“KENT KAVRAMI ve PLANLAMA ÜZERİNE”
Deneme
Adem Sakarya
Şubat, 2014
1. GİRİŞ
Türk Dil Kurumu sözlüğünde “kent” kelimesi anlamına baktığımızda, eş anlamlısı olarak
“şehir” kelimesi ile karşılaşmaktayız. Şehir ise şu şekilde tanımlanmıştır: “ Nüfusunun çoğu
ticaret, sanayi, hizmet veya ilgili işlerle uğraşan, genellikle tarımsal etkinliklerin olmadığı
yerleşim alanıdır.” Bu tanım kente sadece işgücünün sektörel dağılımı üzerinden bakmaktadır.
Kent kavramına sadece bu bakış açısı ile bakılabilir mi? Sorunun cevabının “hayır” olduğunu
bu yazı ile ilgilenen herkesin bileceği kanaatindeyim. Peki, bu şartlarda kent nedir sorusuna
tam bir cevap verebiliyor muyuz? Bu sorunun cevabı da olumsuzdur. Farklı kent tanımları
yapılabilir, yapılmalıdır da ancak ortak bir kent tanımından bahsetmek neredeyse imkânsızdır.
Nitekim tarihsel sürç içerisinde farklı paradigmalar da kente farklı yaklaşmış, ortak bir tanım,
yaklaşım, söz konusu olmamıştır. Bu kapsamda farklı paradigmaların kent kavramına nasıl
baktığı üzerinde durmak gerekecektir.
2. FARKLI PARADİGMALARIN GÖZÜNDEN KENT
Bu bölümde kent kavramına sosyal teoride yer alan paradigmalar çerçevesinden bakılacaktır.
Tarihsel süreçte, özellikle feodal toplumdan sanayi toplumuna geçişin yaşandığı XIX. yydan
itibaren, kent konuşulmaya, üzerinde tartışılmaya, tanımlanmaya çalışılan bir nesne olmuştur.
Bu çaba ve çalışmaları üç temel paradigma kapsamında ele alabiliriz; pozitivist, realistmateryalist ve yorumlayıcı paradigma. Tarihsel olarak da XIX. ve XX. yy olarak kenti
tanımlama çalışmalarını ikiye ayırabiliriz. Bu noktada paradigmaların kente farklı bakışları,
bu paradigmaları kullanan sosyal bilimcilerin kentlere yaklaşımları üzerinden incelenecektir.
Henüz gelişmiş bir kent sosyolojisinden bahsedemeyeceğimiz XIX. yyda
geleneksel
toplumdan modern topluma, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişteki toplumsal
değişim sosyal bilimcilerin odaklandıkları nokta olmuştur.
Bu yüzyılda Marx, realist bakış açısı ile kenti toplumsal değişim sürecinin bir parçası olarak
görmüştür. Marx’a göre kent, kapitalizm süreci ile ilgili, kapitalizmin gelişmesine yardımcı
olan bir nesnedir. Burada Marx’ın kente bakışının derin olmadığını, salt kapitalizm süreci ile
ilgili olarak kenti ele aldığını görmekteyiz. Düşünce sistemi diyalektiğe, Hegel’in
diyalektiğinden referans alıp farklılaşan, dayanan Marx, bu diyalektik yapının kentte emek ve
sermaye kapsamında gerçekleştiğini belirtmektedir.
Bu bağlamda kentte sınıf olgusundan bahseden Marx ve kendisi ile aynı bakış açısına sahip
Engels, iş bölümünden, ezen- ezilen sınıflardan, sınıf ayrımından kaynaklanan mekânsal
ayrımın üzerinde durmaktadır. Bu paradigma kapsamında XX. yyda kente bakış
geliştirilecektir.
XIX. yyda kente bir diğer bakış ise yorumlayıcı paradigma çerçevesinden olmaktadır. Burada
Weber’in kente yaklaşımı yorumlayıcı paradigmayı anlamlandıracaktır. Weber kenti
toplumsal yaşam ile ilişkilendirerek toplumsal yapının anlaşılmasında bir etken olarak
görmektedir. Weber’in kent tanımını, kente yaklaşımını anlamak için “Şehrin Doğası”
(çalışmanın orijinal adı “Nature of the City”dir, bu nedenle bu çalışma kapsamında şehir lafzı
yerine kent kullanılacaktır) çalışmasını incelemek gerekmektedir. Bu çalışmada Weber şehrin
tek bir tanımının olmadığını, birden çok tanımın yapılabileceğini belirterek kenti türlere
ayırmıştır. Ayrıca ülke ve kültürlere göre de kent ayrımına gitmiştir.
Böyle bir sınıflamaya gitmekle çalışmasında pozitivist paradigmadan da yararlanan Weber,
temelde XIX. yy sosyal bilimcileri gibi toplumsal değişime odaklanmaktadır. Feodalizmden
kapitalizme geçişte bir nesne olan kent Weber’e göre sahip olduğu ticari faaliyetler ile bu
geçişe destek olmuştur. Bu kapsamda insanlar arası ilişkiler farklılaşarak ticaret olgusu
üzerinden devam etmiştir. Weber bu bakış açısı üzerinden geleneksel toplumdan modern
topluma geçişte din ve metafizik olgusunun kaybolarak rasyonelliğin geliştiğini belirtmiştir.
Toplumsal değişimi açıklamaya çalışan bakış açısına bağlı olarak Simmel de kent toplumuna
geçişte bireylerin rasyonelleşerek “bireysel”leşttiği ve geleneksel toplum yapısının
çözüldüğünü belirtir. Tönnies de bu görüşe paralel olarak, geçişi yakın, samimi ilişkilerin
olduğu cemaatten, sözleşmeye dayalı, çıkarcı ilişkilerin yer aldığı cemiyete geçişin olduğunu
söyler.
XIX. yyda toplumsal değişime odaklanan kent yaklaşımları XX. yyda gelişmiştir. Bu
dönemde kent çalışmalarını dörde ayırabiliriz: 1920’de kent ile ilgili pozitivist yaklaşımın
geliştirildiği Şikago Okulu, 1960’larda bölge biliminin geliştiği yine pozitivist yaklaşım,
1970’lerde neo Marksist yaklaşım ve son olarak postmodernizm ile gelişen yorumlayıcı
yaklaşım.
Kente yönelik bilimsel araştırma ve yaklaşımın geliştirildiği, kent araştırmalarının bilim
olduğu Şikago Okulu yaklaşımı ekolojik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım doğa bilimlerini
kullanması bağlamında pozitivisttir. Ekoloji kuramı da denen bu yaklaşım kenti bir ekosistem
olarak görerek, bireyin bu ekosistemin bir parçası olduğunu belirtir. Kentte var olan mekânsal
örgütlenme, bölgeleme (zoning), ayrışma gibi kavramlar ile kente yaklaşmakta ve kenti
formüle etmektedir. Ekoloji kuramının dikkat çeken bir görüşü, kenti ekosistem olarak görüp,
bireylerin bu ekosisteme ayak uydurmalar, bu ekosistemde yer bulmaları gerektiğini
söylemesidir. Yaşayanlar bu çerçevede sürekli rekabet içerisindedir ve rekabet dolayısıyla
güçlüler ayakta kalıp ekosistemin bir parçası olmayı devam ettirirken güçsüzler ekosistemin
dışında kalmaktadırlar. Bu görüş Darwin’in doğal seçilim görüşüne paralel olarak toplumsal
sürecin doğal bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu görüş XX. yyın ikinci
yarısından sonra gelişen, özellikle neo Marksist yaklaşım tarafından ciddi bir şekilde
eleştirilecektir.
1960’lı yıllara gelindiğinde yine pozitivist paradigma ile geliştirilen bölge planlama bilimi,
mekânsal, bölgesel analizlere yönelik yaklaşımların gelişimi ile karşılaşmaktayız.
Bu
yaklaşım ekonominin mekâna yansıması sonucunda oluşan yapıyı açıklamak, formüle etmek
ve teorileştirme kaygısı taşımaktadır. Neo klasik dönemde ortaya çıkan bu yapı içerisinde Von
Thünen, Walter Christaller ve Auguste Lösch gibi coğrafyacı, ekonomistler mekânda taşıma
maliyeti, uzaklık, yığılma süreçleri, ticari ilişkiler gibi konulara eğilmiş, yerleşmelerin merkez
ve etki alanlarını tespit etmeye yönelmişlerdir.
1970’lerde ise Şikago Okulu’nun ekolojik yaklaşımına eleştirinin gerçekleştirildiği, kente
yönelik Marksist bakış açısının geliştirildiği bir yapı söz konusu olmuştur. Bu bakışın
öncüleri Manuel Castells, Henri Lefebvre ve David Harvey’dir. Burada temel eğilim Marx ve
Engels’de olduğu gibi üretim (kapitalizm) ve bu üretimin mekâna, sınıflara yansıması
üzerinedir. Kapitalizm içine girdiği krizleri mekânı tekrar üreterek, işgal ederek aşmaktadır.
Nitekim kapitalizm için kent mekânı alınır-satılır bir metadır. Kapitalist çelişkiler, sosyal
adalet gibi konulara değinen bu yaklaşım Marksist bakışa bağlı olarak diyalektik üzerinden
kenti okumakta, ekonomi politik kapsamında bu bakışı gerçekleştirmektedir. Yerelde ortaya
çıkan problemlerin makro ekonomik etkiler bağlamında açıklanabileceğini belirten yaklaşım
Şikago Okulu’nun kente ayak uydurmayanların “ekosistem” dışında kalmasını doğal bir süreç
olarak görmesini eleştirir.
XX. yyda son olarak ortaya çıkan kent yaklaşımı postmodernizm süreci kapsamında
geliştirilmiştir. Postmodernizmin kenti bir “kolaj” olarak görmesi, kentte farklı kültürlerin
yapıların olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kapsamda tüm kentler çerçevesinde, kentte yer
alan tüm alanlara aynı bakış açısı ile bakılamayacağını vurgulamaktadır. Bu kapsamda kente
yaklaşımda birden çok yöntem olacaktır, bu durumda rölativizmi, görecelik kavramını gerekli
kılmaktadır. Bu yapı Harvey’in postmodernizmin kente yansımaları üzerine yaptığı
çalışmalarda kendisini göstermektedir.
Buraya kadar farklı dönem ve paradigmalar açısından kente nasıl bakıldığına dair bir tarama
yapılmıştır. Görülen şudur ki ortak bir kent tanımından bahsetmek olanaksızdır. Farklı
paradigmalar, farklı disiplinler kente farklı yaklaşmaktadırlar. Bu kapsamda kent yaklaşım
kapsamında gelişen kent araştırmalarının çok disiplinli olması gündeme gelmektedir. Çok
disiplinli olmak konusu ise ilişkisel yaklaşım çerçevesinde ele alınmaktadır.
3. KENTSEL ARAŞTIRMALARIN ÇOK DİSİPLİNLİ OLMASI: İLİŞKİSEL
YAKLAŞIM
Kentin farklı tanımları olmasına rağmen, bugün hiç kimse kenti sadece alan ve yükseklikten
ibaret bir yapı olarak tarif edemez, etmemelidir. Kentte yer alan bireyin temel unsur olduğu
unutulmamalıdır. Bireyin unutulduğu bir örnek olarak Haussmann tarafından yapılan
“modern” Paris planı örnek olarak verilebilir. Aslında burada bireyin unutulması yerine,
toplumun bir kısmının dışlandığını söylemek çok daha anlamlı ve doğru olacaktır. Nitekim
açılan 40 metrelik bulvarlar sonucunda yaşama mekânları yok edilen kesim, Şikago
Okulu’nun deyimiyle kent ekosistemine ayak uyduramaz duruma gelmiştir. Bu eğilimin,
bugün bazen uygulansa dahi, yanlış olduğu çok açıktır. Bu nedenle planlamaya, kentsel
araştırmaya yeni bir bakış olan ilişkisel yaklaşımın üzerinde durmak gereklidir.
İlişkisel yaklaşımın geleneksel (kovensiyonel) yaklaşımdan temelde farklılaştığı nokta,
geleneksel yaklaşımın fizik, fizik mekân üzerine odaklanmasına karşın ilişkisel yaklaşımın
insan odaklı, normatif olması olarak görülebilir. Bu noktada ilişkisel yaklaşımın getirdiği çok
disiplini olma olgusuna değinip, daha sonra ilişkisel yaklaşımın geleneksel yaklaşımdan
farklılaştıkları noktaya tekrar dönülecektir.
İnsanı temel alan bir yaklaşım, insan ihtiyaçlarından yola çıkarak kenti planlamalıdır. İnsan
ihtiyaçlarının ne olduğu konusunda Maslow Piramidi referans alınabilir, geliştirilebilir.
Piramidin tabanında, ilk sırada fiziksel ihtiyaçlar olarak yemek, su, dinlenme vb. vardır. İkinci
sırada güvenlik, üçüncü sırada ait olma- toplum, dördüncü sırada içinde bulunduğu toplumla
ilişkisi çerçevesinde saygı, özgüven ve son olarak beşinci sırada kendini geliştirme diye
tanımlanan problem çözme, başarı gibi ihtiyaçlar bulunmaktadır. Bu ihtiyaçları geliştirmek,
farklılaştırmak mümkün, ancak bu ihtiyaçlar kapsamında dahi birçok disiplinin insan
merkezinde kesiştiğini görmek mümkün. Örnekler ile açıklamaya çalışırsak, insanın besin
ihtiyacını karşılaması için tarım faaliyetine, ticari aktiviteye, özellikle modern çağda hayatının
idame ettirmeye yönelik ekonomik bir gelire ihtiyacı bulunmaktadır. Bu yapıyı kente
yansıttığımızda kentte bir iktisadi- ekonomik yaklaşımın olması gerektiği açıktır. Hayatını
sürdürebilmesi için bireyin doğal kaynaklara, hava, su, orman, toprak vb. erişmesi gerekliliği,
kente yönelik bir ekolojik yaklaşımı ve bu yaklaşım ile ilgili olarak bir çok farklı disiplini
kent ile ilişkili bir duruma getirmektedir. Bireyin güvenlik kapsamında barınma ihtiyacı ise
temelde mimari ve inşaat ile ilgilidir. Yine birey ihtiyaçlarından olan toplum ile birlikte
yaşama durumu, sosyoloji, bugüne kadar yaklaşımların neredeyse tamamında vardır. Bu
konuda sosyoloji disiplinin kent ile ilgili yaklaşımını bir önceki bölümde görmüştük. Bu
şekilde çok sayıda ve çok farklı disiplinin kent ile ilişkisini kurmak mümkündür, ancak bu
konu başka bir çalışma kapsamında anlatılacak kadar geniştir. Sonuç olarak Maslow Piramidi
üzerinden kısa bir okuma yaparak, farklı disiplinlerin temelde insan merkezinde ilişkili
olduğu ve dolayısıyla kent araştırmalarının çok disiplinli olması gerekliliği vurgulanmıştır.
Burada tekrar ilişkisel yaklaşımın geleneksel yaklaşımdan farklılaştığı noktalara dönmek
gerek. Geleneksel yaklaşım olarak belirlediğimiz yapı 1960- 1970li yıllarda pozitivizm
kapsamında oluşan geniş kapsamlı, rasyonel bir anlayıştır. Bu yaklaşım kapsamındaki
planlama yapısı euclidyen, determinist ve tek boyutludur. Fiziksel sorunlar ile ilgilenen bu
plan, kurumlar tarafından araçsal rasyonalite bağlamında yapılmaktadır.
Euclidyen yapı,
planlamaya yansıyarak tek bir bakış açısı, fiziki yapı ile kente bakar. Bu doğrultuda kentte
fonksiyonlar arası ilişkiler, fonksiyonların birbirlerine göre konumları ile ilgilenerek statik bir
süreç izler.
Bu yaklaşımın karşısında gelişen ilişkisel yaklaşım ise kenti dinamik, çok katmanlı bir yapı
olarak görür ve geleneksel yaklaşımı birçok noktada eleştirir. İlişkisel yaklaşıma göre ise kent
fiziksel, fonksiyonel ilişkilerden ziyade toplumsal ilişkilerden oluşur. Kent yüz yüze iletişimin
olduğu, dinamik, birden fazla mekân ve zamanı (mekân ve zaman göreceliği) içeren bir
yapıdır. Bu bakış açısından da anlaşılacağı üzere ilişkisel yaklaşımda kent, olması gerektiği
gibi, heterojen bir yapıya sahiptir.
Geleneksel yaklaşım plan sınırı ile sınırlandırılmış bir anlayıştan bahsederken, ilişkisel
yaklaşım kenti daraltılmamış, farkı zamanlarda sosyal ilişkilerin gerçekleştiği, esnek sınırlara
sahip bir kent anlayışını benimser. Zaten son dönemdeki teknolojik gelişmeler, yeni altyapı
imkânları, küreselleşme olgusu bahsedilen sınırları ortadan kaldırmıştır. Bu bağlamda içe
dönük kapalı bir kent yerine, dışa açık bir kent yapısı söz konusudur.
Heterojen olan kent farklı sosyal grupları barındırır, postmodernizmin kolaj yapısı, bu nedenle
bu sosyal gruplar arasındaki ilişkiler önemlidir. Farklılaşan bu grupların her biri kentsel
sistem içerisinde bir aktör konumdadır. Bu bağlamda ilişkisel yaklaşım anlayışındaki kentte
bir ağ toplumu mevcuttur.
Görüldüğü üzere ilişkisel yaklaşım, geleneksel yaklaşımı birçok konuda eleştirerek ve
farklılaşarak kente yeni bir bakış sağlamıştır. Tek homojen bir yapının olmadığı kent, birden
fazla sosyal yapıya, bu yapılar kapsamında oluşan ilişki ağlarına sahiptir. Bu doğrultuda plan
yapım sürecinde ortaya konulan sorun ve potansiyellerin kent bütününde aynı olmadığı, farklı
sosyal gruplarda farklılaştığı, farklı kesimler tarafından farklı algılandıkları açıktır. Bu
çerçevede ilişkisel yaklaşımın kenti araştırırken nasıl bir yol izlediği kritik bir durum
kazanmaktadır.
Çok sesli olan kentte yönelik araştırmalara, ilişkisel yaklaşım tek bir doğru kavramı ile
bakmamaktadır. “Öteki” kavramı bu yaklaşımda oldukça önemli bir yer tutar. Bu sebeple
rölativite bu yaklaşımın genel özelliğidir. Geleneksel yaklaşımda kente nesne olarak bakmak,
bu yaklaşım çerçevesinde yanlış görülür ve kente normatif bir çerçeveden bakılır. Bu yol ile
birlikte kentteki farklı sesler, farklı sosyal gruplar, arasındaki farklılıklar ortaya konulur ve
planlama sürecince çok önemli bir analiz elde edilir. Analiz ile birlikte tüm kente aynı bakış
açısı ile bakılmasının önüne geçilir.
Daha açıklayıcı olması açısından, kentsel mekânın farklı sosyal gruplar açısından nasıl
değerlendirildiğini, nasıl bir yer kavramı oluşturulduğunu anlamak önemlidir. Nitekim bir
mekân farklı sosyal gruplar tarafından farklı algılanır. Örneğin, dar bir sokak mekânı, bu
sokağa cephesi olan konutlarda yaşayanlar için bir ortak yaşama “yeri” anlamını taşırken,
yerel bir kurum tarafından dar olması nedeniyle araç geçişini engellemesi problemini
oluşturduğu için genişletilmesi gereken bir “yer” anlamına gelmektedir. Burada müdahale
açısından plancının görevi ne olmalıdır, nasıl bir rol üstlenmelidir soruları akla gelmektedir,
ancak bu soruları bir sonraki bölümde tartışmaya bırakarak, kentte mekâna yönelik farklı algı
ve anlamlandırmaların olduğunu tekrar önemle belirtmek gerekmektedir.
Kentteki bu farklılıkları nasıl, hangi yöntem ile yakalayacağımız sorusu ise bu noktada önem
kazanmaktadır.
Sosyal yapıyı açıklamaya yönelik pozitivist paradigma kapsamında anket çalışmaları
yapılmaktadır. Ülkemizde de olmak üzere plan yapım sürecinde bu yöntem uygulanmaktadır.
Peki, bu yöntem ile açıkladığımız sosyal yapıyı, bu yapıyı temsil eden grubu, anlayabiliyor
muyuz? Eğer sadece açıklıyorsak bina durumu kötü olan, donatı yüzdesinin standartların çok
altında olduğu, düşük gelirlilerin yaşadığı yere yönelik, özellikle son dönemlerin moda
kelimesi olan, dönüşüm kararı alma ihtimalimiz yüksektir. Bu kararın gerçek problemleri
ortadan kaldıracağı tamamen bir muammadır. Bu noktada anket yorumlayıcı/ ilişkisel
yaklaşım kapsamında eleştirilen temel bir yöntem olmaktadır. Eleştirinin temel noktası
anketin belirli bir bakış açısı ile hazırlanarak, cevaplar için seçenekler sunmasıdır. Bu nedenle
anketteki seçeneklerden, sorular kapsamında önerilen cevaplardan başka bir cevap
almayacağımız gibi yanlış bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde sınırlı yaklaşıldığında
incelediğimiz sosyal gruba ait önemli bir unsuru, kimliklerini etkileyen önemli kavramları,
mekân algılarını kaçırma olanağımız yüksektir.
Bu sınırlı yaklaşım yerine ilişkisel yaklaşımın önerdiği (anketi tamamen reddetmeyerek)
derinlemesine görüşme yöntemidir. Bireyi sorularımız ile sınırlandırmadığımız durumda
içinde bulunduğu sosyal yapıyı daha iyi anlayabileceğimizi sağlayacak ipuçlarını verecektir.
Bu yöntemin en öneli katkısı sosyal yapı ile ilgili “gömülü bilginin” (embeded knowledge)
ortaya çıkmasına yardımcı olmasıdır. Anket yönetimi ile bu bilgilere ulaşmak, anketleri kendi
bakış açımıza göre hazırladığımız için, pek mümkün görünmemektedir. İlişkisel yapının
getirdiği esnekliğe paralel olarak farklı ölçeklerin bir arada değerlendirilmesi de söz
konusudur. Nitekim kentteki ağ yapısını oluşturan aktörler (birey, toplum, yerel kurum,
merkezi kurum, firma vb. ) farklı ölçeklerde yer alabilmektedirler.
Statik olan geleneksel yaklaşımı eleştiren ilişkisel yaklaşım, yeni bilgi teknolojileri ile insan
hareketinin artması (bilginin hareketi), çeşitlenmesi ile dinamik bir yapıdan bahseder. Bu
bağlamda bir hizmete her bireyin aynı sürede ulaşma, aynı uzaklıkta olduğunun kabulü ile
hizmet fonksiyonun yer seçiminin kararının verilmesi, ilişkisel yaklaşım kapsamında doğru
bir yöntem ile verilen karar değildir. Zamanın göreceli olma kavramı, fiziksel uzaklığın
ötesinde zamansal uzaklık diye nitelendirebileceğimiz bir yapının olduğunu göstermektedir.
İlişkisel yaklaşımın geleneksel yaklaşımdan farklılaştığı noktaları artırma imkânı vardır ancak
verilen örnekler farklılığı anlamlı kılması açısından yeterlidir.
İlişkisel yaklaşımın kent araştırmalarına bu şekilde bakması sorunsuz bir yöneteme sahip
olduğu anlamında gelmez. Yöntem ile ilgili temel problem kavramsallaştırma, tanımlamadır.
Geleneksel yaklaşımda kavramsallaştırılan yapılar, ilişkisel yaklaşımda öteki-yerelin gözü ile
bakma, rölativizm ile karmaşık bir yapı durumuna gelmektedir. Bu bağlamda ilişkisel
yaklaşımda çok sayıda farklı olgu, kavram, tema, durum vb. söz konusudur.
Burada her farklı durumu teorileştirmeye çalışan sosyal bilimcilerin, pozitivizmin evrenselci
yapısına girmektedirler ve ilişkisel yaklaşımın esnekliğini olumsuz etkilemektedirler. Ayrıca
kavramsallaştırma probleminde birbirinden farklı birçok kavramı aynı anlamda kullanma,
farklı veri ve analizler ile aynı kavrama ulaşma gibi sorunlar yer almaktadır. Bu noktada,
kanaatimce, her şeyi kavramsallaştırma güdüsünden kaçınmak gerekir, yorumlayıcı
paradigmada belirtildiği gibi olayları kendi zaman ve mekânında ele almak daha doğru bir
yaklaşım olacaktır.
Buraya kadar kent ifadesine, farklı tarihsel dönem ve paradigmalar kapsamında nasıl
bakıldığı, ilişkisel yaklaşımın geleneksel yaklaşımdan farklılaştığı noktalar incelendi. Bu
çerçevede plancının nasıl bir rol üstlenmesi gerekliliği üzerinde durmak, düşünmek
gerekmektedir.
4. PLANCININ GÖREVİ
Nasıl ki kente yönelik ortak, herkesin üzerinde fikir birliğine vardığı bir tanım yoksa
plancının görevinin de tam olarak ne olduğunu ortaya koyan bir tanım yoktur. Bu nedenle
çalışmanın ilk bölümünde olduğu gibi, plancının görevi konusunda farklı paradigmalar
üzerinden bir inceleme yapmak iyi olacaktır.
Pozitivist ve realist paradigmalar kapsamında plancının görevi, odaklandıkları konular farklı
olsa da, yöntemleri açısından paraleldir. Her iki paradigmada da plancı makro ölçekte
gerçekleştirilir. Planlar, kurumlarda yer alan plancılar tarafından akılcı rasyonalite ile
yapılmaktadır. Bu nedenle plancı genelde, son dönemlerde sıkça eleştirdiğimiz üzere,
içerisinde bulunduğu kurumun, yerel ve merkezi yönetim liderlerinin, görüşleri doğrultusunda
plan kararlarını vermektedirler. Makro ölçekte plancı, fonksiyon alanlarını, bu alanların
birbirleri ile fiziksel ilişkilerini (hangi fonksiyon nerede hangi fonksiyonlar ile ilişkili olarak
konumlanmalı sorularına cevap vererek) ortaya koymaktadır.
Pozitivist paradigma ile realist paradigmaya sahip plancıların farklılaştığı nokta, daha önce
belirtildiği gibi, kente yaklaşımlarından kaynaklanan farklılıklardır. Bir örnek ile bu farklılık
daha iyi anlaşılacaktır. Pozitivist paradigmaya göre bir bölgedeki yapıların pencereleri kırıksa,
kaldırımlarında çöpler yığılmışsa vb. (kırık pencereler- camlar teorisi) bu bölge suçluların,
vandalların yerleştiği bir bölgedir. Bölgeyi bu şekilde açıklayan pozitivist plancı sorunu
fiziksel olarak çözmeye çalışır. Realist plancı ise aynı bölge üzerinden gidecek olursak, bu
bölgenin neden bu duruma geldiği, sorunların arkasındaki tetikleyicilerin ne olduklarını
sorgular ve çözüm kapsamında bu sorunları ortaya çıkaran nedenler gidermeye, ortadan
kaldırmaya çalışır. Daha önceki bölümlerde realist yaklaşımın kente nasıl yaklaştığı
belirtilirken, mekânda, yerelde ortaya çıkan sorunların kaynağının üst ölçekli ekonomi
problemleri olduğu üzerinden durduğuna dikkat çekilmişti. Bu nedenle realist plancı sorunları
çözmek için kenti makro ölçekte planlar.
Yorumlayıcı paradigmaya sahip plancının görevi bir önceki bölümde bahsedilen ilişkisel
yaklaşımın kapsamı içerisindedir. Birçok farklı sesin olduğu kentte plancı bu sesleri anlamaya
çalışmaktadır. Heterojen kentin tamamına yönelik kararların, kentin heterojenliğine aykırı
olması nedeni ile plancı mikro ölçekte plan kararları üretir, kente parçacıl yaklaşır. Ancak
sadece bu ölçek ile yetinmeyerek, üst ölçekte kentte yer alan farklı gruplar kapsamında ortaya
çıkan ağ yapısı tanımlanır. Yorumlayıcı plancının diğer plancılardan temel farkı sorunları
algılayarak çözme yoluna gitmesidir. Bu kapsamda farklı ölçekler, farkı sosyal grupların
mekânı farklı algılama biçimleri, çok disiplinli yapı, farklı aktörler gibi kavramlar plancıyı
yönlendirmektedir.
Farklı paradigmalara sahip plancıların görevleri üzerinde durulurken özellikle yorumlayıcı
plancının görevi kapsamında ortaya çıkan sorunları anlama, çok disiplinli yaklaşım gibi
konular ön plana çıkmaktadır.
Çok disiplinli olma kavramı, aslında plancı meslek yapısına yansımış durumdadır. Nitekim
üniversitelerin Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Lisans Programı müfredatlarına bakıldığında
ekonomi, iktisat, sosyoloji, mimarlık, ekoloji, çevre mühendisliği, ulaşım mühendisliği, hukuk
(imar hukuku), peyzaj mimarlığı vb. birçok meslek ile ilgili dersin bulunduğu görülmektedir.
Bu anlayış doğru olduğu açıktır, çünkü kenti planlayacak bireylerin kent ile ilgili bütün
konular hakkında en azından bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Ancak şu da açık ve
doğaldır ki plancının tüm bu konulara hâkim olması imkânsızdır. Bu nedenle planlamanın çok
disiplinli olma gerekliliği ortadadır. Bunun yanında ilişkisel yaklaşım ile gelen sosyal grupları
anlama konusu, toplumun tüm kesimlerini de planlama süreci içerisine çekmektedir. Bu
noktada, toplumu planlama sürecine dâhil etme konusunda plancının görevi ne olmalıdır
sorusuna değinilecektir.
Planlama sürecinde birçok aktörün yer alması gerektiği açıktır. Bu nedenle bu aktörler
arasında koordinasyonun sağlanması, ortak konu çerçevesinde görüşlerin ifade edilmesinin
sağlanması gibi bir görev plancıya düşmektedir. Bu şekilde araçsal akılcılığın yerine
iletişimsel akılcılığın, sürece katılımın sağlandığı bir yapının geçtiği görülmektedir. Burada
önemli olan soru tüm kesimlerin, özellikle yerel halkın, eşit bir şekilde bu sürece dâhil edilip
edilmediği, bu süreçte temsil edilip edilmediği ile ilgilidir. Ancak, örneğin İstanbul gibi bir
metropolü, hatta küçük ölçekli bir ilçeyi düşünsek dahi, tüm halkın planlama sürecine
katılması imkânsızdır. Bu nedenle halkın tüm kesiminin temsiline yönelik yerelde örgütlenen
kurumların, sivil toplum kuruluşlarının sürece katılımı sağlanmalıdır. Bu yolla salt merkezi
idarenin kararı ile plan oluşturulmayacak, yerelden hareketle plan kararlarına varılacaktır.
Ancak burada da ilişkisel yaklaşımın kavramsallaştırma, ortak dil oluşturma problemi ile
karşılaşmaktayız, çünkü sürece katılan tüm katılımcıların aynı dili (planlama dilini)
konuşması imkânsızdır. Örneğin metropoliten alanın ulaşım konusuna yönelik sorunların
belirlenmesinde, temsilcilerin birinin “evinin önüne aracı ile ulaşamama” durumunu
metropoliten ölçekteki bir problem olarak yansıtması planlama sürecine hiçbir katkı
sağlamayacaktır. Bu problemin aşılmasına yönelik ise ön toplantılar düzenlenerek planın
kapsamı ve temsilcilerden beklenenler (esnek bir ortam kapsamında olmak koşulu ile)
belirtilebilir.
Çalışmanın bu bölümüne kadar anlatılanların temel çerçevesi teorik bir yapıya dayanmaktadır.
Bu durumda teorideki önerilerimizi pratiğe nasıl yansıtacağımız sorusuna cevap aramalıyız.
Bu konuya yönelik görüşler çalışmanın sonuç bölümünde verilmeye çalışılacaktır.
5. SONUÇ
Günümüzde ülkemizdeki planlama anlayışı ile ilgili uygulamada çeşitli problemlerin olduğu
açıktır. Bu problemlerin aşılmasına yönelik ilişkisel yaklaşımdan çeşitli konularda
yararlanılabilir. Bu kapsamda farklı sorunları barındıran, farklı ölçekteki planlama pratiklerine
yönelik öneriler sunulmaya çalışılacaktır. Bu ölçekler ilk olarak ülke ölçeğinde planlama,
ikinci olarak il planlama, üçüncü olarak da kentsel bölge kapsamında, dönüşüm projesine
dayalı, planlama ölçeğidir.
Tarihsel süreçte ve mevcut yapıda Türkiye’de ülke mekânsal plan (bazı çalışmalarda milli
fiziki plan olarak geçmektedir) yoktur. 1963 yılından itibaren var olan kalkınma plan kararları
mekân ile ilişkilendirilmemiş ve genel kararları ortaya koymaktan öteye geçememiştir. Böyle
bir durumda, ülkede hangi bölgelerin, hangi kentlerin nasıl bir politika çerçevesinde ele
alınacakları, aralarındaki ilişkilerin nasıl bir yapıda olacağı yönünde ülke plan yaklaşımında
önemli bir boşluk bulunmaktadır.
Bazı bakanlıklar veya merkezi idareye bağlı bazı diğer kurumlar tarafından ülke geneline
yönelik alınmış planlama kavramları mevcuttur. İlişkisel yaklaşım tarafından eleştirilen,
planlamaya tek boyutlu yaklaşma ile kararların verildiği bu planlar incelendiğinde birbirleri
ile çelişen birçok noktanın olduğu görülmektedir. Örneğin hem turizm potansiyeline hem de
maden kaynağına sahip bir bölgeye yönelik farklı kurumlardan birisi turizm kararı, diğeri
maden işleme ile ilgili birbirleri ile bağdaşmayan kararlar verebilmektedir.
Bu sorunun
aşılmasına yönelik ilişkisel yaklaşımın çok disiplinli, katılımcı planlama anlayışı önemli bir
çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkedeki tüm aktörlerin, halkın tamamının bu sürece
katılması tabii ki olanaksızdır, bunu aşmaya yönelik de bir önceki bölümde belirtilen temsil
edilme çözümüne başvurulabilir. Bu bağlamda merkezi kurum ve bakanlıkların temsilcileri,
yerel idarede il ve bölge temsilcileri, ülke genelindeki sektör temsilcileri, üniversiteler vb. gibi
katılımcılar bu süreçte yer almalıdır. Ayrıca ve özellikle halkın, farklı sosyal grupların
katılımı amacı kapsamında yerel örgütlenmeler, sivil toplum kuruluşları vb. de süreçte yer
almalıdırlar. Ancak burada tüm yerelin temsil edilmesi bağlamında çok fazla örgütün süreçte
yer alacağı için daha üst ölçekli (il ve bölge) kapsamında farklı grupları temsil eden sivil
toplum kuruluşları, yerel örgütler sürece dâhil edilmelidir. Planın kapsamının daha çok bölgeil ve sektör bazlı olması nedeniyle de tüm küçük grupların (sadece mahalle- kentsel bölgede
etkin olan) sürece katılması, planın çerçevesi ile uyuşmamaktadır.
Planlamanın analiz sürecine baktığımızda özellikle bir noktada ilişkisel yönteme şiddetle
ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nokta yereldeki (burada yerel kavramını il ve bölge olarak
algılamalıyız) gömülü bilginin ortaya çıkarılması girişimidir. Ortaya çıkarılan bu bilgiler
farklılaşmaları ortaya koyacak ve planda önemli bir veri olarak kullanılacaktır. Bu veriler
dâhilinde bölge ve ile yönelik daha doğru kararlar verilecektir. Ayrıca ülke bütününden
bakıldığında aktörlerin ve bu aktörlerin yer aldıkları bölge ve illerin birbirleri ile nasıl bir ağ
yapısı oluşturması gerektiği planın gereklerindendir.
Böyle bir çerçevede oluşturulan ülke mekânsal planı ardından ülke içerisindeki yapısı
belirlenin ilin plan yapımına geçilebilir.
İl planı genel olarak arazi kullanım kararlarını göstermektedir. Burada örnek olarak İstanbul
(metropoliten bölge) ele alınacaktır.
Ülke ölçeğinden il ölçeğine geçildiğinde ilişkisel yaklaşıma başvuracağımız konu sayısı
artmaktadır. Çok disiplinli olma ve katılım konusunda ülke ölçeğinden bahsedildiği için
burada tekrar değinilmeyecektir. Ancak ölçeğin değişmesine bağlı olarak aktörlerin
değişeceği, daha küçük ölçekteki yerel aktörlerin yer alacağı, sosyal yapıya, farklı sosyal
gruplara daha fazla odaklanılacağı, odaklanılması gereken bir yapıdan bahsetmek gerek.
İlişkisel yaklaşım kapsamında ilk değineceğimiz nokta sınır kavramıdır. Geleneksel
anlayıştaki planlama sınırı kavramının İstanbul için geçerli olmadığı, İstanbul için yapılan
planlarının sınırlarının değişmesi ile oldukça açıktır. Nitekim burada planlama sınırının çok
ötesinde de etkin olan İstanbul metropoliten bölgesinden bahsetmekteyiz. Bu etki bölgesel,
ülke kapsamında ve hatta küreseldir. Burada küresel olma kavramını önemle vurgulamak
gereklidir ki bu kavram İstanbul’u dünyaya, dışa açık bir yapıya dönüştürmektedir. Bu
kapsamda İstanbul planlanması süreci ile ilgili sadece merkezi, yerel kurumlar, yerel firmalar,
İstanbul halkının kararları vb. etkin değil, bunlarının yanında küresel aktörler, kentler, küresel
ağ yapıları de etkilidir. Bu nedenle İstanbul planlanırken küresel aktörlere yönelik incelemeler
yapılmalı, bu aktörlerin İstanbul’u nasıl algıladıkları analiz edilmeli, İstanbul’da yer alan
küresel firmalar aracılığı ile İstanbul’un hangi küresel kentler ile ilişkili olduğu ortaya
konulmalıdır.
İlişkisel yaklaşıma başvurulacak bir diğer konu ise mekânın farklı sosyal gruplar tarafından
nasıl algılandığı ile ilgilidir. Bir sanayi girişimcisinin, tarımsal bir işletmenin, bir finans
kurumu yöneticisinin, yaşayan halkın, Anadolu Yakası’nda yaşayıp haftanın beş günü Avrupa
Yakasında çalışmak için sürekli kıta değiştiren çalışanların, üniversite öğrencilerinin ve buna
benzer daha bir çık grubun, aktörün mekân ve zaman algılarındaki farklılıklar incelenerek
planlama sürecine dâhil edilmelidir.
Gömülü bilgi ile ilgili de bu ölçekte, ülke ölçeğine göre, daha detaylı çalışmalar yapılmalı,
daha küçük sosyal gruplar üzerine odaklanılmalıdır. Göreceli zaman kavramının da ilişkisel
yaklaşım kapsamında planlama disiplini içerisinde yer alması ile yeni teknikler (coğrafi bilgi
sistemleri ile zaman- mekân analizleri) kullanılmalıdır. Bu analizler ile görülecektir ki çok
farklı zaman algıları ortaya çıkacaktır. Yerelde toplanan bu veriler ile planlama süreci
yerelden kaynaklanarak gelişecektir.
İl ölçeğinde geniş bir çerçeveden İstanbul’a baktıktan sonra, daha detaya, bir dönüşüm projesi
alanı üzerinde pratiğe yönelik düşünceler aktarılabilir.
İstanbul’da dönüşüm projesi kapsamında önemli bir örnek olan Sulukule dönüşüm projesini,
ilişkisel yaklaşım kapsamında ele almak mümkündür.
Katılım konusuna baktığımızda ölçeğin küçülmesine bağlı olarak tüm yaşayanların planlama
sürecine dahil edilmesi mümkündür. Burada ilişkisel yaklaşımın “öteki”nin gözü ile bakma
anlayışı önemli bir yer tutmaktadır. Bu kapsamda bakıldığında Sulukule, mekânda yaşayanlar
için bir yaşam “yer”i, yerel idare için kötü yaşam şartlarına sahip bir suç bölgesi, yakın
çevrede yaşayanlar için girilmesi tehlikeli bir bölge ve girişimciler için yüksek kâr oranlarının
elde edilebileceği bir konut geliştirme alanı. Bu şekilde farklı algıların oluştuğu bir yapıda
plancı nasıl bir tutum sergilemelidir? Sayılan dört algıdan yaşama yeri (burada mekân
kavramı
yerine
yer
anlamlandırmalarıdır)
kavramının
dışındaki
kullanılmasının
algılar
nedeni,
pozitivist,
yaşayanların
nesnel
bu
bakış
mekânı
açılarından
kaynaklanmaktadır. Bu durumda plancı ilişkisel yaklaşım çerçevesinde normatif davranmalı
ve dolayısıyla mekânda yaşayanların gözü ile bakmalıdır. Bu mekânın yaşayanlar için nasıl
bir yer olduğunu derinlemesine görüşmeler aracılığı ile anlamalıdır, sorunları belirlemelidir.
Buradan bir adım ilerlersek, realist bakış açısı ile bu sorunların nedenlerini sorgulamalı,
bulmalı ve bir adım sonrasında yine yorumlayıcı yaklaşım ile bu nedenleri anlamalıdır. Bu yol
ile daha ideal çözüm önerileri plancı tarafından ortaya konulacaktır.
Ayrıca alandaki bireylerin diğer bireyler ile ilişkilerine bakıp fiziksel uzaklık yerine kişiler
arasındaki uzaklığa odaklanmalıdır. Bu yöntem ile özellikle Sulukule’nin yakın çevresi ile
fiziksel olarak yakın olduğunu ancak kişisel, kişiler arası ilişkiler bağlamında uzak olduğunu
görecektir. Nitekim sosyal yapı, kültür, etnik köken vb. farklıdır.
İlişkisel yaklaşımın getirdiği ağ yapısı ile Sulukule’ye yaklaştığımızda, kentsel ağ yapısına
alanda yaşayanların özellikle iş konusu nedeni ile kent merkezlerine odaklanması sonucunda
eklemlendikleri görülecektir. Bu kapsamda bu alanda yaşayanların sadece yaşama mekânları
ile değil, diğer birçok faaliyetleri ile kentsel ağda yer aldıkları görülmektedir. Bu nedenle bu
insanların yaşama mekânlarının değiştirilmesi kentsel ağ yapısını da etkileyecektir.
Kentsel ağ yapısı konusunda burada İstanbul kapsamında sanayinin desantralizasyonu ile
ilgili bir küçük örnek vermek daha açıklayıcı olacaktır. Esnek üretim ile birlikte üretim
sürecinin parçalanması ile ürünün farklı parçaları farklı noktalarda üretilmektedir. Bu yapı
İstanbul’daki sanayi işletmelerinde de görülmektedir. Sanayi işletmeler birçok diğer sanayi ve
küçük sanayiler ile birlikte çalışmaktadır. Bu da bir ağ sistemini olduğunu göstermektedir. Bu
bağlamda İstanbul’da sanayinin desantralizasyonu bu ağ yapısına direkt bir müdahaledir.
Desantralizasyon sonucunda zedelenen ağ yapısı bağlamında olumsuz sonuçların ortaya
çıkacağı açıktır.
Bu örnekler sonucunda ilişkisel yaklaşıma baktığımızda daha çok küçük mekânlarda, daha az
farklılıkların olduğu noktalarda, kentteki kolajın oluşturan parçaların biri kapsamında çok
daha etkin olduğu görülmektedir.
Mekân genişledikçe ve dolayısıyla farklılıklar, aktör, ilişki ağı sayısı arttıkça ilişkisel
yaklaşım ile oluşturulan planın hem analiz hem de karar alma süreci uzamaktadır. Ancak bu
süreç uzadıkça, dinamik olan kent devamlı değişmekte, kentle ilgili yeni olan daha çabuk
eskimektedir. Bu nedenle pro-aktif olması gereken plan re-aktif bir yapıda sıkışıp
kalmaktadır.
6. YARARLANILAN KAYNAKLAR






Bathelt, H., Glücker, J. (2003). “Toward a Relational Economic Geography”, Journal of
Economic Geography
Derudder, B. (2005). “On Conceptual Confusion in Emprical Analyses of A Transnational
Urban Network”, Urban Studies
Duru, B., Alkan, A. (2002). “20.Yüzyıl Kenti”, İmge Kitabevi, Ankara
Gieryn, T., F. (2000). “A Space for Place in Sociology”, Annual Review of Sociology
Graham, S., Heally, P. (1999). “Relational Concepts of Space and Place: Issues For
Planning Theory and Practice”, European Planning Studies
Harvey, D., çeviren Savran, S. (2012). “Postmodernliğin Durumu”, Metis Yayınevi, İstanbulilk basım (1989). “The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural
Change”, Oxford, Blackwell

Hirschman, A., O. (-). “Anlamayı Güçleştiren Paradigma Arayışları’, Rabinow, P., Sullivan,
W. (der.), (2008) “Toplum Bilimlerinde Yorumcu Yaklaşım”, Deniz Yayınları, s. 15-26

Martindale, D. (-). “Şehir Kuramı’, Aydoğan, A. (der.), (2005) “Şehir ve Cemiyet”, İz
Yayıncılık, s. 35-100

Tönnies, F. (-). “Gemmeinschaft ve Gesellschaft’, Aydoğan, A. (der.), (2005) “Şehir ve
Cemiyet”, İz Yayıncılık, s. 185-218

Weber, M. (-). “Şehrin Doğası’, Aydoğan, A. (der.), (2005) “Şehir ve Cemiyet”, İz
Yayıncılık, s. 101-131
Download

“KENT KAVRAMI ve PLANLAMA ÜZERİNE” Deneme