Psikoterapide Bütünleşme Dergisi
www.apa.org/pubs/journals/int
http://yayin.psikoterapi.com/psikoterapi-enstitusu-yayinlari/sureli-yayinlar
24. Cilt, 2. Sayı
Haziran 2014
©2014
American
Psychological Association
İÇİNDEKİLER
Psikoterapinin Evriminde Tek Parçalı Düşüncenin Günahları ve Sevapları
Aner Govrin ...................................................................................................................123
ELEŞTİRİ: Tek Yönelimin Destekçilerinin Bilime ve Hastaların Sağlığına
Faydası Bütünleşmecilerden Daha Az Olabilir: Govrin’e (2014) Yanıt
Giancarlo Dimaggio, Paul H. Lysaker ........................................................................ 140
ELEŞTİRİ: Kuramsal Köktenciliğin Sınırları Üzerine
Paul L. Wachtel ............................................................................................................ 145
Otizmli Çocuklarda Sanat Terapisi Yoluyla Bağlanmayı Kolaylaştırmak:
Bir Vaka Çalışması
Huma Durrani ............................................................................................................... 151
Ergenlerde Eşzamanlı Görülen Depresyon ve Madde Kullanım Bozuklukları:
Tedavi Sırasında Ödüllendirmeye Yanıt Vermenin İncelenmesi
Kathryn D. Boger, Randy P. Auerbach, Pia Pechtel, Alisa B. Busch,
Shelly F. Greenfield, Diego A. Pizzagalli ..................................................................... 166
Terapideki Değişime Hastanın Bakışı: Psikoterapi Araştırmasında
Değişim Aşamaları ve Genel Değişim Mekanizmaları Arasındaki
İlişkilerin İncelenmesi
Johannes Mander, Andreas Wittorf, Stefan Klingberg,
Martin Teufel, Stephan Zipfel, Isa Sammet ................................................................ 184
Bireysel Psikoterapi için Anahtar Stratejiler Eğitimi:
Çok Kuramlı Uygulamaya Bir Giriş
Jeff E. Harris, Leslie J. Kelley, Elizabeth L. Campbell, and Erin S. Hammond.......... 205
KİTAP İNCELEME
Jeffrey Magnavita ve Jack Anchin ............................................................................... 225
SUNUŞ
Yüz yılı aşkın süredir psikoterapi yoğun bir şekilde bilimin gündemindedir.
Yüz yıllık psikoterapi tarihinde 400’e yakın teknik yaklaşımın birtakım ruhsal
rahatsızlıkların tedavisinde kullanıldığına dair kanıtlar mevcuttur. Belirli kaynaklardan beslendiğini düşündüğümüz bu terapötik yaklaşım tarzlarının her biri
diğerinden daha üstün ve etkili olduğu iddiasıyla ortaya çıkmakta, bir nevi terapiler savaşı diyebileceğimiz bir alan yaratmaktadır.
Bir grup bilim adamı, 30 yıl kadar önce, Amerikan Psikoloji Birliği’nin (APA)
altında psikoterapilerin bütünleşmesine yönelik araştırmalara odaklanmak üzere
bir oluşum gerçekleştirdiler. APA’ya bağlı olarak kurulan Psikoterapide Bütünleşme Araştırmaları Derneği (SEPI) tarafından çıkarılan elinizdeki bu dergi 30 yıla yakın geçmişiyle psikoterapilerde etkin olan faktörlerin kanıta dayalı bir şekilde ortaya çıkarılması, çok sayıda psikoterapi ekolünün özünde yatan ortak faktörlerin bilimsel gerçeklere dayanarak bulunmasına yönelik bir gayretin temsilidir.
Biz de Türkiye’de Psikoterapi Enstitüsü olarak farklı farklı psikoterapi ekollerinin birbirleriyle terapi savaşı yapması yerine insana yararlı olan yönlerinin bilimsel kanıtlarla ortaya konması ve etkililiğin anlaşılması ve bununla ilgili karşılaştırmalı çalışmaların yapılması yönünde adımları teşvik etmek amacıyla Türkiye’deki bilim ve psikoterapi dünyasını bilgilendirmek istedik. Bu konuda en güzel bilimsel köprünün SEPI dergisinin Türkçeye kazandırılması olduğunu düşündük. Amerikan Psikoloji Birliği’yle zaman içinde kurmuş olduğumuz işbirliğine dayalı ilişkiler, bu bilimsel yayının Türkiye’de Psikoterapi Enstitüsü bünyesinde yayımlanmasını sağlarken, bu süreçte aynı oluşum içinde yer alan değerli
bilim adamlarımızı atölye çalışmaları ve uzun süreli eğitimlerle enstitümüzde
misafir etme imkanına sahip olduk. Onlarla kurduğumuz yakın temaslar çerçevesinde, SEPI dergisinin editörler kurulunda görev alan bu değerli bilim adamlarının çalışmaları bizlere ışık tuttu.
Amerikan Psikoloji Birliği ile kurmuş olduğunuz ilişkileri daha da sıkılaştırmak, psikoterapi ağırlıklı süreli ve kalıcı yayınları Türkçe’ye kazandırılması konusunda yaptığımız girişimleri içtenlikle teşvik eden, SEPI ve APA yönetim kurullarındaki müzakereler esnasında daha önce denenmemiş olan bu projenin hayat bulmasına destek veren sayın Golan Shahar, Kenneth Levy ve George Stricker’a teşekkürlerimizi ifade etmek isterim.
Hem Psikoterapi Enstitüsü Derneği hem de Psikoterapi Enstitüsü Ltd. Şti. ile
yapılan karşılıklı anlaşmalar sonucunda elinize ulaşan bu derginin 2014 yılının 2.
sayısında yer alan bütüncül psikoterapiye otizmli çocuklarda sanat terapisi, ergenlerde depresyon ve madde kullanım bozuklukları, psikoterapide değişim mekanizmaları ve çok kuramlı psikoterapi eğitimi açılarından odaklanan son derece
faydalı ve yenilikçi makalelerin sizlerin de ufkunu açacağına inanıyorum.
Bu derginin hazırlanmasında emeği geçen, aracılık eden tüm personelime ve
çalışma arkadaşlarıma teşekkür ediyor ve sizden bu konudaki desteklerinizi bekliyoruz.
Dileğimiz, psikoterapide gelinen son noktayı yakından takip edebilmek adına
dünyayla bağlarımızı güçlendirmek açısından diğer süreli yayınların tıpkıbasımlarının da Türkiye’ye taşınmasıdır.
Saygılarımla,
Tahir ÖZAKKAŞ
Psikoterapi Enstitüsü
Başkanı
Psikoterapinin Evriminde Tek Parçalı Düşüncenin
Günahları ve Sevapları
Aner Govrin
Bar-Ilan Üniversitesi
Tek yönelimli (TY) hareketlere (bilişsel-davranışçı terapi [BDT], psikodinamikler, Geştalt vs.) sadık psikoterapistler genelde komşu terapi “kültürlerine”
üstünlük tasladıkları, onları hor gördükleri ve bertaraf ettikleri şeklinde olumsuz ifadelerle anılırlar. Bu görüşün aksine, bu makalede postpozitivist felsefe
kullanılarak TY ile kol kola giren kuramsal köktenciliğin psikoterapi kuramlarının evrimindeki önemli vurgulanmaktadır. Psikoterapinin evrimiyle 19. yüzyıl Sanayi Devrimi’nin keşiflerinin özümlenmesi karşılaştırılarak tek yaklaşıma
sadık kalmanın çeşitli psikoterapi hareketlerine mensup yaratıcıların, geliştiricilerin ve uygulayıcıların girişimlerini ne ölçüde mümkün kıldığı ve teşvik ettiği örneklerle açıklanmaktadır. Bu makale, bütünleşmeci kuramcıları diyalog
ve diyalektiğe dayalı bir bakış açısına kucak açmaya, kuramsal köktenciliğe
dair hoşgörülü bir görüş benimsemeye davet etmektedir. Nihayetinde bu yaklaşımın eğitim, uygulama ve bütünleşme hareketine etkileri tartışılmaktadır.
Anahtar sözcükler: psikoterapide bütünleşme, psikoterapi, psikoterapi tarihi,
psikoterapi kuram ve uygulamaları
*
P
sikoterapi alanı son yirmi-otuz yıldır çarpıcı biçimde değilmiştir.
Geçmişte psikoterapi eğitim ve uygulaması birbirini karşılıklı dışlayan rakip
düşünce ekollerinin kontrolü altındaydı.
Her ekolün kendilerini mutlak şekilde
tek bir psikoterapi yönelimiyle özdeşleştiren kendi destekçileri vardı.
Bu makaleyle ilgili yazışmaların muhatabı Aner
Govrin, The Program for Hermeneutics andCultural
Studies, Department for Interdisciplinary Studies, BarIlan University, Ramat-Gan, Israel. E-posta:
[email protected]
*
Bugün psikoterapide bütünleşme talep eden sesler giderek daha güçlü çıkmaktadır. Doğru, halen çok sayıda psikoterapist tek bir yönelime bağlılığını
korumaktadır. Ancak bütünleşmeye dört
elle sarılanların sayısı da gün geçtikçe
artmakta, üstelik camianın daha da büyük bir kesimi en azından arada bir farklı düşünce ekollerinin yöntemlerini kullandığını kabul etmektedir (Cook, Biyanova, Elhai, Schnurr, & Coyne, 2010).
Bağlamcılık ve çoğulculuğun normatif etkisi nedeniyle tek yönelimcilerin
124
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
bütünleşme hareketi içinde oynadığı
önemli rolün çok yanlış anlaşıldığını öne
sürüyorum.
Tek Yönelimi (TY) dünya görüşü olarak Stephen Pepper’ın görüşüne göre tanımlıyorum. TY, hiçbir konuyu yanıtsız
bırakmayan ve insan davranışına dair
anlamı olan her şeyin yerini bulduğu tek
bir bütünleşik, birleşik toplama dayanarak insanın yaşadığı her türlü sıkıntıyı
hep aynı tarzda çözen düşüncel bir yapıdır. İdeal olarak, TY’nin kapsamı sınırsızdır ve hassasiyeti o kadar yüksektir ki
ruhsal olayların yalnızca kendi dünya
görüşüne uygun yorumlanmasına izin
verir. Uygulamadaysa hiçbir TY bu ideali
karşılayamaz. Her TY özerktir ve kendi
oyun sahasını yaratır. TY’nin politik ve
sosyal bir tarafı da vardır. Her bir TY’nin
o dünya görüşüne tamamen inanan,
onunla özdeşleşen ve çoğu durumda
kendilerini başka TY’lere karşıt olarak
tanımlayan şevkli destekçilerden oluşan
bir topluluğu vardır (Safran & Messer,
1997). Elbette gerçek dünyada işler çok
daha karmaşıktır. Bilişsel-davranışçı terapinin (BDT), psikanalizin vs. pek çok
çeşidi vardır. Bütünleşmecilerin işaret
ettiği gibi, karşıtmış gibi görünen
TY’lerin pek çok benzerliği vardır; rakip
paradigmaların ortak özellikleri “tek” bir
TY’nin farklı biçimlerininkilerden daha
fazladır. Ancak belli bir TY’nin farklı çeşitleri arasındaki benzerlikler onların bir
arada bulunmasını haklı kılar. Bu benzerlikler psişeye dair ortak bir kavramsallaştırmaya dayanır ki bu da dünya görüşünün önemli bir öğesidir.
TY destekçilerinin adı çıkmıştır. Rakip terapi “kültürleri” karşı karşıya geldiğinde sık sık ortaya çıkan üstünlük,
hor görme ve uzak durma hallerinin ötesine geçememekle suçlanırlar (Safran &
Messer, 1997).
Bunu belki de en iyi anlatan Paul
Wachtel olmuştur (2010):
Bu tartışmaları ve bölünmeleri etnik çatışmaya benzetmek faydalı olabilir ... Sahici bilimsel tartışmalar en azından bir
dereceye kadar verilerle uzlaşmaya vardırılabilir, öte yandan etnik ihtilaflar iyiden iyiye “biz” ve “onlar” algısı merkezinde şekillenir. (s.410)
TY eleştirilerinin birden fazla haklı
yanı olsa da, meselenin bütünü doğru
düzgün değerlendirilemeyecek kadar
politik doğruluk gölgesi altında kalmıştır. Yani, insan Wachtel ve başkalarının
anlattığı eksiklikleri doğru bağlamda anladığında, tamamen farklı bir resim ortaya çıkmaktadır. Kurama dair duygusal
özdeşim ve derinden bağlılık, hem inşa
aşamasında hem de psikoterapi ekolünün evrim sürecinde kuramın gelişimi
için hayati öneme sahip olan olumlu
yönler de barındırır.
Bu makalenin amacı, klinisyenleri
bütünleşmeyi ve tek yönelimle özdeşimi
iki farklı düşünsel yaklaşım olarak görmeye ve her ikisinin de mesleğin sağlıklı
gelişimi için gerekli olduğunu kabul etmeye teşvik etmektir.
Bu makalenin içinde yer aldığı mütevazi eleştiri geleneği, dikkati TY’nin
olumsuz yönlerinden olumlu yönlerini
incelemeye
çevirme
çabasındadır.
Govrin (2006) tekçilik ve nesnel hakika-
GOVRIN
tin kuramsal yaratıcılık için gerekli olduğuna, çoğulculuğunsa bir kuramın
özgünlüğünü zayıflattığına işaret etmiştir. Sorenson (2000) psikanalitik camiada “biz” ve “onlar” şeklindeki tek parçalı
görüşün grup birlikteliğini ve grubun
politik gücünü artırdığını göstermiştir.
Bu makale, bu iddiaları tamamlar nitelikte, tekçiliğin psikoterapinin gelişimi
için de gerekli olduğunu ve böyle tek
parçalı düşünme biçiminin bütün bilimsel paradigmaların ortak özelliği olduğunu göstermektedir.
Geliştirmek istediğim sav, dört nokta
üzerinden ilerlemektedir. İlk noktada,
postpozitivist felsefecilerin bilimsel değişim üzerine bazı temel fikirlerinden
yararlanarak tek yönelimli psikoterapiye
mutlak bağlılığın bilimsel olmayan bir
bağlılık olduğunu düşünenlere karşı çıkacağım. Aslında bu felsefeleri göz önüne aldığımızda, tek yönelimli psikoterapinin başka bilimsel kuramlarla aynı şekilde yürütüldüğünü göreceğiz. İkinci
kısımdaki savım, tek yönelime sadık
olanlar o kadar yoğun şekilde tutuculukla ilişkilendirilmektedirler ki meseleye
farklı bir taraftan bakabilmemizi sağlayacak yeni ve yaratıcı bir benzetmeye ihtiyaç vardır. Ben yeni bir TY yaratımını
yeni bir icada benzeterek tekstil, demir,
madencilik, teçhizat ve alet düzeniyle ilgili belli başlı icatların İngiltere’de Sanayi Devrimi sırasında nasıl geliştirildiğiyle
ilgili kıyaslamalarda bulunacağım.
Dördüncü ve son bölümdeyse bütünleşme hareketini çizdiğim evrimsel hatta
konumlandırmaya çalışacak, tek yönelimle özdeşim ve bütünleşme arasındaki
125
önemli karşılıklı bağlantılara işaret edeceğim.
Tek Bir Yönelim ve Post Pozitivist
Bilimsel Değişim Felsefeleri
Wachtel (2010), psikoterapinin ana
kuramlarının potansiyel deneysel gözlem alanlarını sınırlama ve yanlış tanıtmada etkin rol oynadığına inanır. Sonuçta ortaya çıkan bir dizi kendi kendini
gerçekleştiren kehanet olur; kuram el
değmemiş olarak kalır ve savunucuları
tarafından uygulanabilir görülmeye devam eder. Bunun sebebi, sadece kuramı
destekleyen gözlemlerin araştırılması,
kuramı çürütebilecek veya üstünlüğünü
sorgulatabilecek araştırmaların bastırılmasıdır.
Fakat işin aslı, bilimsel kuramların
TY ile bu resimlerde görülenden çok daha fazla ortak noktası vardır. Post pozitivist bilim kuramcıları – Kuhn, Lakatos,
Luaden – bilimin doğasına dair hakim
inanışı kırmış, toplumsal etkenlerin
önemli rol oynadığı yeni ve güçlü bilimsel değişim modelleri önermişlerdir.
Post pozitivist felsefecilere göre, TY topluluklarının hareket biçimi bilimsel kuramlarla çarpıcı benzerlik arz etmektedir.
Bütün post pozitivist bilim felsefelerine göre, bilimsel değişimi anlamanın
en önemli birimleri geniş ölçekli, nispeten uzun ömürlü kavramsal yapılardır.
Post pozitivistler bunlara “paradigmalar,
” “evrensel kuramlar, ” “araştırma gelenekleri” veya “rehber varsayımlar” demektedir. Rehber varsayımlar, bir toplu-
126
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
luğun paylaştığı inanç, değer ve teknikler kümelenmesidir (Kuhn, 1962).
Post pozitivist felsefecilerin temel
savları Lauden (1996) tarafından özetlenmiştir. Bir zamanlar benimsenmiş
olan araştırma gelenekleri veya paradigmalarının sadece yeni deneysel bulguların ortaya çıkardığı soru işaretleri
yüzünden reddedildiği çok nadir görülür
(Lakatos, 1978, s. 37, 65). İşin aslı, paradigmalar bu tür olumsuz, verilere dayalı,
deneysel bulgulara karşı direnir. Geniş
ölçekli kuramlar değerlendirilirken, birbirine karşıt bulgular, düşünüldüğünden
daha az önemli olur. Manevi, öğretisel
ve diğer verilere bağlı olmayan etkenler
bilimsel kuramların ve araştırma geleneklerinin değerlendirmesinde önemli
rol oynar. Bir kuramın değerlendirilmesi
sadece destekleyici verilerle paradigma
veya kuram arasındaki bağlantının incelenmesinden fazlasına karşılık gelir. Bilim insanları belli bir kuramın veya bir
dizi varsayımın artıları eksileri hakkında
çürütülemez sonuçlara varmazlar. Güncel rakip kuramları göz önüne alarak kıyaslamalı değerlendirmelerde bulunurlar. Yeni kuramlar gibi mevcut bilimsel
paradigmalarda yapılan değişiklikler de
rasgele meydana gelen süreçler değildir.
Çoğunlukla araştırma bulgularının veya
öne sürülen bir dizi ilkenin sonucunda
ortaya çıkarlar. İnançlar, değerler ve
tekniklerin oluşturduğu bir kümelenmeye karşı sürekli yeni ve olumsuzlayan veriler çıkar. Akabinde bu tür kümelenmeler baştaki rehber varsayımların bütün
olumlu bulgularını teyit etmez. Bir araştırma geleneğinin yerine bir başkasını
geçirme sürecinde hem artılar hem eksi-
ler vardır. Kuramların teyit edildiği süreçte, çıkarımsal mantığın kuramların
değerlendirilme biçimine dair anladığımız şeyle pek alakası yoktur.
Söylemeye gerek yok ki pozitivist
olmayanlar yanılıyor olabilirler. Popperci görüş ve çalışan çoğu bilim insanının
öne sürdüğü herhangi bir paradigmanın
sınanması için doğrulanması değil çürütülebilir olması temeldir şeklindeki akla
yatkın varsayım hâlâ pek çoğumuza daha ikna edici geliyor olabilir. Ancak
Popper bile “mümkün olduğu sürece bir
kurama takılıp kalan dogmatik tavır hatırı sayılır önem arz eder. Bu tavır olmasa, kuramın gücünü öğrenme fırsatımız
asla olamazdı; sonuçta hiçbir kuram
dünyaya düzen getirme, bizi gelecekteki
olaylara hazırlama, aksi halde gözlemlemeyeceğimiz olaylara dikkatimizi
çekme rolünü yerine getiremezdi.”
(Popper, 1940, s. 27).
Post pozitivist felsefe yoluyla en
azından TY topluluklarının bilimsel topluluklara ilk başta göründüğünden çok
daha benzer olduğunu anlayabiliyoruz.
Mucitler, İnce Ayarcılar ve
Uygulayıcılar
Şu ana kadar, post pozitivist bilim
felsefesine göre, tekçiliğin ve bir yöntemle derinden özdeşim kurmanın pek
çok bilimsel topluluk tarafından ne ölçüde paylaşıldığını gördük. Fakat psikoterapi yöneliminin kuruluşu ve evrimi
bu köklü bağlılıktan ne şekilde faydalanır? Ve bütünleşme hareketinin bu gelişmedeki rolü nedir?
GOVRIN
Bu soruları yanıtlamak için görüşümüzü ve düşünme yetimizi daraltan
zihniyetten kendimizi kurtaracak yeni
bir anlatıya ihtiyacımız vardır. Bu anlatı,
çoğunlukla, ışığın evlatlarıyla (bütünleşme ve çoğulculuğun tarafını tutanlarla) karanlığın evlatları (tek bir yönelime
bağlı kalanlar) arasındaki savaşın bir
başka halidir. Bir başka deyişle, tek yönelime bağlı psikoterapiyi katılık, mezhepçilik ve aşırı tutuculukla aynı kefeye
koymadan düşünemiyoruz. Böyle olası
bir anlatı belki de teknoloji dünyasından
gelebilir.
Sanayi Devrimi, modern tarihte teknolojik ilerleme ve yeniliğin ekonomik
büyümede başlıca rol üstlendiği ilk dönemdi. Yaklaşık yüzyıl boyunca Britanya
yenilikte dünyaya önderlik etti ve ardından hakimiyeti yavaş yavaş söndü. Britanya’nın liderliğinin arkasında ne vardı
ve neden Britanya o kadar uzun zaman
boyunca teknolojik açıdan dünyanın en
ileri ekonomisiydi? Ralf Meisenzahl ve
JoelMokyr’a (2012) göre, Britanya teknolojik gelişimdeki üstünlüğünü işgücünün
yetkinliğine ve özellikle bu dönem boyunca uygulamada teknolojik ilerlemenin dayanak noktası olanlara borçluydu.
Meisenzahl ve Mokyr, Sanayi Devrimi
döneminde yeniliğe hayat veren gözle
görülür üç ayrı faaliyet düzeyi olduğunu
öne sürmüştür. Öncelikle yeni ufukların
kapısını açmaya yardım eden büyün
icatlar ve diğer belli başlı atılımlar vardı.
Yazarlara göre, bunlar iktisat tarihi ders
kitaplarında adı geçen meşhur “başlıca
mucitlerin” yaratımlarıydı. Bir sonraki
düzeyde yer alan sayısız küçük ve orta
“mini icat” mevcut keşifleri artırmış, ha-
127
talarını ayıklamış, yeni uygulamalarla
birleştirmiş ve onlara yeni kullanım
alanları bulmuştur. Bunlar “ince ayarcılar”dı. İnce ayarcıların, yeni geliştirilmiş
alet edevatı çeşit çeşit şartlar altında takabilmesi, işletebilmesi, uyarlayabilmesi
ve onarabilmesi gerekiyordu. Üstelik,
kelimenin tam hakkını verecek şekilde,
ince ayarcılar bir tekniği biraz daha iyileştirip geliştirebiliyordu. Britanya’nın
19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başında yenilik
alanındaki liderliğinde doğrudan payı
olanlar arasında adı en bilinmeyenlerin
oluşturduğu üçüncü gruptaysa kalifiye
ustalar, tesisatçılar, makine operatörleri
ve karmaşık teçhizatı yürütebilen işçiler
yer alıyordu. Bu tür gelişmeler kendi içlerinde “mini icatlar” olarak adlandırılamayabilse de, daha ileri bir yenilik düzeyine doğru gidişe hız kazandırdıkları
aşikârdır.
Meisenzahl ve Mokyr bunlara uygulayıcılar demektedir. İnce ayarcılarla uygulayıcılar arasındaki çizgi bulanıktır;
Sanayi Devrimi’nin büyük mucitlerinden
bazılarının icat, ince ayar ve uygulama
işlerinin hepsini birden kendilerinin
yaptığı da görülmektedir. Fakat o dönemin birinci sınıf usta teknisyenlerinin
büyük çoğunluğu kayda değer bir şey
icat etmemiş ve katkıları tanınmamıştır.
Bütün faaliyet düzeylerini becerebilen
çok az sayıda mucidi saymazsak, ince
ayar ve uygulamayla uğraşanların olağanüstü yetkinliği olmasa, büyük mucitler
de kayda değer bir sonuca varmayan ilginç şeyler geliştirmeye mahkum olurlardı – LeonardodeVinci’nin sayısız özgün yaratımı bunun sadece bir örneğidir.
128
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
Mucidin mali başarısı birçok şeyin
yanı sıra icattaki kusurları bulup düzeltebilecek ince ayarcılar ve icadı inşa edip
faaliyete geçirebilecek uygulayıcılar
bulmasına bağlıydı. Bunun ünlü bir örneğini, buhar makinesinin mucidi James
Watt’ta görebiliriz. Watt’ın başarısı, makinesinin silindirlerini hatasız delebilen
John Wilkinson’a, William Murdoch gibi
birtakım sıra dışı işçiye (Griffiths, 1992),
John Southern ve James Lawson gibi becerikli mühendislere bağlıydı (Roll,
1930/1968, ss. 260–261). Bu ustaların yenilikçi makine kurma ve çalıştırma yeteneği onları sürekli ufak değişiklik ve
ayarlamalar yapmaya götürüyordu ki
bunların da küçük ek yenilikler olarak
görülmesi gerekir.
Sanayi Devrimi boyunca teknolojik
faaliyetin üç düzeyi arasındaki güçlü sinerji Britanya’nın neden bu alanda yükseldiğini anlayabilmemiz için çok önemlidir. Bir icat nerede ve ne zaman yapılmış olursa olsun, yüksek nitelikli işgücü
sayesinde Britanya’da uygulamaya koyulabiliyordu. Britanya daha başlangıçta
herkesi geride bırakabilmesini, mühendis ve teknisyenlerinin ustalıklarıyla
mucitlere verdiği desteğe de borçludur,
zira bu destek olmasa mucitlerin tasarımları belki de hiç gün yüzü görmeyecekti.
Büyük mucitler, ince ayarcılar ve uygulayıcılar arasındaki ayrım çizgisinin
benzerini psikoterapi dünyasında da çizebileceğimizi düşünüyorum. Bu faaliyetlerin her birinde bütünleşme hareketinin rolünü, nerede faydalı olduğunu,
hangi şartlar altında elverişli olmasının
beklenemeyeceğini de anlıyor olacağız.
Bu benzetmeye göre, psikoterapideki
düşünce ekolleri şu şekilde gelişir: bir
veya bir grup mucit psikoterapide yeni
bir yöntem geliştirir ki bu yöntem genelde sınırlı sayıda hastayı içeren kendi
klinik çalışmasıyla şekillenmiştir. Az sayıda psikoterapistten oluşan kısıtlı bir
topluluk, bu yöntemi öğrenir ve kısa sürede şevkle savunmaya başlar. Yöntem
başarılıysa bu başlangıçtaki topluluk genişleyerek dünyaya yayılır. Sistemin
mevcut ve gelecekteki destekçileri temelde iki faaliyet üzerinden çalışmaya
devam eder: (a) yöntemin iyileştirilip geliştirilmesi (ince ayarcılar), böylece daha
geniş bir hasta ve ruhsal rahatsızlık yelpazesine uygulanabilmesi, (b) ders verme, eğitim kurumları açma, dergiler,
konferanslar ve kitaplar (uygulayıcılar)
yoluyla mesleki camia tarafından özümlenmesi.
Göreceğimiz üzere, önde gelen psikoterapi yöntemlerinin her biri pek çok gelişim ve değişimden geçmiştir. Her birinde, mevcut bir yönteme yeni bir açılım öneren ek mucitlerin geliştirdiği yeni yaklaşımlar mevcuttur. Bu yeni açılım
da ayrıca bir icat olarak görülmelidir.
Kaynağını başka önemli atılımlardan
alan belli başlı açılımlar genelde özgün
modeli fazla kısıtlayıcı bularak ona kapsamını zenginleştirecek ve genişletecek
yeni ilkeler ekler. Bu açılımlar her bir TY
içinde meydana gelir.
Aşağıdaki bölümde, Sanayi Devrimi’nin mucitleri, ince ayarcıları ve uygulayıcılarının psikoterapi dünyasındaki
129
GOVRIN
karşılıklarını ortaya koyacak ve çeşitli
yaklaşımlar içindeki evrim sürecini anlatacağım. Ayrıca bütünleşmenin neden
her grubun çalışmalarında mümkün olmadığını ve bütünleşme girişimlerini
hangi evrim aşamasında bekleyebileceğimizi göstereceğim. Aşağıdakiler kesinlikle sistematik olmayıp daha taslak niteliğinde tanımlamalardır ve amacım
güçlü özdeşimlerin ekollerin evrimi için
neden hayati önem taşıdığını anlatmaktır.
Süper Mucitler:
Yeni Bir Dünya Görüşü
Psikoterapide yeni bir icat dediğim
şeyi, kavramsal kökenleri olan, felsefi geleneğe dayanan, psikopatolojiyi ve insanın çektiği acıları yeniden tanımlayan,
genellikle bir psikopatoloji ve gelişim
kuramıyla ve tedavi teknikleriyle desteklenen yeni bir psikoloji olarak tanımlıyorum. Bunun içine, belli başlı psikoterapi
yöntemlerine öncülük eden bütün düşünürler ve onların geliştiricileri girer:
Sigmund Freud ve psikanaliz, Aaron
Beck ve BDT, Fritz Perls ve Geştalt, Carl
Rogers ve Danışan Merkezli Terapi, Salvador Minuchin ve yapısal aile terapisi
bunlardan sadece birkaçıdır. Bu tanıma
göre, yeni bir psikoterapi ekolü, etkili terapi müdahalelerinin derlenmesinden
çok daha fazlasıdır. Her psikoterapi yöntemi, psikoterapi dünyasının “dışında”
geniş bir dünya görüşüne dayanır. Bu
dünya görüşü insanın doğasına dair bir
dizi inancı, felsefeyi, değerleri ve bir üst
kuramı barındırır. Yöntem, hastanın yaşadığı sorunu yeniden tanımlar, hastanın yaşamına dair derinlikli bir alternatif
anlam sunar ve buradan terapideki müdahaleler doğar. Paradoksal olarak, yeni
yöntemin yaratıcılarından pek çoğu bütünleşmeye girişirken kendi dönemlerindeki psikoterapilerden etkilendikleri
düşünüyorlardı. Bazen yeni icat mevcut
psikoterapiye verilen bir karşılık oldu;
bazen de diğer psikoterapilerin fikirlerini içine alıp onlara yeni bir anlam veriyordu. Örneğin, bedensel ve duyumsal
farkındalığı vurgulayan grup ve aile yaklaşımlarından önde gelen pek çok isim
psikanalitik eğitim temelinden geliyordu. Bir açıdan, onların çalışmaları psikodinamik düşünceden sürgün veren bir
filiz gibi görülebilir; artık kökeninden
bağımsız hale gelmiştir ve ana kurama
meydan okumaktadır (Wachtel, 1997).
BDT’nin kurucusu olan Aaron Beck de
bir diğer örnektir. Beck, psikanaliz eğitimi almıştır. Beck, çeşitli dinamik terapilerin kavramlarını vaka formülasyonu
ve tedavi planlaması için temel olarak
kullanmıştır; sadece bunların vakanın
verilerinde bulunan kanıtlara dayanması
gerekiyordu. Beck, bir ürün üreten bütünleşmeciye klasik bir örnektir. Beck,
yazılarının çoğunda psikanalist yaklaşımla arasına mesafe koysa da, 2000 yılında kendinden “gizli psikanalist” diye
bahsederek
bunu
doğrulamıştır
(Edwards & Arntz, 2012).
Klasik İnce Ayarcılar
Klasik ince ayarcılar, mevcut bir TY
içerisinde yeni ve yaratıcı kuramsal kavramsallaştırmalardan sorumludur. Bir
yönteme bağlıdırlar ve özdeşim kurdukları kuramsal çerçeve dahilinde bu yöntemi geliştirirler. Pek çok dergi bu tür
130
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
makalelerle doludur. Kuramların çok
geniş olduğu düşünüldüğünde, yöntemin mucidi, kuramın sınırlı sayıda uygulamış olduğu anahtar ilkeleriyle ilgilidir.
Bunun ardından, ince ayarcıların ortaya
koyduğu zahmetli angarya iş gelir; yaklaşımın kurucusunun çeşitli ilkelerini
farklı türde sorunları, hasta gruplarını ve
yeni terapötik müdahaleleri kapsayacak
şekilde genişletilmesi amaçlanır. Şu örneği ele alalım. Psikanaliz uzatıldığında
ve haftada 4-5 seans yapılmasını gerektirdiğinde, James Mann gibi psikiyatristler çıkıp psikanalitik yöntemi geliştirerek devlet hastanesinde de uygulanabilecek 12 seanstan oluşan daha kısa süreli
bir terapi ortaya koyacaklardır (Mann,
1973).
Davranışçı
kuramın
ilkeleri
1950’lerde ilk kez yayımlandıktan sonra
1960’larda davranışçı kurama olan buydu. 1958-1965 yılları arasında yayımlanan
altı kitap, öğrenmeye dayalı terapi modelini ilerletmede kesinlikle önemli rol
oynadı (O’Donohue, 2009). Bunlardan
ilki James Wolpe’un Psychotherapy by
Reciprocal Inhibition (Karşılıklı Ketlenmeyle Psikoterapi) (1958) adlı kitabıydı;
bunu iki yıl sonra yayımlanan Hans Eysenck’in Behavior Therapy and the Neuroses (Davranış Terapisi ve Nevrozlar)
(1960) kitabı izledi. Ardından çok geçmeden arka arkaya Cyril M. Franksın
Conditioning Techniques in Clinical Practice and Research (Klinik Uygulama ve
Araştırmada Şartlandırma Teknikleri)
(1964); Eysenck’in Experiments in Behavior Therapy (Davranış Terapisinde Deneyler) (1964); Krasner ve Ullmann’ın iki
ciltlik Case Studies in Behavior Modifica-
tion (Davranış Değiştirme Vaka Çalışmaları) (1965) ve Research in Behavior Modification (Davranış Değiştirme Araştırmaları) (1965) adlı kitapları yayımlandı.
Bu altı eserin her birinde geniş kapsamlı
vaka incelemeleri, derinlemesine araştırmalar ve özgün modelin kapsamını
epey genişleten kuramsal çözümlemeler
yer alıyordu. Şartlı pekiştirme, modelleme, genelleştirme ve ayrım yapma, doyum teknikleri, cezalandırma, pekiştirme programlarının etkileri ve markayla
ödüllendirme yöntemleri bu altı yayında
araştırılmıştı.
Arada bir ince ayarcıların kendi aralarında anlaşmazlıklar baş gösterdiğinde
ayrılıp alt gruplara katıldıkları olur. Örneğin, B. F. Skinner’dan etkilenenler
zaman zaman kendilerini işlemsel olmayan ilkelerden etkilenenlerden, özellikle
de şartlandırmacı olmayan faktörlerden
etkilenenlerden ayırmaya çalışmışlardır
(O’Donohue, 2009).
İnce ayarcılar neredeyse her zaman
yöntemi önemli ölçüde değiştirirken bazıları kendi yöntemlerini geliştirir. Bazen ince ayarcıların yeni ilkelerinin daha
etkili veya daha ikna edici olduğu ortaya
çıkar. Bu ince ayarcılar genelde geleneksel sadık takipçilerin şiddetli muhalefetiyle karşılaşır. Başta topluluğun sadece
birkaç üyesi başka yola sapar, ardından
daha fazlası aidiyetini ortaya koyar. Bu
olgu diğer bilimlerde de meydana gelir
(Kuhn, 1962). Örneğin, psikanalizdeki
ince ayarcılar genelde ana akım psikanaliz veya Freud’un kendisi tarafından
reddedilmiştir. Dışarıdan biri Freud’u,
Adler’i, Jung’u, Sullivan’ı ve başka pek
GOVRIN
çoklarını psikodinamik terapist olarak
tanımlayabilir ancak bu alt kuramlarla
ana akım psikanaliz arasındaki hizipleşme uzlaştırılamaz olarak kalır.
Bu bütün bir topluluğun eski ilkelerini terk ederek yenilerine dönmesine
yol açabilir. Aslında ister psikanaliz ister
geştalt ister kişi merkezli terapi ister
BDT ister aile terapisi olsun, belli başlı
psikoterapi yöntemlerinin hiçbiri kurucularının geliştirdiği temel ilkelere göre
işlemez.
Uygulayıcılar:
Sessiz ama Elzem Bir Varlık
Yeni bir psikoterapi yaklaşımı, sahada onu uygulayacak, yayacak, eğitim ve
araştırma kurumları kuracak, onun hakkında yazacak, konferanslar düzenleyecek, dergiler ve internet web siteleri
oluşturacak ve öğrenmeye hevesli çok
sayıda başka psikoterapiste onu aktaracak psikoterapistler olmadan filizlenemez. Bunlar yöntemin uygulayıcıları,
onun mesajını üniversitelerdeki klinik
eğitim programları, psikoterapi okulları,
yöntemi öğreten enstitüler veya özel
atölye çalışmaları yoluyla dünya çapında
psikoterapi camiasına taşıyanlardır.
Uygulayıcıların mevcut teoriye karşı
istekli ve sadık olmaları, onu derinlemesine anlamaları zorunluyken, yaratıcı
olmaları beklenmez.
İnce ayarcılarla uygulayıcılar arasındaki çizgi bulanıktır ama en azından yeni kavramlar veya teknikler yahut özgün
teorinin yeni klinik olguları kapsayacak
şekilde açımlanması açıkça yaratıcılığa
işaret eder.
131
Yeni yöntemin uygulayıcıları olan ilk
nesil psikoterapistler özellikle önemlidir,
çünkü yöntemi öğretmekle kalmaz, yayarlar da. Bu birinci nesil sayesinde yeni
yaklaşım kök salar, geniş kitlelere tanıtılır ve çok sayıda psikoterapisti etkiler.
Bu ilk yıllarda sistem özellikle uygulayıcılara bağımlıdır.
Bazen uygulayıcı, mucidin özgün fikirlerini mucidin kendisinden çok daha
açık, akıcı ve anlaşılır şekilde açıklar.
Hannah Segal’in Melanie Klein için yaptığı budur. Segal’in ilk kitabı olan Introduction to the Work of Melanie Klein
(Melanie Klein’in Çalışmalarına Giriş)
(1964) Klein’in fikirlerinin Segal’in kendi
hastalarından gelen klinik malzeme üzerinden anlatıldığı bir çalışmadır ve halen
Kleinci kuramın standart ders kitabı olarak kabul edilmektedir.
Paul Goodman da Geştalt teorisi için
aynı rolü oynamıştır. Geştalt Terapisi’yle
sonuçlanan fikirlerin kaynağı Fritz ve
Laura Perls olsa da, Perls’in ilk düşüncelerine dayanan Excitement and growth in
the human personality (İnsanın kişiliğinde uyarılma ve büyüme) (Perls, Hefferline & Goodman, 1951) adlı kitabıyla kuramsal malzemenin çoğunu yazmış olan
Paul Goodman’dır.
Uygulamanın büyük bir bölümü de
kurama şevkle sadık kalanların fikirleri
yayması yoluyla gerçekleşir.
Yeni bir psikoterapinin alanda önem
kazanabilmesi için, o veya bu şekilde,
yaratıldığı ülkenin sınırlarının ötesine
geçmesi gerekir. Geştalt için bu
1960’larda meydana geldi. 1960 yılı itibariyle, Perls, James Simkin ile işbirliği ha-
132
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
lindeydi ve bir yıl içinde iki eğitim grubu
kurulmuştu. Batı Yakası’nda kurulan eğitim enstitüleri Gestalt Institute of San
Francisco ve Gestalt Therapy Institute of
Los Angeles idi. İki enstitüde eğitim verenler (Walter Kempler, Robert Resnick,
Janer Rainwater, Gery Yontef, Jerry Kogan, Claudio Naranjo vs.) Geştalt terapisinin söylediklerini Meksika’ya, Güney
Amerika’ya ve nihayetinde dünyaya duyurdular.
Uygulayıcılar, yöntemin kurumsallaştığı aşamada yöntemi yaymak için enstitüler ve eğitim merkezleri kurmaktan da
sorumludurlar.
Yirminci yüzyılın sonlarında, öyle veya böyle Geştalt Terapisinin yayılmasını
amaçlayan büyük örgütlenmeler sahneye çıktı. Bunun başlıca örnekleri The Association for the advancement of Gestalt
Therapy (AAGT), The European Association for Gestalt Therapy (EAGT), ve International Gestalt Therapy Association
(IGTA) şeklindedir. Geştalt Dergisi ilk
olarak 1978 yılında yayımlandı ve tamamen Geştalt kuramına ve uygulamasına
odaklanan ilk dergi oldu. Bugün sadece
İngilizcede 11 mesleki dergi bulunmaktadır.
Süper Mucitler, İnce Ayarcılar,
Uygulayıcılar ve Bütünleşme
Mucitler, ince ayarcılar ve uygulayıcılar tek bir yönelimi olan, o fikri ilerletmek ve başkalarına miras bırakmakla ilgilenen psikoterapistlerdir. Kendi tek
yönelimlerinin yenilikçiliğine ve özgünlüğüne inanırlar. Kesin bir dünya görüşünü savunur ve onun değerlerine ina-
nırlar, bu nedenle bütünleşmeye girişmeleri muhtemel değildir.
Klasik ince ayarcıların en büyük çabası klinik olguları birbiri ardına kontrol
altına almak ve kuramı bunların her birine uygulamak yönündedir. Belli bir
bozukluğu tedavisinde daha etkili bir alternatif yöntem olduğunu fark ettiklerinde, bu onları kendi yöntemlerini daha
da geliştirmeye itecektir. Uygulayıcıların
amacı, içinden geldikleri psikoterapi
yöntemini ilerletmektir. Bunu yaparken
inanç, şevk ve güçlü bir özdeşim hissiyle
hareket ederler. Her üç gruptakiler de
kendi yöntemlerinin diğer bütün yöntemlerden daha çok işe yaradığına bütün
kalpleriyle inanırlar ve bunun böyle olduğunu kanıtlamak için yaratıcı ve üretken girişimlerde bulunurlar.
Grup bağlılıkları bir kere oluştuktan
sonra, psikoterapistlere deneysel kanıt
göstererek herhangi bir ilişkileri veya
duygusal bağlılıkları olmayan farklı bir
psikoterapinin desteklediği sözde farklı
bir müdahaleye yönelmelerini sağlamak
zordur. Bunun temel sebebi, bütün psikoterapilerde görülen belirgin bir özelliktir: terapi tekniği dünya görüşünden
yalıtılmış ve ayrı değildir.
Geştalt terapinin ilk terapistlerinden
biri, bir röportajda şöyle demiştir:
Geştalt öğrencileri olarak bizleri bu yaklaşıma çeken şey sadece kuram ve yöntem değil, aynı zamanda dünyayı daha
iyi bir yer haline getireceğimiz yönünde
üstü örtülü bir inançtı. Otoriter modeller yerine demokratik modelleri destekleyen bir dünya görüşü ortamında, kısıtlanan ve uyum sağlayan bireyin özgürleşmesine yardım edecek, sahicilik ve bi-
GOVRIN
reyselliği teşvik edecek bir yol görmüştük. (Bowman & Nevis, 2005, s. 10)
Sonuç olarak, bir yöntemi öğretmek,
yaymak, işlemek ve geliştirmek için insanların tek bir yaklaşıma sadık kalacak
doğrucu bir zihne sahip olması gerektiği
kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Bütünleşme Hareketi:
İnce Ayarcının İnce Ayarcısı
Gördüğümüz gibi, bütünleşmenin
yeni psikoterapi “icatları” düzeyinde veya bu icadın sadık ince ayarcıları ve uygulayıcıları tarafında gerçekleşme ihtimali daha düşüktür. O halde bir “icadın”
tarihindeki hangi aşamada bütünleşmenin gerçekleşmesi beklenebilir?
Bütünleşme girişimleri ince ayar çeken tekniklerle başlar ama sonradan daha karmaşık düzeylere çıkarak bütün bir
kuramın ayarlanmasına dönük çabalarla
sonuçlanır. Bütünleşmenin ilk aşamalarında, ortak etken yaklaşımı ve teknik
bütünleşme, tekniklere odaklanıyordu.
Ortak etken yaklaşımı, bütün başarılı
psikoterapilere içkin olan temel unsurları belirleyerek terapiye daha sağduyulu
bir anlayış geliştirilmesini amaçlar
(Norcross & Goldfried, 2005). Teknik bütünleşmede, belli yöntem ve tekniklerin
kendine has güçlerini devşirmek amacıyla çeşitli kaynaklardan yöntemler ve teknikler (kuramlar değil) ödünç alınır, ele
geçirilir, aşırılır ve ihraç edilir (Lazarus,
2005). Başka bütünleşme girişimleriyse
kuram düzeyinde bütünleşmeye vurgu
yapar. Kuramsal bütünleşmede “iki veya
daha fazla terapi bütünleştirilerek ortaya
çıkan sonucun bu terapilerin tek başına
133
verdiğinden daha iyi sonuç vereceği
umulur” (Norcross & Goldfried, 2005, s.
8).Buradaki fikir şudur ki kuramlar ve
kullandıkları yöntemler kendilerine yabancı olan başka kuram ve yöntemlerle
yakın temas kurduğunda, evrilerek oluşan sentezin bütün bileşenlerinde belli
belirsiz değişimler ortaya çıkmaya başlar
(Wachtel, 1977). Özümleyici Bütünleşmede, terapist yan bir terapiden aldığı
duruşlar, bakış açıları veya teknikleri
kendi dayandığı temel yaklaşımına dahil
ederek ufak bir kuramsal bütünleşme
yaratır (Messer, 1992).
Psikoterapide bütünleşme hareketi
içerisinde, kuramın bütünleşmedeki rolüne dair hararetli bir tartışma vardır
(bkz. Safran & Messer, 1997). Bütünleşme girişimlerinin tek bir yönelime bağlı
olmaması, kuramın hiçbir anlam ifade
etmediği anlamına gelmez. Tam tersi,
psikoterapide bütünleşmenin önemli
isimlerinin çoğu, başka tek yönelimlerle
açıkça özdeşim halindedir. Örneğin,
Messer ve Wachtel psikodinamik görüşe
bağlıyken Goldfried ve Lazarus’un
BDT’ye bağlı olduğu görülür. Bu durum
özellikle seçilip bir araya getirilmiş müdahaleleri yönlendirmede tek bir kurama dayanan Özümleyici Bütünleşme
için geçerlidir (Stricker, 2010). Ancak onları dört başı mamur psikodinamik veya
bilişsel-davranışçı terapistler değil de
bütünleşmeciler yapan şey, bütüncül
tekniklerin işe yaradığı noktada altta yatan kuramın yetersiz kalmasını açıklamaya ve uyumlaştırmaya duydukları ihtiyaçtır (Stricker, 2010). Bunun aksine,
tek bir yönelimin katı takipçileri deneysel güçlüklerle karşılaştıklarında (kendi
134
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
teknikleri belli psikopatolojilere uymadığında) bu güçlüklerin pek çoğunu nasıl çözeceklerine dair en ufak bir fikirleri
olmaz ve varsayımlarını değiştirmeyi
reddederek sorunlarını yıllarca çözümsüz bırakmaya hazırdırlar.
İnce ayarcıların klasikleriyle bütünleşmecileri arasındaki fark şudur ki klasik bir ince ayarcı sadece TY içinde kalır,
bütünleşmeciler ise belli bir TY’ye dönük olsalar bile ne tür bir bütünleşmeyi
uygun bulduklarına bağlı olarak TY’nin
dışına çıkar veya farklı yönelimler arasında gidip gelirler.
Klasik ince ayarcıyla bütünleşme kuramları arasındaki bir başka önemli fark
da başlangıç noktalarıdır. Büyük mucidin başlangıç noktası kendi dünya görüşü ve psişeyi doğru şekilde tanımlama
vizyonudur. Onun düşündüğü şey “Bir
insanı tanımlayan nedir? İnsanın çektiği
acıların niteliği nedir? Değişimi gerçek
bir olasılık haline getiren nedir?” gibi
bütünsel sorulardır. Yenilikçinin bu sorulara verdiği yanıtlar klasik ince ayarcı
tarafından alınır ve etkin bir şekilde kullanılmaya, daha geniş ve daha fazla sayıda hasta grubuna ve ruhsal hastalığa uygulanmaya çalışılır. Öte yandan, bütünleşmeci, ne böyle bütünsel sorulara ne
de tek bir yönelimin geliştirilip mükemmeleştirilmesine girişir. Yeni bir
psikoterapi ekolü geliştirme hırsı da
yoktur. Daha ziyade, büyük mucitler ve
onları izleyen geliştiriciler tarafından
kendisine miras bırakılmış yöntemleri
alıp üzerinde çalışarak daha etkili bir
psikoterapi yaratmaya çabalar.
Aslında farklı bütünleşme türlerini
(Teknik seçmecilik, Ortak Etken Yaklaşımı, Kuramsal Bütünleşme, Özümleyici
Bütünleşme) temsil eden çeşitli grupların iki ortak noktası vardır. Kuramsal
düzeyde, kapalı bir dünya görüşüne sahip, her şeyin üstünde görülen kuram ile
terapideki müdahaleler arasındaki bağı
zayıflatmakla ilgilenirler. Terapideki belli müdahalelerin tek bir kurama sadık
kalmak zorunda olmadığını, daha yerinde ve faydacı noktaları dikkate alması
gerektiğini öne sürerler. Aslına bakılırsa
Bütünleşme Hareketinden farklı grupların tek yönelimli psikoterapiyi benimseyenlere söylediği şudur: Terapideki başarılı müdahaleleriniz, o kadar gurur duyduğunuz dünya görüşü ve insanın doğasına dair algınız olmadan da işe yarıyor
(teknik seçmecilik, örn., Beutler, 1983;
Beutler & Clarkin, 1990; Lazarus, 1967,
1989); bu müdahalelerin işe yaramasının
sebebi, sizin kafanızdaki etkenler değil,
bütün diğer yaklaşımlarda ortak olarak
görülen başka etkenler (Ortak Etken,
örn., Duncan, Miller, Wampold, &
Hubble, 2010; Frank &Frank, 1991; Frank,
1999; Garfield, 1992, 1995); rekabet ettiğiniz kuramların bulgu ve müdahalelerini de hesaba katarak kendinizinkilerle
bütünleştirirseniz çok daha fazla işe yarayacaklar (Kuramsal Bütünleşme, örn.,
Prochaska & DiClemente, 1984; Ryle,
2005; Wachtel, 1977, 1987). Tek bir kuramsal yönelim, yalnızda rakip sistemlerden terapi müdahalelerini seçip
özümleyebilmemizi sağlayan bir zemindir (Özümleyici Bütünleşme, örn., Messer, 1992, 2001; Stricker & Gold, 1996;
Castonguay ve diğ., 2004; Safran, 1988).
135
GOVRIN
Wachtel’in davranış terapistleri üzerine yazdığı gibi:
Kendini geliştirmiş olan davranış terapistleri fark ediyorlar ki kullandıkları
yöntemlerle bu yöntemlerin dayandığı
varsayılan öğrenme deneyleri arasında
genellikle gevşek ve benzeşen bir bağlantı bulunuyor ... Davranış terapistlerinin etkili olmasının nedeni genellikle
tam da dar anlamda kurgulandığı şekilde
hiç de davranışçı olmamalarıdır. (1997,
s.)
Kısacası, bütünleşme hareketinin
mensupları, çoğu psikoterapistin aidiyet,
özdeşim ve derin sadakat hissetmesine
yardım eden, kuramı idealleştirme algısını taşımazlar. Bu anlamda, bütünleşmeye girişenler, güçlü ve gayretli bir
mesleki topluluktan ayrı bir yerde durmaları bakımından belli bir ölçüde daha
yalnızdırlar. Bu ihtiyacı karşılamak için
Psikoterapide Bütünleşme Araştırmaları
Birliği (The Society for the Exploration of
Psychotherapy Integration - SEPI) 193 yılında kurulmuştur. SEPI’nin kurucularından olan Wachtel’in (2010) belirttiği
gibi, SEPI “kendi ana yöneliminin kapsamı ve sınırları dışında girişimlerde bulunmayı göze alanların” evi olmuştur (s.
407).
Bütünleşme hareketi dahilindeki terapistlerin “kapsamlı bir dünya görüşü”
olmadığını söylediğimde insanın çektiği
acılara veya insan zihnine dair söyleyecek hiçbir şeyleri olmadığını demek istemiyorum. Sadece dünya görüşlerini
tekniklerinin merkezine koymadıklarını
söylüyorum. BDT, psikodinamik, kişi
merkezli veya Geştalt terapiyi destekleyen terapistlerin yaptığı gibi metafizik,
felsefi, geniş üst anlatılar veya büyük kuramlarla sürüklenmez ve yönlendirilmezler. Belli bir TY’ye dönük olsalar bile, kuramlarının yüce anlatısıyla bağlarının gevşek olması ve diğer TY’lere duydukları ilgi onlara keşfetme özgürlüğü
verir.
Bütünleşme için TY Gereklidir
Psikoterapi ekollerinin evrimine dair
bir model sunduktan sonra artık TY’nin
bütünleşme için ne derece gerekli olduğunu anlamak mümkündür. Aslında bütünleşme, bir TY kuramında zayıflıklar,
aykırılıklar, açıklanmayan “kalıntılar”
bulunduğunda meydana gelir. Tek bir
yönelime sadık psikoterapistler, yöntemlerinin verimsiz olduğu görülse bile yönteme uygun davranmaya devam edeceklerdir. Ya klasik bir ince ayarcı yoluyla
kendi yöntemlerinin memnun edici sonuçlar vermeyişiyle uğraşmanın bir yolunu bulurlar ya da durumu kabul eder,
görmezden gelir, üzerine kafa yormazlar. İşte tam bu noktada bütünleşme
devreye girer. Boşlukları, zayıf noktaları,
tatmin etmeyen yanıtları ve tek bir yönelimin görmezden geldiği, yadsıdığı veya Kuhn’un deyişiyle “bir kenara koyduğu” bütün klinik olayları tespit ederek
onlara çözümler bulur.
Bütün psikoterapide bütünleşme
stratejileri mevcut psikoterapileri genişleten, kısıtlılıklarından arındıran, yeni
şekillerde uygulayan ve yeni tedavilerle
birleştiren çok sayıda “mini icat” yaratmıştır.
Ancak mucitlerin ve destekçilerinin
katı dünya görüşü ve ödün vermez sada-
136
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
kati olmasa bütünleşme hareketinin esnek ve etkili terapi müdahaleleri de
meydana gelmezdi. Onlar arasındaki gerilim olumlu ve üretkendir. Bunu söndürmeye dönük her girişim, mesleğin
zayıflamasına ve yaratıcı dürtüsünün hasar görmesine yol açacaktır.
Kuram, Uygulama ve Araştırmaya
Etkileri
Bu yaklaşımın yansımaları nasıl olur?
Sosyolojik bir açıdan bakıldığında, psikoterapinin salt bir dizi başarılı müdahalenin nitelikli bir terapist tarafından
uygulanmasından ibaret olmadığını anlamak gerekir. Psikoterapi bir kültürdür;
bir ilişkiler çerçevesidir; birlikte çalışan,
ortak değerlere ve belli bir dünya görüşüne inanan bir topluluktur.
Psikoterapi topluluklarının kendi özgün sesini bulma ve bunun etrafında bir
araya gelme dileğini saymamız ve muhafaza etmemiz önemlidir. Geniş, güçlü ve
canlı bir mesleki topluluğun parçası olduğunu hisseden psikoterapistler hastalarına da bir güvenlik hissi aşılayabilirler. Hastalarıyla karşı karşıya geldiklerinde yalnız değillerdir. Arkalarında
kendilerine temel aldıkları bir bilgi tabanının yanı sıra kendi meslek toplulukları vardır.
Araştırma açısından bakacak olursak,
her bir ekolün düşünme biçimlerini ve
kuramlarını geliştirebilmek için önce
neyi gerektirdiğini incelemeliyiz. Her bir
topluluğun yöntembilimine ve özel araştırma yöntemlerine itibar etmeli ve bütün analiz araçlarının standart hale getirilmesini talep etmemeliyiz. Bütünleşme
hareketi açısından bakıldığında, paradoksal olarak, hareket içindeki bazı dalların, kurucu ruhun tam aksine, bir başka TY, bir başka tutuculuk haline dönüşebileceğini de unutmamak gerekir. Bu
konuda bütünleşme hareketi içinde büyük tartışmalar olmaktadır (bkz. Wachtel, 2010); çatışmanın tarafları, psikoterapide bütünleşmeyi bir ürün olarak görenlerle (bu gayet rahat bir başka TY’e
yol açabilir) devam eden bir süreç olarak
görenlerdir (“her bir danışan sabit bir
yaklaşımın öznesi olarak görülmektense
hareket halinde bir çalışma olarak görülür”) (Stricker, 2010, s.398). Benim bakış
açımdan, bütünleşme hareketinden yeni
TY’lerin evrilmesinde hiçbir sakınca yoktur. Başka psikoterapistler süreci irdelemeye, esnek ve açık biçimlerde ince
ayarlara devam ettiği sürece, tek bir yönteme “takılmış” (ve bu yüzden artık bütünleşme hareketinin parçası olarak görülmeyen) bütünleşmecilerin neden bütünleşme hareketine tehlike oluşturduğunu düşünmek gerektiğini anlamıyorum. Aslında bence bütünleşme hareketinin en olumlu sonuçlarından biri yeni
TY’ler üretebilme başarısıdır. Örneğin,
BDT böyle bir üründür. Geleneksel davranışçı yaklaşımlarla (örn. Wolpe & Lazarus, 1966) bilişsel terapinin (örn. Beck,
Rush, Shaw, Emery, 1979) bütünleşmesidir. Bu anlamda, psikoterapide bütünleşmenin ürün üreticileri süper mucitler
denen grupta yer almalıdır.
Benim görüşümce, bu yazının en
önemli etkisi psikoterapi eğitim kurumları bağlamındadır. Bu kurumlar bir
yandan çoğulcu olmak bir yandan da katı ve dar görüşlü psikoterapi düşünce
GOVRIN
ekollerinin varlığını temin etmek zorunda kalırlarsa kendilerini nasıl idare ederler? Psikanalist eğitim kurumlarıyla ilişkili olarak buna zaten bir çözüm önermiştim (Govrin, 2006).
Klinik psikoloji programları kurumsallaşmış dogmacılığın pençesi altındadır, çünkü, Safran ve Messer’in (1997)
yazdığı üzere, böylesi programlar fazlasıyla ağırlıklı olarak tek bir bakış açısının
sınırları içinde yer alır ve bu tek bakış
açısı, öğrencilerin halihazırda geliştirilmiş olan muazzam çeşitlilikteki terapi
dilleri ve kültürleriyle karşılaştıklarında
“çok dilli” ve/ya “çok kültürlü” olmalarına olanak sağlamaz.
Kurumsallaşmış Çoğulculuk, bireylerden ziyade kurumların çoğulcu olmasını gerektirir. Tekçi görüş açılarının çoğulculuğunu temin etmek kurumların
işidir. Birbiriyle alakalı ama uyumsuz
olan o kavramsal şemaların kendi içsel
ilkelerine göre gelişmesine fırsat verilmelidir. Ancak Kurumsallaşmış Çoğulculuk, aksine, psikoterapistlerin çoğulcu
ilkelere de bağlı olmasını talep etmez. O
sebeple, bir psikoterapi eğitim kurumunun başındaki kişi, ideal olarak, doğrudan akademik çalışmalarda dogmatik
gerçekçi hakikat iddialarının yer bulmasına olanak tanıyan bir düzeyde çoğulcu
göreliliği temsil eder.
Kurumsallaşmış çoğulculuk politikasını benimseyen bir psikoterapi kuruluşunda eğitim gören psikoterapistlerin
kendi kuramlarını eğip bükmeleri veya
başka kuramlarla bütünleştirmeleri teşvik edilmelidir. Bu ikisinden hangisinin
meydana geleceği, söz konusu psikote-
137
rapistin bütüncül mü yoksa tek ekole mi
dönük olduğuna bağlı olacaktır.
Aynı zamanda, kuruluşun yöneticisi
doğal olarak her türden köktenciliğin
karşısında olmalıdır. Onun görevi, rehberliği altındaki psikoterapistleri başkalarından öğrendiklerini göz ardı etmeden, unutmadan veya kötülemeden
kendi yaratıcılıklarını geliştirmeye teşvik
etmektir.
Özet olarak, psikoterapinin gelenekten kopuk, özelleşmiş, dar ve özerk bir
faaliyet, tarihsel topluluklar yerine yabancılaşmış bireyler tarafından yaratılan
bir şey olmasına izin vermemeliyiz. Bütünleşmeyi savunanlar, bir psikoterapi
tekniğinin değerini biçerken tamamen
değişimi sağlamadaki faydasına bakmakta, kuramın yaratımını ve alımlanmasını
şekillendiren daha geniş toplumsal ilişkiler ve uygulamaları pek dikkate almamaktadırlar. Ancak bu tavrın çok ağır bir
bedeli vardır. Çünkü psikoterapi ekollerinin takipçileri arasında tek bir yönelimin de bütünleşmenin de tamamen içine çekilmeyi reddeden bir geleneğin
gözden kaçmasına sebep olabilirler.
This material originally appeared in English as The Vices
and Virtues of Monolithic Thought in the Evolution of
Psychotherapy. Journal of Psychotherapy Integration, Vol.
24, No. 2, 79-901053-0479/14/$12.00 DOI:10.1037/a0035972.
Copyright©2014 by the American Psychological Association (APA). Translated and reproduced with permission.
The American Psychological Association is not responsible for the accuracy of this translation. This translation
cannot be reproduced or distributed further without prior
written permission from the APA.
138
PSİKOTERAPİDE TEK PARÇALI DÜŞÜNCE
Kaynaklar
Beck, A. T., Rush, J. A., Shaw, B. F., & Emery, G.
(1979). Cognitive therapy for depression. New
York, NY: Guilford press.
Beutler, L. E. (1983). Eclectic psychotherapy: A systematic approach. New York, NY: Pergamon
Press.
Beutler, L. E., & Clarkin, J. (1990). Selective treatment selection: Toward targeted therapeutic interventions. New York, NY: Brunner/Mazel.
Bowman, C. E., & Nevis, C. E. (2005). The history
and development of gestalt therapy. In A. Wolt
& S. M. Toman (Eds.), Gestalt therapy: History,
theory and practice (pp. 3–20). Los Angeles, CA:
Sage.
Castonguay, L. G., Schut, A. J., Aikens, D. E., Constantino, M. J., Laurenceau, J., Bologh, L., &
Burns, D. D. (2004). Integrative cognitive therapy for depression: A preliminary investigation.
Journal of Psychotherapy Integration, 14, 4–20.
doi: 10.1037/1053-0479.14.1.4
Cook, J. M., Biyanova, T., Elhai, J., Schnurr, P. P., &
Coyne, J. C. (2010). What do psychotherapists
really do in practice? An internet study of over 2,
000 practitioners. Psychotherapy: Theory, Research, Practice, Training, 47, 260 –267. doi:
10.1037/a0019788
Duncan, B. L., Miller, S. D., Wampold, B. E., &
Hubble, M. A. (Eds.). (2010). The heart and soul
of change: Delivering what works in therapy (2nd
ed.). Washington, DC: American Psychological
Association. doi:10.1037/12075-000
Edwards, D., & Arntz, A. (2012). Schema therapy in
historical perspective. In M. V. Vreeswijk, J.
Broerson, & M. Nadort (Eds.), Schema therapy:
Theory, research and practice (pp. 3–26). Chichester, England: Wiley-Blackwell.
Eysenck, H. J. (Ed.). (1960). Behavior therapy and
the neuroses. New York, NY: Pergamon Press.
Eysneck, H. J. (1964). Experiments in behavior therapy. Oxford, England: Pergamon Press.
Frank, J. D., & Frank, J. B. (1991). Persuasion and
healing: A comparative study of psychotherapy
(3rd ed.). Baltimore, MD: Johns Hopkins University Press.
Frank, K. A. (1999). Psychoanalytic participation:
Action, interaction, and integration. Mahwah, NJ:
Analytic Press.
Franks, C. M. (1964). Conditioning techniques in
clinical practice and research. New York, NY:
Springer. doi:10.1007/978-3-662-39876-0
Garfield, S. L. (1992). Eclectic psychotherapy: A
common factors approach. In J. C. Norcross & M.
R. Goldfried (Eds.), Handbook of psychotherapy
integration (pp. 169–201). New York, NY: Basic
Books.
Garfield, S. L. (1995). Psychotherapy: An eclecticintegrative approach (2nd ed.). Oxford, England:
Wiley.
Govrin, A. (2006). The dilemma of contemporary
psychoanalysis: Toward a “knowing” postpostmodernism. Journal of the American Psychoanalytic Association, 54, 507–535. doi:10.1177/
00030651060540020801
Griffiths, J. (1992). The third man: The life and times of William Murdoch 1754–1839. London, UK:
Andre Deutsch.
Krasner, L., & Ullman, L. P. (1965). Case studies in
behavior modification. Dumfries, NC: Holt, Rinehart & Winston.
Krasner, L., & Ullman, L. P. (1965). Research in behavior modification: New developments and implications. Dumfries, NC: Holt, Rinehart & Winston.
Kuhn, T. S. (1962). The structure of scientific revolutions. Chicago, IL: University of Chicago Press.
Lakatos, I. (1978). The methodology of scientific research programmes. Cambridge, United Kingdom: Cambridge University Press. doi:10.1017/
CBO9780511621123
Lauden, L. (1996). Beyond positivism and relativism: Theory, method, and evidence. Boulder,
CO: Westview Press.
Lazarus, A. A. (1967). In support of technical eclecticism. Psychological Reports, 21, 415–416. doi:
10.2466/pr0.1967.21.2.415
Lazarus, A. A. (1989). The practice of multimodal
therapy: Systematic, comprehensive, and effective
psychotherapy. Baltimore, MD: Johns Hopkins
University Press.
Lazarus, A. A. (2005). Is there still a need for psychotherapy integration? Current Psychology: A
Journal for Diverse Perspectives on Diverse Psychological Issues, 24, 149 –152. doi:10.1007/ s12144005-1018-5
Mann, J. (1973). Time-limited psychotherapy.
Oxford, England: Harvard University Press.
Meisenzahl, R. R., & Mokyr, J. (2012). The rate and
direction of invention in the British industrial
revolution: Incentives and institutions. In S.
Stern & J. Lerner (Eds.), The rate and direction of
inventive activity revisited (pp. 443–479). Chicago, IL: University of Chicago Press.
Messer, S. B. (1992). A critical examination of belief
structures in integrative and eclectic psychotherapy. In J. C. Norcross & M. R. Goldfried (Eds.),
GOVRIN
Handbook of psychotherapy integration (pp. 130–
168). New York, NY: Basic Books.
Messer, S. B. (2001). Introduction to the special issue on assimilative integration. Journal of Psychotherapy Integration, 11, 1–4. doi:10.1023/A:
1026619423048
Norcross, J. C., & Goldfried, M. R. (Eds). (2005).
Handbook of psychotherapy integration, second
edition (pp. 3–23). New York, NY: Oxford University Press.
O’Donohue, W. T. (2009). The culture wars and
psychology’s alliance. In N. Cummings, W.
O’Donohue, & J. Cummings (Eds.), Psychology’s
war on religion (pp. 3–20). Scottsdale, AZ: Tucker
& Zeig.
Pepper, S. P. (1942). World hypotheses: A study of
evidence. Berkeley, CA: University of California
Press.
Perls, F. S., Hefferline, R. F., & Goodman, P. (1951).
Gestalt therapy: Excitement and growth in the
human personality. New York, NY: Julian Press.
Popper, K. R., (1940). What is dialectic? Mind, 49,
403–426. doi:10.1093/mind/XLIX.194.403 Prochaska, J. O., & DiClemente, C. C. (1984). The
transtheoretical approach: Crossing the traditional boundaries of therapy. Homewood, IL: Dow
Jones-Irvin.
Roll, E. (1968). An early experiment in industrial
organization. New York, NY: Augustus Kelley.
(Work originally published in 1930)
Ryle, A. (2005). Cognitive analytic therapy. In J. C.
Norcross & M. R. Goldfried (Eds.), Handbook of
psychotherapy integration (pp. 196–217). New
York, NY: Oxford University Press.
Safran, J. D. (1988). Widening the scope of cognitive
therapy. New York, NY: Jason Aronson. Safran, J.
D., & Messer, S. B. (1997). Psychotherapy integration: A postmodern critique. Clinical Psycho-
139
logy: Science and Practice, 4, 140–152. doi:
10.1111/j.1468-2850.1997.tb00106.x
Segal, H. (1964). Introduction to the work of Melanie Klein. Oxford, England: Basic Books.
Sorenson, R. L. (2000). Psychoanalytic institutes as
religious denominations: Fundamentalism, progeny, and ongoing reformation. Psychoanalytic
Dialogues,
10,
847–
874.
doi:10.1080/
10481881009348587
Stricker, G. (2010). A second look at psychotherapy
integration. Journal of Psychotherapy Integration, 20, 397–405. doi:10.1037/a0022037
Stricker, G., & Gold, J. R. (1996). Psychotherapy integration: An assimilative, psychodynamic approach. Clinical Psychology: Science and Practice,
3, 47–58. doi:10.1111/j.1468-2850.1996 .tb00057.x
Ullman, L. P., & Krasner, L. (1965). Case studies in
behavior modification. Dumfries, NC: Holt, Rinehart & Winston.
Wachtel, P. L. (1977). Psychoanalysis and behavior
therapy: Towards integration. New York, NY: Basic Books.
Wachtel, P. L. (1987). Action and insight. New
York, NY: Guilford Press.
Wachtel, P. L. (1997). Psychoanalysis, behavior therapy, and the relational world. Washington, DC:
American Psychological Association. doi:
10.1037/10383-000
Wachtel, P. L. (2010). Psychotherapy integration
and integrative psychotherapy: Process or product? Journal of Psychotherapy Integration, 20,
406– 416. doi:10.1037/a0022032
Wolpe, J. (1958). Psychotherapy by reciprocal inhibition. Palo Alto, CA: Stanford University Press.
Wolpe, J., & Lazarus, A. A. (1966). Behavior therapy
techniques: A guide to the treatment of neuroses.
Elmsford, NY: Pergamon Press.
ELEŞTİRİ
Tek Yönelimin Destekçilerinin Bilime ve Hastaların Sağlığına
Faydası Bütünleşmecilerden Daha Az Olabilir:
Govrin’e (2014) Yanıt
Giancarlo Dimaggio
Paul H. Lysaker
Center for Metacognitive Interpersonal Therapy,
Rome, Italy
Roudebush VA Medical School and Indiana
University School of Medicine
Govrin (2014) makalesinde tek bir yönelimin destekçileriyle bütünleşmeciler
arasında bir ayrım yapmaktadır. Her ikisinin de psikoterapinin ilerlemesi için
faydalı olduğunu öne sürmektedir. Biz yanıt olarak yazdığımız bu makalede
bu varsayımı reddederek bütünleşmeciliğin hasta sağlığı ve bilimin ilerlemesi
için neden en iyi seçenek olduğuna dair savlarımızı ortaya koyuyoruz.
Anahtar sözcükler: psikoterapide bütünleşme, şizofreni, yeme bozuklukları,
üstbiliş, sosyal biliş
†
B
ir psikoterapi ekolüne ait olmak ya
da olmamak – Gorvin’in ortaya attığı
soru budur (2014, ss. 123–139). Yanıt olarak da, tek yönelim (TY) dediği yaklaşımın uygulayıcılarının, psikoterapi alanına daha bütüncül bir yaklaşım benimseyenler kadar faydalı olduğu sonucuna
varmaktadır. Bazılarının tek bir yönelimi
katılık, mezhepçilik, aşırılıkla bağdaştırdığını kabul etmekte ve listeye bağnazlı-
†
Giancarlo Dimaggio, Üstbilişsel Kişilerarası Terapi
Merkezi, Roma, İtalya; Paul H. Lysaker, Roudebush
VA Tıp Fakültesi ve Indiana Üniversitesi Tıp
Fakültesi. Bu makaleyle ilgili yazışmaların muhatabı
Giancarlo Dimaggio c/o Centro di Terapia
Metacognitiva Interpersonale, Piazza dei Martiri di
Belfiore, 4, 00195 Rome. E-posta: [email protected]
ğı da eklemektedir. Buna karşı çıkarak
bir TY’nin de diğer çalışmalar kadar bilimsel olduğunu öne sürmektedir; “Tek
yönelimli psikoterapi de başka bilimsel
kuramlarla aynı şekilde yürütülmektedir.” (s. 125).
Bir noktada Govrin’e (2014) katılıyoruz: Psikoterapide yenilik yapma arayışındakilerin belli bir ölçüde diğer alanlardan gelen ilerlemelere gözünü kapatması, rekabetçi bir tavırda olması, kendi
yaklaşımlarının önerdiği yenilik ve ilerlemeye güvenmesi, eleştiriye direnmesi,
hatta kibirle direnmesi gereklidir. Böyle
bir tavır insanın yaptığı şeye olan güvenini artırır, içindeki kuşkularla ve dışarı-
DIMAGGIO VE LYSAKER
daki tersliklerle savaşmasını kolaylaştırır,
fikirlerini sosyal arenada rakiplerine karşı hayatta tutmanın yolunu bulmasını
sağlar. Bu tavır olmasa Sigmund Freud
veya Aaron T. Beck gibi yaratıcı beyinlerin psikoterapi dünyasını derinden değiştirecek gücü bulmaları mümkün olmayabilirdi. Elbette her birinin aklında
bir TY vardı ve alana olumlu etkisi oldu.
Bilim tarihinin bir parçası olarak, yenilikçilerin güç ve alan edinme yönünde
kolayca fark edilebilir insani ihtiyaçları
olması kaçınılmaz görünmektedir. Bir
yenilikçinin eğitim programları oluşturmak istemeyeceğini, sonunda da bir
nebze mali kazanç, başarı, itibar edinmeyi beklemeyeceğini, kendi izinden yürüyecek başkalarını yanına katmayı dilemeyeceğini düşünemeyiz. Gerçekten
de olumlu ve güvenli bir tavır, hastalar
için olumlu sonuçlar doğurabilir. Fakat
bizim eleştirimiz tam da bu noktada başlamaktadır. Bir yenilikçinin aklında tek
bir yönelim olabilse de, bir kurum inşa
etmek bilim insanının asli işi değildir.
Tek bir yönelime odaklanmanın bir yaklaşımın gelişiminde payı varsa da, terapistlerin en temel sorumluluğu hastanın
iyi olmasıdır; eğer bir kurum bunun
önünde engel teşkil ediyorsa, o halde terapistin işi o kurumu alaşağı etmektir.
Hal böyle olunca, biz şu soruyu soruyoruz; tek bir yönelime sahip olmanın
hastalara faydası var mıdır? Bizce yoktur.
Yeni bir paradigma oluşturmanın ilk
aşaması geçtikten sonra, TY klinisyenleriyle bütünleşmecilerin psikoterapi alanı
için eşit önem taşımadığını öne sürüyoruz. TY ile ilişkili birçok tehlike olduğu-
141
nu iddia ediyoruz; bilimdeki genel ilerlemelerin ve bilgi akışının ihmal edilerek
hastalara belli müdahalelerin sunulmasında aksamalar olması gibi.
Bu noktayı açıklamak üzere aşağıda
vereceğimiz iki yakın zamanlı örnekte,
TY’nin hastaların iyiliğine olmadığı görülmektedir. İlk örnek, şizofrenide bilişsel davranışçı terapi (BDT) uygulandığında sosyal biliş (Couture, Penn, & Roberts, 2006), üst biliş (Dimaggio & Lysaker, 2010; Lysaker, Vohs ve diğ., 2013;
Semerari, Carcione, Dimaggio, Nicolò, &
Procacci, 2007) veya zihinselleştirme
(Bateman & Fonagy, 2012) denen alandaki bozuklukların dikkate alınmamasıyla
ilişkilidir. İkinci örnekse, yeme bozukluklarında psikodinamik terapi uygulandığında bozukluğun temel semptomlarına dikkat edilmemesiyle ilişkilidir. Her
iki durumda da tedaviyle ilgili gelişmelere erişimi sınırlayan bir TY ile hastalara
en iyi hizmetin sunulmayabileceğini öne
sürüyoruz.
Şizofreni, Olumsuz Semptomlar,
Olumsuz İnançlar ve Üst Biliş
Grant, Huh, Perivoliotis, Stolar ve
Beck (2012) yakın zamanda uzun süreli
şizofrenisi olan kişilerin olumsuz semptomlarında BDT’nin etkilerini inceleyen
bir çalışma yayımladı. Genç akademisyenlerin (Grant, Rector) ve BDT’nin asıl
kurucusunun (Beck) müdahaleye zemin
oluşturan temel varsayımı, olumsuz
semptomların ağırlıklı olarak kişinin
kendine dair olumsuz inançlarıyla beslendiğidir (Beck, Rector, Stolar& Grant,
2009). Sonuçlar olumluydu ve gerçekten
142
GOVRIN’E YANIT
şizofreninin çekirdeğine dair yapılan
psikoterapi araştırmalarında en derin
ilerlemelerden birini temsil etmektedir.
Yazarlar, işlevsiz inançların veya yenilgiyi kabul eden bilişlerin üstesinden gelerek hastaların kişisel olarak değer verdikleri hedeflere ulaşmasına yardım etmeye
odaklanmışlardı; bu hem davranışsal etkinleşmenin anahtar ilkelerinden biri
(Kanter ve diğ., 2010) hem de depresyonun bilişsel davranışçı tedavisinin arkasında yatan en eski ve kabul etmek gerekir ki en etkili öğelerdendir.
Govrin’in (2014) desteklediği konuma
karşı ihtiyaçlarımıza dönecek olursak, bu
örnek çalışmada tek yönelimin kısıtlılıklarının rol oynadığını düşünüyoruz. Çalışmanın arkasındaki kuram, 30 yıldan
fazla zaman önce Beck, Rush, Shaw ve
Emery (1979) tarafından önerilen depresyonun patolojisine, tedavi de depresyonda BDT’ye fazlasıyla benzemektedir.
Bizce eksik olan şey, yeni bilgilerin yeterince dahil edilmemiş olmasıdır. Örneğin, olumsuz semptomlarda sosyal biliş
ve üst biliş eksikliklerinin rolü üzerine
görüş ayrılıklarını konu alan güncel çalışmalar yeterince göz önüne alınmamıştır. Yazarlar, nörobiliş eksikliklerinin şizofrenide depresyondan daha derin olduğunu kabul etmektedir ancak olumsuz
semptomlar sadece depresif semptomların nörobilişteki eksikliklerle eş zamanlı
meydana gelmesi demek değildir.
Acaba burada Govrin’in (2014) TY’nin
iyi yönlerinden biri olduğunu iddia ettiği
şeye dair kanıt var mıdır?
Klasik ince ayarcıların en büyük çabası
klinik olguları birbiri ardına kontrol altına almak ve kuramı bunların her birine
uygulamak yönündedir. Belli bir bozukluğu tedavisinde daha etkili bir alternatif
yöntem olduğunu fark ettiklerinde, bu
onları kendi yöntemlerini daha da geliştirmeye itecektir. (s.132)
Bizce burada böyle olmamıştır.
Bu örnek çalışmada özgün bir modeli
destekleme isteği var gibi görünmektedir
ancak bu genelde hastaların sağlığına en
faydalı şey midir? Biz öyle olmadığını
öne sürüyoruz. Yukarıda belirtildiği gibi,
şizofreni hastaları sosyal biliş ve üstbilişte ciddi zorluk çekmektedirler; bunlar da
olumsuz semptomlar ve düşük sosyal işlevsellikle ilişkilidir (Lysaker, Gumleyve
diğ., 2013). Sosyal biliş ve üstbilişteki eksikliklerden kastımız, kişinin kendisinin
ve başkalarının düşünceleri, hisleri ve
niyetlerine dair fikir oluşturma güçlükleridir (Semerari ve diğ., 2003). Pek çok şizofreni hastası kendileri ve başkaları
hakkında anlamlı düzeyde karmaşık ve
bütünleşik fikirler üretme konusunda
güçlük çekerler. Bu güçlük dolayısıyla, o
anda olan kişilerarası süreçleri anlamlandıramaz ve yaşamlarındaki olay dizilerini daha geniş bir anlatı halinde bağlantılandıramazlar. En yüksek etkiyi sağlayacak olan bir tedavinin bu olguları
görmezden geldiğini düşünmek zordur.
Örneğin, insanların işlevsiz inançları düzeltmek için olumsuz semptomlarına
yardım etmeye çalışan bir müdahale, kişinin kendi inançlarını tanımada güçlük
yaşamasının olumsuz semptomlar için
bir risk faktörü olduğunun dikkate alın-
143
DIMAGGIO VE LYSAKER
masıyla ciddi şekilde iyileştirilemez miydi?
Şunu da belirtelim ki bizim çağrımız
BDT’nin yanına bir TY daha eklenmesi
değil bütünleşme yönündedir. Herhangi
bir psikoloji kuramı yalnızca insanoğluna dair bir görüşe değil, deneysel olarak
da desteklenen bir görüşe dayanmalıdır;
dolayısıyla, yeni veriler kuramı değiştirmelidir, ondan sonra o kurama dilediğiniz adı verebilirsiniz. Sonuçta modern
kişilerarası psikanaliz (Aron, 1996; Mitchell, 1988) hem kuramsal olarak hem uygulamada Freud’un yaklaşımından oldukça farklıdır ama yine de psikanaliz
adını taşımaktadır.
Yeme Bozukluğu Olan Hastalarda
Psikodinamik Terapi mi BDT mi?
Bazı BDT terapistleri tedaviye bilgi
sağlaması gereken yeni verileri yaklaşımlarına yeterince dahil etmediyse, pek çok
psikanalist de BDT’nin sağladığı bilgileri
– hasta belli semptomlarla geldiğinde terapinin bu semptomları belli bir şekilde
ele alması gerektiği bilgisini – kendi tedavilerine dahil etmemiştir. Örnek olarak, güncel bir çalışmada yeme bozuklukları için psikodinamik terapiyle BDT
karşılaştırılmıştır (Leichsenring ve diğ.,
2013). Çalışma gayet iyi tasarlanmıştı, kuramsal yanlılık unsurlarının çoğu bulunmuyordu, zira araştırmanın başında
bir psikanalist bulunuyor, onun yanında
ise yeme bozukluklarında BDT’yi tasarlayan Christopher Fairburn bulunuyordu
(Fairburn, 2008). Psikodinamik terapi,
geniş çaplı varsayımıyla tutarlı biçimce,
hastaların özel olarak semptomlara
odaklamasını istemedi veya sorunlu davranışların üstesinden gelmelerine yardım
etmedi. Seanslarda kişilerarası sorunların
tartışılmasında yeme davranışları başlangıç noktası bile değildi ki bu davranışların bazılarının tartışılması bile dinamik
yaklaşımla örtüşebilirdi. Sonuçlar çarpıcı
oldu: bütün sonuç ölçümlerinde, 20 seanslık BDT, 2 yıllık psikodinamik terapiye üstün geldi.
Fakat araştırma sahiplerinin hakkını
teslim etmek gerek. Tek bir yönelime
bağlı olan çoğu araştırmacının aksine,
yazarlar modellerini sınamaya karar verdiler. Daha fazla bilgi topladılar ve bulgularını bir araya getirdiler. Daha bütünleşmeci bir role soyunarak, yaklaşımlarında değişiklik önerisinde bulundular;
yeme bozukluklarında psikodinamik terapinin yeniden gözden geçirilmesi, sadece kişilerarası örüntüleri değil semptomları ve onlarla ilişkili davranışları da
dikkate alması gerekiyordu.
Sonuçlar
Bu yazının başında belirtildiği gibi,
Govrin (2014) tek bir yönelimin destekçilerinin ve bütünleşmecilerin psikoterapinin ilerlemesi için eşit derecede üretken ve faydalı olduğunu öne sürmüştür.
Bu makalede, durumun böyle olmadığını
iddia ettik. Tek bir yönelimin bir hareketin başlangıcında kıvılcım olarak gerekli
olduğunu ama sonrasında ilerlemeye
köstek olabileceğini öne sürüyoruz. Örnek olarak, şizofrenide olumsuz semptomlar için uygulanan BDT üzerine yapılan güncel araştırmalarda, şizofrenlerin
üst biliş ve sosyal biliş eksikliklerinin
Download

Psikoterapide Bütünleşme Dergisi