndürülmeleri, ancak bu şekilde
mümkün olabilecektir.
Kentlilik bilincinin oluşturulabilmesi
için her şeyden önce kente ve ulaştırmaya ilişkin konulardaki bilgilerin kentlilere,
doğru ve anlaşılır bir şekilde aktarılması
gerekmektedir.
Ancak, kırsal kesimlerden büyük
kentlere göç edip, kentin çeperlerinde
kurdukları zor yaşam ortamlarında tutunmaya çalışan insanların kendi sınırlı yaşam alanları dışında olup bitenlere karşı
duyarlı bireyler olmalarının sağlanması
hiç de kolay olmamaktadır.
Bilgilendirme ve kentlilik bilinci oluşturma çabalarına, mahalle ve semt ölçeğindeki çalışmalarla başlamak ve bunu
zaman içinde yaygınlaştırmak gerekmektedir.
Ulaştırma ve ulaşım hakları konularında bilgilendirme ve toplumsal bilinç
34 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
oluşturma çalışmalarında; toplulukla
toplulukları etkileyebilecek, toplumun tanıdığı ve
sevdiği kişilerin desteğinin sağlanması,
medyanın ve internet olanaklarının daha
etkili kullanılması, belgesel kısa filmler,
radyo programları yapılması, mahalle/
semt toplantıları düzenlenmesi, ulaştırmadan kaynaklanan sera gazı, özellikle
CO2 salımları ve küresel iklim değişikliği,
yaya hakları ve bisiklet ulaşımı gibi konulara öncelik verilmesi her zaman etkili
olmaktadır.
Yerel yöneticiler, kentsel ulaştırma
sistemini kullananların yanı sıra kullanıcı olmadığı halde ulaştırmanın olumsuzluklarından (tıkanma, kirlilik, gürültü vb.)
etkilenen bireyleri de ulaşım politikası
oluşturmada ve karar sürecine katılımlarını sağlamalıdır. Kentlilerin genelde
imar planı değişiklikleri, büyük kavşak,
yol, meydan ve raylı sistem projeleri gibi,
kendi yaşam çevrelerini geri dönülmez biçimde değiştiren kararlardan çoğu zaman
haberi bile olmamaktadır.
Bu kapsamda karar süreçleri şeffaf ve
katılımcı olmalıdır. Ulaşım politikası/projeleri dikkatli ve uzun bir çalışma süreci
içinde, katılımcı bir çevrede ve aşağıdan
yukarıya doğru oluşturmalıdır. Merkezi ve
yerel yönetimlerin kentlere ve ulaştırmaya
ilişkin kararlar, bu kararlardan etkilenecek
alınmaksızın “si“si
genişkitlelerin görüşleri alınmaksızın,
zin için bu iyidir” “size bu yakışır” yaklaşımı ile alınması, sorunları çözmediği gibi,
ülke kaynaklarının da heba olmasına yol
açmaktadır.
Ulaştırmaya ilişkin kararların bir ana
plana ve tutarlı bir ulaşım politikasına
göre alınması gerekmektedir.
Ulaşımda sürdürülebilir planlama; hareketlilik miktarı ölçüm değerlerinin yanı
sıra, erişilebilirliğin kalitesini ölçen çıktılara dadayandırılması gerekmektedir. Çünkü hareketlilik, çoğu zaman tek başına
bir sonuç olmamaktadır. Artan hareketlilik
her zaman yararlı değil ve gereksinmelerin karşılanması için daha fazla yolculuk
yapılmasına yol açan verimsiz bir ulaştırma sisteminin de belirtisi olabilmektedir.
Bir ulaştırma sisteminin başarısı; ulaşımın hızından çok, diğer insanlara ve
tesislere erişebilme kolaylığı ile ölçülmelidir. İnsanların hareket hızlarını arttırmak
göreceli olarak daha kolay, gereksinim
duyulan tesislere daha az zamanda erişmek için değişiklikler yapmak ise çoğu
zaman kolay olmamaktadır.
Çünkü potansiyel ulaşım talebini karşılamak için kentlerde yeterli yol ve park
kapasitesi inşa etmek çoğu zaman olanaksız olmakta, motorlu araçlar önemli
Dosya
ekonomik, çevresel ve toplumsal maliyetlere yol açmakta ve insanların çoğu bir
motorlu araca sahip olamamaktadırlar.
Yerel yöneticiler ulaştırma planlamasında yol mekanlarının farklı ve çoğunlukla birbiriyle çelişen kullanımlarını dengelemeye çalışmalıdırlar.
Geleneksel olarak yol ya da park
kapasitesindeki herhangi bir artış “iyileştirme” olarak algılanmasına rağmen,
yayalar ve bölgede yaşayanlar açısından
çevresel kalitebozulmasına yol açmaktadır. Kentsel yaşamda ana hedef, insanların hareket özgürlüğünü sağlamak ve
kentsel etkinliklere erişmelerini kolaylaştırmaktır. Çünkü kentler insanlar içindir.
Bu sebeple kentlerde ulaştırma çözümleri taşıtların değil, insanların hareketliliğini
esas almalıdır.
Artan motorlu araç trafiğinin daha
kesintisiz akabilmesini sağlamak için yapılan yollar, köprüler, köprülü kavşaklar
başlangıçta motorlu araç trafiğinin hızını
biraz artırsa da, kısa bir süre sonra durum eskisinden daha kötü hale gelmektedir. Trafik biraz rahatlayınca otomobil
kullananlar artmakta ve daha uzun mesafelere, daha fazla yolculuk yapılmaktadır.
Yeni yolların yakınında trafik yaratan ya
ya çıkardıda çeken yeni yerleşimler ortaya
ğını başta İstanbul’da olmak üzere, her
züm olarak
yerde görmek mümkündür.Çözüm
yaratılan ek kapasiteler, trafikteki yeni artışlarla kısa sürede doldurulmakta ve kısır
döngüye neden olmaktadır.
Kent yöneticilerinin ulaştırma konusundaki en önemli
yanlışı, kent ve yol mekanını
kimin daha çok kullanacağı
konusundaki yanlış tercihlerinden
kaynaklanmaktadır.
Yöneticiler motorlu araçların
kent içinde daha hızlı hareket
etmelerini sağlayacak kent içi
otoyolları ve kavşaklar yaparak ulaştırma sorununu çözeceklerini düşünmektedirler.
Ancak, yaratacakları yol kapaa
siteleri çok kısa bir süre sonra
a
tekrar dolmakta ve insanlara
ayrılması gereken kent meydanları birer kavşak olmakta,
kentliler yaya olarak bir yerden
bir yere gitmekte zorlanmakta, kazalar ve motorlu araçlardan kaynaklanan hava
kirliliği hızla artmaktadır.
Yerel yöneticiler ulaştırma konusunda bu güne kadarr
izlenen yanlış ve toplumsal
maliyeti çok yüksek olan kentsel ulaştırma politikalarından bir çıkarımda bulunmalıdırlar. Otomobil ve kent, birbirlerine
uymayan mekan profillerine sahiptir. Bu
kent-otomobil sarmalını çözmenin yolu,
artan otomobil sayısı karşısında daha
fazla yol, daha fazla otopark, daha çok
katlı kavşak ve daha hızlı kent geçişleri
yaparak kentleri otomobillere uydurmaya
çalışma yerine, sürdürülebilir ve yaşanabilir bir kent için, otomobili kente uydurmalıdırlar. Bunun için çok önemli bir koşul; başta raylı sistem ve deniz ulaşımı
olmak üzere toplu taşıma kullanımı artırılırken, otomobile ayrılmış kent mekanlarının da planlı biçimde azaltılmasıdır.
Yerel yöneticiler kentlerin fiziki ve
coğrafi koşullarının sunduğu olanaklar ile
mevcut altyapı olanaklarını dikkate alarak, farklı toplu taşıma türlerini bütünleşik
biçimde geliştirilmelidirler. Bu kapsamda
yeterince yararlanılmayan denizyolu ulaşımı ile mevcut demiryolu altyapısının
kent içi ulaşımda kullanılması sağlanmalı veraylı sistemler ancak yeterli yolculuk istemleri ile gerekçelendirilebildiği
durumlarda bir seçenek olarak geliştirilmelidir. Raylı sistem veya tahsisli otobüs
yolu gibi “kalıcı” altyapı ile gerçekleştirilen
güzergahlar, diğer lastik tekerlekli toplu
taşıma araçları ile beslenmelidir.
Tüm toplu taşı-
ma sistemleri arasında güzergah ve bilet
entegrasyonu sağlanarak, toplu taşıma
sisteminin hizmet kalitesi, kapsamı, erişilebilirlik düzeyleri arttırılmalıdır.
Yerel yönetimlerin ulaşım açısından
üzerinde durmaları gereken diğer bir
önemli konu ise kentin yük hareketliliğidir.
Yük hareketliliğini kentsel lojistik olarak
ele almak gerekmektedir. Kentsel lojistik;
kentte yaşayanların ve kentte değişik etkinliklerin gerektirdiği eşya taşımaları ile
bu eşyanın gereken şekilde depolanması, dağıtılması ve toplanmasıdır.
Yerleşim alanlarındaki nüfus ve yapı
yoğunluğu, yüksek tüketim oranları, kaynakların sınırlı olması ve çevresel faktörler kentiçi yük taşımacılığının pek çok sorunla birlikte anılmasına yol açmaktadır.
Ulaşım altyapısının sınırlı yapısı, yolların
kamyonetler için dar oluşu, kentiçi trafiğin
zaten çok yoğun olması, kapıdan kapıya
taşınan malların miktar olarak azlığı ve
bunun da maliyeti ve taşıma sayısını artırması, emisyonlar ve gürültü, bu sorunların bazılarını teşkil etmektedir.
Söz konusu olumsuz etkiler, kent lojistiğini ve diğer ülke uygulamalarına paralel şekil- de lojistik köy projelerini ülke
gündemine
taşımıştır. Lojistik
g
Köy her türlü ulaştırma moduna
dun etkin bağlantıları olan,
depolama,
bakım-onarım,
dep
yükleme-boşaltma,
elleçleme,
yükl
tartı,
tartı yükleri bölme, birleştirme,
me paketleme vb faaliyetleri gerçekleştirme imkânları
olan
ola ve taşıma modları arasında
düşük maliyetli, hızlı,
sı
güvenli,
aktarma alan ve
g
donanımlara
sahip bir böld
ge
g olarak tanımlanmaktadır.
d Lojistik köylerin kurulması
mas sonucu verimli lojistik
zinciri
zinc oluşturulabilmektedir.
Lojistik köylerin veya
diğer
diğe lojistik alanların kent
planlama
süreçleri içinde bepla
lirlenmesi,
arazi kullanım
li
kararları
ile ilişkilendirilek
rek
r yer seçimi kararlarının
geliştirilmesi
büyük önem
g
taşımaktadır.
Kentteki deta
polama
alanlarının, kentin
po
bölgesel
ulaşım sistemi içinbö
de erişilebilir; ancak kent içi
ulaşım
istemi daha az olan
ula
bölgelerinde
ve kentin ileride
bö
alması
olası yapı da dikkate
alm
alınarak
yerleştirilmesi zoalı
runlu
run olmaktadır.
OCAK 2014 35
Dosya
Ferda
F
d HEKİMCİ Tük
Tüketici
ti i H
Hakları
kl Derneği
D
ği M
Merkez Yönetim Kurulu Üyesi
Sürdürülebilir Geleceğimiz;
“Yavaş Şehirler”*
Bir şeylere doğru koşmak mıdır aslolan;
Bir şeylerden kaçmak mı?
Kaçan kendinden kaçar,
Koşan yine kendine…
O halde acele etmeden;
“Festina Lente..”
Y
eni Ekonomi’nin bölüşümde adaleti sağlayarak gelişimi sağlamak gibi
bir hedefli olmamasına karşın; günümüzde tüketimin ve buna paralel olarak
üretimin hızla artması, “sürdürülebilirlik”
kavramını gündeme getirmektedir.
ketini gündeme getirmektedir.
Düş mü, Gerçek mi?...
Diğer yandan dünya nüfusunun her geçen gün daha da kentleşmesi, şehirlerdeki
yaşam kalitesini küreselleşmenin güncel
problemi haline gelmiştir. Gelinen noktada,
bir yanda ilerleme ve rekabetçiliği, diğer
yanda sürdürülebilirliği kapsayan bir kentleşme anlayışını öngören yaklaşımlar öne
çıkmaktadır.
Şimdi bir an için elimizdeki işi bırakmayı
öneriyorum size… Arkanıza yaslanıp tatlı
tatlı düşleyin: “Ayaküstü sosuyla iki parça
ekmek arasında beş, on dakikaya sıkıştırılmış” fastfood gibi bir yaşam ne kadar insana özgüdür?.. Odun fırınında pişen esmer
ekmeği özlemez misiniz?... Ya bahçedeki
sardunya fidesinin koynundan koparılan
mis gibi domatesi?... Kısaca, yaşamın hızıyla değerlendiği günümüzde ‘yavaşlığı,
sakinliği’ özlememek olası mı?
Günümüzde bu arayış ve beklentiler ile
“Bugünün ve geleceğin sağladığı olanaklar
sayesinde geçmişin mirası ile bilgi birikiminden ve çevre dostu son teknolojilerden yararlanarak, yaşam kalitesini ve performansı
artırıcı kentsel ortamlar ” yaratmayı amaçlayan Yavaş (Sakin) Şehir (Cittaslow) hare-
Marketlerde kuyrukta beklemek yok.
Korna sesleriyle uyanmıyorsunuz. Yaşamınız koşuşturarak geçmiyor. Yediğiniz
içtiğiniz her şey yaşadığınız yörenin doğal
ortamında, sağlıklı bir şekilde yetiştiriliyor.
Pizza ya da hamburgerle değil, doğru düzgün yemeklerle besleniyorsunuz. Arabaya
36 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
değil bisiklete biniyorsunuz. Çevre kirliliği
yok. Gürültü patırtı yok.
Etrafınızda gözü rahatsız eden bir yapılaşma yok… Kentsel hizmetlere rahatça ulaşabiliyorsunuz. Üstelik belki de en
önemlisi; böylesi bir yaşama kendileri karar
vermiş diğer insanlarla birlikte kentin yönetiminde de söz sahibisiniz.
Bir de; yörenin yaşayan kültürü, tarihsel
değerleriyle birlikte teknolojinin tüm olanaklarından da yararlanarak yaşanabildiğini de
ekleyin buna. İşte 1999 yılında İtalya’da
başlayan ‘Yavaş (Sakin) Şehir’ hareketi;
daha sakin, daha insanca ve daha kaliteli
bir şekilde yaşanabilecek kentlerin özlemini gerçekleştirebilme hareketinin adı olarak
hızla yayılıyor dünyaya…
“Yavaş” Felsefesi
Çeşitli kültürlerde yeri olan ‘Yavaş’ felsefesinin bizim yaşam kültürümüzde de
Dosya
önemli bir yeri vardır. Atasözlerimize kadar
girmiş bu anlayış Türkçede “Acele işe şeytan karışır”; “Sabreden derviş muradına ermiş”; “Ağır giden yol alır, hızlı giden yolda
kalır”; “Acele ile menzil alınmaz”; “Sabır ile
koruk helva olur”; “Acele giden ecele gider”
vb. Özellikle de tasavvuf felsefesinde önemli
bir yer tutan bu anlayışa örnek olarak ünlü
düşünür Mevlana’nın; “Sabırlı olun, zira
bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl gülebilir?
Aceleci olmayın, maksada sabırla erişilir,
acele ile değil. Alelade otlar iki ay içinde,
kırmızı gül ancak bir yılda yetişir. Tencerede bile yavaş ve ustaca kaynayan yemek,
delice kaynayandan daha lezzetlidir!” sözü
ile anlamını bulur Yine, Eflatun’a atfedilmiş
bir söz vardır: “Aklın gerektirdiğinden daha
hızlı gidenler yarışın sonunu getiremezler.”
Acelecilik tehlikeli ağır davranmak ise başarısızlık demek iken ağır ağır acele etmek bizi
sağ salim hedefe ulaştırır.
Yukarıdaki şiirde eski Romalıların “Festina Lente” sözcükleriyle ifade ettikleri bir
yaşam felsefesi ifade edilmektedir. “Festina
Lente” Latince “yavaşça acele et” anlamına geliyor. Felsefik olarak açıklanırsa: “Hız
insanı kendinden uzaklaştırır ve yavaşlık
kendine yaklaştırır”; yani Festina Lente, (uygulaması becerildiğinde) bir yaşama sanatıdır).
Farklı kültürlerin hayat anlayışı daha
derinlemesine öğrenildikçe ve modern hız
toplumunun sakıncaları bir bir görüldükçe
geleneksel toplumlarda binlerce yıldır bilgelerin savunduğu ve Abraham Maslow gibi
modern psikologların zirve deneyim olarak
adlandırdığı “an’ı yaşama” deneyiminin önemi tekrar anlaşılmaya başlanmıştır.
Yavaş Şehir Nedir, Ne Değildir ?..
Yavaş-Sakin Şehir geriye gitmek veya
eskide yaşamak değildir. Arabaya binmeyi
yasaklamak değildir. Ancak arabasız, rahat
bir nefes alınacak alanlar yaratmaktır. Hava
ve gürültü kirliliğini azaltmak için bisikleti,
faytonları özendirmek ve kullanılması için
gerekli altyapıyı sağlamaktır. Teknolojiye
karşı çıkmak değildir. Tam tersine hizmetleri
internet ortamına taşınması ve bu konuda
kent halkının eğitilmesidir. İnternet erişiminde fiber optik kablo ve kablosuz bağ-
lantı kullanmaktır. Yerel besinlerin, organik
ürünlerin, yemeklerin özendirilmesidir. Yerel
ürünlerin satılabilmesi için sağlıklı bir ortam
yaratmaktır. Okullarda çocuklarımıza tat ve
beslenme üzerine eğitim programları düzenlemektir.
Kısaca Yavaş Şehir olmak; “Teknolojiyi
de yadsımadan; yerel kültürleri, tarihsel yapıyı, ekolojik ve çevresel özellikleri, kentsel
dokuyu koruyarak, daha insanca, daha yaşanabilir, sürdürülebilir bir geleceği katılımcı
bir anlayışla tasarlamaktır”. Yine, ‘Yavaş
Şehir duyarlılığı, “kentin; iletişim içerisinde,
yerel halkın ve yerel sivil toplum örgütlerinin
katılımıyla yönetilmesini” öngörür.
Yeni
adayların
başvuruları
ise
Türkiye’de ilk Yavaş Şehir olan Seferihisar
Belediyesi’nin referansıyla gerçekleşebiliyor.
Yavaş Şehir Ölçütleri
Seferihisar Belediyesi başvuruyu; “çevre
düzeni, yaşam kalitesi, farkındalık” başlıklarıyla ele alıp aşağıda sıralanan ölçütlerde
değerlendiriliyor. Bu ölçütler şöyle sıralanabilir:
1. Çevre politikaları (hava, su ve toprak kirliliği, atıkların yönetimi ve yeniden kazanımı).
2. Altyapı (açık alanlar, oturma yerleri, tuvaletler).
3. Kentin dokusunun kalitesi (tarihi binalar,
bahçeler, parklar).
4. Yerel üretimin ve ürünlerin desteklenmesi (yerel üreticiler, yiyecek ve el ürünü
üreticileri, sağlıklı beslenme, sanat).
5. Konukseverlik (turistler ve yerel toplum
için imkan ve fırsatlar).
6. Kent topluluğu, eğitim ve Yavaş Şehir
duyarlılığı (iletişim, yerel halkın ve yerel
sivil toplum örgütlerinin katılım).
Yavaş Şehirlerin Ülkemizdeki Durumu
Türkiye’de
Cittaslow
hareketi
Seferihisar’ın 28 Kasım 2009 tarihinde Cittaslow olmasıyla resmi olarak kurulmuştur.
İzmir’in Seferihisar ilçesi, 28 Kasım 2009
tarihinde İtalya’da gerçekleştirilen Cittaslow
Uluslararası Koordinasyon Komitesi toplantısında, Türkiye’nin ilk, dünyanın 121. Yavaş
Şehri olarak Sakin Şehrin simgesi olan ‘salyangoz’ logosunu almaya hak kazanmıştır.
Yavaş hareketinin Türkiye’de yaygınlaşması için yapılan çalışmalar sonucunda
2010 yılında Akyaka, Yenipazar, Gökçeada ve Taraklı kentleri Cittaslow olmak için
çalışmalara başlamıştır. 24 Haziran 2011
tarihinde Polonya’da düzenlenen Cittaslow
Uluslararası Kongresinde Cittaslow olarak
ilan edilen kentlerle birlikte Türkiye’deki Cittaslow sayısı beşe çıkmıştır ve Türkiye’de
Cittaslow Ulusal Ağı kurulmuştur. Halihazırda, bu gruba Yalvaç, Vize, Perşembe ve
Halfeti ilçesi de katılarak Yavaş Şehir sıfatı
kazanan kentler arasına katılmıştır.
Günümüzde doğal toplumsal refleksleri
harekete geçiren Yavaş Şehir Hareketi’ne
üye olunamasa bile küreselleşmenin sakıncalarına karşı bu felsefeyi yaşama geçirmenin sayısız yararları olabileceği hemen söylenebilir.
Yavaş Şehirler; çevreye, tarihsel ve kültürel değerlere, tüketici ve insan haklarına
saygılı Sürdürülebilir Üretim ve Tüketimin
ileriye akan gözeleridir. Bu anlamıyla Yavaş
Şehirler, küresel kapitalizmin başta çevre olmak üzere, tarihi, kültürel, sosyal ve
değerlere olan olumsuz etkilerini son teknolojik olanaklardan da yararlanarak yerel
anlamda elimine etmektir. Daha da önemlisi, Türkiye’nin Yavaş/Sakin Şehir olabilecek
pek çok il ve ilçesinin bulunması ülkemiz için
çok önemli bir sürdürülebilir kalkınma fırsatı
oluşturmaktadır.
“Bu gün yeni bir şey söylemek gerek
ne dersiniz”…
Seferihisar Belediyesi’nce uygun
bulunması halinde başvurular İtalya’daki Cittaslow Uluslararası Koordinasyon
Komitesi’ne gönderiliyor. Kurulun uygun
bulmasıyla “Cittaslow”, “Yavaş”,”Sakin
Şehir” unvanı hak edilmiş oluyor.
Kaynakça
Hekimci, F. (2013). Sürdürülebilir Bir Kentsel Yaşam Örneği; “Yavaş Şehirler”, 4. Ulusal Verimlilik Kongresi, http://www.verimlilikkongresi.gov.tr/.
OCAK 2014 37
Kavramlar
Doç. D
D
Dr. T
Tarık
k ŞENGÜL (CP’86) ODTÜ S
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü
Muhalefet
M
uhalefet siyasal bir süreçte iktidarı kullananlar karşısında
iktidar dışı kalanların işleyiş
üzerinde belli bir kontrol ve alternatifler sunabilme konum ve hakkına işaret
eden bir kavramdır. Genellikle muhalefet makro düzeyde siyasal partilere
referansla tartışılmaktadır. Bu durumda
muhalefet iktidarı elinde tutan partiler
karşısındaki partilerin konumuna işaret
etmektedir. Ancak muhalefet iktidar ilişkilerinin tesis edildiği her durum ve ölçekte karşımıza çıkar. Örneğin meslek
odalarından, derneklere, öğrenci temsilciliklerinden vakıflara kadar yönetim ve
iktidar ilişkilerinin var olduğu ne odakta
farklı biçimlerde de olsa muhalefet vardır.
Hangi ölçekte olursa olsun, muhalefet amaçları açısından hâkim siyasal
sistemin işleyişine sadık olabileceği
gibi (örneğin siyasal partiler örneğinde,
anayasal düzenin işleyişine sadık kalan
bir muhalefet anlayışında olduğu gibi),
daha radikal bir tutumla, mevcut iktidar
ilişkilerini yürütenler ve politikalarına
karşı olmanın ötesine geçerek, sistemi
de değiştirmeyi hedefleyebilir.
Siyasal sistem ölçeğinde muhalefet
denildiğinde, kuşkusuz ilk akla gelen
siyasal partilerdir. İktidarı elinde tutan
parti(ler) karşısında, onu kontrol eden ve
kendini alternatif olarak sunan parti(ler)
muhalefeti oluşturur. Bu çerçevede siyasal sistemlerin otoriter ve liberal demokrasiler ekseninde ikiye ayırmakta yarar
vardır. Birincisi siyasal sistem içinde muhalefet pozisyonunu imkansızlaştırmayı
hedeflemeleri nedeniyle otoriter olarak
adlandırılırken, liberal demokrasiyi benimseyen toplumlarda muhalefetin varlığı demokrasisinin asli ölçütü olarak
görülmektedir.
Bu tür bir siyasal yapıda muhalefet
parlamento içi ve dışı olmak üzere iki
ana eksende tanımlanır. Parlamento içi
muhalefet iktidarı elinde tutan parti(ler)
karşısında hükümette yer almayan ancak parlamentoda temsil hakkı elde etmiş partiler tarafından yürütülür. Hedef
bir yandan hükümet uygulamalarının
eleştirel biçimde denetlenmesiyken, bir
yandan da bu eleştirilere de dayanarak
38 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
seçmenin desteğini kazanarak hükümetin yerine geçecek bir alternatif haline
gelebilmektir.
Bununla birlikte liberal demokrasilerde muhalefetin niteliği bazı kurumsal
değişkenler tarafından belirlenir. Güçler ayrımı, federal ya da üniter devlet
yapısı, nispi temsil, yürütmenin görece
güçlülüğü bu kurumsal değişkenlerin
en önemlileridir. Belirgin bir güçler ayrımının ve nispi temsil sisteminin hâkim
olduğu toplumlarda muhalefet çok daha
geniş ve dağınık bir yapılanma gösterirken, yürütmenin aşırı güçlü olduğu toplumlarda muhalefetin de tek odakta toplanma eğilimi gösterdiği bilinmektedir.
Parlamento dışı muhalefet parlamentoda temsil edil(e)meyen partilerden, “yasadışı” örgütlere, siyasal hareketlerden, sosyal hareketlere kadar
geniş bir kesimi kapsamaktadır. Bunların her birini burada değerlendirmemiz
mümkün değildir. Ancak kurumsal siyasal alanın dışında konumlanan siyasal
muhalefeti anlayabilmek için dikkat çekilmesi gereken önemli bir konu kurumsal siyasal alanı niteleyen temsiliyetçi
demokrasinin yaşadığı derin krizdir. Bu
krizin merkezinde başta siyasal partiler
olmak üzere, kurumsal siyasetin tanıdığı
siyasal temsiliyet kanallarının toplumsal
alanda yer alan aktörleri temsil etme konusunda yetersiz kaldığı gerçeği vardır.
Bu tür bir yetersizlik iktidar yapılarından
belki de daha çok muhalefet olarak tanımlanan alanın temsil etme kabiliyetinin büyük ölçüde tıkandığı bir duruma
işaret etmektedir. Daha somut olarak bu
kriz başta siyasal partiler olmak üzere,
temsili demokrasi içinde faaliyet gösteren tüm örgütlere yönelik bir güvensizlik
olarak belirginleşmektedir.
Söz konusu güvensizlik mevcut iktidar ilişkilerinin işleyişinden rahatsız
kesimleri yeni muhalefet biçimlerine
yönlendirirken, sosyal hareketleri muhalefetin merkezine yerleştirme yönünde
bir arayışı da gündeme getirmiştir. Sosyal hareketler, kısaca tanımlamak gerekirse, kurumsal siyasal yapılar dışında
ve bu alanın kurallarını da sorgulayan
bir biçimde ortaya çıkan ve kurumsal
siyasal alanda belli bir değişim talebin-
de de bulunan hareketlenme biçimleridir. Çevre ve kadın hareketleri, kentsel
hareketler günümüz dünyasında sosyal
hareketlerin örnekleri olarak görülebilir.
Türkiye’de kurumsal siyasal alanın
dışında ortaya çıkan ve kurumsal siyasal
alanın yetersizliklerine de işaret eden
güncel bir hareketlenme biçiminin iyi bir
örneği Gezi direnişidir. Gezi direnişi bir
bütün olarak bir sosyal hareket olarak
değerlendirilemez. Gezi ile ortaya çıkan
muhalefetin içinde (kentsel) sosyal hareketler kadar kurumsal siyasal alanda
faaliyet gösteren parti, dernek, meslek
kuruluşları da vardır. Ancak bu başkaldırının asıl dikkate alınması gereken
özelliği kurumsal siyasal alanın iktidar
ve muhalefetiyle yetersiz kalmasının bir
sonucu olarak geniş toplum kesimlerinin
örgütsüz ve liderlikten görece yoksun
bir biçimde de olsa, alışılmış muhalefet
tarzlarını da aşan bir biçimde sokaklara
çıkıp iktidarın yaptığı uygulamalara muhalefet etme gereği duymasıdır.
Geçmişte kurumsal siyasal alanın
dışına taşan bu tür muhalefet tarzı geçmişte patolojik bir durum olarak değerlendirilirken (ki mevcut iktidar çevreleri
Gezi direnişini böyle görmeye devam
etmektedir), bugün giderek artan biçimde, kurumsal siyasal alanın dışında ortaya çıkan bu tür muhalefet biçimlerinin,
siyasal sistemin yetersizliklerinden kaynaklandığı ve bu nedenle de patolojik
bir durumdan çok, siyasal alanın sağlıklı
işleyişine katkı yaptıkları kabul edilmektedir.
Liberal demokrasi paradigması içinden bakıldığında, ister kurumsal siyasal
alan içinde, isterse dışında olsun, muhalefetin varlığı ve iktidarı kontrol mekanizması olarak işlemesi demokratik yaşamın temel gereğidir. Otoriter, totaliter
ya da faşist rejimlerin ortak özelliği muhalefeti ve bunun bir sonucu olarak da
demokrasiyi yok etmeye yeltenmeleridir.
Bunun gerçekleştiği toplumlarda yaşanan insanlık felaketlerine şöyle bir göz
atmak, bu toplumlarda muhalefetin güçlü ve etkin olmamasının bedellerinin ne
derece ağır olduğunu göstermektedir.
ODTÜ’den Bir Köse
Aydın TİRYAKİ (ChE’81)
Otobüs Garajı
OCAK 2014 39
Hocam Inecek Var
M.Bülent VARLIK (Econ/Stat’ocak-76)
Gökçeada
B
iliyorsunuz, havalar soğuduğu zaman
eski defterleri açarak yaz ve sonbahar
aylarında ziyaret ettiğimiz yerler hakkında bilgi aktarmaya çalışıyoruz. Bu çerçevede
yılbaşından itibaren Gökçeada’dan Cunda’ya
kadar uzanan bir coğrafyadan gezi notları aktaracağız. İlk durağımız Türkiye sınırları içinde
“güneşin en son battığı” yer olan Gökçeada.
Çanakkale’ye bağlı bir ilçe olan Gökçeada,
Türkiye’nin en büyük adası. Eski kaynaklarda
ve halk arasında İmroz olarak biliniyor. Ancak,
29 Temmuz 1979’da çıkarılan bir kararname ile
adı Gökçeada olarak değiştirilmiş.
Kısa Tarih
Gökçeada tarih boyunca, Avrupa - Asya
arasında bir köprü niteliğinde olduğu için sürekli olarak el değiştirmiş. Bir ara Perslerin yönetimine girmiş, sonra Atinalılara bağlanmış. Ardından Roma ve Bizans’ın egemenlik alanında
kalmış. Ada’ya bir dönem Venedikliler ile Cenevizliler hakim olmuş. İmroz, 1455’te Osmanlı
yönetimi altına girmiş. Zaman zaman el değiştirse de en sonunda Lozan Barış Antlaşması ile
22 Eylül 1923’te Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına
katılmış. Anlaşma ile adada yaşayan Rumların
“mübadele”ye tabi tutulmaması kabul edilmiş.
1960 nüfus sayımına göre adada 5.487 Rum,
289 Türk yaşıyormuş. Bu yıldan itibaren çeşitli
“nedenlerden” dolayı başlayan göçlerle Rum
nüfusu azalarak çoğu yaşlı olan 300 kişiye kadar düşmüş. Ama ekleyelim, dünyanın dört bir
yanından “vatan hasreti” çekenlerin gelmesi ile
yaz aylarında Rum nüfusu iki bin kişiye kadar
çıkıyormuş. Bu noktada küçük bir not: Ada’da
sadece 4 öğrencisi bulunan özel bir Rum okulu
da bulunmakta.
40 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Nasıl Gidilir?
Kabatepe’den kalkan feribot ve deniz otobüsü ile yaklaşık bir buçuk saatte Gökçeada’nın
Kuzulimanı’na ulaşabilirsiniz. Ama tabii havanın müsait olması şart! Buradan da minibüs
veya taksi ile Ada’nın merkezine gitmek mümkün. Haftanın belli günlerinde Çanakkale’den
de deniz otobüsü ile ulaşım mevcut. Yaz aylarında ise Ada’ya İstanbul’dan uçakla ulaşmak
da imkan dahilinde.
Nereleri Gezmeli?
Eski adı Panayia olan merkezde az da olsa
yerel mimari örneklerine rastlamak mümkün.
Merkezde bulunan lokantalarda son derece
hesaplı fiyatlarla yemek yiyebilirsiniz. Bu arada
belirtelim, ilçe turizm ofisi sürekli olarak açık;
buradan Gökçeada ile ilgili broşürler temin edebilirsiniz. Birkaç dükkandan hediyelik eşya da
alabilirsiniz.
Gökçeada’da 10 köy bulunmakta. Eğer
Ada’da birkaç gün kalırsanız bu köylerin tamamını gezmeniz mümkün. Köylerin ortak özelliği
büyük kısmının bir zamanlar Rum yerleşim yeri
olmaları ve güvenlik nedeniyle denizden uzakta bulunmaları.
Ancak Gökçeada’yı gezmek için sınırlı vaktiniz varsa ilk gitmeniz gereken yer Kaleköy.
Adını köyün tepelerinde bulunan bir kaleden
alan antik bir yerleşim yeri. Gerçi günümüzde
bu kaleden birkaç duvarın dışında birşey kalmamışsa da görmeye değer bir mekan. Köyün
eski adı Kastro. Gökçeada’nın Metropolitan Kilisesi olan Aya Marina Kilisesi bu köyde bulunmakta. Doğrusunu söylemek gerekirse, köyde
“tarihi” anlamda pek fazla birşey bulunmamakta. Ama kilisenin hemen önündeki “cafe”de sa-
bahleyin, eğer “arı”lardan fırsat bulursanız son
derece güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz. Ada’daki tek sabun atölyesi de bu köyde bulunmakta.
Buradan binbir çeşit kokuda sabun almanız
mümkün. Küçük bir not: Artık, bu köyde yaşayan Rum kalmamış!
Gezilecek bir diğer yer Zeytinliköy. Adından
da anlaşılacağı gibi etrafı zeytinliklerle çevrili.
Yaz - kış yaşanan bir köy. Köy meydanında
sakızlı muhallebi, kahve ve dondurma satılan
birkaç dükkan bulunmakta. Bu dükkanlardan
en çok tanınanı “Madamın Yeri”. Gerçi madam
çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş ama ünü
yine de devam ediyor! Madamın şöhretini oğlu
devam ettiriyor, ama o biraz ehl-i keyf olduğu
için kahvehaneyi her zaman açmıyor. Artık şansınıza kalmış! Bu arada küçük bir not: Pek çok
kaynak burada “dibek” kahvesi yapıldığını söylüyorsa da pek inanmayın, kahve artık dibekte
dövülmüyor, makinada çekiliyor! Hayallerinizi
yıkmak istemezdim ama ne yapayım, gerçek
bu!
Bu köyde, küçük bir dükkanın önündeki masada sakızı dışarıdan gelse de hoş bir tadı olan
muhallebiyi tatmanızı öneririm.
Uğrayacağımız son mekan Tepeköy. Adı
üstünde Gökçeada’nın en yüksek yerinde bulunan bir yer. Eski adı “küçük tarlalar” anlamına gelen Agridia. Vaktiyle “terkedilen” köy,
kısa bir süre önce memleketine dönen Barba
Yorgo’nun girişimleri ile canlanmaya başlamış.
Barba, yörenin tek tavernasının sahibi. Şarap
üretiyor. Tavernasının bahçesine Baküs’ün bir
heykelini dikmiş. Son çıkan yasalar gereği eskisi gibi şarap tadımı yapılması mümkün değil!
Durumu kendince “protesto” etmiş. Tavernası-
Hocam Inecek Var
nın bahçesine iki fıçı koymuş; birinin
üzerinde “milli içki”, diğerinin üzerinde “gayrı milli içki” yazmakta.
Bu köyde 1832’de inşa edilmiş
güzel bir kilise de bulunmakta. Kilisenin yakın çevresinde artık harabe haline gelmiş Rum binaları yer
almakta. Bunların bir an önce tadil
edilmesi sanırım “milli” bir görev
olarak gerekli!
Tepeköy her yıl 15 Ağustos’ta
Meryem Ana Panayırı yapılıyormuş.
10 günlük süren kutlamalarda meydanda kurulan kazanlarda yemekler
pişirilir, dans edilir ve şarap içilirmiş!
Son Bir Kaç Not
Türkiye’nin ilk sualtı parkı
Gökçeada’da bulunmakta. Yapılan
araştırmalara göre yörede 180 çeşit
deniz canlısı yaşıyormuş.
•
Ada’da
zeytincilik
oldukça
önemli. Zeytin, her yönüyle değerlendiriliyor. Zeytin reçeli bile
yapılıyor!
•
Ada’ya gittiğinizde sağda-solda,
başlarında çoban olmaksızın
“özgürce” dolaşan koyun ve
keçilerle karşılaşıyorsunuz. Bu
Gökçeada’nın bir özelliği. Hayvanlar hiç bir sınırlamaya tabi olmaksızın otluyor. Adalılar “Onların çobanı Allah” diyormuş! Tabii
etlerinin ve sütlerinin tadı da bir
başka oluyormuş.
•
Gökçeada’da bir de tuz gölü
bulunmakta. Vaktiyle Ada halkı
tuz ihtiyacını buradan karşılıyormuş. Günümüzde ise burada
bulunan çamur “sağlık turizmi”
için kullanılıyor! Tuzla, belirli
mevsimlerde flamingolara da ev
sahipliği yapmakta.
•
Yaklaşık 500 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmasına rağmen,
Ada’da bu döneme ilişkin önemli
bir tarihi eser bulunmamakta!
•
Gökçeada’nın büyük bölümü sit
alanı. Bu nedenle yapılaşmaya dikkat ediliyor. Ancak, bütün
Ada’da öyle göze çarpar bir
mimari eser bulunmadığını da
kaydetmek gerekli. Rumlardan
kalan yapıların çoğu yok olmuş;
kalanlar da bakımsız. Bir diğer
ifade ile öyle dikkate değer bir
mimari “incelik” yok!
•
Ada’dan dönerken merkezdeki
pastanelerden badem kurabiyesi almayı unutmamanızı öneririm.
•
Son bir not Gökçeada, dünyanın
ilk CittaSlow [Sakin Şehir] adası!
Gideceğimiz bir diğer diyarda
karşılaşabilmek dileğiyle,
OCAK 2014 41
Kitaplar Arasında
Tülay ÜNLÜEVCEK (PSY’83)
ÖLÜ
bir bakış açısı kazandırdığını belirtiyor. ‘Bu
yaşadıklarım beni yazmaya itti’ derken Samuel Beckett’dan bir alıntıyı araya koyuyor:
“Yayımlanmamış olmasının hiç önemi
yok. Bu iş soluk alabilmek için yapılır.”
Fatih Atila, roman sanatından söz ederken Alberto Moravia’dan bir alıntı yapıyor.
Moravia, söyleşi ve yazılarında, yazarlar ve
E
debiyat Kulübümüz kurulalı sekiz
yıl oldu. Sekiz yıldır her ay çok değerli yazarların bir o kadar değerli
kitaplarını okuyup toplantılar yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Kitabın yazarını,
yazıldığı dönemi, temasını, karakterlerini…tüm özelliklerini tartışıp konuşuyoruz.
Bu tartışmalar çok önemli çünkü sizin
dikkatinizi çekmeyen bir konuyu başka
biri yakalamış oluyor ya da sizin düşünmediğiniz bir şey söyleniyor ve sizin konuya bakış açınızı değiştiriyor. Toplantıya
gelirken var olan düşüncenizle ayrılırken
arasında fark oluşuyor. Bazen kendinize
kızıyorsunuz ‘ben bunu niye böyle düşünmedim’ diye. Bu da Edebiyat Kulübümüzün büyüklüğünü, önemini gösteriyor. Böyle bir toplantının içerisine bir de
okunulan kitabın yazarı katılırsa alınan
keyif misliyle artmış oluyor ve yaşanılan
an, hepimizin anılarına güzel bir şekilde
yazılıyor. Düşünün, bir yazar oturup bir
kitap yazıyor, bu kitabı okuyan insanlarla, yazarı ile hele hele bizim Edebiyat
Kulübümüz içindeki üyelerle karşılıklı
konuşmak, yazarını dinlemek, temasını –
karakterlerini konuşmak, hatta ‘burasını
niçin böyle yazdınız?’ diye zorlamak ne
muhteşem bir şey. Yazarın, kitabı yazarken hissettiği kaygıları anlamak, yazarla
birlikte o an paralel duygu akışının içine
girmek çok ama çok keyif verici.
Son Edebiyat Kulübü toplantımızda içimizden bir yazarı, Fatih Atila’yı ağırladık.
Bize kendisini son derece sıcak, oldukça
doğal bir dille anlattı. Yaşamından, kendisi
için oldukça önemli bir yer tutan babasından
söz etti. Neden roman yazmaya başladığını
anlattı. Kendisini etkileyen insanları, Türk ve
dünya romancılığı üzerine düşüncelerini, kitaplarını tek tek konuştuk ve tabii ki Edebiyat
Kulübü olarak okuduğumuz ‘Ölü Canlar’ adlı
romanını değerlendirdik. Gelin, toplantıda
konuşulanlara biraz daha ayrıntılı bakalım.
42 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
F tih A
til U
k – Ka
araha
hall do
d
oğ mll
Fatih
Atila,
Uşak
Karahallı
doğumlu.
Köy Enstitüsü mezunu öğretmen bir babanın oğlu. Babasını bir ‘aydınlanma savaşçısı’ olarak tanımlıyor. Bugünlere gelmesinde babasının rolü çok büyük, onu saygı
ile anıyor. Babasının yanında amcası, Şarkışlalı Mesut, Fransalı Yashar, ‘Entelektüel
İbo’ diye söz ettiği İbrahim Berksoy ve Fethi
Naci’nin kendisine önemli katkıları olduğunu
söylüyor. 1980 öncesinde çoğumuz gibi, yaşadığı politik dalgalanmalardan çok etkilendiğini ( yaşamının bir bölümünü Mamak cezaevinde geçirdiğini öğreniyoruz), ardından
edebiyat ile yakınlaşmasının yaşamına yeni
r
romancıların
iki farklı kategori içinde oldukl
larını,
yazarların sayfa ve tümce ile ilgilend
diğini,
romancıların ise sadece öykü anlatmakla uğraştıklarını söyler. Calvino, bunun
üzerine ‘nasıl yazmam gerektiği ile fazlaca
ilgilendiğim için belki asla bir romancı olamayacağımı anlamamı sağladı’ diyerek yanıt verir.
Türk romancılığına da değinen Fatih
Atila, ‘1950’lerde yükselişe geçen edebi dalga 80’lerde kırıldı ve yön değiştirdi, toplum
sorunları ile ilgilenmek, insan gerçeğini ele
almak lanetlendi. Dildeki gelişme durdu ve
gerileme başladı. Edebiyatın ve eleştirinin
canlılığı yok oldu. Birey ön plana çıktı ve
sahneyi kaptı.’ diye açıklar.
Kitaplar Arasında
CANLAR
Fatih Atila’nın dört tane yazmış olduğu romanı var. Birinci kitabı ‘Akdeniz Kıyısında’da
1980 öncesi grev ve direnişlerine tanık olduğu Mersin Çimento Fabrikası işçilerini konu
alır. Fethi Naci bu romanı çok beğenir ve
‘Yüzyılın Yüz Romanı’ adlı kitabının içine
alır. 1998 yılında Türk aydınlanmasını ve solunu anlattığı ‘Alaturka Rapsodi’, 2003 yılında ‘Ölü Canlar’ ve Doğu Anadolu’yu anlattığı
son romanı ‘Dargeçit’ yayımlanır.
Yücel’in arkadaşı Selim ve İngiliz William
yağmurlu ve sisli bir günde davayı izlemek
için Ankara’dan Sivas’a arabayla uzun bir
yolculuğa çıkarlar.
Fatih Atila, bu kitabı yazmak için bu şehre tam üç kez gittiğini söyler. Bu yolculuklarında çektiği fotoğrafları söyleşisinde bizimle
paylaşır.
ile İngiliz
İngilteresini,
İ ili William’ın
Willi
İ il
i i Viktoria
Vik i
dönemini, tarihte yaşanılan çarpıklıkları rahatlıkla dile getirmesi dikkat çekiyor. William
bunlara kibarlığından ya da soğukkanlılığından dolayı yanıt vermiyor – veremiyor.
Kitap söylediğim gibi 36 saatlik bir
sürede
yaşanılanları anlatıyor. Bu tarz
s
kitapları
düşündüğüm zaman aklıma ilk
k
gelen
James Joyce’un ‘Ulysses’ isimli
g
romanı
oluyor. Joyce, 24 saat içinde yar
şanılanları
anlatırken kitabın okunması
ş
yoğun
anlatımdan dolayı zorlaşır. Ancak
y
‘Ölü
Canlar’da böyle bir durum söz ko‘
nusu
değildir. Kitabı elinize aldığınızda
n
sanki
başka zamanınız yokmuş gibi elis
nizden
bırakmadan bir solukta okuyup
n
bitirmek
istiyorsunuz. Kitabın başından
b
sonuna
kadar olan okuyucuda uyandırıs
lan
l ölçülü bir merak hissi bunu sağlıyor.
Fatih
Atila, bunu özellikle yaptığını, poF
lisiye
bir duyguyu bilerek verdiğini ifade
l
ediyor.
e
Kitabın en güzel değerlendirmesini
kendisinin
de ‘Entellektüel İbo’ diye tak
nımladığı
İbrahim Berksoy yapmış. İbran
him
h Berksoy’un sitesinden okuyabileceğiniz
bu yazıda kitabın olumlu – olumsuz,
ğ
edebi
olan yanları ve benzetmeleri ve
e
anımsatmaları
çok güzel vurgulamış:
a
“Anımsamalar
ve Anımsatmalar Üzerine
“
Bir
B Roman: Ölü Canlar”
‘Ölü Canlar’, Sivas’ta 2 Temmuz 1993
yılında yaşanan, bir otelinin içinde bulunan aydın insanların diri diri yakılmasını hiç
kimse unutmasın, aradan yıllar geçse de bu
utanç her zaman anımsansın, içimiz yansın
dercesine, bu olayın içinden doğmuş bir roman. Sivas’ta yaşanan bu olayın arkasından
düşünerek yaratılmış bir eser.
Romanda, yangında ölenlerin arasında
ülkemize staj yapmak için gelen Hollandalı
bir kız vardır. Bu yaşanan olayın arkasından
mahkemede bu dava yıllarca sürer. Hollandalı genç kızın İngiliz nişanlısı William,
bu davalardan birini izlemek için Ankara’ya
gelir ve davanın müdahil avukatlarından
biri olan Yücel ile buluşur. Avukat Yücel,
Roman böylesi gizemli bir yolculukla
başlar ve üç günlük zaman diliminde yaşananları anlatır.
Kitabın ismi neden ‘Ölü Canlar’? Ölü
Canlar denilince hepimizin aklına öncelikle
Gogol’un ünlü romanı ‘Ölü Canlar’ geliyor.
Arada bir ilgi mi var diye düşünülüyor ve isim
dikkat çekiyor. Fatih Atila, bu ismin ‘bir büyüğü’ tarafından konduğunu söylüyor. Ancak,
kitabın konusunu düşündüğünüzde ‘bu kitaba ancak bu isim yakışır’ diyorsunuz.
Romanda hoşuma giden bir bölüm İngiliz
William ile Selim arasında yaşanan diyaloglar. Burada Selim’in, dobra dobra konuşması
“Roman dokusunu gevşeten bir-kaç
bölüm, bir-iki özensiz betimleme bir kenara, sonuç olarak Fatih Atila, herkesin gözleri
önünde yaşanan toplu kıyımın 10. yılında,
titiz bir çalışma sonucu, “unutulmaya tepki”
olması dileğiyle, ortaya son derece yetkin bir
roman koymuş. Anlattıklarıyla, kurgusuyla,
anımsattıklarıyla, göndermeleriyle, oluşturduğu atmosferle Ölü Canlar okunmayı hak
eden bir roman”
Edebiyat Kulübümüzde okunulan bir
sonraki kitap Dostoyevski’nin ‘Budala’ adlı
eseri ve ardından unutulmazlar arasına giren Dino Buzzati’nin yazdığı ‘Tatar Çölü’ konuşulucak, tartışılacak. Yaşamın rengi olan
bu fırsatları kaçırmamanızı öneririm.
OCAK 2014 43
Güncel
Aysun BÜYÜKCENGİZ
Unutmayacağız; Unutturmayacağız!
B
Haftası
etkinlikleri, 1999 yılında “BenH
den
Uyarması, Göreceksiniz, Olacak”
d
adıyla
gerçekleşti. Etkinlik programına
da
d Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy
için
düzenlenen anma törenlerinin yanı
i
sıra,
söyleşi, dia gösterisi ve müzik dins
letisi
yer alıyordu. 2000 yılında “Dizel
lerde
Saklı Yaşam” adıyla düzenlenen
l
Adalet
ve Demokrasi Haftası etkinlikleA
ri,
r her yıl olduğu gibi Uğur Mumcu’nun
Sokağı’nda
başladı. Uğur Mumcu
S
Sesleniyor
2000 gösterisiyle başlayan
S
etkinlikler,
Yakınları Faili Meçhul Cinae
yetleri
Sorguluyor, Namuslu Olma Cey
sareti
ve Halk Böyle İstemiyor başlıklı
s
açık
oturumlar, sergi, türkü ve klasik
a
müzik
dinletileri ile sürdü.
m
ir kalem susar, yerini bir başkası
alır. Bu kalemler tükenmez. Ne
kelepçeler, ne demir kapılar, ne
iddianameler ve ne de beş yıldan yirmi yıla uzanan hapis cezaları, bu kalemleri korkutamadı, bundan sonra da
korkutamaz.
Kalemler vardır, sömürünün, vurgunun zırhıdır. Kalemler vardır, özgürlüğün ve barışın silahıdır. Kalemler
vardır, gençlerin idam kementlerinde
kırılır atılırlar… Kalemler vardır, resmi
belgelere durmadan imza atar. Ve kalemler vardır, yılmadan, usanmadan,
eğilmeden, bükülmeden yazar…”
(Cumhuriyet, 21 Mayıs 1976)
Uğur Mumcu
Adalet ve Demokrasi Haftası, Ankara başta olmak üzere yurdun pek
çok yerinde ve yurtdışında, çok sayıda
kitle örgütünün, kurum ve kuruluşların, yerel yönetimlerin, gönüllülerin ve
Derneğimizin katılımıyla 21 yıldır gerçekleştirilmeye devam ediyor. Demokratik kitle örgütlerince 24 Ocak 1993’te
öldürülen gazeteci-yazar Uğur Mumcu
ile 31 Ocak 1990’da öldürülen Prof. Dr.
Muammer Aksoy’un ölüm yıldönümlerini belirleyen 24 Ocak - 31 Ocak günleri arasındaki haftanın ‘Adalet ve Demokrasi Haftası’ olmasına karar verilmesiyle,
bu tarihler arasında pek çok etkinlik düzenlenerek adalet ve demokrasi bilincinin topluma
yerleşmesi hedefleniyor. Ankara’da her yıl
tüm demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla
Uğur Mumcu’nun evinin önündeki anma toplantılarıyla başlayan etkinlikler, hafta boyunca
Türkiye’nin her yerinde söyleşi, açıkoturum,
dinleti ve sergilerle sürüyor. ODTÜ’lüler Bülteni olarak, Uğur Mumcu ve onun gibi adalet
ve demokrasiyi toplumumuza yerleştirme uğruna yaşamını yitirmiş aydınlarımızı anmak,
1994’ten bu yana her yıl farklı konu başlıklarıyla gerçekleştirilen Adalet ve Demokrasi
Haftası etkinliklerini konu başlıklarıyla okurlarımıza anımsatmak istedik.
Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinin ilki Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik
Vakfı’nın öncülüğünde 24 Ocak 1994’te, “Sönmeyen Mum” adıyla Uğur Mumcu Anıtı’na
çelenk konulmasıyla başladı. İlk etkinliklerden biri de Atatürk Spor Salonu’nda gerçekleştirilen anma töreniydi. Etkinliklerin ikinci
yılında, yazar, gazeteci, siyasetçi, iş adamı
ve akademisyenlerin konuşmacı olarak katıldığı paneller ve slayt gösterilerinin yanı sıra,
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser
Salonu’nda bir de müzik dinletisi sunulmuştu.
Etkinliklere çağrıda Uğur Mumcu’nun şu söz-
44 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
leri
“Kimii ölül
ölüler bi
bize ne kkadar
l i yer alıyordu:
l
d “Ki
d yakın, yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü…”
Anma etkinlikleri 1996 yılında 24 Ocak’ta
ellerindeki mumlar ve karanfillerle Uğur
Mumcu’nun sokağında buluşan insan seliyle sürdü. “Uğur Mumcu Sesleniyor” diyerek
herkesin davet edildiği etkinlikler arasında
söyleşi, panel ve gösteriler bulunuyordu. Yine
karanfiller ve mumlarla başlayan ve “Bugüne
Uzanan Gözlem” adını taşıyan 1997 anma
etkinliklerinde Uğur Mumcu’nun Anısına, “Hukuk Devleti, Temiz Yönetim, Yönetenlerin ve
Yurttaşların Sorumluluğu” ve Emperyalizmin
Yeni Yüzü Küreselleşme başlıklı panellerin
yanı sıra, şiir dinletisi ve kapanış konseri gerçekleştirildi. 24 Ocak 1998’de her zamanki
gibi Uğur Mumcu’nun Sokağı’nda başlayan
beşinci Adalet ve Demokrasi Haftası’nın etkinlik programı duyurusunda Uğur Mumcu’nun şu
sözü yer alıyordu: “Bir toplumu ayakta tutan
temel dayanaklardan biri adalet duygusudur.
Bu duygu bir kez yara aldı mı, demokrasinin
de temelleri sarsılmış demektir.” “Dizelerde
Saklı Yaşamıyla Uğur Mumcu” başlığı altında
sergiler ve panellerin düzenlendiği hafta, tiyatro gösterisiyle tamamlandı.
“Uğur Mumcu Sesleniyor” sloganıyla adalet ve demokrasiye inanan herkesi bir araya
getirmeyi hedefleyen Adalet ve Demokrasi
Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinin
sekizincisi, “Türküleri Yakanlar
l
Yasaları
Yapanlardan Daha Güçlüdür”
Y
sloganıyla
gerçekleşti. Uğur Mumcu ve
s
Muammer
Aksoy Fotoğraf Sergisi’nin
M
de
d yer aldığı etkinlik programı kapsamında
Engelli Demokrosi, Atatürk ve
m
Kooperatifçilik
başlıklı açık oturumlar
K
düzenlendi.
2001 yılı etkinlikler, adıd
nı
n Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy
gibi,
bir saldırı sonucu hayatını kayg
beden
Ahmet Taner Kışlalı’dan alan
b
spor
salonunda gerçekleşen dinletiyle
s
tamamlandı.
Sonraki yıl, karanfiller ve
t
mumlarla
Uğur Mumcu’nun sokağında
m
bir
b araya gelindi. “Terörsüz Özgürlük”
başlığı ile gerçekleştirilen etkinlikler, Bugün
Ne Yazsam adlı gösteriyle başlayarak, açık
oturumlar, şiir dinletisi, sinema gösterimiyle
devam etti.
2003 yılına gelindiğinde, Uğur Mumcu’ya
düzenlenen suikasttan tam 10 yıl sonra,
“Unutmayalım, Unutturmayalım” sloganı ve
uçuşan güvercinlerin bulunduğu afişlerle duyuruluyordu Adalet ve Demokrasi Haftası.
Derneğimide de “Bir Uzun Yürüyüş” başlığıyla
hazırladığı gösteri, 25 Ocak’ta gerçekleştirilerek 2003 etkinlikleri arasında yer aldı. Etkinlikler, “Unutmadık” adlı belgesel gösterimi ve
konserle sona erdi.
“Savaş, Niçin?” başlığı ile gerçekleşen
11. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinde, her yıl olduğu gibi 2004 yılında da Derneğimizin de aralarında yer aldığı katılımcı
kuruluşların gerçekleştirdiği söyleşi, tiyatro
gösterisi, film gösterimi ve konserler halka sunuldu. 2004 etkinliklerinin geleneksel kapanış
gecesinde, Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu sahne aldı. 2005 yılında, “İnsanlar
Öldürülürken Susulmaz!” sloganı ile yine Uğur
Mumcu’nun Sokağı’nda bir araya gelindi. Hafta, açık oturumların yanı sıra, drama gösterileri, film ve belgesel gösterimleri ile sürdü.
Geleneksel kapanış konserinde Latife Eraslan ve Okan Murat Öztürk sahnedeydi.
Güncel
Adalet ve Demokrasi Haftası’nın 13. yılına gelindiğinde, bu kez
“Yeniden Kuvayı Milliyeci Olmak” başlığı altında etkinlikler düzenlendi. Kapanışta gerçekleştirilen “Terörsüz Özgürlük – Uğur Mumcu” adlı
sinevizyon gösterisinde Müşfik Kenter, Erdal Atabek, Ali Sürmeli, Ali
Kırca, Cüneyt Türel gibi isimler de katılımcılar arasındaydı. Geleneksel kapanış konserinde ise sahnede Cahit Berkay, Arif Sağ ve Yeni
Türkü vardı. 2007 yılında Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerine,
Uğur Mumcu’nun kitaplarından birinin adı verildi: “Tarikat, Siyaset, Ticaret”. Batıkent Uğur Mumcu Parkı’nda Uğur Mumcu Anıtı’na çelenk
koyarak başlayan ve söyleşi, açık oturum ve konserlerden oluşan bir
dizi etkinlik; Haluk Levent, Bülent Ortaçgil, Arif Sağ ve Tolga Sağ’ın
sahne aldığı kapanış konseriyle tamamlandı.
“Tam Bağımsızlık Bilinci” başlığı altında gerçekleşen 15. Adalet ve
Demokrasi Haftası’nda “15 Yıl Önce Bugün” adlı belgesel filmin gösteriminin yanı sıra, Uğur Mumcu’nun televizyon sohbetlerinden oluşan
video gösterimi de gerçekleşti. Tarık Akan ve Ahmet Telli gibi önemli
isimlerin bulunduğu kapanış gecesinde, Bulutsuzluk Özlemi, Tuncer
Tercan, Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu bir
konser verdi. 2009 yılında 24 Ocak’ta mumlar yine Uğur Mumcu’nun
Sokağı’nda yandı, karanfiller elden ele dolaştı. Anma töreniyle başlayan hafta, etkinliklere de adını veren “Sömürülenler Demokrasisi,
Hırsızlar Düzeni” gösterimi, açık oturum, konser ve söyleşilerle devam
etti. Geleneksel kapanış gecesinde, sahnede Cahit Berkay, Çetin Gül,
Emrah Karaca, Ufuk Karakoç ve Grup Gündoğarken vardı.
Sonraki yıl gerçekleşen 17. Adalet ve Demokrasi Haftası’nda,
“Hukuk Devleti, Hepimiz İçin!” sloganıyla bir araya gelenler, fotoğraf
ve belgesel gösterimi ile Uğur Mumcu’yu, Abdi İpekçi’yi, Hrant Dink,
Ahmet Taner Kışlalı ve Muammer Aksoy’u andı. Geleneksel kapanış
konserinde, Duvar adlı slayt gösterisinin ardından, Suavi ve Moğollar
sahne aldı. 2011 Ocak ayının 24’ünde karanfiller ve mumlar yine Uğur
Mumcu ve adalet ve demokrasinin yerleşmesi için çalışırken yaşamı
elinden alınan aydınlar için Uğur Mumcu’nun Sokağı’nda bir araya geldi. Uğur Mumcu bu kez “Bilgi Sahibi Olunmadan Fikir Sahibi Olunmaz”
diye sesleniyordu. Etkinlikler kapsamında, Derneğimizde Prof. Dr. Aziz
Konukman’ın katıldığı Basın ve Demokrasi konulu bir söyleşi gerçekleşti. Geleneksel kapanış gecesinin konuğu ise Güvenç Dağüstün’dü.
2012 yılında “Yargısız Adalet, Adaletsiz Hukuk” temasıyla hazılanan
SUDOKU ÇOK ZOR
Nilgün EKERMEN
3 1
(CHE’87)
2 9
7 9
1
3
7
5
5
9
1
4 2
6
2
9 3 5
1
9
4
8
6
1
9
Beyin gelifltirmede en
iyi egzersizler aras›nda olan ve düflündürürken dinlendiren bir
bulmaca
1
7
9 7
8
KASIM-ARALIK SUDOKU ÇÖZÜMÜ
957 436 182 684 921 357 321 857 694 435 692 871 268 714
539 179 385 246 843 269 715 596 178 423 712 543 968
AYIN BULMACASI
Günay BULUT
(ADM’85)
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
SOLDAN SA⁄A:
Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinden ikisi, “Uğur Mumcu’nun
Ardından” adlı fotoğraf sergisi ve Avukat Mehdi Bektaş’ın katılımıyla
yapılan söyleşi Derneğimizde gerçekleşti. Geçtiğimiz yıl, 20. Adalet ve
Demokrasi Haftası, her yıl olduğu gibi bir dizi etkinliğin ardından Redd
grubundan Doğan Duru ve Grup Gündoğarken’in katıldığı kapanış gecesi ile sona erdi.
Bu yıl da, her yıl olduğu gibi 24 Ocak Cuma günü Uğur Mumcu’nun
sokağı mumlarla aydınlanacak. “Eğilmeden Bükülmeden” sloganıyla,
sosyal ve kültürel etkinliklerle Mumcu ve onun gibi toplumu aydınlatma yolunda kaybettiklerimizi anacağız; anılarını geleceğe taşıyacağız;
unutmayacağız; unutturmayacağız!
1) 19.01.2007 tarihinde uğradığı silahlı saldırı
sonucu ölen gazetecimiz. 2) Erimekte plan buzun sıcaklığını 32 santigrat derece,kaynar suyun buhar sıcaklığını 212 santigrat derece gösterebilecek biçimde derecelenmiş bulunan bir
tür termometre. 3) Yeni Zelanda’nın plaka imi;
Rusya Federasyonu’nda İnguşya’da bir kent. 4)
Ön çalışma. 5) Yunan mitolojisinde adalet tanrıçası; Rütbesiz asker 6) Çoğunlukla valilerce
yönetilen ve yönetim bakımından bir tür bağımsızlığı olan yönetim bölgesi; Millî bayramlarda
veya önemli bir olayı anmak için düzenlenen
şenliklerde, geçit yapılacak caddelere geçici
olarak kurulan, yazılar ve çiçeklerle süslenen
kemer 7) Milli Eğitim Bakanlığı; Ciltçilikte, kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ince
örülmüş şerit 8) Ağı ağacı, ağı çiçeği (Nerium
oleander) 9) Kripton elementinin simgesi; Nazi
hücum kıtası 10) 24.1.1993 tarihinde katledilen
araştırmacı gazeteci yazarımız.
KASIM-ARALIK
ÇÖZÜMÜ
SOLDAN SA⁄A:
1) Erdal Eren 2) Reaya; Ela
3)Nl; Mantin 4) Tepkili 5) Alpaka 6) Laakal; Mu 7) On;
Anatomi 8) An; Ma; Ak 9)
Lafazan; Ca 10) Ur; Kr; Itır.
YUKARIDAN AŞAĞIYA:
1) Er; Baloğlu 2) Ren; Lan;
Ar 3) Dal; Pa; Af 4) Ay; Takanak 5) Lamekan; Zr 6)
Apalama 7) Renk; Tanı 8)
Elti; Mo 9) Nail; Umacı 10)
Nik; Akar.
YUKARDAN AŞAĞIYA:
1) Hafniyum’un simgesi; Reçine, çam sakızı 2) Getirimci; Eski dilde yüz,çehre
3) Kendine mal etme. 4) Narın ünsüzleri; Türlü metallerden yapılmış, kopmaya
karşı bir direnç gösteren ince uzun nesne; Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir şiir kitabı. 5) İnsan vücudunun dış yüzü, cilt; Rakip markalı malların fiyatları arasındaki
ilişkileri gösteren eğri 6) Canlılığı meydana getiren temel molekül; Töre bilimi 7)
Hazırlama,hazır etme, zorla getirme; Eski dilde dörtte bir, çeyrek 8) Bir meyve;
Eksiksiz 9) Myanmar’ın (Birmanya) para birimi; Nicelik, nitelik, güç, süre, sayı bakımından eksik 10) Tunus’un plaka imi; Deha sahibi kimse, dâhi; Eski dilde kıl,tüy.
OCAK 2014 45
Çizgiyle
46 ODTÜLÜLER BÜLTENİ 235
Download

Toplumcu Belediyeciliğin Dünü, Bugünü, Geleceği…