TARiHiN iZiNDE
-2-
TÜRK İSLAM TARİHİ
KÜLTÜR VE MEDENİYETİ
TOPLULUĞU
ADINA SAHİBİ
HÜSEYİN AKYÜZ
AKADEMİK DANIŞMAN:
YRD. DOÇ. DR. İSMAİL CANSIZ
EDİTÖR:
HÜSEYİN AKYÜZ
YAYIN KURULU:
HÜSEYİN AKYÜZ
ERDİ YILDIZ
ELİF POLAT
HİLAL ÖZ
MURAT ARMAĞAN
GAMZE AYVALI
DERGİ TASARIM:
HÜSEYİN AKYÜZ-MURAT ARMAĞAN
İLETİŞİM:
GAZİ ÜNİVERSİTESİ
GAZİ EĞİTİM FAKÜLTESİ
www.tit.gazi.edu.tr.
İÇİNDEKİLER
“Prof. Dr. Emin KURU”
ile Söyleşi
“Enver Paşa ve Yazısı”
Hüseyin Akyüz
Kültür Duraklarımız
“EDİRNE”
Hilal Öz
“Biri Noel Baba mı
Dedi”
Erdi Yıldız
“İslam Dünyasında
Astronomi Tutkusu”
Murat Armağan
“Dostun Vedası”
Elif Polat
YOLA ÇIKARKEN
Topluluğumuz; onca ders ve sınavların arasında büyük
fedakârlıklarla, dergimizin II. sayısını çıkarmayı başarmış bulunuyor.
Bu başarıları sebebiyle yazı ve dizayn kadromuzu kutluyor,
gösterdikleri özveriden dolayı da kendilerini tebrik ediyorum.
II. Sayımızda Hüseyin AKYÜZ “Enver Paşa ve Yazısı”, Hilal
ÖZ “Kültür Duraklarımız Edirne’”, Erdi YILDIZ “Biri Noel Baba mı
Dedi?”, Murat ARMAĞAN “Ġslam Dünyasında Astronomi Tutkusu”,
Elif POLAT “Dostun Vedası”, Gamze Ayvalı “ Padişah ile Fakir
Derviş” ve birçok bilgi bulacaksınız. Gene bu sayımızda da,
Topluluklardan sorumlu Rektör Danışmanımız Prof. Dr. Emin KURU
ile yapılmış bir röportajı bulacaksınız.
Dergimiz, bütün Öğrenci Topluluklarına örnek olmuştur.
Diğer topluluklar dergimize bakarak gayrete gelmişler ve onlar da bu
konuda çalışmalara başlamışlardır. Bu yönümüzle ayrı bir haz
duyuyor, örnek teşkil etmekle iftihar ediyor, kardeş topluluklarımızın
da aynı başarıları göstermesini temenni ediyoruz.
Bundan sonraki sayılarımızda, topluluğumuzun yaptığı ya da
yapacağı faaliyetleri de bulacaksınız. Özellikle II. yarıyılda
yapacağımız etkinlikler, hepinizin seveceği, yapılmasından memnun
olacağınız sosyal, bilimsel ve kültürel faaliyetler olacak. Takip
etmenizde, çok faydalar göreceğinizi umuyorum.
Diğer sayılarımızda görüşmek umut ve dileklerimle…
Y.Doç.Dr. İsmail CANSIZ
TOPLULUK AKADEMİK DANIŞMANI
TARiHiN iZiNDE
Türk İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti Topluluğu olarak geçmişimize
ilişkin maddi ve manevi varlıklarımızın yaşadığı bu coğrafyada Türk İslam
kültür ve medeniyetinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve öğrencilik
yıllarımızda bulduğumuz bu fırsatları değerlendirip kendimizi en iyi şekilde
yetiştirebilmeyi amaç edinmiş ve bu uğurda siz sevgili öğrenci
kardeşlerimizle beraber el ele vererek yolumuzda emin ve kararlı adımlarla
ilerlemeye devam ediyoruz.
Bugün Topluluk olarak “Tarihin İzinde” e dergimizin II. sayısını
çıkarmanın gurur ve mutluluğunu yaşıyoruz. Öncelikle bizlere verdiği
desteklerinden dolayı başta Rektörümüz Prof. Dr. Süleyman BÜYÜKBERBER
ve Öğrenci topluluklarından sorumlu Rektör Danışmanımız Prof. Dr. Emin
KURU ve topluluk olmak üzere dergimizin yapımında emeği geçen herkese
özellikle teşekkür ediyoruz.
Dönem içerisinde Prof.Dr. Mustafa Aşkar’ın anlatımıyla “Mevlana”,
araştırmacı yazar Talha Uğurluel’in konuşmacı olduğu “Muhteşem
Süleyman”, Dr. Mustafa Tatçı’nın anlatımıyla “Bizim Yunus” konferanslarını
gerçekleştirdik. II. yarıyılda da yine bir dizi halinde gerçekleştireceğimiz
konferansların yanı sıra kültür gezilerimiz ve yayın hayatına hız kesmeden
devam eden “Tarihin İzinde” e dergimiz ile karşınızda olacağız.
Güçlü kadromuz ve kararlılığımız ile hedeflerimizi gerçekleştirmeye
devam edecek ve yeni sayılarımızla karşınızda olacağız.
Selam ve sevgilerle…
Hüseyin AKYÜZ
TOPLULUK ÖĞRENCİ BAŞKANI
TARiHTE BU AY
26 OCAK 1556
Hindistan’daki büyük Gurganiyye (Babürler 1526-1853) Devletinin hükümdarı
Babür Şahın oğlu Hümayun Şah vefat etti. Hümayun Şah başarılı bir devlet adamı ve
komutan olmasının yanı sıra içinde Türkçe ve Farsça şiirlerin yer aldığı bir divan
yazmıştır. Onun adına yapılan “hümayun Şah türbesi” bugün Delhi’dedir.
2 OCAK 1691
Sultan
İkinci Süleyman Han
döneminde Mısır Çarşısı yanmış ve
milyonlarca
altın
değerindeki
eşyalar kül olmuştur. Yangının
şiddetinden dolayı günlerce çarşıya
girilememiş ancak söndürüldükten
sonra kısa zaman içerisinde tamir
ve ihya edilmiştir.
4 OCAK 1517
Yavuz
Sultan Selim kumandasındaki
Osmanlı Ordusu Tih (Sina) sahrasına
girdiler. Bu sahradan daha önce
Asurîler, İranlılar ve Hz. Ömer (r.a.)
Mısır2ı fethetmek için geçmişti. Dünya
tarihinde ordusuyla beraber bu sahrayı
geçtiği rivayet edilen iki hükümdar
vardır. Bunlardan birincisi; M.Ö. 552
yılında İran Şahı Kambiz, diğeri ise yine
m.ö. 332 yılında Makedonya Kralı
İskender’dir. Bunlardan sonra bu
sahrayı ordusuyla beraber geçip Mısır’ı
fetheden hükümdar Yavuz Sultan Selim
olmuştur.
17 OCAK 1785
Galata Tünelinde(Galata ve Beyoğlu
Beyninde) Tahte’l Arz Demiryolu
açıldı. Kurban Bayramının ilk gününde
gerçekleşen açılışta dönemin tüm
nazırları, Şehremini Kadri Bey,
Beyoğlu
Mutasarrıfı,
Galata
Kaymakamı ve yabancı temsilciler
hazır bulundu. Tren seyahatinde ilk
uygulanan ücret 10 para idi.
6 OCAK 1838
Samuel
Morse kendi geliştirdiği ve
Morse Alfabesini ilan etti. Bu alfabeyi
yardımcısı Alfred Vail ile birlikte
telgraf haberleşmesinde kullanmak
üzere geliştirmişlerdir. Geliştirilen bu
alfabe ve sistem kısa ve uzun sinyaller
kullanarak haberleşmeyi sağlayan ilk
sistemdir.
Bu sayımız için Rektör Danışmanı ve üniversitemizin bünyesinde
bulunan topluluklardan sorumlu danışman hocamız “Prof. Dr. Emin
Kuru” ile röportaj yaptık. Bizlere gösterdiği bu ilgiden dolayı
hocamıza Teşekkürlerimizi sunuyoruz…
1-) Sayın Emin Hocam öncelikle sizi daha yakından tanımak istiyoruz. “Emin Kuru”
kimdir, neler yapar kısaca bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
E.K: Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden mezun oldum. Yüksek Lisans ve doktoramı
burada tamamladım. İki yıldır üniversitemizde öğrenci topluluklarından sorumlu rektör
danışmanlığı görevini yürütmekteyim. Çoğu öğrencinin bildiği gibi Sinopluyum.
2-) Hocam yürüttüğünüz bu görev neticesinde öğrencilerle sürekli iç içesiniz. Peki bu
süreçte sizi kızdıran, yoran ya da pes dedirtecek tarzda bir olayla karşılaştınız mı?
E.K: Bu görev üstlendiğim günden beri öğrencilerimizle yüz yüze görüşmeler yaptım.
Tabi kitlesel bir davranış değişikliği yapmak oldukça zor ve yorulduğum anlar oldu.
Ancak kızacak bir olay yaşamadım.
3-) Okulumuzda öğrencilerle iletişimini sağlıklı bir şekilde yürüten nadir hocalarımızdan birisi
de sizsiniz, öğrencilerle aranızdaki bu iletişim ortamını nasıl kurdunuz?
E.K: Çocukları çok severim. Çünkü onlar bizim güvencemiz ve bu ülkenin geleceğidir.
Varlığına çok güvendiğim gençlikle güven ve sevgi ortamını kurmak çok kolay oluyor. Benim
çalışma alanım sosyal psikoloji, liderlik, program geliştirme vb. alanlar bütün bu disiplinler
de gençlikle doğrudan ilişkili olduğu için bana çok yardımcı oluyorlar.
4-) Hocam bildiğiniz gibi her üniversitenin bir sloganı vardır ve bu yıl üniversitemizin sloganı
‘’Gazi Gelecektir.’’ Bu sloganda biz öğrenci topluluklarına düşen görevler nelerdir?
E.K: Siz öğrenci toplulukları olarak beraberce topluluğunuzun hedeflerini gerçekleştirmek için
ilmi disiplinleri birbirleri ile ilişkilendirerek, orijinal yeni düşünceler, yeni fikirler ve yeni
etkinlikleri yapmanın yani başarmanın, sonrada başarıyı beraberce paylaşmanın hazzını
yaşayacaksınız. Bu etkinlikler ulusal ve uluslararası düzeyde olacak. Böylece hem kendi
okulunuzda hem ulusal hem de uluslararası düzeylerde sosyal çevre edinme ve aynı
zamanda sorumluluk sahibi olan, araştıran geliştiren ve bunları geleceğe taşıyacak olan birer
bireyler olmanızı sağlarken; kurulan bu topluluklar sistemi ile hem ulusal hemde uluslar arası
alanda önce Gazi Üniversitesi’ni sonrada ülkenizi temsil etme gibi onurlu bir yaşantının
bilincinde olmanızı tavsiye ederim.
5-)
Peki Hocam, bu toplulukların kurulma amacını ve bu toplulukların biz öğrencilere
katacaklarından bu yapının başındaki kişi olarak ulaşmak istediğiniz hedefler nelerdir?
E.K: Öğrenci toplulukları, dünyada ileri gitmiş bütün ülkelerde yüksek öğretim mevzuatına göre var
olan; sosyalleştirici, ilmi disiplinleri derinlemesine araştıran, multidisipliner anlayışı topluluklar arası
ilişkiyi de yansıtabilen disipline edilmiş, amaçları belirlenmiş, sosyal, kültürel ve beceri
faaliyetlerinin yapıldığı organize bir örgüt yapısı olan faaliyetlerdir. Bu topluluklar üniversal bilginin
önce kendi aralarında sonra üniversite bünyesinde, sonrada bütün dünya üniversiteleri ile paylaşma
becerisini gösterme hedeflerine yönelmelidir. Çünkü bu yöneliş örgencilerimizde bilişsel, duyuşsal
ve psikomotor alanda çok ciddi kazanımlar sağlamaktadır. Yeni yapılanma anlayışımız Gazi
Üniversitesi’nin bir kampüs Üniversite olmama şartlarından kaynaklanan, telafi edici şeffaf bilişim
teknolojisini son limitine kadar kullanmayı gerektiren, hızlı bir iletişim ağı olan, birçok dilde hem
Türkiye’ye hem de dünyaya açık bir yapıdır. Bu toplulukların bünyesinde faaliyet gösteren akademik
danışmanlarımız ve topluluk yönetim kurulları çağın gerektirdiği niteliklerle donanmak zorundalar;
çünkü bu topluluk yapısı önce aktif bir akademik danışmanı ve farklı niteliklere sahip bir yönetim
kurulu üyelerini gerektirmektedir. Bu farklı yapılardaki insanların en önemli özelikleri hedef
koyabilen, koyduğu hedefleri ulusal ve uluslar arası paydaş kurumlarla ilişkilendirebilen, zamanı
planlayabilen, analitik düşünmeyi öne çıkaran cağın ve geleceğin gerektirdiği insan profilinin
yetişmesini hedef almıştır. Geçen sene başladığımız öğrenci topluluklarını yeniden yapılandırma
anlayışımız dönem sonu yaklaşırken meyvelerini vermeye başladı. Pasif yapılanmadan aktif,
denetlenebilir bir yapı olarak yeniden düzenlediğimiz bu yapılanma okulumuzda sosyal barış,
dayanışma ve işbirliğini öne çıkarmıştır. Eğitim-öğretim yılımıza baktığımız zaman Türkiye’nin bu
bakımdan en huzurlu üniversitesi olduğunu da söyleyebiliriz. Orta Doğu gibi başka üniversitelerde
devlet yönetenlere tavır konulurken Gazi Üniversitesi’ndeki topluluklara mensup örgütlü öğrenci
yapısı örnek gençlik davranışlarını sergilemiştir. Gene bu toklulukların yeniden yapılandırma
sonuçları 15’e yakın topluluğumuzu uluslararası faaliyetlerin muhatabı yaparken, yeni buluş ve
icatlara yönelerek görsel ve yazılı medyada gündem belirlemiştir. Tamamen Gazi Üniversitesine has
olan bu yapılandırma kalabalıklar yerine, birilerinin düşündüğü beyni tembelleştiren değil,
beraberce ortak aklı öne çıkaran ve beyin fırtınasını özgürce yapabilen, öz güveni yüksek çağın
arkasından değil önünden gitmeyi hedef almış bir yapıya Gazi Üniversitesi öğrencileri sahip
olmuştur. 2013- 2014 eğitim-öğretim yılı için BAP projelerinden 500 bin TL gibi bir bütçenin öğrenci
topluluklarına ayrılması bu yapılanmayı daha da anlamlı kılmıştır. Bu bakımdan örgencilerimiz
şanslıdır diyebilirim.
6-) Hocam toplulukları bugün bulundukları
noktaya getirirken en büyük zorluğu nerede
yaşadınız
ve bugün
geriye dönüp
baktığınızda toplulukların geldiği nokta
hakkında neler söylersiniz?
E.K: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki
toplulukların
hantal
yapısı
öğrenci
davranışlarını da etkilemiş. Kitlesel davranış
değişikliğinde başarılı olmak oldukça zor ve
yorucu bir süreç tabi ki; baktığınız zaman
tamamen bilişim teknolojisini kullanmayı
gerektiren bu yapı gerek tasarlanma aşaması
gerekse
öğrencilerin
ve
danışman
hocalarının motivasyon süreci yorucu oldu.
Yaklaşık 7000’e yakın kişi ile yüz yüze
görüşüp davranış değişikliği isteyeceksiniz
ancak sizin hiç bir yaptırımınız yok, ikna
edeceksiniz ve motive edeceksiniz. Bu süreç
zor benim için oldukça zor ve yorucu geçti.
Ancak bugün geldiğimiz noktaya baktığımda
öğrencilerimizin yaptığı faaliyetler gurur
verici oluyor. Gerçekleştirdiğimiz bu
yapılanmanın birinci aşamasını tamamladık
ancak bu sürecin daha ikinci sonrada üçüncü
aşaması var, yani önümüzdeki yılın sonunda
bu yapılanmanın uluslar arası etkinliklerden
dönütleri alındığı zaman proje tamamlanmış
olacak ve hiç bir üniversitenin sahip olmadığı
bu yapı Gazi Üniversitemize çok büyük
kazanımlar sağlayacaktır inşallah…
7-)
Emin Hocam peki sizce öğrenci
topluluklarının en büyük yanlışı nedir?
Öğrenci toplulukları her geçen gün değişen
ve gelişen teknoloji ile kendini nasıl
güncelleyebilir?
E.K: Bu noktada toplulukların yanlışı yok
ama ihmal eksikliği var. Geçmişin hantal ve
şuursuz yapısında, aktif ve dinamik bir
yapıya
geçiş
sürecinde
kendilerini
yenileyecek
kurslar
açacağız.
Benim
öğrencilerimize tavsiyem bu kursları dikkate
alsınlar ve ihmal etmesinler.
8-) Hocam sizden önceki ve sizden sonraki
öğrenci topluluklarının yapısını nasıl
görüyorsunuz. Sizden sonra neler değişti?
E.K: Ben bu göreve gelmeden önceki öğrenci
topluluklarının yapısı hantal bir yapı idi.
Kimsenin kimseden haberi olmuyordu.
Hafızası olmayan bir yapı, hafızası olan bir
yapıya, hantal bir yapı, dinamik bir yapıya
sosyalleştirici ve öz güveni geliştirici üç farklı
dil ile dünyaya hitap edebilen, hedef
koyabilen zamanı planlayabilen, bilgiyi
paylaşabilen, haberleşme bakımından her
etkinliği 25 bin kişiye anında duyurabilen bir
yapı kurduk. Bunların yanı sıra her birinizin
her topluluk mensubuna, mensubiyet
duygusunu yaşatabilen en önemlisi daha
sistem tam oturmadan bile, bu yıl 15 uluslar
arası bilgi, iş birliği gibi çok önemli gelişmeler
yaşandı. Üniversitemize bağlı topluluklarla
birlikte önümüzdeki yıl daha da gurur verici
neticeler alacağız inşallah.
9-)
Sayın Hocam diğer üniversitelerle
karşılaştırdığımızda örgütsel olarak en iyi
topluluk yapısı ve topluluk sayısındaki
çeşitlilik ile de Üniversitemiz oldukça zengin
bir görüntüye büründü. Bu konu hakkında
görüşlerinizi alabilir miyiz?
E.K: Türkiye’de, bizim üniversitedeki yapı
hiçbir yerde yok Oxford ve Michigan vb dünya
üniversitelerindeki öğrenci topluluklarını
kendi şartlarımıza uyarladım diyebilirim.
10-) Hocam biraz da ‘‘BAP Projesinden”
bahsedebilir misiniz? Bap projesi nedir,
kimlere yöneliktir?
E.K: Bap Projesi kaynağını okulumuzdaki
döner sermayeden alır. Kullanım amacı
bugüne kadar sadece okul ihtiyaçlarını
karşılamaktı ama Rektörümüzün yeni
aldığı kararla birlikte artık bu para
öğrencilerimizin projeleri, fikirleri ve
hedefleri için kullanılabilecek. Sonuç
olarak Bap Projesi öğrenciler içindir ve
bulunmaz bir fırsattır. Bu fırsatı çok iyi bir
şekilde kullanmanızı temenni ederim.
11-) Emin Hocam, önümüzdeki dönem
üniversitemizde öğrenci toplulukları
adına neler olacak, yeni dönem ile ilgili
düşünceleriniz nelerdir?
E.K:
Örgenci
topluluklarının
yapılandırmasının
birinci
aşaması
tamamlanmıştır.
Birinci
aşamadan
fevkalade olumlu dönütler aldım.
Öğrencinin kendini ifade edebildiği
topluluk danışmanın akademik anlayışı
ilişkilendirme, mensubiyet duygusunu
pekiştiren ve aynı zamanda okulumuzun
tanıtma faaliyetlerinin önemli katkı
sunabilen, hocaya ve öğrenciye akademik
yöneliş ve motive etmede memnuniyet
verici
bir
toplumsal
dönüşümü
gözlemekteyim.
İkinci
aşamada
multidisipliner anlayışı topluluklar arası
iş birliği yapma stratejisi ile hayata
geçiriyoruz. Bu aşamada her örgencinin
mail adresine gönderdiğim
“BAP
PROJESİ” yapabilme ve hibe projeler linki
ile proje yapan ve üreten örgenci profili
meydana gelmektedir. Örgencileri ile
bütünleşmiş hoca profilleri fevkalade
memnuniyet verici orijinal fikir ve proje
uygulamalarını
hayata
geçirme
aşamasıdır
Bu aşamanın birinci yarısındayız ve şu an
dönem sonunda projeler yapılmış ve her
topluluğun online e-dergisi ile on bin
öğrencinin makale yazdığı bir üniversite
meydana getirmek istiyoruz. Bu anlayışı
üniversitemizde topluluklar arası, ülkemizde
üniversiteler arası, üçüncü aşamada uluslar
arası üniversitelerle ortak etkinlikler yapan
her topluluğun online e-dergisi Türkçe ve
yabancı dilde de çıkarılarak bilginin gücünün
farkındalığını üniversitesi ilke paylasan
ülkesi inin yaralarına kullanan öz güveni ve
mensubiyet duygusu yüksek, fedakar,
çalışkan, üretici, çağ ile yarışan Türkiye’ye ve
dünyaya kutup yıldızı gibi yol gösteren
model insanların yetiştiği dünyada marka bir
üniversitenin örgenciye dönük yapı taşları
meydana
gelmesi
için
uğraşıyoruz.
Yönetimin topluluk başkanlarına sunduğu
akademik yükselme kriterlerindeki imkân
örgencilere sunulan master, doktora
önceliği, BAP projelerinden ayrılan maddi
imkân topluluklar için çok önemli
kazanımlardır.
12-) Son olarak hocam hem bir akademisyen hem bir baba hem de Gazi üniversitesi
öğrenci topluluklarının mimarı olarak öğrencilerinize vereceğiniz altın öğütleriniz,
başarı yolundaki tavsiyelerinizi nelerdir?
E.K: Hayatta her şey bazen bir fırsattır. Örgenci içinde öğretim üyesi içine geçerlidir
bu anlayış… Öğrencilik süresini nitelik oluşturma ve evrensel kazanımlar için
harcayan öğrenciler mezun olunca altın gibi aranan bir cevher olacaktır; ancak
zamanını lüzumsuz işlerle geçirenlerde dolgu malzemesi insanlar olarak hayatlarını
idame ettireceklerdir. Hocalar içinde geçerlidir. Bazen bulunduğu koltuktan ne elde
edebilirim, kimden koltuğu araç ederek intikam alabilirim, çevremi abat
edebilirmiyim diye, ego tatmin edici davranışlar sergileyenlerle kubbede kalan hoş
seda bırakmak isteyen farklı kişilik tipleri ile öğrenci hep karşılaşacaktır. Bizlerde
dönemler halinde bu anlayışları görerek geldik 40 yıldır. Bu dönemin örgenci
topluluklar ve diğer hizmet anlayışları ile de yönü hizmete dönüktür. Bu anlayıştan
topluluk mensuplarının sonuna kadar istifade etmelerini tavsiye ederim.
Bir kalem
Bir kağ?t
ENVER PAŞA YAZISI
B
undan 85 yıl önce 1 Kasım 1928 tarihinde Türkiye Arap
harflerini bırakarak yerine Latin harflerini kabul etti. Harf inkılâbı
Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiş olmasına karşın tartışmaları
Osmanlı dönemine kadar uzanır. Tanzimat döneminden itibaren
Arap alfabesinin Türkçe sesleri karşılayamadığı okumayı ve yazmayı
güçleştirdiği bundan dolayı alfabenin ıslah edilmesi gerektiği
yönünde fikirler yaygınlaşmaya başladı.
Arap alfabesinin ıslahı konusundaki ilk ciddi çalışma 1862 yılında
Maarif Nazırı Mehmet Münif Paşa tarafından yapıldı. Münif Paşa
üyesi bulunduğu Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye adlı cemiyetin
düzenlediği konferansta, hareke kullanılmadığı için bir kelimenin
çok farklı şekillerde okunabildiğini, anlamları bilinmeyen bazı
kelimelerin okunmasının ise mümkün olmadığını, Arapça ve Farsça
terkiplerin okumayı yazmayı zorlaştırdığını ifade ederek alfabenin
daha kolay okunabilmesi için işaretler konulmasını, yeni sesli
harfler bulunması ve harflerin ayrık yazılması gerektiğini teklif etti.
Enver Paşa harfleri
birleşik yazmak yerine
ayrı ayrı yazmaya
dayanan bir yazı
sistemi oluşturmaya
çalıştı. Enver Paşa Latin
harflerine benzetmeye
çalıştığı bu yazıya “Ordu
elifbası, Hattı Cedit,
Enver Paşa yazısı”
denmişti.
Arap harflerinin ıslahı ile ilgili bir diğer öneri Azerbaycanlı Muharrir
Ahunzade Mirza Fetali’den geldi. Harflerin ıslahı ile ilgili olarak
yazdığı risaleyi Sadrazam Keçecizade Fuat Paşaya sundu. Tanzimat
dönemi aydınlarından Şinasi, Namık Kemal gibi kişiler de Arap
alfabesinin ıslahının gerekliliği yönünde Tasviri Efkâr’da, Hürriyet ve
İbret gibi gazetelerde birçok yazı yayınladılar. Tanzimat döneminin
önemli gündem maddelerinden biri olan Arap alfabesinin Türkçeye
uydurulması konusu dönemin şartlarından dolayı tam olarak hayata
geçirilemedi. Buna karşın Halit Ziya Uşaklıgil, Tevfik Nevzat Bey ve
Mahmut Esat Efendi İzmir’de çıkardıkları gazetede Arap harflerinde
bazı tadilatlarla girişmiş ve gazeteyi bu şekilde yayınlamışlardır.
Ancak bu girişim Maarif Vekilliğinden gelen emirle son bulmuştu.
Meşrutiyet dönemine gelindiğinde artık Osmanlı aydınları bu
konuda iki ayrı fikir etrafında toplanmıştı. Bunlardan birincisi Arap
alfabesinde ıslah yapılmasının yeterli olacağını savunmaktaydı.
İkinci grup ise Arap harflerinin okuma yazma öğrenimi
zorlaştırdığını, Latin harfleri ile bunun kolaylaşacağını ve eğitimin de
yaygınlaşacağını iddia etmekteydi. Bunların başında Hüseyin Cahit
Yalçın, Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Kılıçzade Hakkı gibi önemli
meşrutiyetçiler gelmekteydi.
Fikir hayatında savunulan bu görüşlerin
siyasete yansıması ise 1908 yılında
Musullu Dr. Davut
Bey tarafından
Meclisi Mebusan‟ a verilen Islah-ı Hüruf
tasarısı ile oldu. Davut Bey bu tasarıda “
Arap harflerinde çok şekiller ezberlemek
mecburiyeti oluşunu” gerekçe göstererek
Latin harflerinin kabulünü teklif etti.
Alfabe konusunun önemli bir tartışma
konusu olduğu günlerde ilk resmi girişim
ise 1909 yılında “İmla Komisyonu”nun
kurulması oldu.
Enver Paşanın yaptığı değişiklik ile aynı cümle
şöyle yazılmaktaydı:
Latin harfleri ile ilgili bir diğer gelişme
Arnavutların
Sadrazamlığa
başvurarak Latin harflerini kullanmak
için istedikleri
izindi.
Bu
talep
üzerine
Sadrazamlık
Şeyhülislamdan
görüş
istedi.
Şeyhülislam
ise
verdiği cevapta “
Kuran-ın
Arap yazısından başka bir
yazı ile yazılamayacağı ve okullarda
okutulamayacağını söyleyecekti.
1910
yılından
itibaren “Maarifin
terakkisi
ve
halkın
cehaletten
kurtarılması”
fikri üzerine bina
edilmeye başlanan Alfabe konusuna
kendince çözüm bulanlardan biri Enver
Paşaydı. Enver Paşa harfleri birleşik
yazmak yerine Latin yazısındaki gibi ayrı
ayrı yazmaya dayanan bir yazı sistemi
oluşturmaya çalıştı. Enver Paşa Harbiye
Nazırı
olduktan
sonra
orduda
uygulamaya çalıştığı bu yazıya „Ordu
elifbası, „Hatt-ı cedit, „Enver Paşa yazısı
denmişti.
Mesela;
“Yeni ahz-ı asker kanununun Meclis-i
Mebusan encümeni
askerisinde
müzakeratı
hayli ilerlemiştir.”
Cümlesi eski yazı ile şöyleydi.
Enver Paşanın Harbiye Nazırı olduğu dönemde
uygulamaya giriştiği Hüruf-u Munfasıla adı verilen bu
yazı devrimine itirazlar gelmiş olsa bile bir süre
uygulandı. Resmi genelgeler bu yazıyla yazıldı, ordu
içerisinde birçok kitap bu yazı ile basıldı. Ancak işleri
belli ölçüde yavaşlattığından dolayı I.Dünya savaşı
sürecinde tekrar eski yazıya dönülmek zorunda kalındı.
Osmanlı döneminde Alfabe konusu üzerindeki
tartışmalar, çalışmalar, teklifler Osmanlı sonrası
dönemde de devam etti. Örneğin 1923 yılında İzmir’de
toplanan İktisat Kongresinde bazı delegeler Latin
harflerine geçilmesi yönünde önerilerde bulundular.
Ancak kongre gündemi ile ilgili olmadığından konu
tartışmaya açılmadı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin
kurulması ve Batılılaşma yönündeki reformların bir
parçası olarak 1 Kasım 1928’de uzun bir geçmişe sahip
olan bu tartışma konusu nihayetlendi.
HÜSEYİN AKYÜZ
KÜLTÜR DURAKLARIMIZ “EDİRNE”
ODRSYLER
Edirne’nin, ilkçağda Orta Asya’dan göç edip
buraya yerleşen Traklar tarafından kurulduğu
bilinmektedir. Daha sonraları, Büyük
İskender zamanında Roma İmparatorlarından
Hadrianus
tarafından
yeniden
kurulmuşçasına imar edilen şehir, onun adına
izafeten Hadrianapolis olarak anılmıştır. Bir
aralar Bulgar egemenliğine geçmiş ve 1361
yılında I. Murat zamanında Lala Şahin Paşa
tarafından
fethedilene
dek
Bizans
egemenliğinde kalmıştır. 1453 yılında
İstanbul’un fethine kadar 92 yıl boyunca
Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı olan
kent, daha sonraki yıllarda “Paşa Sancağı”
adıyla Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlı bir
vilayet olarak kalmıştır. İmparatorluğun
üniversite kenti olarak tanınan 17 yy.’ da
Avrupa’nın en büyük beşinci şehri haline
gelmiş olan Edirne, 1990 nüfus sayımına göre
Trakya’nın İstanbul’dan sonra ikinci büyük
kentidir.
Ainos (Enez) yakınlarında M.Ö. 5500-5000
yıllarına rastlayan dönemde, Anadolu özellikleri
taşıyan çanak çömleği ve sur duvarlarıyla bir
koloni niteliğinde olan ve Balkanlarda bilinen
en eski neolitik kültürlerden de eski bir yerleşim
yeri vardı. Sonraları Trakya'ya yerleşen, cesaret
ve savaşçılıktaki büyük becerileri pek çok ülkeyi
korkutan Traklar'ı, bu niteliklerinden dolayı
Atinalılar da, Romalılar da ordularında ücretli
asker olarak görevlendirdiler. Traklar da,
mağaradan, güçlü kalelere çiftliklerden kazıklar
üzerinde inşa edilmiş balıkçı köylerine ve açık
kentlere kadar çok çeşitli yerleşme biçimlerine
rastlanırdı.
Apsintiler;
Ainos'un
(Enez)
doğusunda,
Drugeriler; orta Hebros (Meriç) bölgesinde,
Tynler; Salmydessos (Midye) bölgesinde,
Kalopothaklar; Ainos'un (Enez) güneyinden
Kallipolis (Gelibolu) Yarımadası'na kadar olan
alanda
yerleşmiş
Trak
kabilelerinden
bazılarıydı. Bunların içinde en ünlüsü Tonzos
(Tunca) vadisinden sahile uzayan bölgede
oturan ve güçlerinin zirvesinde olan Odrysler'di.
Trakya'da böyle geniş bir alana yayılmış olan
Odrys halkının en önemli kasabalarından biri
Odrysai idi. Odrysai, Hebros (Meriç) ile
Tonzos'un (Tunca) birleştiği yerde ve bu
nehirlerin oluşturduğu kavisin içinde
kurulmuş
bir
yerleşim
ve
pazar
bölgesiydi. Bölge, Güneydoğu Avrupa'nın
Anadolu'ya zorunlu geçiş yolu üzerinde
bulunması nedeniyle, göç, istila, ticaret ve
kültür alış verişi konularında etki altındaydı.
Özellikle göçler ve geçişler neredeyse hiç
durmadı. M.Ö. 513'te Pers Kralı Darius İskit
seferine, önce Bosphorus'daki (İstanbul
Boğazı) Anadolu ve Rumeli'den geçtikten
sonra, Trakya'nın içlerine doğru kıyıdan çok
uzak olmayan bir yerden devam etti.
Ordunun ilk durak yeri Odrysler'in memleketi
oldu.
Artık
Trakya
Pers
egemenliğine
giriyordu. M.Ö. 492'de Mardonius'un seferi
Persler'in egemenliğini sağlamlaştırdı. Daha
sonra da M.Ö. 480'de Traklar, Kral
Kserkses'in ordusuna asker vermek zorunda
kaldılar. Kserkses, Melas Körfezi'nde (Saros
Körfezi) Kallipolis (Gelibolu) Yarımadası'ndan
hareket etti. Ainos (Enez) şehrinden geçti ve
böylece Hebros (Meriç) Nehri'nin bütün ovası
Persler tarafından alındı.
Persler'in ülkedeki egemenliğine son
verilmesinden
sonra,
dağınık
Trak
kabilelerinin
birleşmesi
gerektiğine
inanılarak, önderlik Kral Teres'in idaresi
altındaki Odrysler kabilesine verildi.
Böylece Odrysler, Hebros (Meriç) ve
Kypsela'dan (İpsala) Varna'ya kadar olan
toprakların
sahibi
oldular.
Odrysler
aristokratik, feodal bir devlet olarak kurulup,
örgütlendiler. Roma döneminde (M.Ö. 342341) Makedonya Kralı Philip'le yaptıkları
savaşı
kaybeden
Odrysler,
giderek
zayıflamaya başladılar. M.Ö. 336'da Philip'in
öldürülmesinden
sonra,
huzursuzluk
çıkacağından korkan Büyük İskender, M.Ö.
335'de Trakya içine uzun bir sefere kalktı.
Sahil boyunca devam edip, kralsız kalan
Traklar ülkesinden ve Nestos (Mesta)
Nehri'nden geçerek on gün içinde
Balkanlar'ın eteğine ulaştı. Doğu Trakya'da
sahile yakın bir yerden ilerleyip, Odrysai ve
Hebros'dan (Meriç) sonra Tonzos (Tunca)
boyunca ilerleyerek bir dağ geçidinden geçti.
İskender'in ölümünden sonra Trakya başlı
başına satraplık oldu.
M.Ö. 280-279'da Trakya, Galatların istilasına
uğradıysa da tekrar güçlenen Odrysler,
kralları Kotys sayesinde Makedonya ile
dostluklarını sağlamlaştırdılar. M.Ö. 171-168
yıllarında Roma'ya karşı yapılan savaşta
Perseus'un tek yandaşı Kotys'di. Makedonya
Krallığı'nı ortadan kaldıran Romalılar
Trakya'yı etkileri altına aldılar. Caligula,
Rhaimetalkes'i Trakya'ya M.S. 37-38'de kral
yaptı. Rhaimetalkes'in öldürülmesinden
sonra İmparator Claudius zamanında M.S.
45'te Trakya'nın bağımsızlığına son verildi.
Artık Trakya bir eyalet olarak tam anlamıyla
Roma İmparatorluğu'na dâhil edilmişti.
HADRİANAPOLİS
M.S. 123-124 yıllarında Doğu'ya bir gezi yapan İmparator Hadrianus (117-138), Uscudama veya Odrysai
adıyla çağrılan yerleşim yerinin üzerinde yeni yapılar inşa edilmesini buyurdu. Kasaba gelişip kent
durumuna yükselmeye başlamıştı. Roma İmparatorluğu'nun en önemli yerleşim yerlerinden biri haline
getirilen Odrysai, onu bu konuma yücelten imparatorun adını yaşatmak üzere "Hadrianus'un Kenti"
anlamına gelen Hadrianapolis (Adrianapolis) diye adlandırıldı. Hadrianus'un kente kazandırdığı en
önemli yapı kaleydi. Tümüyle bir Roma Castrum'u planına sahip olan kalenin dört köşesinde dört
yuvarlak burç vardı. Burçların arasında dört köşeli on ikişer küçük kule ve dokuz kapı dizilmişti. Surların
önüne de bir hendek inşa edilmişti. Roma İmparatorluğu'nun altın devrini yaşadığı 2.yy. ve 3.yy'ın ilk
yarısında Trakya şehirleri çok gelişti. Hadrianapolis de, askeri alanda, ticaret ve ziraat konularında bu
altın dönemden nasibini aldı ve sürekli olarak gelişme gösterdi.
Önemli bir Roma kalesi durumunda olan Hadrianapolis, Diocletianus'un (M.S. 284-305) M.S. 297'de
yaptığı yeni bir yönetim bölünmesinde, Trakya eyaletinin altı vilayetinden birini oluşturan
Haemimontus'un başkenti oldu. Diocletianus'un çekilmesinden sonra iç kavgalar başladı. M.S. 324'de
Hadrianapolis yakınında yapılan savaştan Licinius yenilgi alarak çıktı. Savaşın galibi ise, Constantinus
oldu. Constantinus Bizantion'a kadar çekilen Licinus'u önce yenilgiye uğratıp sonra da katlettikten sonra
imparatorluğa egemen oldu. İmparatorluğun başkentini de Roma'dan Bizantion'a taşıdı. O artık bu yeni
kentteki İmparator I. Constantinus’du (M.S. 324-337). Önceleri Nea Roma adı ile anılan kent, I.
Constantinus'un adıyla özdeşleştirilerek, Konstantinopolis oldu (11 Mayıs 330).
378'de İmparator Valens (M.S. 364-378) döneminde Hadrianapolis'in kuzeyinde Gotlar ile yapılan savaş
Roma ordusunun yenilgisi ile bitti. İmparator I. Theodosius (M.S. 95) Trakya'daki karışıklıkları önlemek
için Gotlara karşı daha ılımlı bir politika izleyerek bir anlamda göç tehlikesini de uzaklaştırmayı amaçladı.
I. Theodosius, 381 yılının Eylül ayını Hadrianapolis'te geçirdi.
M.S. 447 yılları arasında bu defa da Hunlar Trakya'ya akınlar düzenleyerek bölgeyi kırıp geçirip
yağmaladılar. M.S. 550'de Avarlarla yapılan savaşta Bizans ordusu Hadrianapolis önlerinde ağır bir
bozguna uğradı ve çok sayıda askerini esir verirken, Büyük Konstantine'in kutsal sancağı da Avarların
eline geçti. Savaş sonrasında Anastasios suruna kadar dayanarak etrafı talan eden Avarlara bir baskın
yapıldı ve kutsal sancakla birlikte bazı esirler kurtarıldı. Heraklius (M.S. 610-641) sülalesi döneminde
Hadrianapolis'in ruhani idaresinde beş metropolitlik vardı. M.S. 807'de İmparator I. Nicephorus (802811), Bulgarlara karşı bir sefer düzenleyip Hadrianapolis'i geri aldı. Ancak kendisine karşı bir
ayaklanma hazırlandığını anlayarak, Konstantinopolis’e döndü.
1018'den sonra Bizans için en büyük tehlike Peçeneklerden gelmeye başladı. Konstantine IX.
Monomachus (1042-1055) zamanında birleşip büyük bir güç oluşturan Peçenekler, Hadrianapolis önüne
gelerek burada ordugâh kurup etrafı yağmalamaya başladılar. Hadrianapolis, Bizans Devleti parçalandığı
sırada en büyük toprakları alan Venedik'in hissesine düştü. 1336'da Hadrianapolis'te III. Andronicus’un
(1328-1341) kızlarından biri Bulgar Prensi Michael ile evlendi. III. Andronicus, 1341'de öldüğünde devleti,
dokuz yaşındaki oğlu Ioannes'e (1341-1391) bıraktı. Naib olarak da güvenilir bir yönetici olan
Cantacuzenos'u gösterdi. Bu güvenilir yönetici, 26 Ekim 1341'de kendini Didymoteikhos'da (Dimetoka)
imparator ilan ediverdi (1341-1354). İki imparatorlu ülkede başlayan çekişmeler bir taht kavgasının
ötesine geçerek, büyük toprak sahipleri, asiller ve kentin ileri gelenleri ile halk arasında bir sınıf
çatışmasına dönüştü. Hadrianapolis'te başlayan bu ayaklanma hızla Trakya'ya yayıldı. Hadrianapolis'i
Cantacuzenos aldı ve 1347'de Konstantinopolis’e girerek bu kentte hüküm sürmekte olan V. Ioannes
Palaiologos'a (1341-1391) karşın kendini VI. Ioannes olarak bir defa daha imparator ilan etti.
Cantacuzenos'un Hadrianapolis kenti için 1352'de yeniden ve bu defa V. Ioannes Palaiologos'la
savaşması gerekiyordu. Palaiologos Sırp ve Bulgarlardan büyük yardımlarla birlikte 4000 süvari de
almıştı. Cantacuzenos ise bu büyük güç karşısında galip gelebilmek için, dostu ve damadı Orhan
Gazi'nin (1326-1360) yardımına başvurdu. Süleyman Bey idaresinde 10.000 kadar Türk savaşçısı savaşı
Cantacuzenos adına zaferle bitirdiler.
OSMANLI DÖNEMİ
OSMANLININ DAR-ÜL MÜLKÜ
1354'de bir gece Süleyman Bey Kallipolis
(Gelibolu) kalesini aldı ve Osmanlı kuvvetleri
Trakya'ya akınlara başladı. Artık Trakya'da
Türklerin ayak sesleri duyuluyordu. 1360'da
Didymotheikos (Dimetoka) fethedildi. I. Murad
(1359-1389),
tahta
çıkışından
başlayarak
Rumeli'nin ele geçirilmesi için yapılan girişimlere
büyük önem ve hız verdi. Sultan, Çorlu ile
Keşan'ın da Osmanlı yönetimine geçmesinin
ardından, Lala Şahin Paşa'yı Hadrianapolis'in
fethi ile görevlendirdi. Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi
ile birlikte bu görevi yerine getirerek kenti
Bizanslılardan aldı. 1362'nin Temmuz ayında I.
Murad
döneminde
Hadrianapolis
artık
Türklerindi. I. Murad'ın Celayirli hükümdarı
Üveys Han'a gönderdiği fetihnamede kentin adı
Edirne olarak yer aldı. Fethedilen bu yeni kenti
büyük bir onurla ziyarete gelen I. Murad, kalenin
yönetimini Lala Şahin Paşa'ya bıraktı. Bundan
sonra Edirne Türklerin Rumeli'yi fethetme
hareketlerinde çok önemli bir askeri üs oldu.
1363'de Lala Şahin Paşa Filibe'yi ele geçirmek
amacıyla buradan harekete geçti. Ertesi yıl, Sırp,
Eflak ve Macar birliklerinden oluşan haçlı
ordusuna karşı Sırpsındığı Savaşı, Edirne'nin 25
km. batısında gerçekleşti. Sultan Murad bir gece
düşünde, aksakallı, nur yüzlü bir kimseyle
yarenlik ederken, o kişi ona Edirne'de bir saray
yaptırmasını söylediğinden, Edirne'de büyük bir
saray inşa ettirildi.
Edirne fethedildikten sonra büyük bir hızla
Türkleşmeye başladı. Osmanlıların kenti
1365'de başkent yapmaları Edirne için yepy
eni bir devrin başladığını gösteriyordu. I.
Bayezid (1389-1403) İstanbul'u kuşatma
hareketlerini buradan yönetti.
Yıldırım Bayezid'in ölümünden sonra taht
kavgası nedeniyle şehzadeleri birbirlerine
düştüler. Bu Fetret Devri'nde (1403-1413)
kent daha büyük bir önem kazandı. Bayezid'in
büyük şehzadesi Emir Süleyman Çelebi, devlet
hazinesini Bursa'dan Edirne'ye taşıyarak
burada tahta çıktı. Daha sonra şehzadelerden
Musa Çelebi, Eflak Voyvodası'nın da yardımı
ile ağabeyi ile mücadeleye girerek 1411'de
kenti ele geçirdi ve burada kendi adına para
bastırdı. 1413'de I. Mehmed Çelebi (14131421)
Osmanlı
Devleti'ni
yeniden
toparlayarak Edirne'yi kardeşinin elinden
aldı.
1419'da bu defa da I. Bayezid'in Ankara
Savaşı'nda kaybolan oğlu olduğunu ileri süren
Mustafa Çelebi (ya da Düzmece Mustafa)
sahneye çıktı. Taht üzerinde hak iddia ederek
Edirne'yi ele geçirdi. Bir sultan olduğu inancı
ile de burada kendi adına para bastırdı.
Ardından güçlü bir orduyla Edirne'den
Anadolu'ya geçtiyse de, Bursa yakınlarında II.
Murad'a (1421-1451) yenildi. Edirne'de
bıraktığı hazinesini aldıktan sonra Eflâk’a
giderken yakalanan Mustafa Çelebi, 1442'de
yeniden Edirne'ye getirilerek öldürüldü.
Edirne'de ilk şenlik, işte bu olayın ardından
yapıldı. Halk da büyük bir coşku ile bu
şenliklere katıldı.
II. Murad, Edirne'de şehzadeleri Alâeddin ile
Mehmed'e çok görkemli sünnet düğünleri de
düzenletti. Sultan, 1444'de tahtı oğlu II.
Mehmed'e bırakarak Manisa'ya çekildi.
Edirne başkent olduktan sonra tahta çıkan ilk
sultan olduğu için, Edirne Sarayı'nda yapılan
ilk cülus töreni de II. Mehmed için
gerçekleştirildi. Bu ilk tahta çıkışında 12
yaşında olan çocuk sultanın adı, İstanbul'u
fethettikten sonra şanına yakışır biçimde
Fatih Sultan Mehmet olarak anılacaktı.
Manisa'ya çekilen II. Murad, bir haçlı
ordusunun harekete geçmesi üzerine yeniden
Edirne'ye gelmek zorunda kaldı. Bu haçlı
ordusu Varna'da kesin bir yenilgiye
uğrayacaktı.
II. Murad zaferin ardından yönetimi yine
oğluna bırakmasına karşın, yeniçerilerin
ayaklanması üzerine Edirne'ye gelerek üçüncü
kez tahta çıkmak zorunda kaldı. II. Mehmed
(1451-1481), II. Murad'ın 5 Şubat 1451'de
ölümüyle kesin olarak tahta çıktı. Artık onun
önünde çok önemli bir hedef vardı. İstanbul’u
almak... Bu amacına yönelik harekâtı
Edirne'den başlattı.
YENİ BAŞKENT: “İSTANBUL”
. Mehmed'in bu kutsal amacı 1453'de
gerçekleşti. 29 Mayıs sabaha karşı yapılan
taarruzla İstanbul’un kara tarafındaki surları
yıkıldı. Aynı gün, II. Mehmed at üzerinde
kente girerek, Ayasofya'da namaz kıldı.
İstanbul’un fatihi II. Mehmed artık "Fatih
Sultan Mehmed" olarak tarihe geçecek,
Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni başkenti de
İstanbul olacaktı. Başkentliği devrettikten
sonra da Edirne, imparatorluğun önemli
olaylarına sahne olmaktan geri kalmadı. Kent,
Gedik Ahmet Paşa'yı Edirne Sarayı'nda idam
ettiren II. Bayezid (1481-1512) ile oğlu Selim
arasındaki taht kavgasına sahne oldu.
Edirne, 16. yy'da batıya düzenlenen
seferlerin merkez üssü oldu. Sultanların çoğu
zamanlarını geçirdikleri bir yer durumunda
olduğundan sürekli olarak ilgi gördü. Yavuz
Sultan Selim (1512-1520), Kanuni Sultan
Süleyman (1520-1566), ve II. Selim (15661574) kentin bayındırlığına büyük önem
verdiler.
EDİRNENİN PARLAK DÖNEMLERİ
17. yy'da ise I. Ahmed'den (1603-1617)
başlayarak bu ilgi daha da arttı. II. Osman
(1617-1622) ve daha sonra
IV. Murad
(1623-1640) Edirne koruluk ve ormanlarında
büyük av eğlenceleri düzenlediler. "Avcı"
adıyla anılan N. Mehmed (1649-1687) ise
çoğu zamanını burada sürek avına çıkarak
geçirdi. 1670'lerde Edirne'yi neredeyse ikinci
bir yönetim merkezi yapan N. Mehmed, Rus
ve
Leh
Seferleri'ne
de
Edirne'den
başladı. Yaşamını Edirne'de sürdürmeyi
seven bir başka sultan, II. Mustafa (16951703) “Edirne Vakası” diye bilinen ayaklanma
sonunda 1703'de tahtından uzaklaştırıldı.
Türkler ile Ruslar arasındaki Prut Savaşı'ndan sonra 16 Nisan 1712'de Prut Antlaşması yapılmasına
karşın, üzerinden yedi ay geçtiği halde Ruslar Lehistan'ı (Polonya) terk etmediler. Bunun üzerine
Osmanlı Devleti sefer kararı aldı. III. Ahmed (1703-1730) İstanbul'dan Edirne'ye hareket etti. Bu
durum karşısında kaygıya kapılan Rus Çarı I. Petro, görüşmeye hazır olduğunu bildirdi. Edirne'de
yapılan görüşmeler sonunda 24 Haziran 1713'te Edirne Antlaşması imzalandı. İmzalanan antlaşmaya
göre, Ruslar Lehistan'ı iki ay içinde boşaltacaklar, N. Mehmed dönemindeki sınır çizgisi esas olarak
alınacaktı. Ruslar ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nda misafir olarak kalan İsveç Kralı XII. Karl'ın da
Rus topraklarından bir Türk koruma birliğinin eşliğinde geçirilerek ülkesine dönmesini kabul ettiler.
YIKIMLAR
1745'deki büyük yangından sonra, 1751 yılındaki deprem Edirne'nin bir anlamda gözden düşmesine
neden oldu. Bu dönemden başlayarak Edirne eski debdebesinden uzaklaşıp gerilemeye başladı. III.
Selim'in (1789-1807) Nizam-ı Cedit Islahatı'na karşı çıkan Rumeli'nin ileri gelenleri ve derebeyleri,
Edirne'de 1801'de ve 1806'da devlete karşı iki kez ayaklandılar (Edirne Kıyamı).
1828-1829 Türk-Rus Savaşı'nda kent düşman eline geçti. 22 Ağustos 1829'da Rusların kente girmesi
Edirne'nin yaşadığı zor günler oldu. 14 Eylül 1829'da Edirne'de imzalanan barış antlaşması
sonucunda yeniden Osmanlı yönetimine geçmekle birlikte, savaş Edirne'yi olumsuz yönde etkiledi.
Müslüman halk başka yerlere göçmeye başladı. Sultan II. Mahmud (1808-1839), halka moral vermek
üzere 1831'de kente geldiğinde on gün kalıp yıkımların giderilmesi için emirler verdi. Bu gezinin
anısına Hayriye, Nısfiye ve Rubiye adlarında Edirne damgalı paralar bastırıldı.
1877-1878 Türk-Rus savaşında, 20 Ocak 1878'de Edirne tekrar on üç aydan fazla sürecek olan Rus
işgali altına girdi. Birçok bölgesi yakılıp yıkıldıktan sonra 13 Mart 1879'da yine Osmanlı Devleti'ne
bırakıldı.
20. yy'ın başlangıç yılları da Edirne'ye zor günleri getirdi. 1912'de Balkan devletlerinin Osmanlı
İmparatorluğu'na karşı giriştiği Balkan Savaşı'nda Edirne yüz altmış gün Şükrü Paşa'nın kahramanca
savunmasına karşın, açlıktan Bulgar ve Sırp kuvvetlerine 26 Mart 1913'de teslim oldu. 22 Temmuz
1913'de Enver Bey komutasındaki kuvvetler hiç bir direnişle karşılaşmadan Edirne'ye girdiler. Kent
yıkık ve harap durumdaydı. Diğer Avrupa devletlerinin Türkleri Edirne'den çıkarmak için verdikleri
tüm çabalar sonuçsuz kaldı ve Edirne 10 Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması gereğince
Osmanlı toprağı sayıldı.
SINIR KENTİ
Batıya açılan kapı Edirne parlak dönemlerinde geçiş yolu üzerindeki konumuyla ve ticaretinin
canlılığıyla Osmanlı'nın çok önemli merkezlerinden biriydi. Kentin önemi yalnızca onun ticari
gücünden gelmiyordu. Bu kent, İstanbul'da etkisini göstermeye başlayan Batı çıkışlı sanat
modalarını hemen benimseyip, Balkanlar'a yayılmasını sağlamak gibi bir görevi de üstlenmişti. 17.
yy'da Edirne 350 bin nüfusu ile İstanbul, Paris ve Londra'dan sonra Avrupa'nın dördüncü büyük
kentiydi. İmparatorluğun gerilemesi, geçirdiği büyük yangınlar (1745, 1751) ve özellikle 19. yy'da
uğradığı işgaller (1829 ve 1878 Rus, 1913 Bulgar, 1920-1922 Yunan) kentin sosyal ve ekonomik
dengelerini etkiledi. 1828-1829 Osmanlı- Rus savaşları sırasında Müslüman halkın çoğu göç etti.
Onlardan boşalan yerlere köylerden Hıristiyanlar yerleştirildi.
Edirne'nin en neşeli insanları kuşkusuz her zaman Çingeneler oldu. Erkekleri kalay ve at arabacılığı
işleri ile, kadınları ise genellikle bohçacılıkla uğraşırlardı. Müslüman nüfusun içinde sayılan
Çingeneler, davul, zurna, klarnet, kanun, darbuka, def, ud ve cümbüş gibi enstrümanları kendilerine
özgü bir tavırla ve yorumla çalarlardı.
19. yy sonlarında, Müslümanların nüfusu 79 bin, Rumların 77 bin, Ermenilerin 5 bin, Bulgarların 32
bin, Yahudilerin 9 bin civarındaydı. Edirne Paşa Sancağı adı ile Rumeli Beylerbeyliği'ne bağlıydı.
Tanzimat’tan sonra kurulan eyaletin merkezi oldu. Edirne bu defa da, Birinci Dünya Savaşı'ndan
sonra 1920'den 1922'ye kadar iki yıldan fazla Yunan işgalinde kaldı. Ancak 25 Kasım 1922'de
Mudanya Mütarekesi'nden sonra Türk ordusu Edirne'ye girdi. 24 Temmuz 1923'deki Lozan
Antlaşması'yla da o artık Türkiye Cumhuriyeti'nin Trakya bölgesinde Yunanistan ve Bulgaristan sınırı
boyunca uzanan, bağrında pek çok Türk anıtını taşıyan sınır kentiydi.
ŞENLİKLER
Edirne, 16. yy'a kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun kent şenliklerini yaptığı tek yerdi. Bu yüzyılın
başından başlayarak şenlik kenti İstanbul oldu. Böyle olmakla birlikte, IV. Mehmed'in 1675'de
Edirne'de şenlik düzenlettiği bilinmektedir. Bu kentte ilk şenlik II. Murad'ın Düzmece Mustafa'yı
yakalayıp öldürttüğü olay sonrasında yapıldı. II. Murad, Edirne'de Şehzadeleri Alâeddin ile
Mehmed'in görkemli sünnet düğünleri şenliklerini de burada yaptırdı. 1444'de yine II. Murad,
Ramazan Bayramı nedeniyle üç gün üç gece spor gösterilerinin ağırlıkta olduğu şenlikler düzenletti.
1450'deki ise, Sultan'ın oğlu Şehzade Mehmed'in Sitti Hatun'la evlenmesi nedeniyle yapılan ve
yaklaşık üç ay süren şenlikti. 1457'de Fatih Sultan Mehmed'in şehzadeleri Bayezid ve Mustafa'nın
sünnet düğünü şenliklerinde, spor gösterilerinin yanı sıra, bilim adamlarının sohbet ve tartışmalar
da yapıldı.
Bunlardan başka, 1472'de Cem Sultan ile Şehzade Abdullah'ın sünnet düğünlerinde ve 1480'de
şehzadeler, Selim, Şehinşah, Mahmud, Âlem, Korkud, Ahmet ve Oğuz Han'ın sünnetlerinde şenlikler
yapıldı. Şenliklerin en unutulmazı kuşkusuz, başkent İstanbul olmasına karşın Edirne'den
ayrılamayan IV. Mehmed'in (Avcı Mehmed) 1674 yılında yaptırdığı şenlik oldu. 1674'de on iki
yaşında olan şehzadesi Mustafa (sonradan Sultan II. Mustafa) ve iki yaşındaki şehzadesi Ahmed'in
(sonradan Sultan III. Ahmed) sünnet düğününün arkasından, on yedi yaşındaki kızı Hatice Sultan ile
vezir ve müsahib Mustafa Paşa'nın evlenme düğünleri yapıldı. Ziyafet ve şenliklerle on altı gün
süren sünnet düğünü ve on dokuz gün süren evlenme düğünü, Edirne kentinin tarih sayfalarına
güzel anılar ekledi.
Bu şenliklerin hazırlıkları altı ay öncesinden başladı. Geçit törenindeki nahıllar, yapma bahçeler,
şekerlerden yapılmış hayvan heykelleri göz kamaştırıcıydı. Seyirlik oyunlarında ise, cambazlar, yılan
oynatanlar, gölge oyuncuları, kuklacılar, gözbağcılar bütün hünerlerini gösterdiler. At yarışları, ok
atıcılığı,
cirit,
kılıç
ve
güreş
karşılaşmaları
da
günlerce
sürdü.
18. yy'dan başlayarak bütün kentlerde kır gezinti alanları ve çayırlar halkın eğlencesi için açıktı.
Edirne'de ise, Meriç boyunca uzanan meyve ve sebze bahçeleri, geceleri buralara gelen halkla
neşelenip renklenerek bir gezinti yerine dönüşür, Meriç'in çağıldayan sularına, insan seslerinin
cıvıltıları katılırdı.
HİLAL ÖZ
BİRİ NOEL Mİ DEDİ?
Kim dedi kim söyledi bilmem ama birileri
Noel Baba mı dedi?
Sizlere burada uzun uzun anlatmak
isterdim o yardımsever şişkoyu; ancak
biz de nedense herkes tanıyor, biliyor ve
ne yazık ki seviyor, sevdiriliyor… Yılbaşı
gelince birden sokaklara çıkıyor kendinin
bile olmayan hediyeler dağıtıyor. Bizler
de mutlu oluyoruz.
Peki Neden?
--- Çünkü bizim olana değil, olmayana
sevgimiz… Bu adam (no-el) hala tam
olarak ne olduğu, nereden geldiği,
nereye gittiği belli olmayan 19.yy’da
karikatürde kendine yer bulmuş, o büyük
Amerika’nın 1929 Ekonomik krizinde
kola şirketinin renklerini verdiği ve adeta
yeniden canlandırdığı hayalden de öte
bir varlık haline gelmiştir. Amacı
tozpembe hayaller kuran ocukları
kandırmak üzerine kurulu, şaklabanca bir
yaşam tarzıdır. Bizler düşen görev ise
“No-el’i” sadece “No” yapmak.
Noel Baba’ya böylelikle güle güle derken
sözü Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya’ya
bırakıyorum. Bakın o ne demiş Noel
Babaya;
“Yılbaşı neyimiz olur? Diye soruyorum, fakat 29 Ekimimiz midir, 30
Ağustosumuz mudur, Ramazan Bayramımız mıdır yoksa Kurban Bayramımız
mı? Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz ancak hiçbiri böyle
şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi
yıllardı. Memleketimize herhalde Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak
Fatih’lere, Aksaray’lara sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere,
Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak
neyimiz olur? Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı yoksa Avrupalılıktan
pirimimiz mi?
İstanbul’un Tepebaşı’ndan, Adana’nın Tepe bağı’na kadar her yeri bilen, her
yere uğrayan bu adam kimdir, necidir? Bir resmine bakarsanız havarilere, öteki
resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda neyin
nesidir… Bunu hiç merak ettiniz mi? Siz bırakında ben söyleyeyim onun kim
olduğunu:
--- O Haçlı Seferlerinden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silahla
giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak
girebiliyor. O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer
Lermit’tir… Kardeşlerini Mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor. O adıyla
sanıyla misyonerdir ki şu memlekette ocağına incir dikitlikten sonra kılığını
değiştirmiş ve bizi avlamaya kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı
noktamızdan çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğin karşılığını
istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi? Bırakın
onun hakkından ben gelirim; işte çekince gördünüz sakalı elimde kaldı ve
altından Lücifer çıktı. Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle
değiştirirler. Bu mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin yahut
bırakın; Haçında çarmıha gereyim onu. Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye
kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız; muhakkak bir şeyimizi
çalmıştır…
Mutlu, huzurlu, sağlıklı ve Noelsiz yıllar…
ERDİ YILDIZ
İSLAM DÜNYASINDA ASTRONOMİ TUTUKUSU
Arap yarımadasında göçebe bedeviler ve yerliler çok eski zamanlardan itibaren
astronomi ile ilgilenmişlerdir. Bu ilginin sebebinin çok sıcak olan gündüzleri
uyuyarak serin gecelerde hayatlarını sürdürmelerinden kaynaklandığı ileri
sürülmüştür. Fakat İslamiyetin ortaya çıkmasıyla astronomi çok derin bir dinsel
anlam kazanmıştır. Müslümanlara göre yıldız ve Güneş hareketleri Allah’ın
yüceliğinin gözle görülür bir kanıtıdır.
İslamiyetin yayılmasından sonra dinin emrettiği ibadetler gökyüzü bilimlerinin
süreklilik arz edecek şekilde yapılmasını zorunlu kılmıştı. Güneş ve ayın
hareketlerine göre namaz saatlerinin, Kâbe’nin yönünün ve Ramazan ayının
başlangıç ve bitiş saatlerinin belirlenmesi mümkün olmuştur. İslam dünyasında
gök bilimleriyle uğraşmak için bilim insanı olmaya gerek yoktu. Her camideki
müezzin gök bilimleri konusunda pratik bilgilere ve araçlara sahipti. Bu şekilde
ibadetler için cemaati bilgilendirebilirlerdi. Fakat belirttiğimiz gibi astronominin
İslam için büyük anlamı ve ehemmiyeti olması dolayısıyla bilimsel araştırma ve
çalışmalara önem verilmiştir. Astronomi bilgisinin yayılması için Astronomlar
kişisel dersler vererek bir nevi çıraklık yoluyla yeni astronomların yetişmesini
sağlamışlardır.
Astronomi bilimi özellikle Abbasi halifesi Me’mun döneminde hareketlilik
kazanmıştır. İslam astronomları Batlamyus’un evren modelini örnek almışlar
daha sonra kendi gözlemleriyle bu modelde değişiklikler yaparak kendi
modellerini ortaya çıkarmışlardır. Takvim olarak Ay takvimi kullanılmış ve bu
takvimin başlangıcı olarak 622 yılındaki Hz. Muhammed’in Mekke’den
Medine’ye hicreti esas alınmıştır.
İslam bilim adamları Astronomi alanında özellikle Yunan ve Hint yapıtlarından
faydalanmışlardır. Bunlara örnek olarak Hintlilerin “Siddihanta” ve Yunanlı
bilim adamı Batlamyus’un “Tetrabiblos” ve “Almagest” adlı eserleri örnek
gösterilebilir.
Arapların astronomi bilimine çok fazla bilimsel katkısı olmasa da astronomi
gözlemlerini süreklilik arz edecek şekilde devam ettirmeleri Rönesans
astronomlarına ileride kullanacakları yaklaşık olarak 900 senelik bir gözlem
dizisi sağlamış ve çağdaş bilimin oluşmasının temellerinin atılmasına katkı
sağlamışlardır. Müslümanlar bu şekilde astronomi alanında bir bakıma
Kopernik ve Kepler’e öncülük etmişler ve Dünya tarihinin şekillenmesine vesile
olmuşlardır.
RASATHANELER
İslamiyetin doğuşuyla birlikte artış gösteren astronomi faaliyetleri, hızla
artan yeni astronomların sayısı ve gözlem aletlerinin geliştirilmesi, büyümesi ve
sayılarının artması sebepleri ile rasathanelere olan ihtiyaç ortaya çıkmıştır.
Abbasi halifesi el Me’mun döneminin son 5 veya 6 yılında Bağdat’ın
Şemmâsiye semtinde kurulan ve Şam’ın kuzeyinde bulunan Kâsiyün tepesinde
kurulan iki büyük rasathane bu dönemin en önemli rasathaneleri olarak
görülmektedir. Bugüne ulaşan bilgiler hemen hemen bütün büyük
astronomların bu iki rasathanede çalıştıklarını gösterir.
Halife Me’mun’un sadece bu çalışmaları desteklemekle kalmayıp aynı zamanda
kendisinin de bu çalışmalar içerisinde bulunduğunu ve teşvik ettiğini görmekteyiz.
Halid b. Abdulmelik el- Merverrüddi’yi Şam rasathanesinde bir yıl boyunca bizzat
görevlendirmesi ve kendisinin de Kâsiyün’da 5 m boyunda bir demir güneş saati
çubuğu diktirmiş olması bu ilginin en dikkat çekici kanıtlarındandır.
Bu iki rasathane dışında 11. Yy a kadar rasathanelerde herhangi bir gelişme olmasa
da 1057 yılında Sultan Melik Şah kendi ismi ile anılacak dönemin en büyük
rasathanesini yaptırmıştır. İslâm âleminde devrin en modern ve en büyük
rasathanesi 1257 yılında Azerbaycan'da Meraga şehri civarında bit tepe üzerinde
Nasirüddin Tuğsi tarafından kurulan rasathanedir. Bu rasathanenin kütüphanesi
400.000 cilde yakın kitap ihtiva ediyordu. Batı âleminin rasathane müessesesini
ciddi olarak ele almağa başladığı tarihlerde dünyanın en modern rasathanesi
Semerkant'ta Uluğ Bey tarafından kurulmuştu. Hatta bu rasathanede yapılan
gözlemlere ait cetveller çok uzun yıllar Avrupalılar tarafından kullanılmıştır.
Batılı devletler rasathanelere ve gök bilimlerine İslam devletlerinden çok daha
sonra önem vermeye başlamışlarsa da maalesef günümüzde Batılı devletler gök
bilimleri konusunda İslam devletlerine nazaran daha aktif ve ileri konumdadırlar.
MURAT ARMAĞAN
DOSTUN VEDASI
Rebiyülevvel ayına girdiğimiz bu günlerde Yüce Allah'ın (c.c) Habibim
dediği zattan bahsedeceğiz, onunla nefesleneceğiz, onun hatıralarıyla
ıslanmış yollardan yürüyeceğiz... Sonsuz salât ve selam O'na.( s.a.v)
Hz. Peygamber, (s.a.v) " Rebiyülevvel" ayında doğmuştur ve yine bu ayda
vefat etmiştir.
Hz. Peygamber'in doğum ve ölüm günü yine aynıdır. Pazartesi doğmuş ve
yine aynı gün 61 veya 63 yaşındayken vefat etmiştir. 63 yıllık hayatından 53
senesini Mekke'de yaşadı, son 10 yılını ise Medine'de geçirdi. O,(s.a.v)
vefatından 40 veya 50 gün önce hayatının ilk ve son haccını yapacaktır. Biz
bu hacca "Veda Haccı" veya "Veda Hutbesi" dedik. Arafat da 100 bin
üzerindeki kalabalığa seslenmiştir ve sonra Medine'sine tekrar dönmüştür.
Medine'de son günleriydi artık. Zaten
Cebrail'de (a.s) az gelir olmuştu.
Cebrail'i
özlüyordu."Neden
gelmiyorsun, seni çok özlüyorum" diye
fısıldıyordu dostuna. Vefatından 15 gün
önce Cebrail gelecek; Muhammed (a.s)
"Medine'deki dostlarını ziyaret et"
diyordu.
Bir
gece
vakti
Ebu
Muveyhibe'yi alarak Baki'ye gidecek
dostlarıyla
vedalaşacaktı.
Daha
oradayken sıtma başlıyordu, eve gelir
gelmez "ört beni Aişe" diyordu. Tıpkı
Hira'da ilk vahye muhatap olduktan
sonra "ört beni Hatice" dediği gibi...
Günler öncesinden saçları hızla
ağarıyordu artık. Bir ara Hz. Ebu Bekir
(r.a.) sordu; "sizi yaşlanmış görüyorum"
O, (s.a.v) şöyle buyurdu; "Evet. Ayetler
beni ihtiyarlattı" diyecektir…
Pazartesi
günüydü,
artık
iyice
ağırlaşmıştı. Dostunu özlüyordu en
büyük dost. Başı eşinin dizindeydi. Bir
ara gözlerini açtı. En sevilisine diyordu;
Allah'ım! En Yüce dost! Sana geliyorum!
Bütün hayatı 15 m karelik bir odada geçti. Elinde imkân olmasına rağmen krallar,
imparatorlar gibi hiç yaşamadı… Kendisini çok övdüklerinde, sahabesine dönüp;
"Beni İsa'nın Havarilerinin övdüğü gibi övmeyin. Ben Mekke'de kuru ekmek yiyen bir
kadının oğluyum." diyerek büyük dersler verecektir.
Son üç sözü şuydu; kadınlarınıza zulmetmeyin, namazı bırakmayın, garibanları
ezmeyin... Ve sessizce belki yanağından süzülen bir damla yaşla dostuna
yürüyordu… Yıkıldı Medine! Hayır, hayır ümmet yıkıldı!
Sonsuz salât ve selam en sevgiliye…
ELİF POLAT
TARiHTEN
ALACAĞIMIZ
DERSLER
VARDIR…
PADİŞAH VE FAKİR DERVİŞ
Padişahlardan biri bütün bir geceyi
eğlence ile geçirmişti. Sarhoşluk
neşesiyle arada şu beyiti okuyordu:
“Dünyada bize bundan iyi bir dem yok
Yok iyi kötü endişesi, hiçbir gam yok.”
Sokakta, açıkta yatmakta olan bir
derviş bunu işitti. Karşılık olarak o da
şu beyiti söyledi:
“Farz eyleyelim şahımızın hiç gamı yok
İhtiyaç sahipleri için endişe de mi
yok?”
Bu sözü duyan padişah, dervişin haline
acıdı. İçinde 1000 altın bulunan bir
keseyi pencereden aşağı uzatarak,
-Derviş baba, eteğini aç! Dedi.
Derviş,
-Eteğim nereden olsun? Çıplağım,
deyince padişah, bir kat da elbise ilâve
ederek gönderdi. Fakat derviş, birkaç
gün içinde bu paranın altından girdi,
üstünden çıktı, tekrar geldi ve “mal
mülk kalenderler elinde durur mu?
Âşıkta sabır olur mu, kalburda su
durur mu?” Dedi.
Dervişin bu gelişi öyle bir zamana rastlamıştı ki padişahın onu
dinleyecek ne vakti ne de hali vardı. Bu durumda bilge sahipleri
şöyle der: “Padişahların gazabından sakınmak lâzım. Çünkü onlar,
zamanlarının çoğunun memleketin önemli işleriyle meşgul olarak
geçirirler. Böyle zamanlarda hususi müracaatlara tahammül
edemezler.”
Padişahın nimeti her zamanı bir bilen cahillere haram olsun. Söz
söylemek için uygun ortam gözetilmelidir, yersiz söylenen sözün
değeri düşer.
Padişah, dervişi bu halde görünce öfkelendi, dedi ki:
-Kovun gitsin şu adamı, şu savurgan dilenciyi. O kadar parayı kısa
zamanda harcadı. Bilmiyor ki devletin hazinesi fukaranın lokmasıdır,
israf edilecek arpalık değildir.
Güpegündüz kâfurdan mum yakanın gece kandilinde yağ bulunmaz.
Akıllı ve ileri görüşlü vezirlerden biri şöyle söyledi,
-Efendim, bu gibilere günlük yetişecek kadar nafaka tahsis edilirse
israfa meydan bırakılmaz. İrade buyurduğunuz kovmak işine gelince,
herhangi bir şahsi ümitlendirdikten sonra ümitsiz bırakmak,
zannederim ki büyüklük şerefinize eksiklik getirir. Yüce istek
kapısını ya açmamalı ya da açınca kabalıkla kapatmamalı.
Hicaz yolunda susuzluk çekenlerin acı subaşında toplandığını kimse
görmemiştir. Hele bir de tatlı su varsa canlı olan her şey o semte akın
eder.
Kuş, yemin olduğu semtte dolaşır, bomboş çorak yere kim gider?
GAMZE AYVALI
BUNLARI
Şanlı Osmanlı Devleti'nin kurucusu
Osman Gazinin mübarek anası Hayme
Hatunun Domaniç’teki türbesini ulu
hakan Abdülhamid Han'ın, ecdadına
hürmetinin ifadesi olarak büyük bir itina
ile tamir ettirip pencerelerini atlas
perdelerle kaplattırdığını ve zeminini de
Hereke dokuması muhteşem bir halı ile
döşettiğini. . .
Daha sonraları iş başına gelen Halk Partisi
döneminde ise o muhteşem halının
türbeden gasp edilerek, partinin İnegöl
ilçe yöneticilerinin kapılarına paspas
yapıldığını ve atlas perdelerinin de
kaymakamlık binasında kullanıldığını...
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir
Müslümanın günlerce dolaşıp yıllık zekâtını
verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını
Bunun üzerine zekâtının tutarı olan parayı bir
keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp,
üzerine de:
"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma
rağmen memleketimizde zekâtımı verecek
kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç
tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..
Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı
kaldığını
BiLiYORMUSUNUZ
BUNLARI
Aşk bahçesinin yanık bülbülü Hazreti
Mevlana'nın, Peygamberimizin (sav) üstün
vasıflarıyla alakalı olarak: Nebiler Sultanı'nın
(sav) vasıflarının şerhini eğer ben devamlı,
durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer
de o yine bitmez. " dediğini...
Sahabi efendilerimizden Amr bin As'ın (ra):
"Benim gözümde Resulullah'dan (sav)daha
sevgili, benim gözümde Ondan daha büyük
bir kimse yoktur. Ne var ki, Ona olan
tazimimden gözüm doya doya Ona
bakamıyordu " dediğini. . .
İmam Kurtubi'nin de "Nebiler Nebisi'nin
(sav)
güzellikleri
bize
tamamıyla
gösterilmemiştir.
Gösterilmiş
olsaydı,
gözlerimiz Ona bakmaya takat getiremezdi "
diyerek İki Cihan Saadet Güneş’inin
güzelliklerini bir nebzecik olsun anlatmaya
çalıştıklarını,
Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmış
olmakla meşhur Comte de Marsigli'nin, Türk
toplumunun misafirperverliği ile alakalı
olarak:
"Türkler hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün
yabancılara
karşı
son
derece
misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki
köylerde oturanlardan hali vakti yerinde
olanlar öyleden evvel ve akşamüstü
gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer
bulacak olurlarsa evlerine davet ederler ve
hatta çok defa misafirin hangi evde
ağırlanacağını tayin ederken kavgaya bile
tutuşurlar." dediğini
BiLiYORMUSUNUZ
Soldan Sağa: l-Türk Cumhuriyetlerinin kurulduğu bölge-Eski bir eğitim kuruluşu-Tersi, Haçlıların Müslümanlardan almak
istedikleri şehir-2-Genel olarak çayırlar-Roma'yı yakan Roma imparatoru-Amerika'nın uluslar arası trafik kodu-Küba'nın
başkenti 3-Tersi, pencereye takılır-Eski Mısırda güneş tanısı-Ölmekten emir-Bir kalem markası 4-Bir maden-Cengiz Han'ın
bağlı olduğu kavim-Karşı taraf 5-Tersi, erkek buzağı-Bir çeşit kalın giyecek-Tersi, yiyecek maddelerinin saklandığı yer-Bir
peygamber 6-Bir şeyin kabul edilmesi-Mısır'da Eyyubilerden sonra kurulan; Yavuz Sultan Selim tarafından yıkılan devletNamaza çağırır-Eski Mısır'da güneş tanrısı 7-Tersi, Türkçe' de çok büyük anlamında bir kelime-Avuç içi-Rütbesiz askerMilimetre-Kısanın zıddı 8-Tersi, halk dilinde zehir-Bir meyve-Büyüklerin mezarları-Beyaz- Şeriatla ilgili 9-Bir askeri birlikKarışık olan-Atık olan 10-Bir kuş türü-Vücuttan atılan bir sıvı-Uzaklık belirtir 11-Önüm değil-Ele veya yüze sürülür-Kudüs
şehrini ele geçirmek amacıyla Anadolu ve Suriye'ye Hıristiyan kuvvetler 12-Bir nota-Mukaddesat-Tersi, tümör-Paylama 13Tersi, geniş olmayan-Bir erkek ismi-Tatlı bir yiyecek 14-Kabul etmeme-Bir sebze-Çok olmayan 15-Bir organımız-SandalyeYabancı-İçi derin küçük kap-Ekin biçmekte kullanılır 16-Azerbaycan'da kurulmuş atabeylik-Eski dilde su-Tersi, boğa güreşi
alam 17-Alaka-Eklemek-Bakmaktan emir-Tersi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kısa yazılışı 18-Kötü bir hitap-Çok mükemmel-Bir
nota-Hafifçe açmak 19-Tersi. bir göz rengi-Doğu Roma'nın diğer adı-Sinirli olan-Kırmızı 20-Alp Tekin tarafından Afganistan ve
Horasan'da kurulan bir Türk devleti-Fatımiler yıkılarak Mısır'da kurulan devlet-Tersi, hayvan barınağı.
Yukarıdan Aşağıya: 1-Mısır'da kurulmuş bir Türk devleti-Tersi, mağlup olmayan 2-Elbiselerin kırışıklıklarını düzelten araçBüyük, yüce-Bir nota-Bir nota-Osmanlılarda şehzadelerin hocası 3-Tarlaya su salmak-Tersi, Musul ve Halep civarında
kurulmuş atabeylik 4-Tersi, beyaz-Evlere su bağlamakta kullanılan tesisat-Mezopotamya'da kurulmuş bir devlet-Lityum'un
simgesi 5-Yazılıdan sonraki değerlendirme-Hindistan'a 17 sefer yaparak bu topraklan ele geçiren ve İslamiyet'in yayılmasını
sağlayan Gazneli hükümdarı-Ateş-Güreşte bir oyun 6-Sayının kısa yazılışı-Yüce, büyük-Bir cetvel çeşidi 7-Tersi7esirlik-Fiyat
artırma-Bir ekmek çeşidi-Ağabey 8-Tersi, siyah-Karşı ta-raf-Bir ırk-Silmekten emir 9-Numara-Tersi, Türklerin İslamiyet'e
geçişini sağlayan savaş-Tersi, lira-Tersi, şans oyunlarında kullanılan bir araç-Tersi, ezmekten emir 10-Tersi, hayvan barınağıTuğrul ve Çağrı beyler tarafından Horasan bölgesinde kurulan devlet 11 -İplikleri sar¬makta kullanılır-Bir soru eki-Duyuru 12İlave-Brom'un simgesi-Tersi. bir savaş aracı-Bir göz rengi-Tersi, notada duraklama /amanı 13-Sabah ile ikindi arası-İlaç-Tersi,
işçi 14-Sarılıp silindir hale getirilmiş-Bir nota-Ced-Tersi, fayda 15-Notada duraklama zamanı-Lira-Eski Mı¬sır'da güneş tanrısıTersi,bir kuş türü-Tersi,beyaz 16-Tersi,değerli bir taş-İslamiyet'i ilk kabul eden Türk boyu -Uzaklık ifade eder-Tersi, tatlı bir
yiyecek 17-Dünya , yeryüzü-Emevilerden soma kurulan İslam devleti 18-Moğollar tarafından parçalanan ve 1230 Yassıçemen
Savaşıyla yıkılan Türk İslam devleti-Tersi.Güney Amerika'da yaşayan bir hayvan 19-Bir Arap harfi-Tersi.beyaz-İlaveMedinelilerin Peygamberimize ilk defa biat ettikleri yer ya da Kızıldeniz'de bir körfez 20-Öz olmayan-Kutsal ışık-
Fatih'in 1461'de ele geçirdiği Karadeniz'de bir şehir-Leke, is,pas 21-Bir sabun markası-İslam'da yasak edilen gayri
meşru ilişki-Tersi,çok olmayan-Tersi, kötü,fena 22-Öğütülmüş buğday-Yaş olmayan-Büyük Selçuklu
hükümdarlarından 23-İlk Türk İslam devleti-Binanın üst üste olan her bir bölümü-Lityum'un simgesi.
Türk İslam Tarihi Kültür Ve Medeniyeti Topluluğu
DERGİMİZİN YAPIMINDA
VE YAYININDA EMEĞİ
GEÇEN HERKESE
TEŞEKKÜR EDER YENİ
SAYILARIMIZLA
KARŞINIZDA OLMAK
ÜMİDİYLE…
Download

TARiHiN iZiNDE -2-