sunuş
Prof. Dr. Birol AKGÜN
SDE Başkanı
İstikrarlı Değişim İçin Reformlara Devam
Yerel seçim sonuçları, Türkiye’de harareti yükselen siyaseti kısmen normalleştirdi. İç ve dış aktörler bir yıl
içinde yapılacak seçimlerde mevcut siyasi tablonun
çok fazla değişmeyeceğine ikna olmuş durumdalar.
Para piyasaları, borsa ve dış yatırımcı gibi diğer ekonomik aktörlerin de bu senaryoyu çoktan satın aldığı görülüyor. AK Parti için temel tartışma konusu artık geçmiş seçimler değil. Başarılı bir seçim süreci hükümetin
moralini yükseltmiş görünüyor. Muhalefet kanadında
ise nerede yanlış yaptık sorusu ilk kez yüksek sesle sorulmaya başlandı. Bu sağlıklı bir gelişmedir.
Solculuğu ve laikliği müseccel olan CHP’nin sağcı emanetçi adaylarla girdiği yerel seçimlerde umduğunu bulamadığı kesin. Partinin seçim çalışmalarında kullandığı propaganda yöntemi ve malum cemaat ile yaptığı
işbirliğinin siyasi getirisi ve götürüsünün muhasebesi
önümüzdeki aylarda da yapılmaya devam edecektir.
Hatta salt bu amaçla yeni bir kurultayın toplanması
dahi hayli muhtemeldir. CHP siyasette durduğu yeri
ve kullandığı dili topyekun sorgulayarak yeni bir parti
kimliği inşa etmek zorunda olduğu gerçeği ile yüzleşmedikçe, yeni Türkiye’de eski bir siyasi formasyon olarak kalmaya devam edecektir. MHP ise milliyetçi sağ
geleneğin tüm otoriter kodlarını taşıyan bir parti olarak
ciddi bir iç muhasebe yapma gereği duymuyor. Milliyetçiliğin kalesi olarak, çekirdek tabanın desteği ve tepkisel oylar MHP’yi üçüncü parti konumunda tutmaya
yetiyor. Parti yönetimi ise daha fazla büyümeye istekli
görünmüyor.
Artık herkesin gündeminde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Cumhurun başı, ilk kez halkın oyuyla seçilecek.
Tüm partiler Mayıs ayında kimi aday göstereceklerini tartışacaklar. 30 Mart seçim sonuçları, AK Parti’nin
göstereceği adayın seçilme şansının yüksek olduğunu
ortaya koyuyor. Burada belirsiz olan şey, Başbakan
Erdoğan’ın Çankaya için kendisinin aday olup olmayacağı; olmayacaksa parti adına kimin aday gösterileceğidir. Seçim sonuçları muhalefetin Çankaya için birleşik
bir cephe oluşturmasını engellemektedir. Cemaatin siyaset sosyolojisi açısından ciddi bir karşılığının olmadığının anlaşılması, CHP ve MHP’yi siyaseten kendi adaylarıyla yarışa katılmaya zorluyor. BDP’nin nasıl bir aday
göstereceği ve Kürt seçmeninin kime oy vereceği ise
gerçekten merak konusu.
Başbakan Erdoğan’ın, 23 Nisan’da Ermeni halkına
yönelik yayınladığı ezber bozan “taziye mesajı”; zamanlama, üslup ve içerik açısından son derece önemlidir. Osmanlının mirasçıları olarak bu topraklarda yüz
yıl önce yaşanan trajik olayları birlikte konuşabilmek,
acılarımızı paylaşmak ve onların torunlarına taziyede
bulunmak son derece insani ve vicdani bir yaklaşımdır.
Bu açıklama soykırımın kabul edildiği anlamına gelmiyor. Ancak her şeyin açık yüreklilikle tartışılması çok
önemlidir. Yeni yaklaşımın Erivan ve diaspora Ermenileri tarafından nasıl karşılanacağı ve ne tepki verileceği
ise bundan sonrası için belirleyici olacaktır. Uzatılan
elin geri çevrilmeyeceğini umuyoruz.
Yakın coğrafyamızdaki Ukrayna, Suriye ve Irak’taki krizler hâlâ devam ediyor. Batı, Rus girişimleri karşısında
apansız yakalanmış görünüyor. Ne Ukrayna’ya güvence verilebiliyor ne de Rusya’ya karşı caydırıcı politikalar
geliştirebiliyor. Suriye ise unutulmaya çalışılıyor. Obama yönetiminin büyük güç oyununa geri dönmeye
niyeti de yok, cesareti de. Dünya ciddi bir liderlik boşluğu yaşıyor. Tam da bu nedenle Türkiye’nin siyasi ve
ekonomik istikrarını koruması son derece önemlidir.
Hata yapma lüksümüz yok.
Saygılarımla.
icindekiler
STRATEJIK DUSUNCE • Sayı: 54 • Mayıs 2014
Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı
İktisadi İşletmesi Adına Sahibi
Dr. Nurol Canbolat
Genel Yayın Yönetmeni
Prof. Dr. Birol Akgün
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Yasin Aktay
Doç. Dr. Mehmet Şahin
Dr. Murat Yılmaz
Dr. Cemil Ertem
Orhan Miroğlu
Aydın Bolat
Alper Tan
Prof. Dr. Muhsin Kar
Doç. Dr. Murat Çemrek
Doç. Dr. Yusuf Tekin
Doç. Dr. Bekir Berat Özipek
Bülent Orakoğlu
Dr. M. Levent Yılmaz
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Sacit Adalı
Prof. Dr. Mustafa Aydın
Prof. Dr. Şaban H. Çalış
Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu
Prof. Dr. Cihat Göktepe
Prof. Dr. Talip Özdeş
Prof. Dr. Ali Şafak
Prof. Dr. Mehmet Şişman
Prof. Dr. Osman Can
Doç. Dr. Yaşar Akgün
Doç. Dr. Caner Arabacı
Dr. Zafer Aydın Ecemiş
Mehmet Akif Ak
Bayram Girayhan
Veli Şirin
Sinan Tavukçu
Yazı İşleri Müdürü
Mehmed Cahid Karakaya
Yayın Asistanları
Adem Karaağaç
İbrahim Kaya
Reklam Sorumlusu
Gamze Kılıç
Yönetim Yeri
Stratejik Düşünce Enstitüsü
Çetin Emeç Bulvarı A. Öveçler Mah.
4. Cad. 1330 Sokak No: 12
Çankaya / Ankara
Tel: 0 312 473 80 45
Faks: 0 312 473 80 46
Tasarım-Baskı
Başak Matbaacılık ve Tan. Hiz. Ltd. Şti.
Anadolu Bulvarı Meka Plaza No: 5/15
Gimat Yenimahalle - Ankara
Tel: 0 312 397 16 17
Faks: 0 312 397 03 07
www.basakmatbaa.com
Fotoğraflar
AA, İHA, ShutterStock
Bu dergi içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce
Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat
Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek
kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden
izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve
yeniden yayımlanamaz. Bu dergide yer alan
SDE’nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik
Personeli’nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve
değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini
yansıtmaktadır; SDE’nin kurumsal görüşünü
temsil etmemektedir.
6
Sandığın Söylediği:
Âyinesi İştir Kişinin
28
Prof. Dr. Birol Akgün
Prof. Dr. Yasin Aktay
10
Kayıt Dışı Siyasetin Muhasebesi,
30 Mart Seçimleri ve Senaryolar
Dr. Murat Yılmaz
14
18
22
Dünyanın Kaht-ı Rical Sorunu:
Küresel Kriz Ortamında Liderlik Boşluğu
33
Irak’ta Parlamento Seçimleri
36
Trajedi ve Strateji Arasında Sıkışan
Suriye Türkmenleri
Ukrayna Krizi ve Rusya-Çin İlişkileri
Aydın Bolat
48
Ukrayna Krizi ve Cenevre Görüşmeleri
52
Avrupa’da Ayrılmak İsteyenler
58
Mısır: Değişimin Buruk Tadı ya da Çıkmaz Sokak?
Paralel Yapı’ya Karşı
Topyekûn Mücadele
Bülent Orakoğlu
Dr. Cemil Ertem
G-20’nin Belirsizleşen Geleceği
Doç. Dr. Selim Kayhan
Konut Fiyatlarındaki Balon Tartışmaları
Dr. M. Levent Yılmaz
Miray Vurmay Güzel
42
Orhan Miroğlu
Asya’nın Geri Dönüşü, Avrupa’nın Tek Yolu ve Türkiye...
Doç. Dr. Mehmet Şahin
Halkın Seçtiği Cumhurbaşkanı
Başkandır
Çözüm Süreci ve Öcalan’ın Mektupları…
76
82
87
62
Doç. Dr. Erkin Ekrem
Amine Yazıcı İleri
Zeynep Songülen İnanç
Doç. Dr. Ahmet Uysal
Arap Basınında Türkiye Yerel Seçimlerinin
Yansımaları
Doç. Dr. Cevher Şulul
66
HAMAS-El Fetih Mutabakatı ve Barış Süreci
70
Başbakanlığın Bildirisi Tâziyeden de Öte…
Öner Buçukcu
Sinan Tavukçu
92
96
103
İslam, Müslümanlar ve Samimiyet
Prof. Dr. Talip Özdeş
Türkiye Gençlik Profili Araştırması
SDE Araştırma
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Sonrasında Afganistan ve
Bölgenin Geleceği Çalıştayı
SDE Haber
106
108
30 Mart Sonrası Türkiye’de Ekonomi ve Siyaset Paneli
SDE Haber
Çalışma Hayatının Son On Yılının Analizi: 2003-2013
Paneli
SDE Haber
110
111
30 Mart Yerel Seçimleri Değerlendirme Paneli
SDE Haber
Okullarda Toplumsal Barış ve Kültürel Tolerans
Farkındalığı Projesi
SDE Proje
Sandığın Söylediği:
Âyinesi İştir Kişinin
Prof. Dr. Yasin Aktay
Kayıt Dışı Siyasetin Muhasebesi,
30 Mart Seçimleri ve Senaryolar
Dr. Murat Yılmaz
Halkın Seçtiği Cumhurbaşkanı
Başkandır
Aydın Bolat
Çözüm Süreci ve Öcalan’ın Mektupları…
Orhan Miroğlu
Paralel Yapı’ya Karşı Topyekûn Mücadele
Bülent Orakoğlu
İÇ POLİTİKA
tehditlerine rağmen Türkiye toplumu büyük oranda
Başbakan Erdoğan’ın şahsında Adalet ve Kalkınma
Partisi’ne olan güvenini teyit etmiş oldu. İktidarın da
seçim sonuçlarını doğru okuyarak sorunlu ve aksayan noktalara müdahale edeceğini, düzeltmeye
çalışacağını da söylemek gerekiyor.
Sandığın Söyledğ:
ÂYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN
Prof. Dr. Yasin AKTAY
SDE Onursal Başkanı
17
Aralık sürecinin ardından Türkiye açısından çok
daha önemli bir hale gelen 30 Mart 2014 yerel
seçimlerini geride bıraktık. Yerel yönetimlerin belirleneceği seçim, kampanya döneminde Türkiye’nin içerisinden geçtiği siyasal ortam sebebiyle neredeyse bir genel
seçim havasında geçti. Seçim sonuçlarını farklı açılardan ele
almaya başlamadan önce bir hususu net bir biçimde ifade
etmek gerekiyor: Kampanya döneminde AK Parti’nin belediyelere ilişkin projeleri de ön planda olmasına rağmen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi siyasal geçmişini ve karizmasını, seçmenin önüne yaşanan sürece karşın bir teminat
olarak koymuş olması seçmende karşılık buldu. Özel telefon
görüşmelerinin çok çirkin biçimde kamusallaştırılması, bir takım görüntülerin montajlanarak servis edilmesi ve benzeri çok
çeşitli kirli oyunlara, şantajlara, 29 Mart’ta patlayacak kaset
11 buçuk yıldır
tek başına ktdarda
bulunan AK Part’nn bu
yerel yönetmler alanında
grdğ üçüncü seçm.
Aslında kıyaslanacak
olursa br öncek, yan 2009
yılındak, yüzde 38 oy
almış olduğu yerel seçm
sonuçlarıyla kıyaslanmalı
k, bu sonuca göre oylarını
yüzde 10 cvarında artırmış
bulunuyor.
6
MAYIS 2014
Seçim sürecinin ön plana çıkardığı sorunların başında Türkiye kamuoyunun manipülasyonlara karşı ne
derece savunmasız olduğu geliyor. Güvenlik kavramı, Soğuk Savaş yıllarının ardından literatürde tartışıldı ve tartışılmaya da devam ediyor. Yaşanan teknolojik gelişmelerle birlikte toplumların ve devletlerin
güvenliğe ilişkin yaklaşımları ve stratejileri de değişmeye başladı. Bu çerçevede sürece etkin biçimde
katılan siyasal aktörler yönlendirici olabilirken, etkin
biçimde katılmayan ya da katılma kapasitesinde olmayan aktörler edilgin bir rol üstlenmek mecburiyetinde kalıyor ve toplumlar çeşitli çevrelerin muhteva
açısından farklılaşabilen saldırılarına muhatap olabiliyor. Son dönemlerde sıkça tartışılan kavramlardan
birisi “ekonomi güvenliği” idi. Sıcak paranın hareket
kabiliyeti dolayısıyla yapılan spekülasyonlar neticesinde oluşan trendlerden rant sağlama gayretinde
olan sermaye çevrelerinin bu türden saldırılarına yönelik Türkiye’de çeşitli önlemler zamanında alındığı
için yaşanan iç ve dış politika sorunlarına rağmen
Türkiye ekonomisinin istikrarında belirgin bir nitelik
kaybı söz konusu değil.
Güvenlik Kavramının İçeriği Değişiyor
17 Aralık süreci sonrası yaşanan darbe girişiminin
enstrümanı olarak ön plana çıkan sosyal medyadaki spekülasyon süreci, Türkiye’nin gündemine “siber güvenlik” kavramını biraz geç de olsa sokmuş
bulunuyor. Gezi Parkında yaşanan olaylarda da
sosyal paylaşım siteleri üzerinden yapılan spekülasyon, sürecin üçüncü kişiler üzerindeki etkisini arttırmıştı. 30 Mart seçimlerine giden süreçte yaşanan
gelişmeler hükümetin bu noktada kararlı adımlarını
da beraberinde getirdi. Hükümetin tedbirleri arasında en fazla yaygara twitter kararı üzerine koparıldı.
Türkiye tarafından Twitter’a uygulanan erişim kısıtlamasının özeti; Türkiye’ye kafa tutan, Türkiye’yi
aşağılama küstahlığını sergileyen bir oryantalist kibre
karşı sergilenen olağan bir tepkiden başka bir şey
değil. Birkaç yıllık tarihine bakıldığında twitter.inc
şirketi ABD, Kanada ve diğer bütün Avrupa ülkelerinin hepsiyle paşa paşa kurmuş olduğu ve sür-
dürmekte olduğu ilişki tarzını ve kurallarını Türkiye
ile kurmaya yanaşmadığı hemen anlaşılıyor. Twitter
bütün bu ülkelerin kanun ve kurallarını, hassasiyetlerini tanıyor ve ona uygun olarak bu ülkelerden gelen
talepler üzerine bazı hesapları dondurabiliyor, linkleri
kaldırabiliyor. İlgili hükümetlerin taleplerini yerine getiren twitter yönetimi bunları yaparken şimdiye kadar
hiç ifade özgürlüğünden bahsetmemiş bulunuyor,
çünkü öne sürülen hassasiyetler, ifade özgürlüğünden daha önemli. Özellikle kişilik haklarının, özel hayatın gizliliğinin ihlali, mülkiyet hakları, terör, nefret
suçları, çocuk pornosu ve ülkesine göre değerlendirilebilen başka hassasiyetler, ifade özgürlüğü değerinin önüne geçebiliyor. Bu uygulamalara birkaç
örnek verilebilir:
• 2013 yılında Twitter’in kendisine gelen hesap bilgi
taleplerini içeren 1 Temmuz ve 31 Aralık 2013 tarihlerini kapsayan Şeffaflık Raporuna göre, hükümetlerden ve telif sahiplerinden gelen bilgi taleplerinde
dikkat çekici bir artış olmuş. Raporda Twitter’a
gelen talepler üç ana kategoride incelenmektedir:
Hükümetlerin ‘hesap bilgi talepleri’; hükümetlerin
içeriklere yönelik ‘kaldırma talepleri’ ve telif kararları.
• Hükümetlerden gelen bilgi taleplerinde ABD, toplam taleplerin yüzde 59’una sahip ülke olarak ilk
sırada yer almaktadır. Bunu tüm taleplerin yüzde
15’iyle Japonya ve yüzde 4’üyle Fransa ve Birleşik
Krallık takip etmektedir. İncelenen toplam 1.410 talebin arasında Türkiye’den gidenlerin sayısı yüzde
10’dan küçüktür.
MAYIS 2014
7
dünyanın oryantalizmi herhalde anlaşılabilir bir şey,
ama bizimkilerin bu oryantalizmi günlük siyasi hesaplar ve duygular uğruna bu kadar kolay içselleştirebiliyor olması her bakımdan manidar.
Demokratik Rejimlerde Sadece İktidar mı
Tartışılır?
30 Mart yerel seçimleri, 11 buçuk yıldır tek başına
iktidarda bulunan AK Parti’nin yerel yönetimler alanında girdiği üçüncü seçimi. Aslında kıyaslanacak
olursa bir önceki, yani 2009 yılındaki, yüzde 38 oy
almış olduğu yerel seçim sonuçlarıyla kıyaslanmalı
ki, bu sonuca göre oylarını yüzde 10 civarında artırmış bulunuyor. Genel seçimlerde arka arkaya üç
seçimden oylarını artırarak Türkiye siyasi tarihinde
bir rekora imza atmış olan AK Parti mahalli seçimlerde de rekoru elinde bulunduruyor.
• Twitter’ın yaygınlaşması ve paylaşımların artmasıyla birlikte telif hakları konusunda şirkete gelen
taleplerin arttığı da raporda göze çarpmaktadır. Bir
önceki döneme göre yüzde 16 oranında artan kaldırma kararları, toplam 12 bin 243 hesabı etkilemiştir. Bunun karşılığında 26 bin 506 tweet silinmiş ve
5 bin 847 tane medya içeriği kaldırılmıştır.
• Twitter’ın raporuna göre taleplerin en sık geldiği
ülke ABD’dir. ABD’den 948 hesap ile ilgili tam 679
talep geldi. Bu taleplerin yüzde 75’i karşılanmıştır.
• Almanya: Ekim 2013’de Twitter, Alman Hükümetinin talebi üzerine Neo-Nazi hesaplarını engellemiştir.
• Fransa: Twitter, 19 Ekim 2012’de Yahudi aleyhtarı ve ırkçı tweet’leri siteden kaldırmıştır.
• İngiltere: 2011 yılında çıkan ayaklanmalar sırasında İngiltere Başbakanı David Cameron, provokatif içeriklerin paylaşılmasına engellemek amacıyla
Twitter’a erişim yasağı getirebileceğini ifade etmiştir.
Diğer taraftan şirket, Türkiye’den aynı içerikle gelen
mahkeme kararlarını şimdiye kadar tanımamış ve
bu haliyle Türkiye içinde istediği gibi yayın yapabilmiş. Türkiye, Ocak ayından bu yana vatandaşlar-
8
MAYIS 2014
dan gelen istekler üzerine alınmış yüzlerce mahkeme kararına dayanarak bazı taleplerde bulunmuş.
Yansıtılmaya çalışıldığı gibi bu talepler hükümetin
muhaliflerini susturmaya dönük talepler değil. Aksine vatandaşın kendi özel hayatının gizliliğini, kişilik
haklarının ihlal gibi durumları şikâyeti üzerine alınmış
kararlar. Yani bütün bu talepler twitter’ın ABD, Kanada ve Avrupa ülkeleriyle rahatlıkla yürüttüğü türden ilişkiler. Ama Twitter, Türkiye’den aynı yönde
gelen talepleri karşılamamakta ısrar ediyor, çünkü
belli ki Türkiye’yi ciddiye almıyor. Bu çerçevede hükümetin aldığı önlemler çok daha sağlıklı okunabilir.
Türkiye’nin Twitter için aldığı karar aslında basitçe
kendi vatandaşını korumaktan, kendi vatandaşının
dünyadaki saygınlığını artırmaktan başka bir amaca
matuf değil. Ama bu vatandaşların bir kısmı Erdoğan diktatör yazılacaksa böyle bir itibar beklentisini
bile gözden çıkarabiliyorlar. Twitter’ın, Türkiye’ye
karşı küstahça yürüttüğü bu direnişe karşı her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bu duyarlılığı sergilemesi ve hükümetin ortaya koyduğu tepkiyi desteklemesi beklenir. Ama hükümetin bu olağan ve haklı
tepkisini bile başbakanın diktatörlüğü, otoriterliği,
sansürcülüğüne dair iddiaları için bir fırsat olarak
değerlendirmeyi tercih ettiler. Twitter’ın ait olduğu
AK Parti iktidardayken ve bunca eleştiriye rağmen
oylarını 10 puan artırırken, Ana Muhalefet Partisi
CHP oylarını artıramamış, yerinde saymıştır. Yerel
seçimlerde oyların aday unsuru dolayısıyla bölünmesi ihtimaliyle daha fazla kayba uğraması beklenirken, AK Parti oyları aksine artmıştır. Dolayısıyla
bu seçim sonuçlarının ülke siyasetinde iktidarın dışında kalan siyasal alanda da sağlıklı bir tartışmayı
gündeme getirmesi beklenir. Zira iktidarın mutlaka
güç kaybedeceği genel kuralına rağmen güç kaybetmeyen, her seçimden güven tazeleyerek çıkan
AK Parti’nin devamlı tartışma konusu olmasına karşılık muhalefet görevini yerine getiremediği için yerinde sayan muhalefet partilerinin hem lider
kadrosunun hem de siyasal söylemlerinin
tartışılması gerekir.
Demokratk rejmler sadece
ktdarın craatlarının tartışma
konusu olduğu değl muhalefetn
de tartışılabldğ, başarısızlığın
hesabını verebldğ sstemlerdr.
Alınan syasal kararların
netcesnde seçmenn tavrını
doğru yorumlamak sadece
ktdarın değl muhalefetn
de görev olarak algılandığı
ve pratkler bu doğrultuda
oluşturulabldğ zaman daha
güçlü br demokrasye sahp
olableceğz.
etmeleri, söz konusu partilerin siyasal retoriklerinin
yenilenmemesine sebep olmakta bu da her seçimde hezimet olarak geri dönmektedir. Diğer taraftan
bu partilerin iktidarı “otoriter”, “baskıcı” ve “diktatör”
olarak kodlama girişimlerinin hiçbir inandırıcılığı kalmamaktadır. Tıpkı iktidarın kirli oyunlara, spekülasyonlara, şantaj ve tehditlere maruz kalmasına seçmenin sandıkta verdiği cevap gibi… Merhum Ziya
Paşa’nın sıklıkla kullanılan o güzel beytinde ifade
ettiği gibi: “Âyinesi iştir kişini, lafa bakılmaz.”
Demokratik rejimler sadece iktidarın icraatlarının tartışma konusu olduğu değil
muhalefetin de tartışılabildiği, başarısızlığın hesabını verebildiği sistemlerdir. Alınan
siyasal kararların neticesinde seçmenin
tavrını doğru yorumlamak sadece iktidarın
değil muhalefetin de görevi olarak algılandığı ve pratikler bu doğrultuda oluşturulabildiği zaman daha güçlü bir demokrasiye
sahip olabileceğiz. CHP ve MHP girilen her
seçimden başarısızlıkla ayrılmış olmalarına
rağmen lider kadronun tartışılmasına izin
verilmemesi, lider kadronun başarısızlığa
rağmen koltuklarında oturmaya devam
MAYIS 2014
9
İÇ POLİTİKA
KAYIT DIŞI
SİYASETİN
MUHASEBESİ,
30 MART SEÇİMLERİ
ve SENARYOLAR
Dr. Murat YILMAZ
SDE İç Politika ve Demokratikleşme
Programı Koordinatörü
S
iyaset, toplumdaki ihtilaf ve çatışma dinamikleri üzerine bina olur. Bu dinamiklerin akacağı
mecra bazen siyasi rejimi, bazen de siyasi
rejim bu mecrayı belirler. Türkiye’deki siyasi rejim,
yaklaşık 200 yıllık bir siyasi birikim ve tecrübeyle
siyasetin demokratik, meşru ve sivil bir mecrada
akmasını başarmış görünüyor. Zaman zaman bu
mecranın dışına çıkılmasına yönelik kuvvetli müdahaleler olmuşsa da, 3 Kasım 2002 sonrasında
yapılan bu müdahaleler, siyasetin kendi sınırlarını
koruması sayesinde bertaraf edilmiştir.
Türkiye ve dünya kamuoyu, 27 Nisan 2007
e-muhtırasına karşı AK Parti hükümetinin 28 Nisan’daki demokratik manifestosu ve uzun mücadelelerle 12 Eylül 2010 referandumuyla kabul edilen
anayasa değişikliğiyle bürokratik vesayetin müdahalelerinin sona erdiği tespitinde birleşiyordu. Haziran 2013’deki Gezi-Taksim olayları ve 17-25 Aralık
2013’te yargı ve emniyet içindeki paralel devletin
darbe teşebbüsüyle bu tespitin yeniden gözden
geçirileceği bir süreç başladı. Toplumun egemenlik
ve siyasetin yönetme hakkını elinden almaya yönelik 27 Mayısçı paradigma ve koalisyonun kayıt dışı
siyaset ve kayıt dışı hukuku kullanarak yapmaya çalıştığı darbe, yaratmaya çalıştığı kamuoyu algısını 30
Mart seçimlerinde seçmenin muhasebe sisteminde
onaylatarak meşrulaştırmayı amaçlıyordu. Seçmenin istedikleri istikamette davranacağı “maymunlar”
olduğunu varsayan bu kibirli 27 Mayısçı koalisyo-
10
MAYIS 2014
nu Türkiye’nin kayıt içi siyasetini, devlet geleneğini,
seçmeninin ferasetini, siyasi kültürünü ve Başbakan
Erdoğan’ın direnme kabiliyetini çok küçümsediğini
30 Mart seçim sonuçlarıyla gördü. Şimdi 27 Mayısçı koalisyon gördüğü bu gerçek karşısında, seçim
sonuçlarına sonu gelmez itirazlarla ve spekülasyonlarla başlayan gerçeği inkardan gerçeği kabul ve
intibak sürecine gidip geliyor.
30 Mart’ta seçmen, kayıt dışı siyaset ve kayıt dışı
hukuk temelindeki darbe sürecini ibra etmemiştir. Bu Türkiye’nin 200 yıldır gayret ettiği anayasal
demokrasinin inşası bakımından ciddi bir eşiğin
atlanmasıdır. Seçmenin meşruiyetçi tavırla kendi
egemenliğine ve siyasetin yönetme hakkına sahip
çıkması, Türkiye etrafında oluşturulmaya çalışılan
siyasi ve iktisadi kaos beklentilerini boşa çıkarmıştır.
Seçim sonuçlarının az çok belli olduğu seçim öncesindeki son haftadan itibaren Türkiye’nin iktisadi ve
siyasi itibarı artışa geçmiştir.
30 Mart seçim sonuçları 17-25 Aralık kayıt dışı siyaset ve kayıt dışı hukuk darbesinin idari, hukuki ve
siyasi hesabının sorulacağı bir iradeyi ortaya koymuştur. Bu hesaplaşmanın Türkiye’nin önemli gündemlerinden birini teşkil edeceği anlaşılmaktadır.
27 Mayısçı koalisyonun birçok birleşeni seçim sonuçlarının belli olmasıyla paralel yapıdan uzaklaşma
işaretlerini vermektedirler. 17-25 Aralık darbesinin
ardındaki yapının, Başbakan Erdoğan ve hükümeti
hedef almak maksadıyla hiçbir ölçü gözetmemesi
ve Türkiye’nin temel kurum ve menfaatlerini dahi
hiçe sayması, onları tamamen marjinalize ve kriminalize etmiştir. Düşman oldukları AK Parti dahil
hiç kimsenin yapamayacağı ölçüde kendi meşruiyetlerini yok eden büyük hatalar yapan bu yapının,
asimetrik mücadele anlayışı içinde yeni hamleler ve
daha büyük hatalar yapması kuvvetle muhtemeldir.
Ancak bundan sonra eski gücüne kavuşması imkan dahilinde değildir.
30 Mart yerel seçimlerinin sonuçlarından biri de 10
Ağustos 2014 tarihinde ilk turu yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Gezi-Taksim olayları ve 1725 Aralık darbe süreciyle Başbakan Erdoğan’ın engellenmek istenen Cumhurbaşkanlığı adaylığı için,
30 Mart seçim sonuçlarıyla bir engel kalmamıştır.
Üstelik bu hatalı kayıt dışı siyasetle yapılmak istenen
darbe teşebbüsleri, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması halinde arasına mesafe girmesi ihtimali olan
30 Mart’ta seçmen kayıt dışı syaset ve kayıt dışı
hukuk temelndek darbe sürecn bra etmemştr.
Bu Türkye’nn 200 yıldır gayret ettğ anayasal
demokrasnn nşası bakımından cdd br eşğn
atlanmasıdır. Seçmenn meşruyetç tavırla kend
egemenlğne ve syasetn yönetme hakkına sahp
çıkması Türkye etrafında oluşturulmaya çalışılan
syas ve ktsad kaos beklentlern boşa çıkarmıştır.
AK Parti ile özdeşleşme sonucunu doğurmuştur.
Yaşanan bu hadiselerden sonra, AK Parti’ye oy
verenlerle Tayyip Erdoğan’ın arasına uzun bir süre
girebilecek siyasi bir figür kalmamıştır.
Abraham Lincoln’un: “Seçim kurşundan etkilidir.”
tespiti hükmünü icra ediyor. 30 Mart seçim sonuçlarıyla ekonomik büyümenin devam etmesinin de
desteğiyle Türkiye’nin ekonomik verilerinde ciddi
iyileşmeler gözleniyor. Kırım ve Ukrayna krizinin de
katkısıyla Türkiye’nin dış politikada; ABD ve AB ile
arasındaki mesafe kısmen kapanıyor. Türkiye, çözüm sürecinde Erdoğan ve AK Parti’nin kalıcılığının
anlaşılmasıyla istikrarlı bir zemine oturuyor. AK Parti 30 Mart seçim sonuçlarını ve Cumhurbaşkanlığı
seçimlerini Türkiye’nin istikrarı yanında reform sürecinin de devam ettiği bir sürece dönüştürebilirse,
17 Aralık darbe teşebbüsü kayıt dışı siyasetin son
hamlesi olarak tarihteki yerini alacaktır…
30 Mart’tan Sonra MHP ve CHP İşbirliği
Senaryoları
30 Mart 2014 yer seçim sonuçları şunu gösterdi.
MHP, Türkiye siyasetinin temel hareketlerinden biri
olmaya devam ediyor. Mamafih 30 Mart 2014 seçim sonuçları da dahil olmak üzere MHP’nin tarihi
seyri, sosyolojik tabanı ve siyasi kadroları da dahil
olmak üzere geniş bir çerçeveden bakıldığında yaşanan problemin derinliği anlaşılıyor. Türkiye her
açıdan hızla değişiyor, siyaseti tayin eden parametreler ve hatta paradigmalar yenileniyor. MHP işte bu
değişim karşısında eski rejimin yanında saf tutuyor.
MHP’nin tabiatında, sosyolojisinde ve fikriyatında
var olan bu reaksiyonerlik, yine partide yer alan muhafazakar-mütedeyyin unsurları rahatsız ediyor.
Türkiye’nin farklılaşan sosyolojisine göre MHP tabanı da farklılaşıyor. Bu MHP’ye risk ve fırsatı bir-
MAYIS 2014
11
larını aşmak bakımından anlaşılabilirdi. Fakat Ecevit
hükümetinin büyük başarısızlığı ve MHP siyasi liderliğinin performansı bu ters tercihi anlaşılır olmaktan
çıkardı.
Çöken merkez sağ MHP’nin etrafında değil,
MHP’nin tarihi rakibi milli görüş geleneği içinden evrilerek gelişen AK Parti ekseninde toparlandı. Merkez sağı işgal ederek giderek büyüyen AK Parti,
MHP’nin de aleyhine büyümeye başladı. MHP’nin
kan kaybetmesine yol açan bir başka faktör de Gülen hareketinin ve Menzil Cemaatinin ülkücü kadrolar arasındaki cazibesiydi.
MHP siyaset dışında toplumsal bir hareket olmayı
başaramadığı ölçüde kadrolarını cemaat, iş, aile ve
sosyalleşmeyle kaybetmeye devam etti.
likte sunuyor. Fırsat MHP’nin, AK Parti ve CHP’nin
ikinci parti seçeneği olabilmesi, risk de AK Parti ve
CHP’nin, MHP seçmeninin ikinci parti seçeneğine
dönüşebilmesi ihtimalidir. Bu ihtimalin kuvveden fiile
çıktığını 2007-2011 genel seçimleri ve 2009-2014
yerel seçimlerinde MHP-CHP seçmenleri arasındaki, 2010 referandumunda MHP-AK Parti seçmenleri arasındaki geçişkenliklerde görmek mümkündür.
MHP’deki bu problem, kuruluş yıllarına ve Gökalpçi
milliyetçiliğin fikriyatında mevcuttur. Soğuk savaş
yıllarında anti-komünizm ve kurucu lider Alpaslan
Türkeş kültü bu problemi yumuşatsa da, soğuk
savaşın bitimi ve Türkeş’in vefatı, problemi yeniden
gündeme taşıdı. Ancak Türkeş’in ölümü, MHP ve
ülkücü camiada çok ciddi bir umut yarattı.
Türkeş zamanında yaşanan ve kamuoyunda tartışılamayan problemlerin bir daha yaşanmayacağı ve
MHP’den uzaklaştırılan veya uzaklaşanların Ocak
etrafında toplanacağı iyimserliğine dayanan bu
umut, ülkücülüğün 70’lerdeki mücadelenin dayanışma ruhu içinde genel başkanlığı kazanan Devlet
Bahçeli etrafında bir seferberlik havasıyla tarihi bir
başarıyı beraberinde getirdi. MHP %18 oyla barajı aştığı gibi sağın en büyük partisi olmayı başardı.
Ancak bu başarıyı takiben MHP içinde büyüdüğü
sağ küreyle değil, mücadele halinde olduğu sol küreyle ve tarihi hasmı Bülent Ecevit’le ittifak yapmayı
tercih etti. Bu ters tercih, belki MHP’nin meşruiyet
problemini ve Türkiye’nin 28 Şubat’tan çıkış zorluk-
12
MAYIS 2014
MHP elbette sadece kaybetmedi. Kaybettiklerine
karşılık ilişkiye geçtiği soldan ulusalcı oy devşirmeyi
başardı. Bu yeni oylar sayesinde MHP, 12 Haziran
2011 seçimlerinde barajın üzerine çıkabilmişti. 30
Mart 2014 seçimlerinde büyükşehirlerde silinmesine rağmen İç Ege ve Akdeniz’deki başarısını da
CHP’den gelen oylara borçluydu. Lakin bu başarı, MHP’yi bir yandan rahatlatırken diğer yandan
karabasanlara sürüklemektedir. Çünkü MHP’nin
bünyesinde eskiden kalanlar ve yeni gelenlerle imtizaç etmesi güç, farklı öbekler oluşmaktadır. Üstelik
buna Devlet Bahçeli’nin geçen zaman zarfında kendisinden beklenen umudu boşa çıkarması da eklenmiştir. Bahçeli, Türkeş’in kırdıklarını toparlamak
bir yana onlara yenilerini eklemiştir.
Bahçeli dönemi ülkücülerin sokak hareketlerinden
ve mafyadan uzaklaştırılması dışında kamuoyunda
bir takdir alamamaktadır. Bahçeli döneminin
MHP’si, PKK ve AK Parti karşıtlığı dışında, siyasi
bir program ve inisiyatif üretememiştir. CHP’de
Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun
gelmesi ve Yeni CHP söylemi bir yandan CHP-
30 Mart yerel seçmlernn sonuçlarından br
de 10 Ağustos 2014 tarhnde lk turu yapılacak
Cumhurbaşkanlığı seçmlerdr. Gez-Taksm olayları
ve 17-25 Aralık darbe sürecyle Başbakan Erdoğan’ın
engellenmek stenen Cumhurbaşkanlığı adaylığı çn,
30 Mart seçm sonuçlarıyla br engel kalmamıştır.
MHP koalisyonu umudu uyandırmış, diğer yandan
Yeni CHP söylemi MHP’den ayrışma potansiyeliyle
MHP’nin ve Bahçeli’nin 1999 sonrası bütün siyasi
yatırımlarını riske sokmuştu. Ancak Kılıçdaroğlu
Yeni CHP söyleminin içini doldurmayarak ve
sağa açılmayı tercih ederek, bu potansiyel krizin
aşılmasına yardımcı olmuştur.
2014 yerel seçimlerinde MHP-CHP seçmeni arasındaki geçişkenliği ve bilhassa Ankara’da Mansur
Yavaş’ın başarısını, MHP ile CHP’nin “birleşmesi”
ve Türkiye’nin iki partili sisteme geçişinin işareti
olarak yorumlayanlar olmuştur. Ağustos 2014’teki
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci veya ikinci turundaki ittifakı da bu muhtemel birleşmenin karinesi
olarak görmek mümkün müdür?
AK Parti ve Başbakan Erdoğan karşıtlığı etrafında
yerel seçimlerde bir ittifak kurulması nispeten kolaydır. Ancak bunu Cumhurbaşkanlığı seçimlerine
taşımak zordur. Çünkü bu ittifak bu kadar kolay
olsaydı, iki partinin bu kadar zaman iki ayrı parti
olarak var olmasını izah etmek zorlaşırdı. Her şeyden evvel şu hatırlatılmalı ki, MHP 1969’da bu adı
almadan önce CHP ve DP’den farklı bir parti olan
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinden gelmektedir.
Dolayısıyla bu farklılığın tarihi, sosyolojik, iktisadi ve
fikri temelleri vardır. Bir mukayese yapıldığında bazı
konularda MHP’nin, AK Parti’ye kıyasla CHP’ye
yakın olması CHP ile aynı olduğu anlamına gelmemektedir. Hatırlanmalıdır ki, 1970’ler boyunca MHP
sağ cephenin içerisinde yer almıştır. 2007’deki
Cumhurbaşkanlığı krizinde, TBMM’ye girilmesi ve
başörtüsüyle ilgili kanun değişikliğinde de MHP,
CHP ile değil AK Parti ile hareket edebilmiştir. CHP
ile MHP’nin birleşmesi, aynı gelenekten gelen ve
birbirinden kopmuş iki partinin birleşmesi gibi düşünülemez. Birbirlerinden çok farklı sosyolojiler ve
siyasi kimlikler söz konusudur.
MHP, 27 Mayısçı bir Albay olan Alpaslan Türkeş tarafından kurulmuş olmakla beraber teşkilatlanması
ve kitleselleşmesiyle taşrada muhafazakar bir tabana oturmaktadır. Kendi, içerisinde daha kurulduğu
zamandan beri partili-ocaklı, Türkçü-İslamcı, merkez-çevre kutuplaşmalarını yaşayan MHP, CHP-AK
Parti kutuplaşmasını içinde yaşamaktadır. Her ciddi
siyasi krizde bu gerginliği içinde hisseden MHP’nin
işi kolay değildir.
Bu bakımdan CHP ve MHP’nin birleşmesini beklemek kısa vadede gerçekçi değildir. Ancak CHPMHP ittifakının Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de,
başarısız olması durumunda CHP ve MHP içindeki
muhalif enerjinin ortaya çıkması ve bu enerjinin siyasi partilerin ötesinde siyasi kimlikleri yeniden tartışmaya açabilecek bir sinerji veya eski kimlikleri ortadan kaldıracak bir atom bombası etkisi yaratması
mümkündür. Bu bakımdan birleşmeden ziyade her
iki partinin de iç hesaplaşmalar ve kopmalar yaşaması daha güçlü bir ihtimaldir. Mansur Yavaş’ın
Ankara başarısı CHP-MHP ittifakının ötesinde MHP
içerisindeki bu hesaplaşmada bir işe yaraması
mümkündür.
Şu anda CHP-MHP ittifakı için AK Parti karşıtlığı
dışında ortak bir siyasi programdan bahsetmek
mümkün değildir. 12 Eylül öncesinin sert sağ-sol
kutuplaşması içinde dahi MHP kimliğinin küçüklüğüne rağmen silinmediği unutulmamalıdır. Çözüm
sürecinin üreteceği formül, MHP’nin istikametini tayin edici bir rol oynayacaktır.
AK Part ve Başbakan Erdoğan karşıtlığı etrafında
yerel seçmlerde br ttfak kurulması nspeten
kolaydır. Ancak bunu mesela Cumhurbaşkanlığı
seçmlerne taşımak zordur. Çünkü bu ttfak bu kadar
kolay olsaydı, bu k partnn bu kadar zaman k ayrı
part olarak var olmasını zah etmek zorlaşırdı.
MAYIS 2014
13
İÇ POLİTİKA
şındaki bütün kararları Başbakan ve bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakanlar
sorumludur. Cumhurbaşkanı sorumsuzdur. Cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler
aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz. Buradan anlaşılacağı gibi yasama, yürütme ve yargıya ilişkin görev ve yetkilerini tam olarak kullanabilecek bir Cumhurbaşkanı
mevcut anayasamızda Başkanlık Sistemindeki bir
başkan ya da yarı başkandan çok daha güçlü bir
konumdadır. Gerisi sistem ve anayasa sorunudur.
Partili Cumhurbaşkanı, yarı başkanlık ya da başkanlık sistemine geçilmesi TBMM’nin kapasite ve
iradesine kalmış durumdadır. Buna da bu meclis ya
da 2015’te seçilecek meclis karar verecektir.
HALKIN SEÇTİĞİ CUMHURBAŞKANI
BAŞKANDIR
Cumhurbaşkanı devletin başı olarak tanımlanıyor.
Yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yapacağı görev
ve kullanacağı yetkilerden bazıları şunlardır:
Aydın BOLAT
SDE Stratejik Planlama Kurulu Başkanı
• TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,
30
Mart seçimleri üzerinden yürütülen kavganın ve kutuplaşmanın nedeni ‘Yeni
Türkiye Vizyonu’ ve hedefi Erdoğan
olmakla birlikte, asıl potansiyel amacı Cumhurbaşkanlığı seçimleriydi. Erdoğan, milletten güvenoyu aldı. Demokratik siyasi meşruiyetinin ve politik geleceğinin temel güvencesi olan halk desteği,
Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığının yolunu açmıştır.
Muhalefetin sesi kısıldı, dış dünya Erdoğan’ın zaferini kabul etti. Türkiye’nin değişim iradesi güçlendi,
demokratik reformların, açılımların önü açıldı. Cumhurbaşkanını halk seçecek, siyasi partiler ve seçim
sistemi yenilenecek, yeni anayasa çıkarılacak, çözüm süreci devam edecek, kamu yönetimi reformu, hükümet sistemi reformu, âdemi merkeziyetçi
yerel yönetim uygulamaları güçlendirilecek ve Yeni
Türkiye’nin inşa süreci halkın iradesinden güç alan
yeni bir sinerjiyle yoluna devam edecek.
14
MAYIS 2014
21 Ekim 2007 tarihinde yapılan referandumla Türkiye Cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar verdi.
Türkiye genelinde % 67 katılımla, % 69 evet diyerek
geçerli 28 milyon oyun 20 milyonu bu iradeyi ortaya
koydu. Artık iki türlü bir seçimle 5 yıl görev süresi için
cumhurbaşkanını TBMM değil halk seçecek. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi aslında Başkanlık sisteminin startı ve ilk adımıydı. Bugün de halkın seçtiği
Cumhurbaşkanı defakto Başkan konumunda olur.
Hele seçilen Erdoğan ise bu fiili başkan demektir.
Erdoğan’ın siyasi imajı, karizması ve siyasetteki başat
rolü otomatik olarak ülkeyi yeni bir rejime taşıyacaktır.
12 yıllık Başbakan; tecrübesi, liderlik vasıfları, bölgesel ve küresel prestijiyle devlet başkanı makamını
herkesten çok hak ediyor ve öne çıkıyor.
Türkiye’de parlamenter demokratik sistem içerisinde düzenlenen Cumhurbaşkanı’nın anayasal görev
ve yetkileri ABD Başkanından bile güçlüdür.
• Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na başkanlık
etmek ya da Bakanlar Kurulu’nu başkanlığı altında
toplantıya çağırmak,
• TBMM adına TSK’nın Başkomutanlığını temsil etmek,
• TSK’nın kullanılmasına karar vermek,
• MGK’yı toplantıya çağırmak ve başkanlık etmek,
• Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla
sıkıyönetim ya da olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkartmak,
• YÖK üyelerini ve rektörleri seçmek,
• AYM üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını, AYİM üyelerini,
HSYK üyelerini seçmek,
• Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer yasalarda
Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dı-
2007’de Cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle ilgili
referandumla, Türkiye parlamenter sistemden Başkanlık Sistemine doğru bir yola girmiştir. Türkiye’nin
değişim paradigması Başkanlık Sistemi istikametindedir. Yerel yönetimler ve Büyükşehir Belediyesi
Kanunu’ndaki değişiklikler, Seçim Sistemi ve Siyasi
Partiler Kanunu’ndaki değişim hazırlıkları ve kamu
yönetimi sistemindeki reform çabaları ‘devlet aklındaki’ demokratik dönüşümün temel referanslarını
işaret ediyor.
Özal döneminde başlayan Büyükşehir uygulamaları
son seçimde 30 ili kapsayacak anlamlı bir noktaya
gelmiştir. Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun son
hali şehrin tüm coğrafi sınırlarını kapsayan bir bölgesel yönetim birimini tanımlamaktadır. Büyükşehir
Belediye Başkanı ve seçilen Belediye Meclisi bütün
ilçeleri, beldeleri, köyleri içine alan bir yönetim or-
Cumhurbaşkanını halkın seçmes aslında Başkanlık
sstemnn startı ve lk adımıydı. Bugün de halkın
seçtğ Cumhurbaşkanı defakto Başkan konumunda
olur. Hele seçlen Erdoğan se bu fl başkan
demektr. Erdoğan’ın syas majı, karzması ve
syasettek başat rolü otomatk olarak ülkey
yen br rejme taşıyacaktır. 12 yıllık Başbakan;
tecrübes, lderlk vasıfları, bölgesel ve küresel
prestjyle devlet başkanı makamını herkesten çok
hak edyor ve öne çıkıyor.
MAYIS 2014
15
ganizasyonu durumundadır. Büyükşehirlerde artık
İl Genel Meclisi ve İl Özel İdareleri yoktur. Onların
yerine artık Büyükşehir Belediye Meclisi tam yetkilidir. Atanmış Vali sembolik bir konumda, merkezi
idarenin temsilcisi konumunda kalmıştır. 30 Büyükşehir Belediyesinin sınırları içinde ikamet eden nüfus toplam 60 milyon civarında olup, ülke toplam
nüfusunun % 78’i kadardır. Büyükşehirlerin coğrafi
sınırları da haritanın yarısından büyüktür. Bu sürecin
bir adım sonrasında, geriye kalan 51 küçük şehrin
ulaşım, coğrafik ve ekonomik durumlarına göre 3’er
5’er birleşmeleriyle oluşacak yeni büyükşehirlerle,
belki 40 büyükşehirle, bütün ülke nüfus ve haritası kapsanacak; Türkiye için yeni bir yerel yerinden
yönetim yapılanmasıyla, seçilmiş yöneticileriyle ve
yerel meclisleriyle, ademi merkeziyetçi idari sistemleriyle merkezi yönetim dışında yeni bir sisteme geçilebilecektir. Belki bu adımda Valiler seçilmiş Belediye Başkanlarından olur ve yerel bölgesel yapılar
hizmet ve yatırım yetkileriyle giderek güçlendirilirler.
Bu süreç, Başkanlık sisteminin kuruluşu ve güçlendirilmesinin sonucu olarak adım adım inşa edilebilir.
Müsteşarı hakkındaki soruşturma ve yargılamalarda
Cumhurbaşkanı’nın son yetkili olması da bu kertede
alınmış önemli ve manidar bir yasal koruma zırhıdır.
Yeni Türkiye’nin inşasında önemli bir basamak
olan Başkanlık Sistemi ve ademi merkeziyetçi yerel yönetim reformu; yine Yeni Türkiye’nin en büyük
demokrasi ve bölgesel vizyon projesi olan ‘Çözüm
Süreci’ni başarabilmek için gerekli görülmektedir. Bunun için Yeni MİT yasasının, MİT’e her türlü kurum ve kişi ile temas kurma yetkisi vermesi,
çözüm sürecinde yapılan görüşmelerde yasal zemin sağlarken, kuruma yönelik isimsiz ve dayanak
gösterilmeyen şikâyetler Cumhuriyet Savcılarınca
işleme konulamayacak. MİT’in dış istihbarat, milli
savunma, terörizm, uluslararası suçlar ve siber güvenlikle ilgili operasyonel etkinliğinin genişletilmesi,
uluslararası istihbarat ve istihbarata karşı koyma
yeteneklerinin güçlendirilmesi ülkenin bölgesel gücüne ve küresel rolüne etkinlik kazandıracaktır. MİT
Süreci Destekleyecek Seçim Sistemi
Değişikliği
Genel Seçimlere 14 ay kala, seçim sistemleri tartışılıyor. Muhalefet partilerinin yıllardır şikâyet ettiği ve
değişmesini istedikleri baraj sistemi ve seçimler için
Başbakan Erdoğan, 7 ay önce üç alternatifli teklif
sunmuştu. İlki şu anda uygulanan % 10’luk ülke barajıyla devam edilmesi, ikincisi ise barajı % 5’e çekip
5’li gruplandırmayla daraltılmış bölge seçim sistemi
ve üçüncü seçenek de ülke barajının tamamen kaldırılarak dar bölge seçim sistemine geçilmesi yönündeydi. Muhalefet bu tekliflere henüz cevap vermedi. AK Parti üç seçenek üzerinde çalışmalar ve
simülasyonlar yaptı. Bu çalışmaların sonunda “dar
bölge seçim sisteminin” uygun olacağı yönündeki
görüşler ağırlık kazanmaya başladı.
Dar bölge sistemindeki en önemli nokta, Türkiye’nin
TBMM’ye girecek milletvekili kadar bölgeye ayrılması ve her bölgeden en çok oyu alan partinin
adayının seçimi kazanması olarak ortaya çıkıyor.
Yeni Türkiye bu sistemde 550 seçim bölgesine ayrılacak. Her il daha önce çıkardığı milletvekili sayısı kadar kendi içinde bölgelere ayrılacak. Örneğin,
İstanbul kendi sınırları içinde 81 bölgeye ayrılarak
81 milletvekili seçilecek. Partilerin her bölge için bir
aday belirleyeceği sistemde en çok oyu alan parti adayı milletvekili olacak. Bu sistemde adayların
birebir seçmenle yakın ilişkiler kurarak çalışmalar
yapması mümkün olacak. Ayrıca bu sistemde %
10’luk ülke barajı da ortadan kalkmış oluyor. İngiltere ve Fransa’da değişik uygulamaları olan dar
bölge sistemi, parlamenter demokrasilerde istikrar
unsuru olarak da görülüyor. Bu sistemde katılımcı
demokrasinin önü açılırken seçmen “oyum boşa gider” kaygısı taşımayacak. Milletvekili hesabını parti liderine değil, kendini seçen seçmene verecek.
Parti başkanlarının milletvekili üzerindeki yaptırımı
azalarak milletvekilleri daha özgür olacak ve küçük
partiler de mecliste temsil imkânı bulacak. Dar bölge sisteminin en önemli getirisi “temsilde adalet,
yönetimde istikrar” sağlaması... Partilerin tek başına
iktidar olmasını kolaylaştıran sistem, reformlar için
hızlı adımlar atılması için iktidarın elini güçlendiriyor.
16
MAYIS 2014
2007’de Cumhurbaşkanını halkın seçmesyle lgl
referandumla Türkye parlamenter sstemden
Başkanlık Sstemne doğru br yola grmştr.
Türkye’nn değşm paradgması Başkanlık Sstem
stkametndedr. Yerel yönetmler ve Büyükşehr
Beledyes Kanunundak değşklkler, Seçm
Sstem ve Syas Partler Kanunundak değşm
hazırlıkları ve kamu yönetm sstemndek reform
çabaları ‘devlet aklındak’ demokratk dönüşümün
temel referanslarını şaret edyor.
Dar bölge sistemi, bir çoğunluk sistemidir ve bir
partinin küçük bir oy üstünlüğü ile bütün milletvekillerini kazanmasına, azınlıkta kalanların hiç temsil
edilmemesine sebep olabilir. Bu sistemin en önemli
zaafı, ölçeğin küçüldüğü feodal yapıların veya çıkar
ilişkilerinin belirleyici olmasını kolaylaştırmasıdır.
Sonuçta AK Parti bu sistemle hem Anayasayı değiştirecek hem de Başkanlık Sistemini getirecek bir
parlamento gücünü elde edebileceğini düşünüyor
olabilir.
Erdoğan, 30 Mart yerel seçimlerinden aldığı meşruiyet ve güçle, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve de
sonrasında gelecek genel seçimleri yeni seçim sistemiyle domine ederek istikrarı, değişim sürecini ve
temel reformları başarmayı planlıyor olabilir.
Ağustos’ta kazanılacak Cumhurbaşkanlığından
sonra genel seçimlere kadar devam edecek ara dönemde, Başbakanlığı taşıyacak siyasi aktör, genel
seçimlerle sistemin Başkanlığa dönüşümünde rol
oynayacak bir hizmet ifa edebilir.
Önümüzdeki 18 aylık dönem için tasarımlar böyle
bir yol haritası ortaya koyuyor gibidir. Ancak siyasette bir gün, bir hafta bile uzun zamandır. Şartlar,
konjonktür nasıl gelişir bekleyip göreceğiz.
Sonuçta Türkiye, iç ve dış şartların zorlamasıyla bir
sistem ve rejim değişikliğine doğru yol alıyor.
Bölgesel ve küresel mimari, güçlü ve büyük
Türkiye’nin inşasında, Türkiye’nin önüne bu tarihi
kader çizgisini koyuyor.
MAYIS 2014
17
İÇ POLİTİKA
Orhan MİROĞLU
SDE Tarih ve Toplumsal Hafıza
Araştırmaları Koordinatörü
ÇÖZÜM SÜRECİİ ve
ÖCALAN’IN MEKTUPLARI…
A
bdullah Öcalan’ın geçen yıl 21 Mart Newroz
günü Diyarbakır’da okunan mektubunun üstünden bir yıl geçti.
Geride bıraktığımız Mart ayının 21’nde, Öcalan tarafından kaleme alınan 2. mektup, yine Diyarbakır’da
ve Newroz alanında okundu. İkinci mektuba geleceğim, ama önce ilk mektuptan sonra yaşanan bir
yıla ilişkin bazı gözlemlerimi ifade etmek istiyorum.
21 Mart 2013’ten önce Paris’te üç PKK’li kadının
katledilmesi, çözüme yönelik ilk ciddi ve önemli
provokasyon oldu. Öcalan, bu cinayetlerin, çözüme yöneltilmiş bir darbe olduğunu açıkladı. Ne var
ki, cenazeler Türkiye’ye getirildiğinde korkulan hiçbir şey olmadı. Diyarbakır’daki törende, halkın yeni
başlayacak bir çözüm veya barış sürecinin arkasında duracağı açıkça görüldü.
2013 yılı; çözüm yanlılarıyla, içerde ve dışarda çözüm sürecini istemeyenleri karşı karşıya getiren çok
sayıda olayın yaşandığı bir yıl oldu.
Öcalan geçen sene Newroz alanında okunan mektubunda, silahlı mücadele döneminin bittiğini ilan
etti. Demokratik ve siyasi mücadeleyi öne çıkardı.
Her iki halkın bin yıldır devam eden beraberliğine ve
tarih içindeki sancılı yolculuğuna vurgu yaptı. Mektup, her iki halkın Misak-ı Milli sınırları içinde ve eşitlik temelinde beraber yaşayabileceklerine dair yeni
bir siyasi amacı ortaya koyuyordu.
PKK, silahlı mücadele geleneğinden gelen bir harekettir. Sık sık söylendiği gibi, PKK, Kürt halkının içindeki ‘jandarma korkusunu’ öldürdü. Bu bağlamda
oluşan ve PKK için son derece kıymetli olan değerlerin yerine başka bir şey koymak, silahlı mücadele
ve şiddet üzerinden siyasallaşmış bir harekete yeni
bir tarz önermek çok kolay değil.
18
MAYIS 2014
Bu tarzı veya anlayışı ancak Öcalan önerebilirdi.
21 Mart’ta okunan mektup bu bakımdan belli bir
paradigma değişimini ortaya koyuyordu. Öcalan’ın
mektubu çok tartışıldı ve çok da eleştirildi. Kürt hareketinin periferisinde olanların bir kısmı, Öcalan’ın
İmralı koşullarında özgür davranamayacağını iddia
ettiler. Dost bilinenler ise, Öcalan’ın hem Kürtleri hem Türkleri satışa getirdiğini yazdılar. Bunlara
göre, Öcalan ve Kürt hareketi, demokrasinin Erdoğan hükümeti eliyle yok edilmesine seyirci kalmış,
kendi sorunlarını çözmek uğruna Türkiye’nin otoriter bir rejime savrulmasına seyirci kalmışlardı.
2013 yılında, Kürtler, Gezi’ye çıkmadıkları ve 17
Aralık operasyonunu desteklemedikleri için yoğun
bir ideolojik ve siyasi baskı altında kaldılar. Kürt hareketini 17 Aralık operasyonunu gerçekleştirenlerin
ittifak saflarına çekmek için epey çaba gösterildi.
İktidar kaybına uğrayan toplumsal kesim ve sınıfların
yollarının, bu çerçevede liberal-sol kimliğiyle bilinen
aydın-yazarlarla kesiştiğine tanık olduk. Erdoğan’a
ve hükümete duyulan öfkenin tetiklemesiyle, daha
önce Kürt sorununda barış ve demokrasi arayışlarına katkı sunmuş olan bir takım yazarlar, yüz seksen
derece bir dönüşle çözüm sürecinin başarısızlığa
uğraması için ellerinden geleni yaptılar. Öcalan’ın
emri ve talimatıyla geri çekilen silahlı gruplarla söyleşiler gerçekleştirdiler ve bu söyleşilerde silahlı
gençlere, Erdoğan’a güvenmemeleri gerektiğini
söylediler.
Bunlardan biri, geçenlerde Süleymaniye’ye gitti.
Kaç gün kaldı orada bilmiyorum, ama döner dönmez, Türkiye modelinin artık Mezopotamya halkı
için geçerliliğini yitirdiğini yazdı. Kürtlerin nabzını en
iyi bunlar tutar, biliyorsunuz. Bir başkasının on yıl
çalışarak ortaya çıkaramayacağı bir sosyal ve siyasal gerçeği bunlar Hakkâri’de, Diyarbakır’da bir gün
ve bir gece kalarak, hemen ortaya çıkarırlar! Hatır-
MAYIS 2014
19
KCK davalarının bitmesi için koşulların hazırlanmasının müzakere edilmesi ve 30 Mart’tan sonra yeni
bir aşamaya geçilmesi mümkün olacak mı? Elbette
mümkün. Ama iki şartla: Hükümetin 30 Mart seçimlerinden başarıyla çıkması ve Kürt hareketinin bulunduğu zemini koruyarak, hükümete ve özellikle de
Başbakan Erdoğan’a karşı başlatılan ‘sivil isyana’
davet mesajlarını ve baskılarını ısrarla reddetmeye
devam etmesi.
layacaksınız, çözüm süreci başladığında ve özellikle Öcalan’ın mektubu okunduğunda, alelacele biri
Hakkâri’ye, biri Diyarbakır’a gitmiş ve Kürt halkının
savaş bitiyor diye ne kadar çok üzüldüğünü, çözüm
sürecinin toplumun üzerine adeta bir nötron bombası gibi düştüğünü filan yazmışlardı. Çözüm sürecine karşı olanlar, pusulalarını şaşırmış vaziyetteler.
Kürtler onlara değil, Erdoğan ve Öcalan’a inanıyor... Bundan daha büyük bir felaket olabilir mi!?
Kürtler’in Ortadoğuda Baasçılık’tan, Türkiye’de
Kemalizm’den uzaklaşmaları bu çevrelere dert oldu.
Çözüm sürecine ideolojik saldırıları, hem Öcalan’ı
hem de Başbakan Erdoğan’ı hedefleyen itibarsızlaştırma hamlelerini bir yana, çözüm sürecini boşa
çıkarmak için çok sayıda provokasyon, eylem ve
saldırıyı da hatırlamak gerekiyor. Paris katliamını
unutmak olmaz. Bu katliamın aydınlatılması, çözüm
sürecine çok önemli katkı sağlar.
Çözüm süreci, Başbakan Erdoğan’ın ve Öcalan’ın
ortaya koyduğu siyasi bir iradeyle mümkün oldu.
Akıbeti önceki başarısız deneyimlere benzemedi.
Türkiyeci bir çözüm olması, çok uluslu, çok aktörlü
çözüm süreçlerinin doğurabileceği risklerin devre
dışı kalmasını sağladı.
Süreç bugün çok güçlü bir toplumsal desteğe sahip... Ama bu destek çok kırılgan bir destektir ve
ülkenin siyasi ikliminden etkilenmeye müsait bir haldedir.
30 Mart seçimleri çözüm sürecinin de kaderini ve
gidişatını önemli oranda belirleyecek ve taraflar seçimlerden çıkacak sonuçlara göre yeni bir pozisyon
belirleyeceklerdir.
Silahsızlanma ve geri çekilmelerin tamamlanması
ve artık tirajı-komik mahkeme kararlarının alındığı
20
MAYIS 2014
Çözüm sürecinin kaderi, Türkiye’nin mevcut siyasi şartlarında ancak bu hükümetin ve Başbakan
Erdoğan’ın siyasi gücünü korumasına bağlıdır. Bu
gücün henüz bir siyasi alternatifi yoktur. Ama alternatifi olması da elbette, demokrasimiz ve Türkiye’nin
sorun çözme kabiliyetinin çeşitliliği açısından şüphe
yok ki, önemli bir avantaj ve zenginlik olurdu.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, memleketi Dersim’de, çözüm sürecinin kimsenin tekelinde olmadığını söylemesi ne yazık ki, kimseye
cesaret ve umut vermiyor. Çünkü aynı Kılıçdaroğlu
bir televizyon programında, ‘Siz iktidara gelirseniz,
İmralı’yla görüşmeleri sürdürecek misiniz?’ sorusunu cevapsız bırakmış bir siyasetçidir.
Diyarbakır bu yılın Newroz-Nevruz’unda da görkemli bir kutlamaya tanıklık etti. Baharın ve özgürlüğün müjdecisi Newroz-Nevruz büyük bir coşkuyla
kutlandı.
Diyarbakır’ın zengin bir tarih ve kültür hafızası var.
Farklı dinlerin ve inançların, farklı dillerin ve kültürlerin, birbirlerinden o kadar da ayrılamayacak olan
medeniyetlerin oluşturduğu bir hafıza…
Barışa ve bir arada yaşamaya saygının şehridir Diyarbakır…
Diyarbakır Newroz alanı geçen yıldan başlayarak
bu ülkenin toplumsal barışının inşasına giden yolda, önemli bir sürecin başlangıcına tanıklık yaptı.
Öcalan’ın mektubu okundu ve yeni bir süreç başladı. Barışa ve çözüme ta Paris’ten kurulan bir tuzağa düşmedi halk. Belleğine ve hafızasına güvendi.
Acısını ve yasını paylaşırken, barışa ve çözüme zarar gelsin istemedi… Hem ağladı, hem gökyüzüne
beyaz güvercinler uçurdu.
Çözüm süreci dediğimiz şey, aslında Öcalan’ın
İmralı’ya getirildiği tarihte başladı. Öcalan, 18 Mart
1999’da, yazdığı mektupta şunları söylüyordu:
“Anlamsız şiddet, sorunları içinden çıkılmaz hale getiriyor. Şiddete son vermek sorunların çözümünde
temel halka olmaktadır. Ağırlıklı olarak şiddet yaklaşımları objektif olarak çıkmazı derinleştirmekten,
sahte bir rant ekonomisi ve politik yapı üretmekten,
dolayısıyla en gerici sonuçlara yol açmaktan öteye
varamıyor. Mevcut durum aşılmazsa sonuç çıkmazda ve tekrarda derinleşmedir.”
Öcalan, daha sonra, 1 Eylül 1999’dan itibaren
PKK’nin silahlı güçlerinin ülkeyi terk etmesini istedi:
“Şiddetin pratik olarak da güvenceli olarak da sona
erdiğini kuşku götürmez bir biçimde kanıtlamak gerekiyor. Bu durumda en etkili sonuç alıcı yol, herkesi
üzerine düşeni yapmaya zorlayacak ve aynı zamanda kolaylık sağlayacak olanı, barış için silahlı mücadeleye son verme ilanıdır.”
Ne yazık ki, o yıllarda bu politikanın devlet nezdinde
bir karşılığı yoktu. Kimsenin böyle bir gelişmeye hazırlığı bulunmuyordu. Siyasi partilerin ve hükümetlerin, ordunun egemenlik alanı olmaya devam eden
Kürt sorununda, ne söyleyecek sözleri ne de ortaya
koyabilecekleri bir programları vardı.
PKK lideri, 1 Eylül’den geçerli olmak üzere aldığı
geri çekilme kararında şöyle diyordu:
“Türkiye’de çatışma ortamı insan hakları ve demokratik gelişmenin önünde engel teşkil etmektedir.
Ağırlıklı olarak Kürt sorunundan kaynaklanan şiddet, bunda temel rol oynamaktadır. Biriken öfkeler
ve tepkileri sabırla gidermeyi bilmek durumundayız.
Hayali yaklaşmamak, çok acılı bir savaşın ardından
barış geliştirmenin kolay olmadığını, büyük ustalık
kadar sabır ve olgunluk gerektirdiğini sürekli göz
önüne getirmek gerekir. Türkiye Sevr yaklaşımından korkuyor. Bu izlenimi tamamen silmek gerekir.
Türkiye ile düşmanlaşma oyunlarına gelinmemeli,
buna dikkat edilmelidir.”
Bu açıklamaların üzerinden neredeyse on beş yıl
geçti. Ama asıl sorun hala şudur: Öcalan’ın dediği
gibi, ‘Türkiye’yle düşmanlaşmamak’ ve dolayısıyla
da silahları bir pazarlık gücü gibi görmemek.
Oysa PKK geri çekilmeleri durdurmakla ve geçen
hafta da, ‘Öcalan özgürlüğüne kavuşmadan silahları bırakmayacağını’ ilan etmekle, silahlara ve silahlı
mücadeleye olan inancını hala koruduğunu ortaya
koyuyor. Çözüm sürecinin en zayıf karnı budur.
Ama bugünün koşullarında, dün olduğu gibi bugün
de, en önemli konu silahsızlanma programıdır. Bu
olmadan Öcalan’ın öngördüğü gibi süreci diyalogdan, sorunları müzakere aşamasına taşımak mümkün olmayacaktır.
Öcalan’ın mektubunun bu konuya ‘ama’sız ve net
bir öneri getirmesi elbette beklenmiyordu. İkinci
mektup yine de, muhtevası itibariyle, kamuoyunun
beklentileri yönünde kaleme alınmış bir mektup
oldu. Şu hususların altını çizmek gerekiyor:
- Öcalan, hükümete belli eleştiriler yöneltiyor. Ama
esas olarak hem hükümetin hem Kürt siyasetinin
çözüm sürecini korumak ve sürdürmek için azami
hassasiyeti gösterdiğine inanıyor.
- Anadolu, Mezopotamya ve Kürdistan coğrafyalarına yapılan vurgu önemlidir. Bu coğrafyayı ayıran
sınırların bugün dünyanın AB hariç hemen hiç bir
bölgesinde olmadığı kadar hızlı bir entegrasyon ve
nüfus mobilizasyonuyla kaynaştığına tanık olunmaktadır. Öcalan’ın mektubunda sözünü ettiği
Kürt-Türk siyasi ilişkilerinin geçen yüzyıla kıyasla,
bu yüzyıl içindeki en büyük avantajı belki de bu
nüfus mobilizasyonu ve entegrasyonudur. Entegrasyon derken bunu sadece Türkiye’nin Kürt nüfusunun Batı’yla entegrasyonu olarak anlamamak
lazım. Bu seçimlerde, Diyarbakır-Erbil arasında hızlı
tren projesinin bir vaat olarak gündeme gelmesi,
Başbakan’ın İstanbul’dan Habur’a kadar uzanacak
hızlı tren projesinden söz etmesi, tarihsel akışın ve
Türk-Kürt siyasi ilişkilerinin beş-on yıl içinde nerelere evrilebileceği konusunda fikir veriyor.
- Öcalan’ın mektubunda işaret ettiği ya darbelerle
ya da radikal demokrasiyle ülkenin yönetilmesine
dayalı iki alternatif, iki yönetim tarzı, meselenin özünü teşkil etmektedir. Bugünün siyasi mücadelesinin özü budur. Bunu Kürt siyasetinin en etkin ismi
olan Öcalan’ın görmesi ve buna göre bir pozisyon
alması, Kürt siyasetindeki olası gel-gitlerin ve savrulmaların önlenebilmesi bakımından, düşünsel ve
siyasi bir güvence gibidir. Çünkü bu durumda Kürt
halkının ne Gezi ne de 17 Aralık operasyonunun arkasında durması gibi bir durum söz konusu olmayacaktır, nitekim olmadı da.
Öcalan’ın birinci mektubu, çözüm sürecinin miladıysa, ikinci mektup belki de, bu milat içinde kalmanın
zorunluluğuna, şu içinde bulunduğumuz sımsıcak
iklime rağmen ve soğukkanlılığa işaret eden kısa
ama özlü bir manifestodur.
Türkiye’ye hayırlı olmasını dileyelim…
MAYIS 2014
21
İÇ POLİTİKA
PARALEL YAPI’YA KARŞI
TOPYEKÛN MÜCADELE
Bülent ORAKOĞLU
SDE Başkan Danışmanı
01
Mart 2014 tarihli MGK toplantısında, dış destekli bir proje ile yargı, polis, MİT ve TSK başta olmak üzere devletin
tüm kurumlarını hedef alan, illegal, hiyerarşik ve organize
bir şekilde devlet kurumları içine sızarak bir ahtapot misali kuşatan
paralel yapılanma ile topyekûn mücadele kararı, ulusal güvenliğimize
tehdit oluşturduğu gerekçesiyle, oy birliği ile alınmıştı.
Milli Güvenliğimize yönelik tehdit sıralamasında paralel devlet yapılanması ve dış bağlantıları yeni bir başlık olarak ele alınırken, mücadele stratejisi üç ana eksen üzerine oturtulmuştu. Bir anlamda, Paralel yapı ile mücadele MGK’da, hükümeti antidemokratik bir şekilde
hukuk darbesi ile iktidardan uzaklaştırma hedefinin fevkinde devletin
bekası meselesi olarak ele alınmış ve mücadele esasları da “devlet
görevi” çerçevesinde çizilmiş bulunmaktaydı.
Hükümet, Ortadoğu’da ve dünyada bağımsız ve sözü geçen br devlet olarak, MİT’n
uluslararası alanda ve ülke çnde hukuk alt yapısını güçlendrecek, sthbaratın hukuk
sınırlarını, görev sahası ve yetklern belrleyecek, yabancı ülke gzl servslernn
ülkemz stkrarsızlaştırma amaçlı eylem ve provokasyonlarını önleyecek, yerl
şbrlkçlern ortaya çıkarablecek yen MİT yasasını hazırlayarak TBMM’ye sundu.
Örgütün, kamudaki yapılanması, yurt dışı ve istihbarat örgütleriyle olan bağlantı ve özel sektörde baskıyla oluşturulan hâkimiyetinin bitirilmesine
yönelik hukuki ve idari tedbirler alınırken, bu kapsamda yürütülecek mücadele sırasında tabandaki
gönüllü kitle ile tavandaki örgütlü yapı arasında bağın koparılması hedefi doğrultusunda, mütedeyyin,
sosyal sorumluluk ve dayanışma bilinciyle hareket
eden samimi kitlelerin rencide edilmemesine özen
gösterilmesinin önemi üzerinde de durulmuştu.
Kamudaki yapılanma ile ilgili olarak devlete sızmış
yapıların, devlet gücü ve yetkisini kullanmalarını engellemek amacıyla, tüm bakanlıklarda, TÜBİTAK
ve finansal kurumlarda BDDK, SPK, Borsa İstanbul, Merkez Bankası, Ziraat ve Halk bankalarında
paralel yapıya mensup görevlilerin tespit edilerek,
görevden alma veya pasif göreve atamaya yönelik
görev yeri değişikliklerinin uygulanmasına başlandığı gözlenmektedir.
Bu anlamda paralel yapı ile en büyük mücadele 1725 Aralık darbe girişimini yargı ve emniyet’e sızarak
gerçekleştirmek isteyen illegal yapı’nın operasyonel
birimlerine yapılmış görünmektedir. Türkiye genelinde bugüne kadar binlerce emniyet görevlisi ile ilgili
olarak görev ve yer değişikliği yapılmış, müfettişlerce yapılan soruşturmalarda, 17-25 Aralık darbe girişimi ve legal görünen ancak hukuk dışı yöntemlerin
kullanılması nedeniyle, illegal bir konuma dönüşen
usulsüz telefon dinlemeleri, bazı verilerin kaçırılması
ve silinmesi, görevi kötüye kullanmak, yasa dışı veri
elde etmek ve servis etmek suçlamalarıyla özellikle
istihbarat, terör ve KOM şubelerinde 100’den fazla
görevli, müfettiş raporlarıyla açığa alınmış bulunmaktadır.
Ayrıca, Adana’da karşı casusluk ve yasadışı dinleme soruşturmasını yürüten savcılık yetkilileri, gözaltına alınan şüpheli emniyet mensuplarının sahte
22
MAYIS 2014
isimler kullanarak, mağdurların işlemediği suçları
işlemiş gibi gösterip, suç uydurarak hazırladıkları
sahte raporlarla özel yetkili mahkemelerden dinleme kararları almak suretiyle yasadışı dinlemeleri
gerçekleştirdiklerini tespit etmişti. Aynı usul ve yöntemlerle yapıldığı anlaşılan, Adana dışındaki illerdeki illegal dinlemeler ile ilgili soruşturma dosyaları
hakkında ise yetkisizlik kararı verilerek, Başbakanlık
Teftiş Kurulu’na gönderilmişti.
17 Aralık’tan günümüze darbe girişimi de dâhil olmak üzere 200’e yaklaşan usulsüz dinleme ve kişisel verilerin sorgulanmasıyla ilgili soruşturmaların
ülke genelinde devam ettiği de yetkililerin açıklamalarından öğrenilmişti.
Emniyet Teşkilatı içine sızmış paralel yapının deşifre edilerek pasifize edilmesi 3201 sayılı Emniyet
Teşkilatı ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunlarının ilgili
maddeleri gereğince atama ve yer değiştirmelerde
İl Valisi’nin yetkili olması nedeniyle kolayca gerçekleştirilebilmişti.
Ancak yargıya sızmış paralel yapının etkisiz hale
getirilebilmesi için, HSYK’nın yapısını değiştiren
kanun başta olmak üzere, TMK 10. Maddesi uyarınca kurulan Özel Yetkili Mahkemelerin tamamen
kaldırılması ve özel soruşturma usulü ve özel yetkili
savcı uygulamasına son verilmesine yönelik yasalar
hükümet tarafından süratle çıkarılmıştı.
Bu şekilde yargı içine sızmış paralel yapının, HSYK
içindeki uzantıları,17-25 Aralık darbe girişiminin
planlayıcıları ve MİT’e ait TIR’ların kanunsuz bir
şekilde aranmasını tezgâhlayarak ülkemizin ELKAİDE’ye silah ve mühimmat yardımı yaptığı yönünde uluslararası imajını zedelemeye yönelik algı
operasyonlarını yöneten unsurları ve usulsüz olarak
legal ve illegal telefon dinlemelerine onay veren yetkilileri etkisizleştirilerek görev yerleri değiştirilebilmiş
MAYIS 2014
23
ve haklarında gerekli adli ve idari soruşturmalar
başlatılmıştı.
Devlet içindeki Paralel Yapılanma ve diğer sızması
muhtemel yapılarla ilgili olarak MİT’te müfettişlerce
çok geniş kapsamlı üst düzey yöneticilerin de dâhil
olduğu bir soruşturma sürerken, TSK içinde Genelkurmay Adli Müşavirliği’nin, paralel yapının ordu
içindeki uzantılarını ortaya çıkarabilmek amacıyla
bir soruşturma başlattığı ve Adana ve Hatay’da
durdurulan TIR’lar ile ilgili olarak olaya karışan ve
Kontrespiyonaj suçlaması ile haklarında dava açılan
askeri personel ile ilgili olarak Adana Cumhuriyet
Başsavcılığı’ndan bilgi istediği ortaya çıktı.
2012 yılında Başbakan Erdoğan’ın evinde ve resmi
konutundaki çalışma ofisinde sınırlı sayıda kişi ile
gerçekleştirilen kozmik toplantılarda ülke güvenliği
ile ilgili, dış politika stratejilerinin görüşüldüğü devlet
sırrı niteliğindeki bilgilerin ayrıntıları, aralarında ABD
ve Almanya’nın da bulunduğu bazı Batılı ülkelerle
yapılan ikili ve heyetler arası görüşmelerde yabancı devlet adamları tarafından örtülü ifadelerle ima
edilmişti.
Devlet sırrı niteliğinde olan ve daha önce kamuoyu
ile paylaşılmamış bilgilerin, yabancı devlet adamları
tarafından dile getirilmesi, dinleme yapılıp yabancı istihbarat örgütlerine servis edildiği şüphesi ve
gerçeğini gözler önüne serdi. MİT teknik ekibi tarafından, Erdoğan’ın evinde, Başbakanlık Merkez
binasındaki makam odası ve çalışma ofisinde yapılan kapsamlı taramalarda aktif halde birden fazla
dinleme cihazı bulundu. Konu ile ilgili olarak Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı’nca casusluk suçundan
soruşturma yürütülüyor.
Türkiye’nin genel güvenliğine ilişkin kozmik sırların
dinleme yolu ile yabancı ülke istihbarat örgütlerine
sızdırılması ve uluslararası ilişkilerde ülkemize karşı
kullanılmasına yönelik olarak Dışişleri Bakanlığı’nda
devletin üst katları arasında yapılan kozmik toplantının dinlenip yerel seçimlerden üç gün önce montajlanarak servis edilmesi ve bu konuşmaların paralel
yapı medyasında yer alması casusluk yapılarak siyasetin dizayn edilmesine yönelik bir faaliyettir.
Paralel Yapı’yı, küresel ülkelerin Türkiye’deki yerli işbirlikçileri olarak da nitelememiz mümkündür.
Türkiye, geçmiş yıllarda Küresel ve Batılı ülkelerin
ülkemizde yerli işbirlikçilerinin etki ve nüfuz ajanlarının yıkıcı faaliyetlerini, MİT’in İstihbarat’a Karşı Koyma (İKK) mücadelesinde küreselleşme olgusunun
Mll İsthbarat Teşklatı’nın çağın gereklerne uygun hale getrlmes ve dğer sthbarat
teşklatlarının mkân ve kablyetlerne kavuşturulablmes çn hazırlanan yen kanunun, Türkye’nn
Ortadoğu ve dünyada söz sahb olmasını stemeyen kolonyalst ülkeler rahatsız ettğ aşkâr.
getirdiği yeni iç ve dış tehditlere karşı tedbirleri tam
ve zamanında alamaması nedeniyle önleyememişti. Bu nedenle Hükümet, Ortadoğu’da ve dünyada
bağımsız ve sözü geçen bir devlet olarak, MİT’in
uluslararası alanda ve ülke içinde hukuki alt yapısını
güçlendirecek, istihbaratın hukuki sınırlarını, görev
sahası ve yetkilerini belirleyecek, yabancı ülke gizli
servislerinin ülkemizi istikrarsızlaştırma amaçlı eylem
ve provokasyonlarını önleyecek, yerli işbirlikçilerini
ortaya çıkarabilecek yeni MİT yasasını hazırlayarak
TBMM’ye sundu.
Yerel seçimlerden AK Parti’nin zaferle çıkması karşısında, paralel yapının desteğinden umduğunu bulamayan muhalefet partileri ve paralel yapı medyası,
TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüp kabul edilen
MİT yasasına kamu yararı ve milli güvenlik açısından katkı sağlayacak yeni teklif ve yapıcı eleştirilerde bulunmak yerine, siyasi ve ideolojik bakış açısı
nedeniyle, Başbakan Erdoğan ve MİT’i hedef alan
inanılmaz, asparagas haber ve kara propaganda
içerikli iddiaları ortaya atmayı tercih etmişlerdi.
MİT’e yeni kanun ile verilen iç operasyon yetkisi yalnızca casusluk suçlarında ve devlet sırrının ifşasında
söz konusudur. MİT’in görev ve yetki açısından hukuki sınırları, yeni yasada çerçevesi çizilerek, açıkça
belirtilmiş ve dış istihbarat vurgusu yapılmıştır.
MİT’in görev tanımı ve sahası dış istihbarata ilişkin
siber güvenlik, terörle mücadele ve ülke içine sızmış
veya sızmaya çalışan başka ülkelerce ajanlaştırılmış
casusluk faaliyetlerinin (İKK) deşifre edilerek yargı
önüne çıkarılması ile sınırlandırılmıştır. Türkiye’nin
caydırıcı gücünü arttırmak gayesiyle terörle mücadele ve milli güvenliğe ilişkin konularda, Bakanlar
Kurulu kararıyla, MİT’e dış operasyon yetkisi verilmesi ulusal güvenliğimiz açısından önemli ve yerinde bir karar olmuştur.
Kanun taslağında yer almayan ancak kamuoyunda
yapılan tartışmalarda haklı olarak eleştirilen, MİT’in
şeffaf, denetlenebilir ve hesap verilebilirlik açısın-
24
MAYIS 2014
dan, parlamento denetimine tabi olmasına yönelik
ek bir maddenin eklenmesi, MİT Yasası üzerinden
Başbakan Erdoğan aleyhine kişilik suikastı düzenlemeye çalışan paralel yapının etki ve nüfuz ajanlarının
faaliyetlerini bir nebze olsun etkisiz kılabilmiştir.
Paralel yapının yeni yasa ile özel hayatın gizliliğinin
ihlal edileceği, MİT’in istisnasız herkesin telefonlarını legal veya illegal dinleyebileceği, sınırsız ve geniş
yetkilerle donatıldığı yönünde kamuoyunu yasanın
aleyhine yönlendirerek kışkırtmaya yönelik, dezenformasyon faaliyetlerinin sırrının, kanun tasarısının
8. maddesinde belirtilen, İKK faaliyetlerinin güçlendirilmesini engellemeye yönelik olduğu anlaşılıyor.
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın çağın gereklerine uygun hale getirilmesi ve diğer istihbarat teşkilatlarının imkân ve kabiliyetlerine kavuşturulabilmesi için
hazırlanan yeni kanunun, Türkiye’nin Ortadoğu ve
dünyada söz sahibi olmasını istemeyen kolonyalist
ülkeleri rahatsız ettiği aşikâr.
Ancak bağımsız ve güçlü bir Türkiye Devleti’nin dış
dünyada caydırıcı gücünü arttırarak elini güçlendiren, batılı istihbarat servisleriyle boy ölçüşebilecek,
yeni MİT perspektifinin ülke içinde, dışarıyla iltisaklı hangi güç odaklarını rahatsız ettiği bir o kadar
önemli ve o kadar açık ki...
Yeni MİT yasasının Cumhurbaşkanlığınca onaylanmasından sonra yürürlüğe girmesiyle, paralel yapı
ile mücadelede mihenk taşı olacağı konusunda
kimsenin şüphesi yok. Ancak paralel yapı ile mücadelede ayrı ayrı süren soruşturmaların tek bir soruşturma dosyası içinde ete kemiğe büründürülmesiyle
dış desteğin kesilmesine yönelik tedbirlerin alınması
çok önemli görünüyor. Zira paralel yapı bu kez can
havliyle, hükümetin meşru olmadığına yönelik bir
kara propagandayı uluslararası arenada devreye
sokmuş görünüyor. Bu şer odağa söylenebilecek
tek sözümüz var: “Korkunun ecele faydası yok.”
MAYIS 2014
25
DIŞ POLİTİKA
Dünyanın Kaht-ı Rical Sorunu:
KÜRESEL KRİZ ORTAMINDA
LİDERLİK BOŞLUĞU
Prof. Dr. Birol AKGÜN
SDE Başkanı
İster ulusal düzeyde olsun, ister küresel çapta olsun siyasi,
ekonomik veya toplumsal krizler patlak verdiğinde geniş halk kitleleri
gözlerini öncelikle liderlerine çevirirler. Siyasi karar alıcılardan kendilerini rahatlatacak, yol gösterecek ve gidişata müdahale edecek ümit verici sözler duymak ve kararlı davranışlar sergilemelerini beklerler. Aksi durumda artan belirsizlikler ortamında toplum psikolojik olarak gerilir, medya kötümserlik pompalamaya başlar, piyasa aktörleri panikler ve krizler zinciri adeta
kendini gerçekleştiren kehanet gibi ardı ardına sökün etmeye başlar. Bu anlamda siyasi liderlerin kriz
anlarındaki soğukkanlı duruşları, yatıştırıcı konuşmaları ve belli bir yol haritası çizerek onu kararlılıkla
uygulamaları krizlerin aşılmasını kolaylaştırır. Geniş toplum kesimlerinde rahatlama sağlar.
28
MAYIS 2014
Vurgulamaya çalıştığımız şey şudur: İçnden geçtğmz dönemde, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan güç
dengelernde, köklü değşklkler yaşanırken ve oluşturulan kurumsal yapılar meşruyet krz yaşarken,
ABD gb br hegemonk gücün gelşmeler yalnızca uzaktan zlemes ve kendsn pasf br zleyc olarak
tarhn akışına bırakması nsanlığın geleceğ açısından çok da doğru br yaklaşım olarak görülemez.
Küba Krizi zamanında, ABD Başkanı Kennedy’nin
krizi yönetme sürecinde izlediği diplomatik strateji,
Soğuk Savaş’ın “sıcak bir çatışmaya” dönüşmesini
engellemiştir. 1929 Buhranı sonrasında ABD Başkanı Roosevelt’in izlediği siyaset ve sergilediği reformcu liderlik, ülkede o zamana kadar hakim olan
liberal paradigmayı değiştirmiş, “yeni düzeni” (new
deal) getirerek sosyal refah devletinin temelleri atılmıştır. Gorbaçov, son yıllarında giderek hantallaşan
ve atalete düşen Sovyetler Birliği sistemini izlediği
açıklık (glasnost) ve yeniden yapılanma (perestroyka) politikaları ile rehabilite etmeye çalışmış, ama
kurtaramayınca yumuşak bir şekilde dağılmasını
sağlamıştır. Gorbaçov olmasaydı belki de Sovyetler
Birliği herkese maliyeti çok daha yüksek olacak şekilde kanlı bir çatışma sürecinde çökebilirdi.
20. yüzyılda iki büyük dünya savaşı yaşayan
Avrupa’da, AB’nin fikri ve siyasi temellerini atan W.
Churchill, J. Monnet, R. Schuman, K. Adenauer
gibi Avrupalı öncü liderler olmasaydı; Avrupa’nın
bugün ulaştığı refah seviyesini ve yarattığı kalıcı barış ortamını kurmak hiç kolay olmazdı. Benzer şekilde Çin’de 1970’lerin sonunda Mao’nun ardından
iktidara gelen Deng Xioping, komünist parti yönetimini ve devlet bürokrasisini ikna ederek “dünya ile
barış ve uyum içinde kalkınma” stratejisini geliştirmiştir. Son otuz yılda Çin’in güçlü kalkınma hamleleri sayesinde zenginleşerek dünya politikasına
geri dönmesini sağlayan “sosyalist piyasa ekonomisinin” siyasi mimarı o’dur. Almanya açısından
ise krizleri kendi ülkesi lehine çevirme anlamında
iki Almanya’yı tereyağından kıl çeker gibi ustalıkla birleştiren ve ABD’nin, Doğu Avrupa’ya doğru
genişlemesine destek veren Helmuth Kohl’ü de
herhalde Avrupa’daki son otuz yılın vizyoner liderlerinden biri olarak görmek gerekir. Bizim yakın tarihimiz açısından Menderes, Özal ve Erdoğan gibi
siyasiler toplumun önünü açan ve tarihe iz bırakan
vizyoner liderler. Buna karşın, defalarca demokratik
yöntemlerle iş başına gelmesine rağmen her düdük
çaldığında, halkın emanetine sahip çıkmak yerine
şapkasını alıp kaçan Demirel ve Milli Güvenlik Kurulunda “Anayasa fırlatma” tartışması yaşandığında
kameraların karşısına geçip “bugün derin bir devlet
krizi yaşıyoruz” diyerek Şubat 2001 krizini patlatan
Ecevit’in siyasi liderlikleri ise hep tartışılacak ve sorgulanacaktır.
Güç Değişimi Sürecinde Lider Boşluğu
Krizleri Derinleştiriyor
Bugünlerde küresel istemde ciddi bir kriz var. Güçlü ve vizyoner liderliğe olan ihtiyaç giderek artıyor.
Hatta iç içe geçmiş bir dizi kriz olduğunu söylemek
yanlış olmaz. Öncelikle, küresel sistemde II. Dünya
Savaşı sonrasında oluşan güç dengelerindeki değişim süreci giderek hızlanıyor. 1940’larda dünya
zenginliğinin ancak yüzde 7’sini üreten Uzak Doğu
ülkeleri bugün yüzde 40’ını üretiyor. 2008’de Batılı ülkelerde başlayan derin ekonomik kriz de bu
dengesizliği daha görünür hale getirdi. Liberal ekonomik sistem artık üretim, gelişme ve istikrar sağlamada yeterince başarılı bulunmuyor. Oysa Batı
dışı dünyanın yükselen güçleri çok daha dinamik ve
başarılı sonuçlar üretiyor. Önümüzdeki yıllarda statüko güçleri olan ABD ve Avrupa ülkeleri ile sayıları
bir düzineyi bulan yükselen güç merkezleri arasındaki rekabetin her anlamda şiddetleneceğinde hiç
şüphe yok.
ABD “Yorgun Savaşçı” Rolünü Oynuyor
Küresel güç dengelerindeki hızlı değişim sürecinde
krizleri yönetecek ciddi bir siyasi akıl ve tecrübe gerekiyor. Oysa Batı merkezli küresel sistemin başat
aktörü olan ABD artık oyun kuruculuk rolünü oynamak istemiyor. Bunun pek çok nedeni var. Öncelikle, ABD’nin 11 Eylül sonrasında terörle mücadele
adına giriştiği Irak ve Afganistan’ın işgali politikaları
başarısızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Amerika ne Irak’ta ne de Afganistan’da yeni bir Almanya
MAYIS 2014
29
veya Japonya gibi demokratik ve istikrarlı hükümetler yaratamadı. Ulus inşa politikaları başarısız oldu.
Saddam’ın ve Taliban’ın baskıcı otoriter sistemleri
yıkıldı ama yerine yeni bir sistem kurulamadı. Meşruluğu tartışmalı olan askeri operasyonlar ve Drone
saldırıları gibi politikaları nedeniyle ABD kendi hegemonik gücünün en önemli pekiştirici ögelerinden
biri olan yumuşak gücünü kullanma imkânını kaybetti. Amerika artık dünyada en çok sevilen ve taklit
edilen bir ülke olmaktan çıktı; korkulan ve güven
duyulmayan bir ülke haline geldi. Dahası kendine
güveni de derinden sarsıldı.
Şu tespiti yapmak mümkün: ABD bugün tıpkı Vietnam savaşı sonrasında olduğu gibi siyasi olarak
tam anlamıyla post-travmatik güvensizlik sendromu yaşıyor. Böyle bir psikoloji hem ABD siyasi elitlerinde hakim, hem de geniş toplum kesimlerinde
oldukça yaygın olarak gözleniyor. Tam da bu nedenle bugünlerde medyası ve elitleriyle ABD sürekli
olarak declinism, yani Amerikan gücünün gerileyişini tartışıyor. Dünya GSMH’sinin hâlâ neredeyse
çeyreğini üreten bir ülke için artık çöküş psikolojisi
kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşmüş
durumda. PEW tarafından Aralık 2013’te yapılan bir
araştırmaya göre, elli yıldır ilk kez Amerikan halkının
çoğunluğunun “ABD’nin uluslararası alanda kendi
işine bakmasını ve diğer ülkelerin de kendileri açısından iyi olanı yapmaları gerektiğine” inandıklarını
ortaya koyuyor. Yine aynı araştırmaya göre, halkın
yüzde 80’i Amerika’nın uluslararası politikada başkalarını düşünmemesi ve kendi ulusal sorunlarına
odaklanması gerektiğine” inanıyor.1
Amerikan Kamuoyu İzolasyonizme Kayıyor
Amerikan dış politikasındaki tartışmalar bağlamında araştırma bulguları bize artık ABD’nin toplumsal
olarak tecritçi (izolasyonist) politikaları desteklemeye başladığını gösteriyor. Aslında içe kapanma ve
kendi kendine yetme politikası ABD siyasi tarihinde
en uzun süre uygulanmış politikadır. Monroe Doktrini olarak bilinen ve Başkan Monroe’nün 1823 yılında açıkladığı Avrupa’nın iç çatışmalarına karışmama
politikası II. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.
Hatta Wilson gibi güçlü liderler bile ABD’deki bu
geleneği bozamamıştır. Nitekim Wilson büyük bir
idealizmle, ABD’yi I. Dünya Savaşı’na sokmayı başarmış ve Milletler Cemiyeti gibi bir kuruluşun siyasi
30
MAYIS 2014
ebeliğini de yapmış olmasına rağmen, Kongre’yi
ikna edemediği için 1941’e kadar Amerika uluslararası politik angajmanlardan uzakta kalmıştır. Şimdi
uzun bir dünya liderliğinin ardından ve küreselleşmiş dünya şartlarında derinleşen ekonomik bağımlılık ve tüm askeri angajmanlarına rağmen, ABD’nin
dış politikada tam anlamıyla II. Dünya Savaşı öncesine dönmesi çok kolay olmayacaktır. Yine de
kamuoyunda bu yönde ciddi bir siyasi eğilimin güç
kazandığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Demokratik bir ülkede, halkın tecritçi bir dış politika
tercih moduna girdiği bir dönemde, başta Başkan
Obama olmak üzere ABD’yi yöneten siyasal elitlerin
aktivist ve müdahaleci bir politika izlemeleri oldukça
zordur. Bu bağlamda lider olarak Obama’nın kendi halkına ve aslında tüm dünyaya karşı iki önemli
rolü olduğunu belirtmek gerekir. Birincisi, vizyoner
liderlik, kamuoyunun arkasından gitmeyi değil, halkı
arkasından sürüklemeyi gerektirir. Lipmann’ın erken dönemde belirttiği gibi, aslında kamuoyu çoğu
zaman siyasi elitler tarafından medya üzerinden
kendisine aktarılan mesajların yankısından (echo)
başka bir şey değildir. Obama Başkan ve lider olarak kendisi de sık sık önceliğin iç politikaya verilmesi
gerektiğini vurguladığı için, halkın ABD’nin uluslararası politikada izolasyonist bir yaklaşımın benimsenmesine ilişkin düşünceleri giderek güçlenmektedir.
Oysa ABD gibi devasa bir gücün ve büyük tarihsel
tecrübeye sahip bir ülkenin lideri olarak Obama’nın
oynaması gereken ikinci bir rol daha vardır. O da
ABD’nin uluslararası alanda üstlendiği sorumluluklarını yerine getirmesidir. Sorun yalnızca siyasi olarak normatif ve ahlaki ilkelerin korunmasıyla sınırlı
değildir. Konu dünya barışını ve istikrarını yakından
ilgilendirmektedir.
Sorumlu Liderlik Şart
Vurgulamaya çalıştığımız şey şudur: İçinden geçtiğimiz dönemde, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan
güç dengelerinde, köklü değişiklikler yaşanırken ve
oluşturulan kurumsal yapılar meşruiyet krizi yaşarken, ABD gibi bir hegemonik gücün gelişmeleri yalnızca uzaktan izlemesi ve kendisini pasif bir izleyici
olarak tarihin akışına bırakması insanlığın geleceği
açısından çok da doğru bir yaklaşım olarak görülemez. Olsa olsa böyle bir davranış yanlış ve sorumsuz
bir davranış olarak değerIendirilebilir. Oysa bugün
Amerka’dan beklenen şey şudur: Eğer
dünya le lşklern mnmze ederek çe
kapanmacı br syaset zlemeye başlayacaksa,
bunu alenen açıklaması ve küresel yönetşm
sstemnn yenden yapılandırılması çn
uluslararası topluma çağrıda bulunması
gerekr. Hatta yenden yapılanma konusunda
da dünyaya lderlk yapması ahlak ve syas br
sorumluluktur.
Suriye’den Ukrayna krizine kadar Washington’un ve
lider olarak Obama’nın sergilediği ilgisiz, mesafeli
ve olup biteni kadere boyun eğer gibi kabullenme
politikası tam bir sorumsuzluk örneği olarak görülmektedir.
Yanlış anlaşılmaması adına şunu da söylemek gerekir; burada anlatmaya çalıştığımız konu ABD’nin soğuk savaş koşullarındaki gibi güçlü rakiplerine karşı
çevrelemeci, zayıflara karşı ise müdahaleci bir tavır
izlemesini savunuyor değiliz. Savunduğumuz şey,
uluslararası sistemde güç tekelini kaybetse de, hâlâ
en güçlü aktör olan ABD’nin kurucu babalığını ve
ev sahipliğini yaptığı Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin uluslararası toplum adına üstlendiği barış ve güvenliği koruma sorumluluklarını yerine getirmesinde
öncü rol oynamasıdır. Bugün eksikliği hissedilen asıl
şey aslında tam da budur.
Obama Arap Baharını Yönetemedi
Arap Baharı sürecinde ABD’nin izlediği politika bu
anlamda eleştiriyi hak eden ve Orta Doğu halklarının
özgürlük, barış ve demokrasi ümitlerinin yeşerdiği
bir tarihsel sürecin heba edilmesine yol açan ya da
en azından çok geciktiren bir sonuç doğurmuştur.
Zira kendi iç sorunları ve ekonomik krizle uğraştığı gerekçesiyle, 2011 başlarında ivme kazanan
Arap halklarının diktatör yönetimlere karşı başlattığı isyanlar karşısında Obama yönetimi çok ihtiyatlı,
kararsız ve hatta kendi değerleri ve gelenekleriyle
uyuşmayan bir politika izlemiştir. Bu tavır Tunus
ve özellikle Mısır’da otoriter liderlerin düşüşünü
geciktirmiştir. Libya’da, BM kararlarına rağmen
ABD, NATO operasyonlarına katılmamış yalnızca
istihbarat desteği vermekle yetinmiştir. Obama’nın,
Suriye politikası ise tam bir trajedidir. Defalarca
“Beşşar Esed gitmelidir” şeklindeki resmi açıklamalarına rağmen yönetim eylemsel olarak ciddi hiçbir
şey yapmamıştır. Özellikle 2013 Ağustos ayında
Esed’in muhaliflere karşı kimyasal silah kullanmasına rağmen, Obama’nın acziyet içine düşmesi ve
hâlâ Esed yönetimini muhatap alarak Rusya’nın
kotardığı bir çözüme razı olması, Obama’nın liderlik anlayışını anlatma adına oldukça öğreticidir.
Mısır’da, El-Sisi’nin askeri bir darbeyle seçilmiş bir
yönetimi yıkması karşısında, Obama yönetimi demokrasiyi kurtarma adına hiçbir girişimde bulunmadığı gibi, üstü örtülü bir şekilde askeri yönetime
destek de vermiştir. Kendisinin Kahire’de 2009
Nisan’ında yaptığı ve Arap dünyasını reform yapmaya ve demokrasiye çağıran tarihi konuşması da
hatırlanınca, Obama’nın lider olarak içine düştüğü
durum daha iyi anlaşılacaktır. Ancak ortaya, kendine güvenmeyen, ülkesinin değerlerine sadık kalma kaygısı bulunmayan, dünyada yalnızca ABD’nin
stratejik çıkarlarına zarar verme potansiyeli olan Çin
gibi ülkelere karşı tedbir almakla meşgul olan zayıf
ve dar vizyonlu bir başkan imajı veriyor.
MAYIS 2014
31
DIŞ POLİTİKA
Sorumlu Bir Ricat Politikası Gerekiyor
Başkan Obama’nın, ABD’nin dünyadaki rolünün
ne olması gerektiğine ilişkin fikirlerine elbette herkes saygı duyacaktır. Hatta emperyal bir gücün
uluslararası arenadan çekilmesi, Türkiye dahil pek
çok yükselen güç için yeni imkânlar ve fırsatlar da
sunmaktadır. Ancak ABD dünya politikasından bilinçli bir şekilde elini eteğini çekerken, boşluk bırakmadan “sorumlu bir ricat politikası” da geliştirmek
zorundadır. Zira ani çekilme Rusya’nın, Kırım’ı ilhak
politikasında görüldüğü üzere kaba güç kullanarak genişleme eğilimindeki ülkelere geniş manevra alanları açmakta, çatışmalar artmakta ve dünya
barışı tehlikeye girmektedir. Amerika’dan beklenen
şey şudur: Eğer dünya ile ilişkilerini minimize ederek
içe kapanmacı bir siyaset izlemeye başlayacaksa,
bunu alenen açıklaması ve küresel yönetişim sisteminin yeniden yapılandırılması için uluslararası
topluma çağrıda bulunması gerekir. Hatta yeniden
yapılanma konusunda da dünyaya liderlik yapması
ahlaki ve siyasi bir sorumluluktur.
Sorunun özü şu ki, Obama yönetimi bugün izlediği
politikalarla ne dünyanın geleceğine ilişkin tutarlı ve
kapsayıcı bir vizyon geliştirmektedir; ne de dünya
sistemindeki dönüşümün barışçıl ve sancısız olmasını sağlayacak proaktif bir liderlik sergilemektedir. Kendi bencil çıkarlarına odaklanan, uluslararası toplumun beklentilerine duyarsız kalan ve
yapılan haksızlıkları ve adaletsizlikleri görmezden
gelen bir hegemon güç ile karşı karşıyayız. Daha
kötüsü, ABD’nin müttefiki olan ve Batı hegemonik
sisteminin Avrupa ayağını oluşturan ülkelerde de
32
MAYIS 2014
Washington’u uyaracak ve işbirliğine zorlayacak
ciddi ve vizyoner liderlik eksikliği had safhada devam ediyor. Batılı ülkeler bugün Almanya’da olduğu
gibi büyük koalisyonlar, Fransa’da olduğu gibi silik
politikacılar veya İtalya’da olduğu gibi teknokrat kabineler tarafından yönetiliyor. J. Monnet ve H. Kohl
veya W. Churchill gibi irade ve vizyon sahibi güçlü
liderler ne yazık ki yok. Tam anlamıyla Batı dünyası
kaht-ı rical sorunu yaşıyor. Ortaya çıkan sonuç ise
Putin gibi, dünyaya kaba güç ve jeopolitik kazanımlar/kayıplar penceresinden bakan otoriter liderlere
ve Esed gibi diktatörlere geniş bir manevra alanı
bırakılmasıdır.
Türkiye’nin Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı
Davutoğlu eliyle son yıllarda BM dahil uluslararası
platformlarda her fırsatta dile getirdiği, BM Güvenlik
Konseyinin acilen reforma tabi tutulması ve daha
adaletli bir dünya için herkesin uluslararası ahlak,
hukuk ve siyaset normlarına saygı göstermesine
yönelik çağrısı bugünlerde daha iyi anlaşılıyor. Suriye’deki rejimin işlediği insanlık suçlarını görmezden
gelenler, Mısır’daki binlerce masum insanın askeri
darbe tarafından Adeviye meydanında acımasızca
katledilmesini eleştirmekten aciz olanlar, Ukrayna
gibi Batı’nın yanı başındaki bir ülkede benzer ihlaller
ve oynanan siyasi oyunlar karşısında şimdi o ilkelere tutunarak politikalar geliştirmeye çalışıyorlar.
Tüm bunlar bir kez daha bize bugünkü dünyanın en
büyük sorunlarından birinin vicdanlı, vizyoner ve adil
liderlik açığı, yani kaht-ı rical olduğunu gösteriyor.
Dipnot
1
Ian Bremmer, “The Tragic Decline of American Foreign Policy”, National Interest (16.04.2014)
IRAK’TA
PARLAMENTO
SEÇİMLERİ
Doç. Dr. Mehmet ŞAHİN
SDE Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler
Programı Koordinatörü
2003
yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin işgalinden sonraki süreçte Irak, 30 Nisan 2014
tarihinde üçüncü defa parlamento seçimlerine gidiyor. İşgalin üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen Irak bir türlü siyasi istikrarı yakalayamadı. 2003’ten 2011 yılına kadar süren
ABD işgali de, ABD’nin 2011 yılında işgali sonlandırması da
siyasi istikrarı sağlamadı. ABD’nin işgali sonlandırmasıyla
istikrarın sağlanacağını ileri sürenlerin savları aradan geçen
sürede doğrulanmadı. Hatta tam tersi, Irak her geçen gün
mezhepsel, etnik ve bölgesel çatışmaların içine düştü. Son
dönemde Irak’ta yaşananlara baktığımızda 30 Nisan 2014
tarihinde yapılacak parlamento seçimlerinin de istikrar getireceğini söylemek aşırı iyimserlik olacaktır.
MAYIS 2014
33
Merkezi Hükümeti arasındaki sorunları çözmediği
görülmektedir. Hatta geçen süre içerisinde Erbil’in
Bağdat’tan daha da uzaklaştığı rahatlıkla söylenebilir. Tartışmalı bölgeler sorunu, Kerkük’ün statüsü
gibi baştan beri gelen sorunlara şimdi petrol satışı
ve bütçe krizi gibi yeni sorunların da dâhil olduğu
görülmektedir. Bağdat, elinde bulundurduğu petrol geliri sayesinde sahip olduğu gücü korumaya
çalışırken, Erbil nerdeyse tüm enerjisini Bağdat’ın
etkisinden kurtulmak için harcamaktadır. Tarafların
temel anlaşmazlık konusundaki yaklaşımlarına baktığımızda, yakın dönemde uzlaşmanın sağlanmasının en hafif ifadeyle çok zor olduğu görülmektedir.
325 sandalyeli Irak parlamentosunun belirleneceği 30 Nisan seçimlerine Irak hemen hemen hiçbir
önemli sorununu çözemeden gitmektedir. Hatta siyasi istikrarsızlığın ve gruplar arasındaki sorunların
daha da derinleştiği rahatlıkla söylenebilir.
Irak Hangi Sorunlarla Seçime Gidiyor?
1- Mezhepsel Ayrışma/Çatışma: Irak bugün itibariyle her zamankinden daha fazla mezhepsel bir
ayrışma/çatışma görüntüsü vermektedir. Iraklılar
kendilerini tanımlarken Iraklı olarak değil de daha
çok mezhepsel ve etnik kimlikler üzerinden tanımlamaktadırlar. 2005 yılından beri Irak’ta Başbakanlığı
elinde tutan Nuri el-Maliki’nin uygulamakta olduğu
siyasetin Irak’ı derin bir mezhep krizine sürüklediği
görülmektedir. Özellikle Sünnilere karşı uygulanan
ayrımcı ve dışlayıcı siyaset, Irak’ın yaklaşık olarak
yüzde 20’sini oluşturan Sünni kesimin Bağdat’tan
ümidini kesmesine neden olmaktadır. Cumhurbaşkanı eski yardımcısı Tarık el Haşimi örneğinde olduğu gibi Sünni liderlerin etkisizleştirilmeye çalışılması
Irak’ta zaten kırılgan olan toplumsal bütünlüğün iyice dağılmasına neden olmaktadır. Seçim sürecinin
var olan mezhepsel ayrışmayı daha da derinleştirdiği rahatlıkla söylenebilir. Çünkü söz konusu süreçte mevcut Başbakan Maliki’nin, Irak’ta çoğunluğu
oluşturan Şiilerin desteğini alabilmek/sürdürebilmek
için zaman zaman Sünni kesimi dışlayıcı bir tavır takınmaktan kaçınmadığı görülmektedir.
2- Erbil-Bağdat Arasında Yaşanan Sorunlar:
ABD’nin işgalinden sonra oluşturulan yeni federal
anayasanın da Bölgesel Kürt Yönetimi ile Bağdat
34
MAYIS 2014
3- Bölgesel Gelişmelerin Irak’a Yansımaları:
Arap Baharıyla birlikte siyasi türbülansa giren Arap
Ortadoğusu’ndan Irak’ta nasibini almaktadır. Özellikle Suriye’de dördüncü yılına giren iç savaş artık
her geçen gün bölgesel alandaki yıkıcı etkisini artırmaktadır. Bu durum, Irak’ta zaten var olan mezhepsel ve etnik ayrışmaya tuz biber ekmektedir.
Bunun en çarpıcı örneğini Irak-Şam İslam Devleti
(IŞİD) adlı örgütün hem Suriye’de hem de Irak’taki
terör eylemleri oluşturmaktadır.
Irak’ta Hangi Önemli Siyasi Oluşumlar
Seçime Katılıyor?
Şii İttifaklar:
1- Hukuk Devleti Koalisyonu: 2005 yılından beri
başbakanlığı elinde bulunduran Maliki liderliğindeki
koalisyondur. Irak’taki bugünkü siyasi yapıya baktığımızda seçimlerde en avantajlı konumda gözüken
gruptur. Hukuk Devleti Koalisyonu içinde 12 parti
ve oluşum bulunmaktadır. Siyasi istikrarın bir türlü
sağlanamadığı Irak’ta 2005’ten beri başbakanlığı
kimseye kaptırmayan Maliki’nin liderliği bu koalisyon için ciddi bir avantaj sağlamaktadır. 2010 parlamento seçimlerinde elde etmiş olduğu 89 milletvekili ile ikinci olmasına rağmen hükümeti kurmayı
başaran Maliki olmuştur. 2010 seçimlerinden bu
yana neredeyse Bağdat’ın tüm yetkilerini kendi elinde toplamıştır.
2- Ahrar Kitlesi: Mukteda El-Sadr liderliğinde kurulmuştur. Söylem ve eylemleriyle renkli bir siyasi
aktör olan Sadr seçim sürecinden önce siyaseti
bıraktığını açıklamıştır. Fakat kitlesi seçime katılacaktır.
3- Milli Reform İttifakı: Eski Şii başbakanlardan
İbrahim Caferi liderliğindeki ittifaktır.
4- El-Muvatın: Önemli Şii liderlerden El-Hekim liderliğindeki Irak İslam Yüksek Konseyinin öncülüğündeki ittifaktır. Önemli Şii ittifaklardan biridir.
içerisinde katılan parti bu seçimlere diğer önemli Kürt partileri gibi tek başına katılacaktır. KDP ve
Goran Hareketi karşısında son seçimlerde başarısız
olmuştur. Bu seçimlerde ortaya koyacağı performans merak konusudur.
Sünni İttifaklar:
Türkmenler:
1- Muttahidun: Sünni kökenli Irak Parlamentosu
başkanlığındaki gruptur. Önemli Sünni grupların
başında gelmektedir. 2010 seçimlerinde Irakiyye
Listesinde seçimlere katılmıştır. Bugün itibariyle 13
siyasi oluşumu bünyesinde barındırmaktadır. Sünni
oluşumlar içerisinde en güçlü grup olarak görünmektedir.
1- Irak Türkmen Cephesi: Türkmenlerin en
önemli siyasi oluşumu olan Erşat Salihi liderliğindeki
Türkmen Cephesi seçimlere Kerkük dışında Usame
Nuceyfi liderliğindeki Muttahidun koalisyonuyla katılmaktadır.
2- Irak Ulusal İttifakı: 2010 parlamento seçimlerinde elde ettiği 91 milletvekilliği ile birinci çıkan Irakiyye grubunun lideri seküler Şii lider İyad Allavi’nin
liderliğinde oluşan koalisyondur. Bu seçimlere Irak
Ulusal ittifakı adıyla girmektedirler. 2010 parlamento seçimleri sürecinde olduğu gibi Allavi liderliğinde
oluşan grup ağırlıklı olarak Sünni gruplardan oluşmaktadır. 2010 seçimlerinde olduğu kadar favori
gözükmemektedir.
3- Irak Ulusal Diyalogu: Sünni kökenli
Başbakan yardımcısı Salih El-Mutlak liderliğindeki
koalisyondur. Seçime katılacak olan önemli Sünni
oluşumlardan birinidir.
Kürt Gruplar:
1- Kürdistan Demokrat Partisi (KDP): KDP,
2013’ün Eylül ayında Bölgesel Kürt Yönetiminde
yapılan seçimlerin de ortaya koyduğu gibi en güçlü
Kürt partisidir. 2010 parlamento seçimlerine Kürdistan İttifakı içerisinde katılan Mesut Barzani liderliğindeki parti bu seçimlere tek başına katılmaktadır.
Seçimler Ne Sonuç Verir?
Seçime giderken Irak’taki siyasi tablo ve bölgesel
gelişmeler seçim sonuçlarının çok fazla bir şey değiştirmeyeceğini göstermektedir. Tarafların temel
anlaşmazlık konusundaki tavırlarına baktığımızda
ise Erbil ile Bağdat arasındaki gerilimlerin seçimlerden sonra da devam edeceği anlaşılmaktadır.
Her geçen gün artan mezhepsel ayrışmanın/çatışmanın önüne geçmek için seçime katılan önemli siyasi oluşumların ciddi bir çözüm önerisi ortaya koyamadıkları görülmektedir. Hatta seçim sürecinde
bazı siyasi oluşumların söz konusu ayrıştırıcı süreçten
fayda umdukları bile rahatlıkla söylenebilir. Seçime
katılan siyasi oluşumların/koalisyonların mezhepler
ve etnik temelli gruplaşmaları Irak’ın geleceğinin ne
şekilde olacağını göstermektedir. Ancak, her şeye
rağmen serbest seçimlerin yapılabilmesi belki de
başarı hanesine yazılacak tek gelişme olacaktır.
2- Goran Hareketi: Bölgesel Kürt Yönetiminde
2013 yılında yapılan seçimlerde ikinci parti olmuştur. Goran Hareketi Kürt bölgesinde her geçen gün
artan bir grafiğe sahiptir. Ortaya koyduğu performansla Bölgesel Kürt Yönetimi ve Irak siyasetinde
önemli bir siyasi aktör olduğunu göstermiştir. Goran güçlenirken Kürdistan Yurtseverler Birliği zayıflamaktadır.
3- Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB): Önemli
sağlık sorunları yaşayan ve hala Almanya’da tedavi
gören Irak cumhurbaşkanı Celal Talabani liderliğindeki partidir. 2010 seçimlerine Kürdistan İttifakının
MAYIS 2014
35
DIŞ POLİTİKA
Ve ardından hızla yayıldı isyan dalgası Cezayir,
Ürdün, Yemen, Libya, Bahreyn ve -şimdilik- son
durak Suriye.
Takvimler 15 Mart 2011’i gösterdiğinde Suriye’nin
güneyindeki Der’a kentinde başlayan sokak
gösterileri ile “Arap Baharı”na “hoş geldin” diyen
Suriye’de söz konusu gösterilerin rejim kuvvetleri
tarafından kanlı bir şekilde bastırılması peşi sıra
gelen tutuklamalar, işkenceler ile istihbarat teşkilatı
El Muhaberat’ın eski karanlık politikalarına dönmesi
ile çanlar Suriye için çalmaya başladı. Aradan geçen
3 yıl içerisinde bu hiç de iç açıcı olmayan tabloyu
görmek istemeyen Baas rejimi arkasındaki Rusyaİran desteğinin verdiği cesaretle ülkeyi iç savaşa
sürükledi.
AN
IŞ
IK
S
A
D
IN
S
A
R
A
İ
J
E
TRAJEDİ ve STRAT
İ
R
E
L
N
E
M
K
R
SURİYE TÜ
Miray VURMAY GÜZEL
Araştırmacı
O
rtadoğu’dan
bahsedilirken
kullanılan
“kendinden menkul” tanımlamalar vardır.
Bunlardan en öznel olanlardan biri hiç
şüphe yok ki halk için “sokak”; yönetim için “saray”
kelimelerinin kullanılmasıdır. Zira söz konusu Arap
ülkelerinin birçoğunda halk ve yönetim arasında
gerek sosyal gerek ekonomik anlamda çok büyük
uçurumlar vardır. Öyle ki sokaklar ve saraylar adeta
farklı zamanlarda hatta çağlarda yaşamlar sürerler.
Bir nevi izafiyet teorisinin postmodern pratiği de
denilebilir. Başka bir deyişle, zaman mekana ve
cismin hareketine göre farklı derinliklerde akar. Bu
farklılık beraberinde de kaçınılmaz olarak müzmin
36
MAYIS 2014
bir dengesizlik, istikrarsızlık, kendi içinde değişen
derecelerde sistemik kaosları getirir. Söz konusu
sistemik kaoslar, yerel olay ve olgulardan direk
olarak etkilenip, beslendiği gibi küresel ve bölgesel
dinamiklerden, olaylardan da etkilenmektedir.
İşte bu sistemik kaoslardan biri ile daha karşı
karşıyayız. Arap sokakları kaynıyor. Sokaklar,
demokrasi istiyor, adalet istiyor, reform istiyor.
Muktedirler ise tahtlarını bırakmamak için direniyor,
diretiyor… İlkin Tunus’ta başladı isyan, çeyrek
yüz yıllık Zeynel Abidin Bin Ali iktidarı devrildi.
Bin Ali iktidarının yıkıldığı sıralarda Mısır’ın Tahrir
meydanında dalgalanmaya başladı isyan bayrağı.
Ve bugün gelinen noktada Suriye’de “Arap Baharı”
sürecindeki en kanlı ve en karmaşık “savaş filmi”ni
izliyoruz. Sistem, esnekliğe, reforma, değişime,
dönüşüme yanaşmıyor; muhalefet ortak bir
paydada buluşup gerçekçi bir vizyon belirleyemiyor;
uluslararası sistemin özellikle de Batı’nın çelişkili
tavırları, bölge ülkelerinin iç savaşa dolaylı olarak
müdahil olması ve son kertede “radikal unsurların”
savaşa dahil olarak dinamikleri kökünden sarsması
Suriye resmini hızla sürreal bir Picasso tablosuna
dönüştürüyor. Bu sürreal ve hatta fena halde
sarkastik tablodaki fırça darbelerinden biri de Suriye
Türkmenleri. Suriye’deki iç savaşın kızışması ile bir
anda hedef haline gelen Türkmenler aynı orantıyla
Türkiye’nin de gündemine geldi. Öyle ki hem rejim
kuvvetleri hem de El Kaide uzantısı El Nursa ve Irak
Şam İslam Devleti IŞİD’in çatışma menzilinde adeta
çapraz ateşte kalan Türkmenler, Suriye iç savaşının
önemli aktörlerinden biri haline geldi. Suriye’deki
Türkmenlere silah ve teçhizat gönderilmesi için
yola çıkan MİT’e ait tırların Ocak 2014’te Adana’da
jandarma tarafından düzenlen bir operasyon ile
durdurulması ile Türkmenler bir kez daha Türkiye
gündemine oturdu. Ardından IŞİD’in Suriye’deki
Türk toprağı Süleyman Şah Türbesi’nin kuşatması
ve Türkmenlerin bu kuşatmaya karşı gösterdikleri
sert müdafa, Suriye Türkmenlerini yine, yeniden
gündem maddesi haline getirdi.
İç Savaşın Küllerinden Doğan
“Suriye Türkmenleri”
Peki kimdi bu Suriye Türkmenleri? Türkiye kamuoyu
Irak Türkmenlerine aşina idi ama Suriye Türkmenleri
Böylesine bir trajedi içerisinde
sıkışan Türkmenler tam anlamı
ile bir var oluş mücadelesi
veriyor. Bu bağlamda
Türkiye’den beklentileri
açık ve net... Türkmenler,
Suriye’de oluşacak yeni devlet
sisteminde Türkmen kimliğinin
ve haklarının yeni anayasa
çerçevesinde korunması
konusunda Türkiye’den
destek bekliyor. Söz konusu
beklentileri Türkiye’nin
Suriye politikası çerçevesinde
büyük oranda karşılanıyor
olmasına rağmen, Suriye
Türkmenleri’nin hali hazırda
ciddi problemleri de yok değil.
pek de duyulmuş değildi. Aslına bakılırsa Suriye’de
de “resmi” olarak yoklardı ama “fiili” olarak varlardı.
Nasıl mı? Şöyle ki, anayasal olarak Suriye’de
yaşayan herkes “Suriyeli”dir. Etnik, dini, mezhepsel
kimliği yoktur. Varsa da yok olmuştur. Velhasıl kelam
Suriye’de nüfus kayıtlarında “Türkmen” olarak
geçmedikleri için resmi olarak Türkmenler “yoktur”.
Resmi olmayan kaynaklara göre ise, Suriye’de 3.5
milyon kadar Türkmen yaşıyor. Hem de binlerce yıldır
bu topraklarda yaşıyorlar. Türkmenlerin bugünkü
Suriye topraklarına gelişleri 11. yüzyıl başlarına
kadar dayanıyor. Büyük Selçuklu Devleti’nin 1040
yılında Gazneliler ile yaptığı Dandanakan Savaşı
sonrası bölgeye gelen Türkmenler, 1078’de Suriye
Selçuklu Devleti’ni kurarak uzun yıllar bu bölgede
yaşadılar. Ünlü Selçuklu komutanları Atsız ve
Tutuş’un hakimiyetlerinin ardından Musul Atabeyi
Nureddin Zengi’nin idaresine giren Suriye’de,
onun ölümünden sonra kontrolü Zengi’nin
komutanlarından Selahaddin Eyyubi sağladı.
Ondan sonra ise Suriye, yine bir Türk devleti olan
Memlukluların hakimiyetine girdi. Bölgenin son Türk
hakimi ise Yavuz Sultan Selim’in 1516’da Mısır seferi
sırasında Suriye’yi ele geçirmesiyle birlikte Osmanlı
İmparatorluğu oldu. 1918 yılına kadar 402 yıl
MAYIS 2014
37
çalıştığı bu toplumsal tabanın komünist rejimlerdeki
gibi “seri üretim” yani tek tip bir toplum olması için
uğraşıyordu. Yani amaç ulus inşası anlamında “tek
bir Suriyeli kimliği” değil, “tek tip Suriyeli” idi. İşte bu
“Tek tip Suriyeli” kimliği politikasından diğer etnik,
dini ve/veya mezhepsel gruplar gibi Türkmenler de
nasibini fazlası ile aldı. Hafız Esad 30 yıllık iktidarının
adeta parolası olan “Büyük Suriye Ütopyası”
bağlamında oluşturmaya çalıştığı “Tek Suriyeli
Kimliği” politikası çerçevesinde, Türkmenleri asimile
ederek “Araplaştırma” politikası izledi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik alanlarından
olan Suriye, bu dönemde Osmanlı’nın stratejik
konumu nedeni ile özel önem atfettiği bölgelerden
biri oldu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde önemli
bir ticaret ve kültür merkezi olan ve bugün de Suriye
Türkmenlerinin yoğun olarak yaşadığı Halep şehri,
Milli Mücadele döneminde ilkin “Misak-ı Milli” sınırları
içerisine dâhil edildi. Hatta “Kuvva-yı Milliye” birlikleri
bölgede konuşlandırıldı ancak, 1920’de Fransa ile
imzalanan Ankara Anlaşması uyarınca Halep, Suriye
ile birlikte Fransız mandasına bırakıldı. Böylece, her
ne kadar 1939 yılında Hatay anavatana katılmış olsa
da, en az Hatay kadar yoğun bir Türkmen nüfusuna
sahip olan Halep, Suriye topraklarında bırakıldı.
Fransız mandası döneminde varlıklarını ve kimliklerini
sürdüren Suriye Türkmenleri, 1936 yılında
Fransa’nın bölgedeki hakimiyetinin zayıflaması ile
birlikte baskılara maruz kalmaya başladı. Hatay’ın
Türkiye’ye katılması sırasında ve sonrasında,
Suriye sınırları içerisinde kalan Türkmenlere ilişkin
hiçbir görüşme ya da anlaşma yapılmamış olması,
bölgede yaşayan Türkmenlerin hukuki statülerini
38
MAYIS 2014
belirsizleştirdi. Bu belirsizlikten faydalanan Suriye
yönetimleri de Türkmenlere yönelik önce baskı,
ardından da asimilasyon politikalarını uygulamaya
koydular.
Bilindiği
üzere
Suriye
ulus-devlet
olarak
doğmamıştır. Üstüne üstlük Suriye birçok
Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi son derece
karmaşık bir etnik, dini ve mezhepsel bir yapıya
sahiptir. Suriye’nin mevcut demografik ve siyasi
yapısının altında şüphesiz ki Hafız Esad imzası
vardır. İktidara geldiği 1971’den itibaren kendisine
bağlı, bağımlı bir Suriye devleti yaratmak isteyen
Esad, bu bağlamda ilkin Suriye’yi devletleştirmeli,
bunun için de Suriyeli bir kimlik yaratmalıydı. Ancak
bu kimlik modern anlamdaki ulus kimlikleri gibi
olmamalıydı. Devlete bağlılık esas olacaktı ama asıl
amaç kişisel anlamda lidere bağ(ım)lılık olmalıydı.
Zira Hafız Esad’ın iktidarı boyunca, tek bir Suriyeli
kimliği oluşturma politikasının altında yatan yegane
amaçlardan biri rejimi/sistemi ya da diğer bir ifade
ile Esad’ın kişisel egemenlik sisteminin toplumsal
tabanını genişletme gayesidir. Esad, genişletmeye
İzlenen bu Araplaştırma politikası çerçevesinde
ilk olarak köylerin isimleri değiştirildi akabinde
ise coğrafi olarak dağınık olmaları için Türkmen
bölgelerinin arasına Arap nüfusu yerleştirildi. Her
türlü siyasal, kültürel ve sosyal haklardan yoksun
bırakılan Türkmenler korku kültürüne hapsedilerek
aralarında örgütlenemedikleri için kimliklerini
korumakta güçlük çektiler. Açıkça söylemek
gerekirse söz konusu baskı ve tehdit merkezli
dönem içerisinde “Türkmen” olmak Türkmenler
için hiçbir şekilde gelecek vaat etmiyordu.
Aksine sistem her şekilde “Suriyeli” üst kimliğini
dayatıyordu. Böylesine bir süreçten ve süzgeçten
geçen Suriye Türkmenleri özellikle dil konusunda
büyük oranda Araplaştılar. Eğitim sisteminin katı
bir şekilde Arap/Suriye milliyetçiliği ile örülü olması
özellikle şehir merkezlerinde yaşayan Türkmenlerin
kimlik karmaşası yaşaması üzerinde oldukça etkili
oldu. Kırsalda yaşayan Türkmenler ise görece
daha “kendi hallerinde” oldukları için resmi olarak
değil ama gayri resmi olarak Türkçe’yi kullanmaya
devam ettiler. Evliliklerin de daha ziyade Türkmen
topluluğu arasında olması da kimliğin korunmasına
bir nebze de olsa vesile olmuş denilebilir.
Suriye’nin “Türkmen Haritası”
Suriye’deki Türkmenlerin demografik yapısına
baktığımızda ise ilginç bir harita ile karşı karşıya
kalıyoruz. Bayat, Avşar, Karakeçili, İsabeğli,
Musabeğli, Elbeyli, Akar, Hayran, Çandırlı, Sincar,
Bayır-Bucak başta olmak üzere birçok Türkmen
boyu yaşadığı Suriye’de oldukça dağınık bir
coğrafi kümelenme görülüyor. Halep, Lazkiye,
Humus, Hama, Şam, Tartus, İdlib, Rakka ve Der’a
vilayetlerinde yaşayan Türkmenler görüldüğü üzere
neredeyse tüm Suriye’ye yayılmış durumdadır.
Türkmenlerin sosyal yapılarına baktığımızda ise
coğrafi yapılarının bir izdüşümü sayılabilecek
şekilde bir dağınıklık görmekteyiz. Nitekim yer yer
köylerde, kırsal bölgelerde yaşayan, eğitim seviyesi
düşük, tarımla, hayvancılıkla geçinmeye çalışan
Türkmenler olduğu gibi; şehirlerde yaşayan, iyi
eğitim almış, memur ya da esnaf ve hatta iş adamı
statüsünde olan Türkmenler de mevcuttur.
Siyasal gelişime baktığımızda ise açıkçası pek bir
“gelişme” ile karşılaşamıyoruz. Yukarıda değinilen
nedenlerden dolayı uzun yıllar siyasi ve sosyal
baskılara maruz kalan Türkmenler arasında
siyasal bir milliyetçilik gelişmemiştir. Ancak iç
savaşın başladığı 2011’den itibaren, gerek oluşan
konjonktürel zemin gerekse de Türkiye’nin örtülü/
açık desteği ile Türkmenler arasında tepkisel ve
kültürel bir milliyetçilik gelişmeye başlamıştır. Bu
yeni filizlenen “durum” Suriye Türkmenlerinin iç
savaşın küllerinden -yeniden- doğmasına imkan
sağlamıştır.
Suriye’nin toprak bütünlüğünü
savunan ve haklı olarak bu
bütünün onurlu bir parçası
olmak isteyen Türkmenler
yeni Suriye’de “siyasi kimliğini
kazanmış, güçlü bir siyasi/
toplumsal aktör” olmayı
hedefliyor. Şimdilerde trajedi
ve strateji arasında sıkışmış
bir görüntü veren Türkmenler,
Türkiye’nin de yardım ve
desteği ile stratejik yapılanmaya
giderek; her şeyden önemlisi
gerçekçi ve pragmatik adımlarla
kurumsallaşma sancılarını
aşabilirse örgütsel aidiyet
kaosunu bertaraf etmiş olacaktır.
İşte o zaman Suriye’deki halklar
için “kendi kaderini tayin
etme vakti” geldiğinde Suriye
Türkmenleri “ben de varım”
diyebileceklerdir.
MAYIS 2014
39
Demokratik Türkmen Hareketi’ni kurmuştur.
Suriye Türkmen Kitlesi’nden ayrılan ve Türkiye’de
yaşamakta olan Suriyeli Türkmenler tarafından
kurulan Suriye Demokratik Türkmen Hareketi,
Halep merkezli bir harekettir. Siyasi örgütlenmenin
yanı sıra Hareket’e bağlı olarak Halep’te kurulan
askeri birlik ve yine Halep’te faaliyet gösteren
insani yardım merkezleri ile Suriye Türkmenleri Sesi
Radyosu bulunuyor.
Suriye Türkmenleri Platformu
Suriye Türkmen Platformu da diğer hareketler gibi
2012 yılında Türkiye’de yaşayan Suriye Türkmenleri
tarafından kuruldu. Platform, 15 Aralık 2012’de
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın ev sahipliği yaptığı
Suriye Türkmenleri Platformu 1. Toplantısı ile
mevcudiyetini ilan etti.
Sonuç Yerine
Trajedi ve Strateji Arasında Suriye Türkmenleri
Suriye Türkmenleri hali hazırda Esad rejimine karşı
hareket eden muhalif kanadın içinde yer almaktadır.
Gerek Özgür Suriye Ordusu içerisinde gerekse de
el yordamı ile kurdukları “dağ birlikleri” çatısı altında
askeri yapılanma içerisinde de yer alan Suriye
Türkmenleri ciddi anlamda kayıplar vermiştir. Hem
siyasi hem de askeri kanatlarda bulunan Türkmenler
ya öldürülmüş ya da rejim tarafından tutuklanmıştır.
Bu süreç içerisinde sadece Esad rejiminin değil
zaman zaman El Nursa ve IŞİD’in de hedefinde yer
almaktadır. Karşılıklı çatışmalar haricinde masum,
sivil halk üzerinde de ciddi baskılar söz konusudur.
Türkmen köyleri basılmakta, varil bombaları ile
ayırım yapmaksızın halk hedef alınmaktadır.
Böylesine bir trajedi içerisinde sıkışan Türkmenler
tam anlamı ile bir var oluş mücadelesi veriyor.
Bu bağlamda Türkiye’den beklentileri açık ve
net... Türkmenler, Suriye’de oluşacak yeni devlet
sisteminde Türkmen kimliğinin ve haklarının yeni
anayasa çerçevesinde korunması konusunda
Türkiye’den destek bekliyor. Söz konusu beklentileri
Türkiye’nin Suriye politikası çerçevesinde büyük
oranda karşılanıyor olmasına rağmen, Suriye
Türkmenleri’nin hali hazırda ciddi problemleri de
40
MAYIS 2014
yok değil. Her şeyden önde Türkmen toplumu
sosyal, siyasal ve askeri örgütlenme açısından
oldukça zayıf bir durumda. Her ne kadar Türkiye ve
Suriye merkezli olarak kurulmuş yapılar mevcutsa
da söz konusu yapıların örgütlenme aşamasında
karşılaştıkları “kurumsal sancılar” bir takım sorunları
da beraberinde getirdi. Sonuç itibari ile de
karşımızda dağınık bir siyasi yapılanma bulunuyor.
Açıkça görüldüğü üzere Suriye Türkmenleri siyasi
tecrübesizlik, lider/önder yoksunluğu, dağınık
coğrafi ve demografik yapı ve iç savaşın kendine
has dinamikleri nedeni ile 3 yıllık süreç içerisinde
ideal anlamda organize olmuş, ortak bir vizyon
belirleyebilmiş değil. Bugün gelinen noktada tek bir
çatı altında örgütlenme ve bu çerçevede sistematik
bir şekilde siyasallaşma Türkmenlerin varlığı ve
geleceği için adeta ölüm kalım meselesi halini
almıştır. Zira Suriye’deki mevcut kaos cümleleri
içerisinde “nesne” olan Türkmenler; bundan böyle
söz konusu cümlelerin “öznesi” haline gelmelidir.
Sonuç itibari ile kendiliğinden gelişen bir olaylar
zinciri sonucu yine spontane şekilde örgütlenmeye
çalışan Türkmenlerin ciddi anlamda bir yol
haritasına ihtiyaçları var. Siyasi egoların, hiziplerin
bir kenara bırakılarak gerçekçi ve pragmatist
yaklaşımların benimsenmesi en akılcı hareket
olacaktır. Bu bağlamda yol haritasının ilk durağı
siyasallaşma sürecidir. Bu süreçteki temel strateji
belirli bir disiplin ve örgütlenme hiyerarşisi içerisinde
kurumsallaşmaktır. Türkmen yol haritasının
ikinci durağı ise sosyal ve kültürel örgütlenme
olmalıdır. Ancak bu çerçevede kurulacak,
kurumsallaşacak sivil toplum örgütleri ile Türkmenler
arasındaki zayıf bağlar kuvvetlendirilebilir.
Sözün özü bugün ya da yarın, er veya geç Suriye
yeniden kurulacak/kurgulanacak. Suriye’nin toprak
bütünlüğünü savunan ve haklı olarak bu bütünün
onurlu bir parçası olmak isteyen Türkmenler
yeni Suriye’de “siyasi kimliğini kazanmış, güçlü
bir siyasi/toplumsal aktör” olmayı hedefliyor.
Şimdilerde trajedi ve strateji arasında sıkışmış bir
görüntü veren Türkmenler, Türkiye’nin de yardım
ve desteği ile stratejik yapılanmaya giderek; her
şeyden önemlisi gerçekçi ve pragmatik adımlarla
kurumsallaşma sancılarını aşabilirse örgütsel aidiyet
kaosunu bertaraf etmiş olacaktır. İşte o zaman
Suriye’deki halklar için “kendi kaderini tayin etme
vakti” geldiğinde Suriye Türkmenleri “ben de varım”
diyebileceklerdir.
Bugün Suriye Türkmenlerinin kurmuş olduğu
Suriye Türkmen Kitlesi, Suriye Demokratik
Türkmen Hareketi ve Suriye Türkmenleri
Platformu adı altında 3 ana siyasal hareket göze
çarpıyor. Mevzuyu daha net bir şekilde anlamak için
gelin söz konusu siyasi yapılara yakından bakalım.
Suriye Türkmen Kitlesi
2012 yılında Türkiye’de yaşayan Suriye Türkmenleri
tarafından kuruldu. Suriye Türkmenlerinin kurmuş
olduğu ilk örgütlü yapıdır. Genel itibari ile Lazkiye
merkezli bir hareket olarak biliniyor. Yine Lazkiye
merkez üs olmakla birlikte askeri birlikleri ve çeşitli
şehirlerde sosyal yardım merkezleri bulunuyor.
Suriye Demokratik Türkmen Hareketi
Türkiye’de kurulu bulunan Suriye Türkleri Derneği,
2012 yılında siyasallaşma kararı alarak Suriye
MAYIS 2014
41
DIŞ POLİTİKA
Soğuk Savaş sonrası Ruslar brçok toprağını kaybetmşt. Br süre duraklama ve düşüş
dönem yaşayan Rusya, Putn le yenden geleneksel Büyük Rusya stratejsn ele alarak
gerçekleştrmeye başladı. Başkan Putn, Mayıs 2012 başkanlık seçmn kazandıktan sonra
“bana 20 yıl vern, ben sze kudretl br Rusya vereym” dyerek “Rusya Rüyası”nı göstermşt.
UKRAYNA KRİZİ ve
RUSYA-ÇİN İLİŞKİLERİ
Doç. Dr. Erkin EKREM
SDE Uzmanı
Rusya’nın Ukrayna Üzerindeki Çıkarları
R
usya geleneksel jeostratejisine göre, Büyük
Rusya, sıcak deniz ve limanlara sahip olmakla ancak gerçekleşir. Yayılma yönü ise Asya
Pasifik, Hint Okyanusu ve Akdeniz’dir. Bu stratejik
anlayış, Rus Çarı Büyük Petro ile birlikte başlamış
ve karasal güçten deniz gücüne doğru yol almıştır. Ruslar, çıkış yolu bulmak için Baltık Denizi’nde
İsveç ile 21 yıl (1700-1721) savaşmış ve sonunda
muradına ermiştir. İsveç de Avrupa güçlerinin liste-
42
MAYIS 2014
sinden silinmiştir. Ruslar, Karadeniz’den Akdeniz’e
ulaşabilmek için önce 1774 yılında Kırım Hanlığını Osmanlı himayesinden çıkartmış, ardından II.
Katerina’nın emriyle 1783 yılında Kırımı işgal ederek
Akdeniz’e çıkış için önemli bir üs hazırlatmıştı. Çarlık Rusyası, Deniz Kuvvetleri’ni döneminin en güçlü
donanması haline dönüştürmek için büyük çabalar
göstermişti. Neticede Ruslar Akdeniz’e ulaşmış ve
Avrupalı güçlerle yarışabilecek kadar güçlenmiş ve
Ortodoksların koruyuculuğunu üstlenerek Küdüs’te
merkez edinmeye çalışmıştı. Ancak, yaşanan Kırım
Savaşı (4 Ekim 1853 - 30 Mart 1856) ile Rusların
emelleri de suya düşmüştü. Ruslar bu mağlubiyetten ders çıkarmaya çalışmış ve Doğu’ya yönlenmeye başlamıştı. Ruslar Sibirya’yı işgal ederek,
Uzakdoğu bölgesine, Asya Pasifik’e çıkış yolunu
sağlamış; Orta Asya ve Mançu İmparatorluğu’na
(1644-1911) ait bazı toprakları ilhak etmişti. Böylece batıda kaybettiklerini doğuda telafi etmeye
çalışmıştı. Ruslar Orta Asya’dan Hint Okyanusuna
inmeye çalışırken Britanya’nın karşı koymayasına
uğramış ve “Büyük Oyun” (1850-1899) yaşanmıştı. 1904-1905 yıllarında Rusya-Japonya savaşında,
Ruslar Uzakdoğu bölgesinin bir kısmını kaybetmişti.
Bu kayıplar, İkinci Dünya Savaşı esnasında Kahire
Konferansı, Tahran Koferansı ve Yalta Konferansı
masasında Sovyetler lideri Stalin’in çabasıyla geri
alınmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler
büyük ve güçlü bir devlet olarak dünya tarihinde yer
almaya başlamıştı. Ruslar, Büyük Petro’nun gösterdiği Büyük Rusya olma stratejisini gerçekleştirebilmek için sadece Batı ve Doğu arasında gidip
gelen kayıp veya kazanç hesapları ile yetinmemiş,
aynı zamanda yükselişini önemli stratejik düşüncelerle pekiştirmişti. Örneğin; Aleksandr Suvorov,
Mihail Kutuzov, N. V. Medem, Mikhail Bogdanovich, Dmitry Milutin, D. A. Maslovskii, Aleksandr
A. Neznamov, General Colvin, General Alekseev,
Mikhail Vasilyevich Frunze, Mikhail Tukhachevsky
ve Georgi Konstantinovich Zhukov gibi şahsiyetler
bu stratejik düşüncenin uygulayıcılarıdır. Bütün bu
çalışmaların bir sonucu olarak Sovyetler Birliği artık
kara ve deniz güçlerine sahip küresel bir güç idi.
Ancak bu durum çok uzun sürmemiş, Soğuk Savaş
sonrası Ruslar birçok toprağını kaybetmişti. Bir süre
duraklama ve düşüş dönemi yaşayan Rusya, Putin ile yeniden geleneksel Büyük Rusya stratejisini
ele alarak gerçekleştirmeye başladı. Başkan Putin,
Mayıs 2012 başkanlık seçimini kazandıktan sonra
“bana 20 yıl verin, ben size kudretli bir Rusya vereyim” diyerek “Rusya Rüyası”nı göstermişti.
Soğuk Savaş sonrası AB’nin genişlemesi ve
NATO’nun etki alanını doğuya doğru kaydırması
ile Rusya’nın bölgedeki stratejik yaşam alanı daralmış ve stratejik tehdit altında kalmıştır. ABD ve
NATO güçlerinin Rusya’nın batı komşusu olan
ülkelerde füze savunma sistemini tesis etmeleri,
Moskova’nın ciddi bir tehdit altında olduğu algısını uyandırmıştır. Beyaz Rusya ile Ukrayna’nın Batı
saflarına geçmemesi Rusya’nın tehdit algısını az da
olsa giderebilmekteydi. Bu iki ülke aynı zamanda
Rusya’nın Batı’ya karşı bir tampon bölgesi rolünü
de üstlenmekteydi. Ancak Ukrayna’da, 2004 yılında, Batı yanlısı bir hükümetin iş başına gelmesi
ve Rusya’nın Karadeniz Donanması’nın merkez
üssü olan Kırım üzerinde Rusya’ya karşı durması,
Rusya’nın menfaatleriyle bağdaşmıyordu. Özellikle,
hükümetin, Kırım’ın özerk statüsünü koruma gayreti, Rus kökenlilerin özerklik veya bağımsızlık taleplerini engellemeye çalışması ve Rusya’nın Kırım’daki
askerî varlığı ile ilgili müzakerelerde imtiyaz vermemesi, bununla birlikte Kiev’in AB ve NATO üyeliğinin
gündeme gelmesi ve Batılı güçlerinin Ukrayna’da
etkili olması sonucunda Rusya, Kırım’daki üslerini
koruyamamak ve Batılı güçlerle karşı karşıya gelmek tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir.
Ukrayna’da Rusya yanlısı bir hükümetin bulunması,
Ukrayna’nın BDT ve Avrasya Birliği’ne dâhil edilmesiyle Rusya’nın Kırım’daki üslerinin korunması ile
Karadeniz’de stratejik üstünlüğü kazanarak Suriye’deki Tartus üssü ile bağlantılı ve stratejik destekli
hale gelmek Moskova’nın planıdır. İl defa 19671992 yılları arasında oluşturulmuş olan Sovyetlerin
Akdeniz filosunun 5 Nisan 2013’te tekrar kurulduğu beyan edilmişti. ABD’nin Altıncı Filosu’na karşı,
Akdeniz’de Rus varlığının sağlanması için kurulan
Rusya Akdeniz filosu, Rusya’nın Karadeniz Donanma Üssü’nden (Kırım) gelen destek ile Eylül 2013’te
ABD ve Batılı güçlerin Suriye’ye savaş hazırlığı için
gelen savaş gemilerini engellemeye çalışmıştır. Bu
askerî güç ve Moskova’nın diplomasi girişimleri so-
MAYIS 2014
43
ABD ve Batı’nın yaptırımı ağırlaşırsa ya da uzun sürel olursa, Rusya’nın ekonomsne özellkle enerj
sektörüne büyük zarar vereblr, sonuçta Başkan Putn’n Büyük Rusya rüyasının gerçekleşmesn
engelleyeblr. Bu bağlamda Çn le hem bölgesel güvenlk alanında hem de ekonom ve enerj konusunda
cdd ve sağlam lşklern oluşturulması ve var olan lşklern güçlendrlmes gerekmektedr.
nucunda Suriye savaşı durdurulmuştur. Rusya, bu
manevrasıyla, Akdeniz’de hala var olduğunu ispat
etmiş, Afrika ve Ortadoğu’daki çıkarları korumak
ve Avrupa’ya baskı yapabilmek için önemli bir güç
gösterisinde bulunmuştur. Batılı güçlerin Akdeniz’deki askerî tatbikatına karşı Rusya, Çin ile Akdeniz açıklarında ortak askerî tatbikat düzenlemektedir. Rusya, Akdeniz ve Karadeniz’deki çıkarlarını
koruyabilmek için, Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasının
ve Ukrayna’nın Karadeniz’e sınırının kalmamasının şart olduğunu düşünmektedir. Karadeniz’den
arındırılmış olan Ukrayna’nın NATO için de stratejik
ehemmiyeti kalmayacaktır. Rusya da tam anlamıyla
Karadenizli bir ülkeye dönüşerek bütün imtiyazları
ele geçirecek ve Batılı güçleri uzaklaştırabilecektir. Böylece, Rus petrol ve doğal gaz boru hattı da
Ukrayna’nın şantajına uğramadan Avrupa’ya ulaştırılabilecektir.
Ukrayna’nın doğu bölgelerindeki Rusya yanlısı
ayrılıkçı faaliyetler, Rusya’nın bu bölgede etkisinin artmasına ve en önemlisi bu bölgelerin güneyinde bulunan Karadeniz sahasının denetim altına
alınmasına imkân sağlamaktadır. Bununla birlikte,
2008 yılında Rusya’nın düzenlediği Gürcistan askerî
operasyonu esnasında bağımsızlığını ilan eden Abhazya bölgesi de Ukrayna’nın Karadeniz’den arındırılması için stratejik konumdadır. Ukrayna’nın batısında, Moldova’nın Rusya yanlısı ayrılıkçı bölgesi
Transdinyester’in ve Ukrayna’ya bağlı olan Odessa kentinin da bağımsızlığını ilan etmesi ile Rusya
Ukrayna’yı batı tarafından Karadeniz’den kopartmış
olacaktır. Bu stratejik durum gerçekleştiği takdirde
Ukrayna ülkesi kendisini Rusya’nın kucağında bulacaktır.
Çin’in Ukrayna Üzerindeki Çıkarları
Rusya’da, 1996 yılındaki Savunma Yasası’na göre,
dış düşmanın istilası, toprak bütünlüğünün ve egemenliğin tehdide uğraması ve uluslararası barış
güçlerinde görev alınması gibi durumlarda askeri
44
MAYIS 2014
kuvvetleri yurtdışına gönderebilme yetkisi tanınmıştır. 2008 yılındaki Gürcüstan askerî operasyonunun
ardından, 2009 yılında Savunma Yasası’nda bazı
düzenlemeler yapılmıştı. Bu düzenlemelere göre,
Rusya’nın yurtdışındaki üsleri ve uluslararası platformda görev yapan birlikleri saldırıya uğradığında,
yurtdışında yaşayan Rus vatandaşlarının korunmasında ve deniz korsanına karşı deniz trafiğinin güvenliğinin sağlanmasında yurtdışına Rus kuvvetleri
gönderilebilecektir. Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk
Cumhuriyeti’nin işgali de bu yasayı gerekçe göstermektedir. Rusya bu uygulamasıyla, bir iç hukuk düzenlemesinin uluslararası soruna müdahale etmekte kullanılmasının çarpıcı bir örneğini göstermiştir.
Rusya ile stratejik işbirliği ve ortaklık ilişkisi olan
Çin’in diplomasi prensibi ise, Ukrayna’nın iç işlerine
karışmamak, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermek şeklindedir. Çin’in bu tutumu
Çin’in Üç Aşamalı Stratejik Kalkınma Planı’nın politik
uygulaması ile iligilidir, yani, yurtiçinde istikrarın ve
dünyada da barışın sağlanmasıdır. Bu nedenle Pekin tarafı, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı hakkında muğlâk
bir söylem kullanmak suretiyle kendi tutumunu beyan etmiştir. Ukrayna’ya kuvvet kullanımına ilişkin
Rusya’ya parlamentosundan onay çıktıktan sonra,
3 Mart’ta Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Qin Gang,
Çin’in daima diplomasi ilkelerini ve uluslararası ilişkilerin temel normlarını sürdürme niyetinde olduğunu,
aynı zamanda Ukrayna sorununun tarihsel boyutunu (Lishi Jingwei) ve mevcut durumun karmaşıklığını da göz önünde bulundurmakta olduğunu beyan
etmişti. Sözcü Qin Gang şunları da vurgulamıştır:
“Çin tarafı hem ilkelere bağlı kalmaktadır hem de
gerçeklere önem vermektedir. Çin’in tutumu; objektif, tarafsız ve adil olmak, barışı sürekli kılmaktır”. Pekin’in belirttiği ‘gerçekler’in ne olduğu anlaşılamamaktadır. Bu ifade eğer Rusya’nın Kırım’ı ilhakını doğrulatma niyeti taşıyorsa, söz konusu durum
Çin’in diplomasi ilkesi ile ters düşmektedir; eğer
değilse Rusya’nın Kırım’ı ilhakı haklı olacaktır. Çinli
sözcünün “gerçekleri” her halde “tarihsel boyutu”
ile ilişkilidir. 4 Mart’ta sözcü Qin Gang “tarihsel boyut” ifadesine açıklık getirmiş: “Ukrayna sorununun
tarihsel boyutu, Ukrayna’nın ve bu bölgenin tarihi üzerinde geri dönüşlü bir inceleme yapıldıktan sonra anlaşılır. İlgili tarih hakkında malumata
sahip olduktan sonra Çin tarafının ne demek istediği anlaşılacaktır”. Çin tarafı herhalde 337 yıllık
Ukrayna’nın Rusya ile birleşme tarihinden söz etmektedir. Ya da Rusya’nın Kırım işgalinin 230 yıllık
tarihini işaret etmektedir.
Çin’in bu tür pragmatik diplomasisi, Çin ile sınır ve
toprak ihtilafı olan ülkelerle müzakerelerde de uygulanmaktadır. Çin tarafı bu ihtilafa çözüm getirirken
uluslararası hukuk ve normları değil, daima tarihsel
argümanı kullanmaktadır. Bu bağlamda Rusya’nın
Kırım’ı ilhakı ve ilerde geleneksel stratejisini uygulaması Çin açısından haklı görülecektir.
Ukrayna, Sovyet dönemindeki silah üretim bölgesi
idi. Kırım ise Ukrayna’nın silah üretim merkezi idi.
Çin, 20 yıldan beri Ukrayna ile silah ticaretini sürdürmektedir. Çin-Ukrayna arasındaki en büyük
silah ticareti Kırım’ın Feodosia kentinde üretilen
ZUBR sınıflı hovercraft olup, Çin’in çıkartma gemisi
üzerindeki eksikliğini tamamlamaktadır. Anlaşmaya
göre, Ukrayna tarafı 2 adet üretecek ve Ukrayna’nın
desteğiyle Çin tarafı da 2 adet üretecektir. Çin uçak
gemisinin kazan üretim ve tasarımında Kırım’ın Sebastopol kentinde bulunan Ulusal Admiral Makarov
Gemi İnşaası Üniversitesi’nin yardımı olmuştu. Söz
konusu Varyag Gemisi’nin (Liaoning Uçak Gemisi)
kazan tasarımına bu üniversitesinin elemanları iştirak etmiştir. Kazan üretimi, daha önce Ukrayna’nın
Ivano-Frankivsk kentindeki kod adı 63 olan fabrikada yapılıyordu. Bu fabrikada çalışan bazı elemanlar
Çin’de üretim faaliyetlerine katılmıştı. Çin aynı zamanda Kırım’ın Sebastopol kentinde bulunan Chernomorets Merkez Tasarım Bürosu ile türbin motor
üzerinde işbirliği yapmıştır. Varyag Gemisi’nin türbin motor ile ilgili bakım kılavuzu da Çin’e satılmıştı.
Çin’in UGT-25000 gaz türbinli motorunun üretiminde de Ukrayna’dan yararlanılmıştır. Ukrayna’nın
Nikolaev kentinde faaliyet gösteren Zorya-Mashproject fabrikası söz konusu motorun parçalarını
temin etmektedir. Çin Deniz Kuvvetleri’nin ZUBR
sınıflı hovercraftın tasarımı Çin tarafına aittir, ancak,
80 tonajlı hovercraftın UTG-6000 gaz türbin motoru
Nikolaev kentinde üretilmektedir.
Kırım’ın Saki kentindeki Nitka üssü, yani Sovyetler
dönemindeki Donanma Uçak Gemisi Pilot Eğitim
Merkezi Çin’in ilgisini çekmişti. 1990’lı yıllarında
Çin uzmanları bu merkezden T10K (Su33) ve Su25UTG uçak gemisi eğitim uçaklarını satın almıştı.
Çin’in ürettiği JL9 ve JL 10 tipli uçak gemisi savaş
uçağı belki bu satın alma faaliyeti ile ilgili olabilir.
Çin, Varyag gemisinin iç donanımı ile birlikte uçak
gemisi savaş uçağı pilotları yetiştirecek merkezini
de kurmuştur. Ukrayna’nın Birleşik Ivchenko Progress fabrikasının ürettiği turbofan motoru Çin’in L15
eğitim uçağında ve TV3-117VMA turboşaft motoru Çin’in Mi17V5 helikopterinde kullanılmaktadır.
Çin’in Mi17V7 helikopteri ise Ukrayna’nın Birleşik
Motor Sich fabrikasının üretiği KV-2500 turboşaft
MAYIS 2014
45
Rusya’nın Kırım’ı lhakı ve buna karşı ABD ve Batılı ülkelern zayıf kalması aynı
zamanda ABD’nn hegemonyasının etksz kaldığını göstermektedr. Buna dell olarak,
Rusya’nın 2008 yılında Gürcstan’a düzenledğ askerî operasyonu ve 2013 yılında
ABD ve Batılı güçlern Surye saldırısının engelleneblmesn de göstereblrz.
motorunu kullanmaktadır. Bu motorların bakımı
Ukrayna Lugansk Havacılık Bakım Fabrikası tarafından yapılmaktadır. Bu fabrika Çin’in Rusya’dan
satın aldığı Sovyetlere ait helikopterlerin bakımını
yapmaktadır. Çin’in Ka27 ve Ka18 helikopterleri ile Ka32 sivil helikopterinin bakımı da Kırım’daki Sebastopol-57 kentinin Uçak Bakım Tesisi’nde
yapılmaktadır. Çin’in Rusya’dan satın aldığı Su27
savaş uçağının ömrünü uzatma ve bakımını yapma
işleri Zaporozhye kentinin MigRemont Company’da
gerçekleşmişti. Çin artık bu tür uçaklarının bakmını
yapabilecek durumdadır. Bunlarla birlikte Çin tanklarında kullanılan 6TD2 motoru, Lorta Lviv State
Plant’in üretiği S300PMU1 karadan havaya füzelerinin bazı parçaları (DD-91 ve DD-92 Serisi Çalışma Dosyası, 36D6-M radar), ve Zhytomir kentindeki Promin Fabrikasının ürettiği S300PMU/PMU1
füzesinin radyo sisteminin bakımı hep Ukrayna ile
ilişkilidir.
Çin’in Ukrayna ile gerçekleştirdiği askerî ticaret Çin
Deniz Kuvvetleri’nin modernleşmesine büyük katkılarda bulunmuştur. En önemlisi Varyag (Liaoning)
Gemisinin haritasını ele geçirmekle hurdaya dönüşen
Varyag Gemisinin onarımını tamamlayarak Çin’in ilk
uçak gemisi vücuda getirilmiştir. Varyag Gemisi için
üretilen j15 savaş uçağı da Ukrayna ile yapılan ticaretin neticesinde gerçekleşmiştir. Çin bununla kalmamış aynı zamanda Ukrayna’yı tahıl üretim üssü olarak
görmüştür. Çin, Ukrayna’da büyük araziler kiralamış,
böylece Ukrayna Çin’in yurtdışındaki en büyük çiftliği
haline gelmiştir. Ayrıca Çin’in Ukrayna’da 22.2 milyar
dolarlık yatırımı vardır.
46
MAYIS 2014
Ukrayna krizinin devam etmesi ve ilerde parçalama
ihtimali Çin’in bu ülke üzerindeki çıkarlarına belli ölçüde zarar verebilir. Ancak Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesinin ardından Kırım Hükümetinin,
Çin ile ilişkilerin olduğu gibi devam edeceğine dair
beyanları Çin’i bir ölçüde rahatlatabilir. Ukrayna’da
istikrar sağlanması da Çin’in çıkarına uygundur.
Ancak Ukranyna krizinden dolayı Rusya’nın Çin ile
daha yakın ilişkiler kurması Çin için ayrıca bir kazanç olacaktır.
Ukrayna Krizi ve Rusya-Çin İlişkileri
Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve buna karşı ABD ve Batılı
ülkelerin zayıf kalması aynı zamanda ABD’nin hegemonyasının etkisiz kaldığını göstermektedir. Buna
delil olarak, Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a düzenlediği askerî operasyonu ve 2013 yılında ABD ve
Batılı güçlerin Suriye saldırısının engellenebilmesini
de gösterebiliriz. ABD, Afganistan ve Irak savaşı
sonrası uğradığı imaj zedelenmesi ve 2008 yılındaki ekonomik kriz ile küresel etkisini kaybetmeye
başlamıştır. Diğer yandan yeni ekonomik güçlerin
yükselişi ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana
tesis etmiş olduğu uluslararası siyasal ve ekonomik
sistemin de çatırdamasına sebep olmaktadır. Bu
gelişmelerle artan enerji fiyatlarından yararlanan
Başkan Putin’in hamleleri aslında ABD’nin küresel
konumu ve söz konusu uluslararası sisteme meydan okuması anlamına gelmektedir.
Washington kendisinin düşüşe giden konumunun
farkındadır ve ekonomi, ticaret ve askerî güçler alanında kendisinden hemen sonra gelen Çin ise stra-
tejik kuşatma politikasının hedefi olarak seçilmiştir.
Washington savunma ve güvenlik çevreleri yeni
ulusal stratejisini yaratma yoluna koyulmuştu. ABD
Başkanı Obama, 2009 yılında ABD’nin de Asya Pasifik ülkesi olduğunu ve kendisinin de bir Asya Pasifik
ülkesi lideri olduğunu beyan ederek siyasî, ekonomik ve güvenlik alanlarında Asya’ya geri dönüş politikasını ortaya koymuştu. ABD, Asya Pasifik’te eski
ve yeni müttefiklerle ekonomi ve güvenlik alanında
yeni örgütlenmelere başlamıştır. Bütün silah güçlerinin %60’ını 2020 yılına kadar Asya Pasifik’e kaydırarak konuşlandırma kararını almıştı. Guam adası
ABD tarafından Asya Pasifik’in en önemli askerî
üssü haline dönüştürülmüş durumdadır. ABD’nin
silah sektörü, ileri teknolojisiyle donatılmış silah
üretimine başlamıştır ve denemeler yapılmaktadır.
ABD, Çin’e karşı yeni savunma doktrini üretmeye
başlamıştır. Çin ise ciddi bir tehdit algısı içindedir ve
ABD’ye yeni model büyük ülke ilişkilerini önermeye
çalışmaktadır. Böyle bir ortamda Rusya’nın ABD’ye
karşı çıkışları, ABD’nin Rusya ile uğraşmasına sebep olacak ve böylelikle Asya Pasifik’te ABD’nin
baskısı azalacaktır. Pekin’in rahatlaması geçici bir
durum olabilir, zira ABD’nin henüz ulusal stratejisini
değiştirmediği 23 Nisan’da Çin ile toprak ihtilafı olan
ülkeleri kapsayan Asya ziyaretinden anlaşılmaktadır. Bu durum, ABD’ye karşı Asya Pasifik’te Çin’in
Rusya ile güvenlik işbirliğine de yol açabilir. Ayrıca,
bu gelişme, ABD-Japonya arasındaki ilişkiyi daha
da artırabilir.
Ukrayna krizinden dolayı ABD ve Avrupa’nın yaptırımına maruz kalan Rusya’nın en yakın stratejik
ortağı olan Çin ile daha sıkı bir ilişkiyi tesis etmesi
kaçınılmazdır. Rusya bundan 10 yıl önce savunma
ve ekonomi alanlarında Asya Pasifik’e yönelmiştir.
Dünyanın en büyük üç ekonomisinin (ABD, Çin ve
Japonya) Asya Pasifik’te bulunması ve bundan dolayı da siyasî ve güvenlik alanlarının da bu bölgeye
kayması, Rusya’yı geri kalmış Uzakdoğu bölgesinin ekonomisini canlandırmaya ve savunmasını
arttırmaya sevk etmektedir. Rusya bir yandan Çin,
Güney Kore ve sınırlı olsa da Japonya’dan Uzakdoğu bölgesinin ekonomik kalkınması için yatırım
çekmektedir, diğer yandan ABD’nin silah güçlerini
Asya Pasifik’e taşıması ve Japonya’nın Kuril adaları üzerinde hak iddia etmesi nedeniyle Asya Pasifik
Ordusu tesis ederek çıkarlarını korumaya çalışmaktadır. Ukrayna krizi, Rusya’nın doğu-batı yönde
meşgul olmasına neden olmaktadır. Eğer ABD ve
Batı’nın yaptırımı ağırlaşırsa ya da uzun süreli olursa, Rusya’nın ekonomisine özellikle enerji sektörüne
büyük zarar verebilir, sonuçta Başkan Putin’in Büyük Rusya rüyasının gerçekleşmesini engelleyebilir.
Bu bağlamda Çin ile hem bölgesel güvenlik alanında hem de ekonomi ve enerji konusunda ciddi ve
sağlam ilişkilerin oluşturulması ve var olan ilişkilerin
güçlendirilmesi gerekmektedir. Mayıs 2014’te gerçekleşecek olan Başkan Putin’in Çin ziyaretinde bütün bu konular ele alınacaktır. Çin de uzun yıllardır
gündemde olan Rusya’nın Uzakdoğu bölgesinden
Çin’e doğalgaz aktarmasına ilişkin müzakereyi bu
ortamda sonuçlandırabilir. Bu görüşmelerde Çin’in
Rusya’dan satın almaya çalıştığı S400 füzesi ve
Su35 savaş uçakları konusu da gündeme gelebilir.
Moskova’nın bu silahları Çin’e satması halinde silah
ihracat prensibi ile bağdaşmayan bir hamle yapmış
olacağı gözden kaçmamalıdır.
Ukrayna krizi Çin’in Orta Asya’da daha rahat bir
politika izlemesine neden olabilir. Orta Asya öteden
beri Rusya’nın arka bahçesi idi. Çin’in Orta Asya
ülkeleriyle geliştirdiği enerji ve güvenlik ilişkileri hep
Rusya faktörünü düşünerek devam etmiştir. Çin,
büyük Pazar oluşu ve güçlü ekonomisiyle bölgedeki
menfaatleri Rusya’yı rahatsız etmeden elde etmeye
çalışmış ve Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesinde
bölgesel politikasını temkinli sürdürmüştü. Ukrayna
krizinin Rusya ve Çin’in Orta Asya’da daha girişimci
politikalar yürütmelerine sebep olacağını tahmin etmek hiç de güç değildir.
MAYIS 2014
47
DIŞ POLİTİKA
UKRAYNA
KRİZİ VE
CENEVRE
GÖRÜŞMELERİ
Amine YAZICI İLERİ
SDE Asistanı
senaryonun Ukrayna’ya da uygulandığını sözlerine
ekledi. NATO ile işbirliğine hazır olduklarını söyleyen
Putin, ancak ittifakın kapılarına dikilmesine kesinlikle karşı olduklarını sözlerine ekledi. Çünkü Rusya,
Batı’nın NATO’nun yardımıyla kendilerini kuşatmaya, böylece güçlenmelerini engellemeye çalıştığını
düşünüyor.
K
asım 2013’de Ukrayna’da başlayan
olaylar, 22 Şubat 2014’de Yanukoviç iktidarının devrilmesi ve ardından
16 Mart’ta yapılan referandum ve Kırım’ın
Rusya’ya bağlanma kararıyla çok farklı bir boyut kazanmış oldu. 1954 yılında Rusya’dan
alınarak Ukrayna’ya verilen Kırım’ın yeniden
Rusya’ya bağlanma kararı aldığı referandum
sonrasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir
Putin’in konuşması Rusya açısından meselenin sadece Kırım’la sınırlı olmadığını gösterir
nitelikteydi. Putin konuşmasında Yugoslavya, Libya ve Irak’ta yaşananları hatırlatarak
“Biz Rusya olarak Batı ile hep diyalog ve eşit
ilişkiler istedik. Ama onlardan karşılık göremedik. Arkamızdan kararlar aldılar, dolaplar
çevirdiler, bizi aldattılar” dedi. Arap baharının
kışa döndüğünü ve 2004 yılında benzer bir
48
MAYIS 2014
Kırım’ın Rusya tarafından uluslararası hukuku yok
sayarak ilhak edilişi ABD ve Rusya arasında Soğuk
Savaşın sona ermesinden sonra yaşanan en büyük kriz olarak değerlendiriliyor. 1945’ten bu yana
ilk kez Avrupa kıtasında işgal ve ilhak yoluyla siyasi
sınırlar değişmiş oldu. Bu durum II. Dünya Savaşı
sonrası kurulan düzenin en temel prensiplerinden
biri olan her ülkenin toprak bütünlüğünün korunması ilkesinin de açık bir ihlali anlamı taşımaktadır. 1994 yılında Ukrayna, toprak bütünlüğünün
korunmasının ABD, Rusya ve İngiltere tarafından
garantiye alınması karşılığında yüzlerce nükleer silahını Rusya’ya teslim etmişti. Buna rağmen toprak
bütünlüğüne saygı gösterilmedi ve toprakları işgal
edildi. Ayrıca Rusya, Kırım’ın ilhakıyla birlikte 18.
yüzyıldan 1991’e kadar olduğu gibi bir kez daha
Karadeniz’de bir numaralı askeri ve siyasi güç durumuna gelmiş oldu. Bu durum Türkiye başta olmak
üzere NATO üyesi ülkelerin Karadeniz’de kazandıkları üstünlüğün kaybolmasına ve Rusya’nın bir kez
daha potansiyel askeri tehdit olarak algılanmasına
sebep olacaktır.
Cenevre’de yapılan toplantının ana amacı muhtemel bir
iç savaşı engellemek üzerine
kurulmuştur. Bu çatışma yönetiminin safhalarından birisi olup, bu konuda henüz
alınması gereken çok mesafe
bulunmaktadır.
Ukrayna İçin Cenevre Görüşmesi
Rusya’nın Kırım hamlesinden sonra Ukrayna’daki
krizin bir iç savaşa dönüşmesini engellemek için
ABD, Rusya ve Ukrayna Dışişleri Bakanları ile AB
Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi
Cenevre’de bir araya geldi. Görüşmelerin sonunda
Rusya tarafı Ukrayna vatandaşlarının oluşturduğu
işgallerin sona erdirilmesi dâhil, Rusya’nın her türlü kışkırtıcı hareket ve şiddete yönelik faaliyetlerinin
sona erdirilmesi ve bütün illegal grupların silahsızlandırılması konusunda görüş birliğine vardığı ifade
edilirken; bunların karşılığında Ukrayna Geçici Hükümetinin Ukrayna’nın doğusundaki Rus çoğunluğunun bulunduğu bölgelerde gerekli reformları yapması ve Rusya’ya yönelik yaptırımların durdurulması
konuları da gündeme geldi.
Suriye kriziyle birlikte sorun çözmek üzere toplanan ancak herhangi bir sonuç alınamayan görüş-
MAYIS 2014
49
meler listesine giren Cenevre Görüşmeleri, Ukrayna konusunda da benzer bir neticeyle sonuçlandı.
Rusya’nın temel amacı, -Putin’in sıklıkla dile getirdiği “Novorossiya-Yeni Rusya” ideali kapsamındaKırım’ın olduğu gibi Ukrayna’nın da herhangi bir
askeri müdahale olmadan kendi arzusu ile Rusya
ile birleşmesini sağlamaktır. Rusya’nın bu hedefi
kapsamında değerlendirildiği zaman Cenevre’de
yapılan görüşmeler sonrasında çıkan kararların
Rusya’nın konumu üzerinde çok büyük bir etki yapmadığını söylemek mümkün. Rusya tarafı konunun
uluslararası bir görüşme-konferans bağlamında
değerlendirilmesini sağlayarak, kendisi için uzlaşı
arayan müzakereci bir imaj çizmiştir. Bu sayede
ABD’nin ambargosunun ertelenmesini sağlamış ve
Ukrayna’nın da kendi istediği yönde reformlar yapmasına ikna olmasını sağlamıştır. Ayrıca Putin’in bir
konuşmasında Avrupa’nın Rus doğalgazından vazgeçebilmesinin pek mümkün olamayacağını söylemesi Rusya’ya karşı uygulanacak bütün yaptırım
seçeneklerinin gözden geçirilmesi gerektiğini hatırlatır bir nitelik taşımaktadır.
Cenevre görüşmelerini Ukrayna açısından değerlendirecek olursak, doğudaki Rus nüfusun yoğun
olduğu bölgelerde reform yapma sözü, Rusya’nın
50
MAYIS 2014
önümüzdeki dönemlerde bu bölgelerde de referandum yoluyla Rusya ile birleşme yolunu seçmelerini
kuvvetle muhtemel olarak gördüğü için yaptığı bir
hamle olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle
görüşmelerden Ukrayna’nın kazançlı çıktığını söylemek mümkün değil. Hâlihazırda Rusya, Ukrayna’daki çıkarlarını maksimize etmek için en iyi yolun
federasyon seçeneği olduğunu düşünüyor. Ancak
Ukrayna federasyonun kendisi için parçalanma demek olduğunu biliyor ve 25 Mayıs’taki erken cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Rusya’nın yeni bir
anayasa çalışması yapılması konusundaki ısrarına
da yine aynı nedenle mesafeli duruyor. Ukrayna’nın
doğusundaki Donetsk ve Harkiv şehirlerinden gelen bağımsızlık ilanları, Ukrayna açısından sorunun
Kırım’ın ilhakı ile bitmediğini gösterirken, Rusya da
Kırım örneğinden hareketle Kiev’e ilhak seçeneğini
göstererek federasyona razı etme yoluna gidiyor.
Cenevre görüşmelerinin diğer aktörleri ABD ve AB
ise meseleyi öncelikle çatışmaların önlenmesi ve
yönetilmesi kapsamında ele alıyor. Öncelikli amaç,
çatışma ve şiddetin durdurulması ve gerginliğin tırmanmasının önlenmesi yoluyla çıkması muhtemel
bir iç savaşı engellemek. ABD ve AB’nin olayların
başladığı ilk günden bu yana askeri seçenekleri
devre dışı bırakarak konuya siyasi açıdan yaklaşması, Putin’in izlediği siyaset noktasında geri adım
atmamasına neden olmuştur.
Türkiye, Cenevre görüşmelerinde yer almasa da
Karadeniz komşusunda olan bitene temkinli yaklaşmaktadır. Rusya ile Suriye konusunda açıktan ayrı
saflarda yer almasına rağmen ikili ilişkilerin bozulmaması ve iki ülke arasındaki özellikle ekonomik iş
birliği Türkiye’nin, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü
savunduğu yöndeki açıklamaları ile desteklenmiştir.
Ankara ilkesel politikalarla pragmatik çıkarlar arasında bir denge sağlamaya çalışıyor. Türkiye’nin
Ukrayna-Rusya krizinde önceliklerinden bir diğeri
ise NATO ile birlikte hareket etmektir. Türkiye için
NATO her türlü güvenlik riskine karşı desteğine
başvurduğu elverişli bir güvenlik örgütü niteliği taşımaktadır. Krizde Ankara açısından olmazsa olmaz
koşullardan biri de Kırım Tatarlarının kazanılmış
haklarının korunması meselesi. Rusya, Kırım’ı ilhak
sürecinde Tatarlara bir sürü hak vaadinde bulundu.
Rusça ve Ukraynaca ile birlikte Tatarca’nın resmi dil
ilan edilmesi, Tatarların bölgesel hükümette ve devlet kadrolarında ileri düzeyde temsil hakkının olması
gibi. Ancak Rusya’nın kriz zamanında vermiş oldu-
ğu bu sözlerin ne kadarını tutacağı ayrı bir tartışma konusu. İlerleyen dönemlerde Rusya’nın, Kırım
Tatarlarına baskı uygulayıp göçe zorlaması durumu
ise Türk - Rus ilişkilerinde soruna yol açabilir.
Sonuç
Cenevre’de yapılan toplantının ana amacı muhtemel bir iç savaşı engellemek üzerine kurulmuştur.
Bu çatışma yönetiminin safhalarından birisi olup, bu
konuda henüz alınması gereken çok mesafe bulunmaktadır. Ukrayna’daki çatışmaların durdurulması
Rusya’nın siyasi olarak amaçlarına ulaşması noktasında istediği ortamın oluşması anlamı taşımakla beraber Kiev’in, Moskova’nın istediği reformları
yapması, bu süreci hızlandıracak bir nitelik taşımaktadır. Tüm bunlardan sonra Ukrayna’da Rus nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerin self determinasyonla
Rusya ile birleşme isteğine karşı Batının gerekçelerini çürütmek ise Rusya açısından daha kolay olacaktır. Türkiye, Ukrayna-Rusya krizinde politikasını
çok hassas dengeler üzerine kurmuş, bir taraftan
ilkesel olarak Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün korunmasını savunurken diğer taraftan da çok boyutlu
hale gelmiş olan Rusya ile ilişkilerinin bozulmaması
için çalışmaktadır.
MAYIS 2014
51
DIŞ POLİTİKA
Gerekçes ne olursa olsun
sınırların değşeblr olduğu
düşüncesnn toplumlarda
uyanması ve yayılması,
ayrılmayı ve bağımsızlığı
daha ulaşılablr hale getryor.
İspanya’dak Katalonya bölges,
İtalya’dak Veneto bölges, Büyük
Brtanya’da İskoçya, Belçka’dak
Flaman–Valon bölgeler, Bosna
Sırp Cumhuryet çn Kırım’da
yaşananlar ster stemez
etkleyc oluyor.
AVRUPA’DA
AYRILMAK
İSTEYENLER
Zeynep SONGÜLEN İNANÇ
tirdi. 2008’den itibaren Rusya’nın bu söz ışığında
siyaset ürettiği öne sürülebilir. Rusya, Kırım sorununa da bu çerçevede yaklaştı ve Kosova örneğini her
fırsatta dünya kamuoyuna hatırlattı.
SDE Uzmanı
K
ırım meselesi yalnızca Kırım’ın 21 Mart 2014
itibarıyla Rusya ile birleşmesinden ibaret değil. Bu birleşmenin siyasi olarak pek çok anlamı ve yansıması bulunuyor. Bu anlamlar ve yansımalar çeşitli vesilelerle uzmanlar tarafından anlaşılmaya, deşifre edilmeye ve açıklanmaya çalışılıyor.
Kırım’ın, Batı ile Rusya arasındaki ilişkilerde gerginliğin ötesinde çatışma ihtimalini canlandırdığı, yeni
bir soğuk savaş anlayışı getirdiği, Rusya’nın Rus
azınlıktaki halkı savunmak amacıyla her türlü faaliyete girişeceğini ortaya koyduğu, ulusal devletlerin
sınırlarının korunmasını bir sorunsal haline getirerek
ulusal devletlerin sınırlarının sorgulanmasını beraberinde getirdiği gibi pek çok saptama yapılabilir.
Bu saptamaların sonuncusu özellikle Avrupa için
önem taşıyor. Avrupa’da ulusal sınırların bir daha
değişmeyecek şekilde belirlendiği düşünülüyordu.
Sınır üzerinden yaşanabilecek sorunların bertaraf
edilmesi amacıyla da Avrupa Birliği gibi bir yapı öngörüldü. Bu çerçevede yerel, ulusal ve Avrupalı ol-
52
MAYIS 2014
mak üzere üç seviyeli bir siyasi aidiyet getirildi ve bu
kimliklerin, farklı tercihler üzerinden birleştirilmesiyle
bireylerin özgür biçimde yaşamaları hedeflendi. Ancak bu projenin vatandaşlar tarafından benimsendiğini ileri sürmek güç. Zira Avrupa’da ulusal devletlerden ayrılmayı talep eden bölgelerin sayısı her
geçen gün artıyor.
rekete geçirdi. Rusya’nın kararlı ve sert politikaları
sonucunda iş öyle bir yere geldi ki geriye yalnızca
Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasının ilan edilmesi kaldı. Bu anlamda Rusya, kendi yakın çevresinin ve
arka bahçesinin geleceğini kendisi belirliyor ve bu
politikayı hayata geçirecek şekildeki uygulamaları
benimsiyor.
Kırım’da 16 Mart 2014’te düzenlenen referandum,
uluslararası hukukta halen tartışmalı olan kendi
geleceğini tayin etme ilkesine dayanıyor. Elbette
Rusya’nın, yakın çevresinin ve Kırım’ın kendi kaderlerini belirlemelerine ne ölçüde izin verdiği tartışmalı.
Rusya, 2008 yılındaki Gürcistan savaşı çıkmadan
altı ay önce bölgedeki çalışmalarını hızlandırmıştı.
Bunun sonucunda Abhazya ve Osetya için bu tür
bir haktan faydalanmak mümkün hale gelmişti. Kırım söz konusu olduğunda da Rusya, Rus pasaportu dağıtmak, mali yardımda bulunmak, Sivastopol’daki üssü işlevsel biçimde kullanmak, siyasi
ve ekonomik nüfuzunu hissettirmek gibi araçları ha-
1999 yılında NATO’nun Kosova’ya müdahalesi sonrasında Kosova, kendi kaderini tayin etme hakkını
ileri sürerek 17 Şubat 2008’de Sırbistan’dan tek taraflı şekilde bağımsızlığını ilan etti. Rusya, Kosova’yı
bağımsızlığa ve batı ittifakına taşıyan bu süreçte
etkin varlık gösteremedi ve bir nevi Kosova’yı kaptırdı. Kosova’nın bağımsızlığı, Balkanlar’da yeni bir
Arnavut devletinin kurulması anlamına geldiği için
Rusya’yı rahatsız etti ve Rusya’nın Balkanlar’daki
nüfuzu açısından son derece olumsuz bir etki yarattı. Rusya bu olayı unutmadı ve geleneksel olarak
aklının bir köşesine not ettiği “İntikam soğuk yenen
bir yemektir.” sözünü politikalarının odağına yerleş-
Kosova’nın ve Balkanlar’ın Batı ile bütünleşmesinden yana olan Kosova Kurtuluş Ordusu lideri eski
gerilla ve Kosova’nın günümüzdeki başbakanı Hashim Thaçi, Kırım ile Kosova arasında herhangi bir
benzerlik olmadığını ifade etse de, Kırım özelinde
yaşananların diğer bağımsızlık hareketleri için cesaretlendirici bir örnek olduğu inkâr edilemez. Gerekçesi ne olursa olsun sınırların değişebilir olduğu
düşüncesinin toplumlarda uyanması ve yayılması,
ayrılmayı ve bağımsızlığı daha ulaşılabilir hale getiriyor. İspanya’daki Katalonya bölgesi, İtalya’daki
Veneto bölgesi, Büyük Britanya’da İskoçya, Belçika’daki Flaman–Valon bölgeleri, Bosna Sırp Cumhuriyeti için Kırım’da yaşananlar ister istemez etkileyici oluyor.
İspanya’nın kuzey doğusunda bulunan Katalonya
bölgesinde yerel meclis ve yerel hükümet bulunuyor ve bölge geniş bir özerkliğe sahip. Barselona’yı
içerisine alan bölgede Katalanca, ikinci resmi dil
olarak kabul edilmiş. 47 milyon nüfuslu İspanya’nın
6 milyondan fazlasını Katalanlar oluşturuyor ve bu
bölge, İspanya milli gelirinin beşte birini üretiyor,
MAYIS 2014
53
olmak üzere İspanyol meclisinin yaklaşık %86’sı,
Katalonya’da referandum yapılmasını reddetti. 347
oyun 299’u hayır, 47’si evet, 1’iyse çekimser çıktı.
İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, referandumun
anayasaya aykırı olduğunu ve düzenlenmesine izin
vermeyeceklerini belirtti. Parlamentonun bağımsızlığa izin vermemesini takiben Katalonya yönetiminin
lideri Artur Mas, bağımsızlık konusunu referanduma
götürmek için Avrupalı liderlere mektup göndererek
destek istedi.
toplam ihracatın dörtte birini gerçekleştiriyor. Bu
çerçevede İspanya’nın en gelişmiş bölgesi olma
özelliğini elinde tutuyor ve Madrid yönetimine kaynak aktarıyor.
25 Kasım 2012’de dört yıl içinde bağımsızlık için
referandum yapılması yönünde bir karar alan Katalonya Bölgesel Parlamentosu, o dönemde merkezi
hükümetin sert tepkisiyle karşılaşmıştı. Madrid yönetiminin referanduma ve bağımsızlığa izin vermeyeceğini açıklamasının ardından 23 Ocak 2013’te
Katalonya Parlamentosu bir adım daha ileri giderek “Egemenlik Bildirgesi” yayınladı. Bu bildirgeyle,
bağımsızlık için çalışmaların resmen başlatıldığı ilan
edildi. Bu çalışmaların meyvesi olarak 2014’te Katalan bölgesi yetkilileri, bağımsızlık referandumunun
düzenlenmesi konusunu Ulusal Parlamento’ya getirdiler. Zira İspanya’yı 17 özerk yönetimden oluşan
bir siyasi ve idari yapı olarak tanımlayan 1978 anayasasına göre bu tür bir referandum düzenlenmesi
için parlamentodan izin alınması gerekiyor. Ulusal
mecliste yapılan oylamada iktidardaki Halk Partisi
ve ana muhalefetteki Sosyalist İşçi Partisi başta
54
MAYIS 2014
Referandum tarihi olarak belirlenen 9 Kasım’da
Katalonya’da sembolik bir bağımsızlık referandumu
denemesi yapılacak gibi görünüyor. 2015 yılındaki
genel seçimlerin ise Katalonya’nın bağımsızlığının
oylandığı bir referanduma dönüşmesi bekleniyor.
Bu seçimin sonuçları, 2016 yılında gerçekleşmesi
öngörülen yerel seçimlerin de gündemini belirleyecek. Katalonya’da bağımsızlık isteyenlerin oranı
yapılan çeşitli anketlerde %35 ile %50 arasında
değişiyor. Katalanların yarıdan fazlası kendilerini
yalnızca Katalan olarak görüyorlar. %38 civarındaki kesim ise kimliklerini hem İspanyol hem Katalan
olarak tanımlıyorlar. Bu noktada güçlü bir kimlik talebinin olduğu zaten biliniyor. Buna ek olarak Katalanlar bağımsızlık tercihini yaparken Avrupa Birliği,
Birleşmiş Milletler, Avrupa Merkez Bankası gibi kurumların dışında kalacaklarını ve avrodan da çıkacaklarını biliyorlar.
1866 yılından beri İtalya’nın bir parçası olan Venedik
merkezli Veneto bölgesi, Avrupa’daki ayrılma hare-
Bosna Sırp Cumhuryet
dışındak tüm örnekler,
Avrupa’da yaşanan ekonomk
krzle doğrudan lgl
görünmekle brlkte krz, her şey
açıklamıyor. Özellkle ekonomk
anlamda gelşmş olan
bölgeler, merkez yönetmlern
boyunduruğundan kurtularak
ekonomk mkânlarını kend
başlarına değerlendrmek
styorlar.
ketlerinden bir diğerine karşılık geliyor. İtalya’nın tarih, turizm, kültür, sanayi alanlarındaki en gelişmiş
ve zengin bölgelerinden birine karşılık gelen bu 5
milyon nüfuslu bölge, bin yıldan fazla süre bağımsız kalmış dünyanın en eski ticaret imparatorluğu
olan Venedik Cumhuriyeti’nin mirasçısı olarak biliniyor. Bu bölgenin daha geniş özerkliğe sahip olması ve hatta bağımsızlığını kazanması için mücadele
eden siyasi partilerden biri Kuzey Birliği’nin kurucu
üyelerinden Venetocu Padanist Birlik olarak dikkat
çekiyor. Bu parti, bağımsızlık referandumu talebini
gündemde tutuyor ve bu yönde çalışmalar yürütüyor. Bu çabaların sonucunda 2012 yılında Veneto
Bölgesel Konseyi, kendi kaderini tayin hakkına dair
tasarıyı onayladı. 2014 Mart ayında internet üzerinden gayri resmi olarak yapılan oylamaya % 63,2
oranında katılan Venetoluların % 89’u ise bağımsızlık lehine oy kullandı. Roma’daki yetkililerin bu oylamadan pek memnun olmadıkları anlaşılıyor. Zira
oylamanın ardından polis tarafından düzenlenen
operasyonda aralarında eski parlamenterlerin de
bulunduğu 20’den fazla kişi tutuklandı. Operasyo-
nun gerekçesi olarak terör saldırısı girişimi gösteriliyor ve zanlılar terörizm, demokratik düzenin bozulması ve savaş silahları imalatı ile suçlanıyorlar. Bu
operasyon ve operasyonun gerekçeleri, meselenin
Roma tarafından nasıl görüldüğünü ortaya koyuyor.
Roma’daki merkezi yönetim, Veneto bölgesindeki
bağımsızlık taleplerini gayri meşru olarak görmenin
yanı sıra bağımsızlık yanlısı faaliyetlerde bulunanları
cezalandıracağını gösteriyor.
300 yıldır Büyük Britanya’nın parçası olan İskoçya,
Kuzey Denizi’nde petrol ve gaz yataklarına sahip.
Britanya’nın en gelişmiş bölgelerinden bir tanesi
olarak nitelendirilen bu bölgenin gelecekte zenginliğinin artacağı düşünülüyor. Geniş bir özerklikten
yararlanan bölgede 2014 sonbaharında bağımsızlık referandumu yapılacağını İskoç Milli Partisi lideri
Alex Salmond önceden belirtmişti.
10 Ocak 2012’de İskoçya Hükümeti, referandumun mutlaka yapılacağını teyit eden bir açıklama
yaptı. İspanya’dakinin aksine İngiltere Başbakanı
David Cameron, Salmon ile bir anlaşma imzaladı
MAYIS 2014
55
ilişkilerin ne yönde ilerleyeceği gibi önemli konular
İskoç siyasetinin gündemini işgal ediyor. İskoçlar,
bağımsızlık kararını güçlendirmek için kendi geleceklerini tayin etme ilkesine ek olarak sürecin barışçı biçimde ilerlediğini ve rızanın bulunduğunu ileri
sürüyorlar. Günümüzde bağımsızlık isteyen İskoçların sayısı %45’i aşıyor ve %50’lere yaklaşıyor.
Belçika’da ise Flamanca konuşan Flamanlarla
Fransızca konuşan Valonlar arasındaki ayrım derinleşiyor. Belçika’daki bu derin ayrılık, ülkenin
Avrupa’da hükümet kuramama rekoru kırmasına
da neden olmuştu. Zira taraflardan sadece bir tanesinin tek başına hükümet kurması mümkün değil.
Yeni Flaman İttifakı’nın oy oranını artırması, Valonlardan ayrılmayı destekleyenleri memnun etti. Ekonomik krizin de etkisiyle Flamanlar, Valonların eğitim
ve sağlık giderlerini daha fazla karşılamak istemediklerini belirtiyorlar. Ayrıca belirli vergi reformlarını
hayata geçirerek Valonlarla aralarındaki siyasi ve
ekonomik mesafeyi artırıyorlar. Bu süreçte Flamanlar bağımsızlıktan söz ederken Valonlar, Fransa’ya
bağlanmaktan bahsediyorlar. Brüksel’deki belediye
otobüslerinden tabelalara kadar her yerde iki dilli
bir kullanım söz konusu olunca belirli bir uzlaşının
yakalandığı hissi uyanıyor. Ancak Belçika genelinde
ayrılma meselesi, gündemin önemli maddeleri arasında yer almaya devam ediyor.
Bosna-Hersek, Bosna-Hersek Federasyonu ve
Bosna Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki özerk cumhuriyetten oluşuyor. Bosna Sırp Cumhuriyeti, 1995
yılında imzalanan Dayton Antlaşması ile sağlanan
istikrara meydan okuyarak Sırbistan ile bütünleşmek istiyor. Dayton Antlaşması, Bosna-Hersek
devletini kurarak Balkanlar’da barış sağlamayı heve yapılacak olan referandumun hukuki çerçevesi
konusunda anlaştı. İngiltere referandum konusunda uzlaşmaya giderken İskoçya’nın AB dışında kalacağını ve sterlinden çıkacağını ifade etmeyi ihmal
etmedi. 18 Eylül 2014’te gerçekleştirilecek referandumdan önce İskoç partileri özellikle ekonomik
konularda nasıl bir ayrışma olacağı konusunda sert
tartışmalar yürütüyorlar. İskoçya’nın İngiliz sterlinini
kullanmaya devam edip etmeyeceği, İskoçya’nın
ayrı bir merkez bankasının olup olmayacağı, vergilerin kimin tarafından toplanacağı, emekli maaşlarının nasıl ödeneceği, bağımsızlıktan sonra AB ile
56
MAYIS 2014
Genel olarak bakıldığında
bağımsızlık ve ayrılık hareketler
çn 2014 yılının sonbahar ayları
hareketl geçecek gb görünüyor.
Avrupa’nın gündemnde yer
alan bu kısa vadel değşmler
bekleyp görmek gerekecek.
Kırım meseles yalnızca
Kırım’ın 21 Mart 2014 tbarıyla
Rusya le brleşmesnden
baret değl. Bu brleşmenn
syas olarak pek çok anlamı
ve yansıması bulunuyor. Bu
anlamlar ve yansımalar çeştl
veslelerle uzmanlar tarafından
anlaşılmaya, deşfre edlmeye ve
açıklanmaya çalışılıyor.
defledi ve tüm etnik ve dini grupların temsilini ön
plana koydu. Ancak bu durum, son derece kırılgan
yapılar ve dengeler ortaya çıkardı ve halklar bundan
memnun olmadılar. Bir başka deyişle savaşı durdurmanın haricinde Dayton Antlaşması ile beklenen
ve aranan istikrar yakalanamadı. Bu itibarla Bosna
Sırp Cumhuriyeti de Ortodoks kimliği ve Rusya ile
olan yakınlığından dolayı Bosna-Hersek’ten ayrılıp
Sırbistan’a bağlanmak istiyor. Bosnalı Sırpların lideri
Milorad Dodik, Kırım’da referandum düzenlenmesi
söz konusu olduğunda referanduma açık destek
verdi ve Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasını meşru ve
demokratik bulduklarını söyledi. Ayrıca Katalonya
ve İskoçya örneklerini yakından izlediklerini belirtip
zamanı geldiğinde en iyi örnekleri uygulayacaklarını belirtti. Bosnalı Sırpların, Rusya’nın desteğiyle
bağımsızlıklarını ilan etmeleri Balkanlar için yeni bir
istikrarsızlığın kapısını aralayabilir. Bu tür hassas ve
çatışmaya açık geçiş coğrafyalarındaki istikrarsızlıklar ise küresel ölçekte etkili olabilir. Bu nedenle
1990’lı yıllarda başlayan ve günümüzde halen devam eden Balkanların yeniden yapılandırılması sürecinde Rusya, şimdiye kadar dışarıda bırakılmış
olmasının acısını çıkarabilir.
Tabii söz konusu bağımsızlık ve ayrılma taleplerini
yalnızca ekonomik nedenler içerisinden okumak da
pek anlamlı değil. Tarihsel bir arka plana dayanan
güçlü kimlik bağları bulunuyor ve Soğuk Savaş’ın
sona ermesiyle birlikte yoğunlaşan kimlik siyasetinin etkileri hissediliyor. Mevcut durumda halkların
talepleri özgürleşme üzerinden karşılanamadığı için
ulusal ölçekteki sınırlamalardan kurtulmak isteyenler, yeni ulusal sınırlamalar koyma yoluna gidiyorlar.
Mevcut ulusal seviyeyi aradan çıkararak doğrudan
AB içerisinde yeni bir ulusal yapı olarak yerlerini
almak istiyorlar. Ancak bu, orta ve uzun vadede
pek kolay görünmüyor. Zira AB üyesi olmak için
tüm ülkelerin onayına ihtiyaç duyuluyor ve örneğin
İskoçya’nın AB üyeliğine, Büyük Britanya’nın onay
vermesi en azından orta vadede beklenemez. Bosna Sırp Cumhuriyeti ise yeni bir Kırım olma yolunda
ilerlediğini gizlemiyor. Rusya’ya bağlanmasa bile
Balkanlar’da Rusya’nın kardeşi olarak hareket edeceğini öngörmek pek zor değil. Bu doğrultuda Bosna Sırpları, uluslararası siyasetteki kutuplaşmanın ve
gerginliğin kalelerinden biri haline gelebilirler. Genel
olarak bakıldığında bağımsızlık ve ayrılık hareketleri
için 2014 yılının sonbahar ayları hareketli geçecek
gibi görünüyor. Avrupa’nın gündeminde yer alan bu
kısa vadeli değişimleri bekleyip görmek gerekecek.
Bu sırada insan düşünmeden edemiyor: Peki Katalonya bağımsız olursa El Clásico maçları ne olacak?
Bosna Sırp Cumhuriyeti dışındaki tüm örnekler,
Avrupa’da yaşanan ekonomik krizle doğrudan ilgili
görünmekle birlikte kriz, her şeyi açıklamıyor. Özellikle ekonomik anlamda gelişmiş olan bölgeler, merkezi yönetimlerin boyunduruğundan kurtularak ekonomik imkânlarını kendi başlarına değerlendirmek
istiyorlar. Ekonomik kriz ayrışmayı derinleştirdiği için
zenginliklerini diğerleriyle paylaşmak istemiyorlar.
MAYIS 2014
57
DIŞ POLİTİKA
gellemeye ve değişime direnmeye çalışmaktadırlar.
Statükocu yapılar, askeri, ekonomik ve bürokratik
güçler değişimin önünü kapayarak (veya kapamaya çalışarak) değişimi engellemek ya da en azından
geciktirmek istemektedirler.
Mısır’da ordu ve dış destekçileri, halk isyanlarının
karşısında iyice yaşlanan ve yerine oğlunu getirmek
isteyen Hüsnü Mübarek ve yönetimini feda ederek
rejimi korumayı planladılar. Bir anlamda kaptanı değiştirerek geminin aynı güzergahta gitmesini sağladılar. Bu amaçla, demokrasiye geçiş sürecini siviller
yerine, Yüksek Askeri Konsey devraldı ve demokrasiye geçişi kolaylaştırmak yerine ipe un sererek
devrimci grupları birbirine düşürerek, demokratik
süreci sekteye uğratmıştır. Sosyolojik perspektif,
Tantawi veya el-Sisi gibi kişilikler üzerinden değerlendirmeleri değil kurumsal analizi gerekli kılar.
Türkiye’den de aşina olduğumuz gibi askeri bakış,
kendilerini sivillerden üstün görmüştür. Kendi aralarında Mübarek’i halkın düşürdüğüne değil, ordunun
gözden çıkardığına yönelik kanaat çokça konuşulmuştur.
MISIR
DEĞİŞİMİN BURUK TADI
ya da ÇIKMAZ SOKAK
?
Doç. Dr. Ahmet UYSAL
SDE Uzmanı
2011
başında Ortadoğu’nun en kalabalık ve
merkezi ülkesi Mısır, Tunus’tan sonra
bir halk ayaklanması ile otuz yıllık Mübarek yönetiminin yıkılışına şahit olmuştur. Aradan geçen üç yılda
böyle kritik bir ülkede değişimin ne kadar zor olduğu
konusunda karşımıza tarihi bir örnek çıkmıştır. 30
milyona yakın insanın katıldığı tahmin edilen bir halk
devriminden sonra bile yerleşik elitlerin ve statüko
güçlerinin ve uluslararası aktörlerin manevraları ile
stratejinin sosyolojiye – geçici de olsa – galip gelmesine ilginç bir örnek teşkil etmektedir.
58
MAYIS 2014
Sosyolojik araştırmalar, değişimin kaçınılmaz olduğunu gösterdiği kadar değişim süreçlerinin sancılı
ve zor geçeceğini de ortaya koymuştur. Teknoloji,
göç, siyaset, ekonomi ve kültür, çıkar çatışmaları ve
güç mücadelesi gibi birçok faktör kaçınılmaz olarak sosyal değişime yol açmaktadır. Ancak, sosyal
değişimin peşinden her zaman siyasi değişim gelmemekte ve toplumda bazen düdüklü tencere gibi
enerji birikimi yaşanabilmektedir. Açık rejimlerde
toplumsal değişimler biraz gecikmeyle de olsa siyasete yansıdığı halde, kapalı rejimler bu süreci en-
Asker, kendisi daha etkili silahlara sahip olduğu
için kalabalık da olsa galip geleceğini düşündüğü
düşmana veya rakibe acımaz. Mısır’daki generaller
de Rabia Meydanı’nı milyonlar doldursa bile, silah
zoruyla bastırabileceğini, uluslararası konjonktürün
darbeye uygun olduğunu ve muhakeme ihtimalinin
düşük olduğunu düşündüğü için darbe yapmayı
seçmişlerdir. Ayrıca, Rabia Meydanı’nda kan döküldükten sonra darbecilerin uzlaşma ve darbeden
geri dönme ihtimali de kalmamıştır. Çünkü muhakemeden çekinen El-Sisi ve arkadaşları darbenin sürmesi için ellerindeki bütün imkanları kullanacaktır.
Mısır’daki darbe yönetimi, varlığını meşrulaştırmak
için daha önce Cezayir ve Suriye’de uygulanan
yöntemi denemektedir. Cezayir’de darbe yönetimi
terörizmi tırmandırarak hem halkı sindirmiş hem de
terörle mücadele ettiği gerekçesiyle ordu giderse
kaos oluşacağı korkusunu yayarak varlığını meşrulaştırmıştır. Aynı formülü daha sonra Esed Rejimi
uygulamış haklı direnişi terör olarak göstermiş ve
artan katliamlar karşısında terör grupları da mücadeleye katılınca uluslararası kamuoyunda haklı görünmüştür. Mısır darbecileri de darbe değil, terörle
mücadele ettikleri söylemine başvurarak İhvan’ı
Açık rejimlerde toplumsal
değişimler biraz gecikmeyle
de olsa siyasete yansıdığı
halde, kapalı rejimler
bu süreci engellemeye
ve değişime direnmeye
çalışmaktadırlar. Statükocu
yapılar, askeri, ekonomik
ve bürokratik güçler
değişimin önünü kapayarak
(veya kapamaya çalışarak)
değişimi engellemek ya da
en azından geciktirmek
istemektedirler.
terörist ilan etmişlerdir. Ancak İhvan-ı Müslimin bu
şiddet tuzağına henüz düşmemiştir.
Mısır’da darbeye direnenler yalnızca İhvan-ı Müslimin taraftarları değildir. İslamcı ve laik birçok grup
demokratik taleplerle gösterilere katılmakta ve darbeye direnmektedir. Örneğin, Selefi gruplar, 6 Nisan
Hareketi gibi devrimde öncü rol oynamış gençler
de darbeye direnmektedir. Darbe yönetimi hepsine
aynı şekilde şiddetle muamele etmekte ve bastırmaktadır. Bugün birçok farklı gruptan öldürülmüş
veya hapse atılmış insanlar bulunmaktadır. Rejim
bilinçli olarak hepsinin terörist ve İhvancı olduğunu
savunarak marjinalleştirmeye çalışmaktadır. Bütün
baskılar karşısında demokrasiden umudu kesen İhvan dışındaki grupların silaha sarılma ihtimali bulunmaktadır. İhvan yönetimi silahlı mücadeleye karşı
çıksa da yakınları öldürülen veya hapsedilen gençlerin kendi başlarına hareket etmelerine engel olmak
imkansızdır. Ancak, Cezayir gibi silahlı mücadeleye
başvurmaları bu grupların lehine olmayacaktır.
Diğer yandan darbe yönetimi adeta isyanı teşvik
edecek kararlar almaktadır. Örneğin, Müslüman
Kardeşler Cemaati’ni terörist ilan etmiştir. Bu kararı
Suudi Arabistan Hükümeti de uygulamaya başlamıştır. İngiltere Hükümeti de benzer yönde incelemeler yapmaktadır. Darbe yönetiminin baskısı al-
MAYIS 2014
59
destek olan ülkeler (Katar ve Türkiye gibi) hedef
alınmakta ve karalanmaktadır. Bu kontrollü gündemde halk da propagandadan kısmen de olsa
etkilenmektedir.
tında Mısır mahkemelerinden hukuki kararlar değil
siyasi içerikli kararlar çıkmaktadır. Örneğin, darbe
yönetiminin eski Başbakanı Dr. Hazem Al-Beblawi
İhvan’ı terörist ilan eden kararın yasal olmadığı için
Resmi Gazete’de yayınlanmadığını söylemiştir. Ayrıca, Mısır darbe yönetimi devlete isyan ettikleri gerekçesiyle 500’den fazla gösterici hakkında idam
kararı verdi. Yalnızca iki oturumda bu kadar kişinin
suçlu olduğu yönünde karar çıkmasını ABD Yönetimi bile eleştirmiştir. Mısır’da böyle idam kararları
verilse bile pek uygulanmamaktadır ve özellikle Batı
kamuoyunun hassas olduğu idam kararlarının uygulanması nerdeyse imkansız görünmektedir. Çünkü içerde zaten zorlanan darbe yönetimi özellikle
dışarıda zor durumda kalmak istemeyecektir.
Bu arada Müslüman Kardeşler öncülüğünde darbe yönetimine karşı öğrenci protestoları devam
etmektedir. El-Ezher, Kahire ve Ayn Şems üniversitelerindeki protestolarda polisin sert müdahalesi
görüldü ve bunun üzerine Müslüman Kardeşler’in
suçlandığı bombalamalar görüldü. Bu silahlı eylemleri Müslüman Kardeşler’in yapmış olma ihtimali düşüktür. Daha çok Cezayir ve Suriye’deki gibi
muhalifleri silahlı mücadeleye çekme taktiği olarak
değerlendirilmektedir. Çünkü başından beri barışçıl
devrim sloganları atan Müslüman Kardeşler’in ve
diğer devrim gruplarının silaha sarılması hem kendi
tarihini inkar olur hem de zaten bunu isteyen darbe
rejimi karşısında intihar anlamına gelir.
Diğer taraftan darbe yönetimi seçim öncesinde alternatif bir söylem oluşmaması için medya üzerinde
ciddi baskı kurmuştur. Gazete ve kanalların çoğu
zaten devlet kontrolünde ve sübvansiyonlu olduğu için zaten güdümlü idi. Darbeden sonra siyasi
olarak darbe medyası haline gelmişlerdir. El-cezire
ve diğer bağımsız gazeteciler de tutuklanmakta ve
yargılanmaktadır. Güdümlü medyada İhvan ve ona
60
MAYIS 2014
Mısır’da başkanlık seçimleri 26-27 Mayıs tarihinde
yapılacaktır. Yerleşik kurumların, medyanın ve dış
ülkelerin desteği ile muhtemelen General Sisi kendisini başkan seçtirecektir. Çünkü Mısır’da gerçek
anlamda şeffaf seçim pek görülmemiştir. Kalan
sürede şeffaf ve adil bir seçim sistemi getirme imkanı ve niyeti de yoktur. Mübarek döneminden kalan tecrübesi ile rejim kendi adayını masa başında
kolaylıkla seçtirecektir. Seçimin demokratik olması
konusunda dış baskı yoktur. Bugüne kadar uluslararası birçok figür Mısır’ı ve Sisi’yi ziyaret etmiş
ve ona devlet başkanı muamelesi yapmıştır. Son
olarak Avrupa Birliği dış politika sorumlusu Kathrine
Ashton Mısır’ı ziyaret ederek Sisi ile görüşmüştür.
Çünkü Avrupa Birliği ve Ashton sürecin başlarında
darbeye karşı olduklarını söylemişlerdi. Ama bu ziyaretinde Ashton, Sisi’nin başkanlık kararını “cesur”
bulduğunu belirtme noktasına gelmiştir.
geçmiştir. Ancak darbe yapan Sisi, bugün Şefik’ten
farklı olarak çok belirleyici konumdadır. Önceki seçimde üçüncü olan Hamdeen Sabahi Mısır devrimine açıkça destek vermişti ama aynı zamanda
Mürsi’yi deviren darbeye de destek verdiği için
inandırıcılığı sarsılmıştır. Ayrıca, Nasırizm çizgisindeki Sabahi’nin çok geniş bir halk tabanı olmasa
da Sisi’ye karşı bir alternatif olarak çıkabilir. Çünkü
El-Sisi darbe yönetimini Sabahi ise devrim ruhunu
temsil etmektedir. Bu arada darbe karşıtı Muhammed Elbaradai’nin Düstur Partisi ve Tahrir gençleri gibi bazı grupların desteğini almıştır. İhvan ve
darbe karşıtları Sabahi’ye destek verirlerse durum
değişebilir ama bu darbeyi kabullenmek olacağı
için İhvan’ın buna yanaşması zordur. Son kertede
Sabahi gerçekte seçimi kazanacak bile olsa darbe
yönetimi masa başında sonucu ayarlayabilecek konumdadır.
Ancak Mısır’da darbenin ekonomik maliyeti giderek
artıyor. Yaklaşan sıcak yaz öncesinde artan tüp gaz
ve yiyecek fiyatları halkı ciddi şekilde bunaltmaktadır. Özellikle iç karışıklıklar ve güvensizlik dolayısıyla
turizm durmuştur. Ekonominin kötü gitmesi darbe-
cilerin en zayıf noktasıdır. Mübarek rejimi zaten ekonomik sıkıntılar yüzünden devrilmişti. Daha sonraki
geçiş sürecinde ve karışıklıkta ekonomi çok daha
geriye gitmiştir. Bir benzetme ile ifade etmek gerekirse, devrim sonrasında Mısır ekonomisi krizdeydi
ama şimdi komadadır. Bu şekilde uzun süre devam
etme imkânı yoktur. Doksan milyonluk Mısır dış yardımlarla ancak üç beş ay rahatlayabilecek sonrasında kriz artarak devam edecektir.
Seçim sonucu belli olmakla beraber seçim sürecinde yaşanacak çekişmeler daha önemli olacaktır.
Örneğin, Hamdin Sabahi’nin ardında ciddi bir toplumsal destek oluşursa devrim ruhuna uygun olarak yeni bir değişim dalgası oluşabilir. Bu aşamada
Müslüman Kardeşler’in tavrı belirleyici olacaktır. Şu
andaki gösterilere karşı çok sert müdahale edildiği
için gösterilerin devrime yol açması zordur. Toplumun önemli bir kesimi de sorunların çözülmesi
umuduyla Sisi’nin başkanlığına şans verecektir.
Başarısız olması ve sorunların sürmesi durumunda
ancak iki üç yıl sonra tekrar sosyal patlama ve devrim durumuna gelinebilir. Dolayısıyla, Mısır’ın kısa
dönemde düzlüğe çıkması zor görünmektedir.
Gerçek bir seçim olmasa da bu seçim önceki seçimin ikincisi ile üçüncüsü arasında bir tekrarı gibi
olacaktır. Seçimden birinci çıkan Muhammed Mürsi devre dışı bırakıldıktan sonra ikinci çıkan General Ahmed Şefik yerine aynı profildeki General Sisi
Mısır’da böyle idam
kararları verilse bile pek
uygulanmamaktadır ve
özellikle Batı kamuoyunun
hassas olduğu idam
kararlarının uygulanması
nerdeyse imkânsız
görünmektedir. Çünkü
içerde zaten zorlanan darbe
yönetimi özellikle dışarıda
zor durumda kalmak
istemeyecektir.
MAYIS 2014
61
DIŞ POLİTİKA
ARAP BASININDA
TÜRKİYE YEREL SEÇİMLERİNİN YANSIMALARI
Doç. Dr. Cevher ŞULUL
Akademisyen
T
ürkiye’de 30 Mart 2014’de son yılların en
tartışmalı yerel seçimlerinden biri yapıldı. Bu
seçim; hükümete yöneltilen yolsuzluk iddiaları, paralel devlet tartışması, Twitter ve YouTube
yasağı, dinleme skandalları ve tapelerin sızdırıldığı
bir ortamda gerçekleşti. Bu nedenle seçim, yerel
seçim olmaktan çıkarak adeta bir genel seçim, bir
referandum haline geldi. Doğal olarak Türkiye’deki
bu tartışmalar Arap basınına da yansıdı.
Tunus’ta başlayıp dğer Arap
ülkelerne yayılan syan
hareketleryle brlkte halkın
ktdar olma sürec durdurulmuş
bölge 2010 önces yapıya rca
edlmek stenmştr. Yapılan
asker darbelerle, ç savaşlarla
zayıf ve stkrarsız hükümetlerle
bunu kısmen başarmışlardır. Bu
alanda başarılı olamadıkları tek
ülke, Türkye’dr.
62
MAYIS 2014
seçim sürecini yakından takip eden Al-Arabiya, yaptığı haberlerde provokatif bir dil kullanmıştır. Seçimlerden birgün önce -yani 29 Mart’ta- yaptığı haberde “Pazar günü yapılacak olan yerel seçimler; gezi
olayları, yolsuzluk iddiaları, sosyal medya üzerinden
paylaşılan ses kayıtlarından sonra AK Parti için bir
sınav niteliğinde olacaktır.” ifadeleri yer almıştır. Ancak Al-Arabiya seçim sonuçları belli olduktan sonra
AK Parti’nin seçim başarısıArap medyasında bu
nı haber yapma yerine CNN
tür yayınları yapanların
Türk, NTV ile Reuters’i kayveya yaptıranların iki
nak göstererek AK Parti’nin
yolsuzluk iddialarına vurgu
temel hedefi vardır:
yapıp seçim sonuçlarını
Birincisi; bu tür yayınlarla
gölgelemeye çalışmıştır. AlArabiya’nın seçim sonuçlahalka şu mesaj verilmek
rından sonra yaptığı haber
istenmiştir: Bize diktatör
aynen şöyledir: “Bu seçimdiyorsunuz ama bakın
ler Erdoğan ve İslami gelenekten gelen partisi için olaöykündüğünüz, model
ğanüstü referandum nitelialdığınız Türkiye bizden
ğindedir. Erdoğan ve İslami
gelenekten gelen partisi şu
daha otoriter, daha baskıcı
anda güçlü bir muhalefetle
yanlısı, statükocu, sol ve milliyetçi düşünceye sahip
medyanın Türkiye’deki yerel seçimlere bakış tarzı
ile muhafazakâr, dini ve manevi değerler konusunda duyarlı medyanın tutumu farklıdır. Bu zaviyeden
bakıldığı zaman Arap medyasını Türkiye ile ilgili haberler söz konusu olduğunda iki başlık altında kategorize etmek mümkündür.
Bunun en iyi örneği, uluslararası yayın yapan ve Arap
dünyasında en fazla izlenen
iki TV kanalıdır. Bunlar AlJazeera ve Al-Arabiya’dır.
Bu kanallar, iki farklı siyasi
düşüncenin
temsilcisidir.
Al-Arabiya daha ziyade Ortadoğu’daki mevcut statükonun devamından yanadır.
Arap baharına ve özgürlüklere karşı bir duruş sergiler.
Nitekim Türkiye’de yapılan
yerel seçimlere dair yaptığı
haberlere baktığımız zaman
bu hususu rahatlıkla görebiliriz. Şöyle ki; Türkiye’deki
bir yapı arz ediyor.
Bu seçimler, sonuçları itibariyle hem Türkiye’nin hem
de bölgenin siyasi geleceği ile yakından alâkalıdır ve
kritik bir öneme sahiptir. Bölgemizde sınırların yeniden çizildiği, oyunun yeniden kurgulandığı bir dönemde Türkiye’de kimin iktidar olacağı son derece
önemlidir. Bu nedenle ülkemizde yapılan bu yerel seçimin hem içerde hem dışarıda tarafları vardır. Seçim
sonuçları bazı çevreleri sevindirirken bazı çevreleri de
doğal olarak üzmüştür. Arap halkları, AK Parti’nin yerel seçimlerdeki zaferini kendi gelecekleriyle yakından
alâkalı bir seçim olarak görmüşlerdir. Nitekim Tayyip
Erdoğan yaptığı balkon konuşmasında; “Filistin’de
gözü seçim sonuçlarında olan, Türkiye’nin zaferini
kendi zaferi olarak gören kardeşlerime teşekkür
ediyorum. Suriye’de bombaların, kurşunların altında
açlıkla baş başa kalan ama her an Türkiye’nin ve AK
Parti’nin zaferi için dua eden kardeşlerime teşekkür
ediyorum.” demiştir.
Ancak şunu belirtmekte fayda var; Arap ülkelerinde basın, Arap halklarının duygu ve düşüncelerini
yansıtmaktan uzaktır. Arap dünyasında liberal, Batı
MAYIS 2014
63
karşı karşıyadır ve yolsuzlukla itham edilmektedir.
Özellikle de Güneydoğu’da
yolsuzluk
iddialarından
dolayı seçmenler BDP’ye
yönelmişlerdir. Seçimlerde
hile yapıldığını iddia eden ve
gösteri yapan binlerce kişi
tazyikli suyla dağıtıldı. Yapılan yolsuzluklara rağmen
AK Parti’nin yerel seçimlerden -özellikle de İstanbul ve
Ankara’da- zaferle çıkması
protesto edildi”. Al-Arabiya,
seçimlerden iki gün sonra
yaptığı haberde yine benzer ifadeleri kullanmıştır:
“Ankara’da yerel seçim
sonuçlarında hile yapıldığını iddia eden ve yüksek
seçim kurulu önünde toplanan binlerce kişi Erdoğan
aleyhine slogan atmışlardır.
Polis göstericileri dağıtmak
için tazyikli su kullanmıştır.”
Ancak şunu
belirtmekte fayda
var; Arap ülkelerinde
basın, Arap halklarının
duygu ve düşüncelerini
yansıtmaktan uzaktır.
Arap dünyasında liberal,
Batı yanlısı, statükocu, sol
ve milliyetçi düşünceye
sahip medyanın
Türkiye’deki yerel
seçimlere bakış tarzı
ile muhafazakâr, dini
ve manevi değerler
konusunda duyarlı
medyanın tutumu
farklıdır.
Benzer şekilde Arap ülkelerinde yayınlanan gazetelerin büyük çoğunluğu Türkiye’de yapılan yerel
seçimleri Al-Arabiya gibi görmüş ve yorumlamıştır.
Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için belli başlı gazetelerin haber başlıkları ile haber içeriklerine bakmamız yeterlidir. Şöyle ki;
“Türkiye’de yapılan yerel seçimler Erdoğan’ın geleceğini belirleyecek. Ankara’da seçim sonuçlarını
protesto eden muhalefet, seçimlerde hile yapıldığını
iddia ediyor. Sayıları binleri bulan muhalifleri dağıtmak için polis tazyikli su kullandı. Bütün yolsuzluklara rağmen muhafazakâr ve İslamcı AK Parti başta
Ankara ve İstanbul olmak üzere seçimlerden zaferle
çıktı.” (Bahreyn: Al-Ayyam); “Türkiye’de yapılan ve
Erdoğan için referandum niteliği taşıyan yerel seçimlerde altı kişi öldü. Seçimlerden zaferle çıkan
Erdoğan muhalifleriyle hesaplaşacağını söylerken
muhalifler seçimlerde hile yapıldığını iddia ediyorlar.”
(Bahreyn: Al-wasatnews); “Türkiye siyasi olarak kutuplaşmaya giderken Erdoğan yerel seçimlerden
zaferle çıktı.” (BAE: Al-İttihad); “Femen grubu Tay-
64
MAYIS 2014
yip Erdoğan’ın oy kullanacağı okulu bastı. Türkiye’de
yapılan yerel seçimlerde
onlarca kişi öldü, onlarca
kişi yaralandı.” (Tunus: eşŞuruk); “Türkiye’de yapılan
yerel seçimlerde dokuz ölü
ve binlerce sahte pusula.
Hükümetin karıştığı yolsuzluk iddiaları arasında halk
yerel seçimler için sandık
başına gidiyor. Muhtemelen bu yerel seçim sonuçları
Türkiye’nin ve Erdoğan’ın
siyasi geleceğini belirleyecek.” (Mısır: El- ahram gazetesi); “Yapılan yolsuzluklar Erdoğan’ın geleceğini
belirliyor.”(Suudi Arabistan:
El-bilad).
Yukarıda sıraladığımız örneklerden farklı olarak Arap
dünyasında Türkiye’de yapılan yerel seçim sonuçlarına olumlu bakan, olaylara
daha objektif yaklaşan ve genelde Ürdün, Tunus,
Mısır ve Katar’dan yayın yapan bir takım medya
kuruluşları da vardır. Bu yönde yayın yapan medya kuruluşlarının sayısı oldukça azdır. Genelde bu
medya kuruluşları muhafazakâr, dini ve siyasi gruplara yakınlıklarıyla bilinmektedir. Bu meyanda yayın
yapan bazı gazetelerin yerel seçimlere dair haber
başlıkları ile haber içeriklerine dair bir kaç örnek
verebiliriz. Şöyle ki; “Erdoğan muhalefete Osmanlı tokadı attı. AK Parti oyların çoğunu alarak yerel
seçimlerde kesin zafer kazandı. Bu yerel seçimler
AK Parti için referandum niteliğindedir. Seçim sonuçları Erdoğan’ı cumhurbaşkanlığına aday olma
konusunda cesaretlendirdi. AK Parti’nin başarısının
temel nedeni 2002 yılından beri devam eden ekonomideki istikrar, işsizlik oranın düşmesi ve refah
düzeyindeki artıştır. AK Parti’nin yerel seçimlerdeki
büyük başarısı mali piyasalara olumlu yansıdı; dolar
düştü, borsa yükseldi. Daha önce benzeri görülmemiş bir seçim. AK Parti ve Erdoğan seçimlerde
zafer kazandı. AK Parti’nin yerel seçimlerde tarihi
bir başarı elde etti. AK Parti, 2009 yerel seçimlerine
göre oylarını % 7 oranında
arttırdı. Erdoğan’ın zaferi
Türkiye’yi İsrail’den daha
fazla uzaklaştıracaktır.” (Katar: Al Jazeera.net); İslamcılar yerel seçimlerden zaferle
çıktı. AK Parti, Ankara ve İstanbul dâhil birçok ilin belediye başkanlığını kazandı.”
(Tunus: Attounissa); “Türk
halkı zafer kazandı.”(Ürdün:
Sebil).
Şu anki yapısıyla
Türkiye, İslam ve
demokrasinin bir arada
olabileceğini gösteren,
özgürlükleri güvenliğe
feda etmeyen, dış
politikada bağımsız
hareket edebilen,
gerektiğinde hayır
diyebilen tek ülkedir.
Yukarıda verdiğimiz olumlu
örnekleri dışarıda bırakacak olursak genelde Arap basını Türkiye’deki yerel seçimlerle ilintili olarak çok yoğun bir biçimde
yolsuzluk, internet yasakları ve sokak gösterilerine
dair haberler yapmıştır. Arap basını, bir yandan AK
Parti’nin seçim başarısından söz ederken diğer
yandan Erdoğan’ın seçimleri kazandığını ancak
seçimlere şaibe karıştığını, muhalefetin sokaklara
döküldüğünü, onlarca insanın öldüğünü söyleyerek
AK Parti’nin başarısını gölgelemek istemiştir. Arap
medyasında bu tür yayınları yapanların veya yaptıranların iki temel hedefi vardır:
Birincisi; bu tür yayınlarla halka şu mesaj verilmek
istenmiştir: Bize diktatör diyorsunuz ama bakın öykündüğünüz, model aldığınız Türkiye bizden daha
otoriter, daha baskıcı bir
yapı arz ediyor.
İkincisi; Tunus’ta başlayıp
diğer Arap ülkelerine yayılan isyan hareketleriyle
birlikte halkın iktidar olma
süreci durdurulmuş bölge
2010 öncesi yapıya irca
edilmek istenmiştir. Yapılan askeri darbelerle, iç savaşlarla zayıf ve istikrarsız
hükümetlerle bunu kısmen
başarmışlardır. Bu alanda
başarılı olamadıkları tek ülke, Türkiye’dir. Bu nedenle Türkiye’nin itibarsızlaştırılması, ümit veren model
bir ülke konumundan uzaklaştırılması gerekir.
Şu anki yapısıyla Türkiye, İslam ve demokrasinin bir
arada olabileceğini gösteren, özgürlükleri güvenliğe feda etmeyen, dış politikada bağımsız hareket
edebilen, gerektiğinde hayır diyebilen tek ülkedir.
Türkiye’nin bu duruşu bölgedeki otoriter liderleri ve
hükümetleri ciddi anlamda rahatsız etmektedir. Bu
nedenle önümüzde on yıllık süreçte ya bölgedeki
otoriter yönetimler Türkiye’yi değiştirir ve kendilerine
benzetirler ya da Türkiye onları değiştirir. Bu bağlamda Türkiye’nin bölge insanını çok ciddi anlamda
doğru bilgi ile enforme etmesi gerekmektedir.
MAYIS 2014
65
DIŞ POLİTİKA
HAMAS-El
HAMAS
El Fetih Mutabakatı
Mutabakatı ve
BARIŞ SÜRECİ
El-Feth ve HAMAS’ın uzlaşı hükümet üzernde anlaşmaya varmaları ABD ve İsral’de farklı yankılar
buldu. ABD’den yapılan açıklamada açıklamanın zamanlamasının rahatsız edc olduğu fade edlerek
kurulacak olan her Flstn hükümetnn taraflar arasında daha önce mzalanmış bütün anlaşmaları,
şddete başvurmamayı ve İsral devletn tanımayı koşulsuz kabul etmes gerektğ belrtld.
rol mekanizmasının oluşturulması ulusal bir görevdir” dedi. Açıklamaya göre Filistin Devlet Başkanı
Mahmud Abbas, uzlaşı hükümetinin kurulması için
görüşmelere başlayacak ve 5 haftalık yasal süre
içerisinde hükümeti ilan edecek. Filistin’de 2006
yılında seçimleri HAMAS’ın kazanmasının ardından
Fetih’le aralarında anlaşmazlıklar çıkmış, çatışmaların ardından HAMAS, 2007’de Gazze’nin kontrolünü ele geçirmişti. HAMAS ile El-Fetih arasındaki
anlaşmazlıkların sonlandırılması için Mayıs 2011’de
Mısır, Şubat 2012’de ise Katar başkanlığında uzlaşma görüşmeleri yapılmasına rağmen üzerinde
mutabakata varılan konular uygulanamamıştı. Barış
görüşmelerinin kritik bir döneminde tarafların uzlaşması sürecin seyrini de değiştirecek gibi gözüküyor.
Öner BUÇUKCU
SDE Uzmanı
ABD İçin Hayal Kırıcı, İsrail İçin Kabul
Edilemez
ABD
Başkanı Barack Obama’nın kişisel çabalarıyla Filistin ve İsrail arasında yeniden başlayan Filistin-İsrail Barış Müzakereleri 2014
Nisan ayının son günlerinde Filistin’de HAMAS ve
El-Fetih arasında “Uzlaşı Hükümeti” üzerinde anlaşılması sonrasında kritik bir safhaya geldi. 1990’lı
yılların ilk yarısında Oslo Süreci’nin başlaması ve
başarısızlığa uğramasının ardından her ABD Başkanlık seçimi ardından yenilenen barış süreci Filistin
ve İsrail’de çetrefilli siyasal süreçlerin ardından başlatılabilmişti. İsrail’de 4 yıllık Başbakanlığı sürecinde
“barış” sözcüğünü telaffuz etmeyen, seçim kampanyasında Filistin ve Filistinlilerle ilgili sorunlara hiç
gönderme yapmayan Likud lideri Natenyahu kişisel
inisiyatif alarak koalisyon ortağı ultra partilere rağmen Barış Sürecini başlatmıştı.
66
MAYIS 2014
Filistin kanadındaysa denklemin en büyük bilinmeyeni olarak beliren HAMAS, süreçte “aktif eylemsizlik” olarak tanımlanabilecek bir politika sürdürüyor, ancak Barış Süreci’ne doğrudan müdahil ol(a)
muyordu. Gazze’deki Filistin hükümeti Başbakanı
İsmail Heniye, Gazze’deki evinde El-Fetih yetkilileri
ile birlikte yaptığı basın açıklamasında, “Halkımıza ayrılık döneminin bittiği müjdesini veriyoruz”
diyerek, Filistinli gruplar arasında devam eden
anlaşmazlığın sona erdiğini duyurdu. El-Fetih ve
HAMAS’ın milli mutabakat görüşmelerini “yüksek
ulusal sorumluluk” çerçevesinde yürüttüğünü ifade
eden Heniye, “Filistin halkına yönelik ihlallerin arttığı
dönemde, milli mutabakata varılması, anlaşmazlıklara son verilmesi, birliğin yeniden sağlanması ve
tüm bunların başarıya ulaşması için gerekli kont-
Filistin ve İsrail arasındaki görüşmeler esasen
2013 yılı sonlarında tıkanmaya başlamıştı. Özellikle
İsrail’in yeni yerleşim yerleri konusunda aldığı kararlar sürecin yavaşlamasında etkili olmuştu. Diğer taraftan müzakerelerin başlaması için Filistin ve İsrail
taraflarının atmış oldukları “güven artırıcı” adımlar
kapsamında serbest bırakılması gereken Filistinli
mahkûmların serbest bırakılmaması, dahası İsrail’in
bu durumu bir pazarlık unsuru haline dönüştürmesi, süreci olumsuz şekilde etkilemişti. İsrail’in süreci
yavaşlatması ve yükümlülüklerini yerine
getirmemesine karşılık
Filistin Devlet Başkanı
Mahmud Abbas da
BM’de 15 uluslararası kuruma Filistin’in
de üye olarak katılımı
için başvuru yapmıştı. Zira güven artırıcı
kararlar bağlamında
Filistin otoritesinin de
barış anlaşması imza-
lanıncaya kadar BM’deki statüsünü kullanmaması
öngörülüyordu. Filistin’in bu kararı üzerine İsrail de
Doğu Kudüs’te yeni bir yerleşim yeri oluşturulmasına yönelik plan açıklamıştı.
El-Fetih ve HAMAS’ın uzlaşı hükümeti üzerinde anlaşmaya varmaları ABD ve İsrail’de farklı yankılar
buldu. ABD’den yapılan açıklamada, açıklamanın
zamanlamasının rahatsız edici olduğu ifade edilerek, kurulacak olan her Filistin hükümetinin taraflar
arasında daha önce imzalanmış bütün anlaşmalara uyması, şiddete başvurmamayı ve İsrail devletini tanımayı koşulsuz kabul etmesi gerektiği belirtildi. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki,
bu belirttikleri ilkelerin yokluğunun, “İsrail ile Filistin
arasındaki uzlaşıya dönük çabalar ile Filistin’deki milli mutabakata bağlı olarak iki taraf arasındaki
müzakerelerin devam ettirilmesi noktasında ciddi
anlamda zorluk oluşturacağı” değerlendirmesinde
bulundu. Psaki ayrıca yapılan uzlaşı açıklamasının
kendileri ve barış süreci açısından hayal kırıcı nitelikte olduğunun da altını çizdi. Güney Kore’ye gerçekleştirdiği ziyaret esnasında basın mensuplarının
soruları üzerine Filistin’deki gelişmeleri değerlendiren Obama ise hem Filistin hem de İsrail tarafındaki
siyasî otoritelerin zor kararlar alabilecek kararlılıkta
ve yeterlilikte olmadıklarına vurgu yaptı. Ortadoğu
Barış Sürecinde ısrarcı olacaklarını belirten Obama,
gelişmeler sonrasında
sürece ara verilmesi
ihtimalinin de belirdiğinin altını çizdi.
Jen Psaki’nin bu
açıklamaları İsrail’in,
Filistin’de millî mutabakata
varılmasının
ardından barış görüşmelerini askıya aldığını
açıklamasından sonra
geldi. Millî mutabakat
açıklamasının yapıl-
MAYIS 2014
67
HAMAS le El-Feth arasındak anlaşmazlıkların sonlandırılması çn Mayıs 2011’de
Mısır, Şubat 2012’de se Katar başkanlığında uzlaşma görüşmeler yapılmasına rağmen
üzernde mutabakata varılan konular uygulanamamıştı. Barış görüşmelernn krtk br
dönemnde tarafların uzlaşması sürecn seyrn de değştrecek gb gözüküyor.
masının ardından toplanan İsrail Güvenlik Kurulu altı
saat süren bir toplantı gerçekleştirdi ve toplantının
ardından yaptığı açıklamada Filistin Devlet Başkanı
Mahmud Abbas’a “HAMAS ya da İsrail’i seçme”
çağrısında bulundu ve bu koşullarda Barış Görüşmelerinin devam edemeyeceğini duyurdu. İsrail Güvenlik Kurulu’ndan yapılan açıklamada İsrail’in yok
edilmesi gibi bir amacı olan HAMAS ile aynı masaya
kesinlikle oturulamayacağının da altı çizildi.
Twitter hesabından görüşmelerin askıya alınması üzerine paylaşımlarda bulunan İsrail Başbakanı
Natenyahu ise Mahmud Abbas’ın, İsrail’le barış
yerine HAMAS’la anlaşmayı yeğlediğini savundu.
HAMAS’ın ABD, AB ve Mısır gibi ülkeler tarafından
“terörist örgüt” olarak kabul edildiğini belirten Natenyahu İsrail’in terörist, İsrail’i yok etmeyi amaçlayan ve Yahudi soykırımını reddeden bir örgütle kesinlikle aynı masaya oturmayacağını ifade etti. Mahmud Abbas’ın yeni ortağı HAMAS’ın Bin Ladin’in
öldürülmesine tepki gösterdiği yönünde paylaşımlarıyla Batılı kamuoyunun bilinçaltına seslenerek kamuoyu oluşturmaya çalışan Natenyahu, HAMAS ve
El-Fetih arasında imzalanan anlaşmanın Filistinlilerin
68
MAYIS 2014
Barış Görüşmelerini devam ettirme yanlısı olmadıklarını gösterdiğini de iddia etti.
Tango İki Kişiliktir
ABD’nin Filistin-İsrail Barış Müzakerelerinin yeniden
başlaması sonrasında dış politikasının temeline yerleştirdiği unsur, iki devletli çözümün mümkün kılınmasıydı. İsrail’in görüşmelerin askıya alınması yönündeki
kararının ardından ABD Başkanı Obama’nın yaptığı
açıklamada “sürece ara verilebileceğini” belirtmesi,
ABD’nin önümüzdeki süreçte daha çok dış politika
hedefine yönelik adımlar atabileceğini yani iki devletli çözümü mümkün kılacak stratejiler geliştirmeyi
deneyebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda ön
plana çıkan ilk alternatif, doğrudan olmayan görüşmeler yoluyla bir çözümün oluşturulması yolunun denenmesidir. Böyle bir tercihte konu başlıkları önem
sırasına göre kategorize edilip nihai safhada tarafların yeniden bir araya gelmesi sağlanabilir. Ancak
ABD’nin dış politika yönelimi ne olursa olsun kalıcı
ve sağlam bir barışın inşa edilebilmesi her iki tarafın
da sürece inanması ile mümkün olabilecektir.
sı konusunda iyimser olmak için henüz oldukça erken. Öncelikle yukarıda da belirtildiği üzere
2006’daki seçimlerden sonra iki grup arasında oluşan ayrılığı ortadan kaldırmak ya da gerilimi azaltmak maksadıyla çeşitli girişimler olmuş, hatta bu
girişimler bazı anlaşma metinleri haline getirilmiş
ancak başarı sağlanamamıştı. Varılan mutabakatın Filistinlilerin geleceği açısından uygulanabilmesi
ümidi olsa da taraflar arasında hayatî konulardaki
görüş ayrılıklarının nasıl giderileceğini zaman gösterecek. El-Fetih iktidar pozisyonundan kaynaklanan ayrıcalıklarından vazgeçmediği için HAMAS’ın
2006’da kazandığı seçim zaferi herkes tarafından
görmezden gelinmiş ve Arap Baharı adı verilen kitlesel mobilizasyon sürecinin en önemli girdilerinden
birisini oluşturmuştu. Gelinen noktada HAMAS ve
El-Fetih arasındaki uzlaşının başarı şansının yanı
sıra HAMAS’ın marjinalleşip sistem dışına itilmesini
sağlayan El-Fetih’in gerçekten barış taraftarı olup
olmadığı da hâlâ cevap bekleyen sorulardan.
Barış müzakerelerinin önceki safhalarında İsrail Başbakanı Natenyahu belli konularda karşısında
birleşik bir Filistin otoritesi bulunmadığı için anlaşma
imzalanamayacağını iddia ederek süreci çıkmaza
sürüklemeye çalışıyordu. Gelinen noktada Filistinli
grupların bütünleşik bir Filistin otoritesi teşkil ettirmeye yönelik karar almalarına rağmen Natenyahu’nun
Barış Görüşmelerinin devam ettirilemeyeceğini
açıklaması bölgede sağlam ve istikrarlı bir barışın
oluşturulması önündeki engelin İsrail olduğunu net
bir biçimde ortaya koymuş oldu. Filistinli milletvekili
Mustafa Barguti de İsrail’in yaptığı açıklama sonrası
verdiği bir beyanatta bu duruma şu şekilde dikkat
çekti: “İsrail’in milli mutabakata cevabı çok tuhaf.
Aramızda ayrılık olduğu zamanlarda Sayın Netanyahu, tüm Filistin’i temsil edecek tek bir temsilci
yok ve bu yüzden anlaşma yapamayız diyordu.
Şimdi birleşme kararı aldık bu defa da birleşik Filistin ile barış yapamam diyor.”
İngiltere’de çalan ünlü rock grubu the Stranglers’in
iyi parçalarında birisinin adı “It only takes two to
tango”dur yani “Tango sadece iki kişi gerektirir.”
Filistin ve İsrail arasında varılacak bir barışın ihtimali
üzerinde konuşmaya başlayabilmek için böyle bir
uzlaşı niyeti taşıyan iki tarafın olup olmadığını tespit
etmek gerekiyor ki eldeki veriler “dansın başlayabilmesi için gereken iki kişi”nin henüz hazır olmadığını
gösteriyor.
HAMAS ve El-Fetih arasında varılan uzlaşı Filistin
açısından kritik öneme sahip olsa da başarı şan-
MAYIS 2014
69
DIŞ POLİTİKA
Başbakanlığın Bildirisi
Tâziyeden de Öte...
ralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir.
1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin
serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış
açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın
gereğidir.
Türkiye’deki bu özgür ortamı, suçlayıcı, incitici,
hatta bazen kışkırtıcı söylem ve iddiaları seslendirmek için vesile olarak görenler de bulunabilir.
Ne var ki, tarihi meseleleri hukuki boyutlarıyla birlikte daha iyi anlamamız, kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı
söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve
bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi
tabiidir.
Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya
devam edecektir.
Fakat 1915 olaylarının Türkiye karşıtlığı için bir bahane olarak kullanılması ve siyasi çatışma konusu
haline getirilmesi de kabul edilemez.
Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan hadiseler, hepimizin ortak acısıdır. Bu acılı tarihe adil
hafıza perspektifinden bakılması, insani ve ilmi bir
sorumluluktur.
Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını
kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi
gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve
davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır.
Sinan TAVUKÇU
SDE Yüksek İstişare Kurulu Üyesi
23
Nisan 2014’günü, 1915 tehciri ile ilgili olarak
Ermenilere taziye bildiren Başbakanlık mesajı, iç ve dış kamuoyunda heyecan ve şaşkınlıkla
karşılandı.
Başbakanlık’ın internet sitesinden yapılan o açıklama metni şöyleydi:
Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz.
Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken
gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları
anlamayı gerekli kılar.
“Ermeni vatandaşlarımız ve dünyadaki tüm Ermeniler için özel bir anlam taşıyan 24 Nisan, tarihi
bir meseleye ilişkin düşüncelerin özgürce paylaşılması için değerli bir fırsat sunmaktadır.
Tabiatıyla ne bir acılar hiyerarşisi kurulması ne de
acıların birbiriyle mukayese edilmesi ve yarıştırılması acının öznesi için bir anlam ifade eder.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi
din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt,
Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatı-
70
MAYIS 2014
Atalarımızın dediği gibi ‘ateş düştüğü yeri yakar’.
Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak
ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı
gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir
şekilde yararlı da değildir.
Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı;
uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti
ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir.
Bu anlayışla biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915
olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için
ortak tarih komisyonu kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk,
Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin
doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır.
Bu çerçevede arşivlerimizi bütün araştırmacıların
kullanımına açtık. Bugün arşivlerimizde bulunan
yüzbinlerce belge, bütün tarihçilerin hizmetine
sunulmaktadır.
Türkiye, geleceğe güvenle bakan bir ülke olarak
tarihin de doğru anlaşılması için ilmi ve kapsamlı
çalışmaları her zaman desteklemiştir. Etnik ve dini
kökeni ne olursa olsun yüzlerce yıl bir arada yaşamış, sanattan diplomasiye, devlet idaresinden
ticarete kadar her alanda ortak değerler üretmiş
Anadolu insanları, yeni bir gelecek inşa edebilecek imkân ve kabiliyetlere bugün de sahiptir.
Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve
göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine
yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair
umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda
hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.
Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren,
etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı
vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.”
Başbakanlık tarafından yayınlanan bldr,
daha öncek protokol ve çözüm çabalarından
daha ler br adımı göstermektedr. Bldr
le 20. Yüzyılın başındak savaş şartlarında
hayatlarını kaybeden Ermenler çn
torunlarına tazyede bulunan Türkye;
etnk ve dn köken ne olursa olsun
yüzlerce yıl br arada yaşamış, ortak br
tarh ve kültür nşa etmş Türk, Kürt, Arap,
Ermen ve dğer Osmanlı halklarını adl
hafıza perspektfnden geçmşe bakmaya
ve ortak yen br gelecek nşa etmeye davet
etmektedr.
MAYIS 2014
71
Türkiye-Ermenistan İlişkilerinin Çıkmazları
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasının ardından eski Sovyet Cumhuriyetleri bağımsızlığını
kazanırken, Ermenistan’da 21 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etmişti. 9 Kasım 1991’de
Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıyan Türkiye, 16
Aralık 1991 tarihinde de, içinde Ermenistan’ında
bulunduğu yeni devletlerin tamamını tanımıştı.
Ermenistan’la ilişkilerini geliştirmek isteyen Türkiye, Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik İşbirliği
Teşkilatı’na (KEİT) kurucu üye olarak davet etmiş,
Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan 1992 yılında
İstanbul’da toplanan KEİT devlet ve hükümet başkanları zirvesine katılmıştı.
Ancak, Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmasından
hemen sonra Azerbaycan toprağı Dağlık Karabağ’ı
işgal etmesi, Türkiye ve Ermenistan arasındaki diğer problemlerin çözümü girişimlerinin ve devamlı
bir resmi ilişki kurulmasının önünde engel oldu.
Türkiye’nin Ermenistan’ı resmen tanımış olmasına
rağmen, bu ülkeyle uzun süre resmi diplomatik ilişki
kurulmasını engelleyen dört önemli mesele olmuştur.
-“Soykırım” iddiaları: I. Dünya Savaşı devam
ederken, 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir (yer değiştirme) Kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis
vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul’un güney
kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş
civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin doğu
kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Ağırlıklı olarak diaspora Ermenilerince öne
sürülen iddialara göre tehcir sırasında 1.500.000
Ermeni ölmüş, tehcir kararıyla Ermeni halk bir soykırımına tâbi tutulmuştur.
Türkiye’nin tezine göre ise, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin
toplam nüfusu en fazla 1.250.000 civarındadır. Eski
TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun açıklamasına
göre; bütün Anadolu’da tehcire uğrayan Ermenilerin net sayısı 438.758’dir. Vilayetlere göre rakamlar
Osmanlı arşivlerinde yer almaktadır. 382.148 kişi
iskân bölgelerine varmıştır. Arada 56.610 kişilik bir
fark vardır.(http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/roportajlar/ttk_yusufhalacoglu.html) Ölümlerin
büyük kısmı, ağır tabiat şartlarında meydana gelen
72
MAYIS 2014
göçler ve Ermeni kafileleri yola çıktığında Osmanlı
Devleti tarafından zaptiye ve koruma verilmeyenlerin halkın saldırısına uğraması sebebiyle meydana
gelmiştir. Türkiye’nin “soykırım” iddialarına karşı
resmi tezi, yaşananların büyük bir trajedi olduğu ve
iki taraftan da büyük kayıplar verildiği, ancak olayların kesinlikle “soykırım” olarak nitelendirilemeyeceği
şeklindedir.
23 Ağustos 1990 tarihli Ermenistan’ın Bağımsızlığına İlişkin Bildiri’nin 11’inci maddesinde yer
alan: “1915 yılı Osmanlı Türkiye’sinde ve Batı
Ermenistan’da Ermeni Soykırımının uluslararası
tanınması işini desteklemektedir.” ifadesiyle, Ermenistan Devleti de tehcir sırasında yaşananların
soykırım olarak tanınması politikasını kabul etmiş,
1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası’nda
“Ermenistan’ın bağımsızlık bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı” bir anayasa hükmü haline
getirilmiştir.
-Ermenistan tarafından Türkiye sınırının tanınmaması: Türkiye - Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinin önündeki en önemli engellerden birisi, Ermenistan’ının iki ülke sınırını belirleyen 1921 tarihli Kars ve Gümrü Antlaşmaları’nı tanımamasıdır.
Nitekim Ermeni Parlamentosu, 1991 yılında Kars
ve Gümrü Antlaşmaları’nın geçerliliğini tanımadığını beyan eden bir karar almıştır. Bu, Ermenistan’ın
AGİT çerçevesinde kabul etmiş olduğu sınırların değişmezliği ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.
-Dağlık Karabağ’ın işgali: Sovyetlerin dağılması
sırasında otorite boşluğundan faydalanan Ermeniler, 1991 yılı sonunda, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne
bağlı bulunan Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ilân
ettiler. Dağlık Karabağ, 8 Mayıs 1992’de Ermenistan tarafından işgal edildi. Aralık 1993’te Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin Ermeni kuvvetlerine
karşı başlattığı karşı taarruzun askeri başarısızlıkla
sonuçlanmasından sonra 16 Mayıs 1994’te, Azerbaycan ve Ermenistan arasında ateşkes imzalandı.
İşgal ve çatışmalarda 30.000’den fazla Azeri öldürüldü, 1 milyon civarında Azeri topraklarını terk etmek zorunda kaldı.
-Kapalı sınır meselesi: 3 Nisan 1993’te
Kelbecer’in Ermenistan tarafından tamamen işgal
edilmesinden sonra Türkiye, Ermenistan ile olan sınırını kapatmıştır. Türkiye üzerinden geçmekte olan
tüm insanî yardım uçuşlarının da durdurulduğunu,
hiçbir uçuşa izin verilmeyeceğini, buna rağmen
geçmek isteyen uçakların gerektiğinde ateş açılarak
indirileceğini, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan
topraklarını terk etmediği sürece sınırın açılmasının
söz konusu olmayacağını açıklamıştır.
Çözüm Çabaları
Türkiye - Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi yolunda en önemli resmi girişim, Başbakan Erdoğan
ve Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan arasında
2005 yılında gerçekleşen mektup teatisi olmuştur.
Başbakan Erdoğan, Koçaryan’a Nisan 2005’te
gönderdiği mektupta; aynı tarihi ve coğrafyayı paylaşan iki toplum arasında geçmişte yaşanmış olan
acı olayların günümüzde iki ülke arasında dostluk
ilişkilerinin kurulmasına engel olduğu belirtilerek,
gelecek kuşaklara karşılıklı saygı ve anlayışın hüküm sürdüğü barışçıl bir ortam bırakma arzusuyla,
1915 olaylarının araştırılması için Ermenistan’a bir
ortak tarih komisyon kurulmasını teklif etmiş, çıkan
sonuca her iki ülkenin de saygı göstermesi çağrısında bulunmuştur.
Koçaryan, 25 Nisan 2005 tarihli mektubuyla Başbakan Erdoğan’a verdiği cevapta; öncelikli hedefin
sınırın açılması ve diplomatik ilişkilerin tesisi olması
gerektiğini vurgulamış, bu kapsamda Ermenistan’ın
‘ön koşulsuz’ olarak diplomatik ilişki kurmaya hazır
olduğunu bildirmiş, iki ülke arasında mevcut tüm
sorunları görüşerek sonuca bağlayacak bir hükümetler arası komisyon kurulmasını teklif etmiştir.
Ancak bu karşılıklı mektuplar fiili bir sonuç doğurmamıştır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 Eylül 2008 tarihinde Türkiye - Ermenistan Dünya Kupası Avrupa
elemeleri grup maçını izlemek üzere Ermenistan’ın
başkenti Erivan’a gitmesi, ABD başkanlığına yeni
seçilen Barack Obama’nın 6-7 Nisan 2009 tarihli
Türkiye ziyaretinde Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve sınırların açılması konusunu gündeme
getirmesi, yeni bir sürecin başlamasının yolunu açtı.
Bu süreç, Türkiye ile Ermenistan’ın parafe ettiği 10
Ekim 2009 tarihli “Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına
Dair Protokol”le sonuçlandı. Dışişleri Bakanı Ahmet
Davutoğlu ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard
Nalbantyan tarafından parafe edilen Protokol’de;
Türkiye ve Ermenistan’ın ikili ve uluslararası ilişkilerinde, eşitlik, egemenlik, diğer ülkelerin iç işlerine
müdahale etmeme, toprak bütünlüğü ve sınırların
dokunulmazlığı ilkelerine saygılı olacakları ve bu ilkelere saygı gösterilmesini sağlayacakları taahhüt
edilmiş, ortak sınırın açılması hususunda aldıkları
karar vurgulanmış, iyi komşuluk ilişkileri anlayışıyla bağdaşmayacak herhangi bir siyaset izlemeyeceklerine dair taahhütte bulunmuşlardı. Protokolün
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren diplomatik ilişki
kurulması ve karşılıklı olarak diplomatik temsilcilik
açılması hususunda anlaştıkları da bu metinde yer
alıyordu.
Ancak, Ermenistan Anayasa Mahkemesi 12 Ocak
2010 tarihinde açıkladığı gerekçeli kararında, protokollerin 1990 tarihli bağımsızlık bildirgesi ile çelişemeyeceğine karar vererek, bu işbirliği ve çözüm
çabasını bağımsızlık bildirgesine aykırı bulmuş ve
işlerlik kazanmasının önüne geçmiştir.
23 Nisan tarihli Başbakanlık tarafından yayımlanan
taziye bildirisi, her şeye rağmen Türkiye’nin attığı,
cesaret dolu yeni bir adım olmuştur.
Sonuç
Başbakanlık tarafından yayınlanan bildiri, daha önceki protokol ve çözüm çabalarından daha ileri bir
adımı göstermektedir. Bildiri ile 20. Yüzyılın başındaki savaş şartlarında hayatlarını kaybeden Ermeniler için torunlarına taziyede bulunan Türkiye; etnik
ve dini kökeni ne olursa olsun yüzlerce yıl bir arada
yaşamış, ortak bir tarih ve kültür inşa etmiş Türk,
Kürt, Arap, Ermeni ve diğer Osmanlı halklarını adil
hafıza perspektifinden geçmişe bakmaya ve ortak
yeni bir gelecek inşa etmeye davet etmektedir.
MAYIS 2014
73
Asya’nın Geri Dönüşü,
Avrupa’nın Tek Yolu ve
Türkiye…
Dr. Cemil Ertem
G-20’nin Belirsizleşen
Geleceği
Doç. Dr. Selim Kayhan
Konut Fiyatlarındaki
Balon Tartışmaları
Dr. M. Levent Yılmaz
EKONOMİ
ASYA’NIN GERİ DÖNÜŞÜ,
AVRUPA’NIN TEK YOLU ve
TÜRKİYE…
Dr. Cemil ERTEM
SDE Ekonomi Programı Koordinatörü
B
ugün Türkiye’nin de içinde bulunduğu büyük coğrafya –ki Çin’in nihayete erdiği- Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan sınırlarından
başlayarak, Türkmenistan’dan Hazar Denizi’ne
varır ve Azerbaycan, Gürcistan’la devam ederek
Türkiye’ye ulaşır… Ama bitmez, güneye indiğinizde İran, Irak, sonra Akdeniz’e varmadan Suriye’yi
görürsünüz. Hemen peşinden Ürdün, derken Arap
Yarımadası’na oradan batıya gittiğinizde Mısır’a
yani Büyük Mağrip’e geçmişsinizdir… Yine Kuze-
76
MAYIS 2014
ye Akdeniz üzerinden Türkiye’ye ulaşırsınız ancak
Türkiye’den devam ederseniz Avrupa’ya varırsınız… İşte bu büyük coğrafyadan bahsediyorum.
Avrupa’yı da içine alan bu hinterlanda Avrasya da
deniyor… Ancak ben, bu büyük bölgenin yeni dinamikleri itibariyle, Avrasya sözcüğünün bile yetersiz
kaldığını düşünüyorum. Çünkü bu coğrafya yalnız
ekonomik olarak değil, sosyal ve kültürel olarak da
insanlığın bütün dönemlerindeki var oluş mücadelesinin ifadesidir. Bu topraklarda üç büyük semavi din
var olmuş ve insanlığın kaderini belirlemiştir. Şimdi
yine bu topraklar sistemin son krizinden çıkışının ve
yeni bir dünya kurmasının dinamiklerini içinde saklıyor. Bu yazıda şöyle bir varsayımdan yola çıkacağız; içinde bulunduğumuz kriz, sistemin son ama
en büyük krizi ancak bu kriz aynı zamanda büyük
bir dönüşümün ebesi de… Bu dönüşüme ebelik
eden de Türkiye merkez olmak üzere bölge halklarının siyasi iradesi ve bu iradenin ortaya
çıkardığı liderler…
ve Soete’nin bu vurgusu çok önemlidir; çünkü buradaki GSYİH’da üretime dönük yatırımların payının
artması aynı zamanda yeni kontrol sanayilerinin gelişmesi anlamına gelmektedir.4 Yeni kontrol sanayilerinin ortaya çıkması hiç şüphesiz yeni bir büyüme
paradigmasıdır. Freeman ve Soete, Schumpeter’in
“ardışık sanayi devrimleri” olarak adlandırdığı teknolojik değişim dalgalarını, Rus iktisatçısı Nikolai
Kondratieff’i takip ederek “teknolojik değişim dalgaları” olarak nitelemişlerdir.5
Aslında bu tanımlar bize klasik
Kapitalizmin Son Krizi
iktisadın ortaya koyduğu
Bugün
Kapitalist ekonomilerde dösermaye birikimi çevrimini
nüştürücü ve büyük kriz21. yüzyılın
vermektedir. Bu açıdan
ler, bir önceki sermaye
döngüsel hareket veya
en
büyük
ve
en
stratejik
birikimi ve buna bağlı
uzun dalgalar niteleyatırımlarından biri,
büyüme çerçevesinin
meleri, sonuçta, bize
bittiği ve sürükleyici
(TANAP ve TAP) Türkiye
bir büyüme paradigsektörlerin kâr oranmasını vermektedir.
topraklarından ve
larının düştüğü zaman
Aralarında
Jevons,
aralığına denk gelir.
karasularından başlayarak,
Pareto, ve Dupriez gibi
“Kapitalizm
doğası
iktisatçıların da bulunTürkiye hükümetinin
gereği, ekonomik bir
duğu pek çok iktisatçı
değişim metodu ya da
siyasi iradesiyle
ekonomideki bu uzun
tipidir. Durgun bir karakter
yapılıyor.
dönemli dalgalanmaları, figöstermez. Zira kapitalizmin
yat eğilimleri, faiz oranları ya
bu girişimci niteliği yalnızca,
da ticaret akımlarının hızında deekonomik hayatın daima değişen
ğişmeler
gibi kavramlar çerçevesinde
bir ekonomik ve sosyal ortam içinde ak6
Bu
saptamadan hareketle her
tartışmışlardır.
masından ve ekonomik aksiyonun verilerinin de değişmesinden ileri gelmektedir.”1 Schumpeter’in bu büyük sermaye birikim evresinin bir para ve maliye
satırları aslında onun kapitalizmin krizleri için tanım- politikası bütünlüğü olduğunu söylemek mümkün
ladığı o ünlü formülasyonunu anlatmaktadır: “Yara- olmaktadır. Örneğin; altın standardı, 1780’lerde
tıcı yıkım.” Ama Schumpeter’in “yaratıcı yıkımı” kla- başlayıp 1900’lerin ilk yarısına kadar süren Sanasik iktisatçıların ileri sürdüğü dinamiklerden oldukça yi Devrimi paradigmasının para sistemi olarak orfarklıdır. “Klasik iktisatçılar, (Smith, Ricardo, Mill, taya çıkmıştır. Aynı şekilde kaydî para sistemi de
Marx vb.) iktisadi büyüme analizlerinde sahnenin Britanya’nın sömürgeci hegemonyasının bittiği ve
ortasına sermaye birikimini yerleştirmişlerdir. İktisat ulus-devletlere dayanan sermaye birikimi sisteminin
tarihçileri ise, sermaye birikiminin önemini hiçbir başladığı 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda ortaya
zaman yadsımamakla birlikte, Sanayi Devrimi’nin çıkmıştır. Ancak tam burada şu vurguyu yapmamız
başlangıç aşamaları için artış hızını biraz düşürmek gerekiyor; Britanya’nın merkantilist yağma, yoğun
eğiliminde görünmektedirler. Rostow (1960)2 kalkış iş sömürü ve sömürgecilikte devam eden ve ka(take off) aşamasından “kendini besleyen büyüme” pitalizmin tekelci sermaye birikiminin ebesi olan
aşamasına geçmek için üretime dönük yatırımları süreç bütünüyle müthiş bir yağmadır. 1928 yılında
(Net Milli Gelir) % 5’ten % 10’a çıkarmanın gerekli Hindistan’da Gandhi şöyle yazıyordu: ‘Hindistan’ı
olduğunu ve İngiltere’nin bu koşulu ancak, 18. yüz- Batı tarzı bir sanayileşme yoluna girmekten Tanrı
yılın sonunda sağladığını ileri sürmüştür.”3 Freeman esirgesin. Tek bir küçük ada krallığının (Britanya) ikve Soete, bu yaklaşımı, üretimin yeni sürükleyici tisadi emperyalizmi bugün dünyayı zincire vurmuş
alanlar açması anlamında ele almışlardır. Freeman durumda. Eğer 300 milyonluk Hindistan benzer bir
MAYIS 2014
77
Maliye Bakanı, Wolfgang Schaeble, 2014 yılında Alman ekonomisinin yüzde 1,7 büyümesini ve 2015
yılında kamu borcunun da sıfırlanacağını söylüyor.
Ancak Alman halkının bireysel borçları da giderek
artıyor. Almanya’da 7 milyon kişinin şu anda gelirinin karşılayamayacağı yüksek borcu bulunuyor. Bu
kişi başına 38 bin Euro borca tekabül ediyor.
iktisadi sömürü yolu tutsa, dünyayı çekirge sürüsü
gibi talan eder.’ Evet, Gandhi çok haklıydı; sanayi
devrimiyle başlayan ve sömürgecilikle devam eden
dünya düzeni, dünyanın büyük bölümünü doğal
kaynaklardan mahrum etmeye ve bu doğal kaynakları küçük bir azınlık için yağmalamaya dayanıyordu.
Şimdi yine Hindistan’da kalalım; tarih 2006, Asya
Kalkınma Bankası’nın yıllık toplantısı… Hindistan
Başbakanı Manmohan Singh kürsüye geliyor ve sakin ama çok kararlı ve oldukça politik bir konuşma
yapıyor… Sanki iki yıl sonra Batı’nın başına gelecek
krizi haber veriyor ve artık yeter diyor… Evet, artık
yeter! Özellikle fazla veren Asya ülkeleri ellerindeki
fazlalarla, başta ABD olmak üzere, Batı’yı finanse
etmekten vazgeçmeli ve doğuda, güneyde bizim
de öncülük edeceğimiz insani kalkınma projelerine
yatırım yapmalı; gelmekte olan gıda krizi ve açlık
ancak böyle önlenir. Bu konuşma üzerine toplantıyı izleyen ABD’li gözlemci, heyecanla ayağa fırlayarak, ‘Bu herkesin altında kalacağı bir kriz olur,
çünkü ABD dolarının hegemonyası biter, Batı hızla
çöker, bunu yapmaya cesaret edemezsiniz’ diye
konuşmaya başlıyor.7 Arrighi’nin aktardığı bu anekdot bize Batı’nın zenginliği hakkında çok şey anlattığı gibi, bundan sonra yeni bir Doğu kalkınmasının
78
MAYIS 2014
da ipuçlarını veriyor. Bu doğu kalkınması gelişmekte olan Asya’dan başladı ve bugün bizim yukarıda
anlattığımız rotayı izleyerek Türkiye’ye geliyor. Tam
burada şu gerçek karşımıza çıkıyor; Avrupa’nın içinde bulunduğu kriz ancak Türkiye’den başlayarak
kendi doğusuna doğru genişlemesi ile çözülecektir.
Avrupa’nın başka seçeneği yoktur. İşte tam şimdi
güncel olanlardan yola çıkarak Avrupa’nın şimdiki
yolculuğuna bakalım…
Avrupa’nın Krizi ve Seçenekleri
Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) yeni bir parasal
genişlemeye ne zaman ve ne şekilde gideceği şu
günlerde çok önemli bir soru. Çünkü ECB’nin gündeme getireceği parasal genişlemenin, FED modelinden ayrı ve yeni bir çıkış olması gerekir. ECB’nin
Euro genişlemesi, Avrupa’daki teknoloji yoğun sektörleri yukarı çıkartıp, teknoloji yoğun malların ihracatına dönük yeni bir ekonomi oluşturması gerekir.
Ancak, AB’nin hane halkları ve kamu borçları sorunu ve bunun banka sistemini kilitlemesi en büyük
sorun. Almanya’da devlet borçları giderek eriyor;
bunun en büyük nedeni düşen faizler… Son üç yılda devlet tahvili faizlerinin düşmesi Alman bütçesine 40 milyar Euro’luk bir avantaj sağladı. Alman
mektedir. Böylece Almanya, düşük Euro’ya hiç bir
zaman mahkûm olmayacak, teknoloji verimliliğini
öne çıkartarak ihracat ağırlıklı büyüyecektir. Böyle
olunca Almanya, çok büyük ve kapsamlı bir ECB
parasal genişlemesine karşı çıkacak ancak kendi
ülkesindeki hane halkı borçlarının aşağı çekilmesine
yardım edecek kısıtlı bir genişlemeye razı olacaktır.
Öte yandan Alman ekonomisi, “Endüstri 4.0” olarak Bugün Avrupa krizinin adı Almanya’dır. Almanya
tanımlanan ve seri üretimden ayrılarak, kişiye özel yukarıda parasal genişleme üzerinden anlattığıüretim yapan, kişisel tasarım ağırlıklı teknoloji yoğun mız ulusal devletçi anlayışından vazgeçmedikçe
yeni sanayi devrimine adım atmayı hedefliyor ancak Avrupa’nın krizi son bulmayacaktır. Hatta bu kriz,
banka sisteminin böyle bir ekonomik çıkışı finanse çok yakında enerji ve daha sonra bir gıda kriedecek yapısı ve anlayışının olduğu çok tartışma- zi olarak Avrupa’nın üzerine çökecektir. Avrupa,
lı. İşte ECB’nin sorunu da tam burada; yeni ECB pazar ve beşeri sermaye olarak kendi doğusuna
genişlemesi, Avrupa’daki batık banka sisteminin ve –Türkiye’den başlayarak- genişlemeden krizden çıhane halkı borçlarının mı imdadına yetişecek yoksa kamaz ve birlik olamaz…
emekleme aşamasına geçmek üzere olan endüstri Rusya’nın Kırım’ı İlhakı ve Türkiye’nin Artan
4.0 sıçramasını mı sağlayacak? Aslında Avrupa’nın Önemi
şu anda içinde bulunduğu ekonomik ve politik ortamda bu sorunun cevabı belli... ECB’nin parasal Rusya’nın Kırım’ı ilhakından sonra Avrupa’nın enerji
genişleme modeli ne olursa olsun, Almanya’nın, or- zafiyeti iyice açığa çıkmıştır. Avrupa Parlamentosu
tak mali politikaya gitme yollarını ve bundan sonra Başkanı Martin Schulz, AB ve ABD’nin, Kırım krida AB politika biriminin yolunu açmaması halinde zi konusunda Rusya’ya ekonomik yaptırım uyguECB’nin parasal genişleme yapmasının hiçbir an- laması halinde, bunun AB vatandaşlarının günlük
hayatını olumsuz etkileyeceğini söyledi.
lamı olmayacaktır. Parasal genişleme
İlk önce enerji fiyatlarının hızlı yükyalnızca hane halklarının banka
selmesi Avrupa halkını vuracak.
sistemine olan borçlarını erteBunun için Schulz, AB’de
lemeyecek aynı zamanda
Bütün bunlardan ve
politikacıların halka karzor durumda olan çürük
enerjiden
öte,
Türkiye
şı açık ve dürüst olması
Avrupa bankalarının pagerektiğini söylüyor…
merkezli bu entegrasyon,
siflerindeki borçları şiAslında Schulz, bunu
şirecektir. Şu kesindir;
yeni ipek yolu gibi transit
en çok Almanya’ya
genişlemeden gelen
söylemeliydi. Çünkü
geçişlerle
de
birleşince,
ve banka bilançoAlmanya, Rusya kolarının pasifine park
yalnız Avrupa’nın
nusunda ikili oynuyor.
eden Euro büyüklüenerji
krizine
çözüm
Almanya,
tam şu sığü kesinlikle aktif deralar,
Ukrayna’yı
pas
üretmiş olmayacak, aynı
ğer olarak değerlengeçen
ve
Türkiye’nin
dirilmeyecektir. Çünkü
zamanda sistem krizini de
Karadeniz karasularından
Almanya’nın Euro bölgegeçerek
Avrupa’ya ulaşaçözecektir.
sinin krizden çıkışı ve bilgi
cak
şekilde
Güney Akımı tadil
ekonomisine geçmesi gibi bir
eden
bir
proje
üzerinde çalışısorunu yoktur. Almanya, Endüstyor. Almanya, Gazprom’u kullanarak
ri 4.0 olarak tanımlanan yeni robotik
Rusya’yı, Türkiye’yi de içine alacak yeni bir
üretim sistemini bile kıskançlıkla ulusal bir strateji
Güney Akım projesine zorluyor.
olarak geliştirmeye çalışmakta ve bu sistemin Avrupa merkezi olarak, teknolojik verimlilik konusunda Türkiye, burada Almanya’nın niyetinin farkında ama
Güney Avrupa’yla arasını daha da açmayı hedefle- -çıkarları gereği- yeni bir Güney Akım projesinde,
MAYIS 2014
79
Çünkü Rusya; Belarus, Kazakistan gibi ülkelerle
yaptığı gümrük birliği genişlemesini ısrarla sürdürmek, bunun için Ukrayna’yı da içine almak istiyor.
Güney Gaz Koridoru ve buna eşlik edecek Güney
Transit Geçiş yolları, -ki bunların en önemlisi BaküTiflis-Kars’tır- AB’nin kendi doğusuna genişlemesini
gösterdiği gibi, burada Rusya ve ABD merkezli Batı
arasındaki kapışmayı da anlatır. Çok bilinmeyenli
hatta çok boyutlu bir denklemle karşı karşıyayız.
Maddeler halinde -basitleştirerek- anlatalım:
Karadeniz’deki topraklarını, kendi çıkarları çerçevesinde kullandırabilir. Çünkü Türkiye, Güney Gaz
Koridoru’nun da (SGC) ana ülkesi…
Avrupa kaynakları bize artan bir arz çizgisi vermiyor;
Afrika ise, önümüzdeki 20 yılda Avrupa için çok sorunlu bölge. Cezayir, Libya ve Nijerya için 2030’a
varan lineer bir siyasi projeksiyon yapamayız. O zaSGC, Azerbaycan gazını taşıyacağı gibi, Akdeniz’de
man şu an, Türkiye’nin hızla TANAP gibi projelerle
Kıbrıs açıklarında bulunan kaynakları da Avrupa’ya
örmeye çalıştığı güney enerji hattı, yakın gelecekte
taşıyacak. Buna bağlı olarak, Türkiye, Güney Akdedevreye girmezse, Avrupa’nın, Rusya’ya enerji baniz illerinden biri olan Tarsus’ta, Akdeniz’den gelen
ğımlılığı artarak devam edecek. Ancak Avrupa’nın
gazı depolayacak dev bir depolama tesisi yapıyor.
Rusya’ya olan bu enerji bağımlılığı, Almanya’nın isYaklaşık 3 milyar Euro’luk bu tesis, 5,2 milyar mettediği bir durum ve Almanya, Ukrayna’da ne olursa
reküplük gazı depolama kapasitesine sahip olacak.
olsun her durumda kazanacak şekilde kartını oynuBu gelişmelere bağlı olarak Uluslararası Enerji Ajan- yor. Bugün Gazprom Avrupa’ya dönük bütün strası (IEA) geçen hafta yaptığı açıklamada Türkiye’nin tejik enerji projelerini Almanya ile birlikte ve Almanya
enerjideki öneminin giderek artığına vurgu yaptı.
üzerinden yürütüyor. Almanya, adeta İkinci Dünya
Savaşı öncesi düştüğü durumun intikamını alıİşte Enerjide Avrupa’nın Aczi…
yor. Savaş öncesi, enerji kaynaklarına
2030 yılı için yapılan projeksiyonsömürgesi olmadığı için ulaşamalarda, Avrupa’nın 760 milyar
yan Almanya, faşizmle bu sometreküp gaz tüketiminin
rununu çözmeye çalışmıştı.
olacağı varsayılıyor. Bu
Britanya, Fransa ve İtalya
2030 yılı için yapılan
süreçte Avrupa’nın kensömürgeleriyle
enerjiprojeksiyonlarda,
di üretiminin de 160
ye ulaşırken Almanya
milyar metreküpe düAvrupa’nın 760 milyar
bundan yoksundu. Alşeceği tahmin ediliyor.
manya şimdi Rusya’ya
metreküp gaz tüketiminin
Yani Avrupa, 2030
saldırarak değil, işbirliolacağı varsayılıyor. Bu
yılına vardığında yakğine giderek enerji ve
süreçte Avrupa’nın kendi
laşık 600 milyar metpazara ulaşmaya çalıreküp gaz ithal etmek
üretiminin de 160 milyar
şıyor.
zorunda kalacak. Bu
metreküpe düşeceği
Rusya Durmayacak!
yüzde 80’e varan ithalat
tahmin
ediliyor.
bağımlığı demek Avrupa
Şimdi işin püf noktasına
için. Bu ihtiyaç Kuzey Avgeliyoruz; AB’nin, kendine
rupa, Rusya ve Afrika ağırlıklı
gelmeye başladığı andan itibakarşılanıyor şu an… Üstelik Kuzey
ren en büyük sorunu bu olacaktır.
80
MAYIS 2014
1) Bugün 21. yüzyılın en büyük ve en stratejik yatırımlarından biri, (TANAP ve TAP) Türkiye topraklarından ve karasularından başlayarak, Türkiye hükümetinin siyasi iradesiyle yapılıyor.
2) Bunu ancak siyasi istikrarı demokrasi ile tesis etmeye çalışan ve buna dünyayı inandıran bir hükümet yapabilir.
3) Türkiye’nin bu yatırımı, enerji için, AB ve Rusya
karşısında tek kozudur.
4) Öte yandan Türkiye’nin demokratik bir ülke olarak bulunduğu coğrafya -Avrasya- Rusya’nın neoAvrasyacı, yayılmacı politikalarına ABD ve Britanya
için de tek karşı çıkış noktasıdır.
5) Bütün bunlardan ve enerjiden öte, Türkiye merkezli bu entegrasyon, yeni ipek yolu gibi transit geçişlerle de birleşince, yalnız Avrupa’nın enerji krizine
çözüm üretmiş olmayacak, aynı zamanda sistem
krizini de çözecektir.
Bütün bunlara bağlı olarak, Avrupa’nın önünde iki
yol duruyor; 1) Almanya merkezli olarak küçülen ve
giderek birlik olmaktan çıkarak, kendi doğusuyla
olan bağlantılarını Almanya’nın ulus çıkarları doğrultusunda kuran yeni bir Alman Reich’ına dönüşecek. Ki bu yeni bir dünya savaşının ve faşizmlerin
ilk adımıdır. 2) Kendi doğusuyla Türkiye’den başlayarak kazan-kazan ilişkilerini geliştirerek, Türkiye’yi
de kapsayan yeni, demokratik ve gerçek bir birlik
olacak. AB’nin artık bir 3. yolu yoktur… Rusya’nın
Kırım ilhakı bu gerçeği AB’ye somut olarak göstermiştir.
Sonuç
Bugün bütün bu büyük coğrafyada Türkiye merkez
olmak üzere bölge halkları yeni bir dünya kuruyor.
Ancak bu dünya, aynı zamanda, Batı’nın krizden
çıkış için tek seçeneğidir de… Tabii ki başta Türkiye
olmak üzere, bu yola 19. ve 20. yüzyıldan kalma
eski düzenin güçleri ve aktörleri direnecektir. Eski
demir-çelik, petro-kimya ve bunların oluşturduğu
silah, otomotiv gibi bir önceki dönemin sektörleri ve
bunların kirli finansı ABD’den Almanya’ya kadar bu
değişime direniyorlar. Ama yenilmeye başladıklarını
görüyoruz… İktisat bilimi bunların çok az vakitlerinin
kaldığını söylüyor…
Dipnotlar
1
2
3
4
5
6
7
Joseph A. Schumpeter, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, Alter yayıncılık, Ankara, 2009, s. 103.
Walt W. Rostow, The Stages of Economic Growth: A
Non-Communist Manifesto, Cambridge University Press,
Cambridge, 1960.
Chris Freeman ve Luc Soete, The Economics of Industrial
Innovation, Third Edition, The MIT Press, United Kingdom,
1997, s. 56.
Kontrol Sanayi kavramı için bkz. Nora Şeni, Emperyalist
Sistemde Kontrol Sanayi ve Ereğli-Demirçelik, Birikim Yayınları, İstanbul, 1978, s. 47. Burada Kontrol Sanayi kavramını, haldeki sermaye birikimini sisteminin belirleyici ve
sürükleyici sektörleri olarak ele almaktadır. Bu anlamda demir-çelik sanayi 1930’lardan 1980’lere kadar devam eden
dalganın kontrol sanayi olduğu gibi, 1890’larda başlayan
üçüncü dalganın öncü sektörüdür. Bu noktada, ardışık
uzun dalgalar ve Kondratieff dalgaları için bkz. Chris Freeman ve Luc Soete, a.g.e., s. 83.
Chris Freeman ve Luc Soete, a.e., s. 28.
Chris Freeman ve Luc Soete, a.e., s. 31.
Giovanni Arrighi; Adam Smith Pekin’de; S;386, Yordam
Yayınları-2008-İst.
MAYIS 2014
81
EKONOMİ
’NiN
BELİRSİZLEŞEN GELECEĞİ
Doç. Dr. Selim KAYHAN
Akademisyen
A
merika’da 2008 yılında patlayan emlak
balonu, önce finansal bir krize dönüştü.
Amerika’nın krizi, yoğun ekonomik ilişkiler
içerisinde olduğu Avrupa’ya bulaştı ve diğer gelişmiş ülkeleri de etkiledi. Dünya ekonomisinin yarısını
oluşturan ABD ve AB ekonomilerindeki kriz, gelişmekte olan ülkeleri de etkileyerek “küresel durgunluğa” yol açtı. Krizin ortaya çıktığı aylarda G-7 / G-8
ülkeleri toplanarak, krizi kendi aralarında koordineli
eylemlerle atlatmaya çalıştı. Ancak krizin büyüklüğü
ve kısa bir sürede küresel durgunluğa yol açması
ve G-7 / G-8 toplantılarında alınan kararların etkisiz kalması, alternatif çabaların devreye sokulması
gereğini ortaya koydu. G-20 böylesi bir dönemdeki
arayışların ürünü olarak ortaya çıktı.
G-20’nin Oluşum Süreci
G-20 (Group of 20) ülkelerinin, 2008 yılından itibaren tüm dünyada sıkça duyulmaya başlanması küresel durgunluğun atlatılmasındaki görevi yüzünden
tesadüfî değildir. Topluluğun ekonomik büyüklüğüne bakıldığında küresel gayrisafi yurtiçi hâsılanın %
85’ine sahip olduğu, dünya ticaretinin de % 75’inin
topluluk dâhilinde yapıldığı görülmektedir. Ayrıca
topluluk ülkelerinin toplam nüfusu dünya nüfusunun
üçte ikisini oluşturmaktadır. Grubun dünya ekonomisindeki payı grubun küresel ekonomi üzerinde
ne denli etkili olabileceğini göstermekte ve grubun
82
MAYIS 2014
siyasî kapasitesinin büyüklüğü konusunda fikir vermektedir. G-20 ülkeleri liderleri ilk defa 2008 yılının
Kasım ayında Washington’da toplandı ve geçen altı
yıllık dönemde yedi defa bir araya geldi.
Temelinde 1975 yılında oluşturulan G-6 grubu bulunan G-20 topluluğu, G-22, G-26 ve G-33 gibi
farklı ülke sayılarında, bakanlıklar seviyesinde, toplansa da günümüzdeki sayısına resmen 1999 yılında yine Washington’da yapılan G-8 toplantısında
ulaştı. Yine ilk yıllarda bakanlıklar seviyesinde yapılan toplantılar danışma niteliğinde olup, terör, enerji
ve enerji güvenliği, istihdam, insan hakları ve çevre
gibi konularını ele almıştır. Toplantılar 2008 yılından
itibaren devlet başkanları seviyesine çıkarken ele
alınan konularda da bir değişim olmuş ve artık küresel büyüme ve finansal istikrarın sağlanması konuları toplantılarının ana gündem maddeleri haline
gelmiştir.
G-20 topluluğunu oluşturan ülkeleri tek tek saymak
yerine gruplar içerisinde tanımlamak topluluğun
oluşumunu daha iyi anlamak açısından açıklayıcı
olacaktır. İlk ülke grubunu G-7 ülkeleri oluşturmaktadır ki, bu ülkeler ABD, İngiltere, Japonya, Kanada,
Almanya, Fransa ve İtalya’dır (G-8 tanımını, bugün
Rusya’nın içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi konum nedeni ile kullanmanın doğru olmayacağı kanaatindeyim ki toplantılara katılımı da askıya alındı).
Tabi bu gruba Avrupa Birliği Komisyonu’nu da ayrı
bir tüzel kişilik olarak dâhil etmek gerekmektedir.
İkinci ülke grubunu ise, 2020 yılı itibariyle tamamının dünyadaki ilk on ülke içerisinde olacağı tahmin
edilen BRIC-S ülkeleri oluşturmaktadır. Bu ülkeler
Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dır.
Tabi bu ülkelerden Brezilya, Hindistan ve Güney
Afrika, Türkiye ve Endonezya ile birlikte ekonomilerinde ne olacağı belli olmayan, gerek kamu açıkları gerekse cari açıkları yüksek olan ve döviz kuru
oynaklığı bulunan, ‘kırılgan beşli’nin de bir parçasıdır. Geriye kalan ülkeler ise, dünya ekonomisinde gerek tarımsal ürün ve yeraltı kaynağı gerekse
işgücü potansiyeli anlamında önemli yerleri olan
Avustralya, Suudi Arabistan, Güney Kore, Meksika
ve Arjantin’dir.
2009 yılında iki defa yapılan G-20 zirvesi artık
ABD’de başlayan ve Avrupa’ya oradan da tüm
dünyaya saçılan kriz emarelerinin gün yüzüne çıkmasından sonra yapılması gerekenlere odaklanmaktaydı. Londra’da yapılan yılın ilk toplantısında
küresel depresyonu önleyecek koordineli para ve
maliye politikası göstergeleri üzerinde durulurken;
IMF ve çok uluslu kalkınma bankaları tarafından
finansal krizden etkilenen ülkelere yönelik yardım
edilmesi ve finansal istikrarın sağlanmasına karar
verilmişti. Pittsburgh’ta ikinci toplantı yapılırken, krizin başlangıcından tam bir yıl geçmişti. Artık toplantının temel gündem maddesi küresel toparlanma ve
bu kapsamda Dünya Bankası ve IMF gibi küresel
finans kuruluşlarının yapısının çağın gerektirdiği şekilde reformdan geçirilmesiydi.
G-20’nin Değişken Gündemi
2010 yılında G-20 liderleri ilk toplantıyı Toronto’da,
yılın ikinci toplantısını ise Seul’de yaptı. Seul toplantısını daha önceki toplantılardan farklılaştıran ayrıntı
ise zirve sonunda yayınlanan on sayfalık “Çok Yıllık
Kalkınma Planı”ydı. Bu plan içeriğinde diğer toplantılardan farklı olarak sadece finansal düzenleme,
küresel toparlanma ve dengeli büyümeden bahsedilmiyor, sırası ile altyapı, beşeri sermaye gelişimi,
ticaret, özel yatırım ve iş yaratımı, gıda güvenliği,
esnek büyüme, finansal sistemin kapsamının genişletilmesi (küçük finansal oyuncuların sisteme dâhil
2008 yılının Kasım ayının 14’ünde, Lehman Brothers adlı yatırım bankasının batmasından tam bir
ay sonra, G-20 grubu devlet başkanı/başbakan seviyesinde ilk kez buluştuklarında, mutabakat sağlanan kararların odağında finansal düzenlemelerin
güçlendirilmesi yer almaktaydı. Bu kararlar çerçevesinde orta vadede finansal düzenlemelerin geliştirilmesi ve finansal piyasa şartlarında kötüleşmeye
neden olan şartların tespit edilmesi amaçlandı.
MAYIS 2014
83
2015 yılında İstanbul’un ev
sahipliğinde gerçekleşecek
olan G-20 liderler zirvesinde
ele alınacak konular
topluluğun geleceği açısından
önem arz etmektedir.
Zira zirvelerin değişen ve
önemsizleşen konuları
ile birlikte yeni dönemde
FED’in uygulamayı planladığı
politikalar G-20’nin bekasına
gölge düşürmektedir. Ocak
2014 tarihinde Hindistan
Merkez Bankası başkanı
tarafından FED politikalarının
eleştirilmesi, G-20’nin
yeni dönemde fikir birliği
içerisinde olmadığının bir
göstergesidir.
edilmesi), yerel kaynak hareketliliği ve bilgi paylaşımı konularını da kapsıyordu. Zirve sonunda ayrıca
yolsuzluk ile mücadele konusunda ayrı bir plan yayınlandı.
2013 yılında Saint Petersburg’da yapılan liderler
zirvesi sonucunda yayımlanan “Gelişim Görünümü”
raporunda, Seul’de alınan kararlara yönelik oluşturulan eylem planlarından bahsedilmekteydi. Raporda gıda güvenliği, altyapı, finansal sisteme küçük
oyuncuların dâhil edilmesi gibi konuların ekonomik
büyümenin temelinde önemli yapıtaşları olduğu konusunda haklı bir gerekçelendirme yapılsa da topluluğun alınan kararlar ile tali konulara yönlendirildiği
görülmekteydi.
Zira her bir zirvede alınan kararlar ve oluşturulan planlar detaylı bir şekilde incelendiğinde G-20
topluluğuna atfedilen fonksiyon ve sorumluluğun
oldukça değişkenlik arz ettiği anlaşılmaktadır. Kriz
ile birlikte finansal istikrara yönelik düzenlemeler
ve büyüme için toparlanma konuları toplantıların
yegâne konuları iken; 2011 yılına girilirken G-20
topluluğuna dünya ekonomisinin geleceğine dair
verilen görevin bittiği, Seul’de açıklanan orta vadeli
plan ile duyurulmuş oldu. Bunun belki de en ba-
84
MAYIS 2014
sit göstergesi kriz sonrası dönemde yılda iki defa
yapılan liderler zirvesi Seul’den sonra yılda sadece
bir defa yapılmaya başlanmıştı. Seul’den sonraki
kararlar ancak tali konular üzerinde yoğunlaşmaktaydı. G-20 zirvelerinde küresel kalkınma konusunda ortaklık ve dayanışmadan bahsedilse de küresel
toparlanmanın başlaması ile ortaklık ve sonucunda
da dayanışma nihayete ereceğe benzemektedir.
Parasal Genişlemenin Sonu - Yükselen
Ekonomilerin Düşüşü
Ekonomi teorisinde kriz kavramı ekonomik konjonktür teorisinden hareketle açıklanabilir. Zira gayrisafi
yurt içi hasıla (GSYİH) yıldan yıla arterken, artış (bazı
kötü örneklerde azalış) eğiliminin (trendinin) altında veya üstünde performans sergiler. Cari GSYİH,
trend değere göre aşağı ve yukarı yönlü dalgalanma gösterebilir. Aşağı yönlü dalganın (daralmanın)
en alt noktası dip olarak adlandırılır ki, bu nokta kriz
noktasıdır.
2008 yılında Lehman Brothers iflasını açıkladığında
ABD’nin politika yapıcılarının bu krizin hangi boyutlarda olduğu ya da etkisinin ne denli şiddetli olacağına dair elbette tahminleri bulunmaktaydı. Fakat
kriz ABD’nin küresel ekonomideki yeri ve ticaret
ortaklarının ekonomileri üzerindeki etkisinden dolayı
tahmin edilenden daha uzun sürdü ve daha derin
yaralar bıraktı. Bu yüzden ekonomistler artık yaşanan bu süreci kriz yerine “büyük durgunluk (great
recession)” olarak adlandırmaktadır. Zira ekonomideki daralma kırkıncı ayını geçmesine rağmen halen
devam etmekteydi.
ABD’de başlayan kriz, 1929 krizinden farklı olarak,
oldukça hızlı bir şekilde Avrupa ve tüm dünyaya
yayıldı. Küreselleşen dünyada ülkelerin aralarındaki
artan ticaret hacmi ve finansal sistemde kullanılan
araçların çeşitliliği ve karmaşıklığı ABD’deki krizin
yayılmasını hızlandırdı.
G-7 ülkeleri tarafından alınacak önlemlerin krizin atlatılmasında yeterli olmayacağı anlaşılınca daha geniş katılımlı politika uygulayabilmek amacı ile G-20
olarak adlandırılan ve aralarında yükselen ekonomilerin de bulunduğu ülkeler göreve çağırıldı. Küresel
ekonominin toparlanmasına yönelik politikaların birlikte uygulanması gerektiğini düşünen önde gelen
ekonomistler yükselen ekonomilerin bu noktada
önemli görev üstlenmesi gerektiğini savunuyordu.
Krizden çıkış yolu olarak genişletici ekonomi politikalarının uygulanması ve böylece tüketimin artırılarak dünya hâsılasının artması amaçlanmaktaydı. Bu
kapsamda ülkemizde de tüketimi arttırmaya yönelik
politikalar uygulanmaya başladı. Bunlardan birisi de
sıkça televizyon kanallarında çıkan “alın verin, ekonomiye can verin” sloganıydı.
Yükselen ekonomilere empoze edilen tüketimi artırıcı politikaların finansmanı ise ABD tarafından yapılmaktaydı. Amerikan Merkez Bankası FED, krizin
hemen sonrasında parasal genişleme (Quantitative
Easing) politikası ile genişletici para politikası uygulamaktaydı. Bu da tüm dünyada miktar anlamında
artan ‘para’nın yükselen ekonomilere doğru yönelmesi ve böylece söz konusu ekonomilerin büyümesini ve yapılan tüketim ve yatırım harcamalarının
finanse edilmesini sağladı.
FED, tarafından uygulanan parasal genişleme politikası 2008 yılından itibaren üç dalga halinde gerçekleştirilirken amaç finansal sektörün toparlanması ve bu toparlanmanın reel ekonomiye sirayet
etmesiydi. Fakat finansal sistem aktörleri o kadar
bedbaht durumdaydı ki, ilk iki dalganın reel ekonomiye neredeyse hiç etkisi olmadı. Üçüncü müdahale ile ABD ekonomisine ait istihdam ve üretim verilerinde pozitif gelişmeler yaşandı. Altı yılın ardından
işsizliğin %7,5’ten %6,6’a düşmesi, FED başkanı
Ben Bernanke’nin 2013 yılının Mayıs ayında yaptığı
parasal genişleme politikasının sona ereceği açıklamasının zamanlamasını belirlemekteydi. Nitekim
Bernanke açıklamasında 2013 Eylül’ünde parasal
genişleme politikasını revize ederek tahvil alım miktarını düşürmeye başlayacağını söylemesi dünyanın geri kalanını belki de
ABD’den daha fazla etkiledi.
Beklenenin aksine Eylül ayında tahvil alım
programını
daraltmayarak parasal genişleme politikasından
vazgeçilmemesi
dünyayı rahatlatsa da Ocak
2014’ten itibaren parasal genişleme politikasına resmen son
verdiler. Bu politika
değişikliğinin gelişmekte olan ülkelere etkisi ise oldukça sertti.
Parasal genişleme ve faiz indirimi politikaları yükselen ekonomilere doğru sermaye akımının başlamasına neden olmuş, bu ülkelerdeki büyümenin
finansmanında kullanılmıştı. Parasal genişlemenin
biteceğine dair haberlerin 2013 yılının Mayıs ayında
çıkması ve eş zamanlı olarak diğer ülkelerde gelişen bazı sosyal içerikli olaylar, portföy yatırımlarının
Amerika’nın finansal sistemine geri dönmeye başladı. Bu hareketlilik gelişmekte olan ülkelerin hem
reel hem de finansal sistemleri üzerinde olumsuz
etki oluşturmuş, döviz kurlarındaki yükseliş hem
enflasyonist baskılar oluştururken hem de ithal girdi fiyatlarının artması ile birlikte üretim maliyetlerinin
artmasına neden olmuştur. Enerji bağımlılığı yüksek
olan Türkiye gibi ülkelerde kurdan kaynaklanan
enerji maliyetlerindeki artış, ekonominin her noktasında hedeflerin sapması riskini de beraberinde
getirmiştir.
Bu olaylar G-20 topluluğuna da üye olan gelişmekte olan ülkelerin finansal istikrara yönelik politika
değişikliklerine gitmelerine neden olmuştur. Başta
Brezilya ve Endonezya, son olarak da Türkiye faiz
oranlarında ciddi artış yapmak zorunda kalmıştır.
Bazı ülkeler ise finansal sistemlerindeki krizi aşmak
üzere daha radikal kararlar almıştır. Örneğin Arjantin rezervlerindeki erimeyi durdurabilmek amacı ile
finansal sistemindeki ileriye yönelik (forward) piyasa
işlemlerini durdurma kararı almıştır.
Tüm bu gelişmeler, gelişmekte olan ülkelerin büyüme hedeflerini revize etmelerine neden olmuştur.
Aralık 2013 - Ocak 2014 tarihleri arasında bahsedilen ülkelerin faiz artırımlarından hemen sonra
FED’in yeni başkanı Janette Yellen FED’in uygulamış olduğu politikalarda ABD’nin
öncelikli
olduğu,
dünyanın geri kalanı ile ilgili herhangi
bir
önceliklerinin
olmadığı yönündeki
açıklamaları G-20
ortaklığının bittiğine dair sinyaller
vermektedir.
MAYIS 2014
85
EKONOMİ
G-20’nin Kritik İstanbul Zirvesi (2015)
2015 yılında İstanbul’un ev sahipliğinde gerçekleşecek olan G-20 liderler zirvesinde ele alınacak
konular topluluğun geleceği açısından önem arz
etmektedir. Zira zirvelerin değişen ve önemsizleşen
konuları ile birlikte yeni dönemde FED’in uygulamayı planladığı politikalar G-20’nin bekasına gölge
düşürmektedir. Zira Ocak 2014 tarihinde Hindistan
Merkez Bankası başkanı tarafından FED politikalarının eleştirilmesi G-20’nin yeni dönemde fikir birliği
içerisinde olmadığının bir göstergesidir.
Türkiye’nin dönem başkanlığını devralacağı 2015
yılında dışişleri bakanları düzeyinde bir toplantı düzenlenerek siyasî konuların da G-20 çerçevesinde
tartışılması planlanmaktadır. Fakat son gelişmeler
göstermektedir ki, öncelikle yeni dönemde ekonomik bağlamda izlenecek yol konusunda, tıpkı kriz
döneminde olduğu gibi, grup ülkelerinin bir mutabakata varması gerekmektedir. Bunu yapabilmek
amacı ile grup ülkelerinin daha koordineli bir şekilde
politika planlamalarına gitmeleri yerinde olacaktır.
86
MAYIS 2014
Bu açıdan bakıldığında İstanbul’da yapılacak toplantı, G-20’nin küresel ekonomik düzenin önemli
bir aktörü olup olamayacağı açısından kritik öneme
sahiptir.
Türkiye’nin dönem başkanlığını
devralacağı 2015 yılında
dışişleri bakanları düzeyinde
bir toplantı düzenlenerek
siyasî konuların da G-20
çerçevesinde tartışılması
planlanmaktadır. Fakat son
gelişmeler göstermektedir
ki, öncelikle yeni dönemde
ekonomik bağlamda izlenecek
yol konusunda, tıpkı kriz
döneminde olduğu gibi, grup
ülkelerinin bir mutabakata
varması gerekmektedir.
KONUT
FİYATLARINDAKİ
BALON TARTIŞMALARI
Dr. M. Levent YILMAZ
SDE Uzmanı
T
ürkiye’nin son dönemdeki ekonomik büyümesine en çok katkı sağlayan sektörlerden bir
tanesi hiç şüphesiz inşaat sektörüdür. İnşaat
sektörünün 2012 yılı için GSYİH içindeki payı yüzde
5,7 iken bu rakam 2013 yılının tamamı için yüzde
5,9 olarak gerçekleşmiştir. 2012 yılında sadece
yüzde 0,6 büyüyen sektör 2013 yılında büyüme
hızını yüzde 7,1’e çıkartmayı başarmıştır. Sektörün
önemli katkılarından bir diğeri de istihdam üzerinde
yarattığı etkidir. İnşaat sektörü 2013 yılında toplam
istihdamın yüzde 7’sini sağlamıştır. Özellikle yaz
aylarında bu rakamın arttığını ve önemli bir pozitif
dışsallık yarattığını da unutmamak gerekir. Konut
Geliştiricileri ve Yatırımcıları Derneği (KONUT-DER)
verilerine göre, sektör 250’ye yakın alt sektörün de
dinamosu olma özelliği göstermektedir.
İşte yukarıda kısaca özetlenmeye çalışılan sektörün
katkıları ve özellikleri, sektörü izlenmesi gereken
önemli sektörlerden birisi haline getirmiştir. Bu bakımdan sektördeki gelişmelerin objektif bir şekilde
ele alınması ve olası sorunların önüne geçilebilmesi
için proaktif önlemler almak son derece zaruri hale
gelmektedir. Zira sektörün yapısı itibariyle, olumlu
ya da olumsuz tüm gelişmelerin etkileri eş zamanlı
değil gecikmeli olarak sektöre yansımaktadır.
Son zamanlarda özellikle kredi derecelendirme kuruluşlarının gündeme getirdiği ve yabancı medyanın da
MAYIS 2014
87
Türkiye’de bina inşaatlarının yüzde 80’ine yakınının
konut inşaatları olduğu bilinmektedir. KONUT-DER
verilerine göre, bu inşaatlarda kullanılan ürünlerin
yüzde 90’ından fazlasını yeni üretim nihai ürünler
oluşturmaktadır. Bu durum sektörde kullanılan ara
malların içeriden tedarik edildiği anlamına gelir. O
halde konut sektörünün cari açığa en az negatif etki
eden sektörlerden birisi olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır.
Sektöre ilişkin detaylı analize girmeden önce kabaca maliyetler ile fiyatlar arasındaki korelasyona
bakmak faydalı olacaktır. Aşağıdaki grafik TÜİK tarafından hesaplanan Bina İnşaat Maliyetleri Endeksi (BİME) ile TCMB tarafından hesaplanan Türkiye
Konut Fiyat Endeksinin (TKFE) karşılaştırılmasını
göstermektedir.
Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan konut satış
sayılarına bakmakta fayda var. Grafik 3, konut satış
adetlerini göstermektedir.
İnşaat sektörünü incelerken ele alınması gereken
bir diğer önemli veri de TÜİK tarafından açıklanan
İnşaat Ciro ve Üretim Endeksleri’dir. Grafik 2’de
2010 yılından itibaren inşaat ciro ve üretim endekslerindeki mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış
çeyreklik değişimler görülmektedir.
Konut satış miktarları incelendiğinde 2013 yılında
trendin artış yönünde olduğu görülecektir. Ancak
bununla birlikte 2014 yılı ilk 2 ay verisine göre konut
satış sayılarında bir düşüş yaşanmıştır. Bu durumun,
2013 yılı sonunda TCMB’nin faizleri artırmak zorunda
kalmasının konut kredi maliyetlerine yansımasından
kaynaklandığı düşünülmektedir. Zira, Türkiye’deki
konut satışında konut kredilerinin önemli bir rolü olduğu herkes tarafından bilinmektedir.
Grafik 2- Takvim ve Mevsim Etkilerinden Arındırılmış İnşaat Ciro ve
Üretim Endeksleri (Çeyreklik%)*
10
8
6
4
Ciro Endeksi (%)
2
Grafik 3- Türkiye’deki Konut Satış Sayıları (2013-2014, Adet)*
115.000
110.000
100.000
95.000
2013
90.000
2014
85.000
80.000
75.000
Ey
lü
l
Ek
im
.D
VÕ
P
$U
DO
ÕN
M
ar
t
Ni
sa
n
0
D\
ÕV
Ha
zir
an
TH
P
P
X]
$÷
XV
WR
V
W
ED
ca
k
70.000
Buraya kadar bahsedilen tüm etkenler ışığında son
5 yıldaki konut sektörü gelişmelerini, yapı ruhsatı,
yapı kullanım izni ve konut satış miktarları verileri ışığında Grafik 4’teki gibi toplamak mümkündür.
Üretim Endeksi (%)
0
2010 2010 2010 2010 2011 2011 2011 2011 2012 2012 2012 2012 2013 2013 2013 2013
-2 Q1
Q2
Q3
Q4
Q1
Q2
Q3
Q4
Q1
Q2
Q3
Q4
Q1
Q2
Q3
Q4
-4
Grafik 4. Türkiye Yapı Ruhsatı Verilen Daire Sayısı, Yapı Kullanım İzin
Belgesi Verilen Daire Sayısı ve Konut Satış Verileri (2008-2013)*
-6
1200000
1000000
Grafik 1- Bir Önceki Aya Göre BİME ve TKFE Gelişmeleri (%)*
4,50%
4,00%
3,50%
3,00%
2,50%
2,00%
1,50%
1,00%
0,50%
0,00%
TKFE %
20
10
20 Q1
10
20 Q2
10
20 Q3
10
20 Q4
11
20 Q1
11
20 Q2
11
20 Q3
11
20 Q4
12
20 Q1
12
20 Q2
12
20 Q3
12
20 Q4
13
20 Q1
13
20 Q2
13
20 Q3
13
20 Q4
14
Q1
BiME %
Grafik 1’de görülebileceği üzere konut fiyat hareketleri ile inşaat maliyetleri arasında belirgin bir ilişki
vardır. Aralarındaki korelasyon özellikle 2011 yılının
son çeyreği itibariyle çok daha net bir hale gelmiştir.
Maliyetler yükseldikçe, konut fiyatları da yükselmek-
88
MAYIS 2014
Grafik 2’yi detaylı olarak incelersek, sektördeki ciro
artışlarının üretimdeki artışa duyarlı olduğu ve üretim miktarında bir azalma söz konusu olduğunda
ise, ciroların azaldığı görülmektedir. Yani üretim olmadan bir ciro artışından söz etmek mümkün değildir. Hatta 2013 son çeyreği ele alınırsa, üretimdeki
düşüşün cirolarda çok daha büyük bir düşüşe neden olduğu gözlemlenebilir. O halde üretim ve ciro
endekslerini göz önüne alırsak, fiyatlardaki artışın
balon bir artış olduğunu söylemek mümkün değildir. Hali hazırda, TKFE ile Üretim endeksini beraber
ele alırsak da, TKFE’nin üretim endeksi ile doğru
orantılı olarak hareket ettiği görülecektir.
Peki tüm bu gelişmeler Türkiye’deki konut satışlarını nasıl etkilemektedir? Bu amaçla Tapu Kadastro
Türkye Konut sektöründek fyatlarda br
balon oluştuğunu söylemek pek mümkün
görünmemektedr. Fyatlardak artış esasen,
arsa fyatlarındak ve paylarındak artış le grd
malyetlerndek artışa bağlı görünmektedr.
105.000
O
Ekonominin en önemli dinamiklerinden birisi beklentilerdir. Tüm makro ekonomik verilerin iyi olduğu durumlarda bile beklentiler negatif ise, ekonomi
kötü yönde etkilenebilir. Bu bakımdan konu veya
sektör ne olursa olsun algı yönetimi büyük önem
arz etmektedir.
te, maliyetlerde düşüş oldukça konut fiyatlarında da
düşüş olmaktadır. Bu noktada belirtilmesi gereken
en önemli husus Bina İnşaat Maliyetleri Endeksi hesaplanırken kullanılan yöntemdir. TÜİK, Bina İnşaatı Maliyet Endeksi (BİME), inşaatta kullanılan girdi
maddelerinin dönemlere göre maliyet değişimlerini
ölçen fiyat endeksidir. Yani sadece yapım aşamasında kullanılan girdiler hesaplamada kullanılmakta,
arsa payı vb. diğer maliyetler ele alınmamaktadır.
Bu bakımdan Grafik 1’de gösterilen iki endeks arasındaki yüzdelik hareket farkları arsa fiyatlarındaki
veya paylarındaki artıştan kaynaklanıyor olabilir. O
halde son dönemde konut fiyatlarındaki artışları fiyat balonu olarak algılamak rasyonel bir davranış
olmayacaktır.
ùX
son derece yakın(!) ilgi gösterdiği tartışmalardan bir
tanesi de, Türkiye’deki konut fiyatlarında bir balon olup
olmadığıdır. Özellikle güçlü(!) Amerikan ekonomisini
krize sokan ve kısa sürede tüm dünya ekonomilerini
etkisi altına alan acı Mortgage krizi tecrübesinin etkileri
ile konu her zamankinden daha hassas bir şekilde ele
alınmayı gerektirmektedir. Bu noktada Türkiye’deki
konut fiyatlarını ele almak için tahminlerden veya algı
yönetiminden çok, ayağı yere basan ekonomik verilerin
kullanılması daha doğru olacaktır.
800000
YDSÕ5XKVDWÕ
600000
YDSÕ.XOODQÕPø]QL
.RQXW6DWÕúÕ
400000
200000
0
2008
2009
2010
2011
2012
2013
Veriler incelendiğinde 2010 yılında küresel krizden
çıkışın etkisi ile sektörün ciddi bir üretim hamlesine
girdiği görülmüştür. 2010 yılında yapı ruhsatı alınan
daire sayısı toplamda 907.451 adet iken, konut satışı 607.098 adet olarak gerçekleşmiştir. Sektörün
bu farkı 2013 yılı içerisinde düzelttiği görülmektedir.
Zaten bir konutun tapuda el değiştirmesi işlemi de
inşaat süresine bağlı olarak gecikmeli olmaktadır.
Konut sektörüne ilişkin en çok dikkat edilmesi gereken konulardan birisi talebin sürekliliğinin sağlanmasıdır. Son dönemde sayısı artan konut projelerinin talebinin oluşmaması durumunda bir arz
fazlası gündeme gelebilir. Bu bakımdan konut sektöründeki talebin çeşitleri çok iyi analiz edilmelidir.
Türkiye’de son 5 yılda inşa edilen konutların önemli
bir bölümünü lüks ve orta sınıf konutlar oluşturmaktadır. Önümüzdeki yıllarda bu tür konutlara olan
talepte bir doyum meydana gelebileceği göz ardı
edilmemelidir.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, alt gelir
grubuna yönelik arz eksikliğidir. Önümüzdeki dönemlere ilişkin planlamalarda bu durum göz önüne
alınmalıdır.
Sonuç olarak, yukarıda gösterilen veriler ışığında
Türkiye Konut sektöründeki fiyatlarda bir balon
oluştuğunu söylemek pek mümkün görünmemektedir. Fiyatlardaki artış esasen, arsa fiyatlarındaki
ve paylarındaki artış ile girdi maliyetlerindeki artışa
bağlı görünmektedir.
Sektörün devamlılığı açısından, alım gücüne etki
eden en önemli faktör olan konut kredilerinin faiz
oranlarının düşürülmesine yönelik adımlar atılmalıdır. Zira Türkiye’deki talebin önemli bir bölümü konut kredileri ile desteklenmektedir.
Sektörün üzerindeki vergi mekanizmasının yeniden
gözden geçirilmesi hususu da göz ardı edilmemelidir. Artan vergi yükü maliyetlere ve dolayısıyla da
fiyatlara yansıyacaktır. Fiyatlardaki artışın talebi düşürmesine bağlı olarak, artan faizlerin de alım gücünü azaltması sektör açısından bazı riskleri gündeme
getirebilir. Ancak bu riskler, realize olsa bile bunun
ciddi bir krize dönüşmesi şu aşamada pek muhtemel görünmemektedir.
*Grafiklerin hazırlanmasında kullanılan bütün veriler, TÜİK ve
TCMB’den alınmıştır.
MAYIS 2014
89
İslam, Müslümanlar ve Samimiyet
Prof. Dr. Talip Özdeş
Türkiye Gençlik Profili Araştırması
SDE Araştırma
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
Sonrasında Afganistan ve
Bölgenin Geleceği Çalıştayı
SDE Haber
30 Mart Sonrası Türkiye’de Ekonomi ve
Siyaset Paneli
SDE Haber
Çalışma Hayatının Son On Yılının
Analizi: 2003-2013 Paneli
SDE Haber
30 Mart Yerel Seçimleri Değerlendirme
Paneli
SDE Haber
Okullarda Toplumsal Barış ve Kültürel
Tolerans Farkındalığı Projesi
SDE Proje
GENEL
İSLAM, MÜSLÜMANLAR VE
SAMİMİYET
Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ
SDE Uzmanı
M
iladi 571 yılının 20 Nisanına karşılık gelen 12
Rebiu’l-Evvel Pazartesi günü âlemlere rahmet
olarak dünyaya gelen Hz. Muhammed’in
doğumunun üzerinden 1443 yıl geçmiş bulunmaktadır.
Diyanet İşleri başkanlığının bu yıl ki Kutlu Doğum Haftası
etkinliklerinin ana konusu olarak ‘Dinde Samimiyet’
konusunu seçmiş olması oldukça anlamlıdır. İnsanlığın
yaşamakta olduğu dünya gerçekleri ve daha özelde
İslam dünyasının içerisinde bulunduğu zaaflı durumların
yanında; son birkaç aydır ülkemizde siyaset ve iktidar
mücadelesi ile bağlantılı şekilde meydana gelen
birtakım hadise ve gelişmeler, yukarıda zikri geçen
konunun vurgulanarak anlatılmasını Müslüman birey,
grup ve toplumlar açısından önemli hale getirmiştir.
Mal ve ktdar elde etmek çn
yalan, ftra, aldatma, kul hakkına
tecavüz, komplo, rüşvet, şantaj
vb. şeylern meşru görülmes,
Müslümanlar arasında kardeşlk
lkesn hlal edecek düşünce ve
eylemler, Müslümanların yerne
başkalarının dost ednlmes, batıl
karşısında teslmyetç tutumlar
Müslümanlığımızı, İslam’la lgl
sammyetmz sorgulamayı
gerektren zaaflar olarak
karşımıza çıkmaktadır.
92
MAYIS 2014
Milyonlarca insanın ölümüne mal olan iki dünya
savaşının meydana geldiği 20. Yüzyılı geride bırakıp 21.
Yüzyıla giren insanlık, bilim ve teknoloji alanında büyük
gelişmelere şahit olurken, ne yazık ki diğer taraftan
insan eliyle gerçekleştirilen zulümlere, savaşlara,
insan hakları ihlallerine, teröre, katliam ve tecavüzlere,
kirliliklere şahit olmaktadır. Nükleer ve biyolojik silahların
tehdidi, küresel kirlenme, ahlaki kokuşma, ayrımcılık
ve adaletsizlikler, servetlerin belirli ellerde toplanması,
yoksulluk, cinsel sömürü, alkol ve uyuşturucu
bağımlılığı, intihar ve cinayetler, ailenin dağılması,
sahipsiz çocuklar, yalnızlığa terk edilen yaşlılar ve bütün
bu faktörlere bağlı olarak ortaya çıkan maddi ve manevi
hastalıklar insanlığın ufkunu karartmaktadır.
Ne yazık ki bugün insanlık, yaratıcı olduğu kadar yıkıcı,
insanı yaratıcısından ve kutsaldan koparıp sadece
dünyaya mahkûm eden, kuvveti tanrılaştıran bir
medeniyetin zehirli meyvelerini tadarken adeta İslam
öncesi cahiliye döneminin modern versiyonlarını
yaşamaktadır. Seküler zihniyetler üzerine kurulan
global sistem, bilimsel ve teknolojik gelişmeler
maneviyat boşluğu içerisinde kıvranan insanın
anlam arayışına cevap verememiş, kuvvetlinin
zayıfı ezmesini, ihtirasların egemenliğini, haksızlık
ve zulümleri engelleyememiştir. Allah’ın verdiği
sınırlı yeteneklerine kibirlenerek kendisini Allah’tan
müstağni görenler, insanlığı kendi elleriyle yarattıkları
bir cehenneme mahkûm etmeye çalışmaktadırlar.
Aydınlanma, pozitivizm ve modernitenin etkisiyle
dünyevileşme sürecine giren insanlık dünyası,
günümüzde Allah’tan ve kutsaldan kopuşun
bedelini çok ağır bir şekilde ödemektedir.
Yukarıda çizilen bu tablo karşısında, insanlığın, bilim
ve teknolojinin gelişmesiyle bütün sorularına cevap
verebileceği, bütün problemlerini çözerek mutluluğa
ulaşabileceği; bir daha ilahi vahye, Allah’a ve dine
ihtiyaç duymayacağı şeklinde uzun zamandır
beyinleri ifsat eden modernist-pozitivist paradigma
iflas etmiştir. Hâlbuki, sonsuz gibi görünen uzayın
karanlıkları, dondurucu soğuğu ve yakıcı güneşleri
arasında yaratılan küçücük bir gezegende, kör
tesadüflerle açıklanamayacak şekilde biyolojik
hayatı mümkün kılacak her türlü mucizevî şartların
bir araya getirilmesiyle hazırlanan bir dünyada
insanoğlunu hayat, akıl ve ruh sahibi bir varlık
olarak yaratıp yaşatan sonsuz rahmet, şefkat ve
hikmet sahibi Allah’ın onu başıboş ve yitik bırakmış
olması düşünülebilir mi? İnsanın en ince hesaplar
üzerine kurulu fiziki, biyolojik ve psiko-sosyal yapısı,
akli ve ruhi yetenekleri onu kör tesadüflerin eseri
olarak meydana gelmiş, amaçsız ve başıboş bir
varlık olarak tanımlamaya çalışan birtakım talihsiz
yaklaşım ve değerlendirmelerle uyum arz eder mi?
İnsanın ana rahmindeki oluşumuna işaret eden
aşağıdaki ayetler, bu tip yaklaşımların zavallılığını
ortaya koyar:
Dyanet İşler başkanlığının
bu yılk Kutlu Doğum Haftası
etknlklernn ana konusu olarak
‘Dnde Sammyet’ konusunu
seçmş olması oldukça anlamlıdır.
İnsanlığın yaşamakta olduğu
dünya gerçekler ve daha özelde
İslam dünyasının çersnde
bulunduğu zaaflı durumların
yanında; son brkaç aydır
ülkemzde syaset ve ktdar
mücadeles le bağlantılı şeklde
meydana gelen brtakım hadse
ve gelşmeler, yukarıda zkr
geçen konunun vurgulanarak
anlatılmasını Müslüman brey,
grup ve toplumlar açısından
öneml hale getrmştr.
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?
O, (rahme) dökülen erlik suyundan bir damla
(sperm) değil miydi? Sonra bir alâka (embriyon)
oldu da Rabbi onu biçime koydu, sonra şekil
verdi. Ondan da iki cinsi; erkek ve dişiyi var etti.
Şimdi bunları yapan Allah’ın ölüleri diriltmeğe
gücü yetmez mi?” 3
dökücülük ve bozgunculuk vasıfları da öne çıkabilen4
bir varlık! Şehvetlerine, ihtiraslarına, kıskançlık ve
kibrine yenik düşebilen insanoğlu, kör tesadüflerin
sonucu evrende oluşan başıboş bir varlık olduğu
zannına sığındığında; yani, imtihan için yaratıldığı
gerçeğini idrak etmeyip Allah’ı, ölümü, ahireti
ve hesap gününü düşünmediğinde, hem kendi
hayatını hem de başkalarının hayatını cehenneme
çevirebiliyor. İnsanlığın tevhit inancından koparıldığı,
kendisini Allah’tan müstağni gördüğü tarih
dönemleri insanoğlunun ne tür bozgunculuklar,
vahşet ve canavarlıklar sergileyebileceğinin en açık
örneklerini bize sunmuyor mu? Kur’an’da “Asra
yemin olsun ki insan mutlaka hüsran içerisindedir.
Ancak inanıp da salih ameller işleyenler, birbirine
hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”5
mealindeki ayetler, hangi çağda olursa olsun,
ilahi çağrıya kulak vermeyen, iman ve teslimiyetle
Allah’a yönelmeyen, iyi bir ahlâka ve güzel amellere
çağırmayan, hakkı ve sabrı tavsiye etmeyen
nefislerin bedbaht olacağına evrensel ölçekte işaret
etmektedir.
İnsan, akıl ve irade sahibi olmak gibi olumlu
yaratılış özelliklerinin ve yeteneklerinin yanında, kan
İşte Allah’ın, nefsine mağlup olarak bozgunculuk
yapabilecek bir donanımla imtihan için yaratıp
MAYIS 2014
93
Breyler olarak veya grup,
cemaat, devlet vb. ne şeklde
örgütlenmş olurlarsa olsunlar,
bugün Müslümanların üzerlerne
düşen tarh msyonu yerne
getreblmeler, yeryüzünde üstün
olmaları man ve amellernde
sammyet, hlâs ve takva üzernde
olmalarıyla mümkündür.
rızık verdiği insana, onun hidayet bulması için
peygamberler göndermesi, O’nun rahmet ve
şefkatinin bir tecellisidir. Tarih boyunca ilahi
vahye muhatap olup insanlığa gönderilen bütün
peygamberlerin Allah’tan getirdikleri din, teferruatta
farklılıklar olsa bile hep aynı esaslar ve ilkeler üzerine
gelmiştir. İşte tevhide, yani Allah’ı birleyip O’ndan
başka hiçbir şeye boyun eğmemeyi, Rab olarak
yalnızca O’nu tanıyıp ibadeti yalnızca O’na sunmayı,
güzel ahlakı, adalet ve hukuku ikame etmeyi, her
türlü zulme, ahlaksızlık ve hak ihlaline karşı durmayı
ifade eden bu yüce dinin ismi “İslam”dır.6 Kur’an’da,
“Allah nezdinde din İslâm’dır. Kitap verilenler,
kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki
kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın
âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın
hesabı çok çabuktur.”7 mealindeki ayet-i kerime bu
gerçeğe işaret etmektedir. Hz. Muhammed (s.a.s.)
İslam üzerine gönderilen peygamberler zincirinin en
son halkasıdır.8
Bugün insanlığın içerisine düştüğü zulmetten
kurtuluşun yegâne kaynağı tahrife maruz kalmamış,
Allah’tan geldiği gibi korunmuş ilahi kaynağı ile İslam
gözükmektedir. Materyalizm ve dünyevileşmenin
girdabında bunalım yaşayan dünyamız, insan ve
toplum hayatını tevhit inancı ekseninde manevi
ve ahlaki değerler üzerine oturtacak, paranın
ilahlığına, insanın insanı sömürmesine, zulüm ve
fitneye son verecek, özgürlükleri adalet, eşitlik ve
hukuk zemininde ikame edecek bir medeniyetin
özlemi içerisindedir. Söz konusu bu medeniyetin
ihyası ancak İslam’a gönül verip, onun davasına
samimiyetle bağlanıp yaşayan müminler eliyle
olabilir. Bu noktada Müslümanlar, Allah’ın ve tarihin
önünde büyük ve ağır bir sorumluluk yüklenmişlerdir.
94
MAYIS 2014
Allah’ın Kur’an’da müminleri, insanlar arasından
çıkarılmış, iyiliği emredip kötülüğü nehyeden hayırlı
ve orta bir ümmet olarak tanımlamasının9 anlamı
da burada yatmaktadır. Ancak, Müslümanların
yeryüzünde şirke, cehalete, karanlık ve zulme galip
gelmelerinin yolu iman ve eylemlerinde samimi
olmalarından geçmektedir:
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız,
mutlaka siz üstün geleceksiniz.”10
Ne yazık ki maneviyattan uzaklaşma ve
dünyevileşme süreci, Batı medeniyeti karşısında
mağlubiyet psikolojisi yaşayan İslam dünyasını
da etkileyerek kimlik bunalımına, medeniyetin
asli kodlarının kaybedilmesine, ahlak ve değer
erozyonunun ortaya çıkmasına ve dolayısı ile
mahkûmiyetlere neden olmuştur. İslam dünyası,
yaklaşık son iki yüz yıldır kültürel, siyasi, iktisadi,
psikolojik ve askeri yönlerden dolaylı veya doğrudan
yapılan saldırıların muhatabı bulunmaktadır. 11 Eylül
hadisesinden sonra Afganistan ve Irak’ın, ABD ve
batılı müttefiklerince işgal edilmesiyle gelişen süreç
saldırıları aleni hale getirmiştir. İslam dünyasının
kendi arasında Allah’ın buyruğu doğrultusunda
kardeşlik, dayanışma, birlik ve beraberlik üzerinde
olamaması, kendisine güven duyamaması, özellikle
lider konumunda bulunan kimselerde ve yönetim
kadrolarında kendisini hissettiren nefsi zaaflar,
saltanat, iktidar, konfor, mal ve servet düşkünlüğü
bu saldırıların yıkıcılığını artırmaktadır. Sanki Allah
Resulü’nün yaklaşık bin dört yüz yıl önce işaret
ettiği bir durumu yaşamaktayız:
Hz. Sevban (r.a)’ın rivayetine göre, bir gün Allah
Resulü’nün: “Diğer milletlerin tıpkı sofraya
çağrılan yiyiciler gibi birbirlerini üzerinize
çullanmak için çağıracakları zaman yakındır.”
demesi üzerine, orada bulunanlardan biri; “O
gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sormuş.
Bunun üzerine Allah Resulü “Hayır, bilakis o gün
sayıca siz çok olacaksınız, fakat bir selin getirip
yığdığı çerçöp gibi hiçbir ağırlığınız olmayacak.
Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı
korku duygusunu çıkaracak ve kalplerinize vehn
atacak!” buyurmuştur. “Vehn nedir Ey Allah’ın
Resulü?” diye sorulunca da, “Dünya sevgisi ve
ölüm korkusudur.” buyurmuştur.11
Evet, bugün bu kendisine “vehn” olarak işaret
edilen durumu yaşamaktayız. İslam dinine mensup
birey ve toplumlar arasında materyalist dünya
görüşlerinin etkinlik kazanmasıyla ortaya çıkan
Protestanlaşma ve dünyevileşme temayülünün
artması düşündürücüdür. Ayrıca, İslam’ın ruh ve
idealleriyle hiç bağdaşmayacak şekilde ırkçılık, etnik
milliyetçilik, kabilecilik, mezhepçilik, cemaatçilik,
dini fanatizm v.b. şeyler üzerinden yapılan çıkar ve
iktidar mücadeleleri samimiyetsizliğin göstergeleri
olarak arz-ı endam etmekte olup, Müslümanlar
arasında bulunması gereken vahdet, kardeşlik ve
dayanışma ruhunu tahrip ederek onları saldırılar
karşısında güçsüz bırakmaktadır. Mal ve iktidar
elde etmek için yalan, iftira, aldatma, kul hakkına
tecavüz, komplo, rüşvet, şantaj vb. şeylerin meşru
görülmesi, Müslümanlar arasında kardeşlik ilkesini
ihlal edecek düşünce ve eylemler, Müslümanların
yerine başkalarının dost edinilmesi, batıl karşısında
teslimiyetçi tutumlar Müslümanlığımızı, İslam’la
ilgili samimiyetimizi sorgulamayı gerektiren zaaflar
olarak karşımıza çıkmaktadır.
İslam, teslim olmak anlamına gelir. Yani iman etmiş
olmak, bütün benliği ile Allah’ı birleyerek nefsini
O’na adamak, niyetlerinde, söz ve eylemlerinde
O’nun rızasını esas almak demektir. Bu bağlamda
ihlâs ve samimiyet dinin özüdür. Yapılan amellerin
Allah indinde kabul görmesi, takvayı, ihlâs ve
samimiyeti gerektirir. Bir gün Allah Resulü (s.a.s.)
ashabına hitap ederken üç defa tekrar ederek şöyle
seslenmiştir: “Din samimi olmaktır, din samimi
olmaktır, din samimi olmaktır.” Sahabeden bazıları:
“Din kime samimi olmaktır ey Allah’ın Resulü?”
diye sorduklarında, “Allah’a karşı, Kitabına karşı,
Peygamberine karşı, Müslümanların meşru
idarecilerine karşı ve bütün Müslümanlara karşı
samimi olmaktır.” diye cevap vermiştir.12 Allah’ın
müminlerden istediği şey imanda, niyetlerde,
ibadet, amel ve davranışlarda samimiyet ve ihlastır:
“Halbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak
ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz
kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu.
Sağlam din de budur.”13
Yine Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Yüce Allah
yalnızca kendisi için ve sadece kendisinin rızası
gözetilerek yapılan amellerden başkasını kabul
etmez”14 mealindeki hadisi de ihlâs ve samimiyetin
önemine işaret etmektedir. İhlâs ve samimiyet
bütün peygamberlerin ortak vasfıdır.15 Amellerin
şirk ve riya karışmaksızın, sırf Allah’ın rızasını
esas alarak ve başkalarından dünyevi bir karşılık
beklemeksizin yerine getirilmesi ihlâs ve samimiyetin
gereğidir. İhlâslı insan, yaptığı amelleri, hayır ve
hizmetleri yalnız Allah için yapan, O’ndan başka
şahit aramayan insandır: “De ki: Şüphesiz benim
namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi
âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur.
Bana sadece bu emredildi ve ben Müslümanların
ilkiyim.”16
Şeytanın fitneleri samimi ve ihlâslı insanlar
üzerine etkili olamaz. Nitekim İblis: “Rabbim, and
olsun ki yeryüzünde kötülükleri insanlara güzel
göstereceğim, içlerinde ihlâslı olanlar hariç
hepsini azdıracağım!”17 demiştir.
Bireyler olarak veya da grup, cemaat, devlet
vb. ne şekilde örgütlenmiş olurlarsa olsunlar,
bugün Müslümanların üzerlerine düşen tarihi
misyonu yerine getirebilmeleri, yeryüzünde üstün
olmaları iman ve amellerinde samimiyet, ihlâs ve
takva üzerinde olmalarıyla mümkündür. Dinde
samimiyet, yukarıda belirtilen hususların yanında
Müslümanların kardeşliğini, birlik ve bütünlüğünü,
umumi maslahatlarını gözetmeyi,18 Müslümanları
bırakıp İslam’a ve Müslümanlara karşı mücadele
edenleri dost edinmemeyi,19 inkârcılar ve zalimler
karşısında müdahane yapmamayı20, eğilmemeyi,
teslimiyetçi tavırlar içerisine girmemeyi21 gerektirir.
Dipnotlar
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
Müslim, iman 95; Ebu Davud, edeb 59
Kıyamet, 75/36-40
Kıyamet, 75/36-40
Bakara, 2/30
Asr, 103/1-3
Âli İmrân, 3/52; 5/11; Yunus, 10/72, 80 ; Bakara, 2/127128, 131;
Ali İmran, 3/19
Ahzab, 33/40
Al-i İmran, 3/110; Bakara, 2/143
Al-i İmran, 3/139
Ebu Davut melahim 5
Müslim, iman 95; Ebu Davud, edeb 59
Beyine, 98/5
Nesai, cihad 24; İbn Hanbel, 4/126
Meryem, 19/51; Sad, 38/45-46
Enam, 6/162
Hicr, 15/39-40; Sad, 38/82-83
Al-i İmran, 3/103; Hucurat, 49/9-10
Al-i İmran, 3/28, 103, 118-119
Kalem, 68/9-13
Al-i İmran, 3/149
MAYIS 2014
95
araştırma
TÜRKİYE
GENÇLİK
PROFİLİ
onları pasif-edilgen bir konumda tutan ülke olmaktan
çıkmış, tam tersine onlara ilişkin uzun vadeli planlamalar yapan bir ülke haline gelmiştir.
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yılına denk düşen
2023 tarihi ile Anadolu’daki varlığımızın 1000. yılına
denk düşen 2071 tarihi için çizilen vizyonun ve konulan hedeflerin en temel konusunu ve en başat faktörünü, şüphesiz ki, gençlik olgusu ve bu olgu etrafında
şekillendirilen politikalar oluşturmaktadır. Türkiye’nin
gençlik alanındaki ilk somut politika belgesini oluşturan
“Ulusal Gençlik ve Spor Politikası” başlıklı belge ile bu
sürecin ilk adımı atılmıştır. Bakanlar Kurulu tarafından
26 Kasım 2012 tarihinde onaylanan ve 27 Ocak 2013
tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren
bu belge ile gençliğe ilişkin vizyon, temel amaçlar, ilkeler ve değerlerle başlıca politika alanları belirlenmiştir.
Araştırması
Demografik nitelikler açısından bakıldığında, dünyadaki çok az ülkenin Türkiye kadar şanslı bir konumda
olduğu söylenebilir. Zira Türkiye, genç nüfus potansiyeli itibarıyla dünyanın en dinamik ülkelerinden biridir.
Ancak nüfusunun yaklaşık olarak % 50’sinin 28 yaşın
altında olduğu ve bu yönüyle Avrupa’nın en genç ülkesi konumunda bulunan Türkiye’nin sahip olduğu bu
potansiyeli ne denli doğru ve sağlıklı şekilde kullandığı
sorusuna olumlu yanıt vermek ve gençliğe ilişkin kapsayıcı ve uzun vadeli politik bir vizyonun oluştuğunu/
oluşturulduğunu söylemek mümkün değildir.
Oysa gençlik olgusu, gerek taşıdığı dinamizm sayesinde gerekse yarınlara dair yarattığı umut dolayısıyla,
ülkelerin en değerli kaynağını, maddi ve manevi gücünü oluşturan stratejik bir olgudur. Bu olgunun siyasal,
sosyal, ekonomik, kültürel, sportif ve benzeri bütün
alanlarda yapılan ve yapılacak planlamaların merkezine yerleştirilmesi, tüm yaşam alanlarının bu olgunun
nitelikli bir şekilde gelişmesi yönünde biçimlendirilmesi
gerekmektedir. Ancak ülkemiz özelinde baktığımızda,
gençlik olgusuna ilişkin yakın dönemlere dek kapsayıcı
politikaların geliştirilmediğini ve bu olgunun çoğunlukla
ihmal edildiğini söylemek mümkündür.
Gerçekten de, Türkiye’nin AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar gençliğe ilişkin olarak geliştirdiği
uzun erimli ve somut bir politik bakış açısı olduğunu
söylemek son derece güçtür. Gençlik bu dönemlerde
96
MAYIS 2014
yalnızca politik belagatin etkileyici bir söylem malzemesi olarak ele alınmış, gençlere ve gençliğe dair olgusal karşılığı olan kuşatıcı politikalar geliştirilmemiştir.
Uzun yıllara dayalı bu ihmal edilmişlik gerçeği, gençliğin/gençlerin yalnızca küresel düzeydeki akranlarıyla
rekabet edebilecek bir donanımla yetişmesine mani
olmamış, aynı zamanda onları ülke ve dünya meseleleri karşısında duyarsızlığa/ilgisizliğe itecek denli etkili
bir depolitizasyon işlevi de görmüştür.
Ancak Türkiye’nin son yıllarda yakaladığı güçlü siyasal
istikrar ve ekonomik kalkınma süreci, gerek iç gerekse dış politik söylem ve yönelimlerin köklü bir şekilde
değişmesine olanak sağlamış, bu süreç gençliğe ilişkin bakış açısının da geçmişle kıyas kabul etmeyecek
ölçüde değişmesine ve gençlerin artık tüm gelecek
planlamalarının merkezine oturtulacak denli önemli bir
politik özne olarak konumlandırılmasına imkân tanımıştır. Bugün Türkiye, artık gençliğini ihmal eden ya da
Ancak bütün bu olumlu gelişmelerin belirli bir istikamette devam edebilmesi ve 2023 ile 2071 hedeflerine
sağlıklı bir şekilde ulaşılabilmesi için, ülke gençliğine
ve onların hâlihazırda muhatap olduğu sorunlara dair
kapsamlı profil araştırmalarının ve sorun analizlerinin
yapılması gerekmektedir.
Ülkemizin en büyük memur sendikası olan MEMURSEN bünyesinde kurulan Genç Memur-Sen ile yine ülkemizin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olan
Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE), bu gerekliliğin önemine ve ivediliğine istinaden kapsamlı bir gençlik profili
araştırması yapmış ve başta karar alıcılar olmak üzere,
gençlikle ilgili çalışan tüm kurum ve kuruluşlara rehberlik edecek nitelikte bulgulara ulaşmışlardır. Türkiye
Gençlik Profili Araştırması adını taşıyan ve geçtiğimiz
Mart ayında kamuoyu ile paylaşılan bu çalışma ile hem
ülke gençliğinin siyasal, toplumsal ve kültürel konulara
ilişkin eğilimleri analiz edilmiş hem de gençlerin muhatap olduğu sorunlar tespit edilerek, bunlara yönelik
çözüm önerileri geliştirilmiştir. Aşağıda sıralanan başlıklar, söz konusu araştırma kapsamında elde edilen
bulguların önemli ve çarpıcı bir kısmının derlenmesiyle
oluşturulmuştur.
Medyaya ve İnternete Yönelik Alışkanlıklar
• Gençlerin televizyon programları arasında en çok dizileri takip ettikleri görülmektedir (% 28,6). Gençlerin
televizyonda en çok izledikleri diğer program türleri ise
sırasıyla haberler (% 15,5), eğlence-müzik programları
(% 13,7) ve filmlerdir (% 13,7).
• Gençlerin internet kullanımına ilişkin davranışları incelendiğinde; internetten yararlanma sıklığının bir hayli
yüksek olduğu gözlenmektedir. Gençlerin yaklaşık üçte
ikisi (% 60,7) günde birkaç kez internetten yararlandığını
ifade etmektedir. İnternetten hiçbir şekilde yararlanmadığını ifade edenlerin oranı ise yalnızca % 8,3’tür.
• Gençler arasında bu denli etkin şekilde kullanılan
internetten hangi amaçlarla yararlanıldığını ortaya koyan tabloya bakıldığında, araştırma amacıyla internete
girdiğini söyleyenlerin oranı ilk sırada çıkmaktadır (%
29,2). Bu oranı, sırasıyla “sosyal medya” (% 16,8),
“eğlence/oyun” (% 11,2) ve “haber almak” (% 10,9)
seçenekleri takip etmektedir.
• Çağımızın en etkin iletişim araçlarından biri, hatta
belki de birincisi haline gelen sosyal medya uygulamalarına ilişkin sorulara verilen yanıtlar incelendiğinde ise,
Türkiye’deki gençlerin neredeyse tüm sosyal medya
araçlarını bir şekilde kullandıkları görülmektedir. Buna
göre, gençlerin yaklaşık üçte ikisi (% 62) facebook
kullanırken, twitter (% 10,4), instagram (% 2,1) ve
Google+plus (% 11,7) uygulamalarının da hatırı sayılır
oranlarda bir kullanım düzeyine sahip olduğu gözlenmektedir. Hiçbir sosyal medya aracını kullanmadığını
ifade edenlerin oranı ise sadece % 8’dir.
Kitap Okuma Alışkanlıkları
• Gençlerin kitap okuma sıklığını ölçen soruya verilen
yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların çoğunlukla ‘ayda
en az bir kitap’ seçeneğini işaretlediği görülmektedir (% 27,6). Bu oranı sırasıyla ‘yılda birkaç kitap’ (%
18,6), ‘haftada bir ve fazlası’ (% 18,6), ‘birkaç yılda bir
kitap’ (% 12,4) ve ‘sadece okul hayatımda’ (% 12,2)
seçenekleri takip etmektedir. Kitap okuma alışkanlığının gençlerin gündelik yaşamının bir parçası haline
MAYIS 2014
97
Türkiye Gençlik Profili Araştırması
SD ARAŞTIRMA
geldiğini işaret eden ‘haftada bir ve fazlası’ seçeneğinin dışında kalan seçeneklerin toplam oranı (% 81,4),
Türkiye’deki gençlerin kitaplarla arasının çok iyi olmadığını ortaya koymaktadır.
Bu seçeneği sırasıyla “futbol” (% 12,7), “iş/çalışma hayatı” (% 11,6) ve diğerleri takip etmektedir. “Siyaset”
seçeneğinin ise oldukça düşük düzeyde çıktığı gözlenmektedir (% 3,6).
• Gençlerin önemli bir kısmı bilgisayar ve internet kullanarak vakitlerini geçirdiklerini belirtmektedir (% 21,1).
Vaktini kitap okuyarak geçirdiğini ifade edenlerin oranı
ise % 15 civarındadır. Araştırmaya katılan 3 bin 209
gençten yalnızca 20 tanesi, vaktini siyasal faaliyetlere
katılarak geçirdiğini ifade etmektedir. Bu durum, genel
kamuoyunda sıklıkla ifade edilen, ”gençlerimizin apolitik bir yapıya sahip olduğu” yönündeki iddiaların adeta
bir teyidi niteliğindedir.
• “Sizce insanın yaşamını anlamlı kılan nedir?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların %
40’ının “aile” seçeneğini işaretledikleri görülmektedir.
Aile seçeneğinden sonra en çok teveccüh gören ise
“idealleri uğruna mücadele” seçeneğidir (% 14,2). Bu
soruya, “yaşamın anlamı yok” seçeneğini işaretleyerek
yanıt verenlerin oranı ise % 2,3’tür.
Zararlı Maddelere Yönelik Alışkanlıklar
• “Sigara kullanıyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, sigara tüketiminin gençler arasında oldukça yaygın
olduğunu göstermektedir. Buna göre, gençlerin yaklaşık üçte biri (% 32,8) sigarayı her gün tükettiğini ifade
ederken, her beş gençten biri de (% 20) ara sıra sigara
içtiğini söylemektedir. Sigarayı önceden içmekle birlikte, şimdi bıraktığını ifade edenlerin oranı ise görece
küçük bir değeri yansıtmaktadır (% 5,4). Buna karşılık,
sigarayı hiçbir biçimde kullanmadığını söyleyenlerin
oranı % 41,3’tür.
• “Alkollü içecek kullanıyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, her ne kadar gençlerin yarısından fazlasının (% 50,7) hiçbir biçimde alkol kullanmadığını ortaya
koysa da, alkolü farklı sıklık düzeylerinde tükettiğini ifade edenlerin oranı da önemli bir değeri yansıtmaktadır
(% 48,7).
Gençliğe İlişkin Genel Konular
• Katılımcıların % 28,8’i kendisini en iyi anlayan kişinin
eşi, eş adayı (nişanlı/sözlü) ya da yakın arkadaşı olduğunu düşünmektedir. Kendisini en iyi anlayan kişinin
annesi olduğunu düşünenlerin oranı ise % 20,8’dir.
Baba, ağabey, abla, kardeş, öğretmen, okul arkadaşı,
iş arkadaşı, mahalle arkadaşı seçeneklerinin oranı ise
% 10 bandının altında çıkmaktadır.
• Gençler, arkadaşlarıyla en çok “genel sohbet” olarak
tanımlanabilecek konuları paylaşmaktadır (% 25,3).
98
MAYIS 2014
• Gençlerin % 85,9’u farklı kesinlik düzeylerinde de
olsa, hayatından memnun olduğunu ifade etmektedir.
Hayatından memnun olmadığını ifade edenlerin toplam oranı ise % 12,4’dür.
• Gençlerin üçte ikisinden fazlası (% 71,3), yakın gelecekte kendi durumuna ilişkin pozitif gelişmelerin yaşanacağını ve hayat şartlarının daha iyiye doğru gideceği
beklentisindedir. Buna karşılık, hayat şartlarında herhangi bir değişmenin yaşanmayacağını düşünenlerin
oranı % 18,4, hayat şartlarının kötü ya da daha kötü
olacağını düşünenlerin toplam oranı ise % 4,8’dir.
• Araştırma kapsamında kendisine ulaşılan gençlere
yöneltilen; “Çocuk sahibi olmak konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde,
“en az 2-3 çocuk isterim” seçeneğinin ön plana çıktığı
gözlenmektedir. Buna göre, yaklaşık her üç gençten
biri (% 35,5) en az 2-3 çocuk sahibi olmak istemektedir. Yine yaklaşık her beş gençten biri de (% 19,4) “bir
çocuk olsun yeter” düşüncesini sahiplenmektedir. Çocuk sayısını, sahip olduğu ekonomik imkânlarla paralel
olarak değerlendirenlerin oranı % 22,8 iken, kaderci
bir yaklaşımla değerlendirenlerin oranı ise % 13,6’dır.
Buna karşılık hiçbir şekilde çocuk istemediğini ifade
edenlerin oranı yalnızca % 6,7 olarak çıkmaktadır.
• Gençlerin % 19,7’si “spor kulüplerine/derneklerine
üye olduğunu” ya da bu kurumların faaliyetlerine katıldığını ifade etmektedir. Bu seçeneği, sırasıyla “öğrenci
kulüp ya da dernekleri” (% 17,5), “İslamî cemaat, vakıf,
gruplar” (% 14,1), “kültür-sanat kuruluşları” (% 13,4)
ve diğerleri takip etmektedir.
• Gençlerin üçte ikisinin (% 63,5) maddi açıdan rahat
bir gelecek beklentisi içerisinde oldukları, buna karşılık
geriye kalan yaklaşık üçte birlik kesimin de (% 30,6)
aksi yönde görüş beyan ettikleri görülmektedir.
• Önümüzdeki yıllarda ülkede “toplumsal barış ve huzurun hâkim olacağını” düşünenlerin oranı % 49 iken,
aksi yönde kanaat belirtenlerin oranı % 42,8’dir.
• Gençlerin yarısından fazlası (% 51,7) gelecek 10 yıl
içinde özgürlüklerin artacağı beklentisini taşımaktadır.
Buna karşılık, özgürlüklerin önümüzdeki 10 yıllık süreçte azalacağını düşünenlerin oranı ise % 40,4’dür.
• Gençlerin yarısından fazlası (% 50,1) gelecek 10 yıl
içinde dünyada savaşların ve zulmün artacağını düşünmektedir. Buna mukabil, yakın gelecekte dünyada
barış ve huzurun egemen olacağını düşünen gençlerin
oranı ise % 42,6’dır.
• İslami değerlerin önümüzdeki 10 yıl içinde yükseleceğini ifade edenlerin oranı % 58,8 iken, aksi yönde
yanıt verenlerin oranı % 33,1’dir.
• Gençlerin % 22,2’si toplu yürüyüş/protesto eylemlerine katıldığını, % 7,7’si internet temelli protesto çağrılarına katıldığını, % 4,9’u boykot tarzı eylemlere katıldığını ifade ederken, üçte ikisinden fazlası (% 68) hiçbir
eylem türüne iştirak etmediğini belirtmektedir.
• Katılımcılara yöneltilen “Nasıl bir iş istiyorsunuz?”
sorusuna verilen yanıtlar, gençlerin üçte birinden fazlasının (% 37,9) kamu sektörünü tercih ettiğini göstermektedir. Buna karşılık, kendi işinde çalışmak isteyen
gençlerin oranı % 31,9, özel sektörde çalışmak isteyen gençlerin oranı ise % 22,3’dür. Herhangi bir yere
ya da kuruma bağlı olmadan serbest çalışmak isteyen
gençlerin oranı da % 5,3’dür.
• Gençlerin geleceğe yönelik en önemli kişisel beklentilerinin başında % 44,7 oranı ile “mutlu aile hayatı” seçeneği gelmektedir. Bu seçeneği sırasıyla “saygın bir
iş” (% 21,8), “mesleki kariyer” (% 17,5), “zengin olma”
(% 7,1) ve diğerleri takip etmektedir.
Gençliğin Kuşaklararası Farklılıklara Bakışı
• Türkiye’deki gençler kendi kuşaklarını 80’li yılların ve
2020’li yılların kuşaklarına nazaran daha apolitik olarak tanımlamaktadır. Dün-bugün ve yarın ekseninde
değerlendirildiğinde, gençlerin apolitik yönelimler açısından en zayıf bulduğu kuşak 80 ve sonrasındaki kuşak iken (% 11,4), en güçlü bulduğu kuşak günümüz
kuşağıdır (% 21,5). Yakın gelecekteki gençliği temsil
eden 2020’li yılların kuşaklarının ise günümüz kuşaklarına göre daha az apolitik bir yönelim içerisinde olacağı
düşünülmektedir (% 17,9).
• Gençlerin, “maddiyatçı bir gençlik” tanımlaması üzerinden kuşaklararası farklılıkları değerlendirme biçimine
bakıldığındaysa, yine günümüzdeki gençlik kuşağının
en olumsuz kuşağı temsil ettiği yönünde bir kanaatin
oluştuğu gözlenmektedir. Bu çerçevede verilen yanıtlar incelendiğinde, 80’li yıllardaki gençlik kuşağının %
3,9 oranında, 2020’li yılların gençlik kuşağının % 16,9
oranında ve günümüz gençliğinin de % 18,5 oranında
maddiyatçı olarak tanımlandığı gözlenmektedir.
• Gençlerin “maneviyat” açısından en güçlü buldukları
kuşak 80’li yılların kuşağı iken (% 13,3), en zayıf buldukları kuşak 2020’li yılların kuşağı (% 6,4) ve günümüz kuşağıdır (% 7,5).
• “Çalışkan ve hırslı gençlik” tanımlaması açısından
da 80’li yılların kuşaklarına yönelik bir olumlamanın
bulunduğu (% 23,8), buna karşılık günümüz gençlik
kuşağına ve gelecek kuşaklara yönelik bir güvensizliğin bulunduğu görülmektedir. Aynı tedirginliğin “sosyal konulara duyarlı gençlik” tanımlaması açısından da
geçerli olduğu gözlenmektedir. Bütün bu tanımlamalar
açısından 80’li yılların gençliği daha çok olumlanırken,
bugünün ve yarının gençliği daha az olumlanmaktadır.
Gençlik Sorunlarına Bakış
• Katılımcılara açık uçlu olarak yöneltilen; “Sizce Türkiye’deki gençliğin en önemli sorunu nedir?” sorusuna
verilen yanıtlar incelendiğinde, “işsizlik” (% 26,8) ve
“eğitim” (% 17,4) seçeneklerinin bariz şekilde öne çıktığı gözlenmektedir. İfade edilen diğer sorun alanlarının
ya da başlıklarının ise % 10 bandının altında çıktığı ve
birbirine yakın oranları yansıttığı görülmektedir.
MAYIS 2014
99
Türkiye Gençlik Profili Araştırması
• “Bugün Türkiye’yi siz yönetseydiniz ilk el atacağınız
sorun hangisi olurdu?” sorusuna, gençler sırasıyla;
“çalışma hayatı/istihdam” (% 19,4), “eğitim” (14,8),
“zengin-fakir uçurumu” (% 13,8), “terör” (% 10,3) ve
“Kürt sorunu” (% 7,5) yanıtını vermektedir.
• “Gençlik ve sorunları ile aşağıdakilerden hangisi en
çok ilgileniyor?” sorusuna, katılımcıların yarısına yakını
(% 46,7) “yeterince ilgilenen yok” yanıtını vermektedir.
Ancak yine de gençlikle ve gençlik sorunlarıyla en çok
ilgilenen aktörün “devlet” olduğu yönünde bir eğilimin
öne çıktığı da belirtilmelidir. Zira gençlerin beşte birinden çoğu (% 21,2) devletin gençlikle en çok ilgilenen
aktör olduğunu ifade etmektedir. Siyasal partilerin,
cemaatlerin, medya ve sivil toplum kuruluşlarının ise
bu anlamda iyi bir algıya sahip olmadıkları düşünülmektedir.
• Gençlerin yaklaşık üçte biri (% 33,6) AK Parti’nin
kendileriyle en çok ilgilenen siyasal parti olduğunu
düşünmektedir. AK Parti’yi % 11,4 oranı ile CHP, %
8,1 oranı ile MHP ve % 2,6 oranı ile de BDP takip
etmektedir.
• “Hükümetin ya da yerel yönetimlerin gençlere yönelik
olarak en çok hangi alanda başarılı olduğunu düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde,
eğitim alanının % 23,7 oranı ile ilk sırada, spor alanının
% 21,9 oranı ile ikinci sırada ve sağlık alanının da %
12,2 oranı ile üçüncü sırada çıktığı gözlenmektedir.
Gençliğin Eğitime İlişkin Güncel Konulara Bakışı
• Gençlerin % 35,7’si toplumun genelinin mensup
olduğu inanç ve medeniyet değerlerine eğitim müfredatında “yeterli olmamakla birlikte yer verildiğini”, %
32,9’u ise “yeterince yer verildiğini” düşünmektedir.
Bu değerlere eğitim müfredatında yanlış yer verildiğini
ya da hiç yer verilmediğini düşünenlerin toplam oranı
ise % 26,7’dir.
• Gençlerin yaklaşık dörtte üçünün liselere Kur’an-ı
Kerim ve siyer derslerinin seçmeli ders olarak konulması konusunda ittifak ettikleri görülmektedir. Bu kararı olumlayanların toplam oranı % 71,3 iken, bu karara karşı çıkanların toplam oranı % 24,4’dür.
100
MAYIS 2014
SD ARAŞTIRMA
• Türkçe dışındaki yerel dillerin okullarda seçmeli ders
statüsünde okutulmasını gençlerin % 45,3’ü “eşit
vatandaşlık ilkesinin bir gereği” olarak, % 30,6’sı ise
“ülkeyi bölecek bir adım” olarak değerlendirmektedir.
Gençliğin İç Politikaya İlişkin Güncel Konulara
Bakışı
• “Çözüm süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?”
sorusuna verilen yanıtlar, gençlerin bu süreci büyük
oranda desteklediğini göstermektedir. Zira araştırmaya katılan gençlerin % 25’i çözüm sürecini, “akan kanı
durduracak bir süreç”, % 23,8’i de “Türkiye’nin birçok
temel sorununu çözecek bir süreç” olarak tanımlamaktadır. Bu sürece açıkça karşı çıkan ve “Türkiye’yi
bölecek bir süreç” olarak tanımlayanların oranı ise %
26,1’dir. Ancak burada dikkat çekici bir başka bulgu
da gençlerin yaklaşık dörtte birinin (% 25,1) sürece
ilişkin herhangi bir görüş beyan etmemiş ya da “fikrim
yok” seçeneğini işaretlemiş olmasıdır.
• “Sizce çözüm sürecinin en önemli eksikliği nedir?”
sorusuna verilen yanıtlar iki seçeneğin öne çıktığını
göstermektedir. Araştırmaya katılan gençlerin “siyasi
partilerin tümünün sürece destek vermemesi” seçeneği ile, “sürecin halka iyi anlatılamaması” seçeneklerine eşit şekilde (%30) destek verdikleri gözlenmektedir.
Buna karşılık, sürecin en temel eksikliğinin “şeffaf olmaması” olduğunu düşünenlerin oranı % 17, “kötü algı
yönetimi” olduğunu düşünenlerin oranı ise % 10,5’dir.
• Gençlerin % 33,6’sı “çözüm sürecinin başarıya ulaşacağını” düşünürken, % 30,2’si bu “sürecin başarısız
olacağını” düşünmektedir. Geriye kalan üçte birlik kesim ise (% 32,8) sürecin sonucuna ilişkin herhangi bir
fikri olmadığını ifade etmektedir.
• Gençlerin % 48,3’ü AK Parti’nin çözüm sürecine ilişkin
tavrını “olumlu” bulduğunu ifade etmektedir. Muhalefet
partileri söz konusu olduğunda ise aynı oranların yüzde
10-15 bandına indiği gözlenmektedir. CHP’nin sürece
ilişkin tavrını “olumlu” bulanların oranı % 15,3, MHP’nin
tavrını “olumlu” bulanların oranı % 15,1, BDP’nin tavrını
“olumlu” bulanların oranı ise % 14,8’dir. “Olumsuz” ka-
naatler açısından bakıldığında ise CHP’nin % 42,8 oranı
ile başı çektiği, BDP’nin % 41,2 oranıyla, MHP’ninse %
37,6 oranıyla onu takip ettiği görülmektedir. AK Parti’nin
sürece ilişkin tavrını “olumsuz” bulanların oranı ise %
24,4’dür. Böylelikle gençlerin dörtte üçünden fazlasının, AK Parti’nin çözüm sürecine ilişkin tavrını olumlu
bulduğu gözükmektedir.
• “Gençlerin Gezi Olayları’nı nasıl değerlendirdiğini”
ölçmeye dönük olarak hazırlanan soruya verilen yanıtlar incelendiğinde, Gezi Olayları’nın oldukça geniş bir
temelde tanımlandığı/değerlendirildiği görülmektedir.
Oranlara genel olarak bakıldığında % 29,1’i “Demokratik bir hak olarak görüyorum” derken, bu şekilde
düşünmeyenlerin toplam oranı % 70 düzeyine ulaşmaktadır. Olayları; “Dış mihrakların planladığı, şiddet
içerikli, marjinal grupların organize ettiği, demokratik
düzene yönelik bir kalkışmadır” şeklinde tanımlayanların oranı % 53,3 düzeyine ulaşmaktadır. “Fikrim yok”
diyenlerin oranı % 16,7, cevapsızların oranı ise % 0,8
oranındadır.
• Hükümetin Gezi Olayları süresince sergilediği tavrı
genel manada gençlerin % 46,9’u doğru bulmaktadır. Yanlış bulanların oranı ise % 35,5’dir. Bu oranlar
birlikte değerlendirildiğinde, Hükümetin tavrının gençlerin büyük kısmı tarafından olumlandığı söylenebilir.
Bu konuda fikri olmadığını ifade edenlerin oranı %
16,9’dur. Olumlayanların oranı, yanlış bulanlara göre
% 11,4 daha yüksektir.
• “Gezi Olayları’nın Çözüm Süreci’ne ilişkin bir sabotaj
olduğu yönündeki düşünceye katılıyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, farklı kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, gençlerin büyük kısmının bu düşünceyi
desteklediğini göstermektedir. Zira araştırmaya katılan
gençlerin toplam % 58,7’si bu düşünceye katıldığını
ifade ederken, katılmadığını belirtenlerin toplam oranı
% 37,5’dir.
• Gençlerin % 54’ü “Türkiye’de artık darbeler döneminin bittiğini”, % 23,37’si “askeri darbe riskinin her
zaman olduğunu”, % 19,73’ü ise “kısa-orta vadede
olmasa bile, uzun vadede bu riskin her zaman bulunduğunu” düşünmektedir.
• Kamu görevlilerinin başörtüsüyle görev yapabilmesini “demokratik bir hak” olarak değerlendirenlerin oranı
% 52, “gecikmiş doğal bir hak” olarak değerlendirenlerin oranı % 23,3, “bazı meslek gruplarıyla sınırlı olarak
tanınması gereken bir hak” olarak değerlendirenlerin
oranı ise % 10,8’dir. Bunun “laikliğe aykırı” olduğunu
düşünenlerin oranı ise yalnızca % 12,3’dür.
• Gençlerin % 47,4’ü AK Parti’yi, % 19,4’ü CHP’yi,
% 11,2’si MHP’yi, % 5,7’si ise BDP’yi yeni anayasa
yapım sürecinde en samimi siyasal parti olarak görmektedir. Gençler tarafından, yeni anayasa çalışmaları
konusunda en samimi parti olarak AK Parti görülmektedir.
• “Seçilme yaşının 18’e indirilmesi yönündeki hazırlıklar hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen
yanıtlar incelendiğinde, “doğru buluyorum” seçeneğini
işaretleyenlerin oranının % 39,8, “yanlış buluyorum”
seçeneğini işaretleyenlerin oranının % 22,5, “gereksiz
görüyorum” seçeneğini işaretleyenlerin oranınınsa %
20,4 olduğu görülmektedir.
Gençliğin Dış Politikaya İlişkin Güncel Konulara
Bakışı
• Araştırmaya katılan gençlerin % 41,3’ü Türkiye’nin
içinde mutlaka yer alması gereken uluslararası örgütün “Avrupa Birliği” olduğunu düşünmektedir. Buna
karşılık gençlerin % 18,6’sı “Türk Cumhuriyetleri’nin
oluşturduğu bir birlik”, % 17,5’i de “İslam ülkelerinin
oluşturduğu bir birlik” içinde yer alınması gerektiğine
inanmaktadır. Gençlerin %12,7’si de Türkiye’nin öncülüğünde yeni bir uluslararası örgütün kurulması gerektiğini düşünmektedir.
• Gençlerin yaklaşık üçte ikisi (% 61,8), “Ortadoğu’daki karışıklık ve gelişmelerin Türkiye’nin geleceği için
tehlike yarattığını” düşünmektedir. % 15,3’ü ise “bu
düşünceye katılmadığını” ifade etmektedir. Yaklaşık
her beş gençten biri ise (% 21,6), bu konuya ilişkin
herhangi bir “fikri olmadığını” ifade etmektedir.
MAYIS 2014
101
haber
Türkiye Gençlik Profili Araştırması
• Türkiye’nin Suriye’de izlediği politikayı doğru bulanların oranı % 40,8, doğru bulmayanların oranı da %
32,4’dür. Konuya ilişkin fikir beyan etmeyenlerin oranı
ise % 22,5’dir.
• Gençlerin üçte ikisinden fazlası (% 69,1) siyasetle
sadece seçmen olarak, % 11,3’ü ise aktif katılımcı olarak ilgilendiğini belirtmektedir. Siyaseti gereksiz bulduğunu ifade edenlerin oranı ise % 12,3’dür.
• “Mısır’da gerçekleşen askerî darbe hakkında ne
düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, gençlerin % 58,1’inin, “gerekçesi ne olursa
olsun doğru bulmuyorum” seçeneğini işaretledikleri görülmektedir. Buna karşılık, askerî darbeyi doğru
bulmamakla birlikte, Cumhurbaşkanı Mursi’nin uygulamalarının buna zemin hazırladığını düşünenlerin oranı ise % 15’dir. Askerî darbeyi açıkça destekleyenlerin,
doğru bulanların oranıysa % 4,9’dur.
• “Sizce Türkiye’de gençlerin bir bölümünün siyasete
karşı ilgisiz olmasının nedeni nedir?” sorusuna verilen
yanıtlar incelendiğinde, iki seçeneğin ön plana çıktığı
görülmektedir. Bu seçeneklerden birincisi, “gençlerin popüler kültürün etkisi altında kalması” (% 29,3),
ikincisi ise “gençlerin geçim ve gelecek kaygısına düşmesi” şeklindedir (% 26,6). Bu seçenekleri sırasıyla,
“gençlerin siyaseti umursamaması’ (% 16,1), “siyasal
partilerin gençlere yönelik belirgin bir politikasının olmaması” (% 13,6) ve “gençlerin ailelerinin istememesi”
(% 7,9) seçenekleri takip etmektedir.
• “Türkiye’nin bölgesel ve küresel oyuncu olması konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, “bu ideale çok yakın olduğunu
düşünüyorum” seçeneğinin katılımcıların üzerinde en
çok ittifak ettikleri seçenek olduğu gözlenmektedir (%
32,6). Bu seçeneği sırasıyla “mümkün, ancak bugün
bu ekonomik güce sahip değil” seçeneği (% 26,2),
“bölgesel olarak mümkün, küresel olarak değil” seçeneği (% 19,2) ve “bir ütopyadan ibaret olduğunu düşünüyorum” seçeneği (% 17,2) takip etmektedir.
• Araştırmaya katılan gençlere çoklu tercih yapabilecekleri şekilde; “Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç
olma hedefi sizce en çok hangi ülkeleri rahatsız ediyor?” sorusu yöneltilmiştir. Bu soruya verilen yanıtlar
incelendiğinde, ABD (% 64,4) ve İsrail’in (% 53,7) belirgin şekilde öne çıktıkları gözlenmektedir. Bu ülkeleri
sırasıyla Rusya (% 29,6), İngiltere (% 21,4), İran (%
13,6) ve Almanya (% 11,8) takip etmektedir.
Gençlerin Siyasal Tutum ve Tercihleri
• Gençlerin % 37,1’i oy vereceği siyasal partiyi belirlerken “partinin ideolojisine baktığını”, % 28,2’si “partinin
sunduğu çözüm önerilerine” baktığını, % 12,2’si ise
“partinin liderine” baktığını ifade etmektedir. Partinin
kadrosuna, toplumdaki kanaat önderlerinin tavsiyesine ve yakın çevresine bakarak oy vereceği siyasal partiyi belirlediğini söyleyenlerin oranı ise birbirine yakın
düzeylerde çıkmaktadır.
102
MAYIS 2014
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Sonrasında
Afganistan ve Bölgenin Geleceği Çalıştayı
• Gençlerin “kesinlikle oy veririm” dediği siyasal partilerin başında AK Parti’nin geldiği görülmektedir (%
35). AK Parti’yi sırasıyla CHP (% 15,1), MHP (12,2),
BDP (% 5,8) takip etmektedir. Gençlerin, “belki oy veririm” dediği siyasal partiler sıralamasında ise MHP’nin
birinci sırada çıktığı (% 27,7), bu partiyi sırasıyla AK
Parti’nin (% 23,9) ve CHP’nin (23,4) takip ettiği görülmektedir.
• Gençlerin, “kesinlikle oy vermem” dediği siyasal partilerin başında BDP (% 80,5) geliyor. Bu da, gençlerin
kitle partisi dışındaki siyasal partilere fazla teveccüh
göstermediğini ortaya koymaktadır. Zira aynı soruya verilen yanıtlara AK Parti, CHP ve MHP gibi kitle
partileri açısından baktığımızda oranların daha alt seviyelere indiği gözlenmektedir. Buna göre, “kesinlikle
oy vermem” kategorisinde en olumlu konuma sahip
olan siyasal parti AK Parti’dir. Gençlerin % 38,6’sı AK
Parti’ye kesinlikle oy vermeyeceğini ifade etmektedir. Oysa aynı oran CHP için % 58,1, MHP için de %
57,1’dir.
• Gençlerin % 49,88’i 2011 milletvekili seçimlerinde
AK Parti’ye, % 23,05’i CHP’ye, % 13,77’si MHP’ye
ve % 7,44’ü de BDP’ye oy verdiğini ifade etmektedir.
• Olası bir genel seçimde gençlerin % 48,99’u AK
Parti’ye, % 23,93’ü CHP’ye, % 15,14’ü MHP’ye ve
% 7,57’si de BDP’ye oy vereceğini ifade etmektedir.
Bölgenin Geleceği
Stratejik Düşünce Enstitüsü, Afganistan’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldığı günlerde, seçim sonuçlarının oluşturacağı iç dinamikler, küresel güç dengeleri
ve bunların Afganistan - Türkiye ilişkilerine olası etkileri,
durum tespiti, öngörüler ve olabilecek senaryoları bölgenin uzmanları ile ele alarak bir çalıştay gerçekleştirdi.
Afganistan’da, cumhurbaşkanlığı seçimleri nisan ayının
ilk haftası yapıldı. 13 yıldır ülkeyi yöneten ve Anayasa
gereği iki dönem devlet başkanlığı yaptığı için yeniden
aday olamayan Hamit Karzai’den boşalan koltuk için
sekiz aday yarıştı. Cumhurbaşkanlığı yarışında daha
çok üç aday öne çıkıyor. Bu yarışın, Dışişleri Bakanları
Abdullah Abdullah, Zalmay Resul ve eski Maliye Bakanı
Eşref Gani arasında geçtiği belirtilmektedir. Eski bakanlardan Taliban karşıtı Abdullah Abdullah istikrar ve istihdam sözü verenlerden. Abdullah, cumhurbaşkanına
çok fazla yetki veren sistemde reform yapacağını söylüyor. Zalmay Resul, Devlet Başkanı Hamit Karzai’nin
dışişleri bakanlığını yapmış bir siyasetçi. Karzai’nin kardeşi Kayum da Resul’un kampanyasına destek veriyor.
Dünya Bankası eski yetkilisi Eşref Gani ise yolsuzlukla
mücadele, ekonomik kalkınma ve Taliban’ın 13 yıl önce
MAYIS 2014
103
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Sonrasında Afganistan ve Bölgenin Geleceği Çalıştayı
devrilmesinden sonra oluşturulan siyasi sistemi geliştirme sözü veriyor. Adayların hepsi zayıf ekonomiye ve
bombalı saldırılara rağmen istikrar ve istihdam vadediyor. Seçimlerden sonra ortaya çıkacak tablo ülkenin
hem siyasi geleceğini hem de güvenlik ve ekonomi gibi
konuların nasıl ele alınacağını da gösterecek. ABD’nin
Kabil’le arasındaki gerginliğin, yanı başındaki Pakistan,
İran, Hindistan, Türkmenistan ve Çin ile ilişkilerinin nasıl
olacağı da bu yeni dönemde şekillenecek. Yeni Dünya
düzeni hızla şekil alırken Afgan halkı ise kendilerini yönetecek kişileri yanı başındaki ülkeler gibi mevcut sisteme razı olmadan kendi bölgelerinden birisini dümenin
başına getirmek istiyor. Dolayısıyla bu seçimle ilk kez
iktidar el değiştirmiş olacak.
Afganistan, Asya’nın kalbi olarak öteden beri küresel
ve bölgesel güçlerin mücadele alanı olmuştur. 5 Nisan
2014 tarihinde yapılan devlet başkanlığı seçimleri, bu
ülkenin olduğu kadar bölgenin de geleceğini önemli ölçüde etkileyecek niteliktedir. Kültürel olarak Afganistan,
İslamiyet, Konfüçyüzm ve Hinduizm medeniyetlerinin
de kavşak noktasıdır. Seçim sonrası, ABD ve NATO
güçlerinin geri çekilmesi ve ABD’nin Kırgızistan’daki
Manas Havaalanı üssünden ayrılması, Afganistan’ın iç
siyaseti dengelerinin yeniden oluşmasına sebep olacaktır. Bölgesel güçlerin çıkarlar çatışmasına ve yeniden güç dengesini oluşturmasına neden olmaktadır.
ABD’nin, Afganistan’ı tamamen terk etmekle Orta Asya’daki stratejik çıkarlarından vazgeçmesi söz konusu
olabilir mi? Çin, Afganistan’daki güvenlik kaygıları ve
ekonomik çıkarları nedeniyle bu ülkeye yönelik ne derecede müdahale edebilir? Rusya, Hint Okyanusu’na
inebilmek için Hint kıtasının kapısı olan Afganistan’a
duyulan 200 yıllık ilgisinden vazgeçebilir mi? Hindistan,
güvenlik kaygılarından dolayı Afganistan üzerinde nasıl
bir politika izleyebilir? Afganistan ile tarihsel ve kültürel
ilişkileri olan İran, siyasi etkisini daha da arttırabilir mi?
Birçok sorunu ile Pakistan’ın Afganistan siyaseti nasıl
gelişecektir? Afganistan menşeli afyon ve eroin ticaretinin kurbanı olan Avrupa ülkeleri, Afganistan’da yaşanacak değişime ilgisiz kalabilir mi? Dış güçlerin Afganistan
iç dinamikleri üzerindeki etkisinden dolayı Afganistan’ın
geleceği ne olabilir? SDE tarafından yapılan çalıştaya
Prof. Dr. Birol AKGÜN - SDE Başkanı, Doç. Dr. Mehmet
Şahin - SDE Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler Programı Koordinatörü, Doç. Dr. Erkin EKREM - SDE Uzmanı,
Yrd. Doç. Dr. Kemal ARGON - Necmettin Erbakan Üniversitesi, Yrd. Doç. Dr. Güner ÖZKAN - USAK, Halilrul-
SD HABER
lah RASULİ - Afganistan’ın Türkiye Büyükelçiliği Kültür
Ateşesi ve Dr. Arif KESKİN - 21. yy. Türkiye Enstitüsü
Uzmanı konuşmacı olarak programa katıldılar.
Bölge uzmanlarının değerlendirmelerine bakacak olursak;
Yrd. Doç. Dr. Kemal ARGON, İran’ın, Afganistan politikası ve seçimlerden sonra oluşabilecek stratejik adımlara dikkat edilmesi gerektiğini ve Afganistan’da güçlü
bir hükümetin olmamasının dış güçlerin bölgede kendi
projelerini rahatlıkla uygulamalarına zemin hazırlayacağını belirtti.
Yrd. Doç. Dr. Güner ÖZKAN, 2009 seçimlerinde gözlemci olduğunu; ikinci bir aday olmadığı için Hamit
Karzai’nin Cumhurbaşkanı seçildiğini; bölgede uzun
yıllardır silahsız siyaset yapılmadığını bu sebeple güvenlik kaygısının fazla olduğunu; 13 yıllık bir iktidarın
Afgan halkına güvenlik sağlayamadığını, birlikte hareket
ettikleri ülkelerin verdikleri sözleri yerine getirmediklerini
belirtti.
Dr. Arif KESKİN, öncelikle Afganistan sorununun ne olduğunu tanımlamak gerektiğini ve sorunun tanımlandığı
takdirde çıkış yolunun rahat bulunacağını; Afganistan’ın,
tarihte hep büyük güçlerin kurbanı olduğunu; Rusya ile
İngiltere’nin mücadelesinin bu noktada ortaya çıktığını;
soğuk savaş sürecinin Afganistan’ın kimyasını bozduğunu ve savaşın bitmesi ile Afganistan’ın sorun olarak
bırakıldığı belirtti. Ayrıca, Rusya’nın bölgeyi terk ettiğini;
güçlü ülkelerin de sahip çıkmamasının Afganistan’da
devlet aygıtının oluşmamasına neden olduğunu; dolayısıyla bölgedeki devletler ve yerel güçlerin bu boşluğu doldurmaya çalıştığını; dinsel mezheplerle oluşan
kavgalarla etnik bölünmüşlüğün bu döneme damgasını
vurduğunu; milli kimlik sorunun ayakta kalmaya çalışan
Afgan halkının egemenliğini tehlikeye attığını da ekledi.
Doç. Dr. Erkin EKREM, tarihsel perspektif açısından
bakılacak olursa bölgede halkların birbirleriyle problemlerinin olmadığını belirterek, yabancı güçlerin bölgede
bir takım hesaplar yapıyor olmasının ve haritaların özellikle çizilmesinin halkı birbirine kırdırdığını ifade etmiştir.
1979 İran devrimiyle Müslümanların uyanışı, 1986’dan
sonra İslamiyet’in yükselişe geçmesi ve siyasallaşması,
2000’li yılların başında ABD’nin müdahalesini tetiklemiştir.
Seçimlerin demokratik ortamda yapılması önem arz
etmektedir. Seçimin galibi kim olursa olsun, Taliban
problemini çözmesi gerekmektedir. Bu seçimlerle ilk
kez bölge halkı kendi iktidarını seçmiş olacak. Seçimlerin diğer ülkeler tarafından yakından takip edildiği
görülmüştür. Taliban etkisini yitirdiği için Afgan halkına
baskı kurarak seçim sonuçlarını etkilemek istemektedir.
ABD’nin 2001’deki müdahalesi ile bölgedeki güçler rahatsız olmuştur. Seçimlerde katılımın yüksek olduğu ve
özellikle bayan seçmenin bu seçimlerde oy kullandığı
görülmüştür. Bölgenin askeri gücünden ekonomik kaynaklarına kadar neredeyse bütün alanlarda dış yardımlarla ayakta kalması, diğer taraftan ülkedeki demokrasi
algısının aşiret ve kabile reislerinin tercihlerinin ötesine
pek geçememiş olması seçimin önemi ve anlamı konusunda kuşku doğuracak etkenler olarak dikkat edilmesi
gereken bir konudur.
Doç. Dr. Mehmet ŞAHİN, bölgedeki temel sorunun
merkezi yapının zayıf olması olduğunu; grupların dış
müttefik aradıklarını; bölgedeki halkın büyük oranda silahlandığını; uyuşturucunun önemli bir sorun haline dönüştüğünü ve bu seçimlerde yönetimin el değiştirecek
olmasının bir umut olduğunu dile getirdi.
104
MAYIS 2014
MAYIS 2014
105
haber
30 Mart Sonrası
Türkiye’de Ekonomi ve Siyaset Paneli
Stratejik Düşünce Enstitüsü ve Necmettin Erbakan
Üniversitesi 18 Nisan 2014 günü Konya Ticaret Odası Konferans Salonunda “30 Mart Sonrası Türkiye’de
Ekonomi ve Siyaset” başlıklı bir panel düzenledi. Panelde gergin bir siyasi ortamda geçen 30 Mart seçimleri sonrası Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu
üzerine değerlendirmelerde bulunuldu.
Moderatörlüğünü Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Kar’ın yaptığı
panele konuşmacı olarak SDE Başkanı Prof. Dr. Birol
Akgün, SDE İç Politika ve Demokratikleşme Programı
Koordinatörü Dr. Murat Yılmaz ve SDE Ekonomi Programı Koordinatörü Dr. Cemil Ertem katıldı.
Dr. Murat Yılmaz konuşmasında özetle şunları söyledi: “Bugün, 27 Mayıs’ta başlayan vesayetçi sistemin
Anayasa’dan ve bürokrasiden atılması sürecini yaşıyoruz. Bu vesayetçi yapı, bugüne kadar Türkiye halkını
reşit olmayan bir birey gibi görerek, kendine vasi rolünü biçti. Halk, bu yapıya ilk olarak 12 Eylül 2010 refe-
106
MAYIS 2014
randumunda ‘yeter artık’ diyerek gerekli cevabı verdi.
Fakat vesayetçi zihniyet o kadar problemli ve hastalıklı
ki bir kerede kesip atamıyorsunuz. O yüzden halk 30
Mart seçimlerinde bir kez daha düzenin eskisi gibi işlemediğini söylemek durumunda kaldı.”
küresel krizin tetiklediği sosyal etkinin, demokratik
çıktılarını görüyoruz. Ortadoğu halkları küresel sisteme demokratik olarak eklenmek istiyor. Yani Batı’nın
değerleri Ortadoğu’da kendine yer bulurken, Batı’nın
bu değerleri destekleyecek gücü yok. Bu gücün eksikliğini Suriye’de ve Ukrayna’da görüyoruz. Türkiye
ise küresel güçlerin aksine hiç olmadığı kadar güçlü
durumda... Küresel güçler ise Türkiye’nin bu yükselen
gücünü görmekteler ve Türkiye’nin sistemdeki rolünün
değişmek zorunda olduğunun farkındalar. Dış sistemde henüz Türkiye’nin rolünün ne olacağına dair bir
konsensus oluşmuş değildir. İçerdeki kutuplaşmaları
bu gözle okumak gerekir. Türkiye’nin dışarıdaki rolünü
etkilemek için iç dinamikleri harekete geçirmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin, bağımsız ve Türkiye merkezli bir
bölgesel sistem kurma isteği var. Bunu gerçekleştirmek adına yeterli tarihsel birikime ve tecrübeye sahibiz. Batıyla kendi bölgesel kültürümüzün bir sentezini
oluşturabilirsek yeniden tarihin öznesi konumuna gelebiliriz.”
Prof. Dr. Birol Akgün’ün konuşmasının ardından Dr.
Cemil Ertem söz aldı ve özetle şunları söyledi: “Bir paradigma değişimi içerisindeyiz. Doğu’nun yükselişi söz
konusu ve Türkiye, bir zamanlar Osmanlı’nın can damarı olan İpek Yolu’nu harekete geçirme fırsatına sahip. Osmanlı’yı Osmanlı yapan onu bir can damarı gibi
besleyen İpek Yolu idi. Ne zaman ki İpek Yolu gözden
düştü, canlılığını yitirdi; Osmanlı da gücünü kaybetti.
Türkiye Modern İpek Yolu’nu harekete geçirebilirse
büyük bir güç kazanır ve Asya’nın yükselişini kendisi
için bir fırsata dönüştürmüş olur. Ayrıca göz ardı edilmemesi gereken ikinci mesele ise enerjidir. Doğu’dan
Batı’ya Türkiye’siz bir enerji akışı olmaz. Bugün gerek
İran gerek Irak gerekse İsrail bile bize enerji aktarımı
konusunda muhtaçtır. Tabii öncelikle bizim bu konjonktürü lehimize çevirebilmemiz için iç sorunlarımızı
halletmemiz gerekir. Osmanlı’nın çökmesiyle bizim
doğuyla olan ilişkimiz kesildi. Kesilen bu ilişkiyi tekrar
canlandırabilmemiz için siyasi iradenin tüm desteğiyle barış sürecini gerçekleştirmemiz gerekmektedir.
Çünkü bizim ihracatçı bir Anadolu sanayisi meydana
getirerek, nakil hatları için güvenli ve istikrarlı bir ortam oluşturmamız elzemdir. Türkiye demokratikleşme
sürecini tamamlamadan, Suriye sorununu çözmeden,
Filistin sorununu çözmeden Klasik ve Modern İpek
Yollarını birleştiremez.”
Yapılan bütün bu değerlendirmelerin ardından konuşmacılar, dinleyicilerden gelen soruları yanıtladılar.
Soru-cevap kısmının ardından, Necmettin Erbakan
Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muzaffer Şeker kapanış
konuşması yapmak üzere kürsüye çıkarak, katılımlarından dolayı konuşmacılara ve dinleyicilere teşekkür
etti. Kapanış konuşmasının ardından Prof. Dr. Muzaffer Şeker tüm konuşmacılara ev sahibi olarak birer anı
tabağı hediye etti ve panel son buldu.
SDE Başkanı Prof. Dr. Birol Akgün de özetle şunları
söyledi: “İç politika ve dış politika birbirinden bağımsız değildir. Türkiye hiçbir zaman sadece kendi iç dinamikleriyle değişmemiş, dış etkilere açık olmuştur.
Türkiye’de gerçekleşmiş olan tüm vesayetçi darbe
girişimleri ister post modern olsun, ister dost modern
olsun dış dünya ile ilgilidir. Küresel, bölgesel ve Türkiye merkezli olmak üzere üç boyutlu bir analiz yapmak gerekmektedir. Küresel sistemde çözülmeler var.
Büyük bir değişim yaşanıyor. Asya’nın yükselişi güç
kaymalarını da beraberinde getiriyor. Batı’nın hegemonik gücüne dayalı olarak yapılandırılmış olan küresel
sistem bu eksen kaymalarını taşıyamadığı için küresel
yönetişim sisteminde kriz meydana geliyor. Bölgesel
sistemde de çözülmeler mevcut. Bugün Ortadoğu’da
MAYIS 2014
107
haber
Çalışma Hayatının Son On Yılının Analizi:
2003-2013 Paneli
pılanların takdire şayan olduğunu belirterek, böyle bir
panele imza attıkları için SDE’ye ve Tarkan Zengin’e
teşekkür etti. HAK-İŞ olarak 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı
Kayseri’de kutlayacaklarını söyleyen YILDIZ, herkesi
sükûnete davet etti.
Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet GÜNDOĞDU konuşmasına, “Çok değil bundan 15 sene evvel, maaşımızı nasıl alırız diye düşünürken bugün çok şükür ne
kadar zam alırız diye düşünüyoruz.” ifadeleri ile başladı. AK Parti iktidarı süresince yapılan değişiklikler
ve gelişmeler için iktidara teşekkür eden GÜNDOĞDU, hâlâ çözüm bekleyen alanların varlığına da işaret
etti. 1 Mayıs’ın meydan fetişizmine dönüştürülmemesi
gerektiğini ve artık 1 Mayıs’ların korku günü olmaktan çıkarılması gerektiğini vurgulayan GÜNDOĞDU,
Memur-Sen olarak bu sene Diyarbakır’da olacaklarını
da sözlerine ekledi.
Panelin açılış bölümünde son olarak kürsüye gelen
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk ÇELİK de
konuşmalarına böyle bir panel düzenlediği için SDE’ye
teşekkür ederek başladı. “Çalışma Hayatının Son On
yılı 2003-2013” konulu bir panelin ve bu konudaki raporun ilk olduğunu vurgulayan Bakan ÇELİK, çalışma
hayatının 76 milyonu ilgilendiren bir konu olduğunu
dile getirdi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk ÇELİK, rapora konu olan çalışmaların neredeyse
tamamının kendisinin görev süresi içerisinde yapılmış
Ekonomi, siyaset, insan hakları, uluslararası ilişkiler ve
demokratikleşme konularında önemli çalışmalar yürüten Stratejik Düşünce Enstitüsü, Türkiye’nin önemli
konularından biri olan çalışma hayatı ile ilgili olarak,
Tarkan Zengin’in hazırladığı “Çalışma Hayatının Son
On Yılının Analizi: 2003-2013” başlıklı raporu 30 Nisan
2014 Çarşamba günü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in katılımlarıyla gerçekleştirdiği panel
ile kamuoyuna sundu.
Panelin açış konuşmalarını SDE Başkanı Prof. Dr. Birol
AKGÜN, HAK-İŞ Genel Sekreteri Dr. Osman YILDIZ,
Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet GÜNDOĞDU ve
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk ÇELİK beyefendiler yaptılar.
108
MAYIS 2014
olmasından dolayı duyduğu mutluluğu, ‘çocuklarıma
bırakacağım en önemli miras’ ifadesiyle dile getirdi.
Bakan ÇELİK, sosyal güvenlik ve çalışma hayatı konularında devrim niteliği taşıyan bir çok işe imza attıklarını
belirterek, 1 Mayıs’ın da kendi dönemlerinde resmi tatil
ilan edildiğini dile getirdi. 1 Mayıs üzerinden marjinal
grupların ülkede hakim olan barış ortamını bozmak
istediklerini, hükümet olarak da bu duruma izin vermeyeceklerini açıkça ortaya koyan Bakan ÇELİK, hiç
kimsenin 1 Mayıs kutlamalarına karşı olmadığını, hatta
yetkililerin bu kutlamalar için uygun olan yerleri tahsis
ettiğini belirtti. Türkiye’nin en büyük memur sendikaları konfederasyonu olan Memur-Sen’in Diyarbakır’da,
HAK-İŞ’in Kayseri’de yapacakları kutlamaların örnek
teşkil etmesi gerektiğini söyleyen Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanı Faruk ÇELİK, AK Parti hükümetinin
tabuları yıkan, hakların önündeki engelleri kaldıran ve
ülkemizi daha iyi yaşanabilir bir ülke haline getiren bir
iktidar olduğunu da vurguladı.
Yapılan açılış konuşmalarının ardından panele geçildi.
Moderatörlüğünü SDE İç Politika ve Demokratikleşme Programı Koordinatörü Dr. Murat YILMAZ’ın yaptığı panelde, “Çalışma Hayatının Son On Yılının Analizi: 2003-2013” raporunu hazırlayan Sendika Uzmanı
Tarkan ZENGİN, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.
Dr. Vedat BİLGİN ve SDE Ekonomi Programı Koordinatörü Cemil ERTEM çalışma hayatı ile ilgili görüş ve
düşüncelerini sundular.
SDE Başkanı Prof. Dr. Birol AKGÜN ev sahibi olarak
yaptığı açış konuşmasına, 1 Mayıs İşçi Bayramı, Emek
ve Dayanışma Günü’nü kutlayarak başladı. “Temel
hedefimiz her kesimin memnun olduğu bir Türkiye
oluşturmak… Bu hedefe ulaşmak için elimizden geleni
yapacağız.” diye konuşmasını sürdüren Prof. AKGÜN,
başta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk ÇELİK
olmak üzere bütün katılımcılara teşekkür etti.
HAK-İŞ Genel Sekreteri Dr. Osman YILDIZ da konuşmasında, çalışma hayatının siyaset, ekonomi, iş hayatı
gibi toplumun her alanını ilgilendiren ve herkesi kapsayan bir alan olduğunu dile getirdi. HAK-İŞ olarak çalışma hayatını ilgilendiren bir takım yeni düzenlemeler
beklediklerini ifade eden Dr. YILDIZ, son on yılda ya-
MAYIS 2014
109
haber
30 Mart Yerel Seçimleri Değerlendirme
Paneli
Stratejik Düşünce Enstitüsü seçim öncesi, sandığın demokrasinin vazgeçilmez parçalarından biri olduğuna ilişkin
kanaatlerini kamuoyu ile paylaşmıştı. Sandık sonuçları ne
olursa olsun neticenin demokratik olgunluk içinde karşılanması gereğine inanan SDE, seçmenin sandıkta verdiği
mesajın siyasal yelpazenin ve kamuoyunun tüm taraflar
açısından analizine imkân vermek için 2 Nisan Çarşamba
günü SDE Öveçler Ofisi’nde bir panel düzenledi.
İç Politika ve Demokratikleşme Masası koordinatörlüğünde ve Dr. Murat Yılmaz moderatörlüğünde gerçekleştirilen ‘30 Mart Seçimlerinin Değerlendirilmesi
Paneli’ne Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Abdulkadir
Selvi, Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Kartoğlu,
Gazi Üniversitesi İİBF’den Prof. Dr. İşaya Üşür, GENAR
Araştırma Başkanı İhsan Aktaş ve SDE Toplumsa Hafıza
ve Barış Koordinatörü Orhan Miroğlu konuşmacı olarak
katıldı. Ayrıca iktisatçı Cemil Ertem, Doç. Dr. Mehmet
Şahin ve Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan müzakereci olarak söz aldı.
Açılış konuşması SDE Başkanı Prof. Dr. Birol Akgün tarafından gerçekleştirildi. Prof. Dr. Akgün “Yakın dönemde bu kadar gergin geçen bir seçim olmamıştı. Bir yerel
110
MAYIS 2014
proje
Okullarda Toplumsal Barış ve
Kültürel Tolerans Farkındalığı Projesi
seçim olmasına rağmen tüm tartışmalarda ve miting
alanlarında hep genel seçim havası estirildi. Gezi ve 17
Aralık’tan beri Türkiye’nin mevcut durumu devam edemez, mutlaka bir değişim olacak diyenler yanıldı” dedi.
Toplantının önemli değerlendirmelerinden biri ise Yeni
Şafak Gazetesi yazarlarından Abdulkadir Selvi tarafından dile getirildi. Selvi, seçimde yerel yöneticilerin başarı
ya da başarısızlıklarından ziyade, Türkiye’nin geleceğinin
oylandığını ve bu seçimin mağlubunun açık ve net bir
şekilde ‘cemaat partisi’ olduğunu ifade etti.
Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Kartoğlu ise
yapılan her izah ve analizde kullanılan dilin cemaati fazlasıyla siyasete çektiğini ve bunun öncelikle cemaate zarar verdiğini ifade ederken, bu dilin yavaş yavaş sadece
muhalefete argüman temin eden bir yapıya kavuştuğunu
söyledi.
Panel, diğer katılımcılar ve müzakerecilerin, araştırma şirketlerinin isabetli seçim tahminleri, seçmenlerin ekonomik
parametrelere verdikleri tepkiler, seçimin özellikle Ortadoğu ve Arap/İslam coğrafyası üzerindeki etkileri ve bu
seçimlerin özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi üzerindeki
etkileri ile ilgili değerlendirme ve tartışmaları ile son buldu.
Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından desteklenen, Merkezi İhale Finans Birimi ve Millî Eğitim
Bakanlığınca yönetilen, Stratejik Düşünce ve Araştırma
Vakfı tarafından yürütülen “Okullarda Toplumsal Barış
ve Kültürel Tolerans Farkındalığı” başlıklı proje kapsamında 22 Nisan 2014’te Yozgat’ta, 25 Nisan 2014’te
de Trabzon’da atölye çalışmaları gerçekleştirildi.
SDE Uzmanı Kürşat Birinci moderatörlüğünde gerçekleşen atölye çalışmalarında Millî Eğitim Bakanlığı’na
bağlı okullarda 5. ve 8. sınıflar arasında derse giren
öğretmenlerle eğitim sisteminde karşılaşılan ayrımcılık, il özelinde karşılaşılan ayrımcılık konuları üzerine
tartışmalar gerçekleştirildi. Moderatör Kürşat Birinci
öncelikle öğretmenlere ayrımcılık ve farklılıklar konularında açıklamalar yaparak, uluslararası hukukta ve
Türkiye Cumhuriyeti mevzuatında bu hususların nasıl
tanımlandığı, ne gibi yaptırımlar öngörüldüğü üzerine
bilgiler verdi. Ardından Selvet Çetin ve Ertuğrul Cenk
Gürcan tarafından proje koordinatörlüğünün de katkılarıyla hazırlanan “Toplumsal Barış, Kültürel Tolerans,
Barışçıl Okul ve Sınıf Ortamı: Teoriden Pratiğe” başlıklı
kitapçık ve öğretmenlere yönelik hazırlanan broşürler
tanıtıldı. Katılımcıların iki gruba ayrılarak genel olarak
Türkiye’de, okullarda ve özel olarak kendi okullarında
karşılaştıkları ayrımcılıklar, farklılıklara yaklaşım, demokratik katılıma yönelik uygulamalar ve sorunlar üze-
MAYIS 2014
111
Okullarda Toplumsal Barış ve Kültürel Tolerans Farkındalığı Projesi
rine tartıştılar ve sorunların çözümüne yönelik çözüm
önerileri oluşturdular. Atölye çalışmalarının tamamlanmasının ardından katılımcılara Proje Yetkilisi Vehbi Ayhan tarafından katılım sertifikası verildi.
Yozgat’ta gerçekleştirilen atölye çalışmasında katılımcı olarak hazır bulunup katkı sağlayan İl Millî Eğitim
Müdürü Saim Kuş atölye çalışmasının oldukça verimli
geçtiğini belirterek Stratejik Düşünce ve Araştırma
Vakfına ve Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne bu önemli
projeyi yürüttükleri için teşekkür etti. Her ne kadar arzu
edilmiyor olsa da eğitim sistemi içerisinde bilinçli veya
bilinçsiz ayrımcılık, farklı kültürlere karşı toleranssızlık
yaşanabildiğini belirten Kuş amaçlarının böyle olayların
mümkün olduğunca aza indirilmesi ve ortadan kaldırılması olduğunu ifade etti. Yozgat genelinde bu yönde
çeşitli çalışmalar gerçekleştirdiklerini, öğretmenlere,
öğrencilere ve velilere yönelik eğitim faaliyetleri ile sosyal etkileşimi, bir arada yaşama kültürünü yaygınlaş-
112
MAYIS 2014
tırmaya çalıştıklarını ifade eden Saim Kuş “Okullarda
Toplumsal Barış ve Kültürel Tolerans Farkındalığı” başlıklı proje kapsamında elde edilecek verilerin ve oluşturulacak dokümanların kendileri için de yol gösterici
olmasını umduklarını belirtti.
Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı - Stratejik Düşünce Enstitüsü tarafından yürütülen “Okullarda Toplumsal Barış ve Kültürel Tolerans Farkındalığı” başlıklı proje kapsamında bir de anket çalışması gerçekleştirildi.
Ankara, Kütahya, Bursa, Malatya ve Batman illerinde
de gerçekleştirilecek olan Atölye çalışmalarının ardından Ankara’da, Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde 3 çalıştay gerçekleştirilerek demokratik katılımın artırılması
bağlamında yeni bir eğitim modeli oluşturulması üzerinde tartışılacak. Anket, atölye çalışmaları ve çalıştayların değerlendirilmesi sonrasında oluşacak doküman
kamuoyu ile de paylaşılacak.
Download

SD Dergisinin Mayıs 2014 (54. Sayı)