Kitabın Adı: Soma Raporu
Hazırlayan: Abdulvahap METE
Emrah ENEZ
Metin Yüksel DENİZASLAN
Muammer BİLGİÇ
Yavuz Selim DUMANGÖZ
Tashih: Üzeyir Türk
Mizanpaj: Osman Samed ÖZKAN
Kapak Tasarım: Mehmet Tarık Talha KAPLAN
Yayına Hazırlayan: MGV Yayınları
Basımevi:
Basım Tarihi: 05.07.2014
v
AGD
İçindekiler
Giriş.................................................................................. 5
İslam Emeği Kutsal Saymıştır................................................... 7
İslam’da İşçi...................................................................... 11
Hak Arayışının Konusu................................................................. 11
Emeğin Kutsallığı........................................................................ 12
İşçinin İş Talebi Hakkı................................................................... 13
Asgari Geçimin Sağlanması......................................................... 14
İşçinin Ücretini Teri Kurumadan Vermek........................................... 15
İşveren Yediğinden Yedirir-Giydiğinden Giydirir............................... 15
İbadet Hakkı.............................................................................. 16
Devrimci Pazar........................................................................... 17
Kader, Kaza Ve Tevekkül...................................................... 21
İslam, İktisat Ve Çalışma Hayatı............................................. 25
Müslümanın Devlet Üzerindeki Hakları.................................... 31
İşçi Hakları Ve Emeğin Değeri............................................... 33
I. Ayetler.................................................................................... 36
Iı. Hadis-İ Şerifler........................................................................ 36
Iıı. Pasajlar................................................................................. 37
Türkiye’de Taşeron İşçilik...................................................... 41
Dünya’da İş Güvenliği Ve İşçi Sağlığı..................................... 43
Soma Faciası..................................................................... 45
Soma’nın Yetim Çocukları Ve Ailelere Yönelik Destek................. 49
Soma’daki Çocuklar Ve Travma.................................................... 52
GİRİŞ
Resmi rakamlara göre 301 maden işçisinin yaşamını yitirmesi ile
sonuçlanan Soma faciası ülke gündemindeki yerini üzerinden bir
ay dahi geçmeden kaybetti. Dul kalan eşlerin, yetim kalan çocukların ve evlatlarını yitiren anne-babaların acıları dinmedi. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin bir kıymık gibi acı vermeye
devam edecek. Öte yandan kapitalist piyasa koşullarının dayattığı
rekabet ortamı, yüksek kâr marjı beklentisi, daha çok kazanma hırsı büyük sermaye sahiplerinin servet yığma tutkusunu tetiklerken
işçilerin alın terinin ve el emeğinin düşük maliyetlerde tutulması da
aynı yaklaşımın bir gereği olacak. Komşusu açken tok yatmaktan
ar edinen, insanların en hayırlısının insanlara faydası olan olduğuna
inanan; yoldaki bir taşı kaldırmayı iman olgusunu tarif etmede kullanan Müslümanların işçi-işveren münasebetlerine duyarsız kalması
düşünülemez.
Bu çalışma Soma’da yaşanılan dramdan yola çıkılarak ama daha
çok işçi hakları ve iş güvenliği hususunda dünden ziyade bugüne
ve geleceğe yönelik tavır alma ve tutum geliştirmek üzerine yapıldı.
Farklı kaynakların taranmasıyla oluşturulmuş bir kitapçık oldu ve
içerikte İslam’ın iktisat anlayışından İslam’da işçi haklarına, kaza ve
GİRİŞ
5
kader inancından beklenmeyen ölümlerin ailelerde yol açtığı yıkıma
kadar değişik konularda kısa değerlendirmelere yer verildi. Müslümanların ekserisinin organize bir topluluk olmaktan ziyade bir kalabalık teşkil ettiği bu zamanda İslam’ı yeniden kuşanmanın gerektiğine de vurgu yapıldı. Öte yandan modern psikiyatrinin yaşanılan
travmaya yaklaşımına da kısaca yer verildi.
Çalışan Gençlik Komisyonu’muzun işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki duyarlılığı aslında kadim değerlerimize bağlı sorumluluk
sahibi her insanın durduğu yerdir. “Umarız bu çalışma adil düzene
dayanan yeni bir dünyaya giden yolda bir vesile olur”
6
SOMA RAPORU
İSLAM EMEĞİ KUTSAL SAYMIŞTIR
İslam emeği kutsal saymıştır. Çünkü emek; var gücüyle çalışmayı,
alın terini ve işini düzgün, sağlam yapma uğruna bitap düşmeyi gerektirir. Bu yüzden, çalışırken nasır tutan ellerin, toza toprağa bulaşan yüzlerin, sıcaktan çatlayan dudakların ve alından süzülen terin
sembolik değeri çok yüksektir. Bu nedenle emeğe ayrı bir değer
verilmiştir. Özellikle hayırlı işler için harcanan emek daha da değerlidir.
Bütün peygamberler, hayatlarını idame ettirmek ve insanlığa bu
konuda örnek olmak için çalışmış ve el emeğini teşvik etmişlerdir.
Onların pek çoğunun bir meslek dalıyla uğraşması da emeğin değerine ve helâlinden kazanmanın önemine dikkat çekmek içindir. Yüce
Rabbimizin ”İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm 39) ayeti ile
Sevgili Peygamberimizin (sas) “Kişi, elinin emeğinden daha hayırlı
bir şey asla yememiştir.” hadisi, emeğin ve kişinin çalışarak hayatını kazanmasının önemini vurgulamaktadır. “İşçiye ücretini alın teri
kurumadan veriniz.” sözü de insan emeğinin, emeği kullanan açısından değeri üzerinde durmaktadır.
İnsanlar, çalışanlar ve işverenler olarak birbirlerine muhtaçtır. Bunun için her bir konum bir üstünlük veya aşağılık olarak değerlendirilemez. Statüleri farklı olsa da her ikisinin önce Allah’a, sonra da
İSLAM EMEĞİ KUTSAL SAYMIŞTIR
7
birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk, diğer taraf
için birer hak sebebi sayılmaktadır.
Sorumluluğunun bilincinde olan, kul hakkına riayet eden bir işveren:
-Çalıştırdığı kişilerin maaş ve ücretlerini en azından temel ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda vermeli,
-Vereceği ücreti önceden belirlemeli, sonradan hak kaybına sebebiyet verecek durumlardan kaçınmalı (Nesai, Eyman, 10, 44)
-İş ilişkilerinde dürüst olmalı, verdiği sözü tutmalı (“Bizi aldatan, bizden değildir.”)
-Ekonomik gücünü hiçbir zaman bir baskı aracı olarak kullanmamalı,
-Çalışanlarının ücretlerini tam ve zamanında ödemelidir (İbn Mace,
Ruhun, 4)
Ayrıca yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in “Elinizin altındakilere iyilik
edin.” (Nisa 36) ayeti ile; Hz. Peygamberin (sas) “Hizmetçileriniz
(sorumluluğunuz altında bulunanlar) sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Her kimin emrinde din kardeşi varsa
ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. (Ey işverenler) Onlara güçlerinin yetmeyeceği işleri yüklemeyiniz. Eğer yüklerseniz,
bari onlara yardım ediniz.” (Buhari, iman, 22) anlamındaki hadisi
şerifi işverenler açısından önemli mesajlar içermektedir.
Buna göre işveren, sorumluluğu altında bulunanlara ya da emrinde
çalışanlara ihsanla muamele etmeli; kendilerine kardeşçe davranmalı, güç ve kabiliyetlerinin üzerinde iş yüklememeli, temel ihtiyaçlarını karşılamalı ve haklarına saygılı olmalıdır (Buhari, Edep, 44).
Sorumluluğunun bilincinde olan, kul hakkına riayet eden bir işçi:
-Yüce Peygamberimizin “Allah Teâla, sizden birinizin bir iş yaptığı
zaman, onu sağlam ve güzel yapmasını sever.” buyruğuna uygun
davranarak sağlam, kaliteli mal ve hizmet üretmeli,
-İş ahlâkının gerektirdiği ilke ve prensiplere bağlı kalmalı,
8
SOMA RAPORU
-Aldıkları ücretin helal olması için kendilerine verilen işleri belirlenen zamanda ve istenilen ölçülerde yapmalı,
-Hak ettiğinden fazlasını almaya talip olmamalıdır.
Ayrıca Sevgili Peygamberimizin “Çalışanlar, işverenin malının koruyucusudur.” (Buhari, İstikraz, 20) hadisi şerifi de; işçilerin gerek
işyerlerinde, gerekse özelde kendilerine emanet edilen üretim
araçlarının korunup gözetilmesinden de sorumlu olduklarını vurgulamaktadır.
Müslümanlar, işvereniyle, işçisiyle, işsiziyle kardeştir. Aralarında
bulunan sosyal ilişkilerdeki ast-üst ilişkisi ne olursa olsun, neticede
birbirlerine kardeşçe davranmak durumundadırlar.
Zenginiyle fakiriyle, patronuyla işçisiyle İslam ahlâkının gereği doğrultusunda hareket etmelidirler. Maddi durum, mevki ve makam ne
olursa olsun aralarında şefkat ve merhamete dayalı dayanışma ve
yardımlaşma esastır.
İSLAM EMEĞİ KUTSAL SAYMIŞTIR
9
İSLAM’DA İŞÇİ
Hak Arayışının Konusu
İslam düşüncesinde insanlar hür doğmuştur; haklar ve hürriyetler
bakımından hepsi birbirine eşittir. Cezalar ve bölüşümler bakımından ise eşit değildir. Bu eşitsizlik her bir insanın yaradılış bakımından birbirinden farklı olmasından kaynaklanır. Servetin birincil kaynağı Allah’tır. İki komşu topraktan birine yağmurun inip diğerine
inmemesi, iki sürüden birine kurt girip diğerine girmemesi Allah’ın
serveti paylaştırdığının belgesidir. Allah iktisadî hayatı yegâne belirleyendir. Tevhide inanmak, insanlar arasında servetin dağıtımında
Allah’ın paylaştırmasına rıza göstermeyi icbarî-imanî kılmaktadır.
İnsanların eşit olmamasını vahiy de beyan etmiştir: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini
aralarında biz paylaştırdık. Onların bir kısmı diğer kısmına iş gördürsün diye kimini kimine derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti
ise onların toplaya geldiklerinden hayırlıdır.” (43 zuhruf 32).
Buna göre insanlar arasında servet ve meslek anlamında farklılıklar
bulunması, ilahi bir plan olarak beşeri işlerin gördürülmesi, insanların birbirlerine muhtaç edilmesi gereğidir. Servetin herkese eşit
dağıtılması halinde herkes müstağni olacaktır, kimse kimsenin işini
yapmayacaktır. Toplumsal organizasyonda herkesin doktor, müİSLAM’DA İŞÇİ
11
hendis, avukat olması halinde çöpleri kim toplayacak, ekmeği kim
pişirecektir?
Bununla beraber İslam’da emek (sa’y) günümüzdeki gibi işverene
ve endüstriye bağımlı emek de değildir. İslam toplumlarında emeğin günümüzdeki “serbest meslek” kabilinden emek olduğu ifade
edilmelidir. Bu emek, başkası için alın terini sömürten, asgarî ihtiyaçlarını karşılayacak kadar, yani ölmeyecek kadar kazanan bir
emek değildir.
İslam’da işçi çalıştırmaya delil aranırsa Mısır’dan kaçmak zorunda
kalan Hz. Musa’nın, Medyen’de Şuayb’ın (as) yanında ücretle çalışmasını hatırlayabiliriz. Şuayb’ın (as) kızları koyunlarını sulamak için
Musa’nın (as) yardımını almışlar ve babalarına: “Babacığım! Bunu
işçi olarak tut! Zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli
ve güvenli biri olmalıdır.” (28 Kasas: 27) demişlerdi.
İnsanların hepsinin eşit olması gerektiği şeklinde bir düşünceye katılmak bu temelde mümkün değildir. Benzeri bir delil Musa’nın (as)
Hızır ile arasında geçen bir konuşma vesilesiyle de ileri sürülebilir.
Hızır, yıkılmak üzere bir duvar görür ve onu düzeltir, buna karşılık
herhangi bir ücret almaz. Musa (as): “İsteseydin, elbette buna karşı
iyi bir ücret alabilirdin.” (18 Kehf 77) der. Yine “Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin, halka
haksızlık etmeyin.” (7 A’râf 85) emri vardır. Bu deliller, insanlığın
“eşitliğinde” değil, “emeğinin karşılığını almakta” HAK mücadelesi
yapılabileceğine işarettir.
Emeğin Kutsallığı
İslam emek ehlini, ibadet ederek kendisine hizmet edilmesini bekleyene göre daha aziz görmüştür: “Hz. Enes’ten (ra) rivayet edilmiştir: Biz bir seferde Rasûlüllah (sas) ile beraberdik. Aramızda bir
kısmı oruç tutuyor, bir kısmı tutmuyordu. Sıcak bir günde bir yerde
konakladık. Gölgelenenlerin çoğu elbisesi olanlardı. Bir kısmımız
güneşe karşı elleriyle korunuyorlardı. Derken oruçlu olanlar yığılıp
kaldılar, oruçsuzlar kalkıp çadırları kurdular, hayvanları suladılar.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sas): Bugün sevabı oruçsuzlar kazandı, buyurdular.” (Canan, c: 9, hadis no: 3205, 2004)
12
SOMA RAPORU
Helal kazanç için elinin emeğiyle kesbettiğini yemek İslam’da övülmüştür. Bu nedenle fütüvvet ahlâkında oturup çalışmaktan geri
kalmak yerilmiştir: “Sülemi der ki: Fütüvvet gereklerinden biri de
(…) çalışmaktan geri durmamaktır. Sufinin çalışıp kazanmadan geri
durması doğru değildir. Ancak kesin olarak çalışmayı terk etmesi
istenen bir adam olur, bir hal kendisini kazanma yerlerine muhtaç
bırakmazsa o başka. Fakat, ihtiyacı varsa ve çalışmasına mani bir
sebeb yoksa çalışması evladır. Çünkü oturmak, marifetlerde teşerrüften ve geleneklerden dışarı çıkan kimse içindir.” (Sülemi, 1977:
33)
Buna göre muhsinler, kâsibûn (ahireti kazanmak için iş-meslek tutan) bir zümredir: Üreten, çalışan, yed-i eminliğine verilenler için
hakları muhafaza eden, insanların yollarına çıkan eziyetleri kaldıran, hasta-aciz-müstezaf-yaşlı-dul-kadın ve çocukların maişetini
temin için dünyada yorulanlar. İbn Abbas’tan (ra) rivayet edilmiştir:
“Allah Rasûlü (sas) buyurdu, kim el işinde yorulursa, bağışlanmış
olarak akşama kavuşur.” (Rudani, 1996, c: 2, hadis no: 4572)
“Rasûlüllah’a (sas) denildi ki: Hangi kazanç daha helal ve hoştur?
Kişinin elinin emeği ile elde edilen kazanç.” (Rudani, 1996, Hadis
no: 4569) Yine şöyle buyrulmuştur: Ebu Hureyre’den (ra) Rasûlüllah (sas): “Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki sizden birinizin
eline ipini alıp sırtında odun taşıması, birisine varıp dilenmesinden
çok çok iyidir.” (Kocaer, 2004, Hadis no: 747) Emek ehlinin namazını koruduğu takdirde emeği kutsaldır ve ibadettir. Şöyle denmiştir:
“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taam asla yememiştir.
Allah’ın peygamberi Davud (as) elinin emeğini yerdi.” (Canan, c:
16, s: 498 )
İşçinin İş Talebi Hakkı
İşçinin tabi olduğu yönetimden iş talebi hakkı vardır. “Hepiniz çobansınız, maiyetinizdekilerin hukukundan mesulsünüz.” (Riyazüs
Salihin, DİB, c: 1, hadis: 281) Devlet ve maiyet sahipleri (sermayedar, kendilerine mülk verilenler), iş bulmak veya halkın geçimini
sağlayacak imkânları oluşturmakla mükelleftir. “Rızık konusunda
kiminize kiminizden fazla veren Allah’tır. Hal böyleyken kendilerine fazla verilmiş olanlar, rızıklarını eşit hale gelsinler diye ellerinin
İşçinin İş Talebi Hakkı
13
altında bulunan kimselerle paylaşmıyorlar. Peki, (böyle yapmakla)
bile bile Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?” (16 Nahl 71) Kişinin iş
talep etme hakkı olduğu gibi mesken, evlilik, yiyecek, giyecek, eğitim, ısınma ve tedavi gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak bir ücret
talep etme hakkı da vardır. Bu görev devletin ve devlet yerine getirmediği takdirde toplumun üstündedir. Toplumda işsizliğin ve geçim yollarının tıkanmasının ahlâkı bozacağı fikri üzerinde durulursa,
devletin herkese iş vermek zorunda olmasının nedeni anlaşılır. Hz.
Ömer bırakın insanları, dağdaki kurtların bile geçimlerini düşünmek
fikrindeydi. Keza, “Bir de sizden olan dulları ve kölelerinizden, cariyelerinizden salihleri evlendirin, eğer fukara iseler Allah, onlara
fazlından gına verir, Allah Vasî’dir, Alîm’dir.” (24 Nur 32) şeklinde
buyrulmuştur. Bu ayet, eşi olmayan herkesi kapsamakta ve bekar
kişilerin evlenmesine yardımcı olmanın farziyetini ifade etmektedir.
Evlenmeyi teşvik eden bir dinin, evlilik kurumunun devamlılığını da
yani geçimle ilgili koşulların tedarikini de istemesi esastır.
Asgari Geçimin Sağlanması
Yukarıda belirtilen standarda ulaşıncaya kadar işçi ve memurlara
ev yerine kira yardımı-lojman, evlenme yardımı, binit yerine servis
aracı temini yapılmalıdır. Ömer b. Abdülaziz (ö: 720) geçimini maaşla sağlayanlara şu sözleri söyledi: “Herkesin barınacağı bir evi,
hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev için gerekli
bir eşyası olmalıdır. Bu imkanlara sahip bulunmayan kimse borçlu (garim) sayılır ve zekat fonundan desteklenir.” (Döndüren, 2003:
463) Hz. Ebubekir’den itibaren bütün Müslümanlara bütçe fazlası
gelirlerden ata veya atıyye adı verilen karşılıksız maaş verilmeye
başlanmıştı. (Döndüren, 2003: 468) Emeği ile geçimini sağlamanın
standardı şudur: “Kim bizim bir işimize tayin olunursa, evi yoksa ev
edinsin, bekarsa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa binit edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse o hilekardır yahut
hırsız.” Buna göre, işçi ve memurlar maaşlarından yapacağı tasarruflarla mesken edinebilmeli, bekarsa evlenebilmeli, sosyal çevresi hizmetçi istihdamını gerektiren bir meslekte çalışıyorsa hizmetçi
edinebilmeli ve gerektiğinde bir araç satın alabilmelidirler. (Döndüren, 2003: 462; Hadis: Ebu Davud, İmare, 10; A. b. Hanbel, Müsned, IV, 229) İşçi çalıştıran, işçisinin maaşını onun mesken alabil14
SOMA RAPORU
mesi, evlenebilmesi, araç satın alabilmesi esasına göre belirlemek
zorundadır. Bu kriter, işçi çalıştıranın, işçi maliyetinin yüksek olması
nedeniyle lükse yönelmesini önleyen bir tüketim modeline tabi kalarak yaşayacağını gösterir. Zenginler, lüks tüketimlerini arttırarak
yaşarlarsa, işçilik maliyetlerini de arttırmış olacaklarından basit yaşamayı tercih etmek zorunda kalacaklardır. Bu, emtia fiyatlarını düşürür; lüks emtia tüketilmediği için toplum homojenleşir.
Diğer taraftan İslam toplumlarında emeği sürekli aynı işverene kilitleyen yani tekelleştiren bir zihniyete izin verilmemektedir. Emek
sahibinin pazara girerek emeğini dilediği kişiye kiralaması esastır.
İşçinin Ücretini Teri Kurumadan Vermek
“İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz” (Heysemî, Mecmau’zzevâid, IV/97, nakleden Hamdi Döndüren, 2003: 455) ve “Üç kimse
kıyamet gününde beni karşılarında bulacaktır. Benim adımı verip
haksızlık eden; hür bir insanı satıp parasını yiyen; bir kimseyi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen.” (Buhari, Büyu 106, İcare 12; İbn
Mace, Rehin, 4; Ahmed b. Hanbel, II, 292; nakleden Döndüren,
2003: 454) hadisleri rivayet edilmiştir. Hak sahiplerine ücretlerini
vaktinde vermemek hak gasbıdır. İşverenler, işçi ücretlerini vaktinde vermeyerek hak sahiplerinin tevdi edilmesi gereken maaşlarını
karşılıksız bir kredi ve ek sermaye haline getirirler, haksız bir kazanç elde ederler. Örneğin yüz elli işçi çalıştıran bir sermayedar işçilerinin maaşını bir ay gecikmeli vererek mülk alsa ve icara verse,
aldığı kira on yıl içinde ikinci bir mülk almaya yeter sermaye oluşturur. Maaşlarını geç alan işçilerin bedelini ödediği bu mülk, işçiler
aleyhine bir fakirlik mekanizması tesis edecektir. Ancak bu hadis,
pazarın açık olduğu bir piyasadaki “hür emek” ile ilgili olarak rivayet
edilmiştir.
İşveren Yediğinden Yedirir-Giydiğinden Giydirir
“O, Allah’ın elinizin altında kıldığı kardeşinizdir. Onlara yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz. Onlara yapabilecekleri işleri yükleyiniz.” (Buhari, İman 22; Müslim, Eyman 40; Nakleden:
Döndüren, 2003: 474) Hz. Ömer’in (ra) şöyle bir uygulamasından
bahsedilmiştir: “İnsanlar kıtlığa dûçar olmuştu. (Bu nedenle) yağ
fiyatları hayli yükselmişti. Ömer (ra) yağ yiyordu. Bu nedenle de
İşçinin Ücretini Teri Kurumadan Vermek
15
karnı guruldardı. O da ‘İstediğin kadar gurulda. Allah’a yemin olsun
ki insanlar yağ yemedikçe sen de yemeyeceksin, dedi.” (Ahmed b.
Hanbel, Kitabü’z- Zühd, İz, 2006, s: 634) Ebu Zer bir gün kölesi ile
aynı çeşit elbiseyi giymiş halde yolda giderken Süveyd’e rastlar.
Süveyd bu durumun sebebini sorar. Ebu Zer (ra) şöyle der: Köle ile
tartışmış ve annesinin siyah bir kadın olduğunu söylemiştim. Durum Rasûlüllah’a ulaşınca O, (sas) dedi ki: “Köleler, Allah’ın sizin
elinizin altında bulundurduğu kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden
yediriniz. Giydiğinizden giydiriniz. Onlara üstesinden gelebileceği
yükleri yükleyiniz. Eğer ağır yük yüklerseniz, onlara yardım ediniz.”
(Döndüren, 2003: 473) Kitabü’l Haraç’ta da şöyle yazılıdır: “Rabbimiz, ‘Köle ve cariyelerinize rıfk ve ihsanla muamele ediniz.’ (4 Nisa
36) diye emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Peygamber Efendimiz
(sas) da ‘Köle ve cariyeleriniz hakkında Allah’tan korkunuz! Onlara
yediğiniz yemekten yediriniz ve giydiğiniz elbiselerden giydiriniz.
Kendilerine takatlarından fazla iş teklif etmeyiniz.’ buyurmuşlardır.
Bununla beraber İslam dininde köle ve cariyeleri azad etmek en
büyük ibadetlerden sayılmıştır. Köleliği ortadan kaldırmayı gerektirecek pek çok sebep ve ahkâm mevcuttur. Hataen adam öldüren,
Ramazan-ı Şerif orucunu taammüden bozan, yemin ettiği halde onu
yerine getiremeyen kimselerin, ceza olarak köle azad etmeleri bu
cümleden olan şerî sebeblerdendir.” (Ebu Yusuf, 1982: 56) Kölelerine böyle davranan din, hür emekçilerini unutmamaktadır.
İbadet Hakkı
İbadet ve iman ettiği üzere yaşamak kişinin temel ve vazgeçilmez
hakkıdır. Kur’an’da buyurulmuştur: “O kişilerdir onlar ki onları yeryüzünde yerleştirdik mi namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar ve bütün işlerin sonucu,
Allah’a varır.” (22 Hacc 41) Namazı ikame ederler. Hem namaz
kılmaya fırsat verirler, zaman tanırlar, hem de namazı kılabilmek
için gerekli mekan -özel alan- kolaylık tesis ederler. Kapitalist birikim adına namazın kılınmasını imkansızlaştırarak bu dini sadece
zenginlerin dini haline getirmezler. Namazın toplumsal iktisadı belirleyiciliği ve iktisadın konusu olduğu düşüncesi modern zamanların
üzerinde durmadığı bir meseledir. Gerçekte namaz sanıldığı üzre
bireysel ve bazı ilahiyat doktrinlerinin iddia ettiği gibi mali olmayan
16
SOMA RAPORU
ibadet olarak tasavvur edilemez. Namaz iktisadi hayatı vakt’lere
bölen, tanzim eden, insanları o vaktlerin tesbit ettiği hallere göre
cem eden ve sevkeden özgürlük kazanımıdır.
Bireyin anlam yitimine karşı ahlâki direnişini mümkün kılarak politik despotluğu bozmaktadır. İşçinin işçi olarak kalışını muhkemleştirmeye, proleterleşerek meta ve nesne durumuna düşmeye
bir isyan! Bir patrona imam olmak. Eylemin “devrimci” ve eşitlikçi
kıyam halinde sembolizme kavuşması ancak bu değin bir ritüelde
mühürlenebilir. Bir “patronun burnunu yere sürtmek” onu bir proleterin yanında aynı secdeye baş koydurtmak, başka ideolojilerin
üstesinden gelebildiği bir mesele değildir. İşçinin “eşitlik” yönünden
en büyük eylemi patronuyla “aynı safta sıkışık bir kütle halinde” namaz kılmak ve emeğini koyduğu tezgahta da patronunun yediğini
yemeye yetecek “geçim” hakkını aramaktır. Osmanlı’ da bir dönem
bu başarıldığı için, ahi büyükleri çıraklarının hiç bir zaman patronu
olmadılar, kardeş kaldılar.
Devrimci Pazar
İslâm ve devrim kavramlarını birlikte zikretmekten olabildiğince kaçınıyoruz. Bununla beraber İslâm’ın Batı “çarşı”sı karşısına “pazar”
sistemi koyarak kapitalist yapılanmayı devirdiğinden bahsedebiliriz.
İşçilerin uluslararası birlik ve dayanışması düşüncesi Batılı bir projedir. Demir Küçükaydın’ın 1 Mayıs ile ilgili analizleri oldukça ufuk
açıcıdır: “1 Mayıs, modern kapitalist uygarlığın iki büyük merkezindeki, Amerika ve Avrupa’daki işçi hareketlerinin çocuğudur. 1
Mayıs’a vesile olan olaylar Amerika’da olmuş ama onun Amerika’nın sınırlarını aşıp bütün modern işçi hareketinin bulunduğu ülkelere yayılması, çekirdeğini Avrupa ülkelerindeki işçi hareketine
dayanan partilerin oluşturduğu İkinci Enternasyonal’in kararları ve
uygulamalarıyla gerçekleşmiştir. Büyük işçi örgütü, masonluktan
ve mistik zanaatkâr loncalarından esinlenmiş, 1869’da, New York
ve Chicago’dan sonra Amerika’nın üçüncü büyük sanayi şehri olan
Philedalphia’da dikimevi işçilerince gizli olarak kurulmuş “Soylu
ve Kutsal Emek Şövalyeleri Tarikatı”dır. 1 Mayıs; 1 Mayıs olmadan önce, 5 Eylül’dü. 19. yüzyılda işçi hareketinin bütün kapitalist
ülkelerdeki temel sloganlarından biri: “Sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme, sekiz saat da kültür.” idi (Ve bugün bile dünyadaki işçileDevrimci Pazar
17
rin büyük çoğunluğu için gerçekleşmiş değildir.) İlk işçi sendikaları,
işçileri daha sonraki gibi sanayi kollarına göre değil, mesleklerine
göre örgütlerlerdi. İşte işçi hareketinin bu yükselişi içinde, yine böyle sendikalardan biri olan Marangozlar Sendikası’nın önderlerinden
biri olan Peter McGuire, New York’taki merkezi işçi sendikaları toplantısında, işçilerin kent sokaklarında yürüyüş yapabilecekleri özel
bir güne sahip olmalarını ve Eylül’ün ilk pazartesi gününün Emek
Günü olarak ilan edilmesini önerdi. Öneri coşkuyla kabul edildi. Ve
o yıl, 5 Eylül 1882’de otuz bin işçi çeşitli sloganlar atarak yürüdü.
Aynı olay 1883’te de tekrarlandı. Daha sonra, Eylül’ün ilk pazartesi
gününün “Emek Günü” olarak kutlanması, ABD ve Kanada Örgütlü
Meslek Kuruluşları ve İşçi Sendikaları Federasyonu (FOTLU) 1884
Chicago toplantısında da kararlaştırıldı. Daha sonra Amerikan İşçi
Federasyonu’na (AFL) dönüşecek olan FOTLU, o zamanlar Emek
Şövalyeleri’ne göre çok daha güçsüzdü. İki işçi örgütlenmesi biçimi arasındaki ayrılık, özellikle, Emek Şövalyeleri’nin, vasıflı işçilerin
diğer işçilerden ayrı olarak meslek sendikalarında örgütlenmeleri
noktasında yoğunlaşıyordu. Bu ayrılık, yarı zanaatkâr işçilikle, modern sanayi işçiliği arasındaki farkı ifade ediyordu. 1 Mayıs olaylarına yol açan bütün gelişmeler, o zaman daha güçsüz olan ama
geleceğe yönelik eğilimi ifade eden FOTLU tarafından önerilmiş ve
gerçekleştirilmiş bulunuyordu.
Yine aynı yıl, 1886’da FOTLU da modern sanayi tipi örgütlenmenin ilk örneklerinden biri olan AFL’ye dönüşüyordu. İşte bu, Emek
Şövalyeleri’ne göre daha güçsüz ama geleceği temsil eden FOTLU
daha sonra, 8 saatlik iş günü mücadelesini yükseltmek ve işçilerin
kararlılıklarını göstermek için 1 Mayıs 1886’da 8 saatlik iş günü için
bir günlük grev yapılması kararı aldı. O gün bütün ülkede 350.000
işçi greve gitti. Örneğin Chicago’da 1 Mayıs 1886’da 40 bin işçi
greve çıktı. Böylece greve çıkmamış işçilerin bile dahil olduğu işçilerin büyük bölümü 8 saatlik iş günü hakkını kazanıyordu. Amerikan işçisinin giderek Amerikan burjuvazisiyle iş birliğine yönelişinin
başlamasının da tarihidir. Bu dönüşümü en açık biçimde, Samuel
Gompers sembolize eder. Samuel Gompers hem 1 Mayıs’ın “işçilerin uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü” olmasına yol
açan kişidir; hem de daha sonra sendikalarda işçilerle işverenlerin
iş birliği siyasetinin dünya çapında teorisyen ve pratisyeni olmuş18
SOMA RAPORU
tur. Gompers başlangıçta Amerikan işçi hareketindeki Marksistlerin
görüşlerine yakındır. Lassale’cıların daha etkin olduğu Emek Şövalyeleri karşısında FOTLU’nun kurulması ve AFL’ye dönüşmesine öncülük edenler arasında yer alır. AFL’nin kuruluşundan sonra,
bu örgütün tek ücretli personeli olur. Daha sonra da Sınıf iş birliği
sendikacılığının dünya çapında teorisini ve pratiğini geliştirir. 1 Mayıs zengin ülkelerde, sendika bürokratlarının çoğu kez adet yerini
bulsun diye veya gelecek sözleşme dönemi için biraz diş göstermeyi denedikleri veya iş olarak (çünkü 1 Mayıs’a katıldıkları saatler
mesaiden sayılır) katıldıkları ruhsuz bir gösteridir. Bir mayıs gösterilerinde artık işçiler yoktur. Sadece, zaten giderek nüfusun çok küçük bir bölümünü kaplayan ve giderek sayıları azalan sanayi işçileri
değildir olmayanlar; genel anlamıyla ücretlilerden oluşan işçiler işçi
kimlikleriyle yokturlar. Onların yerine, işçi örgütlerinin görevlileri,
sendika bürokratları vardır.” (Küçükaydın, 2012)
Küçükaydın’ın 1 Mayıs’ın tarihine ilişkin analizleri önemlidir. Batı
işçisi, Batı emperyalizminin müttefiki haline gelmiştir. Bu ittifak
Müslüman toplumlarda “Pazar” ile kırılabilir. Demir Küçükaydın’ın
Amerikan işçisi için söylediği “Uzak ve Orta Batı’nın küçük özgür
çiftçisinin atası, ne köle, ne serf, ne aşiret bağlarıyla bağlıdır. O tüm
kapitalizm öncesi bağlardan, daha bir küçük üretici olmadan önce
kurtulmuş modern özgür işçinin özgür bir köylüye dönüşmüş hali
olarak eşi benzeri olamayan bir tarihsel tiptir.” cümlesi Anadolu
halklarının dirlik ve düzeninde tarihsel olarak içkindir.
Müslüman pazarını yeniden inşa etmek işçi hareketini özgür emeğe, özgür köylüye tahvil etmek pazarın tekelci kapitalizmden kurtarılması ile mümkün olabilir.
- Canan İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı ve Tercemesi, Akçağ Yayınları, 2004
- Döndüren Hamdi, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Erkam Yayınları, 2003
- Ebu Yusuf, Kitabü’l Haraç, Akçağ Yayınları, 1982
- Kocaer Abdullah Feyzi, Sahih Buhari muhtasarı, Yeni Şafak Gazetesi, 2004
- Küçükaydın Demir, 1 Mayıs Üzerine Yazılar, Köxüz Yayınları, 2012
- Rudani, Cem’ ul Fevaid, İz Yayıncılık, 1996
- Sülemi, Tasavvufta Fütüvvet, AÜİF Yayınları, 1977
*( Lütfi Bergen, http://lutfibergen.blogspot.com.tr adresinden alıntılanmıştır.)
Devrimci Pazar
19
KADER, KAZA VE TEVEKKÜL
İslam dininin inanç esaslarından biri olan kader ve kaza, inanç esasları arasında anlaşılması en karmaşık konulardan biridir. Kader Allah’ın âlemdeki her şeyi ezelî ilmiyle bilip takdir etmesi diye tarif
edilir. Kazâ Allah’ın kâinatta ezelde takdir ettiği planın zamanı geldiğinde gerçekleşmesi şeklinde tanımlanır. Kadere boyun eğmek İslam literatüründe tevekkül kavramıyla ifade edilmiştir. Tevekkül ise
Müslümanların kadere olan inançlarının tabii bir sonucudur.
Kader kelimeleri Kur’an’da ölçü, miktar ve güç anlamlarında kullanıldığı görülmektedir. Kur’an’da geçen kader kelimesi hem evrenin
yaratılışına dair kanunların hem de insanların yaratılış, yaşayış ve
ölümüne ilişkin yasaların Allah tarafından düzenlendiği takdir kelimesiyle ifade etmiştir. Kur’an’da Allah-kâinat, Allah-insan ve insan-âlem ilişkisi bağlamında temas edilen kader konusu doğrudan
doğruya iman edilmesi emredilen esaslar arasında zikredilmemiş
sadece Allah’ın yetkin sıfatlarına, bunun yanında insanın cebir altında bulunmayıp seçim hürriyetine sahip olduğu hususuna vurgu
yapılmıştır.
Bugün için kader problemi içinde irdelenmesi gereken en önemli
hususlardan biri kadere rızâ gösterme meselesidir. Genel kabul gören görüşe göre her şeyin ilâhî ilim ve iradenin kapsamına girmesi
KADER, KAZA VE TEVEKKÜL
21
yönünden kader ve kazâya rızâ göstermenin gerektiğini, mâsiyetleri kader planına dahil etmekle birlikte Allah’ın rızâsına aykırı düştüğünden bunlara rızâ gösterilmemesi gerektiğini ifade ederler.
Kadere tevekkül eden kimse Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş,
kaderine razı bir kimsedir. Kadere inanmak da tevekkül etmek de
tembellik, miskinlik demek olmadığı gibi, çalışma ve ilerlemeye
mani de değildir. Çünkü her Müslüman olayların, ilahî düzenin ve
kanunların çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde olup bittiğinin bilincindedir. Yani tohum ekilmeden ürün elde edilmez. İlaç
kullanılmadan tedavi olunmaz. Salih ameller işlenmedikçe Allah’ın
rızası kazanılmaz ve dolayısıyla cennete girilmez. Öyleyse tevekkül,
çalışıp çabalamak, çalışıp çabalarken Allah’ın bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Tevekkül tedbirsizlik anlamına gelmez. Hz. Peygamber’i (sas) ziyarete gelen bir bedevî devesini başıboş bırakıyor, Peygamberimiz
(sas) “Deveni ne yaptın?” diye sorunca “Allah’a güvendim (tevekkül
ettim) ve bağlamadan bıraktım.” cevabını veriyor. Bu cevabı beğenmeyen Allah Rasûlü (sas) “Deveni bağla sonra Allah’a tevekkül et.”
buyuruyor.
Şam’da veba salgını baş gösterdiğini haber alan Halife Ömer oraya
girmekten vazgeçerek yolunu değiştirince yanında bulunanlardan
bazıları “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diyorlar. Halifenin bu
itiraza verdiği cevap düşündürücü ve öğreticidir: “Evet Allah’ın kaderinden yine O’nun kaderine kaçıyorum.”
Kur’an’a ve onu açıklayan hadislere bakıldığında şu gerçeklerin açık
ve kesin bir dil ile ifade edildiği görülüyor. Allah ezelden ebede, olmuş olacak her şeyi bilir. O’nun irâdesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz. Kainâtı yaratan, düzeni kuran ve koruyan o’dur. Olup bitenlerin bir kısmı kulların istemelerine ve teşebbüslerine bağlı olup,
bunların sorumluluğu da onlara aittir. Diğer bir kısmı ise yalnızca
Allah’ın irâdesine bağlıdır, maddî ve manevî âlemde sebep-sonuç
ilişkisi vardır, yaratan ve düzeni kuran Allah, olaylarda sonuçları
sebeplere bağlamıştır. Allah’ın her şeyi bilmesi, murat etmesi ve
yaratması sonucu olanların olmasından ibaret bulunan kader ve
kaza, kullar tarafından olmadan önce bilinemez.
22
SOMA RAPORU
Bu sebeple insanların, meçhul olan kadere göre değil, sorumlu bulundukları sebep-sonuç kanununa göre hareket etmeleri gerekir.
Kader, kaza ve tevekkül bağlamında Soma Faciasına baktığımızda
şunlar söyleyebiliriz. Bu elim olayı ve onun getirdiği zararları Allah
önceden biliyordu. Zamanı gelip sebepleri oluşunca olmasını murat
etti ve bu olay gerçekleşti. İnsanlar olacakları bilmiyordu. Şu hâlde
Allah orada vefat edenlere, “Siz niçin orada bulundunuz ve hayatınızı kaybettiniz?” diye sormayacaktır. Ancak orada yetkili ve görevlilere şunları soracaktır: “Buranın riskli bir çalışma alanı olduğunu
bile bile niçin kazayla ilgili önlemleri almadınız? Böyle felâketler
ortaya çıktığında zararı ve acıları en aza indirmek için alınabilecek
tedbirler, yapılacak organizasyon ve yardımlar belli olduğu hâlde
bunları niçin ihmâl ettiniz? Bu olayların maddî sebepleri yanında
ahlâkî sebepleri de vardır, ibret alıp kendinizi düzelterek manevî
sebeplerin ortadan kalkmasını sağlama yoluna niçin girmediniz?”
diye soracaktır.
Allah kullarını çeşitli korkular ve kayıplarla imtihan edeceği, her
şeye rağmen Allah’a sığınan, “Biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz.”
diyen, olanlarda hikmet arayan ve ibret bulan kullar övülmektedir.
İnanmış insan her şeyin Allah’tan geldiğini ve her gerçekleşen olayda bir hikmetin olduğunu bilir. İnancının gereği olarak da tedbiri elden bırakmaz.
KADER, KAZA VE TEVEKKÜL
23
İSLAM, İKTİSAT VE ÇALIŞMA HAYATI
İnsanları hayra çağırmak Müslüman olmanın gereklerindendir. Allah Müslümanlardan insanlığa yol göstermelerini istemektedir. Bir
kurtuluş yolu olarak İslam, bu dine iman etmeyen insanların dahi
hak ve hukuklarını korumayı emreder. İslam’ın ortaya koyduğu değerleri tüm insanlara ulaştırmak ve onlarla paylaşmak bir Müslümanın her zaman için vazgeçilmezidir.
Dünyadaki enerji kaynaklarının, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin
elde edilmesi ve paylaşımı, ham maddenin ve ürünlerin fiyatlandırılması, insanların çalışması ve ücretlendirilmesi olan iktisat, insanların, toplumların ve ülkelerin birbirleriyle olan ilişkilerinde son
derece belirleyicidir.
Müslümanların İslam’dan uzaklaşmaları iktisat alanında da İslami
değerleri pratiğe geçirmekten uzaklaşmalarına sebep olmuştur.
İslam denildiğinde birçok Müslümanın aklına iktisadi faaliyetler en
son sıralarda gelmekte ya da hiç gelmemektedir.
Müslümanlar, adil gelir dağılımı, vergi adaleti, yoksulluk, yoksunluk,
işveren-işçi ilişkileri, işçilerin ücretlendirilmesi ve çalışma koşulları,
işsizlik, üretim, sanayi, tarım ve hayvancılık, ticaret, yolsuzluk, tekelcilik, tefecilik, sermaye birikimi hakkında İslam’ın ortaya koyduğu değerlerin farkına varmalıdırlar.
İSLAM, İKTİSAT VE ÇALIŞMA HAYATI
25
Irkçı emperyalizm küresel kapitalimin faize dayalı bankacılık sistemi
ile tüm dünyayı kuşatma altına almıştır. Müslümanların yaşadığı ülkelerde de yönetenler ve yönetilenler bu iktisadi sistemin politikalarına teslim olmuşlar, ümmet hızla bir tüketim toplumu haline gelmeye başlamıştır. Neoliberal politikalara direnç gösterme yerine olup
bitenlere İslami kılıf arayışı birçok Müslümanın en büyük zaafıdır.
Küresel ölçekte sermaye birikimi belirli kişileri devletlerden daha
güçlü hale getirirken insanların birçoğu yaşamını devam ettirebilmek için ucuz iş gücü pozisyonuna düşmüştür. Öte yandan servet
yığmak için sürdürülen ekonomik politikalar, gezegenimizi ve insanlığı büyük bir felakete doğru sürüklemektedir. Canlı türlerinin azalışı,
küresel ısınma, kuraklık, çevre kirliliği, genetiği değiştirilmiş organizmalar, temel gıdaları bozan kimyasallar, uzayı çöplük haline dönüştüren teknolojik faaliyetler tüm insanlık için bir tehdittir.
Körüklenen tüketim çılgınlığı, yaşam tarzı haline getirilen lüks ve
konfor, sınırsız cinsellik, hedonizm beraberinde toplumsal kokuşmuşluğu ve çürümeyi de getirmektedir. Çözülen aileler, boşanmalar, intiharlar, salgın hastalıklar, evsizlik, kimsesizlik, işsizlik, sefalet,
açlık ve terörün uygulanan iktisadi politikalardan ayrı olduğu iddia
edilemez.
İktisadi faaliyetler, çalışma hayatı, iş güvenliği, işveren-işçi ilişkileri
konuşulurken en başta Batı’nın ve Batılı büyüme modellerinin çözümün değil problemin bir parçası olduğu gerçeğinin farkına varılmalıdır. Batılı modeller içerisinde geliştirilen her türlü bireysel hakkın
sömürü düzeninin daha iyi işlemesine katkı sağlayacağı gerçeği
asla unutulmamalıdır.
Sözde siyasi ve sivil haklar konusunda kendisini bütün insanlığa
kurtarıcı gibi sunan Batı, ekonomik adaleti gündem dahi yapmamaktadır. Batı’nın az gelişmiş ya da gelişmekte olarak nitelendirdiği
ülkelere özgürlük ve demokrasi götürme çabası da mevcut sömürü
düzeninin daha iyi işlemesinin ötesinde değildir.
Enerji kaynaklarının kontrolü için sınır ötesinde savaşmaktan çekinmeyen ve milyarlarca doları gözden çıkaran Batı, işsizlik, yoksulluk
ve açlık gündeme geldiğinde kendi sınırlarının dışına müdahale etmeme ilkesine sarılmaktadır.
26
SOMA RAPORU
Batı’nın iktisadi anlayışının uzantısı Uluslararası Para Fonu (IMF) ve
Dünya Bankası(WB) gibi oluşumlar az gelişmiş ya da gelişmekte
olan ülkelere pazarlarını yabancı sermayeye açmalarını, devletin
üretimden elini çekmesini, vergilerin artırılmasını ve çalışanların ücretlerinin artırılmamasını telkin etmektedirler. Bu yaklaşım düpedüz
bir sömürge mantığının tezahürüdür.
Yeryüzünün imar ve ıslahı, yeryüzüne bir miras değil bir emanet
yaklaşımıyla bakan Müslümanların İslami değerlere dayalı bir iktisat modelini talep etmeleri ve hayata geçirmeleri ile mümkün olacaktır. Bu mesele Müslümanların en temel görevlerindendir.
Başkalarının malını haksız yere yememek; tefecilik yapmamak; servet tutkusuna, mal-mülk düşkünlüğüne kapılmamak; mal-mülk sevgisiyle yanıp tutuşmamak; mal mülk toplayıp, onu sayıp durmaktan
başka bir şey yapmayan, servet sahibi olacağım diye, helal-haram,
hak-hukuk dinlemeden mirasa göz dikenler gibi olamamak; yetimlerin malını kendi malına katıp yememek; malının kendisini ölümsüz
kılacağını zanneden, zenginliğin yol açtığı şımarıklıkla onu bunu çekiştirip kaş-göz hareketiyle alay edenler gibi olmamak İslam’ı kuşanmanın gereğidir. İnsan mal-mülk konusunda hırs ve ihtiraslarına
kapılabileceğini, zenginleştikçe cimrileşebileceğini unutmamalıdır.
(Bakara 188, Nisa 29; Al-i İmran 130, Fecr 19-20, Nisa 2, Humeze
1-3, Ma’aric 21)
İslam’ın iktisadi alanda en temel ilkesi “Mülk Allah’ındır.” ilkesidir.
Yeryüzü insanın istifadesine sunulmuş bir emanettir. Aynı şekilde
yeryüzü, gökyüzü, doğal kaynaklar, uzay bütün insanlığın ortak kullanımına sunulmuş nimetlerdir.
Mülkün sahibi Allah olduğu için emanetçi olan insana düşen yeryüzünde bozgunculuk ve ifsat yapmadan, dengeleri bozmadan, doğal
kaynakları israf etmeden ve bu nimetlerden istifade ederken insanları sömürmeden emaneti gelecek nesillere ulaştırmaktır.
İslam’da esas olan mülkiyet sahibi olmak değil salih insan olmaktır. İnsanın değerini artıran zenginliği değil İslam’a olan bağlılığıdır.
Allah insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz, elinin temiz olup
olmadığına bakar.
İSLAM, İKTİSAT VE ÇALIŞMA HAYATI
27
Doğal kaynaklar ve türlü emtia üzerinde tekeller İslam dışıdır. Her
türlü tekelci eğilim ve uygulamalarla mücadele etmek Müslümanların görevidir. Yoksulların, yetimlerin, yolda kalmışların hak ve hukukunu gözetmeyen kapitalist mülkiyet ve kazanç anlayışının İslam’da
yeri yoktur.
Batılı iktisadi anlayış “İnsan ihtiyaçları sınırsızdır, tabii kaynaklara
ise sınırlıdır. Ekonomi işte bu sınırlı kaynakların paylaşılmasının
esaslarını düzenler.” demektedir. Bu kapitalist anlayışın bir tanımıdır. Müslüman insan ihtiyaçlarını sınırsız kabul etmez. Sınırsız olan
nefsin ihtiraslarıdır. İslam’da esas nefsin ihtiraslarını sınırlamak ve
disiplin altına almaktır.
Elbette İslam mülkiyet hakkını reddetmemiştir. Ancak mülkiyetin/
servetin belirli ellerde toplanmaması için mirasın mirasçılar arasında paylaşılmasını ve zekâtı emretmiş, sadaka gibi her türlü infak
ibadetini teşvik etmiştir. Uyuşturucu madde, kadın ticareti, yasal
olmayan organ ticareti, fuhuş, nüfuz istismarı, emek istismarı, yolsuzluk, hırsızlık, faizcilik, tefecilik, kumar ve hile ile sağlanan servet
ve mülkiyet meşru değildir.
Müslüman, İslami değerlere aykırı üretim-tüketim, tarım-hayvancılık, sanayi-ticaret faaliyetleri içerisinde olamaz. Kumarhane işletmek, domuz çiftliği işletmek, faize dayalı bankacılık faaliyetleri
yapmak, toprağı, suyu ve havayı geri dönüşümsüz biçimde kirleten
işletmeler kurmak İslami iktisat anlayışının dışındadır.
Müslüman marka ve eşya fetişisti olamaz. Asgari ücretin bin katı
fiyatı olan bir kol saati ya da altından yapılan bir milyon dolarlık bir
elbise kapitalist dünya görüşünün ürünüdür. Müslüman bunların israf olduğunun farkında olacaktır. Ahlâk, her yedi insandan birinin
her gece aç olarak yattığı bu gezgende elbette bir pirinç tanesinin
dahi israf edilmemesi gayretidir. Irmakta dahi abdest alırken suyun
israf edilmemesinin öğütlenmesi boşuna değildir.
Uluslararası Para Fonu Ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla resmi ya
da gayrı resmi iş tutan yöneticilerin ekonomik politikaları bir tarafta
şatafat, sefahat ve bolluk içinde yaşam süren mutlu azınlıklar oluştururken diğer taraftan da sefalet, yoksulluk ve yoksunluk içinde
yaşamaya çalışan kalabalıklar meydana getirmektedir. Neoliberal
28
SOMA RAPORU
politikalar zengin ile fakir arasındaki uçurumu artırmaktadır. Çalışma hayatına dair yanlış politikalar sonucunda ücretlendirmede ve
gelir dağılımında astronomik farklılıklar oluşmaktadır.
Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim, yoksulları doyurmaya
yanaşmayanları, yetimi itip kakanları, en küçük yardımlara dahi engel olanları en ağır ifadelerle nitelendirmekte, onların kıldıkları namazı bir gösteriş olarak addetmektedir. (Maun Suresi)
İşveren-işçi ilişkisi, işçi hakları konuşulurken yüksek kâr marjı ve
konforlu bir yaşam uğruna çalıştırdığı insanların emeğini sömürenlerin kapitalist piyasa koşullarını, rekabet ortamını dikkate alırlarken
öncelikli olarak İslam-Kuran-Sünnet ile aralarındaki ilişkiyi gözden
geçirmeleri gerekmektedir.
Müslümanların varlığa ve darlığa, servete ve yoksunluğa, faize ve
borçluluğa, ranta ve emeğe, insan haklarına ve sömürüye, tokluğa
ve açlığa müdahale etmeyen bir İslam algısından kurtulmaları en
önemli meselemizdir.
İSLAM, İKTİSAT VE ÇALIŞMA HAYATI
29
MÜSLÜMANIN DEVLET ÜZERİNDEKİ HAKLARI
1. Müslümanın devlet üzerinde yemek, içmek, giymek hakkı vardır.
Adil bir düzende ve Müslüman bir toplumda, başkaları ihtiyaçlarını
ve daha fazlasını buldukları halde bir Müslüman’ın aç, susuz kalması, giyecek elbiseden yoksun bulunması katiyen kabul edilemez.
2. Müslümanın eğitim ve öğretim hakkı vardır. Ferdin okuması için
gerekli şartları hazırlamak devletin ve toplumun vazifesidir.
3. Müslümanın çalışma hakkı vardır. Adil bir düzende işsizlere iş
bulmak devletin vazifesidir.
4. Müslümanın kanını, malını, ırzını, akıl sağlığını korumak, inandığı
değerlere uygun şekilde yaşamasına ortam hazırlamak adil bir düzenin gereğidir.
5. Fertlerin rahat ve kolaylıkla seyahat edebilmeleri için intikal vasıtalarını temin etmekten, yol ve ulaşım emniyetini sağlamaktan devlet sorumludur.
Bu haklar fert için tabi haklardır. Bunlar eşitlik, adaletle muamele,
komşuluk hakkı, borç isteme, zor durumda olanın borcunu ödeme
ve benzerleri gibi İslam’ın esasında kararlaştırılmış haklara ilave
haklardır.
MÜSLÜMANIN DEVLET ÜZERİNDEKİ HAKLARI
31
Bu haklar İslam’ın iktisat anlayışının tatbik edildiği adil bir düzende
devletin omuzlarında ağır bir yük değildir.
Netice itibarı ile bu haklar fertlerin ihtiyaçlarını karşıladıkları gibi toplumun refah seviyesini yükseltmek ve refahı yaymak için umumi
müesseselerin tesis edilmesini genişletmeye yöneliktir.
*(Prof. Mahmud Ebussuud, İslami İktisadın Esasları, IIFSO,
1980)
32
SOMA RAPORU
İŞÇİ HAKLARI VE EMEĞİN DEĞERİ
Bin yılı aşkın bir süre bu topraklarda hâkim olan anlayış Batı’da ortaya çıkan iktisat modelinde olduğu gibi bir işçi-işveren ilişkisi oluşturmamıştır. Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde bundan
yüz yıl önce bugünkü anlamda son derece az sayıda işçi vardı. Nüfusun büyük çoğunluğu köylerde kendilerine ait toprakları işleyerek
geçimini sağlıyordu. Şehirlerde yaşayanların çoğu ise ya küçük esnaflık yapıyor ya da küçük üretici olarak çeşitli zanaatları icra ediyor, gerektiği takdirde yanında birkaç çırak yetiştiriyordu.
Osmanlı’da üretim kabaca bu şekilde yapılırken, son yüzyılda çok
şeyler değişti. İnsanlar farkı sebeplerle köylerden koparıldı ve kentleşmeye yüz tutmuş şehirlere dolduruldu. Küçük esnaf ve küçük
zanaatkarlar ise sermaye ve rant merkezli kurulan yeni düzende
dükkanlarına birer birer kepenk vurarak oransal olarak son derece
azaldı. Yanlarında onlarca, yüzlerce işçi çalıştıran orta ve büyük ölçekli şirketler üretim hayatımıza yavaş yavaş hâkim oldu. Bu orta
ve büyük sermaye sahiplerinin büyük çoğunluğu, ne yazık ki çalıştırdığı işçilere bir çırak, bir kardeş, bir insan gözünden çok, çarkın
bir dişlisi gibi bakar oldu. İşte Müslümanların yaşadığı topraklarda
işçi ve emekçi olarak nitelendirilen insanların sorunları bu yeni zihniyet, bu yeni düzen yüzünden başladı.
İŞÇİ HAKLARI VE EMEĞİN DEĞERİ
33
İşçi kimdir? İş Kanunu‘nun 2.maddesi şöyle diyor: “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek
veya tüzel kişiye işveren denir.” Kanun net bir tanım veriyor bize.
Mavi yakalısı, beyaz yakalısı, üniversite okumuşu, okumamışı diye
ayırmıyor. Mealen “Sözleşmeli olarak bir işveren için çalışıyorsan
benim nazarımda işçisin.” diyor.
Türkiye’de kaç işçi var? TÜİK’in 2012 verilerine göre Türkiye’de
15.6 milyon işçi var ve sayı tüm çalışanların % 63’üne denk geliyor.
1980’de işçi olarak çalışanların oranı % 35 civarındayken bu oran
büyüdü, büyüdü ve % 63’e kadar geldi. Kentlere baktığımızda ise
bu oran çok daha çarpıcı hale geliyor. Kentlerde çalışanların % 79’u
işçi olarak çalışıyor.
Meselemiz sadece işçilerin sayısının oransal olarak muazzam şekilde artması değil. 1970’lerin sonundan itibaren dünya çok değişti. 1929’daki büyük küresel ekonomik krizin ardından terk edilmiş
olan vahşi liberalizm geri döndü. Büyük sermayedarlar kafa kafaya
verdiler ve işçilerin yani halkın geniş kesimlerinin haklarında kesintiler yapmak için sistemi dönüştürdüler. Bu yeni liberal amentüye
göre, ekonomiye toplum yararına hiçbir müdahale makbul değildir.
“Piyasa”lar her şeyi kendi başlarına yapıp etmeli, piyasaların işine
karışılmamalıdır. Her şey serbest olmalı, bu serbestlikler önünde
engel teşkil eden işçi hakları tasfiye edilmeli, ücretler küresel rekabet için en aza indirilmeli, sendikalardan kurtulmalıdır. Her şey esnek olmalı, yani işverenler istediklerini, istedikleri zaman, istedikleri
şekilde yapabilmelidir. Dahası bu yeni liberal çağda finans sektörü,
reel sektörün kat be kat önüne geçmiş, para üzerinden para kazanma ve faizcilik, yeni sistemin motoru olmuştur.
Bu küresel olgular 80’li yıllardan itibaren ülkemize nasıl yansıdı?
İşsizlik arttı. İş bulup çalışabilenler içinse kalıcı ve güvenceli işler
azalırken geçici ve güvencesiz işler çoğaldı. Taşeronluk ve fason
üretim her yanı sardı. Gelir dağılımı kötüleşti. Devlet işletmeleri kapatıldı, kapatılamayanlar da büyük ölçüde taşeronlara yaslanır hale
geldi. Ücretler düştü, sendikalı işçi son derecede azaldı. Öte yandan
kayıt dışı çalışmada hiçbir ciddi azalma görülmedi. İş saatleri ve iş
temposu arttı ve ne yazık ki iş kazaları çoğaldı…
34
SOMA RAPORU
İşçilerin en önemli sorunlarından biri, ücretlerin düşüklüğü. Ücretler o kadar düştü ki bugün sigortalı çalışanların % 41’i asgari ücret alıyor. Yani kabaca 10 milyon sigortalının 4 milyonu. TÜİK’in
2008 verilerine göre sanayide çalışan işçilerin % 10’unun ve hizmet
sektöründe çalışanların ise % 7’sinin yoksul olduğu bir ülke artık
Türkiye. Altını çizelim, bunlar çalıştıkları halde yoksulluk çekenler.
Çalışanların yaklaşık % 40’ı hâlâ kayıt dışı çalışmakta. Bu oran tarım
dışı sektörlerde % 25. Yani yaklaşık olarak 4 işçiden birinin kayıt dışı
çalıştığını söyleyebiliriz. Kayıt dışı çalışan işçilerde de asgari ücret
alanların oranının kayıtlı çalışanlara paralel olacağını tahmin edebiliriz.
İkinci büyük sorun, bugün güvencesiz çalışma ve onun en bariz biçimi olan taşeron çalışmadır. Kıdem hakkından mahrum olan, bazen
yıllık, bazen 6 aylık, bazen daha kısa süreli sözleşmelerle ve kadrolu
çalışanlardan çok daha düşük ücretlerle çalışan taşeron işçiler, iş
güvencesi nedir bilmez. Gelecekleri işverenin iki dudağına bakar.
Bu çalışma biçimi son derece yaygınlaşmış, öyle ki taşeron işçi sayısı 2011 yılında 1.6 milyonu bulmuştur. Bugün çalışan her on işçiden birisi taşeron işçi olarak çalışmaktadır.
Sendikaların tasfiye edilmesi de işçilerin en büyük sorunlarından biridir. Sendikalı işçi oranı 1980’lerin başında %30’lara yakınken, düştükçe düşmüş ve bugün %5’e kadar gerilemiştir. 2002’de bir milyonu aşkın işçi sendikalıyken, açıklanan en son yıl olan 2011’deki
bu sayı 802 bindir. Bugün sendikaları toptancı bir şekilde savunmak
mümkün değildir. Zira pek çok sendika son derece yozlaşmış durumdadır. Ancak sendikalar, beğensek de beğenmesek de -yasalar
çerçevesinde- çalışanların iş yerlerinde hak aramalarının tek imkânıdır. Sendikalar olmaksızın çalışanlar işveren karşısında güçsüzdür. En ufak bir hakkını arama noktasında kapı önüne konma riski
ile yüz yüzedir.
İşçilerin bu kadar köşeye sıkıştırılmasının bir sonucu da işçi sağlığı
ve iş güvenliğinin ortadan kalkmasıdır. Günümüzde işçiler işverenleri karşısında o kadar güçsüzdür ki ölümle sonuçlanan iş kazalarında
muazzam bir artış gerçekleşmiştir. İşçiler işlerini kaybetmemek için
güvenli olmayan koşullara itildiklerinde ses çıkaramamaktadır. SGK
verilerine göre 2003’te 810, 2009’da 1171, 2010’da 1454, 2011’de
İŞÇİ HAKLARI VE EMEĞİN DEĞERİ
35
ise 1700 kişi iş kazalarında hayatını kaybetmiştir. 2011 yılında iş kazası ve meslek hastalıkları sonucu sürekli iş göremezlik raporu alan
işçi sayısı ise 2.339’dur! Yani 2011 yıllında devletin resmi rakamlarına göre her gün ortalama 5 işçi “iş kazaları”nda hayatını kaybetmiş,
6 işçi de sakat kalarak çalışamaz duruma gelmiştir. Türkiye, en hızlı
büyüyen ekonomilerden biri olmakla övünürken, iş sağlığı ve güvenliği konularında ise Avrupa’da sondan birinci sıradadır.
İşçiler açısından çalışma hayatının daha pek çok unsurundan bahsedilebilir ama daha fazla içinizi karartmayalım. Bunlar aslında çoğumuzun, hayatında bir tarafından tecrübe ettiği şeyler. Bu sorunlar
doğal veya kaçınılmaz değildir; bizlere pek de sorulmadan yapılmış
bir dizi politik tercihin sonucudur. Velhasıl karşı karşıya olduğumuz
şey, kaçınılmaz bir durum değil, ciddi bir adaletsizliktir.
I. AYETLER
“Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir, kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkaf: 46/19)
“Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanlara vereceğiniz şeyleri eksik vermeyin …” (Araf: 7/85)
“Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin
karşılığını eksikliğe uğratılmadan veririz.” (Hud: 11/15)
“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” (Necm: 53/39)
II. HADİS-İ ŞERİFLER
“Hiçbiriniz, el emeğinden daha hayırlı olan bir yoldan lokma yememiştir; yani, yediğiniz en hayırlı lokma, el emeğinden kazandığınız
lokmadır.” (Buhari. Kaynak: Hayrettin Karaman. İslam’da İşçi-İşveren Münasebetleri. İstanbul: Marifet Yayınları, 1981, 37)
“Hangi bölge ahalisi içinde bir kişi, geceyi aç geçirirse Allah onlardan teahhüdünü kaldırır”
(Ahmed, Müsned. Kaynak: Hayrettin Karaman. İslam’da İşçi-İşveren Münasebetleri. İstanbul: Marifet Yayınları, 1981, 22-23)
Sahabeden bazısı, işine koşan güçlü bir genç görürler ve “Keşke
bu Allah yolunda olsaydı.” derler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sas)
36
SOMA RAPORU
şöyle der: “Böyle söylemeyiniz, eğer bu genç, küçük çocuğu için
işe gidiyorsa, o Allah yolundadır, eğer yaşlı ana ve babası için işe
gidiyorsa, o Allah yolundadır, kendisi için işe gidiyorsa yine Allah
yolundadır, yok eğer riya ve büyüklenme için gidiyorsa, o şeytan
yolundadır.” (Taberani, 1415/1994: 7/56. Kaynak: Adem Korkmaz,
Murat Dulupçu, Bekir Gövdere, Haluk Songur. İnsani Ücret: Onurlu
İnsan Onurlu Yaşam İçin. İstanbul: İlke İlim Kültür Eğitim Derneği,
169)
Üç sınıf insan vardır ki kıyamet günü ben bunların hasmıyım. Ve
ben kimin hasmı olduysam kıyamet günü ona hasımlık ederim. Birincisi, benim adımı anarak söz verir sonra sözünde durmaz. İkincisi
hür bir kimseyi köle diye satar parasını yer. Üçüncüsü, bir işçi tutup çalıştırır da ücretini tam vermez. (İbn Mace, Rühun, 4. Kaynak:
Adem Korkmaz, Murat Dulupçu, Bekir Gövdere, Haluk Songur. İnsani Ücret: Onurlu İnsan Onurlu Yaşam İçin. İstanbul: İlke İlim Kültür Eğitim Derneği, 177)
İşçiye, teri kurumadan ücretini veriniz. (İbn Mace. Kaynak: Hayrettin Karaman. İslam’da İşçi-İşveren Münasebetleri. İstanbul: Marifet
Yayınları, 1981, 50)
Kimin elinin altında bir kardeşi bulunuyorsa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara kaldıramayacakları işleri yüklemesin, eğer yüklerseniz kendilerine yardım ediniz. (Buhari)
Hadis, işçiyi ve çalışanı işveren ve çalıştıranın kardeşi kılmakta,
aralarındaki karşılıklı ilişkinin kardeşçe olmasını istemektedir. Ayrıca hizmet ve emeğinden faydalanılan insanların yiyecek ve giyecek bakımından işverenden daha aşağı bir seviyede tutulmaması
hedefini göstermektedir. (Hayrettin Karaman. İslam’da İşçi-İşveren
Münasebetleri. İstanbul: Marifet Yayınları, 1981, 56)
III. PASAJLAR
Elinden, dilinden emin olunan Müslümanın sermayesi hile ve aldatmak olamaz. Müslüman, ticaret yaparken hileli mal satmaz, ölçüde
ve tartıda asla hile yapmaz. Kazancına ve lokmasına kimsenin âhını ve hakkını bulaştırmaz, boynunda hiçbir kulun vebalini taşımaz.
Hiçbir yetimin hakkına girip vicdanını karalamaz. Çalıştırdığı işçinin
III. PASAJLAR
37
alın terini sömürmez, onun haysiyetini zedelemez, istismar etmez.
İnanan insan, boğazından haram lokma geçirmez, çocuklarını haram ile beslemez. (Diyanet İşleri Başkanlığı, 19 Temmuz 2013 tarihli
Cuma Hutbesi)
Emek de sermaye gibi, üretim unsurlarından biridir; emek sahibine
sabit bir ücret vererek onu teşebbüsün dışında tutmak doğru değildir. Teşebbüsün kazancından, emek sahibine de pay ayırmak ve
onu kâra ortak etmek gerekir. (Hayrettin Karaman. İslam’da İşçiİşveren Münasebetleri. İstanbul: Marifet Yayınları, 1981, 53)
İslam iktisadının ilkeleri, öncelikle Kur’an ve Sünnet gibi iki asli kaynaktan çıkmıştır. ‘Kul hakkı’na önem ve öncelik veren bir sistem
kurmayı amaçlayan bu ilkeler israfın bertaraf edilmesi, iktisadi ve
siyasi bağımsızlığın sağlanması, mülkiyetin yaygınlaştırılması, içtimai adalet, güvenlik ve refah şeklinde özetlenebilir. (Ahmet Tabakoğlu, İslam İktisadına Giriş, 23)
Yalnız Allah’a kulluk üç temel üzerinde durur veya bu hedefe üç
vasıta ile ulaşılabilir:
1. Maddi ve manevi, hukuki ve iktisadi tam hürriyet,
2. İnsanlar arasında eşitlik,
3. Sosyal dayanışma. (Hayrettin Karaman, İslam’da İşçi-İşveren
Münasebetleri, 12)
Halbuki İslam’da devlet, tam manasıyla sosyal devlettir ve sosyal
adalet onun baş hedefidir. (Hayrettin Karaman, İslam’da İşçi-İşveren Münasebetleri, 72)
Faiz kurumunun ve onun harekete geçirdiği kredi mekanizmasının
yol açabileceği bazı ekonomik sonuçlar şunlardır: Ekonomik motivasyonun olumsuz yönde etkilenmesi ve bunun sonucu olarak
ekonomik etkinliğin düşmesi, gelir bölüşümü dengesinin orantısız
bir biçimde bozulası ve iş gücünün yapısı içinde bağımlı çalışanlar
oranının giderek yükselmesi. (Sabri Orman, İktisat, Tarih ve Toplum, 167)
Burada sorulacak soru şudur: Acaba her ikisi de iyi müminler olan
işçi ile patron kardeş olmayı becerebilecekler midir? Samimi mü38
SOMA RAPORU
minler olarak iyi niyetle bunu yapmak isteyeceklerini bekleyebiliriz.
Fakat bunu her iki tarafı da tatmin edecek şekilde gerçekleştirebilecekleri hayli şüphelidir. […] Peki bu durumun sebebi nedir acaba? Çeşitli sebepler sayılabilir fakat en azından bir tanesi işçi-patron çelişkisi ve bunu aşmanın zorluğudur. Basitçe söylersek, işçi
ile patron, mevcut statü devam ettikçe, kardeş olamaz. Yukarıdaki
ayetin [Hucurat 49/10] makes bulabileceği en iyi ortam bu çelişkinin
ortadan kalktığı veya en aza indiği, yani ne işçinin ne patronun olduğu ya da bunların genel nüfus içindeki oranlarını ihmal edilebilir bir
düzeye düştüğü bir ortamdır. O halde müminlerin kardeşliğiyle ilgili
ayet işçisiz ve patronsuz bir ekonomik yapıyı davet ediyor diyebiliriz. Ya da diğer şeylerin yanı sıra, bu ayetin makes bulabilmesi için
böyle bir ekonomik altyapıya ihtiyaç var demektir. (Sabri Orman,
İktisat, Tarih ve Toplum, 168-169)
İslam toplumunun vasat, yani orta yolcu, dengeli, mutedil bir toplum
olması gerektiğine dair olan ayetin [Bakara 2/143] durumu da yukarda tasvir edilen şartlar muvacehesinde çok parlak değildir. […]
İş gücünün doğrudan, bütün nüfusun ise dolaylı olarak içinde yer
aldığı bağımlı çalışan-işveren ve ya işçi-patron çelişkisini yaşayan
bir toplumun ise böyle bir toplum olmadığı açıktır. (Sabri Orman,
İktisat, Tarih ve Toplum, 169)
Hicretten sonra Medine’deki pazar yerlerini dolaşan Hz. Peygamber, bunların müminler için uygun yerler olmadığını ifade etmişti.
O pazarların ahkâmına göre hareket etmek adeta pazara egemen
olanların ‘tanrılarına’ boyun eğmek gibiydi. (Mustafa Özel, Anlayış
Dergisi, Nisan 2010, 83)
III. PASAJLAR
39
TÜRKİYE’DE TAŞERON İŞÇİLİK
Taşeron işçilik, 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 Sayılı İş Kanunu’ndaki düzenleme ile uygulaması yaygınlaşan ve bu kanunda “alt
işverenlik” adı ile tanımlan bir işçi çalıştırma yöntemidir.
Üretim maliyetlerinin düşürülmesi amacıyla tüm dünyada olduğu
gibi ülkemizde de yaygınlaşmaktadır.
Yürürlükteki 4857 Sayılı İş Kanunu’na göre alt işveren, bir işverenden, iş yerinde yürütülen mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile
teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan, bu iş için
görevlendirdiğini işçilerini sadece bu iş yerinde aldığı işte çalıştıran
gerçek veya tüzel kişilerdir.
Bu tanıma göre sadece işletmenin veya işin gereği teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde çalıştırılması gerekirken uygulamada çok daha geniş çalışma alanlarında taşeron işçilerin çalıştırıldığı görülmektedir.
Türkiye’de kamuda 661 bin, özel sektörde ise 572 bin olmak üzere
yaklaşık toplam 1 milyon 233 bin taşeron işçi çalışmaktadır.
Kamu kurumları arasında en çok belediyeler, KİT’ler ve yüksek öğretim kurumları taşeron işçi çalıştırmaktadır. Bu işçiler çoğunlukla
temizlik ve inşaat sektöründe çalıştırılmaktadır.
TÜRKİYE’DE TAŞERON İŞÇİLİK
41
İstatistiklere göre iş kazalarının yüzde 90’a yakını güvenlik önlemlerinin maliyetlerinden dolayı taşeron olan iş yerlerinde meydana gelmektedir. Ayrıca bu işçilere kıdem tazminatı ödemek istemeyen işverenler, 1475 Sayılı Eski İş Kanunu Yürürlükteki 14.maddesindeki
bir yıl çalışma şartının gerçekleşmemesi için taşeron işçisi bulunduğu iş yerinde tam bir yılı doldurmak üzereyken işten çıkartmaktadır.
Bu işçilerin diğer işçilere kıyasla birtakım haklardan mahrumdurlar.
Bunlar:
-Kamudaki çalışanların kadrolu olmamaları dolayısıyla işten çıkarılmalarının kolay olması,
-Genellikle asgari ücret almaları,
-İş kanunundaki fazla mesai, doğum ve cenaze izni, yıllık izin gibi iş
kanunundan doğan haklardan yararlanamama,
-Aynı işi yapmalarına rağmen memur ve işçi statüsündeki çalışanlarla eşit sosyal haklara sahip olamamaları,
-Kıdem tazminatı,
-Örgütlenme hakkının verilmemesi,
-İş sağlığı ve güvenliği imkânlarından yararlanamamadır.
42
SOMA RAPORU
DÜNYA’DA İŞ GÜVENLİĞİ VE İŞÇİ SAĞLIĞI
ABD’nin 1970 yılında çıkarmış olduğu “İş Güvenliği ve Sağlığı
Kanunu”na göre herhangi bir işyerinde çalışan bir işçinin bilinen
tüm tehlikelere karşı korunması işverenin en önemli yükümlülüğüdür. Bu kanun çalışanlara bu alanda oldukça geniş ve etkili haklar
sağlamaktadır.
Kanuna göre çalışanlar iş yerlerinde meydana gelen yahut gelebilecek olan kazalara karşı bilgileri gizli tutulmak kaydıyla her zaman
denetim talep etme hakkı bulunmaktadır.
İşçilerin yaptıkları işte, karşı karşıya oldukları tehlikeler ile ilgili ve
yaptıkları işe ilişkin uygulanan OSHA standartlarına ilişkin anlayacakları dilde eğitilmesi zorunlu ve bu tür eğitimleri hem işverenden
hem de kurumdan isteyebilmekteler. Çalışanlar kurum tarafından
yapılan denetimlere katılabilmekte ve denetimi yapan müfettişler ile
gizli görüşme yapabilmekteler. Bu sayılan hakların herhangi birisini
kullandığı için işveren tarafından herhangi bir yaptırıma maruz kaldığında bunu kuruma iletebilmekteler.
ABD de uygulanan ve çalışanlara verilen bu basit haklar vasıtasıyla
işverenler en başta çalışanları tarafından denetlenme imkânlarına
kavuşabilmekteler. Elbette burada bu haklarını kullanan çalışanların
iş güvencelerinin de devlet tarafından koruma altına alınmış olduDÜNYA’DA İŞ GÜVENLİĞİ VE İŞÇİ SAĞLIĞI
43
ğunun bilinmesi de bu denetimlerin etkinliğinin artmasını sağlamak
açısından son derece önemlidir.
Avrupa Birliği Konseyi’nin 1989 yılında yürürlüğe koymuş olduğu
89/391/EEC sayılı direktifine göre kamu yahut özel sektör veya faaliyette bulunduğu sektör ayrımı yapılmaksızın tüm işverenleri kapsayacak şekilde işverenlere yüklemiş olduğu yükümlülükler aşağıdaki gibidir:
-İşverenin iş ile ilgili her türlü sağlık ve güvenlik tedbirlerini alma
yükümlülüğü bulunmaktadır.
-İşveren bu yükümlülüklerini yerine getirmek için her türlü dış destek ve uzman kişilerden hizmet alma imkânı vardır ancak tanınan
bu imkân işvereni konu ile ilgili her hangi bir sorumluluktan kurtarmamaktadır.
-Güvenlik ve sağlık alanındaki çalışanların yükümlülükleri de işverenin herhangi bir sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.
44
SOMA RAPORU
SOMA FACİASI
Soma Holding’in sahibi Alp Gürkan, 2012 yılında Hürriyet Gazetesi’ne verdiği bir röportajda, TKİ’nin 130-140 dolara mal ettiği kömürün tonunu 23.8 dolar maliyetle çıkardıklarını, özel sektörün çalışma
tarzıyla düşürdüklerini söylemişti. Bu maliyeti düşürme çabaları
tam anlamıyla emniyetsiz iş yeri anlamına gelmektedir. Aşağıdaki
rakamlarda baz alındığında hızlı üretim artışı emniyetten ödün vermek anlamına gelmektedir.
Kazanın gerçekleştiği madeni işleten Soma Holding 1984 yılında kömür madenciliği faaliyetine başladı. Soma Holding’e ait Soma Kömür İşletmeleri, 2009 yılı Eylül ayında Soma Eynez bölgesinde 15
milyon ton kömür rezervinin üretilmesi kontratını Ciner Grubu’ndan
devir alarak yıllık 2.5 milyon ton üretim kapasiteli yeni bir maden
sahası işletimine başladı. Şirket, 5 bini yeraltı olmak üzere 5 bin 550
kişi ile faaliyetlerini sürdürüyor. Kadrosunda 130 civarında mühendis bulunuyor. Soma Grubu’nun internet sitesinde, şirketin ayrıca
inşaat sektöründe de faaliyet gösterdiği belirtilerek, “Soma Grubu,
2010 yılında çok katlı bina, endüstriyel tesisler, konut ve ticari bina
altyapı ve üstyapı inşaat ve taahhüt faaliyetlerinde bulunmak üzere
Soma İnşaat A.Ş.’yi kurmuştur. Spine projesinin ana müteahhitliğini Soma İnşaat üstlenmiş durumdadır. Soma Holding bünyesinde
SOMA FACİASI
45
yaklaşık 6.000 çalışan bulunmaktadır. Grubun en büyük şirketi olan
Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. 2011 yılı ISO 500 listesinde 231. sırada yer almaktadır.” ifadesi yer alıyor.
Maden işletmesinin bazı bölümlerinde tam mekanize bazı bölümlerinde yarı mekanize çalışmaktadır. Çalışma sistemi göçertmeli geri dönümlü sistem olarak planlanmıştır. Ocak en dip derinliği
400 m’dir. Kamuoyunda oluşan 2 km algısı tamamen yanlış olup
Türkiye’nin en derin ocakları Zonguldak Havzası’nda olup 700 m.
civarındadır.
Desandre diye adlandırılan ocak girişlerinde 4857 sayılı iş kanununa göre cevherden bırakılması gerekli topuk bırakılmamıştır veya
bırakılan topuk kısa zamanlı çok para kazandırdığı için işletme sahipleri tarafından üretilmiştir. Bu üretimin hangi şirket tarafından
yaptırıldığı bilirkişi heyeti tarafından ispatlanacaktır. İşletmenin üç
dört kez taşeronlaştırılıp el değiştirmesi bu sıkıntıyı doğurmuştur. Bu
durum olası göçük ihtimalini beraberinde getirmiştir. Kömür damarı
15 m. olan işletme iki dilim halinde kazanılmakta olup her bir dilimde teknolojik şartlar altında max 4.5-5 m. halinde üretilmektedir.
Geri kalan 5 m’nin 2 m’si martapikör yardımıyla kazanıldığını varsayarsak 3 m’lik olan kısım göçük altında kalacaktır. Ve bu kalan
yaklaşık 2 m‘lik kömür damarı Soma bölgesinin yanmaya elverişli
yüksek ranklı kömürden oluştuğunu da varsayarsak büyük tehdit
oluşturmaktadır. Hali hazırda yaşanan iş kazası göçükteki kömürün
yanmasından açığa çıkan CO gazının (sınır değer ocak havasında
50 ppm) göçükte birikip göçük içerisinde tekrar bir göçük olayıyla
üretilmekte olan panodaki ocak havasına karışmasıyla meydana
gelmiştir.
Şirkette kullanıldığı iddia edilen CO maskesi adeta bir süzgeç görevini görmektedir. Ve bu maske %19 O2 seviyesinin altında işe yaramamaktadır. Burada devreye O2 maskesi girmesi gerekirken adet
fiyatının 3600 Lira oluşu ve aynı zamanda maden tüzüğünde yaptırımın bir anda işletmelere ağır gelmemesi için CO maskesi veya O2
maskesi kullanılır ibaresi şirkete ucuz olan CO maskesi kullandırtmaya sevk etmiştir. Aynı zamanda CO maskesinin kullanım ömrü
45 dk’dır. Ocak yangınlarında temiz havanın yangını şiddetlendiren
bir etken olduğunu varsayarsak ocağa temiz hava basılması yitiri46
SOMA RAPORU
len işçi sayısını arttırmıştır. Şu da unutulmamalıdır ki yaşam odaları
tamamen işletme sahibinin inisiyatifine bırakılmıştır.
Yeraltı ocaklarında yapılan denetimlerinde görev alan müfettişlerin
maden mühendislerinden oluşmaması olası bir faciayı doğurmuştur. Şu an gündemde olan ILO yasası tamamen bir gaz alma operasyonu olup 1986 yılında düzenlenmiştir ve hâlihazırda kullanılan
maden kanunundan daha emniyetsiz bir yasadır. Yaşamını yitiren
5 maden mühendisini hesaba katarsak normal şartlarda yeraltında
5 mühendisin olmaması olgusu o an ocakta durumun ters gittiğinin
göstergesidir.
Havza kömürlerinin kendiliğinden yanmaya elverişli oluşu zaman
zaman karşılaşan CO gazı yükselmeleri mühendislerde alışkanlık
yaşatmış ve facia günü alışılmış olay olduğu düşünülmüş faciaya
davetiye çıkarılmıştır. Unutulmamalıdır ki kaza geliyorum der. Trafo
eksproof malzemeden ve yağsız çalışan sistem olduğunu hesaba
katarsak ki bunlar zorunludur trafo yangını tamamen asparagas
bir haber olup kamuoyunda iş cinayetinin makineleştirme operasyonudur. Şu da unutulmamalıdır ki günümüz Türkiye’sinde inşaat
sektöründe yılda 450 maden sektöründe yılda yaklaşık 150 kişi iş
kazasında yaşamını yitirmektedir.
SOMA FACİASI
47
SOMA’NIN YETİM ÇOCUKLARI VE AİLELERE YÖNELİK
DESTEK
(İş Kazaları Sonucunda Yitirilen İnsanların Ailelerine Yaklaşım)
Beden bütünlüğünü, sevilen kişileri, yaşam ve değer sistemlerini
ciddi biçimde tehdit içeren olağan dışı her türlü olay travmadır. Depremler, sel felaketleri, maden kazaları ve benzeri olaylarda meydana gelen travmatik yaşantılar bunlara birer örnektir. Ani oluşan,
yoğun ve fazla olan kayıplar, sadece aileler için değil, bütün toplum
için travma niteliği taşıyan şeylerdir. Ciddi izler bırakabilir.
Soma’daki ailelerin durumu açısından baktığımızda ise normal günlük yaşam rutinleri içinde, bir anda yoğun bir kayıp yaşandığında,
gelecekle ilgili kaygı, belirsizlik ve bilinmezlik içinde giden bir kaos
oluşmuştur. Tabi ki önce birtakım inkâr durumları, şoklar, kabullenememe hali gündeme gelebilir. Bekleyiş sürecinin ilk başında,
herkesin şaşkın davranmasını da açıklayabiliriz. Sonrasındaki aşamalarda yavaş yavaş çökkünlükler, mutsuzluklar, üzüntü, matem
havası; arkasından gelen öfke patlamaları, bunlar hep dönem dönem yaşanacak olan şeylerdir.
Öfkeli ve suçlayıcı tavırlar, daha sonrasında, zamanla ve yaraların
sarılmasıyla bilirlikte gelişebilecek bir kabullenme yaşanır. Ancak
tabi ki var olan durum içinde, insanların bunu kabullenme süreciSOMA’NIN YETİM ÇOCUKLARI VE AİLELERE YÖNELİK DESTEK
49
ni, yani gelecekte kendilerinde iz bırakmayacak bir biçimde atlatmaları için de soru işaretlerinin, belirsizliklerin, varsa sorumluların
hepsinin net bir şekilde ortaya çıkması, herkesin bir şekilde durumu
düzgünce görmesinin sağlanması gerekmektedir. Çünkü burada da
görüyoruz ki zaten maden işçileri, kendi içlerinde bir şekilde çok
zor bir mesleği yapmak zorundalar. Yani kimse ‘Ben ilerde maden
işçisi olacağım.’ diye ideal haline getirmiyor. Bu ailelere, öncelikle
var olan kazanın net bir açıklaması, durumun değerlendirilmesinin
ciddiyetle yapılacağının güvencesi verilmelidir. Buna göre de varsa
suçluların veya ihmallerin, bu yaşananların karşılığını, en doğru biçimde alacağını görebilmek lazım. Yani onların yanında olduklarını
yöneticilerin ve diğer halkın da hissettirebilmesi önemlidir.
Bu acı hepimiz için geçerli bir acı ama yakınları olan insanlar için
bu durum çok daha farklı bir boyuttadır. Bütün bu ailelere de psikolojik desteğin verilmesi çok önemli. Daha kolay atlatabilmeleri için;
yoksa unutturalım üstünü kapatalım, hayat devam ediyor demek
değildir. Çünkü belli bir zaman gerekecek matemle ilgili ama önce
dediğimiz gibi düşünsel olarak kafalarını rahatlatacak, önlerini daha
net görebilecek, olayla ilgili kendi gelecekleriyle ilgili tabloların çizilmesi gerekiyor.
Toplum, üstüne düşen görevi güzel bir şekilde yapıyor, desteğini
gösteriyor. Onların yanında olduklarını ve onları anladıklarını hissettirmek şeklinde güzel bir yaklaşım oluyor. Bunun dışında tabi ki
halkın yapacağı bir diğer şey, bu konuya bütün millet olarak duyarlı
olduğumuzu, hepimizin belli açıklamalar veya iş sağlığı-işçi sağlığı
ile ilgili desteğe ihtiyacımız olduğunu ifade edebilme özgürlüğünü
ele geçirmektir.
Bu durumda kayıp yaşayan, yaşamayan herkesin değerli olduğunu
hissettirmek çok önemlidir. Bu insanların ‘Kayıplardan sonra yaşam
standartları ne olacak’ anlamında da yolları çizilmeli. Çünkü bizim
ülkede vaatler çok oluyor, halktan da çok şey bekleniyor. ‘Birileri
ona yardım etsin.’ görüşü hakim. Ama öyle değil, bu kadar basit değil. Daha kalıcı, radikal daha emin adımlarla gidebilecek bir sistemin
de oluşturulması gerekiyor. Travmayı en hafif şekilde atlatabilmeleri
için, daha profesyonel ellerde bu insanların tedavi edilmesi gerekiyor. Özellikle madenden sağ kurtulan kişilerin psikiyatrik destek
50
SOMA RAPORU
gruplarının oluşturulup bir şekilde daha profesyonel bir yaklaşımla
bu bekleme sürecini geçirmeleri sağlanmalıdır.
En yapılmayacak şey ise hiçbir şey olmamış gibi davranmak sıradanlaştırmak, üstünü kapama gayreti… Bunlar, sadece oradakileri
değil bütün toplum kesimlerinde benzer travmatik süreçlerin çok
daha uzamasına yol açacak sebeplerdir.
Bir parça alternatif oluşturamamaktan, bir parça ekonomik zorluklardan, oradaki iş sektörünün en fazla bu alanda olmasından
kaynaklanan bir durumdur. Durum böyle olunca, insanların bu yaşantı içinde hayattan bekledikleri fazla değil. Kendilerine çok değer
vermelerini de bekleyemezsin. Çünkü canını riske atarak olumsuz
birtakım ortamlarda çalışma durumunda kalabiliyorlar. Artık kabul
etmeliyiz ki, işçi sağlığı, iş sağlı ile ilgili çok iyi noktalarda değiliz.
Kişi yas sürecini tamamlayabilmelidir. Başlarda kaybı kabullenmeme, isyan, bazen kaybı reddetme yaşanır. Yoğun üzüntü, çaresizlik,
kızgınlık ve öfke sık yaşanan duygulardır. Zamanla kaybın yaşamın
kabullenilmesi gereken doğal bir parçası olduğu hissi hâkim olur.
Yas sürecinde yaşananları kişinin çaresizlik içinde başvurduğu savunma mekanizmaları olarak görebiliriz. Bunlar kişiye göre değişiklikler gösterebilir. Örneğin, bazen kişi yasın doğal davranış ve
duygularından kaçınmaya çalışır. Komik fıkralar bile anlatabilir. Bu
kişilerin zamanla normal yaşamdan uzaklaştıklarını ve uyku bozuklukları, iştahla ilgili sorunlar, bazen alkol ve madde kullanımı gibi
değişik psikolojik sorunlar yaşadıklarını görebiliriz.
Bu konuda özellikle yakınlara ve arkadaşlara çok iş düşer. Her şeyden önce günlük rutin yaşamın sürmesine özen göstermek gerekir.
Paylaşmanın engellenmemesi, iyi-kötü anıların gündeme gelmesi
ve kişinin etrafındaki kişilere anlatması önemlidir. Kaybedilen kişiyi
hatırlatan durumlardan örneğin; fotoğraflar, cenaze, mezar ziyaretleri, ölüm yıldönümleri, ölenin sevdiği bir giysiyi hatıra olarak saklamak veya giymek gibi davranışlar acının giderek azalmasına ve
yasın doğal seyrini izlemesine yardımcı olacaktır. Kaybı hatırlatan
durumlar ve uyarıcılardan uzak durmaya çalışmak, anlaşılabilir doğal bir savunma mekanizması olarak görülse de sürecin ve acının
sürekli hale gelmesine neden olacaktır. Kişinin acıyı azaltmak için
SOMA’NIN YETİM ÇOCUKLARI VE AİLELERE YÖNELİK DESTEK
51
başvurduğu çarenin kendisi, acının devam etmesine neden olan bir
faktör haline gelir.
İnsanlar devletin ve lokal otoritenin (Valilik, Kaymakam, Belediye)
“elinden geleni” yaptığını, ihmal edilmediğini, “terk edilmediğini”
görmek ister. Mağdurlar, yasal sürecin işlediğini ve varsa sorumlulardan “hesap sorulduğunu” görmek ister. Bu kızgınlık ve öfkenin
tırmanmasına engel olan en önemli etkendir. Travmaya erken müdahaledir. Yapılan erken müdahaleler kişileri daha sonra gelişecek
TSSB’den (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) koruyacaktır.
Soma’da yaşananlardan birinci derecede etkilenenlerin sayısının
yaklaşık 5.000 kişi. Tüm etkilenenler ise 10.000 civarındadır. Psikolojik destek için geç kalınmaması gerekir. Hiçbir şey yapılmasa
bir yıl içinde TSSB tanısı alabilecek 3000-5000 kişi olacağını söyleyebiliriz. Kilis Göçmen Kampı’nda insanlar yaklaşık 1.5 yıldır güvenli bir ortamda yaşadıkları halde TSSB oranı yüzde 65 idi. Bu
oran 1999 depreminde %60 idi. Soma’daki mağdurların binlercesi
üçüncü aydan itibaren artık TSSB tanısı alacaktır. Eğer profesyonel
bir müdahalede bulunulmazsa maalesef çok uzun yıllar bu durum
kalıcı olacak ve ek ruhsal sorunlar geliştireceklerdir. Bu nedenle Soma’da uzun zaman faaliyette bulunacak bir çalışmanın yapılması
gerekecektir.
SOMA’DAKİ ÇOCUKLAR VE TRAVMA
Yaşanan olaylar yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de bazı
riskler teşkil ediyor. Bu dönemde çocuklar, küçük yaşlarda normal
olan parmak emme, altını ıslatma gibi davranışlara geri dönebilir.
Kâbuslar görebilir, yalnız yatmaktan korkabilir. Okul başarıları etkilenebilir. Daha sık öfke nöbeti gösterebilir ya da içlerine kapanıp
yalnız kalmak isteyebilirler.
Aynı şekilde kolay şaşırma, kaygılı görünme, kontrol edilemeyen
saldırganlık, uyku sorunları, hayvanlardan korkma, doğa olaylarından ve yabancılardan korkma, huysuzluk ve hareketlilik, konuşma
problemleri, çevreyle ilişkilerde tutukluk ve ürkeklik, travmayla ilgili
tekrarlanan oyunlar, hayal ve gerçeği karıştırma, ağrılar, kendini
suçlu veya çaresiz hissetme, gelecek hakkında olumsuz yargılar,
kendini suçlu ve çaresiz hissetme, tepkilerinin anormal olup olma52
SOMA RAPORU
dığını merak etme, risk alma veya aşırı davranışlar sergileme, iştah
ve uyku sorunları, günlük etkinliklere karşı ilgi kaybı, okul sorunları,
travmatik yaşantıdan sonra almak zorunda kaldıkları sorumluluklar
nedeniyle yetişkinliğe erken girme, ana-babalarla çatışma ve tartışmaların artması şeklinde olabilir.
Peki, böyle bir durumda aileler çocuklar için neler yapabilir?
Aileler çocuklarla daha fazla zaman geçirmelidir.
Çocuklar bu durumda anne yahut babadan ayrılmak istemeyebilir,
sık sık ellerini tutmak, kucaklarına gelmek, sarılmak isteyebilir. Bu
nedenle ebeveynler, anlayışlı davranmalı, onlara dokunmalı, fiziksel temas kurmalı ve güvende olduklarını hissettirmeliler.
Gerginliklerini azaltmak için yaşadıklarını ve duygularını resme dökmeleri sağlanabilir.
Aileler ve öğretmenler çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine daha da çok izin ve olanak vermeliler, onları desteklemeli
ve yüreklendirmeliler.
Sorularını doğru ve anlayabilecekleri şekilde cevaplamak önemlidir.
Yetişkinler sık sık onların korkularını ve kaygılarını anladıklarını ve
onları sevdiklerini hissettirmelidir.
Uyku, yemek, oyun gibi faaliyetlerin aynı rutinde devam etmesi
önemlidir. Böylece hayatın normale dönmekte olduğu duygusunu
vermek kolaylaşır.
Bu dönemde mutlaka okula destek için gönderilmiş uzmanlar olacaktır. Aileler bölgelerine gelen bu uzmanlarla görüşmekten çekinmemeliler.
Çocukların bütün sorularına bilgileriniz doğrultusunda açık, anlaşılır
ve doğru bilgiler verilmeli, korumak adına yalan söylenmemeli, size
olan güveni sarsılmamalı, çocuklarla yumuşak bir sesle konuşulmalı, çevredeki işitsel ve görsel uyaranlar azaltılmalı, oyun oynamasına izin verilmelidir.
Okul öncesi çocuklara güven verilmeli, boyama faaliyetleri ve oyun
hamuruyla kendilerini ifade etme fırsatı tanınmalıdır.
SOMA’DAKİ ÇOCUKLAR VE TRAVMA
53
Okul çağı çocukların ders başarıları odaklanma sorunları nedeniyle
düşebilir, onlara zaman tanınmalı, oyun ihtiyaçları unutulmamalı,
ufak sorumluluklar verilmeli, olası travmalardan korunma öğretilmeli, konuşmaya teşvik edilmeli fakat konuşmaları için ısrar edilmemeli veya zorlanmamalı, belirtilere karşı dikkatli olunmalı, gerekli
durumlarda okul rehber öğretmeninden destek istenmelidir.
Ergenlerin bütün sorularına bilgileri doğrultusunda açık, anlaşılır ve
doğru yanıtlar verilmeli, korumak adına farklı bilgi verilmemeli, onların güvenlerini sarsmamalı, aile ve arkadaşlarıyla duygularını paylaşmalarına ve ifade etmelerine yardımcı olunmalı, hoşgörü ve destek
gösterilmeli, alabileceği risklere yönelik dikkatli olunmalı, gündelik
faaliyetlere katılmaları ve spor yapmaları teşvik edilmelidir.
Travma sonrası aile yapısı ve roller değişebilir, aile üyeleri kendilerini birbirinden uzaklaşmış hissedebilir, bu olay üzerine konuşmakta
güçlük çekilebilir ve kaçınabilirler, aile içinde tartışmalar ve anlaşmazlıklar ortaya çıkabilir, çocuklar daha fazla ilgi ve destek ihtiyacı
duyabilir, güven ihtiyacı artabilir, küçük yaştaki çocuklar bu olaylardan sonra huysuzlaşabilir.
En sevgi dolu ailelerde bile aile üyelerinin travmatik yaşantılar yüzünden zaman zaman kendilerini tükenmiş ya da duygusal olarak
bitmiş hissedebileceğine dikkat çekilerek, böyle zamanlarda sabırlı
olunması ve olumlu yaşantıların vurgulanması iyi olacaktır.
SOMA FACİASINDA HAYATINI KAYBEDEN KARDEŞLERİMİZİN GERİDE KALAN ÇOCUK VE AİLELERİNE YAPILABİLECEK
SAĞLIK, SOSYAL VE EKONOMİK DESTEK PROJE ÇALIŞMALARI
1. Psikolojik destek çalışmaları(Grup terapileri, bireysel çalışmalar;
psikologlar-din görevlileri tarafından)
2. Vefat edenler için hatim ve dua programları (Diyanet-STK’lar)
3. Öksüz-yetim projesinin başlatılması (Tanıtım ile tüm vatandaşlar)
4. Kardeş aile uygulamaları (Tanıtım ile tüm vatandaşlar)
5. Mesleki edindirme kurslarının açılması (Halk Eğitim Merkezleri,
STK’lar, meslek odaları)
54
SOMA RAPORU
6. Çocuklar için hali hazırdaki kreşlerden ücretsiz olarak faydalandırılmaları (Devlet imkânları ile)
7. MEB’de okuyan çocuklara eğitim süresince burs sağlanması
(Devlet imkânları ile)
*(Psikiyatri Uzmanı Dr. Arzugül Kanra Pektaş, EMDR Derneği Başkanı Emre
Konuk, Hüseyin Reel -ASPB’de İdareci, Yrd. Doç. Dr. İrem Akduman ve Uzman
Psikolog İbrahim Eke’nin görüş ve önerilerinden derlenmiştir)
SOMA’DAKİ ÇOCUKLAR VE TRAVMA
55
Faaliyet kodu
5
25
13
24
41
23
10
43
49
22
Sıralama
56
SOMA RAPORU
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
Kauçuk ve Plastik Ürünler İmalatı
Kara Taşıma ve Boru Hattı Taşıma
Özel İnşaat Faaliyetleri
Gıda Ürünleri İmalatı
Metalik Olmayan Ürünler İmalatı
Bina İnşaatı
Ana Metal Sanayi
Tekstil Ürünleri İmalatı
Fabrik.Metal Ürün.(Mak.Tec.Har)
Kömür ve Linyit Çıkartılması
Faaliyet grupları (Nace
sınıflamasına göre)
2,146
2,473
2,705
2,243
3,484
4,467
4,884
3,987
6,851
8,828
Erkek
Male
0
165
76
45
729
249
44
54
1,14
194
Kadın
Female
İş kazası sayısı
2,311
2,549
2,75
2,972
3,733
4,511
4,938
5,127
7,045
8,828
Toplam
Total
2
72
63
13
21
126
10
18
25
20
Erkek
Male
Kadın
Female
0
1
0
0
1
1
0
0
0
0
Ölüm Sayısı
2012
2 170,217
73 611,112
63 448,149
13 408,568
22 202,306
127 1.026.433
10 164,795
18 430,213
25 357,841
20 50,949
Toplam
Total
Sigortalı
Sayısı
SOMA’DAKİ ÇOCUKLAR VE TRAVMA
57
Faaliyet kodu
5
25
24
23
41
13
10
49
28
43
Sıralama
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
KÖMÜR VE LİNYİT ÇIKARTILMASI
FABRİK.METAL ÜRÜN.(MAK.TEC.HAR)
ANA METAL SANAYİ
METALİK OLMAYAN ÜRÜNLER İMA.
BİNA İNŞAATI
TEKSTİL ÜRÜNLERİ İMALATI
GIDA ÜRÜNLERİ İMALATI
KARA TAŞIMA.VE BORU HATTI TAŞIMA.
MAKİNE VE EKİPMAN İMALATI
ÖZEL İNŞAAT FAALİYETLERİ
Faaliyet grupları (Nace sınıflamasına
göre)
Erkek
Kadın
Toplam
Male
Female
Total
9,211
6
9,217
7,126
142
7,268
5,224
48
5,272
4,037
203
4,24
3,792
44
3,836
2,542
697
3,239
2,037
553
2,59
2,299
64
2,363
2,155
63
2,218
2,167
28
2,195
İş kazası sayısı
Erkek
Kadın
Toplam
Male
Female
Total
55
0
55
72
0
72
17
1
18
39
0
39
304
0
304
17
5
22
41
1
42
193
1
194
20
0
20
148
0
148
Ölüm Sayısı
51,662
357,757
158,175
193,899
935
392,55
379,772
561,331
169,667
404,703
2011
Sigortalı
Sayısı
Faaliyet kodu
5
25
24
23
13
41
10
49
28
22
Sıralama
58
SOMA RAPORU
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
KÖMÜR VE LİNYİT ÇIKARTILMASI
FABRİK.METAL ÜRÜN.(MAK.TEC.HAR)
ANA METAL SANAYİ
METALİK OLMAYAN ÜRÜNLER İMA.
TEKSTİL ÜRÜNLERİ İMALATI
BİNA İNŞAATI
GIDA ÜRÜNLERİ İMALATI
KARA TAŞIMA.VE BORU HATTI TAŞIMA.
MAKİNE VE EKİPMAN İMALATI
KAUÇUK VE PLASTİK ÜRÜNLER İM.
Faaliyet grupları (Nace sınıflamasına
göre)
8,139
6,805
4,591
3,701
2,756
3,023
1,954
2,161
1,935
1,779
Erkek
Male
11
113
30
160
718
33
468
45
46
124
Kadın
Female
İş kazası sayısı
8,15
6,918
4,621
3,861
3,474
3,056
2,422
2,206
1,981
1,903
Toplam
Total
86
43
23
37
15
264
21
133
17
2
Erkek
Male
Kadın
Female
0
0
1
0
1
0
2
0
0
1
Ölüm Sayısı
86
43
24
37
16
264
23
133
17
3
Toplam
Total
50,143
323,651
145,014
178,04
356
818,926
357,682
496,744
153,929
143,309
2010
Sigortalı
Sayısı
SOMA’DAKİ ÇOCUKLAR VE TRAVMA
59
Faaliyet kodu
5
25
24
23
13
41
10
49
28
22
Sıralama
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
KÖMÜR VE LİNYİT ÇIKARTILMASI
FABRİK.METAL ÜRÜN.(MAK.TEC.HAR)
ANA METAL SANAYİ
METALİK OLMAYAN ÜRÜNLER İMA.
TEKSTİL ÜRÜNLERİ İMALATI
BİNA İNŞAATI
GIDA ÜRÜNLERİ İMALATI
KARA TAŞIMA.VE BORU HATTI TAŞIMA.
MAKİNE VE EKİPMAN İMALATI
KAUÇUK VE PLASTİK ÜRÜNLER İM.
Faaliyet grupları (Nace sınıflamasına
göre)
8,139
6,805
4,591
3,701
2,756
3,023
1,954
2,161
1,935
1,779
Erkek
Male
11
113
30
160
718
33
468
45
46
124
Kadın
Female
İş kazası sayısı
8,15
6,918
4,621
3,861
3,474
3,056
2,422
2,206
1,981
1,903
Toplam
Total
86
43
23
37
15
264
21
133
17
2
Erkek
Male
Kadın
Female
0
0
1
0
1
0
2
0
0
1
Ölüm Sayısı
86
43
24
37
16
264
23
133
17
3
Toplam
Total
50,143
323,651
145,014
178,04
356
818,926
357,682
496,744
153,929
143,309
2009
Sigortalı
Sayısı
Faaliyet kodu
25
5
42
28
24
41
13
23
27
49
Sıralama
60
SOMA RAPORU
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
FABRİK.METAL ÜRÜN.(MAK.TEC.HAR)
KÖMÜR VE LİNYİT ÇIKARTILMASI
BİNA DIŞI YAPILARIN İNŞAATI
MAKİNE VE EKİPMAN İMALATI
ANA METAL SANAYİ
BİNA İNŞAATI
TEKSTİL ÜRÜNLERİ İMALATI
METALİK OLMAYAN ÜRÜNLER İMA.
ELEKTRİKLİ TECHİZAT İMALATI
KARA TAŞIMA.VE BORU HATTI TAŞIMA.
Faaliyet grupları (Nace sınıflamasına
göre)
88
11
32
90
14
3,476
530
145
91
40
Erkek
Male
6,883
5,717
4,518
4,101
4,015
21
3,111
3,359
2,112
1,934
Kadın
Female
İş kazası sayısı
6,971
5,728
4,55
4,191
4,029
3,497
3,641
3,504
2,203
1,974
Toplam
Total
Erkek
Male
0
0
0
0
1
0
1
1
0
1
34
30
231
11
18
0
8
23
14
110
Kadın
Female
Ölüm Sayısı
34
30
231
11
19
0
9
24
14
111
Toplam
Total
354,262
49,487
255,521
153,118
118
702,389
336,353
168,747
82,748
381,797
2008
Sigortalı
Sayısı
Notlar:
Download

Soma Raporu - Anadolu Gençlik Derneği