sunuş
Prof. Dr. Yasin AKTAY
SDE Başkanı
Gerçeklerin Tahrifi Yetmiyorsa Tahribi
Arka arkaya gerçekleşecek olan 3 seçimin sathı mailindeki Türkiye’de, son zamanlarda yaşananlar, bu
süreçte neticeleri belirlemek üzere eteklerde ne kadar
taş biriktirilmiş olduğunu gösteriyor. Aslında Türkiye’nin
rutini haline gelmiş bir durumdan bahsediyoruz.
Ne yazık ki Türkiye’de seçim sadece sandıklar yoluyla,
yani halkı ikna etmek yoluyla netice alınacak bir yarış
olarak görülmüyor. Normalde sandık sonuçlarını belirlemek üzere siyasi partilerin veya tarafların elinde
demokratik bir ortamda her türlü propaganda aracı
mevcuttur. İddialı bir siyasi söylemin kendi tezlerinden
ve programlarından başka bir araca başvurması gerekmez. Oysa bir siyasi iddia veya inandırıcı bir program
yoksa neticeleri belirlemek üzere gerçekleri başka türlü
gösterecek, hatta mümkünse gerçekleri belirleyecek
yollara başvurmak bile söz konusu olabiliyor.
Hükümetlerin siyasi veya ekonomik programlarında
başarılı olmadıkları üzerinden bir tez ileri sürülebilir ve
hatta daha iyisi de önerilebilir. Ayrıca, var olan başarılar başka türlü anlatımlarla başarısızlıkmış gibi gösterilebilir de. Ama hükümetin başarılı olduğu alanlarda,
işleri sabote ederek, başarısızlığı körüklemeye çalışmak,
sırf baştaki hükümete başarısızlık isnat edebilmek için
hükümetin işlerini zora sokacak müdahaleler yapmak
ve bunun üzerinden bir başarısızlık hikâyesi kurmak hiç
kuşkusuz dürüst ve normal bir siyasi mücadele biçimi
değildir. Bu, siyasi süreç üzerinde şike, hile, entrika gibi
kavramların yoğunlaştığı darbe siyasetinden başka bir
şey değildir.
Ne yazık ki, çözüm sürecinde de, ekonomide de hükümeti başarısızlığa sürüklemek üzere bazı siyasi aktörlerin böyle bir çalışma tarzı benimsedikleri sıkça vaki oluyor. En son yolsuzlukla mücadele adına gerçekleştirilen
operasyonlar, hükümetin 11 yıldır en iddialı olduğu ze-
mini hem tahrip etmek hem de yetmiyorsa tahrif etmek
üzere kurulmuş bir stratejiyi ele verdi.
O yüzden 17 Aralık Süreci, bir darbe teşebbüsü olarak, öncekilerle aynı tipik özellikleriyle teşhis edilebildi.
Ancak bu sürecin bütün hastalık semptomlarını ele vererek bu şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte, Türkiye’nin
önünde stratejik bir seçenek belirmiş durumda. Türkiye
darbecileriyle sadece bir seferliğine hesaplaşmakla yetinmemeli, darbe kültürü üreten siyasal ve toplumsal
ortama dair restorasyon nitelikli reformlara gitmeli.
Bunun için toplumsal çoğulculuğu daha fazla dikkate
alan ve her makamın halkı veya ilgilileri devreye sokan
seçimler eliyle belirlenmesi önemli bir restorasyon yolu
olarak benimsenebilir.
SD’nin Şubat sayısı, yine 17 Aralık sürecini gündemdeki
en önemli konu olarak belirleyip bu konu üzerine yazılarıyla karşınıza çıktı. 17 Aralık sürecini hiç kuşkusuz
sadece cemaat-hükümet geriliminden ibaret bir konu
olarak da görmemek gerekiyor. Konunun Türkiye’nin
güvenlik sorunuyla ve uluslararası saldırılara karşı ihmal edilmiş güvenlik açıklarıyla da ilgisi var. Normalde
Türkiye’nin asla vazgeçemeyeceği toplumsal bir sermaye olan sivil toplum oluşumlarının, aynı zamanda
Türkiye’nin güvenliğine karşı saldırıların bir enstrümanı
olarak da değerlendirilebildiği bir manzarayla karşı karşıyayız ve bu durum kolayca geçiştirilebilecek türden
değildir.
Diğer yandan, Mısır’daki referandum ve devrimin 25.
yılı dolayısıyla yaşanan olaylar, Suriye’de devam etmekte olan iç savaş ve bu duruma dair Cenevre-II toplantısının gelişimi, başbakan Erdoğan’ın Brüksel ziyareti dolayısıyla yeni bir sayfa açılan AB gündemi ilgili yazılarla
ele alınıyor. İlgiyle okuyacağınızı umuyor, önümüzdeki
sayılarda buluşmayı diliyoruz.
icindekiler
STRATEJIK DUSUNCE • Sayı: 51 • Şubat 2014
Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı
İktisadi İşletmesi Adına Sahibi
Dr. Nurol Canbolat
Genel Yayın Yönetmeni
Prof. Dr. Yasin Aktay
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Yasin Aktay
Prof. Dr. Birol Akgün
Prof. Dr. Aytekin Geleri
Prof. Dr. Muhsin Kar
Doç. Dr. Murat Çemrek
Doç. Dr. Yusuf Tekin
Doç. Dr. Bekir Berat Özipek
Doç. Dr. Mehmet Şahin
Dr. Murat Yılmaz
Aydın Bolat
Alper Tan
Bülent Orakoğlu
Orhan Miroğlu
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Sacit Adalı
Prof. Dr. Mustafa Aydın
Prof. Dr. Şaban H. Çalış
Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu
Prof. Dr. Cihat Göktepe
Prof. Dr. Talip Özdeş
Prof. Dr. Ali Şafak
Prof. Dr. Mehmet Şişman
Prof. Dr. Osman Can
Doç. Dr. Yaşar Akgün
Doç. Dr. Caner Arabacı
Dr. Zafer Aydın Ecemiş
Mehmet Akif Ak
Bayram Girayhan
Veli Şirin
Sinan Tavukçu
Yazı İşleri Müdürü
Mehmed Cahid Karakaya
6
Prof. Dr. Yasin Aktay
14
Yayın Asistanları
Adem Karaağaç
İbrahim Kaya
Reklam Sorumlusu
Gamze Kılıç
Yönetim Yeri
Stratejik Düşünce Enstitüsü
Çetin Emeç Bulvarı A. Öveçler Mah.
4. Cad. 1330 Sokak No: 12
Çankaya / Ankara
Tel: 0 312 473 80 45
Faks: 0 312 473 80 46
Tasarım-Baskı
Başak Matbaacılık ve Tan. Hiz. Ltd. Şti.
Anadolu Bulvarı Meka Plaza No: 5/15
Gimat Yenimahalle - Ankara
Tel: 0 312 397 16 17
Faks: 0 312 397 03 07
www.basakmatbaa.com
Fotoğraflar
AA, Cihan, ShutterStock
Bu dergi içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce
Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat
Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek
kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden
izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve
yeniden yayımlanamaz. Bu dergide yer alan
SDE’nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik
Personeli’nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve
değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini
yansıtmaktadır; SDE’nin kurumsal görüşünü
temsil etmemektedir.
17 Aralık Süreci:
Toplumsal Restorasyon
Fırsatı
17 Aralık Sürecinin
Dinamikleri
Aydın Bolat
18
22
26
34
Yeniden Ortadoğu
Yeniden Kürt-Türk Siyasi İlişkileri
50
Orhan Miroğlu
39
44
Paralel Devlet Tartışmaları Ekseninde
30 Mart Seçimleri
Anglo-Sakson Derin Yapının
İslam’a Karşı İslam Politikası ve Türkiye
Prof. Dr. Birol Akgün
54
Türkiye’deki Gelişmelerin
Arap Medyasına Yansıması
Doç. Dr. Hamit Emrah Beriş
Cahit Tuz
Telefon Dinlemeleri ve
Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı
2014 Filistin Halkıyla Dayanışma Uluslararası Yılı
İki Devletli Çözümü Getirecek mi?
58
Prof. Dr. Aytekin Geleri
64
Yeni Anayasa ile Eski Mısır Yaratmak
Alper Tan
68
Suriye’de Katliamda İnsanlık da Öldü
Yolsuzluk Soruşturması ve
İHH Yalan Haberleri
70
Vahşetin Gölgesinde Kalan Cenevre-II Toplantısı
Dr. Murat Yılmaz
74
Sistem Krizinden Suriye’de Çıkış Arayışları:
Cenevre-II Konferansı
Bülent Orakoğlu
Merkez Bankası’nın
Faiz Kararı ve Yansımaları
Dr. M. Levent Yılmaz
96
Ermenistan’ın “Batmayan Ekonomi” Formülü
99
“Arap Baharı”nın Ekonomisi
Mehmet Fatih Öztarsu
Dr. Dilek Yiğit
Sinan Tavukçu
Gülen Hareketi
Kime “Hizmet” Ediyor?
17 Aralık Darbe Girişimi
Hakkında Soruşturma
Başlatılıyor mu?
92
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu
Doç. Dr. Ahmet Uysal
Öğr. Gör. Dr. Selman Öğüt
Öner Buçukcu
78
Suriye İçin Çözüm Arayışları: Cenevre-II Konferansı
81
Türkiye-Japonya Stratejik Ortaklık İlişkilerine
Doğru
Müminleri Bırakıp Başkalarını Dost Edinmek
109
“Değişen Ortadoğu ve Türk Dış Poitikası” Paneli
110
“Devrimi’nin Üçüncü Yılında Mısır Nereye?” Paneli
112
SDE’de Devir Teslim Töreni
Prof. Dr. Talip Özdeş
Doç. Dr. Mehmet Şahin
Doç. Dr. Erkin Ekrem
86
104
Türkiye-AB İlişkilerini 2014’te Neler Bekliyor?
Zeynep Songülen İnanç
SDE Haber
SDE Haber
SDE Haber
17 Aralık Süreci:
Toplumsal Restorasyon Fırsatı
17 Aralık Sürecinin
Dinamikleri
Gülen Hareketi
Kime “Hizmet” Ediyor?
Yolsuzluk Soruşturması ve
İHH Yalan Haberleri
17 Aralık Darbe Girişimi
Hakkında Soruşturma Başlatılıyor mu?
Prof. Dr. Yasin Aktay
Aydın Bolat
Alper Tan
Dr. Murat Yılmaz
Bülent Orakoğlu
17 ARALIK DOSYASI
17 ARALIK SÜRECİ:
TOPLUMSAL
RESTORASYON FIRSATI
Prof. Dr. Yasin AKTAY
SDE Başkanı
17
Aralık’ta bazı savcıların polisle birlikte
başlattıkları operasyonlarla içine girilen
dönem, Türkiye’de demokratikleşmenin
hesaplanmayan ne kadar büyük risklerle karşı karşıya olduğunu da göstermiş oldu. 11 yıl boyunca
demokratikleşmenin hem siyasal hem toplumsal
boyutunda sessiz bir devrime imza atılmış olduğu
tartışılmaz bir gerçektir. Ancak bu gerçeklik alınması
gereken mesafelerle ilgili gözden kaçırılmış ne kadar
geniş alanlar olduğu hususunu unutturmuş olabilir.
Birkaç savcının bir operasyonda Türkiye’yi büyük
bir türbülansın içine sokabildiği bir güvenlik zafiyeti,
Türkiye’nin acı bir gerçekliği olarak bu süreçte görülmüş oldu. Ancak mesele sadece bundan ibaret
de değildir. Yani birbirleriyle irtibatlı ve devlete paralel olarak yapılanmış olan bu teşebbüs kaç kişiden
oluşuyorsa olsun, bunların bulunup devletten ayıklanmasıyla da sorunun bütün boyutlarıyla çözülmüş
olacağını düşünmemek gerekiyor.
6
ŞUBAT 2014
Doğrusu, 17 Aralık süreci bize bir toplumun farklı
bileşenlerinin siyaset, iktidar, demokrasi, bir arada
yaşamak, hukuk veya hukukun üstünlüğü gibi hususları ne kadar farklı algılıyor olduğunu gösterdi.
Üstelik bu farklı bakışlar insanların bulunduğu pozisyonlara göre dönemsel olarak, adeta nöbetleşe
bir biçimde birbirlerine de devredilebiliyor. Bunun
sebebi bileşenlerin, yani toplumsal grup veya tarafların bütün bu meselelere ilkesel bir tutumla bakmak
yerine çirkin bir iktidar oportünizmiyle bakmalarından ileri geliyor. Tam da o yüzden bugün bir kısım
yazarların HSYK, yüksek yargı, vesayet ve yolsuzluklar üzerine kesin bir dille söylediklerinin karşısına çok rahatlıkla dün aynı kalemlerinden çıkmış
tam tersi yazılar çıkarılabiliyor. Bu durum kavganın
ilkesel planda cereyan etmekten ziyade insanların
kendi grup aidiyetlerine sıkı bir biçimde tutunmuş
olmalarından ileri geliyor.
Demokrasilerde grup asabiyelerinin olması normalde asla bir tehdit veya tehlike değildir. Demokrasi
veya siyasal süreç haddi zatında gruplaşmaları
besleyen bir ayrışma zemininde yürür. İnsanlar kendi taraflarını ve taraftarlarını tutarlar ve meşru-yasal
sınırlara tecavüz etmediği sürece kimsenin bunu
yadırgaması söz konusu değildir. Neticede demokrasi, herkesin tarafsız olduğu ve sadece seçimler
zamanında insanların gidip ellerini vicdanlarına koyarak en iyiyi seçtikleri bir süreç değildir. Böyle bir
süreç esasen demokrasi açısından ideal de değildir.
Ancak devlet yapısı içinde bir gizli örgüt gibi yapılanıp, devletin içinde ele geçirilmiş bütün pozisyonları
bir örgütsel yapının mülkü gibi görüp, o pozisyonlar
üzerinde sınırsız tasarruf istidadı sergilemenin demokrasinin hiçbir gerçekçi tanımı ve tasviriyle bağdaşır yanı yoktur.
Paralel denilen yapılanmayı en güzel tanımlayabilecek tasvir bu olsa gerek. Paralel yapının bugün
malûm cemaat olması yanıltmamalı. Toplum bu
şekilde insanların birbirlerine karşı hasmane tutumunun, grup asabiyetlerinin bu etik yoksunluğunda
ilerlediği yerde devlet her zaman paralel yapılanmalar üretmek durumunda kalır. O yüzden sorunumuz
şu anda devlet içinde çöreklenmiş malum yapıyı tasfiye etmekten çok daha zor ve karmaşıktır. Nitekim
hatırlarsak, özellikle yargıdaki mevcut paralel yapının bir öncesinde başka bir paralel yapı vardı. 2010
yılına kadar Türkiye’nin yargı sisteminde yapılanmış
başka bir paralel yapı vardı ve hukukun veya yargının kendiliğinden sahip olduğu bütün bürokratik
avantajları zümresel mülk gibi kullanabiliyordu. “Hukukun üstünlüğü” gibi kimsenin itiraz edemeyeceği
bir değer, kolaylıkla söz konusu hukukçuların üstünlüğüne dönüştürülebiliyordu. Oysa hukukun üstünlüğü, hukuk adamlarının üstünlüğünü değil, herke-
ŞUBAT 2014
7
17 Aralık sadece yargının br enstrüman olarak kullanıldığı br darbe teşebbüsü olarak ele alınmamalı, bu teşebbüsün
ortaya çıkardığı bütün hastalık semptomlarının teşhs ve tedav edleceğ br süreç olarak değerlendrlmeldr.
kişilere karşı yapabilir. Türkiye bu tür operasyonlara
karşı bu kadar korunaksız bırakılmamalıdır.
17 Aralık Operasyonunu Doğru Okumak
Bir yolsuzlukla mücadele görüntüsü altında başlayan 17 Aralık operasyonunun, Türkiye için giderek
açık bir toplum olmanın gerektirdiği yeniden yapılanma fırsatını doğurduğunu söyleyebiliriz. Bu fırsatın değerlendirilmesi kuşkusuz siyasi cesaret ve
iradeye ihtiyaç duyan bir süreç içine girilmesini gerektiriyor. O yüzden bir süreç olarak adlandırılan 17
Aralık sadece yargının bir enstrüman olarak kullanıldığı bir darbe teşebbüsü olarak ele alınmamalı, bu
teşebbüsün ortaya çıkardığı bütün hastalık semptomlarının teşhis ve tedavi edileceği bir süreç olarak
değerlendirilmelidir.
se açık ve şeffaf haliyle hukuk ideasının üstünlüğü
anlamına geliyor. Yargının bağımsızlığı da yargıçların
veya savcıların başına buyrukluğu ve siyasetten bağımsızlığı anlamına gelmiyor, başka etkilerden de,
hatta kendi kişisel eğilimlerinden de bağımsız olmaları anlamına geliyor. Böylesi bir meziyet kuşkusuz
temini zor ama yargıç etiği için hiç de değersizleştirilmemesi, asla imkânsız görülmemesi gereken bir
seviyedir. Ancak kişinin bu meziyeti ne kadar sergileyebildiği yine de insan faktörüne bağlı bir konudur.
Ancak siyasetten bağımsız olması üzerinde sıkça
durulan yargıcın başka yapılara bağlı olması gibi bir
sorunumuz vardır ve bu bağımlılık “siyasetten bağımsız” olma gerekliliğinin sağladığı dokunulmazlık
alanında daha kolay üretilebiliyor. Hukuk sisteminin
bu tarz sorunlar üretmesi, yüksek yargı kurumlarında siyaset olmasın diye, seçimlerinin siyasi süreçlerden tamamen uzak tutulmasından kaynaklanıyor. Oysa yargı üyelerinin seçimi dürüstçe siyasal
sürece bağlansa, muhtemelen diğer örtülü ilişkilere
girmek zorunda kalmazlar ve doğrudan kendilerini
seçenlerle daha açık bir sözleşmeleri olur. O sözleşme görev esnasında kendilerini seçmiş bile olsa
adalet idealinden sapmayacağı ve bir gruba olan
duygusal antipatisinin, öfkesinin o grupla ilgili kararlarda adaletten sapmaya sevk etmeyeceği vaadi
8
ŞUBAT 2014
olabilir. Gelişmiş demokrasilerde bütün makamlar
seçime tabidir. ABD’de hâkimler de, savcılar da,
polis şefleri de, vergi memurları da mesleki liyakat
sahibi kişiler arasından seçimle ve belli bir süreliğine işbaşına gelir. Bu durum oralarda devlet içinde
paralel yapılanmaların oluşmasına daha az müsait
toplumsal bir durum yaratır. Oysa makamların siyaseti devre dışı bırakan bir yolla edinilmesi, bürokratik süreçlerde yanaşmacılık (klientalizm) sistemini
kaçınılmaz olarak besler ve örgütlü yapıların daha
fazla avantajlı olacağı belli güç yoğunlaşmalarını beraberinde getirir.
O yüzden, Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde 2010
yılındaki referandumdan önce yapılan Anayasa
Mahkemesi, Yüksek Seçim Kurulu ve HSYK üzerine düşüncelerin ortaya konduğu toplantılarda dile
getirildiği gibi, siyasetin daha fazla önemsendiği bir
düzenleme yapılmadıkça, bu sistem başka paralel
yapılanmalara açık hale gelir. Bu da 17 Aralık sürecinde gördüğümüz gibi başka ülkelerin Türkiye
içindeki operasyonlarını kolaylıkla yürütebilecekleri
bir güvenlik boşluğu yaratır. 17 Aralık operasyonunu malum paralel grubun yolsuzlukla mücadele
gibi masum bir maskeyle başlatmış olması bu açıdan yeterince uyarıcı olmalı. Benzer bir operasyonu
yargı içinde yapılanmış başka gruplar da istedikleri
Kuşkusuz sürecin darbe teşebbüsü boyutu da 17
Aralık’ta sona ermemiştir. 25 Aralık’ta daha büyük
bir cüretkârlıkla denenen hamle, daha sonraki günlerde Suriye’ye yardım götüren TIR’lar üzerinden
MİT’i hedef alırken olayın başka boyutları da ortaya serilmiş oldu. Olayın diğer boyutu her şeyden
önce MİT’e yönelen uluslararası niyet ve saldırıdır.
Türkiye’nin dış politikasının da bu süreçte hedef
alınmadığını söylemek zordur.
Bu seri saldırılar veya darbe girişimleri esnasında
hükümete karşı sistematik bir savaş yürütülürken
bu savaşın aktörleri de hiç kamufle olmaya bile ihtiyaç duymadan açıktan mücadele ediyor. Camiaya
mensup bilinen kalemler meydan okudukça, camiayla ilişkileri aleniyet kazanmış yargı mensupları
veya organları senkronize bir biçimde harekete geçiyor. HSYK’nın belli üyeleri, Adalet Akademisi vs.
hepsi Camianın reflekslerini sergileyerek birer sözcü
aktör gibi her topa aleniyetle giriyor. Savcılar bu ortamda ellerinde bulunan doğal seyirlerindeki dosyalar yerine bağlama ve ortama uygun cevabi hamle
niteliğinde dosyalarla ortama dalıyorlar. Başlı başına
bu süreklilik ve bağlamsallık olayın hukukla, yolsuzlukla ilgili olduğunu düşünmeyi zaten imkânsız
kılıyor. Savcılar bu hareketleriyle adaletin değil, birilerinin kavgasının temsilciliğini yapıyor olduklarını
yeterince açık etmiş oluyorlar.
En Büyük Yolsuzluk: Darbe
Elde kalan bir şey daha var ki, onunla baş etmek
o kadar kolay değil: Yolsuzlukla mücadele adına,
temiz toplum idealinin yolsuzca ve sorumsuzca suiistimali.
Yolsuzluğu araçsallaştırıp hükümete karşı sistematik saldırının hizasına dizilenler hiç kuşkusuz daha
büyük bir yolsuzluğa hizmet ediyorlar. Halkın seçimle iktidara getirdiği bir hükümete karşı bu tür
kumpaslar yoluyla darbe teşebbüsüne girişmekten
daha büyük bir yolsuzluk olamaz.
Esas itibariyle darbe her türlü ahlaksızlığı, yolsuzluğu içinde barındıran entegre bir yolsuzluktur. Nitelikli yolsuzluk olma vasfı dolayısıyla zararı kısa vadeli olmakla kalmaz. Nesillerin istikbalini de çalar.
Çünkü darbe, ahlaki standartları alabildiğine tahrif
ederek çalışır ve gelecek nesillerin de dimağlarını
zehirler. Türkiye’yi her seferinde onlarca yıl geriye
götürür. Türkiye’yi herhangi bir konuda bir adım ileriye götürmüş bir darbe yoktur. Her zaman geriye
götürmüştür.
Darbenin ve yolsuzlukla mücadele adına yapılanının
da ilk katlettiği şey, temiz bir toplumla ilgili insanların
umutlarıdır. 28 Şubat sürecini ilk tetikleyen kampanyalardan birinin sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık
eylemi olduğunu hatırlayalım. O kampanya temiz
toplum idealinin bizzat darbeciler tarafından çalınışının mükemmel bir örneği olarak kaydoldu. Esasen
bu değerli mücadelenin bu yolsuz biçimindeki kullanımı insanlarda güvenecek hiç bir dal bırakmaz.
Darbeciler her zaman kurtarıcı rolü üstlenmek için
önce ülkeyi olabilecek her türlü felakete sürüklemekten çekinmemişlerdir. 12 Eylül cuntacıları ülkeyi
bizzat kendilerinin organize ettiği ve 5 bin insanımızın öldüğü bir iç savaşın eşiğine kadar sürükledikten sonra ülkeyi kurtarmak için duruma el koydu.
Balyoz planı da aslında 12 Eylül’ü kopyalamıştı ve
aynı mantıkla hareket ediyordu. Gerekirse kendi jetimiz düşürülecek, ülke büyük prestij kaybına uğratılacaktı. İstenen darbecilerin duruma bir kurtarıcı
gibi el koyması için ortam oluşturulmasıydı.
ŞUBAT 2014
9
Hâlâ bütün bu olanların Türkiye’nin izlediği siyaset
yüzünden başına geldiğinde ısrar ediyor, ama bu
yorumu ile aslında Camiayı son zamanlarda bütün
yaptıklarıyla Türkiye’ye karşı yürütülen operasyonun
bir uygulayıcısı olarak itiraf ettiğinin farkında değil.
Evet, Türkiye cesur ve özgüvenli bir dış politika uygulamıştır. Bunun için elbette ki ne Amerika’dan ne
de başka kimseden izin alacak değildir. Bunun o birilerini memnun etmeyeceğini zaten biliyorduk. Ama
doğrusu onların bizi durdurmaya çalışmak için Camiayı kullanacaklarını da hiç hesaba katmamıştık.
Aslında Bulaç’ın dediği gibi, olup bitenlerde Camia’yı
aşan bir durum varsa, o zaman Camia’nın bütün bu
işleri istemeden yaptığını da kabul etmek gerekiyor.
Yoksa Camia, Bulaç’ın da kabul ettiği gibi, kendisini
bu kadar aşan, aştığını da fark ettiği (en azından
Ali Bulaç’ın ikaz etmesiyle bildiği) bir planın içinde
neden yer alsın?
Camia Bunları İstemeyerek mi Yapıyor?
daha fazla öne çıkan bir yanı var mı? Erdoğan’ı Jihadist olarak yansıtmalar, İHH’ya karşı veya MİT’in
kontrolündeki TIR’a karşı yürütülen kampanyalarla,
Türkiye’yi topyekûn âleme terörist olarak ihbar etmeye hizmet etmeler...
Aslında şu anda Erdoğan’a karşı yürütülen bütün
bu kampanyaların davet ettiği tek şey işgalden başka bir şey değil. Türkiye’nin milli varlığı adına şu ana
kadar biriktirilen bir sürü şey heder edildi. Erdoğan’ı
yıpratma kampanyalarının özellikle İngilizce olarak
ifade edilenlerinin diline bakınız, “Amerika gelsin bizi
Erdoğan diktatörlüğünden kurtarsın” mesajından
Bu arada Ali Bulaç olan biteni yorumlarken ilginç
yorumlara imza attı. Kendince hükümetin başına
son zamanlarda yargı eliyle gelenleri, büyük bir
uluslararası sürecin bağlamına yerleştirdi. Çizdiği
resmin Cemaati de hükümeti de aştığını ve her ikisini yok etmeye dönük büyük bir planı işaret ettiğini
söyledi. Açıkçası Bulaç, bütün bir 17 Aralık sürecini,
Geçtiğimiz günlerde HaberTürk’teki programında
Orhan Miroğlu “Birileri Erdoğan ve AK Parti başımızdan gitsin diye neredeyse Amerikan işgalini isteyecek hale gelmiş.” diyordu.
10
ŞUBAT 2014
hükümetin tek başına izlediği cüretkâr dış politikasına karşı uluslararası güçlerin verdiği bir cevap olarak okumamızı önerirken, bir yandan da cemaate
karşı hükümeti haksız bulmaya devam ediyor. Oysa
mevzunun gerçekten de cemaati aşıyor olduğu ve
uluslararası güçlerin bir müdahalesiyle gerçekleştiği
iddiasında ne kadar haklıysa ne kadar isabet ediyorsa da, camianın da bu durumun farkına varması
için neden çalışmadığı da o kadar anlamlı bir sorudur. Zira, camianın bütün yayınlarının bu büyük
planın aktif uygulayıcıları olarak çalıştığını görmüyor
olamaz.
Yoksa hep söylendiği gibi birilerinin elinde rehin midir Camia? Doğrusu şimdiye kadar camia hakkında
özellikle Gülen’in, ABD’de yaşıyor olmasından dolayı inanmadığı halde özellikle İsrail konusunda veya
bazı konularda belli şekillerde davranmaya zorlanıyor olduğu yönünde hüsnü zanlarla yorumlar yapılmıyor değildi. Oysa Gülen’in bu konuda bir baskı
ve zorlama altında olduğuna dair en ufak bir işaret
yoktur. Amerika’da özellikle Yahudi çevreleriyle çok
yakın çalışıyor olması, dinler arası diyalog ilişkileri
dolayısıyla Müslüman duyarlılıklardan gittikçe uzaklaşırken, Yahudi ve Hıristiyan duyarlılıklara gittikçe
de yaklaşıyor olduğu, onların paralelinde düşüyor
olduğu da görülüyor. Bu ilişkilerin içinde olmak tabii
ki belli konularda onlara daha yakın olmaya mecbur bırakıyor olabilir. Ama o çevrelerle bu kadar içli
dışlı olmak bir tercihtir neticede ve bu tercihte bir
zorlama olması söz konusu değildir. Kiminle dost
olunuyorsa insan onlar gibi düşünmeye onlar gibi
davranmaya başlıyor. Bu Kur’an-ı Kerim’in de defalarca hatırlattığı bir gerçektir.
Sivil Toplumun Muhalefet Hakkı Nereye
Kadar?
Onun dışında, cemaatin bazı etkili ve yetkilendirilmiş
kalemlerinin bütün bir 17 Aralık sürecini gerekçelendirirken, hükümetin İran politikasını veya diğer
dış politika tercihlerini saymaları da operasyonların
yolsuzlukla mücadele sebebiyle olmadığını, aksine
ŞUBAT 2014
11
yolsuzluk üretimini bir kamuflaj gibi kullanan bazı
güçlerin hükümete karşı bir saldırısı olduğunu itiraf
etmiş oluyorlar. Bu durum artık bir bilgi haline gelmiş olduğuna göre, bir sivil toplum kurumunun veya
bir cemaatin veya bir muhalif grubun, Türkiye’nin
iç veya dış politikasına karşı çıkması, ona muhalefet etmesi kadar doğal bir şey olamaz. Cemaat, Türkiye’nin İran politikasına karşı çıkabilir. Onu
onaylamıyor, hatta şiddetle muhalefet ediyor olabilir.
Bundan daha doğal bir şey olamaz. Ama doğal olmayan bir cemaatin, bir politikası dolayısıyla hükümete karşı bu tür entrikalarla harekete geçmesi ve
hükümetin politikasına taş koymasıdır. Bu açık bir
fitnedir, bir sabotajdır ve her türlü demokratik siyasi
rejimde bunun adı devlete paralel bir yapılanma eşliğinde suç örgütlenmesidir.
Cemaatin Stratejik Aklına Ne Oldu?
Türkiye’de bir sivil toplum hareketi olarak stratejik
akıl veya davranış sergilemede en önde gelen hareket hangisidir diye sorulsa, tartışmasız cevabım
Gülen cemaati olurdu. Kendisine çok uzak hedefler
tayin etmiş ve bu hedeflere doğru adım adım kararlı
bir yürüyüş içinde olduğu izlenimini hep vermiştir.
Hilal Kaplan’ın hatırlattığı 1999’da ortaya çıkan kasetinde Gülen’in söylediği sözler, esasen bu stratejik
aklın mükemmel bir özeti niteliğindeydi. Kendi cemaati içinde mahrem olarak paylaşılan o strateji ve
taktiklerin içinde gerektiğinde geri çekilmek, hiçbir
şey yapmıyor gibi görünmek, ama zamanı geldiğinde, risk faktörü neredeyse tamamen sıfırlandığında
harekete geçmek var. Uzun konuşmasının sonlarında şöyle diyor Gülen: “Anayasal müesseselerdeki
kuvveti cephenize çekmeden her adım erken. Kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp
taşıyabilecek güce ulaşacak ana kadar, o kuvveti
temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize
çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır.”
Bu stratejik yürüyüşün içinde bir yandan kendi algısını yönetmek de önemli bir yer tutuyor. Kendileri
hakkında olumsuz düşünen insanlar nezdinde kendilerini aklamak ve kendileriyle ilgili istedikleri algıyı
oluşturmak üzere olağanüstü bir kamu diplomasisi var. Başta GYV olmak üzere bir dizi kuruluşları
yoluyla yaptıkları faaliyetlerde bunu sağlama çabası
önemli bir yer tutuyor.
Bir zamanlar, kendilerinin “cemaat değil, sivil toplum” olduklarını insanlara kabul ettirmek için dikkat
çekici bir çaba sarf ettiler. Samanyolu TV’ye cemaat hakkında ilk sosyolojik değerlendirmeyi yapmaya
çağrılmam bu dönemde oldu. Doğrusu, benden
bekledikleri gibi, bir sivil toplum olduğunu söylemekten geri durmadım, ama böyle olmaları cemaat
17 Aralık sürec bze br toplumun farklı bleşenlernn syaset, ktdar, demokras, br arada
yaşamak, hukuk veya hukukun üstünlüğü gb hususları ne kadar farklı algılıyor olduğunu
gösterd. Devlet yapısı çnde br gzl örgüt gb yapılanıp, devletn çnde ele geçrlmş bütün
pozsyonları br örgütsel yapının mülkü gb görüp, o pozsyonlar üzernde sınırsız tasarruf
stdadı serglemenn demokrasnn hçbr gerçekç tanımı ve tasvryle bağdaşır yanı yoktur.
olmaları gerçeğini değiştirmiyordu. Cemaat de bir
sivil toplum olabilir, bir sivil toplum teşekkülü de
cemaat özellikleri sergiler zaten. Sosyoloji literatürü istedikleri cevabı üretmeye müsaitti ama onlar,
kamuoyunda cemaat kavramının “kötü” olarak algılandığını düşündükleri için onun yerine “sivil toplum”
kavramını ön plana çıkarmaya çalışıyorlardı.
Haklarındaki algıyı yönlendirmek için bir kişiyi bile
önemseyen, gereğinde dünyadaki okullarını gezdiren, bir ton para harcayarak ne kadar masum, ne
kadar hoşgörülü, hümanist, demokrasi ve diyalogdan yana, ne kadar siyaset dışı ve sivil olduğunu
ispatlamaya çalışan hareketin bugünlerde kendisi
hakkındaki algıdan haberi var mıdır acaba?
Bekir Berat Özipek gibi yıllarca cemaatin bu tür
çabalarına olumlu karşılık vermiş birinin yazdıklarını samimi bir uyarı olarak okumalarında fayda var.
Aslında sadece Özipek mi? Ahmet Taşgetiren, Ha-
kan Albayrak, Yusuf Kaplan gibi birçok isim şimdiye
kadar cemaati ve çalışmalarını yere göğe sığdıramıyordu. İtiraf edeyim ki, ben de farklı bir tutum sergilemedim. Yurtdışındaki okulların, PR çalışmaları
esnasında yansıtıldığı sınırlarda kaldığında, Türkiye
için ne kadar hayırlı bir yumuşak güç, bir sosyal sermaye, bir kolonizatör derviş rolü oynadıkları kanaatimi hala koruyorum.
Ancak o okullar yoluyla elde edilmiş olan prestijin
bu günlerde son derece müsrifçe harcandığını da
düşünüyorum. Herkesin takdir ettiği bu faaliyetler
üzerinden üretilmiş olan saygınlık, Türkiye’de siyaset üzerinde vesayet kurma gücüne tahvil edilmeye kalkışılınca ne saygınlık kaldı ne de bunca yıldır
özenle oluşturulmaya çalışılan olumlu algı.
17 Aralık süreci başladığından beri, Türkiye’de olduğu gibi, yurtdışında da, Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşları veya Türkiye’yi yakından takip eden
Müslüman çevreler arasında herkesin gündeminde
Cemaat var. Büyük çoğunluğu daha 1-2 ay öncesine kadar Cemaate çok olumlu bakan insanların
algısındaki hızlı değişim dikkat çekici. Cemaat bir
maceraya atıldı, ama bu onun 40 yıldır özene bezene biriktirdiği birçok şeyi eritti. Stratejik aklı ve
davranışıyla beni her zaman hayran bırakmış olan
bir yapının bu kadar büyük bir riski ne adına almış
olduğu sorusu yine de hâlâ anlamsız değil.
Cemaat kendi algısını yönetmeye çalışırken büyük
paralar ve emek harcıyordu. Oysa kırk yılın emeğini
bir anda harcamak sadece birkaç günde oldu.
Sosyal âlem robotları tek tek herkesin nasıl olup da
değiştiğini nankörlük edebiyatları eşliğinde okuyup
duruyor. Uzağa bakmasınlar, kendilerinden başka
kimsenin değiştiği yok.
Ölüm tutanaklarına soyunmuş görünen Mümtazer
Türköne bir zahmet cemaatin bir check up’ını yapıversin, bakalım ne çıkacak?
12
ŞUBAT 2014
ŞUBAT 2014
13
17 ARALIK DOSYASI
17 ARALIK SÜRECİNİN
DİNAMİKLERİ
Aydın BOLAT
SDE Stratejik Planlama Kurulu Başkanı
“Paralel Yargı” Derin Davalarla Gerçekten
Mücadele Etti mi?
D
emokrasi tarihimiz açısından bir milat olması
beklenen, sivil siyaset alanını genişletip özgürleştiren, askeri vesayeti tasfiye amacını
güden, aynı zamanda mili iradeye müdahale eden
darbeci, kirli ve derin yapılardan hesap sormayı ifade eden Ergenekon, Balyoz ve Derin Darbe davalarında, ilgililer hakkında gerçekten hak ettikleri ölçüde bir soruşturma ve yargılama yapıldı mı?
Bu davalar, Türkiye’nin derin vesayetten kurtulması
yolunda çok önemli davalardı. Maalesef; demokrasinin önünü endişesiz açacak, vesayet ve darbe
tehdidini temelli tasfiye edecek, derin ve kirli yapıların içeride ve dışarıdaki kozmik mihraklarını deşifre
edecek, tarihi ve gerçek bir yüzleşme imkânı heba
edilmiştir. Asrın davasında hesap sorma makamında olanlar iyi başladıkları işi kötü yönetmişlerdir.
Kanun gücünün aşırı, sorumsuz, ideolojik, taraflı ve
orantısız kullanımı bu önemli davaları hem gerçek
hedef ve sonuçlarına götürememiş, hem de davalara inancı zayıflatmış, amacından saptırmış, sulandırmış, tartışmalı ve şaibeli bir hale getirmiştir. Öyle
ki; bu davaların savcısı olduğunu söyleyen Başbakan Erdoğan ve hükümeti, askeri vesayeti tasfiye
amacını destekleyen kesimleri bile endişelendiren
ve korkutan bir aşamaya savrulmuştur. Dalga dalga operasyonlar neredeyse bir cadı avı kaygısına
sebep olmuş ancak ”yetmez, yeni dalgalar olsun”
temayülü yargıyı kuşatmıştı o günlerde. Zaman
zaman yapılan uyarılar da hiç karşılık bulmadı. Ku-
14
ŞUBAT 2014
runun yanında yanan yaşlar, sahte üretilen deliller,
davalarla ilgisiz olanları toplayıp suçlu ilan etmeler,
cemaat için hesap sormalar, dava sürecini istismar
etmeler, uzun ve keyfi tutukluluk süreleri vs. hep tartışılan iddialar oldu.
Eski emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı’nın, bu
günlere de ışık tutacak şekilde cemaatin emniyetteki yapılanmasını yazdığı kitabın (Haliç’te Yaşayan Simonlar/Dün Devlet Bugün Cemaat) yayınlanmasından bir ay sonra garip suçlamalarla tutuklanması,
15 yıl ceza yiyerek 3 yılı aşkındır ceza evinde bulunması, yine gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in
cemaatle ilgili kitap hazırlığında oldukları bir dönemde bu davalarla ilişkilendirilerek içeri alınmaları, taraflı ve ideolojik olarak cemaat çıkarları için bu dava
süreçlerinin kullandığının en bariz örnekleridir.
Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanı olarak
hükümetle bu önemli davalar sürecinde olabildiğince uyumlu çalışan ve yardımcı olan Org. İlker
Başbuğ, Başbakan’ın ‘mesai arkadaşım’ uyarısına
rağmen “terör örgütü yöneticisi” olmak gibi ağır bir
ithamla tutuklu yargılanmak üzere hapse atılmıştır.
Başka bir suç tanımı yapılamazmış gibi ‘terör elebaşı’ sıfatıyla TSK’nın en tepe komutanını itham
ederseniz bunun aşağıda ne gibi psikolojik itibarsızlaştırmaya yol açacağını hesap etmelisiniz. İçerideki
Ergenekon sanıklarının, yani İlker Başbuğ’un maiyetindeki askerlerin ifadeleri onu yakan esas sebep
olsa da, statüsü gereği tutuksuz da yargılanabilirdi.
Balyoz ve Ergenekon davalarında; toplantıya katıldı,
listeye adı karıştı ya da hakkında kasıtlı ihbar var de-
nilen kimi sanıklar da ağır cezalar aldılar. “Kurunun
yanında yaşlar da yandı” diye sızlanmalar var. Bunlar da bu önemli davaları tartışmalı bir hale getiriyor
maalesef.
Kafes Eylem Planı davası, Muhsin Yazıcıoğlu davası, Hrant Dink davası, Malatya Zirve Yayınevi davası
gibi daha birçok dava da; ya uzatıldı, ya çarpıtıldı,
velhasıl bir türlü sonuçlandırılamadı. Hatta bazıları
kapatıldı. Bunlar da kamu vicdanında yaralar açtı ve
hala sorgulanıyor.
Bu davalar, Türkye’nn dern vesayetten
kurtulması yolunda çok öneml davalardı.
Maalesef; demokrasnn önünü endşesz
açacak, vesayet ve darbe tehddn temell
tasfye edecek, dern ve krl yapıların
çerde ve dışarıdak kozmk mhraklarını
deşfre edecek, tarh ve gerçek br
yüzleşme mkânı heba edlmştr.
“Erdoğan’sız Türkiye” İttifakları
Bazı küresel güçler ve onların içerideki uzantıları tarafından “Erdoğan’sız Türkiye” için karar verildikten ve cephe açıldıktan sonra, derin devlet artıkları
ve sıkıntıdaki askerlerle ittifak kurmak ve bu diyaloğu güçlendirmek adına ardı ardına hamleler yapıldı.
Yargı bir anda başka bir kanala geçti sanki. İlk
önce Fethullah Gülen Hoca: “O yaşlı başlı
insanların içeride olmasına ciğerim
yanıyor, imkânım olsa hepsine
serbestsiniz derdim” dedi. Beklenmedik bir anda ve pek anlaşılamayan bir şekilde Ergenekon’un
en önemli sanıklarından CHP Milletvekili
Mehmet Haberal tahliye edildi. Aylarca tartışılan
CHP - İstanbul sermayesi - camia ittifakı iddiaları, Mustafa Balbay’ın jet tahliyesi, 2004 MGK
Kararları deşifre edilerek Ergenekon ve Balyoz
mahkûmlarına gül dalı uzatılması, dershane tartışmaları ve fişleme iddialarının arkasından geldi.
17 Aralık Operasyonundan hemen sonra yapılmış bir darbenin davası olan 28 Şubat Davasında tek bir tutuklu bile kalmadan hepsi salıverildi.
Yolsuzlukları operasyon konusu yapan paralel
yargıçların, 28 Şubat Davası’nın medya ve sermaye ayağının üzerine gitmeden davayı küllemeleri, o süreçte bankalardan söğüşlenen 65 milyar Doları hiç soruşturma
konusu yapmamaları gerçekten ibretlik. 28 Şubat Davası, Ergenekon ve
Balyoz Davalarından daha mı önemsizdi?
Davalar devam ederken hükümet yargıya zaman zaman uyarılar da yaptı.
Tartışma konuları hakkında kimi
endişeler dile getirilirken, dava süreçlerini olumlu yönlendirecek ya-
ŞUBAT 2014
15
destekleyen kamuoyunu haliyle üzmüş ve tedirgin
etmiştir. Bu karmaşa ortamında yeniden sahneye
çıkan derin davaların içini de, Silivri’yi de, tümden
boşaltmak isteyenlerin ikircikli tavırları endişe veriyor
doğrusu.
Bir taraftan devlet içinde bu yargılamaları yeniden
yapmayı gerektiren bir ‘paralel yapı’ olduğunu
söylüyorlar, diğer taraftan da o ‘paralel yapı’nın
17-25 Aralık’taki operasyonlarına da sonuna kadar
devam etmesini istiyorlar. Yani; ‘paralel yapı’ AK
Parti’yi bitirirken, AK Parti de ‘Paralel Yapı’yı bitirsin. Yani birbirlerini yesinler. Derin davalar için harcanan onca emek boşa gitsin. Silivri tümden boşalsın. Ortalık bize kalsın. Fırsattan istifade beklenen,
istenen şey tam da budur.
sal düzenlemeler de yapıldı. ÖYM’ler kaldırıldı, arka
arkaya yargı paketleri yasalaştırıldı, ancak bunlar
sonuçları fazla etkilemedi.
mülahazalarıyla yakından takip ediyoruz.” mealinde bir açıklama geldi. Ardından da dava süreçlerine ilişkin savcılığa suç duyurusu yapıldı.
Sonuç olarak, yargıdaki ‘paralel yapı’ hukuksal
olarak ‘Derin Devlet’le gerçek bir mücadele yapmadı. Hatta onu korudu. Son kertede ya ‘derin
yapı’, ‘paralel yapı’nın içine sızdı ya da ‘paralel
yapı’, ‘derin yapı’dan boşalan yere oturdu. Böylece ‘Derin Devlet’le kesin bir hesaplaşma ve yüzleşmenin önü kesilmiş oldu.
Son referandumla Anayasa’ya giren Genelkurmay
Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının ‘görevleriyle
ilgili’ suçlar nedeniyle Yüce Divan’da yargılanmalarını öngören yasa düzenlemesinin, referandumdan 3,5 yıl sonra Meclis’e gönderilmesi Başbakan
Erdoğan’ın hamlesinin bir parçası olarak algılanabilir. ‘Görevleriyle ilgili’ suçlardan dolayı soruşturma açılmasına, Genelkurmay Başkanı, Kara,
Deniz, Hava Kuvvetleri Komutanları hakkında Başbakan, Jandarma Genel Komutanı hakkında İçişleri Bakanı karar verecek. Tasarıda ayrıca Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının görev
sürelerinin 65 olan yaş haddine kadar uzatılmasının
da önü açılıyor.
Dengeler Değişiyor
17 Aralık Operasyonundan sonra “Erdoğan’sız
Türkiye” için çalışan ‘paralel yapı’ ve askeri istismar eden ‘derin yapı’nın kurmaya çalıştıkları ittifak Erdoğan’ın son hamlesiyle bölündü ve akamete
uğradı. Bu hamle; Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın
Akdoğan’ın “T.C.’nin milli ordusuna kumpas
kurdular” açıklaması ve ardından Erdoğan’ın paralel yapıyla birlikte “yeniden yargılama”yı gündeme
getirmesiydi. Eğer haklar zayi olmuşsa, haksızlıklara
uğrayanlar bunları belgelendirebiliyorlarsa hukukta
da yeri olan ‘yeniden yargılama’ yapılabilir açıklaması belki yeni bir ittifakın işaret fişeğiydi.
Bunun üzerine Genelkurmay’dan “siyasete karışmıyoruz ancak emekli ve muvazzaf askerlerin
davalarını hukukun üstünlüğü ve hakkaniyet
16
ŞUBAT 2014
Ancak bu böyle olmaz, olamaz, olmayacak da.
Erdoğan’ın söylediği, hükümetin üzerinde durduğu
‘yeniden yargılama’dan murat bu değil. Hükümeti
de operasyonlarla sarsan ve darbe girişimi olarak
nitelenen “Paralel Yargı” algısı eğer söz konusu
davaları da olumsuz etkileyerek hak kayıplarına,
hakların zayi olmasına neden olmuşsa ve bunlar
belgelerle ispat edilebilirse zaten hukuk sistemimizde var olan yeniden yargılanma yapılabilir denmektedir.
Darbe Suçları Cezasız Kalamaz
Ancak yeniden yargılama yapılacaksa; bu davaları
önemseyen kamuoyunun endişe ve tedirginliklerine
duyarlı olacak tarafsız bir yargılama sürecinin yürütülmesi elzemdir. Haksızlıklar varsa giderilmeli; an-
Yargıdak ‘paralel yapı’ hukuksal olarak
‘Dern Devlet’le gerçek br mücadele
yapmadı. Hatta onu korudu. Son kertede
ya ‘dern yapı’, ‘paralel yapı’nın çne sızdı
ya da ‘paralel yapı’, ‘dern yapı’dan boşalan
yere oturdu. Böylece ‘Dern Devlet’le
kesn br hesaplaşma ve yüzleşmenn önü
keslmş oldu.
cak, darbe suçları cezasız kalmamalı, bu süreç örtülü affa dönüşmemeli. Rövanş duyularından uzak
olmalı, sıfırdan yargılama olmamalı, derin vesayetçi
yapının tasfiyesi hedefinden sapmamalı. Derin davaların meşruiyetini ortadan kaldıracak ve askerî
vesayetin hortlamasına yol açacak noktalara gelinmemeli. Derin yapının gerçek suçlularına inilmeli ve
dış bağlantıları ortaya çıkarılmalı. Kürt Ergenekon’u
soruşturulmalı. ‘Yeniden Yargılama’ fırsatıyla demokrasimize ve devlet yapımıza yönelen tehditler
deşifre edilmeli. Vesayetsiz, gerçekten halk iradesine dayanan tam demokrasinin önünü açacak ve
güvencesi olacak tarihi yüzleşme imkânının bu defa
heba edilmemesi gerekir.
Yeni Türkiye’nin ve bütün milletin beklentisi budur.
Böylece bu kriz Türkiye için tarihi bir fırsata dönmüş olur. Elbette ki her şeyden önce bu ‘Paralel
Yargı’nın ve ‘Paralel Yapı’nın tasfiye edilmesi gerekir. Ülkenin en acil gündemi budur.
Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin
Feyzioğlu’nun Dolmabahçe’de Erdoğan’la, sonrasında Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanıyla ‘yeniden yargılama’ ile ilgili temasları Erdoğan’ın son
hamlesi çerçevesinde değerlendirilebilir.
Derin Davalar ve ‘Yeniden Yargılama’
Ülkemizde Derin Devletle yüzleşmeyi, hesap sormayı ifade eden Ergenekon ve Balyoz davalarının
yeniden görülmesinin tartışılması, bu yargılamaları
ŞUBAT 2014
17
17 ARALIK DOSYASI
Gülen
Hareket
KİME “HİZMET” EDİYOR?
Arkadaki odakların gerçek amacının, ağaç, Alevilik,
dershane olmadığı 17 Aralık 2013’te tamamen ortaya çıktı. Bugünün malumatıyla her ne kadar henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da kısa zaman
içinde 17 Aralık teşebbüsünün “rüşvet ve yolsuzluk” için değil meşru hükümete darbe yapmak için
planlandığını herkes görecek ve anlayacaktır.
Bu ülkede ilk defa rüşvet ve yolsuzluk olmadığı gibi
ilk defa rüşvet ve yolsuzluk operasyonu da yapılmıyor. Yolsuzluk kılıfı altında bu ülkenin siyasi, sosyal
ve ekonomik istikrarına karşı savaş açıldı. Amaç,
rüşvet ve yolsuzluğu cezalandırmak değil, ülkeyi,
devleti bağımsızlaştıran hükümete darbe yapmak
ve devletin dizginlerini 2006 öncesindeki gibi ABDNATO zihniyetine teslim etmekti.
ABD, birkaç sene öncesine kadar Türkiye’deki ordu
ve yargı üzerinden hükümetlerin dizginlerini elinde
tutar ve devlete ayar verirken, son olaylarla, Gülen
Hareketi üzerinden ayar yapmayı denedi. Ancak,
17 Aralık ve devamındaki hukuk cübbesi giydirilmiş
saldırılar her ne kadar Gülen Hareketine mensup
devlet görevlilerince yapılmış olsa da arka plandaki
gerçek daha da derin.
Alper TAN
SDE Yüksek İstişare Kurulu Üyesi
Y
eni Türkiye’ye karşı kurulan tuzaklar, oyunlar,
planlar son iki seneden beri açık saldırılara
dönüştü. Oslo görüşmelerinin sızdırılması,
Ergenekon ve Balyoz davalarının sulandırılması gibi
daha önceki bazı girişimleri bir plan veya oyun olarak değerlendirmek mümkün. Ancak 7 Şubat 2012
MİT operasyonu, hukuk kılıfında açık bir saldırıydı.
Gezi olayları bir darbe teşebbüsüydü. 57 İslam ülkesi arasında en önemlilerinden ikisine, hem Mısır
hem de Türkiye’ye eşzamanlı olarak darbe teşebbüsü yapıldı. Planlayanlar, darbeyi Mısır’da başardılar ama Türkiye’de başaramadılar.
Gezi olaylarıyla birlikte, üçüncü Boğaz köprüsüne, “Yavuz Sultan Selim” adının verilmesi gibi
18
ŞUBAT 2014
sembolik meseleler de bahane edilerek Alevi vatandaşların sokağa dökülmeleri provoke edildi. Cami-Cemevi, ODTÜ ormanına yol yapımı gibi konular üzerinden halkın hassasiyetleri tahrik edilmeye
çalışıldı. Bunların hiç biri, belli odakların toplumda
bekledikleri kadar karşılık bulmadı.
Bu defa kızlı-erkekli öğrenci evleri tartışması sahneye
sürüldü, tutmadı. Devamında dershane tartışması
başlatıldı. Seçilen konularla, mümkün olduğunca
toplumun her kesimini ilgilendiren hassasiyetler
kaşınıyordu. Hükümet, dershane konusunu 2
sene erteleyerek tartışmayı körükleyenlerin gerçek
niyetinin dershane olmadığını halka göstermek
istedi.
1944 ortalarında başlayıp 2006 yılı ortalarına kadar
Türkiye’de devletin dizginlerini elinde tutan ABDNATO konsepti, asker ve eski vesayet düzeninin
paydaşları deşifre edildiği için o aktörlerle artık başarılı olamıyor. Bu defa yeni oyuncular denemek
istedi. 2002 seçimleri ile çok güçlü olarak gelen
ve devamındaki her seçimde gücünü arttırarak iktidarının 12. yılına giren ve yakın tarihlerde yapılacak
seçimlerde de zayıflama emaresi göstermeyen Tayyip Erdoğan hükümetine karşı, dini görünümlü bir
cemaati kullandı.
Gülen hareketinin orduda, yargıda, poliste, diğer
kritik devlet kurumlarında, medyada, hafife alınamayacak bir gücü ve toplumda da belli ölçüde
sevgi ve sempatisi vardı. ABD ve ortakları bu gücü
kendi hesaplarına kullanmak istediler.
Anlaşılan o ki Gülen Hareketinin yönetimi, dünyanın “süper gücünü” arkalarına almalarının verdiği
rahatlıkla bu cesareti gösterdiler. Gülen Hareketinin
üst yönetiminde bu darbe girişimine alet olanların
şahsi hesap ve amaçlarının olduğu anlaşılıyor. Çünkü bu darbe girişiminin tabandaki Gülen cemaati
mensuplarına hiçbir faydası olmadığı gibi sadece
Bugünün malumatıyla her
ne kadar henüz tam olarak
anlaşılamamış olsa da kısa
zaman çnde 17 Aralık
teşebbüsünün “rüşvet ve
yolsuzluk” çn değl meşru
hükümete darbe yapmak
çn planlandığını herkes
görecek ve anlayacaktır. Son
olaylarla yce anlaşılmıştır
k Fethullah Gülen, “İslam
değerler” ve “Türkçe” gb
Türklükle lgl bazı
hassasyetler, küresel
güçlern planlarına alet olarak
kullandırmaya çalışmaktadır.
Bu yanlış süreçte se kalb Allah
sevgsyle çarpan y nyetl
Anadolu çocukları sthdam
edlmekte ve yanlış şlerle heba
edlmektedrler.
büyük zararları var. 2010 yılında Mavi Marmara saldırısı nedeniyle dünyadaki tüm Müslümanların düşman olarak gördüğü İsrail hükümetinin otoritesine
karşı gelinmemesini telkin eden Fethullah Gülen,
kendi hükümetinin otoritesine, kendi cemaati üzerinden savaş açılmasını hiçbir vicdan sahibi cemaat
mensubuna anlatamaz.
Fethullah Gülen, 27 Ocak 2014 tarihinde BBC’de
yayınlanan mülakatında “(Kendilerini) İsrail yanlısı
gibi gösterme, tamamen onları kendi milletimize
tercih ediyor gibi gösterme, buna dair bir şey yok”
diyor. Mavi Marmara için konuşurken de “Keşke
diplomasi sonuna kadar kullanılsaydı, kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi. Bunlar değişik problemlere, sosyal problemlere sebebiyet verir, kompli-
ŞUBAT 2014
19
kasyonlara sebebiyet verir” şeklinde devam ediyor.
Sanki “Kaba kuvvet” kullanan taraf İsrail değil de
Türkiye imiş gibi gösteriyor.
Mavi Marmara olayında uluslararası sularda sivil
toplum kuruluşlarının insani yardım taşıyan gemilerine sanki İsrail değil de Türkiye saldırmış gibi konuşuyor. 2010 yılında 10 vatandaşımızın katledildiği
saldırıda Fethullah Gülen’in İsrail’i eleştirdiğini hiç
hatırlamıyoruz.
150 bin vatandaşını katleden Suriye diktatörünün
son üç sene içerisinde 11 bin insanı sistematik işkence yöntemleri ile öldürdüğüne dair Ocak ayında
55 bin fotoğraf çıktı. Bu katliamları dünyanın gözleri
önünde devam ettiren Beşşar Esed’in arkasında
Rusya, Çin ve İran’a ilave olarak ABD’li Neoconlar,
Avrupa’nın güçlü devletleri ve İsrail var. Türkiye’de
ise CHP ve Doğu Perinçek’e ait İşçi Partisi Esed’i
destekliyor.
12 Eylül darbeclern ble “Hızır
gb yetştnz” dyerek öven,
28 Şubat’ın başı Süleyman
Demrel’e bağlılıklarını bldren,
28 Şubat darbeclernn şlern
kolaylaştırarak destekleyen,
Katolk Papaya tazmde
bulunan, Ortodoks Patrkle
dost olan, hahamla ters
düşmeyen, atestle, Budst’le,
lberalle ş tutan bu zhnyet, ne
oldu da kend ülkesne, kend
hükümetne, kend devletne,
kend mlletne savaş açıyor!
2010 yılında Gazze’ye insani yardım götüren Mavi
Marmara gemisine İsrail ordusu saldırmıştı. 2014
yılının Ocak ayında Suriyeli mazlumlara yardım götüren MİT’e ait TIR’lara yapılan hukuk kılıflı karanlık
saldırılara ise en çok Gülen Hareketi sahip çıktı. Bu
hukuk kılıfındaki saldırıları planlayanlar Türkiye hükümetini uluslararası hukukta El Kaide ile eş duruma düşürmek ve Türkiye’yi Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılatmak istiyorlar.
Şimdi soralım. Böyle bir durum, Neoconlar, Rusya,
İran, AB, İsrail ve Beşşar Esed dışında kimleri memnun eder?
Gülen hareketi kuruluş felsefesinin tamamen dışına çıkmış durumda. Bu gerçeklik açıkça görülüyor
artık. Bu hareketin yönetim kademesinin “hizmet
anlayışının odağında” hala Türkiye’nin olduğunu
düşünmek artık mümkün değil. Çünkü bu bir darbe
girişimidir ve hatayla değil kasten yapılmıştır.
Son olaylarla iyice anlaşılmıştır ki Fethullah Gülen, “İslami değerleri” ve “Türkçe” gibi Türklükle
ilgili bazı hassasiyetleri, küresel güçlerin planlarına
alet olarak kullandırmaya çalışmaktadır. Bu yanlış
süreçte ise kalbi Allah sevgisiyle çarpan iyi niyetli
Anadolu çocukları istihdam edilmekte ve yanlış işlerle heba edilmektedirler.
Birileri başka ülkelerde operasyon planlamakta ama
operasyonun zayiatını bu ülkenin çocukları oluşturmaktadır. Bunun hesabını en başta bu cemaatin
içinde yer alan iyi niyetli insanlar yapmalılar.
“Sövene dilsiz, dövene elsiz” olmayı öğütleyen,
İsrail otoritesini sarsmamayı isteyen bir “İslami li-
20
ŞUBAT 2014
der” ne oldu da kendi ülkesinin İslami hassasiyeti
olan dindar hükümetine karşı savaş başlattı!
12 Eylül darbecilerini bile “Hızır gibi yetiştiniz” diyerek öven, 28 Şubat’ın başı Süleyman Demirel’e
bağlılıklarını bildiren, 28 Şubat darbecilerinin işlerini
kolaylaştırarak destekleyen, Katolik Papaya tazimde
bulunan, Ortodoks Patrikle dost olan, hahamla ters
düşmeyen, ateistle, Budist’le, liberalle iş tutan bu
zihniyet, ne oldu da kendi ülkesine, kendi hükümetine, kendi devletine, kendi milletine savaş açıyor!
Eğer bu cemaatin mensupları, kendi vicdanlarında
bu soruya hayırhah bir cevap bulamıyorlarsa yanlışı
görüyorlar demektir. Yok, çetrefilli izahlarla durumu
örtmek istiyorlarsa o da başka bir şeydir.
Ama şunu herkes bilmeli ki; ABD ve müttefikleri doğrudan saldırarak Yeni Türkiye’yi engelleyemedilerse
dublör ve figüran kullanarak hiç engelleyemezler.
ŞUBAT 2014
21
17 ARALIK DOSYASI
YOLSUZLUK
SORUŞTURMASI
ve
İHH YALAN
HABERLERİ
Dr. Murat YILMAZ
SDE İç Politika ve
Demokratikleşme Programı Koordinatörü
S
on günlerdeki yolsuzluk soruşturmasıyla siyaseti dizayn etme teşebbüsünü anlayabilmek için biraz geriye, 2009’a dönmek lazım. İbn-i Haldun‘un
dediği gibi “Geçmiş geleceğe, suyun suya
benzemesinden daha çok benzer.” AK
Parti’ye yönelik açılan kapatma davasının
neticelenmesiyle, Türkiye’de siyaset yeni
bir döneme girdi. Bilhassa cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde laiklik ekseninde
bir kriz yaratma çabası, iş referandum
noktasına ulaştıktan sonra adeta anlamını
ve kullanım değerini yitirdi. Laiklik cepheleşmesinden “yorgun siyaset” kendisine
sığınacak bir liman aradı. Liman ihtiyacı
bilhassa, AK Parti’yi yenemediklerini düşünen cephede hissediliyordu. Bu liman
apolitik olmalıydı ama politikanın yeniden
üretildiği duygusunu ve imajını da vermeliydi. Bu belki milliyetçilik olabilirdi. Ancak
bu konu çok kullanıldığından inandırıcılığı
kalmadığı gibi, AK Parti bu meselede öne
geçmiş ve milliyetçi bir üslupla siyaset
yapmaya başlamıştı.
22
ŞUBAT 2014
Yeni siyasi hat, AK Parti’yi iktidara getiren dinamikleri bozacak bir
hat olmalıydı. 2002 öncesinde yaşanan iktisadi krizler ve yolsuzluk
iddiaları da düşünülünce, yeni hat
bulundu: Yolsuzluk ve yoksulluk
üzerinde etik siyaset. Böylece AK
Parti’nin önemli bir söylemi elinden
alındığı gibi, tabanı da ideolojik kutuplaşmayla sabitleştirilmeden yerinden sökülebilecekti.
Muhalefetin, bilhassa CHP’nin inşa
ettiği bu hat; CHP-AK Parti kutuplaşmasının altında ezilen MHP’yi,
AK Parti’yi kapatmayı başaramayan ve girdiği mücadeleden ağır
hasar alarak çıkan bürokrasiyi, AK
Parti ile girdiği tartışmalarda onu
yıpratacak yeni bir argüman bulan
TÜSİAD çevrelerini, AK Parti’nin reformcu kimliği
dolayısıyla kimlikleri ellerinden alınan “demokrat”ları,
yolsuzluktan yıkılmış merkez sağ siyasetçileri, medyayı ve AK Parti karşıtı kampanyayı meşrulaştıramayan Gülen Cemaatini ziyadesiyle memnun etti.
Bu stratejinin iki ayağı vardı. Birincisinde, AK
Parti’nin yolsuzlukla ilişkisi olduğu kanaatini kamuoyuna mal etmek hedefleniyor; ikincisinde ise AK
Parti’nin yardım marifetiyle yoksullarla kurduğu ilişkiyi koparmak amaçlanıyor. 2009’da Almanya’da
başlayan Deniz Feneri davası bu iki hedefin bir arada gerçekleşmesine hizmet edecek olağanüstü bir
fırsat olarak görüldü. Ancak ölçü o derece kaçırıldı
ki, kamuoyundaki inandırıcılık zayıfladı. Davanın bir
anda siyasileştirilmesi, belki kendi haline bırakılsa
bu hedeflere hizmet edebilecek gelişmelerin dahi
önünü kesti. Meselenin bir dava marifetiyle takdimi de, zaten davalardan ve mahkemelerden bıkmış
vatandaşların beklendiği ölçüde dikkatini çekmedi.
Üstelik o dönemde yürüyen Ergenekon ile başarısız
kapatma davalarının bir tür rövanşı izlenimi veren
Almanya Deniz Feneri davası arzu edilen neticeyle
sonuçlanmadı. Muhalefetin bu saldırısının, sadece
AK Parti’ye değil, sivil toplum kuruluşlarına da yönelik bir saldırı olarak algılanmasına yol açtı.
Muhalefet, bilhassa CHP ve Doğan medya grubu,
meseleyi yolsuzluk ötesinde bir yere taşımaya çalıştığı için ikna edici olamadı. Bir faaliyetin hukuk-
suzluğunu değil bir varoluş şeklini ve sivil aktörlerin
meşruluğunu, ontolojisini tartışmaya açtığı için bu
davayı hassasiyetle takip eden muhafazakâr, mütedeyyin kitlenin sessiz reaksiyonuyla karşılaştığını
dahi fark edemedi. AK Parti’ye karşı kullanılmak
istenen yolsuzluk ve yoksulluk söylemi bu şekilde,
ideolojik bir karakter kazanmış oldu.
Bu stratejik yanlış, yolsuzluk ve yoksulluk üzerinden
gelişen siyasi hattın erken başarısızlığını göstermesine rağmen, basının da katkısıyla oluşan gürültü
ortamı muhalefetin yeniden düşünmesini engelledi.
Bunun da ötesinde muhalefetin perspektifi, demokratik ve sivil zemini daraltacak devletçi, bürokratik
ve otoriter bir muhtevaya sahipti. Nitekim Almanya Deniz Feneri davasını takiben açılan yoksullara
yardıma yönelik “sadaka kültürü” tartışması da fiyaskoyla neticelendi. Yoksullarla da sıradan vatandaşlarla da nasıl konuşulacağını bile bilemeyen bir
bakış açısından bir etik çıkarmak mümkün değil.
Umberto Eco’nun dediği gibi, “Etik, ancak ötekinin
sahneye girişiyle mümkün olabilir”. Ötekinin meşruluğunu kabul etmeyen, kamusal alana çıkartmayan
ve kendi dışındaki bütün ötekileri, “hiç kimse” haline getiren bürokratik vesayet ise zaten başka türlü
bakamazdı. Bakamadığı için de bu ufkun ötesini
göremedi.
Almanya Deniz Feneri davası ve sadaka kültürü
tartışmalarının başarısızlığına rağmen yolsuzluk tar-
ŞUBAT 2014
23
29 Mart 2009’dak tatbkattan ders alarak
hayata geçrlen yolsuzluk kampanyasının
amacı, ekonomk br krz de tetkleyerek syas
stkrarı bozmak, Türkye’nn yurt dışındak
tbarını sarsmak ve AK Part’nn arkasındak
% 50’lk oy bloğunu dağıtmaktır.
tışmalarına devam edildi; üstelik de CHP’nin etik
siyaset anlayışı 2009’da CHP’li Çankaya Belediye
Başkanı Muzaffer Eryılmaz’ın ifşaatlarıyla ayyuka çıkarken... Bu seferki proje, dürüst ve mütevazı imajıyla hesap uzmanı kökenli eski bürokrat, yeni siyasetçi Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden geliştirildi.
Türkiye İş Bankası yönetim kurulu üyeliği ve Vatandaşı Koruma Derneği genel başkanlığı yapan Kılıçdaroğlu rolünün hakkını veriyor, basın kendisini olağanüstü destekliyordu. Elinde belgeler sakin sakin
konuşuyordu. Rakipleri kızdığında uygar bir biçimde tartışmak istediğini, aksi halde üzüldüğünü söylüyordu. “Eroin kaçakçısı” dediği şahsın kendisinin
değil firmasının anlaştığı bir başka firmada çalışan
yüzlerce şoförden birinin, şahsi olarak eroin kaçakçılığı yaptığı ortaya çıkınca da sakindi o. Rakipleri
ise “bu kadarcık” bir iddia karşısında dahi, kızan ve
uygarlık çizgisinden kayan kişilerdi. Doğrusu böyle
bir tartışmayı seyredip, “Bak burada aşırı kaçtı ama
diğer söyledikleri belgelere dayanıyormuş” rahatlığıyla futbol yorumu gibi konuşma zevkine kapılan
seyirciler de, bu projenin başarıları arasındaydı. Ergenekon davasında masumiyet karinesi şiarıyla insan hakları aktivisti kesilen bu kesimlerin, konu ötekiler olunca masumiyet karinesinden ne kadar kolay
vazgeçebildikleri bu şekilde görülüyordu. Ancak Kılıçdaroğlu, tartıştığı isimlerin partideki görevlerinden
istifa etmesi ve Melih Gökçek’in Ankara Büyükşehir
Belediyesi’ne yeniden adaylığının açıklanmasındaki
gecikme nedeniyle siyasette bir yıldız haline geldi.
Proje tutmuş muydu? Kılıçdaroğlu’nun başarısı bir
anda siyasete tahvil edilmek istendi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday ilan edildi. İstanbul adaylığı, Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin 10 puan
üzerinde bir oy almasıyla sonuçlanmıştı. Bu başarı,
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın 2010’da internete servis edilen kasetle istifa etmesinden sonra
Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlığa getiren projeye
imkân verdi.
24
ŞUBAT 2014
29 Mart 2009’daki mahalli idareler seçimleri, kapatma davasından sonra AK Parti’yi sıkıştırmak
için devreye giren yolsuzluk ve yoksulluk üzerinden
etik siyaset anlayışının sonu olmadı. 30 Mart 2014
mahalli idareler seçimleri öncesinde yeniden tedavüle sokuldu. Bu sefer bir siyasi parti ve siyasi liderin elinden değil, yolsuzluk soruşturması üzerinden
kampanyaya dönüştü. Böylece kampanyanın daha
inandırıcı olacağı düşünülmüştü. Kampanyanın dindar kimliğiyle bilinen bir cemaatle özdeşleştirilmesinin, AK Parti ile tabanı arasındaki kopmayı kolaylaştırılacağı düşünüldü. Siyasetçiler tarafından değil hukukçular eliyle başlayan, medya ve siyasetin
eşzamanlı dâhil olacağı bir kampanya başladı. 17
Aralık’ta başlayan ve 25 Aralık 2013’te derinleşen
bu kampanya ile 30 Mart 2014’e ve sonrasındaki
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine tesir edecek bir tür
gayrinizami harp başlatıldı.
29 Mart 2009’daki tatbikattan ders alarak hayata
geçirilen yolsuzluk kampanyasının amacı, ekonomik bir krizi de tetikleyerek siyasi istikrarı bozmak,
Türkiye’nin yurt dışındaki itibarını sarsmak ve AK
Parti’nin arkasındaki % 50’lik oy bloğunu dağıtmaktır. Yolsuzluk kampanyasının ikinci versiyonundaki
ikinci ayağı, yurtdışına yöneliktir. Türkiye’nin siyasi
rejiminin otoriter, yozlaşmış hatta El-Kaideci, “cihadist” ve terörist olduğunu göstermektir. İşte Halk
Bankası etrafındaki tartışmalar ve “yardım konvoyunda silah bulundu” üzerinden İHH’ya yönelik yalan kampanyasının amacı budur. İHH üzerine yönelik yalan kampanyası, dış ayağın yanında yoksullara
yönelik yardımı suistimal iddiasıyla iç politikaya yönelik bir boyut da taşıyor. Bu şekilde AK Parti ile
yoksullar arasındaki bağın da koparılması amaçlanıyor. Bu siyasi mühendislik tarihten alınan dersle
yeniden hayata geçirilirken; siyasetin, AK Parti’nin,
medyanın, STK’ların ve vatandaşların hiçbir ders çıkarmamış olması mümkün mü?
“Paralel Devlet”in Özerklik İlanı
17-25 Aralık’ta siyasete müdahale amaçlı yolsuzluk soruşturmaları kapsamında en son Hatay’da
yaşanan TIR operasyonu taktik değil, stratejik bir
müdahalenin konseptini ele veriyor. Bu konsept, bir
tür gayrinizami harple “çifte egemenlik ve paralel
hükümet oluşumu” marifetiyle içeride ve dışarıda
“yönetemeyen AK Parti” imajı vermektir. AK Parti
hükümetini içeride diktatör ve yolsuzluğa bulaş-
mış, dışarıda terörist ve haydut gösterme amacına
matuf bu strateji, bir ekonomik krizi de tetikleyerek
büyümeyi düşürmek ve AK Parti etrafında % 50’lik
seçmen bloğunu çözerek başka siyasi kombinasyonların önünü açmaktır.
Bu stratejik konseptin ilk örnekleri bilhassa yabancı medya ve yabancı dilde yayın yapan medyada
Başbakan Erdoğan’ın otoriter ve giderek diktatörleşen bir kişilik olarak takdim edildiği psikolojik harp
yayınlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu durum daha sonra
Türkiye’deki artan siyasi kutuplaşmanın sebebi olarak takdim edilmeye başlandı. Gezi olaylarının ilk üç
gününden sonra ortaya konan siyasi dizayn amaçlı
gayrinizami harbin hedefi de Başbakan Erdoğan’a
yöneldi. Gezi olayları sırasında ve sonrasında ısrarla
adeta Başbakan Erdoğan olmasa bu tür eylemler
olmazdı, bütün problemler Erdoğan’ın üslubundan çıkmaktadır şeklinde bir kanaat oluşturulmaya
çalışıldı. Hatta bu dalga öyle bir noktaya geldi ki,
“Türkiye’nin önündeki siyasi sorun olarak Tayyip Erdoğan” diye güya siyasi analizler yazılabildi.
Gezi olaylarını takiben bunun devamının sonbaharda geleceği ve sıcak bir sonbaharın Türkiye’yi
beklediği kehanetiyle herkes yeni Gezi olayları beklemeye başladı. Üniversitelerin açılması ve ODTÜ
yolu tartışmalarında beklenen katılım olmayınca,
beklenen olmayacak denilerek tam rahatlanmıştı ki,
17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları başladı. Böylece gayrinizami harbin temel kurallarından biri olan
beklenmeyen yerden saldırı kuralı uygulandı “Paralel Devlet” tarafından. Bu hamle 30 Mart 2014 tarihinde mahalli idareler seçimlerine, üç ay sonra da
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidecek Türkiye’nin
kayıtsız kalmayacağı düşünülen yolsuzluk iddialarına dayanıyordu.
2009 mahalli idareler seçimlerinde Kılıçdaroğlu
üzerinden denenen yolsuzluk iddiasına dayanan
seçim stratejisi bu sefer yargı ve emniyet eliyle uygulanmaya çalışıldı. Bu aslında öteden beri varlığı
bilinen ve yığınak yapılan “paralel devlet”in meydan
okuyucu bir şekilde ortaya çıkışıydı. Bu bakımdan
bu operasyonu dershanelerle veya kızgınlıkla izah
etmek doğru değildir. Her gayrinizami harp bir
“özerk bölge” ilan ederek otoriteyi meşruluk krizine
sokmak ve artık ülkenin tamamını yönetemediğini
göstermek ister. PKK’nın vb. örgütlerin devrimci
halk savaşıyla yapmak istedikleri budur. Ancak bu
hedef şiddet kullanan örgütlerle sınırlı değildir. Şimdi
yapılan topografik bir bölgede değil, erkler arasında
yargıda ve yürütmede, emniyette bir tür “özerklik”
ilan edilmesidir.
Gene Sharp’ın, otoriter rejimlerle şiddet içermeyen
mücadelelerin konseptini oluşturduğu ‘Diktatörlükten Demokrasiye’ çalışması, sadece Gezi’deki siyaset mühendisliğinin değil, 17-15 Aralık müdahalesinin de referans noktasıdır. “Duran adam” eylemi gibi
“çifte egemenlik ve paralel hükümet oluşumu” da
politik direniş eylemi olarak 198. son eylem olarak
sınıflandırılmıştır. Bu bakımdan yolsuzluk soruşturması ve en son Hatay’daki TIR operasyonu bir tür
özerklik ilanıdır. Özerklik ilanı otoriteyi sarsmak ve
dış müdahaleyi mümkün kılmak için yapılır. Burada
dış müdahaleden kastedilen Türkiye’nin Batı ülkelerinden tecrit edilmesi hatta kendi ifadeleriyle söylersek “İran uluslararası sisteme entegre olurken,
Türkiye’nin sistem dışına çıkması” propagandasıdır.
Bu propagandanın amaçlarından biri de beklenen
ekonomik krizi tetiklemesidir.
Son tahlilde Türkiye siyaseti iyi çalışılmış ve planlanmış bir gayrinizami harple karşı karşıyadır. Gayrinizami harbin esası küçük güçle büyük güce yanlış
yaptırmak, büyük ve meşru gücü gerçek gücünü
kullanamayacağı bir alana hapsetmek ve düşünmesini engellemektir. Bütün gayrinizami harplerin
siyasi gerekçeleri, hedefleri ve müttefikleri vardır.
Bu bakımdan gayrinizami harbe sadece polisiye,
idari ve hukuki tedbirle karşılık vermek en büyük ve
meşru güç olan siyasetten vazgeçmek anlamına
gelecektir. Bu gayrinizami harbin temel varsayımı,
Türkiye’nin demokratik olmadığı ve otoriterleştiğidir.
Siyaseten verilecek cevap bunun böyle olmadığını
göstermektir, Gezi’den sonra “Demokratikleşme
Paketi”yle gösterildiği gibi.
ŞUBAT 2014
25
17 ARALIK DOSYASI
Türkye’de Başbakan’ın çalışma ofsne böcek koyanlar, hang kurum çersnde olursa olsun o kurumun
kurumsal kmlğ dışında kuruma sızmış hanlerdr. Sızma ne kadar büyük ve vahm boyutlarda olursa
olsun, hang ülkeler tarafından desteklenrse desteklensn, devlet bu ayrık otlarını ayıklayacak güçtedr.
17 Aralık Darbe Grşm
Hakkında Soruşturma
Başlatılıyor mu?
Bülent ORAKOĞLU
SDE Başkan Danışmanı
17
-25 Aralık’ta yolsuzluk ve rüşvet operasyonu kılıfı altında, milli irade ve demokrasiyi hedef alan küresel merkezli darbe
girişimi, 1960, 1970 ve 1980 klasik ve 28 Şubat
Postmodern darbe süreçlerinden farklı bir biçim ve
şekilde, yargı ve polis içine sızmış devlet hiyerarşisi
dışında illegal hiyerarşik bir yapı ile hareket eden, Paralel Yapılanma tarafından gerçekleştirilmek istendi.
Bu amaçla, İstanbul’da 17 Aralık’ta yapılan operasyonlarda, devlet nizamı, işleyişi, kanun düzeni ve
normları ihlal edilerek yaklaşık 90 kişi gözaltına alındı.
Başlangıçta gözaltına almaların, Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak birbirinden bağımsız 3 dosya
üzerinden ve zaman ayarlı olarak seçimler öncesine
denk getirilmesi, hâkimlerin operasyon takvimine
göre ayarlanması, göz altıların kamuoyunun yakın-
26
ŞUBAT 2014
dan tanıdığı ünlü isimler üzerinde yoğunlaşması,
kabinede görev alan 4 bakanın oğlu, Halk Bankası Genel Müdürü, Fatih Belediye Başkanı ve Ali
Ağaoğlu’nu da kapsaması, Yeni Türkiye’nin, siyasi bir operasyon tehdidi ile karşı karşıya olduğunu
gözler önüne serdi.
Soruşturmalar Hukuki mi? Başsavcı ve İl
Emniyet Müdürüne Bilgi Verilir mi?
Üstelik yolsuzluk ve rüşvet örtüsü altında başlatılan
ve İçişleri Bakanı dâhil 4 Bakanı da içine alan soruşturmayı yürüten savcı ve polis şeflerinin, soruşturmaları UYAP ve POL-NET’e girmeyerek ve üstlerine
bilgi vermeyerek devletten gizledikleri, mevcut kanun tüzük ve yönetmeliklere aykırı usulsüz ve rastgele soruşturmalar yürüttükleri iddia edilmişti.
3628 sayılı Yolsuzluklarla ve Rüşvetle Mücadele
Kanununun 19. maddesi, Cumhuriyet Savcısı’nın
17. maddede yazılı suçların işlendiğini öğrendiğinde, sanıklar hakkında doğrudan doğruya soruşturmaya gizlice başlamasını ve bu durumu, atamaya
yetkili amirine ve bakanlar hakkında yapılan soruşturmalar nedeniyle 19-8 maddeleri gereği, TBMM
Başkanlığı’na bildirmesinin kanuni bir görev olduğuna işaret ediyor.
İçişleri Bakanlığı’nın Adli Kolluk Genelgesi, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu ile
ilgili Yönetmeliğin 148. maddesine atıf yaparak, İl
Emniyet Müdürü ve Jandarma Bölge ve Alay Komutanlarının adli görevi fiilen yürütme yükümlülüğünün olmadığını; ancak adli görev ve işlemlerin tam,
doğru ve zamanında yapılmasını sağlamak, denetlemek, yanlış ve eksiklerin nedenlerini inceleyerek
gidermek, gerektiğinde emrindeki görevliler hakkında soruşturma yapmak gibi yetkilerinin olduğunu
belirtiyor.
Bu durumun, İl Emniyet Müdürü veya Jandarma
Alay Komutanı’nın astları tarafından yapılan adli işlemlere ve dolayısı ile derdest soruşturma evrakına
müdahalesine açık bir durum meydana getirdiğinin
bir kanıtı olarak değerlendiriliyor.
Genelgeye göre emniyet ve asayişe ilişkin her türlü
ihbar, bilgi ve olayın kolluk kuvvetlerinin amirlerince
mülki idare amirlerine bildirilmesi gerektiğinin altı çiziliyor.
adli kolluk personelinin İl Emniyet Müdürü Hüseyin
Çapkın’a soruşturma konusunda bilgi vermemelerinin idari ve adli yönden bir suç ve kasta işaret ettiği
apaçık ortada.
17 Aralık’ta milli iradenin gasbına yönelik olarak
başlatılan soruşturmalar sonrasında İl Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın merkeze alınmış, operasyonu
gerçekleştiren şube müdürleri ise pasif görevlere
atanmışlardı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevine
de taşrada görevli bir vali atanmıştı. İdarece bu tedbirlerin alınmasında ne kadar haklı olunduğu kısa
sürede anlaşıldı. 25 Aralık’ta rüşvet ve yolsuzluk
operasyonu kılıfı altında, bu kez bizzat Başbakan
Erdoğan’ı, yakın çevresini ve Yeni Türkiye Vizyon’u
ile ekonomisini, çözüm sürecini, Türkiye’nin dış itibarını, imajını ve dış politikasını hedef alan hukuk
dışı, ikinci küresel merkezli operasyon ortaya çıktı.
Bu yeni operasyon, yeni atanan İl Emniyet Müdürü
ve şube müdürlerinin direnci ile karşılaşmış, hukuk
kuralları ve normları çerçevesinde yargı ve polis
içinde millet iradesi ve demokrasiye bağlı üst düzey
yöneticiler tarafından engellenmişti.
İlk operasyonda olduğu gibi ikinci operasyonu yürüten savcının da bazı kanun ve hukuk kurallarını
göz ardı ederek, yalan yanlış bilgilerle ve yetkisiz
bir şekilde keyfi ve rastgele bir soruşturma süreci
yürütmesi nedeniyle dosyanın kendisinden alındığı
başsavcı tarafından açıklanmıştı.
2005 tarihinde kabul edilen, Adli Kolluk Yönetmeliği
gereği savcılara bağlı bağımsız adli kolluk birimleri
henüz oluşturulmamış olduğundan, uygulamada
savcılıklar tarafından yürütülen operasyonlarda görev alan adli kolluk personelinin belirlenmesi ve görevlendirilmesi hususunda Vali ve Kaymakamlar ile
Emniyet ve Jandarma Teşkilatlarının sıralı amirlerinin
yetkili ve sorumlu olduğunun özellikle altı çiziliyor.
Savcının, nöbetçi mahkemeden aldığı gözaltı kararlarını gereği için emniyete gönderirken, medyaya da
sızdırdığı ortaya çıktı. Emniyet’in gözaltı kararlarını,
başsavcının bilgisi olmaması ve dosyanın soruşturmalardaki hukuksuzluklar ve yeni 4 savcıya verilmesi nedeniyle uygulamamasına karşın, bilgilerin sızdırıldığı medyada yeni göz altıların başladığı yönünde
haberlerin yer alması ilginç bağlantıları(!) ve şüpheliler açısından, masumiyet karinesini ve yargısız infazı
gözler önüne serdi.
Tüm bu nedenlerle, İstanbul’da 17 Aralık’ta yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda görev alan
Bu durum, son operasyonlarda savcıların hukuk
dışına çıkarak, kendi başlarına rastgele soruşturma
ŞUBAT 2014
27
yapmalarının, soruşturmaların güvenliğini sarstığı,
ülkede siyasi istikrarsızlık ve ekonomik kaos yaratılmasına neden olunduğu, millet iradesi ve demokrasiye karşı yargı-polis eli ile yeni bir vesayet sisteminin oluşturulduğuna yönelik bir kamuoyu algısına ve
tepkilere neden oldu.
25 Aralık’ta başlatılan ikinci soruşturma dalgası
çerçevesinde 7 iş adamının ve 2 şirketin mallarına
tedbir konma kararı verilmişti. ‘Yolsuzluk ve Rüşvet
Operasyonu’nun 2. dalgasında, 7 iş adamı ve 2 şirketin mal varlıklarına konan tedbir ve 41 kişi hakkında verilen yakalama ve gözaltı kararları, soruşturmayı devralan savcılar tarafından kaldırıldı. Bu kişiler
hakkında davetiye çıkarılarak savcılığa müracaatları
istendi.
Halk Bankasına Neden Operasyon Yapıldı?
Küresel merkezli yolsuzluk ve rüşvet kılıfı altında milli
iradeye, siyasete, demokrasiye ve çözüm sürecine
yönelik operasyonlar ile 17 Aralık’tan günümüze
kadar, Türkiye’nin ekonomisinde 120 milyar dolar
kaybın yaşandığı, milli ekonominin % 8 oranında
eridiği anlaşıldı. Barzani petrollerinin Türkiye üzerinden taşınması sebebiyle oluşacak petrol gelirlerin
toplanacağı Halk Bankası’nın uluslararası arenada
itibarsızlaştırılması sonrasında, Irak Merkezi Yönetiminin petrol gelirlerinin New York’ta JP Morgan
Bankası’nda toplanması kararı, Türkiye’nin yıllık
11,5 milyar dolar kaybına sebebiyet verdi.
ABD’nin, İran’a koymuş olduğu ekonomik ambargonun milli menfaatlerimiz açısından Türkiye tarafından delinmesi sonucu, Türkiye’nin başarılı bir ekonomik operasyonuyla 80 milyar doların üstündeki
bir paranın Halk Bankası vasıtasıyla milli ekonomiye
kazandırılması sonrasında, paranın peşinde olan
Batılı ülkeler ve Siyonist lobiler devre dışı bırakıldılar.
maları Türkiye’nin bağımsız dış politikasına açık bir
müdahale özelliği taşıyor.
Suriye’de El Kaide’yi Destekleme İddiası
Suriye’de yaşanan iç savaş ve gelişmeler, Türkiye’yi
ve özellikle de çözüm sürecini yakından ilgilendirmeye ve dış politikasını şekillendirmeye devam
ediyor. Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünün
korunması yönündeki stratejisi karşısında, Esed’in
Suriye’nin kuzey bölgesinden stratejik olarak çekilmesi, El-Kaidenin Suriye uzantısı olan El-Nusra ile
PYD arasındaki çatışmalarda PYD’nin galip çıkması
sonucunda, Türkiye-Suriye sınırının güneyinde 877
km uzunluğunda bir bölge, PKK’nın Suriye uzantısı
olan PYD’nin kontrolüne geçmişti. PYD’nin, Barzani ve Erdoğan’ın Diyarbakır çıkarmasına denk gelen
bir tarih ve saatte Kongra-Gel’in kararları doğrultusunda Rojova’da geçici özerk bir yönetim kurduğunu açıklaması ile Türkiye, Suriye sınırında PKK ile
karşı karşıya bırakılmıştı.
Türkiye’nin Esed’e karşı Özgür Suriye Ordusunu
desteklemesi karşısında, El Kaide’nin uzantısı olan
El-Nusra’yı desteklediği yönünde gerçeği yansıtmayan iddialar Esed rejimi tarafından dile getirilmekte,
ülkemizde de bazı muhalefet partileri bu konuda siyasi menfaat uğruna Esed rejimine destek vermektedir. Derin ve paralel yapılar, Hatay’da İHH ya ait bir
TIR’ın Suriye’ye silah sevkiyatı yaptığını iddia ederek,
2937 sayılı MİT Kanunun 26. maddesine rağmen
“devlet sırrı’’ kapsamında bulunan TIR’da kanunsuz
bir şekilde arama yapmak istemişlerdi. Daha sonra
devletin üst katlarından TIR ile ilgili olarak yapılan
açıklamalarda, TIR’ın Suriye’deki Türkmenlere insani yardım malzemesi götürdüğü açıklanmıştı. Daha
sonra benzer bir olay Adana’da yaşandı. TIR’ların
aranmak istenmesindeki asıl amacın, dünya kamuoyunda MİT’in ve İHH’nın Suriye’de El-Kaide’nin
uzantısı El-Nusra gibi örgütlere silah yardımı yaptıkları algısını oluşturmak olduğu açıkça görülüyor.
Bu durum ABD Kongresi’nin Temsilciler Meclisi kanadında ve İsrail lobisi AIPAC tarafından Halkbank
ve Türkiye aleyhine bir kampanya başlatılmasına
neden olmuştu.
Paralel Yapı Tarafından El Kadı Neden
Operasyona Dâhil Edildi?
ABD’nin, İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Ruhani ile
dostane diplomatik ilişkiler kurarken, ekonomik
ambargonun kaldırılacağı yönünde İran’a güçlü işaretler verilirken, İsrail lobisi AIPAC ve Neocon’ların,
ambargonun Türkiye tarafından delinmesini ‘terörist
örgütlerin fonlanmasını destekleme’ olarak nitelemeleri ve Halk Bankası’nı bu nedenle hedefe koy-
11 Eylül sonrası ABD, El Kaide lideri Usame Bin
Ladin ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle Yasin El
Kadı’yı ’’Özel olarak belirlenmiş Küresel Terörist’’
olarak fişledi. Saldırılardan yalnızca iki ay sonra bu
kez ABD’deki malvarlığı, ABD Hazine Bakanlığı’nın
Yabancı Varlıklar Kontrol Dairesi tarafından teröre
destek verdiği gerekçesiyle donduruldu. Aynı dö-
28
ŞUBAT 2014
nemlerde, Avrupa Birliği de El Kadı için benzer bir
adım attı. AB de El Kadı’ya yaptırım uygulamaya
karar verdi.
El Kadı’nın, ABD ve AB kararlarına karşı açtığı davalarda, AB’nin en üst düzey yargı merci olan Avrupa
Adalet Divanı, 2008 ve 2010 yılında aldığı kararlarda
El Kadı’yı haklı buldu. Ayrıca İngiltere ve İsviçre başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi mahkemeleri
de El Kadı’yı haklı bulan kararlara imza attılar. Bu
kararlar ışığında AB, fiilen yaptırım ve mal varlığını
dondurma kararlarını kaldırdı. Türkiye de 2012 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla Yasin El-Kadı hakkındaki hükmü kaldırdı.
Suriye’de insan hakları alanında faaliyet gösteren
11 örgütün, Türkiye’nin terörist gruplara (El-Nusra)
destek verdiğini öne sürerek AİHM’e şikâyet etme
hazırlığı içinde oldukları ifade ediliyor. Şikâyetin 22
Ocak’ta yapılacak 2’nci Cenevre Konferansı ve 9
Şubat Finansal Action Task Force (FATF) Kara para
aklama ve uluslararası terörizme finansal destek
toplantısından önce yapılması planlanıyor. Türkiye
2012 Şubat’ından bu yana kara para aklama suçlaması ile gri listede bulunuyor.
Şikayet hazırlığının Hatay’da meydana gelen TIR
olayı ile aynı döneme denk gelmesi, 25 Aralık’ta
durdurulan ikinci yolsuzluk ve rüşvet örtüsü altındaki operasyonda Yasin El Kadı isminin de operasyona dâhil edilmesi tesadüf olmasa gerek. Her iki
olayda da Türkiye’yi uluslararası arenada El–Kaide
uluslararası terör örgütü ile ilişkilendirme çabası ve
algısı yaratılarak dış politika ve stratejilerinde zora
sokma amacına hizmet eden küresel bir operasyonun parmak izleri gayet belirgin görülüyor.
Ortadoğu ve Türkiye’de İhvanı Müslüm
Üzerinden Global 28 Şubat Süreci mi
Başlatıldı?
Arap Baharı olarak başlayan süreçte yaklaşık iki
yıl önce % 52 oy alarak Cumhurbaşkanı seçilen
Mursi’nin Mısır ordusu tarafından gerçekleştirilen
bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılıp tutuklanması,
Türkiye, Tunus ve Afrika Birliği tarafından kınanarak
şiddetle eleştirilmişti.
Ancak demokrasi ve insan hakları havarisi geçinen
Batılı egemen güçlerin, Mısır Ordusu’nun Mursi’ye
karşı harekete geçip darbe yapmasını kınamak bir
yana alenen desteklemesi anlamına gelen ve askeri müdahaleyi devrim olarak niteleyen açıklamaları
olayı demokratikleşme açısından ele almayıp, Müslüman Kardeşler Örgütü’nü dini kimlikleri üzerinden
bir tehdit olarak değerlendirdiklerinin somut bir işareti olarak açıkça görülüyor.
ABD’nin garantörlüğünde 1978 yılında İsrail ve Mısır arasında imzalanan Camp-David anlaşmasıyla
ABD, İsrail’in güvenliğini sağlarken, her yıl Mısır ordusuna 1 milyar dolar askeri yardımda bulunmayı
taahhüt ediyordu. Mısır ordusu bu anlaşma nedeniyle 1978 yılından günümüze, ABD ve İsrail ile istihbarat ve askeri ilişkiler açısından en üst düzeyde
temsil ediliyordu.
Arap Baharı sonrasında Mısır, Tunus ve Libya’da
Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesi Batı’yı aşırı
ŞUBAT 2014
29
Türkye’de son günlerde yaşanan ‘yolsuzluk ve rüşvet’ örtüsü altında mll radeye yönelk sukast grşmler,
devletn kurumlarına sızma stratejsnn belrl br program ve plan dâhlnde uzun yıllardan bu yana devam
ettğn ortaya koydu. Yolsuzluk ve Rüşvet kılıfı altında paralel yapı tarafından gerçekleştrlmek stenen darbe
grşmnn asıl hedefnn, Başbakan Erdoğan ve AK Part üzernden Çözüm sürec olduğu açıkça görülüyor.
rahatsız etti. Mısır’da Mursi’nin Camp-David anlaşmasına sıcak bakmadığı istihbaratını alan NeoconMossad çetesi Mısır Ordusunu kullanarak Sisi’ye
askeri darbe yaptırdı. 2013 yılında ABD ve Batılı ülkelerin kontrolünde, Bakanlar Kurulu kararı ile Müslüman Kardeşler Teşkilatı terör örgütü kapsamına
alındı.
O süreçte Ortadoğu halklarının gönlünde taht kuran
Başbakan Erdoğan’ın Mursi’ye, Tunus ve Libya’daki Müslüman Kardeşler örgütüne sahip çıkması emperyal güçlerin Ortadoğu’daki hedef ve çıkarları ile
çatıştığı için, Başbakan Erdoğan başta İsrail olmak
üzere Batılı ülkeler tarafından hedefe kondu.
28 Şubat Darbesi’nin arkasında çıkan dış güçlerin,
Mısır Darbesini de kotarmaları, Batı’nın Müslüman
dünyası üzerinde sanal bir tehdit algısı yaratarak,
Müslüman Kardeşler ve El-Kaide üzerinden İslam’ı
hedef alan Global bir 28 Şubat yaratma çabalarını
gözler önüne seriyor. Türkiye’de son dönemlerde
yaşanan 7 Şubat MİT krizi, Gezi kalkışması ve 17
Aralık Darbe girişimlerini bu açıdan değerlendirmek
gerekir diye düşünüyorum.
Paralel Yapı Devletin Hangi Kurumlarına
Sızdı?
Türkiye’de son günlerde yaşanan ‘yolsuzluk ve
rüşvet’ örtüsü altında milli iradeye yönelik suikast
girişimleri, devletin kurumlarına sızma stratejisinin
belirli bir program ve plan dâhilinde uzun yıllardan
bu yana devam ettiğini ortaya koydu.
Yeni Türkiye, dış destekli bir proje ile yargı, polis,
MİT, TİB ve TSK başta olmak üzere devletin tüm
kurumlarını hedef alan, illegal hiyerarşik bir yapının,
devleti ahtapot misali kuşattığı, TC Devleti’nin “paralel bir yapıya dönüştürülmesi, paralel yapının da
devletleşmesi’ amacına yönelik taktik ve stratejilerin
uygulamaya konduğu yeni bir ‘Fetret Dönemi’ ile
karşı karşıya bırakıldı.
12 Eylül ve 28 Şubat darbecilerine yargılanma yolunu açan 12 Eylül 2010 referandumunda Türkiye
30
ŞUBAT 2014
insanı, askeri vesayetçilerden hesap sorulması ve
millet iradesinin tecellisi yönünde demokrasi, insan
hakları ve özgürlükleri için sandığa koşarken, HSYK
başta olmak üzere Paralel Yapı’nın yargı kurumlarındaki kadrolaşmasının önünü açtığını nereden bilebilirdi ki?
17-25 Aralık’ta mili iradeye yönelik suikast girişimleri öncesinde ülkemizdeki konjonktürel duruma göz
attığımızda toplumda gerginlik ve ayrışma yaratan
‘irticai tehdit, türban ve darbelere meşruiyet sağlayan 35. madde ile ilgili sorunların hukuki yönden bitirilmesi, Kürt-Türk kardeşliğinin yeniden tesis edilmesi yönünde yeni ve yerli bir çözüm sürecinin başlatılması, 12 Eylül ve 28 Şubat darbecilerinin yargı
önünde hesap verir durumda olması kamuoyunda
daha çok demokratikleşme ve özgürlükler yönünde
iyimser bir hava yaratmıştı.
Üstelik Darbeleri Araştırma Komisyonu raporunda,
derin yapının sivil kuvvetleri konusunda önemli tespitler ve deşifreler yapılmış olması bu yapıya yönelik
bir operasyonun geldiğinin işaretleri olarak da algılanmıştı.
28 Şubat darbesinin asker sanıkları, BÇG kapsamında tutuklanıp ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanırken, tutuklu 103 sanığa adli kontrol
şartı ve yurt dışına çıkış yasağı konularak tahliye
edilmeleri, 28 Şubat’ın sivil ayaklarına yönelik soruşturma ve çalışmaların başlatılmış olmasına rağmen
bu kesimlere yönelik operasyonların yapılamaması,
Başbakan Erdoğan’ı, seçimleri ve çözüm sürecini
hedef alan ve birçok ilde organize bir şekilde başlatılarak devletten gizlenen soruşturmalar, zaman
ayarlı darbe girişiminin ayak sesleriydi diyebiliriz.
Asıl Hedef Çözüm Süreci mi?
Yolsuzluk ve Rüşvet kılıfı altında paralel yapı tarafından gerçekleştirilmek istenen darbe girişiminin asıl
hedefinin, Başbakan Erdoğan ve AK Parti üzerinden Çözüm süreci olduğu açıkça görülüyor. Küresel
ölçekteki bu operasyonla Erdoğan ve AK Parti’nin
kamuoyunda itibarsızlaştırılarak seçimlerde oylarının düşürülmesi suretiyle iktidardan uzaklaştırılması
ve bu şekilde çözüm sürecinin bitirilmesine yönelik
birçok ilde eş zamanlı olarak başlatılması planlanan
operasyonların, engellenmesine yönelik idari ve hukuki tedbirlerin alınması ve paralel yapının kamudaki
tasfiyesine yönelik adımlar darbe girişiminin önlendiğini gösteriyor. Tasfiyeler sonrası, Gezi kalkışmasında olduğu gibi paralel yapıyı hedef alan yeni bir
darbe girişimi ve soruşturmasının kısa sürede başlatılacağı da anlaşılıyor.
Menderes’i, Özal’ı milli irade gaspçılarına karşı koruyamayan milli iradenin asıl sahibi millet, bu kez
küresel merkezli Yeni Türkiye’yi hedef alan büyük
oyunu görerek, Başbakan Erdoğan ve AK Parti’ye
sahip çıktı.
Genar’ın son kamuoyu araştırmalarında, AK
Parti’nin genel ve yerel seçimlerde oy oranının %
49 olduğunu açıklaması kamuoyu desteğinin ve
bu desteğin giderek arttığının en önemli göstergesi
olarak değerlendirilebilir sanırım.
Rüşvet ve Yolsuzluk kılıfı altında yapılan operasyonların kamuoyunda ters teptiğini gören paralel ve derin yapılar, bu kez Öcalan’ın çözüm sürecine olan
güvenini ve itimadını sarsmak amacıyla Paris suikastlarının arkasında MİT’in olduğuna yönelik dijital
mühendislik yöntemi ile hazırlanmış Ömer Güney’e
ait bir ses kaydı ve Paris’te 3 PKK’lı kadına suikast
yapılması konusunda talimat verildiğine ilişkin üretilmiş sahte bir belgeyi sosyal medya üzerinden
dolaşıma soktu. Üretilmiş belge de bazı isimlere
yer verilmesi, çözüm sürecinde aktif rol almış MİT
mensuplarının deşifre edilerek hedef yapılmalarına
yönelikti.
Öcalan’ın, BDP ve HDP heyetleri ile yaptığı görüşmelerde, 17 Aralık operasyonunu darbe olarak değerlendirmesi, Paris katliamının hem ulusal hem de
uluslararası boyutu olan bir Gladio yapısı tarafından
gerçekleştirildiği yönündeki açıklamaları ile Gezi
Kalkışması ve Yüksekova Provokasyonlarının Paralel Yapı tarafından gerçekleştirdiği yönünde olayların
başlangıcında yaptığı tespitleri, kamuoyuna yansımış diğer bazı bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde,
Öcalan’ın tahriklere kapılmadığı, operasyonu Yeni
Türkiye’yi, Başbakan Erdoğan’ı hedef alan, çözüm
sürecini bozmaya yönelik küresel bir istihbarat saldırısı olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır.
Derin yapı ve paralel yapı şüphesiz birbirinden çok
da bağımsız değil. Ortada matruşka misali bir sızma
durumu açıkça görülüyor. Yerli ve taşeron işbirlikçi
yapı, devletin kurumlarına sızarken, kendisine de
sızıldı. Bu sızmalar neden devletin asli istihbarat kurumları tarafından İKK faaliyetleri içinde deşifre edilemedi? Veya devletin istihbarat birimlerinin kontra
bir operasyonla derin ve paralel yapılara sızarak,
Türkiye’ye ve millet iradesine yönelik dış merkezli
etki ajanları veya nüfuz ajanları kullanılarak yapıldığı anlaşılan operasyonları neden deşifre edemedi?
Yakında bu soruların cevaplarını öğreneceğimizi düşünüyorum.
Unutulmamalıdır ki, Türkiye’de Başbakan’ın çalışma ofisine böcek koyanlar, hangi kurum içerisinde
olursa olsun o kurumun kurumsal kimliği dışında
kuruma sızmış hainlerdir. Sızma ne kadar büyük ve
vahim boyutlarda olursa olsun, hangi ülkeler tarafından desteklenirse desteklensin, devlet bu ayrık
otlarını ayıklayacak güçtedir.
Emniyet Teşkilatı’nın, özellikle de Emniyet İstihbarat Dairesi’nin, 28 Şubat sürecinde millet iradesi
ve demokrasinin yanında cuntaya karşı dik duruşu
kurumsal kimliği açısından günümüzde de halen
devam etmektedir. Polis Teşkilatı geçmişte olduğu
gibi günümüzde de milletinin emrinde ve yanında
milli irade gaspçılarını içinde barındırmama azmi ve
kararlığındadır.
ŞUBAT 2014
31
Yeniden Ortadoğu
Yeniden Kürt-Türk Siyasi İlişkileri
Orhan Miroğlu
Paralel Devlet Tartışmaları Ekseninde
30 Mart Seçimleri
Doç. Dr. Hamit Emrah Beriş
Telefon Dinlemeleri ve
Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı
Prof. Dr. Aytekin Geleri
İÇ POLİTİKA
merkezi hükümet, bölgesel hükümetin petrol firmalarıyla yaptığı anlaşmaların hep hukuksuz olduğunu
savundu.
YENİDEN
ORTADOĞU
YENİDEN
KÜRT-TÜRK
SİYASİ İLİŞKİLERİ
Orhan MİROĞLU
SDE Başkan Danışmanı
Y
eni Irak Anayasası, 2005 yılında hem federal hem yerel parlamentoda kabul edilip halk
oylamasına sunulmadan önce, Kürdistan
Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Duhok
kentinde düzenlenen bir edebiyat festivalinde yaptığı konuşmada yeni Irak anayasasını şu sözlerle
değerlendirmişti:
‘Kürt Ulusunun güzel bir geleceğe yürümesi için
sağlam bir temel atılmıştır. Sorun ve şiddetin zamanı hem bizim için hem Kürdistan’ı kendi aralarında
bölen ülkelerin hükümetleri için bitmiştir. Ne onlar
bizi bitirdiler, ne bizim gücümüz onları yıkmaya yetti.
Savaştık varlığımızı koruduk, savaştık ulusal kimliğimizi koruduk. Kürt milleti olarak bize kalabilecek,
bağımsızlığı getirebilecek bir temel atmak istiyoruz.
Sonunda bağımsızlığı getirebilecek bir yapı kurmak
istiyoruz. Bu anayasayı diğer anayasalarla kıyaslarsak, Irak tarihinde bunun kadar iyi bir anayasa
yapılmamıştır. Federasyon talebimiz kabul edildi.
34
ŞUBAT 2014
Kürtçe, Irak’ta resmi dil oldu. Peşmerge resmi bir
statü kazandı, zenginlik kaynaklarının tasarrufu çok
adil bir şekilde düzenlendi ve Kürdistan’ın hizmetine sokuldu ki bugüne kadar bu kaynaklar hep bize
karşı kullanılıyordu.’
Bu konuşmanın üstünden dokuz yıl geçti. Kürtler
merkezi Irak yönetimiyle sık sık anlaşmazlıklar yaşadılar. Bu anlaşmazlıkların, Kürt federal bölgesinde
kullanılan siyasi hakların ve özgürlüklerin düzenlenmesiyle bir ilgisi yoktu. Mesut Barzani’nin de işaret
ettiği gibi, Federal Irak anayasası, bu özgürlükleri
tartışmaya mahal vermeyecek kadar sağlam temellere oturtmuştu.
Fakat asıl kavga, hala statüsü belirlenememiş Kerkük şehri ve petrol anlaşmalarıyla ilgiliydi. Kavga asıl
burada yaşanıyordu. Petrol gelirlerinden Kürtlerin
payına düşen %17’lik kısmının kullanılması yönünde bugüne kadar bir sorun yaşanmamış olsa da,
Bir yandan bu tartışmalar sürüp gitti, ama bir yandan da atı alan Üsküdar’ı geçti misali, süreç içinde
Irak petrollerinin dünya piyasalarına ulaşmasında
iki farklı otorite oluştu: Merkezi Irak hükümeti ve
Bölgesel hükümet. Türkiye’nin kendi arka bahçesindeki Kürtlerle siyasi ve ekonomik ilişkileri Mesut
Barzani’nin, Başbakan Erdoğan’la Diyarbakır’da
buluşmasından sonra yeni bir konum kazandı diyebiliriz.
Bu yeni konumun, Türk dış politikasına bir hayli
eleştirel bakan çevrelerin öne sürdüğü gibi, Kürtlerin iç siyasi meselelerine karışmak gibi bir amacı
yoktur. Türkiye bugün hem kendi yurttaşı Kürtlerle
barışmak, geçmişte yaşanan inkâr politikalarını demokratik düzenlemelerle telafi etmek, hem de arka
bahçesindeki Kürtlerle dostane ilişkiler içinde olmak
istiyor. Dolayısıyla Kürtlerin kendi aralarında, geçmişte olduğu gibi hep kavgalı halde olmalarının, bu
kavga ve anlaşmazlıkları yine geçmişte olduğu gibi
kışkırtmanın Türkiye’ye bir yararı olmadığı açıktır.
Türkiye, içinde bulunduğumuz tarihi süreç içinde,
yeni bir Kürt politikası oluşturuyor. Türkiye’nin çıkarlarıyla Kürtlerin her bakımdan çıkarları birbiriyle
çatışmıyor, tam tersine uyum gösteriyor. Milliyetçi
çevrelerin Erbil söz konusu olduğunda, bize hep
hatırlattıkları gibi Erbil yönetimi, Türkiye’deki Kürt
nüfusla birleşip, bağımsız bir devlet ilan etmenin
peşinde değildir. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, siyasi bağımsızlığın belli bir zenginliğe dayanmadan
sürdürülebileceğine bugün kimse inanmıyor. Federalizm siyasi özgürlüğe çoktan alışmış ve doyuma
ulaşmış Avrupalı halklar açısından bugün artık zenginlikle ölçülebilen bir tercihe dönüşmüş durumda.
Özerk Bask bölgesiyle, İspanya arsındaki siyasi ilişkiler ve sorunları bugün Bask bölgesinin zenginlikleri belirliyor. Dün bağımsızlığı savunduğu için ETA’ya
karşı çıkan ve İspanya’nın üniter birliği içinde kalmanın daha faydalı olduğunu düşünen Basklılar, bugün
İspanya’nın krizle beraber artan borçlarına ortak olmamak için, bağımsızlığın referanduma sunulması
gerektiğini düşünüyorlar.
Kürt bağımsızlığı veya özerkliği, özünde siyasi bir
mesele olmakla beraber, bu özgürlüğün devam
etmesi elbette ülkedeki doğal zenginliklerin kontrolü ve tasarrufuna bağlı… Erbil’in ve dolayısıyla
Kürdistan’ın siyasi geleceği, büyük oranda petrol
ve doğalgaz zenginliklerinin elde tutulmasıyla mümkün. Erbil ve diğer şehirlerin yüz yılda meydana
gelebilecek değişimi son birkaç yılda yaşaması, bu
zenginliğin Kürt toplumuna ulaşmış olmasıyla alakalıdır. 2020’li yıllarda beş milyon nüfusa sahip bir
bölgede, milli gelirin 40 bin dolar düzeyinde olacağı hesaplanıyor. Bu Kanada ve Norveç standartları
demektir.
Türkiye, içinde bulunduğumuz
tarihi süreç içinde, yeni bir
Kürt politikası oluşturuyor.
Türkiye’nin çıkarlarıyla Kürtlerin
her bakımdan çıkarları birbiriyle
çatışmıyor, tam tersine uyum
gösteriyor.
Irak’ın petrol üretim kapasitesinin birkaç yıl içinde
2 milyon varilden on milyon varile çıkacağı düşünüldüğünde, Irak’taki siyasi kavgaların gerçek
sebebi de kendiliğinden anlaşılmış olur. Peki, Filistin sorunundan, Suriye’de yaşanan iç savaşa
ve Arap Baharı’nın geleceğine varıncaya kadar,
Ortadoğu’da çözüm bekleyen bunca sorun varken,
başta Amerika olmak üzere dünya bütün bu sorunlara bir yenisini eklemeye razı olur mu? Erbil-Ankara
arasındaki stratejik olduğu söylenen ittifakın bu bakımından önemi nedir?
Şu kadim Kürdistan meselesinden söz etmek istiyorum. Kürtler, Bağdat’la anlaşmazlıkları gideremez
ve 2003 yılında elde ettikleri federasyonu, bağımsızlığa dönüştürmek isterlerse Türkiye’nin ve ABD’nin
tavrı ne olur? Önümüzdeki bir iki yıl içinde, sıkça duyacağımız sorular haline gelebilir bu sorular. Ama şu
bir gerçek ki, Kürtlerin bağımsızlığı, artık filen ve zorunlu olarak Türkiye’nin rızasına bağlı… Türkiye’nin
evet demeyeceği bir Kürdistan’ın Ortadoğu’da yaşama şansı bulması çok zor. Irak Anayasası oluşurken Kürtler anayasaya self-determinasyon ilkesinin
konulmasını istemişlerdi. Ama bu talep kabul edilmedi. Bunun yerine Irak’ı oluşturan grupların ‘özgür
iradeleriyle’ bir araya geldikleri ifade edildi. Buradaki
ŞUBAT 2014
35
yeniden davet edilmesinin güvenlik ve istikrarla ilgili
yanı var. Ama bu davetin sadece bu sebeple açıklanamayacağı da bir gerçek... ABD yönetimi, Mesut
Barzani yönetiminin enerji alanında izlediği ve merkezi hükümetten giderek bağımsızlaşan politikasından
rahatsızlık duyuyor. ABD, Erbil’in ekonomik olarak
aşırı güçlenmesinin ve enerji politikalarının hayata geçirilmesinde Bağdat’la eşit haklar kullanmasının yaratacağı siyasi sorunlarla boğuşmak istemiyor. Oysa
Kürtler, Bağdat’la eşitlik talebinden vazgeçmek ve bu
alanda siyasi ve ekonomik tavizler vermek niyetinde değiller. Ankara-Erbil ve Bağdat-Erbil arasındaki
ilişkileri zor günler bekliyor.
Kürtlerin kendi aralarında,
geçmişte olduğu gibi hep kavgalı
halde olmalarının, bu kavga ve
anlaşmazlıkları yine geçmişte
olduğu gibi kışkırtmanın
Türkiye’ye bir yararı olmadığı
açıktır.
özgür irade kavramı, bir çeşit self determinasyon
olarak algılandı. Gruplar bu hakkı şimdilik Irak’ın bütünlüğü içinde ve bir arada kalmaktan yana kullanmış oluyorlardı. Ama metinde geçen ‘özgür irade’
kavramı, gelecekte bu hakkın bağımsızlıktan yana
da kullanılabileceğini ima ediyordu.
Nitekim Irak Anayasası’nın halk oylamasına sunulduğu gün, aynı zamanda self-determinasyonun
Kürt halkının oyuna sunulduğu gün oldu ve halk iki
milyon oy kullanarak bağımsızlığa evet diyebileceğini bütün dünyaya göstermiş oldu. Uygun siyasi
şartlar oluşursa tabi. Bugün için bu uygun siyasi
şartlardan bir hayli uzakta olduğumuzu söylemeye bile gerek yok. Irak’ta siyasi kargaşa ve şiddet
devam ediyor. Sünni bölgelerde, özellikle Enbar ve
Felluce’de hükümet kontrolü sağlamada giderek
zorlanıyor.
Erbil ve Bağdat arasında yaşanan anlaşmazlıkların
çözümü için, geçtiğimiz günlerde Bölgesel Hükümetin Başbakanı Neçirvan Barzani ve Maliki arasında gerçekleşen görüşmelerden kayda değer bir
sonuç alınamadı. Bu ayın sonunda, Ceyhan petrol
36
ŞUBAT 2014
boru hattının vanası açılacak deniliyor. Ama bu konuda da merkezi hükümetle Erbil arasında bir mutabakat söz konusu değil. Bağdat yönetimi, Ürdün
ve İsrail üzerinden geçmesi düşünülen petrol boru
hattının kullanılmasında ısrar ediyor.
Kuzey Irak’ta faal ve petrol sanayi alanında şimdiye
kadar yabancı ortaklarıyla beraber 25 milyar dolar
civarında yatırım yapan Türk firmalarının, önümüzdeki süreçte bir yığın belirsizlikler ve risklerle karşı
karşıya kalacağı varsayılabilir.
Nitekim geçtiğimiz hafta, Irak hükümetinden gelen
bir açıklama, Türk firmalarının, faaliyetlerinin her an
için sınırlandırılabileceğini ve bölgesel hükümetle
şimdiye kadar yaptıkları anlaşmaların yok hükmünde sayılabileceğini gösteriyor. Siyasi istikrarsızlık
Irak’ın hala en temel sorunları arasında bulunuyor
ve Maliki hükümetinin Erbil’le yaşadığı gerilimin Nisan ayında yapılması düşünülen genel seçimleri nasıl etkileyeceği bilinmiyor.
Irak’ın daha güvenli bir ülke haline gelmesinin, Kürtlerin ve Sünni halkın yaşadığı bölgelerde yaşanan şiddetin durması için daha etkin bir rol oynayabileceği
ifade ediliyor. Mesut Barzani’nin, ABD’ye 22 ay sonra
Mesut Barzani’yi, ABD seyahatinde müzakere
masasında bekleyen çok sorun var, bu açık. Mesut Barzani’nin Diyarbakır’a gelmesini, işte bu siyasi koşulları hatırlayarak yorumlamada fayda var.
Türkiye’nin yeni Kürt politikasının iki yönüne işaret
etmek gerekiyor:
Biri Erbil Ankara hattında gerçekleşen politika, diğeri kuşku yok ki, kadim sorunumuz olan Kürt sorunu… Çözüm süreci dediğimiz sürecin, sonunda hal
yoluna konulması.
Türkiye’nin Kürt meselesinde stratejik tercihi, en
azından körfez savaşlarından sonra, hiçbir zaman
kendi Kürt nüfusuyla ilgili ve sınırlı bir tercih değildi. Kürt sorunu olan diğer ülkelerle kıyaslandığında,
Türkiye’nin Kürt meselesinde tarihi bir rol oynadığı açıkça görülüyor. Her şey ayan beyan ortadadır.
Türkiye’nin arka bahçesindeki coğrafyada kurulan
yeni ‘Kürt statüsüne’, isterseniz ‘Türkiye’nin Kürdistanı’ bile diyebilirsiniz.
Devlet, Özal’ın aklıyla hareket ederek Kürtlere en
kızgın ve öfkeli olduğu zamanlarda bile, Kuzey
Irak’taki Kürtlerle bambaşka ilişkiler içindeydi. ‘Ulu-
sal kuruluş’ veya ‘uluslaşma süreci’ diye tanımlanan
ve devletsel kurumsallaşmayı mümkün kılan altyapının, örneğin hava ve kara ulaşımı, Erbil, Süleymaniye ve diğer Kürt şehirlerinin, mekânsal bölünmesi,
su ve kanalizasyon şebekeleri, üniversite ve okul
binaları ve hastanelerin %90 oranında Türkiye’nin
eliyle gerçekleştiğini sanırım herkes kabul etmektedir. Meseleyi sadece bu yönüyle de değil, siyasi ve kültürel muhtevası, tarihsel çerçevesi içinde
okuduğunuzda, her iki halkın içinde bulunduğu ve
geliştirdiği ilişkiler, sanırım kıskanılacak bir aşamaya
taşınmaktadır.
Öcalan ve hükümetin başlattığı süreç, PYD ve lideriyle kurulan son derece önemli ve gerekli diyaloglar,
hiçbir şeyin öyle tesadüflere bağlı olarak gelişmediğini ve bir bütün olarak Kürt halkının onu temsil
iddiasında olan belli başlı partileri aracılığıyla yüzünü
Türkiye’ye döndüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Kürtler ve Türkler dışında hiç kimsenin bu ilişkilerden memnun olduğunu söylemek bana göre
imkânsızdır. Ne Arap devletlerini yönetenler, ne İranlılar ve ne de Batılı devletlerin, hatta 17 Aralık operasyonuna içerde ve dışarıda imza atanların, bu yeni
Türk-Kürt siyasi ilişkilerinden memnuniyet duyması
için hiçbir sebep yoktur.
Türk-Kürt siyasi ilişkilerinin yeni bir bin yıla barış
içinde evrilebileceğini söylemek, kuşkusuz, ilişkilerin
sorunsuz olduğunu kabul etmek anlamına gelmiyor.
Her iki halkın ilişkilerinde ciddi ve önemli bir değişimin yaşanmakta olduğunu, bu değişimi herkesin hayra yorması gerektiğini söylemek kuşkusuz,
şimdiye kadar birlikte yaşamayı ve birlikte kalmayı
mümkün kılan bir takım tarihsel değerlere haddinden fazla önem vermek ve bu değerlerin yeni bir
gelecek kurmak için tek başına yeterli olabileceğini
iddia etmek anlamına gelmez.
Bugünün Türkiye sosyolojisi ağırlıklı olarak yeni ve
ortak bir Kürt-Türk sosyolojisi demek... Gezi sosyolojisine epey kafa yoranların, bu yeni ve ortak sosyolojiye de kafa yormaları beklenir. Ama galiba kafa
yorduklarında ortaya çıkacak sonuçlar, siyasi olarak
onları memnun etmeyecektir. Onların derdi başka.
Onların derdi, Gezi ve Diyarbakır’ın serhıldan (başkaldırı) geleneğini birleştirmek. Erdoğan’ı ve bu hükümeti başka türlü devirmenin mümkün olmadığını
biliyorlar. Peki, çözüm sürecinin hiç mi kusuru yok
diyeceksiniz, her şey tozpembe mi? Elbette değil…
ŞUBAT 2014
37
İÇ POLİTİKA
Türkiye bugün hem kendi
yurttaşı Kürtlerle barışmak,
geçmişte yaşanan inkâr
politikalarını demokratik
düzenlemelerle telafi etmek,
hem de arka bahçesindeki
Kürtlerle dostane ilişkiler
içinde olmak istiyor.
Paralel Devlet Tartışmaları Ekseninde
30 MART SEÇİMLERİ
Doç. Dr. Hamit Emrah BERİŞ
SDE Uzmanı
Düşünün ki Türkiye aynı zamanda bugünlerde
artık farklı ve siyasi bir mecraya taşınmakta
olan, son Kürt isyanının otuz yıl devam ettiği, netameli ve trajik bir tarihin de sahibidir.
İsyanın bitiyor olması, Ortadoğu’da yüzyıl sonrasına dayalı hesaplarla hareket
edenleri kara kara düşündürüyor. Kürtler
siyasi manada yaşadıkları ülkelerin geleceğinde oynayabilecekleri tarihsel rol bakımından, Ortadoğu’da önemli bir misyon
yüklenebilir; müttefiklerini doğru seçebilirlerse, yüzyıl önce belirsizliğe ve şiddete havale
edilen haklarını ve özgürlüklerini elde edebilir, tarihe yeni bir başlangıç yapabilirler.
30
İşte bu noktada Türkiye ile bin yıllık yeni bir beraberliğin maddi temelleri atılıyor, ama bu gelişmenin,
herkesi memnun ettiği de söylenemez. Memnun olmayanların başvuracağı çareler henüz tükenmedi. Süreç
bağlamında yaşadığımız gelgitler, bir türlü bitmiyorsa
bunun temel sebebi budur. Benim anlamadığım konulardan biri de son zamanlarda Batı medyasında bağımsızlık fikrine yani Bağımsız Kürdistan fikrine yönelmiş
olağanüstü teveccüh! Sınırların artık değişmesinin zamanı geldi diye başlayan ve Batı medyasında yer alan
‘tavsiye’ nitelikli yazıları ciddiye almasanız bile, hesaba
katmak zorundasınız.
Mart 2014’te yapılacak olan yerel seçimlere kısa bir süre kalmasına rağmen
hâlâ tam anlamıyla seçim atmosferine
girilemediğini söylemek mümkün. Bu durumun en
önemli nedeni olarak ise 17 Aralık operasyonları ile
başlayan “paralel devlet” tartışmaları gösterilebilir.
Ancak, bu noktada, 17 Aralık ile başlayan sürecin
yerel seçim öncesinde hükümet ve cemaat gerilimi bağlamında yeni tartışmalar ürettiğini de ifade
etmek gerekir. Daha açık bir ifadeyle, hükümet ile
cemaat arasında yaşanan siyasal anlaşmazlıkların
yerel seçimlerde yeni ittifaklara kapı açıp açmayacağı, bu durum gerçekleşirse de sonuçlarının neler
olabileceği gibi başlıklar siyasal gündeme damgasını vurmaya başladı. Bu bakımdan, son gelişmelerin
yerel seçim sonuçlarına muhtemel etkileri üzerinde
durmak adeta zorunlu bir hâl alıyor. Ancak bundan
önce partilerin 2014 seçimleri öncesinde (en azından henüz bu tartışmalar başlamadan) izledikleri
stratejinin ana hatlarına bakmak gerekiyor.
Bir de şu: Türkiye’nin Ortadoğu jeopolitiğinin geleceğinde, yeniden şekillenmesinde oynayacağı rolün, Diyarbakır ve Erbil’den geçtiğini de unutmamak gerekir. Eğer
bu tespit doğruysa yapılacak bir tek şey kalıyor geriye:
Diyarbakır’dan Erbil’e, hatta İstanbul’dan Erbil’e kadar
uzanan bir coğrafyada sosyal ve siyasi entegrasyonu
mümkün kılacak enstrümanlar üretmek, politikalar geliştirmek. İki halkın sosyal ve siyasi entegrasyonundan
daha güçlü ve caydırıcı bir imkânı yok kimsenin.
2002’den bu yana girdiği tüm seçimlerden birinci
olarak çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) 30 Mart 2014 seçimlerinde aynı çizgiyi sürdürmesi sürpriz olmayacak. Buna karşılık, AK Parti’nin 30
Mart’ta birinci parti olmanın çok ötesinde kaygıları
olacağını söylemek de mümkün. Her şeyden önce,
2014 yılının yaz aylarında Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi ilk kez halkın oyuyla gerçekleşecek.
Cumhurbaşkanı seçilebilmek için ise % 50’lik bir oy
38
ŞUBAT 2014
oranına ulaşmak gerekiyor. AK Parti’nin 30 Mart’taki
ilk ve öncelikli çabası, tek başına cumhurbaşkanı
seçebilmesini sağlayacak bir oy oranını elde etmek
olacak. Diğer taraftan, 2011’de ulaşılan yaklaşık %
50’lik oyun yerel seçimler açısından oldukça büyük
bir hedef olduğu söylenebilir. Yerel dinamiklerin etkili
olduğu bu seçimlerde özellikle çok yüksek rakamlarda bulunan partilerin nisbî bir oy kaybı yaşamaları
kaçınılmaz bir durum. Bu nedenle, çıtayı oldukça
yukarıya taşıyan AK Parti’nin % 40-45 arasında bir
oy bandına ulaşması başarılı bir sonuç elde ettiği
şeklinde değerlendirilebilir.
Mevcut adaylar bağlamında bakıldığında ise AK
Parti’nin oldukça temkinli bir yaklaşım benimsediği
görülüyor. Başta İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirler ve bunlara bağlı ilçeler olmak üzere pek çok
merkezde AK Parti, hâlihazırda görev yapan başkanlarla yeni seçimlere girmeyi tercih ediyor. Bu durumun AK Parti açısından belirli avantajlar sağlayacağı ifade edilebilir. Zira yerel seçimlerde parti kadar
adayın bilinirliği de öne çıkar ve mevcut başkanların
tanınırlık bakımından diğer pek çok ismin önünde
oldukları açıktır. Ancak görevde kalma süresinin
uzaması ile birlikte yıpranmanın ortaya çıkması kaçınılmaz bir durumdur ve bu da sandığa oy kaybı
olarak yansıyabilir. Bu bağlamda, AK Parti’nin bir
tür risk analizi yöntemiyle, ilk durumun, yani bilinir
isimlerle seçime girmenin kendisi için daha avantajlı
olduğunu düşündüğü anlaşılıyor.
ŞUBAT 2014
39
çimlerinde AK Parti’nin tarihindeki en büyük oy oranına ulaştığı görüldü. Bu bağlamda, 2014 seçimleri
öncesinde Kılıçdaroğlu’nun aslında daha çok kendi
liderliği açısından son kozlarını oynadığı söylenebilir. Kısacası CHP’nin 2014 seçimlerinde izlediği
taktiğin kendi oylarının üzerine başka toplumsal
kesimlerden gelecek mümkün olduğunca fazla oy
eklemek olduğu görülüyor. Bu durum, kısa vadeli
olarak, oylarını artırma arayışındaki CHP açısından
olumlu bir etki meydana getirebilecektir. Zira özellikle seçmenlerin yoğunlaştığı İstanbul ve Ankara gibi
illerdeki oy artışları partinin Türkiye genelindeki oy
yüzdesinin de yükselmesini sağlayabilecektir. Bu
durum, Kılıçdaroğlu’nun belirli bir süre daha partisinin başında kalmasını beraberinde getirecek ve
CHP seçmenleri açısından da bir moral artışı anlamına gelecektir. Ancak izlenen bu stratejinin CHP
yönetiminin hesaba katmadığı ya da en azından bu
süreçte göze aldığı bazı olumsuz etkilerinin olması
da kaçınılmaz gibi görünüyor.
Yerel seçimlerde en farklı siyasal tavrı gösteren partinin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olduğu rahatlıkla
söylenebilir. CHP, 2011 seçimlerinde kısmen hayata
geçirmeye çalıştığı “sağa açılma” stratejisini 2014
yerel seçimleri öncesinde iyice genişletti. Bu konudaki en çarpıcı örnek ise 2009 seçimlerinde MHP’nin
Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayı olan ve
en başta beklenenden çok daha fazla oy alan Mansur Yavaş’ın aynı koltuk için bu kez CHP’den aday
gösterilmesi oldu. CHP’den oldukça farklı bir siyasal gelenekten gelen Yavaş’ın adaylığı parti içinde
tartışmalara yol açsa da Kılıçdaroğlu’nun yetkili kurulları bu konuda ikna edebildiği görüldü. CHP’nin
bir başka sürprizi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi
için daha önce partiden ihraç edilmiş olan Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün aday olarak belirlenmesiydi. Sarıgül’ün adaylığı da en az Yavaş’ınki
kadar spekülasyon malzemesi oldu. Üstelik CHP
Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun daha önceki süreçte Sarıgül ile ilgili yolsuzluk iddialarını desteklediği
ortaya çıktı. Ancak oylarını artırma kaygısıyla, CHP
geçmişteki tüm bu tartışmaların üzerine, en azından
bir süreliğine, sünger çekmeyi tercih etti.
CHP’nin bu stratejisi yalnızca Ankara ve İstanbul ile
de sınırlı kalmadı. Örneğin Hatay Büyükşehir Bele-
40
ŞUBAT 2014
diye başkan adaylığı için AK Parti’den mevcut başkan Lütfi Savaş transfer edildi. Pek çok ilçede de
benzer bir yöntem izlenerek CHP listeleri sağ kökenli adaylara açıldı. CHP’nin sağa açılma politikaları aracılığıyla kendi oylarını en üst düzeye çıkarma
çabası içinde olduğu açık. Kemal Kılıçdaroğlu’nun
liderliğe gelmesiyle birlikte on yılı aşkın süredir siyasal alanda rakipsiz duruma gelen AK Parti’ye bir
alternatif olabileceği düşüncesi işleniyordu. Deniz
Baykal’ın ana muhalefet pozisyonuna razı bir görünüm çizdiği, bu koşullar altında AK Parti’nin siyasal üstünlüğünün ortadan kalkmayacağı düşüncesi
CHP liderliği için yeni bir arayış doğurdu ve Kılıçdaroğlu ön plana çıkarıldı. Ancak genel başkanlığı
üstlenmesinden sonra Kılıçdaroğlu, partisinin oylarında ciddi bir artış sağlayamadı. Hatta tam tersine
önce 2012 Anayasa referandumunda iktidarın %
58’lik bir oran yakaladığı; daha sonra ise 2011 se-
Başbakan Recep Tayyp Erdoğan’ın kendlerne
yönelk uluslararası güçlern de şn çnde olduğu
br komplo kurulduğuna yönelk yaklaşımının halkın
öneml br kesmnde karşılık bulduğu görülüyor.
İlk olarak CHP’nin oylarında ciddi bir artış
olmaması, parti içi muhalefetin elinin güçlenmesini
beraberinde getirecektir. Mustafa Sarıgül, Mansur
Yavaş ve Lütfi Savaş gibi isimlerin CHP adayı
olarak belirlenmesinin farklı nedenlerle parti içindeki
ulusalcı, sosyalist ve Alevi kesimlerden tepki aldığı,
ancak Kılıçdaroğlu’nun bu kesimleri belirli şekillerde
ikna edebildiği bilinen bir durum. Bu bakımdan,
değil bu illerin kazanılamaması, oylarda ciddi bir
artış sağlanamaması bile parti içindeki muhalif
grupların harekete geçmesine neden olabilecek.
Dolayısıyla seçimlerin hemen ardından CHP’nin
Yerel seçmlerde en farklı syasal tavrı gösteren
partnn Cumhuryet Halk Parts (CHP) olduğu
rahatlıkla söyleneblr. CHP, 2011 seçmlernde kısmen
hayata geçrmeye çalıştığı “sağa açılma” stratejsn
2014 yerel seçmler öncesnde yce genşlett.
bir liderlik çekişmesi içine girmesi beklenebilen bir
durum olacak. Ancak bundan daha önemli ve daha
uzun vadeli sorun, devşirme adayların CHP’yi bir
ideolojik söylem boşluğuna düşürme tehlikesi. Aday
listelerinin adeta eklektik bir şekilde oluşturulmuş
olması ve hemen her şeyin seçim kazanmaya
endekslenmesi, siyasal bir parti olarak CHP’nin
uzun vadede bir söylem boşluğuna düşmesi
sonucunu doğurabilecek.
Yerel seçimler öncesinde, Milliyetçi Hareket
Partisi’nin (MHP) ise 2009 yılında izlediği çizginin
uzağına düşmeyen bir yaklaşım benimsediği söylenebilir. Özellikle “çözüm süreci”ne karşı olumsuz
anlamda en net tavrı sergileyen MHP’nin yerel seçimlerde de kampanya kurgusunu bu yaklaşımın
üzerine kurduğu anlaşılıyor. MHP, enerjisini özellikle son seçimlerde bir yükseliş eğilimi içinde bulunduğu sahil şeritlerine yöneltmiş gibi görünüyor.
Parti, nispeten düşük düzeylerde oy aldığı Ankara
ve İstanbul gibi büyük şehirlerde ise çok da iddialı
olmadığı anlaşılan adaylarla yola çıktı. Burada, özellikle 2009 seçimlerinde sürpriz bir oy oranına ulaşan Mansur Yavaş’ın bu seçimlerde MHP tarafından tercih edilmemesinin altının çizilmesi gerekiyor.
MHP’den aday adayı olduğunu açıklayan Yavaş’a
kapılarını kapatan MHP’nin bu tavrının parti içi liderlik tartışmalarıyla yakından ilişkili olduğu söylenebilir.
Bu bağlamda, MHP’nin yerel seçim hedefinin genel
seçimlerdeki oy oranını korumak ve bazı büyükşehir
belediyelerini kazanmakla sınırlı olduğunu söylemek
yanlış olmaz.
Çözüm sürecinin ana aktörlerinden biri olarak beliren Barış ve Demokrasi Partisinin (BDP) ise yerel
seçimler bağlamında farklı bir strateji izlediği görülüyor. Buna göre, BDP, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde oylarını en üst düzeye
çıkarmak ve büyükşehirler başta olmak üzere bölge
illerinin büyük kısmında belediyeleri almak amacıyla hareket ediyor. BDP’nin Diyarbakır’da Gülten
ŞUBAT 2014
41
Hükümet le cemaat arasında yaşanan
syasal anlaşmazlıkların yerel seçmlerde
yen ttfaklara kapı açıp açmayacağı, bu
durum gerçekleşrse de sonuçlarının neler
olableceğ gb başlıklar syasal gündeme
damgasını vurmaya başladı.
Kışanak, Mardin’de Ahmet Türk, Siirt’te Sırrı Sakık ve Şanlıurfa’da Osman Baydemir gibi adayları
belirlemiş olmasının özellikle AK Parti kanadından
gelebilecek muhtemel bir sürprize izin vermemek
çabasıyla yakından bağlantılı olduğu söylenebilir.
Ayrıca halen milletvekili olan Kışanak, Türk ve Sakık
gibi isimlerin belediye başkan adaylığına kaydırılmış
olmaları, parti tüzüğünde yer alan aynı göreve en
fazla iki kez seçilebilme sınırı ile yakından bağlantılı
olarak görülebilir. Özellikle yeni büyükşehir yasası
nedeniyle BDP’nin zaten kendi elinde olan Van ve
Diyarbakır’ın yanında Mardin’de de etkili olabileceği
görülüyor.
BDP, batı illerinde ise Halkın Demokrasi Partisi (HDP)
çatısı altında seçimlere girecek. HDP, özellikle sol
kesimleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir çatı partisi niteliği taşıyor. Bu deneyim, BDP’nin bir “Türkiye
partisi” haline gelebilme çabalarının yeni aşamalarından biri olarak değerlendirilebilir. HDP’nin başarılı
olması durumu, BDP’nin bir sonraki genel seçimlere bu çatı altında girmesini beraberinde getirecek.
HDP’nin en çarpıcı adayı, özellikle Gezi olayları sırasında partisinin genel tavrının aksine aktif bir tutum
sergileyen İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder.
Önder, adaylığının tartışılmaya başlandığı ilk günden
itibaren CHP adayı Sarıgül’ü hedef alarak sosyalist
solun gerçek adayının kendisi olduğu mesajını vermeye çalışıyor. Bu bakımdan, HDP, bu seçimlerde
Türkiye solu üzerindeki gücü ve etkisini test etme
imkânı bulacak.
yor. Daha doğru bir ifadeyle, cemaat mensuplarının
büyük çoğunluğunun seçimler ve oy verme davranışı bağlamında, bugüne kadar ki birinci tercihlerinin
AK Parti olduğu kolayca tahmin edilebilir bir durum.
Ancak son dönemde yaşanan tartışmalar nedeniyle en azından bazı cemaat mensuplarının AK Parti
yerine başka partilere kayabilecekleri kolayca anlaşılabiliyor. Burada, asıl önem taşıyan nokta ise bu
kayışın Türkiye’deki siyasal panoramayı ne şekilde
etkileyeceği. Bu noktada belirtilmesi gereken ilk durum, cemaatin özgül ağırlığı dışında sayısal açıdan
çok önemli bir seçmen kitlesine sahip olmadığıdır.
Örneğin yakın zamanda, kendisi de cemaatten olan
Ahmet Turan Alkan tarafından cemaatin oy oranının
% 1 civarında olabileceği ifade edildi. Kaldı ki cemaat mensuplarının bir bütün olarak hareket edecekleri ve tamamının AK Parti’den vazgeçeceğini
söylemek de çok kolay değil. Bu nedenle cemaatin
tavır değişikliğinin AK Parti açısından çok olumsuz
bir tablo ortaya çıkaracağı söylenemez. Ancak bu
noktada başka bir durumun altını çizmek gerekiyor.
Yukarıda değinildiği gibi yerel seçimlerde aday ter-
cihleri gibi farklı dinamiklerin etkisiyle AK Parti’nin
oylarında 2011’e göre bir azalma yaşanması beklenebilecek bir durum. Bu bakımdan cemaatin,
AK Parti’nin oylarında yaşanabilecek muhtemel bir
azalmayı kendisinin desteğini çekmesiyle açıklamaya çalışacağı tahmin edilebilir. Aynı şekilde CHP ve
MHP’nin oylarında, en azından belirli merkezlerde
yaşanacak yükselmeler de cemaat tarafından kendi verdikleri destekle açıklanmaya çalışılabilecektir.
Ancak bu durumun da “başarı”yı paylaşmak istemeyecek olan bu partilerin yönetimleri ile cemaatin
arasının açılmasına neden olması beklenebilir. Dolayısıyla cemaatin seçim sonuçları üzerinden siyasal
güç gösterisi yapmaya çalışması anlamlı bir sonuç
üretmeyecektir.
güçlerin de işin içinde olduğu bir komplo kurulduğuna yönelik yaklaşımının halkın önemli bir kesiminde karşılık bulduğu görülüyor. Dolayısıyla bu tür
girişimlerin beklenen sonuçları üretmeyeceği ve AK
Parti’ye amaçlanan kadar zarar vermeyeceği öngörülebilir bir durum.
Öte yandan “paralel devlet” tartışmaları bağlamında yargı ve emniyetin belirli kesimlerinin işbirliğiyle
seçim öncesi bazı operasyonların yapılabileceği iddialarının da son zamanlarda sıklıkla dile getirilmesi
dikkat çekiyor. Özellikle seçimlere kısa bir süre kala
yapılacak operasyonlar ve ortaya çıkarılacak kasetler aracılığıyla “paralel yapı” tarafından AK Parti’nin
yıpratılmaya çalışılacağına yönelik spekülasyonlar
üretiliyor. Ancak bu noktada gözden kaçırılan gerçek, 17 Aralık operasyonlarıyla başlayan sürecin artık siyasal alana taşınmış olduğu. Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın kendilerine yönelik uluslararası
Sonuç olarak 2014 seçimlerinin en az kendi sonuçları kadar sonrasında yaşanacak siyasal gelişmeleri
de şekillendirecek bir yüz taşıdığı gerçeğinin altı çizilmeli. Bu seçimler aracılığıyla AK Parti, cumhurbaşkanlığı seçiminin bir provasını yapma imkânı bulacağı gibi diğer partiler de aynı seçimde izleyecekleri strateji ve muhtemel ittifaklarla ilgili bir öngörü
yapma şansı yakalayacaklar. Benzer şekilde, seçim
sonuçları, paralel devletin sistem içindeki gücünün
ortaya çıkmasını da beraberinde getirebilecek. Ancak kuşkusuz resmin tamamını görebilmek için 30
Mart 2014 tarihini beklemek gerekiyor.
Bu noktada cevabını bulmamız gereken en önemli
soru, başta da değindiğimiz gibi, hükümet ve cemaat arasında son dönemde yaşanan gerilimin seçim sonuçlarına ne ölçüde yansıyacağı. Öncelikle
AK Parti ile cemaatin tabanlarının büyük ölçüde
örtüştüğü bilinen bir gerçek olarak karşımıza çıkı-
42
ŞUBAT 2014
ŞUBAT 2014
43
İÇ POLİTİKA
T
ELEFON DİNLEMELERİ ve
ELEKOMUNİKASYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI
A
Prof. Dr. Aytekin GELERİ
SDE Savunma ve Güvenlik Programı Koordinatörü
dalet Bakanı Bekir Bozdağ kamuoyunda
sık sık gündeme gelen ve tartışma konusu
olan telefon dinlemelerini disiplin altına alınacağını; hukuki çerçeveye uymayanlar ile ilgili yaptırımların da ağırlaştırılacağını ifade etti. Bakan Bekir
Bozdağ dinlemelerle ilgili ise şunları söyledi: “Dinlemelerin de bir sınırı olacak. Mevcut düzenlemede,
öncelikle üç ay olarak alınıyor. Ardından da birer ay
olarak uzatılıyor. Bunun ucu açık. Böyle dinleme olmaz. Buna da sınırlama getireceğiz.”
T.C. Anayasasının 4709 Sayılı Kanunla Değişik
20/1’inci Maddesi: “Herkes özel hayatına ve aile
hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” demek suretiyle haberleşme özgürlüğünü
özel hayatın gizliliği kapsamı içerisinde değerlendirmektedir. Bu yüzdendir ki yeni CMK şüpheli veya
sanıkların konutlarının gizli bir şekilde teknik araçlarla izlenmesini yasaklamıştır. Kişilerin sahip olduğu
“haberleşme özgürlüğü” ve bu haberleşmenin gizliliği herkese karşı ileri sürülebilir olmakla beraber sınırsız da değildir. Anayasanın 22/2’nci maddesinde;
Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması
veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması
sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu
sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan merciin yazılı
emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve
44
ŞUBAT 2014
2005 yılında çıkarılan 5397 sayılı “Bazı Kanunlarda Değşklk Yapılmasına Dar Kanunla Türkye’de letşmn
denetlenmes faalyetlernn tek elden yürütülmesn sağlamak ve denetlemek üzere Telekomünkasyon Kurumu
(yen adı le Blg Teknolojler ve İletşm Başkanlığı) bünyesnde, kurum başkanına doğrudan bağlı Telekomünkasyon
İletşm Başkanlığı (TİB) adlı yen br brm kurulmuştur. Kendsnn telefon dnleme yetks bulunmayan bu kurum
(TİB) sadece dnleme yapacak kurumların hâkmden aldıkları kararların hukuka uygunluğunu denetlemek, herhang br
aykırılık görmedğ durumda dnleme yapacak kurum le lgl operatör arasındak koordnasyonu sağlamakla görevldr.
gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi
dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur.
Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi
halde karar kendiliğinden kalkar. İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir.
Hükmü yer almaktadır. Bu maddede belirtilen sebeplere bağlı olarak, Anayasanın 13’üncü maddesinde belirtilen şartları taşıyan bir kanunla, haberleşme özgürlüğüne müdahale edilebilir, kısıtlamalar
getirilebilir. Bu temel dayanak çerçevesinde, belirli
yasal koşulların oluşması halinde diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de hâkim kararı ile haberleşme
özgürlüğüne müdahale edilebilmektedir.
Telefon dinleme geniş anlamda iletişimin denetlenmesi tedbiri içerisinde Türk hukuk sisteminde
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve
5397 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun ile düzenlenmiştir. Bu yönüyle telefon
dinlemeleri iletişimin denetlenmesinin bir alt alanıdır
ve hukuki anlamda “iletişimin dinlenmesi ve kayda
alınması olarak” tanımlanmıştır. 17.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı CMK ile adlî amaçlı iletişimin denetlenmesi; 23.07.2005 tarihli ve 5397 sayılı “Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla”,
2559 sayılı PVSK ek md. 7’ye, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ek md 5’e
ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî
İstihbarat Teşkilatı Kanunu md. 6’ya ek hükümler
getirilerek önleyici/istihbarat amaçlı telefon dinlemeler yasal çerçeveye oturtulmuştur.
dinleme tedbiri, Avrupa Birliği mevzuatı ve Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi Kararları da göz önünde bulundurularak 17.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 135, 136, 137
ve 138nci maddelerinde yeniden düzenlenmiştir.
CMK’nın 135/1. maddesinde; “Bir suç dolayısıyla
yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve
başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla
iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir
ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet savcısı kararını derhâl hâkimin onayına sunar ve hâkim,
kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin
dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından
derhâl kaldırılır.” denilmek suretiyle bu tedbirin temel
çerçevesi ortaya konmuştur.
Şikâyetçinin, mağdurun ya da rızası olan kişilerin telefonlarının dinlenip dinlenemeyeceğiyle ilgili olarak
CMK’nın 135. maddesinde bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, CMK’nın 160 ve 161. maddelerinde savcıya verilen yetkiler kapsamında, mağdur ve
müştekinin rızası bulunması durumunda, iletişimin
tespitinin yapılması mümkündür. Dinleme, kayda
alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi işlemlerinin yapılması ise hukuken imkânsızdır1. Yargıtay
kararları da bu yöndedir2.
Adlî Amaçlı Telefon Dinleme
Önleme Amaçlı Telefon Dinleme
Avrupa Birliği uyum süreci çerçevesinde 2001 yılında Anayasada yapılan temel hak ve özgürlükleri
genişletici değişiklik sonrası birçok kanunun yeniden düzenlenmesi zorunluluk halini almıştır. Telefon
Türkiye’de 2001 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikten sonra 17.12.2004 tarihinde çıkarılan 5271
sayılı yeni CMK sadece adli amaçlı telefon dinlemeyi düzenlemiş, bu durumda istihbarat/önleme
ŞUBAT 2014
45
ka surette delil elde etme imkânı olmaması şartları
aranırken, 5397 sayılı kanunda bu hususlara ilişkin
herhangi bir sınırlayıcı hüküm bulunmamaktadır. Bu
kanunda, telefon dinlemesi için hâkim kararı yine
temel kural olarak belirtilmiş ancak gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde ise, 24 saat içinde hâkim
onayı alınmak şartıyla, Emniyet Genel Müdürü veya
İstihbarat Dairesi Başkanının (PVSK ek md. 7), Jandarma Genel Komutanı veya İstihbarat Başkanının
(JTGYK ek md. 5) ve MİT Müsteşarı veya yardımcısının (DİHMİTK md. 6) yazılı emriyle bu tedbire başvurulabilineceği hükmüne de yer verilmiştir. 5397
sayılı kanun, Anayasa, AİHS hükümleri ve AİHM içtihatları çerçevesinde Türk hukuk sisteminde önemli
bir boşluğu doldurmuştur.
Telefon Dinlemelerde Telekomünikasyon
İletişim Başkanlığı’nın (TİB) Rolü
2005 yılında çıkarılan 5397 sayılı “Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla Türkiye’de iletişimin denetlenmesi faaliyetlerinin tek elden yürütülmesini sağlamak ve denetlemek üzere Telekomünikasyon Kurumu (yeni adı ile Bilgi Teknolojileri ve
İletişim Başkanlığı) bünyesinde, kurum başkanına
doğrudan bağlı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) adlı yeni bir birim kurulmuştur.
amaçlı dinlemelerin ayrı bir kanunla düzenlenmesi
zorunlu hale gelmiştir. Bu süreçte uzun süre istihbarat amaçlı dinlemeler yapılamamış, bu nedenle
de özellikle terör ve organize suçlarla mücadelede
çok ciddi sorunlar yaşanmıştır. Bu sorunu ve yasal
boşluğu gidermek amacıyla 03.07.2005 tarihinde
5397 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun” ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet
Kanunu’nun (PVSK) ek 7. maddesine bazı fıkralar
eklenirken, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve
Yetkileri Kanunu’na Ek Madde 5 eklenmiş, ayrıca
2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 6. maddesinde bazı değişiklikler ve eklemeler yapılmıştır. Bu yolla, önleyici/
istihbarat amaçlı telefon dinlemenin yasal dayanağı
oluşturulmuştur.
5397 sayılı kanunla düzenlenen önleyici amaçlı telefon dinleme tedbiri, bazı yönlerden CMK’da yer alan
adli amaçlı düzenlemelerden farklılıklar taşımaktadır.
Yeni CMK’da, adli amaçlı telefon dinleme kararı için
bir suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtiler ve baş-
46
ŞUBAT 2014
Bu kurumdan önceki dönemlerde her güvenlik birimi, hâkim kararını alıp ilgili telefon şirketiyle doğrudan iletişim kurarak dinlemeyi kendisi yapıyordu.
Türkiye’de özellikle 90’lı yıllardan itibaren MİT, Emniyet, Jandarma ve Genelkurmay gibi kurumların
yasadışı, keyfi telefon dinlemeleri yaptığı yönünde
endişe ve iddiaların olması ve bu kurumlar arasında koordinasyon ve denetimi sağlayacak bir yapının bulunmaması nedeniyle böyle bir kuruma ciddi
anlamda ihtiyaç duyulmuştur3. Bu uygulamada ülke
genelinde kimin, kimi, nasıl, ne zaman ve ne kadar
süre ile dinleme yaptığı konusunda ortak, tam ve
doğru bir bilgiye ulaşmak pek mümkün değildi.
Bu yeni düzenleme ile birlikte, ülkedeki telefon dinleme tedbirinin dağınıklığını gidermek, yasadışı uygulamaları önlemek ve bu yöndeki faaliyetleri tek
elde toplamak amaçlanmıştır.
TİB’in kurulmasıyla birlikte “Telekomünikasyon
Yoluyla Yapılan İletişimin Tespiti, Dinlenmesi,
Sinyal Bilgilerinin Değerlendirilmesi Ve Kayda Alınmasına Dair Usul Ve Esaslar İle Tele-
TİB, dnleme yapacak brm le dnlenlecek letşm aracının hzmetn sağlayan kurum (operatör) arasında yer almaktadır.
Buna göre, Emnyet, Jandarma ve MİT mahkeme kararını aldıktan sonra artık doğrudan lgl operatöre (Turkcell, Vodafone,
Avea, Türk Telekom vs.) gtmemekte, bunun yerne TİB’e başvurmakta, dğer şlemler de TİB yerne getrmektedr.
komünikasyon İletişim Başkanlığının Kuruluş,
Görev Ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik” Başbakanlık tarafından hazırlanarak yürürlüğe konmuştur.4 Yönetmelik, gerek 5397 sayılı kanun (önleyici/
İstihbarat amaçlı) ve gerekse 5271 sayılı CMK’da
(adli amaçlı) belirtilen telefon dinlemelerinin usul ve
esasları ile TİB’in görevlerini düzenlemiştir.
Söz konusu Yönetmeliğin 17. maddesi TİB’in görevlerini belirlemiştir. İlgili kanun ve yönetmelik uyarınca Türkiye’de telefon dinlemeleri tek bir merkezden, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)
tarafından yürütülmektedir. Ancak bu durum, Türkiye’deki bütün dinlemelerin sadece tek bir merkezden ve TİB tarafından yapıldığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Kendisinin telefon dinleme yetkisi bulunmayan bu kurum sadece dinleme yapacak kurumların
hâkimden aldıkları kararların hukuka uygunluğunu
denetlemek, herhangi bir aykırılık görmediği durumda dinleme yapacak kurum ile ilgili operatör arasındaki koordinasyonu sağlamakla görevlidir.
TİB, dinleme yapacak birim ile dinlenilecek iletişim
aracının hizmetini sağlayan kurum (operatör) arasında yer almaktadır. Buna göre, Emniyet, Jandarma ve MİT mahkeme kararını aldıktan sonra artık
doğrudan ilgili operatöre (Turkcell, Vodafone, Avea,
Türk Telekom vs.) gitmemekte, bunun yerine TİB’e
başvurmakta, diğer işlemleri de TİB yerine getirmektedir.
TİB başta olmak üzere bütün operatörler ve ilgili
güvenlik ve istihbarat kuruluşları telefon dinlemeler
kapsamında yer alan faaliyetleri mümkün kılacak
her türlü teknik alt yapıyı kurmuş durumdadırlar.
Mahkeme kararı çerçevesinde bu operatörlerden
alınan her türlü bilgi, belge ve kayıtlar TİB aracılığıyla bilgi güvenliği kriterlerine uygun olarak dinleme
yapan ilgili kurumlara aktarılmakta ve arşivlenmektedir.
verdiği kararı hukuki ve teknik açıdan kanunlara
ve teknik altyapıya aykırı gördüğünde devreye girerek bu konuda gerekli itirazları yapabilmektedir.
TİB bunu, hâkimin vermiş olduğu kararı inceleyerek
eksik ya da yanlış olup olmadığını denetleme yetkisine sahip bir makam olarak yapmamakta, idari
bir organ olarak yukarıda ifade edilen çerçevede
ve sadece üst mahkemeye itiraz edebilmektedir.
Yapılan itiraz hiçbir şekilde hâkimin vermiş olduğu
kararın uygulanmasını durdurmamaktadır. Tedbirin
uygulanması ancak, kararına itiraz edilen mahkemenin veya kararı inceleyen üst mahkemenin kararı
ile mümkündür. Bu şekilde TİB, hâkim tarafından
verilen dinleme kararlarından 2006 yılında 176,
2007’de 564, 2008’de 484, 2009 yılında da 185
tanesine itiraz ederek kararların uygulamasını durdurmuştur. Diğer taraftan, CMK’nın 267 ve 268.
maddelerine göre, hakkında telefon dinleme tedbiri
uygulanan kişi, bu kararı öğrendiği günden itibaren
7 gün içinde söz konusu karara itiraz etme hakkına
sahiptir.
Tazminat ödenmesini gerektiren durumları sayan
CMK’nın 141. maddesinde, iletişimin denetlenmesi (dolayısıyla telefon dinleme) tedbirlerine hukuka
aykırı olarak başvurulmasına yer verilmediği görülmektedir. Bu durumda idarenin sorumluluğuna
ilişkin olarak devletin tazminat ödemesi sorumluluğuna ancak genel hükümler çerçevesinde gidilebilir. Anayasa’nın 125. maddesine göre idarenin her
türlü eylem ve işlemlerine karsı yargı yolunun açık
olması nedeniyle bu yol her zaman mümkündür.
Referanslar
1
TAŞKIN, Mustafa, (2008), Adli ve İstihbârî Amaçlı İletişimin Denetlenmesi, Ankara: Seçkin Yayıncılık. s.88
2
YARGITAY 4. CD, 29.01.2006, 4669/17007
28.03.2007, 1398/2879 sayılı kararları.
3
Tbmm.gov , (2005), “5397 Sayılı Kanunu Genel Kurul
Tutanağı” T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 125. Bileşim”,
http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem22/yil3/bas/
b125m.htm
4
Resmî Gazete, 10/11/2005, No: 25989
Telefon Dinlemelerin Denetlenmesi
Her türlü telefon dinlemesi mutlaka hâkim kararıyla
yapılmak zorundadır. TİB, istisnai olarak, hâkimin
ŞUBAT 2014
ve
47
DIŞ POLİTİKA
Anglo-Sakson Dern Yapının
Karşı
Poltkası
ve
TÜRKİYE
Prof. Dr. Birol AKGÜN
SDE Dış Politika ve
Uluslararası İlişkiler Programı
Koordinatörü
T
ürkiye’de 17 Aralık operasyonu başladığı gün,
Mısır’da darbeciler İhvan hareketini terör örgütü olarak ilan etti. Libya’da hükümet güçleri
ile muhalif bazı gruplar arasında çatışmalar hızlandı.
Tunus’ta Nahda hareketi iktidardan uzaklaştırılmaya
çalışılıyor. Lübnan’da Sünni ve Şii gruplara yönelik
bombalı saldırılarda artış var. Irak’ta bombalı eylemlerin olmadığı gün yok gibi. Rusya’da uzun bir aradan sonra canlı bomba saldırıları yaşanmaya başlandı. Suriye’deki çatışmalar halkın özgürlük mücadelesi olmaktan çıkarıldı; Esed-El-kaide ikilemine
dönüştürüldü. Büyük güçler arasında Suriye’deki
çözümün nasıl olacağına ilişkin kesin bir formül
bulunamıyor. Peki, tüm bu gelişmelerin anlamı ne?
Aralarında anlamlı bir bağ var mı? Yoksa hepsi birer
50
ŞUBAT 2014
tesadüf mü? Türkiye’de Tayyip Erdoğan hükümetini
zayıflatma girişimiyle, Mısır’daki ve hatta Rusya’daki
gelişmeler arasında nasıl bir ilişki var?
Son birkaç yıldır Arap baharı süreciyle başlayan ve
Balkanlardan Uzak Doğu’ya uzanan siyasal coğrafyadaki ülkeleri etkileyen gerginlik, istikrarsızlık ve
çatışmacı ortamı açıklamak için iki tartışmayı doğru
okumak gerekiyor. Konu öncelikle, günümüz siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler disiplininin en sıcak
tartışma başlıklarından birisini oluşturan küresel sistemde yeni güç dengelerinin nasıl kurulacağı sorunsalıyla yakından ilişkilidir. İkincisi ise, halkları Müslüman olan Ortadoğu ülkelerindeki hızlı dönüşümlerin
bu ülkeleri nereye götüreceğiyle ilgilidir.
Anglo-Sakson Derin
Yapı: Batının Stratejik
Aklı
yapı için, Çin’in uzak doğudaki bölgesel hegemonSon yıllarda bir
ya arayışı, Rusya’nın sopa
yandan Türkiye’nin
ve havuca dayalı olarak
Gerçekten de son yıllarda
sürdürdüğü Avrasya Birlibölgede
artan
gücü
ve
küresel düzlemde güç kayği politikası ve Türkiye’nin
masını açıklamak üzere yaetkisi, diğer yandan ise
Ortadoğu’da artan etkinliği
zılan pek çok kitap, rapor ve
Arap Baharı sürecinin
ciddi bir tehdit oluşturmakmakalede küresel siyasetin
tadır. Bu güç merkezlerinin
Mısır gibi İslam
geleceğine ilişkin çok farklı
etkinliğinin kırılması için ise
senaryolar tartışılmaktadır.
medeniyet merkezlerinde
derin emperyal yapının en
Zira küresel sistemde birtecrübeli olduğu alan olan
halk iradesine dayalı
kaç yüz yıldır başat rol oyistihbarat oyunları, darbenayan Avrupa ve ABD’nin
rejimlerin kurulmasıyla
ler, örtülü siyasi-ekonomik
içinden geçmekte olduğu
operasyonlar, medya üzesonuçlanması,
yüz
yıldır
derin siyasi/ekonomik kriz
rinden yürütülen psikolojik
ilk kez Batılı ülkelerin
bu ülkelerin küresel sistemsavaş teknikleri ile terör gibi
deki rollerini ciddi biçimde
bölgedeki hegemonyasına
provokatif şiddet yöntemlesarsarken, yükselen yeni
ri son zamanlarda yeniden
açıkça meydan okuyan
güçlere ise önemli bir mauygulamaya konulmuştur.
nevra alanı açmaktadır. Örbir güçler dengesini
Örneğin Rusya’da olimpiyat
neğin bu bağlamda BRICS
oyunları yaklaşırken artan
ortaya
çıkartmıştır.
ve MİTKA (Meksika, Endoterör saldırıları ve Ukrayna
nezya, Türkiye, G. Kore ve
gibi bölge ülkelerinde arAvustralya) gibi oluşumlar,
tan sokak gösterileri; Çin’in
batı merkezli hegemonik
çevresindeki ülkelerle artan güvenlik sorunları ve
yapıdaki çözülmenin küresel sistemde yarattığı güç
Sincan bölgesindeki hareketlenmeler ile Türkiye
boşluğu ve belirsizlik ortamında oluşan dayanışma
gibi İslam dünyasının en gelişmiş ülkesinde sergiplatformları olarak okunabilir. Geleceği biçimlendirlenmeye çalışılan istikrarsızlaştırıcı operasyonlar bu
mek için en hararetli tartışmalar ise ABD’nin siyasi
derin yapının, Obama yönetimine rağmen (ve hatta
ve güvenlik elitleri arasında yapılmaktadır. Obama
onu zor durumda bırakmak uğruna) harekete geçtidoktrini, ekonomik verimliliği zayıflayan ABD’nin
ğini gösteriyor. İran-Batı yakınlaşmasını da şüpheyle
emperyal yüklerinden kurtarılmasını ve geriye kalan
karşılayan Anglo-Sakson yapı, tarihin akışını kendi
gücünün daha zekice (smart) kullanılmasını savunhaline bırakmayı değil, kontrol altına alarak kendi
maktadır. Bu amaçla Obama, Arap Baharına minilehine değiştirmeyi amaçlamaktadır. Gücü ve kontmum ilgi gösterilmesini; Afganistan’dan çekilmeyi,
rolü azaldıkça da giderek hırçınlaşmakta ve daha
İsrail-Filistin sorununun çözümünü ve İran’la barışı
acımasız hale gelmektedir.
öngören bir siyaseti savunmaktadır. Ancak içinde
İngiliz ve Amerikan muhafazakârları ile İsrail şahin- Ortadoğu’da Anglo-Sakson Stratejisi: Mısır,
lerinin bulunduğu derin Anglo-Sakson yapı ise Ba- Türkiye ve İran’ı Ayrıştırmak
tının emperyal hayallerini yaşatmak için geleneksel
Osmanlı sonrası dönemde Ortadoğu bölgesinin
ve yeni güç merkezleriyle mücadele edilmesini sakurucu ve denetleyici aktörleri büyük ölçüde Angvunmaktadırlar.
lo-Saksonlar olmuştur. İkinci dünya savaşına kadar
Anglo-Sakson yapının varlık nedeni uzun dönem- İngiltere, 1945 sonrasında ise ABD bölgenin hâkim
de batının medeniyet ve stratejik çıkarlarını garan- düzen kurucu ülkeleridirler. İsrail ise bölgede bağımti altına almak; bugünkü konjonktürde ise Batının sız bir güç olarak değil, bu batılı güçlerin bölgedeki
1990’larda ele geçirdiği ayrıcalıklı konumunu her bir uzantısı ve sinir ucu olarak görülebilir. Ancak son
ne pahasına olursa olsun, eldeki tüm imkânları so- yıllarda bir yandan Türkiye’nin bölgede artan gücü
nuna kadar kullanarak, muhafaza etmektir. Derin ve etkisi, diğer yandan ise Arap Baharı sürecinin
ŞUBAT 2014
51
İslam medeniyetinin üç büyük
taşıyıcı sütunu olan Türkiye,
Mısır ve İran’ın aynı anda batı
karşıtı iktidarların eline geçmesi,
kendisini halâ dünyanın stratejik
aklı olarak gören derin
Anglo-Sakson siyasetini ciddi
biçimde rahatsız etmiştir.
Mısır gibi İslam medeniyet merkezlerinde halk iradesine dayalı rejimlerin kurulmasıyla sonuçlanması,
yüz yıldır ilk kez Batılı ülkelerin bölgedeki hegemonyasına açıkça meydan okuyan bir güçler dengesini
ortaya çıkartmıştır. İslam medeniyetinin üç büyük
taşıyıcı sütunu olan Türkiye, Mısır ve İran’ın aynı
anda batı karşıtı iktidarların eline geçmesi, kendisini
halâ dünyanın stratejik aklı olarak gören derin Anglo-Sakson siyasetini ciddi biçimde rahatsız etmiştir.
Mısır’da seçimle işbaşına gelen Mursi’nin, kendi
atadığı savunma bakanı El-Sisi tarafından, sokak
hareketleri ve Ezher Şeyhinin ve bazı Selefi İslamcıların da desteği ile devrilmesi ve direnenlerin kanlı
biçimde katledilmesi karşısında Batı dünyasının
sessizliğe bürünmesi ve hatta açıktan desteklemesi
bir tesadüf değildir. Tesadüf olmayan bir başka gelişme ise İran’la yürütülen gizli görüşmeler ve yeni
seçilen Cumhurbaşkanı Ruhani’ye uzatılan zeytin
dalıdır. Bir taraftan Türkiye, S. Arabistan ve Katar
gibi müttefikleriyle ortak hareket eden ve Suriye’de
“Esed gitmelidir” (Esed must go) diyen Obama
yönetimi varken, aynı zamanda Esed’in hamiliğini
yapan Tahran ile gizli diplomasinin yürütülmesinin
amacı İran’ın batı için bir tehdit unsuru olmaktan
çıkarılması ve Sünni dünyasından ayrıştırılmasıdır.
Ancak unutmamak gerekir ki, Batının derin güçlerinin Obama’nın İran politikasına verdiği destek geçici ve konjonktürel olup, Tahran yönetimi İslam devriminden vaz geçtiğini açıklamadığı sürece Ruhani’ye
de Hamaney’e de güvenmeleri mümkün değildir.
Burada kısa sürede yakınlaşma politikasından beklenen şey, henüz gücünü konsolide edemeyen Mısır
cuntacılarına nefes aldırmak ve Türkiye’nin gireceği
üç seçim sürecinde AK Parti hükümetini bitirmek
için girişilecek operasyonlar için zaman kazanmaktır. Zira başkaldıran Ortadoğu’yu dizginlemek ve
52
ŞUBAT 2014
İslam dünyasının dingin kafayla geleceğe yönelik işbirliği ve medeniyet tasavvurunu geliştirmesini önlemek için hedef seçilen üçüncü ülke Türkiye’dir. Gezi
olayları da son operasyonlar da aslında Türkiye’deki AK Parti iktidarını ve Edoğan-Gül ve Davutoğlu
troykasını iş başından uzaklaştırmaya matuftur.
Emperyalist Yöntemler Değişmedi
Anglo-Sakson Emperyalist yapı, bir ülkeyi istikrarsızlaştırmak veya bir iktidarı devirmek istediğinde
ülke içinde kimi müttefik olarak seçeceklerini konjonktüre göre ve amaca en uygun biçimde belirlemektedir. Bizim ülkemizin kısa tarihi bile bu konuda
oldukça öğreticidir. 1980 öncesinde Ecevit iktidarına karşı TÜSİAD’ı; 28 Şubat’ta medya ve beşli
çeteyi; 2004-2007 arasında ulusalcı güçleri; Gezi
olaylarında küresel sermaye ve belli medyayı; Aralık
2013’te ise iktidarla güç savaşı yaşayan belli bir yapılanmayı (the cemaat) harekete geçirmişlerdir.
Anglo-Sakson derin yapının yeni hâkimiyet stratejisi
bölgede İran’la bir süre iyi geçinmek (accomadation) ve Mısır, Türkiye ve Tunus gibi Sünni ülkelerde
ise batı dünyasıyla sorunlu iktidarlardan kurtulmaktır. İhvan (Mısır, Suriye) Milli Görüş (Türkiye), Nahda
(Tunus) ve Cemaati İslami (Pakistan ve Bangladeş)
gibi siyasi hareketler demokrasi ve modernleşme ile
barışık siyasi hareketler olmasalar da, nihai kertede
İslam dünyasının Batı ve diğer siyasi güçlerin hegemonyasından kurtulmasını ve İslam medeniyetinin
yeniden yükselmesini savunurlar. Oysa bu medeniyet ve siyasi bilinci diğer grup ve fırkalarda bu kadar açık ve sarih bir şekilde bulmak zordur. Örneğin
Mısır’daki bazı Selefiler ile Türkiye’deki bazı gruplar
ehli sünnet geleneğinin siyasi ve tarihi tecrübesine
derinlikli olarak vakıf değillerdir. Tarihsel perspektiften yoksunluk, siyasi geleneklerden kopukluk ve
tecrübesizlik onları dışarıdan veya içeriden gelen
operasyonlara ve manipülasyonlara açık hale getirmektedir.
Türkiye’de Sünni siyaset geleneğinden beslenen
ve devlet-millet kaynaşmasını sağlayarak ülkenin
normalleşmesine önemli katkılar yapan AK Parti
hükümetine ve Başbakan Erdoğan’a karşı girişilen
oyunlar bu bağlamda oldukça anlamlıdır. Zira Türkiye son on yılda muhafazakâr demokrat bir parti eliyle bir yandan modernleşme anlamında başarılı reformlar yaparken, diğer yandan hem tarih ve medeniyet değerlerinin oluşturduğu kimliği ile barışık hale
gelmiş hem de gösterdiği ekonomik performansı
ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Müslüman halklar için ciddi bir ilham kaynağı olmuştur. Oryantalist
söylemlerin aksine demokrasi ve İslam’ın pekâlâ
birlikte ve barış içinde yaşayabileceğini gösteren
Türkiye, Arap devrimlerinin en önemli motivasyon
kaynaklarından biridir. Başbakan Erdoğan’ın seçilmiş bir lider olarak batıya ve İsrail’e karşı kimlikli
duruşu ise devrim yaşayan Arap ülkelerindeki İslamcı gruplara ve liderlere örnek oluşturmaktadır.
Özellikle Mısır’daki Mursi yönetimi de Batı dünyası
için oldukça öğretici olmuştur. Arap ülkelerinde ana
akım Sünni siyasetin taşıyıcısı haline gelen İhvan,
Nahda ve Cemaati İslami gibi hareketlerin entelektüelleri ve sosyolojik tabanı AK Parti’yi yakından
izlemektedir. İslam dünyası için Türkiye ve AK Parti
tecrübesi İslam-Batı ilişkilerinin ve dolayısıyla kendi
gelecekleri için önemli bir siyasi-sosyal laboratuvar
işlevi görmektedir. Sonuç olarak, Türkiye ekonomik,
sosyal ve siyasi açıdan artık İslam dünyası ve hatta
pek çok diğer gelişmekte olan ülke halkları için bir
rol model, trend-belirleyici (trend setter) ve zihniyet
inşa edici bir fenomen haline gelmiştir. Erdoğan tüm
bu başarılı politikaların siyasi mimarı ve dönüştürücü zihniyetin temsilcisi bir aktör olarak görülmektedir. Bu nedenle de O’na karşı girişilen her operasyon adeta İslam dünyasının parlak geleceğine karşı
beslenen ümitlere bir darbe gibi algılanmaktadır.
Bu bağlamda, Mısır, Tunus, Libya ve Türkiye’deki
yaşananların ortak yönleri olduğu şüphesizdir. İslam
dünyasındaki demokratikleşmeye karşı hep şüpheyle yaklaşan batının korkusu, demokratik süreçlerin ortaya çıkardığı iktidarların Batı çıkarlarına karşı
politikalar izlemeleridir. Batı için makbul olan dini
ve siyasi hareketler, siyasi tahayyüllerini batı hegemonyasının çizdiği sınırlar içinde tutan ve statükoyu
sorgulamayan liderler, gruplar ve iktidarlardır. Ancak
batının bilmesi gereken şey ise şudur: Gelişmekte
olan ülkeler ve özellikle İslam dünyası için özgürlük ve bağımsızlık en az batılılar kadar önemlidir ve
kutsaldır. Gerçekten de küresel barış ve demokrasi
arzulanıyorsa, Batının oryantalist tavırlarından vazgeçip, yeryüzündeki diğer medeniyetlere olduğu
gibi İslam medeniyetine de saygı duyması ve onu
meşru görmesi gerekir. Obama’nın 2009’daki İslam
dünyasına yaklaşımı bu anlamda güzel bir örnektir.
Herkesin kendi kimliğine ve dini/kültürel değerlerine
saygı göstermek, kalıcı küresel barışın ve doğu-batı
arasındaki ilişkileri normalleştirmenin tek yoludur.
Aksi halde iyi ve ılımlı Müslüman ve kötü-radikal
Müslüman ayrıştırması politikaları ile ne Ortadoğu
barışı kurulabilir ne de batı dünyası huzur bulabilir.
ŞUBAT 2014
53
DIŞ POLİTİKA
Arap Medyasında Türkiye
Türkiye’yi nasıl yansıttığına geçmeden evvel Arap
medyasının bazı özelliklerinden söz etmekte yarar var. Zira söz konusu özellikler, yapılan yayınlar
hakkında bize önemli ipuçları verecektir. Öncelikle,
Arap medyası yönetime göbekten bağlıdır. Dolayısıyla yapılan yayınlar, yönetimin diğer ülkelerle olan
ikili münasebetleri ile paralel olmaktadır. İkinci olarak ekseriyeti Körfez menşeli olan güçlü gazetelerin
merkezi Londra’dır. Uluslararası bazda Arap Dünyasının en önemli gazeteleri olan, Eş-Şarqu’l Awsat, el-Hayat, el-Qudsu’l Arabi ve el-İlaf’ın merkezi
Londra’dadır.
Son yıllarda Türkiye ile Arap Dünyası arasında gelişen ve bölgesel ittifaklara ulaşan ilişkiler, Arap Baharı süreciyle birlikte tehdit altına girmiştir. Olayların
Suriye’de iç savaşa dönüşmesi ve Mısır’da yaşanan
askeri darbe önemli endişeleri de beraberinde getirmiştir. Tabii olarak tüm bu gelişmelerin en güzel yansımalarını yine Arap Basınında görmek mümkündür.
Söz konusu gelişmeler, geçmişte var olan Türkiye
aleyhtarı lobiyi güçlendirmiş ve Türkiye hakkında
birçok yalan yanlış iddialar ortaya atma gayreti içerisine girilmiştir. Türkiye lehindeki lobiler ise, ihanetle
suçlanma veya karalama propagandasına muhatap
olma endişesi ile seslerini alçaltmışlardır. Buna rağmen, Türkiye’nin politikalarının belli bir zihniyet veya
gruba endeksli değil de, doğrudan halk iradesinin
gaspına karşı bir tavır olduğunu anlayıp kısmen yazabilenler olsa da bu kişiler çok az sayıdadır. Fakat
ağırlıklı olarak Türkiye ve Sayın Başbakan’ın aleyhinde olanların sesleri yükseliş göstermekte, hatta
bu seslerin zaman zaman eleştiri adabını zorlayarak, kin ve nefret kokan ifadelere dönüştüğü gözlemlenmektedir.
Z
Cahit TaUnı
SDE Uzm
B
ilgi ve teknolojinin hızla gelişmesiyle adeta bir
köy haline gelen dünyamız, büyük bir hızla
sürekli bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim
beraberinde yeni güç unsurlarını da meydana getirmektedir. Günlük hayatımızın vazgeçilmez parçaları
haline gelen söz konusu güç unsurları yanlış politik
amaçlar uğruna bir tür silah olarak kullanılmaktadır.
Medya, bu değişimin bir ürünü olarak, kamuoyu
algılarıyla oynayan, siyasi ve içtimai hayatın kimyasını bozmaya yönelik faaliyetler icra eden, belli güç
mekanizmalarının çıkarlarına hizmet etmek adına
“haklıyı haksız, haksızı da haklı” göstermeye çalışan
bir güç mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küreselleşen dünyanın en etkili aracı haline gelen
medya, kitlelere ne düşüneceklerini ve ne hakkında düşünmeleri gerektiğini fark ettirmeden empoze etmektedir. Zira toplum, basının dikkat çektiği
konunun önemli olduğuna inanma eğilimi içindedir.
Dikkat çekilen konu, farklı yayın organlarında da yer
54
ŞUBAT 2014
verilerek ve mesaj tekrarlanarak pekiştirilir. Böylece,
belirlenen hedef, çeşitli argümanlar kullanılmak suretiyle oluşturulan “güvensizlik” ortamından sorumlu gösterilerek yıpratılmaya çalışılmaktadır. 1960
darbesiyle başlayıp, hemen hemen her on yılda
bir tekrarlanan, Türkiye’nin siyasal ve sosyal değişim çabalarının önündeki en büyük engel olarak
karşımıza çıkan darbelerde kullanılan argümanlar
incelemeye tabi tutulduğunda, zikredilen yöntemle
örtüştüğü görülmektedir. Geçtiğimiz Mayıs ayında
vuku bulan Gezi Parkı olayları, akabinde iç ve dış
dinamiklerin ortaklığıyla gerçekleştirilen 17 ve 25
Aralık operasyonlarının kodları da yine bizi aynı neticeye götürmektedir. Peki, ülkemizde yaşanan bu
hadiseler Arap Dünyası’na nasıl servis edildi? Nasıl
bir toplum mühendisliği yapıldı? Ne tür argümanlar
kullanıldı? Yazımızda söz konusu soruların cevapları
başta olmak üzere, olayların Arap Basınına yansımasını değerlendirmeye çalışacağız.
ŞUBAT 2014
55
Türkye’nn poltkalarının bell br zhnyet veya gruba endeksl değl de, doğrudan halkın radesnn
gaspına karşı br tavır olduğunu anlayıp kısmen yazablenler olsa da çok sınırlı olmuştur. Türkye ve
Sayın Başbakan’ın aleyhnde olanların sesler yükselş göstermekte hatta bu seslern zaman zaman
eleştr adabını zorlayarak, kn ve nefret kokan fadelere dönüştüğü gözlemlenmektedr.
Türk-Arap ilişkilerini geliştirmeye yönelik ülkemiz
tarafından son yıllarda harcanan yoğun çabalara
rağmen, Gezi Olayları ve 17 Aralık operasyonunda
Arap dünyasında bir kafa karışıklığının yaşanmış olması önemli mesajlar içermektedir. Özellikle olayların, bazı Arap ülkelerinde iç siyasi tartışmaların bir
parçası/malzemesi haline dönüştürülmesi oldukça
manidardır.
Arap dünyasında Gezi olayları ile ilgili yapılan değerlendirmelerde ülkemiz, yalnızca bölgedeki İslamcı
kesimlerle iletişim kurmakla itham edilmiş ve AK
Parti, İhvan hareketiyle ilişkilendirilmiştir. Bu durum
başta Arap sol kesimi olmak üzere eski statükocuların tepkisini kaçınılmaz kılmıştır. Nitekim kaleme
alınan birçok yazı ve analizde AK Parti, İhvan’ın
Türkiye’deki uzantısı şeklinde değerlendirilmiştir.
Bu durum ayrıca Arap baharı sürecinde “Türk Modelliği” tartışmalarının ne kadar tehlikeli ve art niyet
içerdiğini de ortaya çıkarmıştır. Zira yapılan değerlendirmelerde Gezi olaylarıyla birlikte “Türk modeli
hezimete uğradı/çöktü” şeklinde ifadeler kullanılmak suretiyle, AK Parti ile ilişkilendirilen başta İhvan
56
ŞUBAT 2014
hareketi olmak üzere, Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerde yükselişe geçen İslamcı grupların da başarısız olacağı kanaati oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu
olaylar, bir bakıma, Türkiye’nin Arap dünyasındaki
tüm siyasi gruplarla dengeli bir iletişim kurma hususunda zafiyet sergilediği şeklindeki yorumlara da
yol açmıştır.
Gezi eylemlerinde yapılan saldırı ve yanlış haberlerin
17 Aralık operasyonunda da giderek artan bir dozda devam ettiği görülmektedir. Bu süreç içerisinde
incelediğim 320 haberin sadece 21 tanesinin objektif bir yaklaşımla durumu ele aldığını tespit ettim.
Olayların yaşandığı süreçte kullanılan başlıklara
baktığımızda, “Erdoğan halâ inadından vazgeçmiyor”, “Erdoğanizmin çöküşü/sonu”, “Türk modeli
öldü”, “Erdoğan ülkesini nereye sürüklüyor?”, “Ne
eksik ne fazla, devrime bedel halk ayaklanması”,
“Artık Türk Baharından söz edebiliriz”, “Türkiye
halkı Erdoğan’ı istemiyor”, “Türk halkı, Erdoğan ve
hükümetine savaş açtı” gibi doğrudan Erdoğan ve
hükümetini hedefe koyan manşetler atıldığını gör-
mekteyiz. Özellikle 17 Aralık operasyonun hemen
ardından eş-Şarqu’l Awsat gazetesinin, “Erdoğan yabancı diplomatları tehdit ediyor”, “Gülen,
Erdoğan’ın gitmesi için dua ediyor” manşeti ve
hemen altında yer verdikleri “hükümetin istifasını isteyen yüzbinlerce Türk sokaklara döküldü” ifadesi,
fotoğrafı net bir şekilde görmemize yardımcı olması
bakımından manidardır.
Özellikle Londra merkezli Arap gazetelerinin başı
çektiği bu saldırılarda: Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığı, Erdoğan için sürekli bir sultan vurgusunun yapıldığı, Yeni Osmanlıcılık fikrinin işlendiği,
Türkiye-İsrail ilişkilerinin aslında kötü olmadığı, AK
Parti’nin, İhvan hareketinin bir parçası olduğu iddiaları sıklıkla işlenmektedir.
Söz konusu olaylar aynı zamanda, Arap medyasıyla
kurulan iletişimde de önemli bir zafiyetin bulunduğunu da ortaya koymuştur. Nitekim mevcut iletişim eksikliğinin, Arap kamuoyunda belli bir ağırlığa
sahip bağımsız akademisyen ve gazetecilerin ikna
edicilikten uzak, eksik analizlerde bulunmasına yol
açtığı görülmüştür. Esasında yapılan analizlerin Türkiye yanlısı ya da karşıtı olması değil önemli olan.
Önemli olan, olayların arka planına ilişkin net bir
görüntü ortaya koymanın herkesin çıkarına olacağı
gerçeğidir.
Gerekli Adımlar Atılmalıdır
Gerek yukarıda zikrettiğimiz hadiseler, gerekse
İsrail’le yaşanan Mavi Marmara sorunu ve akabinde
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail ortaklığıyla Doğu
Akdeniz’de yapılan sondaj çalışmalarının yarattığı
kriz, Arap Baharı Süreci ve buna bağlı olarak halâ
sürmekte olan Suriye krizi, gündem belirleme gücü
açısından Türkiye’nin eksiklerinin olduğu konusunda çıkarımlarda bulunmamızı mümkün kılmaktadır.
Örneğin Mavi Marmara raporunda İsrail aleyhine
çok net argümanlar yer almasına rağmen İsrail, rapor açıklanmadan evvel raporu basına sızdırmış ve
sadece kendi lehine olan argümanları ön plana çıkarmak suretiyle söz konusu raporun gerçek içeriğinin tartışılmasını engellemiştir. Böylece uluslararası kamuoyunda Türkiye aleyhinde bir algı yaratılmış
ve bu algı üzerinden siyaset üretilmiştir. Yine son
olaylarla ilgili yapılan haberler Türkiye hakkında ciddi soru işaretleri oluşturmakta, toplum algısı Türkiye
aleyhinde şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Makyavelist bir yaklaşımla “amaca giden yolda her şey
mubahtır” felsefesi temel alınarak yapılan yayınlar
Türkiye’nin imajını ciddi derecede zedelemektedir.
Kuşkusuz, yaşananlar Türk kamu diplomasisinin,
Ortadoğu’daki işlevinin ve referans mekanizmalarının derin bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğine de işaret etmektedir. Dolayısıyla mümkün olan
en kısa zamanda, bir durum değerlendirmesinin
yapılması ve mevcut sıkıntılı durumu iyileştirici bir
çalışma perspektifi oluşturulması önümüzdeki süreç için hayati bir önem taşımaktadır.
Gelinen aşamada konunun şansa bırakılmayacak
kadar önem arz ettiği anlaşılmaktadır. Medya yolu
ile verilmek istenen yönlendirmelerin doğrultusunda
algımızın oluştuğu hakikatini değerlendirdiğimizde,
algı yönetimini şansa bırakmak halkın algılarını başkasına teslim etmek olur. Algı yönetimi; gerçekleri
yansıtma, yanıltma ve psikolojik operasyonların bir
bütünüdür. Bu nedenle konu ivedilikle ele alınmalı
ve ihtiyaç duyulan adımlar atılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, bilgi akışında kendi lehine kontrolü sağlayabilen devletler veya gruplar psikolojik üstünlüğü de
elinde tutmaktadır.
ŞUBAT 2014
57
DIŞ POLİTİKA
Doğu Kudüs’ün başkent olduğu
bağımsız br Flstn Devlet’nn
kurulması le sonuçlanmasını
temenn ettğmz bu yılda, yoğun
şeklde devam edeceğ anlaşılan
müzakereler esas olarak dört
meselenn çözümü üzernde
yoğunlaşacaktır. Bunlar; Kudüs
şehrnn statüsü, topraklarından
zorla göç ettrlen Flstnl
mülteclern durumu, müstakbel
Flstn Devlet’nn sınırları konusu ve
şgal altındak Flstn topraklarında
hızla çoğalan Yahud yerleşmlernn
ne olacağı meselelerdr.
Sinan TAVUKÇU
SDE Yüksek İstişare Kurulu Üyesi
2014 Flstn
Halkıyla Dayanışma Uluslararası Yılı
İk Devletl Çözümü Getrecek m?
B
irleşmiş Milletler Genel Kurulu, 26 Kasım
2013 tarihinde aldığı kararla 2014 yılını “Filistin Halkıyla Dayanışma Uluslararası Yılı” ilan
etmişti.
16 Ocak 2014’te Filistin Halkıyla Dayanışma Yılı
programı açılışı için BM’de düzenlenen törene mesaj gönderen BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon
“Bu yıl, iki devletli çözüme ulaşma ve 1967’den
beri süregelen İsrail işgalinin sonlandırılması için
kritik bir yıl olacak. Ayrıca bu yıl, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ve İsrail devleti ile Filistin
devletinin birbirlerinin meşru haklarını tanıyarak
barış ve güvenlik içinde yan yana yaşamaları için
de önemli bir yıldır” ifadelerini kullandı.
58
ŞUBAT 2014
Ban Ki-moon yaptığı açıklamada, başta İsrail ve
Filistinliler olmak üzere uluslararası toplumun tüm
üyelerine çağrıda bulunarak, Ortadoğu’da kalıcı
barış için ortaklaşa çaba sarf edilmesini, İsrail ve
Filistin’in taahhütlerini aktif biçimde hayata geçirmelerini ve iki tarafın Güvenlik Konseyi kararları, Madrid
İlkeleri, Arap Barış Girişimi ve ikili anlaşmalar uyarınca müzakere yoluyla iki devletli çözüme varmaları
gerektiğini ifade etti.
Doğu Kudüs’ün başkenti olduğu bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması ile sonuçlanmasını temenni
ettiğimiz bu yılda, yoğun şekilde devam edeceği
anlaşılan müzakereler esas olarak dört meselenin
çözümü üzerinde yoğunlaşacaktır. Bunlar; Kudüs
şehrinin statüsü, topraklarından zorla göç ettiri-
len Filistinli mültecilerin durumu, müstakbel Filistin
Devleti’nin sınırları konusu ve işgal altındaki Filistin
topraklarında hızla çoğalan Yahudi yerleşimlerinin
ne olacağı meseleleridir.
Müzakereye konu bu problemleri doğuran tarihi gelişmeler ve çözüm çabaları bu yazımızda ele alınacaktır.
İsrail Devleti’nin kurulması
“İngiliz hükümetinin Filistin’de Yahudiler için bir devlet oluşturulmasını desteklediği”ni açıkladığı 1917
tarihli meşhur Balfour Deklarasyonunun ilanından
sonra Siyonist hareket, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmak için harekete geçti ve bütün
dünya Yahudilerini İsrail’de toplayabilmek için yoğun bir çalışma yürüttü.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin’de bir İngiliz Manda Yönetimi kuruldu. Siyonist hareket, İngiliz
Mandası kurulmasından İsrail’in bağımsızlığını ilan
ettiği 1948 yılına kadar geçen sürede, kurulacak
Yahudi devletinin siyasi, sosyal ve ekonomik temellerini oluşturmak üzere çaba gösterdi. Değişik coğrafya ve kültürlerden gelen toplama Yahudilerden
bir millet oluşturmaya çalıştı.
II. Dünya Harbi’nin bitmesinden sonra İngiltere,
Amerika’nın yardımıyla Filistin meselesini Birleşmiş
Milletler’e götürdü ve Araplarla Yahudiler arasındaki meselenin çözüme kavuşturulmasını istedi. BM,
Kasım 1947’de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına, Kudüs şehrine ise BM denetiminde milletlerarası bir
bölge statüsü tanınmasına karar verdi. Yahudiler bu
kararı kabul ederken Araplar kararı reddetti.
Filistin’de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin
hemen ardından 14 Mayıs 1948’de Tel-Aviv’de
toplanan Yahudi Milli Konseyi, yayınladığı bir bildiri
ile İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. Bu ilandan
birkaç saat sonra, Mısır, Suriye ve Irak kuvvetleri
İsrail’e savaş açtı, ancak savaş İsrail’in galibiyetiyle
sonuçlandı. 11 Mayıs 1949’da Birleşmiş Milletlere
üye olarak kabul edilen İsrail’i kısa sürede dünyanın
birçok ülkesi tanıdı.
1949 yılında ateşkes ilan edildiğinde İsrail, 1947
taksim planında elde ettiği % 56’lık Filistin toprağını % 78’e çıkarmıştı. İsrail savaştığı her Arap ülkesi
ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları imzaladı. Savaşa
girmiş olan Ürdün Batı Şeria’ya, Mısır da Gazze
Şeridi’ne asker yığdı. Kudüs’ün kontrolü ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölündü. Gazze
ise Mısır’ın oldu. Böylece, İsrail ile Ürdün, Suriye ve
Mısır arasında “ateşkes sınırları” diye bilinen sınırlar
çizildi.
ŞUBAT 2014
59
Savaşın bir diğer sonucu, ilerleyen yıllarda katmerleşecek olan mülteci problemine yol açması oldu.
700.000 Filistinli evlerini terk etmek zorunda kalarak komşu ülkelere veya Arapların yoğun olduğu
bölgelere sığındı. Yurtlarını terk eden Filistinlilerin
250.000’i Gazze’ye yerleştirildi. Buna tepki olarak,
Arap ülkelerinde yaşayan bir milyon civarındaki Yahudi ülkelerinden kovuldu ve bunların çoğu İsrail
topraklarına yerleşti. Yeni kurulan İsrail devletine
dünyanın dört bir yanından göçen Yahudi nüfusla, demografik yapı çoğunluğu oluşturan Arapların
aleyhine dönmeye başladı.
BM Güvenlik Konseyi 11 Aralık 1948 tarih ve 194
sayılı kararıyla; Dönmek isteyen Filistinli mültecilerin ülkelerine dönmelerinin en uygun şekilde gerçekleşmesine ve komşularıyla barış için yaşamalarının temin edilmesine, İsraillilerin tazminat ödemeye mahkûm edilmesine, Filistin için Birleşmiş
Milletler’de bir uzlaştırma komisyonu kurulmasına
karar verdi.
1967 Altı Gün Savaşı
5 Haziran 1967’de İsrail ile Mısır, Ürdün ve Suriye arasında 6 gün sürecek bir savaş başladı. Bu savaşta Arap İttifakı’na Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir de asker ve silah yardımıyla
katıldılar. İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye, Ürdün
ve Mısır Hava Kuvvetlerini imha etmek suretiyle kazandığı bu savaşı sona erdiren ateşkes anlaşması
1987’nn Aralık ayında br
İsral kamyonuyla Flstnl
şçler taşıyan k kamyonetn
çarpışmasının ardından dört
Flstnlnn öldürülmes
üzerne, Flstnl gençler İsral
yönetmne karşı, “ntfada”
adı verlen br drenş hareket
başlattılar. İşgal altında
büyüyen gençlern başlattığı
bu ayaklanma kısa sürede şgal
edlmş toprakların tamamına
yayıldı.
60
ŞUBAT 2014
imzalandığında, İsrail Mısır’dan Sina’yı, Suriye’den
Golan Tepelerini ve Ürdün’den Batı Şeria’yı ve Doğu
Kudüs’ü almış, sınırlarını altı günde 2,5 kat genişletmişti.
BM Güvenlik Konseyi 22 Kasım 1967 tarihli 242 sayılı kararıyla, “Filistin topraklarının silahlı güçler eliyle
işgal edilmesini” kınadı ve İsrail Ordusu’nun işgal
ettiği bölgelerden çekilmesini istedi. Kararda “BM,
bölgedeki her ülkenin siyasi bağımsızlığını ve toprak
bütünlüğünü garanti altında tutar” ifadesi yer aldı.
1968 yılında İsrail’in “işgal ettiği toprakları devletine
kattığını” açıklaması üzerine BM Güvenlik Konseyi,
21 Mayıs 1968 tarih ve 252 sayılı kararıyla, İsrail’in
tedbirlerinin geçersiz olduğunu, gerçekleştirilen eylemin Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesine yönelik
bulunduğunu ve İsrail’in bu tarz girişimlerden men
edildiğini ilan etti.
İsrail’in kazandığı bu topraklar uluslararası hukuk
tarafından işgal edilmiş topraklar olarak kabul edildi
ve Yahudiler ile Filistinliler arasındaki problemin ana
kaynağı haline geldi.
İsrail’in bu savaşı kazanması tüm dünya Yahudileri
nezdinde İsrail devletinin kalıcı olduğu inancını pekiştirdi ve İsrail’e Yahudi göçünü hızlandırarak demografik yapıdaki Yahudi karakterinin ağırlık kazanmasına sebebiyet verdi.
1973 Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı)
İsrail’in 1967’de işgal ettiği toprakları terk etmesini
sağlamak üzere, Birleşmiş Milletler toplantılarından,
ABD-Rus görüşmelerinden bir şey çıkmayacağını
düşünen Mısır, Ürdün ve Suriye, ordularını yeniden
teçhiz ederek İsrail’le bir savaş hazırlığına başladılar.
İsraillilerin en büyük bayramını kutladığı gün (Yom
Kippur), yani 6 Ekim 1973 günü Mısır ve Suriye
orduları Golan ve Sina üzerinden İsrail’e taarruz
ettiler. İsrail bu taarruzu durdurduktan sonra karşı
saldırıya geçti. BM’nin 22 Ekim ve 24 Ekim tarihli
ateşkes kararlarına uymayan İsrail, 26 Ekim günü
Barış Gücü’nün gelmesiyle ateşkese uydu. Bu savaş sırasında Mısır-Suriye kuvvetleri 8500, İsrail ise
6000 kayıp verdi.
Bu savaşın bitmesinden sonra, OPEC (Petrol İhraç
Eden Arap Ülkeleri Birliği) ülkeleri savaşta İsrail’i
destekleyen batılı ülkeleri cezalandırmak için petrol
üretimini kısıp, İsrail destekçisi ülkelere petrol am-
bargosu koydular. Mart 1974’e kadar devam eden
ambargo, petrol fiyatlarını yükseltti ve tüm dünya
ekonomisini krize soktu.
Camp David Anlaşması
Kasım 1977’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın
Kudüs’e gitmesiyle birlikte, Orta Doğu ve Filistin
meselesinde yeni bir dönem başladı. Bu ziyareti takiben Mısır ve İsrail arasında Amerika Birleşik
Devletleri’nin aracılığı ile doğrudan görüşmeler yapıldı. 1978 Eylül ayında Camp David sözleşmeleri
olarak bilinen 2 adet “çerçeve barış” sözleşmesi imzalandı. Diğer Arap Devletlerinin çoğunun ve
FKÖ’nün itirazlarına rağmen, Amerikan Başkanı
Jimmy Carter, İsrail Başbakanı Menahem Begin ile
Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ı bir araya getirdi.
12 gün süren gizli görüşmelerin sonunda, Mısır ve
İsrail arasında 26 Mart 1979’da Camp David adı verilen barış antlaşması imzalandı. Anlaşma iki devlet
arasındaki fiili savaşı sona erdirirken İsrail 1967’den
beri işgali altında bulundurduğu Sina yarımadasını
Mısır’a geri verdi. Bir Amerikan projesi olan Camp
David Anlaşmasıyla birlikte, İsrail’in güvenliğini merkeze alan ve dış yardımlarla bağımlı hale getirilen
Mısır’ın garantör olduğu yeni bir bölgesel sistem
kurulmuş oldu. Bu anlaşma Arap Birliği Zirvesi’nde
kınandı.
30 Temmuz 1980’de, İsrail Parlamentosu Knesset tarafından onaylanan “Kudüs Yasası” ile
Kudüs’ün bütün ve birleşik olarak İsrail’in başkenti
olduğu kabul edildi. Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 478 no’lu Kararı ile bu kanunun geçersiz olduğunu ve vakit kaybetmeden iptal edilmesi gerektiğini ilan etti.
İki Devletli Çözüm İçin Barış Görüşmeleri
İsrail, 17 Temmuz 1981’de Beyrut’u bombalamıştı. Bunu, 14 Aralık 1981’de Golan Tepeleri’ni ilhak
etmesi takip etti. Bölgede yaşanan sıcak gelişmeler üzerine toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin’de barışı sağlamak üzere uluslararası bir
konferans toplanmasına karar verdi. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bazı ülkeler bu konferansa karşı çıktılar.
İsrail 3 Haziran 1982’de Londra büyükelçisinin bir
saldırı sonucu yaralanmasını bahane ederek 6 Haziran 1982’de Lübnan’ı işgal etti ve 2000 senesine
kadar sürecek olan bu işgal sonucunda İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Güney Lübnan’dan çıkardı. FKÖ’nün bıraktığı boşluk daha sonra Lübnan
üzerinde en etkili güç haline gelecek olan Hizbullah
tarafından dolduruldu.
15-16 Eylül 1982 günlerinde İsrail, Filistin mülteci
kampları olan Sabra ve Şatilla’ya kanlı bir saldırı düzenledi. Saldırılarda 991 Filistinli hayatını kaybetti.
1980-1982 yılları İsrail’in Lübnan ve Filistin’i sindirmek için kanlı saldırılar düzenlediği yıllar oldu.
ŞUBAT 2014
61
Milletler ofisinde yapıldı. Konferansta 117’si tam
katılımcı, 20’si gözlemci olmak üzere, FKÖ’nün de
dâhil olduğu 137 devletin temsilcileri bir araya geldi.
Konferansta Filistin Bildirisi oy birliği ile kabul edildi. Devletlerden, Birleşmiş Milletler kuruluşlarından,
hükümetler arası ve sivil toplum örgütlerinden katkıda bulunmaları istenen “Filistin Haklarının Edinimi
İçin Çalışma Programı” onaylandı. Konferansta,
Arap-İsrail ihtilafı ile ilgili olarak Birleşmiş Milletler himayesinde bütün tarafların eşit katılımıyla bir Orta
Doğu Uluslararası Barış Konferansı düzenlenmesinin şart olduğu sonucuna varıldı. BM Genel Kurulu,
Cenevre Konferansından alınan bu çağrıyı desteklediğini açıkladı.
Filistin İntifadası
Reagan Planı
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan,
1 Eylül 1982’de “kalıcı, adil ve uzun soluklu bir barış” için işgal altındaki Filistin topraklarında Ürdün ile
işbirliği içinde Filistinlilerin bir özerk yönetim kurmalarını teklif etti. Reagan ayrıca İsrail yerleşimlerinin
dondurulmasını istedi. “Reagan Planı” diye adlandırılan plan Güvenlik Konseyinin 242 (1967) ve 338
(1973) sayılı kararlarında yansıtılan “barış için toprak” formülü üzerine kuruldu.
Aynı ay içinde, 1982 Eylül’ünde, Fas’ın Fes kentinde Arap Ülkeleri Teşkilatı 12. Zirve Toplantısı yapıldı.
Bu zirvede, İsrail’in 1967’de işgal ettiği bölgelerden
çekilmesi, işgal edilen Filistin topraklarındaki İsrail
yerleşimlerinin boşaltılması, Filistinlilerin kendi kendilerini yönetme haklarının teyid edilmesi ve Birleşmiş Milletler’in kontrolü altında gerçekleşecek bir
geçiş döneminin ardından bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını talep eden bildiri kabul edildi. “Fes
Bildirisi” olarak adlandırılan bu bildiri aynı zamanda
Güvenlik Konseyi’nden “bağımsız Filistin Devleti de
dâhil olmak üzere bölgedeki bütün devletler arasında” barışı teminat altına almasını istedi. BM Genel
Kurulu da Arap barış planına sıcak bakmaya başladı.
Filistin Meselesi Uluslararası Konferansı
1981’de toplanan Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu’nun aldığı karar çerçevesinde, “Filistin Meselesi Uluslararası Konferansı” 29 Ağustos-7 Eylül 1983 tarihleri arasında Cenevre’deki Birleşmiş
62
ŞUBAT 2014
1987’nin Aralık ayında bir İsrail kamyonuyla Filistinli
işçileri taşıyan iki kamyonetin çarpışmasının ardından dört Filistinlinin öldürülmesi üzerine, Filistinli
gençler İsrail yönetimine karşı, “intifada” adı verilen
bir direniş hareketi başlattılar. İşgal altında büyüyen
gençlerin başlattığı bu ayaklanma kısa sürede işgal
edilmiş toprakların tamamına yayıldı. Önce İsrailli
askerlerin taşlanmasıyla başlayan olay daha sonra
yollara barikatlar kurma, lastik yakma, askeri araçlarla yollar kapatma gibi eylemlerle devam etti. Başlangıçta bölgesel olan bu direniş kısa zamanda Batı
Şeria’ya ve Gazze Şeridi’ne yayıldı.
İntifada hareketi, dünyanın ilgisiz kaldığı Filistin
meselesini yeniden dünyanın gündemine taşıdı.
FKÖ, intifadanın kazandırdığı güç ve güvenle diplomatik girişimlerini sürdürerek, 15 Kasım 1988’de
Cezayir’de, Batı Şeria ve Gazze’yi kapsayan, Doğu
Kudüs’ün başkent, Yaser Arafat’ın devlet başkanı
olarak belirlendiği Filistin Devleti’nin kuruluşunu ilan
etti. Arafat, uzun bir aradan sonra ABD ile yeniden temasa geçti. ABD, FKÖ’yü tanımadan önce
Arafat’ın 242 sayılı BM kararını kabul etmesini,
İsrail’i tanımasını ve terörizmi reddetmesini istedi.
Cenevre’de toplanan bu kurulda Arafat kendinden
istenilenleri dolaylı da olsa yerine getirdi ve ardından
şu açıklamayı yaptı: “Ortadoğu’daki çatışmanın tüm
taraflarının barış ve güvenlik içinde yaşama hakları
olduğunu tanıyoruz. Unutulmasın diye terörizmin
her biçiminden vazgeçtiğimi tekrarlıyorum.”
1991 Madrid Konferansı
1991 Ekim’inde Madrid’de, İsrail’le Filistinlileri ve
Suriye, Lübnan ve Ürdün gibi Arap devletlerinin
hepsini bir araya getiren bir konferans düzenlendi. Bu konferans, Arapların ve İsrail’in doğrudan
görüşmeleri açısından sembolik bir öneme sahipti. Konferans’ta topraklardan çekilme karşılığında
barış prensibi üzerinde duruldu. Barış anlaşmasının
altyapısını hazırlayabilmek için İsrail ile Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin arasında silahların kontrolü,
su ve mülteciler gibi meseleleri tartışmak için iki taraflı görüşmelerin başlatılması öngörüldü. Bir Filistin
Devleti’nin kurulması için ikili görüşmelerin yapılması kararlaştırıldı.
Bu anlaşma, Bill Clinton, İzhak Rabin ve Yaser
Arafat’ın Nobel Barış Ödülü almasına vesile oldu.
Oslo Anlaşması’nın ardından, 1994 yılında İsrail ile
Ürdün arasında barış anlaşması imzalandı ve Ürdün, İsrail’i tanıyan ikinci Arap devleti oldu. Fakat
toprak karşılığında barış fikrine karşı olan İsrailli aşırı
sağ guruplar ve özellikle yerleşimciler, Oslo Anlaşmasını imzalayan Başbakan İzhak Rabin’i 1995 yılında bir suikastle öldürdüler. Rabin’in öldürülmesi
barış sürecinin devam ettirilmesine bir süre sekte
vurdu.
1993 Oslo Anlaşması
20 Ocak 1996’da FKÖ lideri Yaser Arafat, Filistin Özerk Yönetimi’nin başkanı seçildi. 7 Temmuz
1998’de BM Genel Kurulu Filistin delegasyonuna
gözlemci statüsü verdi. 23 Ekim 1998’de İsrail ile
Filistin arasında Wye River Memorandum’u imzalandı. Anlaşma, Batı Şeria’da uygulanmak üzere
‘geçici nitelikli’ barış için toprak verilmesini öngörüyordu.
Madrid Konferansı’nın ardından, İsrailliler ve Filistinliler Norveç’in ev sahipliğinde sekiz ay süren gizli görüşmeler yaptılar. Bu görüşmeler, 13 Eylül 1993’te
imzalanan Oslo Anlaşması’yla ve İsrail-FKÖ Prensipler Deklarasyonu ile sonuçlandı. Bu deklarasyon
esas olarak, İsrail’in FKÖ’yü Filistin halkının meşru
temsilcisi olarak kabul etmesini, bunun karşılığında
FKÖ’nün de İsrail’in güvenli sınırlar içinde var olma
hakkını tanıdığını ilan etti. Deklarasyon da yer alan
diğer hükümler; İsrail Hükümeti ile FKÖ arasında İsrail askerlerinin Gazze Şeridi ve Eriha’dan çekilmeleri ile başlayan beş yıllık bir geçiş dönemi uygulanması için bir anlaşma yapılmasını, savunma ve dış
ilişkiler hariç olmak üzere, Batı Şeria’nın büyük bir
kesiminde yönetimin Filistin otoritesine teslim edilmesini sağlayacak geçici bir dönemin belirlenmesini
öngörüyordu.
İntfada hareket, dünyanın
lgsz kaldığı Flstn meselesn
yenden dünyanın gündemne
taşıdı. FKÖ, ntfadanın
kazandırdığı güç ve güvenle
dplomatk grşmlern
sürdürerek, 15 Kasım 1988’de
Cezayr’de, Batı Şera ve
Gazze’y kapsayan, Doğu
Kudüs’ün başkent, Yaser
Arafat’ın devlet başkanı olarak
belrlendğ Flstn Devlet’nn
kuruluşunu lan ett.
4 Eylül 1999’da, İsrail Başbakanı Ehud Barak ile
Arafat, Şarm El Şeyh’te barış müzakerelerini yeniden başlattı. 13 Eylül’e kadar tam kapsamlı nihai
barış anlaşmasının hazırlanması ve 1 yıla kadar bu
anlaşmanın imzalanması ilkesi kabul edildi. İsrail
askerlerinin çekilme takvimi belirlendi, Filistin’e liman yapma hakkı tanındı. İsrail ve Filistinli yetkililer,
güvenlik sorunlarıyla ilgili bilgi değişimi konusunda
işbirliği yapmayı kabul etti.
9 Mart 2000’de Barak ve Arafat Şarm El Şeyh’te
tekrar buluştu, barış müzakereleri için yeni takvim
belirlendi. 20 Temmuz 2000’de Camp David’de
ABD Başkanı Bill Clinton’ın gözetiminde Arafat ve
Barak, 9 günlük kapalı maraton zirve yaptı. Anlaşma çıkmadı, ancak iki lider görüşmeleri sürdürme
kararını koruduklarını söyledi.
İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın ilk defa Kudüs’te
Filistin ve İsrail’e ait iki başkent olabileceğini ifade
etmesi üzerine, İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron
barış çabalarını sabote etti. 28 Eylül 2000 günü Şaron Mescid-i Aksa’ya provokatif bir gezi yaptı. Bu
Filistinlilerin tepkisine neden oldu ve El-Aksa intifadası başladı.
Dergimizin gelecek sayısında yayımlanacak
olan ikinci bölümde, El-Aksa intifadasından
sonraki gelişmeler ve barış müzakerelerinin
geleceği konu edilecektir.
ŞUBAT 2014
63
DIŞ POLİTİKA
bir rejim anlamına gelen bu yeni toplum sözleşmesi
% 51 ile kabul edilebilir. Bu, toplumun % 49’unun
eski rejimi istediği bir ülkenin, yeni rejim kurallarıyla
yönetileceği anlamına gelir.
Söz konusu duruma verilebilecek bir dizi örnek
bulunabilir. Örneğin Maastrich Antlaşması, Avrupa
Topluluğu’nu Avrupa Birliği’ne dönüştürüyor, Euro
bölgesindeki ülkelerin ulusal paralarını ortadan
kaldırıyor; dolayısıyla yeni bir Avrupa rejimi
kuruyordu. Bu sürecin destekçilerinden Fransa’da
yapılan referandumda halkın % 71’i sandık başına
gitmiş ve antlaşma ancak % 51 ile kabul edilmişti.
Bu oran, bugün de Fransa’da çok tartışılıyor
ve hemen her cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
gündeme gelebiliyor.
YEN ANAYASA le
Eski Mısır Yaratmak
Prof. Dr. Beril DEDEOĞLU
SDE Yüksek İstişare Kurulu Üyesi
B
ir ülkede yeni anayasa yapma ihtiyacı ortaya
çıktıysa, her şeyden önce orada sosyo-ekonomik bir değişim yaşanmış olduğu düşünülür. Doğrusu hemen hiçbir ülkede, değişimin gereği
olarak ortaya çıkan yeni siyasi ve idari düzenleme
talepleri, kolayca hayata geçmez. Ya eski doğu
Avrupa ülkelerinde olduğu gibi eski yapılar yıkılınca
yeni düzenlemeler yapılır; ya bir iç savaş yaşanır ya
da büyük siyasi ve/veya ekonomik krizler yaşanır.
mayacak biçimde kaleme alan ülkelerde ise, zaten
ne böyle bir ihtiyaç, ne de böyle bir sorun olur. Ancak Anayasa’nın yapım sürecine de Anayasa’nın
kendisine de büyük anlamlar yüklenen ülkelerde,
yapılacak her değişiklik çatışma ve uzlaşmazlık nedeni olur. Bunun en önemli nedeni de, eski rejimyeni rejim kavgasıdır; daha doğrusu eski rejimin güç
sahiplerinin bu güçlerini başkalarıyla paylaşmayı ya
da onlara devretmeyi istememeleridir.
Mızrak çuvala sığmayınca, zamanında ihtiyaçları
fark edebilen toplumlarda yeni anayasal ya da yasal
düzenlemeler meşru yollarla ve barışçı ortamlarda
yapılır, toplumsal çatışmalar da olmaz. Anayasalarını son derece gevşek, değiştirme ihtiyacı oluştur-
Yine genel olarak yeni anayasalar, yeni bir idari-siyasi yapı ortaya koyduğundan halkın onayı alınarak
tedavüle girer ve halkoyuna sunulması, en meşru
yöntem olarak kabul edilir. Ancak burada bazı sorunlar ortaya çıkar. Demokratik bir ülkede bile yeni
64
ŞUBAT 2014
Yeni anayasa-yeni rejim referandumlarıyla ilgili bir
diğer sorun ise, sonuçların % 100’e yakın olmasıyla ilgilidir. Örneğin Tunus’taki 2002 Anayasası,
seçenlerin % 99,57’sinin sandık başına gittiği referandumda verilen % 99,52 evet oyu ile yürürlüğe
girmiştir. Bu tür oranlar, genellikle daha demokratik bir dönüşümün öngörüldüğü anayasaların referandumlarında zor ortaya çıkar. Benzer durum,
lider seçimleri için de söz konusudur. Demokratik
hiçbir ülkede halkoyuyla seçilen bir liderin % 98, %
99 gibi oranlarda oy alması söz konusu olmaz; zira
bu tür ülkelerde yarış adaleti önceden sağlanmıştır. Hatırlanırsa, Irak’ta Saddam’ın devlet başkanlığı
sonuçları resmi haber kanalındaki heyecanlı spiker
tarafından önce % 102 olarak ilan edilmiş, hemen
sonrasında bunun olamayacağını fark eden spiker
oranın % 99 olduğunu duyurmuştu.
Yarış adaleti, demokrasi ve hukuk devletinin en
temel kurallarından birisi olduğundan, yeni anayasa-yeni rejim halkoylamalarında tek tarafın önerileri
gündeme gelmez, tek taraflı propaganda yapılmaz,
halk üzerinde seçim sonuçlarını değiştirecek oranda dolaylı ya da dolaysız baskı kurulmaz. Bu tür
ülkelerde insanların yeni anayasayı kerhen de olsa
kabul etmek zorunda kalacakları tedhiş ortamları
önceden yaratılmaz. Bu tür sorunlar, demokrasi geleneği zayıf olan, olmayan ya da gelenek geliştirmesine zaman tanınmayan ülkelerde olur.
Toplumları ileriye değil geriye
götüren, yeni bir rejim yaratıyor
gibi yola çıkıp eski rejimi yeniden getiren yasal ve idari düzenlemelerin ömrü uzun olmaz. Mısır’daki anayasa, ne toplumun
geniş kesimlerinin onayını almıştır, ne de ilan edilen yüksek
kabul oranıyla dünya kamuoyunda inandırıcı olmuştur.
yakından bağlantılı. Anayasa yapım süreçleri, kimlerin bu süreçlere katıldığı, dış müdahalelerin varlığı ve
tabi metnin içeriği, var olan toplumsal kırılma ve çatışmaları artırıcı nitelikler taşıyabilmektedir. Örneğin
Irak Anayasası yaklaşık üç yılda hazırlanmıştı. Üstelik metni hazırlayıp masaya koyan tarafın ABD olduğu biliniyordu. 2005 yılında yapılan referandumda
Anayasa % 79 oy oranıyla kabul edilmiş, sonuçlar
ancak 10 gün sonra açıklanabilmişti. Söz konusu
dönemde Irak’ta nüfus sayımı bile yapılamamış,
dolayısıyla seçmen kitlenin kaç kişiden oluştuğu hiç
öğrenilememişti. Sandık başına gidenlerin anayasa
metnini okuyarak mı oy kullandıkları konusu da öğrenilemeyen konular arasında yer almıştı.
Çelişkilerle dolu anayasa, bugün Irak merkezi yönetimi ile eyalet yönetimleri arasındaki yetki paylaşımını açık biçimde düzenleyemediğinden yeni siyasi
anlaşmazlıklara bizzat kaynaklık yapmaktadır. Örneğin petrol arama, işletme ve ticareti konusunda
yerel yönetimlerin mi yoksa merkezi yönetimin mi
yetkili olduğu açık olmadığından Bağdat yönetimi
ile Kürdistan yönetimi arasında Türkiye’ye satılacak
petrol konusunda büyük krizler yaşanabilmektedir.
Benzer biçimde Anayasa’da, Kerkük gibi statüsü
belli olmayan yerleri düzenlenmemiş, onun yerine
merkezdeki erklerin etnik-dini gruplar arasında dengelenmesine önem verilmiştir.
Anayasa’ya bağlı sorunlar
Büyük olasılıkla, Mısır’da da benzer sorunlar yaşanacak, var olan siyasi ve ekonomik sorunlara bir de
Anayasa’dan kaynaklanan anlaşmazlıklar eklenecektir.
Bugün Anayasa bağlamında Ortadoğu ülkelerinde
yaşanan sorunlar, işaret edilen konuların tümüyle
Hatırlanacağı gibi, “Arap Baharı” koşulları içinde
Muhammed Mursi iktidardayken yeni Mısır için yeni
ŞUBAT 2014
65
seçilsin rejim-düzen konusunda bir değişiklik olmayacağının düşünüldüğünü ve bunun da olumlu
bulunduğunu ortaya koymuştu.
Mısır’daki 2012 Anayasası, % 64 olumlu oyla kabul
edilmişti. Oran, bir anayasanın kabulünün meşruiyeti açısından sorunlu gözükmemektedir. Ancak yaklaşık 53 milyon seçmen olduğu düşünülürse, 2012
anayasasına sadece 11 milyon kadar seçmenin
onay verdiği söylenebilmekte, dolayısıyla Mursi’nin
de Anayasa ile birlikte meşruiyetini tartışmaya izin
verecek koşulların gücü, buradan alınabilmektedir.
Anayasa’dan Kaynaklanan Sorunlar
Mısır’da askeri darbe yapıp Mursi’yi sistem dışına
iten kadrolar için 2012 anayasa referandumu gibi
konulara ihtiyaçları var mıydı, bilinmez. Zira askeri
darbe yapmak için demokratik bir referans aranması mümkün değildir. Hemen tüm askeri darbelerde
olduğu gibi, Mısır’da da dış yardımlı bir darbe yapılmış ve askeri otoritenin öngördüğü kişilerden kurulu
iktidar, üç temel görevle işbaşı yapmıştır.
bir Anayasa yapılmış ve halkoyuna sunulmuştu.
Anayasa’da Mursi’nin yetkilerinin artmasına yönelik
düzenlemeler tepki çekmiş, anayasaya yönelik siyasi tartışmalar da bu konu etrafında şekillenmişti.
2012’de yapılan seçimler, bir yandan kısmi de olsa
bir çatışma ortamında, bir yandan da uluslararası
baskı altında gerçekleşmiş, sonuçta referanduma
seçmenlerin sadece % 33’ü katılabilmişti.
Bu veri, Mısır’da çoğunluğun eski rejim yanlısı olduğu için sandığa gitmediğini ya da Mursi
Anayasası’na karşı çıktığı için oy kullanmadığını
gösteren bir oran gibi gözükmemektedir. Her üç
seçmenden ikisi sandığa gitmemiş ise, bu durumun
gidememiş olmalarıyla açıklanması mümkündür,
zira Mısır durumdan memnun olanların değil, olmayanların sokaklara döküldüğü bir ülkedir. 2009’da
yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılım
oranı yaklaşık % 45 olduğu için büyük araştırmalar
yapılmış, insanların neden gidip oy kullanmadıkları
sorusuna yanıt aranmıştı. Bulgu ise, kim seçilirse
66
ŞUBAT 2014
Bu görevlerden birincisi, başta Müslüman Kardeşler
olmak üzere İslami referansı yüksek siyasi grupları siyaset dışı alana atmaktır. Bu yolla söz konusu
grupların terör örgütleriyle eş tutulması ve küresel
terörle mücadele politikalarına konu edilmesi amaçlanmıştır. İkinci görev ise, Mısır’ın stratejik tercihlerini “Büyük Güçler”i karşısına almayacak şekilde
yapmasını sağlamaktır. Buradan kasıt, öncelikle
“ABD karşıtı” bir tutum sergilemeyen iktidarın tesisidir, ancak bununla sınırlı değildir. Askeri yönetimin
Rusya-ABD dengesini sağlaması, İsrail’i zorlayacak
politikalar üretmemesi, Avrupa ülkelerini iç işlerine
fazla karıştırmaması ve özellikle Suriye sorununa karışmaması beklenmekte; bu arada özellikle
El-Kaide’ye faaliyet imkânı vermemesi talep edilmektedir. Bu arada belirtelim, Mursi yönetiminin
söz konusu konularda ne tür politikalar üreteceği
görülmeden kendisine müdahale yapılmış ve yeni
bir kadro ile yeni bir anayasa hemen gündeme gelebilmiştir.
Üçüncü görev ise, ilk iki görevi ifa edebildiklerini
gösterdiklerinde uzunca bir süre iktidarda kalacakları bir düzenlemeyi, yani yeni bir anayasayı hayata
geçirmektir.
Sonuç itibarıyla askeri rejim kısa zamanda ilk iki görevi yerine getirme kararlılığı konusunda kendisini
Anayasa yapım süreçleri, kimlerin bu süreçlere katıldığı, dış
müdahalelerin varlığı ve tabi
metnin içeriği, var olan toplumsal kırılma ve çatışmaları artırıcı nitelikler taşıyabilmektedir.
iktidara taşıyanları ikna etmiş ve yeni bir anayasa ile
halka başvurmuştur. 2014 Anayasa referandumuna
“resmi” kaynaklara göre katılım % 38,6 olmuş ve
Anayasa % 98,1 evet oyuyla kabul edilmiştir. Küsuratlı rakamların kamuoyu nezdinde inandırıcılıkları
yüksek olur, burada da öyle olacağı öngörülebilir.
Anayasa, esasen askeri yönetimi konsolide eden
gayet anti demokratik hükümler taşıyan bir anayasadır. Dini referanslı partilerin kurulmasını yasaklayan Anayasa’ya göre Ordu, sekiz yıl boyunca Savunma Bakanı’nı atayacak ve hem siyasi hem de
ekonomik olarak denetim dışı kalacaktır. Bu tür
hükümlerin anayasayla düzenlenmesi üzerinden bir
tartışma açmak, darbe yönetimi altındaki Mısır için
çok anlamlı değildir. Ancak Türkiye’deki 1982 Anayasa’sının hem maddelerine hem de ruhuna çok
benzemekte, ancak daha beterini ifade etmektedir.
Bu durumda referanduma katılımın düşük olmasını,
olumlu olarak değerlendirmek gerekir. Zira sandık
başına gidebilen hemen herkesin, ne rastlantıdır
ki, bu anayasaya olumlu oy verdiği görülmektedir.
Cümleyi tersinden ifade edersek, rakamlar doğruysa, olumlu oy kullanacağı bilinen kesimlerin oy kullanması sağlanmış, diğer kesimlerin oy kullanması
çeşitli biçimlerde engellenmiş denebilir.
yasal ve idari düzenlemelerin ömrü uzun olmaz.
Mısır’daki anayasa, ne toplumun geniş kesimlerinin
onayını almıştır, ne de ilan edilen yüksek kabul oranıyla dünya kamuoyunda inandırıcı olmuştur. Anlaşıldığı kadarıyla, bu durum sadece dayanabildiği
sürece iktidarda kalması öngörülen bir askeri rejime
yukarıdaki görevleri yapabileceği sürenin tanınmasıdır. Anayasa’dan anlaşıldığı kadarıyla bu süre sekiz
yıldır.
Tıpkı zamanında ilan edilmiş Lübnan Anayasası
gibi, Irak, Afganistan ve Mısır’daki anayasalar, uluslararası sistemde egemen olan güçler tarafından
çerçevelendirilmektedir. Ne yazık ki bu çerçevelendirme sırasında evrensel insan hak ve özgürlüklerini
konu edinen anlaşma ve sözleşmeler değil, özgün
koşullar dikkate alınmaktadır. Hal böyle olunca da,
bizlerin ülke anayasası olarak adlandırdığımız ve bir
toplum sözleşmesi olarak değer verdiğimiz metinler, esasen daha çok ikili ya da çok taraflı devletler
arası anlaşmalara benzemektedir.
Önümüzdeki dönemde, her muhalif hareketin rejim
karşıtı olarak kabul edilmesi, insanların siyasi, sosyal ve ekonomik hayattan bertaraf edilmeleri anayasal olarak mümkün olabilecek, Sisi de Uluslararası
Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaktan kurtulmuş
olabilecektir. Ancak toplumlardaki beklentilerin, taleplerin ya da düşüncelerin de bu bertaraf etme süreciyle buhar olup uçmayacağı açıktır. Mısır’ın söz
konusu sarmaldan kurtulmak için, yakın dönemde
yaşanmış iki anayasa deneyiminden çıkarabileceği
dersler vardır. Anlaşıldığı kadarıyla çıkış yolu, 2012
ve 2014 anayasalarının ikisinin de ruhunu taşımayan yeni ve demokratik talepleri geliştirecek kesimlerin güçlenmesini sağlamaktır.
Engellemelerin neler olduğu, uluslararası basında
fazlasıyla yer almaktadır. Devam eden tedhiş ortamı
bir yana, tutuklamalar, yaralamalar ve hatta öldürmeler devam etmektedir. Korku ortamında özgür
seçim olamaz ilkesi, Mısır’da fazlasıyla uygulanmış
ve seçim sonuçları yapılandırılarak, dünyaya ilan
edilmiştir. Bu sonuç, halkın askeri darbeye onay
verdiği şekline sokulmuştur.
Sonuç Yerine
Toplumları ileriye değil geriye götüren, yeni bir rejim
yaratıyor gibi yola çıkıp eski rejimi yeniden getiren
ŞUBAT 2014
67
DIŞ POLİTİKA
rın çektiği acılar göz ardı edilip, bir takım insani
yardım söylemleri ile geçiştirilmektedir. Ortaya
çıkan işkence ve sistematik cinayet fotoğrafları dünya vicdanında aksini bulduktan sonra en
azından Cenevre görüşmelerinde Esed rejimine
baskı olarak tezahür edebilirdi, bu da olmadı.
S
SURİYE’DE
KATLAMDA
NSANLIK DA
ÖLDÜ
Doç. Dr. Ahmet UYSAL
SDE Uzmanı
uriye’de Esed rejiminin yaptığı katliam
resimlerinin ortaya saçılması bütün
dünya kamuoyunu ve insanlık vicdanını sarsmıştır. İnsanlığın sükut ettiğini gösteren vahşet görüntüleri, rejim tarafından
yakalanan muhalif vatandaşların, ya maruz
kaldıkları ciddi eziyet sebebiyle can verdiklerini ya da cesetlerin üzerindeki izlerden
anlaşıldığı gibi insan eliyle öldürüldüklerini
göstermektedir. Bu görüntüler, aynı zamanda insanoğlunun ne kadar acımasız ve zalim
olabileceğini gösteren modern tarihe bir not
düşecek fotoğraflardır. Ancak bu fotoğraflar
ne uluslararası kamuoyunda ne de Cenevre
görüşmelerinde beklenen etkiyi yapmamıştır. Üçüncü yılına giren Suriye krizine çözüm
arayışı hala devam etmektedir.
Suriye’de yaşanan krizinin en temel nedeni, halkının rızasına dayanmayan Esed veya
Baas rejimidir. Bir klan etrafında gücü eline
geçiren grup, halkı kısmen de olsa refaha
götürecek bir program uygulamadığı gibi
halkına acımamaktadır da… Hala 1960’ların
ve 1970’lerin modası geçmiş devlet merkezli
ekonomik ve siyasi politikalarını uygulamaya
çalışmaktadır.
Sorunların kaynağı demokratik ve adil olmayan bir rejim olduğu için, reform yaparak
halkın isteklerine kulak verilmesi diye bir şey
söz konusu değildir. Ayrıca, Suriye’deki zalim yönetim, suçluluğundan emin olduğundan ve cezalandırılmaktan korktuğundan
Cenevre’de veya başka bir ortamda kendi
isteği ile çözüme yanaşmamaktadır. Bu zalim rejimin suçluluğu, yalnızca bu olayda değil, iş başına geldiği günden beri yaptığı işlerde ve özellikle 1980’lerde Hama’da yaptığı
katliamda net olarak görülmüştür.
Uluslararası konjonktürün bu katliamın hesabını sormaması ve yaptıklarının yanına kar
kalması dolayısıyla rejim, daha da cüretkâr
hareket eder olmuştur. Demokrasi ve insanlık yanlıları, 2000’lerin başında Baba Esed’in
ölümüyle, o günlerde Avrupa’da okuyan ve
68
ŞUBAT 2014
sözüm ona Avrupa kültürünü yakından tanıyan
oğul Esed’den reform yapmasını beklemişler;
ama on yıl gibi uzun bir süre geçmiş olmasına
rağmen ciddi hiçbir reform yapılmamıştır.
2011’de ‘Arap Baharı’ ile başlayan, zalim yönetimlere yönelik halk isyanları Suriye’ye sıçrayınca,
Suriye halkı, Ben Ali ve Mübarek’ten daha zalim
olan Baas rejimine karşı isyan etmiş, ama iç ve dış
şartların aleyhlerine olması sebebiyle rejimi devirmeyi henüz başaramamıştır. Ancak ülkenin büyük
bir bölümünü de muhalifler kontrol etmektedir.
Esed rejimi zulmü ve baskıyı bir savaş ve caydırma yöntemi olarak kullanmaktadır. Eskiden beri
uyguladığı ve iç savaş zamanında daha da ağırlaştırdığı insanlık dışı politikalarını, ortaya çıkan
fotoğraflar daha iyi anlatmaktadır. Rejimin uyguladığı yargısız infazlar, savaş ortamında ölenlerin
dışında, tutuklu bulunan insanların sistematik
biçimde nasıl ortadan kaldırıldığını göstermektedir. Bütün bu vahşete rağmen hayatta kalmayı başaranlar ise, açlık, işkence ve tecavüz ile
sindirilmektedir. Bunlar uluslararası insan hakları
sözleşmelerine ve savaş hukukuna bile terstir.
Suriye’deki zalim rejim, savaş ortamında dahi
yapılamayacak şeyi yaparak, nereye ve kimlerin
üzerine düşeceği belli olmayan varil bombalarıyla
kendi ülkesinin şehirlerini yıkmakta ve insanlarını
hunharca yok etmektedir.
Suriyelilerin demokrasi ve adalete kavuşması konusunda samimi olmayan Batı ve medeni dünya,
yaşananlara seyirci kalmıştır. Usulen bir iki kınama
söylemi dışında ciddi bir eylemde bulunmamaktadır. Kimyasal silahların kırmızıçizgisi olduğunu
söyleyen Obama, sonra bu kırmızıçizgiler birkaç kez geçildiği halde ses çıkarmamış, aksine
Esed’e hayat öpücüğü vermiştir. Suriyeli insanla-
Batı’nın odaklandığı konu, Batı ülkelerinden
bazı savaşçıların Suriye’ye gitmesi ve geri dönüp terör tehdidi oluşturmalarıdır. Sanki bu insanların hepsi El-Kaide mensubuymuş gibi bir propaganda yapılmakta ve Türkiye’ye bu savaşçılara
geçiş verdiği için eleştirilmektedir. Bu savaşçıların çoğu El-Kaide ile ilgisi olmayan, hatta onunla
savaşan Özgür Suriye Ordusu’na katılmaktadır.
Ama bu durum son aylardaki gündemle de bağlantılı olarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırma çabasına
alet edilmektedir. Özellikle Irak-Şam İslam Devleti
(IŞİD) olarak tanınan ve El-Kaide’ye yakın olduğu
söylenen grup, aslında El-Kaide’ye değil, daha
çok Esed rejiminin politikalarına hizmet etmekte
ve genellikle Özgür Suriye Ordusu’na saldırmaktadır. Esed, bu örgütün ele geçirdiği bölgeleri
bombalamadığı gibi işini de kolaylaştırmaktadır.
Bu durum aynı zamanda, dünya kamuoyunda
halkını öldürdüğü suçlamalarından kurtulup terörle mücadele ettiği tezini savunmasına da yardımcı
olmaktadır.
Cenevre’de toplanan rejim ve muhalif gruplar
bir uzlaşma noktasına varamamaktadırlar. Çünkü rejim sorunun kaynağı olduğu için çözümde
yeri yoktur, zaten yanaşmaz. Dünya’nın, mevcut
rejimi çözüme zorlanması gerekirken, bu yönde bir baskı da yoktur. Ne İsrail, ne İran, ne Batı
Esed’in gitmesini gerçek anlamda istememektedirler. Gerçekten istemiş olsalardı, bu konuda
itiraz eden Rusya’yı ve Çin’i ikna edebilirlerdi.
Onların desteği olmadan İran da bu kadar ısrar
edemezdi. Gelinen bu aşamada muhalifler geri
dönüşün imkânsız olduğunu düşünmektedirler.
Çünkü ödedikleri bedel çok yüksektir ve savaştan
vazgeçseler bile, baskıcı Baas Rejimi’nin, isyan
eden halktan büyük bir intikam alacağı muhakkaktır. Dolayısıyla, varil bombaları, yargısız infazlar
altında ödenen bedeller ağır olsa da geri dönüş
kapası kapalıdır.
ŞUBAT 2014
69
DIŞ POLİTİKA
Uluslararası Af Örgütü’ne göre Surye’dek
nsan hakları hlallernn büyük kısmı hükümet
görevller tarafından yapılmaktadır. İnsan
Hakları İzleme Örgütü’nde çalışan AraştırmacıUzman Anna Nestat, Surye Ordusunda görevl
komutanların nsanları dövme ve öldürme
emrler verdklernn tespt edldğn
belrtmektedr.
Ordusunda görevli komutanların insanları dövme ve
öldürme emirleri verdiklerinin tespit edildiğini belirtmektedir.
Öğr. Gör. Dr. Selman ÖĞÜT
Akademisyen
S
uriye’de yaşanan silahlı çatışmanın sona erdirilmesi için toplanan Cenevre-II toplantısına,
toplantıdan bir gün önce yayınlanan işkence
fotoğrafları damgasını vurdu. Söz konusu fotoğraflar, Suriye ordusunda 13 yıl boyunca askeri polis
olarak görev yapmış olan Sezar kod adlı bir kişi tarafından çekilmiş. Toplamda 55.000 kare fotoğrafı
inceleyen İngiltere’deki Adli Görüntüleme Merkezi
fotoğrafların hiçbirinde hile olmadığını ortaya koydu. Kurbanların el ve ayakları bağlı olduğu halde işkence yapılmış ve büyük çoğunluğu telle boğularak
öldürülmüşler. Yani tam bir insanlık dramından ve
vahşetten bahsediyoruz. İncelemeyi yapan komisyon 11.000 civarında insanın sistematik işkence ile
öldürüldüğü kanaatinde.
Cenevre-II toplantısı tam da bu vahşetin durdurulması için planlanmış bir toplantı. Ancak söz konusu
işkence ve katliam fotoğrafları toplantıyı gölgede
bıraktı. Ortaya çıkan tablo o kadar vahim ki, tam
olarak sözün bittiği yerdeyiz.
70
ŞUBAT 2014
Mevcut Durum
Söz konusu fotoğraflar ortaya çıkmadan önce Esed
rejiminin işlediği suçlarla ilgili iddialar zaten ayyuka
çıkmıştı. Bu fotoğrafların ortaya çıkması ile vahşete gözünü kapamaya çalışanlar bundan böyle kan
kokusundan rahatsız olacaklar. Bakalım nereye kadar?
Suriye’deki trajik durumla ilgili daha önce kaleme
aldığım bir yazımda İnsan Hakları İzleme Örgütü verilerine göre Suriye’de barışçıl protestolara havadan
ve karadan ağır silahların da kullanıldığı vahşi müdahaleler yapıldığını belirtmiştim.
Esed rejimi tarafından yerleşim yerlerine yapılan saldırılar, sivillerin açıkça hedef alınması ve ağır işkence yüzünden esasında siyasi ihtilaf niteliğinde olan
problem iç silahlı çatışmaya dönüşmüştür. Uluslararası Af Örgütü’ne göre Suriye’deki insan hakları
ihlallerinin büyük kısmı hükümet görevlileri tarafından yapılmaktadır. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nde
çalışan Araştırmacı-Uzman Anna Neistat, Suriye
Suriye’deki durumun aciliyeti iki sene önce belirtilmişti. 15 Mart 2011 ve 30 Kasım 2012 tarihleri
arasındaki periyodu kapsayan BM İnsan Hakları
Yüksek Komiserliği’nin raporuna göre, 60.000 civarında insanın öldüğü bilgisi verilmektedir. Yüksek
Komiserlik Müdürü Navi Pillay söz konusu ölümlerden Suriye hükümetini sorumlu tutmaktadır. Pillay,
Esed rejiminin ihtilafı halletmedeki kötü politikasını
sert bir dille eleştirerek Suriye hükümetinin acımasız
baskı ve sindirme yöntemine başvurmasını mevzu
bahis vahşetin sebebi olarak ileri sürmüştür. Pillay,
Esed’in ölümlerin baş müsebbibi olduğunu belirtmiştir. Çatışmanın yoğunluğunun ve nüfuzunun artması insanların meskenlerinden ayrılması ve çoğu
vatandaşın ülkeyi terk ederek sığınma statüsü araması gibi ağır insani şartların ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir.
Uluslararası Hukukta Jus Cogens ve Erga
Omnes Kavramları
Herşeyden önce söz konusu vahşetin uluslararası hukukta amir hüküm olarak nitelendirilen “jus
cogens’’ kuralları ihlal ettiğini belirtmemiz gerekir.
Jus cogens kuralların tam bir listesi olmamakla
birlikte bu kurallar, 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 53. maddesinde geçtiği üzere
kendisi ile çatışan her kuralı batıl kılar. Uluslararası
topluluğun bütününce aksine hiçbir kuralın konulması imkânı bulunmayan jus cogens kurallar, ancak
genel uluslararası hukukun aynı nitelikteki yani aynı
güçteki (yeni bir jus cogens) kuralı ile değişebilir.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’na göre kuvvet kullanma yasağı bir jus cogens kuraldır. Köle ticareti
ve deniz haydutluğu da böyledir. Her ne kadar jus
cogens kuralların bir listesi olmasa da temel hak ve
hürriyetlerin ağır ihlali de jus cogens kuralların ihlali olarak kabul edilmektedir. Esed rejimi tarafından
gerçekleştirilen katliamlar ve işkenceler jus cogens
kuralların ihlalini doğurmuştur. Jus cogens kuralların ihlali erga omnes yükümlülük doğurur. Yani söz
konusu kurallar herkes bakımından geçerli yükümlülükler doğurur. Uluslararası camianın bu kuralların
ihlaline sessiz kalması tamamı ile uluslararası hukukun ihlalidir.
Hukukta ihmal ile işlenen suçlar vardır. Failin pasif
kalması sonucu işlenen bu suçlara ihmalî suçlar
denir. Bir memurun öğrendiği suçu merciine bildirmemesi ya da görevi ihmal suçu hukuk fakültelerinde en çok verilen örneklerdir. Bir hastabakıcının
hastaya ilaçlarını vermeyerek onun ölümüne sebep
olması onu suçlu kılar.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)
Açısından Durum Değerlendirmesi
UCM, 1998 yılında Roma Statüsü’ne göre kurulmuş olan sürekli bir uluslararası yargı organıdır. Dört
tip suçla ilgili yargılama yapan UCM’de bir olayın
getirilebilmesi için şayet mahkemenin yargılama
yetkisi var ise mahkeme savcısının bizzat harekete
geçmesi ya da Roma Statüsü’ne taraf devletlerden
birinin savcıya talepte bulunması gerekmektedir.
Eğer mahkemenin yargılama yetkisi yok ise yani suç
isnadı yapılan görevlilerin devleti statüye taraf değil
ise ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin
onayı ile yargılama başlatılabilir.
Suriye, Roma Statüsü’nü onaylamadığı için Esed
rejiminin UCM önüne çıkarılmasının tek yolu BM
Güvenlik Konseyi’nin savcıyı harekete geçirmesi ihtimalidir. Bu ihtimal Çin ve Rusya’nın tutumu yüzünden oldukça zayıftır. Böyle bir talebi büyük ihtimalle
Rusya ve Çin veto edeceklerdir.
Bunun yanında Esed rejimi ile alakalı münhasır bir
divan kurulması sağlanabilir. Ruanda’da gerçekleşen soykırım faillerinin yargılanması için BM Güvenlik
Konseyi kararı ile kurulan Ruanda Uluslararası Ceza
Mahkemesi ve 1991 yılında kurulmuş olan Eski Yugoslavya Uluslararası ceza Mahkemesi örnekleri
baz alınarak kurulacak bir Suriye Uluslararası Ceza
ŞUBAT 2014
71
Mahkemesi mevcut suçların faillerinin yargılanmasını sağlayabilir. Bu noktada da veto yetkisinin karar
alınmasını engelleyeceği yüksek ihtimaldir.
Mevcut Suç Kanıtları Gölgesinde Cenevre-II
Görüşmeleri
Cenevre-II görüşmelerine ülkede yaşanan iç çatışmanın muhalif kanadını temsilen Suriye Muhalif
ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK)
Başkanı Ahmed el-Carba 29 kişilik heyeti ile birlikte
katıldı. Rejimi ise Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim temsil etti. Toplantıya Türkiye’nin yanı sıra ABD,
Rusya, İngiltere, Fransa, Çin, Almanya, Katar, Suudi
Arabistan, Brezilya, Kanada, Norveç, Hindistan, Japonya, Endonezya, Güney Afrika, İsveç, İsviçre, Vatikan, Yunanistan, Belçika, Danimarka, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, İspanya, Güney Kore, Avustralya, Meksika, Mısır, Cezayir, Irak, Ürdün, Kuveyt,
Lübnan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn
ve Fas katıldı. Katılımcılar arasında Arap Birliği, Avrupa Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı da yer aldı.
Cenevre-II’de ön plana çıkan hususları Sayın Davutoğlu güzel bir şekilde özetlemiş oldu. Birkaç ülke
dışında Esed rejiminin kalmasını isteyen ülke olmadığını kaydeden Dışişleri Bakanı, Rusya ve Çin’in
dahi toplantının açılış gününde Esed’in kalmasını
destekleyen bir ifade kullanmamış olmalarının altını
çizdi. Bu noktada Sayın Bakan’ın sorusu çok manidar. “Esed rejimde kaldıkça Türkiye yalnızlaşacaktır
diyenler nerede şimdi?’’
Esed rejimini temsilen konuşan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ise neredeyse Rusya dışındaki
bütün ülkeleri suçlayan ifadeler kullanarak, fıkra karakteri Temel’in trafikte ters şeride girmesinin somut
temsilini ortaya koymuş oldu.
İşkence ve katliam fotoğraflarının tam da Cenevre-II
görüşmelerinden önce basına servis edilmesindeki zamanlamanın manidar olduğunu söyleyenlerin
farklı tipte uçurucu ve uyuşturucu maddeler kullanma ihtimallerinin yüksek olduğu noktasında şüphe
etmemiz çok doğal. Hele bir de bu fotoğrafların
mevcut Erdoğan Hükümeti’nin “ekmeğine yağ sürdüğünü’’ iddia edenlerin ise insanlıktan nasiplerini
almamış oldukları kesin.
ADB Dışişleri Bakanı Kerry’nin söz konusu katliamı
yapan bir hükümetin meşruiyetini kaybettiğini söylemesi ve ardından da muhalifleri temsilen konuşan
Ahmed Jarba’nın geçiş hükümeti çağrısı yapması
Suriye’nin Dışişleri bakanı Muallim’i kızıdırdı. Muallim, Dünya’da Suriyelilerden başka kimsenin Suriye
hükümetine görevden çekilme çağrısı yapamaya-
cağını söyleyerek herhalde bilinen
tarihin en saçma cümlelerinden birini kurdu.
Ülkedeki muhalif halkı Suriyeliler olarak görmediğini düşünürsek söyledikleri kabul edilebilir. Ancak öldürülen binlerce sivil vatandaşın hepsini
terörist olarak görmek sakıncalı bir
durum olsa gerek. Bununla birlikte
Kızıl Haç Örgütü’nün 2012 yılında
Suriye’deki çatışmayı iç savaş olarak nitelendirdiği tekrar hatırlanmalı.
Kendi halkı ile savaşan bir devletin
meşruiyetinden söz edilebilir mi?
Sonuç
Esed rejiminin soğukkanlılıkla gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeye
devam ettiği vahşet her şeyden
önce uluslararası hukukun emredici hükümlerini zedelemektedir. Bu hükümlerin korunmaması uluslararası hukuka aykırıdır. BM örgütünün kurulmasının
temel amacı uluslararası barış ve güvenliğin korunmasıdır. Emredici karar alma mercii olan Güvenlik
Konseyi organının en temel görevi uluslararası barış
ve güvenliğin korunmasıdır. Suriye’deki iç savaş yüzünden sadece Türkiye’de bir milyona yakın mülteci olduğu belirtilmektedir. Bu da bize uluslararası
barış ve güvenliği bozduğu belirtilen sınır aşan etki
(cross-border effect) kavramını hatırlatmaktadır. Bir
devlette yaşanan iç silahlı çatışma diğer devletleri
etkileyecek boyuta gelmiştir.
Yüksek Komserlk Müdürü Nav Pllay söz
konusu ölümlerden Surye hükümetn sorumlu
tutmaktadır. Pllay, Esed’n ölümlern baş
müsebbb olduğunu belrtmştr. Söz konusu
vahşetn mmarı olan Esed ve arkadaşlarının
yargılanması gerekmektedr. UCM ya da Surye
çn kurulacak olan münhasır br uluslararası
ceza mahkemes söz konusu suçların fallern
yargılamalıdır.
72
ŞUBAT 2014
Söz konusu vahşetin mimarı olan Esed ve arkadaşlarının yargılanması gerekmektedir. UCM ya da
Suriye için kurulacak olan münhasır bir uluslararası
ceza mahkemesi söz konusu suçların faillerini yargılamalıdır.
Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisinin kabak tadı
verdiği aşikârdır. BM örgütünün 1950 yılında almış
olduğu Barış İçin Birlik Kararı (Uniting for Peace Resolution) 52 kabul 5 ret ve 2 çekimser oy ile kabul
edilmiştir. 1950 yılında vuku bulmuş olan Kore Savaşı sırasında, SSCB’nin vetosu yüzünden evrensel barışı koruma konusunda Güvenlik Konseyi’nin
işlevsiz kalması tehlikesine binaen ABD delegesi
Dean Acheson’ın girişimi ile Genel Kurul şöyle bir
karar almıştır: Güvenlik Konseyi’nin barışın bozulması, tehdidi ya da saldırı halinde veto yüzünden
çalışmaması durumunda Genel Kurul, üye devletlere silahlı kuvvet kullanma dahil uygun tedbirleri
tavsiye etmek üzere konuyu inceleyebilecek ve inisiyatif alabilecektir.
Söz konusu karar, Genel Kurul’un yetki sınırlarını
genişlettiği şeklinde yorumlanmıştır. Ancak burada
asıl önemli olan uluslararası barış ve güvenliğin korunması için veto yetkisinin suistimalinin engellenmiş olması ve kararın Genel Kurul’dan çıkarılmış
olmasıdır. Suriye’deki ağır vahşetin veto yetkisi yüzünden yaşandığını göz önüne alırsak yeni bir barış
için birlik kararının alınmasının zorunlu olduğunu ortaya koymamız gerekir.
ŞUBAT 2014
73
DIŞ POLİTİKA
SURİYE’DE SİSTEM
KRİZİNDEN
ÇIKIŞ ARAYIŞLARI:
CENEVRE-II
KONFERANSI
Öner BUÇUKCU
SDE Uzmanı
S
uriye’de Mart 2011’de gerçekleştirilen
sivil gösterilerle başlayan rejim karşıtı
hareketler, Haziran 2011 sonrasında
bir iç savaş halini almıştı. O tarihten bu güne
kadar Esed rejimi sivillere yönelik sistematik
şiddet uyguladı, hatta uygulanan şiddet kimyasal silah kullanımına kadar vardırıldı. Suriye krizinin başlangıcından itibaren 8 Milyon
insan evlerini terk etmek zorunda kalırken,
Suriye’de işsizlik % 45 seviyelerine yükseldi. İsyanın başlangıcından şimdiye kadar
GDP % 40 oranında azalırken ülkenin son
12-15 yılda yakaladığı ılımlı büyüme de yok
oldu. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek
Komiserliği’nin güncel rakamlarına göre iç
savaş dolayısıyla mülteci olan Suriyeli sayısı
2,5 milyona yaklaşmış durumda (2,420,058
kişi). Türkiye’deki mülteci sayısı ise 600 bine
yaklaşmış bulunuyor (577,936 kişi).
Krizin artık bir insanlık dramı halini almaya
başladığı, Esed rejiminin Halep’i varil bombalarıyla harabe haline getirdiği ve muhaliflerin yoğunlukta olduğu bölgeleri ağır silahlarla
vurduğu, gözaltına alınan ya da tutuklananların sistematik işkenceye maruz bırakıldıklarının hatta gözaltında ya da tutukluyken
öldürüldüklerinin belgelendiği bir dönemde,
ABD ve Rusya’nın Mayıs 2013’te toplanması
için üzerinde uzlaşmalarına rağmen bir türlü
74
ŞUBAT 2014
Cenevre-II Konferansı’na büyük anlam yüklemek de tamamen değersz bulmak da
makul değl. Öncelkle hem küresel hem bölgesel sstem gereksnmleryle de olsa
tarafların aynı masanın etrafında toplanmış olmalarının önemsenmes gerekyor.
toplanamayan CenevreII Konferansı 22 Ocak
2014’te Montrö’de toplandı. Konferans öncesinde
muhaliflerin
konferansa
katılıma kararı alınırken yaşadıkları bölünme, İran’a
yapılan davet ve bu davetin daha sonra geri çekilmesi, PYD’nin konferansa
davet edilmemiş olmasının
yarattığı tartışmalar sürecin başarıya ulaşabileceği konusunda çekinceleri
de beraberinde getirdi. Bu bağlamda Cenevre-II
Konferansı’ndan Suriye’de kalıcı barışın sağlanmasına yönelik neler çıkabileceğini (ya da çıkmayacağını) analiz edebilmek için konferansın üzerine inşa
edildiği tarihsel sürecin diplomatik boyutlarının ele
alınması gerekiyor.
Annan Planı’ndan Cenevre-I’e
Krizin barışçıl yollardan çözülmesini kolaylaştırabilmek için Arap Birliği ve BM Özel Temsilcisi olarak
atanan Kofi Annan’ın ortaya koyduğu “Suriye için
Barış Planı”, Suriye’nin de kabul etmesiyle 10 Nisan
2012’de yürürlüğe girdi. Annan Planı’nın ilk halinde planın uygulanmasına yönelik bir “deadline” bulunmuyordu. İstanbul’da gerçekleştirilen Suriye’nin
Dostları Toplantısı’nın ardından Kofi Annan tarafından dillendirilen 10 Nisan tarihi Suriye yönetimi tarafından kabul edildi. Ancak Suriye yönetiminin kabul
kararında “10 Nisan tarihinden itibaren 48 saat içerisinde” ibaresi yer alıyordu. Bu, “deadline”ın uygulanmasını otomatik olarak 12 Nisan tarihine çekti.
Fakat Suriye yönetimi 12 Nisan tarihinden sonra da
sistematik şiddet uygulamaya devam etti.
Suriye İçin Kofi Annan Barış Planı olarak anılan plan
şu 6 noktadan oluşuyordu:
1. Suriye halkının istek ve endişelerine yanıt sunacak Suriye öncülüğünde bir siyasî süreç.
2. Sivillerin korunması için BM gözetiminde her tür
silahlı şiddete son verilmesi.
a) Hükümet meskûn alanlara asker sevkini ve silah
kullanımını durdurup buralarda bulunan askerleri çekecek.
b) Muhalefet çatışmalara
son verme taahhüdünde bulunacak.
3. Tüm taraflar çatışma yaşanan bölgelere insanî yardım sevkini sağlayacak ve
insanî amaçlarla her gün iki
saatlik sükûnet dönemleri
sağlanacak.
4. Yetkililer keyfî şekilde tutuklanmış kişilerin serbest
bırakılması sürecinin hızını ve kapsamını artıracak.
5. Yetkililer ülkede gazeteciler için hareket serbestisi
temin edecek.
6. Yetkililer toplanma ve barışçı şekilde gösteri yapma hakkına saygı gösterecek.
Kendi içerisinde çelişkili oldukça fazla unsur barındıran plan, takip eden günlerde de Esed rejiminin
planı uygulamaması üzerine çöktü. Planın çökmesi
sonrasında Suriye krizinin çözümü için diplomatik
faaliyetlerini özellikle küresel ve bölgesel sistem
üzerinde etkili ülkeler nezdinde yoğunlaştıran Kofi
Annan, Haziran 2012’de Cenevre’de Suriye İçin
Barış Konferansı’nın toplanmasını sağladı.
BM ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan, Konferans sonrasında kendi hazırladığı planın uygulanmaması sebebiyle Suriye’deki krizin
derinleştiğini; Suriye toplantısına katılan ülkelerin
Suriye’de barışın tesisi için geçiş hükümetinin kurulması konusunda hem fikir olduklarını açıkladı.
Siyasî bir anlaşmaya varmanın Suriye halkına düştüğünü de vurgulayan Annan hem rejimin hem de
muhaliflerin bu yönde çaba göstermeleri gerektiğini
söyledi.
Konferansın sonuç bildirgesinde de geçiş hükümetinin mevcut yönetimin, muhaliflerin ve diğer grupların üyelerini içerebileceği belirtilerek “ortak rıza” temeline vurgu yapıldı. Suriye halkının geleceğine sadece Suriye halkının karar verebileceğinin belirtildiği
bildirgede Suriye’de bütün toplumsal kesimlerin bu
bağlamda ulusal diyalog sürecine dâhil edilmesi gerektiği vurgulandı.
ŞUBAT 2014
75
Uluslararası barış ve güvenlğn korunmasından sorumlu olan BM Güvenlk Konsey,
Surye’de svllere yönelk slah kullanımı ve daha brçok nsan hakları hlallern
görmezden gelerek “klask güvenlk” kaygılarını temele alan br stratej zled.
I. Cenevre Konferansı sonrasında özellikle küresel
güçlerden gelen tepkiler Suriye krizine diplomatik
bir çözümün ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyordu. Suriye halkına dışarıdan bir çözüm dayatılamayacağını iddia eden Rusya Dışişleri Bakanı
Lavrov, bu çerçevede Konferans bildirgesinde ifade
edilen geçiş sürecinin Esed’in görevi bırakmasını
gerektirmediğini düşündüğünü belirtiyordu. Diğer
taraftan Konferans sonrası açıklama yapan o dönem ABD Dışişleri Bakanı olan Hillary R. Clinton
“sonuç bildirgesinde dile getirilen ortak rıza testini,
Esed’in elindeki kanla geçemeyeceğini” savunarak
istifa etmesi gerektiğini dile getirmişti. Esed’in geçiş hükümetine başkanlık yapamayacağını savunan
İngiltere Dışişleri Bakanı Hague de Clinton ile aynı
fikirdeydi.
Sistemin Bir Başka Turnusol Kâğıdı Olarak
Suriye
2013’ün Ağustos ayının son günlerinde Suriye’den
servis edilen görüntüler tüm dünyada şok etkisi
yarattı. Başkent Şam’ın banliyölerinden olan Doğu
Guta’da çekilen görüntülerde kimyasal silah kullanılması sonrasında hayatını kaybeden insanlar yer
alıyordu. Suriye için Cenevre’de tüm tarafların katılımıyla ikinci bir konferans üzerine Rusya ile anlaşıldığı bir dönemde, haziran ayı başlarında, ABD yaptığı
bir açıklamada Suriye’de kimyasal silah kullanıldığına dair ellerinde yeterli derecede delil olduğunu
iddia etmişti. Esasen 2013 yılının ilk günlerinden
itibaren Fransa ve İngiltere’den Suriye’de kimyasal
silah kullanıldığına dair açıklamalar geliyordu. Görüntülerin yayınlanmasının ardından İsrail istihbaratına dayanarak yapılan haberlerde İsrail’in Suriye yönetiminin daha önce de kimyasal silah kullandığını
tespit ettiği ifade ediliyordu.
Tüm bu gelişmelerin ortasında gözler ABD’ye çevrildi, zira Başkan Barack Obama Suriye krizinin ilk
günlerinden itibaren yaptığı açıklamalarda ABD’nin
Suriye konusunda kırmızıçizgisinin kimyasal silahların kullanımı olduğunun altını çiziyordu. Krizin derinleşmesi sürecinde Rusya’dan gelen açıklamalar
da Suriye’de kimyasal silah kullanılmasının çılgınca
olacağı yönündeydi ancak durumun netleşmesi
76
ŞUBAT 2014
ile Rusya’nın tavrı da değişmeye başladı. Kısacası
Suriye’de kimyasal silahların kullanılmasının netleşmesi, diğer bir ifadeyle mızrağın çuvala sığmamaya
başlaması ile sistem kilitlendi.
Birbiri üstüne toplantı yapan Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir karar almaksızın dağılması, Rusya’dan yapılan diplomasi ve
BM Heyeti gönderilmesi çağrıları ile ABD bir anda
kocaman bir krizin içerisinde kendisini buluverdi.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ciddi bir
güç artığıyla sistemin hegemon gücü olduğunu
pratikte ilan eden ABD, kendi kırmızıçizgisi olarak
belirlediği bir konuda adım atamaz noktaya geldi.
Bu noktada ABD diplomasisi Suriye krizine BM dışında çözüm bulabilme arayışları içerisine girdi. Bu
çerçevede Suriye’ye müdahale gündeme geldi.
Eylül ayının ilk günlerinde ABD basını ve uluslararası basın, ABD’nin Suriye’ye müdahale planlarını
yayınlamaya başladı. Bütün dikkatler Türkiye’nin
hemen yanı başında gerçekleşecek bir müdahaleye çevrilmişken ve Türkiye de Suriye’ye müdahale
edecek koalisyona katılabileceğini duyurmuşken,
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye’deki
kimyasal silahların uluslararası denetime verilmesi
teklifi ve Suriye’nin bu teklifi kabul etmesi, sürecin
bambaşka bir noktaya evrilmesine sebep oldu.
ABD’nin kararlı savaş açıklamaları sonrasında kimyasal silahlar özelinde varılan anlaşma ile “diplomatik süreçler” işletilmiş ve krizin bir sıcak çatışmaya
dönüşmesi engellenmişti ancak bu kez de Birleşmiş
Milletler düzeninin meşruiyeti tartışmalı bir hâl almıştı. Zira uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından sorumlu olan BM Güvenlik Konseyi, Suriye’de
sivillere yönelik silah kullanımı ve daha birçok insan
hakları ihlallerini görmezden gelerek “klasik güvenlik” kaygılarını temele alan bir strateji izlemişti. Süreç
muhteva açısından olmasa bile sistem bağlamında
değerlendirildiğinde, İkinci Büyük Savaş öncesinde uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından
kendisini sorumlu kabul eden Milletler Cemiyeti’nin,
Japonya’nın Mançurya’yı, İtalya’nın Habeşistan’ı
işgaline bir tepki geliştirememesine benziyordu.
Belki de ABD’de Obama’yı, Almanya’yı yatıştırma
politikasının mimarı ve uygulayıcısı Chamberlain’e
benzetenler haklıydı! Sadece ABD açısından değil
Rusya ve Çin gibi Suriye’de çözüme engel olan ülkeler algısıyla bir arada anılmaya başlayan ülkeler
açısından da Suriye’de yeni bir adımın atılması elzem hâle geldiğinde Cenevre-II Konferansı için çalışmalar yoğunlaştı.
Küresel Güçlerin Diplomatik Çıkış Arayışları
Cenevre-II Konferansı’na büyük anlam yüklemek
de tamamen değersiz bulmak da makul değil. Öncelikle hem küresel hem bölgesel sistem gereksinimleriyle de olsa tarafların aynı masanın etrafında
toplanmış olmalarının önemsenmesi gerekiyor. BM
ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi Lehdar Brahimi
taraflarla görüşerek müzakerelere ilişkin bir takvim
ve içerik oluşturmaya çalışacak. Hem muhalefetin
hem de rejimin ilk safhada birbirlerinin kabul edemeyeceği şeyler talep edeceklerini tahmin etmek
hiç de zor değil. Ancak yine her iki taraf da biliyor
ki masayı ilk terk eden çok şeyi, belki her şeyi kaybedecek! Bu durum görüşmelerin takvim açısından
açık uçlu müzakerelere dönüşmesi riskini beraberinde getiriyor. Süreç içerisinde rejimi temsil edecek
heyetin Şam’a danışma talepleri olacağı ve bunların
da süreci uzatacağı tahmin ediliyor.
Sürecin uzamasını önlemek ve diplomatik müzakereleri daha işlevsel hâle getirebilmek için Türkiye
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu paralel çalışan
heyetler önermişti. Diplomatik kaynakların Özel
Temsilci Brahimi’nin de sıcak baktığı yönünde bilgi
verdikleri usul uygulanırsa komitelerden biri ‘insanî
yardım, bölgesel ateşkes, cezaevlerinin boşaltılması’ gibi meseleleri görüşürken, diğer heyet Cenevre-1 sonuç bildirgesinde yer alan ‘karşılıklı rızaya
dayalı, tüm icra yetkisini elinde bulunduran geçiş
yönetimi’ kurulmasını görüşecek. Esed rejiminin bu
öneriye karşı nasıl bir yol izleyeceği bilinmiyor ancak
Cenevre-II’nin hemen öncesinde basına yansıyan
ve işkenceyi belgeleyen dokümanların ardından
rejimin bu konuda çok fazla ayak direyemeyeceği
söylenebilir.
rağmen bu durumun artık bir iddia değil bir hakikat
olduğu söylenebilir) iç savaşta sahadaki doğrudan
taraflardan birisi olan İran, Cenevre-II Konferansı’na
BM Genel Sekreteri Ban-ki Moon’un çağrısıyla
davet edilmiş; ABD, Batılı ülkeler ve muhaliflerden
gelen tepkiler üzerine İran’a yapılan davet iptal edilmişti. İran’ın, Cenevre-II’ye davet edilmesini sağlayan Rusya davetin geri çekilmesinden rahatsız oldu
ancak Lavrov “İran’ın olmaması kabul edilebilir değil
ancak dünyanın sonu da değil” diyerek diplomatik sürecin bir biçimde devam ettirilmesi gerektiğini vurgulamış oldu. Cenevre-II Konferansı’ndan ilk
etapta bir netice elde edileceğini öngörmek oldukça
zor ancak Suriye’de kalıcı barış ve istikrar inşa edilmek isteniyorsa İran’ın bir biçimde müzakerelerde
bulunmasının sağlanması gerekiyor. Nükleer müzakereler ve Ruhani ile birlikte beliren sorun dönüştürücü dış politika stratejisi, İran’ın bölgesel ve küresel sistemle ilişki kurmasına zemin hazırlamış oldu.
Geçtiğimiz birkaç yılda tecrübe edildiği üzere İran’ın
marjinalleşmesi bölgesel krizlerin daha da derinleşmesine zemin hazırlıyor. Dolayısıyla Suriye’de kalıcı
bir çözüm inşa edilmek isteniyorsa İran’ın sürecin
bir yerinde olması gerekiyor.
Cenevre-II Konferansı’nın başarı ihtimalini azaltan
en önemli faktör olarak İran’ın konferansın dışarısında bırakılması gösterilebilir. Suriye krizinde en
başından itibaren etkili ve faal bir aktör olan; muhaliflerin iddialarına göre (ki muhalifler tarafından yakalanan İranlıların, Türkiye üzerinden İran’a teslim edilmeleri hatırlandığında, İran tarafının reddetmesine
Suriye’de iç savaşı sona erdirecek anlaşmanın
hangi koşullarla oluşacağı, hangi şartları içereceği
konusunda şimdiden bir fikir yürütmek oldukça zor
ancak, bir iç savaşı sona erdiren son büyük anlaşma diyebileceğimiz Dayton Anlaşmasının hiçbir tarafın beklentisini karşılamadığını hatırlamak sürecin
sonrasını analiz etmek açısından ufuk açıcı olabilir.
ŞUBAT 2014
77
DIŞ POLİTİKA
SURİYE İÇİN
ÇÖZÜM ARAYIŞLARI:
Cenevre-II
KONFERANSI
Doç. Dr. Mehmet ŞAHİN
SDE Uzmanı
N
ihayet, ciddi bir olumlu sonuç beklentisi olmasa da uzun bir aradan sonra Suriye krizinin ele alındığı bir konferansın toplanması sağlandı. 2012 yılında yapılan Cenevre-I
Konferansı’ndan sonra Suriye’de yaşanan krizi durduracak önemli bir girişimde bulunulamadı. Zaman
zaman Suriye’deki rejime muhalif güçleri bir araya
getirmek ve onlara destek vermek için toplantılar
yapıldı. Fakat yapılan tüm girişimler Suriye’deki krizi sonlandırmaya, rejimin katliamlarını durdurmaya
yetmedi. Maalesef aradan geçen üç yılda Esed/
Baas rejimi varlığını sürdürmek için elinde olan tüm
araçlarla kendi halkını katletmeye devam etti. Bu
süre içinde Suriye krizi sadece Suriye krizi olmaktan
çıkarak, bölgesel ve uluslararası alanda güç mücadelesinin yaşandığı bir alan haline geldi. Söz konusu güç mücadelesi ise Esed/Baas rejimini katliam
yapma konusunda daha da cesaretlendirdi.
Cenevre-II’ye Giderken
Suriye konusunun ele alındığı Cenevre-I
Konferansı’ndan yaklaşık bir yıl sonra, nihayet,
Cenevre-II Konferansı zorla da olsa toplanabildi.
Konferansın toplanma zamanı yaklaştıkça Suriye ve
yakın çevresinde yaşananlar Esed’in ve destekçilerinin elini güçlendirici mahiyetteki gelişmelerdi. Bölgede ve uluslararası alanda Esed’in katliamlarından
daha çok, kim ve kimler tarafından kurulduğu/desteklendiği belli olmayan ama operasyon örgütü olduğu hareket tarzından rahatlıkla anlaşılan Irak-Şam
İslam Devleti (IŞİD) gibi radikal örgütlerin faaliyetleri
konuşulmaya başlandı. Bu tür örgütlerin faaliyetleri
artıkça ve bu faaliyetler gündemde ağırlıklı yer bul-
78
ŞUBAT 2014
dukça, bu durum Esed’in pozisyonunu olumlu yönde
etkilemeye başladı. Esed de bu durumu kendi lehine kullanmaya çalıştı. Baştan beri “teröristler”e karşı
savaştığını söyleyen Esed/Baas, IŞİD gibi radikal örgütlerin faaliyetlerini ileri sürerek konumunu sağlamlaştırmaya çalıştı. Esed’e destek veren devletler de,
Esed’i, Suriye’yi ve bölgeyi radikal örgütlerden koruyan biri olarak pazarlamaya çalıştılar. Aynı zamanda,
Esed’i bugüne kadar destekleyen, bölgede İran ve
uluslararası alanda Rusya, Esed’e vermiş oldukları
desteği haklı göstermeye çalışırken, muhaliflere destek konusunda çekingen olan devletler de radikal örgütlerin faaliyetlerini bahane ederek Suriye’den uzak
durmaya veya uzak duruşlarını meşru göstermeye
çalıştılar. Cenevre-II Konferansı’na giderken, büyük
oranda ortak kanaat Esed ve destekçilerinin elinin
daha güçlü olduğuydu.
Esed’in/Baas’ın Sistematik Katliam Belgeleri
Baas rejiminin temsilcileri ile rejim muhaliflerinin ilk
defa aynı masada karşı karşıya geleceği 22 Ocak
tarihli Cenevre-II Görüşmeleri’nden iki gün önce,
dünyada şok etkisi oluşturan, Esed rejimi tarafından
işlendiği belgelenmiş sistematik işkence görüntülerini de içeren rapor yayınlandı. Söz konusu rapor
Cenevre-II görüşmelerinden önce dünya kamuoyuna bomba gibi düştü. Esed rejiminin eski bir elemanı tarafından belgelenen vahşet, Esed rejiminin nasıl
bir suç makinası olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Rapordaki 55 bin fotoğraf incelendiğinde, 11
bin Suriyelinin sistematik işkenceyle katledildiği ortaya çıkıyordu. Rapora göre Esed rejiminin insanlığa
karşı suç işlediği belgeleniyordu. Rapor, Hitlerin 20.
yüzyılda Yahudilere karşı yaptığı zulmün bir benzerini, Esed’in 21. yüzyılda Suriye halkına karşı yaptığını
açıkça gösteriyordu. Böylelikle, uluslararası uzman
ekip tarafından hazırlanan rapora göre Esed rejiminin insanlığa karşı suç işlediği belgelenmiş oldu.
Söz konusu belgeler, sadece birkaç askeri hastanede çekilen fotoğraflardan oluşmaktaydı. Sadece
birkaç noktada yaşanan vahşet bu ise Suriye’nin
geneli göz önüne alındığında, Esed rejiminin işlediği
katliamın büyüklüğünün ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bu belgeler Esed’in insanlığa karşı nasıl bir
suç işlediğini ortaya koyarken, aynı zamanda ona
destek verenlerin de nasıl bir katliama ortak olduklarını gösteriyordu. Ayrıca, söz konusu rapor, 21.
yüzyılın utanç tablosunu ortaya koyarak tarih sayfalarında yerini almış oldu.
Rejim tarafından sistematik işkenceyle katledilmiş
insanların görüntülerinin ortay çıkmasının, CenevreII görüşmelerinin mahiyetini değiştirdiği rahatlıkla
söylenebilir. Esed ve destekçilerine göre, Cenevre-II
görüşmelerinde radikal grupların faaliyetleri konuşulacak ve bunlar üzerinden Esed’li bir çözüm önerisi
ileri sürülecekti. Zalim rejim ve destekçileri, bu tezlerle büyük oranda etkili olacaklarını düşünüyorlardı.
Pes edip yönetimden el çekmeye niyetli olmayan eli
kanlı rejim, kendisini Suriye ve bölge için vazgeçilmez bir unsur olarak pazarlama düşüncesindeydi.
Esed rejimi tarafından işlenen katliamı belgeleyen
rapor, Cenevre-II görüşmeleri öncesinde Esed’li bir
çözümün imkânsızlığını ortaya koymuş oldu.
Cenevre-II Görüşmeleri
Nihayet, başta ABD ve Rusya olmak üzere ilgili ülkelerin çabaları ve Birleşmiş Milletler (BM) ve Arap
Birliği özel temsilcisi el Ahdar el-İbrahimi’nin arabuluculuğu neticesinde, Esed Rejiminin temsilcileri
ile muhaliflerin temsilcileri, Suriye’de yaşanan krizi
konuşmak için ilk kez aynı masa etrafında bir araya
geldiler. Cenevre-II görüşmelerinin Cenevre-I görüşmeleri temel alınarak yürütüleceği açıklandı. Nitekim İran Cenevre-I görüşmelerinde alınan kararları kabul etmediği için daveti iptal edildi. Cenevre-I
görüşmelerinde ortaya çıkan en önemli sonuç,
“Geçiş Hükümeti”nin oluşturulması kararıydı. Taraflar Cenevre-I’de alınan kararlar temel alınarak yürütülecek görüşmeler konusunda mutabık kaldılar.
El-İbrahimi’nin arabuluculuğunda yapılan görüşmeler başladığında taraflar Cenevre-I’i temel alsalar
da öncelikler konusunda farklılıkların ortaya çıktığı
görüldü. Görüşmelerde üç konu ağırlıklı olarak ön
plandaydı: 1) Yaklaşık üç yıldır süren çatışmanın
durdurulması, 2) İnsani yardımların sağlanabilmesi,
3) Esed’siz bir “geçiş hükümeti”nin kurulması.
Cenevre-I temel alınarak Cenevre-II görüşmeleri
yürütülmeye çalışılsa da kısa zamanda olumlu sonuç almak kolay gözükmemektedir. Görüşmelerin
daha ilk gününde rejim temsilcileri Esed’in konumunun kendileri için kırmızıçizgi olduğunu, bunu
tartışmayacaklarını açıkladılar. Rejimin bu yaklaşımı Cenevre-II’nin çok kolay sonuç vermeyeceğini
gösteriyordu. Rejim ilk olarak yaşanan çatışmanın
ele alınmasını istiyor ve bu bağlamda elini güçlendirmeyi umuyor. Rejim karşıtı muhalefetin temsilcileri ise Esed’in konumunun mutlaka ele alınması
ve bu bağlamda “geçiş hükümeti”nin konuşulması
hususunda ısrar etmektedir. On gündür sürdürülen
1. tur görüşmelerden olumlu bir sonuç çıktığını söylemek çok zordur. Taraflar aynı salonda aynı masa
etrafında otursalar da karşılıklı konuşmalara dahi
geçememişlerdir. Arabulucu el-İbrahimi aracılığıyla
görüşmeler yürütülmektedir. Olumlu olarak görülecek tek gelişme tarafların görüşme masasında ilk
defa bir araya gelmeleridir. Bunun dışında ümit vaat
eden bir gelişme şu ana kadar olmadı. Nitekim görüşmeleri yürüten arabulucu el-İbrahimi çok büyük
bir hayal kırıklığı içinde olduğunu açıkladı. Aynı zamanda, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun da görüşmelerin zorda olduğunu belirtti.
Cenevre-II’nin Önündeki Engeller
Birinci tur görüşmelerinin de açıkça gösterdiği gibi,
Cenevre-II’den olumlu sonuç almak kolay olmayacaktır. Cenevre-II’den olumlu sonuç almamın önünde ciddi engellerin mevcut olduğu rahatlıkla görülmektedir.
ŞUBAT 2014
79
DIŞ POLİTİKA
Rejim tarafından
sistematik işkenceyle
katledilmiş insanların
görüntülerinin ortay
çıkmasının, CenevreII görüşmelerinin
mahiyetini değiştirdiği
rahatlıkla söylenebilir.
Doç. Dr. Erkin EKREM
İlk olarak, rejim hala kendini güçlü görmektedir. Bugüne kadar yaptığı katliama rağmen, bölgesel ve
uluslararası konjonktür sebebiyle ayakta kalacağını
ve Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olacağını düşünmektedir. Ayrıca, mevcut krize bağlı olarak bölgede oluşan kutuplaşmadan kârlı çıkacağını hesap
etmektedir.
İkinci olarak, bugüne kadar rejime destek veren
aktörler hala desteğini sürdürmektedirler. Bölgede
İran ve Hizbullah Esed’e olan desteğini artırarak
sürdürürken, uluslararası alanda da Rusya Esed’i
korumaktadır. Esed’e verilen bu destekler devam
ettiği sürece, maalesef, dünya daha çok Cenevre
görüşmelerine şahit olacak gibi gözükmektedir.
Üçüncü olarak, muhalif grupları destekleyeceğini
açıklayan devletlerin sayıca az olması ve bu ülkelerden bir kısmının destek mesajlarının sadece sözde
kalması radikal grupların alanda daha fazla görünür
olmalarını sağlamaktadır. Bu durum hem muhalifleri
zehirlemekte, hem de yetersiz kalmalarına neden
olmaktadır.
ŞUBAT 2014
Türkiye-Japonya
Stratejik Ortaklık
İlişkilerine Doğru
Beşinci olarak, Esed ve muhaliflere destek veren
devletlerin ulusal çıkar hesapları çözümü zorlaştırmaktadır. Bu ülkeler, maalesef çıkarları pahasına
21. yüzyılın en ağır katliamının yaşanmasına neden
olmaktalar.
Sonuç olarak, birinci tur görüşmelerde açıkça görüldüğü üzere, Cenevre-II’den olumlu sonuç almak
çok kolay gözükmemektedir. Mevcut krizin ilgilendirdiği çok sayıda aktör olsa da, esas belirleyici olan
iki önemli aktörün ABD ve Rusya olduğu görülmektedir. Bu iki aktör anlaşamadıkları sürece Suriye’de
maalesef çatışma devam eder ve bu arada rejim de
katliamlarını sürdürür. Eğer sistematik işkence sonucu on binlerce insanın katledildiğinin belgelenmesine rağmen Esed ve rejimine tüm yapılanların bir
maliyetinin olacağı gösterilmezse, Esed’siz bir geçiş sürecine rejim zor ikna edilecektir. Bu durumda,
Cenevre-II’den olumlu bir sonucun alınması kolay
olmayacaktır. Bunun anlamı, Esed Suriye’yi, bölgeyi, Arap ve İslam dünyasını zehirlemeye devam
edecek demektir.
Allah korusun…
80
SDE Uzmanı
Dördüncü olarak, çatışma alanında etkili olup da
görüşmelerde yer almayan gruplar vardır. Bu durum, görüşmelerden olumlu sonuç çıkmasının
önünde duran önemli engellerden biridir. Elan,
Esed’e destek veren başta Hizbullah olmak üzere
bazı Şii gruplar ile çatışmaya farklı bir boyut kazandıran IŞİD gibi radikal unsurlar mevcuttur. Söz konusu bu grupların alanda etkili olmaları muhtemel
bir çözümü zorlaştırmaktadır.
B
aşbakan Recep Tayyip Erdoğan, yeni yıla girerken ilk dış ziyaretini Uzakdoğu ve Güneydoğu Asya’da gerçekleştirmiştir. 5-11 Ocak
2014 tarihlerinde, sırasıyla Japonya, Singapur ve
Malezya’ya resmi ziyaret gerçekleştiren heyette,
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hariç kabinedeki önemli bakanların neredeyse hepsi yer almıştır.
Başbakan Erdoğan’ın Asya gezisinin en önemli durağı ise 5-7 Ocak tarihleri arasında gerçekleşen Japonya ziyareti olmuştur. Başbakan Erdoğan
2014 yılının ilk yurtdışı gezisinin ilk durağı Japonya
olmuş, Japonya Başbakanı Shinzo Abe için ise bu
yılın ilk yabancı konuğu Başbakan Erdoğan olmuştur. Japonya Başbakanı Shinzo Abe Mayıs 2013’te
Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmiş ve bu
ziyarette iki ülke arasında stratejik ortaklık kurulmasına karar verilmişti. Ardından Sinop nükleer
enerji santrali münhasır müzakere hakkı almak ve
Marmaray’ın açılışına katılmak üzere Japonya Başbakanı Shinzo Abe Ekim 2013’te tekrar Türkiye’yi
ziyaret etmişti. Bu ziyarette Başbakan Erdoğan iki
ülke ilişkilerinin stratejik ortaklık düzeyine yükseldiğini ifade ederken, Başbakanı Abe ise “Türkiye ve
Japonya, Asya’yı uçuran iki kanattır” diyerek iki ülkenin Asya’daki önemli rolünü belirtmişti. İki lider 7
Eylül 2013’te Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te
düzenlenen 2020 Yaz Olimpiyat Oyunları ülke seçiminde de yine bir araya gelmiş ve Olimpiyat Oyunları
düzenleme hakkını kazanan Japonya’nın Başbakanı Shinzo Abe’yi ilk kutlayan Başbakan Erdoğan olmuştu. İki ülke Başbakanı Mayıs 2013-Ocak 2014
tarihleri arasında dört kez görüşmüştür. Bu da iki
ülke arasındaki ilişkilerin yakınlığını göstermektedir.
ŞUBAT 2014
81
Başbakan Erdoğan 6 Ocak 2014’te Japon mevkidaşı Shinzo Abe ile Tokyo’da bir görüşme gerçekleştirmiş, bu görüşmede ikili ilişkiler tüm veçheleriyle ele alınmış ve her iki ülkeyi ilgilendiren güncel,
bölgesel ve uluslararası konular hakkında görüş
alışverişinde bulunulmuştur. Japonya’nın en önemli
ekonomi gazetelerinden Nikkei Gazetesi’nin ev sahipliğinde düzenlen konferansta bir konuşma yapan
Erdoğan, ayrıca Türk-Japon Üst Düzey Yöneticiler
Forumu’na da katılmıştır. 7 Ocak günü TÜRKSAT
4A Uydusu’nun yapıldığı merkezi ziyaret eden Başbakan Tayyip Erdoğan, Tokyo’da Japonya İmparatoru Majesteleri İhtiyolog Akihito tarafından da kabul edilmiştir. İki ülke arasındaki dostane ilişkilerinin
öneminin vurgulandığı bu ziyarette her iki ülke için
önemli konular ele alınmıştır. Bu kapsamda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Japonya Hükümeti
arasında nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımına dair işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Ayrıca, Türkiye’nin geliştirmekte olduğu Altay Tank’ının
motorunun Japonya tarafından modernleştirilmesi
çalışmalarından hareketle, savunma alanında ikili
işbirliğini güçlendirme konusunda mutabakata varılmış ve İstanbul’da Türk-Japon Bilim ve Teknoloji
Üniversitesi kurulması kararlaştırılmıştır.
Türkiye ile Japonya arasında imzalanan nükleer
anlaşmanın Türkiye’ye uranyum zenginleştirme ve
plütonyum çıkarma izni veren maddesi, bazı Japon
siyasîler arasında ve basında nükleer silahlanma endişesini yaratmıştı. Japonya Meclisi’nde etkili olan
82
ŞUBAT 2014
Başbakan Abe, Türkiye’ye nükleer teknoloji transfer
konusunda kararlı duruşunu göstermişti. Başbakan
Erdoğan da Japon Nikkei Gazetesi’nin düzenlediği
panelde sorulan bir soruyu yanıtlarken: “Türkiye’nin
bölgesel veya küresel güç olma gibi bir hedefi yoktur. Türkiye sadece üzerine düşen görevi yapmak
suretiyle gerek bölgede gerekse uluslararası camiada bir yere oturtuluyor. Olan budur, olması gereken
de budur. Diğeri ise bir hırs diye tanımlanır ki hırs
her zaman tehlikelidir. Bizim böyle bir hırsımız yok.”
diyerek endişeleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
Aslında Japonya Türkiye’nin kendi bölgesinde üstlendiği barışı tesis etme rolüne önem vermektedir.
Eski Çin Başbakanı Wen Jiabao da Ekim 2010’da
Türkiye ziyareti sırasında “Türkiye’nin Ortadoğu ve
çevre bölgesinde oynadığı rol giderek önem kazanmakta ve bu durum Çin üzerinde derin izler bırakmakta…” demişti.
Türkiye’nin Japonya Mitsubishi Heavy Industries
ile ortaklaşa geliştirilmesi planlanan tank motoru
üretimi, Türkiye’nin silah modernleştirme sürecine
önemli katkılarda bulunmaktadır. Japonya ağır endüstrisinin örneği olan ve Mitsubishi şirketi tarafından üretilen Type 10 tanklarında kullanılan motor
teknolojisi, Japon Kara Özsavunma Kuvvetleri tarafından da kullanılmaktadır. Türkiye-Japonya arasında bu motor teknolojisi üzerinde ortak geliştirme konusunda işbirliği yapılacaktır. Aralık 2011’de
Japonya savunma teknolojisinin yurtdışına transfer
edilmesi, çıkartılan bir kanun ile kabul edilmiş ve bu
alanda belli şarlar altında uluslararası ortak geliştirme yapılmasına izin verilmişti. Türkiye-Japonya
arasındaki savunma teknoloji işbirliği sadece tank
motoru üretimi ile sınırlı kalmayabilir, Türkiye’nin
silah modernizasyonu ihtiyacına göre işbirliği alanı
genişleyebilir. Örneğin Türkiye’nin Çin’den satın almayı düşündüğü HQ-9 Hava Savunma Füzesi’nin
hassas parçaları Japonya ve Güney Kore’den
gelmektedir. Türkiye, dostane ikili ilişkilerinden dolayı, bizzat Japonya ile bu konuda işbirliği yapma
imkânına sahiptir.
Türk-Japon Bilim ve Teknoloji Üniversitesi kurulmasına karar verilmesi de Türkiye-Japonya arasındaki
eğitim ve teknoloji işbirliği açısından oldukça önemlidir. Bu konuda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
Taner Yıldız’ın Anadolu Ajansı’na verdiği demece
göre, “Bu üniversitede sadece nükleer mühendislik yer almayacak; aynı zamanda elektrik-elektronik
mühendisliği, bilgi teknolojileri ve bilgisayar mühendisliği, uygulamalı fizik, mekanik mühendisliği, moleküler biyoloji, kimya, matematik, astronomi gibi
teknik bölümler ile sosyal bilimler de olacak. Ayrıca
üniversite bünyesinde kuracağımız bir birimde de
Sinop’ta çalışacak mühendislerin eğitimi gerçekleştirilecek. Bizim hedefimiz, nükleer enerjinin sadece
enerji arz güvenliğimize katkı yapacak bir kaynak olması değil, aynı zamanda eğitim, Ar-Ge, teknoloji ve
sanayisiyle bunun kültürüne sahip olmaktır.”
Türkiye-Japonya arasında 2013’te planlanan stratejik ortaklık ilişkilerinin içini doldurmak ve tespit edi-
len hedefleri hayata geçirebilmek için işbirliği alanını
genişletmek gerekmektedir. Ancak hiçbir tarihsel
sorunu olmayan iki ülkenin siyasal kültürünün farklı
olması, işbirliği yapılmasında bazı zorluklar meydana getirmektedir. Karşılıklı anlayış ve güven artırıcı
faaliyetlerle bu sorun ortadan kaldırılabilir. Aslında iki
ülke halkını birbirine bağlayan tarihi olaylar da yok
değildir. Nitekim Eylül 1890’da Japonya’nın Kushimoto kasabasının yakınında batan Ertuğrul Firkateynindeki Türk denizcileri kurtarmak için bütün
Japon köylüler seferber olmuş ve 69 Türk denizciyi
kurtarmıştı. Ayrıca, ölenler için de şehitlik anıtı dikmişler ve şehit yakınları ile kazazedeler için yardım
kampanyası düzenlemişlerdi.
18 Mart 1985’te Irak lideri Saddam Hüseyin
Tahran’a saldıracağı ilan edilmiş ve Tahran’da 215
Japon mühendis ve teknik eleman mahsur kalmışlardı. Frankfurt’a gidebilecek biletleri olduğu halde
Alman hava yoları bu Japonları uçağa almamış,
Japon havayolu JAL da bürokrasi ve prosedür
sorunundan dolayı tehlikeli olan Tahran’a gitmemişti. Bazı Japon diplomatlar kendi imkânlarıyla
Tahran’dan kaçmışlardı. Japonya’nın Tahran Büyükelçisi Yutaka Nomura’nın Tahran’daki Türk Büyükelçisi İsmet Birsel aracılığı ile yaptığı talep üzerine,
Başbakan Turgut Özal’ın talimatıyla mahsur kalan
Japonları kurtarma operasyonu için pilot Ali Özdemir ve ekibi görevlendirilmişti. Neticede son derece
tehlikeli olan bu görevi üstlenen pilot Ali Özdemir ve
ekibi Japonları kurtarmış ve bu cesaretinden dolayı
ŞUBAT 2014
83
Türkiye, stratejik konumu,
tarihsel geçmişi ve bugünkü
siyasal ve ekonomik
gücüyle bölgede etkili bir
ülke olarak görülmektedir.
Japonya, Türkiye sayesinde
ulaşabileceği yeni bölgeleri
(Ortadoğu, Afrika ve Orta
Asya gibi) önemsemekte ve
bu bölgelerdeki kurabileceği
işbirliğinin normal bir
ülkeye dönüşme sürecine
katkıda bulunabileceği
düşünmektedir.
Ali Özdemir Japonya kahramanı ilan edilmişti. Bu
destansı ve duygulu geçmişler ikili ilişkilerinin derinleşmesi ve işbirliğinin genişlemesi için olumlu faktörler olarak sayılabilir.
Japonya’nın Normalleşme Stratejisi ve
Türkiye
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle savaşı kaybeden Japonya, uluslararası toplumun egemenliğini sınırlandıran politikalarına boyun eğmek zorunda
kalmıştı. Bunun en önemli yaptırımı ise Japonya’nın
Anayasası olmuştu. Barış Anayasası da denilen
bu Anayasa, işgal kuvvetleri komutanı Douglas
MacArthur’un himayesinde Mayıs 1947’de kabul
edilmişti. Bu anayasanın 9. Maddesi, Japonya’nın
egemenlik haklarını sınırlandırmaktadır. Bu madde,
Japonların ulusal menfaatlere ulaşmak ve uluslararası sorunları çözmek için savaşma ihtimalini ortadan kaldıran bir maddedir. Madde aynen şu şekildedir: “Japon halkı, savaşı ulusal egemenlik hakkı;
tehdit karşısında güç kullanımını ve uluslararası
çatışmaları çözüm aracı olarak görmekten sonsuza
kadar vazgeçmektedir. Yukarıdaki paragrafta belirlenen amaca ulaşmak için, Japonya; kara, deniz,
hava güçlerine ya da diğer potansiyel savaş kaynaklarına asla sahip olmayacaktır. Japon Devletine
hiçbir zaman savaşma hakkı tanınmayacaktır”. Yani
Japonya, Westphalia Antlaşması’ndan sonra oluşturulmuş modern devletin sahip olduğu hakların bir
kısmından mahrum bırakılmıştır. Japonya sadece
84
ŞUBAT 2014
ekonomisi büyük ülke (son yıllara kadar dünyanın
2. büyük ekonomik gücü iken son iki yılda Çin’den
sonra dünyanın 3. büyük ekonomik gücüdür) olarak
sınırlandırılmış, güvenlik alanında ABD ile imzalanan
ortak güvenlik anlaşması çerçevesinde kalmıştır. İç
güvenlik alanında ise sadece Özsavunma Kuvvetleri marifetiyle düzenleme yapma yetkisi tanınmıştır.
Böylelikle Japonya, ekonomik olarak büyük ülke olmasına rağmen siyasî alanda etkisi olmayan bir ülke
haline dönüşmüştür.
Soğuk Savaş sonrası Japonya, ekonomik olarak
büyümek, dünya ile birçok alanda işbirliğini geliştirmek ve dünya siyasi arenasında etkin rol üstlenmek için “ülkenin normalleşmesi” sürecini devam
ettirmiştir. 1992 yılında Japonya Demokrat Partisi
Başkanı Ichirõ Ozawa, Japonya’nın normal bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini ortaya koyarak, uluslararası toplumun bu konuda üzerine düşeni yapması
gerektiğini söylemiştir. Ozawa, Japonya’nın ekoloji
dahil birçok alanda kendi görevini icra etmesi gerektiğini de hatırlatarak “ülkenin normalleşmesi”
süreci hakkındaki tartışmaları yeniden gündeme
getirmiştir. Bu tartışmaların politikaya dönüşmesi
Junichiro Koizumi Hükümeti (2001-2006) zamanında gerçekleşmiştir. Bugünkü Shinzo Abe Hükümeti
de bu politikayı devam ettirmektedir.
Japonya’nın “ülkenin normalleşmesi” sürecinde
tespit ettiği hedefleri şu şekilde sıralamak mümkündür: Anayasa’da değişiklik yapmak ve kolektif
savunma hakkına sahip olmak; BM yapısında değişikliğe gidilmesi ve Japonya’nın BM Güvenlik Konseyi üyesi olması; Öz Savunma Kuvvetlerinin işlevini
genişletmek ve milli ordu statüsü kazandırmak; Bu
gelişmelere göre devlet kurumlarında reform yapmak; Eğitim Yasası’nda reform yapmak ve Küresel
diplomasi ağını genişletmek.
Japonya’nın “ülkenin normalleşmesi” hedefinin bir
kısmı hayata geçirilmiş durumdadır, ancak en zor
olanı Anayasa’nın 9. maddesinin değişmesidir.
Çin ve Güney Kore gibi İkinci Dünya Savaşı’nda
Japonya’nın işgaline uğrayan ülkelerin baskısı ve
Japon toplumunun bazı kesimlerinin karşı çıkması,
hedefe ulaşma yolundaki engellerdir. Ancak, “ülkenin normalleşmesi” hedefine ulaşmasında en temel
belirleyici ABD’nin bu konudaki tutumudur. Washington Hükümeti Japonya’nın bu çabaları karşısında belirsiz bir politika izlemektedir. Washington,
bir yandan Japonya’nın normal bir
ülkeye dönüşmesiyle birlikte yükselen Çin’e karşı stratejik denge
oluşturmasında müttefik rolünü
üstlenmesini istemekte, diğer yandan ise, son dönemde JaponyaÇin arasında yaşanan gerilimde
Tokyo’nun Çin’e yönelik sert tepkilerinden endişelenmektedir. Washington, Japonya-Çin arasında
çatışma yaşanma ihtimalini kaygı
ile izlemekte, bu durumun ABD’nin
Çin’e yönelik stratejik dengeleme stratejisine zarar
verebileceğini düşünmektedir.
Çin ve Güney Kore ise, Japonya’nın normal bir ülkeye dönüşmesiyle birlikte, militarist bir ülke olarak,
İkinci Dünya Savaşı döneminde yaptıklarını tekrarlayacağı iddiasındadırlar. Özellikle Çin, aralarındaki tarihsel ihtilaf ve Senkaku adaları (Diaoyu Dao)
sorunundan dolayı Japonya’nın bu hedefine ulaşmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Rusya da İkinci
Dünya Savaşı’nda işgal ettiği Kuril adalarını Tokyo
Hükümetinin geri istemesinden dolayı Japonya’nın
normal ülkeye dönüşmesine sıcak bakmamaktadır.
Japonya, Çin’in baskısına karşı, Çin ile toprak ihtilafı
olan Hindistan, Vietnam, Filipinler gibi ülkelerle ekonomi, teknoloji ve özellikle güvenlik alanlarında işbirliğini güçlendirmektedir. Japonya, değerler odaklı
diplomasi (value oriented diplomacy) ile demokratik
ülkelerle ilişkilerini geliştirmekle, otoriter rejime sahip
olan Çin ve Kuzey Kore’ye karşı kuşatma hattı oluşturmaya çalışmaktadır. Uygulanmakta olan global
diplomasi ve küresel dış politika, Başbakan Abe’yi
Japonya’nın en çok dış ziyarette bulunan başbakanı haline getirmiştir. Başbakan Abe 2013 yılında
en az ayda bir dış ülkeyi ziyaret etmeyi hedeflemiş,
bu kapsamda 25 ülkeyi ziyaret etmiştir. Abe, 2013
yılında Afrika ile Ortadoğu bölgesine yönelik yaptığı
ziyaretlerine 2014 yılında da devam edeceğini ifade
etmiştir. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın Japonya ziyaretinden hemen sonra Başbakan Abe Ortadoğu
ve Afrika ziyaretine çıkmıştır. Tokyo’nun amacı, bölgenin enerji ve tabi kaynaklarını elde ederek durgun
Japonya ekonomisini canlandırmak, uluslararası
siyasî gücünü arttırmak, aynı zamanda bölgedeki
Çin etkisini dengelemektir.
Japonya’nın sürdürdüğü bu politikada Türkiye’nin
önemli bir yeri vardır. Türkiye, stratejik konumu,
tarihsel geçmişi ve bugünkü siyasal ve ekonomik
gücüyle bölgede etkili bir ülke olarak görülmektedir. Japonya, Türkiye sayesinde ulaşabileceği yeni
bölgeleri (Ortadoğu, Afrika ve Orta Asya gibi) önemsemekte ve bu bölgelerdeki kurabileceği işbirliğinin normal bir ülkeye dönüşme sürecine katkıda
bulunabileceği düşünmektedir. Nükleer konularda
hassas olan, silah ihracatında katı kuralları bulunan
ve yüksek teknoloji transferinde dikkatli davranan
Japonya, Türkiye ile belli ölçüde rahatlıkla işbirliği
yapabilmektedir. Japonya aynı zamanda hem Asya
Pasifik bölgesinde hem de küresel çapta yükselen
Çin’in yarattığı güvenlik tehdidine ve siyasal baskısına karşı Türkiye’den de destek isteyebilir. Bu nedenle Japonya Başbakanı Abe, Başbakan Erdoğan
ile görüşümesinde Çin’in Doğu Çin Denizi Hava
Savunma ve Tanımlama Bölgesi uygulamasının bölgedeki gerilimi arttırdığını dile getirmiştir. Ayrıca Japonya, Türkiye’yi Uygurların hamisi olarak bilmekte
ve Uygur davasının önemli üssü olarak bu mesele
hakkında Türkiye ile işbirliği yapmaya hazır olduğunu ifade etmektedir. Bu da Çin’e karşı uyguladığı
politikasının önemli bir parçasını oluşturmaktadır.
Ankara, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda
Japonya’nın uygulamakta olduğu dış politika stratejileri ile uyumlu orta ve uzun vadeli Türkiye-Japonya politikasını oluşturmak durumundadır. Unutulmamalıdır ki, Japonya kalkınmakta olan Türkiye’nin
ihtiyaç duyduğu yatırım gücüne ve teknolojiye sahiptir. Japonya’nın normal bir ülkeye dönüşebilmeyi
hedefleyen yeni politikası ve Türkiye’nin teknolojik
ve ekonomik beklentileri bir arada düşünüldüğünde, iyi ilişkilerin her iki ülkeye de önemli katkılar
sağlayacağı açıktır. Önümüzdeki süreç, bütün bu
beklentilerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini göreceğimiz bir süreç olacaktır.
ŞUBAT 2014
85
DIŞ POLİTİKA
Türkİye - AB İlİşkİlerİnİ
2014’te Neler Bekliyor?
Zeynep SONGÜLEN İNANÇ
SDE Uzmanı
Y
ukarıdaki başlıkta sorulan soruya yanıt vermek aslında son derece kolay.
2014’te Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini
kısaca seçimler bekliyor. 2014 yılında Avrupa
Parlamentosu seçimleri yapılacak ve bu seçimlerin sonuçlarına göre yeni bir Avrupa Komisyonu başkanı göreve gelecek. Bu itibarla AB’nin
siyasi yönelimlerinde etkili olan milletvekillerinin
yanı sıra, Birliğin en üst düzeydeki bürokratik
kadroları da değişecek veya yeniden seçilecek.
2014 yılı mayıs ayında 28 Avrupa Birliği üyesi ülkede yeni Avrupa Parlamentosu’nu belirlemek
için seçimler düzenlenecek. Haziran ayındaki
Avrupa Konseyi toplantısında ise AB ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları, Parlamento
seçimlerini dikkate alarak Komisyon başkanı
adaylarını belirleyecekler. Komisyon üyelerinin ve Komisyon başkanının belirlenmesinin
ardından yeni Komisyon ve başkan, Avrupa
Parlamentosu’nun onayına sunulacak. Bu siyasi ve bürokratik trafiğin sona ermesiyle 2014
yılının ikinci yarısından itibaren yeni Komisyon
ve yeni Parlamento görevlerini yerine getirmeye başlayacaklar. Türkiye’deki seçim süreci ise
biraz daha uzun ve yorucu… 2014 ve 2015 yıllarını kapsayan bu süreçte yerel seçimler, genel
seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Tıpkı AB’de olduğu gibi Türkiye’de de üst
düzey siyasi ve bürokratik kadrolar değişecek
veya yeniden seçilecek.
86
ŞUBAT 2014
Seçim sürecine girildiğinde öncelik iç meselelere verilir ve seçimler
gündemin üst sıradaki
maddesi haline gelir. Dolayısıyla hem Türkiye’de hem
de AB’de bu tür bir süreçten
geçilecek. Siyasi hamleler, üstünlük yarışları, seçilme telaşı derken seçim dönemlerinde kimsenin
etrafa bakacak hali pek kalmaz. Bu duruma bir de Türkiye-AB ilişkilerinin hali eklendiğinde, 2014 yılında AB’den ve Türkiye’nin AB
sürecinden bahsedildiğini pek sık duymayacağız
gibi görünüyor. Türkiye-AB ilişkileri uzun zamandır
gündem maddeleri arasında dahi yer almadığı için
iki tarafın da bu kopukluğa alışık olduğu söylenebilir.
Türkiye-AB ilişkileri, tuhaf şekilde Türkiye’nin AB ile
müzakerelere başlamasına yönelik kararın alınmasından kısa bir süre sonra sendelemeye başladı.
2007 ile 2010 yılları arasında esen sert rüzgârlar,
2010 yılı haziran ayında “Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” başlığının müzakereye açılmasının ardından ilişkileri dondurdu. Üç buçuk sene
boyunca Türkiye-AB ilişkilerinde somut herhangi bir gelişme yaşanmadığı gibi taraflar birbirlerini
görmezden geldiler. Arap baharı adı altında başlayan süreç, Avrupa ile Türkiye’nin daha fazla işbirliği yapmasına elverişli bir ortam yaratmış olmasına
rağmen bu fırsat dikkat çekmedi veya değerlendirilmek istenmedi. Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesinde yaşananlar, Türkiye ve Avrupa için son derece ciddi önem arz ediyor. Söz konusu bölgeler,
her iki aktörün de doğal komşuları. Ayrıca Kuzey
Afrika ve Ortadoğu’dan yayılan istikrarsızlık doğrudan Türkiye’yi ve Avrupa’yı etkiliyor. Kuzey Afrika ve
Ortadoğu’nun istikrarlı ve öngörülebilir hale gelmeleri, Avrupa’nın ve Türkiye’nin istikrarı ve güvenliği
açısından önem taşıyor. Bütün bu çıkarsamaları
iki taraf da biliyor olmasına rağmen bir türlü yakın
işbirliği kurulamaması tarafların aleyhine bir durum
yaratıyor. Üstelik Suriye, Irak, Libya, Lübnan gibi ülkelerde kriz tırmanıyor ve insan ölümleri her geçen
gün daha fazla umursanmaz hale geliyor. Söz konusu krizlerin, ABD’nin ve Rusya’nın güç mücadelesi üzerinden okunması mümkün... Fakat yalnızca
bu perspektiften bakılması, krizlerin aşılmasını zorlaştırıyor ve sorunları erteliyor.
AB, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki krizler karşısında tek başına hareket etmenin zorluğuna ek olarak,
2014 yılının seçimlerle geçecek olmasından hareketle 2013 yılında Türkiye ile ilişkilerde bazı adımlar
attı. Bu adımlardan biri 2013 yılının sonlarına doğru
“Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu” başlıklı 22. faslın müzakereye açılması oldu.
İkinci adım ise yine 2013 yılı bitmeden yetiştirilmeye çalışılan Geri Kabul Antlaşması’nın ve Türkiye ile
AB Arasında Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat
Metni’nin aralık ayında imzalanması oldu.
2010 yılının haziran ayından sonra müzakere süreci
çerçevesinde herhangi bir faslın açılmaması, Türkiye ile AB arasındaki gergin siyasi ilişkilerin bir yansıması olarak görülebilir. Taraflar arasındaki siyasi
sorunların halledilmemiş olmasından dolayı teknik
sürecin rayında ilerlemesi pek mümkün değildi. 22.
faslın müzakereye açılmasına kadar geçen üç bu-
ŞUBAT 2014
87
den bakıldığında, Türkiye ile AB’yi yeniden
aynı masanın etrafına oturtan, uzlaşı alanları yaratılmasını sağlayan, ortak hareket
edilmesine öncülük eden bir işlevi olduğu
görülüyor. İmzalanan metinlerin sonuçları
itibariyle gelecekte nasıl bir durumla karşılaşılacağını şimdiden kestirmek pek kolay
değil. Ancak prosedürel olarak bile olsa
Türkiye ve AB taraflarının bir araya gelmesi,
kemikleşen soğukluğu belirli ölçüde azaltan
ve hafifleten bir rol oynuyor.
çuk senelik süre zarfında ilişkilerdeki gerilim ve soğukluk daha da arttı. Müzakere sürecinde herhangi
bir fasılda görüşmelerin başlaması, AB ile üyelik
müzakereleri sürdüren bir ülke için çok önemli bir
gelişmeye karşılık gelmiyor. Ancak Türkiye-AB ilişkilerinin sorunlu durumundan dolayı bu tür bir adım,
sembolik anlam taşıyor. Türkiye ile AB arasındaki
ilişkilere yeni bir motivasyon kazandırılması ve her
şeyin bitmediğinin vurgulanması için bu faslın açılması bir fırsat yarattı. Bu kendisi küçük, anlamı büyük adımın devamının gelmesi bekleniyor. Aksi takdirde bu çabanın, ilişkilere yeni bir ivme kazandırdığından söz etmek zor olur. Bu itibarla 23. fasıl (Yargı
ve Temel Haklar) ile 24. faslın (Adalet, Özgürlük ve
Güvenlik) da hızla açılması bekleniyor. Bu fasılların
açılması gündeme gelirse ve tarafların yoğun gündemlerine rağmen bu fasıllar müzakereye açılırsa o
zaman Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sıçramadan
söz etmek mümkün hale gelebilir.
16 Aralık’ta imzalanan Geri Kabul Antlaşması ve
Türkiye ile AB Arasında Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni, özellikle toplumların birbirini tanıması
ve toplumsal ilişkilerin geliştirilmesi açısından önem
taşıyor. Toplumların bütünleşmesine dayanan AB
modeli, toplumsal yapıların birbiriyle eklemlenmesini öngörüyor. Bu açıdan vize ve seyahat rejimlerinin
serbestleştirilmesinin, karşılıklı güven tesis edilmesine katkıda bulunacağı düşünülüyor. Antlaşma’nın
maddelerine bakıldığında şarta bağlı olduğu ve antlaşmanın uygulanmasında kurumsal ve mali kapasitelerin artırılmasının önemli olduğu görülüyor. Vize
muafiyetinin sağlanması, geri kabul antlaşmasının
sağlıklı biçimde uygulanması durumunda söz konusu olacak. Bu değerlendirmeler olumlu ve olumsuz
yönleriyle daha detaylı şekilde yapılabilir. Ancak bu
anlaşmaların yapılmasına daha geniş bir çerçeve-
88
ŞUBAT 2014
Yeni bir başlığın açılması ve vizelerle ilgili
gelişmeler, AB’nin Türkiye’ye yaptığı jestlere karşılık geliyor. Pozitif Gündem aracılığıyla 2012 yılında
ilişkilere bu tür bir motivasyon kazandırılmaya çalışılmıştı. Ancak bu çabaların sonuç verdiğini söylemek mümkün değil. Müzakere sürecinin dışına
çıkılarak müzakere sürecine destek verilmesine yönelik bir girişim olarak ortaya çıkan Pozitif Gündem,
beklendiği ölçüde ilgi görmemiş ve ilişkilere yenilik
getirmemişti. Bu sefer müzakere sürecinde aşama
kaydedilmesine yönelik bir tutum benimsenerek
müzakere başlıklarından bir tanesi açıldı ve teknik
sürece işlerlik kazandırıldı. Buna ek olarak, toplumsal yakınlaşmanın tesis edilmesine yönelik anlaşmalar yapıldı. Bu görüntüye bakıldığında siyasi ayağın halen eksik kaldığı dikkat çekiyor. Teknik sürecin
ve toplumsal yakınlaşmanın ilerlemesi ister istemez
2014 yılında Türkye le AB
arasında sürprz gelşmelern
olması ve sürecn br anda
hızlanması beklenmyor. 2014
yılının Türkye-AB lşkler
açısından sakn geçeceğ
söyleneblr. Bununla brlkte
seçm dönemler atlatıldıktan
sonra yen yönetmlern
önüne Türkye-AB lşkler
dosyasının daha sık geleceğ
ler sürüleblr.
siyasi ilişkileri etkiler. Bununla birlikte, Türkiye ile AB
arasındaki ilişkilerin ilerlemesinden, düzelmesinden,
kötüleşmesinden, donmasından ve buna benzer
durumlardan söz edildiğinde siyasi perspektifin
bir tarafa bırakılması mümkün görünmüyor. Siyasi
boyutun görmezden gelinmesi, bir süreliğine rafa
kaldırılması gibi politika seçeneklerinin pek geçerli
olmadığını, Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişi gösterdi.
Bu doğrultuda Türkiye-AB ilişkilerindeki siyasi engeller olarak nitelendirilen Kıbrıs sorunu, demokratikleşme meselesi gibi konuların hızla ele alınması
gerekliliği devam ediyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Brüksel’e beş
yıl aradan sonra 21-22 Ocak 2014 tarihlerinde düzenlediği gezi, ilişkilere yeni bir ivme kazandırılması
açısından önem taşıyor. AB Konseyi Başkanı Van
Rompuy, Avrupa Komisyonu Başkanı Barosso ve
Avrupa Parlamentosu Başkanı Schulz ile yapılan
görüşmelerde temel olarak tıkanan AB sürecinin
yeniden canlandırılmasına yönelik çabaların gündeme geldiği belirtildi. Erdoğan, 2014 yılının “Avrupa Yılı” olmasından bahsetmişti. Bu, 2014 yılının
Türkiye-AB ilişkileri açısından hareketli geçeceğini ima ediyor. Bu tür bir iradenin AB tarafında da
olduğu söylenebilir. Zira Türkiye ile dengeli ilişkiler
geliştirilmesine AB tarafı uzunca bir süredir dikkat
ediyor. 2014 yılının AB yılı haline gelmesi için Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin devam etmesi
önem taşıyor. AB, doğrudan konular veya başlıklar
temelinde neler yapılacağını listelemiyor ve insiyatifi
aday ülkeye bırakıyor. Ancak aday ülkenin hayata
geçireceği demokratik reformların, evrensel değerler üzerine inşa edilen Kopenhag Kriterleri ile nihai
aşamada uyumlu olmasını bekliyor. Bu tür bir uyum
yakalanamadığı zaman AB, kriterler temelinde aday
ülkelere belirli yaptırımlar uygulanmasını öngörüyor.
Türkiye 2014 yılının AB üyeliğine katkıda bulunmasını beklediğine göre Kopenhag Kriterleri’ne uyum
ve antlaşmaların uygulanması bağlamlarında hazırlık yapıldığı söylenebilir.
2014 yılında Türkiye ile AB arasında sürpriz gelişmelerin olması ve sürecin bir anda hızlanması beklenmiyor. 2014 yılının Türkiye-AB ilişkileri açısından
sakin geçeceği söylenebilir. Bununla birlikte seçim
dönemleri atlatıldıktan sonra yeni yönetimlerin önüne Türkiye-AB ilişkileri dosyasının daha sık geleceği
ileri sürülebilir. Sessiz geçen yıllar, küresel dinamiklerin iki tarafı birbirine yaklaşmaya zorladığını ortaya
koydu. Bu çerçevede yeni
formüller, yeni politikalar,
yeni girişimler temelinde
hem Türkiye hem de AB
taraflarının Türkiye-AB ilişkileriyle daha fazla ilgilenmeleri söz konusu olabilir.
Türkiye hükümeti, AB üyeliğinin Türkiye için stratejik
bir tercih olduğunu belirttiğine göre gelecekte ilişkilerin siyasi boyutuna yeniden
odaklanılması kaçınılmaz
görünüyor.
Almanya’da
Merkel’in sosyal demokratlarla kurduğu koalisyon siyasi süreç için kısmi
umut barındırıyor. Bu kapsamda, 27-28 Ocak’taki
Fransız
Cumhurbaşkanı
Hollande’ın gezisini de dikkatlice izlemek gerek.
ŞUBAT 2014
89
Merkez Bankası’nın
Faiz Kararı ve Yansımaları
Dr. M. Levent Yılmaz
Ermenistan’ın “Batmayan
Ekonomi” Formülü
Mehmet Fatih Öztarsu
“Arap Baharı”nın Ekonomisi
Dr. Dilek Yiğit
EKONOMİ
lahını kullanmayan TCMB’nin bu kararları almasına
neden olan sürecin nasıl geliştiğini kısaca hatırlamakta yarar var.
MERKEZ
BANKASI’NIN
FAİZ KARARI
ve
YANSIMALARI
Dr. M. Levent YILMAZ
SDE Ekonomi Uzmanı
T
ürkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın
(TCMB) faiz oranlarının artırılmasına ilişkin
olarak 28 Ocak 2014 tarihinde aldığı kararlar,
hem öncesinde hem de sonrasında sadece ekonomi çevrelerinin değil hemen hemen toplumun bütün
kesimlerinin gündeminde yer almaya devam ediyor.
Açıklanan kararla birlikte uzunca bir süre devam
eden faiz artırılmasına ilişkin tartışmalarda böylelikle
yeni bir süreç başlamış oldu.
Öncelikle alınan kararları hatırlatalım. TCMB’nin
açıkladığı kararlar şu şekilde;
a) Gecelik faiz oranları: Marjinal fonlama oranı yüzde 7,75’ten yüzde 12’ye, açık piyasa işlemleri çerçevesinde piyasa yapıcısı bankalara repo işlemleri
92
ŞUBAT 2014
yoluyla tanınan borçlanma imkânı faiz oranı yüzde
6,75’ten yüzde 11,5’e, Merkez Bankası borçlanma
faiz oranı yüzde 3,5’ten yüzde 8’e yükseltilmiştir.
b) Bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı yüzde 4,5’ten
yüzde 10’a yükseltilmiştir.
c) Geç Likidite Penceresi faiz oranları: Geç Likidite
Penceresi uygulaması çerçevesinde, Bankalar arası
Para Piyasası’nda saat 16.00-17.00 arası gecelik
vadede uygulanan Merkez Bankası borçlanma faiz
oranı yüzde 0 düzeyinde sabit tutulurken, borç verme faiz oranı yüzde 10,25 düzeyinden yüzde 15
düzeyine yükseltilmiştir.
Uzunca bir süre, yükselen ABD Doları karşısında
değer kaybeden TL’nin korunması amacıyla faiz si-
Küresel Finansal Kriz’in ardından ABD, ekonomisini
toparlamak amacıyla, ABD Merkez Bankası (FED)
tarafından uygulamaya konulan Niceliksel Gevşeme (Quantitaive Easing, QE) adı verilen genişletici
para politikası ile 2008 yılından bu yana dünya ekonomilerinin kolay ve ucuz Dolar elde etmesini sağladı. Bu durum, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler
için uzunca bir süre kurun olması gereken seviyenin
altında seyrettiği bir dönemin yaşamasına neden
oldu. FED bu dönem boyunca ayda 85 milyar Dolarlık tahvil alımı gerçekleştirerek piyasalara sürekli
nakit enjekte etti. Ancak 2013 yılı sonları yaklaştıkça, FED toplantıları neticesinde yapılan açıklamalarda, QE’nin sonuna gelindiği ve kademeli olarak
bu politikaya son verileceği mesajları satır aralarında verilmeye başlanınca, tüm gelişmekte olan
ülkelerde Dolar’da yukarı yönlü hareketler başladı.
Nitekim takvimler 22 Mayıs 2013 tarihini gösterdiğinde FED, QE’yi Eylül ayından itibaren ilk etapta 10
milyar Dolar azaltacağını açıkladı. Bu kararla birlikte sadece Türkiye’de değil, bütün gelişmekte olan
ülke ekonomilerinde Dolar hızla değer kazanmaya
başladı. Bu noktanın tekrar altına çizmekte fayda
var: Türkiye’de Dolar’ın yükselmeye başlamasının
temel nedeni, Türkiye’nin iç dinamikleri değil, aksine FED’in politikaları ve ABD’nin kendi içerisindeki
pek çok aksaklık ve tartışmalardır.
Yukarıdaki gelişmeler neticesinde uzunca bir süre
yatay seyrettiğini söyleyebileceğimiz Dolar/TL paritesi son dönemde sert hareketlerle yukarı yönlü bir
seyre girmiştir. Aşağıdaki grafikte kurun son 2 yıllık
hareketi gösterilmektedir. Grafikte FED kararının ardından gelen belirgin yükseliş görülmektedir. Tabi ki
TCMB’nn faz artırımı kararına
kend ekonommzn dışındak
dğer etkenlern neden
olduğu ve Dolar’ın bütün
gelşmekte olan ülkelerde arttığı,
ancak Türkye’de 17 Aralık
sürecnn artışı hızlandırdığı
unutulmamalıdır.
Grafik-1: ABD Doları Kuru (2013-2014)
Kaynak: TCMB, EVDS
FED’in bu kararının hemen ardından ortaya çıkan
ve ekonomiye ciddi zararlar veren Gezi Olayları1 da
FED etkisine ilave olarak kurun yükselişinin hızlanmasına neden olmuştur.
Yaşanan bu gelişmenin ardından geçen sürede
ekonominin yükselen kur karşısında belirgin bir risk
algısı içerisine girdiği söylenebilir. Bununla birlikte
aynı döneme denk gelen olası Suriye müdahalesi
gibi pek çok dış etken de birleşince kurun sürekli
yükseldiği bir dönem gözleri TCMB’ye çevirmiştir.
TCMB Başkanı Erdem Başçı, her fırsatta TL’nin
çok güçlü bir şekilde savunulacağı vurgusunu
yapmış ve TCMB Ek Parasal Sıkılaştırma (EPS) ve
döviz satımı gibi yöntemleri kullanarak kurun aşırı
yükselmesini engellemeye çalışmıştır. Bu süreçte
her ne kadar iç ve dış finans çevreleri sürekli faiz
artırımını dillendirseler de TCMB bu silahını uzunca bir süre saklamayı tercih etmiştir. Bunun nedeni
olarak, aynı kategoride değerlendirildiğimiz Brezilya
ve Arjantin’in aldığı faiz artırımı kararlarının etkisinin
sınırlı kaldığını ve kimi zaman da işe yaramadığını
söylemek mümkündür.
TCMB, piyasa beklentilerinin aksine uzunca bir süre
faiz silahını kullanmadığı için eleştirilse de, bu işin bir
teknik analizi olduğunu unutmamak gerekir. Konuya vakıf olanların bileceği üzere; kurun artışının maliyeti ile faiz artışının maliyeti TCMB tarafından sürekli
hesaplanmaktadır. TCMB Başkanı Başçı, FED’in
uzunca bir süre kullandığı modern bir yöntem olan
sözlü yönlendirmeyi (Forward Guidance) kullanmış,
ardından da döviz satım işlemleri ile TL’nin aşırı değer kaybı engellenmeye çalışılmıştır. Ancak ekonomimiz 17 Aralık 2014’le beraber ortaya çıkan sürecin ardından, ekonomi dışı unsurların etkisi altına
girince Dolar kuru tüm müdahale ve açıklamalara
ŞUBAT 2014
93
Grafik-2: 17 Aralık 2014 Sürecinin Kura Etkisi
Kaynak: TCMB, EVDS
rağmen yukarı yönlü bir hareketin içerisine girmiştir.
Aşağıdaki grafikte 17 Aralık 2014’te karşı karşıya
kalınan durumun kura etkisi görülmektedir.
Bu sürecin ardından TCMB, yüksek miktarlarda
döviz satışları, EPS gibi yöntemleri kullanmasına
rağmen, Dolar’daki artışın devam etmesi, içerideki
siyasi gerginlik, bölgedeki riskler, risk priminin (CDS)
sürekli artışı ve FED’in QE’yi azaltmaya devam edeceği bilgisi üzerine faiz silahını kullanmak zorunda
kalmıştır.
Brezilya örneğinden edinilen tecrübe ve müdahalenin etkisinin uzun sürmesi amacıyla, küçük küçük
sürekli değil, bir kez büyük bir faiz artırımı kararı uygulamaya konulmuştur. 28 Ocak 2014 günü
2,35’lere dayanan kur gece yarısı açıklanan kararın
ardından gün içerisinde 2,15’lere kadar gerilemiş
ve piyasaların rahat bir nefes almasını sağlamıştır.
Ancak bu kararın hemen ertesi günü açıklanan yeni
bir FED kararı ile QE’nin 10 milyar dolar daha azaltılması haberi kuru yeniden bir miktar yukarı hareket
ettirmiştir.
TCMB’nin bu kararı ile beraber gözler bu kez Dolar
kurundan faize dönmüştür. Faiz artışının önümüzdeki dönemde belirgin etkileri olacaktır. Bu etkilerin
şu şekilde olması beklenir;
a) Kurdaki oynaklığın dengelenmesinin sağlanmasına yardımcı olacaktır.
b) Orta vadede enflasyonun düşmesine etki edecektir.
c) Yabancı fonların içeriye girmesine yardımcı olacaktır.
d) Orta vadede belirgin bir talep daralması yaratacağından cari açığın kontrolüne yardımcı olacaktır.
e) Toplam tasarruflarda bir artış söz konusu
olacaktır.
TCMB’nn faz artırım kararının
ardından hükümet organları
tarafından gelen açıklamalar
da göz önüne alındığında,
önümüzdek dönemde hükümetn
bu konudak grşmlern artıracağı
anlaşılmaktadır.
Yukarıda sayılan belirgin etkilerin yanı sıra faiz artışlarının hem makro ekonomik denge hem de reel
sektör üzerinde bazı riskler içerdiğini de söylemek
gerekir. Bunların başında büyüme hızının yavaşlaması gelmektedir. Büyümenin yavaşlaması da
orta vadede işsizliğe neden olabilir. Bu dönemde
reel sektörün kullandığı kredilerin maliyeti artacaktır. Özellikle konut sektörü gibi kredilerle dönen bir
sektörün önümüzdeki dönemde daralacağı düşünülebilir.
Faiz artışının “dünyanın sonu gibi gösterilmeye
çalışılması” da yukarıda belirtilen algı yönetiminin
bir ürünüdür. Ekonomi ve kur toparlandığında ve
siyasi çalkantılar çözüme kavuştuğunda TCMB’nin
faizleri tekrar aşağı çekebileceği de bilinmelidir. Hali
hazırda Cumhuriyet tarihinin en güçlü Merkez Bankası görev başındadır. Aşağıdaki grafik TCMB’nin
brüt döviz rezervlerini göstermektedir. TCMB her
ne kadar dövize müdahale amacıyla belirli bir miktar
ŞUBAT 2014
Grafik-3: TCMB Brüt Döviz Rezervleri (Milyon Dolar)
Kaynak: TCMB, EVDS
Benzer şekilde TCMB’nin altın rezervlerinin de oldukça yeterli miktarda olduğu söylenebilir. Aşağıda
TCMB’nin altın rezervleri görülmektedir. TCMB’nin
kasasında şu anda 19,2 milyar Dolar değerinde altın bulunmaktadır.
Şunu unutmamak gerekir ki, ekonomi sadece para
politikası araçları ile yönetilmemektedir. Para politikasına ek olarak bir eşgüdüm içeresinde maliye
politikası araçları da etkin bir şekilde kullanılmalıdır. Zaten TCMB’nin faiz artırım kararının ardından
hükümet organları tarafından gelen açıklamalar da
göz önüne alındığında, önümüzdeki dönemde hükümetin bu konudaki girişimlerini artıracağı anlaşılmaktadır.
Ekonomimizi sıkıntıya sokan ve TCMB’yi faiz artırım kararı almaya iten sürecin önemli bir kısmının
dış dinamiklerden kaynaklandığı, içeride 17 Aralık
süreci ile beraber başlayan ekonomi dışı unsurların siyasi istikrarın sorgulanmasına yönelik bir algı
oluşturmayı hedeflediği, FED’in politikalarının sadece Türkiye’de değil bütün gelişmekte olan ülkelerde
negatif etkilere yol açtığı unutulmamalıdır.
94
Dolar satsa da 2013 yılı sonu itibariyle 112 milyar
Dolar ve bu yazı hazırlandığı süreçte de 102 milyar
Dolar seviyelerinde bir döviz rezervine sahiptir.
Grafik-4: TCMB Altın Rezervleri (Milyon Dolar)
Kaynak: TCMB, EVDS
Özetle, TCMB’nin faiz artırımı kararına kendi ekonomimizin dışındaki diğer etkenlerin neden olduğu
ve Dolar’ın bütün gelişmekte olan ülkelerde arttığı,
ancak Türkiye’de 17 Aralık sürecinin artışı hızlandırdığı unutulmamalıdır. Ekonomi sadece rakamlardan
değil, algılardan da oldukça fazla etkilenir. Faizlerdeki bu seviyelerin kalıcı olmaması için, Türkiye olarak içinde bulunduğumuz siyasi çalkantıdan bir an
önce kurtulmak, ekonomi dışı etkenlerin oluşturduğu negatif algıyı bertaraf etmek, her birimiz için son
derece önemli bir vatandaşlık görevidir.
1
Gezi Olaylarının ekonomik sonuçlarına ilişkin detaylı bilgi için,
SD Dergi’nin 2013 Temmuz sayısındaki “Gezi Parkı Eylemlerinin Ekonomik Sonuçları” Başlıklı yazıyı inceleyebilirsiniz.
ŞUBAT 2014
95
EKONOMİ
Mehmet Fatih ÖZTARSU
Tiflis Ilia Devlet Üniversitesi
Ermenstan’ın
“Batmayan Ekonom” Formülü
sağlanan uyuşturucu trafiği de başta olmak üzere
kara para aklama operasyonlarının sağlandığı bir
sisteme dayanmaktadır. Hatta kısa bir süre önce
İran’dan Avrupa’ya bir tonluk uyuşturucu sevkiyatı yapan bir Türk vatandaşı Gürcistan’a geçmek
üzereyken Ermeni istihbaratı tarafından yakalandı. Ermenistan’da ilk defa bu oranda uyuşturucu
yakalandığını belirten yetkililer bir önceki skandal
operasyonun 2010 yılında gerçekleştiğini açıkladı.
Şimdiye kadar bu operasyonlar sebebiyle tutuklanan yüzlerce İran vatandaşının Ermenistan hapishanelerindeki durumu ve hukuki süreçlerinin rahatlatılması amacıyla bu kişilere yönelik özel danışmanlık
hizmetlerinin verildiği de bilinmektedir. Uyuşturucu
trafiğinin yoğunluğu sebebiyle ülkede artan bağımlı
sayısı ve bu işe bulaşan bürokratların varlığı tartışılmaya devam ediyor. Ekim 2013’te Gençlik ve Spor
Bakanı Yuri Vardanyan’ın oğlu da uyuşturucu ticaretine bulaştığı suçlamasıyla Ermenistan-İran sınırında tutuklanmıştı.
Bugün Ermenistan’da ekonominin çökmemesinin
en büyük sebebi olarak bahsettiğimiz iki faktörün
incelenmesi gerekir. Çünkü bu durumda ülkede aşırı bir zengin-fakir uçurumu oluşsa da batmayan bir
ekonomik sistem devam ettirilmektedir. Bu yüzden
devlet yönetiminde bulunanlar için Rusya ve İran
ile ilişkiler her şartta iyileştirilmelidir. Bu, hem kişisel servetlerinin artması için hem de bahsettiğimiz
batmayan ekonomik sistemin bekası için gereklidir.
2
013 yılı boyunca iktidar karşıtı sarsıcı protestolara sahne olan Ermenistan, fazla vakit kayb
betmeden
d Gü
Gümrük
ük Birliği’ne
Bi liği’ üyeliği
ü liği yönünde
ö ü d
aldığı kararla daha gerçekçi bir siyaset oluşturma
yönünde adım atmıştır.
Ermenistan bağımsızlığından bu yana en çok miting
ve protestoyu 2013 yılında yaşamıştır. Bunlar genel
olarak seçimlerdeki hilekârlık, yolsuzluk, oligarşinin
zenginleşmesi, enerji krizi, hayat pahalılığı, Karabağ’daki asker ölümleri ve Rusya’nın ülke üzerinde
artan rolüne karşı olmuştur. Ancak bu protestolar
her ne kadar sert geçse de, yönetimde herhangi bir
değişiklik gerçekleşmemektedir. Tamamen prob-
96
ŞUBAT 2014
Birincisi, Rusya ve İran’ın enerji konusunda
Ermenistan’a sağladığı faydalardır.
Ermeni basınında çıkan ve muhalif vekillerin mecliste soruşturduğu şahsi servetlerle ilgili yaşanan tartışmalar da, özellikle Gümrük Birliği açıklamasından
sonra yoğunluk kazandı. Örneğin Ermenistan’ın
güneyinde, İran’a komşu olan Syunik bölgesinin
valisi büyük eleştirilere hedef olmaktadır. Syunik
Bölgesi valisi ve Cumhuriyetçi Parti üyesi olan Vahe
Hakobyan’ın yıllık 3.9 milyon dolar gelire sahip olduğu açıklandı. 3.1 milyon doları yaptığı işten kazanan Hakobyan’ın iki şirketten de geliri olduğu
belirlendi. Ülkenin en zengin valisi olarak medyada
büyük eleştirilere hedef olan Hakobyan, yönettiği
bölgenin geri kalması ve yerli halkın sıkıntı çekmesi
nedeniyle tepkileri üzerine çekiyor. Buna ek olarak
uyuşturucu trafiğinde önemli bir geçiş noktası olan
Syunik’i yöneten bir ismin şahsi servetini nasıl edindiği sorgulanıyor.
İkincisi ise, Ermenistan’daki kayıt dışı para döngüsüdür. Bu, Afganistan-İran-Karabağ hattından
Rusya ile ilişkiler ve Gümrük Birliği’ne üyelik konusunda halkın desteğini alma yönündeki çalışmalar
lemler içerisinde yaşayan bir ülkede etkisiz gösterilerin yapılması muhalefetteki bilinçsizlikten kaynaklanmaktadır. Mesela, her türlü ekonomik ve enerji
krizine rağmen Türkiye ile ilişkiler konusunda bile
sınırların açılması için soykırımın tanınmasını isteyebilen bir muhalefetten bahsediyoruz.
Halk tabanını sarsan ekonomik gidişatın ülkede bir
isyana yol açmamasının ve ekonominin çökmemesinin çeşitli sebepleri bulunmaktadır.
da ilginç bir şekilde devam ediyor. Bu konuda faaliyet gösteren çeşitli istatistik ve anket şirketleri ülkede fakirliğin sona erdirilmesi için Rusya desteğinin
şart olduğunu sunan raporlar hazırlıyor.
Örneğin geçtiğimiz ay, Ermenistan’da faaliyet gösteren Sociometer Anket Araştırmaları Merkezi Başkanı Aharon Adibekyan, Ermenistan’daki ailelerin
% 37’sinin fakir olduğunu ve bunların % 7’sinin tamamen kötü vaziyette olduğunu belirtti. Muhtaçlara
Yardım Günü dolayısıyla yaptığı toplantıda konuşan
Adibekyan, aslında % 47 olan fakir aile diliminin sadece % 20’sinin kendisini fakir olarak adlandırdığını
söyledi ve ülkedeki her on aileden birinin günü aç
bir şekilde tamamladığını açıkladı. Ermenistan’da
100 bin ailenin fakirlik yardımı aldığını belirten Adibekyan bu yardımın aylık 72 dolar olduğunu söyleyerek kilisenin de bu durum karşısında sessiz kaldığını ifade etti.
Bu araştırmanın kamuoyuyla paylaşılmasından
sonra hükümetin Rusya’yla ilişkilerini destekleyici raporlar ardı ardına sunulmaya başlandı. Aynı
şirket ülkenin Gümrük Birliği’ne girişinin ekonomiyi pek çok alanda canlandıracağını ve bu konuda
Rusya’nın daha fazla desteğini almak gerektiğini
açıkladı. Ermenistan’ın acilen Erivan Araç Lastiği
ŞUBAT 2014
97
EKONOMİ
Tesisi, Nairit Kimyevi Tesisi ve Sovyetler’den kalan
askeri endüstri merkezlerini ıslah etmesi gerektiğini
belirten Adibekyan en kısa sürede 20 büyük şirketin
faaliyete başlaması ve bu sayede binlerce kişiye iş
imkânının sağlanmasına ihtiyaç olduğunu söyledi.
Gümrük Birliği fırsatının bu şekilde değerlendirilmesi
gerektiğini ifade eden Adibekyan, eğitim alanında
da Rusya’nın desteğiyle reform çalışmaları yapılmasının en acil konular arasında yer aldığını açıkladı.
Kamuoyunu tatmin edici açıklamalar yapan şirketlerin ardından Rusya’nın da bu açıklamaları destekleyici girişimleri dikkat çekmekte. Örneğin, Rus
Rosneft Şirketi Ermenistan’da yeni bir tesis kurmak
için 400 milyon dolarlık yatırımda bulunacağını haber verdi. Başbakan Tigran Sarkisyan yaptığı açıklamada, Serj Sarkisyan ve Vladimir Putin’in yaptığı
görüşmede Rosneft’in Pirelli ile de anlaştığını ve
Ermenistan’da büyük bir tesisin kurulması için ortaklık yapılacağını belirtti. Tesisin hammaddelerinin
de Ermenistan’dan karşılanacağı ifade edildi.
Ermenistan’a maddi yatırımlarını artıracak olan
Rusya’nın yeni dönemde İran-Ermenistan ilişkilerine
olumsuz etki göstereceği tahmin edilmekte. Bu konuda, Mayıs 2013’te yaşanan enerji krizi döneminde Ermeni yetkililer Rusya yerine İran’dan enerji alımı yapılmasını dile getirmişler ancak Rusya’nın sert
tepkisi sebebiyle geri adım atmışlardı. İranlı yetkililer
de Rusya’nın bu girişimi karşısında tek muhataplarının Erivan olduğunu ve her türlü işbirliğinin sekteye
uğramadan devam edeceğini açıklamışlardı.
Rusya’nın Ermenistan’daki yatırımlarını artıracağı bu
dönemde, İran’a verdiği ilk mesaj demiryolu projesi
Batmayan ekonom ve Rusya-İran eksennde
gelştrlen enerj ve ekonom poltkaları yen dönemde
üzernde durulması gereken öneml konulardandır.
Ermenstan’ın, Türkye ve Azerbaycan le olan mevcut
durumunu devam ettrme konusundak değşmez
tutumunu da bu bağlamda ncelemek faydalı olacaktır.
Ermenstan’da, Rusya le lşkler ve Gümrük Brlğ’ne
üyelk konusunda halkın desteğn alma yönündek
çalışmalar da lgnç br şeklde devam edyor. Bu konuda
faalyet gösteren çeştl statstk ve anket şrketler
ülkede fakrlğn sona erdrlmes çn Rusya desteğnn
şart olduğunu sunan raporlar hazırlıyor.
üzerinden oldu. Güney Kafkasya Demiryolu Şirketi
direktörü Victor Rebets, İran-Ermenistan demiryolu işletmesinde Rusya’nın da söz sahibi olduğunu
açıkladı.
Son zamanlarda Ermenistan ve İran yetkililerince
dillendirilen demiryolu hattına ilişkin olarak 2013
yılında yapılan üçlü anlaşmayı hatırlatan Rebets, ilginç bir şekilde, Rusya’nın şu anda bu işletmeye
katılma yönünde karar almadığını belirtti. 3 milyar
dolar tutarındaki proje için İran’ın sadece organizasyon konusunda yer alacağını belirten Rebets,
gerekirse Çin’in çalışmaya dâhil edileceğini söyledi. Vanadzor-Fioletovo demiryolu hattı için de
Rusya’nın finans desteği konusunda niyetli olduğunu ifade eden Rebets, 250 milyon dolar tutarındaki
bu hat için ise zamana ihtiyaç olduğunu söyledi.
Batmayan ekonomi ve
Rusya-İran ekseninde geliştirilen enerji ve ekonomi
politikaları yeni dönemde
üzerinde durulması gereken önemli konulardandır.
Ermenistan’ın, Türkiye
ve Azerbaycan ile olan
mevcut durumunu devam ettirme konusundaki değişmez tutumunu da
bu bağlamda incelemek
faydalı olacaktır.
98
ŞUBAT 2014
“ARAP BAHARI”NIN
EKONOMİSİ
Dr. Dilek YİĞİT
Hazine Müsteşarlığı
2
010 yılının Aralık ayında Tunus’taki eylemler başladığında,
bu eylemlerin Kuzey Afrika ve
Ortadoğu için uzun ve sancılı bir sürecin ilk işareti olduğunu tahmin etmek
belki de çok güçtü; ancak gösteri ve
eylemler domino etkisiyle Tunus’tan
Libya’ya, Mısır’a, Suriye’ye ve hatta
Körfez ülkelerine sıçradığında, bölgedeki bu “kaynamaya” olumlu beklentiler yüklenerek, nihayetinde diktatörlerin devrilmesi suretiyle bölgede
demokrasiye geçişin gerçekleşeceği
öngörülmüş ve “Arap uyanışı”nın yaşanmakta olduğuna işaret edebilmek
amacıyla süreç “Arap Baharı” olarak
adlandırılmıştı.
Ancak “Arap Baharı”, tüm Arap devletlerinde benzer şekilde tezahür etmemiştir; ilk fitilin ateşlendiği Tunus
nispeten yumuşak bir şekilde geçiş
sürecine girse de; bölgedeki rejimler,
Fas örneğinde olduğu gibi halk ile uzlaşı sağlama yoluna giderek, Bahreyn
örneğinde olduğu gibi protestocuları
bastırarak ve Suriye örneğinde olduğu gibi iç savaşı göze alacak şekilde
uyanışa tepki göstermiştir. Dolayısıyla “Arap Baharı” olarak adlandırılan
süreç, her bir Arap devletinin kendi
özelinde farklılaşmış, kimisinde “bahar
kışa dönmüştür”.
ŞUBAT 2014
99
EKONOMİ
“Arap Baharı”nın nedenleri birkaç faktörle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok yönlüdür; bir
başka deyişle “Bahar” ekonomik, siyasi, sosyolojik,
psikolojik, kısa-vadede ve uzun-vadede olgunlaşan
çok çeşitli faktörlerin sonucu olarak karşımıza çıkmıştır.
Bu yazıda amaç, “Arap Baharı” olarak adlandırılan
süreci, ekonomi perspektifinden kısaca değerlendirmektir. Bu değerlendirme iki ana ayrım temelinde
yapılacaktır. Birincisi, Arap halklarını harekete geçiren ekonomik faktörlerin değerlendirilmesidir. İkincisi ise, otoriter rejimlerin halk hareketlerine neden
olan ve ayrıca “Bahar”ın seyrini şekillendiren tutumlarını belirleyen başlıca ekonomik faktörlerin değerlendirilmesi olacaktır.
Arap coğrafyasında halkın uyanışının ekonomik
nedenleri başlıca iki başlık altında değerlendirilebilir (Malik ve Awadallah, 2011). Bu başlıklardan
ilki, bölgenin ekonomik yapısı ile demografik yapısı
arasındaki gerilimdir; zira özellikle Kuzey Afrika’da
eğitime erişim imkanları artırılmış ve dolayısıyla eğitim sektöründeki başarıya bağlı olarak artan sayıda
genç eğitimli nüfus işgücü piyasasında yer almak
istemiştir; oysa bölgedeki ekonomik yapı, rekabetçi
ve küresel piyasalara entegre olmuş özel sektörün
gelişmemiş olduğu ve başlıca istihdam yaratan ana
sektörün kamu sektörü olduğu da dikkate alınırsa,
yeni gelenler için istihdam fırsatları yaratamamış, kısacası ekonomik sistem demografik baskıyla başa
çıkamamıştır. Sonuç olarak artan işsizlik oranları ve
bu oranlar kadar önemli olan işsiz gençlerin geleceğe yönelik istihdam edilme beklentisinin de kalmaması “Arap Baharı”nın başlıca ekonomik gerekçesi
olarak görülmektedir. Arap coğrafyasında yüksek
işsizlik oranlarının yanı sıra, gelir dağılımındaki
bariz eşitsizlik, orta sınıfın erimesi
ve yatırım oranlarının düşüklüğü de “Arap Baharı”na uzanan yolda etkili olan ekonomik unsurlardır. İkincisi,
Arap
coğrafyasındaki
ekonomik kalkınma modelinin başarısızlığıdır;
zira kamu sektörünün
hâkim olduğu ekonomide bu modelin
işleyişi, devletin ekonomideki kontrolü-
100
ŞUBAT 2014
ne, teşviklere, rekabetçi olmayan uygulamalara ve
petrol ihracatı gelirleri, dış yardım ve işçi dövizleri
gibi dışarıdan gelen kaynaklara bağımlıdır. Dolayısıyla dış kaynaklara bağımlı olduğundan dış risklere
karşı da daha savunmasız olan Arap ekonomileri
“kısır bir kalkınma döngüsü” içinde kalmıştır (Malik
ve Awadallah, 2011; Kadri, 2013). Dış risklere karşı bağışıklığı olmayan Arap coğrafyasında halkların
uyanışının, 2008 yılında ABD’de başlayarak, ticaret
ve finans kanalları ile tüm dünyayı sarsan küresel
ekonomik krizin çıkmasını takiben başlaması tesadüf olmasa gerektir. 2008 yılından sonra küresel gelir azalırken ve küresel işsizlik oranları hızla artarken,
zaten 1980 yılından itibaren çoğunda kişi başına
düşen yıllık ortalama reel büyümenin %1’in altında
(Kadri, 2013) kaldığı Arap ekonomilerinde mevcut
olan yapısal ekonomik sorunların krizle birlikte derinleşmesi, mutlaka yaşanacak olan uyanışın tarihini biraz öne çekmiş olabilir.
“Arap Baharı” tamamlanırsa, bölgedeki ekonomik
sorunlar çözülür mü? Genel kanı, Arap ekonomilerinde özel sektör gelişmediği ve ekonomilerin doğal
kaynaklara bağımlılığı azalmadığı müddetçe, mevcut sorunların çözülemeyeceği ve ekonomik refahın
sağlanamayacağı yönündedir. Dolayısıyla, “ekonomide bahar” için bölgede özel sektörün gelişmesinin önündeki engellerin nasıl kaldırılabileceği ve
ekonomilerin doğal kaynaklara bağımlılıklarının ne
şekilde azaltılabileceği üzerinde tartışmak, ayrıca
çok zayıf olan bölgesel ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin yollarını aramak gerekmektedir.
Bölgedeki otoriter rejimlerin, halk hareketlerine neden olan ve “Arap Baharı”nın da seyrini etkileyen
tutumlarının ekonomik nedenleri nelerdir? Yukarıda, Arap coğrafyasında özel sektörün gelişmediği
belirtildi, ancak bu ifade bölgede ekonomik elitlerin
mevcut olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Bilakis,
Arap coğrafyasında, otoriter rejimlerle bağları, iç
içe geçmiş çıkarları olan ekonomik elit mevcuttur
ve bu ekonomik elit otoriter rejimlerin destekçisi
ve statükonun koruyucusu rolünü üstlenmektedir
(Haddad, 2012). Diğer taraftan, diktatörlerin iktidar
süreleri üzerine yürütülen akademik çalışmalar, diktatörlerin iktidarda kalmaya devam edebilmek için
yönetilenlerin rızası ve aktif ya da pasif destekleri
karşılığında imtiyazlar dağıtmak zorunda olduklarını,
bir başka deyişle iktidarları için “sadâkatı satın aldıkları” argümanını ileri sürmektedir (Escriba-Folch).
Bu genel argümanın Arap coğrafyası için de geçerli
olduğu düşünülürse; yukarıda belirtilen ekonomiksiyasi elitlerin mevcut rejimleri desteklemeleri hususu ile de doğrudan bağlantılı olarak, ithalat ve ihracat lisansları gibi imtiyaz dağıtılan gruplar olduğu
müddetçe ve bu gruplar da elde ettikleri imtiyazlar
karşılığında sadâkatlarını sunmaya devam ettikleri
müddetçe, otoriter rejimler/diktatörler, mevcudiyetlerini korumuşlardır ve koruyacaklardır. Otoriter
rejimlerin iktidarlarını sürdürebilmek amacıyla başvurdukları “sadâkatı satın alma” yönteminin özellikle
petrol zengini ülkelerde daha kolay ve etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Hodler
(2012) çalışmasında, “Arap Baharı” sürecinde Mısır
ve Tunus’ta iktidarların değiştiğine, oysa petrol zengini Körfez ülkelerinde rejimlerin yıkılmadığına dikkat
çekmektedir. Bu durum, petrol gelirlerinin bir kısmının “sadâkatın satın alınması” amacıyla kullanıldığını göstermektedir; zira “Bahar” ile birlikte Suudi
Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde
kamunun kullanımına yönelik kaynaklar artırılmıştır
(Hodler, 2012). Bu kapsamda, “petrol demokrasinin
önünde engel midir?” (Ross, 2001) sorusu üzerinde
“Arap Baharı” örneği de dikkate alınarak ciddi şekilde düşünülmesi gerekmektedir.
Kısaca otoriter rejimlerin iktidar sürelerini ekonomik
sistemle ilişkilendiren, ekonomik sistemlerin otoriter
rejimlere “sadâkatı satın alma” imkanı tanıyacak şekilde yapılandırılmış olup olmamasıdır ve doğal kaynaklarının ne kadar zengin olduğudur. Zira EscribaFolch çalışmasında, endüstrileşmiş ekonomilerin,
Arap coğrafyasında ekonomk yapı ve halkın
yaşam koşulları, sadece “Arap Baharı”nın çok
yönlü nedenler arasında yer almakla kalmamış;
otorter rejmlern halk hareketler karşısında
takındıkları tutumların da belrleycs olmuştur;
dolayısıyla “Bahar”ın seyr, Arap ülkelernn,
ekonomk yapılarına ve doğal kaynak zengn olup
olmamalarına bağlı olarak farklılaşmıştır.
monopoller ve ticaret lisansları gibi iktidar tarafından
kaynak dağılımına imkân vermediklerinin altını çizerken, çok sayıda akademik çalışma ise “daha fazla petrolün daha az demokrasi” demek olduğuna
işaret etmektedir. Buradan çıkarılacak sonuç şudur
ki; Arap coğrafyasında ekonomilerin sanayileşmesi
ve liberalleşmesi, otoriter rejimlerin iktidarda kalmaya devam etmek için kullandıkları “ekonomik imtiyaz karşılığında sadakat sağlama” aracını kısmen
de olsa yitirmeleri anlamına gelmekte iken, doğal
kaynakların demokrasi önünde engel teşkil ediyor
olmasının ne şekilde önlenebileceği üzerinde de
tartışılmalıdır.
Sonuç olarak; Arap coğrafyasında ekonomik yapı
ve halkın yaşam koşulları, sadece “Arap Baharı”nın
çok yönlü nedenleri arasında yer almakla kalmamış;
otoriter rejimlerin halk hareketleri karşısında takındıkları tutumların da belirleyicisi olmuştur; dolayısıyla “Bahar”ın seyri, Arap ülkelerinin, ekonomik yapılarına ve doğal kaynak zengini olup olmamalarına
bağlı olarak farklılaşmıştır.
Makalede ifade edilen görüşler yazarın değerlendirmeleri
olup, görev yaptığı kurumla ilişkilendirilemez.
Kaynaklar
Escriba-Folch, A. The Political Economy of Dictators’ Survival, www.aecpa.es, erişim: 22.01.2014
Haddad, B., “Syria, the Arab Uprising, and the Political Economy
of Authoritarian Resilience”, Interface, Vol. 4(1), 2012.
Hodler, R., The Political Economics of the Arab Spring, CESifo Working Papers no.4023, 2012.
Kadri, A., “Comparing the Economic Development of the Arab
World with East Asia”, MEI Insights, No. 94, April 2013.
Malik, A. ve Awadallah, B., “The Economics of the Arab Spring”,
MEI Insights, No.46, November 2011.
Ross, M.L., “Does Oil Hinder Democracy”, World Politics,
Vol.53, 2011.
ŞUBAT 2014
101
Müminleri Bırakıp
Başkalarını Dost Edinmek
Prof. Dr. Talip Özdeş
“Değişen Ortadoğu ve Türk Dış
Poitikası” Paneli
SDE Haber
“Devrimi’nin Üçüncü Yılında
Mısır Nereye?” Paneli
SDE Haber
Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde
Devir Teslim Töreni
SDE Haber
GENEL
MÜMİNLERİ BIRAKIP
BAŞKALARINI DOST EDİNMEK
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin.
Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri
yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.” (Al-i İmran, 3/28)
Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ
SDE Uzmanı
S
ovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk
Savaş’ın sona ermesini takiben hedef tahtasına konulan; kuşatılmak, tahakküm edilip
sömürgeleştirilmek istenen bir İslam Dünyasına şahit olmaktayız. Medeniyetler Çatışması tezine uygun
olarak kurgulanan bir 11 Eylül hadisesinin ardından
Batılı sömürge güçleri tarafından İslam dünyasını
hedefleyen saldırı ve işgaller yüz milyonun üzerinde
Müslüman’ın katledilmesiyle, bundan çok daha fazla insanın yaralanması veya sakatlanmasıyla, bütün
bir Irak ve Afganistan’ın tahrip edilmesiyle sonuçlanmıştır. Yirminci yüzyılın başında olduğu gibi, 21.
yüzyılın başı da, Ortadoğu merkez olmak üzere İslam coğrafyasında kurdukları hâkimiyeti kaybetmek
istemeyen Siyonist-Haçlı ittifakının acımasız saldırı
ve katliamlarına şahit olmuştur.
İslam davasına sahp çıktığını
dda eden gruplar, tarkat
ve cemaatler, poltk ve
ekonomk çıkarlarını öne
çıkararak mümnlere sırt dönüp
başkalarını dost ednemezler.
Âlemlern Rabb olan Allah,
mümnlerden Allah’ın pne
sımsıkı sarılmalarını, tefrkaya
düşmemelern, kend
kardeşlern bırakıp başkalarını
vel (dost, sırdaş) ednmemelern
stemektedr.
104
ŞUBAT 2014
Ancak bu yapılanlar İslam dünyasındaki uyanışı bastıramamış, aksine sömürgeci güçlere karşı
büyük bir nefret birikimine ve Müslüman halkların
uyanmasına vesile olmuştur. Bir taraftan Batı medeniyeti karşısında İslam dünyasına özgün medeniyet
tasavvurunun ortaya çıkarılıp asli kimliğe dönülmesi
konusunda önemli mesafeler alınırken, diğer taraftan söz konusu medeniyet analiz edilerek, insanlığın geliştirdiği ortak tecrübelerin İslam dünyasına
intikal ettirilmesi noktasında ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Diğer bir deyişle, İslam dünyası
kendi medeniyet tasavvurunun asli kaynaklarına yönelerek yüzyıllar içerisinde gelişiminin önünü kesen
geleneksel yapılar ve kurumlar üzerinde muhasebe
yaparken, bu defa Batı ile de yüzleşerek insanlığın
geliştirdiği ortak ve evrensel tecrübelere açılmaya
başlamıştır. Örneğin Türkiye kendi asli kimliğine ve
tarihi misyonuna yönelirken, Batı ve AB ile geliştirdiği ilişkiler, demokrasi, insan hakları ve hukuk alanında ortaya koyduğu reformlar böyle bir gelişmenin sonucudur. İslam dünyasının iç dinamiklerinden
ve küresel şartlardan kaynaklanan, Haçlı-Siyonist
ittifakının İslam dünyasındaki geleneksel yapılarla,
monarşik ve otoriter rejimlerle, Masonik mahfillerle
işbirliği içerisinde önünü kesmeye çalıştığı Arap Baharı da söz konusu bu gelişmeyle bağlantılıdır.
Dün, Irak ve Afganistan’da batağa saplananlar, bu
defa strateji ve politikalarını hayata geçirme noktasında farklı yöntemleri devreye sokmaya çalışmışlardır. Yeni strateji; İslam’ın ve Müslümanların terörize
edilmesiyle bütün dünyada İslam ve Müslümanlar
hakkında yanlış bir imaj ve algının oluşturulmasının;
monarşik yapıların, otoriter yönetimlerin ve diktatörlüklerin desteklenmesinin; demokratik gelişmelerin
önünün yapılacak darbe ve müdahalelerle kesilmesinin yanında, kabile, etnik yapı, mezhep, tarikat ve
cemaatler üzerinden tefrika yaratılarak Müslümanların birbirleriyle çatıştırılmasını da içermektedir. Artık günümüzün internet ve medya ortamında İslam
dünyasına karşı izlenecek bu politika ve stratejinin
gizlenebilecek hiçbir tarafı kalmamıştır. Yani, psikolojik, siyasal, iktisadi ve askeri yönlerden yürütülen
top yekûn bir harple karşı karşıyayız. Ne Suriye’deki
olaylar, ne Mısır’daki darbe, ne Şii-Sünni gerilimi,
ne Afganistan, Irak, Lübnan, Pakistan gibi ülkelerdeki iç karışıklıklar, ne Tunus, Sudan, Somali gibi
ülkelerde sergilenen demokrasi karşıtı faaliyetler,
ne El-Kaide vb. isimler altında gerçekleştirilen terör
olayları ve suikastlar, ne de Türkiye’deki Gezi Parkı
olayları ve 17 Aralık operasyonu yukarıda ifade edilen harpten bağımsız gelişmeler olarak görülemez.
Böyle bir ortamda, bütün bir İslam dünyası için
model durumunda olan, Osmanlı mirasına ve devlet tecrübesine sahip Türkiye’nin sağlam durması,
istikrarını devam ettirmesi, demokratik ve hukuk
sistemini geliştirmesi son derece önemlidir. Dış
mihrakların, kendilerine yakın duran birtakım iç mihrakları da devreye sokarak Gezi Parkı ve son 17
Aralık Operasyonu ile hedef aldıkları şeyin, belirli
bir parti veya hükümetin olmadığı; bizatihi ülkenin
kendisinin ve top yekûn İslam dünyasının geleceği
olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu güçlerin Arap
Baharını başarısızlığa uğratmak için nasıl numaralar
çevirdikleri, bütün insani ve ahlaki prensipleri çiğneyerek ortaya koydukları çifte standartlı politikalar,
diktatörlere verdikleri destek ayan beyan ortada!
Aslında yaşananlar tarihin bir tekerrüründen ibaret.
Hakla batılın, tevhitle şirkin mücadelesi. Bir tarafta
tanrılık iddia edip her şeye tahakküm ederek, ihtiras ve çıkarları için insanlığı köleleştirmek isteyenler; diğer tarafta yaratılışının amacına uygun olarak
yeryüzünde insanca yaşamayı, adaleti, hukuku, ahlaki değerleri ve zulme karşı olmayı öne çıkaranlar.
Tarih bu iki ana akım ve temayülün mücadelesine
hep şahitlik etmiştir. Âdem Peygamber’in iki oğlundan Kabil’in Habil’e, Hz. İbrahim’in Nemrut’a, Hz.
Musa’nın Firavun’a, Hz. Muhammed’in Ebu Cehil
ve benzerlerine karşı yürüttüğü mücadele, bu tarihi
gerçeğin ifadesi olmuştur.
Kuzey Afrika’dan Orta Doğu ve Körfez’e; Avrasya
ve Kafkasya’dan Hint Alt Kıtası’na ve Uzak Doğu’ya
kadar her yerde kuşatılıp mahkûm edilmek istenen
bir dünyanın tam ortasındayız. Bu bakımdan ülkemiz ve yakın çevremiz başta olmak üzere birlik beraberliğin, dayanışmanın, huzur ve istikrarın, barış
ortamının sağlanması hayati önem arz etmektedir. Bu söylenenlere halel getirecek duruşlar, tavır
alışlar, fikir ve eylemler, kolonicilerin ekmeğine yağ
çalmaktan başka hiçbir sonuç vermeyecektir. İslam
davasına sahip çıktığını iddia eden gruplar, tarikat
ve cemaatler, politik ve ekonomik çıkarlarını öne çıkararak müminlere sırt dönüp başkalarını dost edinemezler. Âlemlerin Rabbi olan Allah, müminlerden
Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalarını, tefrikaya düşmemelerini, kendi kardeşlerini bırakıp başkalarını veli
(dost, sırdaş) edinmemelerini istemektedir:
ŞUBAT 2014
105
Dış mihrakların, kendilerine yakın duran birtakım iç mihrakları da devreye sokarak Gezi Parkı ve son 17 Aralık Operasyonu ile hedef aldıkları şeyin, belirli bir parti veya hükümetin olmadığı; bizatihi ülkenin kendisinin ve top yekûn
İslam dünyasının geleceği olduğu anlaşılmaktadır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, ayrılığa düşmeyin ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinizin düşmanları iken O, sizin
kalplerinizde bir uzlaştırma meydana getirdi ve
O’nun nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz.
Bir de siz, bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz ve O, sizi tutup ondan kurtardı. Şimdi Allah’a doğru gidebilmeniz için size ayetlerini
böyle açıklıyor.” (Al-i İmran, 3/103)
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost
edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah
nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden
gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır.
Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor.
Dönüş yalnız Allah’adır.” (Al-i İmran, 3/28)
Müslümanların, Allah’ın dinine düşmanlık eden,
Müslümanların hukukunu gözetmeyen, onları sömürmeyi ve mahkûm etmeyi hedefleyenlerle dostluk kurması haramdır. Müslüman oldukları halde bunun tersine davrananlar, sonuçta kendileri aldanmış
olarak emperyalist zalimlere mahkûm olmak durumunda kalırlar. Müslümanların grup, hizip, mezhep
ve cemaat üzerinden politik ve ekonomik çıkar elde
etmeyi amaçlayarak birbirine muhalefet ederek, birbirinin ayağını kaydırmak amacıyla küresel aktörlerle
işbirliğine girmeleri, onların zulüm ve sömürü politikalarına alet olmaları düşünülemez! Böyle bir davranış gafletle yapılmış olsa bile sonucu değiştiremez;
yapanları Allah’ın ve tarihin önündeki mesuliyet ve
mahkûmiyetten kurtaramaz. Müslüman’ın gerçek
dostu ve sırdaşı Allah’tır, O’nun Elçisidir ve Allah
yolunda samimiyet ve ihlasla dosdoğru yürüyen,
birbirlerini Allah ve Resulü için seven müminlerdir.
Müslümanların tevhit inancı ve İslami değerlerden
hareketle kendi aralarında kardeşlik esası üzerine dostluk tesis etmeleri, Ehl-i Kitap (Hıristiyan ve
Yahudiler)’la, yine hangi dine ve inanışa mensup
olurlarsa olsunlar gayr-i Müslimlerle barış, doğru-
106
ŞUBAT 2014
luk, adalet, ahlaki ilkeler, karşılıklı tanıma, sevgi ve
saygı üzerinden insani ilişkiler kurmayacakları anlamına gelmez. Sonra Kur’an’da, Ehl-i Kitap olarak
adlandırılan kimselerin hepsinin Müslümanlara bakışlarının, dini ve ahlaki değerlere bağlılıklarının aynı
derecede olmadığı da ifade buyrulmaktadır. (“Onların
(Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan
bir topluluk da vardır.” (Al-i İmran, 3/113); “Yahudi ve müşrikleri
mü’minlere en çok düşmanlık yapan kimseler olarak bulacaksın.
‘Biz Hıristiyanız’ diyenleri de, mü’minlere sevgide en yakın kişiler
olarak bulacaksın. Çünkü onların içinde bilgin keşişler ve ruhbanlar var ve bir de onlar büyüklenmezler.” (Maide, 82))
Elbette ki zalim olanlarla insaflı olanlar aynı kefeye
konulamaz. Yine Müslüman olmamakla beraber,
çoğu defa kendi halinde sadeliği ile yaşamakta
olan halk kitleleriyle, siyaset ve ekonominin yönetim ve inisiyatifini ellerinde tutanların Müslümanlarla
ilişki konusunda farklı konumlarda oldukları da bir
vakıadır. Kur’an’ın, Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasındaki ilişkinin mahiyetine dair yaptığı bilgilendirme ve yönlendirmelerinin, daha çok Ehl-i Kitaptan
oldukları halde mal ve iktidarına kibirlenerek israfa
giden, yeryüzünde bozgunculuk yapmayı kendisine ilke edinen, haddini aşıp zulmederek her fırsatta
Allah’ın dinine ve Müslümanlara düşmanlık edenler
üzerinden olduğunun bilinmesinde fayda vardır. Allah Kur’an’da, gerek müşriklerden, gerek Yahudi
ve Hıristiyanlardan bu şekilde olanların özelliklerine
işaret etmektedir.
Günümüzde servet ve iktidar üzerinden kuvvetin
tanrılaştırılmasıyla özellikle de İslam dünyasına karşı yapılan işgaller, katliam ve tahribatlar; ahlakın ve
hukukun erozyona uğratılıp ifsat edilmesi, ekolojik
dengelerin bozulması dâhil küresel aktörlerin ellerinde gerçekleşen her türlü tahribat, sahneye konulan ifsat programları bu gerçeğin ifadesi değil mi?
Müslüman olmak, iman, düşünce ve eylemlerini
duru bir tevhit inancı üzerine ikame ederek Allah’ın
kitabını ve elçisinin sünnetini rehber edinmeyi,
İslam’a karşı cephe oluşturanları terk etmeyi, gerektirir:
“De ki, şüphesiz benim namazım, ibadetim,
ölümüm ve hayatım âlemlerin rabbi olan Allah
içindir.”(En’am, 6/162)
Ayetlerde, mümin olan, Allah’a ve elçisine hakkıyla
iman eden kimselerden yukarıda özelliklerine işaret
edilen gayr-i Müslimlerle dost ve sırdaş olmamaları
istenirken, onların müminlere karşı ne niyetler taşımakta oldukları da ifşa edilmektedir:
büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi
size açıklamış bulunuyoruz.”(Al-i İmran, 3/118)
Medine’ye hicretten sonra sahabeden bazı kimseler, İslam öncesi cahiliye döneminde olduğu gibi
Yahudiler’e temayül göstermeyi, onlarla dost ve sırdaş olmayı talep etmişler, bunun üzerine de Allah
tarafından ikaz edilmişlerdir. Nitekim Müslümanlar,
Hicret’ten sonra Yahudilerle yaptıkları anlaşmalara
sonuna kadar riayet etmelerine rağmen, karşılığında onlardan ihanet ve düşmanlık görmüşlerdir.
Aşağıdaki ayetler, Müslüman olmayanlara bu şekilde temayül gösteren müminlere yapılan ikazlardır:
“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında
“İnandık” derler; kendi başlarına kaldıklarında da,
size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını
ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz
Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.”(Al-i
İmran, 3/119)
“Ey müminler! Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Hâlbuki Allah rahmetini dilediğine verir.
Allah büyük lütuf sahibidir.”(Bakara, 2/105)
“Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: “Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra
onların heva(arzu ve tutku)larına uyacak olursan,
senin için Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de
bir yardımcı.”(Bakara, 2/120)
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş
edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten
asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından
(dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde
sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha
Kur’an’da, onlara yeryüzünde bozgunculuk yapmayın denildiğinde, “biz ancak ıslah edicileriz, barıştan
yanayız” demelerine rağmen, onların bozguncuların
ta kendisi (Bakara, 2/11-12) oldukları; ağızlarıyla müminlerin hoşuna gidecek, onları razı edecek şeyler
söylemelerine rağmen kalplerinde onlara karşı büyük bir husumet besledikleri, yeryüzünde egemen
olduklarında ise bozgunculuk yapıp harsı ve nesli
helak ettikleri ifade buyrulmaktadır. (Bakara, 2/104-105)
ŞUBAT 2014
107
Herhangi bir mümin grubun veya cemaatin, kısa vadeli politik
ve ekonomik çıkarları merkeze alarak bugün global düzeyde
gerçekleştirilmeye çalışılan bu tuzaklara düşmesi, başta
kendileri ve ülkeleri olmak üzere bütün bir İslam dünyasına
büyük zararlar ve yıkımlar getirebilir.
“Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer
sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir
zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını
çepeçevre kuşatmıştır.”(Al-i İmran, 3/120)
“Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, sizi gerisin geriye (eski dininize) döndürürler de hüsrana
uğrayanların durumuna düşersiniz.”(Al-i İmran, 3/149)
Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu ayetlerin ruhuna ve
amacına uygun olarak müminlerin güvenlerinin,
dostluk ve sevgilerinin, kin ve nefretlerinin Allah için
olması gerektiğini ifade buyurarak, onlara cemaatten (müminlerin genel topluluğundan, ümmetten)
ayrılmamaları konusunda ikazlarda bulunmuştur.
(Bk. İbn Mâce, Mukaddime, 18 Ebû Dâvûd, İlim,10; Tirmizî, İlim,
Çünkü bir hadiste de ifade
edildiği gibi “İnsan sevdiği ile beraberdir.”(Müslim,
Birr, 161) Müminler kendi kardeşlerini bırakarak gerek müşriklerden, gerekse Ehl-i Kitap’tan Müslümanların dinini alay ve oyun konusu eden inkârcı
zalimlerle dost olamazlar. (Maide, 5/57) Allah’ın ve
O’nun tarafından en güzel ahlak üzerine âlemlere
rahmet olarak gönderilen, müminler için Üsve-i Hasene olan Elçisi’nin ikazlarına rağmen müminlerden
birtakım kimseler eğer böyle kimselerle, gruplar
veya topluluklarla dostluk kuruyorlarsa, artık onlarla dostluk kuran kimse onlardan olmuş olur. (Maide, 5/51) Hâlbuki arzu edilen müminlerin birbirlerinin
dostu ve sırdaşı olmalarıdır. İlahi hitabın da vurguladığı gibi, inkâr edenler birbirlerinin dostları oldukları halde eğer müminler aralarında dostluğu ikame
edemezlerse, yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgunculuğun çıkması kaçınılmaz olmaktadır.
7; Ahmed b. Hanbel 111/225)
(Enfâl, 8/73)
Müminlerin Allah’a ve kendi mümin kardeşlerine
güvenip dayanmak yerine müşriklerden ve Ehl-i
Kitab’tan destek aramaları iman zafiyetinin ve kimlik
108
ŞUBAT 2014
probleminin bir sonucudur. Hâlbuki müminler, kıldıkları namazların her rekâtında okumakta oldukları Fatiha suresinde “Ancak (âlemlerin Rabbi olan)
San’a ibadet eder, yardımı da ancak Sen’den bekleriz. Bizi kendilerine nimet verdiğin (peygamberlerin ve salih kimselerin) yoluna ilet, kendilerine öfkelendiğin kimselerin (Yahudilerin) veya da senin
dininden sapanların (Hıristiyanların) yoluna değil!”
mealindeki ayetleri her gün defalarca tekrarlamıyorlar mı? Ankebut suresinde, Allah’tan başkalarını veli
(dost) edinenlerin hali, yuva yapan örümceğin haline
benzetilerek yuvaların en zayıfının örümceğin yuvası
olduğuna işaret edilmektedir. (Ankebut, 29/41) Nitekim
birtakım Müslüman grupların kendi zaaflarının kurbanı olarak mümin kardeşlerine dayanıp güvenmek
yerine yukarıda özelliklerine işaret edilen Yahudi ve
Hıristiyanlara meyletmeleri; fikri, mezhebi veya siyasi olarak farklılaştıkları mümin kardeşlerinin karşısında onlardan destek aramaları örümcek yuvası yapmak anlamına gelmez mi? Hâlbuki kendilerinden
destek arayışına girilenlerin Müslümanlar hakkında
ne bir ahit ne de bir antlaşma tanımaları söz konusu
değildir. (Tevbe, 9/10) Onların Müslümanlar arasından
bir gruba temayül göstermeleri, onlar için istihbarat
sağlamaları iyi niyete dayalı olmayıp kendi politika
ve stratejilerini, plan ve projelerini hayata geçirmeyi
hedefleyerek müminlerin birlik ve beraberliğini, güç
ve kudretini kırmaya yöneliktir. Herhangi bir mümin
grubun veya cemaatin, kısa vadeli politik ve ekonomik çıkarları merkeze alarak bugün global düzeyde
gerçekleştirilmeye çalışılan bu tuzaklara düşmesi,
başta kendileri ve ülkeleri olmak üzere bütün bir
İslam dünyasına büyük zararlar ve yıkımlar getirebilir. İslam, Müslüman’ın kimliğini buharlaştıran,
onun şahsiyetini ve duruşunu ifsat ederek zalimlere mahkûm eden, müdahaneye götüren bir takiyye anlayışını asla onaylamaz. Müslümanlara düşen
şey, tarihin tecrübelerinden ders çıkararak yanlış
yapmamaları, hatalarından vazgeçmeleri, önlerine
konulan tuzaklara düşmemeleri olmalıdır.
haber
“Değişen Ortadoğu ve Türk Dış Poitikası” Paneli
Arap dünyası ile Ortadoğu’yu etkisi altına alan “Arap
Baharı” gelişmelerinin başlamasının üzerinden üç yıl
geçti. Başladığında heyecan uyandıran söz konusu
gelişmeler geldiği nokta itibariyle Ortadoğu’da bir kaos
görüntüsü vermektedir. Halk hareketlerinin getirmiş
olduğu olumlu hava başta Suriye’de yaşanan kanlı
iç savaş, Mısır’daki darbe, Libya ve Tunus’ta bir türlü
oturmayan siyasi yapıyla, yerini sonucu kestirilemeyen
bir umutsuzluğa bırakmış görüntüsü vermektedir. Arap
Ortadoğu’sunda son bir yılda yaşananlar bir karşı
devrimin özelliklerini taşımaktadır.
Son üç yılda Ortadoğu’da yaşananlara ister istemez
Türk Dış Politikası açısından da ciddi sonuçlar doğurmuştur. Türkiye başta Suriye olmak üzere yeni meydan
okumalarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden, üçüncü
yılını dolduran Arap halk hareketlerinin nasıl devam edeceği, Siyasal İslam’ın yeni Ortadoğu’da nasıl rol oynayacağı, Mısır ve Suriye’nin geleceği ve yeni bir gelişme
olan İran-Batı/ABD yakınlaşmasının muhtemel etkilerinin neler olacağı hem bölge hem de Türkiye açısından
ihmal edilemeyecek derecede önem arz etmektedir.
Geniş katılımın olduğu ve büyük ilgiyle takip edilen panelde iki oturum gerçekleştirildi. ‘Değişen Ortadoğu’
başlıklı ilk oturum SDE Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler Programı Koordinatörü Prof. Dr. Birol AKGÜN’ün
başkanlığında gerçekleşti. Oturumda, Prof. Dr. Tayyar
ARI, Prof. Dr. Yasin AKTAY, Doç. Dr. Mehmet ŞAHİN, Mehmet Akif ERSOY ve Ceren KENAR değişen
Ortadoğu’ya ilişkin görüşlerini belirttiler.
‘Türk Dış Politikası’ başlıklı ikinci oturuma ise Doç. Dr.
Mehmet ŞAHİN başkanlık yaptı. Oturumda Doç. Dr.
Şaban KARDAŞ, Prof. Dr. Bülent ARAS, Doç. Dr. Mesut ÖZCAN ve Cemalettin HAŞİMİ Türk Dış Politikasına
dair görüş ve düşüncelerini paylaştılar.
Bu bağlamda, Stratejik Düşünce Enstitüsü 8 Ocak
2014 tarihinde, hem Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin hem de Türk Dış Politikasının karşılaşacağı muhtemel konuların uzmanlarca ele alındığı kapsamlı bir panel düzenlemiştir.
ŞUBAT 2014
109
haber
“Devrimi’nin Üçüncü Yılında Mısır Nereye?” Paneli
sormadan edemiyoruz. Rabia
bi meydanında yaşanan
katliamlar, binlerce insanın hapsedilmiş olması, Mursi’yi
iktidarı tek başına kullanmakla eleştiren kimselerin içine
düştüğü çelişkiyi de ortaya koymuş oluyor.’
SDE Başkanı Aktay’ın açılış konuşmasının
ardından panelistler sırayla düşüncelerini
paylaştılar. İlk olarak, Mısır eski Yatırım
Bakanı Yahya Hamid söz aldı. Yahya Hamid
konuşmasında şunları söyledi:
Devrimin üçüncü yılına girdiği bu haftada Mısır’da
gösteriler devam etmektedir. Gelişmeler bölgeyi ve
Türkiye’yi de yakından ilgilendirdiği için Mısır’daki siyasi
ve sosyo-ekonomik durumun analizi büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede enstitümüz, 24 Ocak 2014
tarihinde “Devrimi’nin Üçüncü Yılında Mısır Nereye?”
başlıklı bir panel gerçekleştirmiştir.
Moderatörlüğünü SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin AKTAY’ın
yaptığı panele konuşmacı olarak şu isimler katıldı: Dr.
Bedr Hasan Şafii (Mısır Eski İletişim Bakanlığı Haberler
Dairesi), Sn. Yahya Hamid (Mısır Eski Yatırım Bakanı),
Doç. Dr. Ahmet Uysal (SDE Ortadoğu Çalışmaları Koordinatörü), Doç. Dr. Mehmet Şahin (SDE Uzmanı).
SDE başkanı Aktay, panelin açış konuşmasını
yaparak tüm katılımcılara teşekkür etti ve yaptığı
konuşmada şunları söyledi:
‘25 Ocak, Mısır’da devrimin gerçekleştiği gün olarak
görülüyor. Bu süre içerisinde devrim de oldu karşı devrim de... Bir yandan demokrasi Arap dünyasına geliyor
diye büyük bir heyecan oluştu, diğer taraftan bu demokratikleşme dalgası büyük bir kaygı yarattı. Yaşanan
gelişmeler ortaya koydu ki demokrasinin İslam dünyasında gelişmesi birilerini memnun etmemiş. 25 Ocak
devriminde ekmek, onur ve adalet isteyen halkın gerçekleştirdiği devrim böyle mi neticelenecekti sorusunu
110
ŞUBAT 2014
‘25 Ocak, bizim için oldukça önemli bir gün. Böyle
önemli bir günü unutmadıkları için başta değerli dostum Prof. Dr. Yasin AKTAY olmak üzere bütün SDE
mensuplarına minnettarız. Bugün sizlerin karşısına
farklı şekilde gelmek isterdik, demokratikleşmede aldığımız mesafeyi anlatmak isterdik ancak süreç buna
müsaade etmedi. 190 günü aşan bir direnişimiz var. Bu
direniş, sadece bir kişiye karşı yönelen bir başkaldırı ya
da sadece Mursi’yi kurtarmaya odaklanan bir tepki değil, ülkelerinin geleceğini inşa etmek isteyenler için bir
direniştir. 7 bin şehidimiz 20 bin yaralımız var… 20 binin
üzerinde hapishanelerde tutulan insanımız var. Demokrasi böyle bir şey midir?
Bu devrimin muhakkak tamamlanması gerekiyor. Halk
devrimi neticesinde iktidara geldiğimizde, ordu ve emniyet içerisinde çok sayıda görevden el çektirme yaptık
ancak gelinen noktada bu girişimlerin yeterli olmadığını
görüyoruz. Ama ben inanıyorum ki 25 Ocak devrimi
kazanacaktır, bu devrimi inşa etmek için kanı dökülen
gençler kazanacaktır. Bugün Mısır’da darbeyi destekleyen partilerin halk desteği %20’den fazla değildir. Yarın
25 Ocak ve gençler yine baskı rejimini protesto ediyorlar. En yakın zamanda devrimci bütün unsurlar bir araya
gelerek devrimi sürdüreceğiz.’
SDE Ortadoğu Çalışmaları Koordinatörü
Doç. Dr. Ahmet Uysal da yaptığı konuşmada
şunları dile getirdi:
‘Mısır’da yaşananlar bizlere insanın hak etmediği, meşru olmayan bir güç için nasıl firavunlaşabileceğini gösterdi. Mursi anayasası askere çok dokunmamıştı, askerin kendisini reform sürecine tabi tutması öngörülmüştü
ancak sorunun temeli olan kurum kendisini reforma tabi
tutmadı. Gelinen noktada askerin kontrolünde olduğu
bir Mısır’la karşı karşıyayız. Değişim her zaman sancılıdır. Hiçbir darbe gökten inmez. Mısır’da da meydanlara
insanları para karşılığında toplayarak, kendilerine halk
bizi istiyor söylemiyle bir meşruiyet oluşturmaya gayret
ettiler. Sınırlı ve kurgulanmış bir meşruiyet…’
Mısır Eski İletişim Bakanlığı Haberler
Dairesinden Dr. Bedr Hasan Şafii’de panelde
yaptığı konuşmasında şunları söyledi:
‘Öncelikle SDE’ye teşekkür ediyorum. Mısır’da öncelikle şunu tespit etmek gerekiyor: 3 Temmuz bir devrim
midir yoksa ordunun seçilmiş ve anayasaya göre işbaşına gelmiş bir meşru otoriteye karşı gerçekleştirdiği bir
müdahale midir? Bir muhalefet olmadığını söyleyemeyiz ama bütün ülkenin Mursi’yi istemediğini de söyleyemeyiz. Siyasal çekişmeler her ülkede vardır. Ancak şu
anda Mısır’da sadece bir siyasal çekişme söz konusu
değildir. Burada konuşulması gereken husus göreve
seçimle gelmiş bir Cumhurbaşkanı olup, olmadığıdır?
Mısır’daki sorunun çözümü için farklı yollardan bahsedilebilir. İlk olarak diplomatik yollar denenerek, BM
çerçevesinde çatışmalar ortadan kaldırabilir. İkincisi
olarak mahkemelerin çalışması sağlanarak, olan bitenin
meşruiyeti çözüme kavuşturulabilir. Yeni kurumlar inşa
edilerek 25 Ocak devrimi tamamlanabilir.
Şu anda ekonomik güç ve siyasal kamu kurumları ordunun yanında. Diğer tarafta anayasal yönetimin yanında yer alan büyük bir halk desteği var. BM, Mısır’da
gerçekleşenin darbe olduğunu söyleyememişken dışardan gelen destek, Mısır’da anayasal sürecin yeniden inşa edilmesi açısından oldukça önemlidir.’
SDE Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Şahin de yaptığı
konuşmada şunları dile getirdi:
‘Bu panelde, darbenin sebepleri ve sonrası üzerinde
duruldu. Biraz da darbe neden destek gördü bunun
üzerinde durmak gerekir. En önemli taleplerden birisi
ekonomik dönüşüm talepleriydi. Mursi bunu ilk etapta
karşılayamadı, ancak darbe yönetimi de bunu başaramadı. Peki, darbe bölgede neden destek gördü? Şunu
tespit etmek gerekir ki Müslüman Kardeşlerin ideolojisi
Arap milliyetçiliğinden çok daha devrimcidir. Bu durum
bölgedeki bütün statükocuları korkuttu. Arabistan,
Körfez ülkeleri, İsrail bu durumdan çok rahatsız oldular, çünkü Mursi yönetimi Camp David düzenini tehdit
ediyordu.
Bence İran’da darbeyi destekledi. Kısacası bölgede
Türkiye dışında değişimden memnun olan ülke yoktu.
Yapılan aynı zamanda siyasal İslam’a karşı bir darbedir. Siyasal İslam temelli bir hareketin başarısız olması
isteniyordu. Zira amaç siyasal İslam’ın yönetimdeki başarısızlığını göstermekti. Müslüman Kardeşlerin çizgisi
kirletilmek isteniyor.’
Yapılan değerlendirmelerin ardından panel sona erdi.
SDE olarak bir an evvel Mısır’da yaşanan zulmün ortadan kalkmasını, Mursi’nin serbest bırakılmasını ve demokratik hayatın yeniden oluşmasını istiyoruz.
ŞUBAT 2014
111
haber
Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde
Devir Teslim Töreni
Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde Başkanlık devir teslim
töreni yapıldı. Prof. Dr. Yasin Aktay’ın yerine Stratejik
Düşünce Enstitünün Uluslararası İlişkiler Koordinatörü
ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Rektör Yardımcısı
Prof. Dr. Birol Akgün getirildi.
Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde 01.01.2010 tarihinden
bugüne 4 yılı aşkın bir süredir görev yapan Prof. Dr. Yasin Aktay, AK Parti Dış İlişkilerden sorumlu Genel Başkan
Yardımcılığı görevine getirilmiştir. 01 Şubat 2014 Cumartesi günü Saat:13.00’de düzenlenen devir teslim töreninde,
Enstitümüz Uluslararası İlişkiler Koordinatörü ve Necmettin
Erbakan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Birol Akgün, SDE Başkanlık görevini devraldı.
Görevi Prof. Dr. Birol Akgün’e devreden Prof. Dr. Yasin
Aktay, konuşmasında, geçtiğimiz dört yıl boyunca Stratejik Düşünce Enstitüsü olarak oldukça verimli ve prestijli
çalışmalar gerçekleştirdiklerini, özellikle bu yıl dördüncüsü
düzenlenecek olan Türk-Arap Sosyal Bilimler Kongresi’nin
Türkiye ve Arap dünyası arasındaki ilişkilerin gelişmesi anlamında başlı başına önemli bir hizmet olduğunu belirterek, Enstitü Başkanlığını yürüttüğü süre zarfında kendisine
verilen destek dolayısıyla Enstitü kadrosuna teşekkür etti.
Görevi Aktay’dan devralan Akgün ise, Stratejik Düşünce
Enstitüsü’nün kurulduğu günden bu güne kadar sürdürülmüş olan son derece verimli ve nitelikli çalışmaların bundan
sonra da artarak devam edeceğini vurgulayarak Prof. Dr.
Aktay’a hizmetlerinden dolayı teşekkür etti.
112
ŞUBAT 2014
Törende açış konuşması yapan SDAV Başkanı Selahattin
Yener, dört yıldır SDE Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr.
Yasin Aktay’a çalışmalarından dolayı teşekkür etti. Prof.
Aktay’ın, bundan sonra da Onursal Başkan olarak enstitü
bünyesinde yer alacağından dolayı yaşadığı mutluluğu da
ifade eden Yener, SDE Başkanlığına getirilen Prof. Dr. Birol
Akgün’e de başarılar diledi.
Törende, SUR YAPI Yönetim Kurulu Başkanı Altan Elmas,
Prof. Dr. Yasin Aktay’a hizmetlerinden dolayı şilt takdim etti.
Termikel Yönetim Kurulu Başkan Vekili Mustafa Kaya da
Prof. Dr. Yasin Aktay’a onur belgesi verdi.
Ayrıca Tören’de, Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Mehmet Şahin’in, SDE
Başkan Yardımcılığı ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü
görevine getirildiği açıklandı.
Başbakan Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın İran ziyaretine katılan, SDE’nin Toplumun Tarihsel Gelişimi Programı Koordinatörü Orhan Miroğlu da salonda bulunan katılımcılara İran
ziyareti hakkında değerlendirmelerde bulundu. İran-Türkiye
arasındaki ilişkilerin gelişmesine yönelik her iki ülkenin karar
vericilerinin de kararlılık gözlemlediğini ifade eden Miroğlu,
özellikle bölgesel sorunların çözümüne yönelik bundan sonraki süreçte Türkiye ve İran arasında daha fazla işbirliği ön
görülebileceğini belirtti.
Download

SD Dergisinin Şubat 2014 (51. Sayı)