AKRA KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ
SİYASALLAŞAN MEKÂN,
MEKÂNSALLAŞAN SİYASET
Prof. Dr. Erdal Akpınar Bilim, kavramlar üzerine inşa edilir. Bu bağlamda her bilimin kendisiyle bütünleşmiş bazı kavramları vardır. Hiç kuşkusuz mekân, kadim bilimlerden olan coğrafyanın en temel kavramlarından birisidir. Esasen kavram;
mimarlık, psikoloji ve şehircilik gibi disiplinler tarafından da kullanılmaktadır. Ancak Couclesis’in Location, place, region and space: Geograhy’s Inner Worlds adlı kitabında ayrıntılı bir şekilde ortaya konulduğu üzere, mekân
kavramı coğrafya dışındaki bilim dallarının hiçbirinde dünyayı tanımlamada
merkezî bir rol üstlenmemiştir. Durum coğrafyacılar açısından böyle olmakla birlikte, üzerinde konuşulacak birden fazla kavramsal şema olduğunu da
belirtmek gerekir. Nitekim Sack, Conceptions of Space in Social Thougt adlı
eserinde bu farklı kavramsal şemalara geniş yer vermektedir. Coğrafyayı “insan ve mekân merkezli bir bilim” olarak nitelendiren
coğrafyacılar, mekânı ise “beşeri faaliyetlerin gerçekleştirildiği yer” olarak tanımlamışlardır. Şeklini ve yapısını başta topografya ve iklim özellikleri olmak
üzere büyük ölçüde doğal çevre faktörlerinin belirlediği basit bir balıkçı barınağından, insanın her yönüyle belirleyici olduğu bilim ve teknoloji ürünü çok
katlı gökdelenlere; yapısını sadece birkaç cümle ile kolaylıkla izah edebileceğimiz küçük bir yayla yerleşmesinden, son derece karmaşık işleyişin hâkim
olduğu ve milyonlarca nüfusun yaşadığı metropollere; görünümüyle sıradan
olmakla birlikte derin sosyolojik anlamlar yüklediğimiz bir köy meydanından,
birbirlerini pek tanımasalar da yüz binlerce insanın toplanarak devrim yaptığı kent meydanlarına; kuruluşunda ve gelişiminde büyük ölçüde doğal çevre
faktörlerinin etkili olduğu küçük kır yerleşmelerinden, neredeyse doğanın tüm
etkilerinin sıfırlandığı yüksek tasarım ve teknoloji ürünü rezidanslara; giderek birer nostaljiye dönüşen köy bakkallarından, metropollerde gelişen yeni
hayatın biricik sembolleri olan AVM’lere; tarihî yerleşmelerde ve köylerde
sıklıkla rastladığımız akşamla birlikte karanlığa gömülen eğik bükük çıkmaz
sokaklardan, yeni nesil aydınlatıcılarla aydınlatılan geceyle gündüzün ayırdına varılmadan zamanın tüketildiği ışıl ışıl geniş caddelere; macera ve nostalji
arayan turistlerin nadiren uğradığı küçük bir kır kahvesinden, yüzlerce turiste
aynı anda onlarca çeşit hizmetin verilebildiği çok yıldızlı otellere varıncaya
kadar insan elinin değdiği her yer coğrafyacı için birer mekândır. Yıllardır özellikle yerleşme coğrafyası, ekonomik coğrafya, kültür
coğrafyası ve siyasi coğrafya alanında çalışan pek çok coğrafyacının; arazi
107
Prof. Dr. ERDAL AKPINAR
kullanımı, şehir plânlaması, mekân organizasyonu, mekân tasarımı ve mekân
analizi gibi konulara yoğunlaştığı görülmektedir. Hartshorne, Campbell, Christaller, Gottmann, Lacoste, Harris ve Harvey bu isimlerden sadece birkaçıdır. Bizde ise Tümertekin, Özgüç ve Arı gibi coğrafyacılar ön plâna çıkmaktadır. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde ve
Çin’de mekân tartışmaları âdeta coğrafyanın merkezine oturmuştur. Şunu da
belirtmek gerekir ki, bu konudaki araştırmalar ve tartışmalar sadece coğrafyayla ve coğrafyacılarla sınırlı değildir. Örneğin Gottdiener, Mekân Kuramı
Üzerine Bir Tartışma: Kentsel Praksise Doğru adlı makalesinde, Castells ve
Lefebvre arasında geçen “Mekânın Marksist Çözümleme Açısından Önemi”
konulu tartışmayı ele alır.
108
Castells’in Urban Questions (Şehir Sorunları) kitabının 8. Bölümü
(Mekân Kuramı Üzerine Tartışma) etrafında şekillenen bu tartışma, mekân
olgusuna Marksist filozofların nasıl baktıklarını göstermesi bakımından
öğreticidir. 1991 yılında ölen Fransız filozof Lefebvre, geçen yüzyılın önemli mekân kuramcılarından biri olarak tarihe geçmiştir. Literatürde üzerinde
önemle durulan “kent hakkı” kavramı ona aittir. Fakat pek çok konuda olduğu
gibi, mekân konusundaki tartışmalarda öne çıkan isim, Fransız sosyal bilimci Foucault’tur. Özellikle mekân-iktidar ilişkileri üzerine yaptığı saptamalar,
ona mekân kuramcıları arasında ayrı bir değer kazandırmıştır. Hiç şüphesiz
konu mekân olunca, Alman filozof Habermas’ı da unutmamak gerekir. Onun
“kamusal alan” kavramına yüklediği felsefî anlam, mekân analitiği bakımından oldukça mühimdir. “Tarihî bir yapılanma olan kamusal alanın, aile yaşamından, iş dünyasından ve devletten ayrı bir uzam içerdiğini” ileri süren
Habermas, modernitenin bunu yok ettiği düşüncesindedir.
Son yıllarda mekân konusuna bilimsel ve siyasal ilginin giderek artmasını birkaç nedene bağlamak mümkündür. Birincisi yaşadığımız gezegende
yerleşim alanlarının sınırlı oluşudur. Bu sınırlar son birkaç yüzyılda yatay ve
dikey olarak nispeten genişlese de, bu durum nüfusun katlanarak büyümesi karşısında fazla bir anlam ifade etmemektedir. Bu ise başta kentler olmak
üzere arazinin maddi değerini doğal olarak artırmaktadır. Bir yandan doğal
ortamlarda yeni yerleşim alanları açılırken, bir yandan da meskûn alanlar daha
yoğun bir şekilde yeniden tasarlanmakta ve kullanılmaktadır. İkincisi, başta
artan nüfus ve değişen ekonomik yapı olmak üzere pek çok faktör yeryüzünde
nüfusun ve yerleşmenin dağılımında köklü değişikliklere yol açmıştır. Nüfus,
sanayi devrimiyle birlikte kentlere toplanmaya başlamış, bu durum bilgi çağına geçişle birlikte daha da hızlanmıştır. Dolayısıyla en azından dünyanın
sanayileşen kesiminde kadim yaşam biçimlerinden ve uygarlıklarından kopuk, şehir eksenli modern bir hayat ve medeniyet teşekkül etmiştir. Bu durum
insan-mekân ilişkisinin seyrini radikal bir şekilde değiştirmiştir. Üçüncüsü,
AKRA KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ
Resim: Şehir plânı. Kadim zamanların mekânı, insan ve tarih tarafından toprağı incitmeden bir dantel inceliğinde yavaş yavaş örülürdü. Modern zamanların mekânı sadece teknik
bir tasarımdan ibaret
başta şehirler olmak üzere yeryüzünün giderek çok daha karmaşık, fonksiyonel ve fizyonomik bakımdan çok daha hızlı değişen bir yapıya bürünmesidir.
Örneğin metropoller, Ortaçağ’ın nispeten durağan şehirlerinden farklı olarak neredeyse günübirlik şekil değiştirmektedir. Gelişimin ve değişimin dinamiği
olarak görülen bilim, günümüz dünyasındaki mekânsal değişimlerin hızına
erişmede ve onu anlamlandırmada neredeyse zorlanır hâle gelmiştir. Dördüncüsü, yaşadığımız çağda mekân politiğin, kapitalist ekonomik düzenin sürdürülebilirliği bakımından temel bir enstrüman oluşudur. Bu husus üzerinde
Marksist kuramcılar hassasiyetle durmakta, şehir ve mekân plânlamalarında
kapitalist süreçlerin temel belirleyici olduğunu iddia etmektedirler. Beşincisi
ise modern dönemlerde devletin, gücün ve iktidarın mekânla çok daha fazla
ilgili hâle gelmesidir. Günümüzde mekânın örgütlenmesi, kullanımı ve paylaşımı yerel, ulusal ve küresel ölçekte güç ve iktidar mücadelesinin en önemli
belirleyicileridir. İktidarın tesisi ve devamı, mekâna ne ölçüde hâkim olunduğuyla yakından ilişkilidir. Mekânın politik oluşu tartışmasız bir gerçektir. Yeryüzü coğrafyası,
üzerinde siyasi organizasyonların, en yalın hâliyle de olsa devletlerin teşekkül
ettiği kadim zamanlardan beri az ya da çok politiktir. Çünkü üzerinde egemen
olan ve onu organize eden devletlerin bizatihi kendileri politiktir. Gerçekten
109
Prof. Dr. ERDAL AKPINAR
de herhangi bir gücün/iktidarın egemenliğinde olup da apolitik kalabilen bir
mekândan bahsetmek pek mümkün değildir. Dolayısıyla bu tartışma yersizdir. Bununla birlikte politikanın kimliği, niteliği ve etkinlik derecesi üzerinde durmak mümkündür. Mekânın nasıl organize edildiği, kimler tarafından
paylaşıldığı, sembollerin ve kutsalların nerelere ve ne şekilde yerleştirildiği,
üzerinde gücün ve otoritenin hangi mekânsal enstrümanlar ile tesis edildiği
ve sürdürüldüğü iktidarın politik ve ideolojik yapısıyla yakından ilişkilidir.
Roma İmparatorluğu’nda o geniş coğrafyayı bir ağ gibi saran bütün yolların Roma’ya çıkışı kadar, kadim başkentlerde bütün yolların kralın sarayına,
siyasetin meydanına çıkmasının elbette politik bir anlamı vardı. Makedonyalı İskender’in Doğu Akdeniz’den başlayıp Hindistan’a kadar uzanan geniş
coğrafyada onlarca İskender şehri kurması ile Mezopotamya ve Suriye’yi
fetheden Müslüman Arapların aralarında Bağdat ve Samarra’nın da bulunduğu yeni yerleşimler tesis etmelerini ve buralara savaşçılar yerleştirmelerini
benzer politik endişelerin, mekânı elde tutma ve genişletme politikalarının
doğal sonucu olarak görmek gerekir. Nitekim adı geçen iktidarlar, bu ordugâh
şehirleri sayesinde mekân üzerinde yayılmış ve egemen olmuşlardır. 110
Resim: Samarra. Fetihle doğan şehir. Abbasiler döneminde ordugâh şehri olarak kurulmuş ve sonraları kısa bir süre başkentlik de yapmıştır
AKRA KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ
Mekân-iktidar ilişkisini anlamak için bakılması gereken en güzel örnekler, hiç şüphesiz çeşitli nedenlerle el değiştiren ve uzun süre işgal edilen
şehirler ile sömürgeleştirilen ülkelerdir. Birincisine en güzel örnek, İstanbul
ve Bursa’dır. Mekânsal olarak Doğu Roma’nın ve Ortodoks Hristiyanlığın
bütün sembollerini üzerinde toplayan bu kadim şehirler, Osmanlı iktidarında kısa bir zaman dilimi içerisinde birer İslam şehrine dönüşmüşlerdir. Buna
karşın Buhara, Semerkant ve Bakü gibi Müslüman Türk şehirleri, Sovyet egemenliği sırasında Marksist ideolojinin ve sosyalist üretim tarzının etkisiyle
geçmişe ait milli ve dini izler silinmek suretiyle Sovyetleştirilmiştir. Özellikle
Fransa ve İngiltere gibi sömürgecilikte deneyimli devletler tarafından ele geçirilen ülkelerde ise tarihî şehirler ve yerler genellikle yok edilmiş veya geri
bırakılmış, alternatif olarak sömürgeci güçlerin kültürlerini ve iktidarlarını üst
bir bakışla dayatan yeni şehirler ve mekânlar inşa edilmiştir. Harita üzerinde
Afrika kıtasında isimleri İngilizce, Fransızca ve Portekizce olan yüzlerce yeni
yerleşmeye rastlamamız bu yüzdendir.
111
Resim: Pompaide antik bir Roma yolu. Bütün yollar Roma’ya çıkar. Mekânın temel
unsurlarından olan yollar, ulaşımın olduğu kadar, hâkimiyetin de vasıtalarıdır.
Şüphesiz ki günümüzde mekân politiğin daha fazla üzerinde
yoğunlaştığı husus; bir ülkenin, hatta bir şehrin kendi içinde yaşadığı iktidarmekân ilişkisidir. Örneğin 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından Sovyetler
Birliği’nin Moskova’da Kızıl Meydan merkezli ideolojik kimliği ağır basan
Prof. Dr. ERDAL AKPINAR
112
bir başkent organize etmesi, gerek Rusların ağırlıkta olduğu merkezi Rus
şehirlerinin, gerekse Rus olmayan nüfusun çoğunluğu oluşturduğu periferideki şehirlerin ve hatta kırsal yerleşmelerin ideolojik kalıplarla ve sembollerle Sovyet tarzı biçiminde yeniden inşa edilmeleri iktidarın bir devrimle el
değiştirmesinin mekânsal etkilerini yansıtan ilginç deneyimlerdir. Yine Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Ankara’da bir başkent ihdas etmesi, başta Ankara ve İstanbul olmak
üzere hemen bütün şehirlerin merkezlerinde isimleri çoğunlukla “Cumhuriyet
Meydanı” olan anıtların ve heykellerin yükseldiği meydanların tesis edilmesi, genellikle hükümet konağı, kültür merkezi ve diğer kamu binalarının bu
meydanların çevresinde toplanması, şehir içi ana arterlerin buralarda düğümlenmesi gibi düzenlemeler, döneme mührünü vuran devletçi ve merkeziyetçi
ideolojik yapının mekânsal yansımalarıdır. Bu değişim aynı zamanda İslami
kültürün ve ekonomik düzenin mekânsal göstergeleri sayılan cami, hamam
ve çarşı merkezli Osmanlı şehirlerinden ve gelenekten kopuşu ifade eder. Diğer yandan yeni Cumhuriyet, Osmanlı’dan devreden geniş vakıf arazilerini ve
mülklerini büyük ölçüde kamulaştırmak ve hazine ağırlıklı mülkiyet mevzuatını kamu lehine daha da güçlendirmek suretiyle iktidarın mekân ve ekonomi
üzerindeki baskısını iyice artırmıştır. Bu baskı 1950’li yıllara, yani Demokrat
Parti iktidarına kadar artarak sürmüştür.
Resim: Kızıl Meydan. XX. Yüzyıla yön veren bir devrimin mekânsal izdüşümü. Lenin’in
mozolesinin de bulunduğu meydan, Unesco tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır
AKRA KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ
Resim: Taksim Cumhuriyet Meydanı. Paylaşılamayan bir mekân. Geçmişte Galata-Beyoğlu suyunun taksim edildiği, yani paylaşıldığı yer olsa da, bugün paylaşılamıyor. Bir camiye
tahammül edemeyecek kadar paylaşımdan nefret edenler var.
Türkiye’de bir kısım kesintiler ve ara dönemler dışında 1950’li yıllardan sonra mekân üzerinde ideolojik baskılar azaldığı gibi, gerek kültürel, gerekse ekonomik bakımdan halkın yararına sayılabilecek uygulamalar yaygınlaşmıştır. Nitekim nüfusun hızla büyümesine ve plânsız şehirleşmeye karşın,
konut ve mülk sahibi olanların sayısı dikkate değer ölçüde artmıştır. Bu durum
2000’li yıllarda çok daha belirginleşmiş, özellikle şehirlerde mekânsal genişlemeden ve değer artışından kaynaklanan zenginliğin paylaşımı noktasında
olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Kentlerimiz büyümüş ve zenginleşmiştir. Bundan geniş halk kesimleri de büyük ölçüde yararlanmışlardır. Batı ülkelerinde
neoliberal politikaların etkisiyle şehirlerin giderek şirketlerin egemenliğine
girdiği ve halkın malını mülkünü yitirdiği bir dönemde, Türkiye’de mülkiyetin ve refahın çok daha fazla tabana yayılıyor olması dikkat çekicidir. Kanaatimize göre başta Harvey olmak üzere bir kısım Marksist coğrafyacılar
ve ekonomistler ülkemize özgü bu durumu ideolojik bakış açısının etkisiyle
doğru analiz edememekte ya da etmemektedirler. Konuyla yakından ilgili ve güncel olması nedeniyle son aylarda Gezi
113
Prof. Dr. ERDAL AKPINAR
114
Parkı/Taksim Meydanı etrafında başlayan ve Türkiye’ye yayılan tartışmalara
da değinmek gerekir. Öncelikle belirtmeliyiz ki, olup bitenleri hükümetin ekonomi politikalarına tepki olarak açıklamaya çalışmanın kayda değer bilimsel
bir dayanağı yoktur. Esasen hükümet, halk iradesine dayalı bir iktidar olmanın doğal sonucu olarak, Taksim’de mekân politiğin gereklerini yerine getirmeye çalışmaktadır. İstanbul’un fethinden sonra neredeyse hiç dokunulmayan
Taksim, Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerinde gayrimüslim nüfusun
ve onlara ait mekânların yoğunlaştığı bir semt hâlini almıştır. Özellikle İstiklal
Caddesi; pek çok Avrupa ülkesinin büyükelçilik binası, yabancı okullar, kiliseler ve sinagoglar, Levantenlere ait işyerleri sayesinde hem mimari, hem de
sosyal ve kültürel bakımdan ayrı bir dünyaya dönüşmüştür. Âdeta aynı şehir
içerisinde keskin hatlarla birbirinden ayrılan, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” isimli eserinde incelikle işlediği iki farklı İstanbul ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın çöküş sürecinde giderek belirginleşen bu farklılaşma, zamanla ayrı bir
kimliğe bürünmüştür. İstanbul’un bütün eski semtlerinde başta camiler olmak
üzere türbeler, medreseler ve diğer kültürel yapılar vasıtasıyla mekâna hâkim
olan İslam mimarisi, Taksim’de görünmez. Bu durum, Cumhuriyetin ilk yıllarında modernleşmeyi milli ve manevi değerleri kamusal hayatın dışında tutma ve batılılaşma olarak algılayan iktidarların kültür politikalarıyla daha da
perçinlenmiştir. Örneğin Taksim Cumhuriyet Meydanı; binlerce yıllık geçmişi
olan medeniyetimizin derinliğinden, ruhundan ve havasından tamamen yoksun
bir alan olarak şekillendirilmiştir. Esasen Fatih-Harbiye ikilemi milli ve İslami
Resim: Tarihi Yarımada. Kadim zamanların mekânı
AKRA KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ
hassasiyetin yeniden canlandığı çok partili dönemden itibaren temel bir kültür
sorunu olarak sürekli gündemdedir. 1960’lı yılların ikinci yarısında başlatılan
ve sonraki yıllarda zaman zaman gündeme gelen buraya hiç değilse bir cami
inşa edilmesi çabaları çeşitli nedenlerle akamete uğramış, sonuca ulaşmamıştır.
Taksim Meydanı 1977’nin kanlı 1 Mayıs olaylarının ardından ise yeni bir
ideolojik kimlik kazanmış, sol kesimler tarafından âdeta mitleştirilmiştir. Anlaşılan odur ki, son zamanlarda Türkiye’de, özellikle de İstanbul’da mekân politik ekseninde sürdürülen güç mücadelesi Taksim’e odaklanmıştır. Mücadelenin ülke içerisindeki başlıca taraftarları fraksiyonel sol
hareketler, Kemalistler, liberaller ve muhafazakârlardır. Ayrıca genelde Türkiye’nin, özelde ise İstanbul’un Müslüman Türkler tarafından fethedilmesini yüzyıllardır içine sindiremeyen bir kısım batılı odaklar da bu mücadelede
liberallerin yanında saf tutmaktadır. Esasen fraksiyonel solun mekân politik
konularında nostaljik ve romantik olmanın dışında reel bir projesi yoktur.
Zihinsel kodları 1940’lı yıllarda donakalmış Kemalistler ise halkın iradesini
hiçe sayan jakoben modernist alışkanlıklarını sürdürme çabasındalar. Diğer
yandan bu ülkeye dair fazla bir endişeleri olmayan liberallerimizin Taksim
algıları, maalesef buranın daha rahat nasıl tüketileceği ve pazarlanacağı hesabından öteye gidememektedir. Buna karşın ülke nüfusunun ekseriyetini
oluşturan ve halkın iradesiyle iktidarda olan muhafazakârlar ise İstanbul’un
ve İstanbullunun Müslümanlığından hareketle, medeniyetimizi yeniden inşa
etme projesi çerçevesinde, Taksim’de değer eksenli yeni bir mekânsal dönüşüm talep etmekteler. Kanaatimize göre bu sembolleşmiş mekân üzerinde
mimarimizin çok daha etkin ve görünür kılınmasına yönelik bu talep; tarihi, hukuki, kültürel ve demokratik bakımdan son derece haklıdır ve yerindedir. 115
Download

Akra Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi