ORTA DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
PSİKOLOJİ BÖLÜMÜ
14
20
1
T:
CİL
2
YI:
SA
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
ISS
N:
2
14
8-4
37
6
DERGİ
AYNA Clinical Psychology Journal
KÜNYE
DERGİNİN SAHİBİ
AYNA Klinik Psikoloji Destek Ünitesi Adına
Prof. Dr. Faruk Gençöz
EDİTÖR
Prof. Dr. Tülin Gençöz
YAYIN KURULU (Soyadı alfabetik sıra ile)
Yağmur Ar
Pınar Özbağrıaçık-Çağlayan
Gaye Zeynep Çenesiz
İncila Gürol
Ayşen Maraş
Filiz Özekin-Üncüer
DİZGİ-TASARIM
N. Gizem Akgülgil
HAKEMLER
(Alfabetik Sırayla)
Psk. Dr. B. Türküler Aka
Psk. Dr. Miray Akyunus
Öğr. Gör. Dr. İlkiz Altınoğlu-Dikmeer
Uzm. Psk. Suzi Amado
Yrd. Doç. Dr. Meltem Anafarta-Şendağ
Uzm. Psk. Gizem Ateş
Uzm. Psk. Yağmur Ar
Doç. Dr. Gülbahar Baştuğ
Psk. Dr. Ali Bayramoğlu
Doç. Dr. Özlem Bozo
Uzm. Psk. Canan Büyükaşık-Çolak
Doç. Dr. Deniz Canel-Çınarbaş
Uzm. Psk. Gaye Z. Çenesiz
Yrd. Doç. Dr. Okan Cem Çırakoğlu
Uzm. Psk. Talat Demirsöz
Öğr. Gör. Dr. Dilek Demirtepe-Saygılı
Prof. Dr. Çiğdem Günseli Dereboy
Doç. Dr. Gülay Dirik
Doç. Dr. Mithat Durak
Prof. Dr. Ayşegül Durak-Batıgün
Yrd. Doç. Dr. Sine Egeci
Prof. Dr. H. Gülsen Erden
Yrd. Doç. Dr. Ekin Eremsoy
Prof. Dr. Neşe Erol
Psk. Dr. Ş. Gülin Evinç
Prof. Dr. Faruk Gençöz
Prof. Dr. Tülin Gençöz
Psk. Dr. Sevinç Göral-Alkan
Uzm. Psk. Derya Gürcan
Uzm. Psk. İncila Gürol
Yrd. Doç. Dr. Bikem Hacıömeroğlu
Yrd. Doç. Dr. Olga Selin Hünler
Doç. Dr. Sedat Işıklı
Uzm. Psk. Gözde İkizer
Uzm. Psk. Emine İnan
Doç. Dr. Müjgan İnözü
Prof. Dr. A. Nuray Karancı
Uzm. Psk. Pınar Kaya
Doç. Dr. Aylin Koçkar
Uzm. Psk. Çiğdem Koşe
Uzm. Psk. Bahar Köse
Uzm. Psk. Ayşen Maraş
Psk. Dr. Özge Mergen
Psk. Dr. İrem Motan-Bayraktar
Prof. Dr. Ferhunde Öktem
Psk. Dr. Öznur Öncül
Uzm. Psk. Pınar Özbağrıaçık-Çağlayan
Uzm. Psk. Filiz Özekin-Üncüer
Psk. Dr. Serkan Özgün
Psk. Dr. Nurten Özüorçun
Uzm. Psk. İpek Güzide Pur
Psk. Dr. Neslihan Rugancı
Uzm. Psk. Başak Safrancı
Uzm. Psk. Elçin Sakmar
Uzm. Psk. Sevda Sarı-Demir
Psk. Dr. Dilek Sarıtaş
Psk. Dr. Burcu Sevim
Prof. Dr. Atilla Soykan
Doç. Dr. Çiğdem Soykan
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şakiroğlu
Doç. Dr. Emre Şenol-Durak
Uzm. Psk. Ece Tathan
Uzm. Psk. Merve Topçu
Yrd. Doç. Dr. Ece Tuncay-Şenlet
Doç. Dr. Sait Uluç
Uzm. Psk. Duygu Yakın
Yrd. Doç. Dr. Özden Yalçınkaya-Alkar
Uzm. Psk. Seval Yarış-Bakır
Doç. Dr. B. Banu Yılmaz
Yrd. Doç. Dr. Adviye Esin Yılmaz
Doç. Dr. Orçun Yorulmaz
Uzm. Psk. Sema Yurduşen
Psk. Dr. Muazzez Merve Yüksell
İÇİNDEKİLER
Bağımlı Kişilik Örüntüsü ve Terapötik İşbirliği: Şema Odaklı
Bilişsel Davranışçı Terapi Uygulaması
D. Yakın
1
Kontrol Kaybı Kaygısı ve Kontrol Edilemeyen Panik Bozukluk: Bir Vaka Örneği
Ö. Öncül
14
Psikopatoloji, Hasta ve Terapist Bağlamında Altı Temel
Duygudan Korkunun İncelenmesi
S. Akça, B. Z. Şengül, T. Uyar
23
Mutluluğu Ararken: Teorik Yaklaşımlar ve Psikoterapiye
Yönelik Çıkarımlar
İ. Demirok, Y. Şimşek, Y. Süsen
40
Haset ve Psikopatoloji İlişkisinin Film Örnekleriyle Ele
Alınması
F. Canbolat
55
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
Bağımlı Kişilik Örüntüsü ve Terapötik İşbirliği: Şema
Odaklı Bilişsel Davranışçı Terapi Uygulaması
Uzm. Psk. Duygu Yakın
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Özet
Bağımlı kişilik örüntüsü (BKÖ) klinikte tedavi gören danışan örnekleminde oldukça yaygındır. BKÖ
gösteren kişilerde diğerlerine aşırı güvenme, yetersizlik hisleri, zedelenmiş özerklik ve yapışkan
davranışlar görülebilir. Hali hazırda sağlanan bakımı sürdürebilmek için duygusal açıdan bakım veren
kişilere yönelik itaat davranışları görülebilir. Öte yandan, bu kişiler temel ilişkilerini tehlikede
hissettiklerinde oldukça girişken ve iddialı davranışlarda da bulunabilirler. Kişilik bozuklukları
perspektifinden bakıldığında da, C grubu bozukluklar genellikle psikoterapiye daha iyi cevap verirler.
Bu grubun içerisinde de bağımlı kişilik bozukluğuyla yürütülen çalışmalar daha iyi tedavi sonuçlarına
işaret etmektedirler. Ancak, farklı tedavi yaklaşımlarının bağımlı kişilik bozukluğunu tedavi etmedeki
etkililiklerine yönelik araştırmalar kısıtlıdır. Bu çerçevede, bağımlı kişilik bozukluğu veya örüntüsüne
sahip kişilerin tedavisinde hangi spesifik tekniklerin etkili olduğunun araştırılması önem
kazanmaktadır. BKÖ’ne yönelik şema terapi modelleri, şemalarla ilişkili bilişler ve şema modları
çerçevesinde,terapötik ilişkiyi ele almanın terapi sürecinde temel amaç oluğunu vurgulamaktadır. Bu
yüzden mevcut vaka analizinde, bağımlılığın spesifik yönlerinin ve terapötik ilişkide bu yönlerin nasıl
kendisini gösterdiğinin klinik deneyim ve mevcut yazın çerçevesinde incelenmesi amaçlanmıştır.
Yazından elde edilen bilgiler, daha kapsamlı bir içerik sunabilmek için bağımlı kişilik bozukluğu tanısı
alan 43 yaşındaki bir kadın danışan üzerinden tartışılmıştır.
Anahtar kelimeler: Bağımlı kişilik örüntüsü, terapötik ittifak, şema odaklı bilişsel terapi
ISSN: 2148-4376
1
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
Bağımlı Kişilik Örüntüsü ve Terapötik İşbirliği: Şema Odaklı Bilişsel Davranışçı Terapi
Uygulaması
Bağımlılık; cinsiyet, kültür ve etnik kökenden bağımsız olarak her insan tarafından
paylaşılan evrensel bir deneyimdir ve çocukluk yaşantılarının yanı sıra, yetişkinlik döneminde de
insan ilişkilerinde önemli bir rol oynamaya devam etmektedir (Bornstein, 1992). Ancak,
bağımlılık aşırı düzeye ulaştığında, patolojik hale gelir ve işlevsellikte bozulma ve kişilerarası
ilişkilerde sorunlara sebep olabilir. Bu açıdan, aşırı bağımlılık ve itaatkar davranışlar BKÖ ile
ilişkilendirilmektedir (Beck, Freeman, ve Davis, 2003; Sperry, 2003).
Tanısal açıdan bakıldığında, DSM-IV- TR’ ye göre bağımlı kişilik bozukluğu (BKB),
kişinin hayatına yoğun stres getiren ve işlevselliğini bozan, itaatkar ve yapışkan davranış
örüntüsüyle sonuçlanan yoğun bakım ihtiyacı ve ayrılma kaygısına karşılık gelmektedir (American
Psychiatric Association, 2000). BKB kaçıngan ve obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu ile birlikte
kaygılı ve korkulu grup olarak belirlenen C grubu kişilik bozuklukları dahilindedir. Seligman ve
Reichenberg’e göre (2007) BKB’ nin sıklığı kişilik bozukluğu örnekleminde %14, normal
örneklemde ise % 2, 5 civarındadır (aktaran, Faith, 2009). Borstein (2004) ilgili araştırmaları
gözden geçirmiş ve bu çerçevede aşırı bağımlılığı eksen birde depresyon, kaygı, yeme bozukluğu
ve somatizasyonla, eksen ikide ise sınır kişilik bozukluğu, histriyonik ve kaçıngan kişilik
bozukluluklarına yönelik riskle ilişkilendirilmiştir. BKB’ nin kadınlarda daha sıklıkla görüldüğü
düşünülse de, bu bulgu sadece öz-bildirim ölçeği kullanan araştırmalarda geçerlidir. Projektif
ölçek araştırmalarında cinsiyet farklılığı gözlenmemektedir. Buradan hareketle, öz-bildirim ölçeği
araştırmalarında gözlenen farklılık kültürün desteklediği toplumsal beklentilere atfedilmektedir
(Bornstein, 1992; Sperry, 2003).
Bağımlı kişiler doğru karar verme yetisinden yoksun olduklarına inanırlar. Bu yüzden,
yetişkin hayatının gereklerini yerine getirebilmek için güçlü birine güvenme ihtiyacı
içerisindedirler ve bu kişinin yanlış davrandığını düşünseler dahi, reddedilme veya terk edilmenin
yaratacağı yoğun kaygıdan kaçınmak için tam bir itaat içerisinde bulunurlar. Genellikle özgüven
problemleri vardır ve kendilerini başarı ve becerileri için takdir etme yetisinden yoksundurlar
(Arntz, 2012; Beck, Freeman, ve Davis, 2003). Öte yandan, BKB’ nin DSM-IV TR’de belirtilen
tanısal ölçütleri büyük ölçüde eleştirilmektedir. Arntz’a (2012) göre bu ölçütler, hem duygusal
hem de işlevsel bağımlılığa yönelik belirtileri içermektedir. Oysaki, bu iki tür bağımlılığın
kökenleri arasında belirgin farklılıklar bulunmaktadır. BKB’ye sahip kişiler daha az işlevsel
bozulma gösterdiklerinden, sayıları normal örneklemde oldukça fazladır (Faith, 2009; Sperry,
2003). Bu yüzden, Skodol ve arkadaşlarına göre (2011), DSM-V’ in kişilik ve kişilik bozuklukları
çalışma grubu, BKB’ nin gelecek basımlarda tanısal kategori olmaktan çıkarılmasını ve kaygı,
itaatkarlık ve ayrılma kaygısı ekseninde yeniden tanımlanmasını uygun görmüştür (aktaran,
Bornstein, 2012). Bu yüzden bireyin kişiliğini bağımlı olarak tanımlamak yerine bağımlı
davranışları belirleyip etiketlemek daha uygun görülmektedir (Mitchell, 2008). Mevcut vaka
analizinde de, çalışılacak sorunlar kaygı, itaatkar davranışlar ve ayrılma kaygısı ekseninde
kavramsallaştırılmış ve tedavi planı bu özelliklere ilişkin mod çalışması ve imajinasyon gibi
tekniklerin kullanımını içerecek şekilde oluşturulmuştur. Bu yüzden, BKB’nin tanısal ölçütlerine
ISSN: 2148-4376
2
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
yönelik eleştiriler göz önünde bulundurularak, mevcut vakanın da BKB’den ziyade BKÖ profili
kapsamında değerlendirilmesi uygun görülmüştür.
Borstein (1992, 1993, 2011), bağımlılığın gelişimini farklı teorik modeller açısından
incelemiş ve ebeveyn-çocuk ilişkisinin bağımlılığın gelişiminde en önemli belirleyici olduğunu
belirtmiştir. Buna göre otoriter ve katı bir şekilde aşırı koruyucu ebeveynlik, bağımlılık
düzeyindeki artışla ilişkili bulunmuştur. Bu durumun çocuğun öz-yeterlik hissini etkileyeceği,
bağımsız davranışın cezalandırılması ve bağımlılığın pekiştirilmesi sonucu çocuğun özerklik
kazanmasının engelleneceği ve çocukların kendilerini işe yaramaz ve yetersiz olarak
değerlendirmeyi öğrenecekleri vurgulanmıştır (Arntz, 2012; Bornstein, 2011). Yanı sıra,
çocukluktaki duygusal istismar da yetişkinlikteki bağımlılıkla ilişkilendirilmektedir.
Ebeveynlerinin en iyisini bildiğini düşünen çocuklar, yetişkin hayatlarında da kendilerine neyin
doğru olduğunu söyleyecek güçlü birisine ihtiyaç duyma riski altındadır (Arntz, 2012).
BKB’ nin tedavisine yönelik nitelikli araştırmalar kısıtlı olsa da, olumlu sonuçlar belirten
farklı tedavi yaklaşımları bulunmaktadır. Diğer kişilik bozukluklarına göre BKB tedavisinin daha
kısa sürdüğü ve daha sorunsuz geçtiği belirtilmektedir (Sperry, 2003). Kişilik bozukluklarının
tedavisinde pratik ve etkili bir yöntem olarak bilinen bilişsel davranışçı tedavi yaklaşımı, bağımlı
kişilik özelliklerinin tedavisinde makul ölçüde ilerleme sağlamakta ve farklı belirti gruplarına
yönelik bütünleşik tedavi paketleri sunmaktadır (Beck, Freeman,ve Davis, 2003; Bornstein, 2004;
Matusiewicz, Hopwood, Banducci veLejuez, 2010). Bunların arasında şema terapi, kişilik
bozukluklarında görülen katı özelliklerden kaynaklı uzun süreli sorunların tedavisine yönelik
alternatif sunmaktadır ve uzun süreli sorunlar için daha kapsamlı bir kavramsallaştırma ve tedavi
planı oluşturabilmek amacıyla erken dönem olumsuz şemalarla çalışmayı önermektedir (Sperry,
2003; Young, Klosko ve Weishaar, 2003; Rafaeli, Bernstein ve Young, 2011).
Son dönemde, kişilik problemleriyle çalışan terapistler şemalar yerine şema modlarıyla
çalışmanın daha etkili olduğunu belirtmektedirler. Kişinin hayatı boyunca görece daha istikrarlı
olan şemaların aksine, modlar belirli bir zaman içerisinde ağır basan duygusal durum, şema ve
başa çıkma tepkilerinin bütününü ifade etmektedir (Rafaeli, Bernstein ve Young, 2011). Bağımlı
kişilik ekseninde şema terapi süreci, çoğunlukla söz dinleyen teslimci mod üzerine
yoğunlaşmaktadır. Bu mod kişinin çaresizlik hislerinden kaynaklı olarak kendisinden güçlü
algıladığı bireylere karşı itaatkar davranışlarını içermektedir. Bu modda, mevcut ilişkiyi korumak
ve terk edilmekten kaçınmak amacıyla, birey otorite figürlerinin talep ettiği her şeye uyum
göstermekte ve tam bir teslim sergilemektedir(Arntz, 2012; Young, Klosko ve Weishaar, 2003).
Çocuk modlarından, bağımlı çocuk modu aktif olduğunda, kişi kendisine hayatın getirdiği
sorularla ilişkili pratik çözümler sunacak güçlü bir yardımcının yokluğunda paniklemektedir.
Benzer şekilde, terk edilmiş/ istismar edilmiş çocuk modu da genellikle duygusal istismar
yaşantılarından kaynaklı reddedilme ve terk edilme korkularıyla ilişkilendirilmektedir. Son olarak,
hataları için kişileri sürekli rahatsız eden içselleştirilmiş cezalandırıcı ve eleştirel ebeveyn
modlarının varlığı gözlenmiştir. Sağlıklı yetişkin modunun ise zayıf olması beklenmektedir (Artnz,
2012; Bamelis ve ark., 2011). Şema terapi uygulanırken şemaların varlığı ve modların
isimlendirilmesi kişinin şema ölçeklerinden aldığı puanlamalara göre yapılmaktadır.
Bağımlı kişilik danışanlarının diğer kişilik bozukluğu danışanlarına göre psikoterapi için
daha uygun olduğu belirtilse de, bu alandaki çalışmalar oldukça kısıtlıdır (Faith, 2009). Bu
yüzden, mevcut çalışmanın amacı bağımlı kişilikte şema terapinin kullanılmasına yönelik klinik
veri sağlamak ve vaka örneği olarak Bayan B.’nin çocuk modlarına giden yolda buzdağının
görünen yüzü olan ilişkisel problemleri tanımlamaktır.
Bayan B., 43 yaşındadır ve bir şirkette çalışmaktadır. İyi bir kariyeri vardır ve pek çok iş
teklifi almaktadır. Kliniğimize, ilişki problemleri yüzünden yaşadığı depresif belirtilerin
ISSN: 2148-4376
3
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
endişelendirdiği eşi tarafından yönlendirilmiştir. Beş yıldır evli olduğu eşiyle uzun süredir
iletişim problemleri yaşadığını ve görüşmeye gelmeden 2 yıl önce başlayan bir evlilik dışı
ilişkisinin olduğunu ifade etmiştir. İlk görüşmeler süresince oldukça gergin gözüken Bayan
B.’nin kolaylıkla duygusallaştığı ve sık sık ağladığı gözlenmiştir. Bayan B.’nin kendisini
hiçbir işi beceremeyen biri olarak gördüğü ve eşi tarafından yalnız bırakılmaktan korktuğu
öğrenilmiştir. Eşi hakkındaki düşüncelerini “Onsuz ben ne yaparım? Bana kim bakar? O
olmadan terapiye bile gelemem!” şeklinde özetlemiştir. Öte yandan, eşiyle cinsel problemlerinin olduğunu, eşinin politik görüşlerinden hoşlanmadığını ve artık eşini sevmediğini de
eklemiştir. Evliliği ailesinin yoğun ısrarları yüzünden gerçekleştiğinden, aslında eşini daha
önce sevip sevmediğini de değerlendiremediğini ifade etmiştir. Çocukluktan beri sık sık
böyle depresif hissettiği dönemler olduğunu da eklemiştir.
Bayan B.’nin annesi neyin nasıl yapılması gerektiğine yönelik katı kuralları olan duygusal
açıdan donuk, kuralcı bir kadındır. Bayan B.’nin işleri tek başına yürütebilecek kadar
yeterli olmadığını düşündüğünden, genellikle deneme yanılma yoluyla öğrenmesine fırsat
tanımamış, her şeyi onun için hazır etmiş ve en ufak hatada da onu cezalandırmıştır. Bayan
B.’nin babası çocuklarının başarılarıyla yakından ilgilenen hırslı ve çalışkan bir adamdır. O
da duygularını göstermekten hoşlanmadığı için stresle ilişkili somatik rahatsızlıklardan
yakınmaktadır. Bayan B.’nin ebeveynlerinin mesajların dolaylı olarak iletilmesini içeren
psikolojik kontrol mekanizması kullandığı izlenimi edinilmiştir. Bu, depresyon ve kaygı
belirtilerinde artışla ilişkilendirilmektedir (Soenens, 2007). Böylelikle, cezalandırıcı ve
eleştirel ebeveyn modlarının içselleştirilmiş ebeveyn figürlerinin varlığıyla açıklanabileceği düşünülmüştür. Özetle, ailede duyguların ifadesi katı bir şekilde cezalandırılırken
Bayan B.’nin kendisine yönelik negatif düşünceleri desteklenmiştir.
Bayan B., kendisini hep bakıma muhtaç, yetersiz biri olarak gördüğünü belirtmiştir. Ergenliğinden beri her zaman ona göz kulak olacak birilerinin olduğunu ve ne zaman reddedilmeye yönelik bir işaret algılasa, başka bir ilişkiye yöneldiğini ve önceki ilişkisinin de bu
aldatma sonucu bittiğini ifade etmiştir. Ayrılık tehlike arz ettiğinden, ilişkisi bittiğinde
güvenecek yeni insanlar arama eğilimindedir. Bayan B.’nin gerçek ya da hayali bir terk
edilmeden kaçınmak için istismar edici ilişkilerinde dahi itaatkar davrandığı gözlenmiştir.
Kendisini ifade edemediğinde kusma, baş ağrısı, burun kanaması gibi bedensel belirtiler
gösterdiğini belirtmiştir.
Terapötik İlişki ve Şema Terapi
Son yıllarda yapılan çalışmalar terapötik ittifakın özellikle terapinin erken dönemlerinde
ilerleme kaydedebilmek için önemli kavramlardan biri olduğu konusunda hemfikirdir (Diener ve
Monroe, 2011; Lingiardi, Filippucci ve Baiocco, 2005; Martin, Garske ve Davis, 2000; Rector,
Zuroffve Segal, 1999; Strauss ve ark., 2006). Terapötik ittifak kavramı, psikoanalizin erken dönem
kavramlarından biri olsa da, pek çok araştırmacı farklı teorik çerçevelerden ittifakın önemine
değinmiştir. Bunlar arasında, Bordin (1979) terapötik ittifak kavramını ilk kez bütün psikoterapi
yaklaşımlarına genellenebilecek şekilde yeniden kavramsallaştırmıştır. Buna göre terapist ve
danışan terapideki görevler, terapinin amaçları, ve terapist ile danışan arasındaki karşılıklı güveni
yansıtan duygulanımsal bağ konusunda hemfikir olmalıdırlar. Bu özelliklerin bilişsel terapiyi de
içeren pek çok terapi yaklaşımına genellenebileceği öngörülmüştür. Bilişsel terapi yazınını gözden
geçiren çalışmalar, değişim sürecinde terapötik ittifakın herhangi bir teknik bileşen kullanımından
çok daha etkili olduğu konusunda uzlaşmaktadır. Lambert ve arkadaşları (1986) terapötik
ilerlemedeki varyansın %45’inin ilişkisel faktörler tarafından açıklandığını öne sürmektedir.
(aktaran, Rector, Zuroff ve Segal, 1999). Yanı sıra, iyi bir terapötik ilişkinin uygulanan teknik
ISSN: 2148-4376
4
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
bileşenin etkisini de arttıracağı belirtilmiştir. Bu çerçevede, terapötik ittifakın güçlü kurulduğu bir
ilişkinin bilişsel yeniden yapılandırma üzerinde olumlu etkileri olacağı ve çocukluktan kalan
cezalandırıcı içselleştirilmiş figürlerin etkisinin terapistle kurulan sağlıklı bağlanma sonucunda
azalacağı ifade edilmektedir (Rector, Zuroff ve Segal, 1999; Strauss ve ark., 2006). Öte yandan, bu
kadar kapsayıcı bir kavram fikri ampirik çalışmalarla ilişkili olmayan yaklaşımların dahi dikkatini
çekmiştir (Safran ve Muran, 2006). Böylelikle, bu alandaki araştırmalarda yoğun bir artış meydana
gelmiş ve kavram farmakolojik yaklaşımda dahi “farmakoterapik ittifak” olarak yerini almıştır
(Bender, 2005). Bu çerçevede, Safran ve Muran (2006), bu kavramın çağdaş araştırmacılar
tarafından aşırı kullanımına dikkat çekmekte ve aşırı büyütülmesi konusunda uyarmaktadır. Buna
göre, ampirik çalışmalarla yeni ölçüm araçları geliştirmek yerine, terapötik ilişkinin değişim
sürecindeki yerini belirlemenin asıl amaç olması gerektiğini savunmaktadırlar ki, bu da mevcut
vaka analizinin ana hedeflerindendir.
Öte yandan eğer terapötik süreçte kaçınılmaz bir şekilde meydana gelen bozulmalar
görüşme içerisinde etkili bir şekilde ele alınmazsa, bu durum erken sonlanmalara neden olabilir.
Bu yüzden terapötik ittifakta meydana gelen bozulmayı ele almak önem kazanmaktadır (Bender,
2005; Soygüt, 2004; Strauss ve ark., 2006). Bu durum Shafran ve Muran (2006) tarafından
ittifakta bozulma olarak adlandırılmış ve küçükten büyüğe uzanan bir boyut üzerinde
tanımlanmıştır. Baillargeon ve arkadaşları (2012) bu konudaki yazını gözden geçirmiş ve
bozulmanın uygun şekilde ele alındığında mevcut ilişkiyi güçlendirebileceği sonucuna
varmışlardır. Bozulmanın varlığı doğası gereği bozulabilecek bir ittifakın var olduğuna işaret
ettiğinden, ittifakta bozulma yaşanan terapilerin daha olumlu sonuçlanması beklenmektedir.
Danışanlarla açık ve empatik bir ilişki kurabilmek hem bilişsel terapinin hem de şema
terapisinin temel amaçlarından biridir (Vreesewijk, Broersen ve Spinhoven, 2012). Şema terapide,
terapi ilişkisi değişim sürecinde önemli bir unsur olarak kabul edilmektedir ve terapötik ilişkinin
kendisi bir terapi tekniği olarak kullanılmaktadır. Shafran ve Muran (2006)’nın görüşleriyle paralel
olarak, şema terapide de terapistlerin şema tetikleyici olayların ipuçlarına dair hassasiyet
göstermesi ve danışanlarla ilişkilerini ele alabilmeleri desteklenmektedir. Yanı sıra, şemanın
tetiklenmesi kaçınılması gereken bir durum olarak belirtilmemekte, hatta şemalar tetiklendiğinde
bu durumun terapist tarafından da körüklenmesi ve terapötik ilişkide bu durumun ele alınması
önerilmektedir. Bu şekilde şema bağlantılı döngülerin belirlenmesi için terapi ilişkisinin güvenli
yer olarak kullanılması ve terapistin“şimdi ve burada”ya odaklanarak ittifakta bozulmayı ele
alması desteklenmektedir. Böylelikle, terapist mevcut ilişki deneyimleriyle, bunlara etki eden
çocukluk yaşantıları arasında köprü kurmayı amaçlar (Rafaeli, Bernstein veYoung, 2011; Young,
1994).
Şema terapide terapötik ilişki kavramı iki önemli teknik üzerine kuruludur. Bunlar empatik
yüzleştirme ve sınırlı yeniden ebeveynliktir. Şema terapinin ana odağı insanlara çocuklukta
karşılanmamış ihtiyaçlarıyla baş etme konusunda yardımcı olmaktır. Bu yüzden, uygun sınırlar
içerisinde danışana bu ihtiyaçları sağlamayı hedefleyen sınırlı yeniden ebeveynlik kavramı en
önemli tekniklerden biridir. Terapötik ilişki danışan için güvenli yer olmasının yanında, değişimin
öneminin de vurgulandığı ve danışanın gerçekliği objektif bir şekilde değerlendirdiği bir ortam
olmalıdır. Bu yüzden empatik yüzleştirme şema davranışlarını devam ettiren örüntülerin, bunların
sebeplerine yönelik empatik bir anlayışla danışana gösterilmesini hedefler. Buradaki temel amaç
hem şefkatli, hem de objektif olabilen, samimi ancak oldukça açık bir üsluba sahip olmaktır
(Young, Klosko ve Weishaar, 2003).
BKÖ’nün Şema Odaklı Bilişsel Terapi Uygulamasında Terapötik İlişki
Diğer kişilik bozukluğu gruplarına göre, C grubu hastaları, daha az problemli, daha kolay
ISSN: 2148-4376
5
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
tedavi edilebilir ve ilişki kurması daha kolay danışanlar olarak kabul edilirler. Ancak, ilişki
kurmak bu danışanlarla da oldukça zorlayıcı olabilmektedir (Arntz, 2012; Lingiardi, Filippucci ve
Baiocco, 2005; Vreeswijk, Broersen ve Spinhove, 2012). Kişilik örüntüsüyle ilişkili problemler
söz konusu olduğunda, ittifakta bozulma çok daha güçlü hissedildiğinden, bu bozulmanın ele
alınması önem kazanmaktadır (Mitchell, 2008). Süregelen klinik görüşün aksine, Borstein (2012)
bağımlılığın pek çok terapistin algıladığından çok daha karmaşık bir kavram olduğunu ve bu
danışanlarla daha etkili çalışabilmek için terapistlerin bağımlılığın bütün yönlerini kapsayan
hatasız ve incelikli bir bakış açısının olması gerektiğini savunmaktadır.
Bağımlı danışanların teslimiyetçi özellikleri terapinin başlangıcında ittifakı kurmayı
kolaylaştırmaktadır. Teslimiyetçi özellikler danışanların içsel deneyimleriyle ilişkili olarak
kendilerini tanımlamalarını zorlaştırsa da, bu kişiler teslimiyetçiliği bakım görmenin bir yolu
olarak değerlendirmektedirler (Bender, 2005). Terapi ilişkisinde de bu tarz davranışlar terapist
hasta etkileşiminin görece daha az olduğu klasik psikanalizdense, ilişkiselliğin ve iletişimin yoğun
olduğu içgörü odaklı terapilerde görülmektedir (Bornstein ve Bowen, 1995).
Hatırı sayılır bir çoğunluk, kişilik bozukluklarıyla çalışırken yaşanan güçlüklere işaret
etmektedir. Bu anlamda, bilişsel terapinin aşil topuğu, ittifakta bozulmaları ele almaya yeteri kadar
önem göstermeyişi olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden, bilişsel terapinin içerisinden görüşme
sırasında terapötik ilişkinin ele alınmasını kapsayan yeni teoriler gelişmiştir (Soygüt, 1999).
Bağımlı kişiliğin karmaşık yapısı göz önünde bulundurulduğunda, bütünleşik yaklaşımların klinik
uygulamada daha etkili olacağı belirtilmektedir (Bornstein ve Bowen, 1995; Bornstein, 2004).
Buradan hareketle, şema terapi terapötik ittifakın da bir teknik olarak kullanıldığı bütünleşik bir
yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.
Daha spesifik olarak, şema terapininin bakış açısından bakıldığında bağımlı kişilik
örüntüsüne yönelik modelinde, daha önce bahsedildiği gibi, söz dinleyen teslimci mod, bağımlı
çocuk mod, terk edilmiş/ istismar edilmiş çocuk mod, cezalandırıcı ve eleştirel ebeveyn modunun
gözlenmesi ve çalışılması gereken olası modlar olduğu bilinmektedir. Buna paralel olarak Bayan
B.’ye uygulanan değerlendirme yöntemleri sonucunda Bayan B.’nin yüksek puan aldığı şemalar
sırasıyla iç içe geçme/bağımlılık, cezalandırılma ve onay arayıcılık şemalarıdır. Bununla birlikte
terk edilme ve duyguları bastırma şemalarında da yüksek puan verilen maddeler bulunmaktadır.
Buradan hareketle, Bayan B.’nin, terk edilmiş/ istismar edilmiş ve bağımlı çocuk modları ve
bunlarla baş etmek için geliştirdiği bir söz dinleyen teslimci modu olduğu düşünülmüştür. Bayan
B.’nin kendisini oldukça bağımlı ve muhtaç algıladığı, otorite figürlerince istenir davranışları
uyguluyor oluşu, bu gereklilikleri yerine getirme konusunda başarısız olduğunda kendisine
yönelik ağır eleştiriler yapıyor olmasıyla birlikte düşünüldüğünde, değerlendirme sonuçlarının
klinik gözlemle ve mevcut yazınla tutarlı olduğu izlenimi edinilmiştir.
Tedavi sürecinde de, sınırlı yeniden ebeveynlik şema terapide yapılan pek çok müdahaleye
temel oluşturan bir ilişkisel teknik olarak kabul edilmektedir (Rafaeli, Bernstein, Young, 2011). Bu
yüzden terapinin başından itibaren terapötik ittifaka yönelik ipuçlarına dikkat edilmesinin önemine
değinilmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, genellikle bağımlı danışanlarla ittifaka yönelik ilk
izlenim olumludur. Bayan B.’nin de ilk birkaç seans süresince oldukça özenli davrandığı ve tedavi
sürecine oldukça yatırım yaptığı izlenimi edinilmiştir. Seans için programlarını iptal ettiğini ya da
tatilini erken kestiğini belirten Bayan B.’nin, terapistinin hemen her yorumunu onayladığı ve
sıklıkla terapistin becerilerini övdüğü gözlenmiştir.
Terapötik ittifak terapi sürecinin yordanması açısından kritik bir öneme sahip olsa da,
erken dönemde kurulan terapötik ittifak, terapistin hastayı daha girişken bir rol alması için
cesaretlendirmeye çalışmasıyla hızlıca zayıflayabilir. Danışanlar, değişmek için bağımsız olarak
bir şeyler yapmaları gerektiğini farkına vardıklarında, tek başına bırakıldıklarını düşünebilir ve
bununla ilişkili kaygı ve depresyon belirtileri sergileyebilirler (Beck, Freeman ve Davis, 2003).
ISSN: 2148-4376
6
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
Bağımlı kişilik özelliklerine sahip danışanlar, sınırlı yeniden ebeveynlikte de değinilen yeterince
iyi ebeveynden ziyade, kendileriyle ilgilenecek tüm güçlü birini ararlar. Bu yüzden karar verirken
genellikle terapistlerin fikrini öğrenme konusunda ısrarcıdırlar ve verdikleri kararlara yönelik de
geribildirim beklerler. Bu verilerle tutarlı olarak, Bayan B. davranışlarına yönelik terapistinden
sürekli geribildirim beklediği, ne yapması gerektiği konusunda kendisini yönlendirmesini istediği
ve terapistin yönlendirici olmayan davranışlarını zorlayıcı bulduğu gözlenmiştir. Bayan B.
“Terapistlere artık danışanlarına ne yapacaklarını söyleme hakkı verilmeli” diyerek bu tavrı
şakayla karışık eleştirmiş ve durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir. Terapistin
yönlendirici davranmayıp tarafsız kalması bekleneceği üzere, danışanlarda engellenmişlik
yaratabilir (Bornstein, 1993). Yanı sıra, bu kişiler görünürde terapistle işbirliği içerisindeyken,
terapistin onaylamayacağından ve kendilerine yabancılaşabileceğinden korktuklarından pek çok
kişisel bilgiyi saklayabilirler (Bender, 2005). Bayan B.’de, terapi sırasında ağlamak gibi hata
olarak gördüğü ufak davranışlarda dahi kendisini cezalandırmaktadır ve sonradan anlaşıldığı
üzere, evlilik dışı ilişkisiyle ilgili yargılanacağını düşündüğü ayrıntıları terapistinden uzun süre
gizlemiştir.
Bağımlı danışanların olumsuz duyguların ifadesi söz dinleyen teslimci mod tarafından
ketlendiğinden, bağımlı kişiler ebeveynlerinin davranışlarını eleştirmeyi oldukça zor bulurlar.
Bunun yerine kendilerini mağdur konumuna koyup güçsüzleştirir ve düzeltici deneyimler yaşamak
için çabalamaktansa, bu konuma hapsolurlar (Arntz, 2012). Buna paralel olarak Bayan B. özellikle
terapinin başlarında, ebeveynleri hakkında konuşmak için isteksiz gözükmekte ve kusurlu
olduğuna inandığı için “kendi başarısızlıklarından başkalarını sorumlu tutmanın” yersiz olduğunu
belirtmekte, bu yüzden enerjisini daha üretici alanlara kullanmak yerine genellikle kendine
acımaktadır. Overholser’ın (1997) benzer bir vakasında, bu durumda terapistin danışana mevcut
başa çıkma şeklinin (şema terapi dahilinde şema devamının) altta yatan bağımlı ve zarar görebilir
yapının değişiminde etkili olmadığını göstermesi desteklenmektedir. Böylelikle, güçlü bir figür
olarak terapiste güveniyor olmanın da daha önce başarısız olduğunu deneyimlediği şemayı devam
ettiren başa çıkma tarzıyla benzeştiğinin altı çizilmelidir (Young, Klosko ve Weishaar, 2003).
Overholser’a (1997) göre terapistler, danışanlarının kendilerine acımayla ilişkili olumsuz hislerini
azaltmak için sosyal destek sağlamaktansa, bu hislerin sağlıklı bir şekilde tolere edilmesi, mutlu ve
güvende hissetmek için başkalarına değil, kendilerine güvenmenin öneminin anlaşılması üzerine
çalışmalıdırlar.Bu yaklaşım, şema mod çalışmasındaki sağlıklı yetişkin modunun
güçlendirilmesiyle paralellik göstermektedir. Bu anlamda, tedavi sürecinde Bayan B.’nin kaçınma
ve telafi gibi işlevsel olmayan başa çıkma mekanizmaları, uyumlu çocuk, kırılgan çocuk ve
eleştirel ebeveyn gibi farklı modlar çerçevesinde ele alınmış ve sağlıklı yetişkin modunun
güçlenmesine yönelik rol oynama çalışmaları yapılmıştır.
Beck ve arkadaşlarına (2003) göre, siyah-beyaz düşünme bağımlı kişilik örüntüsüne sahip
danışanlarının en önemli bilişsel çarpıtmalarından biridir. Bu kişiler, diğerlerini idealize etme ve
kendi becerilerini küçümseme eğilimindedirler. Bu yüzden, ilişkileri kaybetmek tamamen
felaketleştirilir. Bağımlı kişiler genellikle daha uyumlu stratejiler kullansalar da kendileri için
önemli ilişkileri tehdit altında hissettiklerinde bu stratejileri çok daha girişken ve yıkıcı
davranışlarla değiştirme riskleri vardır (Bornstein, 2012). Tahmin edilebileceği gibi, bu dinamik,
terapi ilişkisi açısından oldukça önemlidir. Bağımlı danışanlar, kendilerini çoğunlukla tam bir
başarısızlık abidesi olarak algıladıklarından, terapistin hastayı kurtarma dürtüsü altında ezilmemesi
önemlidir. Bayan B.’nin terapi ve terapistin süpervizyon sürecinde de, bahsi geçen temalar
oldukça belirgin şekilde gözlenmiştir. Seanslar ilerledikçe, terapist süpervizyon yardımıyla Bayan
B.’ye diğer danışanlarına göre daha hassas ve özverili davrandığını ve Bayan B.’nin “böylesi
yetersiz bir danışan” olmanın ikincil kazançlarını yaşadığını fark etmiştir. Terapist bu süreçte
kendini feda şemasının oldukça aktif hale geldiğini ve kendi karşı bağımlılık süreçleriyle
ISSN: 2148-4376
7
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
desteklendiğini, danışanın sıklık ve süreyle ilişkili taleplerini karşılamak için yoğun bir çaba
içerisinde olduğunu, bu çerçevede de kendi dinamiklerinin danışanı olduğundan daha kırılgan
olarak değerlendirmesine sebep olduğunu süpervizörünün geribildirimleriyle fark etmiştir.
Buradan da anlaşılacağı üzere, terapistlerin danışanlara karşı duygu ve davranışlarını kontrol
edebilmesi için kendi şemalarının farkında olmaları gerekir. Dahası, danışanın özerklik kazanması
zaman alacağından, terapist bu durumun yaratacağı engellenmişlik hissinden de kendisini
korumalıdır (Beck, Freeman ve Davis, 2003).Bu anlamda terapistin şemaları da terapötik ittifakta
bozulmaya yol açabilen önemli belirleyicilerdendir. Nord, Högert ve Eckert’in (2000) görüşlerine
göre terapistlerin sadece %20’sinin güvenli bağlanma stiline sahip olduğu düşünüldüğünde,
terapistin şemalarının bağımlılıkla ilgili konularda sıkıntı yaratması olası gözükmektedir
(aktaran,Soygüt, 2004). Örneğin danışanın bağımlılığının aşırı olarak değerlendirilmesi terapistin
yakınlıkla ilişkili sıkıntılarından kaynaklanabilir (Borstein veBowen, 1995). Benzer şekilde, Vane
(2002) bağımlılıkla çalışırken terapistin örüntüleriyle ilişkili olabilecek konuları şema teorisi
çerçevesinde ele almış ve terapistin kendi şemalarına yönelik iç görü kazanmasının duygusal
materyali konuşmaktan kaçınmak ya da bağımlılıkla ilişkili materyalleri hatırlamakta zorlanmak
gibi terapötik ittifakta kırılma yaratabilecek durumları önlediği sonucuna varmıştır. Önemli bir
diğer bulgu da, terapistin kendi şemalarının ancak stres düzeyinin arttığı durumlarda hastanın
şemalarıyla etkileşime girmesidir. Bu yüzden şema terapide süpervizyon desteklenmektedir
(Young, Klosko ve Weishaar, 2003). Böylelikle terapistin tedavi sürecinde deneyimleyebileceği
olası korku ve kaygının terapötik ilişki üzerindeki olumsuz etkilerinin safdışı bırakılabileceği
düşünülmektedir. Bayan B. vakasında, süpervizyon yardımıyla terapist hem danışan (örn.
bağımlılık/iç içe geçme çerçevesindeki talepler) hem de kendisi (örn. kendini feda şemasının
etkisinde yapılan yeni düzenlemeler) için şema devamını sağlayan etkileşiminin farkına varmıştır.
Böylelikle danışanın ikincil kazanç getiren davranışları da bağımlılık/iç içe geçme şemasıyla
teslim olma şeklinde beş etme olarak kavramsallaştırılmış ve otonomiyi destekleyen sınırlar
terapide belirginleşmeye başladıkça, terapist kaçınılmaz olarak Bayan B.’nin daha girişken
tarafıyla tanışmak durumunda kalmıştır.
Bağımlı danışanlar immatür davranışlar gösterebilirler, engellenmeye karşı toleransları
düşüktür ve bu davranışlar terapiyi erken sonlandırmalarına neden olabilir (Bornstein, 2012).
Eleştiriye yönelik değerlendirmeleri kolaylıkla red olarak algılayabileceklerinden, terapistlerine
karşı da oldukça şüpheci tutumlar sergileyebilirler (Bamelis ve ark., 2011). Alexander ve Abeles
(1968) bağımlı kişilerin yetersizlik duyguları yüzünden aşırı talepkar olabileceğini ve terapist
kaçınılmaz bir şekilde bu talepleri yerine getirmekte yetersiz kaldığında, terapötik ittifakta
bozulmaların görülebileceğini belirtmişlerdir. Bu yüzden terapistlerin aşırı bağımlılığın işaretlerine
yönelik tetikte olmaları desteklenmektedir. Bayan B.’nin terapistine kendisini daha yakın
hissettiğini ifade ettiği ve daha önce gizlediği bir takım bilgileri paylaştığı bir görüşmeden sonra,
terapistin yaptıklarını onaylamadığına işaret olabilecek fiziksel ve sözel ipuçlarına yönelik çok
daha hassas duruma geldiği gözlenmiştir. Terapistin beden duruşundaki ufak değişiklikleri hızlıca
yakalamakta ve terapistin hoşnutsuzluğu olarak yorumlayabilmektedir (Örn. dediğim şeyden hiç
hoşlanmadınız, değil mi?). Bu süreçte Bayan B.’nin bir taraftan terapistin onayı için yoğun olarak
çabaladığı, bir taraftan da bağımlılıktan ileri gelen gereksinimlerinin terapinin doğası gereği tam
olarak karşılanmıyor oluşundan duyduğu engellenmeyi kontrol etmeye çalıştığı izlenimi
edinilmiştir. Mitchell (2008) bağımlı kişilik danışanlarının terapi sürecindeki davranışlarını gözden
geçirdiği bir çalışmasında, bu kişilerin tedavi sürecinde gelgitler yaşayabileceği ve bağımsız
davranışlar sergilemelerinin zaman alabileceğini belirtmiştir. Bu süreçte terapistler tatile çıkma ya
da seanslara gecikme gibi “masum” geri çekilme davranışları sergilediklerinde, ittifakta çok daha
şiddetli bozulmalar yaşanabileceğinin altı çizilmiştir. Çünkü bu tarz davranışlar danışan tarafından
reddedilme ve terk edilme olarak algılanma riski yüksek davranışlardır ve erken sonlanmaya yol
ISSN: 2148-4376
8
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
açabilirler (Bender, 2005). Bayan B.’nin durumunda, yakınlık hislerinin ifadesinden kısa bir süre
sonra terapist sağlık durumu nedeniyle iki seansı üst üste iptal etmek durumunda kalmıştır.
Sonraki ilk görüşmede Bayan B. görüşmelerden kopmuş gözükmektedir ve terapisti geçen hafta
dışarıda gördüğünü belirtir. Buna yönelik olası kırgınlığının ifadesi terk edilme ve reddedilme
hisleri tarafından engellenmiş gözükmektedir. Ancak Bayan B. bu duruma yönelik hislerini
sağlıklı yetişkin modundan ifade etmektense, tepkisini soğuk bir ses tonuyla, sarkastik bir şekilde
“Bu soğukta dışarı çıkarsanız hastalanırsınız tabi!”şeklinde belirtmiştir.
Şema terapide terapistin ittifakı sürdürebilmek için danışanlara ilişkiye yönelik olumsuz
davranışların kısıtlanmasını, yıkıcı davranışların empatik bir şekilde yüzleştirilmesini ve danışana
ilişki içerisinde terapistin düşüncelerine de karşı çıkmanın desteklenmesini içeren geribildirimler
vermesi desteklenir (Vreeswijk ve ark., 2012). Görüşme sırasında tetiklenen şemaların ele
alınması, şemaların günlük hayattaki etkililiğini azaltmanın bir yolu olarak görülmektedir.
Böylelikle, terapist şemalarla ilşikili temel problemleri ele alır ve daha iyi başa çıkma yolları
önerir. Bu anlamda, terapistin yokluğunda hastanın okuyabilmesi için başa çıkma kartlarının
hazırlanması da önerilmektedir (Young, Klosko ve Weishaar, 2003). Bayan B.’nin terapisinde
meydana gelen ittifaktaki kırılma, bağımlılık/iç içe geçme ve terk edilme şemaları çerçevesinde
ele alınmış ve bu davranışın altında yatabilecek olası kırılgan duyguları ifade etmiyor olmanın
olası avantaj ve dezavantajları başa çıkma kartı üzerinde tartışılmıştır. Sonrasında, yıkıcı davranış
etiketlenmiş ve bağımlı çocuk moduna yönelik duyguların telafi yoluyla eleştirel/cezalandırıcı
ebeveyn modu üzerinden ifade edilmesi şeklinde kavramsallaştırılmıştır. Bu süreçte, bir seans
sırasında Bayan B. terapist tarafından terk edilmiş hissetmenin kendisini ne kadar üzdüğünü
oldukça zorlanarak ifade etmiştir. Sonrasında, eğer bu davranışı yüzünden terapist kendisini
görmek istemezse bunu anlayışla karşılayacağını, hatta eğer terapisti süpervizörlerinin sıkıntı
çıkaracağını düşünüyorsa, terapiyi kendi isteğiyle bıraktığını ifade edebileceğini ağlayarak
belirtmiştir. Danışanın bu tepkisi söz dinleyen teslimci mod ve terk edilmiş çocuk modu şeklinde
kavramsallaştırılmış ve tüm bu örüntüdeki olumsuz davranışlara yönelik modlar (danışanın tüm
kendiliği değil, modlarla kavramsallaştırılan parçaları) etiketlenmiş ve bu tarz yıkıcı davranışlar
seans içerisinde kaçınılmaz bir şekilde yeniden meydana geldiğinde tartışılmak üzere
etiketlenmiştir. Bu bozulma aynı zamanda, danışanın çocukluk anılarıyla ilişkilendirilmiş ve
annesi gibi herkesin kendisini eleştireceği beklentisi içerisinde olmasıyla sürekli tedbir ve telafi
davranışları içerisine girmesi çerçevesinde ele alınmıştır. Sonuç olarak, danışanın, görünen
davranışının altında yatan ve şema başa çıkma tepkileri tarafından bastırılan temel ihtiyaçların ele
alınması hedeflenmiştir.
Şema terapinin bütünleşik yaklaşımıyla, Bayan B. telafi ve teslim mekanizmasının yıkıcı
yönlerini terapötik ilişki içerisinde terapistin aktif rehberliğinde deneyimlemiştir. Kırılgan düşünce
ve duyguların şema telafisi ekseninde bastırılması süreç içerisinde azalmış ve Bayan B’nin
duygularını şema teslimine girmeden daha açık ifade edebildiği ve işleri kendi başına yürütebildiği
deneyimler oluşmaya başlamıştır. Boşanmaya karar vermiş ve ailesine bu süreçte sınır
çizebilmiştir. Bu başarılı girişimler Bayan B.’nin özgüvenini arttırmış gözükmektedir ve onu
özerklik kazanması için cesaretlendirmektedir.
Bağımlı danışanlarla çalışırken, sonlandırma aşaması da çoğunlukla engel teşkil
etmektedir. Bu danışanlar terapiyi güvenli yer olarak algıladıklarından, terapist ile aralarındaki
ilişkiyi kaybetme korkusuna kolayca kapılabilirler. Bu yüzden sonlandırma aşaması seansların
sıklığı yavaş yavaş azaltılarak düzenlenmelidir (Beck, Freeman ve Davis, 2003; Overholser,
1997). Buna ek olarak Şema terapinin C grubu kişilik bozukluklarıyla etkililiği henüz
çalışılmamıştır ve bir araştırma konusu olarak geçerliliğini sürdürmektedir (Vreeswijk, Broersen
ve Spinhoven, 2012). Öte yandan, Hoffard ve arkadaşlarının (2005) bir çalışmasında C grubu
kişilik bozukluğu olan hastalarla terapist arasındaki ilişki şema terapi kapsamında incelenmiştir.
ISSN: 2148-4376
9
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
Buna göre, hasta ve terapist arasındaki güçlü ittifak, şema devamının ve bir sonraki seansa kadar
belirtilerin azalmasıyla sonuçlanmış, ancak bu azalma uzun erimde sürdürülememiştir. Bütün bu
unsurlar göz önünde bulundurularak, Bayan B.’nin terapisinde bir yandan yavaş yavaş
sonlandırma konusundaki düşünceleri ele alınırken, bir yandan da terapi süreci şema terapinin
kendini düzenleme, hedef belirleme, korkulan durumlara yönelik yüzleştirme ve yeni davranışların
pekiştirilmesi gibi davranışsal örüntü kırma tekniklerinin uygulandığı uzun erimli bir sonlanma
sürecine girilmiştir. Bu çerçevede edinilen kazanımların devamının sağlanması ile ayrılma kaygısı
ve bireyselleşmeyle ilişkili ortaya çıkabilecek olası pürüzlerin ele alınması hedeflenmiştir.
Sonuç
Mevcut vaka analizi BKÖ’nün şema odaklı bilişsel terapi ile tedavisinde terapötik ilişkide
karşılaşılabilecek olası sıkıntılara yönelik bilgi vermektedir. Yanı sıra, şemaların gelişimine ve
devamına neden olabilecek bağımlılığın farklı yönleri, ebeveynlik stilleri, aile söylemleri ve
mevcut ilişkiler bağlamında tartışılmıştır. Araştırmalara göre, bağımlılığın gelişimi duyguların
bastırıldığı ve özerk davranışın cezalandırıldığı duygusal açıdan soğuk, eleştirel aile ortamında
desteklenmektedir. Bu anlamda, bağımlı kişiler ilişkilerinde teslimiyetçi davranmayı
öğrenmektedirler. Öte yandan bu kişiler teslimci olarak bilinse de, terk edilme korkularıyla karşı
karşıya kaldıklarında daha girişken, hatta istismara kadar varabilecek davranışlar
sergileyebilmektedirler.
Böylelikle, bağımlılığın farklı yönlerinin terapötik süreçteki iniş çıkışlarla
tanımlanabileceği düşünülmektedir. Bağımlı danışanlarla terapötik ilişki kurmanın kolay olduğu
yönündeki genel inancın aksine, BKÖ ile çalışırken de olası engellenmişlik ve çaresizlik
duygularının deneyimlenebileceği vurgulanmıştır. Bu yüzden terapistlerin yüzeyde var olan güçlü
ittifaka güvenerek altta yatan bağımlı özellikleri atlamamalarının altı çizilmektedir. Yoksa,
bastırılmış öfke ve engellenme duyguları terapötik ilişkide pek çok şekilde kendisini gösterebilir.
Terapötik ilişki üzerine konuşmak şema terapinin ana araçlarından biri olduğundan, terapist sınırlı
yeniden ebeveynliği kullanarak danışanın gereksinimlerini uygun sınırlar içerisinde doyurmalı ve
aynı zamanda empatik yüzleştirmeyi de kullanarak danışanın dünyası ve gerçeklik arasında köprü
kurabilmelidir. Bu yolla terapist hali hazırda var olan terapi deneyimi üzerine danışanla
konuşmaya hazır olmalı, hatta şemalar üzerine konuşabilmek için danışanın mevcut şemalarının
seans içinde tetiklenmesini desteklemelidir. Aynı zamanda, danışan tarafından tetiklendiğinde,
terapistin kendi şemalarıyla da baş etmeye hazır olması gereklidir.
Sonuç olarak, mevcut vaka analizi BKÖ’nün şema odaklı bilişsel terapi ile tedavisinde
ilişkinin rolüne yönelik örnek teşkil etmektedir. Bağımlı kişilik ve terapötik ilişkiye yönelik
çalışmaların oldukça nadir olması göz önünde bulundurulduğunda, mevcut çalışmanın bağımlılığa
ilişkin farklı varsayım ve fikirlere yönelik klinik veri sağladığı düşünülmektedir. Öte yandan, daha
sağlıklı sonuçlara varmak için farklı bütünleşik tekniklerin farklı kültürlerde yürütülen daha geniş
ölçekli çalışmalarla test edilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
ISSN: 2148-4376
10
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
Kaynaklar
Alexander, J. F. ve Abeles, N. (1968). Dependency changes in psychotherapy as related to
interpersonal relationships. Journal of consulting and clinical psychology, 32(6), 685.
Arntz, A.(2012). Schema therapy for cluster C personality disorders. The Wiley-Blackwell
Handbook of Schema Therapy: Theory, Research, and Practice, 397-414.
Association, A. P. (2000). Diagnostic and statistical manual of mental disorders: DSM-IV-TR®:
American Psychiatric Pub.
Baillargeon, P., Coté, R. ve Douville, L. (2012). Resolution Process of Therapeutic Alliance
Ruptures: A Review of the Literature. Psychology, 3(12), 1049-1058.
Beck, A. T., Freeman, A., ve Davis, D. D. (2007). Cognitive therapy of personality disorders:
Guilford Press.
Bender, D. S. (2005). The therapeutic alliance in the treatment of personality disorders. Journal of
Psychiatric Practice®, 11(2), 73-87.
Bordin, E. S. (1979). The generalizability of the psychoanalytic concept of the working alliance.
Psychotherapy: Theory, Research & Practice, 16(3), 252.
Bornstein, R. F. (1992). The dependent personality: Developmental, social, and clinical
perspectives. Psychological Bulletin, 112(1), 3.
Bornstein, R. F. (1993). The dependent personality: Guilford Press.
Bornstein, R. F. (2004). Integrating cognitive and existential treatment strategies in psychotherapy
with dependent patients. Journal of Contemporary Psychotherapy, 34(4), 293-309.
Bornstein, R. F. (2011). An interactionist perspective on interpersonal dependency. Current
Directions in Psychological Science, 20(2), 124-128.
Bornstein, R. F. (2012). Illuminating a Neglected Clinical Issue: Societal Costs of Interpersonal
Dependency and Dependent Personality Disorder. Journal of clinical psychology, 68(7), 766-781.
Bornstein, R. F. ve Bowen, R. F. (1995). Dependency in psychotherapy: Toward an integrated
treatment approach. Psychotherapy: Theory, Research, Practice, Training, 32(4), 520.
Diener, M. J. ve Monroe, J. M. (2011). The relationship between adult attachment style and
therapeutic alliance in individual psychotherapy: A meta-analytic review. Psychotherapy, 48(3),
237.
Faith, C. (2009). Dependent Personality Disorder: A Review of Etiology and Treatment. Graduate
Journal of Counseling Psychology, 1(2), 7.
Hoffart , A. , Sexton , H. , Nordahl , H.M. and Stiles , T.C. ( 2005 ) Connection between
patient and therapist and therapist ’ s competence in schema - focused therapy of personality
problems. Clinical Psychology and Psychotherapy, 3 , 249 – 258
Lingiardi, V., Filippucci, L., ve Baiocco, R. (2005). Therapeutic alliance evaluation in
personality disorders psychotherapy. Psychotherapy research, 15(1-2), 45-53.
Mitchell, J. L. (2008). The Relationship Between Interpersonal Dependency and Therapeutic
Alliance: Perspectives of Clients and Therapists: ProQuest.
Martin, D. J., Garske, J. P. ve Davis, M. K. (2000). Relation of the therapeutic alliance with
outcome and other variables: a meta-analytic review. Journal of consulting and clinical
psychology, 68(3), 438.
Matusiewicz, A. K., Hopwood, C. J., Banducci, A. N. ve Lejuez, C. (2010). The effectiveness of
cognitive behavioral therapy for personality disorders. The Psychiatric clinics of North America,
33(3), 657.
Overholser, J. C. (1997). Treatment of excessive interpersonal dependency: A cognitive-behavioral
model. Journal of Contemporary Psychotherapy, 27(4), 283-301.
ISSN: 2148-4376
11
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
Rafaeli , E. , Bernstein , D. and Young , J. ( 2011 ) Schema Therapy: Distinctive Features .
London :Routledge .
Rector, N. A., Zuroff, D. C. ve Segal, Z. V. (1999). Cognitive change and the therapeutic alliance:
The role of technical and nontechnical factors in cognitive therapy. Psychotherapy: Theory,
Research, Practice, Training, 36(4), 320.
Safran, J. D. ve Muran, J. C. (2006). Has the concept of the therapeutic alliance outlived its
usefulness? Psychotherapy: Theory, Research, Practice, Training, 43(3), 286-291.
Soenens, B. (2007) “I will love you if you do as I say”: How psychologically controlling parenting
undermines parent-child acceptance. ISIPAR Newsletter, 1(3), 1-3.
Soygüt, G. (1999). Bilişsel psikoterapide kişlilerarası süreçler: Terapötik ittifak ve terapötik
ittifakta bozulma olguları. Türk Psikoloji Yazıları, 2(4), 1-14.
Soygüt, G. (2004). Bir düzeltici bağlanma ilişkisi olarak psikoterapi: Psikoterapi süreçlerinde
Bağlanma ve terapötik ittifak. Türk Psikoloji Yazıları, 7(13), 63-77.
Sperry, L. (2003). Handbook of diagnosis and treatment of the DSM-IV-TR personality disorders:
Routledge.
Strauss, J. L., Hayes, A. M., Johnson, S. L., Newman, C. F., Brown, G. K., Barber, J. P., . . . Beck,
A. T. (2006). Early alliance, alliance ruptures, and symptom change in a nonrandomized trial of
cognitive therapy for avoidant and obsessive-compulsive personality disorders. Journal of
consulting and clinical psychology, 74(2), 337- 345.
Vane, J. D. (2002). Countertransferential reactions of therapists as a function of dependency and
self-criticism: a schema-theory perspective. University of Texas at Austin.
Vreeswijk, van M., Broersen J., Bloo J., ve Haeyen, S (2012). Techniques within schema
therapy. The Wiley-Blackwell Handbook of Schema Therapy: Theory, Research, and Practice,
283-299
Vreeswijk, van M., Broersen J. ve Spinhove, P. (2012). The impact of measuring: Therapy results
and therapeutic alliance. The Wiley-Blackwell Handbook of Schema Therapy: Theory, Research,
and Practice, 283-299.
Young, J. E. (1994). Cognitive therapy for personality disorders: A schema-focused approach
(revised): Professional Resource Press/Professional Resource Exchange.
Young, J. E., Klosko, J. S. ve Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner's guide:
Guilford Press.
ISSN: 2148-4376
12
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 1-13
Duygu Yakın
Summary
Dependent Personality Pattern and Therapeutic Alliance: An Illustration
of Schema-Based Cognitive Therapy
Dependent personality pattern (DPP) is common when compared to other personality
disorders among outpatient population. Dependent people are characterized with strong reliance
on others, feelings of defectiveness, impaired autonomy and clingy behaviors. They may involve
compliant behaviors in order to maintain emotional nurturance. As can be expected, these features
plays crucial role in therapeutic relationship. Since dependent patient’s view of self is based on
their faulty assumptions of inadequacy, they tend to catastrophize even ordinary withdrawal
behaviors of therapists such as vacations or lateness. Therefore, dependent people can display
more assertive and destructive behaviors when they perceive their major relationships in danger.
From the perspective of personality disorders, cluster C group responds better to
psychotherapy. Similarly, among cluster C disorders, patients with dependent personality disorder
reveal better treatment outcomes. However, research regarding the effectiveness of different
treatment approaches is limited.
In this regard, exploring specific techniques that are especially important for the treatment
of the patients with DPP becomes more of an issue. DPP has complicated features and recent
research that constantly emphasize the importance of therapeutic relationship in change process.
Considering these notions, in the present study, schema therapy was employed as an integrated
treatment approach that utilizes the negotiation of therapeutic alliance as a technique. Hence, as a
major aim of the therapeutic process, Schema model of dependent personality is utilized with
respect to the importance of negotiating therapeutic alliance in terms of schema related cognitions
and schema modes.
The current paper aims to investigate specific aspects of dependency and their
demonstration in the therapeutic relationship by referring clinical experience and the current
literature findings. The literature findings are discussed based on the case of a patient with DPP for
a more comprehensive understanding of the issue. Accordingly, the integrative approach of
schema therapy combined with the help of the therapeutic experience and the active guidance of
the therapist, the patient’s destructive ways of overcompensation and surrender coping styles are
elicited and repression of the fragile thoughts and emotions in terms of schema overcompensation
reduces. These successful attempts seem to increase the patient’s self-efficiency and motivation to
take more autonomous behaviors. Hence, present study presents a demonstration of how to handle
deteriorations in the therapeutic relationship and provides important insights regarding the role of
therapeutic relationship in the therapy process of people with DPP.
Keywords: Dependent personality pattern, therapeutic alliance, schema based cognitive therapy
ISSN: 2148-4376
13
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
Kontrol Kaybı Kaygısı ve Kontrol Edilemeyen Panik
Bozukluk: Bir Vaka Örneği
Öznur Öncül
Bülent Ecevit Üniversitesi
Özet
Panik bozukluğun, “kontrol kaybından duyulan endişe”, “mükemmelliyetçilik” ve “kaçınmacı başetme
stratejileri” gibi faktörlerle ilişki içerisinde olduğu literatürde sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu özelliklerin
panik bozukluğun ortaya çıkmasında nasıl etkili olduklarının ve nasıl bir mekanizma içerisinde bir araya
geldiklerinin anlaşılması, rahatsızlığın yeniden ortaya çıkmasını önlemeye yönelik terapötik müdahalelerin
etkililiğini arttıracaktır. Kimi çalışmalar, panik bozukluk etiyolojisinde kaçınmacı ya da obsesif-kompülsif
kişilik özelliklerinin yer alabileceğinden söz etse de bu özelliklerle panik bozukluk arasında nedensel bir
bağlantı kurmaya yönelik açıklamalara nadiren rastlanılmaktadır. Genellikle psikodinamik kuram
çerçevesinde yapılan bu açıklamalar ise, kişinin, karşılanamayan bağımlı olma ihtiyaçları ve etkili bir
biçimde baş edemediği öfke duygusu sebebiyle yaşantıları üzerinde aşırı bir kontrol sağlama çabası içerisine
girmiş olabileceklerini vurgulamaktadır. Bu makalede, bir panik bozukluk vakasının formüle edilmesi
üzerinden, kontrol kaybı kaygısının ve diğer ilişkili faktörlerin, ebeveyne yönelik öfkenin bastırılması ve
tepki oluşumu stratejisi çerçevesinde nasıl örgütlendikleri ele alınacak ve bu faktörlerin danışanın hayatında
ve panik bozuk semptomlarının ortaya çıkmasında nasıl bir role sahip oldukları tartışılacaktır.
Anahtar Sözcükler: Panik bozukluk, kontrol kaybı kaygısı, mükemmelliyetçilik, bağımlı olma ihtiyacı, öfke.
ISSN: 2148-4376
14
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
Kontrol Kaybı Kaygısı ve Kontrol Edilemeyen Panik Bozukluk: Bir Vaka Örneği
Doktor, göğsümdeki ağrıların ve kalp çarpıntılarının sebebinin fiziksel değil, psikolojik olduğunu
söylediğinde çok sinirlendim. Aslında bir kalp rahatsızlığımın olmadığını öğrenmenin beni sevindirmesi gerekirdi.
Ama psikolojik bir durum… Hem de hiçbir sıkıntım olmamasına rağmen ortaya çıkmış… Nasıl diyeyim… Yani
kontrolü bende değil! Öyle ilaç almakla ya da kendimi telkinle geçecek bir şey değil!
B., 2. görüşme
23 yaşında bir kadın olan B., kliniğimize bir psikiyatrist tarafından panik bozukluk
şikâyetiyle yönlendirilmiştir. B.’nin rahatsızlığını tanımlarken kullandığı bu ifadelerde, kontrolün
kendinde olmamasından dolayı duyduğu sıkıntı dikkati çekmektedir. Kontrol kaybına ilişkin
duyulan bu kaygı, terapi sürecinin ilerleyen aşamalarında daha sık gündeme gelmeye başlamış ve
B.’nin yaşam öyküsünde yaygın bir yere sahip olduğu görülmüştür. Bu makalede, B. vaka örneği
üzerinden, kontrol kaybı kaygısının panik bozukluk etiyolojisinde nasıl bir role sahip olduğu ele
alınacaktır.
Bir kez atlatılan panik atağın tekrar yaşanıp yaşanmayacağı bilinmemektedir. Hatta, bir
sonraki atağın nerede ve ne zaman, kişi neyi yaparsa ya da yapmazsa yaşanacağı bile belirsizdir.
İşte bu belirsizlik, kişiyi, “panik bozukluk” olarak tanımlanan yoğun bir kaygı durumuyla başbaşa
bırakır (DSM-IV-TR, 2000; Wilson ve diğerleri, 1992). İlk panik atak semptomları karşısında
hissedilen korku, aslında zararsız olan semptomların felaketleştirilerek yorumlanılmasına yol
açmakta, bu durum da kişinin atak sonrasında yaşadığı kaygı düzeyini arttırmaktadır. Kişi, bu
kaygı durumuyla başa çıkabilmek için, atağa neden olabilecek durum ve davranışları olabildiğince
kontrol etmeye çalışır. Bunun için fiziksel belirtilere ve bu belirtilerin muhtemel kaynaklarına
dikkat kesilir ve böylelikle bazı ortamlardan (örn., kalabalık, kapalı alanlar) uzak durmaya çalışır.
Literatürde “güvenlik davranışları” olarak adlandırılan bu davranışlar, ne yazık ki kişiyi bir daha
asla panik atak yaşamayacağına ikna etmeye yetmez. Aksine, paradoksal biçimde, güvenlik
davranışlarını sürdüren kişinin, atak yaşamasa bile, kaygı düzeyinde bir artış gözlemlenir. Bu
nedenle, panik bozukluğa yönelik bilişsel-davranışçı müdahaleler, öncelikli olarak güvenlik
davranışlarının terk edilmesini hedeflemektedir (Wells, 1997). Bir başka deyişle, kişinin, bu
belirsizliği kontrol etmeye çalışmayı bırakması sağlanır. Bir sonraki aşama ise, kişiye, fiziksel
semptomlar da dâhil olmak üzere tüm bu sürece tahammül edebildiği ölçüde, aslında korkulacak
bir şey olmadığını göstermek ve bu sayede, atak yaşama kaygısından tümüyle kurtulmasını
sağlamaktır (Wells, 1997). Yani kişi, bir bakıma, bu belirsizliğe tahammül edebilmeyi öğrenir.
“Belirsizlik” ve “kontrol etme çabası” ifadelerine yapılan vurgunun sebebi, bu durumların,
panik atak vakalarının yaşantılarında oldukça büyük bir öneme sahip olmasıdır. Panik atak
şikâyetiyle gelen kişilerin yaşam öykülerine bakıldığında, bir çok alanda kontrol sağlama çabası
içerisinde oldukları dikkati çekmektedir (Stoeri, 1987; Wilson ve diğerleri, 1992). Bu, bazen
duygular ya da duygu ifadesi üzerinde sağlanan aşırı bir kontrol (De Ruiter ve Cohen, 1992;
Stoeri, 1987), bazen de gündelik işler üzerinde kontrol sağlama çabası, mükemmelliyetçilik
(Iketani ve diğerleri, 2002) ve hatta obsesif-kompulsif kişilik örüntüsü olarak karşımıza
çıkmaktadır (Fredric, 2013; Iketani ve diğerleri., 2002; Powers ve Westen, 2009). Psikanalitik
açıklamalar, bu özelliklerin daha temel başka bir sıkıntıya işaret ettiğini vurgulamakta ve “ikincil”
ISSN: 2148-4376
15
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
olarak tanımladıkları bu şikâyetlerin nasıl bir başetme örüntüsü içerisinde örgütlenmiş
olabileceklerini anlamaya çalışmaktadır (De Ruiter ve Cohen, 1992; Stoeri, 1987). Dolayısıyla,
danışanın neyi kontrol edememekten kaygılandığını ortaya çıkartmakta ve bunu, erken çocukluk
dönemi verileriyle ilişkilendirmektedirler. Bu çalışmada da, “kontrol kaybı kaygısı” ve
“mükemmelliyetçi kişilik özellikleri”, literatürün ışığında, “bastırılmış öfke” ve “tepki oluşumu
stratejileri” çerçevesinde formülüze edilmeye çalışılacaktır. Böylelikle, belirtilen faktörlerin
birbirleri arasındaki ilişkinin bir vaka örneği üzerinden açıklanması hedeflenmektedir.
Vakanın Tanıtılması ve Genel Gözlemler
B., 23 yaşında bir kadındır. Ailesinden ayrı, başka bir şehirde arkadaşlarıyla birlikte
yaşamakta, yüksek lisans eğitimine ve araştırma görevliliğine devam etmektedir. B. ile, panik
bozukluk şikâyeti üzerine, haftada bir kez olmak üzere 32 görüşme gerçekleştirilmiştir. İlk 18
seansta şikâyetler bilişsel-davranışçı model çerçevesinde ele alınmış ve kaygı durumunun azalması
amaçlanmıştır. Güvenlik davranışlarının terk edilmesi ve kaygı durumunda gözlenen belirgin
azalmanın ardından, ilerleyen seanslarda, şikâyetlere kaynak teşkil edebilecek yaşantılar
araştırılmış, farkındalık kazandırılması ve etkili baş etme yöntemlerinin geliştirilmesi
hedeflenmiştir.
B., psikoterapi sürecine hızlıca uyum sağlamış, ödevleri ve egzersizleri hiç aksatmamıştır.
Öte yandan, psikoterapiye gelmeyi bir “görev” olarak adlandırması, sağlık sorunu yaşasa bile
seansları aksatmaması dikkat çekici bulunmuştur. Görüşmeler ilerledikçe, görev, sorumluluk ve
kuralların, B.’nin hayatında önemli bir yer teşkil ettiği anlaşılmıştır. Örneğin, her ayın başında,
yapacaklarını gün gün planladığını ve buna olabildiğince sadık kaldığını ifade etmiştir. Düzenli
olarak yaptığı hobi aktiviteleri ve bir yardım derneğindeki çalışmaları dışında, bu planlamaya
herhangi bir sosyal faaliyet dâhil değildir. Bu durum, B.’nin sosyal ilişkilerine de yansımaktadır.
B., planlarının aksamasından endişe duyduğu için geniş bir sosyal çevreye sahip olmadığını ya da
bir romantik ilişki içerisine giremediğini belirtmiştir. Öte yandan B., ailesinin yanına gittiğinde
titiz ve kurallı olmaya verdiği önemi tümden terk ettiğini, kendi başınayken hiç olmadığı kadar
dağınık ve düzensiz davranabildiğini ve bundan bir rahatsızlık duymadığını ifade etmiştir.
Başarılı olmak da B. için son derece önemlidir. Bu anlamda B.’nin mükemmelliyetçi bir
yapıya sahip olduğu, kendinden büyük beklentiler içerisinde olduğu, öte yandan kendini “başarılı”
ve “zeki” bulmadığı, bunu telafi etmek içinse oldukça yoğun ve titiz bir çalışma temposu içerisine
girdiği öğrenilmiştir.
B.’nin ilk görüşmelerden itibaren dikkati çeken bir diğer özelliği, nadiren duygusal katılım
sergilemesidir. İlk görüşmeden itibaren nazik ve güleryüzlü olan B.’nin ilerleyen görüşmelerde de
bu tavrını koruduğu, içgörü kazanmakta ve duygularını sergilemekte zorlandığı, içsel
yaşantısından ziyade davranış ve olay odaklı paylaşımlarda bulunduğu dikkati çekmiştir. B.,
kendisini, “dışa dönük bir izlenim vermeme rağmen iç dünyamı pek paylaşmam” ifadeleriyle
tanımlamıştır. Arkadaşlık ilişkilerinde de genelde duygusal paylaşımdan uzak durduğunu
belirtmiştir. Bu gözlemler, B.’nin duygularını da kontrol etme çabası içerisine girmiş olabileceğini
düşündürmüştür. Öte yandan, yakın arkadaşlarıyla olan ilişkisini “bana anne şefkati gösteriyorlar”
diyerek tanımlamasının, B.’nin duygusal ihtiyaçlarına işaret ettiği düşünülmüştür. Bu durum,
makalenin ilerleyen bölümlerinde daha detaylı olarak ele alınacaktır.
ISSN: 2148-4376
16
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
Kontrol Kaybı Kaygısı
Daha önce de belirtildiği üzere, “kontrol sağlamanın” B.’nin yaşantısında büyük bir önemi
vardır. Hatta, panik bozukluk şikâyeti de “kontrolü kaybetmekten duyulan kaygı” etrafında
şekillenmiştir. Bunun üzerine, B.’nin aslında neyin kontrolünü kaybetmekten endişe duyduğunun
incelenmesi amaçlanmıştır. Bu soruya yanıt aranırken, öncelikle, B.’nin hangi durumlarda kontrol
sağladığını düşündüğü, bu durumlarda bir rahatlama yaşayıp yaşamadığı, hangi durumlarda ise
kontrolünü kaybetmekten endişe duyduğu ve bu durumlar karşısında nasıl bir strateji izlediği
araştırılmıştır.
Kontrol ve Rahatlama Alanı: Mükemmelliyetçi Kişilik Özellikleri ve Başarı Odaklı Yaşam
Tarzı
B.’nin “kontrolü tam olarak sağladığım alan” olarak tanımladığı ve kendisini en rahat ve
güvende hissettiği alan, başarı ve düzen odaklı yaşam tarzıdır. Bu alanda herhangi bir sıkıntı
yaşama yönünde endişesi de vardır. Hatta, ilk panik atak şikâyeti, mezuniyet sonrasında “ne
yapacağını bilmemenin yarattığı belirsiz durum” içerisinde gerçekleşmiştir. B., bu endişeleriyle
başa çıkabilmek için planlama yapmaya ve yoğun, titiz ve detaycı bir ders çalışma temposuna
daha çok ağırlık vermektedir. Böylelikle, “daha fazla kontrol sağlayabilmiş olduğunu”
hissetmektedir.
Stoeri (1987), kaygıyı, asıl anlamlı olan sıkıntıları gölgeleyen bir “parazit ses” olarak
tanımlamaktadır. Dolayısıyla, kişinin kaygı yaratan durumlarla başa çıkabilmek için geliştirdiği
uyumsuz mekanizmalar, problemin kaynağına dair bilgi verebilmektedir. Stoeri (1987), bu
yaklaşımdan yola çıkarak, bir panik bozukluk vakasındaki yetersizlik duygusunu, otonomi ve
sorumluluk almaya dair duyulan korku ile ilişkilendirmiştir. De Ruiter ve Cohen (1992) ise, panik
bozukluk yaşayan kişilerin kontrol sağlamaya yönelik çabalarını, “bağımlı olma ihtiyaçlarının”
karşılanmamasına yönelik geliştirilen bir tepki oluşumu stratejisi olarak açıklamaktadır.
Dolayısıyla, panik bozukluk yaşantısı olan kişilerin otonomi kazanmaya, bağımsız olmaya ve
kontrol sağlamaya verdikleri aşırı önem, daha temeldeki “bağımlı olma ihtiyacına” temas
etmektedir. B.’nin, titiz ve kurallı olmayı ancak ailesinin yanına gittiğinde terkedebilmesi ve yakın
arkadaşlarıyla olan ilişkisini “bana anne şefkati gösteriyorlar” olarak tanımlaması; öte yandan
bağımlı olma ihtiyacının gündeme gelebileceği duygusal katılım ve yakın ilişkilerden kaçınması,
bu görüşü destekler niteliktedir.
Kontrol Sağlanamadığı için Kaçınılan Alan: Sosyal İlişkiler ve Duygusal Yaşantılar
B.’nin başarı ve düzen odaklı yaşam tarzı, kendisine keyifli zaman geçirebileceği hiçbir
boş vakit bırakmamaktadır. B., böylelikle, kontrol sağlayamamaktan endişe duyduğu sosyal
ilişkilerden de kaçınmış olmaktadır. Kendisine oldukça kaygı uyandıran bir sosyal ortam
sorulduğunda, annesi ile arkadaşlarının ya da birbirini tanımayan arkadaşlarının bir araya geldiği
zamanları örnek göstermiştir. Bu tarz karşılaşmaları olabildiğince engellemeye çalıştığını ya da
böyle bir durumda kendisinin kesinlikle o ortamda bulunmak istemediğini ifade etmiştir. B.’nin,
hem ailesine hem de arkadaşlık ilişkilerine dair daha önce vermiş olduğu bilgiler göz önünde
bulundurulduğunda, B.’nin yukarıda belirtilen ortamlardan kaçınma isteği dikkat çekicidir.
Kendisini tam olarak neyin kaygılandırdığı sorulduğunda ise, eleştirilmekten ve ailesinin
onaylamayacağı bir durumla karşılaşmaktan endişe duyduğunu belirtmiştir. Bu noktada B.’yi
özellikle kaygılandıran annesinin tutumu ve görüşleridir. Annesiyle başbaşayken annesinin
kurallarını ve beklentilerini gerçekleştirmeye yönelik bir direnç sergileyen B. (kendisi bu durumu
ISSN: 2148-4376
17
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
“rahatladığım zaman” olarak tanımlasa da bu davranışı sebebiyle annesiyle tartışma içerisine
girdiklerini de ifade etmiştir), annesiyle dış ortamlarda (diğer arkadaşlarının yanında) çatışmaktan
kaçınmaktadır. B.’nin yaşadığı bu durum, anneye duyulan öfkenin ortaya çıkartılması ihtiyacı,
ancak bu öfkenin sosyal ortamlarda bastırılması isteği olarak yorumlanmıştır. Yine B.’nin farklı
arkadaşlarını bir araya getirmeme isteği de herhangi bir olası anlaşmazlık durumunu kontrol etme
isteğinden kaynaklanmaktadır. B.’nin annesine yönelik geliştirmiş olduğu düşünülen “öfke
duygusunun” vaka formülasyonundaki önemi, bir sonraki bölümde daha detaylı olarak
açıklanmaktadır.
B.’nin yakın ilişkilerden kaçınmasına dair verilebilecek en tipik örnek, romantik
ilişkilerden uzak durmasıdır. Bu durumun kendisinde sıkıntı yaratmasına rağmen “planlarımı,
düzenimi aksatacağı için böyle bir ilişki içerisine girmek istemiyorum” demesi, başarı odaklı
yaşantının B. için bir kaçınma alanı olduğu görüşünü destekler niteliktedir. Ayrıca, “hayatıma
girecek insanın bana direktif vermemesini, kararlarıma müdahale etmemesini istiyorum” demesi,
otonomisini bir romantik ilişki içerisinde de devam ettirme isteğine işaret etmektedir. Bu durum,
B.’nin, bağımlı olma ihtiyacını yakın bir ilişkiden karşılayamayacağına dair bir inanca sahip
olabileceğini, bu nedenle “bağımlı olma ihtiyacına” yönelik geliştirdiği tepki oluşumu stratejisini
romantik ilişkiler alanında da devam ettirdiğini düşündürmüştür. Nitekim, çevresindeki romantik
ilişkilerin genelde olumsuz özelliklerine odaklanması, yaşanılan sorunların ve ayrılıkların
dikkatini çekmesi, B.’nin yakın ilişkilere dair bir umutsuzluk içerisinde olabileceğini
düşündürmüştür.
B.’ye, kontrolünü bıraktığı ya da kaybettiği bir yakın ilişkisinin olup olmadığı sorulmuştur.
B., erkek kardeşi ile olan ilişkisini örnek göstermiştir. Aynı şehirde yaşadığı, üniversite öğrencisi
olan erkek kardeşine, tıpkı annesinin geçmişte kendisine davrandığı gibi otoriter davrandığını
belirtmiştir. Bu konuda zaman zaman kardeşiyle çatıştıklarını, kardeşine öfkelendiğini ve bundan
dolayı sonrasında çok suçluluk hissettiğini ifade etmiştir. B.’nin ilk kez duygu ifadesinde
bulunduğu bu görüşmede, öfke kontrolünü yitirmekten duyulan kaygı gündeme gelmiştir.
Panik bozukluk şikâyeti olan kişilerdeki duygusal sınırlılık ve duyguları deneyimleme ile
ifade etmedeki güçlük, başka çalışmacıların da dikkatini çekmiştir (De Ruiter ve Cohen, 1992;
Stoeri, 1987). Bu durum, olumsuz duyguların (özellikle öfke duygusunun) bastırılması ve bu
duygulardan kaçınılması olarak yorumlanmıştır. Olumsuz duyguların düzenlenmesiyle ilgili bu
problemler ise, bağımlı olma ihtiyaçlarının ebeveyn tarafından karşılanamaması, dolayısıyla
ebeveyne duyulan öfke ve suçluluk temelinde formülüze edilmiştir (Busch, Cooper, Klerman,
Shapiro ve Shear, 1991; Milrod, Busch, Cooper ve Shapiro, 1997; Shear, Cooper, Klerman, Busch
ve Shapiro, 1993., Aktaran, Fredric, Busch, Barbara ve Milrod, 2013).
Vaka Formülasyonu: Çocukluk Dönemi Verileri ve Öfkenin Bastırılması
Panik bozukluğun psikodinamik açıklamalarına bakıldığında, çocuğun bağımlı olma
ihtiyacının otoriter ve kuralcı ebeveyn tarafından yeterince karşılanamamasının, bu rahatsızlığın
etiyolojisinde önemli bir etkiye sahip olduğu görülmektedir (De Ruiter ve Cohen, 1992; Fredric ve
diğerleri, 2013). Buna göre, büyük beklentiler ve sorumluluklar karşısında “ben yapamam”
diyemeyen çocuk, beklentiler ve kendi otonomisini gerçekleştirebileceği durumlar karşısında
yoğun kaygı ve ebeveyne yönelik öfke hissedebilmektedir. Ancak bu öfke, ebeveyni incitmeme
isteği sebebiyle peşinden suçluluk duygusunu getirebilmektedir. Bu duygu durumlarıyla baş
etmekte zorlanan ve öfkeyi kontrol edemeyecek olmaktan korkan çocuk, duygularını ebeveynden
ayırabilmek için inkar, tepki oluşumu ve olmamış kılma gibi stratejilere bilinç dışı düzeyde
başvurabilir (Busch ve diğerleri, 1991; Milrod ve diğerleri, 1997; Shear ve diğerleri, 1993.,
Aktaran, Fredric ve diğerleri, 2013; Stoeri, 1987). Ayrıca, bağımlı olma ihtiyaçlarını
ISSN: 2148-4376
18
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
karşılayamamış olan çocuk, tepki oluşumu stratejisi olarak obsesif-kompulsif kişilik özellikleri
geliştirebilmekte ve hayatının bir çok alanında kontrol sağlama çabası içerisine girebilmektedir.
Bu noktadan bakıldığında, panik atak gibi belirsiz ve kontrol edilemez bir durumun kişide yoğun
kaygı uyandıracağı, çocukluk döneminden itibaren sürdürmekte olduğu savunma mekanizmalarını
sekteye uğratacağı oldukça açıktır (De Ruiter ve Cohen, 1992).
B., annesini “herşeyin kendi kuralları içerisinde yürümesi konusunda son derece titiz”
birisi olarak tanımlamıştır. Annesinin özellikle ev işleri, temizlik konularında hassas olduğunu,
dışarıdan kesinlikle birşeyin yenilip içilmesini istemediğini ve bu kurallarının esnemediğini
belirtmiştir. Geçmişte annesini çok eleştirdiğini, kuralları ve beklentileri sebebiyle sıklıkla
çatıştıklarını, ancak zaman geçtikçe annesinin bu davranışlarını anlamaya ve doğru bulmaya
başladığını ifade etmiştir. Öte yandan, annesinin beklentilerini karşılayamamak, halen kendisinde
kaygı uyandırmaktadır. B., babasını ise, “daha güvenli ve esnek” olarak tanımlamıştır. Ancak,
annenin otoriter davranışları karşısında baba da uyum sağlamıştır. B., babasının çok eleştirel
olmadığını, ancak kontrollü olmaya ve insanın elinden geleni yapması gerektiğine onun da
oldukça önem verdiğini belirtmiştir. B., geçmişte annesiyle yaşadığı çatışmaları çok
önemsemediğini, ancak babasını üzmekten ve onun beklentilerini karşılayamamaktan yana yoğun
endişe duyduğunu ifade etmiştir. Babasının beklentilerini tanımlamakta güçlük çektiği gözlenen
B.’nin endişesinde, bu belirsizliğin de etkili olmuş olabileceği düşünülmektedir. Bu bilgiler bir
arada değerlendirildiğinde B’nin, öfke duygusunu bastırdığı ve ebeveynleri ile olan ilişkisini,
kaygı ve suçluluk duyguları üzerinden şekillendirdiği izlenimi edinilmiştir.
B., akademik başarının ebeveynleri açısından çok önemli olmadığını dile getirmiştir.
Çocuklarının başarıları karşısında gurur duyduklarını, ancak bu konuda büyük beklentiler içerisine
girmediklerini, hatta B. yoğun ders çalıştığı zaman ya da sınavları için kaygılandığında
ebeveynlerinin bu durumu desteklemediklerini ifade etmiştir. Öte yandan B’nin kardeşine dair
söylediği “çok başarılı, zeki, benim gibi yoğun bir tempoda çalışmadan da istediği notları
alabiliyor” ve “kardeşim çok rahat bir insandır… annemin kuralcılığı karşısında ikimiz bambaşka
tepkiler vermişiz” ifadeleri dikkat çekicidir. Bu bilgiler doğrultusunda, B’nin, tepki oluşum
stratejisi olarak başarı odaklı olmayı kardeşinden öğrenmiş olabileceği düşünülmüştür. Ancak, bu
stratejiyi halen uyguluyor olması ve hayatının bir çok alanında başarılı bir insan olmasına rağmen
kendisini kardeşiyle karşılaştırmaya devam ediyor olması, kardeşinin rahat davranışlarına karşı
kıskançlık duygusu geliştirmiş olabileceği izlenimi vermiştir. B.’nin sadece kardeşine karşı açık
bir öfke yöneltebiliyor olması, peşinden yoğun bir suçluluk hissediyor olması ve annesinin
davranışlarını kardeşine yansıtıyor olması, bu görüşü destekler niteliktedir.
Sonuç
B. ile yapılan görüşmeler, belirtilen formülasyon çerçevesinde devam etmiştir. Bu anlamda
terapi stratejisi, çocukluk dönemi verilerinin B.’nin kişiliği ve yaşantısı üzerindeki etkileri
konusunda farkındalık kazandırılması, öfke ile kaygı arasındaki bağlantıya dikkat çekilmesi,
olumsuz duyguların aşırı kontrolünün etkili bir baş etme stratejisi olmadığı yönünde farkındalık
kazandırılması, öfke ile baş etmede daha yapıcı yöntemlerin belirlenmesi ve bağımlı olma
ihtiyaçları ile otonomi ihtiyaçları arasındaki dengenin yeniden düzenlenmesi olarak belirlenmiştir.
Belirtilen stratejiler doğrultusunda, özellikle “öfkenin yapıcı ifadesi” ve “bağımlı olma/otonomi
ihtiyaçlarının dengelenmesi” alanlarında yol katedilmiştir. Bu durum B.’nin kaygı düzeyinin
azalmasında, özellikle annesi ve kardeşiyle olan ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinde ve
mükemmelliyetçi/başarı odaklı yaşam tarzında gerçekleşen esnekliğe katkıda bulunmuştur.
Rahatsızlığın nüksetmesini önlemeye yönelik müdahaleler, psikoterapinin son derece
önemli bir parçasıdır. Bu müdahalelerin sağlıklı olabilmesi için, şikâyetlerin kaynağına dair
ISSN: 2148-4376
19
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
verilerin elde edilmesi gerekmektedir. Bu verilerin bir kısmı kişilere göre farklılaşabilmektedir.
Ancak, bir rahatsızlığın ortaya çıkışında etkili olan temel mekanizmanın, o rahatsızlığı yaşayan
kişilerde ortaklaşabilecek bilgiler içereceği düşünülmektedir. Bu anlamda, benzer şikâyetlere sahip
farklı vaka örneklerinin incelenmesi, rahatsızlığın temel mekanizmasını anlamlandırmada önemli
bir yöntem teşkil edecektir. Bu vaka örneklerinden yola çıkarak elde edilen ortak bilgilerin,
sistematik bir model çerçevesinde çalışılması ve niteliksel bulgularla desteklenmesi ise,
uygulamaların güvenilirliğini ve etkililiğini arttıracaktır.
ISSN: 2148-4376
20
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
Kaynaklar
Amerikan Psikiyatri Birliği (2007). Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı
(DSM-IV-TR). (Köroğlu, çeviri ed.). Ankara: Hekimler Yayın Birliği. (Orijinal Eser 2000 yılında
yayınlanmıştır).
De Ruiter, C. & Cohen, L. (1992). Personality in panic disorder with agoraphobia: A rorschach
study. Journal of Personality Assessment, 59(2), 304-316.
Fredric, N., Busch, M. D., & Barbara, L., & Milrod, M. D. (2013) Panic-Focused Psychodynamic
Psychotherapy–Extended Range. Psychoanalytic Inquiry: A Topical Journal for Mental Health
Professionals, 33(6), 584-594.
Iketani, T., Kiriike, N., Stein, M. B., Nagao, K., Nagata, T., Minamikawa, N., Shidao, A., &
Fukuhara, H. (2002). Relationship between perfectionism, personality disorders, and agoraphobia
in patients with panic disorder. Acta Psychiatrica Scandinavica, 106, 171–178.
Powers, A., & Westen, D. (2009). Personality subtypes in patients with panic disorder.
Comprehensive Psychiatry, 50, 164–172.
Stoeri, J. H. (1987). Psychoanalytic psychotherapy with panic states: A case presentation.
Psychoanalytic Psychology, 4(2), 101-113.
Wells, A. (1997). Cognitive Therapy of Anxiety Disorders: A Practice Manual and Conceptual
Guide. UK: John Wiley & Sons
Wilson, K. G., Sandler, L. S., Asmundson, G. J. G., Ediger, J. M., Larsen, D. K., & Walker, J. R.
(1992). Panic attacks in the nonclinical population: An empirical approach to case identification.
Journal of Abnormal Psychology, 101(3), 460-468.
ISSN: 2148-4376
21
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 14-22
Öznür Öncül
Summary
Anxiety of Losing Control and the Uncontrollable Panic Disorder: A Case Example
Panic disorder patients’ reports of their anxiety of losing control has been frequently
noticed. In fact, the disorder itself is characterized by an inability to tolerate a series of
physiological symptoms which are uncontrollable. Several authors reported that patients with
panic disorder strive to control a variety of events in their daily lives; such as excessive control
over emotional reactions, perfectionism, and obsessive-compulsive patterns. Psychoanalytical
explanations define “striving for control” as a secondary reaction formation strategy for panic
disorder patients, who try to deal with their dependency needs that were unmet during childhood.
In line with these suggestions, a case example is presented in order to draw a link between the
dependency needs, anger towards the parents, the development of reaction formation strategies,
and the panic disorder.
Ms.B. was a 23 years old female client. Since the first sessions, it was obivous in B’s life
how the tasks, responsibilities, and rules were given importance and priority. Being quite restricted
in affect, B. frequently reported that she rarely engaged in social interactions and avoided from
romantic attempts. In the following sessions, B.’s perfectionism over tasks and her avoidance from
social interactions were examined in terms of “strival for control”. Accordingly, the tasks and
responsibilities were observed to be the space where B felt having relatively more control; thus
she developed an unflexible life pattern in which she dedicated most of her time for her studies
and daily organizations. On the other hand, the uncontrollable nature of personal interactions
boosted her anxiety. When her anxious state was questioned in more detail, it was observed that
what she was most anxious about was being unable to control her emotions, particularly anger. A
general anxiety of being unable to control anger was evident in the relationship with her parents
and her brother. Accordingly, it was revealed that she repressed her feelings of anger towards her
parents for their inability of meeting her dependency needs. It was further observed that she
directed her anger towards her brother, with whom she compared herself in terms of coping with
the unmet needs. Through these observations, the sessions with B. were conducted aiming at
increasing her awareness and developing more adaptive strategies to deal with the dependency
needs rather than relying on excessive control mechanisms.
It has been reached a consensus that symptomatic improvement per se is not enough for
psychotherapeutic interventions and that strategies aiming at relapse prevention are needed. In
order to enhance these strategies, it is crucial to understand the mechanisms underlying the
disorders. However, regarding the panic disorder, very few is known about the underlying
mechanisms. Although the personal histories vary, the case examples are believed to provide
important data for the common problems. Hence, it is recommended in further studies to merge
these data into a systematic model of underlying mechanisms of panic disorder.
ISSN: 2148-4376
22
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
Psikopatoloji, Hasta ve Terapist Bağlamında Altı
Temel Duygudan Korkunun İncelenmesi
Seray Akça
Begüm Zübeyde Şengül
Tuğba Uyar
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Özet
Altı temel duygudan biri olarak korkunun psikopatoloji, hasta ve terapist bakımından incelenmesi
amacıyla kaleme alınan bu makalede ilk olarak korkunun tanımı ve diğer duygulardan ayrımı açıklanıp
psikopatoloji literatüründe yer alan bilişsel ve psikodinamik teorilerle korkunun altında yatan
mekanizmaların nasıl açıklandığı paylaşılmıştır. İkinci olarak Freud’un “Küçük Hans” vakası ve Oğuz
Atay’ın “Korkuyu Beklerken” hikâyesi korkunun bireyde nasıl ortaya çıktığı ve onun hayatını nasıl
etkilediği sorularına cevap bulmak amacıyla katmanlı duygu modeline göre irdelenmiştir. Son olarak,
yine aynı model çerçevesinde korku duygusunun terapist açısından incelenmesini sağlamak üzere
duyguların devam eden terapideki önemi, aktarım ve karşı aktarım ile bunların psikoterapideki yeri,
karşı aktarımın engelleyici yanları ve karşı aktarımın yönetim yolları “Küçük Hans” ve “Tedavi (In
Treatment)” dizisinde yer alan “Laura” vakası üzerinden ele alınmıştır. Yapılan bu incelemelerin hem
bilişsel hem de psikodinamik teorik açıklamalara ve katmanlı duygu modeline açıklama getirip örnek
teşkil etmeleri, bu makalenin akademik ve pratik alanlarda çalışan ruh sağlığı uzmanları için faydalı
olacağına işaret etmektedir.
Anahtar sözcükler: psikopatolojide korku, hastadaki korku, terapistteki korku, bilişsel teoriler,
psikodinamik teoriler
ISSN: 2148-4376
23
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
Psikopatoloji, Hasta ve Terapist Bağlamında Altı Temel Duygudan Korkunun İncelenmesi
Psikopatolojide Korku
Duyguların sınıflandırıldığı farklı modellerde temel duygu olarak ele alınan korkunun,
Parrot’ın (2001) yaptığı sınıflandırmada birincil duygu olduğu; dehşet (horror) ve gerginliğin
(nervousness) ise korkunun yanında deneyimlenen ikincil duygular oldukları öne sürülmüştür.
Plutchik’in (1980) modelinde de yine temel duygu olarak ele alınan korku, öfke ile zıt bir duygu
olarak ele alınmıştır. Davranışsal açıdan ele alındığında öfkenin “savaş”, korkunun ise “kaç”
tepkisine neden olması bu ilişkiyi destekleyen bir örnek olarak görülebilir.
Korku, genellikle bir tehlike karşısında, orta düzeyde, gerçekle bağlantılı olarak ortaya
çıkar ve hemen herkes tarafından zamanla yaşanabilir. Örneğin; hızla yaklaşan bir araba ya da
ormanda yürüyüşe çıkan birinin bir ayıyla karşılaşması korkuya neden olabilir. Bu tip korkular
işlevseldir ve hayati önem taşırlar. Buradaki ortak nokta incelendiğinde ise tehdit algısı ya da
hissinin korkuya sebep olduğu görülebilir. Goleman (1996), bu anlamda korkunun, kişinin ya da
organizmanın tehlikeye karşı kişiyi fonksiyonel olarak harekete geçiren bir “alarm sistemi”
olduğunu öne sürer. Buna bağlı olarak bilişsel olarak tehditi algılayan kişinin fizyolojisinde bazı
değişimler olur; karın ağrısı, kaslarda gerilme gibi. Bunun yanında vücuttaki kan; kol, bacak gibi
büyük kas gruplarına hücum ederek kişinin, korkunun diğer davranışsal tepkilerinden olan kaçma
davranışını gerçekleştirmesine yardım eder. Tehlike geçtikten sonra da devam eden ve aşırı tepki
içeren korku, kişinin hayatındaki diğer alanları da etkiler. Kişi, diğerlerinin zararsız olarak
gördüğü durumlara karşı korku hissediyorsa ya da bir alandaki korkusunu diğer alanlara da
genelliyorsa, korku rahatsızlık olarak görülebilir. Bunun sonucunda ise kaygı bozuklukları altında
çeşitli psikopatolojiler ortaya çıkabilir (Nolen-Hoeksama, 2008).
Korku ve kaygı arasındaki ilişkiye bakıldığında, bu duyguların literatürde değişimli olarak
kullanılmakta oldukları görülür. Dolayısıyla, ikisi arasındaki kesin bir ayrımdan söz etmek
zorlaşmaktadır. Buna rağmen ayrım yapan bazı görüşler de mevcuttur. Barlow (1988), bu iki
kavram arasındaki ayrımı korkunun daha çok şu anda algılanan tehdit sonucu ortaya çıktığını,
kaygının ise gelecekte tehdit oluşturma olasılığı olan bir duruma karşı oluştuğunu ileri sürer.
Ohman (1993) ise kaygıyı çözümlenmemiş korku olarak ele alır. Başka bir deyişle, kişi geçmişte
karşılaştığı tehdite karşı oluşan korku sonucu gelecekte benzer durumlarla karşılaşması
ihtimalinde kaygı duyabilir. Diğer bir görüş ise kaygının kişinin tehdit olarak gördüğü olay ve
durumu değiştiremediği durumlarda ortaya çıktığını ileri sürer (akt. Power ve Dalgleish, 2008, s.
177).
Bilişsel anlamda ise Beck ve arkadaşları (1979) korkunun, kişinin tehdit olarak algıladığı
bir durum karşısında ortaya çıktığını öne sürer. Birey bir durumu tehdit olarak değerlendirirken,
kendi amacıyla olan ilişkisine, uyumluluğuna ve bu anlamda amacına ulaşmasına engel olup
olmayacağına bakar. Bu son basamakta, olay kişinin hedefine ulaşmasına engel olarak görülürse,
bu durum tehdit olarak algılanacaktır. Tehdit algısı oluştuğunda başa çıkma kaynakları
değerlendirilecektir. Kaynaklar sorunla başa çıkamayacak durumda olarak değerlendirildiğinde
tehdit hissi devam edecek ve korku oluşacaktır.
“Schematic, Propositional, Analogical, and Associative Representational Systems
ISSN: 2148-4376
24
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
(SPAARS)” model ise duygunun oluşması için iki yol olduğunu ileri sürer (Power ve Dalgleish,
2008). Birinci yol şematik model düzeyidir. Kişi olayla karşılaşır ve analojik seviyede olay,
bireyin bilincinde yer alır. Bu aşamadan sonra kişi bu durumla ilgili önerme düzeyinde yorum
yapar. Bu yorum kişinin amacının yapısını ve bir sonraki basamak olan şematik model düzeyinde
olayı nasıl değerlendirdiğini etkiler. Eğer değerlendirme bilişsel teorideki gibi amaca ulaşılamadığı
yönündeyse, kişi olayı tehdit olarak algılayacaktır. Bu da korkuya sebep olacaktır. Buna örnek
olarak, bir adamın ormanda dolaşırken ayı ile karşılaşması incelenebilir. Analojik seviyede ayının
ağaçların arasındaki görüntüsü kişinin bilincinde yer alacaktır. Kişi önerme düzeyinde ayının onu
yiyeceği yorumunda bulunur. Sonrasında ise kişinin hayatta kalma amacı engellendiği için şematik
model düzeyinde kişinin hedefe ulaşması tehdit edilmiş olacaktır. Bunun sonucunda da duygusal
tepki olarak korku ortaya çıkarak kişinin kaçmasına ve saklanmaya çalışmasına sebep olacaktır.
İkinci yol ise çağrışımsal düzeydir. Burada anlamsal bir ilişkiden söz edilemez. Kişi daha
önce şematik düzeyde değerlendirip tekrar tekrar yaşadığı bir olayı artık anlamsal olarak değerlendirmeden, bağlantısal olarak değerlendirecektir. Örneğin, bir adamın çocukluğunda babasının
sık sık sesini yükselterek kızması ve aşağılaması gibi tekrar eden yaşantılar, ses ile korkuyu
eşleştirmesine neden olarak şematik düzeyde tehdit algılayıp korku duymasına sebep olmuştur.
Yetişkin bir birey olduğunda ise, babasının normal zamanlarda sesini yükseltmesi durumunda dahi
korkması çağrışımsal düzeyde duygu oluşmasına örnek olarak gösterilebilir.
Psikodinamik açıdan Freud (1926), korkuyu ele alırken çocukluk dönemi üzerinde durmuştur (Druck, 2011, s. 73). Burada korkunun temelinde üç olgudan bahseder. İlki, bebeklik döneminde önemli kişinin yokluğu ve böyle bir kişinin yardımının eksikliğinin korkuya yol açtığı
yönündedir. Sevginin kaybı ya da çocuğun önemli olan kişi tarafından onaylanmaması da diğer bir
sebep olarak görülebilir. Son olarak ise, Freud Oedipus kompleksi üzerinden giderek kastrasyon
anksiyetesi, yoğun utanç, mutsuzluk ve suçluluğun çocukta korkuya sebep olduğunu ileri sürer.
Buna bağlı olarak daha yeni psikodinamik teoriler, patolojileri ele alırken kişinin erken
dönem ilişkileri sonucunda oluşan benlik kavramı üzerinde dururlar (Nolen-Hoeksema, 2008).
Özellikle genel kaygı bozukluklarında görülen bir durum olarak yoksun yetiştirme sürecine sahip
kişilerin daha kırılgan bir benlik kavramı geliştirdikleri öne sürülmektedir. Yeterince sıcak ve ilgili
olmayan, aksine katı ve eleştirel ebeveyne sahip bu çocuklar kırılgan bir benlik kavramı
geliştirirken, diğerleri bireyleri saldırgan ya da düşmanca olarak tanımlarlar. Yetişkinlik
döneminde bu yapılarını saklamaya çalışan ve öfke gibi çeşitli yollara başvuran bu kişilerin stresli
ISSN: 2148-4376
25
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
durumlarla başa çıkma stratejileri yetersiz kalır ve kişide kaygı yaratabilir.
Kaygı bozukluklarından biri olan panik bozukluğu semptomları çoğu zaman herhangi bir
uyaran olmaksızın, umulmadık bir anda ortaya çıkabilirler. Panik bozukluğu korkudan korkmak
olarak da tanımlanmıştır (Nolen-Hoeksema, 2008). Diğer bir deyişle, kişinin tehdit algısının
oluşmasına sebep olabilecek durumları da tehdit olarak algılaması panik yaşamasına sebep
olmaktadır. Bu aşırı korku halinin altında yatan tehdit algısının temelinde ise çeşitli bilgi işleme
süreçlerinin yatmakta olduğu öne sürülmüştür. Beck ve Clark (1997), kişinin olayı
değerlendirmeden önce dikkatin tehlikeye odaklanması sonucu oluşan bilişsel yanlılıklarının olayı
tehdit olarak algılamasına sebep olduğunu söyler. Sürecin bu katı yapısı sebebiyle kişi olayın
olumlu taraflarına odaklanamaz. Abartılı olarak algılanan tehdit, panik bozukluğun özelliği olan ve
aşırı korkuyla sonuçlanan felaketleştirilmiş düşüncelere sebep olur.
Panik bozukluğu olan kişiler, bedensel duyumlara karşı da aşırı duyarlıdır. Zararsız
bedensel duyumları bile felaketleştirerek tehdit olarak değerlendirirler. Sonuç olarak yine aşırı
korku ortaya çıkar ve panik atak yaşarlar. Merdiven çıkarken kalp atışlarının arttığını fark eden
kişi, bunu kalp krizi belirtisi olarak yorumlayabilir ve bu kişide tehdit algısı yaratabilir. Bu
değerlendirme kişide kaygının başlamasına sebep olabilir. Sonuçta bu kişiler, kalp atışlarında bir
artışa sebep olduğu için merdiven çıkmaktan dahi kaçınır hale gelebilirler.
Clark (1986), Beck’e ek olarak bu bedensel duyumların felaketleştirilmesinin devamı
hakkında ise karşılaşılan olay tehdit olarak algılandığı takdirde, kişinin kaygı duymaya başladığını
ileri sürer. Bu duruma çeşitli bedensel duyumlar da eşlik eder. Bu duyumlar felaketleştirilerek
tehdit olarak yorumlanırsa kaygı düzeyi artar ve panik atakla sonuçlanarak bir kısır döngü
oluşturur.
SPAARS model, Clark’a (1986) benzer olarak, panik oluşumunu çağrışımsal düzeyde
açıklar. Bedensel duyum, kalp krizi riski olarak yorumlanıp tehlikenin şematik düzeyde
değerlendirilip korkunun ortaya çıkmasının ardından durum tekrar yaşanır. Bunun sonucunda bu
ilişki çağrışımsal düzeyde korkunun ortaya çıkmasına neden olur. Kısaca, kişi her kalbi
hızlandığında direk olarak korku duyacaktır.
Panik bozukluğunda ve fobide kişi belli bir konu hakkında korku yaşarken genel kaygı
bozukluğunda kişi iş, ilişkiler, sağlık gibi konular hakkında kaygı duyabilir. Bazen bu kaygılar;
mutfağın temizliği, arkadaşlarla zamanında buluşma gibi küçük, önemsiz görünen konularda da
olabilir.
Freud’un (1917) genel kaygı bozukluğu teorisine bakınca, kaygıyı üçe ayırdığı görülür
(akt. Nolen-Hoeksama, 2008). Bunlardan ilki olan gerçekçi kaygı (realistic anxiety), kişi gerçek
bir tehlike ile karşılaştığında oluşur. Yaklaşan bir kasırga karşısında duyulan kaygı bu bağlamda
ele alınabilir. Bu açıdan korkuya daha yakındır. Bir diğeri nevrotik kaygı (neurotic anxiety) ise, id
dürtülerinin (id impulse) iade edilemeyecek olduğu anlaşıldığında ortaya çıkar. Aslında burada id
dürtülerinin egoyu tehdit etmesi sonucu kaygı oluşur. Örneğin; Freud’un vakalarından biri olan
Dora’nın babasına karşı olan aşkın hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini anlaması sonucu kaygı
yaşadığı söylenebilir. Son kaygı tipi olan ahlaki kaygı (moral anxiety) ise bireyin id dürtülerini
ifade ettikten sonra cezalandırılması sonucu ortaya çıkar. Tüm bu dürtüler de ceza ile
ilişkilendirilerek ahlaki kaygıya sebep olur. Genital organıyla oynayan küçük bir çocuğun ağır
şekilde cezalandırılması, bu çocukta cinsel dürtülerin ceza ile ilişkilendirilmesine sebep olarak
kaygı oluşumuna yol açar. Kişi bu kaygılarının sonucunda, id dürtülerini nasıl ifade edeceğini
bilemediği için savunma mekanizması geliştirir; fakat kişinin savunma mekanizmaları
fonksiyonlarını yerine getiremez. Kişi dürtülerini nasıl ifade edeceğini bilemediği için de ego yine
tehdit ile karşılaşır. Bunun sonucunda kişi daha kronik ve genel bir kaygı duymaya başlar.
Travma sonrası stres bozukluğunda, diğer kaygı bozukluklarından farklı olarak travmatik
bir olay, geçmişte yaşanmış korku ve kaygıdan sonra ortaya çıkar. Bu yaşanan korku, kişide
ISSN: 2148-4376
26
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
travma sonrasında oluşan stres bozukluklarına sebep olur. Ehlers ve Clark’a (2000) göre burada
yaşanan travmatik olayın yapısının yanı sıra nasıl değerlendirildiği de oldukça önemlidir. Birey
olayı tehlikeli olarak değerlendirirse duygusu korku, kayıp olarak değerlendirirse duygusu üzüntü
olur. Burada korku birincil duygu iken kişinin üzüntü, kızgınlık gibi duyguları da ikincil duygu
olarak adlandırılabilir. Yapılan bir araştırmada korkunun ve diğerlerine karşı duyulan öfkenin,
travma sonrası stres bozukluğunun güçlü yordayıcısı olduğu görülmüştür (Brewin, Andrews ve
Valentine, 2000).
Kişide tehdit hissi yaratan olaylara bakıldığında, bunların kişinin şemasının dışındaki
olaylar olduğu görülür. Janouf-Buman’a (1992) göre bir olayın travmatik olarak değerlendirilmesi;
kişinin kendisi, dünya, diğerleriyle ilgili olan varsayımlarının yıkılması ile olabilir (akt. Power ve
Dalgleish, 2008). Burada hem benlik kavramı hem de gerçeklik algısı tehdit edildiği için bu kişide
aşırı korkuya sebep olabilir. Ehlers ve Clark’a (2000) göre ise korkunun olay bittikten sonra hala
devam etmesinin sebebi tehdit hissinin de hala devam ediyor olmasıdır. SPAARS modele göre,
diğer kaygı bozukluklarında olduğu gibi olay şematik düzeyde tehdit olarak algılanır ve korkuya
sebep olur. Olayla ilgili ses, görüntü gibi parçalar da çağrışımsal model seviyesinde kaydedilir. Bu
yeni bilgiler entegre edilmemiş bir şekilde iki aşamalı bir model oluşturur. Travmayla alakalı
herhangi bir bağ çağrışımsal seviyede aktif hale gelerek korku modelinin aktif hale gelmesine
neden olur. Bu da daha önceki gibi yine zorlayıcı hafızalara sebep olur (Power ve Dalgleish,
2008).
Fobiler ise davranışsal açıdan çeşitli öğrenmeler yoluyla (klasik öğrenme, model alma,
temsili öğrenme) ve nesne hakkında edinilen bilgilerden oluşur. SPAARS modelde diğer kaygı
bozukluklarında olduğu gibi kişinin durumu şematik düzeyde tehdit olarak algılaması korkuya
sebep olur. Fakat bu durumun çağrışımsal düzey için tekrar tekrar yaşanması gerekmez. Özellikle
kişinin biyolojik yatkınlığı ile ilişkili olan bir fobi hemen öğrenilirken bu durum diğerleri için
geçerli değildir. Buna rağmen zamanla bu durum şematik model düzeyinden ayrılarak tamamen
çağrışımsal düzeyde var olacaktır (Power ve Dalgleish, 2008).
Genel olarak literatüre bakıldığında psikodinamik yaklaşımın yanında, korkunun daha çok
bilişsel açıdan ele alındığı görülür. Yapılan çalışmalar korku, korkunun bilişsel süreçlerle ilişkisi
ve bu korkunun altında yatan mekanizmalar hakkında önemli bilgiler vermektedir. Fakat bu
çalışmalar genellikle sağlıklı insanlar ile yapılmıştır. Tanı alan kişilerle yapılan çalışmalar ise
kişinin günlük yaşamını göz ardı ederek sadece bilişsel süreçlerine odaklanmıştır. Bunun yanında
yapılan bu çalışmalarda çalışma ortamının gerçek yaşamı birebir yansıtmadığı genel bir eleştiri
olarak görülebilir. Bu yüzden korkunun, klinik psikoloji bağlamında, kişide nasıl ortaya çıktığı ve
hayatını nasıl etkilediği sorularına cevap bulmak bu noktadan bakıldığında yetersiz kalabilir.
Bunun için hastada korku nasıl ortaya çıkar sorusunu direkt sormak ve bu doğrultuda konuyu
psikodinamik açıdan ele almak daha aydınlatıcı olacaktır.
Korku ve Hasta
Korku duygusunu hasta bağlamında ele alabilmek amacıyla iki örnek seçilmiştir. Bunlardan ilki psikanalitik literatürden seçilmiş olan “Küçük Hans” vakası, diğeri ise Türk Edebiyatından
“Korkuyu Beklerken” hikâyesidir.
İyi bilinen bir vaka olarak “Küçük Hans”, bu vakayı 1909’da “Çocukta Fobinin
Analizi”nde paylaşan Sigmund Freud’a aittir. Bu vakada, beş yaşındaki Hans için konulan tanı
özgül fobi –daha spesifik olarak da at korkusu– olarak adlandırılabilir. Bu bozukluk etiyolojik
(nedensel) olarak ise “Oedipus Kompleksi”nin başarısız/sağlıksız çözülmesi ve kardeş rekabeti ile
açıklanmaktadır. Freud, Hans’ın at korkusunun yeni doğan kız kardeşini kıskanması ve annesinin
partneri olarak babasının yerine geçme arzusuyla ilgili olduğunu iddia eder. Bu noktada, tanısal ve
ISSN: 2148-4376
27
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
etiyolojik mevzuları açıklamak ve tartışmak için öncelikle bu küçük oğlan çocuğunun hastalığının
seyrine odaklanılmalıdır.
Hastalığın gidişatını ele almak üzere, “Küçük Hans”ın erken
dönem yaşantısındaki bazı dönüm noktalarına sırasıyla ve
kısaca değinilecektir. Bunlardan öncelikle bahsedilmesi
gereken, Hans’ın çocukluk cinselliğinin bir parçası olarak
nitelendirilebilecek bir özellik olarak, daha üç yaşını doldurmadan pipisine (Almanca wiwi) alışılmışın dışında bir ilgi
göstermesidir. Onun o yaşta hayatındaki bir diğer önemli şey
ise Berta, Olga ve Fritzl adındaki arkadaşlarıyla oyun
oynamasıdır. Hans üç buçuk yaşına geldiğinde, bir gün
annesi onu eli pipisindeyken bulur ve onu bir daha ellediği
takdirde pipisini kesmekle tehdit eder. Bu olayda dikkat
edilmesi gereken bir nokta vardır ki, annesinin bu tehdidin
den sonra henüz Hans’ta oluşan bir suçluluk duygusu ve
kastrasyon kaygısı yoktur çünkü o kesildiği takdirde bu
hasarın “tabii ki tamir edileceğini, düzeltileceğini” düşünür.
Daha, hatta en önemlisi, Hans bu yaştayken ve bunları
yaşarken, kız kardeşi Hanna dünyaya gelir ve Hans annesinin
doğum sırasında ve sonrasındaki inlemelerini duyar, etraftaki
kan lekelerini görür ve ilk kez şaşırır. Sonra kendisine daha
önce anlatılmış olan leylek hikâyesi hakkında kuşkulanmaya
başlar. Yeni doğan bebek onu şaşırtır ve kıskandırır. Bunun hemen ardından boğaz ağrısı çekmeye
başlar ve ateşlenir. Ayrıca bu aralar küçük kızların pipisi hakkında yanlış bir algıya da sahiptir.
Dördüncü yaşına yaklaştığı sıralarda ise, pipiler hakkındaki sorgu ve soruşturmaları, canlı ve
cansız varlıkları pipilerinin var olup olmamasına göre ayrıştırma çabaları ve özellikle anne ve
babasına dönük cinsel merakı, onun erken dönem deneyimleri arasında önemli bir yer tutar.
Ayrıca, ev sahiplerinin 13 yaşındaki Mariedl adlı kızı ve Gmunden kasabasıyla ilgili rüyasıyla,
Gmunden’e dönme arzusunu açığa çıkarır. Yine bu yaşta, Hans’ın diğer çocuklarla olan aşk
ilişkileri, bu ilişkilerdeki şaşırtıcı ölçüdeki değişkenliği ve çokeşliliğe olan eğilimi gözlemlenebilir.
Dört yaşına geldiğinde ise, üstünlüğünü fark etmesi sayesinde, Hanna’ya karşı duyduğu
kıskançlığın üstesinden gelir. Bu dönemde, beş yaşındaki bir erkek kuzenine karşı eşcinselliğin ilk
izlerini ve kendinden büyük bir kıza uzaktan uzağa duyduğu aşkı gösterir. Ayrıca yine dört
yaşındayken, kendi odasında uyuması sağlanır. Dört yaşını biraz geçtiğinde bir gün banyodan
sonra annesine, pipisini kastederek şöyle sorar: “Parmağını niye oraya koymuyorsun?” Ardından
annesine karşı gösterdiği cüretkârlığa zıt bir şekilde çarpıtılmış, tam tanımlanamayan bir rüya
görür. Ayrıca bir başka rüyasıyla Berta veya Olga’nın kendisine işemesine yardım ettiğini anlatır.
Bu yaş onun kızlar tarafından izlenmekten zevk aldığı son yaştır. Teşhirciliği o vakitten sonra
çeşitli oyunlar altında bastırılmaya boyun eğer. Dört buçuk yaşındayken, küçük Hans kızlara karşı
saldırgan, maskülen ve kibirli davranmaya başlar. Ayrıca Mariedl’in kendisiyle uyumasını
istediğini dile getirir. Küçük kız kardeşinin yıkanışını izlerken, aralarındaki farkı reddetme yerine,
erkek ve dişi genitalleri arasındaki ayırımı fark eder. Beş yaşına yaklaştığı sıralarda, uyandığında
annesine “Ben uyuyorken, senin gittiğini sandım ve ‘hoşça vakit geçirebileceğim’ başka bir anne
yoktu.” diyeceği kaygılı bir rüya görür. Bundan sonra, annesinin onu kendi yatağına almasını
sağlayacak hüzün dolu bir ruh hali geliştirir. Sokaktayken ağlamaya başlar ve eve götürülmeyi,
annesiyle hoşça vakit geçirmeyi ister. Sokaktayken asla uzağında kalmak istemediği annesini
özler. Böylece sokaklardan hoşlanmayışının temel anlamını doğrudan itiraf eder. Bu noktada
ISSN: 2148-4376
28
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
Hans’taki at fobisinin seyrinde hala kaygının ağır bastığı, henüz ortada korku duygusunun
olmadığına dikkat edilmelidir. Sonra bu kaygıyı yatıştırma niyetiyle Hans’ın annesi, onunla
beraber sokağa çıkmaya karar verir ama Hans yine sokakta korkar ve bir atın onu ısıracağından
korktuğunu söyler. Akşam olduğunda da, ağlayarak, atın odaya geleceğini söyler. Bunu takip eden
gecelerde ise, mastürbasyon alışkanlığına devam eder. Hans beş yaşına geldiğinde, babasının
kararıyla psikanaliz, diğer bir deyişle aydınlanma başlar. Freud Hans’ın babasından ona bütün bu
at meselesinin bir saçmalık olduğunu, gerçeğin annesini çok sevmesi ve onun yatağına alınmak
istenmesinden ibaret olduğunu söylemesini ister. Ayrıca bu dönemde, Hans’a annesi ve diğer tüm
dişi varlıkların pipisi olmadığı söylenerek kendisi cinsiyet konusuyla ile ilgili bilgilendirilmiş
olunur. Ancak bundan sonra onun at korkusu atlara daha da çok bakma, onları daha çok inceleme
kompulsiyonuna (zorlantısına) dönüşür ve fobisi daha da artar. Bundan sonra “Gmunden’de ısıran
beyaz bir at var. Parmağını ona tutarsan, ısırır.” der. Fantezisini gerçekleştirme isteği ile ilgili ise
“Ama istemek yapmak değil ve yapmak istemek değil.” şeklinde ifadeler kullanmaya başlar.
Babasına, annesinin geceliğinin altında tamamen çıplak olduğu ve Hans’a annesinin kendi
“pipi”sini görmeye izin verdiği bir başka fantezisini anlatır. Bu fantezi açıkça Hans tarafından
kadınların pipisinin olmayışının başta kabul edilmediğini göstermektedir. Öyle olmasını diler ve
bu fantezisinde ilk algısına takılı kalır. Bu durum da onun kendine güveninde yıkıcı bir etki yaratır
ve kastrasyon kaygısının açığa çıkmasına sebep olur. Daha sonra, diğer fantezilerinde de yasak bir
şeyler yapmayla ilgili yakarışları olur ve tüm bu fanteziler onun ensest bariyerine karşı sarf ettiği
çabaları işaret eder. Bunun dışında, babası ona “Ben seni hiç azarladım mı, sana hiç vurdum mu?”
diye sorduğunda Hans “Ah evet, bana vurdun!” diye yanıtlar. Burada Hans’ın kastettiği durum, bir
keresinde Hans’ın babasının karnına beklenmedik bir şekilde kafasını tosladığında babasının elini
refleksif bir şekilde vurmasıdır. Bu durum, bu durumun yorumlanışı ve Hans’ın davranışları
psikanalitik literatürdeki “yansıtmalı özdeşim” kavramı ile ele alınmalıdır. Ayrıca, babasının eline
vurması ve aynı eli sevgi dolu öpüşü şöyle yorumlanabilir: Babasına olan sevgisi, annesi
konusunda kendisine rakip olması sebebiyle ona duyduğu düşmanlıkla savaş halindedir. Bu
yüzden kaygısının iki bileşeni olduğu iddia edilir: ‘Babasından korkma’ ve ‘babası için korkma’.
Hans’ın (H) at fobisi için tetikleyici sebep, babası (B) ile olan aşağıdaki diyaloğu ile açıklanabilir:
H: “Bir otobüs yaklaştığında da çok korkuyorum.”
B: “Neden? Çok büyük olduğu için mi?”
H: “Hayır. Çünkü bir keresinde otobüsteki bir at düştü”
B: “Bu seni niye bu kadar korkuttu?”
H: “Çünkü at şöyle düştü, ayağı şu şekilde. Bu beni korkuttu çünkü ayağıyla çok büyük bir
gürültü kopardı.”
Yine bu yaşta, Hans atçılık oynamaya bayılır. Bu oyunlarda kendisi at olur ve babasını
ısırır, ki bu olay psikanalitik literatürdeki savunma mekanizmalarından “özdeşim kurma”
mekanizmasına işaret eder niteliktedir. Bilinmelidir ki, bu mekanizma yardımıyla Hans’ın korkusu
azalmaya başlar. Ancak bu sefer de, annesinin külot giyip çıkarması esnasında gündeme bir
“dışkı” içeriği gelir. Siyah külotları dışkı, sarı külotları ise çiş olarak nitelendirir ve büyük
gürültülerin ona dışkıyı, küçük olanların ise çişi çağrıştırdığını söyler. Bir erkek ve kadının çiş
yapma seslerini de ayırt etmeye başlar. Yine bu dönemde, kendisi çiş yaparken küçük kızların onu
izlemek istemesinden şikayetçi olur, ki bu da “yansıtma” mekanizmasını gözler önüne
sermektedir. Sonra yine Hans tarafından oldukça önemli bir fantezi anlatılmaya başlanır: Musluk
tamircisi fantezisi. Bu fantezide kendisi küvetteyken musluk tamircisi gelir ve ‘onun’ vidalarını
söker. Sonra daha büyük bir delici alet alıp onu karnına takar. Şöyle iddia edilir ki, Hans arkasını
(poposunu), bu büyük küvete oranla çok küçük bulduğu için sevmez. Bu arada, bu fantezideki
‘küvet’ ve ‘delici alet’ gibi semboller gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca, Hans’ın kaka yapma, ağır
yüklü araba ve ağır yüklü mide/karın korkusunun bu dönemde açığa çıktığına dikkat edilmelidir.
ISSN: 2148-4376
29
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
Yine beş yaşındayken Hans, “Hanna’nın balkonda olduğu ve oradan düştüğü geldi aklıma.”
diyerek bastırılmış bir isteğini ifade eder. Bu hiç ortadan kaybolmayan istek, kardeşine karşı
gösterdiği abartılı bir sevgi gösterisiyle sadece kısmen telafi edilir. Sonra diğer bebeklerle beraber
kız kardeşi de ‘kaka’ olarak nitelendirmeye başlar. Kutu ve küvet kelimelerini bebekleri içeren
alanlar olarak tanımlayarak bunlar ile ilgili analojiler/benzeşimler üretir. Yine bu dönemde,
annesiyle ilgili sadistçe düşünceleri ortaya çıkar. Otobüs, mobilya kamyonları ve kömür
arabalarının leylek yuvası taşıyan arabalar olduğunu iddia etmesiyle Hans’ın bir sonraki korkusu;
yani “hamile kadın korkusu” açıklanabilir hale gelmiştir. Ancak, bir bebeğin doğuşuyla ilgili
aydınlanmaya kavuştuğunda, Hans’ın durumunda gözlemlenir bir gelişme olmuştur. Bunun yanı
sıra, babası Hans’a annesiyle evlenmek isteyip istemediğini sorduğunda Hans buna tamamen
olumlu bir yanıt verir. Çocuklarının olmasını istediğini ve bu çocukların annesinin kendisi
olacağını söyler. Bu durum ‘oto-erotik bakış açısı’nı gözler önüne sermektedir. Fantezisindeki
çocuklar büyük ihtimalle mastürbasyonunun ürünü çocuklar olacaktır. Bu fanteziden sonra
Hans’ın kaygısı tamamen ortadan kalkar. Onun tatmin edici sonuna göre, kendisi ‘baba’, annesi
‘anne’, babası ‘büyükbaba’, büyükannesi ise ‘nine’ olacaktır. Babasını saf dışı bırakmak yerine,
ona da kendisi için arzuladığı mutluluğu bahşetmektedir. Onu büyükbaba yapmıştır ve onu da
kendi annesiyle evlendirmiştir; yani bizim küçük Oedipus mutlu bir çözüm bulmuştur.
Bu vaka analizi için aktarılabilecek sonuçlar şöyledir: Taşradayken (Gmunden’deyken)
Hans’ın libidosu her iki cinsiyetten pek çok arkadaşı arasında bölüştürülmüş iken, Viyana’da hiç
arkadaşı olmadığı için libidosu bölünmemiş bir halde annesine dönüktür ve bu bastırılmış
istek/libido, kaygısına sebep olmuştur. Bu kaygı ”patolojik kaygı” olarak adlandırılır çünkü artık
arzu nesnesine kavuşulmasıyla yatıştırılamayan bir kaygıdır kendisi. Bu yüzden, bu aşamadan
sonra yapılacak ilk şey bir obje (örn; ısıran, düşen bir at) bulmaktır. Bu noktada bu fobinin
malzemesinin Hans’ın komplekslerinden geldiğine dikkat edilmesi gerekir. Bunun yanında
Adler’e göre ise, kaygı Hans’ın saldırgan eğilimlerinin bastırılmasından kaynaklanmaktadır.
Düşmanca olanlar babasına, sadistçe olanlar annesine yöneliktir. Daha önce de değinildiği gibi,
Hans’ın son fantezisiyle, kastrasyon kompleksinden kaynaklanan kaygı alt edilir ve ona acı veren
beklentileri mutlu bir devre geçişi sağlamaktadır (Freud, 2010).
Green’e (1999) göre “Fiziksel cinsel bir gerilim/heyecan birikimi belli bir sınırın ötesine
geçtiğinde, bu birikim ruhsal bir elaborasyonla duygulanım haline dönüştürülebilir.” (s. 60).
“Küçük Hans” vakasında, cinsel gerilimin (bastırılmış libidonun) kaygıya (kastrasyon tehlikesine)
dönüşümünün fark edilmesiyle bu teori doğrulanmış olmaktadır. Ayrıca Green’in belirttiği gibi bu
kaygı eksik olan bir temsilin yerine geçer ve bu bedensel olarak ifade edilir. Kaygı nevrozunun
semptomları spesifik bir eylemin (örn; cinsel birleşme) yerine geçer ve fobi bu kaygıyı engellemek
için üretilir. Bir başka deyişle, “Kaygıyı yaratan bastırma değildir, kaygı bastırmayı yaratır.” (s.
65). Küçük Hans’ın Oedipus kompleksinde, düşmancıl duygulanım bir başka nesne üzerine
aktarılırken şefkat duygulanımı korunur. Ancak bu durumda da intikam tehlikesi açığa çıkar; yani
saldırganlık isteğinin yöneltildiği nesne tarafından saldırıya uğrama korkusu ortaya çıkar. “Küçük
Hans” vakasında bu saldırganlığın oral olduğu gözlemlenebilir. Korku bir at (ya da aslında babası)
tarafından ısırılma ile ilgilidir.
Duyguların katmanlı bir şekilde ele alınması konusuna gelinecek olursa, “Küçük Hans”
vakasından iki tane spesifik ve isabetli örnek verilebilir. İlk hipotetik duygu katmanlaşması,
Hans’ın babasının, annesinin ve diğer tüm dişi varlıkların pipilerinin olmayışını söylemesiyle
yaşadığı ‘aydınlanma’ sonrasındaki muhtemel duygularıyla ilgilidir. Bu bilgiyi öğrendiğinde
Hans’ın önce şaşkınlık yaşadığını, sonra epeyce üzülüp hayal kırıklığına uğramış olduğu
varsayılabilir. Sonrasında ise, annesindeki pipi eksikliği onda iğrenme duygusu yarattığı ve onun
pipisinin de ortadan kaldırabileceği ihtimaliyle korkuya kapılmış olduğu düşünülebilir. Bir başka
deyişle, baba korkusu ve kastrasyon kaygısı, bir at tarafından ısırılma korkusuna dönüştürülmüş
ISSN: 2148-4376
30
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
olabilir. Ayrıca, bu korku ve babanın ya da atların üstünlüğü Hans’ta utanç duygusuna yol açmış
olabilir. Sonra da bu üstünlüğü kıskanmış, ardından babasına yönelik bir öfke ve bu
öfke/düşmanlıktan ötürü duyduğu bir suçluluk duygusu yaşamış olduğu düşünülebilir. Sonuç
olarak da bu sefer, kendisini bir atın düşüşünden korkma şeklinde gösteren babası için bir korku
oluşmuş olabilir. İkinci katmanlı duygu örneği Hans’ın kız kardeşi Hanna’nın doğumuyla ilgilidir.
Bu durumda korku duygusu (düşen bir at korkusu, ağır yüklü araç korkusu) Hans tarafından
sırasıyla şaşkınlık, üzüntü, kıskançlık, öfke ve suçluluk duygularının deneyimlenmesinden sonra
açığa çıkmış olabilir. Bu örnekte düşen atın sadece Hans’ın ölümünü istediği babası olmadığı, aynı
zamanda doğum yapan annesi olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Bütün olarak bakıldığında “Küçük Hans” vakasından tüm duygulanımların kaygı boyutuna
dönüşmeye meyilli olduğu sonucu çıkarılabilir ve çocukluk cinselliğinin resmini ruhsal oluşumları
katman katman açığa çıkararak oluşturmak gerektiğine vurgu yapılabilir.
Hasta bağlamında korku duygusunu ele alırken incelenebilecek ikinci örnek olarak Oğuz
Atay’ın 1973’te yayınlanmış olan “Korkuyu Beklerken” hikâyesi incelenecektir (Atay, 2003).
Kitaba adını veren bu hikâyenin kahramanı lise mezunu, şehirden uzakta, müstakil evinde tek
başına yaşayan bir adamdır. Kendi halinde yaşayan bu kişinin gece yarısı bilinmeyen bir örgüt
tarafından evine gelen mektupla hayatı değişir. “Korkuyu Beklerken”, bu kişinin o mektuptan
sonra yaşadıklarının hikâyesidir. O günden sonra sürekli bir korkuyla
yaşayan hikâye kahramanı, bu korku neticesi toplumdan uzaklaşır,
bireysel heyecanlar yaşamaya başlar. Kafasında çeşitli senaryolar kurar.
Bu davranış biçimleri kahramanın iç dünyasında yaşadığı karmaşanın bir
neticesidir. “Yazar, toplumdan uzak bir köşede, yalnız yaşayan, dünyadan,
tabiattan insanlardan kopmuş; sürekli tedirgin, huzursuz, ömrünü ayrıntı
ayıklamakla geçiren, gizli güçlerin kendisini tehdit ettiğini sanan ve
korkuyla kıvranan bir kişinin iç dünyasını, onun bunalımlarını –
iç monolog halinde – başarılı bir şekilde yansıtır.” (Karaca, 1990, s. 63-64).
Korku, hayatla mücadele içindeki insanın duygu hâlidir ve bu hikâyede
yaşama biçimine dönüşmüştür. Kendisiyle ve toplumla barışık olmayan
bu insan, uyumsuzluk göstergesi olan bu korkuyla her zaman yaşamaya
mahkûm gözükmektedir. Hikâyenin sonunda rahatlayan kahramanın öncelikle kendisiyle
barışması daha sonra topluma yönelik yaklaşımları ile duygu ve düşüncelerinin, hezeyanların
olmadığı normal bir hayata dönüşün işareti olarak algılanabilir (Sakallı, 2011).
Hikâyenin özümsenmesinden sonra fark edilecektir ki, bu hikâyenin açıkça işaret ettiği
birtakım psikanalitik kavramlar vardır. Bunlar Melanie Klein’ın “Nesne İlişkileri” teorisinde ele
aldığı ‘paranoid-şizoid konum’ ve ‘depresif konum’ ile ‘yansıtmalı özdeşim’ kavramlarıdır. Bunun
dışında, hikâyedeki kahramanın duygu ifadeleri de oldukça dikkate değerdir.
Bu noktada, farklı teorik yaklaşım ve bunların kavramlarına örnek teşkil etmesi amacıyla
“Korkuyu Beklerken” hikâyesindeki monologlardan bazı alıntı cümleler ve gerekli olduğunda
parantez içindeki açıklamalar, anahtar kelimeler aşağıda paylaşılmıştır:
“Daha önce onların böyle bir davranışıyla karşılaşmamıştım; korktum.” (şaşkınlık arkasından gelen korku duygusu)
“Köpekler yüzünden kendime karşı küçüldüm.” (korkunun arkasından gelen utanç duygusu)
“Yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça... Aynadan uzaklaştım.” (paranoid-şizoid
konum)
“Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim.”
“Çünkü kimse bana mektup yazmazdı. Korktum.”
“Şimdi onun arabası var, katı var; bir insanın daha başka neyi olabilir? Ben, otobüse
ISSN: 2148-4376
31
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
biniyorum; yüksek düşüncelerimi anlayamayacak kimselerle birlikte yolculuk ediyorum.”
(kıskançlık)
“Onun ayrıca tezleri var, yazıları ve kimsenin bilmediği ölü dilleri var; istesem de ona
yetişemem.” (kıskançlık)
“Yabancı dil bilmezliğimden utanmıştım.”
“Biri sana şaka yapmış olmasın, dedi. Birden tatlı bir ürperme hissettim; sonra da
üzüldüm.”
“Güldü. "Korktun mu yoksa?" "Ha-ha. Yok canım. Korksam, bu dağ başında oturur
muydum?”
“Birden öfkelendim, korkum geçti.” (öfke ve korkunun birbirine karşıt süreçleri)
“Evet. Bugün yeter bana bu kadar ölmek, diye düşündüm gizli bir sevinçle. Ben size
gösteririm.”
“Bütün hafızamı, hayal gücümü zorluyordum; geçmişe ait bir şeyler hatırlamak, bir şeyler
görmek istiyordum.” (bastırma)
“Ülkeme ve insanlarına kızmaya başladım: Kimsenin doğru dürüst okuduğu yoktu.”
(yansıtma)
“Herkese güleryüz göstereceğim, evleneceğim, çocuk yetiştireceğim, onların altını değiştireceğim, gece uyutmak için sabırla masal anlatacağım, dedikoduları dinleyeceğim, ilgi
göstereceğim, ilgi!” (depresif konum)
“İçtikçe kendime acımaya başladım. […] Bütün düzenleri yıkacaktım, onlara gösterecektim.” (paranoid-şizoid konum)
Tüm bu alıntılar göz önünde bulundurulduğunda şunu belirtmek gerekir ki, hikâye
kahramanının paranoid-şizoid ile depresif konumlar arasındaki geçişi, kullandığı savunma
mekanizmaları ve ilişkileri bu hikâyeyi edebî yetkinliğine ek olarak psikanalitik bakımdan da
değerli bir noktaya getirmektedir. Daha da önemlisi, korkunun ön planda olduğu duygu
ifadelerinin yukarıda bahsi geçen teorik açıklamalara ve katmanlı modele uygunluğu, bu hikâyenin
akademik ve pratik alanlarda çalışan ruh sağlığı uzmanları tarafından derinlemesine
incelenmesinin faydalı olacağına işaret etmektedir.
Korku ve Terapist
Bu makalede, korku duygusunun terapist açısından incelenmesini sağlamak için duyguların
devam eden terapideki önemi, aktarım ve karşı aktarım ile bunların psikoterapideki yeri, karşı
aktarımın engelleyici yanları ve karşı aktarımın yönetim yolları tartışmak için seçilen iki örnek
üzerinden açıklanacaktır. Bu iki örnekten biri Freud’un çalışmalarından en bilinenlerinden biri
olan “Küçük Hans”, diğeri ise “Tedavi” (In Treatment) adındaki bir diziden alınan “Laura”
vakasıdır.
Her bir ürün ya da duygu, sergilendikten sonra onu izleyenlerin yansıttıkları kadardır. Eğer
terapistin bir insan olduğu gerçeği dikkate alındığında, onun doğası gereği duygularının da terapi
sürecinde önemli bir yer tuttuğu gözden kaçırılmamalıdır. Pek çok araştırmacı, yazılarında
duyguların mantıksızlık ve tutarsızlık getirdiğini önermekte ve bunu sağlıksız bulmaktadır. Eğer
bu söylemleri kabul ederek ilerlersek, yeni soruların belireceği muhtemeldir. Peki, tutarlılık
diyerek belirtilen durum sabitlik ve rijidite ile sonuçlanırsa, uyum sağlayan insan da tutarsızlık ile
değerlendirilirse, bu sağlıksızlığa mı işaret edecektir? Şüphesiz ki bu soru ardında tartışmalı bir
konuyu getirir. Daha tarafsız bir analiz yapabilmek için duygular, yapı ve süreç olarak iki kısma
ayrılarak incelenebilir. Terapistin bakış açısından ve devam eden psikoterapi süreci açısından,
duyguları kabullenmek ve onları terapinin ilerleyişine katkıda bulunabilecek şekilde
kullanabilmek duyguların terapideki yeri açısından anahtar öneme sahiptir. Bir terapist
ISSN: 2148-4376
32
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
gerektiğinde, ortaya çıkan duygulara göre kendisinin ve terapi sisteminin önceliklerini
düzenlemelidir. Ancak, terapi süreci için çok önemli bir nokta da şudur: Terapist, terapi sürecinde
terapist ve hastada ortaya çıkan duyguların farkında olmalıdır. Terapide, terapistin istemeden ve
birden sergilediği duygular aslında etkinleşen daha büyük bir duygu düğüm noktasının
uzantılarıdır. Etkin ve başarılı bir terapi sürdürmek isteyen terapist, bu duyguları ve duygu
düğümleri arasındaki yolu bilmeli, ve terapide bu farkındalık ve kabul ile ilerlemelidir. Çünkü
kabullenmeyiş kişide benlikten iğrenme ve sonucunda mutsuzluk ile sonuçlanabilir. Bir terapide,
eğer terapist açısından iğrenilen bir benlik var ise, bu terapi sürecine zarar verir ve ilerleme
sağlanamaz. Benliği korumak için zihin genellikle iğrenmenin altında yatan olayları unutmayı
tercih eder. Yaşantının istenmeyen etkilerinden kendiliği korumak için, kendiliğin iğrenmeyi
deneyimleyen kısmı kendilikten uzaklaştırılarak ayrılan kısım unutulmaya yatkınlaşır (Power ve
Dalgleish, 2008, s. 362). Unutma işlemi, düşünme tarzı ve öğrenme yolu değiştiğinde
gerçekleşebilir. Örneğin, çocukluk döneminde bilgiler dokunarak kodlanır, büyüdükçe bilgileri
bilişsel olarak kodlamaya başlarız. Yani aslında anılar çok erken yaşlarda oluşmaya başlamış
olmasına karşın, biz şuan kullandığımızdan farklı kodladığımız hafıza kısımlarını hatırlayamıyor
olabiliriz.
Duygular üzerine çalışıldığında, duygu ve ruh hali arasındaki ayrımın yapılması gereklidir.
Duygular duruma bağlı olarak aniden ortaya çıkar ve kısa süreli iken, ruh hali zaman içinde
birikerek gelir ve uzun sürelidir. Bu ayrıma dair bir diğer kavram da ‘duygudurum’dur. Duygudurum kapsamında duygular organik fonksiyonlar üzerinde daha az yankı; karar verme ve
davranışlar üzerinde daha az müdahale ile birlikte daha az yoğun deneyimlere sebep olarak uzun
bir süreçle beraber görülür (Blechman, 1990).
Duyguların farkında olmak ve kabullenmek sürecinde, benlik ve kişilik birbirleriyle
oldukça ilişkilidirler. Bu sürecin başarılıp başarılamadığına karar verebilmek için, literatürde iki
kavram bulunmaktadır. İlki olan ‘ego uyumlu’ kişinin kabul edebildiği ve tüm kişiliğiyle de tutarlı
olan davranışlarını, düşüncelerini, dürtülerini, itkilerini ve tutumlarını tanımlamaktadır. Diğer
kavram olan ‘ego uyumsuz’ ise kişinin kabul edemediği, tüm kişiliğiyle de tutarlı olmayan ve
kişide stres ile kaygı yaratan davranışlarını, düşüncelerini, dürtülerini ve tutumlarını tanımlamaktadır (http://www.mentalhealth.com/whgdata/whlstg0.htm).
Ego üzerine konuşmalar yaparken, ‘gözlemleyen benlik’ pek çok terapi yaklaşımı açısından da temel kabul edilen ve terapide hem terapist hem de hasta açısından önem teşkil eden
anahtar elementtir. Freudyen kaynaklara göre, gözlemleyen benlik, benliğin ayrılmış bir kısmıdır,
o kısım benliğin tekrar kendisini gözlemlemesini sağlar. Diğer bir açıdan, “Stayhill Enstitüsü”
gözlemleyen benliğin aslında zihnin uyanabilen ve bilinçli olarak düşünce, inanç, duygu ve
davranışlara dikkatini veren ve çevresindeki dünyadaki gerçekliği anbean takip eden bir parçası
olduğunu belirtmiştir. Bu süreç öncelikle hissettiklerini gözlemlemesiyle başlayabilir, ardından
kişinin içinde neler olduğuna dair kendisini sorgulaması sonrasında olanları bilmesi ve etiketleyebilmesi ile son olarak da akışı izlemesi ve nefes alması ile neticelenebilir. McWilliams’a (2013)
göre her kim düzenli olarak farkındalık egzersizleri yaparsa, kendinde farkındalığını derinleştirebilir ve benliğini gözlemleyebilme yeteneğini geliştirebilir. Ayrıca gözlemleyen benliği neredeyse
hiç gelişmemiş olan kişiler terapistle ilişki kurabilmek için daha fazla tedavi edici çabaya ihtiyaç
duyabilirler.
Gözlemleyen benlik; duygulanım, davranış ya da hastalığın kökenini ve sebeplerini
bulduğunda, ardından kökenleri açıklamak için homeopatik düşünceler ve izopatik prensipleri
kullanacaktır. İlki olan homeopatik düşüncelerde, homeopati doğal terapötik yaklaşımdır. Buna
göre, sağlıklı insanlardaki bir hastalığın semptomlarına sebep olan bir maddenin hasta insanlardaki
o hastalığı iyileştireceği belirtilir. Bu fikir etkinliğinin kanıtlanmamış geçerliliği sebebiyle çoğu
zaman kabul edilemez. İkinci olarak izopatik prensibe göre, bir bireyin probleminin sebebinin o
ISSN: 2148-4376
33
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
problemi tedavi ettiği bir olgudur. Örneğin; erkek kardeşine duyduğu nefret yüzünden suçluluk
duyan bir hasta, nefretinden kurtularak suçluluğunu yener. Daha açık bir şekilde açıklamak
gerekirse; nefret hissedildiğinde suçluluk açığa çıkabilir ve bu suçluluk öfkeye giden yola set
çekebilir; fakat nefret arttığında suçluluk bunun üstesinden gelemez. Sonuç olarak nefretin düzeyi
arttıkça suçluluk artık yörüngenin bir parçası olmaktan çıkar. Böylece öfke daha güçlü bir şekilde
ortaya çıkar ve kişide tatmin duygusu oluşur. Bu yörüngeyle ilişkili olarak, terapistin süpervizyona
başvurduğu noktaların, hastanın üstesinden gelmesi gereken nokta olduğu görülür. Aslında bu
noktalar, terapistin kör olduğu noktalardır. Terapist ilişki içerisinde güçlü bir konumda kalmak için
çaba sarf eder; ki bu terapötik ilişkide beklenen normal durumdur.
Süpervizyon sebebinin çarpıtılmasıyla ilgili olarak, gerçekliğin çarpıtılması duyguları
anlamadaki başka bir anahtar noktadır. Savunma mekanizmaları sürekli gerçekliği çarpıtır ve bu
durum esnekliği azaltıp hastanın gerçeklikten kopmasına sebep olur. En sonunda kişi daha çok
savunma mekanizması kullanmaya ihtiyaç duyar. Hasta bu mekanizmaları kullanır ve terapistin
terapideki rolü, gerçeklikleri ve (farkında olunan duyguların ikincil duygular olduğunu belirterek)
gerçek duyguları saklamaya gerek olmadığını göstermektir. Freud’un tanınmış “Dora” vakasında,
Dora’nın cinsel yönden uyarılması birincil duygusuyken o bunu bilinç düzeyinde ikincil bir duygu
olarak iğrenme ile dile getirmiştir.
Birincil duyguları ifade edebilmek için, benlik kendi içindeki olumlu ve olumsuz yanları
kabul edebilmelidir. Melanie Klein’ın paranoid-şizoid ve depresif konumları bunu net bir şekilde
açıklar. Benliğini başarılı bir şekilde entegre edemeyen insanlar başa çıkamadıkları, başkalarına ve
bilinçlerine göstermek istemedikleri duygu ve düşüncelerini bilinç düzeylerinden uzaklaştırmayı
seçerler. Bu duygu ve düşünceleri bilinçdışında tutmak için devamlılık gereklidir. Bu da diğer
bilinçdışıyla iletişim halinde olarak ve bunların bilinçdışında kalmalarına izin verilerek sağlanır.
Bunları yakıp yok etmek yerine bir diğer imkan ise, gerçeklikle yüzleşmeye cesaret bulmaktır;
fakat bu öfke ve üzüntüyle sonuçlanabilir. Bu yüzleşmeler sırasında ortaya çıkan anılar yoğun
duyguların yaşanmasına sebep olabilir. Bu noktada bir anının yoğun bir şekilde hatırlanması diğer
bir anıyı gölgelemeye yarayabilir.
Bilinçdışı iletişimden bahsederken, yansıtmalı özdeşim önemli bir kavramdır ve terapi bu
bilgiye dayandırılmalıdır. Bu noktadan başlayarak karşı aktarım konusu, terapistin bakış açısından
irdelenmek amacıyla derin bir şekilde ele alınmaya çalışılacaktır.
Rogers (1989; akt. Gelso ve Hayes, 2007) bu konuda terapistin kendi duygularının hastası
tarafından bilinmesi hususunda açık olması gerektiğini vurgular. Eğer bir ilişkide terapist mantıklı
derecede uyumlu olursa ve ilişkiye dair hiçbir duygu ne kendisi tarafından ne de bir başkası
tarafından saklanmazsa, ancak o zaman terapideki ilişkinin yardım edici olabileceğini belirtmiştir.
Bu söylemlerini de "Eğer terapist kendisine yardım etmeyi başarabileceği bir ilişkiyi kendisiyle
kurarsa, eğer kendi duygularının farkında olup, bu duyguları kabullenebilirse, ancak o zaman bir
başkasına karşı da yardım edici bir ilişki kurma ihtimalini artırabilir." sözleriyle desteklemiştir.
Bunların yanında Rogers, aktarım ve karşı aktarımı karmaşık hale getiren şeyin terapistin hastada
karşılaştığı durumların kendisindekilerle çok benzer olabilmesi olduğunu belirtmiştir. Çünkü
kendindeki konuları halletmemiş olan bir terapist, benzer konularla karşılaştığında korku gibi,
daha olumsuz duygular hissedecektir. Bu korku terapistin yardım edebilme ihtimalini yok eder,
çünkü terapist henüz kendisine nasıl yardım edebileceğini dahi bilmemektedir. Şüphesiz ki,
terapist bir dereceye kadar doğallıkla ve tüm insanlığıyla tepki verirken, kendi iç meselelerine
dikkatini iyi vermelidir. Greenberg (1991; akt. Gelso ve Hayes, 2007) terapistin böyle bir süreç
içinde hastanın bilinçli ve bilinçdışı aktarımlarına maruz kaldığında kendi benliğini bu şekilde
koruduğunu ve böyle bir etkiye maruz kalmaktan duyduğu korkuya karşı bir savunma
geliştirdiğini belirtmiştir. Bunun sebebi ise karşı aktarımın genelde hastanın açıkça belirtmediği
ihtiyaç, dilek ve korkularına tepki olmasıdır. Yani terapistin, terapi ilişkisinde kendi karşı
ISSN: 2148-4376
34
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
aktarımını anlaması, terapistin aynı zamanda hastanın ihtiyaç, dilek ve korkularını anlamasını da
sağlayacaktır. Bunun yanında, Gabbard (akt. Gelso ve Hayes, 2007), sözlü olarak son derece kötü
davranışlara sahip bir hastasıyla ilgili kişisel deneyimini paylaşırken, hastaların bazen bilinçli
olarak terapistlerin hassas olduğu alanlara (örn; terapistin yardım edemeyen bir benlik olduğu
vurgusu) vurarak terapistin saldırganlığını etkinleştirmeye çalışabileceklerini belirtmiştir.
Gabbard’ın bu söylemi bir karşı aktarım olarak değerlendirilebilir (akt. Gelso ve Hayes, 2007).
Terapistteki bu hassas noktalar genelde terapistin idealleştirdiği özelliklerden kaynaklanır.
Örneğin; terapistin terapideki ilişkide çok sınırsal ve katı olması, terapistin aşk duygularını açığa
vurmaktan korkması kaynaklı olabilir.
Ayrıca aşkın sekse bağlantısı, aşkın cinselliği çağrıştırması sebebiyle terapistlerde bir
korku yaratabilir. Literatürde, ‘agape’ diye genellikle herhangi iyi bir ilişkinin sağlıklı bir parçası
olarak tanımlanan ve karşı aktarım başlığı altında ele alınmayan bir kavram vardır. Bunun sebebi,
aşk/sevgi duygularının kaçınılması gereken şeyler olduğu anlamına gelebilmesidir. Bu bağlamda,
duygusal nötrlük ya da duygusal aldırmazlık, karşı aktarımı hastayı sevme ya da onu ödüllendirmekten daha iyi temsil eder. Daha önce belirtildiği gibi, terapistlerin hassas noktaları olabilir ve
bunlar hasta tarafından suiistimal edilebilir. Terapist bu kör noktaları temizleyemezse, kronik bir
karşı aktarım deneyimlemeye mecbur hale gelir. Kronik karşı aktarım, terapistin alışkanlık haline
getirdiği ve onun benliğinin veya kişilik yapısının bir parçası olmuş bir ihtiyacı yansıtır. Örneğin;
bir terapist, gelişimi süresince ona yeterince sağlanamamış bir desteği bilinçli olmayarak kazanmak için kronik olarak aşırı destekleyici olabilir ya da başka bir terapist tüm hastalarında saldırganlık görebilir ve bu onun kendi çözümlenememiş saldırganlık ihtiyacının bir yansımasını temsil
edebilir. Üçüncü bir terapist ise oldukça aktif olup kendi pasif yanından korkması nedeniyle bütün
hastalarında hareketliliği destekliyor olabilir. Gelso ve Hayes (2007) tarafından, Denise adındaki
bir öğrenci üzerinden, terapistin kendi kronik karşı aktarımı şöyle tarif edilmiştir: Terapistin kendi
kronik karşı aktarımının tek bir kelime ya da kalıpla özetlenebileceği düşünülemez. Bu pek çok
farklı şeyin bütünü olarak görülmelidir. Reddedilme, başarısızlık, yetersizlik, yeterince iyi olamama, yanlış yapma ve eleştirilme korkularının rol aldığı bir bütün. Ek olarak, Coen’in (2000; akt.
Gelso ve Hayes, 2007) algısı şudur: Terapistin kendisine rahatsızlık veren duygulanımı hastaların
duygularını işlemesini engeller. Bu yüzden terapistler rahatsızlık hislerinden arınmak için rahatsızlık veren duygularının aralığını genişletmek ve duygularının yoğunluğu üzerinde sürekli çalışmaya ihtiyaç duyarlar. Ayrıca Greenson’a (1974; akt. Gelso ve Hayes, 2007) göre aldırmazlık, karşı
aktarımın açık bir işaretidir. Böyle bir aldırmazlık ve düşük yoğunluk genel olarak, terapistin acı
ve korku dolu duygularına karşı yürüttüğü savunmanın açık bir sinyalidir.
Maslow (1968; akt. Gelso ve Hayes, 2007), Freud’un “Kendimizi bilmekten korkuyoruz”
fikrini onun literatüre yaptığı en iyi katkılarından biri olarak görmüştür. Bu doğrultuda
bilinmeyenden korkan birey daha gerçekçi olan benlik algısı yerine diğerleri ya da kendisinin
oluşturduğu, kendisine daha aşina olan yapıları tercih eder. Donner ve Schonfield'in yaptığı
araştırma bu görüşü destekler niteliktedir. Bu çalışmada kullanılan “Kişilerarası Davranış
Envanteri” nde (Interpersonal Behavior Inventory) kendi gerçek ve ideal benlikleri arasında daha
yüksek farlılıklara sahip öğrencilerin kendilerinden daha az emin oldukları görülmüştür (Donner
ve Schonfield, 1975). Buna ek olarak, bu öğrenciler hastalarının ifadelerine daha çok tepki
vermekte; yani bu ifadelere daha duyarlı olmaktadırlar. Bu sebeple terapi başlangıcında hastanın
şikayetlerinin kendilerinde de görülmesi (contagion effect) durumu oluşmaktadır. Bu bağlamda,
“iyi görünme” gereği duyan ve kendisi ile hastası arasında duygusal anlamda mesafe koymaya
çalışarak profesyonelce davranma çabası içinde olan terapistlerin hastalarında gelişme
görülmemektedir (Donner ve Schonfield, 1975). Şu güvenle söylenebilir ki, terapistin kendi
içinde çözemediği herhangi bir çatışma karşı aktarıma sebep olacaktır. Terapistin karşı aktarımının
altında yatan sebeplerin çok katmanlı olabilecekleri ve terapistin benliği ile bilincinin dışında yer
ISSN: 2148-4376
35
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
alabilecekleri şu ana kadar önemsenmeyen bir noktadır.
Karşı aktarımı yönetebilecek durumda olmak için duygu düzenlemesi bir seçenek olarak
önerilebilir. Böylece kişi pozitif duygularını ve iyilik halini artırabilir ya da devam ettirebilir. Stres
içeren duygularını ve savunmacı durumunu azaltabilir. Eğer terapist karşı aktarımı başarılı bir
şekilde yönetebilirse, duygu düzenleme bu başarının bir sonucu olarak gelecektir. Karşı aktarımın
yönetiminde beş faktörden bahsedilir. Bunlar; öz düzenleme, öz bütünlük, kaygı yönetimi, empati
ve kavramsallaştırma yeteneğidir (Hayes, Gelso ve Hummel, 2011). Karşı aktarım, terapist
tarafından anlaşılamadığı ya da kontrol edilemediği takdirde, terapi sürecine zarar verir.
Anlaşıldığı ve kontrol edildiği zaman ise tedavinin etkili olmasını sağlar. Buradaki anahtar nokta,
bu reaksiyonun terapistin içsel durumunu belirtip belirtmediği ya da terapistin gerçek sözel ve
sözel olmayan davranışını yansıtıp yansıtmadığıdır. Karşı aktarımın içsel bir reaksiyon olarak
ortaya çıktığı durumlarda oldukça yardımcı olacağı düşünülür. Burada karşı aktarımımın
yararlılığı terapistin içsel durumuna bağlıdır. Eğer bu deneyim etkili bir şekilde anlaşılırsa ve
hastayı anlamak için kullanılırsa oldukça faydalıdır. Fakat, terapistin içsel deneyimi terapi
çerçevesinin dışında anlaşılırsa bu durum oldukça zararlıdır (Gelso ve Hayes, 2007).
Makalenin bu kısmında, terapist açısından korku duygusu örnekler üzerinden incelecektir.
İlk örnek Freud’un en bilinen vakalarından biri olan “Küçük Hans”, öncesinde bu makale
içerisinde açıklanmıştır. Bu vaka literatürde pek çok kez analiz edilmiştir, ancak bu makaledeki
analiz terapist açısından kurgulanan farklı senaryolar üzerinden yapılarak bu konuda farklı bakış
açıları kazanılması amaçlanacaktır. İlk olarak eğer Hans vakasında terapist de, hastanınkine benzer
bir deneyim yaşamış olsaydı, terapist süreçte hata yapabilir ve hastayı sadece anlamak yerine ona
hak da verebilirdi. Terapist, kendisindeki bu durumu fark ettiğinde şaşırabilir ve bu farkındalık
performans kaygısıyla sonuçlanabilirdi. Bu kaygı da terapistin çalışabilmesini engellediği için,
terapistte mutsuzluğun oluşmasına sebep olabilirdi. Mutsuzluk hisseden ve çalışamayan terapist,
süreç içerisinde yetersizlik hissedebilir ve benliğinden iğrenme ile birlikte kendisine bir öfke
yönlendirebilirdi. Verilen bu örnek senaryo, performans kaygısının eşlik ettiği bir karşı aktarımı
anlatmaktadır. Karşı aktarımı yönetebilmek için terapist öncelikle kendindeki duyguların ve
onların sebeplerinin (örn; hasta ile sorunlarının benzerliği) farkında olmalıdır. Sonrasında, bu
sebepleri ve bu durumdan edindiği tecrübeyi terapideki ilişki ve terapi süreci için kaynak olarak
kullanmalıdır.
Diğer bir örnek ise “Tedavi” dizisinin bir bölümündeki “Laura” vakasıdır. Bu vaka kısaca
şöyle açıklanabilir: Laura 26 yaşında hemşire olarak çalışan bir kadındır. İki yıllık bir nişanlısı
vardır ve terapiye bir senedir gelmektedir. Bir gün terapiye üç saat erken gelir ve terapistine
nişanlısıyla evlenmek istemediğini söyler. Ayrıca terapiye gelmeden önceki gece yaşadıklarını da
özetler. Bir tartışma sonrası evi terk etmiş, bir barda saatler geçirmiş ve tanımadığı bir adamla
cinsel ilişki yaşamaya çalışmıştır. Bu seans içinde Laura, bir senedir terapistine âşık olduğunu
belirtir. Senaryoya göre, hasta cinsel bir içerikle gelir. Bunun sonucunda terapist karşı aktarım
yapıp yapmadığına dair bir korku hisseder. Hasta bu korku işaretlerine karşılık terapiste olan cinsel
aktarımını itiraf eder.
Söz konusu korku terapisti hastaya karşı çok katı
davranmaya itebilir ve kendi hayatının diğer alan
larında gergin davranışlar sergilemesine sebep olabilir. Ancak bu şekilde davranması ona kendisini suçlu
hissettirecek ve sonuç olarak onu üzecektir. Terapist
bu noktada süpervizyona başvurabilir ve süpervizyon
sırasında başkalarını suçlamayı seçebilir, öfkesini
ifade edebilir. Süpervizyon sırasında, kör kaldığı
ISSN: 2148-4376
36
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
noktaları fark ettikçe kendi cinsel karşı aktarımını kabul edebilir. Sonra bu etik olmayan durumu
çözme adına, hastasını başka bir terapiste yönlendirebilir. Son olarak da, bu karşı aktarımın
kökenini bulmaya çalışabilir ve bu deneyimlerini çözüm kaynakları olarak kullanabilir.
Psikopatoloji, hasta ve terapist bağlamında korku duygusunu yapısal, işlevsel, davranışsal
ve psikodinamik açıdan ele alan bu makale, bu üç farklı bakış açısının ne derece birbirini tamamlayıcı özellikte olduğunu göstermektedir. Bu makalenin temel aldığı katmanlı duygu modelinin
getirdiği vizyon ile korku duygusunun farklı duygularla ilintili şekilde birincil ya da ikincil duygu
olarak ortaya çıkışı açıklanır niteliktedir. Söz konusu makalenin akademik ve klinik alanda çalışan
uzmanlar için korku duygusunu hem hastada hem de kendilerinde temellendirip aktarım ve karşı
aktarım açısından ele almada farkındalık kazandırıp yol gösterebileceği düşünülmektedir.
ISSN: 2148-4376
37
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
Kaynaklar
Atay, O. (2003). Korkuyu beklerken. İstanbul: İletişim Yayınları.
Beck, A. T., Rush, J. A., Shaw, B. F., & Emery, G. (1979). Cognitive therapy of depression. New
York: Guilford Press.
Beck, A.T., & Clark, D.A. (1997). An information processing model of anxiety: Automatic and
strategic processes. Behavior Research Therapy, 35(1), 49-58.
Blechman, E. A. (1990). Emotions and the family: For better or for worse. New Jersey: Lawrance
Erlbaum Associates.
Brewin, C. R., Andrews, B., Valentine, J. D. (2000). Metaanalysis of risk factors for posttraumatic
stress disorder in trauma exposed adults. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 68(5),
748-786.
Clark, D. M. (1986). A cognitive approach to panic. Behaviour Research and Therapy, 24,
461-470.
Donner, L., & Schonfield, J. (1975). Affect contagion in beginnig psychotherapies. The Journal of
Clinical Psychology. 31(2), 332-339.
Druck, A. B. (2011). A new Freudian synthesis: Clinical process in the next generation. Great
Britain: Karnack Books.
Ehlers, A., & Clark, D. M. (2000). A cognitive model of posttraumatic stress disorder. Behavior
Research and Therapy, 38, 319-345.
Freud, S. (2010). Analysis of a phobia in a five-year-old boy. Smith, I (Ed.) içinde, Freud Complete works, (ss. 1999-2124). http://www.valas.fr/IMG/pdf/Freud_Complete_Works.pdf
adresinden alınmıştır. (Orijinal çalışma 1909’da yayınlanmıştır).
Gelso, C. J., & Hayes, J. A. (2007). Countertransference and the therapist’s inner experience;
Perils and possibilities. London: Lawrance Erlbaum Associates.
Goleman, D. (1996). Duygusal zeka. İstanbul: Varlık Yayınları.
Green, A. (1999). The fabric of affect in the psychoanalytical discourse. London: Routledge.
Hayes, J. A., Gelso, C. J., & Hummel, A. M. (2011). Managing countransference. Psychotherapy,
48(1), 88-97.
Karaca, A. (1990). Çağdaş insanın bunalımı ve Oğuz Atay’ın hikâyeleri. Milli Eğitim Dergisi, 95.
McWilliams, N. (2013). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak. İstanbul:
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Nolen-Hoeksema, S. (2008). Abnormal psychology. New York: McGraw-Hill.
Parrott, W. (2001). Emotions in social psychology. Psychology Press: Philadelphia.
Plutchik, R. (1980). Emotion: Theory, research, and experience. Theories of Emotion, 1. New
York: Academic Press.
Power, M., & Dalgleish T. (2008). Cognition and emotion from order to disorder. New York:
Psychology Press.
Sakallı, F. (2011). Tutunamayanların hikâyeleri ‘Korkuyu Beklerken’. International Periodical for
the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 6(1), 1658-1669.
ISSN: 2148-4376
38
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 23-39
Seray Akça, Begüm Zübeyde Şengül, Tuğba Uyar
Summary
Fear as One of the Six Basic Emotions in Respect to Psychopathology, the Patient, and the
Therapist
In the current paper –with respect to psychopathology, the patient, and the therapist– to
begin with, the definition of fear and the differentiation of it from other related emotions and
underlying mechanisms of this emotion in accordance with cognitive and psychodynamic theories
has been covered. Secondly, in order to analyze the emotion of fear in regard to the patient, two
examples have been selected to be discussed. The first one of them is the case of “Little Hans”
from the psychoanalytic literature, and the other one is one of the stories of Oğuz Atay, titled
“Korkuyu Beklerken” (“Waiting for the Fear”) from the Turkish literature. These two examples
have been analyzed thoroughly according to the layering of emotions in order to answer the
questions of how fear emerges in the patient and affects his/her functioning. Specifically, from the
analysis of the case of “Little Hans”, it may be concluded that all affects are capable of being
changed into anxiety, and it is crucial to notice the picture of a child’s sexual life (i.e., infantile
sexuality) by uncovering the psychical formations, layer by layer. In the story “Waiting for the
Fear”, it should be noted that the protagonist’s moving between paranoid-schizoid and depressive
positions, his defense mechanisms, and his relations put that story at an invaluable point in terms
of psychoanalytic literature in addition to its importance in Turkish Literature. Last but not least,
again considering the layering of emotions; the importance of examining emotions throughout an
ongoing therapeutic process, transference, and counter-transference together with the roles of them
in therapy, the adverse effects of countertransference, and the management of countertransference
have been covered with the case of “Little Hans” and the case of “Laura” from the series named
“In Treatment”.
In therapy, it is explained by the reflections of client’s sayings which come from the
therapist. The client uses those mechanisms, and the role therapist in therapy is to show out that in
therapy, there is no need to hide the realities and real emotions, and the fact that the self-conscious
emotions are the secondary emotions. Moreover, it is crucial to notice that the therapist must pay
close attention to his or her inner workings, while at the same time responding with a reasonable
degree of spontaneity and a full degree of humanness. How this kind and degree of responsiveness
in the therapist serves to expose him or her to the patient’s conscious and unconscious scrutiny and
how self protectiveness is a defense against fear of such exposure have also been discussed in the
current article. It is also well-known that countertransference is often a reaction to the patient’s
underlying needs, wishes, and fears; thus, understanding therapist’s countertransference facilitates
the understanding the patient’s needs, wishes, and fears within the therapeutic relationship as well
as other significant relationships of him/her. When all these research and analyses are taken into
consideration, appropriateness to both theoretical explanations in cognitive and psychodynamic
literature and the layering model mentioned in the paper may signalize that this article might be
worthwhile and useful for the mental health professionals of both academic and practical settings.
Keywords: fear in psychopathology, fear in patient, fear in therapist, cognitive theories,
psychodynamic theories
ISSN: 2148-4376
39
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
Mutluluğu Ararken: Teorik Yaklaşımlar ve Psikoterapiye
Yönelik Çıkarımlar
İpek Demirok
Yeliz Şimşek Alphan
Yankı Süsen
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Özet
Altı temel duygudan biri olan mutluluk; öfke, korku, üzüntü, iğrenme ve kıskançlıktan farklı olarak bir
pozitif duygu biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Ulaşmak için çabaladığımız, bulduğumuzda
kaybetmekten korktuğumuz ve kimilerine göre hayatımızı arayışında geçirdiğimiz bu duygu nedir? Tek
bir tanımı ya da bir duruma atfedebileceğimiz açık bir anlamı var mıdır? Mutluluğa ulaşamamak mı bir
patoloji göstergesidir yoksa daimi olarak mutluluk peşinde koşmak mı? Terapi odasında mutluluk nasıl
karşımıza çıkar? Bu sorulara cevap bulmayı amaçladığımız makalemizde öncelikli olarak mutluluğu
pozitif duygular temelinde ele alacak, sonrasında mutluluk kavramına daha yakından bakarak olası
anlamları üzerinde duracağız. Bunun yanı sıra, mutluluk duygusu ile ilintili patolojilere kısaca
değinerek terapi ortamında terapist ve danışan açısından bu duygunun nasıl yaşandığına ve ele
alındığına yönelik çıkarımlarda bulunacağız.
Anahtar Sözcükler: mutluluk, mutluluk teorileri, terapi süreci
ISSN: 2148-4376
40
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
Mutluluğu Ararken: Teorik Yaklaşımlar ve Psikoterapiye Yönelik Çıkarımlar
Mutluluğa Yönelik Teorik Yaklaşımlar
Pozitif duygular
“Mutluluk” duygusunu anlamaya yönelik teorik yaklaşımları gözden geçirirken ilk
uğranılan durak genellikle pozitif duygulara yönelik çalışmalardır; çünkü mutluluk temel duygular
kategorisindeki beş negatif duyguya karşı tek pozitif duygudur (Ekman, Friesen ve Ellsworth,
1972; akt. Power ve Dalgleish, 2008). Pozitif duyguların psikoloji literatüründeki yerine
bakıldığında ise negatif duygulara yapılan vurgudan dolayı kısır kalmış bir alanla karşılaşılır.
Negatif duyguların literatürdeki baskınlığına yönelik açıklamalardan biri, psikolojinin geleneksel
olarak psikolojik sıkıntılarla ilgilendiği ve dolayısıyla temel olarak negatif duyguları çalışma
konusu olarak seçtiği yönündedir (Fredrickson ve Branigan, 2001). Bu açıklamaya göre negatif
duygular, bireysel ve toplumsal olarak pozitif duygulara göre daha fazla problem ve tehlike
yaratmakta, dolayısıyla da bireyi ve toplumu korumak adına bu alandaki çalışmalara ağırlık
verilmesine neden olmaktadır. Bir diğer açıklama ise pozitif duyguların sayıca daha az olması ve
birbirinden ayırt edilmesinin daha zor olmasıdır; negatif duyguların her birinin kendine özgü ayırt
edilebilen otomatik sinyalleri varken pozitif duyguların tek bir ifade şekli vardır. Bu durum pozitif
duyguların üzerine yapılan çalışmaları zorlaştırmaktadır. Nesse (1990), duygular arasındaki bu
niceliksel tutarsızlığı evrimsel bir bakış açısıyla değerlendirirken dünyadaki tehdit ve tehlikenin,
fırsatlardan çok daha fazla olduğuna vurgu yapar. Hayatı tehdit eden tehlikelerin işaretlerine karşı
tepki verememek ölümcülken, herhangi bir fırsata veya olumlu bir duruma karşılık verememenin
sonucunun hiçbir zaman bu kadar sert olmaması negatif duyguların sayıca fazla olmasının ve net
bir şekilde ayırt edilmemesinin bir nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır (Prato ve John, 1991).
Duyguların özgün hareket potansiyelleriyle ilişkili olduğunu söyleyen duygu teorileri, bir
durumun duygu olarak tanımlanması için, o durumun kendine özgün bir hareket eğilimi yaratarak
organizmayı harekete hazırlaması ve yeri geldiğinde fiziksel hareketi ortaya çıkarması üzerine
kuruludur (Levenson, 1994). Fredrickson (1998) bu yaklaşımın tersine duyguların özgün hareket
potansiyeli yaratması gerekmediği; sadece bilişsel aktivitede değişikliğe neden olabileceği
görüşünü ortaya koymuştur. Bu görüşe göre, negatif duygular kişinin anlık düşünce-hareket
repertuarını daraltırken, pozitif duygular anlık düşünce-hareket repertuarını genişletirler.
Duyguları düşünce-hareket potansiyeli yaratması yönünden ayıran bu görüşe göre, kişinin hayatı
tehdit edici bir durumla karşılaştığında bilişsel kapasitesinin daralarak duruma uygun davranışa
yönelik özgün hareket potansiyelini arttırması evrimsel olarak hayati değer taşımaktadır. Pozitif
duyguların evrimsel değeri, tehdit edici durumdan sonra azalan bilişsel aktiviteyi arttırarak,
uyarılmış olan kardiyovasküler sistemi normal seviyeye getirmek ve dolayısıyla negatif duyguları
düzenlemektir (Fredrickson ve Branigan, 2001). Bununla birlikte bilişsel aktiviteyi arttıran ve
bilişsel bağlamı genişleten pozitif duygular kişiye esneklik kazandırmakta, yaratıcı düşünceyi ve
kişisel gelişimi destekleyerek kişinin olumsuz durumlara ve duygulanımlara karşı direncini
arttırmaktadır.
ISSN: 2148-4376
41
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
Kapsayıcı bir terim olarak mutluluk
Korku, öfke veya üzüntü gibi negatif duyguların pozitif duygulara göre sınırları ve süresi
belirli olarak tanımlanabilirken, birbirinden de kolayca ayırt edilebildiğini bir önceki bölümde
belirtmiştik. Mutluluğun tanımına yönelik yaklaşımlar incelendiğinde, bu yaklaşımların iki ana
başlık altında toplandığı görülmektedir (Power ve Dangleish, 2008). İlki mutluluğu kısa, anlık ve
geçici bir duygu olarak tanımlayan; neşe, eğlence ve zevk gibi birçok pozitif duyguyla ilişkilendiren hedonik yaklaşımdır. Diğeri ise mutluluğu uzun süreli hayat memnuniyeti ya da hayat boyu
devam eden bir ferahlık hissi olarak tanımlayan ödömonik yaklaşımdır. Hedonik yaklaşım doğrultusundaki çalışmalar aşağıda ele alınmaktadır, farklı felsefi yaklaşımları ve psikolojik teorileri
içeren ödömonik yaklaşıma ise ayrı bir bölüm ayrılmıştır.
Ekman (2003) hedonik ve ödömonik yaklaşımlardan bahsederken, bir yerde mutluluğu
tanımlamanın nasıl bir mutluluk yaşandığını göstermeyeceğini ifade eder. Çalışmaları, hedonik
yaklaşımın önermesinde olduğu gibi kısa süreli, geçici ve anlık olan pozitif duyguları ve bunların
birbirinden farkının incelenmesini içermektedir. Ekman, araştırmaları sonucu tanımladığı on altı
duyguya eğlenceli duygular adını vermiştir. Bu duygulardan bazıları eğlence, ferahlık, heyecan,
rahatlama, merak, zevk, gurur, şükran, “fiero”, “naches” ve “shadenfreude”dir. Son üç duygunun
karşılığını İngilizce’de bulamayan Ekman, bu kelimeleri farklı dillerden alarak kullanmıştır ve
anlamları sırasıyla çok zor bir durumu başarmak, kendi çocuklarının başarısından gurur duymak
ve başkasının başarısızlığından mutlu olmaktır.
Gülmek pozitif ve eğlenceli duyguların işaretidir (Ekman 2003; Fredrickson ve
Branigan, 2001). Gülmenin her zaman pozitif bir duygu ifadesi olup olmadığı sorusu ilk olarak
Duchenne tarafından cevaplanmak üzere çalışılmıştır (1862, akt. Ekman 2003). Duchenne yaptığı
çalışmalar doğrultusunda, gerçek gülüş ve sahte gülüş arasındaki fark gözü çevreleyen kasların
hareketine göre ayırt edilebilir önermesiyle, gerçek gülmenin her zaman gözü çevreleyen kasların
hareketini içerdiğini söylemiştir. Ekman (2003) Duchenne’nin bahsettiği kasın tamamının değil
sadece bir kısmının gerçek gülmede aktive olduğunu belirterek, Duchenne’nin yüzyıldan fazla
zaman önce bulduğu bu sonucu az bir farkla doğrulamıştır. Bulduğu sonuçları Duchenne’e ithaf
eden Ekman gerçek gülmeye “Duchenne Gülüşü” ismini vermiştir.
Ödömonik yaklaşım
Mutluluğa dair ödömonik yaklaşımın temelleri bundan yaklaşık iki bin beş yüzyıl önce
Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” kitabında karşımıza çıkmaktadır (Franklin, 2010).
Aristoteles’e göre bütün organizmalar kendi var olma potansiyellerini içinde taşırlar. Bu tıpkı meşe
palamudunun meşe olma potansiyelini kendinden getirmesi gibidir. Palamut toprak, hava ve suyla
beslenerek zaman içinde kendi potansiyelini gerçekleştirir ve büyük bir meşe ağacına dönüşür.
Benzer bir şekilde, her insan potansiyelini doğuştan itibaren kendinde taşımakta ve çevresinden
beslenerek bu potansiyeli zaman içinde gerçekleştirmektedir. Kişinin mutluluk arayışı kendi
potansiyelini gerçekleştirmesiyle iç içe geçer. Mutluluk zengin olmak, varlıklı olmak veya iyi
hissetmek değildir; memnuniyet ve keyif gelip geçicidir oysa asıl mutluluk incindiğimizde ya da
hayat bize kötü davrandığında da orada olan mutluluktur. İnsan ilerlediği, geliştiği ve kendi
potansiyelini gerçekleştirdiği ölçüde iyi bir hayata sahip olacaktır. Aristoteles, ancak erdemli bir
hayatın bunu sağlayacağını belirtmekte ve erdemi kişinin iyi bir hayata sahip olmak için aklını
doğru kullanması olarak tanımlar. Erdemli yaşam “altın oran” a bağlı kalan yaşamdır; bu da her
türlü ihtiyacın ortalama seviyede karşılanması ve ortalama derecede gerçek ya da görünen
ISSN: 2148-4376
42
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
ihtiyaçlara cevap verilmesi anlamına gelir. Bu yaklaşıma göre iyi bir şeyin fazlası yoktur ve her
kişi kendisi için doğru oranda seçmekten sorumludur.
Aristoteles’le başlayan mutluluğun ödömonik tanımı hümanistik yaklaşımdan psikanalize
kadar birçok psikoloji yaklaşımında kendini göstermektedir. Hümanistik yaklaşımda mutlu bir
hayat sürmenin yolunun kendini gerçekleştirmekten geçtiğinin göstergesi Maslow’un ihtiyaçlar
hiyerarşisinde en üstte yer almasından ve Rogers’ın kendi yazılarında potansiyelini
gerçekleştirmeye sıklıkla değinmesinden anlaşılabilir (Rogers, 1961; Maslow, 1982). Mutluluk ve
kendini gerçekleştirme potansiyeli arasındaki ilişkiye vurgu yapmak amacıyla Maslow, 1982
tarihli bir yazısında “Eğer olma kapasitenizden aşağısını olmayı hedefliyorsanız, hayatınız
boyunca mutsuz olacağınız yönünde sizi uyarırım” demiştir. Rogers’a (1961) göre insanın kendi
potansiyelini gerçekleştirmesi, sadece kendi olmaktan geçer ve bunun tek yolu da insanın kendini
bilmesidir. Bunun yanında, insanın karşılanması gereken iki temel ihtiyacı kendine koşulsuz takdir
sunması ve kendi ihtiyaçlarını, hayallerini ve rüyalarını dinlemesidir. Ryff (1989) birçok psikoloji
teorisini inceleyerek ödömonik bir hayatı tanımlayacak değişkenleri altı başlık altında toplamıştır.
Bunlar kendini-kabullenme, pozitif ilişkiler, kişisel gelişim, hayat amacı, çevresel hüküm ve
otonomidir. Ryff yaptığı ampirik çalışmalar sonunda da bu değişenlerden ikisinin, kendini
kabullenme ve çevresel hükmün hayat memnuniyetiyle doğrudan bağlantılı olduğunu bulmuştur
(1989).
Bilişsel yaklaşım
Veehoven (1984) mutluluğu memnuniyet duygularının toplamı olarak değil kişinin geçmiş
deneyimlerini göz önüne alarak yaşam kalitesini değerlendirdiği bilişsel bir yapı olarak
tanımlamaktadır. Bu tanım çerçevesinde yapılan çalışmalar genellikle mutluluğun hangi
değişkenlerle ilişkili olduğuna odaklanırlar. Birçok çalışma kişisel değişkenlerin (yaş, gelir,
eğitim, din vb.) kişinin hayat kalitesine yönelik öznel değerlendirmesinin çok küçük bir kısmını
açıkladığını göstermiştir (örn. Kamman, 1982). Nesnel değerlendirmelerin öznel hayat tatminini
tanımlamadaki yetersizliği bütünleyici teorik açıklamalara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
Duygular üzerine temel bir model olarak ortaya konulan SPAARS model, kişinin bilgi işlemleme
alanlarını kendilikle ilgili alan, başkalarıyla ilgili alan ve dünyayla ilgili alan olarak üç ana başlık
altında toplar. Her insanın mutluluğa ulaşmak için düşük ve yüksek seviyeli amaçlar koyduğunu
söyler (Power ve Dangleish, 2008). Bu yaklaşıma göre bilgi işlemleme alanlarından birine diğer
alanları ihmal edecek derecede fazla yatırım yapmak ve sadece düşük seviyeli amaçlara
odaklanarak yaşamak kişiye mutsuzluk getirmektedir. Ayrıca, kişinin amaçlarını tanımlayarak
kendine hedef belirlemesi amaçları gerçekleştirme yolunda, yani mutluluğa giden yolda atılan
önemli adımlardan biridir. Bilişsel yaklaşıma göre mutluluk görecelidir. Mutluluğa dair yapılan
çalışmalarda kişinin kendine koyduğu düşük ve yüksek seviyeli amaçların ve yatırım yapılacak
alanların zamana ve kişinin deneyimine göre değişkenlik göstereceği göz önüne alınmalıdır.
Psikanalitik yaklaşım
Psikanalitik yaklaşım, hümanistik ve bilişsel yaklaşımdan farklı olarak, kişinin mutlu olma
kapasitesini hayatın insana doğumdan ölüme kadar dayattığı zorluklarla baş edebilme kapasitesine
bağlar. Doğduğu andan itibaren acı ve hayal kırıklıklarıyla yüzleşmeye başlayan insan, hayatta baş
edilmesi zor görevlerle mücadele ederken silinmesi güç yaralar alır (Thomson, 2001). Freud
(1930) “Uygarlığın Huzursuzluğu”nda yaşamın mutsuzluklarla dolu olduğuna ve insanın daimi
acısına işaret ederek acının ve mutluluğun sürekli etkileşiminden bahseder. Freud’a göre insanın
daimi acısı onu mutluluk arayışına iter, mutluluğu bulan insan onu korumaya ve saklamaya çalışır
ISSN: 2148-4376
43
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
ancak tüm bu çabaları onu daimi mutsuzluğuna geri döndürmekten başka bir işe yaramaz zira
mutluluk anında yaşanan ve zaman içinde kaybolan bir duygudur. Freud (1930) insan
mutsuzluğunun üç ana kaynağı olduğunun altını çizer. Bunlar; insan bedeni, dış dünya ve diğer
insanlarla olan ilişkilerdir. Bu tanımlamaya göre, en acı deneyimlerin ve en büyük mutsuzluğun
kaynağı insan ilişkileri olmakla birlikte en büyük mutluluk kaynağı yine odur. Freud bu durumu
insan olmanın temel prensibi olarak nitelemekle birlikte, insan ilişkilerinden doğan acıdan
kaçmanın ancak daha büyük acılar getireceğini vurgular. Dünyada mutluluğun insan ilişkilerinden
daha büyük bir kaynağı da yoktur. Freud’a göre acılarla dolu hayatın içindeki yalnızlığıyla baş
etmeye çalışan insan her zaman dünyayla ilk temas ettiği zamanlarda anneyle birlikteyken
hissettiği sonsuz bağdan kaynaklı ‘coşkun duygu’yu (oceanic feeling) aramaktadır. Büyüdükçe
anneyle kurduğu o ‘birlik’ bağının hakikat olmadığını anlayan çocuk bu bağı diğer insanlarla olan
ilişkilerinde aramaya devam eder ve bu duygunun arayışı hayatı boyunca hem mutluluğun hem de
mutsuzluğunun kaynağı olmaktadır.
Mutlulukla ilişkili bozukluklar
Mutlulukla ilişkili bozukluklar altında değerlendirilen anhedoni kişinin hiçbir durumda
hazzı deneyimleyememesi olarak tanımlanmaktadır (Meehl, 2001). Çoğunlukla motivasyonun
düşmesi ve olumlu hayat deneyimlerinden keyif alamama olarak tanımlanmakla birlikte genellikle
distimi ve şizofrenide kendini göstermektedir. Mutluluğun deneyimlenmesindeki çelişkiyle tanımlanan bir diğer durum ise nostaljidir. Nostaljinin bilişsel modele göre açıklaması şematik seviyede
eş zamanlı mutluluk ve üzüntünün birlikte aktive olmasıdır (Power ve Dalgleish, 2008). Böylelikle
kişi aynı zamanda hem üzüntüyü ve hem de mutluluğu yaşamaktadır. Sıla hasretinde de (homesickness) benzer şekilde mutluluğun ve üzüntünün birlikte var olması söz konusudur.
Tanı kategorileri göz önüne alındığında mutlulukla doğrudan ilişkili olduğu düşünülen
bozukluklar ise hipomani ve manidir. Hipomani ve mani durumunda kişi mutluluk duygusunu
yoğun olarak deneyimlemekte, öfori, hiperaktivite, konuşmada hızlanma, uyumada zorluk, cinsel
aktivitede artış ve kendilikle ilgili büyüklenmeci düşünceler gösterebilmektedir (Power ve Dangleish, 2008). Mani durumundaki kişi sadece kendine yönelik alana yatırım yapmakta ve düşük
seviyeli kısa vadeli amaçlar doğrultusunda yaşamaktadır. Green (1999) psikanalitik yaklaşımla
maniyi melankolinin tersi olarak ele almaktadır ve maniyi açıklamak için öncelikli olarak melankoli süreçlerini tanımlamıştır. Melankoli içselleştirilmiş nesnenin kaybı ve kişinin kayıp nesneyle
özdeşim kurmasıyla başlamaktadır. İdealize edilen kayıp nesne egoda narsistik bir yara açmakta ve
kişiyi kayıp nesneyi sevmek ve ondan nefret etmek arasında çatışmaya sürüklemektedir. Egonun
nesneye olan bağımlılığı onu erotik ve yıkıcı duygular arasında bırakmaktadır. Bu ‘arada
kalmışlık’ egoyu kendine, id nesneye nasıl muamele edecekse öyle muamele etmeye yönlendirir ki
bu da melankolideki baskın duygu olan acının kaynağı olarak tanımlanmıştır. Mani ise kayıp
nesnenin ardından deneyimlenen zafer duygusu gibidir; melankoli tamamen bastırılmış içselleştirilmiş nesne ego tarafından yutulmuştur. Böylelikle manik egonun tüm ihtiyaçları bastırılmış,
dolayısıyla nesne kaybını geri alma yönünde çabalamaya gerek kalmamıştır. Geriye kalan sadece
çaresiz bir tüketimdir. Melankolideki nesnenin idealizasyonunun manideki karşılığı değersizleştirmedir. Bu değersizleştirme sayesinde nesnenin tümgüçlülüğü egoya ithaf edilmektedir. Green’in
yaklaşımına paralel olarak McWilliams (2011) manik ve hipomanik kişiliklerin çocukluk çağındaki travmatik kayıplarla ilgili olduğunu öne sürmektedir. Bastırmaya ek olarak manik kişiliklerdeki
temel savunma mekanizmalarını inkâr ve eyleme koyma olarak tanımlamıştır. Manide inkâr
öncelikli olarak negatif deneyim ve duyguların inkârı olarak karşımıza çıkar. Zaman içinde yemek
ve uyumak gibi temel ihtiyaçlar bile inkâr edilirken, insan bedeninin sınırlarının inkâr edildiği
durumlar da söz konusudur.
ISSN: 2148-4376
44
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
Psikoterapide Danışan Açısından Mutluluğun Rolü
Mutluluk psikoterapinin temel kavramlarından bir tanesidir. Terapiye gelen danışanların
büyük çoğunluğu mutluluk ya da mutsuzluk ile ilgili problemlerle gelmektedirler. Başka bir
deyişle, danışanların terapiye mutsuz oldukları için geldiklerini ifade etmek mümkündür. Terapi
arayışı aslında mutlu olmak ya da en azından daha az mutsuz olmak arayışıdır. Mutluluk terapi
sürecinde bu kadar merkezde duruyorken psikoterapi literatürü mutluluk çalışmalarından
yoksundur. Bu yoksunluğun nedenlerini anlayabilmek için mutluluk kavramını nasıl
açıkladığımıza ve mutluluk duygusunu terapide nasıl bir yere konumlandırdığımıza bakmak
gerekir. Bu nedenle, yazının bu ikinci kısmında mutluluk duygusunun danışan açısından ele
alınması amaçlanmaktadır.
Freud bir terapi sürecini, eğer danışan terapiyi tamamladıktan sonra çalışabilir ve sevebilir
duruma gelirse başarılı bulduğunu söyler. Diğer taraftan Freud’un mutlak mutluluğa inancı yoktur.
Freud’u takip eden psikanalitik gelenek de benzer bir görüşü benimsemiştir; terapiyle mutsuzluk
azaltılabilir ya da acılar hafifletilebilir belki ama bu, danışanın, mutluluğa kavuşacağı anlamına
gelmez. Terapide yapılan, basit bir deyişle; derin acıların yerine günlük problemleri koymaktır
(Jacobsen, 2007).
Mutluluğun anlaşılmaz, tarifi zor ve gizemli bir duygu olduğu söylenegelir. Onu
yakalamak için ne kadar çabalanırsa çabalansın, o hep ulaşılmazdır. Ernst Bloch İzler kitabında
mutluluğun bireyin yaklaşmasıyla uzaklaşıveren bir duygu olduğunu şöyle anlatmıştır (2010):
Şimdi ve burada sahip olduklarımızın herhalde en az farkındayız. İnsan istenen şeyi elde
edip sokağa çıktığında, sevinçli birinin içinden nasıl göründüğüne şahit olması az buz şey
değildir ama, aynı zamanda insanın içinde de bir şey yerle bir edilmiştir. Çünkü mutluluğu
oldukça renkli bir şekilde, yani aslında olduğu gibi, gözünün önünden geçerken gören
deminki rüya, dibe çökmüştür. Artık ödül tam da oradadır ve bu yüzden yeterince de
yoktur, az önce yaşananın buharında gizlidir, çok geçmeden de insanın içinde yüzdüğü
bildik sulara karışır. Keder daha derinlemesine delip geçer, zira bize, henüz olduğumuz
hale daha yakındır; tam da bu yüzden asla saf ve yalın haliyle -keşke daha çok olabilseydik- sevinçli olunmaz. Deriz ya, aklımıza fokur fokur kaynayarak bir şey geldiğinde, bu
çoğunlukla pek de hayırlı bir şey değildir. Mutluluk 'şimdi'de, 'şimdi'nin içine düştüğünde
daha kolay soğur. Çoğunlukla da öncesi ve sonrasında, çıkageldiği andan daha mutludur.
Terapiye başvuran bireylerin mutsuz olmaktan yakındıklarına sık rastlamak mümkündür.
Danışanların kendi hayatlarında elde etmeyi başaramadıkları mutluluğa ulaşma
arzuları/beklentileriyle terapiye geldiklerinin farkında olmak terapistler açısından oldukça
önemlidir. Oysa Freud, psikanalizde amacın histerik acıyı sıradan mutsuzluğa dönüştürmek
olduğunu söyler. Mutsuzluk ve patoloji arasındaki ayrımı insanın dışından ve içinden kaynaklı
mutsuzluk temelinde ele alan Freud, patolojik çaresizliğin insanın kendi iç çatışmalarından
kaynaklı olduğunu ancak mutsuzluğun dış çevre kaynaklı olduğunu ve patolojik olmayan bir
bakışın bu mutsuzluğu kabullenerek onunla başa çıkabileceğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda,
psikanaliz bireyin bu sıradan mutsuzlukla mücadele etme konusunda daha donanımlı hale
geleceğini savunmaktadır. Amacı mutlu olmak olan danışana sıradan mutsuzluk vaat etmek ilk
anda pek akıllıca görünmemektedir. Histeri Üzerine İncelemeler (1895) kitabında Freud bu
konudan şöyle bahseder:
Ben hastalarıma onlara yardım edeceğime dair söz verdiğimde... Çoğu zaman şu itirazla
karşılaşıyorum: " Siz bana, sahip olduğum problemlerin büyük olasılıkla yaşadığım olaylar
ISSN: 2148-4376
45
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
ya da geçmiş tecrübelerle bağlantılı olduğunu söylüyorsunuz, ve yaşananları değiştirmek
de elinizde olmadığına göre... Bana yardım edebileceğinizi nasıl düşünebiliyorsunuz? " Ve
ben de onlara şu cevabı veriyorum: "Şüphesiz kader benim yöntemlerimden çok daha
kolay bir şekilde rahatsızlıklarınızdan kurtulmanıza yardımcı olurdu. Fakat derin acılarınızı
sıradan mutsuzluklara dönüştürebilirsek, rahatsızlıklarınızdan kurtulmaktan daha fazlasını
kazanmış olacaksınız. Sağlıklı bir ruhsallık sayesinde ileride yaşayacağınız mutsuzluklarla
mücadele edebileceğiniz bir zırhınız olacak (p. 269).
Terapide ortaya çıkan mutluluk duygusu terapiste danışanı ile ilgili pek çok şey anlatabilir.
Bazı danışanlar için mutluluk bir reddetme, delüzyon ya da manik fazın bir parçası olarak kendini
gösterebilmektedir. Manik fazdaki danışan hiperaktif ve keyifli bir ruh hali içerisindedir, kendiyle
ilgili grandiyoz düşüncelere sahiptir. Bu danışanların, keyifli oldukları zamanlar oldukça neşeli ve
güler yüzlü olduğu gözlemlenebilmektedir. Fakat bu neşe; çok çabuk öfkeye dönüşebilen bir
neşedir (Power ve Dalgleish, 2008). İkinci olarak mutluluk danışanlar tarafından bastırma yoluyla
acıyla başa çıkma mekanizması olarak kendini gösterebilir. Başka bir deyişle, mutlu olmak ya da
görünmek isteyen insanın hayatındaki olumsuz materyali bastırarak mutluluğu bunun için bir araç
olarak kullandığına rastlamak mümkündür. Kötü yaşantılarını gülerek anlatan danışanlar bu
duruma örnek gösterilebilir. Mutluluk onları dağılmaktan kurtaran bir kalkan görevi görmektedir.
Bu kalkanı farkında olarak ya da olmayarak kullanabilirler.
ABD’de Türkçe’ye ‘Bana Yalan Söyle’ (Lie To Me) diye çevrilebilecek, başrolünde Tim
Roth’un, Dr. Cal Lightman rolüyle karşımıza çıktığı bir dizi yayınlanmaktadır. Dizi, Ekman’ın
Friesen, Haggard and Isascs ile birlikte keşfettiği mikromimik çalışmalarına dayanır. Bana Yalan
Söyle dizisinin bir bölümünde Dr. Lightman’ın mikromimik uzmanı olmaya karar verişinin
öyküsü anlatılır. Lightman’ın annesi bir akıl hastanesinde yatmaktadır. Bölümde, terapistiyle
yaptığı bir seansın video kaydı seyirciye sunulur. Terapist hastasına kendini nasıl hissettiğini sorar:
Kadın gülümseyerek kendini çok iyi hissettiğini ve o hafta sonu ailesinin yanına gitmek istediğini
söyler. Bunu söylerken yüzünden geçen acıyı okumak için aslında bir mikromimik uzmanı olmak
gerekmese de terapisti hastasına hafta sonunu hastane dışında geçirmesi için onay verir. Anne
hastaneden çıktığı hafta sonu intihar eder. Burada, kişiyi intihara sürükleyebilecek kadar yoğun bir
acının ve o acının altında katmanlanan diğer duyguların (örneğin suçluluk) dahi mutlulukla maskelenebileceği anlatılmaktadır. Olan şey olmayan şeyi temsil eder prensibiyle, görünen mutluluğun,
örtük hüznün, acının ve başka duyguların temsili olabileceğini bilmek terapistler açısından hayati
önem taşıyabilmektedir.
‘Uygarlığın Huzursuzluğu’nda Freud (1930), acıların bizi kaçınılmaz olarak mutluluğu
aramaya ittiğini söyler. Dolayısıyla acı ve mutluluğun birbirini tamamlayan bir ilişki içinde olduklarını ve birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini ifade etmek mümkündür. Mutluluğu arıyorsak bu
çektiğimiz acılardandır. Mutluluğu elimizde tutmak istiyorsak, bu da tekrar acı çekmek istemememizdendir. Diğer taraftan, acılardan arınmak her zaman mutlu olmak anlamına gelmemektedir.
Acı ve mutluluk arasında ayrım yapmak oldukça güçtür ki danışanlar bu güçlükle terapi süresince
sıkça karşılaşırlar.
Dünya insana acı çekmesi için doğal felaketler ve savaşlar gibi sınırsız kaynaklar sunduğu
halde, insana en çok acı veren bunların dışında bir kaynaktır: İlişkiler. Paradoksal şekilde insanın
en büyük mutluluk kaynağı da yine ‘İlişkiler’ dir. Anne-baba ile ilişki, sevgiliyle ilişki, arkadaş ile
öğretmen ile ilişki… Bunlara bir de terapist ile ilişki eklenebilir. Terapist, tedavi sürecinde danışan
için acının ya da hazzın kaynağı olabilir. Terapiste aşık olmak (aktarım; terapistin aktarım nesnesi
haline gelmesi) ve mutluluğu bu aşk üzerinden tanımlamak terapilerde rastlanan bir durumdur.
Freud; danışanın terapistine aşık olmasını bir tür direnç olarak tanımlar. Koshes ve Sari (1989) bu
direnci örneklemek için John adında 43 yaşında bir erkek hastadan bahsetmektedir. John, eşiyle
ISSN: 2148-4376
46
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
birlikte çift terapisine devam ederken, kendini eşinin yanında rahat ifade edemediğini söylerek
bireysel terapiye devam etmek istediğini belirtir. Terapiye başladıktan birkaç ay sonra terapistine
ve eşine, eşinin çok yakın bir arkadaşıyla bir ilişki yaşadığını ancak bu ilikşkiyi yakın zamanda
sonlandırdığını itiraf eder. Eşinin yakın arkadaşıyla ilişkisini bitirmesinin nedeni olarak ise artık
terapistinin, kendisinin bir ilişkiden ihtiyacı olan her şeyi karşıladığını öne sürer. Bu itiraftan sonra
her terapi seansını terapisti ile ilgili fantazilerle doldurur. Bu örnekte, terapinin nasıl kendini
keşfetme sürecinden çıkıp defansif bir uzaklaştırmaya dönüştüğü görülmektedir. Terapiye
başladıktan birkaç ay sonra, belki tam da John’un ruhsal süreçlerini anlamlandırmaya başladığı
zaman, terapiste aşkın ortaya çıkması bir tür bastırma olarak yorumlanabileceği gibi anlık
mutluluğu yakalamanın kolay yolu olarak da algılanabilir. Bu vakada vurgulandığı üzere, gerçek
mutluluğa ulaşmak için çabalamak yerine yüzeysel, anlık mutlulukların etrafında dolaşmak bazı
danışanların tercih ettiği bir yol olabilmektedir.
Psikoterapide Terapist Açısından Mutluluğun Rolü
Duygusal uyarılmanın psikoterapide önemli bir ortak faktör olması görüşü, ilk defa Frank
tarafından, 1963 yılında, ikna ve iyileştirme üzerindeki seminal düşüncelerinde ifade edilmiştir
(akt. Greenberg ve Paivio, 2003). O zamandan beri, duygusal sistemin, insan deneyimi ve
davranışlarını anlamada ve değiştirmede büyük önem taşıdığı pek çok terapist ve psikoloji
kuramcılarınca net olarak bilinmektedir.
Duygusal farkındalık, uyarılma ve duyguların yeniden düzenlenmesinin, psikoterapötik
değişim açısından kritik oluşu, pek çok terapi yaklaşımı tarafından fark edilmeye başlanmıştır
(Greenberg ve Paivio, 2003). Bu sebeple, bilişsel yaklaşımlarda duyguyu işleme, davranışsal
yaklaşımlarda düşsel uyarılmayla gerçekleşen korku, psikodinamik yaklaşımlarda duygusal
sezgiler, deneyimsel yaklaşımlarda deneyimin derinliğinin arttırılması ve etkileşimsel
yaklaşımlarda duyguların iletişiminin hepsi, her bir yaklaşım içerisinde önemli görülen, duyguyla
ilgili çalışma alanlarıdır. Yazının bu son kısmında psikoterapötik değişim açısından farkındalığının
önemine vurgu yapılan duygulardan mutluluğun terapist açısından rolü ele alınacaktır.
Greenberg ve Paivio’a göre, duygularla çalışırken terapistler, her bir duygunun (üzüntü,
kızgınlık, mutluluk vb.) kendi karakteristik özellikleri olduğunun ve her biri üzerinde çalışmanın
farklı yolları olduğunun bilincinde olmalılardır (2003). İlgi/heyecan, zevk ve aşk gibi memnuniyet
verici duygular, genellikle diğer duygusal durumların çözülme sürecidir.
Örneğin; minnettarlık duygusu, bazen sadece kırgınlık ifade edilip, kabullenildikten sonra ortaya
çıkan bir duygudur. Ayrıca, memnuniyet verici duyguların, hoş olmayan duygular için panzehir
etkisi görmesi durumu da söz konusudur.
Terapide danışan açısından mutluluğun rolünü tartışırken de belirttiğimiz gibi, psikoterapi
literatürü mutluluk çalışmaları açısından kısırdır. Psikoterapi literatüründeki bu yoksunluğa benzer
bir şekilde, genel olarak, mutluluk diğer duygulara kıyasla az sorgulanan bir duygu olarak görülür.
Örneğin; biri “mutluyum” ifadesini kullandığında, birçoğumuzun “kişi mutluyum diyorsa öyledir”
şeklinde düşünmeye eğilimi olabilir. Ancak psikoterapistler olarak, terapi sürecinde mutluluk
duygusunu sorgulamaya ve bu duyguya da diğer duygulara gösterdiğimiz özeni göstermeye dikkat
etmemiz gerekmektedir. Bu noktada, terapide mutluluk duygusunu çalışırken, danışanlarımızın
mutluluk tanımlarının ve bu tanımın altında yatan anlamların farkında olmak önemlidir.
Averill ve More (2000), mutluluğun kişinin yaşamını bir bütün olarak değerlendirdiğinde
elde ettiği bir duygu olduğunu ve bu duygunun aslında kişinin en derin amaç ve ideallerine temas
ettiğini söyler (akt. Power ve Dalgleish, 2008). Aslında bu sebeple, bu duygudan bahsedebilmek
için, kişinin bütün bahanelerini bir kenara bırakmasının ve başarılarını kabul ettiği gibi
eksikliklerini de kabul etmesinin önemli olduğunu vurgular. Öfke ya da üzüntü duygusuna
ISSN: 2148-4376
47
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
baktığımızda, kişinin kendi amaçları ve idealleriyle uyuşmayan bir durum karşısında doğan ve
bize sağlıklı uyumsal bilgi sunmasıyla işlevsel olan duygular olduğunu; mutluluğun ise, kişinin
yaşamında birçok ve farklı alanlarda var olan amaç ve ideallerinin gerçekleşmesi sonucu
hissedilen bir duygu olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple, mutluluğu hissetmek diğer duygulara
göre biraz daha zor görünmektedir. Ayrıca bu durum mutluluğu, hem danışan hem de terapist
açısından ele alınması zor bir konu haline getirmektedir.
Eksiklik kuramına göre; kişiler mutluluklarını, içinde bulundukları durumları, performanslarını ya da kendilerini nasıl gördüklerini, bazı standartlarla kıyaslayarak belirlerler (Power ve
Dalgleish, 2008). Eğer bu kıyaslamada elde edilen sonuç olumlu ise mutluluk artmakta; fakat
sonuç olumsuz ise mutluluğa gölge düşmektedir. Buna ek olarak, Michalos (1985, 1986) mutlu
olup olmadığını değerlendirirken, kişinin kıyaslamayı altı farklı alana bakarak yaptığını söyler.
Bunlar; (1) kişinin istedikleri ve sahip oldukları, (2) ideal ve gerçek durum, (3) gerçek durumlar ve
beklentiler, (4) gerçek durumlar ve en iyi geçmiş durumlar, (5) kendi sahip oldukları ve başkalarının sahip oldukları, (6) kişisel atıflar ve çevresel atıflar şeklindedir (akt. Power ve Dalgleish,
2008). Bu kuramın mutluluk olgusunu açıklamasıyla ilgili aklımıza şöyle özel bir soru gelir:
“Neden bir insanın mutluluğu, kendisi ve diğerleri arasında yaptığı kıyaslamanın sonucunun
olumlu olması ile artmalıdır?” Bu noktada, elde edilen mutluluk, aslında kişinin kendisine değil
de; karşısındakine odaklanmasından kaynaklanır. Eğer bir başkasıyla kendisini karşılaştırarak
mutluluğu elde edebiliyorsa kişi, aslında kıyaslama yaptığı kişinin de kendisinde var olan
eksikliğe sahip olduğunu düşünür ve böylece kendi eksikliğini karşısındakine yansıtmış olur. Bu
noktada hissedilen mutluluk ise; ikincil duygu halini alan mutluluktur ve bunu yaparak, kişi kendi
temel duygularını bir kenara bırakmış olur.
Bu kısımda, Freud’un savunma mekanizmalarından olan “bastırma”dan da bahsetmek
mümkündür. Bu mekanizmaya göre, kişiler olumsuz durumları inkar edip, bastırmaları sonucu
mutluluğu hissetmektedir. Weinberg (1990, s. 338), bu mekanizmayı kullanan kişiler için şöyle
der: “Bastırma mekanizmasını kullanan kişiler, kendi duygusal tepkilerinin farkına varmada
başarısız olanlardır… Bastırma mekanizmasını kullanan insanları, bir grup olarak
düşündüğümüzde ise; kendilerini olumsuz duygulara eğilimli olmadıklarını ikna etmekle meşgul
eden kişilerdir” (akt. Furnham, Petrides, Sisterson ve Baluch, 2003). Özetle; kişiler kendi temel
duygularına inmekten kaçınmaktadır ve mutluluk, bu kişiler için de ikincil bir duygu halini almaktadır.
Duygularla çalışan psikoterapistler olarak, bu durumlarla karşılaştığımızda, gereken özeni
göstermemiz gerekir. Aslında, danışanlarımızın ikincil duygu olarak getirdiği mutluluğu sorgulamadan kabul ettiğimiz zaman, biz de onların esas meselelerinden kaçmalarına katkıda bulunmuş
oluruz. Örneğin; ilişki problemi yaşayan depresif bir danışanımız, bir gün terapiye “Çok mutluyum çünkü; erkek arkadaşım bana evlenme teklif etti” diyerek gelebilir. Belki de onun mutluluk
diye tanımladığı duyguyu direk alarak, yani, “Mutluyum diyorsa; öyledir” şeklinde düşünerek,
danışanımızın ikincil duygu olarak yansıttığı mutluluğun altında yatan duygulardan kaçınmasına,
bunları inkâr edip bastırmasına destek vermiş oluruz. Belki de mutluluk diye yansıttığı duygu;
aslında kişinin beklediği özellikte evlenme teklifi alamamış olmasından kaynaklı hissettiği hayal
kırıklığı ve üzüntüyü kapatmaya çalıştığı duygu şeklindedir. Bu gibi durumlarda, danışanımızın
kurgu şeklinde yaşadığı mutluluğa ve bu mutluluğun bir parçası olmama konusuna dikkat etmemiz
gerekmektedir.
Danışanın terapi sürecinde getirdiği mutluluğu terapistin nasıl ele alacağı önemli bir konu
olmakla birlikte, terapistin hissettiği mutluluk duygusu da bu süreçte önemli bir rol oynamaktadır.
Psikoterapistlik mesleği, ödüllendirici bir meslek olmakla birlikte; aynı zamanda kişiyi
vergilendiren de bir meslektir. Psikoterapistler olarak bir yandan danışanların problemlerini,
mutsuzluklarını, kayıplarını, dertlerini ve başarılarını yakından dinleyip, empati kurarken, bir
yandan da terapötik ilişkimizin bütünlüğünü korumaya, devam ettirmeye çabalarız. Tüm bu
ISSN: 2148-4376
48
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
süreçler yaşanırken; eş zamanlı bir şekilde, kendi düşüncelerimiz, davranışlarımız ve devamında
gelen duygularımızın da üstesinden gelme uğraşı içinde oluruz. Danışanlarımızın mutsuzluk
problemini ele almaya çalışırken, biz terapistler, bir Türk atasözünün de vurguladığı gibi kendi
söküğümüzü ne kadar dikebiliyoruz? Yani kendi mutsuzluğumuzla ne kadar iyi başa çıkabiliyor ya
da mutluluğa ulaşma konusunda ne kadar başarılı olabiliyoruz? Bu noktada, terapistlerin duygusal
sağlığı sadece kişisel bir önem taşımamakta, onların profesyonel başarılarının da önemli bir
parçası olarak görülmektedir. Terapinin başarıya ulaşmasında, terapistin mutluluğunun ve olumlu
psikolojik durumunun rolü olması varsayımı araştırıldığında, bu iki değişken arasında olumlu bir
ilişki olduğu konusunda tutarlı sonuçlar elde edilmiştir (Beutler, 2004).
Duygunun anlaşılmasında; kişinin kendi amaçlarını anlaması, diğer insanların amaçlarını
algılayışı ve ortak olarak paylaşılan amaçları anlamasının önem taşıdığı söylenmektedir (Power ve
Dalgleish, 2008). Mutluluğun ise; bütün bu farklı alanlarda, kişinin, optimum seviyede amaçlarına
ulaşmasıyla elde edilen bir duygu olduğu savunulmaktadır. Bu açıdan mutluluğa baktığımızda;
terapist sadece kendi ihtiyaçları ve amaçlarına odaklanırsa, danışanının ihtiyaç ve isteklerini bir
kenara bırakmış ve yürütülen terapideki ortak gayeyi göz ardı etmiş olur. Bu durum, terapistin
kendi sorunlarının ya da mutsuzluğunun belirlenmemesi ve dolayısıyla çözümlenmemesi ile
birlikte, etkin bir terapi sürecini de yıkıma uğratır. Bu yüzden, kendi yaşamımızda problem olarak
gördüğümüz alanların, terapi sürecinde kendi duygularımızın ve bunları besleyen kaynakların
farkındalığını artırarak, karşı aktarımlarımızın farkına varabilmek önemlidir. Bunu başaramadığını
hissettiği anlarda, terapistin de danışan pozisyonuna geçerek terapi ortamına girmesi, terapistin
kaynaklarını arttıracağı gibi danışana yönelen aktarımının da anlaşılmasına olanak sağlayacaktır.
Terapi sağlayanların kendilerinin de birer danışan olmasının yararı, hatta gerekliliği düşüncesi
Freud’a kadar uzanır. Freud’a göre; “her analist periyodik olarak- 5 yılda bir - yaptığı şey için
herhangi bir utanma duymadan, bir analize girmelidir.” (akt. Fleischer ve Wissler, 1985).
Kısaca; terapist tarafından mutluluğun nasıl yaşandığı ve ele alındığı terapi ortamını
etkileyen bir durumdur. Terapistlerin, diğer temel duygulardan farklı olan bu pozitif duygunun,
terapi seansları içerisinde sorgulanmasına gereken önemi vermeleri gerektiği düşünülmektedir.
Danışanımızın mutluluk diye tanımladığı duygunun, bir kurgudan mı ibaret olduğu ya da altında
yatan temel duygularının neler olduğu konusunda şüpheci davranmalı, onların döngüsüne girerek,
yaşadıkları kurgunun bir parçası olmamaya özen gösterilmelidir. Bunun için , terapistler olarak,
bizim mutluluğu ve mutsuzluğu nasıl tanımladığımızı, ne kadar hissedebildiğimizi ya da hissedilen
mutsuzluğun ne kadar farkında olduğumuzu sorgulamamızın önemli olduğu unutulmamalıdır.
Sonuç
Psikoloji teorileri ve terapi süreci içinde mutluluğu aradığımız bu yazıda, mutluluğun anlık
bir duygudan, ömürlük bir huzura kadar farklı tanımlarının birçok farklı yaklaşım tarafından
vurgulandığına değindik. Bu yaklaşımların en önemli ortak noktası, mutluluğun bir arayışla
özdeşleşmesiydi; bilişsel yaklaşımda, kısa veya uzun vadeli hedeflere ulaşmanın, humanistik
yaklaşımda kendini gerçekleştirmenin ve psikanalitik yaklaşımda daimi acıdan kaçışın yollarının
arayışı olarak karşımıza çıktı mutluluk. İnsan ilişkileri mutluluk için en çok atıf yapılan alandı ki
danışan ve terapist ilişkisini bu alan dahilinde değerlendirdik. Danışanın mutluluğun arayışında
terapiye geldiğini bilmemize rağmen terapi içinde karşılaştığımız mutluluk anlarının olumsuz
duygulara karşı bir paravan olabileceğini dolayısıyla danışanın mutluluk ifadelerine karşı duyarlı
olunması gerektiğini düşünüyoruz. Terapistin danışanla kurduğu ilişkide kendi mutluluk arayışına
dair izleri görmek mümkün olduğu gibi, terapistin kendi hayatında güçlük yaşadığı alanların ve
mutsuzluğun da bu ilişkiyi yönlendirme ihtimali bulunduğunu; dolayısıyla terapi ortamında
mutluluğu bulmak için terapistin de mutsuzluğuyla yüzleşmesinin kaçınılmaz olduğunu
savunuyoruz.
ISSN: 2148-4376
49
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
Kaynaklar
Beutler, L. E. (2004). The empirically-validated treatments movement: a scientist
practitioners perspective. Clinical Psychology: Science and Practice, 11, 225-229.
Bloch, E. (2010). İzler. Çev.: Suzan Geridönmez, İletişim Yay., 272 s.
Breuer, J. & Freud, S. (1893-1895) Studies on Hysteria. Standard Edition, 2: 1-305.
London: Hogarth Press, 1955.
Buss, D.M. (2001). The dangerous passion: Why jealousy is as necessary as love or sex.
London: Bloomsbury.
Clark, A.E. (2003). Unemployment as a social norm: Psychological evidence from panel data.
Journal of Labour Economics, 21, 323–351
Diener, E. (1984). Subjective well-being. Psychological Bulletin, 95, 542–575.
Ekman, P. (2003). Emotions revealed. New York: Times Books.
Fleischer, J. A., & Wissler, A. (1985). The therapists as patient: Special problems and
considerations. Psychotherapy, 22, 587-594.
Franklin, S. (2010). The psychology of happiness: A good human life. Cambrige:
Cambrige University Press.
Fredrickson, B. L. (1998). What good are positive emotions? Review of General
Psychology, 2, 300–319.
Fredrickson, B. L., & Levenson, R. W. (1998). Positive emotions speed recovery from the
cardiovascular sequelae of negative emotions. Cognition and Emotion, 12, 191–220
Fredrickson, B. L. & Branigan, C. (2001). Positive Emotions. In T. J. Mayne & G. A.
Bonanno, (Eds.), Emotions: Current issues and future directions (pp. 123-151). New
York: Guildford Press.
Furnham, A., Petrides, K. V., Sisterson, G., & Baluch, B. (2003). Repressive coping style
and positive self-presentation. British Journal of Health Psychology, 8, 223-249.
Freud, S. (1915). Observations on transference-love. Standard edition, 12, 159-l71. Freud, S.
(1930) Civilization and Its Discontents. Standard Edition, 21, 59-145.
London: Hogarth Press, 1961.
Greenberg, L. S., & Paivio, S. C. (2003). Working with emotions in psychotherapy. New
York: Guilford Press.
Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process.
Journal of Personality and Social Psychology, 52, 511–524.
Jacobsen, B. (2007). What is happiness? The concept of happiness in existential
psychology and therapy. Existential Analysis 18, 39-50.
Levenson, R .W. (1994). Human emotion: A functional view. In P. Ekman & R .J. Davidson
(Eds.), The nature of emotion: Fundamental questions (pp. 123-126). New York :
Oxford University Press.
Maslow, A. (1982). The farther reaches of human nature. New York: Penguin Books.
McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic diagnosis: Understanding structure in the clinical
process. New York: Guildford Press.
Meehl, P. A. (2001). Primary and Secondary Hypohedonia . Journal of Abnormal
Psychology,110- 1, 188-193.
Nesse, R. (1990). Evolutionary explanations of emotions. Human Nature, 1, 261-289 Power, M.,
& Dalgleish, T. (2008). Cognition and emotion: from order to disorder. New
York: Psychology Press.
Prato, F., & John, O.(1991). Automatic vigilance: The attention-grabbing power of negative
ISSN: 2148-4376
50
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
social information. Journal of Personality and Social Psychology, 61, 3, 380–391.
Rogers, C. (1961). On becoming a person: A therapist’s view of psychotherapy. Boston:
Houghton Mifflin.
Ryff, C. D., (1989). Happiness is everything or is it? Explorations on the meaning of
psychological well-being. Journal of Personality and Social Psychology, 57, 1069108.
Thompson, M.G. (2001). Happiness and culture: A reappraisal of Freud's Civilization and Its
Discontents. Twelfth Annual Interdisciplinary Conference of the International Federation for
Psychoanalytic Education Lago Mar Resort and Club, Fort Lauderdale, Florida.
Thurber, C. A. (1995). The experience and expression of homesickness in preadolescent and
adolescent boys. Child Development, 66, 1162-1178.
Vitterso, J., Roysamb, E., & Diener, E. (2002). The concept of life satisfaction across
cultures: Exploring its diverse meaning and relation to economic wealth. In E. Gullone
& R.A. Cummins (Eds.), The universality of subjective wellbeing indicators. Social
indicators research series, Vol. 16. Dordrecht: Kluwer.
ISSN: 2148-4376
51
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
Summary
Pursuit of Happiness: Theoretical Perspectives and Psychotherapy Oriented Implications
There are lots of arguments why research on positive emotions were dominated by research
on negative emotions. Fredrickson and Branigan (2001) reasoned that psychology traditionally
focused on psychological problems so negative emotions have always been in the center of
psychological research. Negative emotions produce strong, extreme and contextually inappropriate
problems for individuals such as anxiety disorders, depression, eating disorders and sexual
dysfunction, in extreme cases, suicide and violence. Although positive emotions underlies some
psychological problems such as mania and drug abuse/addiction these problems are not captured
enough attention by emotion researchers since negative emotions are believed to create more
danger and problems for an individual and the society. A second argument behind the
predominance of research on negative emotions was that there are more negative emotions than
positive emotions. Positive emotions are fewer in number and they are diffuse (Fredrickson &
Branigan, 2001). Positive emotions are not distinguishable by the automatic signals they produce.
Moreover, in comparison with negative emotions which specific emotions produce specific facial
expressions, positive emotions have one unique signal. Evolutionary explanations for positive
emotions have intended to explain this imbalance between positive and negative emotions.
Because there are more threats than the opportunities in the world, Nesse (1990) has proposed that
there are more negative emotions than positive emotions. In addition, cost of failure in
responding to a life threatening situation could be fatal whereas cost of failure in responding to a
life opportunity would not be so harsh that evolutionarily, the differentiation of the positive
emotions are not so significant as the negative emotions (Prato & John, 1991).
Unlike the negative emotions such as anxiety, anger or sadness, positive emotions, in this
case happiness, is not totally explained as a brief transitory emotion. Happiness would be
conceptualized as an umbrella term which includes the two different meanings which are hold by
two different traditional approaches (Power & Dangleish, 2008). One of these approaches is
hedonic approach which describes happiness as a brief, transitory emotion and includes joy,
amusement and ecstasy. Second approach considers happiness as a life satisfaction and mood-like
state of continuing contentment, and it is called as a eudemonic approach.
There are also disordered states of happiness. For example, anhedonia is recognized as a
form of disordered state of happiness in which a person experiences an inability to experience
pleasure (Meehl, 2001). It is characterized as reduced motivation and reported non-enjoyment of
positive life experiences. Another state known as nostalgia, by conceptualizing with cognitive
model; is simultaneous appraisals at the schematic level related to joy and sadness (Power &
Dalgleish, 2008). In nostalgic states, an individual would be sad and happy at the same time.
Similarly, homesickness is thought to be associated with problematic appraisals at the schematic
level related to joy and sadness. Thurber (1995) found that homesickness was related with high
attachment problems and separation anxiety. Hypomania and mania are characterized as elevation
of mood, hyperactivity and grandiose ideas about the self, euphoric, rapid speech, increase sexual
activity, inability to sleep, grandiose delusions (Power & Dangleish, 2008). If the role of happiness
is interpreted from client’s point of view, it can be said that the vast majority of clients are deeply
concerned with the problems of happiness and unhappiness. After all, a prominent reason for
coming to the therapy is precisely that one does not feel happy. The client would like to be happier
or at least less unhappy. Freud saw the therapy as successful if the patient after a completed
analysis became able to work and to love. Yet, he did not have a faith in absolute happiness. Most
of the Freud's colleagues in the psychoanalytic tradition seem to adopt a similar viewpoint that it
ISSN: 2148-4376
52
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
may be possible to relieve the unhappiness and other kinds of suffering, but that does not mean as
bringing about happiness. What we do in psychotherapy is replacing deep suffering with everyday
problems (Jacobsen, 2007).
However in therapy rooms we face with an expectation of patients to become happier that
they have failed to achieve in their lives. However, Freud says ‘the aim of analysis is to transform
hysterical suffering into common unhappiness.’ It does not sound very logical to offer common
unhappiness to the clients who are seeking for happiness. In his book of Studies on Hysteria
(1895), Freud says:
When I have promised my patients help or improvement . . . I have often been faced by
this objection: "Why, you tell me yourself that my illness is probably connected with my
circumstances and the events of my life, [and that] you cannot alter these in any way. How
do you propose to help me, then?" And I have been able to make this reply: "No doubt fate
would find it easier than I do to relieve you of your illness. But you will be able to
convince yourself that much will be gained if we succeed in transforming your hysterical
misery into common unhappiness. [Thus] with a mental life that has been restored to health
you will be better armed against that unhappiness (p.269).
Although we have been trying to understand happiness from client’s point of view, we
mostly discuss unhappiness. Unhappiness necessarily shows itself in the therapeutic process. But,
happiness, the ultimate goal (!), is also seen among clients and it may tell a lot as we come up with
it. For many, the very idea of happiness is viewed as a form of denial or delusion, perhaps a manic
episode. The person in the manic episode is hyperactive, has elevated mood and grandiose ideas
about the self. They often seem cheerful and optimistic when their mood is elevated and have an
infectious joyfulness. Nevertheless, other individuals can be irritable rather than euphoric and their
emotions can easily translate into anger (Power & Dalgleish, 2008). Secondly, a patient may use
happiness as a repressive coping style which is the one that can be hardly detected. In Observations on Transference Love (1915), Freud emphasizes “There can be no doubt that the outbreak of
a passionate demand for love is largely the work of resistance” (p.162) and claims “transference
love is a particular expression of resistance” (p.163). Transference can be revealed as an easy way
to obtain momentary happiness. Instead of working hard to reach the ‘real’ happiness, some clients
may prefer (probably unconsciously) to play around the happiness they have in their hands.
The experience of happiness from therapist’s point also becomes more of an issue. According to Greenberg and Paivio (2003), while working with emotions, therapists should pay attention
to the fact that there are some specific characteristics of each emotion- sadness, anger, happiness
and so forth- and there are different ways of dealing each. Pleasant emotions, such as interest/excitement, joy and love, are often end products of the process of resolving other emotional states.
Appreciation, for instance, often can only emerge after resentment has been expressed and
acknowledged. That is to say, the pleasant emotions play as antidotes to the unpleasant emotions.
When newly acknowledged anger and sadness that are incompatible with our goals often
provide healthy adaptive information, happiness has become an end product of the combination of
achieved goals and ideals that are multiple and related to different areas in the individual’s life
(Power & Dalgleish, 2008). Therefore, feeling happiness seems more difficult than other emotions
and this also makes happiness difficult to discuss not just for the client’s but also for the psychotherapist.
As psychotherapists, we need to take great attention while working with emotions in
therapeutic process. If we directly accept the sense of happiness of our clients without questioning,
we may contribute to their avoidance of real subject. For instance, a depressed client with
relationship problems could come to therapy saying that “I am so happy with the reason that my
ISSN: 2148-4376
53
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 40-54
İpek Demirok, Yeliz Şimşek Alphan, Yankı Süsen
boyfriend proposed marriage to me”. In this case, accepting her happiness may lead us to ignore
the possible latent sadness about not getting so expected special marriage proposal. By the way,
we should be careful about the sense of happiness that experienced by the client as a fiction and
not to be a part of it.
In therapeutic process, besides handling the client’s happiness, the therapist’s should not
skip his/her own happiness. Being a psychotherapist is a highly rewarding, but also personally
taxing work. As therapists, we engage in intimate work with our clients. We listen closely and
provide empathy to their problems, unhappiness, losses, trials, and triumphs, while maintaining
the integrity of therapeutic relationship. Simultaneously, we manage our own thoughts, behaviors
and subsequent emotions. While we trying to deal with our clients’ emotion, a popular Turkish
proverb comes to the mind: “How well does a tailor sew his/her own clothes?” Specifically, how
well does a psychotherapist achieve to be happy? The emotional health of therapists is not just of
personal importance, but appears to be a fundamental part of their professional effectiveness. A
consistent correlation has been found between successful outcomes of therapy and therapist
well-being and positive psychological adjustment (Beutler et al., 2004).
ISSN: 2148-4376
54
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
Haset ve Psikopatoloji İlişkisinin Film Örnekleriyle Ele
Alınması
Fazilet Canbolat
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Özet
“Haset” bireyin kendisinde olmayan ve bir başka kişinin sahip olduğu bir özelliği arzulaması ve malum
kişinin bu özellikten yoksun olmasını dilemesi olarak tanımlanır (Parrot & Smith, 1993). Melanie Klien
(1957), anne göğsünün hasedin asıl ilgi odağı ve başlangıç noktası olduğunu ileri sürer; zira meme
bazen paylaşılan ancak çoğu zaman geri çekilen bir nesne olmakla birlikte bebeğin kendine ait veya
kontrolü altında değildir. Anne ismindeki sahibin dilerse bu süt ve sevgi kaynağını kendine
saklayabileceğini fark eden bebek, kendisini besleyen bu nesneye sadistçe saldırıp, bilinçdışı
fantezisinde onu tahrip etme, çürütme ve hatta yok etme arzusu duyabilir. Ağıt (Elegy) filminde
Kepesh’in Consuela’ya karşı hissettiği düşünülen hasedin de aynı yolla çözümlenmeye çalışılmış
olması Klein’ın teorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Diğer taraftan, Ninivaggi’nin haset
teorisine göre, haset zihnin katmanları olan id-ego-süperego üçlüsü arasında ortaya çıkan bir duygudur
ve egonun id’e karşı duyduğu ilkel haset, tüm hasetlerin indirgenemez temelidir (2010). Ninivaggi
(2010) insanın iç dünyasının haset yüzünden, kaos ve bütünleşememişlik yeri olduğunu ileri sürer ki bu
kaos ve bütünleşememişlik hali de psikopatolojinin oluşumunda önemli etmenlerdendir. Amadeus
filminde Salieri’nin Mozart’a duyduğu haset ve kendi iç dünyasında yarattığı tahribat Ninivaggi’nin
haset teorisine göre yorumlanacaktır. Haset psikoterapi seanslarında terapötik ilişki içerisinde de ortaya
çıkabilecek bir duygu olup, bu makalede hastanın terapiste duyduğu hasedin anlamı ve ele alınma
stratejileri ile ilgili de bilgi verilmiştir.
Anahtar Sözcükler: haset, kıskançlık, psikopatoloji, psikoterapi
ISSN: 2148-4376
55
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
Haset ve Psikopatoloji İlişkisinin Film Örnekleriyle Ele Alınması
Pamuk Prenses masalı yıllarca “mükemmel derecede iyi olan öz anne ölür ve bundan bir
yıl sonra Pamuk Prenses’in babası tamamıyla kötü, zalim ve kıskanç bir kadınla evlenir.” şeklinde
anlatılmıştır. Mackquisten ve Pickford (1942) ise “kraliçe, kızı doğduğunda ölür ya da büyük bir
değişim sürecine girer; bu değişim bir yıl içinde tamamlanır ve öz anne, kıskanç üvey anne
formunda hikâyede tekrar yerini alır.” diyerek masala daha derin bir bakış açısı sunmuştur. Bu
bağlamda, masaldaki üvey anne, çocuğun fantezisindeki kötü, zalim, kıskanç annenin bir
yansıması olabilir, ya da durum öz annenin çocuğuna karşı duyduğu bilinçdışı nefret olarak da
yorumlanabilir. Pamuk Prenses masalı, hasedin temel konularından biri olan iyi-kötü anne
bölünmesine iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Melanie Klien, sütün ve sevginin sınırsız kaynağı olan meme, hasedin de asıl ilgi odağı
olmalıdır; zira meme bazen paylaşılan ancak çoğu zaman geri çekilen bir nesnedir, der. Memenin
sahibi olmak isteyen bebek anlar ki, bu obje kendine ait ya da kendi kontrolü altında olan bir şey
değildir. Anne ismindeki sahip, isterse bu süt ve sevgi kaynağını kendine saklayabilir. Bu
düşünceyi takiben, bebek acı dolu bir hissiyata bürünür. Ve bu hissiyat bebeğin göğse sadistçe
saldırmasını tetikler (Klein, 1957). Bella Habip (2012), Freud ve kadınlık isimli konuşmasında
şöyle der:
Ruhsal hayatımızın başlangıcındaki ‘benim-gibi-bir-anne’ algılaması bebeğin zihninde
belirgindir. Bebekte bir ötekilik kavramı olmadığı gibi kendisini ve bir ötekini ayrılmaz bir
bütün olarak algılar. Freud buna çocukluk narsisizmi adını vermişti. Örneğin memenin
kendisinin bir uzantısı gibi olduğunu hisseden bebek, meme geri çekildiğinde korkunç bir
parçalanmışlık duygusu yaşar; memenin geri çekilmesi neredeyse bebeğe yapılmış bir
hakarettir (s.20).
Bu aşağılanmışlık (zayıf, çaresiz ve küçük olma) duygularıyla baş edebilmek için, ego her
şeye kadir (omnipotent) bir tavır takınmaya mecburdur. Ayrıca, aşağılanmadan kaynaklı kaygı ve
stresi azaltabilmek adına kendine narsisistik bir duvar örer (Ninivaggi, 2010, s.86). İnsanların,
hayatlarının ilk evrelerindeki zor ya da stresli örüntüleri, sürekli olarak, bir takım davranışlarla
devam ettirmeye çalışması şeklinde tanımlanan “tekrarlanma zorlantısı” yoluyla, birey bilinçdışı
fantezilerindeki omnipotent kontrol senaryolarını tekrar tekrar yaratır ki bu kimi zaman hırsızlık,
saldırı, tecavüz, cinayet ya da savaş olarak kendini gösterir.
Haset ve kıskançlık birbirine oldukça benzeyen, ancak belirgin özellikleri bakımından da
birbirinden ayrılan iki duygudur. Bu iki duygu da öfke temellidir (Power & Dalgleish, 2008).
“Haset” bireyin kendisinde olmayan ve bir başka kişinin sahip olduğu bir özelliği arzulaması ve
malum kişinin bu özellikten yoksun olmasını dilemesi olarak tanımlanır (Parrot & Smith, 1993).
“Kıskançlık” ise bireyin ilişki içerisinde olduğu bir kişiyi rakip olarak gördüğü başka bir kişiyle
paylaşmak ya da kaybetmek zorunda kaldığı durumlarda açığa çıkan duygu olarak betimlenir
(Spielman,1971). Freud (1955), ilk cinsel itkimizi annemize, ilk nefretimizi ve yok etme arzumuzu
babamıza yönlendirmemiz belki de bizim kaderimizdir, der. Bu anne-baba-çocuk üçgeninden
temelini alan ödipal süreç, kıskançlığın ilk belirdiği yerdir. Haset duygusunun ilk ortaya çıktığı
ISSN: 2148-4376
56
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
alan ise id ve ego ikilemidir. Bebeklik döneminde ortaya çıkan hasedin bu bilinçdışı ve zihnin
katmanları arasında gerçekleşen formuna Ninivaggi “çekirdek haset (nükleer haset)” ismini
vermiştir. Ninivaggi’ye göre, egonun id’e karşı duyduğu ilkel haset, tüm hasetlerin indirgenemez
temelidir (2010, s.175). Ego ve id arasındaki ilişki, insanın kendisi ve diğerleriyle ilgili olan
algılarını belirler. Diğer bir deyişle, id’in ego üzerindeki etkisi, egonun diğerleriyle (ötekilerle)
ilişkili olarak ortaya çıkan kendilik algısı ile bağlantılıdır. Ego id’e haset edebilir ve insanlara
rüyalarını unutturabilir veya onların uyku ve uyanıklık hali arasındaki bağlantılarını deforme
edebilir. Bireyde süperego gelişimi başladığında, o da hasedin bu denklemi içinde yerini alır. Çok
fazla eleştirel bir süperego, egonun gelişimine haset edebilir (Scott, 1975). Egonun bir yanı
küçümsenirken diğer tarafı idealize edilmiştir ve bu da bireyin sağduyusunu ve fonksiyonelliğini
tahrip eder. Bu, insanın kendisine olan hasedi olarak tanımlanabilir. Ninivaggi (2010) insanın iç
dünyasının haset yüzünden, kaos ve bütünleşememişlik yeri olduğunu ileri sürer ki bu kaos ve
bütünleşememişlik hali de psikopatolojinin temelinde yer alan unsurlardan biridir. Terapide hasta
ilerleme gösterse bile bir gelişim olmamış gibi davranabilir, zira kendiliğinin bir bölümü gelişim
gösteren diğer bölüme haset eder ve bu hasedin üstesinden gelebilmek adına ilerleme gösteren
yanın işlevsellik kazanmasına ket vurabilir ve iyilik halini engelleyebilir.
2008 yılında Isabel Coixet tarafından yönetilen “Ağıt (Elegy)” ve 1984 yılında Milos
Forman tarafından yönetilen “Amadeus” filmlerinin haset duygusunu daha yakından tanınabilmesi
ve anlaşılabilmesi için uygun filmler olduğu düşünülmüştür. Ağıt filminde aşk, nefret, haset ve
kıskançlık duyguları Klein’ın teorisindeki “bebek ve anne göğsü arasındaki ilişki” kapsamında
metaforik bir biçimde ele alınırken, Amadeus filminde Ninivaggi’nin “id-ego-süperego” üçlüsü
arasında yaşanan “çekirdek haset” kavramına odaklanılmıştır. Bu filmlerden hareketle haset
duygusunun psikoterapi seanslarıyla ve psikopatolojiyle ilişkisinin daha iyi anlaşılacağı
düşünülmüştür.
Ağıt (Elegy)
Yönetmen: Isabel Coixet
Yapım Tarihi: 2008
Oyuncular: Ben Kingsley, Penelope Cruz
David Kepesh ve Consuela Castillo adında iki ana karakterin başından geçenlerin
anlatıldığı bu film; hem kıskançlık hem hasedi örnekleyen, aynı zamanda da bir takım kavramları
görselleştirerek bize sunan iyi bir materyaldir. Filmde kıskançlık ve hasedin yanı sıra, omnipotent
kontrol ve narsisizm, yansıtmalı özdeşim, bilinçdışı fantezi gibi kavramlar da gözlemlenebilir.
Filmin iki ana karakterinden biri olan Kepesh bir üniversitede profesördür, Consuela ise
onun öğrencisidir. Kepesh yaşlıdır; Consuela ise genç güzel ve bakımlı. Bu iki karakter bir araya
gelir ve film kaçınılmaz olarak Kepesh’in Consuela’yı kendisinden genç ve çekici erkeklerden
obsesif bir biçimde kıskanması temasıyla devam eder. Kepesh durmadan Consuela’nın kendisini
ISSN: 2148-4376
57
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
bu tip erkeklerle aldattığını düşünür, ya da düşler. Artık sahip olamadığı gençliği ve tazeliği
karşısında gören Kepesh, öncelikli olarak bu objeyi idealize eder ve sahiplenmek ister. Bu
bağlamda, Consuela’nın kendisine ait bir düşüncesi, duygusu ya da davranışı olmasını
engellemeye çalışarak omnipotent bir tutum takınan Kepesh, en sonunda Consuela’ya kendisini
terk ettirir; zira Kepesh’in düşleminde Consuela bu gençliğiyle ve güzelliğiyle Kepesh’e ait
olamaz (yansıtmalı özdeşim). Ancak, filmin sonunda Consuela Kepesh’e geri döner, hem de
saçları kısacık kesilmiş ve hasta olarak. Consuela meme kanseri olmuştur ve o güzel göğüsleri,
belki de tüm vücudu bu hastalık yüzünden tahrip olacak ve hatta belki Consuela ölecektir. Yavuz
Erten (2010), “Karanlık Odadaki Suretler” isimli kitabında film dili ve düş dilini bütünleştirerek
şöyle der: “Consuela gerçekten Kepesh’e tekrar gelmiş midir? Yoksa bu Kepesh’in düşü veya
düşlemi midir? Bu düş veya düşlemde Consuela ona dönmektedir. Üstelik hasta olarak
dönmektedir. Kepesh’i kahreden o güzelliği kaybedecektir. Düş veya düşleminde Kepesh
Consuela’nın güzelliğini tahrip etmekte ve belki de onu öldürmektedir.”
Yavuz Erten’in bu yorumundan hareketle, Kepesh’in görünürde aşık olduğu Consuela’yı
bilinçdışı fantezisinde tahrip etme, çürütme ve hatta yok etme arzusu olduğunu görüyoruz. Tıpkı
bir bebeğin anne göğsünü sahiplenememesi, buna karşılık aşağılanmış, zayıf ve çaresiz hissederek
memeye yönelik sadistik bir saldırı içine girmesi gibi, Kepesh de düşleminde Consuela’ya saldırır.
Film boyunca “göğüs”e yapılan vurgunun amacı belki de budur; zira Consuela hasta olduktan
sonra da Kepesh’e gelip ondan tahrip edilmeden evvel göğüslerinin fotoğrafını çekmesini ister.
Bu film aşk, nefret ve haset arasındaki bağıntıyı iyi bir şekilde ele almıştır. Aşk, hem
objenin hem de subjenin pozitif bir bağ ile geliştirilmeye çalışıldığı bir duygu iken; nefret
saldırgan, tahribata dayalı, düşman olarak algılanan kişinin kontrolünü ve sınırlandırılmasını
amaçlayan bir duygudur. Bu iki duygu birbirlerine zıt gibi görünseler de aynı anda var olabilirler.
Haset ise, olağanüstü bir idealizasyonu içeren aşk ve çürütmeye odaklı bir nefretin karışımından
doğar (Ninivaggi, 2010). Başta obje idealize edilir, ama sonradan bu objenin iyiliği tahammül
edilemeyecek kadar acı veren bir form aldığında, kişi bu durumu objeye saldırarak çözümlemeye
çalışır (Klein, 1957).
Amadeus
Yönetmen: Milos Forman
Yapım Tarihi: 1984
Oyuncular: F. Murray Abraham, Tom Hulce & Elizabeth Berridge
“Gelgör ben söylüyorum şimdi
Nasıl kıskanıyorum - nasıl. Tanrım!
Nerde adalet? Eğer kutsal yetenek,
Ölümsüz deha, bunca didinmeyi, köleliği
Mükâfatlandırmıyorsa - tam tersine
Uçarı bir serserinin beyninde yeşertiyorsa
Sorarım nerde adalet? Ah Mozart. Mozart!” (Salieri)
Amadeus, Salieri’nin Mozart’a karşı hissettiği haset duygusunu ele alan bir filmdir.
Id-ego-süperego üçlüsü arasındaki hasedi kavramsallaştırabilmek adına iyi bir örnek teşkil eden bu
film aynı zamanda Tanrı’yı da işin içine dahil ederek Mozart-Salieri-Tanrı üçlüsüyle kıskaçlığa
ISSN: 2148-4376
58
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
göndermeler yapmıştır.
Filmde, Salieri, kendisine müzik kabiliyeti vermesi şartıyla, Tanrı’ya ömrünün sonuna dek
bakir kalma sözü verir. Ancak ne yaparsa yapsın Mozart kadar ünlü ve sevilen bir besteci olmayı
başaramaz. Üstelik Mozart, Salieri’nin deyimiyle serserinin tekidir. Mozart hayatı boyunca “an”a
odaklanan, yarını düşünmeyen, aklı fikri zevk ve eğlencede olan bir insandır. Buna rağmen müthiş
bir bestecidir. Diğer taraftan Salieri, bütün dünyevi zevklerden ve eğlenceden elini eteğini çekmiş
dindar bir adam olmasına rağmen, bestelediği müzik insanlar tarafından beğenilmez. Bu meyanda,
Mozart’ı id, Salieri’yi süperego temsili olarak kabul edersek, filmdeki haset, nükleer haset
kavramı üzerinden açıklanabilir. Diğer bir seçenek olarak yalnızca Salieri açısından düşünürsek,
cinsel arzularını bastırıp süperegosunun hegemonyasına giren kişiliği yüzünden yaratıcılığı sekteye uğrayan ve id’in arzularını bir türlü karşılayamadığı için acı çeken bu karakterin filmin ilk
sahnesindeki intihar teşebbüsü daha anlamlı olacaktır. Salieri’nin Mozart’ı öldürmesi de aynı
sebeptendir; kendi özündeki hayvani yanını (id’i) öldürmeye çalışan Salieri, filmin sonunda
Mozart’ı da öldürmüştür.
Salieri müzik kabiliyetine sahip olmayı arzularken, id’in yaratıcılığın asıl kaynağı
olduğunu görmezden gelmiştir. “Sanat, zarar görmüş benlik idealinin derinden algılanıp yeniden
yapılandırıldığı bir itkidir; sanatsal üretim, arzuların dışavurumunu ve “ben”in zarar görmüş
taraflarını yeniden yapılandırabilmeyi gerektirir” (Ninivaggi, 2010, s.311). Aynı zamanda,
bilinçdışı matematik ya da mantıkla değil müzikle anlatılabilir (Ninivaggi, 2010, s.311). Bu bakış
açısıyla, Salieri’nin sadistik süperego yüzünden asla arzusuna erişemeyeceği öngörülebilir; zira o
Tanrı’ya verdiği söz ile id’inden ve bilinçdışında olup bitenlerden çoktan vazgeçmiş, “ahengi
cebire vurup müziği bir kadavra gibi kesip biçmiştir” (Cündioğlu, 2010). Bu durum Salieri’nin
“kendini baltalama davranışı” olarak da yorumlanabilir, zira Salieri arzuladığı “ünlü bir besteci
olmak” temasından kendi iç dünyasındaki dinamiklerden ötürü uzaklaşmış olur.
Sadist süperego, sürekli olarak egoyu cezalandırarak, onun gelişimine set çeker. Bu
bağlamda, takıntı-zorlantı bozukluğunda (Obsesif-kompülsif bozukluk) sadist süperego’dan
bahsedilebilir. Ellerini sürekli yıkamak zorunda hisseden insanlar, sayma kompülsiyonu olanlar,
hiç istemedikleri halde sürekli aynı şeyi düşünüp duranlar vs süperegonun cezalandırıcı hegemonyasına maruz kalmışlardır, denilebilir (Ninivaggi, 2010).
Salieri-Mozart-Tanrı üçlemesine geri dönecek olursak, Salieri, bütün müziksel yeteneği
Mozart’a vermesinden ötürü Tanrı’ya kızgındır. “Bu yeteneği neden bana değil de ona verdi?”
diye yakınır durur. Bu tip iyi özelliklerin Tanrı tarafından insanlara dağıtılmasını adaletsiz bulan
Salieri, önceden dindar olmasına karşın Tanrı’ya da savaş açar, onun böyle bir kontrol gücünün
olmasına haset eder. Haset Teorisi, adaletin haset eden kişiye özgü subjektif nitelikleri olduğundan
bahseder (Ninivaggi, 2010). Filmde de Salieri adaleti oldukça kişisel bir olgu olarak yansıtır.
Filmde haset ve kıskançlığa eşlik eden duygular, kızgınlık, düşmanlık, suçluluk, üzgünlük
ve yok olma kaygısıdır. Başta Mozart’a özenip onu idealize eden Salieri kendine güveninin düşmeye başladığını hissettikçe öfke boyutuna doğru kaymaya başlar. Bu öfkeyi Mozart’tan gizler;
görünürde ona oldukça yakındır (karşıt tepki oluşturma). Bunun yanı sıra, kendi içinde de var olan
ama görmek istemediği serseri, uçarı, zevke düşkün ve hayvani yanı Mozart’a yansıtarak rahatlamaya çalışır (yansıtma).
“Haset”in birincil amacı objeye zarar vermek iken, paradoksal olarak kişi en büyük zararı
kendisine vermiş olur. Haset eden kişi kendini kötü, aşağılık, zavallı, pürüzlü, güçsüz ve hatta yok
olarak nitelendirirken, haset ettiği kişiyi daha yüksekte, avantajlı ve neredeyse mükemmel olarak
değerlendirir. Aynı zamanda, haset duygusu yokluk, boşluk, eksiklik, noksanlık, acı veren keyifsizlik gibi duygularla ilintilidir. Bu bağlamda, hasedin içten içe ve sessizce insanı öldüren bir duygu
olduğu söylenilebilir (Okholm, 2008). Filmde Salieri’nin hasedinin de yavaş yavaş Salieri’yi
öldürdüğü gözlemlenir.
ISSN: 2148-4376
59
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
Psikoterapi Seanslarında Hasta Açısından Haset
Psikoterapi seanslarında hastanın terapiste haset duyması, terapinin temel varsayımlarından
olan “hasta terapiye problemleri yüzünden ve anlaşılmak istediği için gelir, terapist ise hastaya
yardımcı olmak için oradadır” ilkesiyle örtüşür (Ashwin, 2012). Aynı zamanda, hastanın günlük
hayattaki ilişkilerinde haset dolayısıyla sorun yaşıyor olması, terapide bu tip rahatsızlıkları bir
başka ilişki olan hasta-terapist ilişkisine yansıtma ihtimalini de arttırır (transferans). Terapist akıl
sağlığı yerinde, entegrasyonunu tamamlamış, yardımcı olan kişi konumunda olduğundan, tüm bu
bahsedilen özelliklerin eksikliğini hissederek terapiye gelen hastanın, terapistine haset duyması
kaçınılmaz hale gelebilir. Bunun yanı sıra, Ashwin’e (2012) göre terapistin bilgiyi kendisine
sakladığını düşünen hasta da duyduğu hasedi iki biçimde ifade edebilir:
1) Hasedin terapiste yansıtılması
2) Hasedin, kendiliğin iyi olan taraflarına yansıtılması
İlkinde, haset eden kişi haset ettiği kişiyi omnipotent bir tavırla kontrol altına almak
istediği için, bu durum terapinin ilerlemesine sekte vurulabilir. Hasta terapinin gidişatını ve
terapisti kontrol etmeye çalışabilir. Ayrıca, narsisistik arzusunu psişenin derinliklerindeki savunma
mekanizmalarıyla gidermeye çalışan hasta terapiste yönelik bölme davranışı içine girebilir ve
terapistine iyi terapist/kötü terapist gibi atıflarda bulunabilir. Bunun yanı sıra, hasta terapistiyle
yansıtmalı özdeşim içerisine girerek terapinin gidişatını etkileyebilir.
İkinci ifade biçimi olarak ise, hasta hasedini kendiliğine yöneltip kendi ilerlemesine sekte
vurabilir; zira narsisistik yapı bağlanmaktan korkar ve dolayısıyla başkalarından yardım kabul
etmek onun için bir hayli zordur. Buna ve terapistin sözde üstünlüğüne bağlı olarak, hasta terapisti
ödüllendirecek ve onun başarılı olmasını sağlayacak hamlelerden kaçınır; çünkü terapistine karşı
zafer kazanmaya ihtiyacı vardır. Dolayısıyla sağlığını geliştirecek ve ilerlemesini sağlayacak her
şeye direnç gösterir. “Analistin şapkasına bir tüy de kendi koymamak” için ilerlemekten vazgeçen
bu hasta, tıpkı bir bebeğin asla kendine ait olmayan ve olmayacak olan memeyi tahrip etmek
istemesi gibi, kelimelerin, düşüncelerin önünü keserek içe yansıtmayı (introjection) bloke eder.
Beslenmeyle bağlantılandırılabilecek her şey kötü olarak algılanır (Klein, 1957). Bu da terapötik
ilişkiye negatif olarak yansır. Terapistin hasta için yapacağı doğru yorumlar kısa sürelik rahatlama
sağlasa da, hasta yorumun uzunluğundan, geç gelmesinden, karmaşıklığından şikayet edebilir.
Aynı şekilde, “Neden bunu bana daha önce söylemediniz?”, “Neden bu bilgiyi kendinize
sakladınız?” gibi çıkışlarla hasta terapisti başarısız hissettirir (Ashwin, 2012).
Psikopatolojik bağlamda haset farklı farklı hastalıklarla ilişkilendirilir. Örneğin, psikotik
semptomlar, obsesif-kompülsif bozukluk, bipolar bozukluk, yeme bozuklukları, narsisistik kişilik
bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu bu hastalıklardan bazılarıdır. Ayrıca tedavi dirençli
depresyon ve intihar da haset ile bağlantılı olabilir (Ninivaggi, 2010).
Haset duygusunun sağlıklı olarak çözümlenebilmesi için ego entegrasyonunun gelişimi
önemlidir. Objeyi bütün bir kişi olarak algılaması, ego ve obje arasında bir ayrışma ve de sınırlar
olduğunu hissedebilmesi hastanın omnipotent tavrının üstesinden gelebilmek açısından mühimdir.
Bu vesileyle hastanın empati yapabilmesi için olanak yaratılacaktır; zira haset duygusu tarafından
ele geçirilen hastalar, empati hususunda sıkıntı yaşarlar. Hasedin insanın kendisine ve iyi objeye
verdiği zararın miktarının ele alınması da bu duygunun sağlıklı bir şekilde çözümlenebilmesi için
bir yoldur. Bunun yanı sıra, haset şükrana dönüştürülebilirse, kişi daha az sorunla karşı karşıya
kalır. Diğer bir taraftan parçalanmışlığın ve bölünmenin azaltılması, memenin introjekt edilmesi
ve bütünlüklü, iyi, besleyip yetiştirici, sevgi dolu bir anne imgesinin hastanın zihnine
yerleştirilebilmesi de tedavi açısından mühimdir. Tüm bunların gerçekleşebilmesi adına terapistin
empati yapabilmesi, hastasına şefkatle yaklaşabilmesi, hoşgörülü olması ve müsamaha
ISSN: 2148-4376
60
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
gösterebilmesi; en önemlisi kendi içgörüsünü geliştirebilmesi oldukça önemlidir (Ninivaggi,
2010).
Haset teorisi (Ninivaggi, 2010), hasetle ilgili problemi olan hastanın iyileşebilmesi için
terapiste düşen görevleri şu şekilde tanımlar:
• Terapist önemli meseleleri seçerken hastanın anlık kaygılarına ve ihtiyaçlarına duyarlı
olmalı, bunlara cevap verebilmelidir.
• Hastayla, hastanın erken çocukluk döneminde annesiyle kurduğu ilişkinin bir
simülasyonu olabilecek ikili ilişkiyi kurabilmelidir.
• Hastayla etkili bir iletişim kurabilmelidir.
• Yöntem olarak düşüncelere odaklanılabilir, serbest çağrışım ve rüya yorumları
kullanılabilir; Sokratik sorgulama metodundan faydalanılabilir.
• Yorumlar, hastayla terapötik ilişki kurulduktan sonra yapılmalıdır.
• Yansıtmalı özdeşim konusunda terapist dikkatli olmalıdır.
Sonuç
Haset duygusunun oluşumu Klein’ın teorisindeki gibi bebek ve obje (anne göğsü) arasındaki ilişkinin yanı sıra, Ninivaggi’nin sunduğu gibi id-ego-süperego düzleminde de ele alınabilmektedir. “Ağıt” ve “Amadeus” filmleri haset duygusunu farklı açılardan anlamak ve değerlendirebilmek için uygun görsel materyaller olmakla birlikte, hasedin hem nesne hem de özne açısından
yıkıcı sonuçlar doğurduğunu etkileyici bir biçimde vurgulayan filmlerdir. Psikopatolojik açıdan
psikotik semptomlar, obsesif-kompülsif bozukluk, bipolar bozukluk, yeme bozuklukları, narsisistik kişilik bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu, tedavi dirençli depresyon ve intihar gibi pek
çok alanla ilintili olduğu ileri sürülen haset, psikoterapi seanslarında da önemli bir etken oluşturup
hastanın gelişimine ket vurabilir. Terapistlerin bu duyguyu fark edip belirli biçimlerde ele alabilmeleri önem arz etmektedir.
ISSN: 2148-4376
61
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
Kaynaklar
Ashwin, M. Cronos and his children envy and reparation: Chapter 4: Envy in
Psychotherapy Sessions. Retrieved 5 October 2012 from:
http://www.psychoanalysis-and-therapy.com/human_nature/ashwin/index.html
Bella Habib (2012). Freud ve kadınlık. Libido Psikanaliz Dergisi. 8, 17-20.
Cündioğlu, D. (2010). Salieri, bir kifayetsiz muhteris. Retrieved 5 October 2012 from:
http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2012/07/normal-0-false-false-false-en-us-ja-x_2
0.html
Erten, Y. (2010). Karanlık Odadaki Suretler. Yayınevi: Goa: İstanbul.
Freud, S. (1955). The Interpretation of Dreams. (J. Strachey, Trans.) New York: Basic
Books, Inc. (Original work published 1899).
Klein M. (1957). Envy and Gratitude. In: Hiles D. (2007) Envy, jealousy, greed: A Kleinian
Approach. Paper Presented in Centre for Counselling and Psychotherapy Education,
London.
Mackquisten A.S. & Pickford R. W. (1942). Psychological aspects of the fantasy of snow
white and the seven dwarfs. Psychoanalytic Review, 29, 233-252.
Ninivaggi, F. J. (2010). Envy theory. Perspectives on the Psychology of Envy. Lanham, MD:
Roman & Littlefield.
Okholm, D. (2008). Envy: The silent killer. In The American Benedictine Review. 59(2).
Parrot, W. G., & Smith, R. H. (1993). Distinguishing the experiences of envy and jealousy.
Journal of Personality and Social Psychology. 64, 906-20.
Power, M. J. & Dalgleish, T. (2008). Cognition and Emotion: From Order to
Disorder (2nd ed.). Hove: Erlbaum.
Scott, W. C. M. (1975). Remembering sleep and dreams. International Review of PsychoAnalysis, 2, 253-354.
Spielman, P. M. (1971). Envy and jealousy. Psychoanalytic Quarterly, 40, 59-82.
ISSN: 2148-4376
62
AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
2014, 1(2), 55-63
Fazilet Canbolat
Summary
Understanding Envy and Psychopathology Relationship through Film Examples
Envy is defined as an emotion that occurs when a person lacks what another has and either
desires it or wishes that the other did not have it (Parrot & Smith, 1993). Meanie Klein (1957)
asserts that the “mother breast” should be the main interest and the starting point of the envy due
to the fact it is an object which is sometimes shared, most of the time withheld from the baby; in
addition, it is not his and also not under his own control. When the baby realizes that it has a
possessor called mother who may withhold this resource of milk and love and keep it to herself if
she wants; he, in his unconscious fantasy, may assault this feeding object sadistically and desire to
destroy, spoil and even exterminate it. In the film named as Elegy, Klein’s theory will be better
understood because the envy felt by Kepesh toward Consuela is endeavored to be resolved in the
same manner. On the other side, according to Ninivaggi’s envy theory, envy is an emotion that
occurs between the layers of mind which are known as id-ego-superego; and “the primordial envy
of ego toward id is the irreducible bedrock of all primary envy” (2010). Ninivaggi (2010) claims
that “inner world is the field on which the chaos and disintegration caused by envy” and this chaos
and disintegration are important factors in the generation of psychopathology. In the film named as
Amadeus, Salieri’s envy toward Mozart and devastation that he caused in his own inner world will
be interpreted according to Ninivaggi’s envy theory. Envy is an emotion which may occur in the
therapeutic relationship of psychotherapy sessions; therefore, the current paper will integrate the
meaning of patient’s envy toward the therapist and its examination strategies.
Keywords: Envy, jealousy, psychopathology, psychotherapy
ISSN: 2148-4376
63
Download

AYNA Dergi Sayı:2 Cilt:1 Yıl.2014