MAISON OBJET
TAKAS KENTLER
CREATIVE EUROPE
BİYOFİLİK
TASARIM
GÜNDEME TASARIM PENCERESİNDEN BAKMAYA ÇALIŞAN BİR GAZETE İÇİN
2013 SONU, BİÇİLMİŞ KAFTANDI. BÜTÜN İLGİ ODAĞI AYAKKABI KUTULARIYDI
MADEM... ONLARA DAİR SÖYLENECEK İKİ ÇİFT SÖZÜMÜZ OLMALIYDI. NIKE
AIR İÇİN TASARLANAN ŞİŞME KUTULARDAN BAHSEDEBİLİRDİK PEKALA.
AYAKKABININ NASIL DA HAVADA ASILI GİBİ DURDUĞUNDAN DEM VURUR,
HAVADAN GELENLERİ YÂD EDERDİK. AYNI MARKANIN KOLEKSİYONLARI İÇİNDE
KÜÇÜK BİR TURLA, ‘ID CUSTOM’ AYAKKABISI İÇİN TASARLANAN ŞEFFAF
KUTULARA GEÇER; “İÇİ DIŞI BİR OLMANIN” ÖNEMİNİ DİLE GETİRİRDİK; NASIL
DA DÜZEN İÇİN OLMAZSA OLMAZ OLDUĞUNU... O KADAR AYAKKABI DEMİŞKEN,
RONNY POON’UN CONVERSE İÇİN YAPTIĞI “BABY STAR” KUTULARINI
ATLARSAK OLMAZDI; EVLATLAR İÇİN TASARLANAN BU KUTUCUKLARA KİM
HAYIR DİYEBİLİRDİ! 5 TANE KUTUNUN BİRLEŞTİĞİNDE CONVERSE YILDIZINI
TAMAMLADIĞINI ANLATIRDIK... VOLTRAN OLUŞTURMAK ÜZERİNE FİKİR
TEATİSİ YAPARDIK.
AYAKKABI ŞART DEĞİLDİ ZATEN AMBALAJ TASARIMINI GÜNDEME GETİRMEK
İÇİN... STARBUCKS İÇİN YAPILMIŞ BİR ÖĞRENCİ PROJESİNDEN BAHSEDERDİK
MESELA. ÜÇ KAHVE ALANA BİR FİNCAN HEDİYE EDİLSİN DİYE AMBALAJ
TASARLAYAN LÜBNANLI CARLA MEZHER’IN KUTUSUNUN ÜSTÜNE “LESS IS
MORE” (AZ ÇOKTUR) YAZDIĞINI ANLATIRDIK. MİMAR LUDWIG MIES VAN DER
ROHE’NİN BU ÜNLÜ CÜMLESİNİN, BİR KUTUNUN ÜSTÜNDE NASIL DA MANİDAR
DURDUĞUNU DÜŞÜNÜRDÜK KARA KARA...
ORADAN TÜRK TASARIMCILARA GEÇERDİK ELBETTE... ÜRÜNLERİYLE,
THEDESIGNERWALL.COM’UN EN İYİ YILBAŞI HEDİYELERİ SEÇKİSİNDE YER ALAN
SENCER ÖZDEMİR VE BÜŞRA MEHLİKE KURT’U ANARDIK. AĞAÇ FORMUNU
ANDIRAN KUTU TASARIMLARIYLA İKİ GENÇ TASARIMCININ, ÜRETİCİNİN
İHTİYAÇLARINI NASIL DA ÇÖZDÜĞÜNÜ SÖYLER, AYAKKABI NUMARALARINA
GÖRE KUTUNUN EBATLARININ DEĞİŞEBİLDİĞİNİ EKLERDİK. TÜRKİYE’DE
YAŞAMANIN TASARIMA ETKİLERİNİ TARTIŞIRDIK HARARETLE, HALİYLE...
VE SONUNDA... KUTULARIYLA BİRLİKTE GERİDE KALAN YILA BAKIP, HEVESLE
VEDA EDERDİK.
2. İSTANBUL
TASARIM BİENALİ
Umut Kart
[email protected]
TEKNOKLAZM
OCAK 2014
KALE TASARIM MERKEZİ’NİN AYLIK TASARIM GAZETESİDİR, PARA İLE SATILMAZ.
KALEBODUR
HER AÇIDAN
BEKLENMEYENİ
YA R AT I R .
C-Extreme
Çimento, traverten ve
ahşap doku görünümünü
buluşturan fullbody porselen.
Kalebodur’dan.
kale.com.tr
C Extreme_242x325.indd 1
facebook.com/kalebodur
12/27/13 3:40 PM
OCAK/2014
03
Bahar Aksel
[email protected]
AVRUPA IÇIN
YARATICILIK VAKTI
Avrupa Birliği’nin Kültür ve “Media” başlıklı destek programları, tamamladıkları
başarılı sürecin ardından 2014 itibariyle yeni bir döneme geçiyor. Bu yeni dönemin
çerçevesi ise geçtiğimiz günlerde açıklandı: Creative Europe yani “Yaratıcı Avrupa”.
2014 – 2020 yılları arasını kapsayan
yeni dönemde verilecek fonlar yaratıcı
sektörler, kültür ve sanat alanlarına
odaklanacak. Başlığın bu şekilde
seçilmesinin nedeni ise kültür ve
yaratıcılık odaklı sektörlerin ekonomik
büyümeye önemli katkısı, yeni iş fırsatları
yaratması, inovasyonu desteklemesi ve
sosyal birleşme konusunda olumlu rol
oynaması üzerinden açıklanıyor. Bu fon
programı aynı zamanda Europe 2020
kapsamında hedeflenen “büyüme ve iş
fırsatlarının artması” stratejisinin de
temelini oluşturuyor. Dolayısı ile kültür
ve sanatı “lüks” olarak algılamaktan
öte üretim ve ekonomik büyümeye
katkıda bulunan önemli bir araç olarak
tanımlıyor.
Creative Europe kapsamında kültür,
sinema, televizyon, müzik, edebiyat,
performans sanatları, kültürel miras ve
ilgili alanlarda en az 250.000 sanatçı ve
kültür çalışanı, 2.000 sinema, 800 film
ve 4.500 kitap çevirisine fon sağlanması
hedeflemekte. Diğer yandan kültür/sanat
alanında çalışan birçok küçük ölçekli firma
ve girişimin de desteklenmesi, sayılarının
arttırılması planlanıyor. Böylece,
kültürel ve yaratıcı sektörlerin dijital
çağ ve küreselleşmenin fırsatlarından
faydalanmaları sağlanarak uluslararası
ölçekte yeni fırsatlar, pazarlar ve izleyici
kitleleri yaratılabilecek. Ne kadar
fazla sayıda sanatçı ve kültür çalışanı
uluslararası ölçekte çalışma imkanı
bulursa sektörün o kadar büyümesi ve
kendini beslemesi söz konusu.
anlatmak konusunda sahip olduğu güç
tartışılmaz. Creative Europe vesilesi
ile tarihi sinemaların yıkıldığı, AVM’ler
dışında kentin belleğinde yer eden sanat
merkezlerinin kalmadığı İstanbul’da fon
kaygısı ile de olsa farkındalık artabilir.
Desteklenecek sektörler arasında en
çok öne çıkanlardan biri de sinema.
Avrupa’nın kültür ve dil çeşitliliğini
koruyarak sanat üretimi ve sinema
alanında yarışabilirliğini geliştirmek
hedeflenerek 1.000’den fazla Avrupa
filminin dağıtımı, Avrupa içi ve
dışında gösterimi, 2.500 sinemanın
programlarında %50 oranında
Avrupa filmlerine yer vermesi koşulu
ile fon alabileceği belirtilmekte. Film
sektörünün sadece kasting ve çekim değil
destek veren yeme-içme, temizlik gibi
hizmet dalları ile çok geniş bir çevreye
ekonomik girdi sağladığı biliniyor. Diğer
yandan kültürleri, şehirleri, toplumları
uluslararası ölçekte tanıtmak ve
Diğer yandan, kültür ve sanat alanındaki
bu yaklaşım Avrupa için yeni değil. Uzun
süredir kültür, sanat, tasarım ve yaratıcı
alanların desteklenerek fark yaratılması,
bilgi ve fikir üretiminin desteklenmesi
konusunda çalışmalar yürütülüyor,
projeler destekleniyor, hatta Almanya
örneğinde olduğu gibi yeni mezunlara
kendi işlerini kurmaları için girişimi teşvik
edici imkanlar tanınıyor. Bilgi toplumu
olmanın gerekleri, bilgi ve fikir üretimi
için fırsatlar yaratarak, ve bunu devlet
politikaları ile de destekleyerek yerine
getiriliyor.
artmakta. Çeşitli bakanlıklar ve kalkınma
ajansları kapsamında konu ele alınıp
gündeme getirilse de küçük ölçekte
yaratıcı işler ile ilgili girişimler macera
olarak nitelenerek, büyük yatırımcıların
insafına bırakılıyor. Üretim ile doğrudan
ilişkili tasarım alanlarında düzenlenen
etkinlikler, fuarlar finans zorlukları
nedeniyle hem kendi gücünü hem de
İstanbul’un avantajlarını kullanacak
şekilde bir etki yaratamıyor. Konuyu
daha sanatsal açıdan ele alan Bienaller
ise farklı bir kulvarda değerlendirilerek
yine çeşitli zorluklar ile karşılaşıyor.
Yeni fikirlerin üretilmesi için kültür,
sanat, üretim ve bunları destekleyecek
kimlikli mekanların birlikteliğinin önemi,
bunlar arasında oluşacak sinerjinin
yeniliklere yol açabileceği uzun zamandır
tartışılıyor. Avrupa Birliği üzerinden
gelen bu tip çağrıların doğru kullanılarak,
Türkiye’de farkındalığın ve politikaların
artmasının sağlanması; İstanbul’da
sayısı artan kültür sanat etkinliklerinin
görünürlüğü ve etki alanlarının artması
konusunda olumlu etki yaratarak
İstanbul’u bir inşaatlar kenti olmaktan
çıkarıp fikir üretimi merkezi haline
getirmesi mümkün.
Türkiye’de ise, üretimde artı değer
yaratmaya duyulan ihtiyaç gün geçtikçe
Fotoğraflar: http://ec.europa.eu/culture/
creative-europe/
04
Dilek Öztürk
[email protected]
6 YETENEK BELLI OLDU!
Maison & Objet Paris Fuarı’nın organizatörü Safi, her yıl “Seçme Yetenekler” adı
altında, altı yeni tasarımcıyı öne çıkaran özel bir etkinlik düzenliyor. Bu sene Tasarım
Dergisi ile işbirliği yapan organizasyonun seçimleri netleşti.
Talents A La Carte seçmelerine ilgi yoğundu
ve 11 Kasım 2013 tarihine kadar, mobilya,
iç mekan, mimari, takı, grafik, moda ve
aksesuar tasarımı alanında toplam 65 adet
başvuru yapıldı. 20 Kasım 2013 tarihinde
tasarımcı Derin Sarıyer, moda tasarımcısı
Bahar Korçan, tasarımcı ve İstanbul Tasarım
Bienali Danışma Kurulu Üyesi Özlem Yalım
Özkaraoğlu, içmimar ve danışman Mahmut
Nüvit Doksatlı, Tasarım Dergisi Genel
Yayın Yönetmeni ve mimar Enis Tibet ve
Tasarım Dergisi Editörü Dilek Öztürk’ün jüri
olarak katıldığı toplantıda tüm başvurular
değerlendirildi. Yapılan elemeler sonucu,
65 başvurudan 6 tanesi finale kaldı ve 2428 Ocak 2014 tarihleri arasında Paris’te
düzenlenecek olan Maison&Objet fuarında,
Talents A La Carte bölümünde seçilen
ürünlerini sergileme imkanı kazandı.
İşte seçilen 6 tasarımcı...
Türkiye’nin “Yılın Genç Tasarımcısı” ödülünü
aldı. Tasarımcıya, 2012 yılında Suck UK için
tasarladığı “dijital kek kalıpları” ile Design
Turkey tarafından “İyi Tasarım” ödülü verildi.
Umut Demirel
Endüstriyel tasarımcı Umut Demirel kendi
adını taşıyan tasarım ofisini 2012 yılında
İstanbul’da kurdu. Kendi stüdyosunu
kurmadan önce Adnan Serbest, Alaaddin
Adworks, Productions-Graphics gibi tasarım
ofislerinde deneyim kazandı ulusal ve
uluslararası firmalar için tasarımlar geliştirdi.
Umut Demirel tasarım hayatı boyunca fizik,
matematik, geometri gibi sayısal bilimlere ilgi
duydu ve geliştirdiği ürünlerde bu ilgiyi etkili
bir biçimde yansıttı.
Ceren Başgöze
Ceren Başgöze, 2012 de eşi mimar Fatih
Başgöze ile laBoratuvar tasarım ofisini kurdu
ve o günden beri kendi mobilya ve iç mekan
tasarımlarını yapıyorlar.
Şule Koç
İstanbul’da çalışmalarını yürüten Şule Koç,
ürün ve mekansal tasarım odaklı çalışan bir
endüstriyel tasarımcı.
2009’da Red Dot Tasarım Ödülleri ve
Design Turkey Üstün Tasarım Ödülleri
tarafından fark edilen “Black Diamond”
koltuk tasarımı ile tanındı. 2013 yılında,
“Stone & More” adlı doğal taş duvar
kaplamaları koleksiyonu Elle Tasarım
Ödülleri ve A’Golden Tasarım Ödülleri
tarafından ödüllendirildi. Koç’un
çalışmaları, sergi ürünleri ve iç mekan
tasarımı gibi farklı ölçeklerde geniş bir
yelpazeye hitap ediyor.
Meriç Kara
2003 yılından beri dünya çapında çeşitli
sergilerde ve yayınlarda yer aldı. 2007
yılında Phaidon Yayınları “&fork” tarafından
dünyanın en heyecan verici genç ürün
tasarımcıları arasında yer aldı. 2010 yılında
çiçek saksılarından oluşan solo sergisi ‘A
Shizophrenic Domestic Project’ ile Elle
Decor, Uluslararası Tasarım Ödüllerinde
Deniz Duru 2011’de Deniz Duru tarafından kurulan
333km’deki tasarım ve üretim süreci
tasarımcıların, mimarların, mühendislerin
ve mobilya uzmanlarının entelektüel, görsel
ve pratik zekalarının ve zanaat anlayışlarının
birleşmesinden meydana geliyor. Bir ürün,
tasarım stüdyosu ve atölyenin etkileşimi ile
üretilen çoklu modeller ile sonlandırılıyor. Bu
işbirliği malzeme anlayışını arttırıyor ve yeni
tasarımların üretilmesi için ortam hazırlıyor.
Burcu Büyükünal
Burcu kendini çağdaş takılar tasarlayan bir
tasarımcı olmanın yanısıra, kavramsal sanat
eserleri de üreten birisi olarak tanımlıyor.
Tasarladığı takılar malzemelerin ve
tekniklerin imkanlarından ve kendisinin pratik
deneyiminden esinleniyor. Bunun yanısıra,
tasarımcının kavramsal çalışmaları, insan
vücudu ve takı ile olan gelenekleri ve sosyal
normları sorguluyor.
OCAK/2014
05
Barış Gün Şahin
[email protected]
GELECEK ARTIK
ESKISI GIBI DEĞIL
İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen ikincisi 18 Ekim-14 Aralık 2014
tarihleri arasında gerçekleştirilecek İstanbul Tasarım Bienali’nin teması açıklandı:
“Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil”.
Tasarım Beinali tema metninde karşımıza
çıkan “Hızlı bir dönüşümden geçen İstanbul,
tasarıma ve tasarımın günlük hayatla
ilişkisine dair alternatif düşünce üretmenin
merkezlerinden biri. Dolayısıyla, dünyamızın
yeni koşullarına cevap veren çeşitli tasarım
fikirlerini buluşturacak bir bienal için ideal
yer.” açıklaması katılımcıları ve ilgili tüm
aktörleri kışkırtıcak ve heyecanlandıracak
gibi görünüyor.
alanda çalışan kişileri katkıda bulunmaya
çağırıyor.
İmge, animasyon, video, grafik, diyagram
ve/veya metin formunda, ama bu
formlarla sınırlı da olmayan manifestolarla
ilgileniyoruz. Son kertede her bir katkının
formu, fikri en etkin şekilde iletme
prensibiyle belirlenmelidir. Tasarım
manifestosunu sunmak için son tarih 1
2. İstanbul Tasarım Bienali Direktörü Deniz
Ova sorularımızı yanıtlıyor:
Şubat 2014.
Son olarak, İstanbul Tasarım Bienali’nin
Türkiye, değişimden korkmayan ve sesini
çıkaran bir dönem geçiriyor. Bu sürecin,
2. İstanbul Tasarım Bienali’ne yansımaları
sizce olacak mı? Tasarım politikalarına,
şehirciliğe dair söylemler ve önerilerin
geleceğini düşünüyor musunuz?
Bunu bize en iyi şekilde bienale gelecek
olan proje başvuruları gösterecek. Tasarım
Bienali olarak ilk günden beri tasarımın
tüm alanlarını - mimarlık, kentsel planlama,
endüstri ürünleri tasarımı, grafik tasarım,
moda tasarımı, yeni medya tasarımı ve bu
alanların alt dalları - kapsadığımızın altını
çiziyoruz. Bunun yanında bienalin önemli
hedeflerinden birisi tasarım alanında söylem
ve eleştirel düşünme ortamının oluşmasına
ve zenginleşmesine katkı sağlamak. Bienal’a
gelecek başvuruların zenginliği ve kapsamı
bu anlamda önemli olacaktır.
2. İstanbul Tasarım Bienali sanki bizlere
“içinizden konuşmayın, gelin, paylaşın,
üretin, geliştirin, beraber değiştirelim”
diyor... Katılıyor musunuz?
Elbette... Bu yaklaşımımız ne kadar çok
insan tarafından karşılık bulursa o kadar iyi,
hep beraber önümüzdeki tasarım bienalini
şekillendiriyor olacağız. İlk bienalden
itibaren etkinliğin çok önemli bir parçası
olan açık çağrı duyuruları da bunun bir
göstergesi. 2.İstanbul Tasarım Bienali
temasını tek bir cümle ile özetleyecek
olsanız...
En iyi özet başlığın kendisi: Gelecek artık
eskisi gibi değil.
2. İstanbul Tasarım Bienali mekânları ve
ana serginin yanı sıra bienal kapsamında
gerçekleştirilecek akademi programı, atölye
çalışmaları, tasarım yürüyüşleri, yaratıcı film
kuşağı, seminer ve paneller gibi etkinliklerin
ayrıntıları 2014 yılında duyurulacak.
Bienalin sergi alanı, katalog ve görsel
kimliği Superpool ve PP (Project Projects)
tarafından hazırlanıyor. Bienalin tanıtım
kampanyası ise Alametifarika tarafından
hazırlanacak.
Bienal ekibi “Tasarımcılar, size ihtiyacımız
küratörü Zoe Ryan ve yardımcı küratör
Meredith Carruthers da beraber geliştirme,
üretme üzerine olan bu söyleme çok değer
veriyorlar ve bizimle birlikte bu çağrıyı
yüksek sesle dile getiriyorlar. Çalışmalarının
başladığı ilk aylardan beri buralarda
yürütülen projeler, yapılan çalışmalar,
üretimler ve geliştirilen söylemler üzerine
yoğun bir araştırma içindeler.
var!” diye seslenerek, İKSV Yönetim Kurulu
Projelerin seçimi ve süreçle ilgili 3 püf
noktası verecek olsanız...
Projelerin seçimi ve bu süreç ile ilgili bir
“püf noktası” olduğunu düşünüyorum. İlk
ve en önemli adım metnin okunması ve
anlamlandırılması olacaktır. Başvurumuzda
aynen yazılı olduğu gibi; İstanbul Tasarım
Bienali, tasarımla bağlantılı herhangi bir
Başkanı Bülent Eczacıbaşı önümüzdeki
yıl İstanbul Tasarım Bienali’nin ücretsiz
gerçekleştirileceği de duyurulmuş oldu.
Tasarım Bienali’ne katılmak isteyenlerin
1 Şubat 2014 tarihine kadar başvurmaları
gerekiyor. Ayrıntılı bilgi ve başvuru
koşullarıyla ilgili detaylara tasarimbienali.
iksv.org adresinden ulaşılabilir.
06
Esra Bici Nasır
[email protected]
EVSELLIK, EV, BARINMA
VE MIMARLIK TARIHI
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı 8. Lisansüstü Araştırmaları
Sempozyumu’nu Aralık ayında gerçekleştirdi.
hane/aile, ev/yuva, iş/ev temaları üzerinden
irdeleyen güncel araştırmalar sunuldu ve bu
çalışmaların mimarlık tarihi alanında ürettiği
yeni bilgi tartışıldı.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık
Tarihi Anabilim Dalı, iki yılda bir, belirli
temalara odaklanan lisansüstü araştırmaları
sempozyumları düzenliyor. Sırasıyla Osmanlı,
Cumhuriyet ve Eski Çağ dönemlerini ele alan
sempozyum dizisi, Cinsiyet/Cinsellik, Kimlik/
Aidiyet, Hamilik ve Kent temaları altında
devam etti. 12-13 Aralık 2013 tarihinde
düzenlenmiş olan sekizinci toplantı, Evsellik,
Ev ve Barınma teması ile gerçekleştirdi.
Bu toplantıda sunulan bildirilerde mekanları,
zamanları ve insanları; evsellik, aile, cinsiyet,
mahremiyet, barınma, konut, ev kültürü
kavramları ve kamusallık/mahremiyet,
Sempozyum’un ilk günü olan 12 Aralık
Perşembe günü iki konuşma ve bildirilerin
sunulduğu iki oturum gerçekleşti. Çalışma
alanları klasik ve geç antikite dönemindeki
konut mimarisi ve gündelik yaşam,
kadın ve cinsiyet çalışmaları olan ODTÜ
Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr.
Lale Özgenel’in yaptığı açılış konuşmasıyla
başlayan sempozyum, davetli konuşmacı
Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Bölümü
öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Didem Kılıçkıran
ile devam etti. Feminizmde sürekli farklı
boyutlar kazanarak değişen ev üzerine
kavramsallaştırmaların, yani bir anlamda
feminizmin ev ile macerasının, ev ve
domestisite üzerine güncel çalışmaların
yön verdiği açılımları ele alan Kılıçkıran’ın
konuşması ilgiyle izlenerek ‘kadın ve ev’
kavramları üzerine kavramları üzerine canlı
ve verimli bir tartışmayı tetikledi.
Prof. Dr. Suna Güven’in oturum başkanlığını
yaptığı birinci oturumda Deniz Çetin,
‘Domus ile Metropolis Arasında Mekan’,
Selin Mutdoğan ‘Günümüz Yaşam Biçiminde
Konutun Kazandığı Yeni Anlamlar’ ve Esra
Bici Nasır ‘Güncel Salon Fikri ve Salon
Pratiklerine Dair Bir Kesit’ başlıklı bildirilerini
sundular.
İkinci oturum Prof. Dr. Ali Uzay Peker
tarafından yürütüldü. Bu oturumda Gizem
Özer ve Tamer Sermet Özgür, ‘Osmanlılarda
Konut Mimarisi ve İskan Meselelerine
Kavramsal Yaklaşımlar’, Gökçen Özkaya
’18. Yüzyıl İstanbul’unda Evlerin Barınma
ve Konfor Koşulları’, Bengi Su Ertürkmen
‘A Research on ‘Jews and Privacy’ in the
Ottoman Empire: Through the Neighborhood
Organization to Dwellings, Ankara Jewish
Quarter’ başlıklı çalışmalarıyla farklı konuları
tartışmaya açtılar.
Sempozyumun ikinci günü üç oturum
gerçekleşti. İlk oturum Doç. Dr. Elvan
Altan Ergut’un oturum başkanlığında Özge
Sezer‘in bildirisiyle başladı. Köy evi ve erken
Cumhuriyet dönemindeki köy hayatının
planlamasını ele alan Sezer’den sonra Umut
Şumnu Ankara’daki İkramiye Evleri; Duygu
Yarımbaş ise İkramiye Evleri ve Yapıldıkları
Dönemin Konut Algısı Arasındaki İlişkiler
üzerine sunumlarını gerçekleştirdiler. Bu
oturumdaki son konuşma ise Deniz Dokgöz’ün
‘Türkiye’de Modern Konut İmgesi ve Sivil
Algısal Boyutu ‘Kübik Ev’ bildirisi oldu.
İkinci günün diğer iki oturumu genel olarak
İngilizce sunumlarla gerçekleşti. Doç. Dr.
Namık Erkal’ın oturum başkanlığını yaptığı
ikinci oturum, Aliye Menteş’in ‘Continuity
and Change of Rural Traditions in the
Mediterrenean Villages’ başlıklı bildirisiyle
başladı. Ceren Kürüm’ün ‘Reconstructing
‘Home’ in the House of ‘the Enemy’: PostWar Dwelling Appropriation by Turkish
Cypriot Refugees ve Şebnem Soher’in
‘Possibility of Dwelling and Local Modernism
of Tozkoparan’ konuşmalarıyla devam etti.
Bu oturum Mustafa Önge’nin ‘Konya’nın
Yerel Konutlarının Tarihi Kent Mekanından
Silinmesi: Bir Bellek Yitimi Öyküsü’ ile
sonlandı.
Son günün son oturumu Dr. Haluk
Zelef tarafından yürütülerek Y.İpek
Mehmetoğlu’nun ‘Public House Domestic
Nature: Reading the Everyday Spaces of
Gertrude Stein and Charlotte Perriand’
ile başladı. Daniel S. Willkens’in Crafting
A Cabinet: The Evolution of the Working
Spaces at Jefferson’s Monticello and Soane’s
Museum’ ve Stephanie Dadour’un ‘The
Comeback of Domesticity in the late 1980s
North American Architecture’ bildirisiyle
devam eden oturum Münevver Aygün Aşık’ın
‘Florya Atatürk Deniz Köşkü’nde Mahremiyet
ve Kamusallık Üzerine Bir Değerlendirme’
başlıklı konuşmasıyla sonlandı.
Bildiri sunumlarının sonunda gerçekleşen
kapanış paneli ele alınan konular ve
kavramlar ekseninde zengin tartışma ortamı
yarattı. Gerek kapanış panelinde, gerek
oturumlar esnasında gerçekleşen konut,
ev, evsellik, barınma ile ilgili zihin açıcı
kavramsal tartışmalar ve yorumlamalar
sempozyumu keyifli ve doyurucu kıldı.
OCAK/2014
07
Gözde Severoğlu
[email protected]
ENDÜSTRİYEL TASARIM
“MÜHENDİSLİĞİ”
İki kelimeyle mi üç kelimeyle mi anlatalım diye dert edinirken... Her sene yepyeni
okullar bünyesine bu bölümü dahil ederken, biz ETMK’nın beşiğinde tıngır mıngır
sallanırken... Gündemimize Endüstriyel Tasarım Mühendisliği düştü.
Endüstriyel Tasarım veya Endüstri Ürünleri
Tasarımı... İki kelimeyle mi üç kelimeyle mi
anlatalım diye dert edindiğimiz, her sene
ailemize yepyeni bir okulun katıldığı çok
anlamlı bölümümüzün, ön lisans, ikinci
öğretim ve şimdi de Mühendisliği hayırlı
uğurlu olsun! kontenjanı ile yılların açığını kapatmayı
destekliyor adeta! Melikşah Üniversitesi 25
kişi, Okan Üniversitesi 30 kişi, Ortadoğu
Teknik Üniversitesi 45 kişi, Selçuk
Üniversitesi 10 kişi, TOBB Ekonomi ve
Teknoloji Üniversitesi 30 kişi, Uluslararası
Kıbrıs Üniversitesi 24 kişi, Atılım
Üniversitesi 30 kişi, Yeditepe Üniversitesi
55 kişi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi 30 kişi, Haliç Üniversitesi 26
kişi, Doğuş Üniversitesi 25 kişi ve Marmara
Üniversitesi 30 kişi kontenjanı ile her
sene mezun vermeye devam ediyor. Ekibe
yeni katılan Gebze Üniversitesi ise henüz
kontenjanlarını belirlememiş durumda.
Güzel Sanatlar ya da Mimarlık Fakültesi
bünyesindeki Endüstriyel Tasarım
bölümlerine Amasya, Gebze, Karabük
ve Tekirdağ’daki üniversitelerin
eklenmesi ile tasarımcı yetiştirmekte
kontenjanları artırmanın önceliğimiz
olduğu söylenebilir. Bu lisans eğitimlerinin
yanında, iki yıla indirerek sıkıştırılmış
tasarımcı diploması sunan ön lisans
bölümlerinin yer aldığı okullar, sektöre hızla
ara eleman kazandırıyor! Diğer yandan,
kurulan ikinci öğretimler, gecesi gündüzüne
zaten karışacak tasarım öğrencisi için nasıl
bir fayda yaratacak tartışma konusu.
Mühendislik
Önlisans
Ostim Meslek Yüksekokulu’ndaki ön
lisans programının 40 kişilik kontenjanı
bulunuyor. Yüksekokul bünyesindeki diğer
bölüm başlıkları ise Elektrik Enerjisi Üretim,
İletim ve Dağıtımı, Kaynak Teknolojisi,
Lastik ve Plastik Teknolojisi, Mekatronik.
Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’ndeki aynı
bölümün kontenjanı ise 50 kişi. Hacettepe
Üniversitesi ikinci öğretim ile beraber 60
Kişi. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi 30
kişi. Plato Meslek Yüksekokulu 40 kişi.
Kastamonu Üniversitesi ikinci öğretim
ile beraber 50 kişi iken Namık Kemal
Üniversitesi 25 kişilik kontenjana sahip.
Sadece 2013-2014 döneminde toplam 295
kişilik ön lisans kontenjanı açıldı. Lisans
Anadolu Üniversitesi 62 kişi, İzmir Ekonomi
Üniversitesi 30 kişi, Yaşar Üniversitesi 22
kişi, Bahçeşehir Üniversitesi 44 kişi, Gazi
Üniversitesi 25 kişi, Işık Üniversitesi 30 kişi,
İstanbul Arel Üniversitesi 24 kişi, İstanbul
Bilgi Üniversitesi 50 kişi, İstanbul Teknik
Üniversitesi 45 kişi, Kadir Has Üniversitesi
30 kişi kontenjana sahip. İkinci öğretim ile
beraber Karabük Üniversitesi 150 kişilik
Mayıs ayında Endüstriyel Tasarım
Mühendisliği Sempozyumu da gerçekleştiren
Erciyes Üniversitesi, ikinci öğretimle beraber
82 kişi. Karabük Üniversitesi Meslek ve
Teknik Lise mezunlarına yönelik lisans
programı ile beraber 68 kişi kontenjan açmış
durumda. Gazi Üniversitesi ön lisans ve
lisansın yanında mühendisliğini de açarak
takımı tamamlıyor, öğrenci alımına ise 20142015 döneminde başlayacağını belirtiyor.
Toplam 148 kişilik kontenjan ile Bilgisayar
Destekli birçok başlığın yanında, makine,
mekatronik, grafik, sanat ve tasarım, tasarım
teknolojisi, elektrik elektronik gibi başlıklarda
ders içerikleri hazırlıyor. Bölümün Türkiye
dışındaki karşılığı üretim ile iç içe ilerlerken,
bizdeki kurgu biraz ondan biraz bundan
gibi bir başlıkta çözümleniyor. Bir tutam
Endüstri Mühendisliği’nden, çokça Makine
Mühendisliği’nden bir karma kurgulanıyor
ve üstüne içinde tasarım geçen birkaç ders
içeriği eklenerek yeni bir endüstriyel tasarım
tanımı ortaya çıkıyor. Halbuki bu bölümün
en önemli başlığının da üretim olduğu ilk
bakışta fark ediliyor. Endüstriyel Üretim
Mühendisliği olabilecekken neden adı
Endüstriyel Tasarım oluveriyor, o da bir türlü
anlamlandırılamıyor.
08
Dilek Öztürk
[email protected]
REDDEDİLDİ
“Ödül yağmuruna tutuldu. Yüzlerce, binlerce kopya sattı. Çok tuttu.” Sizce bu
tabirler, tasarım değerini ölçmeye yeterli sayılır mı?
Yaratıcı dünya bu süslü tanımların altında
ezileli çok oluyor. İşin kalitesinden daha
ağır olan bu ithamları yapıştırmaya da
ayrıca meraklıyız. Kreatif projenin etrafında,
kendisinden daha ağır kalan bu övgüler,
bize resmin tamamını göstermiyor maalesef.
Yaratıcı endüstrilerde iş üreten kişilerin
red alması artık gündelik yaşamlarının bir
parçası haline gelmişken, bir sergi, onları bu
rutinden çekip çıkardı.
“Reddedildi” (Rejected) projesi, Munich
Creative Business Week 2013 için geliştirildi.
Tasarımı ödüllendirmek anlamında ilk defa
madalyonun öteki yüzünden bakan bir
yaklaşımla...
“Rejected”, daha önce hiçbir yerde
yayınlanmayan ve küratörlerden, müze
direktörlerinden, fuarlardan, yarışma
jürilerinden red almış farklı yaratıcı
disiplinlerden çalışmalar içeriyor. Bazen
haksız sebeplerle, bazen de ince ekonomik
hesaplar ya da tamamen kişisel çıkarlar
ya da çıkarsızlıklar sebebiyle reddedilen
ve değerlendirilemeyen toplam 11 proje,
farklı bir sergileme anlayışı ile gözler önüne
serildi; siyah tabutlar içinde. Bu ironiye belki
de gerek yok ama bu çalışmalar yakından
incelenmeyi hakediyor.
Serginin mottosu ise “kabul edildi” oldu,
reddedilmelere karşı. Sergi, fotoğraftan,
moda,tasarımı, grafik, endüstriyel tasarım
ve ayrıca müzik, belgesel film ve tasarım
kritiği metinlerine kadar geniş bir yelpazede
reddedilen gerçeklikleri sundu.
Kimler Reddedildi?
Savaş sonrası Alman ekolü döneminde
dünyaya gelmiş fotoğraf sanatçısı Florian
Böhm, çalışmalarında Amerikan sokak
fotoğrafçılığından ilham alıyor. New
Yorklular’ın sokaklarda, kaldırımlarda
yürümek için beklerkenki hallerine
odaklanan Böhm, gündelik hayatta oldukça
banal kabul edilebilecek bu duruma dikkat
çekmek istiyor. Böhm’ün bu çalışmaları
Alman mimari ve endüstriyel fotoğraf
tarihinde bir dönüm noktası olan ikili Bern ve
Hilla Becher’e bir atıfta bulunuyor. Endüstri
miarsı yerine, sokaklarda bekleyen kişiler,
kitle halini alıyor. Kentte ortak paylaşılan
bu bekleme deneyimi sosyolojik bir platform
oluyor artık ve kişilerin halleri, 21. Yüzyıl
şehirleşmesinin fonunda anlatılıyor. Sokak
fotoğrafçılığının bu kadar yaygın olduğu
dönemde Böhm’ün çalışmalarının ne kadar
red alabileceği ise tartışma konusu elbet.
Mirko Borsche ise bir grafik tasarımcı. Mirko,
tasarımın öğrenme, anlama ve eğlenme için
bir kaynak olduğuna inanıyor. Şimdiye kadar
farklı ülkelerde grup sergilere katılan ve
kendi kişisel sergisini de açmış olan Borsche,
Reddedldi sergisinin kataloğunu da kendi
tasarlamış. Katalogta en çok dikkat çeken
sayfa, Samuel Beckett’ın sözünün olduğu
sayfa: Ever tried. Ever failed. No matter. Try
again. Fail again. Fail better. (Hep denedin.
Hep yenildin. Olsun, yine dene. Yine yenil.
Daha iyi yenil.)
Münih’te çalışmalarını sürdüren moda
tasarımcısı Ayzit Bostan’ın çalışmaları için,
lüks segment modanın performans sanatı
ile buluştuğu nokta tanımı yapıldı. Bir
“reddedilen” için oldukça iddialı bir yorum.
Bostan’ın çalışmaları gündelik hayatta tercih
edilebilecek tasarımların basit oyunlarda
gündelik olmaktan çıkan ve obje olma
yolunda ilerleyen bir çizgide gidip geliyor.
Nitzan Cohen ise yanıtlanması ilgi çeken
soruları sormak isteyen bir endüstriyel
tasarımcı. Bu ekol bize hiç de yabancı
gelmeyen Eindhoven’dan kaynaklanıyor.
Yıllarca Konstantin Grcic’in yanında çalışan
Cohen’in çizgilerinde hem Eindhoven’dan
aldığı gelenekleri, hem de Grcic’in esintisini
görebiliyoruz. Stüdyosunda, ekibiyle birlikte
araştırmaya dayalı, mekan ve objeler
üzerinden yeni bir görsel lisan oturtmaya
çalışan kavramsal projeler geliştiriyor.
Belirli malzemeler ve tekniklere dayalı çalışan
takı tasarımcısı Saskia Diez, tasarımlarında
geometrik formlara ve metale yer veriyor.
Takı tasarımı alanında özgünlük oldukça
sorgulanan bir konu. Renk, malzeme ve form
arayışı her takı tasarımcısını ortak noktalara
ve aynılığa sevkediyor. Farklılaşmak için ne
yapmak lazım? Belki de Rejected projesinin
temeli bu soruya dayanıyor.
OCAK/2014
09
Umut Kart
[email protected]
DİSİPLİNLERİN ENTEGRASYONU
MERKEZDE
GMK eski başkanı Yeşim Demir, Icograda yönetim kuruluna yeniden Başkan
Yardımcısı olarak seçildi. Sorularımızı yanıtlayan Demir, Icograda’nın disiplinlerin
entegrasyonu konusunu merkeze aldığını söyledi.
- Yeniden başkan yardımcısı olarak
seçilmeniz Türkiye adına ne anlama
geliyor? Icograda Afrika, Okyanusya, Amerika, Asya,
Avrupa kıta bölgelerinden toplam 68 ülkenin
üye olduğu bir dünya konseyi. Yönetim
kurulu oluşumunda bölgelerin dengeli
biçimde dağılmasına da özen gösteriliyor.
‘’Professional’’, ‘’Promotional’’, ‘’Educational’’
gibi üyelik kategorilerinde 150’ye yakın
kuruluş, dünyada grafik tasarım, görsel
iletişim tasarımın disiplinlerini temsil eden
birçok meslek örgütü, üniversiteleler ve
kurumlar var. Hal böyle olunca kararlar ve
gerçekleşen etkinlikler bölgeler arasında
bir karar ve planlama dengesi gerektiriyor.
2011’de ilk kez Taipeideki Genel Kurul’da
göreve seçilmiştim. Yönetim kuruluna
bir kez seçildikten sonra orada kendi
örgütünüzü temsiliyetiniz sona eriyor. Artık
yönetim kurulunda bireysel olarak kendi
donanımınızla görev yapıyorsunuz.
- Icograda’nın yakın dönem planlarından
bahsedelim mi biraz da? Icograda zamanın ruhunu yakalamış bir
oluşum. Biz de disiplinlerin entegrasyonu
konusunu merkeze aldık. Önümüzdeki iki yıl
zarfında yine dünyanın çeşitli bölgelerinde
tasarım haftaları ile Icograda’yı aktif olarak
izleyeceğiz. Elbette devam eden projeler
de var. Iridescent ve Indigo (International
Indigenous Design Network) dünyada tasarım
kültüründe etkileşimi artırmak açısından çok
önemli projeler. Sürdürülebilirlik Icograda’nın
önemli parçalarından biri. Dünya çapında
yüzlerce etkinliğe destek veriliyor. ADAA
tasarım ödülleri bunlardan biri. Achievement,
Education ve Excellence ödüllerine bu yıl bir
de Presidents Award’u ekledik. - Genel kurulun kimlik tasarımı da size ait.
Bu tasarımda kriterleriniz nelerdi? Icograda bu yıl 50 yaşını kutladı.
50. Yıl logosu geçen dönem yönetim
kurulunda görev yapan Fabrica’nın kreatif
direktörü Omer Vulpinari’ye ait. Vulpinari’nin
logosu yerkürenin ve kıtaların geometrik
yapısından yola çıkıyor ve Icograda’nın bir
dünya kuruluşu oluşu fikrini destekliyordu.
Benim öteden beri tekrarın peşine düşmek
gibi bir dürtüm var. Eğer bu yoksa da ben
var ediyorum. ‘’Tekrar’’ çocukluğumdan
beri akıma nakşolunmuş bir var oluş türü.
Selçuklu kapı bezemelerinden, tekrar eden
hareketlerden, dokulara kadar her tür örüntü
ve tekrar bana çok cezbedici geliyor. İki
boyutu üç boyuta çıkartıp sonra onu tekrar
iki boyutlu olarak yeni bir tanımla yeniden
kurmayı, böylelikle “şeyler”e tekrar yolu ile
yeni gerçeklilikler katmayı heyecan verici
buluyorum. Vulpinari’nin logosoundaki
geometrik izleri alıp 2 ve 3 boyutlu olarak
tekrar ettim ve 50. Yıl kutlamasına çoğalma,
çeşitlilik gibi kavramları da ekleyerek kutlama
etkisinde bir sarmal yarattım. Genel kurul
İstanbul’da yapılsaydı erguvan va turquaz
renkleri ile desteklenecekti. Montreal’e
alınınca tüm renkler devreye girdi.
- Türkiye’de grafik tasarımın geldiği
noktayı değerlendirebilir misiniz? Mesleki üretimimizi yaşadığımız hayattan
soyutlayamayız. Tasarımın bireysel bir
geçitten akıp kolektif bir vahaya döküldüğüne
inananlardanım. Tasarımcı ne kadar
meraklı, olursa herkes için o kadar iyi. Ben
öğrencilerimde müthiş bir tutku ve merak
görüyorum. Yaşadığımız günlerin zorluğu
onları zaman zaman bloke etse de – kimi
etmiyor ki?- yaşadıkları çağın farkındalar.
Ülkemizde grafik tasarımın sorumlulukları
ve meselelerinin yurt dışından bir farkı
yok. Disiplinler birbirlerine ihtiyaç ve saygı
gösterdikçe, işveren tasarımcıya kıymetini
hakkını verdiği sürece gelişim daha sağlıklı
olacak. - Sizce “communication design”ın (iletişim
tasarımı) tanımı zaman içinde değişiyor mu? Tabii, malzeme değişirse tarif de değişir.
Teknolojiyi tutabilene aşkolsun. Disiplinler,
endüstriler birbirine komşu iken artık ortak
çalışır oldular. En azından danışmalar çoğaldı.
Bence iletişim tasarımı gerçek anlamını şimdi
buluyor. Bir tasarımcı bir soruya yanıt ararken
tüm disiplinleri gözetmeli, kurumsal görsel
kimlik, mimari, endüstriyel tasarım, digital
cözümler, hepsi aynı gemiye binerse, hedefe
eksiksiz varılır. - Meslek örgütlerinin Türkiye’deki
konumuna nasıl yaklaşıyorsunuz? Meslek örgütlerinin daha etkin olması için
tasarımcılar bir yandan üretirken diğer
yandan beraber neler yapabileceklerine
bakmalılar. Ben kendi hesabıma işte tam
da bu yüzden hayatımın bir kesitinde GMK,
Icograda gibi oluşumlarda gönüllü olarak
çalışmaya karar verdim. Tasarımcılar bireysel
mesailerinden bir kısımını bu ortak var oluşa
ayırabilirlerse meslek kuruluşları çok daha
etkin bir yapıya kavuşur. Sponsorluk ve teşvik
kavramları da çok önemli. Meslek örgütlerinin
gönüllü kurumlar olduğunu düşünürsek her
etkinliğin, her adımın meşakkatini hayal
etmek zor olmaz. 10
Gözde Severoğlu
[email protected]
YILIN RENGİ: PARLAK ORKİDE
Her sene iki büyük sezon ve renginden malzemesine, yer kaplamasından duvarına
değişiveren başlıklar... Renk, malzeme, ürün dili bir yana, asıl odaklanmak üzere yola
çıkış noktamız ise her koşulda insanın ihtiyaçları...
Renk, “bu sene bu moda”, diyebileceğiniz
bir başlıktan öte bir fonksiyona sahip.
Fiziksel olduğu kadar, duygusal, ruhsal ve
zihinsel çağrışımları mevcut. Renk bilimci
ve Uluslararası Renk Komisyonu üyesi Ümit
Ünal, renk komisyonunun çalışmalarının
sadece tekstil için değil otomotivden
başlayarak tüm endüstrilere hizmet verdiğini
belirtiyor. Rengi, ecza dolabındaki bir ilaç gibi
görüyor. İlerleyen günlerde ihtiyaç duyulacak
o ilacın temini konusunda üreticilerin
hazırlıklarına erken başlamasının gerektiğini
belirtiyor.
Tasarım endüstrisine renk standardizasyonu
getiren, ipuçlarını dünyanın dört bir
yanında dolaşarak bulan Pantone ise 50 yılı
aşkın süredir rengi bir ifade biçimi olarak
kullanmamıza imkan veriyor. Ortaya çıkacak
ürün, mekan, tekstil ürünü ve daha farklı
konularda yaratıcılığımızı tetiklemekle
kalmıyor, insanın düşünme biçimi, duyguları
ve fiziksel reaksiyonları konusunda çalışıyor.
Rengi daha verimli kullanmak üzere
bizlere genişletilmiş kartelalar önererek yol
göstermeyi taahhüt ediyor. Renk seçimi için
bir ilham kaynağı olan Pantone, tüketici için
ürün ve hizmet habercisi gibi çalışıyor. 2000
yılından bu yana bilirkişi duruşu ile yılın
rengini bizlerle paylaşmayı sürdürüyor ve
2014 için Parlak Orkide (Radiant Orchid) diye
sesleniyor.
Parlak Orkide, çağdaş ve yenilikçi dili ile,
güzellik kavramına sağlık ve canlılık başlığı
ile ulaşıyor. Yaratıcılığın yenilik ve özgünlük
ile kesiştiği noktada karşımıza çıkan renk,
kullanıldığı yere enerji katıyor. Sıcak ve
soğuk renklerin bir harmanı kabul edilen
mor, saç ve cilt tonları ile ilgili ayırt edici
kombinasyonlar yaratmaya imkan veriyor.
Kozmetik konularda kardeş tonları pembe,
lila ve benzer bir iddaya sahip kırmızı ile iyi
anlaşarak seçenekler yaratıyor ve parlaklığı ile
nitelikli bir rötuş kabul ediliyor. İç mekanda
ürünlerde ve aksesuarlarda aksan renk olarak
kullanıldığında, mekana yeni bir düzen
getirebileceği söyleniyor.
Zeytin rengi ve avcı yeşili ile kesiştiğinde
kendi varlığını gözler önüne sermeyi başarıyor
ve izleyicisini etkiliyor. Diğer yandan, açık
sarı ve turkuaz ile bir araya geldiğinde ise
muhteşem bir ortaklık sunacağına kesin
gözüyle bakılıyor. Bu capcanlı renk, nötr
sayılabilecek gri, bej ve boz kahverengi ile
bir arada bulunduğu mekana, hayat enerjisi
getiriyor. Canlandırdığı sırada başka bir tarafı
yok etmeyi tercih etmiyor.
Kendi varlığını gözler önüne seren Parlak
Orkide, diğer renklere de fırsat yaratmayı
başarıyor.
Parlak Orkide rengi, birçok kişi için dişil
kabul edilse de bir arada kullanıldığı renk
ve miktarları ile farklı hedef kitleler için
vurucu alternatifler sunmayı başaracağa
benziyor. Mobilya, perde, halı üçlemesinde
şampanya ve bej renklerin ağırlıklı olarak
kullanıldığı ülkemizde, Parlak Orkide’nin
aksesuar ölçeğinde mekanlara dahil olacağı
söylenebilir. Küresel ölçekte baktığımızda
ise bu rengin inovasyon rengi olduğu
tarifleniyor. Her yılın rengi bambaşka paletler
ile yakınlaşabilir nitelikte oluyor ki bu da bu
renklerin her daim her insan için aynı değeri
taşıyamayacağına referans oluveriyor. Ancak,
Pantone’nın ilanı ile başlayan süreç, tüm yıl
boyunca, markanın iş birlikçilerinin ürünlerini
Parlak Orkide’leştireceğini gösteriyor.
OCAK/2014
11
2014’TE ÖNE ÇIKANLAR
Tasarımcılar her geçen gün geçmişten ilham almakla yeni form ve teknikler üretmek
arasında gidip gelirken 21. yüzyılın giyim anlayışı aradığı yeri bulmaya başladı bile.
saydam kolların omuzlarını yer yer sezon
modasına uydurarak açıkta bırakmış. Yaka
ve bel hattı kesiklerinde oval formlar uçuşan
etekleri güncelleştirirken Antonio Marras’nın
florak şıklığına eşlik eden üç boyutlu
süslemeler yine yarı saydam kumaşların
üzerine çalışılmış olan desenleri vurguluyor.
Dantellerin desenlerinin tenin açıkta kalan
bölgeleri üzerinde daha belirgin kılındığı
koleksiyonlar yine saydam, açık, kapalı, opak
ve transparanı gizliden gizliye sorgulayan
nitelikte.
Opak ve Saydam
Yarı saydam kumaşların opak kumaşlara
verdiği destek birkaç sezondur gitgide
artarken Fendi, 2014 İlkbahar Yaz
koleksiyonunda geometrik kesikleri alışılmış
bir uygulamaya gidip sert malzemelerle
vurgulamak yerine yarı saydam organze
türü kumaşlarla çalışmış. Kesimleri farklı
bir biçimde öne çıkaran bu malzeme
kontrastı fütüristik etkiyi desteklerken iki
boyutlu detay zenginliğine yer yer origamiyi
andıran bir üç boyutluluk eşlik ediyor. En
üst katmanın arkasında kalan kumaşlardaki
oyunlarsa koleksiyonun diğer bir albenisi.
Yoğunlaşan Baskı Detayları
Celine önümüzdeki sezonda sıklıkla
karşımıza çıkacak olan pop etkili desenleri
en iyi şekilde işleyen markalardan. İlgi
çekici baskı çeşitlerinin kullanımı yeniden
yaygınlaşalı ve koleksiyonların göz alıcı
unsurlarından biri haline geleli birkaç
sezon oldu. Alışılageldik kullanımlara git
gide yenileri eklenedursun, Celine de dış
giyim parçalarına uyguladığı desenleri
klasikleşmiş, her zaman farklı ancak sade
Stilize delikler
olmayı başaran kimliğine zarar vermeden en
iyi şekilde kullanmış.
İncelenen Göğüs Hattı
Prada’nın bu sezonki sürprizi, koleksiyonları
içindeki tüm tutarlılığa rağmen sergilediği
özgünlük, bu kez iç ve dış kavramını
sorgulayan modellere hayat vermiş. Çeşitli
yüz baskılarıyla renklendirilmiş elbise ve
paltoları olabilecek en androjen biçimde ve
dişiliği ön plana çıkarmayan bir üslupla bölen
göğüs detayları, geçmişi geri getirmekten
ziyade yeni arayışlara yönelen ve giysi
modellerinin yerini yeniden belirleyen 21.
Yüzyıl tasarımcısının bu sezonki incilerinden
biri.
Ten bahane, desen şahane
Chloe uzun ve bileğe doğru açılan yarı
Christopher Kane’in önümüzdeki sezon için
hazırladığı koleksiyonda yer alan, Alexander
Clader’in kinetik heykellerini anımsatan
delikler, aslında çiçek yapraklarından yola
çıkılarak tasarlanmış. Basit formlar üzerinde
ön plana çıkarılan detaylar siyah, lila, krem
rengi düz takımlarda ve desenli parçalarda
kullanılmış. Birkaç sezondur sıklıkla karşımıza
çıkan desen incelemesi ise kumaşlar
üzerinden değil, Anish Kapoor’un içe doğru
oyulmuş heykellerindeki ideolojiyi çağrıştıran
bir biçimde, kumaş yerine tenin açıkta kalan
bölgelerinde uygulanarak elde edilmiş.
12
Esra Bici Nasır
[email protected]
SALZBURG KIŞ OKULU
Fachhochshule Salzburg Üniversitesi`nde gerçekleştirilen Salzburg Kış Okulu’na
ülkemizden Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi öğrencileri
katıldı ve kültürlerarası tasarım atölyesi deneyimi kazandılar.
Mimarlık ve tasarım eğitimi disiplinlerarası,
kültürlerarası farklı boyutta deneyimlere
açık olan ve olanak sağlayan bir süreç.
Bu süreçte farklı ülkelerin öğrencileriyle
işbirliği yapmak, farklı kültürlerin yer aldığı
coğrafyalarda deneyim kazanmak, eğitimin
niteliğine zenginlik sağlıyor ve öğrencilerin
vizyonlarını geliştiriyor. Bu anlamda,
Avusturya’da bulunan Fachhochshule
Salzburg Üniversitesi’nde kış döneminde
gerçekleştirilen Salzburg Kış Okulu iyi
bir örnek teşkil ediyor. Ülkemizden de
Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlik ve Tasarim
Fakültesi’nin katıldığı, Salzburg Kış Okulu
gerek tasarım, iç mimarlık ve mimarlık gibi
farklı disiplinlerden öğrencileri bir araya
getiren yapısıyla, gerek farklı kültür ve
coğrafyalardan gerçekleşen katılımlarıyla
hakkında söz edilmeye değer.
Salzburg’da gerçekleşen Kış Okulu,
Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlik ve Tasarim
Fakültesi’nin Mimarlık, Endüstri Ürünleri
Tasarımı ve İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı
Bölümleri’nin katılımıyla, Avusturya
Fachhochshule Salzburg Üniversitesi’nde
kış döneminde üç yıldır devam eden atölye
çalışmaları şeklinde yapılıyor. FH Salzburg’ta
bulunan ve diğer üniversitelerden değişim
programıyla gelen öğrencilerin de katılımıyla
bir haftalık tasarım atölyesi gerçekleştiriliyor.
Farklı ülke ve bölümlerden karma grupların
oluşturulduğu çalışmada öğrenciler, tasarımın
farklı ölçeklerdeki uygulamalarında birlikte
çalışarak işbirliği yapıyorlar. Kış Okulu’nun
atölye calışmasının değerlendirme jürisine
ise Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve
Tasarım Fakültesi öğretim üyelerinden
Doç. Dr. Elçin Tezel ve Öğ. Gör. Sinan Polvan’la
birlikte FH Salzburg Üniversitesi öğretim
üyeleri Günther Grall, Michael Ebner,
Alexander Petutschnigg ve Bernd Stelzer
katılıyor.
Yine bu yıl aralık ayında yapılan Salzburg
Kış Okulu’na katılan Bahçeşehir Üniversitesi
öğrencileri farklı kültürden öğrencilerle ortak
proje yapma, farklı kültürden eğitmenlerle
tanışma ve farklı disiplinleri tanıma olanağı
buldular. Aynı proje başlığının farklı
ölçeklerinde çalışan gruplar, birbirlerinin
çalışma alanlarına ait dili anlamak, iletişim
kurmak ve ortak bir tasarım dilini yakalamak
için çaba sarfettiler.
Öğrencilerin üzerinde çalıştığı tasarım
projesindeki odak Kuchl bölgesinin kendine
özgü doğa özellikleri ve bu özellikler çevresinde
gerçekleşen etkinlikler oldu. Tipik özellikleri
mevsimsel değişim koşulları ve doğada
gerçekleştirilen spor ve egzersiz olanakları
olan Kuchl bölgesinde olası etkinlikler treking,
tırmanma, bisiklet sürme, kayak yapma,
kayma, göl ve nehirlerde kano yapmak şeklinde
sayılabilir. Bu etkinliklerle ilgili olarak tasarım
problemi, öğrencilere iki farklı ölçekte analiz
edilebilecek şekilde verildi.
İlk alternatif olarak öğrencilerin Kuchl ve
çevresinin mevsimsel olanaklarına bağlı
olarak spor, egzersiz ve eğlence etkinliklerini
baz alması söz konusu oldu. Bu bağlamda
öğrencilerden çocuklar, genç insanlar
ve yetişkinler için amatör egzersiz ve
eğlence amaçları için yeni bir ekipmanın
tasarlanması beklendi. Gölde, nehirde,
tepelerde ve dağlarda yaz veya kış şartları
için kullanılabilecek bu ekipman bireysel
kullanım veya maksimum 3 kişinin kullanımı
için istendi.
Öğrencilerin seçebileceği ikinci tasarım
problemi alternatifi ise spor ve eğlence
etkinliğini gerçekleştirecek insanların
ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri taşınabilir/
sökülebilir bir modül tasarımı oldu. Bu
modülün eğlence ve egzersiz için gerekli
ekipmanların kiralanmasnın yanı sıra
kafe bölümüyle dinlenmeye de olanak
tanıyabileceği öngörüldü. Dolayısıyla,
taşınabilir ve sökülebilir bu modülün, eğlence
ve egzersiz etkinlikleri esnasında değişik
amaçlar için kullanılabilecek potansiyeli ön
plana çıktı. Öğrenciler, mekanı tasarlarken
birbirine eklenme potansiyeli olan modüler
bir ünite olarak veya seçilen bir alanda çoklu
sayılarda tek başına duran bir birim olarak
düşünme alternatiflerine sahip oldular.
Öğrencilerden, projelerini tasarlarken,
seçtikleri etkinliğe göre, uygun malzemeler ve
yapım çözümlerini önermeleri beklendi.
Öğrencilerin tasarım süreçleri çeşitli
aşamalardan oluştu. Öncelikle üzerinde
çalışmak istedikleri bölgeyi ziyaret edip
analiz ettiler. Daha sonra Kuchl çevresindeki
koşullarla ilişkili egzersiz ve eğlence
ekipmanını tasarlamaya başladılar. Bundan
sonraki aşamada, öğrencilerden içerde
gerçekleşecek etkinliği barındıracak modülü
tasarlamaları beklendi. Yapılan tasarımların
dijital sunumları gerçekleştirilerek uygun
ölçekte maketleri yapıldı. Tüm bu aşamalar bir
tasarım ekibi olarak hazırlanarak tasarlandı.
Ekip çalışmasını gerçekleştiren öğrenciler,
farklı bir kültürle, farklı bir kültür, coğrafya
ve yaşam koşulları için, işbirliği içinde, keşif
halinde çalışmanın ve tasarlamanın keyfini ve
başarısını yaşadılar.
OCAK/2014
13
Onur Mengi
[email protected]
NEDEN KIRMIZI YEŞİL?
Tüm dünyada Noel ve yeniyıl kutlamalarını geride bıraktığımız şu günlerde, hiç merak
edip de neden her sene tasarımların bazı renklere büründüğünü düşündünüz mü acaba?
Her yılın son günlerinde, hediyelik ürünlerden
aksesuar tasarımlarına, iç ve dış mekan
düzenlemelerinden aydınlatmalara, giysi
tasarımlarından yiyecek tasarımlarına
kadar heryerde karşımıza çıkan, bizim
kültürümüze ait olmasa da etkisini her
köşe başında gördüğümüz, kimi zaman
bizimmişçesine sarıldığımız bazen de çok
sıradan bulduğumuz, kaçmak istesek de
kaçamadığımız, bu geleneksel anlayışın
nedenlerine ve nasıllarına dair bir dosya
hazırladık. Bakalım tüm dünyayı etkisi
altına alan ve tüketim çılgınlığını daha da
körükleyen bu tasarımlardaki belirli kodların
öyküsü nerelere uzanıyormuş? Gösterge
bilim temelinde baktığımızda neye işaret
ediyorlarmış? Ve bu alanda geçtiğimiz yılın
tasarım fenomenleri nelermiş?
Aslında Noel ve onu takip eden yeni yıl
dönemindeki tasarımlarda birçok parlak
ve sıcak renk yer alırken, bunlardan en
çok bilinenleri kırmızı ve yeşil renk. Yeşil
rengin çıkış noktası, çobanpüskülü (Holly),
sarmaşık (Ivy) ve ökseotu (Mistletoe)
gibi yaprağını dökmeyen yeşil bitkiler.
Çobanpüskülü eski İngiliz inanışlarında,
yılın son günlerinde eve bu bitkiyi getirenin
bütün bir yıl boyunca evin hakimi olacağını
savunurken, kırmızı meyveleri ise İsa’nın
öldüğü gün dikenli tellerinden akan kanı
simgeliyor. Sarmaşık, gösterge olarak iyi bir
yaşam için tanrıya sarılmayı işaret ediyor.
Bazı ülkelerde, yalnızca dış mekanda, kilise
cephelerine sarılan bu bitki, kiliseyi ve
üyelerini ışıktan, diğer bir deyişle metaforik
olarak “aydınlanma” dan korumakla görevli.
Ayrı hikayeleri olan ve ökseotunun da dahil
olduğu bu bitkiler yeşil de kalabildikleri için,
aslında uzun kış günlerinin çok sürmeyeceği
ve baharın elbet geleceğini sembolize
etmişler binlerce yıl. Bilinen ilk kullanımı
Romalılar tarafından şansın bir temsili olarak
kış aylarında değiş tokuş ile olan bu yeşil
bitkiler, daha sonraları Mısırlılar tarafından
kış festivallerini kutlamak için kullanılan
palmiye yapraklarına evrilmiş. Orta çağlarda
ise Avrupalılar tarafından İsa’nın doğumunun
kutlandığı günde, yalnızca belirli kimseler
tarafından okunabilen İncil’deki Adem ile
Havva’nın yaşadığı cennet bahçesi olarak
geçen mekanda bulunan, üzerinde kırmızı
elmaların bulunduğu bir çam ağacında
karşımıza çıkmış. Hikayedeki bu ağacın, yıllar
içerisinde simgeselleşmesi ile noel ağacı,
ve tarihteki yolculuğunda formu değişse de
temsiliyeti hiç değişmeyen kış aylarında umut
veren yeşil yapraklar üzerinden yeşil renk,
yılın bu dönemlerinin en büyük göstergeleri
olarak günümüze kadar gelmişler. Kırmızı ise
cennet bahçesindeki elmanın rengi olması
yanısıra, aynı zamanda Hristiyanlıkta çarmıha
gerilen İsa’nın kanına işaret ediyor. Bazı
Hristiyan kiliselerinde, fetva verme yetkisini
haiz üst kademeden din adamı piskoposların
giydikleri cüppelerin rengi de kırmızı. Hatta
St. Nicholas’ın da giydiğine inanılan bu rengin
daha sonraları da Santa Claus’a atfedilmesi
süpriz değil. 1930’ların en popüler semiotik
tartışmalarından olan Coca-Cola reklamları
ve Santa Claus’un aslında bir içecek firması
tarafından tüketim sembolü olarak ortaya
atılmış olma ihtimali de tamamen renk
temelli bir argüman. Tartışmalar sonucunda,
Santa’nın Coca-Cola tarafından yaratılmış
olmasından çok, kış aylarındaki soğuk içecek
tüketiminin desteklenmesine yönelik reklam
kampanyalarında kırmızılar içerisindeki
Santa’nın bu kırmızı logolu içecek firmasının
satışlarına o dönemler ve sonrasında oldukça
katkıda bulunduğu ise aşikar.
Renklerin öyküsünde hal böyleyken,
tasarımlarda neler oldu peki? En çok dikkat
çekenler şüphesiz global markaların yeni
ürünleri ve reklam stratejileriydi. 2013’ün
son günlerinde piyasaya çıkan, ayakkabı
devi Nike’ın Kevin Durant imzalı Nike KD
VI ayakkabısı çok koşuldu. Parlak kırmızı
üst yüzeyi, turkuaza çalan yeşil tabanı ve
kendinden emin, büyük Nike logosu ile
tam da bugünler için tasarlanmış gibiydi.
Detaylarında altın rengi parlak yüzeyler
de dikkat çekerken, satış fiyatı stratejk
olarak ortalamalarının altında tutuldu.
En büyük rakibi Adidas ise tabi ki rahat
durmamıştı. Adidas Crazy 8 “Nightmare
Before Christmas” modeli, karanlıkta fosforlu
yeşil parlayan tabanı ve logosu ile biraz
fazla karanlık bir ayakkabı olarak karşımıza
çıktı. Ancak o da yeşilden vazgeçememişti.
Kırmızıya vurgu yapan markalar da vardı.
Bunlardan en önemlileri, her sene olduğu
gibi Coca-Cola ve Starbucks’tı. Coca-Cola
bu sene John Lewis ile yola çıkıp, Disney
karakterleri üzerinden yeni yıl gününe
hazırlıkları anlattı reklam kampanyasında.
Afişlerde ise o vazgeçilmez kırmızı renk,
olmazsa olmaz Santa Claus ve bu seneye
özel, tura çıkaracağı tır da vardı. Markanın,
belki servis verdiği alan olarak değil, ama
reklam kampanyası olarak en büyük rakibi
şüphesiz Marks & Spencer’dı. Kırmızının
hakim olduğı tüm fantastik hikayeleri biraraya
getiren marka, ünlü model David Gandy ve
aktris Helena Bonham-Carter’lı bir reklam
kampanyası ile karşımıza çıktı. Yeşilin de
sıkça vurgulandığı görsellerde Kırmızı Başlıklı
Kız ve Oz Büyücüsü hikayelerinden sahneler
canlandırıldı. Afişleri de reklam filminden
kesitler sunuyordu. Her sene bu dönemlerde
twitter ve instagram gibi sosyal mecralardan
kahve bağımlılarının paylaşmaya, tartışmaya
doymadığı, yılın en bekleneni Starbucks
kimliği ise yine kırmızıydı evet, ancak bu sefer
farklı grafikler ile. Her sene düzenlediği grafik
tasarım yarışmasının bu seneki kazanını
yeşili kullanmaktan kaçınmış olsa gerek, o
çok bilindik yeni yıl süslerinin soyutlanmış
halini, irili ufaklı geometrilerle, koyu kırmızı
ifade ettiği tasarımları tüm dünyada yine o
çok konuşulan markalardan yapmayı başardı
Starbucks’ı. Noel ve yeni yılda, hem iç hem de
küresel pazar sayesinde gözümüzün epeyce
doyduğu kırmızı ve yeşil renkler, bakalım
seneye tasarım dünyasında nerede ve nasıl
karşımıza çıkacaklar.
14
Bahar Türkay
[email protected]
GELECEKTE NE YİYECEĞİZ?
868 milyon insanın yetersiz beslendiği ve 1.3 milyar ton yiyeceğin, yani açlık çeken
insanların ihtiyacının yaklaşık dört katı gıdanın çöpe gittiği bir dünyada gelecekte bizi
ne bekliyor acaba?
Sürdürülebilirliği, “sağduyunun daha
özenli hali” olarak tanımlayan Şilili mimar
Alejandro Aravena, “sağduyunu izlersen
sürdürülebilirlik sorunlarının %90’ını
çözersin” diyor. Son yıllarda dünyanın ve
doğal kaynakların elimizden kayıp gittiğine
dair aciliyet duygusuyla birlikte ilgilenmeye
başladığımız sürdürülebilir tarım ve besin
kaynaklarının devamlılığı meselesine aynı
sağduyu ekseninden yaklaşabiliriz. Müge
Akgün Radikal gazetesindeki 30 Kasım tarihli
yazısında, 5. Uluslararası Gıda ve Beslenme
Forumu’nda tartışılan çok çarpıcı rakamlara
yer verdi;
-Dünyada 868 milyon yetersiz beslenen, 1.5
milyar obez / fazla kilolu insan var.
-Her yıl açlıktan 36 milyon, çok yemeğin
getirdiği hastalıklardansa 29 milyon kişi
ölüyor.
-Dünya genelinde üretilen tahılların üçte biri
hayvanların beslenmesi ve biyo yakıt olarak
kullanılıyor.
-Dünyada 1.3 milyar ton yiyecek yani açlık
çeken insanların ihtiyacının yaklaşık dört katı
gıda israf ediliyor, çöpe gidiyor.
Rakamlar aciliyet duygusunu ve bu konudaki
şuurumuzu tetiklemek adına önemli.
Gelinen noktada etkenlerden birisi yiyeceğin
ve besin üretiminin endüstrileşmesi.
Bunun biyoçeşitliliğe (biodiversity)
olumsuz etkisinin bedelleriyse ağır. Besin
üretimindeki endüstrileşmenin dayandırıldığı
ilk nedensellik dünyada doyurulması
gereken çok fazla aç nüfusun olması. Fakat
konuyla ilgili çalışan uzmanlar dünya
üzerindeki kullanılmayan arazilerin, doğru
şekilde sisteme sokulması halinde kendini
döndürebilecek potansiyele sahip olduğunu
ortaya koyuyor. Lokanta Maya ve Gram’ın
kurucu ortağı şef Didem Şenol da aynı
görüşte. Şenol bununla birlikte meselenin,
bu konuda yeterli eğitim sahibi olunmaması,
sadece tüketicilerin değil besin üreticilerinin
ve tarımla uğraşanların da kolaya kaçma
eğilimiyle ilgili bir tarafı da olduğunu
vurguluyor. Aksini kuvvetlendirmeyen devlet
politikaları da eklenince, gelinen aşamada yok
olan evladiyelik tohum cinsleri bile var. Tüm
bunların karışısındaysa dünyanın çok büyük
kısmının çöp yediğine inanan bir kitle...
Bu farkındalıktan yola çıkarak çalışmalar
yürüten Türkiye’deki önemli inisiyatiflerden
birisi, Slow Food hareketinin bileşenlerinden
“Fikir Sahibi Damaklar”. Kısa zamanda
yarattıkları geniş kamuoyu yanında,
sürdürdükleri çalışmalardan en etkili
olanları “Gerçek Ekmek” ve “Lüfer Koruma
Timi” kampanyaları. Kurucusu Defne
Koryürek bir röportajında bu alandaki
endüstrileşmeyi, “yaşamımızın temel
ihtiyacı olan gıdanın doğal olmaktan
çıkıp mekanize oluşu ve kar odaklı hale
gelmesi” olarak tarif ediyor. Sürdürülebilir
tarım ve besin üretimi konusunda benzer
hedeflerle kentsel ölçekte yürütülen
koruma çalışmaları da mevcut. Yenikapı ve
Kuzguncuk Bostanlarının ve kentteki küçük
ekim alanlarının bozulmadan bölge halkı
tarafından aynı amaçla kullanımının devamını
sağlamak üzere yürütülen etkinliklerde
ve geliştirilen projelerde başı mimarların,
kent planlamacıların ve tasarımcıların
çektiğini görüyoruz. Didem Şenol bu işin
tasarım boyutunun insanların ilgilerini
çekmek, bizlerin düşünmediği birşeyleri bize
düşündürtmek, hepimizin bildiği ama gözardı
ettiğimiz şeyleri gözümüze sokmak adına
anlamlı olabileceği ve bir heyecan yarattığı
görüşünde.
Dünyada biyoçeşitliliğin korunması,
sürdürülebilir tarımın daha yoğun
desteklenmesi, yayılması ve yerel besin
kullanımı konularında önemli çalışmalar
yürütülüyor. Açık kaynak laboratuvarı işleviyle
çalışan biyoçeşitlilik çiftlikleri, tükenmek
üzere olan tohumların ücretsiz dağıtımını
yapan tohum merkezleri, organik atıklardan
mantar ve başka besinler üreten vakıflar
var. Bu alanda Kuzey Avrupa ülkelerinin
öncü olduğunu söylemek mümkün. Nordik
mutfağında son 5-6 yıldır gözle görülür bir
değişim yaşanıyor ve İskandinav ülkelerinin
çoğunda bu alanda bilgi-deneyim paylaşımı
üzerine işbirlikleri, açık kaynak besin
araştırma laboratuvarları (open source food
research lab) gelişiyor. Çalışmaların bir kısmı
kurumsal ve akademik bir yapıda yürütülüyor.
Örnekler arasında Slow Food’la birlikte
kurulan, çiftçilerin ve besin üreticilerinin
geleneksel bilgisiyle teknolojik ve bilimsel
araştırmaları birleştiren The University
of Gastronomic Science’ı (Torino, İtalya),
2005’ten beri organik tarım üreten, bu
konudaki akademik talepleri karşılayan ve
Sürdürülebilir Besin Projesi’ni (Sustainable
Food Project) yürüten Yale University’yi
sayabiliriz. “NY Nordisk Mad”, “Nordic
Food Lab”, Danimarka’dan çıkan “MAD” ve
“Cook it Raw” gibi inisiyatiflerse, şeflerin
yiyecek talebini karşılamanın ötesinde,
disiplinlerarası bir yaklaşımla endüstride
sürdürülebilirliği sağlamanın aciliyeti
konusundaki farkındalığı arttırmaları
gerektiğinden yola çıkıyor. Şeflerin farklı
alanlardan uzmanlarla bir araya geldikleri
bu gruplar, hem projeler üretiyor hem de
etkinlikleriyle çalışmalarının yayılmasını
sağlıyor. Bazı üyelerinin Danimarka ve İsveç
hükümetlerine bu alanda danışmanlık veriyor
olmasıysa, bazı devletlerin bu konudaki artan
ciddiyetini açığa çıkarıyor.
OCAK/2014
15
Müge Yorgancı
[email protected]
ANLATIMIN EN KISA YOLU:
İNFOGRAFİKLER
Tasarımcılar fikirlerini hızlı ve etkili bir şekilde geniş kitlelere yaymak için görsel
araçlardan en iyi şekilde faydalanıyor. Kimilerine göre görselleştirmenin altın
çağındayız kimilerine göre ise bilgi kirliliğinin boyutlarına bir yenisi eklendi.
Şehir her gün muazzam miktarda veri
üretiyor. Araç ile ya da yaya olarak
yaptığımız seyahatlerden, deniz yolunu
mu yoksa karayolunu mu tercih ettiğimize,
atmosfere ne kadar karbon yaydığımızdan,
ne kadar su tükettiğimize kadar her
hareketimiz analiz edilebilir büyük veri
setleri oluşturmaya aday.
Haydarpaşa’, ‘Herkesin Kadıköy’ü’,
‘Göztepe Parkı’, ‘Kadıköy’de Kültür ve
Sanat Üretimi’ ile ‘Semt Pazarları/ Gel
Vatandaş Gel’ başlıklarında hazırlanan
infografiklerin tasarım sürecinde alanlar
ile ilgili işlenmemiş datalar ve metaforlar
yardımıyla infografikler üretildi.
kadar görünüyor? İstanbul genelinde
Avrupa yakasında baskın oranda
düzenlenen faaliyetlere Kadıköylüler’in
katılımını gösteren araştırmalardan yola
çıkan ekip, Kadıköy’ün var olan kültür ve
sanat üretimine, katılımcı sayıları ile ses
veriyor.
Veri görselleştirme, bu verileri damıtmak
ve insanların keşfetmesi, anlaması ve
kullanabilmesi için geliştirilen, kolay
görsel formları amaçlayan yöntemleri
kapsıyor. Bugün sıklıkla karşılaştığımız
infografikler ise ilgili veriler bir süzgeçten
geçirilip, yorumlandıktan sonra
hazırlanıyor ve enformasyonu hızlı ve
kompakt bir şekilde sunmayı amaçlıyor.
Son Durak Haydarpaşa
Herkesin Kadıköy’ü
Haydarpaşa Garını hem tarihi ve yapım
özellikleri hem de insan algısı, kültür ve
hizmet değerleri ile ele alan infografik
çalışması için yapının yıllar boyu İstanbul
ile ve şehre yeni gelenlerle kurduğu
ilişkiler, sayısal ve içeriksel olarak
desteklendi. Çalışmayı yapan ekip, bir
anlamda Haydarpaşa’nın sahip olduğu bu
değerler bütününü gözler önüne sererek
UNESCO Kültür Mirası sayılmasına giden
yolu araladı.
Yaklaşık 532 bin nüfusa sahip Kadıköy, bir
aktarma merkezi olmasından da kaynaklı
olarak birçok insana da gün içerisinde
ev sahipliği yapıyor. İnfografik çalışması
için çeşitli karakterler oluşturan ekip,
sık kullanılan günlük güzergahları takip
ederek nokta nokta Kadıköy Merkez’e
hayat veren odak noktalarına ışık tutuyor.
Pek çok disiplin tarafından kullanılan bir
veri sunum yöntemi olarak infografikler
yerel yönetimler ve kent plancıları için de
kullanışlı bir katılım yöntemi. İnfografikler
yardımı ile şehrin ana kullanıcılarının ve
profesyonellerin, yaşadıkları alanlardaki
farkındalıklarının arttırılmasını
hedefleyen, Türkiye’nin bir ilçe özelindeki
ilk infografik atölyesi, geçtiğimiz aylarda
Kadıköy’de gerçekleştirildi ve atölyenin
infografikleri, 25 Ekim – 9 Kasım arasında
ilk olarak Tasarım Atölyesi Kadıköy’de
sergilendi.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
(MSGSÜ) ve Tasarım Atölyesi Kadıköy
(TAK) işbirliği ile düzenlenen Atölye
sürecinde çeşitli disiplinlerden bir
araya gelen gruplar Kadıköy ile ilgili beş
ana tema üzerinde çalıştı. ‘Son Durak
Gel Vatandaş, Pazara Gel!
Üretici ve tüketici ilişkisinin, mahalle
dokularında yer alan önemli örneklerinden
biri olan semt pazarlarına davet niteliği
de taşıyan çalışma, Kadıköy’deki semt
pazarları bilgilerini eğlenceli bir şekilde
sunuyor.
Kadıköy’ün Kültür ve
Sanat Potansiyeli
Kadıköy’deki kültür ve sanat üretimi ne
Veri görselleştirmenin köklerinde
her ne kadar kartografya, haritacılık
bilimi yer alsa da bugün görselleştirme
teknikleri çevre, sağlık, finans gibi
farklı alanlarda yoğun bir şekilde
kullanılıyor. İnfografiklerin infografiği
olarak adlandırılan bir çalışmada, sosyal
medyada ve web üzerinde yayılan
infografiklerdeki sunum şekilleri, seçilen
renkler, kullanılan veri türlerini kapsayan
veriler grafikler ile anlatılmış.
İnfografik alanına ancak girizgah
yapabileceğimiz bu yazının sonunda birkaç
kaynak ve internet sitesi önermekte fayda
var. Örneğin visual.ly adlı internet sitesi
bir infografik ve data görselleştirme veri
tabanı. Farklı içerikteki görselleştirmeler
tematik olarak kategorilere ayrılmış
biçimde bu veri tabanında sunuluyor.
Bu veri tabanında paylaşılan mimarlık
alanındaki örneklerden biri de National
Geographic tarafından desteklenen,
Gaudi ve eserleri konusuna odaklanan
görselleştirme rakamsal verilerden çok
Gaudi’nin tasarım anlayışındaki önemli
noktaları vurgulamış ve çalışmalarını bir
kronoloji içinde sunmuş.
Bir anlamda infografiklerin varlık sebebi
olan veri görselleştirme yöntemleri ile
ilgili kaynaklara baktığımızda özellikle algı
boyutunun güncel literatürde tartışılan
konular olduğunu görebiliriz. İlk akla
gelen yayınlar arasında; Information
Visualization Beyond the Horizon
(Chaomei Chen), Information Visualization
Perception for Design (Colin Ware) ve
Ware Information architecture for the
World Wide Web (Peter Morville) yer
alıyor. Veri görselleştirme konusundaki
çalışmaların derinliğini gördükçe
tasarımcılar için ne kadar ufuk açıcı bir
alan olduğunu düşünmemek elde değil.
Farklı alanlardaki görselleştirme
tasarımcılarının ve araştırmacıların
geçtiğimiz yıllardaki ürünleri heyecan
verici. Elbette, ne kadar çok yol kat
edildiğini görsek de, bunların sadece ilk
adımlar olduğunu ve çok daha uzun bir
yolculuğumuz olduğunu kabul etmeliyiz.
Şehrine Ses Ver atölyesi ile ilgili örnekleri
detaylı incelemek, infografik hazırlamak
konusunda kendinizi denemek ve katılım
ile ilgili bilgi için www.sehrinesesver.com
web sitesini ziyaret edilebilirsiniz.
16
Eray Çaylı
[email protected]
SIRADA TEKNOKLAZM
Son dönemde yükselişte olan “teknolojik ürünleri imha etme” trendini mantıksız bir
vandalizm olarak görmenin ötesinde ele alabilir miyiz?
Son yıllarda giderek artan sıklıkta
karşılaştığımız ve son model teknolojik
ürünlerin etrafında şekillenen bir furya
var. Ürün geliştirmesine milyonlarca dolar
harcanan ve dünya çapında yüzbinlerce
kullanıcının ilgisine mazhar olan cihazlar
piyasaya henüz yeni çıkmışlarken birtakım
kişiler tarafından imha ediliyor. Dahası,
söz konusu kişilerin imha faaliyetlerini
belgeledikleri ve internet üzerinden
paylaştıkları videolar milyonlarca tık
alıyor. Tasarımın geldiği en üst düzey
noktanın bir karinesi olarak kullanıcılara
sunulan bu ürünlerin maruz kaldığı
yıkıcılığı nasıl yorumlamalı?
“Tasarım” ve “imha” kavramları arasındaki
ilişki ilk bakışta katı bir karşıtlık üzerinden
şekilleniyor gibi gözükebilir. Ancak
tasarım tarihine hızlı bir bakış bize
madalyonun diğer bir yüzünün daha
olduğunu söylüyor. Zira tasarımcıların,
“yıkım” kavramını, bertaraf edilmesi
gereken bir tehlikeden öte, kendi amaçları
doğrultusunda kullanabilecekleri bir araç
olarak gördüklerini de biliyoruz. Yıkımın
araçsallaştırıldığı durumların en bilinen
örneği “planlı eskime” olgusu. “Planlı
eskime,” Amerika Birleşik Devletleri’nde
1920’lerin sonunda gerçekleşen ve “Büyük
Buhran” diye de anılan ekonomik krizin
sonuna denk gelen dönemde Bernard
London adlı bir emlakçı tarafından ortaya
atılıyor. London, “eğer devlet yeni krizleri
önlemek istiyorsa, tasarlanmış nesnelere
de gıda maddelerindekine benzer bir
son kullanma tarihi biçsin ve bu tarihi
ürünlerin üzerine işlesin” diyor. Bu son
derece basit öneri 1950’lerde tasarımcılar
tarafından biraz daha sofistike bir şekilde
ele alınıyor. ABD’nin yaptığı büyük sanayi
atılımı sonucu arzın talepten kat kat
fazla olabileceği riskini bertaraf etmek
isteyen firmalar, London’ın fikrini tasarım
aracılığıyla ürünlerinin temel bir özelliği
haline getiriyorlar. Ürünlerin “kendi
kendilerini imha edecekleri” şekilde
tasarlanabileceği, böylece tüketimin
körüklenebileceği ve ekonominin canlı
tutulabileceği fikrini hayata geçiriyorlar.
“Planlı eskime” ilkesinin tasarım
dünyasındaki etkisini günümüze değin
sürdürdüğü biliniyor. Üstelik bu etkinin
yalnızca, tekstil gibi, ürünlerin açıkça
“sezonluk” olarak tüketilmek üzere
piyasaya sürüldüğü sektörlerde değil,
hemen tüm endüstriyel ürünlerde
geçerli olduğu söylenebilir. Konumuz
olan teknolojik ürünler özelindeyse,
Catherine Rampell’in geçtiğimiz günlerde
New York Times’a yazdığı makalede
öne sürdüğü iddialar “planlı eskime”nin
süregelen etkisine işaret eder nitelikte.
Rampell, yazısında, iPhone 5S ve
5C’nin piyasaya sürüldüğü günlerde
kendisinin kullanmakta olduğu ve söz
konusu telefonların bir nesil önceki
modellerinden iPhone 4’ün, bir anda,
şarjının çabuk tükenmeye başladığından
ve yavaşladığından bahsediyor. Yazar,
Apple’ın bu sorunu bilinçli olarak
yarattığını ve böylece kullanıcıları bir üst
modele geçmeye zorlamayı amaçladığını
iddia ediyor. Rampell’in sözünü ettiği
sorunlar her ne kadar yazılımla ilgili
olsalar da, teknolojik ürünleri piyasaya
çıkar çıkmaz fiziksel yıkıma uğratanları
da rahatsız ediyor olmaları olası.
Geçtiğimiz günlerde satışa çıkan ve
dükkânların önünde uzun kuyrukların
oluşmasına neden olan Playstation 4’ü
satın alır almaz parçalayan Kanada
Montreal ve ABD Orlando’daki kullanıcılar
pekâlâ planlı eskimenin ipliğini pazara
çıkarmayı amaçlıyor da olabilirler. Hatta
internette faaliyet gösteren ve kendi
geliştirdikleri testlerle teknolojik ürünlerin
dayanıklılığını ölçen, testi geçemeyen
ürünleriyse gösterişli bir şekilde imha
ederek bu yıkımın videolarını paylaşan
GizmoSlip gibi platformların da benzer bir
motivasyonla hareket ettikleri söylenebilir.
Ancak bahsettiğimiz yıkıcı güdünün
altında yatan bir diğer motivasyondan
daha bahsedilebilir. Bu da, teknolojik
ürünlerin kendi özellerindeki “planlı
eskime” benzeri sorunlardan çok,
toplum üzerinde yaptıkları genel etkinin
olumsuzluğuna dikkat çekme amacına
ilişkin. Elbette, söz konusu ürünlerin
pratikte hayatın her alanını ele geçirdiği
ve sembolik olarak da birer ikonaya
dönüştükleri bir çağda onları hedef alan
bir “ikonoklazm”ın ortaya çıkmış olmasını
da garipsememek gerekiyor. Aslında, bu
bağlamda “ikonoklazm”ın tarihi de, “planlı
eskime” gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın
takip eden dönemde başlıyor. Savaş
sonrasında, insan hayatını iyileştireceğine
inanılarak umut bağlanan çamaşır
makinesi, mikrodalga ve televizyon
gibi ürünler, 1960’lara gelindiğinde
etraflarında gelişen tüketim kültürünün
de etkisiyle toplumsallığı boğan birer bela
olarak görülmeye başlanıyorlar. O dönem,
sanat dünyasında “Vienna Action Group”
ve “Auto-Destructive Art” gibi grup ve
akımların ortaya çıkmasının ardında da
bu boğucu etkiye yöneltilmek istenen
bir eleştiri yatıyor. Michael Haneke’nin
1989 tarihli “Yedinci Kıta” filminde,
hikâyenin merkezindeki Avrupalı
orta-sınıf ailenin tüketim kültürü etrafında
şekillenen hayatlarının sahteliğini fark
ederek topluca intihar etmelerinden
önce evlerindeki eşyaları parçaladıkları
yarım saatlik bir sahneye yer verilmesi
belki de bu eleştirinin zirve noktasını
oluşturuyor. Bu eleştirel geleneğin
günümüzdeki temsilcileri Playstation
ve Xbox’larını parçalayanlar olabilir mi?
“Gerçeğe mümkün olduğunca yakın”
bir deneyim sunmak üzere tasarlanan
“birinci şahıs nişancı” oyunlarıyla ün
kazanan söz konusu cihazların, gerçek
insanlar tarafından gerçek silahlarla
imha edildiği “TechAssassin” (Teknoloji
suikastçısı) benzeri girişimler ve modern
çağ ikonoklastlarının eylemlerini kamusal
alanda ve insanların gözü önünde
yapmaya yatkın oldukları dikkate alınırsa
benzer eylemleri mantıksız bir vandalizm
olarak görmektense böylesi bir eleştiri
geleneğinin ışığında ele almak daha
anlamlı olabilir.
OCAK/2014
17
Bikem İbrahimoğlu
[email protected]
SÜRDÜRÜLEBILIR MODADAN
SON NOTLAR
Ucuz ve kaçak işçi çalıştırmaktan, 21.yüzyıl tüketicisinin anlam arayışına,
ekolojik üretim, geridönüşümlü yeni malzemeler ve hayvan haklarından, üçüncü
dünya sosyal projelerine kadar modanın yolculuğu...
klasikliğiyle çevre dostu bir seçim olacağını
söyleyerek lüks markaları da çevreci yapıyor.
Lüks markalar çevreci doğarken (Stella Mc
Cartney gibi, koleksiyonlarında ne kürk ne
deri kullanmayan), aynı zamanda gerek
insana, el işi ve göz nuruna verdikleri
değer, gerek yüksek kaliteli, uzun süre
kullanılabilir modası geçmeyen modeller
yarattıklarından otomatikman çevreci
kategorisinde gözüküyor ama durum
çelişkili: Bir taraftan Prada, Chanel gibi
markalar ihtiyaç duydukları derilerin
üretimi icin Amazon ormanlarının yok
olmalarından sorumlu tutuluyor, diğer
taraftan “petit h de Hermès” tipi ismi gibi
küçük ama anlamlı projeler hayata geçiyor.
Hermès, Haziran ayında açılan Paris rue de
Sevrès butiğinde bir atölye kurarak, Kelly
çantaların tokaları, carré ipek eşarpların
kumaş fazlaları, ya da defoları olan timsah
derilerinden binbir çeşit yeni obje üretip
onlara yeni bir hayat kazandırıyor.
Önceleri Nike ve Reebok gibi markalar
Uzak Doğu’da çocuk işçi çalıştırmaktan
mıhlanırken, günümüzün suçluları hızlı
moda markaları. Asgari ücretin 38 dolar
olduğu Bangladeş’te, Nisan ayında 1000’i
aşkın işçinin hayatını kaybetmesine yolaçan
Rana Plaza faciası sonunda, H&M, Zara, C&A
de dahil 30’u aşkın firma, çalışma koşullarını
iyileştiren“Clean Clothes Campaign”in altına
bu sene imzalarını atıyor.
Genel trendlerde ise, özellikle X ve Y kuşağı
ile birlikte, tüketicilerde sonu olmayan
tüketimi anlamlandırmaya ve gittikçe
daha çok etik değerleri olan markalardan
alışveriş yapmaya doğru bir eğilim var. Neyin
nerede ve nasıl üretildiğini bilmek istiyorlar.
Aşılması gereken ise tüm araştırmaların
tüketicilerin kafasındaki sürdürülebilir moda
imajının modayla alakası olmayan kara kuru
ve biçimsiz organik pamuk t-shirtlerden
ibaret olduğunu söylemesi. Nerede bunun
albenisi, hayal kurdurtan cazibesi?
Kafalardaki ön yargıyı bozmak için 2004’ten
beri Paris Moda Haftası’na (2013’ten beri
nedense Berlin’de) paralel geliştirilen
“Ethical Fashion Show” hem katılımcı
firmalar hem de defileleriyle bizlere işin
moda yönünü gösterdiği gibi birçok sosyal
projeyle varlık kazanan “niş” markayı da bu
kapsamda tanıtıyor.
Edun markası sesini en çok
duyurabilenlerden. 2005’te U2’nun
Bono’su ve eşi Ali Hewson tarafından
En büyük umut ise hızlı modanın
devlerinden, 49 ülkede 2800 mağazası
ile yılda 550 milyon giysi satan H&M’in,
yeni yetişen çok daha eğitimli bir kuşağın
geleceğin tüketicilerini oluşturacağını
düşünerek başlattığı “Conscious Collection”
adlı geri dönüşümlü malzemelerden üretilen,
Vanessa Paradis’li bir reklam kampanyası ile
tanıtılan koleksiyonu.
Uganda’da pamuk üreticilerini
destekleyerek Afrika’yı kalkındırmak
amacıyla kuruluyor. İnsanlar her ne kadar
misyonlara inanıyorsa da moda kurallarına
göre oynamayanlar için acımasız. 2009’da
tam havluyu atmak üzereyken LVMH
gurubunun %49’unu satın almasıyla,
bu sefer doğru oynayan yeni bir soluk
kazanıyor: 2013 te Diesel ile yaptığı ortak
koleksiyonda, 70’lerin 4 cepli jeanlerini,
Zulu örgü işlemeleri ve Afrika metal işçiliği
aksesuarları ile birleştiriyor. New York
Moda Haftası’na katılıyor, filli, Sahara
görüntülü bol Afrika’lı basın ilanları
veriyor.
Daily Telegraph gazetesinin stil direktörü
Tamsin Blanchard’in 2007 de yayınlanan
kitabı “ Green is the New Black” ekolojik
bilincin, suçluluk duygusu olmadan
yapılan alışverişin, “ethical bling” ve
“eco-couture”ün modacı ağzıyla “cool ve
trendy“ olduğunu anlatırken, eğer bir çanta
alınacaksa, Chanel 2.55’in dayanıklılığı ve
Première Vision artık yeni eko-kumaşların
da merkezi. Muz, pirinç gibi alternatif
liflerden yapılan kumaşların yanı sıra,
dokusu ve görünüşü pamuklu olmakla
birlikte esasında geri dönüştürülmüş PET
şişelerinden yapılan ReCanvas, ve dillerden
düşmeyen “New Life”ın yeni çeşitleri
sergileniyor. Tasarımcıların hayıflanışı ise
açık: bir de fiyatlar düşse…
Konu önemli: Yakın gelecekte giysilerimizin
etiketlerinde doğal, organik, geridönüşümlü
malzeme, sosyal proje, sürdürülebilir
ekonomi , know-how gibi labeller de yer
alacak.
18
Onur Mengi
[email protected]
BUYURUN OTURUN
Kentsel tasarımın çok sevdiği tartışmadır... Yayalar. Ne yapsak bunları? Herbirine birer
Flanörmüşçesine rol biçip, şehir içinde durmaksızın yürüyeceklerini öngörürdük hep
planlarda. Ta ki son dönemlere kadar. Şimdi onlar için artık biraz dinlenme vakti.
Düşünün ki mükemmel bir şehir
tasarımıyla çıkageldik. Her şey tıkır tıkır
işliyor; taşıt yoğunluğu az, motorlu taşıt
hızları düşürülmüş, herşey yayalara göre
tasarlanmış, kesintisiz bir sirkülasyon,
bisikletliler yolda, güvenlik maksimum
seviyede sağlanmış, herkes alabildiğince
yürüyor. Peki bunlar yorulduklarında, iki
sohbete ihtiyaç duyduklarında, bir şehirli
olarak dert paylaşmak istediklerinde ne
yapıyorlar? Kentin günlük koşturması
içinde bir anda durup, yanlarından akıp
geçen hayatı seyretmek onlar için cazip
olmaz mıydı hiç düşündünüz mü? Evet
kentsel tasarımcılar bu durumu yeniden
gözden geçirdiler. Artık yeni bir anlayış
ile karşı karşıyayız, yürünebilir (walkable)
şehir konseptinden bir yenisine geçiyoruz;
oturulabilir (sit-able) şehirler. Son
dönemlerde çıkan, mantar gibi bitiveren
(pop-up) kafelere, park-etme (park-ing)
günlerine bir kardeş daha geldi şimdilerde.
Hepsi aynı amaca hizmet ediyorlar; oturmak.
Şehircilik ve kent tasarımı ile ilgili son
trendler, bu hiç sormadığımız sorulara
dikkat çekip neden oturulabilir şehirler
tasarlanması gerektiğinin altını çiziyor.
Sade bir ahşap banktan, köşe kahvesinden
fazlasının gerekli olduğuna, gerçek
bir kamusal mekanın aslında onun
tam göbeğinde, tam da ona ait olanla
varolduğuna, şehirde yeralan dinamizmin ve
insan çeşitliliğinin gözlemlemenin, bunlarla
kişisel etkileşimlerin ve yüzyüze gelmelerin,
yakın durmanın ve sohbet etmenin
gerekliliğine inanıyorlar. Kutuplaşma ya da
strata oluşturmak üzerine kurulu akıp giden
bir kamusaldan daha çok, durup bakan,
gören, algılayan ve paylaşan bir kamusalın
tasarlanmasının bir aracı aslında, oturmak.
Durum böyle olunca şehir içi yaya ağlarına
bağlı süpriz mekanlar, rahatlama birimleri,
gözlem noktaları, oturma elemanları, üst
örtüler ve peyzaj elemanlarının tasarımları,
oturma eyleminin alt araçları olarak
çıkıyor karşımıza. New York’taki Paley
Park bunun en iyi örneklerinden belki de
ve en eskilerinden. Zion & Breen mimarlık
ofisi tarafından tasarlanan ve 1967’de
açılan mekan, Manhattan’ın en işlek
noktalarını birbirine bağlayan ana akstan
içeri doğru açılan bir avlu. Dört basamaklı
merdivenlerinden ve engelli rampasından
ulaşılabilen, kotlandırılmış bir arka bahçe.
Tasarımında malzeme, doku, desen ve ses
öğeleri dikkate alınmış. Hafif malzemeden
üretilmiş beyaz sandalyeleri, kontrast peyzaj
öğeleri ve New York’un gürültüsünü bir
ölçüde kesen beyaz kaskatlı su havuzu ile
düşük kapasiteli de olsa, günlük rutininden
sapmak isteyenlerin uğrak noktası uzun
yıllardır.
Hudson Nehri kıyısında alabildiğinde
yürüdüğümüz, Joshua David ve Robert
Hammon tarafından kurulan ve kar amacı
gütmeyen Friends of the High Line ile hayata
geçirilmiş projesi ile o meşhur High Line
rekreasyon alanının sağladığı kaçış noktaları,
peyzaj ve konsept tasarımının en güçlü
vurgusu. Yalnızca oturmakla kalmayıp, uzun
oturma ve yatma eylemlerine de olanak
sağlıyor. Belirli noktalarda birkaç kent
sahnesi bile yaratılmış cam bölmeden akıp
giden trafiği seyrederken. Bahsettiklerimize
cevap verircesine, dinamik kent hayatını,
tam da göbeğinden gözlemleyebiliyorsunuz.
Tarihine uygun, endüstriyel bir görüntü için
demir kullanılan atmosferde, ahşap malzeme
ve çelik ana hatlardan oluşan, aydınlatmalı
oturma elemanları ve bankları, cam detaylar
ile birleşiyor.
Oturmaya yönelik kentsel tasarım
uygulamaların yanı sıra, dünyanın farklı
kentlerinde devam eden, benzer amaçlı
servis tasarımlarına da rastlamak mümkün.
Bunlardan en önemlisi de 2 saatlik bir
enstelasyon ile işe başlamış, sonrasında
bir fenomen olarak tüm dünyaya yayılmış
fakat bir türlü ülkemize uğramamış olan
park-etme günü (park-ing day). 2005
yılından beri, 6 farklı kıtadan 35 ülkedeki
162 kentte toplam 975 tane, yol kenarında
ayrılmış 1 arabalık park alanında, tasarım
yoluyla oluşturulmuş geçici kullanımlar var.
Süpriz mekan tasarımı deyince aklımıza
ilk gelen bu proje, trafiğin içinde, geçici de
olsa aykırı bir alan yaratma ile tam bir kent
gözlemi deneyimi sunuyor. Bunu bazen
çim halı ve ahşap masalar ile yaparken,
bazen de 1 metrekarelik dev bir bank ile
başarıyor. En büyük başarısı da kullanıcıyı
şaşırtan ve deneyimletirken eğlendiren,
ama bir yandan da sorgulatan yapısı. Tüm
deneyim, süreçleriyle bir katılımcılık ve
paylaşım içeriyor. Bir diğer proje de mantar
gibi bitiveren (pop-up) kafeler. Bunlar Illy,
Nescafe, Algida gibi küresel markalar dahil
olmak üzere, yerel ölçekteki girişimleri de
kapsayan, yeme, içme ve oturma mekanları.
Büyük bir bulvarın hemen üzerinde, küçücük
bir alana sıkıştırılmış ama aslına bir o kadar
büyük bir kentsel deneyim sunan kullanımlar
bunlar. Oturma eylemini destekleyen başka
bir proje de yine New York’ta başlatılan,
kalıcı olmamak üzerine planlanmış, belirli
dönemlerde Times Square gibi kentin en can
alıcı noktalarına taşınan yüzlerce sandalye.
Bunlar zemin döşemesinde farklılaşmaya
giderek, oturma mekanını araç yada yaya
trafiğinden ayrırken, renkli ve gözalıcı
sandalye ve masalar ile fark ediliyor.
Oturulabilir bir mekanın tasarımı bazen
de beraberinde soylulaştırmayı ya da
yerinden etmeyi gündeme getiriyor. Kamusal
mekanda kim, nerde ve neden oturmalı?
Kentin kendi işler organizması içinde
yapılacak bir müdahale, sosyal bir çelişkiye
de yol açabilir ya da başka bir fonksiyonun
işlerliğini bozabilir. Mükemmelliyetle
tasarladığınız bir mekan, evsizlerin uğrak
noktası haline gelebilirken, bazen de aksine
kullanıcı kitlesinin mevcut mekandaki
tasarımın aidiyetsizliği nedeniyle terk
etmesine yol açabilir. Önerilen tasarım
odaklı bu oturma eyleminin, görselliğinin
ve işlevselliğinin yanı sıra böyle bir bakış
açısıyla da değerlendirilmesi gerekiyor.
Yürürken, durup dinlendir, paylaşmaya
ortam sağlayan, çeşitlendiren ve en önemlisi
kentseli duyular ile keşfetmeyi sağlarken
oturulabilir kent tasarımları, güvenliği
sağlanmış ve özgüveni arttırılmış bir
kamusalı da önermeli değil mi?
OCAK/2014
19
Beste Sabır
[email protected]
BIYOFILIK TASARIM:
İnsan benliği ve yaşayan sistemler arasındaki içgüdüsel bağdan bahseden
“biyofilik tasarım” beraberinde duyarlı ve yenilikçi süreçleri getiriyor.
Biyofilik tasarım; Biyolog E. O. Wilson
tarafından yaklaşık 20 yıl önce ortaya atılan
ve yaşayan sistemlere karşı doğuştan gelen
bağ anlamına gelen biyofili kavramını
mimariye taşıyor. Araştırmalar insanın
doğa ile bütünleşik yapılar içinde daha
verimli çalıştığını, daha çabuk iyileştiğini
ve daha kolay öğrendiğini kanıtlıyor. Bu
paralelde kavram kentsel şifa olarak da
adlandırılabilir aslında. Benzer bulgular
sonucunda okullar, hastaneler ve özellikle
ofislerin biyofilik tasarım prensiplerini
barındırmaya başladığı dikkat çekiyor.
Bu paralelde biyofilik tasarım, geleceğin
ofislerini şekillendirecek temel bir faktör
olarak öne çıkıyor.
Her şehir kendine has doğal yöntemlere
ihtiyaç duyar. Katılım bu anlamda çok
önemli bir nokta; kent içinde aktif bir
bütünlüğü ortaya çıkarıyor. Biyofilik bir
kent; yaşayanların çoğunluğunun doğadan
aktif olarak keyif aldığı bir aşamada olan
yerleşimler için kullanılabilir. Doğa ile
kurulan bu bağ bazen kuş gözlemi, bazen
ekip dikme, tırmanış, doğa festivalleri gibi
araçlarla kurulabilir.
Biyofilik tasarım, yaşadığımız kentleri
tasarlamak açısından yenilikçi modeller
ortaya koymayı beraberinde getiriyor.
Bizler doğaya yakın bir şekilde yaşayıp
çalıştığımızda, duygusal ve fiziksel
anlamda en sağlıklı ve üretken şekilde
var oluyoruz. Doğaya karşı bu içten gelen
temel ihtiyacımıza rağmen ne yazık ki, bizi
doğadan soyutlayan şehirler yaratmaya
devam ediyoruz. Biyofilik tasarım doğayı
öğrenmenin öneminden bahsetti.
Malzeme binaya dair bilgi verebilir, bu
da sürdürülebilirliğin bir parçası aslında.
Örneğin ağaçlarda halkalarında onların
yaşamlarını görebiliyoruz, bu ölçeği, bu
tarihi insan ölçeğinde kullanmak yani
binaya girdi verir şekilde ele almak da
sürdürülebilirliğin, bir bilinç yaratmanın
kapılarını aralıyor.
odağına koymanın yanı sıra bu paralelde
çok daha üretken ve sosyal bir kentliden
bahsediyor. Dolayısıyla bu anlayış sadece
fizik mekana değil bütüncül olarak
tüm canlılara odaklanan çözümleri ve
senaryoları gerektiriyor.
Avrupa’da süregelen Yeşil Kent
Programına (Green Capital City Program)
başvuran kentlerin cevaplaması gereken
sorulardan bazıları: Kentinizin yüzde kaçı
yeşil alanlara 300 metre yakınlığında
yaşıyor? Kentlerdeki günlük “doğa”
miktarı/dozajı - dozu nedir? Günlük
yaşamın içinde doğa deneyiminin yeri
ne? Kaç saat ya da ne kadar süreye
yayılıyor? Birçok kent bu konuda,
kentsel yerleşimleri doğa bütünlüğünde
tasarlamak için aktivasyon planları
geliştiriyor. Ekolojik sistemler ve kentsel
ekolojik ağlardan bahsedecek olursak,
biyofilik tasarım paralelinde ev ve doğanın
kurduğu “direk bağlantı” en önemli nokta.
Örneğin Helsinki’de evden çıktığınızda
doğal ağ ile birebir kurduğunuz bağ çok
kısa bir zaman alıyor. Evden çıkıp kentteki
doğal ağın bir parçası haline gelmeniz an
meselesi yani!
Singapur, San Francisco, Portland,
Phoenix gibi şehirler biyofilik kentlerin
prototip özelliklerine uyum sağlıyor.
Geçtiğimiz hafta biyofilik kent
örneklerinden biri olan Oslo ve Norveç
bütünündeki mimari pratiklere ve kentsel
dönüşüme duyarlı yaklaşımlara odaklanan
ve Snøhetta, Helen & Hard, A-lab, Nordic
ve FutureBuilt gibi ofislerin sunum yaptığı
etkinlik, konuyu derinleştirmek için iyi bir
altlık sunuyor.
Snøhetta “kenti canlı tut” sloganı
paralelinde proje süreçlerinin içine halkı da
dahil ediyor. Açık bir ortaklık ile katılımcı
sayısını artırmayı hedefliyor. Mimarlık
insanları bir araya getirme gücüne sahip.
Endüstrileşmiş ormancılıktan
ahşabı çıkarırsak kente daha
fazla girdi sağlayacağını düşünen
Helen & Hard ise sunumunda, ahşabın nasıl
kullanılması gerektiğini ve bu yöntemleri
Hala ülkemizde sürdürülebilirlik bir moda,
gelip geçici bir trend gibi görülüyor.
Selçuk Avcı’nın benzetmesi paralelinde;
Türkiye kentleşme anlamında şu anda aç
bir insan gibi, durmaksızın yemek yiyor.
Büyük bir hızla yeni binalar yapılıyor ve
bunun altı ise deprem vb. gibi sebeplerle
dolduruluyor, projeler hızlandırılıyor.
Yatırımcılar hızla dönüşmeye çabalıyor,
peki biz bu kadar hızlı bir ivmeyle hiç bir
ara kademeyi fark etmeden dönüşmek
istiyor muyuz?
Yaşayanlarla diyalog oluşturacak
platformlarla ve finansal girdileri daha
dengeli kullanacak politikalarla bu hızlı
süreci kavramamız, bunun için de derin
bir nefes alıp yavaşlamamız gerekiyor. Bu
paralelde Norveç mimarlığının deneyimleri
Türkiye için önemli bir girdi oluşturabilir,
bilgi ve deneyim paylaşımı anlamında
belki de iyi olabilir. Çözüm belki de
karmaşıklık değil de basitlikte; çünkü
basitlik beraberinde esnekliği de getiriyor.
* Biyofilik kentler üzerine hazırlanan filmi
izlemek için: http://www.biophilicdesign.
net/film-trailer.html
20
F.Dilek Himam
[email protected]
YER ÇEKİMİ VE TASARIM
Yönetmen Alfonso Cuaron, gerilim dolu uzay macerası Gravity / Yer çekimi filmi
ile izleyicilere muhteşem bir uzay deneyimi yaşatırken uzayı farklı boyutlarıyla
tasarım dünyasının gündemine soktu.
1960’lı yıllarda Ay’a yapılan ilk seyahat
ve uzaya olan büyük ilgi sonrasında
tasarım dünyasında Lava lambası ve Andre
Courrages’in soğuk beyaz astronot tasarımları
gibi ikonik tasarımlar ortaya çıkmıştı.
Günümüze kadar uzaya ilişkin üretilen birçok
sinema projesinin ardından ise uzmanlara
göre yakın zamanın uzaya ilişkin en önemli
sinema projelerinden biri olarak Yer çekimi
filmi, 2001: Space Odyssey ve Solaris gibi
başyapıtlar kadar beğeni topladı. Başrollerini
Sandra Bullock ve George Clooney’ nin
paylaştığı film, bir uzay yolculuğunda rutin
bir keşif yürüyüşü sırasında her şey yolunda
gibi görünürken yaşanan bir felaketten sonra
olanları anlatan bir uzay deneyimini konu
alıyor.
Filmi bu kadar önemli yapan unsurların
başında yer çekimi olmayan bir ortama
ilişkin izleyiciye yaşatılan kusursuz bir
uzay simülasyonu geliyor; bu etkinin
yaratılmasında özellikle ses tasarımcılarının
etkisi büyük. Filmin tamamının uzay
boşluğunda geçtiği sahnelerde sadeliğin
ve yalınlığın anlatımı son derece karmaşık
bir görsellik dengesi sunuyor. Filmin
özel efekt tasarımcıları, 3D teknolojisi ile
hayal gücü sınırlarını sorgulayıp gerçeklik
algısını değiştiriyor. 1970’li yıllarla birlikte
ses tasarımcılarının film sektöründe
başlayan önemi, bugün Cuaron gibi önemli
yönetmenlerin elinde 3D teknolojisi ile
birleştiğinde sınırsız olanaklar sunuyor.
1990’lardan sonra ortaya çıkan dummy head
gibi kayıt teknolojileri ile sesin mekandaki
konumlanmalara göre düzeyinin değiştirildiği
pahalı ses teknolojileri geliştirilmişti. Sanal
bir model olarak ortaya çıktıktan sonra
konserlerdeki canlı kayıtlarda ve aktörlerin
diyalog kayıtlarında da kullanılmakta olan bu
teknolojiler, sinema sektöründe önemli bir
hale gele gelmeye başladı. Yer çekimi filmi bu
anlamda önemli örneklerden biri oldu.
sesin özel olarak film için kaydedildiğini
açıklıyor. Bu anlamda nesnelerin varlığı
dolayısıyla sesler duyulabilmiş ve nesne ile
kurulan ilişki üzerinden gerçeğe en yakın
biçimde sesler tasarlanmış. Bu şekilde 3D
görüntüler gibi ses de üç boyutlu biçimde
tasarlanarak sadece görsel değil işitsel bir
deneyim de yaşatıyor izleyiciye. Bu anlamda
yeni kuşak sinema sektöründe filmi görmek
yerine filmi duymanın da önemli olacağı yeni
bir aşamaya gelindiği söyleniyor.
Uzaylılar ve kötü canavarlar olmadan fonda
sadece uzay boşluğunu ve tüm güzelliği ile
dünyayı gördüğümüz sahnelerle, özellikle
boşluğun ve yer çekiminin olmadığı bir
mekan algısını yaşatma amacını taşıyan
filmde anlatması zor bir durum olan sessizlik
ve boşluk başarılı bir şekilde anlatılmış.
Tasarımcı Glenn Freemantle, filmdeki her
Filmde sadece ses tasarımı dışında iç mekan
tasarımından giysilere kadar birçok nesne
ayrıntıları ile düşünülmüş. Yer çekimsiz bir
ortamda gerçekleşen patlama sahnelerindeki
renk kodları, vakum etkileri, giysilerin
pozisyonu, yüzeylerde yaşanan geometrik
deformasyonlar yerçekimsiz bir ortamda en
gerçek haliyle gösterilmeye çalışılmış. Filmde
kullanılan giysi tasarımlarında her kıvrım,
her açıdan doğru görünüm kurgulanarak
tasarlanmış, giysiler bir anlamda fiziksel
dünyada nasıl dikiliyorsa ona uygun
referanslarla dijital dünyada tasarlanmış
ve adeta dijital dikişler kullanılmış. Gerçek
astronot giysileri içinde hareket etmenin çok
kısıtlı olduğunu belirten NASA’nın uzay giysisi
tasarımcıları astronot giysilerindeki fiziksel
konforu ve hareket kabiliyetini de sağlayacak
tasarımlar üretmenin zorluğunu belirtirlerken
filmde bu giysiler daha fonksiyonel ve estetik
biçimde kullanılmış.
Her bilinmeyen şey gibi uzay da bilinmeyen
özellikleri ile tasarım dünyası için son derece
ilham verici. Bir gün dünyayı yaşanmaz hale
getirdiğimizde eğer uzayda bir çare aramak
istersek bizim de yerçekimsiz ortama uygun
nesnelere ihtiyacımız olabilir.
OCAK/2014
21
Bahar Turkay, Merve Yücel
[email protected]
GÖÇEBE
YAŞAM VE TASARIM
Son yıllarda çevre sorunlarıyla ilgili aciliyet hissi arttıkça, dünyanın farklı
noktalarında insanlar daha az enerji ve doğal kaynak kullanımının mümkün olduğu
göçebe hayatlara geçmeye başladı. Ve tasarım dünyası bunun farkında...
Türk Dil Kurumu tanımıyla göçebeliğin
kelime anlamı; bir toplumsal birliğin,
yaşamak için gerekli kaynakları elde
edebilmek üzere düzenli aralıklarla yer
değiştirme geleneğinde veya alışkanlığında
olması. Vikipedi’ye göre, Avrupa’da yerleşik
yaşamın ilk izleri MÖ 3000 yıllarına, Orta
Asya’daysa MÖ 5000’lere rastlar. Dünya
uzun yıllardır yerleşik düzenin hakim
olduğu bir yer. Diğer yandan pek çok
sebeple Moğolistan, Pakistan, Hindistan,
Avustralya, Günaydoğu Asya gibi dünyanın
farklı noktalarında, Türkiye’de ise Konya
civarlarında göçebe yaşayan topluluklar
var.
Geçim kaynağı olarak çoğunlukla
hayvancılığa bağımlı olsalar da günümüzde
sadace hayvan üzerinde değil motorla
seyahat eden göçebe topluluklar da var.
Mevsimsel olarak yer değiştiriyorlar ve
devamlılıkları için en önemli konu coğrafi
şartlara uyum. Göçebelikten başka yaşam
pratiği olmayan böyle topluluklar olduğu
gibi, tercihler doğrultusunda yerleşik
hayattan -yeni bir deneyim olan- göçebeliğe
geçildiği durumlar da mevcut. Mimar
Alejandro Zaera-Polo, bu durumu “tek bir
yaşam alanına hakim olmaktansa, sonsuz
yeni alana yönelme eğilimi” şeklinde ifade
ediyor. Yaşam alanı dediğimiz şeye dair
bu yeni anlayışın, bizleri onu değiştirmek
için yeni, yaratıcı yollar keşfetmeye
zorladığından bahsediyor. Bu tercihte
gezegenimizin içinde bulunduğu durum
da etkili. Son yıllarda çevre sorunlarıyla
ilgili aciliyet hissi arttıkça, dünyanın
farklı noktalarında insanlar daha az enerji
bağdaştıranlardan birisi Raymond Wilson.
Bu alanın öncülerinden olan Wilson
‘60’ların sonunda “geçicilik” fikrinin artık
çağdaş düşünce sistemine girdiğini, sadece
insanların ve evlerin değil, malzemenin,
gereçlerin taşınabilirliğini sağlayan gelişmiş
bir teknolojiyi açığa çıkardığını ifade
etmişti. Bu perspektifle, seyyar mimari
elemanların endüstriyel / seri üretimleriyle
ilgili derinlemesine çalışmalar yürütmüştü.
ve doğal kaynak kullanımının mümkün
olduğu göçebe hayatlara geçmeye başladı.
Kent göçebeleri (urban nomads) olarak
tanımlanan bu insanlar böylece gezegenin
sürdürülebilirliğine katkı sağlamış oluyor.
Toplulukların başından beri sürdürdüğü
bir yaşam biçimi de olsa, sonradan
yapılan bir tercih de olsa; bizim yerleşik
yaşamımızdakinden farklı ihtiyaçlar söz
konusu. Süreç, sistem, sonuç, disiplin
veya düşünme pratiği olarak farklı
kaplara koyduğumuz “tasarım”ın bir
tarafı insanların/insanlığın ihtiyaçlarını
düşünmek üzerineyse, göçebe yaşam
konusunda ortaya konulan projeler olmalı
ve var. Kent-göçebe hayatlar için mimari
ve tasarım çözümleri sunan firmalardan
birisi Studio Arte. Göçebe yaşamlar için
ekonomik, ekolojik ve sürdürülebilir
çözümler üzerine yürüttükleri çalışmalar
sonucu “Nomad Living” isimli konteyner
projeleri ortaya çıkmış. Standart bir nakliye
konteynerini farklı bir yaşam alanına
dönüştüren, prototipini Portekiz’in Algavre
bölgesinde bir alana yerleştiren Studio
Arte’nin projesi aynı zamanda ev-ofis,
yalnız yaşama yeni başlayan gençler için
yaşam alanı, alternatif tatil deneyimi gibi
başka kullanım seçeneklerine de açık ve
ekonomik bir kaçış imkanı sunuyor.
Kent-göçebe yaşama dair ‘80’lerin
sonunda yeni bir görü ortaya koyan
Japonyalı Toyo Ito, 1985 ve 1989 yıllarında
gerçekleştirdiği “Pao for the Tokyo Nomad
Girl” projesi, patlayan Japon ekonomisi ve
20.yüzyıl sonlarında yoğunlaşan yüksek
modernizm, toplumun değişen doğası,
şiddetlenen tüketim kültürü tartışmalarına
bir önermeydi. Ito’nun projesi aslında
metaforik anlamda göçebe yaşam tarzına,
hem kalıcılığı olan hem de gelip geçici bir
doğaya sahip mimari bir önerme içeriyordu.
Göçebelik fikrinini mimarlıkla ilk
Bu konudaki en güncel çalışmalardan
biriyse İspanyalı Jorge Penadés tarafından
tasarlanan göçebe mobilyalar (nomad
furnitures). Basit tahta plakalardan
oluşan mobilya parçaları bir sırt çantasına
dönüşüyor, vidalama veya yapıştırmaya
gerek olmadan sadece parlak renkte metal
bağlantı noktalarıyla kurulum yapılıyor,
böylece hem kurulumu, hem taşınması
kolay bir hal alıyor. Rahatlığı en aza
indirip, hareket kabiliyetini en üst seviyeye
çıkartacak bir tasarım üzerine çalışmış
olan tasarımcıya göre; günümüzde lüks
konforla ilgili olmaktan çıktı, artık lüks
telaşlı ve yoğun çağdaş yaşam koşullarında
huzur bulabilmek için nerede olabileceğine
karar verme ve kaçabilme özgürlüğü...
Mezuniyet projesi olarak ortaya çıkan
tasarım, 21-24 Kasım tarihlerinde “Product
Design Madrid”de izleyicilere sunuldu.
Geçici mobilyalarla ilgili yeni olasılıklar
üzerine araştırmaları devam eden ve
mobilyaya sabitlik değil seyyarlık anlayışı
üzerinden yaklaşmayı sürdüren Penadés
aynı prensiple bir koleksiyon yaratmayı
amaçlıyor.
22
Beste Sabır
[email protected]
TAKAS-KENTLER:
SAHIPLENME, PAYLAŞ!
Para ekonomisi yerini paylaşım ekonomisine bırakıyor. Fiziki ve sanal mekanlardaki
takas ortamları ise toplumun parçalarını bir tutkalla kaynaştırırken beraberinde
iletişim, paylaşım ve güven gibi kavramları da getiriyor.
“Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün
ekonomi tarihi kitaplarının anlattığı gibi,
ama bu değiş-tokuşlar yalnızca ticari
takaslar değil; ayrıca kelime, arzu ve anı
değiş-tokuşlarıdır.” I. Calvino, Görünmez
Kentler.
İnsanlığın avcılık toplumundan tarım
toplumuna geçmesiyle yerleşik hayat
başlar. Öncesindeki “savaşla” kazanma
olgusu böylelikle yerini takasa bırakır.
Daha sonra Lidyalılar bu takas sistemini
“para” ile kökten değiştirirler. Paranın
icadının yaklaşık 2700 yıl sonrasında,
günümüzün küresel krizle sarsılan
kentleri ve bu döngünün içinde
paranın dışında bir gücün olduğuna
inanan - arayan üretken insan modeli,
yeniden takasa dönüyor. Lidyalılar
parayı icat eder ama para sıkışıklığına
çözüm bulamazlar. Nakit sıkışıklığının
yaşandığı günümüzde takas ekonomisi
hem ekonomiye, hem kentlere hem de
günümüz insanının batı ve somut aklına
iyi gelecek ve yumuşatacak bir alternatif
gibi görünüyor.
Bu işbirlikçi tüketimin gerçek yararı,
kökten bir şekilde toplumun sosyal
değerlerini etkilemesi. Ailelerin
dağıldığı, para ekonomisinin hayatların
ana dönüştürücüsü haline getirilmek
istendiği günümüz sisteminde sokakta,
tanımadığımız insanların “şey”leri
paylaşması, anlamlı birlikteliklerin
yaratımını beraberinde getiriyor.
Dünyada yaygınlaşan takas sistemi,
2013 verileriyle 50’den fazla ülkede
deneyimleniyor. Bunun yanı sıra zaman
bankası mantığıyla çalışan gruplar da
bulunuyor. (Zumbara bunun en etkili
örneği.)
Yunanistan’daki 86.000 nüfuslu Volos
kentinin krizle baş edebilmek için Avro’ya
bir alternatif olarak geliştirdiği para
biriminin adı TEM. Bu kuponlarla yeni
sistemi işleterek ekonomiyi canlı tutmaya
çalışıyorlar. Sahip olunan ve takas
edilmek istenen beceri ya da mallar,
sisteme sokularak kredi toplanıyor.
Örneğin bal verip ya da kuaförlük hizmeti
karşılığında TEM alınıyor, bu kuponlar da
ihtiyaçları karşılamak için kullanıldığı bu
sistem Yunanistan’da yaklaşık olarak 39
kentte uygulanıyor.
Takasa imkan tanıyan ortamlar, toplumun
-daha önce hiç bu kadar deneysel
ve içten yöntemlerle paylaşmamış,
yakınlaşmamış- parçalarını bir tutkal
gibi bir araya getiriyor ve buna güven
duygusunu da ekliyor.
Bir yandan küreselleşmenin eğilimleri
kamusal alanların özelleşmesini,
metalaşmasını getire dursun takas
ekonomisi ve pratikleri, sadece fiziksel
mekanda, kent merkezlerinde, pazarlarda
değil aynı zamanda sanal mekanlarda
da gelişim gösteriyor. İnternetteki takas,
lokal ölçeğe de yansıyabiliyor böylelikle
uzak mesafeler, paylaşılan - takas edilen
emek ve ürünlerle kısalıyor, toplum
arasında iletişim köprüleri kuruluyor.
Paylaşan, takas eden kent tam olarak
ne mi demek? Bu, emeği, zamanı, ürünü
sadece para ile değil farklı yöntemlerle
ve araçlarla ölçebilen bir topluluk.
Bir ekmeğin değeri sadece bir lira
olamayabilir pekala, bu aynı zamanda
el yapımı bir deftere, sabuna ya da bir
çoraba denk gelebilir. Tek ihtiyacımız
olan lenslerimizi yeniden ayarlamak!
Bu esnek düşünce sistemi, daha üretken
ve verimli toplumları, mekanları ve
iletişim modellerini beraberinde
getirebilir. Bu paralelde belediyelerce
sosyal hayatın mikro-dinamiklerinin
desteklemesi, makro etkilere yol açabilir.
OCAK/2014
Logo Yazılım’dan
Yarışma
İMMİB zamanı
Doğal taşlar
yarışıyor
İstanbul Maden
İhracatçıları Birliği’nin
Türk doğal taşlarının
marka değerini yükseltmek
amacıyla hayata geçirdiği
3. Doğal Taş Tasarım
Yarışması’na başvurular
başladı. Bu yıl üçüncü
kez düzenlenen yarışma,
profesyoneller ve
öğrenciler için iki ayrı
kategoriden oluşuyor. Son
başvuru tarihi 7 Şubat
2014 olan 3. Doğal Taş
Tasarım Yarışması, Türkiye
ile birlikte K.K.T.C’den de
katılımcılarını bekliyor.
Su ve Enerji
“Su ve Enerji” konulu
Dünya Su Günü Afiş Tasarım
Yarışması, Devlet Su İşleri
Genel Müdürlüğü tarafından
konunun öneminin genç
nesillere benimsetilmesi ve
bilgi düzeyinin artırılması
için düzenleniyor.
Dereceye girecek eserler
Devlet Su İşleri Genel
Müdürlüğü’nün katılacağı
tüm sergi ve fuarlarda
sergilenerek, su bilincinin
genç nesillere ve vatandaşlara
aktarılmasında katkıda
bulunacak. Son başvuru
tarihi 22 Şubat 2014.
İMMİB 2014 Endüstriyel
Tasarım Yarışmaları Genel
Sekreterliği ve ETMK işbirliği
ile düzenlenen İMMİB
2014 Endüstriyel Tasarım
Yarışmalarına başvurular
başladı. Yarışmaya metalden
Mamul Ürünler “Endüstriyel
Mutfak Ekipmanları”,
Plastikten Mamul Ürünler
“Rattan Desenli Plastik Ürün
Setleri”, Elektrikli Küçük
Aletler “Sürdürülebilir
Çevre İçin Tasarım” ve
Konsept 2014 “Zeka
Geliştirici Oyuncak Tasarımı”
olmak üzere toplamda
4 ayrı dalda katılım
gösterilebilir. Yarışmanın
son başvuru tarihi 7 Şubat
2013.
Ezo Gelin Kim?
Ezo Gelin Uluslararası Görsel
İmge Tasarım Yarışması ile
adı yıllarca türkü, film ve
çorbayla özdeşleşen ancak
araştırmalar sonucu herhangi
bir görseli bulunamayan Ezo
Gelin’in, görsel bir imgeyle
de tanıtılması ve hem yöre
hem de ülke turizmine
kazandırılması hedefleniyor.
Son başvuru tarihi 01
Mart 2014 olan yarışmada
kazanan tasarımın, zaman
içinde yapılacak tanıtım
çalışmalarının da katkısıyla,
Ezo Gelin dendiğinde akıllara
gelen ve markalaşmış değerli
bir görsel imge olması
bekleniyor.
Özel günlerde kullanılmak
üzere, 3 boyutlu
üretilebilecek kurumsal ödül
nesnesi arayışındaki Logo
Yazılım, 3 Boyutlu Kurumsal
Ödül Nesnesi Tasarımı
Yarışması düzenledi.
Yarışma, üniversitelerin
tasarım bölümlerinde eğitim
gören öğrencilerine açık. Son
başvuru tarihi 22 OCAK 2014
olan yarışmanın jürisinde
Emre Senan, Bihrat Mavitan,
Mine Ovacık, Orhan Irmak,
Tuğrul Tekbulut gibi tanınmış
isimler yer alıyor.
Serap Alp
[email protected]
Yenilik Sensin
LC Waikiki tarafından bu
sene ilk kez düzenlenen
“Yenilik Sensin’13 Moda
Tasarım Yarışması”
sonuçlandı. Jüri
değerlendirmesi sonucunda
finale kalan 10 tasarımın
sergilendiği ödül töreni, 18
Aralık 2013›te tarihi Sirkeci
Garı’nda gerçekleşti. Jüride
Moda Tasarımcısı Özgür
Masur, Stil Danışmanı Deniz
Marşan, Moda Tasarımcısı
Elif Cığızoğlu, Marmara
Üniversitesi Güzel Sanatlar
Fakültesi Tekstil Tasarım
Bölümü Öğretim Üyesi
Dr. Yeşim Bağrışen gibi
LC Waikiki CMO’su Maria
Comfort ve LC Waikiki
Tasarım Ekibi temsilcileri
yer alıyordu.
Otomotiv
Tasarım
Yarışması
Uludağ Otomotiv Endüstrisi
İhracatçıları Birliği’nin
3.kez düzenlediği Otomotiv
Tasarım Yarışması 2014
otomotiv endüstrisinin
gereksinimlerine karşılık
gelecek, farklılık, yaratıcılık ve
yenilikçilik içeren projelerin
teşvik edilmesi ve
değerlendirilmesini hedefliyor.
Her kategoride katılımcılardan
sektörün katma değer yaratma
becerilerini artıracak özgün
ve yenilikçi komponent
bazlı projelerin geliştirilmesi
bekleniyor. T.C vatandaşı
olan, 18 yaşını doldurmuş,
otomotiv komponent tasarımı
konusunda ilgisi bulunan
herkese açık. Son başvuru
tarihi ise 14 Mart 2014.
23
Açık Çağrı
Başvuruları
2. İstanbul Tasarım Bienali,
İstanbul Kültür Sanat Vakfı
tarafından “Gelecek Artık
Eskisi Gibi Değil” başlığıyla,
Zoë Ryan küratörlüğünde 18
Ekim-14 Aralık 2014 tarihleri
arasında gerçekleştirilecek.
Bienale katılmak isteyenlerin
manifestolarını göndermeleri
için son başvuru tarihi
1 Şubat 2014. Bienale
katılmak isteyenlerin,
imge, animasyon, video,
grafik, diyagram ve/veya
metin formunda, ama bu
formlarla sınırlı da olmayan
manifestolarını, 1 Şubat 2014
tarihine kadar göndermeleri
gerekiyor. Bienalin teması
ve başvuru koşullarıyla ilgili
detaylı bilgiler tasarimbienali.
iksv.org adresinde yer alıyor.
“Context &
Plurality”
satışta
Mimarlık ve Sanat
alanının dünyadaki en
önemli yayınevlerinden
biri olan Rizzoli NewYork
tarafından basılan, Philip
Jodidio ve Süha Özkan›ın
editörlüğünde hazırlanan
ve Emre Arolat Mimarlık
tarafından son dönemde
üretilen çalışmaları içeren,
EAA Emre Arolat Architects
Context & Plurality adlı
kitap, ilk olarak New York’ta
satışa çıktı. Kitap, Amerika
ve Avrupa başta olmak
üzere tüm dünyada satışa
sunulmaya başlandı.
Yayın Türü: Aylık Sahibi: Kaleseramik Çanakkale Kalebodur Seramik A.Ş. Koordinasyon: Kale Tasarım Merkezi
Editör: Umut Kart (sorumlu) Katkıda Bulunanlar: Gözde Tüfekçi Sayfa Tasarımı: Emre Senan Tasarım ve Danışmanlık;
Emre Senan, Özge Güven, Nurhan Seyrekbasan Danışma Kurulu: Serhan Ada, Erdem Akan, İhsan Bilgin, Asiye Bodur,
Füsun Curaoğlu, Yeşim Demir, Ömer Durmaz, Alpay Er, Cem Erciyes, Sertaç Ersayın, Hakan Ertem, Güran Gökyay, Korhan
Gümüş, Gamze Güven, Gülay Hasdoğan, Tansel Korkmaz, Zeynep Bodur Okyay, Suha Özkan, Kuyaş Örs, Nevzat Sayın, Emre
Senan Baskı: Veritas Baskı, Yeşilce Mahallesi Diken Sokak No: 34. Levent-İstanbul Tel: 0212 294 50 20 İletişim: Kale
Tasarım Merkezi-Silahtarağa Mah. Kazım Karabekir Cad. No: 2/6 34060 Eyüp/İstanbul, Tel: 0212 311 75 68, 0212 371 53 95
[email protected], [email protected] Kale Tasarım Merkezi’nin ücretsiz tasarım gazetesidir.
www.kaletasarimmerkezi.com
www.kaletasarimmerkezi.com
Download

Tasarım Gazetesi Ocak sayısı için