TAKDİM
Hilal mi? Astronomi mi?
Hayır! Halifenin Yokluğu!
KöklüDeğişim
suskunluğun
temmuz’14
kırılma noktası…
11. YIL
İ�slam ümmeti olarak birlikte Ramazan’a merhaba
demeye birlikte bayram sevincini yaşamaya ne kadar
da muhtacız. Aslında muhtaç olduğumuz şey tekbir
ümmet olduğumuzu hatırlamak. Ama maalesef ki
maalesef bir türlü bu birliktelik sağlanamamaktadır.
Kimi ülkeler Hilali gözetleyerek kimi ülkeler de
astronomik hesaplamalarla Ramazan’ı ve Bayram’ı
tespit ettiği için ihtilaf hiç eksil olmadı.
Bu kısır tartışmalar bize ne kadar darmadağın
olduğumuzu ne kadar birbirimizden uzaklaştığımızı
hatırlatıp kendimizi silkeleyip tek ümmet gibi
davranmaya sevk etmesi gerekirken; kendi görüşümüzün daha muteber olduğunu kanıtlama yarışına
girildi. Bu yarış ve çekişme karşısında ümmet ne
Ramazan’ın gerçek mahiyetini algılayabildi ne de
sorunun kaynağının Halifenin yokluğundan dolayı
olduğunu…
İ�şte Abdullah İmamoğlu Hocamız, hem
meselenin şeri hükmünün ne olduğunu hem de
meselenin çözümünün ne olduğunu hem de bir
Müslümanın Ramazan ayını nasıl karşılaması ve nasıl
değerlendirmesi gerektiğini kaleme aldı.
17 Aralık süreciyle birlikte sekteye uğrayan “Kürt
Sorunu” yeniden gündeme taşınmış vaziyette. Bir
çok entrikanın döndüğü bu açılım serüvenini Cahit
Toprak özetledi.
Bekir Kurtuluş bildiğiniz gibi “düşman hukuk”
mahkumu bir Hizb-ut Tahrirli. Kendi hayat hikayesi
üzerinden tüm Hizb-ut Tahrirli Müslümanların
yaşadığı hayatı resmederek Türkiye Cumhuriyeti
yargı sisteminin çirkin yüzünü ortaya koydu.
Son günlerde özellikle sosyal medyada yayınlanan
videolar uyuşturucu kullanımının gençliğimizi nasıl
tükettiğini açık bir şekilde göstermektedir. Osman
Yıldız uyuşturucu ticaretinin haritasını çıkartıp
küresel aktörlerin nasıl uyuşturucudan beslendiklerini anlattı.
Uzun bir süredir ara verdiğimiz Tefsir bölümünü
tekrardan dergimize dahil ettik. Esad Mansur dakik
bakış açısıyla Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmeye devam
ediyor.
Köklü Değişiğim birbirinden farklı ve dikkat çekici
konularıyla Allah’ın yardımıyla yine sizlerle.
Köklü Değişim,
Suskunluğun Kırılma Noktası.
1
temmuz’14
4
Abdullah İMAMOĞLU
9
Yeni Seçim Balyozu: Kürt Açılımı
Cahit TOPRAK
14
Ekmeled-Din’e Alet Ediliyor
Murat ALBASAN
gündem
18
23
31
Osman YILDIZ
Transit Geçiş Noktasında
Zehirlenen Gençlik
Davette Süreklilik Sorunu
fikir
Aydın USALP
fıkıh
26
Fıkhî ve Siyasi Açıdan
Ru’yetu’l Hilâl
Batının Özgürlük Savaşçıları
Müslüman Teröristlere Karşı!
Emrah AKAY
Murat SAVAŞ
Kuruluş: 2004
İslâmî Fikirlere Dayalı Aylık
Siyâsî Dergi
Ramazan 1435
Temmuz 2014
Sayı 118
Yerel-Süreli
ISSN 1304 - 8724
Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Süleyman UĞURLU
Yönetim Merkezi
Mithatpaşa Caddesi 47/B Kızılay/ANKARA
İletişim&Abonelik
Taklidin Vakıası,
İman ve Amelde Hükmü
Tel: (+90) 0 312 229 77 91
Faks: (+90) 0 312 229 77 92
www.kokludegisim.net
[email protected]
Kapak&Grafik Tasarım:
KöklüDeğişim
İrtibat Büroları
İstanbul (Avrupa Yakası):
Mahmut KAR
Kirmasti Mah. Kıztaşı Cad. 43/5
Fatih/İstanbul
Tel: 0212 631 65 26
İstanbul (Anadolu Yakası):
Genç Değişim Kitabevi
Mehmet Akif Ersoy Mah. Fatih Bul. 145/10
Sultanbeyli/İstanbul
Tel: 0 532 354 38 31
Diyarbakır:
Ümmet Kitabevi
Şeyh Şamil Mh. Cengizler Caddesi 555. Sk.
28/A Bağlar / Diyarbakır
Tel: 0 533 026 95 07
Van:
Erkam Kitabevi
Ordu Cad. Ulu Cami Karşısı Medine Pasajı P-37
Zemin Kat Merkez / VAN
temmuz’14
36
Davet Bağlamında Allah’a Tevekkül
58
60
deneme
fikir
49
edebiyat
44
tefsir
40
fikir
Mustafa KÜÇÜK
Pelda SORGUÇ
İslâm’da Kadının Amelleri
ve Yönetimdeki Rolü
İslâm Devleti’nde Uyandım
Mehmet ÇETİNBUDAK
Bekir KURTULUŞ
Bir Hizb-ut Tahrir’linin
Hayat Hikayesi
Evvel Yok İdi İşbu Rivayet Yeni Çıktı
Emre GÜRBÜZ
Ali İmran Suresi
110. Ayeti Kerimenin Tefsiri
Esad MANSUR
Tel: 0 538 087 35 78
Bursa:
Tayfun Üstünkaya
Kemalpaşa Mh. Atatürk Blv. Kaptan İşhanı Kat:4
No: 58 İnegöl / BURSA
Tel: 0 541 795 38 38
Konya:
Murat Savaş
Alaaddin Caddesi Şeyh Ziya Sokak No:5-1
0536 739 09 88
Merkez / KONYA
Adana:
Özler Caddesi No:6 Veli Gözcan İşhanı Kat:3
Kuruköprü Seyhan - Adana
Tel 0507 631 46 20
Ankara / Çubuk:
Murat Altın
Yavuz Selim Mahallesi Hükümet Caddesi 55/C
533 760 96 67
Abonelik ve Hesap Numaları
Yurtiçi: 6 Aylık: ₺30
Yıllık (12 Ay): ₺60
Yurtdışı 6 Aylık: €30
Yıllık: €60
Sesli Dergi / Online Okuma: ₺50
(Süleyman Uğurlu Adına)
* PTT Posta Çeki Hesabı: 10592742
* Ziraat Bankası TL Hesabı:
Başkent Şb. TR66000100 1683-47475782-5002
* Ziraat Bankası Euro Hesabı:
Başkent Şb. TR93000100 168347475782-5001 TCZBTR2A
Baskı: 01.07.2014
Önka Ofset Matbaacılık
Büyük Sanayi 1. Cadde Keskinler İşhanı
No: 80/32 - 33
İskitler / Ankara
[email protected]
Tel: 0 312 384 26 85 - 86 - Fax: 0 312 341 64 08
gündem
FIKHÎ VE SİYASİ AÇIDAN
RU’YETU’L HİLÂL
Abdullah İMAMOĞLU
B
aşı rahmet, ortası
mağfiret, sonu da Cehennem ateşinden
kurtuluş olan, bin aydan daha
hayırlı bir geceyi -kadir gecesini- bünyesinde barındıran Ramazan ayına bizleri salimen
kavuşturan Allah’a hamd
olsun.
Her Ramazan Orucunun
başlangıcında ve bayram günlerinin ilanında Ru’yetu’l Hilâl
konusu bir tartışma konusu
olarak karşımızda arz-ı endam
etmektedir. Yine bir Ramazan
ayı ve yine bildiğimiz tartışmalar.
Ben de bu tartışmalara
kaynaklık eden Ru’yetu’l Hilâl
konusunu iki zaviyeden ele
alıp açıklığa kavuşturmak istiyorum. Bunlardan birincisi,
meselenin fıkhî� boyutu iken
diğeri ise siyâsî� boyutudur.
Bunların açılımı şu şekildedir;
Meselenin Fıkhî Boyutu
Allahu Teâlâ, Ramazan ayına ulaşan kullarından bu ayda
oruç ibadetini ifa etmeleri
talebinde bulunmuş ve bunu
şu kavliyle beyan etmiştir:
4
temmuz’14
َّ ‫ش ِهدَ ِمن ُك ُم ال‬
ُ‫ص ْمه‬
َ ‫فَ َمن‬
ُ َ‫ش ْه َر فَ ْلي‬
“İçinizden kim bu aya yetişirse onu oruçla geçirsin.”
(Bakara 185)
Oruç ibadetinin yapılış
keyfiyetini sınırlandıran ve
beyan eden Allah Subhanehû
ve Teâlâ, hilâlin görülmesini
Ramazan orucunun başlangıcı
ve bayram gününün ilanı için
şer’î� sebep olarak vaz etmiştir/belirlemiştir.
Söylediğim bu fıkhî� ibarenin açılımı
şudur aslında; “Ramazan orucuna başlayabilmenin ve
bayram gününü belirleyebilmenin yolu/keyfiyeti hilâlin
görülmesidir.” Bunun delili
konuyla alâkalı olarak Rasul
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den
rivayet olunun hadislerin
varlığıdır. Birden fazla varyantla gelen hadislerden bir tanesinde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadırlar:
،‫ِلرؤْ يَتِ ِه َوأ َ ْف ِط ُروا ِل ُرؤْ يَتِ ِه‬
ُ
ُ ‫صو ُموا‬
َ
ُ
ْ
َ
ُ
ُ ‫فَا ِْن‬
َ
َّ
َ
‫ان‬
‫ب‬
‫ع‬
‫ش‬
‫ة‬
‫د‬
‫ع‬
‫وا‬
‫ل‬
‫م‬
‫ك‬
‫أ‬
‫ف‬
‫م‬
‫ك‬
‫ي‬
‫ل‬
‫ع‬
‫ي‬
ْ
َ
ِ
ِ
ْ َ َ ‫غ ِب‬
ٍ َْ
‫ثَالَثِينَ يَ ْوما‬
“(Ramazan) hilâlini
gördüğünüzde orucu tutun
ve
(Şevval)
hilâlini
gördüğünüzde
de
iftar
(bayram) edin! Eğer (hava)
size kapalı (bulutlu) olursa,
Şaban’ın sayısını otuza
tamamlayın.”
(Muttefekun
Aleyh)
Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in hadisi konuyu ziyadesiyle izah eder niteliktedir.
Altını ısrarla çizmek istediğim
bir gerçek vardır ki o da Ru’yetu’l Hilâl konusu şer’î� hükümler bağlamında değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Ayrıca şer’î� hükümler bağlamında değerlendirilen konularda aklî� argümanlara ve yaklaşımlara yer yoktur.
Bugün orucun başlangıcı
ve bayramın ilanı için hilâlin
görülmesi gerçeğinin yanında
astronomik hesaplamalara itibar edilebileceğini iddia eden
kardeşlerimizin varlığına şahit oluyoruz. Bu ihtilaf çok basite alınacak bir ihtilaf değildir
aslında... Çünkü bu ihtilaf
namazda el bağlama ya da abdesti bozan hususlardaki ihtilaf gibi değildir ve bunu da bu
şekilde değerlendirmek mese-
gündem
leyi önemsememek manasına
gelir. Çünkü makalenin ilerleyen kısmında da değineceğim
üzere oruç, bayram ve hac gibi
ibadetler İ�slâm Ü� mmeti’nin
vahdâniyet
şiarlarındandır.
Onun için bu konulardaki ihtilaf parçalanmışlıktır. Yoksa
sıradan yani salt bir fıkhî� ihtilaf değildir.
Her ne kadar günümüzde
astronomik hesaplamanın oruç ve bayram günlerinin ilanı
için bir yöntem olduğunu söyleyenler ve bunu da geçerli bir
delille desteklediklerini iddia
edenler olsa da bu kardeşlerimizin görüşleri ve istidlal etme yöntemleri zayıftır.
Kardeşlerimizin “astronomik hesaplamalara itibar edilir” söylemlerine destek buldukları ve meseleye istidlal
ettikleri hadis şudur:
،‫ب‬
ُ ‫س‬
ُ ُ ‫ الَ نَ ْكت‬،ٌ‫إِنَّا أ ُ َّمةٌ أ ُ ِ ّميَّة‬
ُ ْ‫ب َوالَ نَح‬
َّ ‫ال‬
‫ش ْه ُر َه َكذَا َو َه َكذَا‬
“Biz ümmî bir ümmetiz;
yazma ve hesaplama bilmeyiz, ay şu kadar ve şu
kadardır.” (Buhari)
Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in hadisinin mefhumundan yola çıkarak İ�slâm
Ü� mmeti’nin ümmî� olduğunu
ve bundan dolayı da okuma
yazma-kitabet ve hesap bilmediğini, bu yüzden de ayın
hesaplamasını yapamadıklarını beyan etmektedir. Kısacası bu hadisin mefhum olarak
şöyle bir manayı barındırdığı
doğrudur. Nedir o; “Bizler
bugün ümmî bir ümmet olmaktan çıktık yani okuma yazma
bilen dolaysıyla hesap yapa-
Bugün orucun
başlangıcı ve
bayramın ilanı
için hilâlin
görülmesi
gerçeğinin
yanında
astronomik
hesaplamalara
itibar
edilebileceğini
iddia eden
kardeşlerimizin
varlığına şahit
oluyoruz. Bu
ihtilaf çok basite
alınacak bir
ihtilaf değildir
aslında... Çünkü
bu ihtilaf
namazda el
bağlama ya da
abdesti bozan
hususlardaki
ihtilaf gibi
değildir ve bunu
da bu şekilde
değerlendirmek
meseleyi
önemsememek
manasına gelir
bilen bir Ümmet olabildiysek
ayın hangi ay olduğunun belirlenmesinde hesaba itibar edebiliriz.” Mefhum olarak bu
mana anlaşılabilir. Yani hesap
yapabiliyorsak o zaman ayı astronomik hesaplamalarla tayin edebiliriz… Dediğim gibi bu,
mefhum olarak doğrudur. Lakin hadisin mefhumuyla amel
edilebilir mi? Hadisin mefhumundan hareketle oruç ve
bayramların tayini için hilâlin
görülmesi yerine astronomik
hesaplamaya itibar edilebilir
mi?
Kardeşlerimiz zımnen şunu demek istiyorlar; “bizler
bugün okuma-yazma biliyor ve
hesap yapabiliyorsak o zaman
oruçların ve bayramların başlangıcını astrolojik yöntemlerle belirleyebiliriz.” Tabii ki tartışmaya ve ihtilafa kaynaklık
eden hadisi ve hadisin mefhumuyla amel edilip edilemeyeceği konusunun izahı elzem
olmuştur.
Usulü Fıkıh’ta kaide şöyledir; “Eğer ki bir nassın mefhumuyla amel etmeyi ihmal eden
başka bir nass mevcutsa o mefhumla amel edilemez.” Konunun daha iyi anlaşılması adına
başka bir örnek vermek istiyorum.
Allah Subhanehû ve Teâlâ
şöyle buyurmaktadır:
‫ق‬
ٍ ‫َوالَ ت َ ْقتُلُواْ أ َ ْوالدَ ُك ْم َخ ْشيَةَ ِإ ْمال‬
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı
öldürmeyin.”
(�sra 31)
Ayetin mefhumundan hareketle haram olan fakirlik
korkusuyla öldürmektir, şayet
5
temmuz’14
gündem
zenginlikten dolayı öldürürse
helal olur denilemez! Bilakis
öldürme, ister fakirlikten isterse zenginlikten dolayı olsun
her iki durumda da haramdır.
Yani ayetin mefhumuyla amel
etmeyi başka bir nass ihmal
etmiştir. Şu ayette olduğu gibi:
‫َو َم ْن يَ ْقت ُ ْل ُمؤْ ِمنًا ُمتَعَ ِ ّمدًا فَ َجزَ ا ُؤهُ َج َهنَّ ُم‬
“Kim bir mü’mini kasten
öldürürse onun cezası, cehennemdir.” (Nisa 93)
Bu yüzden bu mefhum, ihmal edilir. Dolayısıyla haram
olan fakirlik korkusuyla öldürmektir, şayet zenginlikten dolayı öldürürse helal olur denilemez! Bilakis öldürme, ister
fakirlikten isterse zenginlikten dolayı olsun her iki durumda da haramdır.
Nasıl ki Nisa Suresi’ndeki
ayeti kerime İ�sra Suresi’ndeki
ayetin mefhumuyla amel etmeyi ihmal ettiyse,
ُ ‫فإن‬
‫غ َّم عليكم فأكملوا العدّة ثالثين‬
“Eğer size hava kapalı
olursa sayıyı otuza tamamlayınız.” (Buhari) hadisi de
hesap yapmanın olabilirliğine
hamledilen hadisin mefhumuyla amel etmeyi ihmal etmiştir. Zaten hadis hiçbir kayıt
koşmadan şer’î� hükmü beyan
etmiştir. Ki o havanın kapalı
olması halinde otuza tamamlanmasıdır.
Makalemin başında söylediklerimin faydalı olacağına
inanarak tekrar etmek istiyorum. Oruç ibadeti bütün yönleriyle birlikte şer’î� meseledir.
Hepimizce de malumdur ki
şer’î� hükümler kapsamında
6
temmuz’14
Bu konuya ilave
olarak bir de
“ihtilafı metali”
konusu
tartışılmaktadır.
İhtilafı metali
doğuştaki
farklılık, ayın
doğduğu yerin
farklı olması
demektir. Bu
fıkhî ibarenin
açılımı şudur; A
şehrinde görülen
Ramazan
hilâlinin B
şehrini de
bağlayıcı olup
olmadığı
tartışması fıkıh
kitaplarında
ihtilaf konusu
olarak yer
bulmuştur
kendisine…
Zaten bu konuda
Şafiî mezhebi
dışında
cumhurun da
ittifakı söz
konusudur
olan konularda akla ve aklın
ürettiği argümanlara yer yoktur.
Bu konuya ilave olarak bir
de “ihtilafı metali” konusu
tartışılmaktadır. İ�htilafı metali
doğuştaki farklılık, ayın doğduğu yerin farklı olması demektir. Bu fıkhî� ibarenin açılımı
şudur; A şehrinde görülen Ramazan hilâlinin B şehrini de
bağlayıcı
olup
olmadığı
tartışması fıkıh kitaplarında
ihtilaf konusu olarak yer bulmuştur kendisine… Zaten bu
konuda Şafiî� mezhebi dışında
cumhurun da ittifakı söz konusudur. Cumhurun üzerinde ittifak ettiği görüş, A şehrinde
görülen ve B şehrinde görülmemesine rağmen görüldüğüne dair haberin iletilmesi
halinde haberin B şehrini de
bağlayıcı olduğudur.
Meselenin Siyasi Boyutu
Dikkatlerinizi çekmek istediğim bir husus var. Müslümanlar Hilâfet Devleti’nin ilgasına kadar hiçbir farklı
günde ne oruca başlamışlardır
ne de bayram yapmışlardır.
Ayrıca Müslümanlar nezdinde
Ru’yetu’l Hilâl konusu hiçbir
vakit polemik ve tartışma
konusu olmamıştır. Mevcut ihtilafın kaynağı olan astronomik hesaplamalara (orucun ve
bayramların ilanı için) önceleri hiç ama hiç itibar edilmemiştir. Hatta tam yeri gelmişken, hesaba itibar edilmeyeceği konusunda birkaç âlimin
sözlerine yer vermek istiyorum.
İ�bn Hacer oruç, bayram,
hac gibi takvime müteallik
gündem
işlerde hesaba değil, ru’yete
itibar edilmesi gerektiğini,
hadislerin zahirlerinden bunun anlaşıldığını belirtir. Ve:
“Oruç hakkındaki bu hüküm,
-sonradan hesabı bilenler çıkmış olsa bile- devam etmiştir”
der.
Hanefilerin bu husustaki
genel görüşleri ise şöyledir:
Astronomi âlimlerinin ayın
hareketlerini esas alarak yaptıkları hesaplara itibar edilerek Ramazan ayının girdiği
ilan edilemez. İ�bn Abidin şöyle
der: “Muvakkitlerin (zamanı
hesaplayan uzmanların) sözüne itibar yoktur. Yani halka
orucun farz olması için, onların sözü delil olmaz. Müneccimlerin (astronomi uzmanları) hesabı ile amel etmek
caiz değildir. Muvakkitlerin,
filan gecede hilâl gökyüzünde
şöyle görülecektir demeleri ile
oruç tutulmaz.” “Hilâl meselesinde müneccimlerin haberlerine müracaat edilmeyeceği
gibi; geçerli olan görüşe göre,
onların sözleri de kabul edilemez.” (Fetavay-ı Hindiyye I,
197).
Her ne kadar geçmişte
Müslümanlar nazarında Ru’
yetu’l Hilâl konusu ihtilaf
konusu olmadıysa da günümüzde ihtilaf konusu haline
gelmiştir. Müslümanların bu
konudaki ihtilafları üzücüdür.
Hele hele Ü� mmet’in vahdâniyet şiarlarından olan bayram
ve oruç gibi meselelerde ihtilaf ise ziyadesiyle üzücüdür.
Hâlbuki Allah Celle Celâlehû bizlere birlik olmayı emretmiş, tefrikayı haram kılmıştır.
Hanefilerin bu
husustaki genel
görüşleri ise
şöyledir:
Astronomi
âlimlerinin ayın
hareketlerini esas
alarak yaptıkları
hesaplara itibar
edilerek Ramazan
ayının girdiği ilan
edilemez. İbn
Abidin şöyle der:
“Muvakkitlerin
(zamanı
hesaplayan
uzmanların)
sözüne itibar
yoktur. Yani
halka orucun farz
olması için,
onların sözü delil
olmaz.
Müneccimlerin
(astronomi
uzmanları)
hesabı ile amel
etmek caiz
değildir
Şöyle buyurmaktadır:
َ‫اللِ َج ِميعًا َوال‬
ّ ‫َص ُمواْ ِب َح ْب ِل‬
ِ ‫َوا ْعت‬
ْ
َ
ُ
ّ
‫الل‬
‫ة‬
‫م‬
‫ع‬
‫ن‬
‫ا‬
‫و‬
‫ر‬
‫ك‬
‫علَ ْي ُك ْم ِإ ْذ ُكنت ُ ْم‬
َ ِ
َ ْ ِ ُ ‫تَف ََّرقُواْ َوا ْذ‬
َ
ُ
‫صبَحْ تُم بِنِ ْع َمتِ ِه‬
ْ ‫ف بَيْنَ قُلُوبِك ْم فَأ‬
َ َّ‫أ َ ْعدَاء فَأَل‬
‫ِإ ْخ َوانًا‬
“Ve topluca Allah’ın ipine
yapışın, ayrılmayın; Allah’ın
size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize
düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun
nimetiyle kardeşler haline
geldiniz.” (Ali İ�mran 103)
Allah bizlere birlik olmayı,
bir vücut gibi olmamızı emretmiştir. Ama olamıyoruz neden? Bizler niçin bir Ü� mmet olmanın gereği aynı gün oruca
başlayamıyoruz? Niçin hep
birlikte bir Ü� mmet olmanın
gereği, aynı gün bayram yapamıyoruz? Asıl nedenin ve
niçinin cevabına geçmezden
evvel bir gerçeğin altını ısrarla
çizmek istiyorum. O da birçok
konuda olduğu gibi astronomik hesaplara itibar konusunda Batı’nın aslında hiç de masum olmadığı gerçeğidir.
Ü� mmet’i tefrikanın derinliklerine daha fazla düşürebilmek ve bir vücut misali olması gereken Ü� mmet’i olabildiğince
parçalayabilmek
için astronomik hesaplamalar
meselesinin Batı tarafından
her zaman körüklendiğini Allah rızası için göz ardı etmeyelim.
Aynı gün oruca ve bayrama
başlayamıyor olmamız tek bir
nedene,
ihtilafları
ortadan
kaldıracak, bizleri Kelime-i Tevhit
sancağı altında toplayacak bir
Halife’nin olmamasındandır.
7
temmuz’14
gündem
Mademki bizlerin aynı gün
oruca
başlayabilmesi
ve
bayram ilan edebilmesi bir
Halî�fe’nin varlığına bağlıdır,
öyleyse ihtiyacımız olan şey
ihtilafları ortadan kaldıracak
bir Halî�fe’nin ikamesi değil
midir?
Zaten
Sahabe’nin
İ�cması’ndan istinbat edilmiş
şer’î� kaide de bir Halî�fe’nin gerekliliğine vurgu yapılmaktadır: “İmam’ın hükmü/kararı
ihtilafları ortadan kaldırır.” Ve
bunun en güzel pratiğe
yansımış örneği Ahmed b.
Hanbel’in tahriç ettiği şu rivayettir:
“Dediler ki: Şevval hilâlini
(hava koşulları nedeni ile)
göremedik. Böylelikle sabaha oruçlu olarak başladık.
Başka bir yönden bir kafile
geldi. Nebi SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’e dün hilâli gördüklerine dair şahitlik ettiler. Bunun üzerine Rasulullah
onlara oruçlarını bozmalarını, daha sonra da ertesi
gün bayramları için çıkmalarını emretti.” (Ahmed b.
Hanbel Basriyyin 19675)
İ�şte Rasul SallAllahu Aleyhi
ve Sellem var olan bir belirsizliği ortadan kaldırarak Müslümanların vahdâniyet içerisinde ibadet yapmalarını sağladı.
Onun için vahdâniyet duygusu içerisinde Ramazan ve
bayramları ihya edebilmek ihtilafları ortadan kaldıracak bir
Halî�fe’nin varlığına bağlıdır. Bu
yüzden hilâl tartışmalarının siyasî� yönüne her zaman ısrarla
vurgu yapmak gerekir.
8
temmuz’14
Maalesef günümüzde Ramazan ayı sahur, yemek daveti, teravih üçgeninin dışına
çıkmaz oldu. Ramazan ayı kâfirlerin boyunduruğu altında
atalet ayı olarak karşılanır
oldu…
Hâlbuki şanlı İ�slâm tarihinde Ramazan ayının diğer bir
ismi de “Zafer ve Nusret ayı”
idi. Evet câlib-i dikkattir ki zillet ve sıkıntı ayı değil. Tam aksine “Zafer ve Nusret ayı”.
Bunun ispatı İ�slâm tarihine
bakmakla kolayca mümkündür. Allah Subhanehû ve
Teâlâ’nın hükümleriyle yönetilen zaman dilimlerinde Müslümanlar, Ramazan ayını kâfirler ordusuna karşı elde ettikleri zaferlerle karşılıyorlardı. Nice İ�slâmî� fetihler ve
zaferler bu ayda gerçekleşmiştir. Rasul SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in komutasında gerçekleşen Bedir Savaşı ve elde
edilen zaferde olduğu gibi.
Müslümanlar her ne kadar
potansiyel ve savaş teçhizatı
yönünden zayıf olsalar da Allahu Teâlâ katından nusretle
Müslümanlara zafer ikram etmiştir. Bunu Allah Subhanehû
ve Teâlâ şu kavliyle ifade ediyor:
ٌ‫اللُ ِببَد ٍْر َوأَنت ُ ْم أَذِلَّة‬
ّ ‫ص َر ُك ُم‬
َ َ‫َولَقَ ْد ن‬
ُ
ُ
ْ
َ
ّ ْ‫فَاتَّقُوا‬
َ‫اللَ لَعَلَّك ْم تشك ُرون‬
“Gerçekten Allah size
Bedir’de nusret verdi. Oysa
sizler, oldukça zayıf idiniz. O
halde Allah’a ittikâ edin,
umulur ki şükredersiniz.”
(Ali �mran 123)
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemve Hulefâ-i Râşidî�n
Rıdvânullahi Aleyhim son-
rasında da asırlarca varlığını
sürdüren İ�slâm Hilâfet Devleti,
nice zorlu düşmanlara karşı
Ramazan ayında büyük zaferlere ulaştı. Selâhaddin Eyyûbi
haçlıların elinden Kudüs’ü Ramazan ayında kurtarmıştır.
Aynı şekilde Endülüs Fatih’i
Tarık b. Ziyad’ın fethi bu
mübarek ayda gerçekleşmiştir.
Görüldüğü gibi İ�slâmî� fetihler
ve zaferler Ramazan aylarını
süsleyen destanlar olmuşlardır. Yani Ramazan ayı tarih
boyunca Müslümanların izzet
ve zafer ayı, İ�slâm düşmanları
kâfirler için zillet ve mağlubiyet ayı olmuştur.
Madem ki bugün önceki
Ramazan aylarında olduğu
gibi, fetihlerden fetihlere koşacak, İ�slâm’ın hayrını ve bereketini insanlığa taşıyacak bir
Halife’miz yok. Ö� yleyse gelin
kardeşlerim şu mubarek ayda
azimlerimizi Hilâfet Devleti’nin ikamesi için bileyleyelim.
Bilelim ki kardeşlerim,
Hilâfet’in ikamesi için ihtiyacımız olan cehd ve azim Ramazan ayının bereketinde
saklıdır. Nice Ramazanlara ve
bayramlara münadinin; Allahu Ekber, Allahu Ekber nidalarıyla bir Halî�fe’nin sancağı
altında girebilmek duasıyla…
gündem
YENİ SEÇİM BALYOZU:
KÜRT AÇILIMI
Cahit TOPRAK
H
afızamızı yeniden
yoklamak ve Kürt
meselesinin dayandığı zemini anlamak için kısa
bir önbilgi ile konuya giriş yapmak istiyorum. Bugün Kürt
meselesinin geldiği noktayı
daha iyi görmek, Cumhuriyetin
yanlızlığa mahkum ettiği bir
halkın derdine ortak olmak,
hibe edilen bir coğrafyanın ve
ümmetin kadim halklarının
bugününü doğru tahlil etmek
ve Kürt meselesinin çözümü
adına sarf edilen çabanın hangi eksende seyrettiğini anlamak açısından bu ön bilgi
önemlidir.
‘Tarihin tozlu rafları’ diye
başlamayacağım konuya. Çünkü tarihi bir bilgi yığınına
dönüşmemiş, görünür ve yazı
diline henüz çevrilmemiş bir
hakikat var önümüzde. Ü� lke
tarihinin son 40 yılının meşgalesini oluşturan, sorun olarak görülen müslüman bir kavmin acılarını da anlatmayacağım size. Zira henüz acıları
taze koskoca bir ümmete çektirilen yığınla zulüm ve işkencenin şahitleriyiz.
12 Eylül askeri darbesi
henüz gerçekleşmiş, öncesinde
Humeyni, İ�ran Şahı’nı koltuğundan etmiş ve Hama’da on
binler Hafız Esad’ın eliyle toplu kıyımdan geçirilmiş... 1980
’li yıllar.
Aynı yıllarda Türkiye’nin
doğusu yeni bir küfür projesine ev sahipliği yapıyor. Kürtleri kültürel yok oluşa
sürükleme operasyonu... Komünizm ile İ�slami kültürü yozlaştırma hamlesinin figüranı
Abdullah Ö� calan... Kürtlere zulüm yapanlardan öcünü alacak
olan Apo- Kürtçe’de Amca anlamına geliyor- Marksist fikirlerle değil, duygusal ve mazlum bir halkın eşitlik ve adalet
özlemine uygun bir söylemle
müslüman kürt halkını etrafına toplayabildi. Bu arada
şahsına hayranlık duyan bir
kısım insanları da kominist eksende islami kimliğini de elinden almayı başardı.
Sonrasında silahlı mücadele biçimini PKK’nin varlık
sebebi haline döndürdü. PKK,
1984 yılında Siirt’te ilk saldırısını gerçekleştirdi. Akabinde
bölgede yönetimi devirmek ve
yerine bir Kürt devleti kurmak
hayaliyle gençler aktif silahlı
eylemlere yönlendirildi. Ancak
silahla hak alınabilir ve güç kazanılabilirdi. Sistematik olarak
silahlı her eylemi, halk nazarında, halk için mücadele ettiği
söylemini güçlendiren bir argümana dönüştürdü. Çünkü
bu mücadele onlar içindi. ‘Bın
desti’- tutsak olan halkın ‘azadi’ özgür olması içindi!!
Tarihler 1999’u gösterdiğinde, Kenya’da yakalanarak
Türkiye’ye getirilen Ö� calan,
İ�mralı yıllarından sonra ve İ�mralı yıllarından önce olmak
üzere iki farklı Ö� calan portresi
çizdi. Aslında PKK de bu
süreçte gelişip serpilen ikili
kanat görünümüne büründü.
Biri liberal kanadı oluşturdu,
öteki ulusalcı-şahinler kanadını. Abdullah Ö� calan’ın silahla
bu işin sürdürülemeyeceğine
hükümet tarafından ikna edilmesinden sonra ise Neo liberal- Amerikancı- PKK’nın siyasi
söylemi daha da güçlendi.
PKK’nin bu süreçte siyaseten her yol Ankara’ya çık-
9
temmuz’14
gündem
malı söylemiyle özdeş, ancak
partileşme yoluyla varlığını
hissettirmesi istenmişti. HEP,
DEHAP, HADEP, DTP derken
son olarak BDP adıyla AKP
döneminde varlığını uzun süre
koruyabildi. Sırrı Süreyya
Ö� nder, Ahmet Türk, İ�brahim
Ayhan, Leyla Zana ve Osman
Baydemir isimleri PKK içinde
zaman zaman ötekileştirilen
Amerikancı- güvercin- barış
elçileri rolünde faaliyet gösterirken, öte tarafta Emine Ayna,
Gülten Kışanak, gibi isimler silahı öncülleyen siyasi söylemler geliştirdiler. ‘Taban dağa
çıkmamızı istiyor’ diyen Emine
Ayna ile Osman Baydemir’in
‘silahlı mücadele miadını
doldurdu’ demesi arasındaki
söylem farkı çok açıktır. Bir
başka bariz fark da, liberal
Amerikancı tarafın tıpkı AKP
gibi, dini argümanları siyasi
hesaplarında kullanıyor olmasıdır.
Başarı için halk
desteğinin şart olduğunun
geçte olsa farkına vardılar.
Doğal olarak dünya görüşlerine aykırı da olsa müslüman
kürt halkının desteğini kazanmak siyasi üslupları haline geldi. Diğer kesim ise halen bu
durumu kabullenmiş değil ancak partinin güçlenmesi hesabına bu hatta adapte olmuş
görünüyorlar.
PKK, 2005 yılına gelinceye
kadar tam 6 yıl bir durgunluk
ve çatışmasızlık dönemi geçirdi. Bu çatışmasızlık döneminde TRT Şeş açıldı. Sonrasında Ö� calan’dan ‘çözüm paketi’ teklifi geldi.
Ardından
2009
10
temmuz’14
yılında
‘Taban dağa
çıkmamızı
istiyor’ diyen
Emine Ayna ile
Osman
Baydemir’in
‘silahlı mücadele
miadını
doldurdu’ demesi
arasındaki
söylem farkı çok
açıktır. Bir başka
bariz fark da,
liberal
Amerikancı
tarafın tıpkı AKP
gibi, dini
argümanları
siyasi
hesaplarında
kullanıyor
olmasıdır. Başarı
için halk
desteğinin şart
olduğunun geçte
olsa farkına
vardılar
Obama’nın TBMM’de yaptığı
‘Kürt açılımı’ vurguları yeni bir
sürecin başlangıcı oldu. Kürt
açılımında ABD’nin kilit ismi
Henry Barkey, The American
Interest‘te yayınlanan maka-lesinde “Suriyeli Kürtler
Esad sonrasında Irak Bölgesel
Kürt Yönetimine benzer şekilde
kayda değer bir özerklik kazandıkları takdirde iki Kürt bölgesi
bir miktar öz yönetime sahip
olacaklar ve şüphe yok ki bir
yere kadar eşgüdüm halinde
hareket edeceklerdir. Türkiye
ve İran üzerindeki özendirici etkisini kuşatıp sınırlandırmak
güç olacak. Türkiyeli Kürtler,
merkezi yönetim gücünün Türkiye’deki tüm bölgelere dağıtılmasını çoktan talep ettiler...“
sözleri Türkiye üzerindeki
planın ABD projesi olduğunun
ispatı mahiyetindedir.
Yukarda da ifade ettiğim
gibi iki Ö� calan tiplemesiyle
karşı karşıya kalan BDP tabanı,
bir yandan ‘dağdakiler olmasaydı hükümetle bu pazarlığı
zor
yapardık’
hesabıyla
PKK’nin silahlı kanadı HPG
etrafında bir konsept çizerken,
öte tarafta ‘başından beri siyaset dilini kullansaydık, bunca
insanın ölmesine gerek kalmazdı’ diyen Osman Ö� calan
taraftarı liberal AKP çizgisinde
olan ikinci bir taraf oluştu.
Sonrasında Barış rüzgarı
veya ilk Kürt açılımı hamlesi
Habur sınır kapısında gerçekleştirildi. Haziran 2009 da BDP
nin şahinleri adına Emine
Ayna, PKK ‘nin zaferi gibi gövde gösterileri yaptırdı ve ‘Abdullah Ö� calan’ın isteği ile geld-
gündem
iler, pişman değiller’ dedi.
Tayyip Erdoğan ise ‘sil baştan
gerekirse başlarız’ sözleri ile
uzun bir süre, sürece ara verildiğini duyurmuş oluyordu.
Bu da gösterdi ki sürece
direnen BDP tabanında güçlü
bir direniş gurubu var. Murat
Karayılan’ın konumu bu açıdan
değiştirildi. Cemil Bayık ve
Bese Hozat isimleri KCK’nın
başına getirilerek süreçteki
tıkanıklıklar aşılmaya çalışıldı.
30 Haziran- 5 Temmuz 2013
tarihleri arasında yapılan 9.
Kongra-Gel kongresinde alınan
bir dizi karar vesilesiyle, bu eksende meydana gelen uyuşmazlığın giderilmesine dönük
adımlar atıldı.
Aslında bu noktada Ö� calan’ın varlığı Türkiye için ve
BDP için tabanı etkilemek için
ve tabandan gelen bulanık
söylemleri tasfiye etmek için
sembolik değeri vardır. Şunu
kastediyorum; istenirse Ö� calan ismi PKK’nın kurucu manevi ismi olarak bırakılabilir!
Çünkü hem ABD hem de AKP
barış sürecinde tek sesliliğe ihtiyaç duymaktadır. Bu açıdan
Ö� calan’ın sembol isim olması
stratejik bir derin devlet projesidir. Derin devlette rollerin
değiştiği de zaten hepimizin
malumudur.
Barış sürecinde zaman
zaman zigzaglar çiziliyor gibi
bir görüntü var. Burada sürece
direnen ulusalcı PKK kana-dının sıkıştırmasından söz
edilebilir. Böyle olduğu için de
Ö� calan’ın muhalif açıklamalarla süreci rayına oturtmaya
çalıştığını yahut BDP millet-
Öcalan’ın varlığı
Türkiye için ve
BDP için tabanı
etkilemek için ve
tabandan gelen
bulanık
söylemleri tasfiye
etmek için
sembolik değeri
vardır. Şunu
kastediyorum;
istenirse Öcalan
ismi PKK’nın
kurucu manevi
ismi olarak
bırakılabilir!
Çünkü hem ABD
hem de AKP
barış sürecinde
tek sesliliğe
ihtiyaç
duymaktadır. Bu
açıdan Öcalan’ın
sembol isim
olması stratejik
bir derin devlet
projesidir
vekillerinin çelişkili açıklamalar yaptığını görüyoruz. Son
bir yıl içinde demokratik
açılımda bir duraksama da
gözden kaçmıyor. Bunda elbette 30 Mart 2014 seçimlerinin katkısı olduğu gibi, 17
Aralık-25 Aralık 2013 tarihinde başlayan hükümete yönelik
Rüşvet ve Yolsuzluk operasyonlarının da etkisi var. Hal
böyle olunca seçim sonrasında
kollarını sıvayan hükümetin
bir dizi adımları atacağı da zaten bekleniyordu.
Ellerini ovuşturan KCK
kanadı da hamleyi ondan önce
gerçekleştirdi. 17.05.2014 tarihinden itibaren Diyarbakır
-Bingöl yolunda kontrol noktası oluşturarak yol kapatma
eylemi gerçekleştirdi. Araçların kontrollü geçişine izin
vererek meseleyi ‘buralar benden sorulur’ pozisyonuna getirdi. Hükümet 23 gün boyunca olaylar çıkmasın bahanesiyle müdahaleden kaçındı.
Hemen iki gün sonra Hükümetten konuyu medyanın gündemine taşıyacak uyumlu
hamle gecikmedi. 19.05.2014
tarihinde bir kısım aileler Diyarbakır belediyesi önünde
kaçırılan çocukları için eylem
yaptı. Hükümetin des-teği
tamdı. Açıklama üstüne açıklamalar geldi. İ�lk bakışta karşı
hamlelermiş gibi görü-nen
olay aslında kamuoyunun Kürt
meselesine tekrar odaklanılmasını sağladı. Bıji aşıti, serhıldana dayikan’- Yaşasın barış
ve annelerin başkaldırışı- sloganıyla günlerce beklediler.
Ö� yle ya bir annenin acısına or-
11
temmuz’14
gündem
tak olamayacak hangi hükümet
olabilir ki.
Sonrasında 06.06.2014 tarihinde AKP binasında Kürt
Çalıştay’ı gerçekleştirildi. Bu
çalıştayda BDP’li tek bir milletvekilinin olmayışı dikkat çekti.
İ�ki gün sonra Bağlar’da Kalekol inşaatına karşı çıkarken
öldürülen gençler için eylem
yapıldı. Ve Türkiye’nin gündemine oturan Diyarbakır- Bağlar merkez ilçesi 2. Hava kuvvetleri komutanlığında bayrak
indirme olayı gerçekleşti.
Bu noktada sürecin gelişimini değerlendirecek olursak;
1. BDP içindeki her iki
kanatta Abdullah Ö� calan’ın eliyle sunulan ABD projesine ayak uydurmaya çalışıyor. Ö� zellikle ‘yol kesme olayları’ AKP’yi
sıkıştıran bir hamle gibi görülse de aslında AKP’nin gündeme getirdiği ‘başkanlık
sistemi’ ile entegre bir hareket
olduğuna dikkat edilmelidir.
Çünkü ancak bir bölgenin güvenliği, o bölgenin özerk yönetimlerinin gerçekleştirebileceği amellerdir. Ö� zerk bölge kavramı da ancak Başkanlık sistemindeki eyalet kavramıyla
özdeşleştirilebilir. Tıpkı Amerika’da eyaletlerin güvenliği ve
ekonomisi o vilayetin halk tarafından seçilen şahsı tarafından kontrol edildiği gibi.
2. Her ne kadar A. Ö� calan,
bayrak olayı ile ilgili olarak
‘Türkiye halkını bize karşıt hale
getirmeye çalışan provokasyonlara dikkat edilmelidir’ diyerek, isteği dışında gerçekleştiği imajı verse de planlı bir
eylem olduğu açığa çıkmak-
12
temmuz’14
Geçtiğimiz
haftalarda Enerji
bakanı Kuzey
ıraktan 1 milyon
varil petrol
alındığını
duyurmuştu.
Dolayısıyla Irak
perolünün dünya
piyasasına
taşınması,
beraberinde bu
hat üzerinde var
olan güvenlik
sorunlarının da
bitirilmesini
zorunlu
kılmaktadır.
Dolayısıyla
sabotaj ihtimalini
ortadan
kaldıracak
düzeyde PKK’yi
pasif hale
getirmesi
gerekmektedir
tadır. Çünkü bu olaylar
gerçekleşmeden evvel, çocukların zorla PKK tarafından
kaçırıldığı yönünde kamuoyu
oluşmuştu. Ancak bayrağı indiren şahsın 18 yaşından
küçük olması ve bayrak gibi
ulusalcı ve milliyetçi bir kısım
siyasi çevreleri konuya duyarlılığını arttıracak yönde olması, gündem oluşması açısından iyi bir kurgu olduğu
söylenebilir. Sonrasında MHP
lideri Bahçeli’nin ‘bir asker
çıkıp ta şerefsize gününü göstermeliydi’ diyecek kadar
öfkeleri bileyen sözleri ve CHP
liderinin ‘bayrak indirerek siyaset yapılamaz’ demesi gözleri Türkiye’nin doğusuna çevirdi. İ�stenilen de buydu zaten.
Ki bu sayede siyasetin yönü
çevrilebilirdi. Beşir Atalay’ın
Kürt Çalıştayı’nda sarf ettiği
‘’yeni bir yol haritası üzerindeyiz’’ sözleri Kürt açılımının
hükümet
eliyle
yeniden
başlatıldığının duyurusu niteliğindedir.
Hasılı; ABD ve işbirlikçisi
AKP açısından 2002 yılından
itibaren BDP- AKP- PKK
arasında süregelen ‘’barış
hamleleri’’ neden önemlidir?
AKP, Kürt açılımına neden ihtiyaç duymaktadır? Gerçekten
temel sebep Türk -Kürt
çatışmasına son vermek mi?
Bu anlamda Kürt açılımına duyulan ihtiyacı iki eksende
sınırlandırmak mümkün;
1. AKP, Kürt meselesini
çözme iradesini göstermek durumundadır.
Burada
iki
seçenekten bahsedilebilir.
a) 2007 yılında anayasada
gündem
yapılan değişiklikle her 5 yılda
bir halk tarafından seçilecek
cumhurbaşkanlığı seçimleri,
bu yıl 10 ağustos ve 24 ağustos
olmak üzere 2 turda gerçekleştirilecek. Bu seçimlere Erdoğan’ın katılması ve seçilmesi
yüksek bir ihtimal olarak
görülmektedir. Hal böyle olunca T.Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı makamını yarı başkanlık
yetkileri ile daha da güçlendirmek istemektedir. Ancak
makam koltuğuna kurulmadan
evvel Türkiye’nin temel problemlerinden kurtulmak ve elini güçlendirmek istemektedir.
Başbakanlığa ise kendi gücünü
sarsmayacak geçici bir başbakana teslim etmesi olası
görünüyor.
b) Her ne kadar 3 dönem
seçilme kuralı AKP tüzüğünün
en çok tartışılan maddesi olsa
da, son toplantı da bu kuralın
geçerli olduğu deklara edildi.
Ancak şartların oluşmaması ve
Cumhurbaşkanlığı makamında istediği icraatları yapamayacağı endişesini taşırsa yeniden başbakan olmak için
tüzük değişikliğine gidebilir.
Bu çerçevede, 15 Haziran 2015
tarihinde yapılacak Genel
seçimlere kadar elini güçlendirmek için Kürt meselesini
nihayetlendirmelidir. Eğer bu
meseleyi hükümet çözebilirse
seçime güçlü bir propaganda
ile girecek demektir. Ayrıca
Kürt halkının büyük bir çoğunluğunun oyunu da alabilecektir. ABD, siyasetin merkezine
yerleştirdiği AKP’yi çözüm
mercisi kılarak iç siyasette
R.T.Erdoğan’ı tek aday olarak
bırakmak isteyebilir. Haliyle
bu yıl olmasa da seçim sonrası
tam yetkilerle donatılmış bir
başkanlık sistemi kurarak, Erdoğan’ı tüm yetkileri elinde bir
başkan yapabilir.
2) ABD, AKP eliyle bu terör
olaylarını bitirmek durumundadır. Bilindiği üzere Ukrayna
olaylarıyla beraber, Rusya’dan
petrol ve doğalgaz sevkiyatında aksaklıklar yaşanmaktadır.
Ü� ç ay sonra kış şartları oluşacağından enerji gereksinimi
her zamankinden daha fazla
Rusya’ya bağımlılığı getirecektir. Bundan dolayı da Türkiye
üzerinden Kerkük petrollerini
Avrupa’ya taşımak durumundadır. Geçtiğimiz haftalarda
Enerji bakanı Kuzey ıraktan 1
milyon varil petrol alındığını
duyurmuştu. Dolayısıyla Irak
perolünün dünya piyasasına
taşınması, beraberinde bu hat
üzerinde var olan güvenlik sorunlarının da bitirilmesini zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla
sabotaj ihtimalini ortadan
kaldıracak düzeyde PKK’yi pasif hale getirmesi gerekmektedir. Bundan dolayı IŞİ�D olayı
ile beraber Kerkük hattından
itibaren Kuzey Irak bölgesini
tümden devlet statüsü vereceği Barzani’ye terk etmesi bu
açıdan muhtemel görünmektedir. Bu sayede Irak askerlerinin Bağdat hattına çekilmesiyle Kürtlere has bir bölge ve
Bağdat hattından Kuveyt
sınırına kadarda şiilere has bir
bölge ve arada kalan kısım ise
IŞİ�D kontrolünde sünni bir
alan oluşturulabilir.
Sonuç olarak, serdettiğim
tüm bu öngörüler, siyasi bir
analizden ibarettir. Ancak siyaset üstü bir güç vardır ki o da
Allah Subhaneh-u ve Teala’dır.
Allah tuzak kuranların en
hayırlısıdır. Batılı güçlerin İ�slam beldelerinden biri olan ve
yıllarca İ�slam ümmetinin hurumatı için canını ortaya koymuş bir halkın yaşadığı yer
olan, eskilerin değimiyle Vilayat-ı Ekrat toprakları, bugünlerde küfrün her türlü entrikalarını çevirdiği bir mahalleye
dönüşmüş malesef. Her bir taife sırtını bir kafir güce dayamış,
onunla kuvvet kazandığını
zannetmiş ve kendince hesaplar yapıp durmaktadır. Şu
hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Ne AKP, ne BDP (yeni adıyla
HDP) ne de diğerleri hiçbir
zaman bu ümmetin temsilcisi
olmadılar, pazarlamaya çalıştıkları batıl fikirleriyle de hiç
olamazlar.
Kürtlerde bir atasözü vardır. ‘Ko carê devletê seri ğa
dani, dıranê insana dı pelogê
da dışkê’ -Bir defa devlet
boyun büktüğünde insanlar
helva yerken bile dişleri kırılır’.
Evet, batıyla aşık atan devletler, kendine has politikalar
ve siyasi iradeden yoksun olan
devletler hiçbir zaman halkının maslahatlarını düşünmezler. Bu bir realitedir. Yazık ki;
90 küsür yılda ancak kapitalizmin ihdas ettiği liderlerden
ancak bu kadar beklenir, fazlası değil. Vesselam..
13
temmuz’14
gündem
EKMELED-DİN’E ALET
EDİLİYOR
Murat ALBASAN
N
edense bu ülkede
Cumhurbaşkanlığı
seçimleri hep sancılı
ve sıkıntılı geçmiştir. Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerini hatırlayacak olursak Abdullah
Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi hiç de kolay olmamıştır.
Eğer ülkenin son 10-15 yıldır
el değiştirdiğini düşünecek
olursak, bunun çok doğal olduğunu söyleyebiliriz. Zira statükocu yapı yukarıda geçen
zaman zarfında Cumhuriyet
tarihi boyunca katışıksız sahip
olduğu kurumların birer birer
elinden çıkmasından oldukça
rahatsız ve bunun engellenmesi için elinden gelen her
şeyi yaptı ve yapıyor. Lakin
bunu pek de başaramadı ve
bugün hemen her kurum elinden çıkmış durumda ve bir
zamanlar üzerinde vesayet
kurduğu yapıların üzerinde
artık başka bir vesayet söz
konusu. İ�şte bu kurumların hiç
şüphesiz en önemlilerinden
birisi Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Bu kuruma her ne kadar sembolik olarak bakılsa da
öyle olmadığını hakkında yapılan mücadeleler gösteriyor.
14
temmuz’14
Burada söz konusu olan devletin en tepesidir. Doğru mudur
bilinmez ama Lozan antlaşmasının bilinmeyen veya
gizli diyebileceğimiz maddeleri olduğundan bahsediliyor.
Eğer şayet böyle bir şey söz
konusu ise o vakit Cumhurbaşkanlığı ile alâkalı madde
veyahut maddelerin olduğu
kesin gibi. Ancak bununla ilgili
bir veri bulamadığımdan dolayı bunun bir varsayım olduğunu düşünmek zorundayım.
Belki de ileride bununla ilgili
dokümanlar ortaya çıkar ve
gelinen noktada sıkıntının
mahiyeti netlik kazanır. Ancak
bugün dünyanın süper gücü
olan ABD’nin Türkiye üzerinde AKP vasıtasıyla kurduğu
vesayet ortadayken nasıl oluyor da Cumhurbaşkanlığı seçimleri hâlâ sıkıntı arz ediyor
doğrusu bu çok düşündürücü.
Şimdilerde CHP ve MHP’nin
ortak çatı adayı olarak gösterilen Ekmeleddin İ�hsanoğlu da
size düşündürücü gelebilir. İ�hsanoğlu’nun kim olduğunu
hangi uluslararası kuruluşlarda hizmet verdiğini, babasının
kimin arkadaşı olduğunu, hak-
kında ileri geri yapılan tüm
yorumları bir kenara bırakacak olursak eğer, ortada elde
kalan net bir resim var ki o da
İ�hsanoğlu’nun İ�slâm’cı (!)
kimliğidir. Zira herkes onu son
adıyla İ�slâm İ�şbirliği Teşkilatı’nın Genel Sekreteri olarak hatırlamakta. Bu göreviyle
hatırlamayanlar başka da
hatırlayamazlar zaten. Zira
Türkiye gündemine başka bir
vasıfla veya görevle girdiğini
söylemek çok zordur.
Baştan hatırlatalım ki bu
makale Ekmeleddin İ�hsanoğlu’nun Erdoğan karşısında rakip olup olamayacağı hakkında değildir. Hâl böyle olunca
tekrar bir hatırlatalım ve kaldığımız yerden devam edelim.
Kabul edelim veya etmeyelim AKP aracılığıyla Türkiye’nin siyasi ve toplumsal dokusu ciddi manada değişiklik
arz etti. Tabiri caizse geçmişin
rayları sökülüp atıldı ve yerine
yeni raylar döşendi. Yani Türkiye artık dış siyasetinde
tamamıyla ABD’ye bağlı bir
çizgi takip ediyor ve bunlar
adeta kırmızı çizgiler mahi-
gündem
yetindedir. Yani gelinen süreçte gündemi belirleyen ve
yöneten ABD demokrasisidir.
Laik Kemalist demokrasisi
değil. Şayet arasında bir fark
mı var diye soracak olursanız
tek kelimeyle el-cevap: Hayır.
Lakin gelmek istediğim yer
şurasıdır. Fazla geriye gitmeye
gerek yok. Bununla ilgili daha
önceki yazılarımıza bakabilirsiniz... CHP’nin son 30 Mart
yerel seçimlerini hatırlayın.
Kılıçdaroğlu ayet ve hadisler
aktarıyor ve görüp tanımayan
der ki “emri bil maruf ve nehyi
anil münker” yapıyor. İ�şte gelinen süreçte adı geçen iki
demokrasinin arasındaki fark
budur. Güçlü ABD demokrasisi
yılların kemikleşmiş adeta
fosilleşmiş CHP’sini “yeni”
CHP’ye dönüştürebiliyor. Çünkü ABD demokrasisi daima öteden beri Türkiye’de gücü
eline geçirebilmek için halkın
dokusuna uygun sözde ve
görünümünde İ�slâmî� olan
şahıslarla topluma inip İ�ngiliz
vesayetini kırmaya çalışmıştır.
En sonunda da yarım asırlık
bir çabadan sonra AKP ile muradına ermiştir.
İ�şte yıllardır dönüşüyormuş veya nasıl desek evrim
geçirdiğini
ispat
etmeye
çalışan sözde Yeni CHP -denize düşen yılana sarılır misalilaik Kemalist yapısıyla topluma hiç bir şekilde inemeyeceğini anladıktan ve siyasi hiç
bir kurumda gücü kalmadıktan sonra Cumhurbaşkanlığı
seçimini kendince böyle lehine çevirmeye çalışıyor. Yani
bir nevî� kerhen dine alet oluyor ve adayı İ�hsanoğlu’nu da
Doğru mudur
bilinmez ama
Lozan
antlaşmasının
bilinmeyen veya
gizli
diyebileceğimiz
maddeleri
olduğundan
bahsediliyor. Eğer
şayet böyle bir şey
söz konusu ise o
vakit
Cumhurbaşkanlığı ile alâkalı
madde veyahut
maddelerin
olduğu kesin gibi.
Ancak bununla
ilgili bir veri
bulamadığımdan
dolayı bunun bir
varsayım
olduğunu
düşünmek
zorundayım. Belki
de ileride bununla
ilgili dokümanlar
ortaya çıkar ve
gelinen noktada
sıkıntının
mahiyeti netlik
kazanır
dine alet ediyor. Halbuki yıllardır AKP ve Erdoğan’ı siyaseti dine alet etmekle suçlayan
CHP’nin ta kendisidir. Ama gelinen süreçte İ�slâm kisvesi
kullanılmaksızın her hangi bir
başarı elde edilemeyeceğini
artık CHP’de anladı.
İ�şte Ekmeleddin İ�hsanoğlu’nun da adaylığını buradan
okumak lazım diye düşünüyorum. Zira kendisi bu anlamda
CHP ve MHP için biçilmiş
kaftandır. İ�hsanoğlu’nun yıllarca adında İ�slâm kelimesinin
geçtiği bir kuruluşta çalışmış
olması ve dahası sadeliği ve o
anlamda her hangi bir menfi
olayla ismi duyulmamış olması kendisini aday haline getiriyor. İ�hsanoğlu’nun dünya
görüşü ve fikirsel yapısını en
iyi “Yeni Yüzyılda İslâm Dünyası” adlı eserinden öğrenebiliriz. Eserinden bazı alıntılar
bize kendisi hakkında ışık tutacaktır.
Ekmeleddin İ�hsanoğlu:
-İslâm dünyasının geleceği
büyük ölçüde, iyi yönetişim
(good governance) prensiplerinin belirlenmesine ve ilerletilmesine ve hayat tarzı olarak demokratik çoğulculuğa
dayalı bir yönetimin kurulmasına bağlı(dır).
-Demokrasinin önüne çıkabilecek engeller cesaretimizi
kırmamalı çünkü biliyoruz ki
dünyada demokrasiye giden
yolların hiçbiri güllerle bezenmemişti. Tersine bunlar fedakârlıklarla, sabır ve kararlılıkla aşılabildi. Çoğulcu demokrasi uygulamasıyla İslâm’daki
yönetişimin temelleri arasında
15
temmuz’14
gündem
esaslı bir karşıtlık bulunmuyor.
günden daha zor hale gelebilir.
-...siyaset teorisyenlerinin
ve uygulayıcılarının bir yanda
devamlı hareket halinde bulunan siyasi değişkenlerle diğer
yanda değişmez olan din prensipleri arasında ustaca bir
dengeyi kurması gerekiyor. Siyasi konuların dünyevi ve
değişken olduğu, dinin ise mutlak semavi değerlere dayandığı
gözden uzak tutulmamalı.
-Müslüman toplumların günümüz dünyasında karar- lılıkla ileri gidebilmeleri için siyaset alanı ile din alanı arasındaki ilişkiyi bunları birbirine
karıştırmayacak şekilde tanımlamaları gerekir. Bu ilişki karşılıklı olarak yetkilerin ayrılığına dayanmalı, ayrıca çoğulculuğa yer verilmeli ve bunu benimsemeli ve aynı zamanda siyasi gücün elden ele geçimi de
demokratik usullere elvermeli.
Din alanının siyaset üzerindeki
ve siyasetin din üzerindeki kontrolü kaldırılmalı. Bu ikisini
birbirinden ayıran çizgi net ve
açık olarak çizilmeli.
-İslâm dünyasının geleceğini belirleyecek olan sosyo-ekonomik kalkınma beraberinde modernleşmeyi ve
onunla birlikte itidali yani ılımlı ölçülülüğü de getirecektir. Dinin sosyal hayatta yerini alması ve siyasetle ilişkisinin birbirine karışmama esasına bağlanmasıyla kurulacak bir
denge İslâm dünyasında ve
onun dışındaki her yerde barışı
ve düzeni sağlamaya katkıda
bulunabilir.
-Demokrasi geleneğine sahip ülkelerin güllerle bezeli yollardan geçip gelmediği hatırlanırsa bir demokrasinin tesisi
ancak iki temel prensibin uygulamasıyla mümkün olabilir:
Bunlardan birincisi toplum
meselelerinin ele alınışında iyi
yönetişim, şeffaflık ve güven tesisi. İkincisi de özenle oluşturulacak insan hakları akideleri
içinde siyasi hürriyetlerin kapsanması. Kilit önemdeki bu iki
prensip yerine konmazsa Müslüman toplumların siyasete aktif kesimleri için tek çıkar yol
hedeflerini dinin çerçevesinde
aramak olacaktır. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde
işler daha da karışabilir. Bu-
16
temmuz’14
Öncelikle İslâm
kisvesini
kullananın
öteden beri ABD
olduğunu
söylersek çok da
hatalı bir söz
olmaz. Özellikle
Menderes ile
başlayan ABD
siyaseti
devamında Özal
ve netice
itibariyle AKP ile
süregeldi. İngiliz
siyasi kültürüyle
yoğrulmuş bazı
başka partilerde
siyasette İslâm
kisvesi altında
aktif rol
almışlardır ancak
o anlamda başarı
elde
edememişlerdir
Yukarıda bahsi geçen kitabından yapılan alıntılar
aslında her şeyi net bir şekilde
ortaya koyuyor. Laiklik, Demokrasi, ılımlı İ�slâm ve İ�slâm
ile yönetime karşı olma adına
her şey benimsenmiş durumda. Yani adaylığı konusunda
fikirsel olarak bir değişikliğe
uğramaz ise o vakit “Yeni Türkiye” formatına uymuyor değil
aslında.
Ancak burada dikkat çekici
bir unsur var ki o da İ�slâm.
Ö� ncelikle İ�slâm kisvesini kullananın öteden beri ABD olduğunu söylersek çok da hatalı
bir söz olmaz. Ö� zellikle Menderes ile başlayan ABD siyaseti devamında Ö� zal ve netice
itibariyle AKP ile süregeldi.
İ�ngiliz siyasi kültürüyle yoğrulmuş bazı başka partilerde
siyasette İ�slâm kisvesi altında
aktif rol almışlardır ancak o
anlamda başarı elde edememişlerdir.
gündem
Ancak bir hakikat var ki o
da yarım asırdır çeşitli vesilelerle İ�slâm sürekli öyle veya
böyle kullanılmış ve Müslüman
Türkiye halkı bu vesilelerle
kandırılmıştır. Tabii ki ölümü
görmüş olan bir Türkiye halkı
her haliyle sıtmaya razı gelecektir ve bu her zaman da
böyle olmuştur. Buna en büyük
etkenlerden bir tanesi ise alternatifsizlik belasıdır. İ�şte bu
alternatifsizlik değil midir ki
koyunun olmadığı yerde keçiyi Abdurrahman kılan.
Şimdi buradan yola devam
edecek olursak eğer, bazı
tezatlar ortaya çıkıyor ki bunların görülüp anlaşılması gerekir. Her fırsatta İ�slâm’ın ve
onun şanlı tarihinden bahsedilip övgüler yağdırılıyor.
Müslüman kimliğimizin öneminden dem vuruluyor ama
nedense iş yönetime gelince
Laiklik, Demokrasi ve Cumhuriyetten zerre miktarı taviz
verilmiyor. Bununla da kalmayıp hem sayılan “değerlerden” vazgeçilmiyor hem de
düne kadar kerhen ve zorla bir
nevî� kabul edilen bu “değerlerden” vazgeçilmesini engelleyenler İ�slâm kisvesi altında
hareket ettiğini söyleyenlerdir. Ayrıca aynı kişiler tarafından topluma adeta benimsetiliyor. Muhafazakar demokratlar tezatı bunun en belirgin
örneğidir. Bir zamanlar bu
değerlere saldıranlar şimdi
adeta bu “değerlerin” teminatı
haline geldiler ve geniş kitleleri de beraberlerinde sürüklediler. Bu süreç ise ABD siyaseti
yani ılımlı İ�slâm çizgisiyle hayat ve başarı kazanmıştır. Ge-
Her fırsatta
İslâm’ın ve onun
şanlı tarihinden
bahsedilip övgüler
yağdırılıyor.
Müslüman
kimliğimizin
öneminden dem
vuruluyor ama
nedense iş
yönetime gelince
Laiklik,
Demokrasi ve
Cumhuriyetten
zerre miktarı taviz
verilmiyor.
Bununla da
kalmayıp hem
sayılan
“değerlerden”
vazgeçilmiyor hem
de düne kadar
kerhen ve zorla bir
nevî kabul edilen
bu “değerlerden”
vazgeçilmesini
engelleyenler
İslâm kisvesi
altında hareket
ettiğini
söyleyenlerdir
linen nokta ise bunların artık
bir hayat tarzı olarak algılanması
olmuştur.
Yukarıda
değindiğimiz ABD tarafından
döşenmiş raylar işte bu
doğrultuda seyir etmektedir.
Hâl böyle olunca CHP, “Yeni
CHP” olmuş ve kullanılmayan
ve reddedilen İ�slâmî� değerlerden dem vurulur olmuştur.
Zira daha önce de belirttiğimiz
üzere CHP de artık İ�slâm kılıfı
kullanılmaksızın bir başarı elde edemeyeceğini anlamıştır.
Nitekim Ekmeleddin İ�hsanoğlu’nun çatı adayı olarak seçilmesinin anlamı bu minvalde
netlik kazanmıştır umarım.
CHP’yi üslup noktasında değişikliğe iten saikler tamamıyla
yukarıda geçen sebeplere
bağlıdır. Yoksa CHP altı okundan vazgeçmiş değildir ve yakaladığı ilk fırsatta bunları eskide olduğu gibi hayata geçirebilme hayaliyle yaşamaktadır.
Ancak gelinen süreç bunu neredeyse imkânsız kılıyor.
Sonuç olarak bunlardan
çıkarılması gereken ders, başımızdaki yöneticilerin hiç bir
zaman İ�slâm’ın tekrar hayat
bulmasını istemedikleridir ve
inandıkları değerlerin devamında hayat bulması için
her fırsatta İ�slâm’ı kullanacak
olmalarıdır.
Doğruların yanlışlardan ayırt edilebildiği günün bir an
önce gelmesi temennisiyle....
17
temmuz’14
gündem
TRANSİT GEÇİŞ NOKTASINDA
ZEHİRLENEN GENÇLİK
Osman YILDIZ
T
ürkiye’de yapılan araştırmalar ve uyuşturucu ile ilgili istatistikler vahim bir tablo ortaya koymaktadır. Uyuşturucu
kullandığı için profesyonel
yardım alanların arasında 12
yaşında çocukların dahi olması sorunun boyutunu göstermesi bakımından önemlidir. İ�lköğretim ve Orta Ö� ğretim çağındaki çocukların “bir
kere den bir şey olmaz” diyerek
başlayıp, ardından uzun yıllar
uyuşturucu müptelası olarak
hem ailelerini, hem de kendi
hayatlarını karartmaktadırlar.
Devlet ise artık her köşe başında satılan uyuşturucunun önüne geçeceğine, yani sorunu
kökünden
halledeceğine
Uyuşturucu Tedavi Merkezleri
kurmaktadır. Tam da bu satırları yazarken 18 yaşında bir
gencin “yeni nesil uyuşturucu”
olarak bilinen “Bonzai” kullanarak öldüğü haberi ajanslara
düştü. Forum sitelerinde “bir
kereden bir şey olmaz deyip”
kullanan kişilerin nasıl bir
sarsıntı yaşadıklarını anlatan
onlarca paylaşım bulunmaktadır. Ö� zellikle son yılların en
18
temmuz’14
çok satan uyuşturucusu olarak
bilinen Bonzai’nin ne olduğu
ile alakalı şu yoruma bir
bakalım:
Bonzai:
“Bir kapak olarak denediğim; sadece bir nefes aldığım
ve almamın beş dakika sonrasında beni benden alıp ölümle yaşam arasındaki o ince
çizgiye oturtan bir maddedir.
Üç saat orada kalmamı sağlayan, kesinlikle uzak durulması gereken, bitkisel görünümünde, kimyasal, felç edici,
dört beş çeşidi bulunan ve bunların içerisinde en pisi olan şeytan ve poison olan ve eve kadar
servisle bile gelen, ne hikmetse
üreticinin kim ve hangi ülke
olduğu bilinmeyen madde. Bu
zehri ilk geçen sene denedim.
Kafam ne zaman düzelecek, ya
düzelmez hep böyle kalırsam!
Aha ölüyorum tripleri içerisinde üç saat geçirdiğim ama
bana o üç saati üç yıl gibi
geçirten, bütün vücudu resmen
felç edip uyutmayan, ayakta
tutmayan, arkadaşın yaptığı
kahveleri içerken sanki başkasının ağzından içiyormuş-
çasına hiçbir şey hissettirmeyen bir madde. İç organları belki
ayıktırır düşüncesiyle sürüne
sürüne duş almaya gittiğimde
su değmiyor deyip küvet dolana kadar içinde bekleyip, içinde
yatmanda bile sanki ruhun
başkasının bedeninde yıkanıyormuşçasına dış organları
uyuşturup suyun deri ile temasını bile hissettirmeyen,
öylece ne bir mide bulantısı ne
de başka bir şey hissetmeden
kusturan, özellikle delirme ve
ölüm triplerine sokan madde.“
Kapitalist-Laik-Demokratik sistemler ekini ve nesli
bozmaya, yok etmeye devam
ediyor. Şuan da özellikle Türkiye’de “y” kuşağı olarak isimlendirilen, apolitik bir şekilde
sadece heva ve hevesi peşinde
koşan bir gençliğin eline, şimdi de imalatı ucuz, hayatları
karartan bir madde tutuşturuldu.
Aslında uyuşturucu ya da
uyarıcı hapların tarihi Türkiye’de çok yeni değil. İ�laç sektörü 40-50 yıldır bu tür
ilaçların kullanımını adım
adım yayıyordu. Ö� zellikle psi-
gündem
kolojik hastaların tedavisinde
-ki hiç kimseyi bu hapların tedavi ettiği görülmemiştirsakinleştirici olarak üretilmiştir. Zamanla bunları bir
takım reçeteler aracılığı ile
uyuşturucu hap olarak kullananların
sayısı
artmaya
başladı. Sonraki yıllarda bu
ilaç olarak bilinen sakinleştirici haplar doğrudan uyuşturucu kullanıcıları için yasal ya da
yasadışı üretim aşamasına
geçmiştir. Böylece fabrika üretiminin yanında, o miktarı yüzlerce kez aşan atölye üretimi
de devreye girmiş ve böylece
işin ucu gelip ilköğretim okullarının önüne kadar dayanmıştır.
Peki, İ�slami davet çalışması
yapan, İ�slam’ı hayata hakim
kılmak için çalışan tüm Müslümanları tutuklayan, fişleyen
bu sistem nasıl oluyor da
böylesine nesilleri helak eden
uyuşturucunun önüne geçemiyor? Nedeni Cumhuriyet’in
üzerine kurulduğu Laik düzen
ve onun menfaatçi yaklaşımından olabilir mi? UNODC verilerine göre; dünya üzerinde
uyuşturucu madde kaçakçılığından dolayı dönen para 320
milyar dolar seviyelerinde
olduğu belirtilmektedir. Böylesine büyük miktarda bir paranın devlet destekli olmaması gibi bir şey düşünülemez.
BM Uyuşturucu ve Suç ile
Mücadele Dairesi (UNODC)
Başkanı Antonio Maria Costa,
dünyayı etkisi altına alan küresel mali krizin, çok sayıda
bankanın uyuşturucu tüccarlarının piyasaya sürdüğü kara
parayı aklayarak ayakta kalabildiğini
açıklamaktadır.
Costa, küresel mali kriz
sırasında piyasada dolaşan tek
yatırım anaparasının uyuşturucu ticaretinden elde edilen
para olduğunu ve geçtiğimiz
yıllarda onlarca bankanın kara
para aklayarak kendilerini batmaktan, kurtardığını söyledi.
Tüm bunlar göstermektedir ki; bizim sadece televizyonlarda izlediğimiz polislerin operasyon sonrası yaktığı
Hint kenevirleri ve yakalanan
uyuşturucu, devede sadece
kulaktır. Başta Amerika ve
Avrupa olmak üzere dünyada
ki tüm devletler uyuşturucu
paralarını bankalar aracılığı
ile aklamaktadırlar.
Transit Ülke Türkiye:
Türkiye gümrüklerinden
geçip Batı pazarlarında alıcılarını bulan, sadece Türkiye
sınırları içerisinde senede yüz
binlerce ton uyuşturucu madde ele geçirilmektedir. Ele geçirilen uyuşturucunun sadece
yüz binlerce ton olduğu göz
önüne alındığında rantın ne
denli büyük olduğu gözükmektedir.
Dünya’nın yegâne uyuşturucu merkezi olarak bilinen
Golden Triangle (Altın Ü� çgen)
ülkeleri ile Golden Cresscent
(Altın Hilal) ülkeleri tarafından yapılan uyuşturucu sevkiyatı rotasında bulunan Türkiye’nin yeri bu noktada oldukça
büyük bir önem taşıyor.
Bugün uyuşturucu haritası
çıkartılmak istense yeni bir
haritaya gerek yok; zira
uyuşturucu bir ağ gibi bütün
dünyayı sarmış durumdadır.
Hazırlanan raporlarda uyuşturucu sevkiyatı ile alakalı
güzergâhlar şu şekildedir.
I.Güzergâh: İ�ran’dan Türkiye’ye gelen uyuşturucu İ�stanbul yolu ile Doğu Avrupa’ya,
İ�zmir yolu ile de Akdeniz’e
ulaşmaktadır.
II.Güzergâh: İ�ran’dan Kuzey Irak, Suriye-Lübnan güzergahından Akdeniz ve Afrika’ya
oradan da Avrupa’ya gitmektedir.
III.Güzergâh: Orta Asya da
üretilen uyuşturucu İ�ran-Pakistan, Afganistan güzergâhından (ki buna Altın Ü� çgen de
denir) dünyaya yayılır.
IV.Güzergâh: Tayland-Burma ve nihayet Laos ki bu
güzergâhın adı da Altın Ü� çgendir. Sadece Altın Ü� çgen
güzergâhından dünyaya dağıtılan haşhaş miktarı 6 bin tondur.
Ayrıca dünya uyuşturucularının merkezi diye bileceğimiz Kolombiya, ABD,
Libya, Almanya ve Doğu Avrupa konusunda onlarca merkez
ve tali güzergâhlarda vardır.
Yukarıda ki güzergâha baktığımızda bütün yollar aşağı,
yukarı Türkiye’ye çıkmaktadır.
Bu Türkiye’nin jeopolitik ve
jeo stratejik konumu; doğu ile
batıyı kuzeyle güneyi, Asya ile
Avrupa’yı birbirine bağlayan
bir geçiş yolu, bir köprü görevinden kaynaklanmaktadır.
Doğuda
Van-Diyarbakır
Hatay, kuzeyde Ordu, Hopa,
19
temmuz’14
gündem
Sinop’tan giren uyuşturucu
İ�zmir, İ�stanbul’dan oradan da
Edirne’den Türkiye’yi terk etmektedir. Türkiye haritasını
göz önüne getirirsek adeta
Artvin’den İ�zmir’e, Hatay ve
Van’dan İ�stanbul’a bir çarpı
oluşturmaktadır. Türkiye’nin
bu hali bir kavşak niteliği taşımaktadır. Uyuşturucu ile mücadele konusunda, Dünyada
en çok uyuşturucu yakalayan
ülke olmakla övünülmesine
rağmen bu geçerli sebep
değildir.
Türkiye’ye giren uyuşturucunun tamamı dışarı çıkmamakta bir bölümü içeride
dağıtılmaktadır. Yapılan araştırmalarda Van-Diyarbakır-İ�stanbul-İ� z mir-Muğla-Antalya
Türkiye’nin diğer şehirlerine
oranla çok yüksek çıkması girişte ve çıkışta, depolar olduğunu, dağıtımın bu depolardan iç ve dış piyasaya yapıldığını göstermektedir.
En yaygın olan uyuşturucular:
Biz bu yazımızda yüzlerce
türü olan uyuşturucu-uyarıcı
ilaçların tümünü değil, özellikle en yaygın olan türleri ve
etkilerinin neler olduğuna ilişkin “Bağımlılık Tedavi Merkezi”nin verdiği bilgileri sizlerle paylaşacağız. Ki, “bir
denemede bir şey olmaz” diyerek hataya düşülmesin.
Esrar (Ot, THC, Hint keneviri):
Esrar hint kenevirinden
elde edilir. Ot parçaları veya
kahverengi, preslenmiş kalıplar halinde satılır. Sigara gibi
20
temmuz’14
sarılarak ve sigara tütüne
karıştırılarak içilir. Kullanıcılar
arasında “joint” ,“ot” ya da
“marihuana” adı ile anılır. Bazen dumanını içe çekme yoluyla da kullanılır. Buna “kova”
adı verilir.
İ�çildikten sonra gevşeme,
konuşkanlık ve renk algısında
artma gelişir. Esrar alındığı
zaman yağ dokusunda birikir.
Bunun sonucu esrar alındıktan bir hafta sonra bile, etkin
maddenin %50’si hala bedende bulunmaktadır.
Esrarın bellek üstüne etkisi
çok fazladır. Unutkanlıklara
yol açar. Kişinin düşünme ve
öğrenme yetisini azaltır. Refleksler ve koordinasyonu
bozar. Kişinin sorun çözme yetisini bozar.
Bonzai:
Sentetik Esrar (Sentetik
THC, Bonzai, Jamaican, Jamaican Gold vb);
Sentetik esrar (Sentetik
THC, Bonzai, Jamaican, Jamaican Gold vb), esrara benzer
etkilere neden olan sentetik
bir psiko aktif maddedir. Bonzai, Jamaican Gold, spice, Jamaican gold extreme, black
magic, black mamba, K2 adları
ile anılır. Kurutulmuş, parçalanmış bitki ve kimyasal ekler
zihin değiştirici etkiden sorumludur.
Bonzainin (Sentetik THC, Jamaican, Jamaican Gold vb)
değişik bitkilerden elde edilen
doğal bir madde olduğu şeklinde yanlış bir bilgi, kullananlar arasında kabul görmektedir.
Oysa bu yanlış bir bilgidir. En
yaygın kullanılan ismi ile bonzai
(Sentetik THC, Jamaican, Jamaican Gold vb) bazı kurutulmuş
bitkileri ihtiva eder, ancak
yapılan analizler aktif etken
maddenin sentetik kannabinoid olduğunu göstermektedir.
Uzun bir süre bonzai, Jamaican (cameyikın) olarak
bilinen madde internet kanalı
ile temin edilmiştir. Ancak
yüksek bağımlılık potansiyeli
olan ve hiçbir tıbbi yararı olmayan bu madde 2011 yılında
yasadışı maddeler sınıfına
alınmış ve alınması, satılması,
kullanılması ve bulundurulması suç kapsamında değerlendirilmiştir.
Bonzai kullanımı gençler
arasında giderek yaygınlaşan
bir maddedir. Bu maddenin
bitkisel yani doğal olduğunu
düşünmeleri, kimyasal içeriği
ve zararlı etkileri konusunda
yeteri kadar bilgiye sahip olmamaları ilk denemede etkili
olabilmektedir.
Eroin (Opiyat)
Eroin açık kahverengi toz
şeklinde satılan bir maddedir.
Eroinin saflığı arttıkça rengi
beyazlaşır. Küçük torbalar
halinde satılır. “Toz”, “Beyaz”,
“H (eyç)” adları ile anılır.
Afyondan elde edilir.
Bir iki hafta süre ile düzenli
kullanıldığında
bağımlılık
oluşturur. Bazı duyarlı kişilerde ilk bir iki kullanımdan
sonra bile bağımlılığa neden
olabilir. Çok hızla tolerans
gelişir. Bu nedenle doz artırımı
çok ileri öldürücü düzeylere
kadar varabilir.
gündem
Bu kişilerin beslenmeleri
yetersiz olduğu için sağlıkları
bozulur. Kabızlık çekerler. En
önemli sorunlardan biri enjektör paylaşımı ile ortaya
çıkar. AIDS, Hepatit gibi
virüsler kişiye bulaşır.
Eroin yüksek dozda alındığında ölüm ile sonuçlanabilir. Göz bebeklerinin toplu iğne
başı kadar küçük olması, solunumun yavaşlaması ve koma
hali bu durumun belirtileridir.
Kokain taş:
Kokain beyaz renkli, toz
şeklinde bir maddedir. Çoğunlukla buruna çekilerek kullanılır. Buharının içe çekilmesi, sigara ya da enjeksiyon
tarzında da kullanılıyor. Piyasa
fiyatı oldukça yüksek olduğu
için, genellikle ekonomik durumu iyi olanların kullandığı
bir maddedir.
Bağımlılık yapıcı etkisi çok
fazladır. Tek bir kullanımdan
sonra bile bağımlılık yapabilir.
Yoksunluk belirtileri arasında ruhsal çöküntü, halsizlik
güçsüzlük, çok uyuma, mutsuzluk hali sayılabilir. Eğer bu
madde uzun süredir kullanılıyorsa bu etkiler bir hafta
sürer.
Ecstasy (Ekstazi):
Ecstasy genellikle tablet ve
kapsül şeklinde satılır. Beyaz,
kahverengi, pembe ya da sarı
tabletler ya da kapsüllerdir.
Bazılarının üstünde kuş, kalp
gibi resimler vardır. “Beyaz
kumrular, Mitsubishi, 007, pıt”
gibi çeşitli adlarla anılır.
Etkileri
amfetaminlere
benzer. Uykusuzluk ve geçici
paranoyaya (aşırı kuşkuculuk)
neden olabilir. Kalp rahatsızlığı, yüksek tansiyon, sara
hastalığı olanların bu maddeyi
kullanmaları ciddi sorunlara
ve hatta ölüme neden olur.
Aşırı hareketten dolayı su kaybı, beden ısısında aşırı yükselme ölüme neden olur.
Amfetamin:
Hap ya da beyaz toz halinde
bulunur. Ağızdan, burundan
ve damardan alınmaktadır.
Türkiye’de yasal olarak bulunmamakla birlikte halen tıbbi
kullanımı olan ilaçlardır. Captagon, Ritalin, Dexedrine bu
ilaçlardan bazılarıdır.
Amfetamin alımını takiben
şizofreni benzeri bir tablo
gelişebilir. Yoksunluk belirtileri arasında sıkıntı, mutsuzluk
ve çöküntü hali, güçsüzlük,
hareketsizlik, kabuslar, fazla
uyuma, başağrısı, terleme,
mide ve kas krampları yaşanmaktadır.
Amfetamin kalp damarlarını tıkanmasına, beyin damar hastalıklarına, şiddetli hipertansiyona ve iskemik kolitise (barsakların oksijensiz
kalması) neden olur.
LSD:
LSD (lysergic acid diethylamide) elde ediliş biçimine
göre sentetik, kullanıldığında
oluşturduğu etkilere bakılarak
da halüsinojen olarak sınıflandırılır. LSD, çavdarmahmuzu
denilen bitkiden çıkarılan bir
öğedir. LSD’nin halüsinojen
olarak sınıflandırılmasının nedeni, kişinin gerçek algıların-
da bozulma yaratarak, gerçek
gibi gözüken ama gerçekte olmayan imajları görmesine,
sesleri duymasına ve dokunsal
duyumlar algılamasına yola
açmasıdır.
LSD’nin etkilerini tahmin
etmek güçtür, etkileri bireye
özgüdür. Fizyolojik olarak ilk
görülen etki, göz bebeklerindeki genişlemedir. Kan
basıncında artış, titreme, ağızda kuruluk, mide-barsak faaliyetlerinde artış, iştah azalması, uykusuzluk ve kontrol
edilemeyen gülmeler görülür.
Nitritler (Poppers):
Amil nitrit, btil nitrit, alkil
nitrit isimli maddeler kullanıcılar arasında “poppers”
olarak adlandırılmaktadır. Ö� zel amaçlarla yasa dışı üretimi
küçük şişelerde satılır. Bununla beraber deri temizleyicilerde, video kafası temizleyicilerinde, oda temizleyicilerinin
de içinde bulunmaktadır. Genel olarak uçucu madde kapsamında değerlendirilir.
Sonuç:
Uyuşturucu madde kullanımı % 80 nispetinde 12–20
yaşları arasında başlamaktadır. Bu dönem ergenlik-delikanlılık dönemi olarak bilinen riskli bir dönemdir. Bu
dönemde gençlerde, “bana bir
şey olmaz.” düşüncesi hâkimdir ve geçler bu dönemde
genellikle farklı şeylere özenti
duyarlar. Eğer ailede uyuşturucu kullanan varsa, kişi derin
bir stres yaşıyorsa, çevre kötü
şeyleri teşvik ediyorsa ve genç
manevi değerlerden yoksunsa
21
temmuz’14
gündem
risk daha büyük demektir. Bu
kişiler her an uyuşturucu tuzağına düşebilir ve madde
bağımlısı hâline gelebilir. Bu
açıdan çocukların terbiyesinde bu konuların yer alması,
arkadaş çevresinin sağlam ve
müspet tutulması, onlara iyi
bir şuur kazandırılması mühimdir. Neredeyse Türkiye’nin
tüm illerine yayılan uyuşturucu tuzağına karşı çocuklarımızı İ�slam atmosferi içerisinde
bilinçlendirmemiz gerekmektedir.
Zaman göstermiştir ki; laik
sistemin vermiş olduğu eğitim
toplumları geliştireceğine daha da bozmuştur. Bugün özellikle Ak Parti Hükümeti’nin
övünerek bahsettiği “her il’e
bir üniversite” projesi tüm
illerde yozlaşmaya ve fuhşiyatın artmasına neden olmuştur. Yine uyuşturucu kullanma
noktasında Ü� niversite mezunu ve okuyanların sayısı azımsanmayacak
derecededir.
Ö� zellikle suç şebekeleri de
uyuşturucu kullanmak suretiyle birçok suça karışmakta ve
topluma zarar vermektedir.
Yine kimi Anne ve Baba’ların
dahi bu zehri kullanmaya devam ettiklerine ilişkin araştırma raporlarına yansımaktadır.
Böyle bir ortamda yetişen
çocukların nasıl bir insan tipi
ile topluma karışacağını varın
siz hesap edin.
90 yıllık laik-demokratik
sistemin vermiş olduğu hürriyet anlayışı bugün toplumları
ifsad etmeye, gençlerin gençliğini heder etmeye devam
ediyor. Allah korkusundan
22
temmuz’14
Zaman
göstermiştir ki;
laik sistemin
vermiş olduğu
eğitim toplumları
geliştireceğine
daha da
bozmuştur.
Bugün özellikle
Ak Parti
Hükümeti’nin
övünerek
bahsettiği “her il’e
bir üniversite”
projesi tüm
illerde
yozlaşmaya ve
fuhşiyatın
artmasına neden
olmuştur. Yine
uyuşturucu
kullanma
noktasında
Üniversite
mezunu ve
okuyanların
sayısı
azımsanmayacak
derecededir
uzak, hiçbir kıymete değer
vermeyen, mala, cana, iffet ve
namusa önem vermeyen fertler üretmeye devam ediyor.
Uyuşturucu tedavi merkezleri
açmak ya da mahkemeler yolu
ile bunun önüne geçmeye
çalışıyor-muş gibi davranmak
sadece bir aldatmacadır.
Toplumu ifsad eden, gençliği uyuşturup bir mum gibi
eriten bu zehrin böylesine
yayılmasının sebebi azgın,
doymak bilmez Kapitalist nizamın tatbik edilmesinden
dolayıdır. Ortaya çıkan bu durumun sorumluları ise yöneticilerdir.
fikir
DAVETTE SÜREKLİLİK
SORUNU
Aydın USALP
�
slâm akidesine inanan
insan, kendi nefsi, diğer
insanlar ve yaratıcısı Allah Subhanehû ve Teâlâ ile
olan tüm ilişkilerinde İ�slâm’ın
belirlediği nizamlara bağlanmakla mükelleftir. Zira her iki
cihanda mutlu olmanın ve
kurtuluşa ermenin yegâne
yolu budur. Bu bağlamda, hayatın her alanına ve insanın
bütün ilişkilerine hüküm belirleyen
İ�slâm
nizamının
yürürlükte olmadığı bu zaman
diliminde, İ�slâm’ı dava edinip
taşıması her Müslüman üzerinde farzdır.
Eğer bizler, İ�slâm ile hayatın düzenlendiği bir devlette
yani İ�slâmî� bir toplumda yaşasaydık bu farziyeti devlet üstlenecekti. Çünkü İ�slâm’ı bilfiil
uygulamak ve dünyaya taşımak bizzat devletin görevidir.
İ�slâmî� Devlet’te birey ve kitlelerin de davet etmeleri söz
konusudur ancak, bu davet iyiliği emretme ve kötülükten
men etme genel farzı kapsamında olur. Fakat bireysel,
toplumsal ve devletle ilgili
hükümleri ile bir bütün olarak
mükellef olduğumuz İ�slâm nizamının, yürürlükte olmadığı
zamanlarda sorumluluğumuz
kalkmamaktadır. İ�fa etmekle
yükümlü olduğumuz halde
yerine getiremediğimiz vecibelerin sorumluluğundan, engel olmamız gerekip de meydana gelen münkerlerin vebalinden kurtulmanın tek
yolu, bu vecibelerin kendileri
ile gerçekleştiği ve münkerlerin kendisi ile engellendiği
şartları oluşturmaktır. Bunun
fıkıhtaki karşılığı “vacibin
kendisi ile tamamlandığı hususun da vacip olduğu” usûl
kaidesidir. Dolayısı ile İ�slâmî�
hayatın yeniden başlaması
için İ�slâmî� davet çalışmalarında bulunmanın farz olduğu
hususu herkesçe malumdur.
İ�slâmî� davetin farziyeti ve
keyfiyeti ile ilgili oldukça kitap
ve makale kaleme alınmıştır.
İ�slâm’ı kendisine şiar edinen
hemen herkes bu neşriyatlardan okumuş ve bu mesele ile
ilgili çokça nasihat almıştır.
Benim, bu makalede üzerinde
durmak istediğim husus, davetin farziyeti, önemi veya key-
fiyeti meselesi değil, davetin
sürekliliğinin sağlanmasında
yaşanan sorunlar olacaktır.
Ö� ncelikle şunu hatırlatmak
isterim ki Müslümanlar, bugün
itibari ile İ�slâm’a davetten ziyade İ�slâmî� hayatın yeniden
başlatmasına davet etme durumundadırlar. İ�çinde yaşadığımız toplumda, insanların
çoğu zaten ya Müslüman’dır
ya da kendilerini İ�slâm’a nispet etmektedirler. Dolayısı ile
yapılacak olan davet, iddia
edilen Müslümanlığı her yönü
ile pratik hayatta inşa etmeye
davettir. Bununla birlikte,
Müslüman olmayan ya da öyle
olduğunu iddia edip akidesinde problemler olan veya
tamamen taklidi bir imana sahip olan insanlara yapılan davet bizzat İ�slâm’a davetten
sayılabilir. Ancak yapılan davet sonucunda tahkiki ve tevhidi bir imana sahip olduktan
sonra yine İ�slâmî� bir hayatın
başlatılmasına davet edilmeye
devam edilecektir. Çünkü sadece sahih bir İ�slâm inancına
sahip olmak yeterli değildir.
Bu inancın gereği olarak her
23
temmuz’14
fikir
alanda İ�slâm’ın belirlediği nizamlara göre yaşamak da bu
inancın beraberinde olmalıdır.
İ�slâmî� davet, böyle algılanmadığı
takdirde
bireyin
kendisinde bir takım İ�slâmî�
bilgiler ve davranışlar zuhur
ettikten sonra davet bitecek ve
sürekliliğini
kaybedecektir.
Böylece birey, İ�slâm’ı sadece
bir takım bireysel ibadetlerden müteşekkil addedecek ve
mevcut gayri İ�slâmî� hayat
içinde yaşamını sürdürecektir.
Davette sürekliliğin oluşması için birinci husus, bunun
farziyetine inanmakla birlikte
davetin metodunun bilinmesidir. Bu mesele başlı başına
bir kitap konusudur. Ancak kısaca ifade etmek gerekirse;
davet meselesi şer’î� bir mesele
olup, bu mesele ile ilgili
hükümler şer’î� hüküm kaynaklarından alınmalıdır. İ�slâm’ın davet metodu, zamana
ve mekâna göre, şahıs ve konjonktüre
göre
değişmez.
Dolayısı ile doğru bir davet
metodunu takip etmeyen davetçinin zamanla kulvar değiştirmesi, esen rüzgâra göre
farklı
yönlere
yönelmesi
sonunda yaptığı şeyin davet
olmaktan çıkmasıyla daveti
bitmiş olur. Davetteki süreklilik problemlerinde en fazla
görülen husus budur. Bu
yüzden bir zamanların “radikal” davetçilerinin bugün başka davetçilerin önündeki en
büyük engelleri teşkil ettiklerini görmekteyiz.
İ�kincisi; İ�slâm’ı bir hayat
nizamı olarak algılayıp ama
daha İ�slâmî� şahsiyeti olgun-
24
temmuz’14
laşmadan davet etmeye başlayan birey, aile ve çevresinden aldığı tepkilerden dolayı
geri adım atarak davette bulunmayı durdurur. Çünkü davet çalışmasını yapmakla tanınmış ama toplum nezdinde
karalanmış ve mahkûm edilmiş İ�slâmî� yapıların bulunması,
aile ve çevrenin birey üzerinde
baskı oluşturması için yeterli
sebep teşkil etmektedir.
Ü� çüncüsü; davette bulunan
bireyin dünyevi kazanımlarından mahrum bırakılması,
fiziki baskı ve tehdit görmesi
veya hapsedilmesi karşısında
sabretmeyerek geri adım atmasıdır. Çünkü her insanın
birbirinden farklı da olsa zaafları vardır. Harici faktörler bu
zaafları kullanmaya başladıklarında, Rabbi ile bağını kuvvetli tutamayan, karşılaştığı
sıkıntının geçici ve bir imtihan
olduğunu unutan birey tutunamayarak dökülmektedir.
Bunun için davetçi, tevhid
bilinci ile birlikte İ�slâmî� şahsiyetin unsurları olan İ�slâmî�
zihniyet ve nefsiyetini güçlendirmek durumundadır. Bu anlamda kaza ve kader meselesini, ecel, rızık, sabır ve tevekkül
kavramlarının manalarını içselleştirmek gerekmektedir.
Dördüncüsü; İ�slâmî� bir
şahsiyete sahip olmakla birlikte, davet çalışmasında bulunan her birey neticede cahili
topluma eşdeğer bir toplumda
yaşamaktadır. İ�nsanın yoğun
bir şekilde günah ortamlarına
maruz kalması ve doğal yapısı
ile ortamlardan etkilenmesi
sonucunda gaflete düşüp
günah işlemesi mümkündür.
Bu duruma düşen, yani istemediği halde bir anlık gaflet
ile günah işleyen bir davetçi
kendisine olan saygısını yitirir.
Tövbe edip durumu telafi etmek yerine, kendisini bir
ikilem içinde yiyip bitirmeye
başlar. Kendisini toparlayamayan bu davetçi böylece davet etmekten geri kalır.
Beşincisi; İ�slâm’ı, her şeyden önce kendisi için bir kurtuluş yolu olarak görmekten
uzaklaşarak, diğer insanların
icabetlerine odaklanan davetçi,
davetine icabet edilmediğinde
ümitsizliğe düşüp zamanla davetten vazgeçebilmektedir. Oysa
Müslüman, ölümüne kadar
nasıl ki kıldığı namazları ile insanlardan lehte ya da aleyhte
herhangi bir şey beklemiyorsa
davet keyfiyetini de bu minvalde ele almalıdır. Bir davetçi için
en tehlikeli durumlardan birisi
de ümitsizliktir. İ�nsanları ümitsizliğe sürükleyen davete icabet
edilmemesinden daha başka
birçok faktörler vardır. Ö� rneğin
kalabalıklar içinde yalnızlaşılması, Müslümanlar ile fazla
zaman harcanmaması, İ�slâmî�
kaynaklardan uzaklaşılması,
Allah’ın yardımını anlayamaması, kendi sorumluluğunu kavrayamaması, günahların çok
yaygınlaştığını görmesi, kalabalık caddelere çıktığında
gördüğü gayri İ�slâmî� manzaradan etkilenmesi, aceleci olması,
yanlış üsluplar kullanması, insanların İ�slâmî� bir toplumun
oluşacağına dair ümidini yitirmesine şahit olması gibi hususlar bunlardandır.
fikir
Altıncısı; ümitsizlik, insanı
davetten tamamen alıkoyduğu
gibi doğru bir davet metodunu
takip etmeyenlerin durumuna
da sürükleyebilir. Daha kısa
zamanda daha fazla insana
ulaşma kaygısı ile davetçinin
vereceği tavizler sonunda davetinin sükuta ermesi sözkonusu olabilir.
Yedincisi; davetçinin dava
arkadaşlarından veya kendisine ağabey, hoca, olarak baktığı insanlardan İ�slâm şahsiyeti ile bağdaşmayan bir takım
davranışları görmesi kendinde
bir güven bulanımı meydana
getirerek davetten uzaklaşmasına neden olabilir. Davette güven çok önemli olmakla
birlikte muhasebe yapmanın
önemi ve gerekliliği bilinmezse bu daha başka bir sorun olarak karşımıza çıkar.
Sekizincisi; davetin İ�slâm’a
ve İ�slâmî� fikirlere olmaktan
çıkıp şahıslara, gruplara veya
mezheplere
yapılır
hale
gelmesi davetçi için bitişin
başlangıcı olur.
Dokuzuncusu; eğer davetçi, taşınması gereken bir
davetinin olduğu bilincinde
olup, dertlere derman olan
davetini insanlara yeterince
arz etmekten geri durursa
kendisinde bulunan fikirlerin
ağırlı altında kalır. Çünkü edinen bu İ�slâmî� fikirler ancak
taşınmak için vardır ve taşınmayan bu fikirler zamanla insana acı vermeye başlar. Kişi
de bu acıyı çekemez ve onları
bırakır.
Onuncusu; davetçi, davetinde iyi bir duruma gelir,
ilmî� seviyesi yükselir, ikna
kabiliyeti artar ve amelî� olarak
herkesin yapamadığı bir takım
ameller icra eder. Birçok imtihanlardan başarı ile çıkar. Ö� yle
ki birçok davetçiye örnek ve
öncü bir şahsiyet olur. Ama
bununla birlikte belki kendisinin bile fark etmediği bir şey
daha geliştirir içinde. Bunlar
benlik ve kibirdir. Bu duyguların etkisine giren davetçi,
bazen tevazu göstermesine
rağmen işin gerçeğinde kendisini davetin vazgeçilmezi
olarak değerlendirmeye başlar. Bütün başarıları kendisine
mal eder. Hatalarını görmez
olur. Kendisinin yokluğu ile
her şeyin biteceğini, hiçbir ilerlemenin olamayacağı vehmine kapılır. Bu duygu ve
düşüncelere esir düşen davetçi artık komalık bir hasta
gibidir. Durumuna veya mevkisine dokunulması halinde
davetten geri kalması yüksek
bir ihtimal olur.
zaman sendeleyebilir. Hatalar
yapar. Bazen moralsiz olur ve
durağanlaşır. Ancak bütün
bunlar, hayatı içinde birer istisnalar olup, İ�slâm ile tanıştıktan sonra İ�slâm üzere sabit
kalma istikrarını bozmamalıdır. İ�nsanın hayatta kalması
için nasıl ki yeme ve içmeye
ihtiyacı varsa, ölünceye kadar
İ�slâm’a davet üzere bulunması
için İ�slâmî� kaynaklardan sürekli beslenmesi gerekmektedir.
Ö� ğüt olsun diye Rabbimizin anlattığı kıssalar, Kur’an’ın
yarısına yakın kısmını kaplar.
Ö� zellikle davet eksenli bu kıssalardan yeterince nasiplenirsek, hem davetin keyfiyetini hem de davette süreklilik
problemimizi kessin bir şekilde çözmüş olacağımıza inanıyorum. Ve’s Selam…
Davetin sürekliliğini engelleyen bunlar dışında başka
unsurlar da mevcuttur elbette.
Ancak âcizane önemli gördüğüm ve karşılaştığım vakalardan ilk aklıma gelenler
bunlar oldu. Her bir madde
kendi içinde daha detaylı analizleri ve çözümleri barındırır.
Bunu da siz okuyucuların takdirine bırakıyorum.
Sonuç olarak insan, günahsız ve mükemmel olmadığının
farkında olmalıdır. İ�nsan, bulunduğu ortamlardan etkilenen, eksiklikleri ve zaafları
olan bir varlıktır. Karşılaştığı
sıkıntılar karşısında zaman
25
temmuz’14
fikir
BATININ ÖZGÜRLÜK
SAVAŞÇILARI
MÜSLÜMAN TERÖRİSTLERE
KARŞI!
Emrah AKAY
S
on günlerde batılı kapitalistlerin
dünya
kamuoyunu hallaç pamuğuna çevirircesine kurguladığı siyasi senaryoların puslu havasını solumaktayız.
Maalesef ki Müslümanlar
olarak soluduğumuz havanın
keyfiyetini belirleme işi 90
yıldır kafirlerin insafına bırakılmış durumda. Hatta öyle ki
dost ile düşmanın karmaşıklaştığı kimin hayır kimin
şer getireceğinin bilinemediği
bir süreci yaşıyoruz.
Eline silah alan her Müslüman’ın sorgusuzca terör listesine alındığı, gerçek teröristlerin ise eline geçen her
Müslüman’ı öldürme özgürlüğüne sahip olduğu bir süreç.
Gazete köşelerinde siyasal
İ�slamın tehlikelerine vurgu
yapan paralı kalemşörlerin
popüleritesinin arttığı, cihad
mefhumunu hatırlatan her
yazarın da tehcire uğradığı
hazin bir süreç.
Müslümana batı maskesini
geçirenlerin kendilerine Müslüman maskesi uydurduğu tehlikeli bir süreç. Hatta yer-
26
temmuz’14
yüzünü kana bulamayı zevk ve
eğlence haline getirenlerin
özgürlük savaşçısı, Rabbini
razı etmek için canından ve
malından vazgeçenlere Müslüman teröristler yaftası
vurulduğu aldatıcı bir süreç.
Kapitalist sermayedarların
dünyada medya gücünü elinde
bulundurmasından
dolayı
bekası için türlü yalanı ve ifsadı evden eve pazarlayan,
bunu özgürlüğü ve şanlı
demokrasisi(!) için yapan, zehirli seküler fikirlerini allayıp
pullayarak Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar
gözünde İ�slamsız bir dünya
nihai hedeftir. O halde etiketleme, yaftalama ve çamur
atma
siyaseti
medyada
dolaşan kirli algıların temel
eksenini oluşturmaktadır. Ö� rneğin adı ‘Irak-Şam İ�slam Devleti’ olan bir grup üzerinde
yapılan siyasetin tehlikesi göz
ardı edilemeyecek kadar
büyüktür. İ�slam Devleti mefhumu ile kafa kesmenin, cinayet işlemenin, kan dökmenin yan yana anıldığı, kin
ve nefretin etrafa saçıldığı bir
tehlikeden bahsediyoruz. Böylesi bir siyaseti güderken
Batılıların en güvendiği şey
tabiî� ki de Müslümanların
gerçek düşmanı ve gerçek katilleri tanımıyor, görmüyor ve
bilmiyor olmasıdır.
İ�ki büyük savaşın arkasından Avrupa’yı kan gölüne çeviren emperyalizm, bölgesel
düzeyde de oldukça kirli
savaşlara imza atmıştır. Alman
ve İ�talyan faşizminin desteğiyle İ�spanya Cumhuriyeti’ne
karşı 1936’da ayaklanan General Franko’nun faşist ordusu
1939’un Mart ayında gösterilen
insanüstü
direnişe
rağmen Madrid’i ele geçirdiğinde bir milyondan fazla insanın kanına girmişti bile.
Guernica katliamı gibi yüzlerce katliama imza atarak
iktidara gelen Franko’ya en
büyük destek ise ABD’den geldi ve bu destek sayesinde
Franko 80’li yıllara dek ayakta
kalabildi. Portekiz’de 45 yıl hüküm
süren Salazar diktası da aynı
güçlerin ürünüdür. 1930’da
bütün siyasi faaliyetleri, sendi-
fikir
kaları
yasaklayarak
işe
başlayan Salazar, ABD tarafından desteklenen gizli servisi
Pİ�DE’nin baskısıyla Portekiz’i
cehenneme çevirdi. Binlerce
gencin, işçinin katili olan bu
diktatör ancak 1974 yılında
bir ayaklanma ile devrilebildi.
Portekiz’in bu sürede sömürgelerinde yaptığı katliamlar
bir yana kendi askeri kaybı
bile 10 bin ölü ve 50 bin
yaralıydı.
1943 yılında devrilene kadar Mussolini faşizminin İ�talya’da yaptıkları ve özellikle
Afrika’daki katliamları ise tarihe kaydolmuştur. İ�ktidar olur
olmaz bütün işçi örgütlerini,
grevleri yasaklayan Mussolini
yıllarca
demir
yumrukla
yönettiği
İ�talya’nın
kontr-gerilla örgütü Gladio, Avrupa’nın en kanlı devlet terörü
örgütlerinden biridir. CIA denetiminde kurulan ve gazetecilerden adli suçlulara dek yüzlerce insanı kullanan, milyarlarca dolarlık servetleri elinde
tutan bu örgüt, yüzlerce cinayete imza atmış, birçok ülkede
neo-nazi çetelerin kurulmasına önayak olmuştur.
1944’te Alman işgalini
sona erdiren Yugoslavya, on
yıllar sonra 1990’larda bu kez
ABD işgaline uğramıştır. Batılı
güçler tarafından kışkırtılarak
kendi aralarında boğazlaşmaya itilen Yugoslavya halkları,
tam bir etnik kargaşa yaşamışlar, bu arada binlerce kişinin öldürüldüğü, tecavüze
uğradığı kirli bir savaş sırasında korkunç acılar çekmişlerdir. Sonunda ABD’nin öncü-
lüğünde bölgeyi işgal eden
NATO güçleri, Yugoslavya’nın
varlığını tamamen sona erdirerek, kukla devletçiklerin yer
aldığı bir kaos yaratmışlardır.
ABD destekli bir “ayaklanma”(!) ile yıkılan Miloseviç’in
yerine onun kadar sağcı ve
katliamcı birinin getirilmesi
de ABD’nin amacını gözler
önüne sermiştir. Bu arada besleme bir örgüt olarak kurulan
UÇK bahane edilerek Kosova
ve Makedonya’nın işgali de
tamamlanmıştır.
Bu ülkelere karşı düzenlenen NATO operasyonlarında
sadece “yanlışlıkla” öldürülen
sivillerin sayısı bile net olarak
saptanamamaktadır. Yunanistan’da yaşananlarda aynıydı.
“ABD yardım etmezse Yunanistan komünistlerin eline geçecek”
çığırtkanlığı yapan Başkan Truman’ın desteğiyle başlayan katliam süresince 50 binden fazla
komünist öldürüldü.
Fransa ise sömürgelerinde
uyguladığı yüz kızartıcı suçlarla anılır. Büyük bir yenilgiye
uğradığı 1954’e kadar Vietnam’a kan kusturan, Cezayir’i
kana bulayan Fransa, 1968’lerdeki gösterilerde kendi halkına karşı da acımasız davranmış, Paris sokaklarında yine
muhaliflerin kanını akıtmıştır.
Bütün bu saldırganlığın başını
ise bizzat devlet tarafından
kurulan OAS isimli katiller
örgütü çekmiştir. Fransa bugün hâlâ Afrika ve Uzakdoğu
’dan elini çekmiş değildir.
‘Kızılderili Katliamı’, ABD
’nin kuruluşundan çok önce
başlayan insanlık tarihinin
ağır suçlarından biridir. Kristof Kolomb’un kıtaya ayak
bastığı günden beri başlayan
katliamlar zincirinin Kuzey
’deki ayağı da Güney’den hiç
aşağı kalmaz. Bir zamanlar
nüfusu 30-40 milyonu bulan
Kızılderililerin sayısının bugün 2-3 milyona düşmesi bunun en açık kanıtıdır. Korkunç
bir asimilasyon politikasıyla,
sahtekârlıklarla adım adım
sürülen Kızılderililer, yıllar
boyunca toplama kamplarına
ya da kimliksizliğe mahkûm
edildiler. Amerikan demokrasisi denilen şey, böylece yaklaşık 30 milyon yerlinin katledilmesi üzerine kuruldu. On
binlerce kölenin açlıktan,
hastalıklardan ve işkenceler
yüzünden öldüğü bu dönemden sonra ilk siyah hareketleri
başladığında ise ortaya çıkan
Ku-Klux-Klan linçleri işin başka bir cephesidir. 1800’lü yıllardan bugüne dek süren
Amerikan linç geleneğinde, on
binlerce siyah, yakılarak,
asılarak öldürülmüş, bu arada
kısırlaştırma gibi iğrenç ırkçı
yöntemler de uygulanmıştır.
Ö� yle ki, salt 1870-1890 arasındaki yirmi yılda on bin siyah
linç edilerek öldürülmüş,
1970’lere kadar siyah kadınların %24’ü, Porto Riko’luların
%35’i kısırlaştırılmıştır.
Bolivya’da ise sadece
1947-1952 arasında çoğu madenci ve tarım işçisi 30 bin kişi
ABD destekli cuntalar tarafından katledildi. Bundan öncesinde kışkırtılan bölgesel
savaşlarda ölen Bolivyalıların
sayısı ise on binlerle ifade
edilmektedir.
27
temmuz’14
fikir
Şili ise artık dünyadaki birçok insan tarafından Pinochet
cuntasının marifetleriyle tanınmaktadır. ABD kökenli
çokuluslu şirketlerin (özellikle ITT) siparişi üzerine CIA
tarafından tasarlanan darbe
1973’te general Pinochet
tarafından gerçekleştirildi ve
darbenin ilk gününde toplam
35 binin üstünde insan
işkencelerle, kurşuna dizmelerle katledildi, binlerce insan
sakat bırakıldı, binlercesi
“kayıp” edildi.
500 binlik ABD ordusu ve
birbuçuk milyonluk işbirlikçi
Güney Vietnam ordusu, bütün
teknolojik olanaklarına karşın
Vietnam halkını yenemeyince
büyük bir soykırıma başvuruldu. Tarihin en büyük hava
bombardımanı yıllarca Vietnam’da vurulmadık tek bir
metrekare alan bırakmadı.
1963-1973 arasında öldürülen
sivil Vietnamlı sayısı 4.5 milyon kişiydi.
Bu tablo, Batı’nın kanlı ve
acımasız tarihini kendi pencerelerinden görebileceğimiz
en net tablo. Bu tabloya konulması gereken diğer katliam ve
işkence verilerini de koyabilseydik bu derginin sayfaları yeterli gelmeyebilirdi.
Peki kendi halklarına düşman
yöneticiler ve cani diktatörler
tayin eden sömürgeci Batı’nın
gerçekleşen katliamlara karşı
duyduğu memnuniyet bu devletlerin kana susamış devletler olduğunu göstermez mi?
Ama bu devletlerin taşıdığı
misyon gereği kendilerini
özgürlüğe adanmış ruhlar ola-
28
temmuz’14
ABD’nin
kuruluşundan
çok önce
başlayan insanlık
tarihinin ağır
suçlarından
biridir. Kristof
Kolomb’un kıtaya
ayak bastığı
günden beri
başlayan
katliamlar
zincirinin
Kuzey’deki ayağı
da Güney’den hiç
aşağı kalmaz. Bir
zamanlar nüfusu
30-40 milyonu
bulan
Kızılderililerin
sayısının bugün
2-3 milyona
düşmesi bunun
en açık kanıtıdır
rak göstererek Müslüman
düşmanlarına karşı takındıkları tavır da bundan geri
kalmamaktadır.
Ö� rneğin Filistin meselesi
yalnızca Ortadoğu’nun değil,
dünyanın kanayan yarasıdır.
1947’de kurulan İ�srail devletinden sonra Filistinliler
sürgün edilirken İ�srail, ABD
toplam dış yardımının neredeyse yarısını alıyordu. Böylece
bölgede bir bekçi köpeği
haline getirilen İ�srail, 50 yılı
aşkın bir süredir onlarca katliama imza atmış bir “terör
devleti”
olarak
varlığını
sürdürmekte ve topraklarını
her gün büyütmektedir.
Irak ise bölge ülkeleri
içersinde son dönem ABD
saldırganlığından en çok zarar
gören ülkedir. 200 bin insanın
öldüğü Körfez Savaşı ve sonra
çoğu çocuk 1.5 milyon Iraklının öldüğü işgal dönemi
bunun en açık örneğidir. Ama
Irak olayı bu son olayla açıklanamayacak kadar karışıktır.
Daha yüzyılın başında “bölparçala-yönet” politikasıyla
bölge ülkelerinin sınırlarını
cetvelle çizen batı, bugünkü
despotik yönetimlerin başlıca
kaynağı olmuştur. Halkların
özgür iradelerini hiçe sayarak
bölgede bir sürü kerameti
bilinmez Emirlik ve Şeyhlik
kuran, bölgeyi halk yönetimlerinden uzak tutmak için
“yeşil kuşak” projesiyle sözde
İ�slami yönetimleri teşvik eden
ABD, Ortadoğu’yu şekillendirmeyi kan ve göz yaşı üzerine kurmuş oldu.
Zulümde yaptığı ün ile
fikir
meşhur olan Batılı devletlerin
İ�slami beldelerde ‘‘terör’’e
karşı verdiği savaşın bilançosu
da oldukça büyük. Fransızların Cezayir’e karşı verdiği
özgürlük
mücadelesinde(!)
onlar nazarında yüz binlerce
Müslüman teröristin öldürülmesi ile İ�talya’nın Habeşistan
ve Libya’yı kan gölüne çevirmesi aynı idealleri taşıyordu. Yine İ�ngilizlerin, Rusların
ve Amerika’nın peş peşe işgale
yeltendiği Afganistan’da ilk işgal günüden bugüne değin istikrarsızlık ve kötü gidişat
ülkenin yakasını bırakmıyor.
Bunun gibi doğudaki zulmü de
Batı hayranlıkla izliyor. Patani’de, Doğu Türkistan’da,
Myanmar’da Keşmir’de Müslümanların başına gelenler
sömürgecileri ne kadar da
mutlu ediyor. Aynı insafsızlıkla hareket eden Batı, Afrika’nın
tamamında
açlıktan,
sefaletten, yoksulluktan kaynaklanan hastalıklara ve ölümlere
karşı ölüm sessizliğine bürünüyor. BM’nin iyi niyet elçileri,
hümanist kurumları Müslümanların içler acısı durumuna
nedense kayıtsız kalıyor.
Peki bu özgürlük savaşçıları(!) bunca cürümü işlemişken neden hala Müslümanlar
terörist? Müslümanlar düzenli
bir orduya, siyasi bir otoriteye,
tek bir komutana ve organize
bir birliğe sahip değilken,
daha hiçbir batı beldesini işgal
etmemişken, masum sivilleri
öldürmeyi batılılar gibi bir
görev olarak addetmemişken,
akidelerini yeryüzüne İ�zzet ve
Nur meşalesi olsun diye taşımak dışında bir gâye gütmez-
Batılı devletler,
onlara el uzatan
medya organları
ve uşaklıkta sınır
tanımayan
yöneticiler İslam
ümmetini
birbirine düşman
etmeyi başardı,
gerçek
düşmanları
gizleyerek yapay
düşmanlar üretti.
Hatta bunun ile
yetinmeyip
mefhumlara karşı
da kin ve nefret
duyulmasını
sağladı
ken nasıl olurda terörist olabilir. En önemlisi de bir Hilafet
devletleri olmaksızın, başlarında kâfirlere ve batılı devletlere korku salacak bir halifeleri olmaksızın, dünyanın
farklı beldelerinde çok çeşitli
işkence ve zulümler ile çırpınırken korumasız, kalkansız
olan bir ümmete nasıl terörist
denilebilir? Ö� zgürlüğü Allah’a
kullukta arayan, adaleti dinlerinin kaynağından çıkartan
bir ümmete böylesi bir yafta
nasıl vurulabilir? Batı istediği
her iğrençliği hiç kimseye sor-
madan icra ederken, Müslümanlara kendi beldelerinde
nefes alma hakkı tanımamasına rağmen bu yaftayı nasıl vurabilir?
Evet, bugün gelinen noktada Batılı devletler, onlara el
uzatan medya organları ve
uşaklıkta sınır tanımayan
yöneticiler İ�slam ümmetini
birbirine düşman etmeyi başardı, gerçek düşmanları gizleyerek yapay düşmanlar
üretti. Hatta bunun ile yetinmeyip mefhumlara karşı da
kin ve nefret duyulmasını
sağladı. Kendilerinin buğzettiği ne kadar İ�slami mefhum
varsa
Müslümanların
da
buğzetmesi için çırpındı, kısmen bunu da başardı. Bu minvalde Irak’ta IŞİ�D’in yaptıklarını, Afganistan’da Taliban’ın
mücadelesini, Suriye’de ElNusra’nın mücahedesini, Somali’de Eş-şebab’ın varlığını
tehlike olarak gören Batı,
aydın bakan her Müslüman
nazarında gerçek tehlike ve
gerçek terör olarak görülmelidir. Zira yıllarca kapitalizme, laikliğe ve demokrasiye
karşı savaş vermiş tüm grupları terör listesine almış ABD
ve avanelerinin işlediği cürümlere rağmen içinde İ�slam’dan bir parça bulunan bir
gruba terör örgütü ifadesinin
oldukça ucuz bir ifade olduğunu herkesin anlaması gerekiyor. Böyle bir bakıştan
hareketle bizim IŞİ�D’i, Taliban’ı, El-Nusra’yı ve diğer cihadi grupları her halleriyle
kabul ettiğimiz anlaşılmasın.
Zira IŞİ�D’in Suriye kıyamına
verdiği zararın, İ�slam Devleti
29
temmuz’14
fikir
mefhumuna yüklediği yanlış
algıların farkındayız. Ama
bütün bunlara rağmen ABD’yi,
Avrupalı devletleri bir bütünde sömürgeci Batı’yı aklayamayız. Çünkü onların kirlettiklerini, fesada uğrattıklarını aklamanın tek çaresi
Kapitalist akidesini silip atarak, ona iman eden devletleri
İ�slam’ın adaleti ve nuruyla
kuşatarak İ�slam’a tabi olmalarını sağlamaktır. Bunun ise
tek yolu İ�slami Hilafet Devleti’nin ikamesidir ta ki İ�slam,
davet ve Cihad yoluyla en
karanlık beldelere bile ulaşsın
ve o beldeleri adaletiyle aydınlatsın.
َّ َ‫عد‬
‫ع ِملُوا‬
َ ‫اللُ الَّذِينَ آ َمنُوا ِمن ُك ْم َو‬
َ ‫َو‬
َ
ْ
َ
ْ
َّ
‫ض َك َما‬
ِ ‫صا ِل َحا‬
َّ ‫ال‬
ِ ‫ت ليَ ْست َخ ِلفَن ُهم فِي ال ْر‬
‫ف الَّذِينَ ِمن قَ ْب ِل ِه ْم َولَيُ َم ِ ّكن ََّن لَ ُه ْم دِينَ ُه ُم‬
َ َ‫ا ْست َْخل‬
‫ضى لَ ُه ْم َولَيُبَ ِدّلَنَّ ُهم ِ ّمن بَ ْع ِد خ َْوفِ ِه ْم‬
ْ ‫الَّذِي‬
َ َ ‫ارت‬
ُ
ً
ْ
َ
َ
‫ش ْيئا َو َمن‬
َ ‫أ َ ْمنًا يَ ْعبُدُوننِي ل يُش ِركونَ بِي‬
َ‫َكف ََر بَ ْعدَ ذَلِكَ فَأ ُ ْولَئِكَ ُه ُم ْالفَا ِسقُون‬
“Allah, sizlerden iman
edip salih amel işleyenleri,
kendilerinden
öncekileri
yeryüzünde Halife kıldığı
gibi onları da yeryüzünde
Halife kılacağını, onlar için
seçtiği dinlerini (İslam’ı) yeryüzünde hâkim kılacağını, (geçirdikleri) bu
korkularını güvene çevireceğini vaadetti. Zira onlar
yalnız Bana kulluk ederler
ve hiçbir şeyi Bana ortak
koşmazlar. Her kim de bundan sonra inkâr ederse işte
onlar fasıkların ta kendileridir.” [en-Nûr 55]
Son olarak zulmü açıkça
ortaya çıkmış, cürümleriyle
haddi aşmış bir kavme râm
olmuş yöneticilere diyoruz ki;
30
temmuz’14
Batılı devletler,
kendilerinin
buğzettiği ne
kadar İslami
mefhum varsa
Müslümanların
da buğzetmesi
için çırpındı,
kısmen bunu da
başardı. Bu
minvalde Irak’ta
IŞİD’in
yaptıklarını,
Afganistan’da
Taliban’ın
mücadelesini,
Suriye’de ElNusra’nın
mücahedesini,
Somali’de Eşşebab’ın varlığını
tehlike olarak
gören Batı, aydın
bakan her
Müslüman
nazarında gerçek
tehlike ve gerçek
terör olarak
görülmelidir
Sizlere yakışan, İ�slam Nizamı olan yönetimi ikame etmek için ümmete nusret vermektir. Zira Hilafet’in fecri
doğmakta olup emareleri de
ortaya çıkmıştır. O halde
Batı’ya bağlı kalmak üzere
bahse girmeyin, bilakis Rabbinizi razı etmek üzere bahse
girin ve bu dine nusret vermek
ve Allah’ın kelimesini yüceltmek için ümmetin muhlis
evlatlarıyla birlikte çalışın.
Zira batılı karilerin ne dünyada nede ahirette size bir faydası dokunacaktır. Çünkü onlar yok olacak ve ümmet kalacaktır. Allah’ın nusreti ise
yakındır.
َّ ‫ص ُروا‬
ُ ‫يَا أَيُّ َها الَّذِينَ آ َمنُوا إِن ت َن‬
َ‫الل‬
ْ ّ‫ص ْر ُك ْم َويُث َ ِب‬
‫ت أ َ ْقدَا َم ُك ْم‬
ُ ‫يَن‬
“Ey iman edenler! Eğer
siz Allah’a (O’nun dinine) yardım eder, zafere ulaştırırsanız, Allah da size yardım
eder, zafer verir ve ayaklarınızı (dini üzere) sabit kılar.” [Muhammed 7]
fıkıh
TAKLİDİN VAKIASI,
İMAN VE AMELDE HÜKMÜ
Murat SAVAŞ
El-Hamdulillahi
Rabb-il
Â� lemî�n, e’s Salatu ve’s Selâmu
Â� lâ Seyyidinâ Muhammed ve
Â� lâ Â� lihi ve Sahbihi ve Men
Sâra Â� lâ Derbihi İ�lâ Yevmi’d
Dî�n ve ba’d;
Hamd yalnızca Allah Azze
ve Celle’ye mahsustur. Selam
O’nun gönderdiği hidayet rehberi Muhammed SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e, ehli beytine,
ashabına ve kıyamete kadar
O’nun yolunu takip edenlerin
üzerine olsun ve hakeza.
�
slâm Ü� mmeti Suriye,
Irak, Filistin, Keşmir vesair beldelerde sessizce
yok edilirken kardeşlerindeki
bu duyarsızlık elbetteki Ü� mmet olarak geri kalmamızdan
ve Ü� mmet bilincini yitirmemizden kaynaklanıyor. Artık bir
vücudun azaları gibi birbirimizin acılarını hissetmek bir
yana kangren olmuş gibi kendi
acılarımızı dahi anlayamaz olduk. Ü� zerimize küfür nizamlarının tatbik edilmesi, yöneticilerimizin her bir kanun ve
nizamda Batı takipçisi olmaları
bize normal gelmeye başladı.
Elbetteki İ�slâm Ü� mmeti’nin bu vahim hâle düşmesinin tek bir sebebi yok. Belki
onlarca farklı sebebi, yükselmiş ve en hayırlı Ü� mmet
olma noktasındaki dinamiklerini yitirmiş olması var.
Allah Subhanehû ve Teâlâ bu
hususta şöyle buyurmaktadır;
ّ ‫إِ َّن‬
‫اللَ الَ يُغَ ِيّ ُر َما بِقَ ْو ٍم َحتَّى يُغَ ِيّ ُرواْ َما‬
‫ِبأ َ ْنفُ ِس ِه ْم‬
“Muhakkak ki bir kavim
(toplum) kendi içindekileri
değiştirmedikçe Allah o kavmin halini değiştirmez.”
(Rad11)
Her ne kadar bugünkü
iğrenç ve vahim duruma
düşmemiz bizzat İ�slâm Hilâfet
Devleti’ni kaybetmemizden
kaynaklanıyor olsa da, Hilâfet’i
kaybetmemizde de birçok
başka sebep var. Bu sebepler
içten kaynaklanan ve dıştan
gelen sebepler olarak iki
başlıkta incelenebilir. Ancak
esas
arıza
içten
olan
sıkıntılardır. Çünkü dıştan gelen ve çöküntüye sebep olan
arızalar içteki bu zafiyet sebebiyle sirayet edebiliyor ve
vücudu virüslere karşı dirençsiz hâle getiriyor.
Onun için içten kaynaklanan bu sıkıntılardan bir tanesini bu makalede ele alarak
Ü� mmet’in vücudunu dirençli
kılmaya ve Batı belasından gelen bâtıl fikirlere engel olmaya
çalışacağım. Bu çerçevede
Arapçanın ihmali, içtihat
kapılarının kapatılması, Yunan, Fars ve Hint kültürünün
İ�slâm ile karıştırılması ve İ�slâm’ı anlamada gösterdiğimiz
zafiyet gibi içsel sıkıntılardan
onlarcası mevcuttur. Fakat
bütün bu konuları bir kitap
ancak açıklayabilir. Biz, İ�slâm’ı
anlamada gösterdiğimiz zafiyetlerden birisi olan taklit
konusunu incelemeye çalışacağım. Zira geldiğimiz noktada kimileri hoca efendileri
körü körüne taklit ederek taklit konusunu dezenformasyona uğratırken kimileri de taklidi reddederek ayet ve hadisleri herkesin anlayabileceğini
iddia ederek mantukçu ve
mealci bir oluşum içerisine
girmişlerdir. Bir ayeti kerime
mealinden dolayı yönetici ve
31
temmuz’14
fıkıh
destekçilerini tekfir eden, yüzlerce hadis, fıkıh ve usul âlimini hiçe sayan da yine bu
güruhtur. Yine “o ne söylerse
doğru söylemiştir” mantığına
sahip kör taklitçi kesim akla
uygun bulunan Batı fikirlerinin alınmasına cevaz vererek
aynı zamanda küfrün bekasını
da sağlamaktadırlar.
Konumuz taklit olunca
imanda taklit ve amelde taklit
olmak üzere ikiye ayıracağım
ve her iki durumdada şer’î�
hükmü açıklamaya çalışacağım. Ancak taklidin vakıasını
ortaya koyarak başlamak en
uygun olanıdır diye düşünüyorum.
Taklit; düşünmeden bir
başkasına uymak demektir.
Lügatta “falan işte onu taklit
etti” denilir. Yani düşünmeden
ve incelemeden ona tâbi oldu
manasındadır. Taklidin manasına şer’î� olarak baktığımızda ise, bağlayıcı bir delil olmaksızın başkasının sözü ile
amel etmektir. İ�lim sahibi olmayan birinin bir müçtehidin
sözü ile amel etmesi veya bir
müçtehidin
kendisi
gibi
müçtehit olan birinin sözü ile
amel etmesi birer taklittir.
Taklit kelimesinin şer’î� ve
lügavi tarifi herhangi bir işte
başkasına uyan kimseye mukallit dendiğine delâlet etmektedir. Kısacası taklit, başkasına
uymak, ittiba etmek manasına
gelmektedir.
İmanda taklit:
�manda taklit demek idrak
etmeksizin birinin haber
verdiği bir şeye delilsiz bir
şekilde inanmak demektir.
32
temmuz’14
Haber verilen şey ister doğru
olsun, ister yanlış olsun inceleme ve araştırma yapmaksızın, yani kendisi idrak
etmeksizin haber verilen şeyi
doğrulamak demektir. Ancak
akidede taklit İ�slâm’da caiz
değildir. Allah Zülcelal şöyle
buyurmaktadır;
ّ ‫َو ِإذَا ِقي َل لَ ُه ُم ات َّ ِبعُوا َما أَنزَ َل‬
‫اللُ قَالُواْ بَ ْل‬
َ‫علَ ْي ِه آبَاءنَا أ َ َولَ ْو َكانَ آبَا ُؤ ُه ْم ال‬
َ ‫نَتَّبِ ُع َما أ َ ْلفَ ْينَا‬
َ َ‫يَ ْع ِقلُون‬
َ‫شيْئا ً َوالَ يَ ْهتَدُون‬
“Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denilince, hayır
atalarımızı
üzerinde
bulduğumuz şeye uyarız
derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda
olmayan kimseler idiyseler.”
(Bakara 170)
Bu ve benzeri onlarca ayeti
kerime mevcutken akidede
taklidin caiz olacağını söylemek zorlama bir görüş olacağını düşünüyorum. Burada
“bu ayet müşrikler hakkında
nazil olmuştur” denilemeyeceği gibi, “atalarımız doğru
dine inanmış iseler onları taklitte bir beis yoktur” da denilemez. Zira kaideye göre sebebin
hususiliğine
değil
lafzın
umumiliğine itibar edilir. Yani
imanda taklidi reddeden ayet
kâfirleri kapsadığı gibi taklit
üzere olan Müslümanları da
kapsar. Yine atalarımız doğru
dine iman etmiş olsalar bile bu
onların imanıdır ve biz idrak
etmeksizin taklit ettiğimizde
kâmil iman sahibi olamayız.
Ayrıca araştırma ve inceleme
yapmaksızın atalarımızın doğru dine iman ettiklerini bilmek
de mümkün değildir. Araştırma ve inceleme yapıldığında
ise atalarımızın doğru dine
iman ettiklerini anlayabileceğimiz gibi akideyi idrak
ettiğimizden dolayı taklitten
de kurtulmuş oluruz.
Burada bir de yanlış anlaşılan mesele vardır ki o da
gayba iman etme konusudur.
Bu daha çok taklidi imanla
karıştırılıyor. Bazıları diyor ki;
“Allah Kur’an’da “onlar gayba
iman ederler” buyuruyor,
dolayısıyla idrak etmeksizin
vicdani olarak İslâm akidesine
iman caizdir.” Halbuki burada
kastedilen gaib olan bir Allah,
Kitap ve Rasul değil, aklın
idraki dışında olan Cennet, Cehennem, Melekler ve önceki
Nebî� ve Rasuller gibi konulardır ki bunlara iman taklidi
olarak kabul edilemez. Bu
konuları akıl ile idrak edilen
Allah Subhanehû ve Teâlâ, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem
ve O’nun vasıtasıyla bizlere
ulaşan Allah’ın kelâmı olan
Kur’an bizlere haber vermektedir ki bunlara iman taklidi
olarak vasıflandırılamaz. Ancak bu gaybi şeylere iman nakli iman olarak tanımlanır.
Çünkü imanın olmazsa olmazlarından olan delil bu şeyler
hakkında da mevcuttur. Bu
iman edilmesi istenen hususların varlığını akıl ile idrak
ederek iman ettiğimiz Allah
Teâlâ söylüyor ki O’nun kelâmı
delildir. Dolayısıyla iman akli
ve nakli olarak iki kısımdır ki
taklit bunların arasında yoktur.
İ�slâm Ü� mmeti en büyük
zafiyeti taklidi imandan dolayı
yaşamaktadır. Çünkü İ�slâm
fıkıh
ağacının kökleri tozlu-topraklı
olduğunda dalları ile kökü
arasındaki
bağlantıyı
göremeyiz. İ�slâm akidesi hayata bakış açımız olduğuna
göre buradaki bulanıklık
bütün herşeyi etkiler. Gözlüğü
çamurlu birinin görüşü ne kadarsa bizim görüşümüz de o
kadar olur. Basiretimizi, ferasetimizi ve hayata Allah’ın
nuruyla bakmayı kaybederiz.
Kâfirlerin dini olan laiklik ve
demokrasiyi dahi İ�slâm ile
bağdaştırırlar. Vatancılık ve
milliyetçilik gibi bâtıl fikirler
nasıl İ�slâm Ü� mmeti arasına
girdi zannediyorsunuz?
Amelde taklit:
Burada bir hususu belirterek başlamak gerekir ki amelde
taklit genel bir ifadedir ve
amelde taklit caizdir demek
yanlış anlaşılmaya müsait bir
şeydir. Onun için her ne kadar
araştıranlar amelde taklidin
caiz olacağını görecekler ise
de buna şer’î� hükümde taklit
caizdir demek daha dakik olacaktır. Amelde taklidin caiz
olduğunu söyleyen ulema şer’î�
hüküm konusundaki taklidi
kastetmektedir. Çünkü önceki
fakifler
şer’î�
hükümleri
açıklayıp içtihat yapıyorlardı,
günümüz âlimleri ise içtihat
metoduna uygun olmayacak
şekilde kendi görüşlerini
açıklıyorlar. Onun için ameldeki taklidi şer’î� hükümle sınırlandırıp yalnızca şer’î� hüküm
açıklandığında taklidin caiz
olacağını bilmek gerekir.
Evet, Allah Subhanehû ve
Teâlâ’nın; “Bilmiyorsanız Kitap ehline sorun” kavlinden
amelde taklit
genel bir ifadedir
ve amelde taklit
caizdir demek
yanlış
anlaşılmaya
müsait bir şeydir.
Onun için her ne
kadar araştıranlar
amelde taklidin
caiz olacağını
görecekler ise de
buna şer’î
hükümde taklit
caizdir demek
daha dakik
olacaktır. Amelde
taklidin caiz
olduğunu
söyleyen ulema
şer’î hüküm
konusundaki
taklidi
kastetmektedir.
Çünkü önceki
fakifler şer’î
hükümleri
açıklayıp içtihat
yapıyorlardı
dolayı ve Sahabelerin daha
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayatta iken birbirlerini
taklit etmelerinden dolayı
şer’î� hükümde taklit caizdir.
Aksi taktirde Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem buna sükut etmezdi. Ayrıca Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem başı yaralı
olduğu bir halde gusl ederek
başını ıslattığından dolayı
ölen bir adam hakkında; “Dikkat edin! Bilmiyorsanız sorunuz, zira sormak cehaletin
ilacıdır.” buyurmuştur. İ�lgili
deliller ve ulemanın içtihadı
ile şer’î� hükümde taklidin caiz
olduğu anlaşılmaktadır. Zira
içtihat ehliyeti olmayan mukallit için başka yol yoktur.
Ancak şu husus iyi bilinmesi gerekir ki Allah Subhanehû
ve Teâlâ bizden ne bir mezhebe, ne bir partiye ne de bir cemaate uymayı değil şer’î�
hükme uymayı talep etmektedir. Dolayısıyla aslolan her
Müslüman’ın Şâri’nin hitabını
kendisi anlayıp amel etmesidir. İ�lk Müslümanlar böyle
idiler, neredeyse bütün Sahabeler müçtehit derecesinde
idi. Yine de bazı durumlarda
birbirlerini taklit ediyorlardı.
Lakin Tabî�in döneminden sonra müçtehit derecesinde olanlar azalıp mukallitler çoğalmaya başladı. Ve bu durum sürüp
gittikçe insanlar içerisinde
müçtehitler yok denecek kadar azaldı ve Müslümanlar
birer mukallit oldular.
Bu durum, az da olsa
müçtehitler bulunup sahih içtihat metodu ile içtihat ettiği
ve insanlar da onların ortaya
33
temmuz’14
fıkıh
çıkarttığı şer’î� hükümleri sahih bir şekilde taklit ettiği
sürece İ�slâmî� açıdan bir behis
yoktur. Fakat uçurumun kenarında olup her an doğru
yoldan çıkma tehlikesi ile
karşı karşıyadırlar. Çünkü gerek mahkemelerdeki hakimler
açısından, gerek insanların
işlerini güden yöneticiler
açısından ve gerekse kendisinden şer’î� hükmün sorulması
için müçtehit âlimler açısından hem topluma donukluk
hakim olur, hem de insanlar
arasından ilmin yok olması
kolay hâle gelir. Bu hususta
ebedi liderimiz Muhammed
SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmaktadır;
“Allah insanlar arasından
ilmi çekip almaz, ancak âlimlerin ölmesiyle ilmi insanlardan söküp alır.”
Aynen günümüzde olduğu
gibi, âlimlerimiz çok ancak sahih içtihat metodunu takip
edip şer’î� hükmü açıklamak
yerine
kendi
heva
ve
heveslerinden olan görüşleri
Allah’ın
hükmü
olarak
açıklıyorlar, insanlar da onları
taklit ediyorlar. Böylesi bir
taklit şer’î� hükmü taklit değil,
hoca efendilerinin görüşlerini
taklittir ki o görüşler şer’î�
hüküm değildir. Bu durumda
Müslüman şer’î� hükümde taklit değil amelde körü körüne
mukallit
olmuş
olur.
Demokrasinin İ�slâm’dan olduğu safsatası, İ�slâm’ın bir
ahlak dini olduğu yalanı ve
çeşitli Batı endeksli düşünceler ne yazık ki günümüz âlimlerinden kaynaklanmaktadır.
34
temmuz’14
âlimlerimiz çok
ancak sahih
içtihat metodunu
takip edip şer’î
hükmü
açıklamak yerine
kendi heva ve
heveslerinden
olan görüşleri
Allah’ın hükmü
olarak
açıklıyorlar,
insanlar da onları
taklit ediyorlar.
Böylesi bir taklit
şer’î hükmü taklit
değil, hoca
efendilerinin
görüşlerini
taklittir ki o
görüşler şer’î
hüküm değildir.
Bu durumda
Müslüman şer’î
hükümde taklit
değil amelde
körü körüne
mukallit olmuş
olur
Ayrıca bu bâtıl düşünceleri içtihat isabetsizliği olarak görüp
sahiplerini temize çıkarmak
doğru değildir. Çünkü içtihatta
isabet olmasa dahi ortaya
çıkan sonuç şer’î� hükümdür ve
sahipleri ve takipçileri misli
ile mükafaatlandırılır. Hadis’te
“Kim içtihat eder de hata
ederse bir sevap, isabet
ederse iki sevap vardır”
buyurulmaktadır. Hâlbuki bu
durum sahih içtihat metodu
takip edilerek yapılan isabetsizliği kapsar ve ister isabet
etsin ister etmesin sonuç
doğrudur.
Müslümanlar’ın İ�slâmî� hayatı başlatmak için Nebevî�
metot
hariç
her
türlü
demokratik yöntemi takip etmeleri, banka kredisiyle ev,
araba ve işyeri almaları hatta
düğün yapmak için kullanmaları, okumanın farz olduğunu
öne sürüp başlarını açmaları
ya da İ�slâmî� bir kılıf içinde her
türlü yolu mubah görmeleri,
neyi hangi şekilde taklit edeceklerini
bilmediklerinden
kaynaklanmaktadır. Ne âlimler sahih içtihat metoduna, ne
de taklit edenler sahih taklit
yöntemine bağlı değiller.
Dolayısıyla makalemin bundan sonraki kısmında doğru
taklidin vakıasını ortaya koymaya ayıracağım.
Şer’î� hükmü ortaya çıkartana müçtehit, bunu taklit edene
ise mukallit denir ki mukallit
iki kısımdır. Birincisi tabî� mukallittir ki müçtehidi delilini
bilip tanıdıktan sonra taklit
eder. İ�kincisi de ammi mukallittir ki kayıtsız şartsız ve
fıkıh
müçtehidin delilini bilmeksizin taklit eder. Her ikisi de caiz
olmakla birlikte ikinci durumdakiler yukarıdaki bozuk yollara düşmemek için çok dikkatli olmak durumundadırlar.
Çünkü körü körüne taklit ettiğimiz bugünkü âlimler imam
Azam, imam Şafiî�, imam Malik,
imam Cafer ve Ahmet ibni
Hanbel değiller. Ö� nceki âlimlerin bırakın krediye cevaz
vermesini, faizden gelir elde
ettiği şüphesiyle bazılarının
ikramlarını dahi boğazlarından aşağıya indirmemişlerdir.
Ayrıca bu âlimler hak sözü
söylemek için zindanlarda yatmayı göze almış ve bilfiil yatmışlardır da. Günümüz âlimlerinin akıllı olmak gerekir diyerek kendilerini avuttukları
hususlarda onlar bunu Allah
ile halvet olarak değerlendirip
koşarak hak sözü söylemişlerdir.
Bu durumda taklit ederken
dikkate almamız gereken bazı
hususlar vardır. İ�lk olarak
mesela fetva veren âlimlerin
delilini sormamız lazım ki delilsiz konuşulmasın. Delil
gösterenlerin ise delillerinin
vakıaya uygun olup oladığını
incelememiz gerekir. Ayrıca
görüşlerinin hangi müçtehit
imama dayandığını da sormamız lazım. Çünkü kendileri
içtihat yolunun kapalı olduğunu söylerler. Ya da müçtehit olduğunu iddia ediyorsa
içtihat metodunu kendisine
sormamız lazım. Ya da bağlı
olduğu bir fıkıh usulü olup olmadığını, kaynak olarak neleri
kabul ettiğini ve benzeri
müçtehit için zaruri olan ilim-
leri bilip bilmediğini anlayalım. Ayrıca taklit edilecek
kişinin fısk üzere olduğu,
küfür hükümlerini uygulayan
yöneticiler ile sıkı ilşkilerinin
olduğu ya da benzer iddialar
varsa bunların doğru olup olmadığı araştırılması gerekir.
İ�çtihat olarak önümüze gelen fikirlerin içtihadi olmayan
kati şer’î� hükümlere ters
düşmemesi, edille-i şeriyyeden (Kur’an, Sünnet, Sahabe icması ve Şer’î� kıyas) delilli olması, insani bir sorunun
çözümüne yönelik olması ve
içtihadı ortaya koyanın ilk
olarak kendisinin onunla amel
ediyor olması en dikkat
edilmesi gereken hususlardır.
Bunula birlikte tüm şartlara
haiz olsa bile Müslümanlar’a
asli işlerini yapmaktan alıkoymayacak bir kıymet ve derecede olması gerekir. Çünkü
nice doğrular vardır ki başka
doğruları örtmek ve engellemek için bağlanılması teşvik
edilmiştir. Ö� nümüzün Ramazan ayı olması hasebiyle
bunun çokça örneklerini göreceğimizi
zannediyorum.
Etrafta Müslümanlar mal, can
ve ırzlarını yitirirken bu zevat
ya Cennet’e en son kimin gireceğini, ya Cennet’in kaç kapısı
olduğunu, ya da Ramazan’da
verilen sadakanın önemini
televizyon ekranlarında ele
alacaklardır.
Müslümanların, ben filanca
hocadan fetva aldım diyerek
birtakım şeyleri yapmaları onları kurtaracak değildir. Bu
gerçeklikten yoksun fetvaların
arkasına sığınarak her yol mu-
bah mantığı Müslüman’ın zihniyetine terstir, böyle kabul
edilmelidir.
Son olarak istisnanın kaideyi bozmayacağını vurgulamak isterim ki sözlerim bütün
âlimleri kapsamasın. Ayrıca
bu kadar önemli bir konunun
bir makale ile anlatılamayacağının farkında olmakla birlikte makalemin bir nebze olsa
dahi Müslümanlar’a ışık olmasını
ümit
ediyorum.
Dolayısıyla bu konunun faklı
yönlerinin başka makalelerde
ele
alınması
luzumunun
bilincinde olarak bütün okurlara Ramazan ayının hayırlara
vesile olmasını dilerim. Selam
ve dua ile…
35
temmuz’14
fikir
DAVET BAĞLAMINDA
ALLAH’A TEVEKKÜL
Mustafa KÜÇÜK
�
slâm’a davet genel manada; ferdÎ�, içtimai ve
siyasal bütün boyutlarıyla marufu emredip münkerden nehyetme farziyetini
yerine getirmeyi ifade eder.
Allah Celle Celâlehû marufu
emredip münkerden nehyetmeyi, konumu ve gücü nispetinde bütün Müslümanlara
farz kılmıştır. Dahası;
‫َو ْلت َ ُكن ِ ّمن ُك ْم أ ُ َّمةٌ يَ ْدعُونَ ِإلَى ْال َخي ِْر‬
‫ع ِن ْال ُمنك َِر‬
ِ ‫َويَأ ْ ُم ُرونَ ِب ْال َم ْع ُر‬
َ َ‫وف َويَ ْن َه ْون‬
َ‫َوأ ُ ْولَئِكَ ُه ُم ْال ُم ْف ِلحُون‬
“Sizden
hayra/İslâm’a
çağıran, marufu emreden,
münkerden men’eden bir
cemaat olsun! İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Ali
�mran104) diye buyurarak bu
farziyetin örgütlü ve organizeli bir şekilde yapılmasını emretmiştir. Zira sonuç almak
için davetin örgütlü ve organizeli olmasının gerekliliği açıktır. Zaten en medeni toplumlar
örgütlü ve organizeli toplumlar değil midir?
Diğer
taraftan
daveti
kuşanan kişinin faaliyet alanını ve önceliklerini belirley-
36
temmuz’14
en merci, kendisine davetin
yapıldığı İ�slâm’ın temel referansları olan Kitap ve Sünnettir. Aydın bir düşünceyle
mesele tetkik edildiğinde, Allah ve Rasulü’nün, İ�slâm’a davet bazında karşı karşıya
kalınan vakıanın niteliğine
göre hükümler vazedip icra
edilecek faaliyetler ortaya
koyduğu görülecektir. Nitekim
davete muhatap toplumun siyasal, sosyal ve ekonomik
vakıasının dayandığı sistemin
değiştirilmesi
durumunda,
davetçinin takınacağı tavır, girişeceği fikrî� mücadelenin niteliği ve öncelikleri başkadır.
Islah edilmesi gereken bir
vakıa olması durumunda ise
daha başkadır. Birinci vakıa
köklü bir fikrî� mücadeleyi gerektirdiğinden,
davetçinin
daha yüksek riskler göğüslemek durumunda kalacağı
aşikârdır.
Diğer taraftan İ�slâm davetçisi, marufu emretme ve
münkerden nehyetme bağlamında sonuçlardan sebeplere doğru yöneldikçe de doğal
olarak risk boyutu yükselece-
ktir. Nitekim bugün hayatın
bütün alanlarına egemen olan
münkerin kaynağı, uygulayıcısı, sahibi ve kollayıcısı
İ�slâm dışı yönetim ve siyasi
erktir. Davetin eksenine, İ�slâm
dışı yönetimi İ�slâmî� yönetim
olan Hilâfet ile değiştirmeyi
yerleştirmek, sömürgeci güçleri ve yerli işbirlikçileri
çileden çıkarıp, daha büyük
riskleri harekete geçireceğinden kuşku yoktur.
İ�şte İ�slâm davetçisi ister
şeriatın hakim olduğu bir
toplumla muhatap olup yöneticiyi muhasebe etsin, ister İ�slâm dışı bir rejimin hüküm
sürdüğü bir toplumla muhatap olsun, her iki durumda da
maddi ve manevi risklerden
azade değildir. Egemen erk
tarafından
özgürlüğünden
mahrum edilip işinden, gücünden alıkonulabilir. Rızkının
kesilmesiyle tehdit edilebilir.
Hatta ölüm tehlikesiyle karşı
karşıya bırakılabilir. Davası ve
şahsiyeti itibarsızlaştırılabilir.
Dahası başarısız olma endişesine kapılabilir.
İ�şte bütün bu maddi-mane-
fikir
vi, sosyal ve psikolojik risklere
karşı onu koruyacak yegane
sığınak tevekkül libasıdır. Her
şeyin içyüzünü bilen ve gören,
izni olmadan bir yaprağın dahi
yere düşmediği, her şeye kadir
bir Rabbi Rahim’in dergahına
iltica etmesi, onun bütün
korkularından azade olmasına
yetecektir.
Nitekim kulunu merhametiyle kuşatan Allah Celle
Celâlehû rızasına nail olmak
için giriştiği amellerde sıkıntıya düştüğünde, onun imdadına yetişerek şöyle buyuruyor:
َّ ‫علَى‬
ُ‫اللِ فَ ُه َو َح ْسبُه‬
َ ‫َو َمن يَت ََو َّك ْل‬
“Kim Allah’a tevekkül
ederse, O kendisine yeter.”
(Talak 3) ّ ‫ي‬
‫اللُ ال إِلَهَ إِالَّ ه َُو‬
َ ِ‫فَإِن ت ََولَّ ْواْ فَقُ ْل َح ْسب‬
‫علَ ْي ِه ت ََو َّك ْلتُ َوه َُو َربُّ ْالعَ ْر ِش ْالعَ ِظ ِيم‬
َ
“Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: Bana Allah yeter.
O’ndan başka ilah yoktur.
Ben O’na tevekkül ettim ve
büyük arşın Rabbi O’dur.”
(Tevbe 129)
İ�şte tevekkülün ibadet vasfı olan fikirsel bir amel olması
manası burada tezahür etmektedir. Davetçinin son tahlilde
Allah’tan başka bir merciye
güvenmesi şirktir ve haramdır.
Başka merciye ibadet etmek
ne ise, nihai manada Allah’tan
başka merciye güvenmek de
odur. Geçek şu ki; insan hangi
merciye güveniyorsa onu ibadete layık görmüştür. Başka
bir deyişle; doğru olan, karşılığını hangi merciden bekliyorsa ona güvenmesidir. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de Rasul-
lerin dilinden defalarca muhataplarına tekrar edilen söz şu
olmuştur:
ّ ‫علَى‬
ِ‫الل‬
َ َّ‫ي إِال‬
َ ‫إِ ْن أَجْ ِر‬
“Benim ecrim Allah’a aiddir” (Yunus 72)
Tevekkül etmek, güvenmek
insan için inanmak kadar fıtrî�
bir ihtiyaçtır. Dahası hayatın
bütün alanlarında ve sürekli
kendini hissettiren bir gereksinimdir. Dindarlık sevki ilahisinin bir yansıması
olduğundan ibadet vasfı taşıyan,
her aktiviteye olumlu ya da
olumsuz belirleyici etkileri
olan bir fikirsel eylemdir. Bir
iltica, bir bağlılık ve ihlas
göstergesi, bir itikat yansımasıdır. Allah Celle Celâlehû’nun şu emr-u fermanının
bir gereği olarak Allah’a
güvenmek farz olmaktadır:
‫لَ ُك ْم َو ِإن‬
‫ِ ّمن بَ ْع ِد ِه‬
ّ ‫ص ْر ُك ُم‬
‫ب‬
ُ ‫ِإن يَن‬
َ ‫اللُ فَالَ غَا ِل‬
َّ
ُ‫ص ُركم‬
َ
ُ ‫يَ ْخذُ ْل ُك ْم فَ َمن ذا الذِي يَن‬
ّ ‫علَى‬
َ‫اللِ فَ ْليَت ََو ِ ّك ِل ْال ُمؤْ ِمنُون‬
َ ‫َو‬
“Allah size yardım ederse,
artık size üstün gelecek hiç
kimse yoktur. Eğer sizi
bırakıverirse, ondan sonra
size kim yardım eder?
Mü’minler ancak Allah’a
güvenip dayanmalıdırlar”
(Ali İ�mran 160) Gerçek şu ki yeryüzünde
sırtında yükü olmayan tek bir
insan bile mevcut değildir.
Herkes yüklendiği yükün sıkıntısı ile hemhal olmaktadır.
Unutmayalım ki kişinin değeri
yüklendiği yükün/davanın niteliğinde saklıdır. Kimi bir futbol takımının yükünü, kimi bir
aşiretin, bir toprak parçasının,
bir ırkın yükünü/davasını
omzuna almış koşturmaktadır.
Kimi laik, liberal, demokrat,
kapitalist bir ideolojinin, kimi
de sosyalist bir ideolojinin
yükünü sırtına almış koşuşturmaktadır.
Ne mutlu o Müslüman’a ki;
insan hayat ve kainat düğümünü çözmüş, bu fani dünyaya
nereden geldiğini, niçin geldiğinin ve nereye gideceğinin
idrakine varmıştır. Erkek olsun kadın olsun, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem aracılığıyla Rabbinden gelen, hayata
hayat veren emirlere “baş
üstüne” demiş, bir asrı saadet
iklimini yeniden oluşturmak
için İ�slâm davasını omzuna
alan kişinin güç devşireceği
yegâne kaynak tevekküldür.
Nitekim Rabbi ona şöyle
seslenmiştir:
ّ ‫علَى‬
ّ ‫اللِ ِإ َّن‬
َ ‫عزَ ْمتَ فَت ََو َّك ْل‬
َ ‫فَإِذَا‬
َ‫الل‬
َ‫ي ُِحبُّ ْال ُمت ََو ِ ّكلِين‬
“Bir kere de karar verip
azmettin mi, artık Allah’a
tevekkül et, Şüphesiz Allah,
tevekkül edenleri sever” (Ali
�mran 159)
Bir çok kavram gibi tevekkül mefhumu da Ü� mmet’in
içine düştüğü fikirsel inhitattan nasibini almış, yozlaşarak
etkisiz hâle gelmiştir. Nitekim
kasıtlı olarak Allah’a tevekkül
etmeyi bir takım şartlardan
sonraya bırakan bir anlayış
Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmıştır. Yapılan tarif
şudur: “Bir amaca ulaşmak
için gerekli olan her türlü önlemi alarak; elinden gelen tüm
gayreti gösterdikten sonra kalben Allah’a bağlanıp O’na
37
temmuz’14
fikir
güvenmek, sonucu Allah’tan
beklemek anlamına gelmektedir.” Halbuki; Allah’a güvenmenin şartları olmaz, olamaz.
Allah’a güven O’na imanla
başlar.
Mü’minin
Allah’a
güvenmediği bir an söz konusu bile olamaz. Zira Allah’a
güvenin
zedelendiği
an
imansızlık baş göstermiş demektir. Nitekim bir meselede
alınacak her tedbir ve baş
vurulacak her maddi sebep Allah’a güvenmekten sonra gelir.
Allah’a tevekkül; başlayıp biten bir süreç değildir. O, serapa
son nefese kadar imana eşlik
eder. İ�nsan ve hayat gerçeği de
böylesi bir anlayışa denk
düşmektedir. Başlayıp biten
bir tevekkül anlayışı insan,
iman ve hayat gerçeğine
aykırıdır.
Buna göre İ�slâm davetçisinin İ�slâm’ın ruhuna ve aynı zamanda vakıaya uygun düşen
bir tevekkül anlayışına sahip
olması -ki vakıa her meselede
olduğu gibi tevekkül meselesinde de İ�slâm anlayışını tasdik eder- hayati önem arz etmektedir. Zira Rabbinin davetini yüklenen kişinin O’na
tevekkülü kuşanması zaruridir. Ö� yle ki bu tevekkül, sahibine yakî�n gelene kadar
serapa devam eden bir
güvendir. Onu bir gölge gibi
takip eder. Her halinde onunla
beraberdir. O davetçi mü’min
kul, ister galip gelsin ister
mağlup olsun, giriştiği işi ister
başarsın ister başaramasın,
Allah’a olan güveninde bir zaaf
meydana gelmez. Dahası; giriştiği bir iş ile alâkalı maddi
sebeplere gerektiği oranda
38
temmuz’14
İslâm
davetçisinin
İslâm’ın ruhuna
ve aynı zamanda
vakıaya uygun
düşen bir
tevekkül
anlayışına sahip
olması -ki vakıa
her meselede
olduğu gibi
tevekkül
meselesinde de
İslâm anlayışını
tasdik ederhayati önem arz
etmektedir. Zira
Rabbinin
davetini yüklenen
kişinin O’na
tevekkülü
kuşanması
zaruridir. Öyle ki
bu tevekkül,
sahibine yakîn
gelene kadar
serapa devam
eden bir
güvendir. Onu
bir gölge gibi
takip eder
teşebbüs etmemiş olması, Allah’a olan güveninin seviyesini, samimiyetini ve ihlasını
zedelemiş olamaz. Kaldı ki bu
maddi sebeplere başvurmanın
yeterlilik oranını kim, neye
dayanarak belirleyecektir! Bu,
izahı gayri kabil olan vehimlerin mü’minin güveninde belirsizlik oluşturması doğru
değildir. Zira Allah’a olan
tevekkülün derecesinde bir
dalgalanmanın olması hem
caiz değildir ve hem de Allah’a
güvenmenin vakıasına muhaliftir.
Unutulmamalıdır ki Allah’a
olan güven, kelimenin tam anlamıyla sonsuzca olur. İ�şte
böyle bir güven sahibinde bitmek bilmeyen bir enerji ve aktivite meydana getirir ki maddi sebeplere tevessül etmek
onun için işten bile değildir.
Allah’ın yardımının kendisiyle
beraber olduğuna yakinen
inanan bir kişideki aşk ve
şevk, umut ve heyecan, gayret
ve enerji kimde olabilir?
Gerçek şu ki; daha henüz
Allah’a güvenip güvenmeyeceğine karar verememiş bir
insandaki aşk ve şevk, gayret
ve aktivite, umut ve heyecan
geçicidir. Sahibini yürütecek
güçte değildir. Sahibine bir
hayır getirmekten acizdir. Sahibini tembelliğe sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır. Gerçek şu ki; baş vurulan maddi sebepler oranında
Allah’a güvenmek, Allah’ın
kudretini itham etmektir.
Kaldı ki; insan denen varlığın
sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkaran en kudretli etken
fikir
maddi sebeplerden ziyade
kayıtsız şartsız sonsuz bir
tevekkül anlayışıdır. Tarih
bunun örnekleriyle doludur.
Nitekim ordusuyla beraber
Sina Çölü’nü iki hükümdarın
geçtiğini tarihe kaydedilmiştir.
Biri milattan önce 525 senesinde İ�ran Şahı Kâmbiz’dir.
Diğeri ise, yine milattan önce
332 senesinde Makedonya
Kralı İ�skender’dir. Bu akıl almaz başarıyı Yavuz Sultan Selim Han da egale etmiştir.
Gerçek şu ki bu başarılar maddi olanakları fersah fersah
aşan başarılardır ki; gücünü
bitmek tükenmek bilmeyen
bir tevekkül anlayışından
almışlardır. Buna bir de Allah’ın
hoşnutluğunu
ve
yardımını da eklediğimizde, o
zaman İ�slâm davetçisinin sahip olması gereken tevekkül
anlayışının sırrına ermiş olacağız.
Kur’an’ı Kerim’de anlatılan
Bedir ve Huneyn savaşları ile
Müslümanlara telkin edilen
tevekkül anlayışı kayıtsız ve
şartsız sonsuz bir tevekkül anlayışıdır. Nitekim Huneyn
savaşı ile ilgili olarak Allah
Celle Celâlehû şöyle buyurmaktadır:
ّ ‫ص َر ُك ُم‬
‫ير ٍة َويَ ْو َم‬
ِ ‫اللُ ِفي َم َو‬
َ َ‫لَقَ ْد ن‬
َ ‫اطنَ َك ِث‬
ْ
َ
ْ
ُ
ُ
ُ
ً‫ش ْيئا‬
ْ
َ ‫عنك ْم‬
َ ‫ُحنَي ٍْن إِ ْذ أ َ ْع َجبَتك ْم كَث َرتُك ْم فَل ْم تُغ ِن‬
َّ
ْ َ‫ض بِ َما َر ُحب‬
ْ َ‫ضاق‬
‫ت ث ُ َّم َول ْيتُم‬
ُ ‫علَ ْي ُك ُم األ َ ْر‬
َ ‫َو‬
َ ‫ت‬
َ‫ُّم ْد ِب ِرين‬
“Andolsun, Allah birçok
yerde ve Huneyn Günün’de
size yardım etmiştir. Hani,
çokluğunuz size kendinizi
beğendirmiş, fakat size
hiçbir yarar sağlamamış,
yeryüzü bütün genişliğine
rağmen size dar gelmişti.
Nihayet
gerisin
geriye
dönüp kaçmıştınız” (Tevbe
25)
İ�şte bu ayet Sahabe RadiyAllahu Anhum’un zihinlerine
maddi olanakların üstünü çizen bir tevekkül anlayışı kazımıştır. Onlar maddi şartların
üstüne çıkarak daha ilk nesil
İ�stanbul’u fethe koşuşmuşlardır. Onların torunları ise
aynı amaç için gemileri karadan yürütmüşlerdir. Şartlara
mahkûm olan bir anlayışla
değil şartları değiştirecek bir
anlayışla hareket etmişlerdir.
Güç kaynakları ise Allah’ın
yardımına sonsuzca güvenmek idi.
Onların torunları
ise aynı amaç için
gemileri karadan
yürütmüşlerdir.
Şartlara mahkûm
olan bir anlayışla
değil şartları
değiştirecek bir
anlayışla hareket
etmişlerdir. Güç
kaynakları ise
Allah’ın
yardımına
sonsuzca
güvenmek idi
Bugün aynı tevekkül anlayışına ne kadar da muhtacız!
Zira Rabbimiz, Ü� mmet’in
iki yakasını bir araya getirecek, Müslümanların yurdunu
yuvasını, izzetini ve şerefini
çiğnemekten kurtaracak Raşidî� Hilâfet Devleti’ni kurmayı
bize emretmiştir. Nitekim ancak Raşidî� Hilâfet Devleti ile
maruf, kalıcı bir şekilde hayata
egemen kılınabilir. Yine ancak
Raşidî� Hilâfet ile münker
kalıcı bir şekilde hayattan
uzaklaştırılabilir. Raşidî� Hilâfet Devleti’ni ikame etmekten
daha fazla Allah’ın rızasını
bize kazandıracak bir amel
olabilir mi?
Haydi şimdi hepimiz Rabbimizin sonsuz kudretine sonsuz kez güvenerek daveti kuşanıp, Raşidî� Hilâfet’i nübüvvet metodu üzere yeniden
ikame etmeye koşalım. Allah
yar ve yardımcımız olsun!
O’na güveniyoruz, öyle ise
O bize yeter.
39
temmuz’14
fikir
İSLÂM’DA KADININ AMELLERİ
VE YÖNETİMDEKİ ROLÜ
Pelda SORGUÇ
D
emokrasi, hayatımıza girdiği günden
beri getirdiği yeniliklerle Müslümanların DNA’sı
ile oynamaya çalıştı. Yönetimi
ele geçirdiği İ�slâm beldelerinde, Batı’nın hayat anlayışına dair mefhumların bayraktarlığını yaptı.
Bu yazıda,
Demokrasin’in “Kadına özgürlük, kadın-erkek eşitliği, seçme-seçilme hakkı, kadın hakları” çerçevesinde propagandasını yaptığı, keyfiyet açısından büyük oranda şer’î� nasslarla çelişen özgürlüklere-haklara İ�slâm’ın nasıl baktığını,
Müslüman kadının genel hayatla alâkalı hangi vazifelerde
yer alabileceğini, hangilerinden müstesna kılındığını şer’î�
delilleri ile beraber ele alacağım.
Allah Subhanehû ve Teâlâ,
her şeye bir ölçü getirdiği gibi
kadının amellerine de bir ölçü
tayin etmiştir. Kadın-erkek
eşittir deyip kadını bir yarış
atı gibi öne sürmek, erkeklerin
yer aldığı her alana onları da
dahil etmeye çalışmak kadının
fıtratına haksızlıktır, zulüm-
40
temmuz’14
dür. Bu ancak kadını kendi
menfaatleri
doğrultusunda
kullanan acımasız Kapitalizm’in işidir. İ�slâm’a iman eden
kişiler için yapacağı ameller
hususunda tek ölçü şer’î�
hükümler olmalıdır. Bu konuyla ilgili şer’î� hükümlere baktığımızda kadın ne sosyal ve
siyasi yaşamdan soyutlanıp
eve hapsedilmiş ne de
Demokrasi’nin öne sürdüğü
gibi her alanda yer almıştır. Allahu Teâlâ kadınların nerelerde görev alıp nerelerde alamayacağına dair amellerinin
keyfiyetine bir ölçü koyup bu
sınırlandırmayı da bizlere
bildirmiştir.
Kadının asli görevi annelik
yapmak, aile ve ev hayatıyla ilgilenmektir. Hatta öyle ki, bu
işleri yapması sadaka hükmündedir. Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kızı
Fatıma RadiyAllahu Anhâ’ya
evin iç işleriyle, damadı Ali
RadiyAllahu Anh’a ise evin dış
işleriyle ilgilenmesini tavsiye
etmişti.
Allah Subhanehû ve Teâlâ
’nın buyurduğu bir ayette ise
kadının neslin devamındaki
rolü vurgulanıyor:
ّ ‫َو‬
‫اللُ َجعَ َل لَ ُكم ِ ّم ْن أَنفُ ِس ُك ْم أ َ ْز َوا ًجا‬
َ
ً ‫اج ُكم بَنِينَ َو َحفَدَة‬
ِ ‫َو َجعَ َل لَ ُكم ِ ّم ْن أ ْز َو‬
“Allah
nefislerinizden
sizin için eşler yaratıp, yine
sizin zevcelerinizden çocuklar ve torunlar yarattı” (Nahl
72)
Müslüman kadının, özel
hayattaki sorumluluklarının
yanı sıra davet taşıma yükümlülüğü olduğu için genel hayatta yer alması kaçınılmazdır.
Çünkü Allahu Teâlâ’nın şu emrine muhataptır:
‫ض ُه ْم أ َ ْو ِليَاء‬
ُ ‫َو ْال ُمؤْ ِمنُونَ َو ْال ُمؤْ ِمنَاتُ بَ ْع‬
‫ع ِن‬
ِ ‫ض يَأ ْ ُم ُرونَ بِ ْال َم ْع ُر‬
ٍ ‫بَ ْع‬
َ َ‫وف َويَ ْن َه ْون‬
َّ َ‫صالَة َ َويُؤْ تُون‬
َ ‫الزكَاة‬
َّ ‫ْال ُمنك َِر َويُ ِقي ُمونَ ال‬
ّ ‫سيَ ْر َح ُم ُه ُم‬
ّ َ‫َوي ُِطيعُون‬
ُ ‫اللَ َو َر‬
ُ‫الل‬
َ َ‫سولَهُ أ ُ ْولَئِك‬
ٌ ‫ع ِز‬
ّ ‫إِ َّن‬
‫يز َح ِكي ٌم‬
َ َ‫الل‬
“Mü’min erkekler ve
mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar,
zekâtı verirler. Allah’a ve
Resulüne itaat ederler. İşte
bunlara Allah merhamet
edecektir. Şüphesiz Allah
mutlak güç sahibidir, hüküm
fikir
ve hikmet sahibidir” (Tevbe
71)
İ�yiliği emredip kötülükten
nehyetmekle mükellef olan
Müslüman kadın, yaşamını idame ettirebilmek için genel
hayatla alâkalı diğer işlerde
yer alabilir. Tesettürüne dikkat etmek, ziynetlerini saklamak koşuluyla dışarı çıkabilir,
çarşıda pazarda alışveriş yapabilir, diğer işlerini görebilir.
Şer’î� hükümlere bağlı kalmak
ve şüpheli ortamlardan kaçınmak koşuluyla çeşitli vazifelerde yer alabilir. Bu üzerine bir
zorunluluk değildir. Çünkü aslî�
görevi ailesiyle ilgilenmektir
ve fıtratına muvafık olan da
budur. Kadının çeşitli vazifelerde yer alabilirliğine delil
olarak da şeriat koyucu olan
Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın
hitabının
genel
olmasını
gösteririz. Yani hitap, erkek ve
kadın içindir. Genel hayatla
alâkalı birtakım alanlarda ise
mesela yönetimle ilgili vârit
olan nasslarla bu görevler
erkeğe has kılınıp kadınlar belirtilen alanın dışında tutulmuştur.
Kadının genel hayattaki
amelleri ile ilgili belli başlı
maddeleri ele alalım:
-Kadın ticaret, ziraat ve zanaatkârlıkla uğraşabilir. Kadın
el işi, terzilik, dokumacılık vs.
gibi işlerle uğraşabilir bunları
satabilir. Ö� rneğin; Rayta binti
Abdullah adlı hanım Sahabe,
Allah Rasulü Aleyhi’s Salatu
ve’s Selam’a gelerek: “Ey Allah’ın Rasulü ben zanaatkar
bir kadınım, kocamın (Abdullah b. Mes’ûd) ve çocuğumun
bir şeyleri yok; zanaatımla elde
ettiğim ürünleri satıyorum.”
der ve ailesine yaptığı harcamalarının, sevabı olup olmadığını da sorar. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona:
“Onlara yaptığın harcamalarda sana elbette sevap
vardır” diye cevap verir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hanımının ise deri tabakaladığı ve diktiği rivayet
edilmektedir.
Allah Rasulü Aleyhi’s Salatu
ve’s Selam’ın şu hadisinde de
genele hitap görüyoruz:
“Sizden herhangi birinizin ipini alıp da dağdan sırtına bir bağ odun yüklenerek
getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır” (Buhârî�
Büyû 5)
-Kadın mal ve mülk sahibi
olabilir, , dilediği gibi iktisatla
alâkalı şer’î� hükümlere bağlı
kalarak bunları biriktirip
değerlendirebilir. Nitekim Allah Subhanehû ve Teâlâ, bu
konuyla alâkalı olan onlarca
ayette genele hitap etmiş,
kadın-erkek
ayrımı
yapmamıştır. Aşağıdaki ayetlerde
olduğu gibi:
‫يَا أَيُّ َها الَّذِينَ آ َمنُواْ الَ ت َأ ْ ُكلُواْ أ َ ْم َوالَ ُك ْم‬
‫عن‬
ِ َ‫بَ ْينَ ُك ْم ِب ْالب‬
َ ً ‫ارة‬
َ ‫اط ِل ِإالَّ أَن ت َ ُكونَ ِت َج‬
َ
ُ
ْ
ْ
ُ
ُ
ُ
َ
ّ ‫سك ْم إِ َّن‬
َ‫اللَ َكان‬
ٍ ‫ت ََر‬
َ ‫اض ِ ّمن ُك ْم َوال تَقتلوا أنف‬
‫بِ ُك ْم َر ِحي ًما‬
“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla
yemeyin.
Ancak
karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz
Allah size karşı çok merhametlidir” (Nisa 29)
ّ ‫ض َل‬
‫علَى‬
َّ َ‫َوالَ تَت َ َمنَّ ْواْ َما ف‬
َ ‫اللُ ِب ِه بَ ْع‬
َ ‫ض ُك ْم‬
َّ ‫سبُواْ َو ِلل ِن‬
ََ ‫َصيبٌ ِ ّم َّما ا ْكت‬
‫ساء‬
ٍ ‫بَ ْع‬
ّ ِ ّ‫ض ِل‬
ِ ‫لر َجا ِل ن‬
َ
ُ
ْ
ْ
ّ ‫سبْنَ َواسْألوا‬
‫ض ِل ِه‬
ْ َ‫اللَ ِمن ف‬
ِ ‫ن‬
َ َ ‫َصيبٌ ِ ّم َّما اكت‬
ّ ‫إِ َّن‬
‫ع ِلي ًما‬
َ ‫اللَ َكانَ بِ ُك ِّل‬
َ ٍ‫ش ْيء‬
“Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile
yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın.
Erkeklere
kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından
bir pay vardır. Allah’tan,
O’nun
lütfunu
isteyin.
Şüphesiz Allah, her şeyi
hakkıyla bilendir” (Nisa 32)
Hadisler ve Sahabenin
uygulaması da hitabın genelliliğini desteklemiştir.
-Kadının akitlerde ve anlaşmalarda bulunması mubahtır. Çünkü şahitlikle alâkalı
olan ayetlerde hitap geneledir.
Ö� rneğin;
‫ش ِهيدَي ِْن من ِ ّر َجا ِل ُك ْم فَإِن لَّ ْم‬
َ ْ‫َوا ْست َ ْش ِهدُوا‬
َ
َ‫ض ْون‬
َ ‫َان ِم َّمن ت َْر‬
ِ ‫يَ ُكونَا َر ُجلَي ِْن فَ َر ُج ٌل َو ْام َرأت‬
ُّ ‫ِمنَ ال‬
‫ش َهدَاء‬
“Erkeklerinizden iki şahit gösterin; eğer iki erkek
yoksa razı olduğunuz şahitlerden bir erkek ve iki kadın
olsun” (Bakara 282)
-İ�lim öğrenmek kadına da
farz olduğundan öğretim işleriyle ilgilenmesi. İ�lim öğrenmeyi teşvik eden ve hitabı
genel olan onlarca ayet ve
hadis vardır. İ�lgili bir hadis
şöyledir:
“İlim talep etmek/öğrenmek her Müslümana farzdır”
(�bn Mace Mukaddime 17)
Asrı Saadet’te kadınların
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’den ilim talep ettikleri
41
temmuz’14
fikir
ve Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın
onların bu talebine icabet ettiği bilinmektedir.
-Kadın, devlet memurluğu
ve mezalim mahkemesi dışında kadılık yapabilir. Mezalim
kadılığı yönetimden olduğundan o görevi yapamaz. Bunun
delili kiralama/ücretli işçi
çalıştırma ile alâkalı gelen
şer’î� nasslardır. Çünkü kadı da
memur gibi ücretle çalışan
işçidir. Buradaki hitap ise
genel olarak gelmiştir. Hem
erkeği hem de kadını kapsamaktadır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayette şöyle
buyurmaktadır:
“Kıyamet Günü ben üç
kişinin hasmıyım: Bir kimseyi ücretle tutup ondan istifade ettiği halde onun ücretini ödemeyen kimse”
Nitekim Rasul Aleyhi’s
Salatu ve’s Selam’ın Semra
binti Nüheyk el-Esedî� isimli
bir kadını Medine’de muhtesip (çarşı ve pazar esnafını
denetleme işi) olarak görevlendirdiği, Ö� mer RadiyAllahu
Anh zamanında da bu görevinin devam ettiği nakledilir.
Halifeliği döneminde Ö� mer
RadiyAllahu Anh, Medine
pazarına Şifa b. Abdullah’ı denetim görevlisi olarak tayin
etmiştir.
-Kadın, siyasetle ilgilenebilir siyasi partilere katılabilir.
Ü� mmet Meclisine üye seçebilir
veya üye olabilir, Halife’nin
seçimine ve biatına katılabilir.
Başında bulunan yöneticileri
muhasebe edebilir.
42
temmuz’14
Müslüman kadın,
yaşamını idame
ettirebilmek için
genel hayatla
alâkalı diğer
işlerde yer
alabilir.
Tesettürüne
dikkat etmek,
ziynetlerini
saklamak
koşuluyla dışarı
çıkabilir, çarşıda
pazarda alışveriş
yapabilir, diğer
işlerini görebilir.
Şer’î hükümlere
bağlı kalmak ve
şüpheli
ortamlardan
kaçınmak
koşuluyla çeşitli
vazifelerde yer
alabilir. Bu
üzerine bir
zorunluluk
değildir. Çünkü
aslî görevi
ailesiyle
ilgilenmektir
Her Müslüman’ın Halife
seçimine katılması farz olduğundan dolayı, kadınlar da
Halife seçmekle ve ona biat etmekle yükümlüdür. Sünnette
buna delil olarak Rasulullah’ın
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
şu hadisini gösteririz:
“Kim
itaatten
elini
çekerse, Kıyamet Günü’nde
lehine hiç bir delil bulunmaksızın Allahu Teâlâ’nın
karşısına çıkacaktır. Kim de
boynunda biat olmadan
ölürse cahiliye ölümü ile
ölür.” (Müslim 3441)
Nitekim, İ�kinci Akabe Biatı’nda Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e biat edenler
arasında Nuseybe binti Ka’b
ve Esma binti Amr b. Adiy
RadiyAllahu Anhuma isimli iki
tane Medineli hanımın olduğu
bilinmektedir.
Ö� mer RadiyAllahu Anh’ın
da Rasulullah adına biat aldığı
bilinmektedir. Ü� mmü Atıyye
RadiyAllahu Anhâ anlatıyor:
“Rasul Aleyhi’s Salatu ve’s
Selam Medine’ye geldiklerinde
Ensar kadınlarının bir evde toplanmasını istedi. Sonra onlara
Ömer b. Hattâb’ı gönderdi.
Ömer gitti ve evin kapısında
dikildi. Kadınlara selam verdi,
onlar da Ömer’in selamını aldılar. Ömer: Ben Allah Resulü’nün size gönderdiği elçisiyim, dedi. Biz de: Allah Resulü’ne ve Allah Resulü’nün
elçisine merhaba! dedik. Ömer:
Allah’a hiç bir şeyi denk tutmamak, hırsızlık yapmamak, zina
etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, hiç yoktan yalan uydurup iftira atmamak, buldu-
fikir
ğunuz bir çocuğu, kocanıza isnat etmemek veya gayrimeşru
bir çocuk dünyaya getirip onu
kocanıza mâl etmemek ve herhangi bir iyilikte isyankâr olmamak üzere biat ediyor
musunuz? diye sordu. Evet, biat
ediyoruz, dediler. Bunun üzerine Ömer kapının dışından
uzaktan elini uzattı. Kadınlar
da içeriden (musafaha ediyormuş gibi) ellerini uzattılar.
Ömer: Allah’ım Sen şahit ol!
dedi.”
Bize ulaşan bu nasslardan
kadınların da Halife seçimine
ve biatına katıldığını, bu
amelin üzerlerine farz olduğunu anlıyoruz.
Ü� mmet Meclisine üyeliğe
gelince, delili Şura Suresi’nin
38. ayetidir:
ُ ‫َوأ َ ْم ُر ُه ْم‬
‫ورى بَ ْينَ ُه ْم‬
َ ‫ش‬
“Onların yönetim-işleri
aralarında şura iledir”
Ü� mmet Meclisine üye olan
kimse “görüşte” vekil olan
kimsedir. Vekâlet ise erkeğe
caiz olduğu gibi kadına da
caizdir. Çünkü vekâletin delili
geneldir. Bunun için kadının
Ü� mmet Meclisine üye olması
caizdir.
Kadınlar, başlarında bulunan yöneticileri uyarabilir, hesaba çekebilir. Halife Ö� mer b.
Hattab, bir gün hutbe okurken
şunları söyler:
“Kadınlara mehir verirken
aşırı gitmeyin. Eğer onlara çok
mehir vermek dünyada hayır
ve Allah katında takva göstergesi olsaydı, bunu sizin en
üstününüz olan Rasulullah
yapardı. O ise, ne kadınlarına
ve ne de kızlarına on iki ukiyyeden (bir okka, 1282 gramlık
bir ölçü birimi) fazla mehir
takdir etmedi.” O sırada bir
kadın kalkıp şunları söyledi:
“Ey Ömer, Allah bize veriyor,
sen ise bize haram kılıyorsun?!
Yüce Allah kitabında şöyle
buyurmuyor mu: O kadınlardan birine kantar kantar
mehir vermiş de olsanız,
(boşama durumunda) ondan hiçbir şey almayın.”
Kadının bu sözleri üzerine
kalbi hakka açık olan Ö� mer el
Faruk; “Kadın doğru söyledi,
Ömer yanıldı. Ey Ömer, tüm insanlar senden daha anlayışlı!”
dedi.
-Demokrasinin ürünü olan
ve Müslümanların rağbet edip
savunucusu kesildiği yönetim
hakkı meselesine gelince… İ�slâm’da
kadının
yönetim
işlerinde yer alması caiz değildir. Delili ise, Buhari’nin Ebu
Bekre’den rivayet ettiği şu
hadistir: Ebu Bekre dedi ki:
Fars halkının, Kisra’nın kızını
kendilerine kraliçe yaptıkları
haberi Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e ulaşınca
şöyle dedi:
“Yönetim işlerini bir
kadına yükleyen bir toplum
asla iflah olmaz.” (Buhari
Megazî� 82-Tirmizi Fiten 75)
Bu hadis, kadının yönetim
görevini üstlenmesinin caiz
olmadığını gösteren gayet açık
bir delildir. Yani Müslüman bir
kadın; Halifelik, Tefviz ve Tenfiz Muavinliği, Valilik, Baş
Kadılık, Mezalim Kadılığı veya
Amiller gibi yönetimle alâkalı
herhangi bir işi üstlenemez.
Demokratik rejimlerle beraber bir asra yakındır kadınlara yönetimde yer verilmesine rağmen bir arpa boyu kadar yol kat edilemedi. Kadınlar bu konuda başarısız ve yetersiz kaldılar. Bu da bize şer’î�
hükümlerin insan fıtratına ne
kadar muvafık olduğunu
gösteriyor; zira Allah Subhanehû ve Teâlâ kullarını en iyi
bilendir.
Müslüman kadının genel
hayatla alâkalı ne tür işleri
yapıp ne tür işleri yapamayacağını şer’î� delilleriyle beraber
belli başlı maddelerle ele aldık. Son olarak şunu hatırlatmakta fayda var ki; Allah Subhanehû ve Teâlâ kadına genel
hayatla alâkalı pek çok işte
çalışmayı mubah kılarken
buna belli başlı kurallar da tayin etmiştir. Müslüman kadın,
genel hayatta kendisine farz
olan ve kendisini kötülüklerden koruyan bir kalkan vazifesi gören tesettürüne bürünmeli, görevini yerine getirirken ziynetlerini saklamalı,
kendini yabancı gözlerden
muhafaza etmeli, gözlerini haramdan uzak tutmalı ve şüpheli
ortamlarda
bulunmamalıdır. Bu şartlara uyduğu
müddetçe Allahu Teâlâ’nın
kendisine mubah kıldığı işlerle uğraşmasında bir sıkıntı
yoktur.
43
temmuz’14
deneme
İSLÂM DEVLETİ’NDE
UYANDIM
Mehmet ÇETİNBUDAK
K
apitalizm kâbusundan uyandım bu sabah. Kan ter içinde
kalmış
bedenim.
Sabah
namazını kılmak üzere camiye
doğru attığım adımlara başka
adımların sesleri karışıyordu.
Gördüğüm rüyada ise sadece
birkaç çift ayak sesi duymuştum. Kapitalizm, Müslümanları bu sabah da uyutmuş diye
düşünmüştüm. Subhanallah,
Allah’tan başka bir ilahı kabul
etmeyen ben, nasıl da bunalmıştım rüyamda.
Rüyamda gittiğim camide
sürekli demokratik, laik cumhuriyete ve yöneticilerine
övgüler yağdırılıyordu. Bu
rüyadan
uyanıp
gittiğim
camide ise İ�slâm Devleti’nin
risaleti taşıdığı topraklar, Ü� mmet’in maslahatları, Allah’ın
sevdiğini sevmek, buğz ettiğine buğzetmek anlatıldı bu
sabah. Ya Rabbi, o nasıl bir
rüyaydı, sadece kendi çıkarlarını düşünen insanlar vardı
rüyamda. Neyse ki, cami çıkışında bana kapıdan çıkarken
gülümseyerek yol veren aksakallı amca rüyamın tesirini
44
temmuz’14
üzerimden atmama yardımcı
oldu. Oysa beni itip önce kendi
çıkmaya çalışan adamlar vardı
rüyamdaki camide.
Sabah namazından çıktığımda sokakta köşe başlarında, işe gitmek üzere servis
minibüslerini bekleyen tesettüre riayet etmeyen bayanlar
görürdüm
rüyamda.
Rüyamda bile bu bana sıkıntı
verirdi,
düşünürdüm
bu
bayanların evlatları yok mu,
annelik görevlerini niçin tam
yapmıyorlar, neden salih/saliha evlatlar yetiştirmeye daha
çok vakit ayırmıyorlar diye.
Rüyamda, cami karşısında
bile içki satan, kumar oynatan
tekel bayileri vardı. Neyse ki, o
dükkânların yerinde gerçekte
camiden çıkanlara çorba dağıtan gençlerin olduğunu gördüğümde rahatladım. Düşünebiliyor musunuz? Caminin
karşısında içki satmak! Subhanallah, çok şükür rüyaymış.
Eve doğru giderken, İ�slâm
Devleti’mizdeki haberleri ve
dış siyaseti takip etmek üzere
gazete almak için gazete bayisine uğradım ve selamlaştık-
tan sonra bir tane “Zafer
İnananlarındır alabilir miyim?” dedim. Birbirimize hayır
dua ederek vedalaşıp dükkândan çıktım.
Yavaş yavaş minik çocuklar
hoplaya zıplaya okula gitmek
üzere sokaklara çıkıyordu.
Büyükler ise ağır başlılıkla
yürüyor ve gün içinde işleyecekleri Fıkıh Usulü, Hadis
Usulü, Dünya Siyaseti derslerinden
konuşuyorlardı.
Aman Allah’ım, birden rüyam
aklıma geldi. Otobüs duraklarında, mini etekli kızlar,
erkeklerle şakalaşıp, yüksek
sesle gülüyor ve insanları rahatsız ediyorlardı. Neyse ki,
Allah’a karşı olan takvalarıyla
tam bir tesettüre bürünmüş
kızlarımızın sakin sakin yolun
karşısında yürüdüğünü gördüğümde içim rahatladı. Onlar, İ�slâm Devlet’inin komutanlarını yetiştirecek geleceğin anneleriydi.
Eve girdiğimde, çocuklarım
anneleriyle birlikte Kur’an’ı
Kerim tefsiri üzerinde çalışıyorlardı. Ya Rabbi, rüyamda
gördüğüm çocukların benim
deneme
çocuklarım olmadığını anlamıştım zaten. Tüm gün
boyunca televizyon başında
oturuyorlar, bilgisayar oyunlarının, internetin kucağından
benim kucağıma bile gelmiyorlardı. Benim kendilerine
vermeye çalıştığım İ�slâmî� temel fikirler, tüm gün okulda
verilen laiklik temel fikrine
dayalı kapitalist fikirlerle
çarpışınca çocuklarda zihniyet
karmaşası oluşturuyordu. Bu
rüyaların birinde bir gün
küçük kızım bana şöyle demişti “Baba, biz senin anlattıklarını sokağa çıktığımızda
hiç göremiyoruz.”
Neyse ki hepsi rüyaydı.
Düşünebiliyor musunuz? Müslümanların iman ettiği İ�slâm
akidesi ile Müslümanların
üzerine tatbik edilen nizam insicam içinde, uyum içinde olmasın. İ�nandıkları Allah’ın
hükümleri hayatlarına hâkim
olmasın, insanlar arasındaki
ilişkileri yine insanların koyduğu kanunlar tanzim etsin.
Tam olarak rüyamda böyleydi.
Eksik, aciz ve sınırlı olan insanların koyduğu kanunlar,
toplumsal hayatı düzenliyor,
özgürlük düşüncesiyle tüm insanlık cehaletin karanlığına
gömülüyordu.
Tabii ki, rüyamda da yalnız
Allah’a kulluk eden, O’nun
rızası için zalim yöneticilere
meydan okuyan, Allah rızası
için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayıp hakkı
söyleyen dava taşıyıcıları
vardı. Onlar, Allah’ın hükümlerinin tatbik edilmediği bu
kapitalist düzeni, Allah’ın
hükümleriyle hükmedecek İ�slâm Devleti’yle değiştirmek
için, Müslümanları koruyup,
gözetecek bir Halife’yi naspetmek için hayatları pahasına
mücadele veriyorlardı ve Allah’tan başka hiçbir yardımcıları da yoktu. Ama çok enterasandı rüyam. Kur’an’ı Kerim’de Rabbimizin bizlere misal verdiği gibi, cahiliyye toplumundan sıyrılarak hakkı
savunan önceki kavimlerden
olan öncüler ve onların zulme
karşı direnişleri, Allah Rasulu
ve Sahabesi’nin mücadelelerine karşın İ�slâm karşıtlarının
Müslümanlara karşı tepkileri,
zulümleri, baskıları bizler
tarafından anlaşılabiliyordu.
Çünkü İ�slâm’ın karşısında, İ�slâm düşmanları vardı. Fakat
rüyamda, Kapitalist düzeni
değiştirmek isteyenler, karşılarında yine Müslüman beldelerin başındaki Müslüman olduklarını iddia eden yöneticileri buluyordu. O yöneticiler, bu
dava taşıyıcılarına zulmediyor,
hapsediyor, şehadete varan
işkencelere maruz tutuyorlardı. O kardeşlerimiz ise bu
duruma sabrederek, yalnız Allah’tan yardım bekliyorlar ve
çalışmalarına korkmadan devam ediyorlardı. Rüyamdaki,
bu kardeşlerimin ayakları altında serilmiş olan fırsata imrendim. Ben, İ�slâm Devleti’nde
yaşayan bir Müslüman olarak
bu fırsata sahip değildim. Onların ise Allah’ın kelâmındaki
gibi “sabikun/öncüler” den
olma fırsatları, Allah Rasulü’nün buyurduğu gibi “Allah Rasulü’nün kardeşleri”
olma sıfatına kavuşma imkân-
ları vardı. Tek yapmaları gereken, Allah’ın hükümleri dışında hiçbir hüküm kabul etmemek, Allah’ın hükümleri dışında hükmeden yöneticilere
buğzetmek, onları Allah’ın
hükümleriyle yönetecek bir
Halife ile değiştirmek üzere
çalışmak ve bu yolda başlarına
gelebilecek her türlü musibete
yalnız Allah rızası için sabretmek. Şu an yaşadığım İ�slâm
Devleti kurulmadan önce
rüyamdaki gibi aynı mücadelelerin verildiği aklıma
geldi ve o kardeşlerimden Allah’ın razı olması ve onları
cennetinde ağırlaması yönünde çokça duada bulundum.
Bizlere, bizleri koruyan, bizlere Allah rızası için merhamet nazarıyla bakan, dünya
yükünü omuzlarımızdan almak üzere çabalayan İ�slâm
Devleti’ni bıraktıkları için onlara ne kadar dua etsem azdır.
Çocuklarım,
anneleriyle
tefsir dersine devam ederken,
ben de sabah haberlerini izlemek üzere televizyonu açtım.
Ne kadar güzel yayınlar vardı,
tekrardan Rabbime şükrettim.
Bir kanalda Allah Rasulü’nün
siyeri, bir kanalda müçtehitler,
bir yarışma programında
yarışmacılar İ�slâm Devleti’nin
fethettiği devletleri kronolojik
(tarihsel) sıralamaya koyuyorlardı. Birden aklıma, rüyamdaki kapitalist düzen geldi. Tüm
kanallarda,
açıklık-saçıklık,
vahşet haberleri, tecavüz
haberleri, ensest ilişki haberleri, sabah sabah saçma sapan
kadını kadınlıktan çıkaran
programlar, insanları birbirinin üstüne basarak bir şeyler
45
temmuz’14
deneme
kazanmaya özendiren yarışma
programları vardı. “Allah’ım
Sen başımızdan İslâm Devleti’ni ve Allah’ın hükümleriyle
hükmeden Halifemizi eksik
etme” dedim.
Sonunda haber kanalını
buldum. İ�zleyenleri Allah’ın
selamıyla selamladıktan sonra, haberleri sunmaya başlayan sunucu belli ki yine güzel bir haber verecekti.
Rüyalarımda buna hiç alışık
değildim. Ama İ�slâm Devleti’nin haber kanallarında fetih
müjdelerini duymak tüm
Müslümanları mutlulukla kuşatıyordu. Evet, beklediğim
haberdi, bir dar-ul harb daha
dar-ul İ�slâm olmuştu hem de
bir damla kan dökülmeden.
Rüyamda ne kötüydü ya Rabbi, Müslüman beldeler kâfirler
tarafından
işgal
ediliyor,
Müslümanlara zulmediliyordu. Allah’ın Rasulü’nün buyurduğu ve şu anda İ�slâm Devleti’nin bakışı haline gelen ifade
ise rüyamda kan ter içinde kalmamı
açıklıyordu
“Allah
katında, Kâbe’nin yıkılması
bir Müslüman’ın katledilmesinden daha ehvendir”. Elhamdulillah, İ�slâm Devleti, sadece Müslümanların da değil,
tüm tebaasının canını, malını,
aklını, neslini, dinini koruyordu. Bu kıymetlerin emniyet altında olduğunu bilmek tüm
tebaaya huzur veriyordu.
Rüyamda, karanlık sokaklardan geçerken, erkek olmama
rağmen, canıma, malıma zarar
gelmeyeceğinden emin olmamamdan ötürü bacaklarımın titrediğini hatırladım.
Küçük çocukların kaçırılıp, te-
46
temmuz’14
Rüyamda,
işyerine giderken
içimi kasvet
basardı. Bilirdim
ki, çalışanlarına
köleden daha
aşağı bir bakışla
bakan patronlar
vardı. Çalışanlar,
namazlarını
kılmak için bin
bir türlü zahmet
çekiyordu
rüyamda, çoğu da
Cuma namazına
dahi gidemiyordu,
gidenlerin de
maaşından
kesiliyordu.
Düşünebiliyor
musunuz? Cuma
günü tatil değildi
rüyamda. Şimdi
ise, İslâm’a ve
Müslümanlara
yardım etmek için
İslâm Devleti’nde
çalışmanın
getirdiği maddîmanevî atmosfer
paha biçilemezdi
cavüz edilip, öldürülmesi
rüyamın en acı kısımlarıydı.
Haberleri izledikten sonra,
kahvaltı yapıp, işe doğru yola
koyuldum. Ne kadar sakin bir
sabahtı, herkes saygı-sevgi
çerçevesinde arabasını sürüyor, yoldan geçen yayalara
öncelik veriliyor, kimse birbirini rahatsız etmiyordu. Müslümanlara yakışan da buydu tabii ki. Yine rüyalarım aklıma
geldi, o trafik de neydi öyle.
Yarışır gibi giden araçlar, birbirine küfreden insanlar,
karşıdan karşıya geçmeye
çalışan yaşlı teyzeye öfke kusan sabırsızlar, sarı ışığın yanmasını “kornaya bas” olarak
algılayanlar, trafik kazaları,
ölümler, sakat kalanlar da
cabası. Ha bir de, rüyamdaki
kapitalist devletin halkını insan yerine koymaması hasebiyle yolların köstebek yuvası
gibi olması. Evet, İ�slâm Devleti’nde bunlar yoktu, her şey
bana huzur veriyordu, insanlarla selamlaşmak, yardımlaşmak, iş yapmak ne kadar güzeldi.
Rüyamda, işyerine giderken içimi kasvet basardı. Bilirdim ki, çalışanlarına köleden
daha aşağı bir bakışla bakan
patronlar vardı. Çalışanlar,
namazlarını kılmak için bin
bir türlü zahmet çekiyordu
rüyamda, çoğu da Cuma
namazına dahi gidemiyordu,
gidenlerin de maaşından kesiliyordu. Düşünebiliyor musunuz? Cuma günü tatil değildi rüyamda. Şimdi ise, İ�slâm’a
ve Müslümanlara yardım etmek için İ�slâm Devleti’nde
deneme
çalışmanın getirdiği maddî�-manevî� atmosfer paha
biçilemezdi. Hem de, tüm
işlerimiz Allah’ın rızasını odak
noktamıza alınarak planlanıyordu. Sabahın köründen,
akşam karanlığına kadar
çalışmıyorduk. Verimli çalışıyorduk, kimse kaytarmıyordu
çünkü Allah rızasını gözeterek
çalışıyordu. Ha rüyamda bir de
gece vardiyası diye bir kavram
vardı, pek anlayamadım gerçi
neden gece vakti insanların
fabrikalara gittiğini, insan
fıtratına aykırıydı, Rabbim
geceleri insanlar dinlensin
diye yaratmamış mıydı? Rüyamda, Batının, Amerika’nın
taşeronu gibi çalışan sanayi
bölgeleri, artık İ�slâm Devleti
Cihad Emirliği’ne bağlı devletin ağır sanayisine dönüşmüştü. İ�slâm risaletini davet
ve cihad yoluyla âleme taşımakta vasıta olarak kullanılacak teknolojiyi tasarlamak,
bunun üretimini yapmak
muhteşem bir şeydi.
Gün boyu en son tasarımımız olan “görünmezlik
pelerini” üzerinde uğraştık.
İ�nşaAllah bu proje tamamlanınca, fetihler daha da kolaylaşacak. Tarihimizde, delikten
geçerek, İ�slâm ordusuna şehrin kapılarını açan mücahitler
gibi bu üstün teknoloji ile yeni
fetihlerin kapılarını aralama
imkânı bulacağız. O kadar
kıvrak zekâlı, o kadar tecrübeli, o kadar becerikli insanlarla
çalışıyorum ki bir ara rüyamdaki çalışma arkadaşlarım aklıma geldi. Hayattan bir
beklentisi kalmamış, para kazanmaktan ve kredilerini öde-
Hayattan bir
beklentisi
kalmamış, para
kazanmaktan ve
kredilerini
ödemekten başka
bir amacı
bulunmayan,
çalışma
arkadaşını ezerek
kendini ön plana
çıkartmaya
çalışan
zihniyetler ve
daha niceleri.
İslâm Devleti’nin
eğitim
sisteminden
geçen bir insan,
Allah rızası için,
İslâm için
çalışmanın ne
demek olduğunu
bilir.
Tarihimizdeki
gibi, Ali
Kuşçu’ları,
Mimar Sinan’ları,
Farabi’leri,
Harezmi’leri
şimdi çevremde
görüyorum
mekten başka bir amacı bulunmayan, çalışma arkadaşını
ezerek kendini ön plana
çıkartmaya çalışan zihniyetler
ve daha niceleri. İ�slâm Devleti’nin eğitim sisteminden
geçen bir insan, Allah rızası
için, İ�slâm için çalışmanın ne
demek olduğunu bilir. Tarihimizdeki gibi, Ali Kuşçu’ları,
Mimar Sinan’ları, Farabi’leri,
Harezmi’leri şimdi çevremde
görüyorum. Rüyamda, belki
aynı potansiyele sahip insanların, kapitalist sistem ve onun
bozuk eğitim sistemi tarafından zombilere dönüştüğüne
şahid oluyordum ve iğreniyordum.
Günü tamamlayıp, iş yerinden eve doğru giderken bir kalabalık dikkatimi çekti. Yardıma ihtiyacı olan bir Müslüman
olabilir düşüncesiyle arabamı
kenara çekip, yaklaştım. Bir
adam, İ�slâm Devleti’nin kolluk
kuvvetleri tarafından zaptedilmişti. Kalabalıktan bir amcaya, “hayırdır amca” dedim.
“Evlat” dedi. “Bu adamın, darul harb ülkesinin ajanı olduğu
tespit edildi.” “Nasıl ortaya çıktı
amca” diye merakla sordum.
“Evs ve Hazrec kabilelerinin
eski husumetlerini hatırlatıp
aralarını bozmaya çalışan yahudileri hatırladın mı evlat?”
dedi. “Evet amca” dedim. “Bu
da, aklı sıra yüzyıllardır
kardeşçe yaşayan Kürt kardeşlerimizle, Türk kardeşlerimizin arasını bozmaya çalışmış;
ferasete sahip, dakik kardeşlerimiz ise hiç meyletmeden gereken cevabı vermişler ve İslâm
Devleti’nin kolluk kuvvetlerine
haber vermişler.” Elhamdulil-
47
temmuz’14
deneme
lah dedim içimden, rüyalarım
aklıma geldi, kâfirlerin tuzaklarına düşen Müslümanlar
milliyetçilik akımlarına kapılıyorlar, birleşmeleri gerekirken, ayrışıyorlardı, birbirlerini üzüyorlar, kırıyorlar
hatta birbirlerinin kanını döküyorlardı. İ�slâm Devleti’nde
ise bir sürü millet, omuz omuza İ�slâm kardeşliği çatısı altında yaşıyoruz. İ�slâm Devleti’nin
tebaasının sahip olduğu “Müslümanlar ancak kardeştir”,
“Milliyetçilik ayaklarımızın
altındadır” fikirleri bir ajanlık girişimini daha bertaraf etmişti, hem de Ü� mmetimizin
kendi feraseti ile.
Sabahtan akşama kadar, İ�slâm Devleti’nin varlığına, Allah’ın hükümleriyle yöneten
bir Halifemiz olduğuna defalarca şükrettim.
Rabbimden niyaz ediyorum ki; rüyamda bile bir daha
Kapitalist bir toplumda yaşadığımı göstermesin bana. Zira
kapitalist nizamın, demokrasinin, insanlığa yakışmayan her
türlü pisliğin garantörü olduğunu görmek bir Müslümana
acı veriyor. Hatta insanlar
tarafından tüm bunların bireyin tercihleri olarak saygın ve
hatta mutlaka güvence altına
alınması
gereken
kutsal
yönelimler olarak görülmesi
rüyada bile insanı kahrediyor.
Beni en çok üzen de, Müslümanların kapitalist düzen
içerisinde İ�slâm’ı yaşadığına
inandırılmış olmasıydı. Allah’ın hükümlerini, İ�slâm Devleti’ni isteyen Müslüman kardeşlerine garip bakmalarıydı.
48
temmuz’14
Rabbimden niyaz
ediyorum ki;
rüyamda bile bir
daha Kapitalist
bir toplumda
yaşadığımı
göstermesin
bana. Zira
kapitalist
nizamın,
demokrasinin,
insanlığa
yakışmayan her
türlü pisliğin
garantörü
olduğunu
görmek bir
Müslümana acı
veriyor. Hatta
insanlar
tarafından tüm
bunların bireyin
tercihleri olarak
saygın ve hatta
mutlaka güvence
altına alınması
gereken kutsal
yönelimler olarak
görülmesi rüyada
bile insanı
kahrediyor
Neyse ki, hepsi rüyaydı.
Müslümanın ferasetini bildiğimden rüyamdaki birçok
konuyu kafamda oturtamamıştım. Müslümanlar, kapitalist düzende nasıl yaşayabilirdi
ki?
Ne kadar şükretsek az ki,
bizleri bir kalkan gibi koruyan
Hilâfet Devletimiz var.
Eğer, devletimiz olmasaydı
da, her şey rüyamda gördüğüm
gibi olsaydı, tüm Müslümanlar
mutlaka Kapitalist düzeni
değiştirmek, İ�slâm Devleti’ni
kurmak üzere çalışırdı.
ّ ‫َولَن يَجْ عَ َل‬
َ‫علَى ْال ُمؤْ ِمنِين‬
َ َ‫اللُ ِل ْلكَافِ ِرين‬
ً‫س ِبيال‬
َ
“Allah
kâfirler
için,
Mü’minler üzerine kesinlikle yol vermez.” (Nisa 141)
Bugüne kadar, bu ayeti kerimeye göre hareket eden
Müslümanlar, bugünden sonra
da buna göre hareket edeceklerdir Allah’ın izniyle.
fikir
BİR HİZB-UT TAHRİR’LİNİN
HAYAT HİKAYESİ
Bekir KURTULUŞ
B
u yazı bir çeşit otobiyografi olmakla birlikte şahsımdan fazlasını anlatmaktadır. Günümüzdeki hemen tüm dava taşıyıcılarının başına gelenleri
veya gelebilecekleri yansıtmaktadır. Bu gerçek hayat hikayesi bir cemaat/parti taassubunun hikayesi değildir. İ�slami hayatı yeniden yeryüzüne hakim kılma davetinin vecibesi olan kitlesel çalışmanın
Hizb-ut Tahrir örneğini yaşamış bir davet taşıyıcının hayatının özetidir. En baştan başlayalım…
Çocukluğum
1976 yılında Fransa’da
doğmuşum. İ�lkokulu mütevazi
bir Fransız kasabasında okudum. İ�slâmi bir cemaatle ilk
tanışmam da orada oldu. Ailece Nakşî� bir tarikata intisab
ettik. Sadık birer derviş olarak
zikir, rabıta gibi verilen görevleri yerine getirirdik. İ�lköğretim çağlarıma tekabül eden o
zamanlarda bile sorgusuz itaat, rabıta, zikir, vird ödevleri
ve bazı hurafeler içime sinmiyordu. Gerçi bu tarikat tecrü-
besi ve anacığımın çabaları
sayesinde 8 yaşımda namaza
başlamak nasip olmuştu elhamdülillah; ama o yaşımda
bile mantığıma sığdıramadığım çelişkiler, yapılanları sindirmeme engel oluyordu.
Ö� rneklendirmek için bir
anımı paylaşayım: yaşadığımız kasabada cami olmadığından, orada bulunan Müslümanlar Cuma Namazlarını kılabilmek için bir daire kiralamışlar ve orası zamanla tarikatın bir nevi dergahına dönüşmüştü. Burada yaşıt ve akranlarımla tarikata ilk dahil
olma törenimiz yapılmıştı. Bu
törende o yıllarda dijital teknoloji fazla gelişmiş olmadığı
için günün imkanları ile çekilmiş dönemin mürşidine ait bir
fotoğraf gösterildi bütün çocuklara. Sonra teker teker soruldu: “Şeyhin alnındaki nuru
görüyor musun?” diye. Bir-iki
istisna dışında hepsi “Gördüm.” dedi. Bana sıra gelince:
“Herhalde flaştan dolayı alnı
biraz parlak çıkmış, ama nur
mu, yansıma mı ayıramadım.”
dedim. Hemen büyüklerimiz
atıldı: “Aferin! Gördün gördün,
sen de gördün, sıradakine ver
fotoğrafı…” Herkes o “ nuru”
gördükten sonra ortalığı keskin bir misk-i anber kokusu
sardı. Herkesten önce dedim
ki “Hocam, herhalde birinin
misk şişesi kırıldı, misk döküldü, çok keskin bir koku var…”
Hemen atıldılar yine : “Duydun
demek… aldın kokuyu, melaikeler meclisimizi ziyarete geldi.
Bu onların kokusu.” Pek inanmamıştım ama koca koca
adamları yalancı çıkarmaya
çalışacak kadar da küstah değildim, ısrar etmedim.
Başka bir problem olan rabıtayı da pek beceremezdim.
Kıyamda, secdede şeyhi gözünde canlandır, alnından
onun alnına bir nur aksın vs…
Neden Kabe’ye yöneldiğim
halde, gözümün önündeki seccadede o siyah evin motifine
baka baka şeyhi gözüme getirmeye çalışmam gerekiyormuş? Bir türlü o çocuk aklıma
sığdıramıyordum.
Sene 1987, memleket hasretine artık son vermek için
sılaya dönüş yaptık ve gurbetteyken yaptırdığımız Bur-
49
temmuz’14
fikir
sa’daki evimize yerleştik. Ortaöğretim yıllarımda Bursa’da
Hizb-ut Tahrir ile tanıştım. İ�slami kültürüm çok zengin olmamasına rağmen Hizb-ut
Tahrir’li gençlerin kainat, hayatın ötesi, akide, fıkıh, Hilafet,
İ�slami Devleti kurmada Rasulullah SAV’in metodu, gündemdeki siyasi, sosyal gelişmeler ve onlara İ�slâmî� bakış
çerçevesindeki konuşmaları;
tartışmalarda hep delileri ön
plana çıkarıp tutarlı fikirler
sunmaları bana çok ikna edici
geliyordu. Bir de farklı görüşteki insanlarla zaman zaman
yapılan fikri münazaralarda
karşı taraftakileri dönüp dolaşıp şahsi veya cemaatsal fanatizme saplanırken Hizipli
gençlerin delil göstererek cevap vermeleri bana daha da
güven veriyordu. Her konuda
akideyi ön plana çıkarmaları
ise tevhid mesajı ve mücadelesine son derece uyum arz ediyordu.
Bu tanışma hayatımın akışını ve eksenini kökten değiştirmişti. Depolitize edilmiş
gençlik şehveti peşinde koşarken ben o dönem internet olmadığı için kütüphanelerde
ideoloji nedir? �slam Devleti
hangi sınırlara kadar gelişti?
Avrupa medeniyeti engizisyonlarda nasıl uygulamalar
yapılıyordu? Gibi soruların cevaplarını arıyor, gazete, TV ve
dergilerden gündemi takip etmeye çalışıyor, o zamanlarda
bana zor gelse de farklı görüşlerdeki gazetelerden makale
okumaya çalışıyordum. Tabii
ki bu arada gezi, spor, piknik
gibi sosyal faaliyetlerden de
50
temmuz’14
geri kalmıyordum. İ�slâmî� ve
genel kültürüm arttıkça Hizbin fikir ve çözümlerinin doğruluğunu daha da iyi görebiliyordum.
Gençliğim Ve İlk Tutuklanma
Ü� niversiteye önce Konya
Selçuk Ü� niversitesi Makine
Mühendisliği bölümünde başladım, sonra yatay geçişle Uludağ Ü� niversitesi’ne gelip aynı
bölümü Bursa’da bitirdim.
Farklı şehirlerde bulunsam da
Hizb-ut Tahrir’le irtibatım hiç
kopmadı. Nihayet üniversiteyi
bitirdiğim 2001 yılının Eylül
ayının 11’inde o malum eylem
meydana gelmiş, biz de
ABD’nin onu bahane ederek o
lanetli işgaller serisini başlatacağını ve Türkiye’nin de bu
hain işgale müttefiklik yapacağını, bunu engellemenim tek
yolunun Müslümanların bir
Hilafet Devleti çatısı altında
birleşmeleri olduğunu izah
eden bir bildiri dağıttık. Aşırı
duyarlı Laik/Cumhuriyetçi vatandaşlarımızın bildirileri görür görmez “Rejim elden gidiyor” hassasiyetiyle karakollara
koşmaları sayesinde Türkiye
çapında operasyonlar yapıldı
ve memleketimin Terörle Mücadele biriminin şefkatli kollarında bulduk kendimizi.
20’sinden 60’ına kadar
farklı yaşlardaki dava arkadaşlarımda bir hafta süren
elektrik, su ve bunlardan başka çok orijinal işkence çeşitleriyle tanıştıktan sonra kendimizi cezaevinde bulduk. Tarih:
Ekim 2001. İ�ş hayatına yeni
atılıp mesleğimi icra etmeye
başladığım ve hayatımın aşkıyla tanışıp yuvamı kurmak
için ilk adımı attığım bir döneme rast gelen bu ilk tutuklanma macerasını yaşadığımda 2
günlük nişanlıydım. 16 ay süren bu ilk ayrılık döneminde
eşimin Allah rızası ve idealleri
uğrunda sabretmesi yanında
çevreden gelen mahalle baskısına da direnmek zorunda kalması bizi ailece daha zor geçecek günler için ilâhi bir eğitim
programından geçirmiş oluyordu.
Cezaevinden çıktıktan sonra biz bu davayı bırakmadığımız sürece devletin de peşimizi bırakmayacağı zahir olmuştu. Dolayısıyla özgür geçirdiğim günleri hem davam, hem
ailem, hem de meslek hayatım
açısından daha dolu geçirmem
gerektiği kanaati bende daha
da kuvvetlenmişti. Tabii ki hayat bu, her yönünü bilgisayar
gibi programlayamıyorsunuz.
Bazen dava için geceniz gündüzünüze karışıyor, bazen iş
için, bazen de aile için diğer
yönlerinizden fedakarlıkta bulunmanız gerekebiliyor. Ama
bir dava adamı için en önemli
olan şey bu 3 sac ayağının birini tümden boşlamayıp hepsini
dengede yürütmeye çalışmaktır. İ�bre bazen birine fazla
meylettiyse, ilk fırsatta diğerine telafi programı yapıp dengeyi tekrar sağlamaya çalışmaktır. Zira sistem sizi fikren
ve fiilen yolunuzdan vazgeçirmeyince rızık yollarınızı daraltmak içi iş çevrenizle uğraşıyor, mahalle baskısı oluşturmak ve karalamak için sosyal
çevrenizle uğraşıyor, davet ça-
fikir
lışmalarınızı engellemek için
konferans gibi en masum çalışmalarınıza yasal engeller
çıkarmakla kalmayıp bir bahaneyle ülke çapında operasyonlar yapıyor. Derin devlet, yüzeysel devlet, sağcı-solcu hükümet farkı gözetmeden her
renkten statükocu yapı üzerinize geliyor. Bizim kuşak Hizbut Tahrirlileri bütün bu renk
taifenin her çeşidinin tadına
bakma imkanı bulmuştur.
60’lıi 70’li ve 80’li yıllarda Hizbe ve İ�slâmî� hareketlere operasyonların yapıldığı dönemde derin devlet de hükümet de
Cumhuriyetçi, İ�ngiltere eksenli militarist etki altındaydı.
Menderes ve Ö� zal gibi ara dönemlerde ise iktidar Liberal/
Muhafazakar görünüm arz
etse de derin devletin irtica
kaygılarına aykırı hareket etmeleri mümkün değildi. Hem
“irtica” onların da kitabında
“sakıncalı” babta yer alıyordu.
2000’li yıllara gelince bizim kuşak Hizb-ut Tahrirlilere
ilk operasyon gerçekleştirildi.
O dönemde halen derin devlet
(Ordu, yargı, bürokrasi vs.)
Cumhuriyetçi/Atatürkçülerin
etkisindeydi, hükümet ise sağsol karışımından meydana geliyordu. 2002’de İ�slamcı geçmişi olan Muhafazakar tandaslı bir parti iktidar oldu.
Hadi ilk yıllarında “Derin
Devlet”in ve “Bürokratik
Oligarşi”nin
tasallutundan
kurtulamadığı için Hizb-ut
Tahrir’e yapılan operasyonları
ona fatura etmeyelim. Peki
daha sonra Recep Tayyip Erdoğan markasıyla kudretli komutanlara bile boyun büktü-
ren “Muktedir” konumuna gelen AKP döneminde yapılmaya
devam eden operasyonlara ne
demeli? Neredeyse istisnasız
her yıl bölgesel bazda veya
ülke çağında Hizb-ut Tahrir’e
operasyonlar yapılıyor ve yüzlerce aile mağdur ediliyor. Yönetim ve Metod konularında
farklı düşünüyoruz diye “İ�slamcı” iktidarın tamamen fikri
ve siyasi mücadele veren “İ�slamcı “ Hizb-ut Tahrir’e karşı
takınması gereken tavır bu
mudur? Yoksa onbinleri katletmiş bir örgütü “Çözüm Süreci” adı altında davet ettiği
siyasi arenada, tarihinde şiddete başvurmamış Hizb-ut
Tahrir’i rahat bırakmak mı olmalıdır? Yoksa AKP “İ�slamcı”
kimliğini çıkardığı gömleğin
cebinde mi unuttu? Türkiye’de
Cumhurbaşkanı gibi en yetkili
ağızlardan “Artık bize çok aykırı da olsa en farklı görüşler bile
rahatlıkla dile getirilebiliyor.”
denilirken Hizb’e yapılan muameleyi nereye sığdıracaksınız? Yoksa Hizb’in savunduğu
Raşidî� Hilâfet fikri Türkiye için
aykırıdan da öte “Yabancı” bir
fikir midir? Kesinlikle hayır!...
Yavuz Sultan Selim’den bu
yana Hilâfet bu toprakların
özü ve aslı oldu. Türkiye artık
geçmişiyle yüzleşerek bir zamanlar Halifelikle bayraktarı
olduğu İ�slam şeriatını nizamlar bazında tekrar yürürlüğe
koymak suretiyle ümmeti birleştirme ve kalkındırma misyonunu yerine getirmek zorundadır. Bunun da Halifelik
kavramının özünü saptırmadan doğru/Raşidî� şekliyle
yapmalı; Laik, parlamenter,
yarı batı hukukuyla, yarı şeriatla hükmeden “Güdük” ve
saptırıcı bir Halife tasavvuruyla ümmet oyalanmamalı. Bu
cins teşebbüsler aslında hizmet etmezler, aslının temelini
dinamitlemekten başka bir işe
yaramazlar. “Değişim” kökten
ve kâmilen olmak zorundadır,
aksi durum hakla batılı karıştırıp hakkı gizlemekten başka
bir sonuç vermez ki bu durum
çok büyük bir vebaldir. Bembeyaz bir süt kovasına zerre
miktarı zehir karışırsa tüm
kova fasit olur ve içene fayda
yerine zarar verir. İ�slâm’ın ilk
şiarı ve İ�slam olmanın ilk şartı
olan
kelime-i
Şehadet,
Kelime-i Tevhid’le başlar, Tevhid ise tasdikten önce RED ile
başlar. Şirkten ve tortulardan
arınmadan yapılacak bir tasdik makbul ve meşru değildir.
Mevcut yönetim bile kendisine “Şerik” / “Ortak” / “Paralel”
bir gücü kabul etmezken
Allah’ın nizamına müfsit unsurların ortaklığını nasıl kabul
edebiliriz?
“Derin devlet” zaviyesinden de durum pek farklı değil.
Zamanla ordu dışındaki bürokratik sahayı ele geçiren Cemaatçi “Paralel Devlet” eliyle
Hizb-ut Tahrir’e uygulanan işkence ve türlü baskılar günümüze kadar süre geldi ve halen de devam etmektedir. Hem
de hiçbir ahlakî� ve hukukî� kural tanımadan… Bu son cezaevine girişimden sonra 2014’te
yaşadığım bir örneği zikredeyim: Bize sempati duyan insanları bizden uzaklaştırmak
ve paralelinde birilerinin gözüne girmek ve muhtemelen
51
temmuz’14
fikir
terfi etmek maksatlarıyla, hem
de en yakınları, hem de ihtiyar
olmalarına aldırmadan sorguya çekmek nasıl bir zihniyetin
ürünüdür… Takdirini size bırakıyorum ve durumlarını
Allah’a havale ediyorum.
İş Hayatı, Düğün, Yine
İçeri
Derdimiz çok olduğundan
araya birkaç şikayet ve tespit
girdi ama kaldığımız yerden
devam edelim… İ�lk cezaevi çilemi çekip, 2003 yılında tahliye olduktan sonra askerliğimi
kısa dönem “Sakıncalı Piyade”
olarak yapıp bitirdim. Sonra
tekrar iş hayatına atılıp çocukluğumdan beri ilgi ve merak
alanım olan makine sektörüne
kariyer yapmaya ve tecrübemi
artırmaya başladım. Diğer
yandan düğünüm için birikim
yapmaya çalıştım. 2004 yılında Allah’ın izni ve yardımıyla
düğünümü yaptım elhamdülillah. 3’lü dengeyi tutturmaya
çalışırken, o da ne… Düğünden
2 ay sonra bir operasyon daha,
haydi yine içeri… Bu seferki
15 gün gibi kısa bir dönem
sürse de etkisi öncekinden
daha büyük oldu. Ailem ve eşimin ailesi ilk tutukluluk hayatımın beni yolumdan vazgeçireceğini beklerken tekrar içeri
girişim, hayatımızın geri kalanının cezaevi yollarında geçeceğini düşünmelerine yol açmıştı. Yanılmadılar da… Uzun
süren müzakereler sonucunda; benden alıkonulan eşimin
ailesini ikna edip ailemi tekrar
bir araya getirmeyi başardım.
Müzakereler esnasında asla
tutamayacağım bir söz verme-
52
temmuz’14
2005’in Eylül
ayına gelince
Hizb-ut Tahrir’in
küresel bir
program
çerçevesinde
dünyanın birçok
ülkesinin
başkentiyle
Osmanlı
Hilafeti’nin son
başkenti olan
İstanbul’un Fatih
Camiinde
eşzamanlı
gerçekleştirdiği
bir basın
açıklamasına
katıldım diye
Türkiye çapında
onlarca kişiyle
beraber benim de
hakkımda dava
açılmış ve evime
sabahın 4’ünde
baskın yapılmıştı.
Hem de Eylül
ayının 15’inde,
ilk kızımın
doğduğu gece
dim. Eşim de kısa süren bir
bocalama dönemi geçirdi.
Haksız da değildi. Bir yanda
ailesi, diğer yanda idealleri
olan ama Allah’tan başka yardımcısı olmayan kocası… Rabbim sebatını artırsın, sonradan kararlı bir tavır sergilemesiyle yolumuza kaldığımız
yerden devam ettik. Evliliğin
en güzel mahsulü olan ilk bebeğimizi beklediğimiz 20042005 yıllarında; AB uyum paketleri çerçevesinde sözde özgürlük rüzgarları esiyordu. Bu
dönem; devletin Hizb-ut
Tahrir’e karşı nasıl tavır alacağını düşünmeye daldığı zamanlardı. Bu dönemde birkaç
sefer gözaltına alınıp salındım,
birkaç tane de beraatla sonuçlanan dava açıldı hakkımda.
2005’in Eylül ayına gelince
Hizb-ut Tahrir’in küresel bir
program çerçevesinde dünyanın birçok ülkesinin başkentiyle Osmanlı Hilafeti’nin son
başkenti olan İ�stanbul’un Fatih Camiinde eşzamanlı gerçekleştirdiği bir basın açıklamasına katıldım diye Türkiye
çapında onlarca kişiyle beraber benim de hakkımda dava
açılmış ve evime sabahın
4’ünde baskın yapılmıştı. Hem
de Eylül ayının 15’inde, ilk kızımın doğduğu gece…
İlk Çocuk Ve Yine Operasyon
Akşamdan kayınvalidemi
hastanede eşimin yanında refakatçı olarak bırakıp dinlenmeye geldiğim baba ocağında
tam uykuya dalmıştım ki kapının önüne yığılan araç seslerine uyandım. Perdeyi aralayıp
fikir
resmi ve sivil araçlardan oluşan orduyu görmemle arka
bahçeden kaçmam bir oldu.
Kaçmak derken cezaevine girmekten kaçmak anlamında
değil elbette. 3’lü dengeyi sağlama uğruna bir arayış, mevziyi terk etmeme anlamında,
yani davet işlerine devam edebilmek uğruna; masum yavrularımın rızkını aramak uğruna
kaçak-göçek çalışabilmek için;
ailemin başında bulunup babalık ve reislik vazifemi yerine
getirebilmek uğruna bir arayış
olarak adlandırmak daha doğru olur. 1,5 yıldan fazla zaman
geçti, kaç kaç nereye kadar…
Gayri resmî� çalışmak hem kariyerimi, hem de birçok işimi
aksatıyordu. Sonunda polis
memuru bir tanıdık vasıtasıyla Bursa Terörle Mücadele birimine ifade verip salıverilmek ümidiyle yola çıktım. Yolda birkaç şüpheli telefon görüşmesi ve mimik sezdim, hemen kırmızı ışıkta aracın durmasını fırsat bilip dışarı attım
kendimi. “Ben önce polisim,
sonra Allah’ın kuluyum, sonra
babamın oğluyum.” diyen zihniyetten ne beklenir ki!? Ara
sokaklarda izimi kaybettirdikten sonra ilk otobüse binip
doğruca dosyamın dönüp dolaşıp vardığı yere, İ�stanbul 10.
Ağır Ceza Mahkemesi Savcılığına gittim. O dönemde davayı
ilk açan DGM kapatıldığı için
dosya önce Fatih adliyesine,
sonra da DGM yerine ikame
edilen Ö� zel Yetkili Mahkemelerden İ�stanbul 10. ACM’ne
dönmüştü. Savcılar aynı, hakimler aynı zihniyet aynı, tabela değişik. Nasıl bir yargı
reformuysa!?... �fademi verip
tutuksuz yargılanmak üzere
serbest kaldıktan sonra daha
üst düzey işlere yönelmeye
karar verdim.
Emin olun insanın sık sık
içeri girip-çıkmasıyla tek seferde 2-3 sene ceza yatıp çıkması bir olmuyor. İ�kinci durumda çıktıktan sonra bir düzen kurup hayata kaldığımız
yerden etmeniz nispeten daha
kolaydır. Birinci duruma gelince; hayat akışınız sık sık kesintiye uğradığı için her düzen
kurmaya çalıştığınızda işiniz
yarım kalıyor. Siz bir yere getiriyorsunuz, işi yarılıyorsunuz,
akış kesintiye uğruyor… Giripçıkıyorsunuz, tekrar sıfırdan
başlayıp aynı yere getiriyorsunuz, tekrar akış kesintiye uğruyor…Her seferinde elinizde
yarım bir iş kalıyor, bir türlü
tamamlayamıyorsunuz… Benim de hayat akışım her tutuklanmayla kesintiye uğradıktan
sonra, her “hayata dönüş” yaptığımda farklı sektörlere yöneldim ve meslek tecrübemi
çeşitlendirip genişletme yolunu seçtim. Devlet bizi işsiz bırakmak ve diskalifiye etmek
için uğraşırken, ben bu krizleri fırsatlara çevirmeye çalıştım.
liş
Fetret Dönemi Ve Yükse-
Tutuklanmadan geçirdiğim
birkaç yılda Allah’ın yardımıyla hedeflerime kısmen yaklaştım. “Fetret Dönemim” dediğim bu kısa sürede kendi çapımda
tanınan,
aranan,
Bursa’nın tüm sanayi bölgeleriyle bir vesileyle iş yapmış,
çevre edinmiş, otomotiv ve
makine sektörü başta olmak
üzere mühendisliğin tasarım,
üretim, bakım ve satış birimlerinin her birinde mütevazi derecede tecrübeleri olan bir
mühendis haline geldim. Bursa’mızın en yüksek teknolojisini kullanan iki meşhur otomobil fabrikasına makine, robot, otomasyon hatları, İ�nsansız Yük Taşıma Araçları (AGV)
tasarımı, üretimi ve yerine entegre etme işlerini başarmak
gibi bir ayrıcalığı Rabbim bana
nasip etti. Bu AGV (Automatic
Guided Vehicle) projesi “Temassız Elektro Manyetik
Elektrik Aktarım” teknolojisini kullanması yönüyle Türkiye
Otomotiv endüstrisinde ilk ve
tek olma özelliğini halen elinde tutmaktadır. Diğer yaptığım tasarımların ise patent
haklarını bu otomobil firmaları projelerin kapsamı içinde
anlaşmalar gereği kendi üstlerine aldıkları için şahsım üzerine hiçbirini alabilmiş değilim. Çok da bir şey kaybetmiş
sayılmam. Zira bu projeler benim için birer tecrübe ve referans görevi gördüler. Sonraki
kariyer hedeflerimde birer basamak işlevini aldılar.
Bu dönemimde bizimki
gibi bir hayat tarzına sahip
olan insanlar için büyük sıkıntı olan kiracılıktan kurtulabilmek için ev sahibi olma hayaliyle borç-harç inşaata başladım. Borç veren ve ödemeleri
tehir eden herkese teşekkür
ederek tam da başımı evime
soktum derken 2009 yılında
otomotiv sektöründe proje sıkıntısı baş gösterdi. Ben de
53
temmuz’14
fikir
ağır borçlarımın altından kalkabilmek için sektör ve pozisyon değiştirmeye karar verdim, nihayetinde mobilya sektörüne geçiş yaptım.
Hiçbir şahıs referansım olmadığı halde, ülkemizin dünya
markası olmuş bir mobilya
fabrikasının AR-GE Mühendisliği pozisyonu için internet
üzerinden başvuru yaptım. Tamamen iş tecrübelerimin referansıyla işe kabul edildim ve
fabrikanın tek AR-GE Mühendisi olarak işbaşı yaptım. Otomotiv ve makine sektöründeki
tecrübemi mobilya sektörüne
taşıyarak fabrikaya maddi ve
teknolojik katkılar sağladım.
Bir yandan da inşaat borçlarımı
kapatmaya
başladım.
Allah’ın yardımıyla muhtemelen ikinci kızımın hatırına tam
borçlarım bitti-bitiyor derken
yine bir kesinti…
Lübnan Gezisi Ve Yine
Mahpushane Yolları
Hizb-ut Tahrir’in yasaklı
olmadığı Lübnan’da 2010 yılında düzenlediği bir basın
konferansına
Türkiye’den
10’dan fazla tanınmış gazeteci-yazarla birlikte katılmamın
üzerinden bir yıl geçtikten
sonra 2011’in Temmuz’unda
yine bir gece baskınıyla evimden alındım ve sorgulanmak
üzere Bursa’dan İ�zmir’e götürüldüm. Şimdi kapatılmış olan,
o dönemin (önce 250 ile görevli, sonra 10. Madde ile görevli Ö� YM’si) 8 Nolu Ağır Ceza
Mahkemesi “Rejim elden gitmesin” hassasiyetiyle hakkımda “Silahlı Terör örgütüne Ü� ye
Olmak” suçlamasıyla dava aç-
54
temmuz’14
O kadar girişçıkıştan sonra
insan hasrete
alışır
zannediyordum,
ama yanılmışım.
Evlat hasreti
başka şeye
benzemiyor… 3
yaşındaki
dünyalar tatlısı
masum bebeğiniz
rüyanıza girer,
onu özlemle
kucaklarsınız,
rüya olduğunu
bilirsiniz ama
uyanmak
istemezsiniz.
Bilirsiniz ki
uyanınca o orada
olmayacak, soğuk
duvarlar ve
demirden
parmaklıkların
arkasında ondan
çok uzakta
bulacaksınız
kendinizi
mış. Dosya haline gelsin diye
aynı soruşturma kapsamında
4-5 kişi daha gözaltına alınmış. Mahkemeye çıkarılınca
bana soruldu: “Lübnan’da
Hizb-ut Tahrir’in organize ettiği konferansa katıldın mı?”. Dedim ki : “Evet 3 dil bilirim, tercüman olarak katıldım. Bu
konferans BBC dahil dünya
çapında yüzlerce gazetecinin
katıldığı legal bir uluslararası
basın konferansıydı.” Buna
rağmen iki arkadaş ile birlikte
3 ay sonra tutuklandık ve İ�zmir 1 Nolu F Tipi Cezaevine
teslim edildik. Diğer iki arkadaşım 3 ay sonra ara kararla
tahliye oldu, ben ilk mahkemeye çıkana kadar yattım. Arkadaşlardan kimyager olanı
yeni evliydi, içerideyken nur
topu gibi bir oğlu oldu ve bir
hafta sonra tahliye kararı geldi, ilk evladına kavuştu. Bana
gelince biri 3, diğeri 6 yaşında
iki kızımdan uzak, İ�zmir’de
onları ayda bir saat görüp koklayarak 6 aylık süreyi nasıl sırtımda taşıdığımı sadece kız
babaları anlar. Evlat evlattır,
ama bir baba için kız evladının
yeri bambaşkadır… O kadar giriş-çıkıştan sonra insan hasrete alışır zannediyordum, ama
yanılmışım. Evlat hasreti başka şeye benzemiyor… 3 yaşındaki dünyalar tatlısı masum
bebeğiniz rüyanıza girer, onu
özlemle kucaklarsınız, rüya olduğunu bilirsiniz ama uyanmak istemezsiniz. Bilirsiniz ki
uyanınca o orada olmayacak,
soğuk duvarlar ve demirden
parmaklıkların arkasında ondan çok uzakta bulacaksınız
kendinizi. Bu karışık duygu ve
fikir
düşüncelerle ağlarsınız rüyada… Kendi hıçkırıklarınıza
uyandığınızda sesinizi gizlemeye çalışırsınız etrafınızdakilerden, ama nafile… Oda küçük, hüznünüz derin, ortam
sessizdir, herkes duyar ama
kimse sormaz “Ne oldu?” diye,
zira cevap bellidir ve deşilmez
yaranız saygıdan…
Kısa Bir Özgürlük Sonra
Yine İçeri
6 ay sıkıntı, ibadet ve kitaplarla geçtikten sonra ilk mahkemede “Tutuksuz yargılanmak üzere” salıverildim. Dışarı çıktıktan sonra özüme, yani
otomotiv sektörüne dönüş
yaptım ve son işimle aynı şartlarda işe başladım. 6-7 ay 3’lü
dengeyi sağlamaya çalışarak
mücadelem
devam
etti.
2012’nin sonunda karar duruşmasında mahkeme diğer
sanıkların beraatına, benim
“Silahlı Terör Ö� rgütüne Ü� ye”
olmaktan 7.5 yıl hapisle cezalandırılmama karar verdi. Tabii ki Yargıtay’a itirazımızı
yaptık. Genelde bu tür siyasi
davaların Yargıtay süreci uzun
sürer, hatta bazıları yıllarca
uzadığından zaman aşımından bile düşebilir. Ama ne hikmetse benim bu dosyam 5 ay
gibi rekor bir sürede sonuçlanmış, haberim yok… 2013
yılının bahar günü, bir arkadaşla beraber Bursa’nın tarihi
mekanlarından birinde, Temenyeri
Parkının
üstü,
“Hünkâr Köşkü” denilen mevkiden manzara seyretmeye
çıktık, dönüşte bir tarafı uçurum, diğer tarafı kayaç olan
dar sokaktan arabayla inerken
birden sivil bir araç önümüzü
kesti ve Psikopat Polis Behzat
Ç. Havasıyla Terörle Mücadele
memurları bize silah çekerek
teslim olmamı istediler. Hizbut Tahrir’in dünyanın hiçbir
yerinde silahlı faaliyetinin olmadığını emniyet ve yargı dahil cümle alem bildiği halde ve
kaçmak imkanı olmadığı zahir
olduğu halde hangi hakla bu
silahlı tehditleri bize reva görürsünüz? Alıp-satıp, kese
kese şu fani hayatımızı kıymaya çevirdiğiniz yetmiyormuş
gibi çevremizdeki insanları
tedhiş etmekten bıkmadınız
mı?
Yine içeri tıktılar bizi, yine
ayrılıkla, yine hüzünle, yine
rüyalarda kavuşmalarla, yine
hasretle geçti bir yıl ve çilenin
bitmesine hala sayıyorum 4-5
yıl… Bu süre sonunda da bitecek mi çilem? Belli değil…
İ�nanın bu sadece benim hikayem değil. Türkiye’de yıllardır Hizb-ut Tahrirlilere reva
görülen bir muameledir. Benim hayat mücadelem belki de
en basitlerinden bir tanesidir.
4-5 yıldır yatan mı ararsınız,
gülünç yorumlarla, uyduruk
delillerle 15 yıl ceza alanlar mı
ararsınız, üst üste 7,5’ar yıllık
ayrı ayrı davalar açılıp toplamda bir ömür tekabül eden cezalar alanlar mı ararsınız, hepsinden mevcut…
Adamına Göre Hukuk
İ�tiraz için gerekli hukuki
girişimlerde bulundum ama
nafile… AYM’ye başvuralı 1
sene geçti, benden sonra başvuran İ�lker Başbuğ’lar, 28 Şubatçılar, Ergenekoncular tahli-
ye oldu. Biz hala içerideyiz…
Ergenekonculardan sonra ellerinde TC bayraklarıyla AYM
önünde”Adalet Nöbeti”ne duran Balyozcular hatırına AYM,
45 günde 236 hükümlüyle ilgili “Hak ihlali” kararı verdi. Biz
hala içerideyiz… Ne yani, bizimde ailelerimiz ve yakınlarımızın siyah tevhid bayraklarıyla AYM önünde “Nöbet” mi
tutması lazım dosyamızın incelenmeye alınması için?...
“Hak İ�hlali” olduğu ayan-beyan ortada olan Hizb-ut Tahrir
davaları hakkında karar vermek için çok profesyonel hukukçu olmaya gerek yok. Asgari insaf ve izan sahibi olmak
bile yeterlidir. Zira Hizb-ut
Tahrir’i veya herhangi bir hizipliyi tanıyan herkes Hizbin
şiddet eğiliminde olmadığını,
fikirlerinden, yayınlarından,
konferanslarından, mahkeme
tutanaklarından, tüm dünyadaki uygulamalarından ve tarihi geçmişinden katî� bir şekilde anlayabilir. Bununla beraber AYM’ye yaptığım başvurunun ekine iliştirdiğim ve
Türkiye’nin tanınmış ceza hukuku ve uzmanlarından Prof.
Sami Selçuk, Dç. Dr. Türkan
Sancar ve Av. Dr. � mit
Gardaş’ın imzalarını taşıyan
bilimsel mütalaada da yapılan
tespitlerde olduğu gibi : “TCK,
Terörle Mücadele kanunu ve
Türkiye’nin imza koyduğu Evrensel İnsan Hakları Sözleşmelerine göre Hizb-ut Tahrir (bırakın silahlı terör örgütü olmayı) terör örgütü kapsamına
girmez”. Bu gerçekler ortadayken bize “Terörist Yaftası” yapıştırılmasının, Sisi’nin İ�h-
55
temmuz’14
fikir
van’a “Terörist Yaftası” yapıştırmasından bir farkı kalmamaktadır.
Ö� YM’ler kaldırıldı “Yeniden
Yargılama” için talepte bulundum. Ardından “Ö� zel Yetkili”
eklentisi kaldırılmış İ�zmir 8.
Ağır Ceza Mahkemesinden
RED cevabı geldi. Mahkeme
aynı, başkanı aynı, zihniyet
aynı, tabela değişik. Yine “Yargı Reformu” adı altında yutturulan bir başka “Yargı Makyajı”. Amaç sadece belli kişileri
faydalandıracak bir makyaj
yapmak. Bunun şu son Balyoz
tahliyelerinde de yakinen gördük.
Basından Aziz Yıldırım’ın
Yargıtay Ceza Ü� st Kurulu’na
başvurduğunu okudum, ben
de başvurdum. Ona infazın
durdurulması kararı verildi,
hapse girmedi. Benimkine ise
RED cevabı geldi. Hala içerideyim… Slogan: “ Hukukun Üstünlüğü”; uygulama: “Üstünlerin Hukuku” slogan : “Herkes
Kanun Karşısında Eşittir.”; uygulama: “Bazıları Kanun Karşısında Daha Eşittir.”
Sünnetullah Değişmez
Sistemin baskıları, karalama kampanyaları ve antipropagandaları yüzünden kardeşlerimiz çevrelerinden de baskı
görüyorlar. Tüm Hizb-ut Tahrirliler az-çok bir ateş çemberinden geçmiştir ya işkence ve
hapisle, ya ailesiyle, ya işi veya
ticaretiyle, ya da nefsiyle/egoları/korkuları ile imtihana uğramıştır. Kimisi engelleri aşamayıp düşmüş, kimisi tökezleyip, sendeleyip toparlanarak
yoluna devam etmiştir, kimisi
56
temmuz’14
Basından Aziz
Yıldırım’ın
Yargıtay Ceza Üst
Kurulu’na
başvurduğunu
okudum, ben de
başvurdum. Ona
infazın
durdurulması
kararı verildi,
hapse girmedi.
Benimkine ise
RED cevabı geldi.
Hala
içerideyim…
Slogan: “
Hukukun
Üstünlüğü”;
uygulama:
“Üstünlerin
Hukuku” slogan :
“Herkes Kanun
Karşısında
Eşittir.”;
uygulama:
“Bazıları Kanun
Karşısında Daha
Eşittir.”
de engellere aldırış etmeden
koşar adım yol almış ve almaya devam etmektedir.
Bunlar sadece Türkiye özelinde değil, Hizb-ut Tahrir’in
Dünya genelinde çalışma yaptığı 50’den fazla ülkede yıllardır paralel şekilde maruz kaldığı eziyetlerdir. Şekilleri farklı olmakla beraber eziyetin
özü aynıdır. Ö� zbekistan/
Andıcan’da bunun şekli katliam ve cezaevinde işkenceye
dönüşüyor, Libya’da Kaddafi’nin “Sünnet”i küçümsemesi
üzerine karşısına cesurca dikilen Hizipli gençlerin sünnetin
itibarını savunma uğruna şehid edilip barbarca yerlerde
süründürmeleri şekline dönüşüyor. Bazı diktatöryal veya
demokratik/kapitalist yönetimlerde idam, sürgün, hak
mahrumiyeti ve hapis şekline
bürünüyor. Elbette bu bir bedeldir, elbette bu Sünnetullahın gereği bir imtihan ve zulme karşı başkaldıranlara vaat
edilen darlıktır, ama bu asla
münkere karşı sessiz kalacağımız anlamına gelmez… Zulüm
de farklı şekillerde tecelli eder.
Myanmar’da yakılmak, Suriye
’de soykırıma ve yıkıma maruz
kalmak; Orta Afrika’da başları
ezilmek ve çivilerle canlı canlı
deşilmek şeklinde tecelli eder.
Zulmün Türkiye’deki rengi
çok gri olduğu için gözleri ve
zihinleri ılımlılıktan bulananlara anlatmak gerekiyor:
Allah’ın emriyle yönetilmeyen
her düzen zulüm üretir.
‫اللُ فَأ ُ ْولَئِكَ ُه ُم‬
ّ ‫َو َمن لَّ ْم يَحْ ُكم بِ َما أنزَ َل‬
َّ
َ‫الظا ِل ُمون‬
“Allah’ın
indirdiğiyle
fikir
hükmetmeyenler zalimlerin
ta kendileridir.” (Maide 45)
Bu davayı yüklenenlere/
uyarıcılara (nezirlere) karşı
her dönemin refah sahipleri
(Mutraf) karşı çıkmış ve ileri
gelenler (Mele) uyarıcıların
mesajını reddedip baskı uygulamış, yıldırmaya uğraşmış ve
zulmetmiştir.
Nübüvvet Minhacı Üzere
Raşidî Hilafet
Hilâfet Nizamı asla Hizb-ut
Tahrir’e has bir ideal değildir,
tüm İ�slâm ümmeti için tek
kurtuluş reçetesidir. Ü� mmet
artık tüm dünyaya Hilâfetten
başka ilaç/çare olmadığını anlamış ve o hedefe doğru yürümeye başlamış durumdadır.
Bunu gören tağuti rejimler tarih boyunca yapageldikleri
gibi bir fikri engelleyemediklerinde saptırıcı fikirleri ve hareketleri piyasaya sürüp dezenformasyon
yapmaktan
başka yol bulamazlar. Müjdeler olsun ki bu onların son
oyunudur ve bu saptırma çabalarının ürettiği sancılar aslında yaklaşan doğumun habercilerdir.
Bu bir dava, bu bir sevda…
Ya Rabbi sana niyaz ediyoruz, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem ve beraberindekiler gibi soruyoruz: “Metâ Nasrullah?” “Yardımın/Nusretin
ne zaman?”
Senden diliyoruz: Bize vadettiğin Hilâfet’e ve korkularımızı güvenliğe çevireceğin
günlere bizi ulaştır! Mahzun
Kudüs’ün kurtulacağı, O’nu bu
Hilâfet Nizamı
asla Hizb-ut
Tahrir’e has bir
ideal değildir,
tüm İslâm
ümmeti için tek
kurtuluş
reçetesidir.
Ümmet artık tüm
dünyaya
Hilâfetten başka
ilaç/çare
olmadığını
anlamış ve o
hedefe doğru
yürümeye
başlamış
durumdadır.
Bunu gören
tağuti rejimler
tarih boyunca
yapageldikleri
gibi bir fikri
engelleyemediklerinde saptırıcı
fikirleri ve
hareketleri
piyasaya sürüp
dezenformasyon
yapmaktan başka
yol bulamazlar
hale getirenleri el-Kahhar isminle kahredeceğin, el-Muntekim isminle intikamını alacağın, yeryüzünde fitne kalmayıp dinin yalnızca senin
olacağı, müşrikler istemese de
nurunun tamamlanacağı günlere bizleri şahit kıl! Yeryüzü
ve gökyüzü sakinlerinin mutluluğa ereceği, yeryüzünün ve
gökyüzünün bırakmadığı hiçbir bereketinin kalmayacağı o
günlere, Nübüvvet Minhacı
üzere Raşidî� Hilâfet’in yeniden
hâkim olacağı o günlere bizleri şahit kıl ya Rabbi! Onun
adâleti altında yaşamayı bizlere nasip eyle ya Rabbi !
AM�N!
57
temmuz’14
edebiyat
EVVEL YOK İDİ
İŞBU RİVAYET YENİ ÇIKTI
Emre GÜRBÜZ
T
anzimat Dönemi, Osmanlı
Devleti’nde
büyük çalkantıların
yaşandığı, siyasi gelişmelerin
hat safhada olduğu, toplumun
Doğu ve Batı arasında bocaladığı sancılı bir dönem olmuştur. Bu dönemin önemli devlet
adamı ve yazarlarından Ziya
Paşa, Avrupa’da eğitim görmüş
ve İ�slâm beldeleri ile Avrupa
arasında kıyaslamalar yapıp
bunu eserlerine yansıtmıştır.
Meşruti yönetim yanlısı olan
Ziya Paşa, eserlerinde toplumun aksaklıklarını da görüp
bunları eleştirmiştir. Ü� nlü Terkib-i Bend’inde devleti, toplumu, hırsızlığı, hak sözü söyleyenlerin itibara alınmadığını,
taassubu, İ�slâm’ı ilerlemenin
önünde engel olarak görenleri
eleştirmiştir. Terkib-i Bend’in
bir kısmı şöyledir:
“İ�kbâl için ahbabı siâyet
yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirâyet
yeni çıktı (Yükselmek, iyi bir
mevkiye gelmek için dostları
çekiştirmek yeni çıktı, önceleri bu beceriksizliği bilmezdik, bu da yeni çıktı.)
58
temmuz’14
Sirkat çoğalıp lafz-ı sadâkat
modalandı
Nâmûs tamam oldu hamiyyet yeni çıktı (Hırsızlık
çoğalıp sadakat sözü moda
hâline geldi, namusu bitirdik,
hamiyet yeni çıktı.)
Düşmanlara
zemm oldu zerâfet
ahbabını
Dildârdan ağyâra şikâyet
yeni çıktı (Düşmanlara dostları yermek bir incelik oldu;
başkalarına gönül dostlarından şikâyet yeni çıktı.)
Sâdıkları tahkî�r ile red
kâide oldu
Hırsızlara ikrâm u inâyet
yeni çıktı (Sadık kişileri
aşağılama, reddetme benimsenir oldu, hırsızlara ikram ve
yardım yeni çıktı.)
Hak söyleyen evvel dahi
menfûr idi gerçi
Hâinlere amma ki riâyet
yeni çıktı (Her ne kadar
doğruyu söyleyenler de önceleri nefretle karşılanmışsa da
hainlere riayet etmek yeni çıktı.)
Aciz olanın ketm olunur
hakk-ı sarî�hi
Mahmî�leri
her
yerde
himâyet yeni çıktı (Aciz olanların hakları gizlenir, zaten himaye edilenleri her yerde himaye etmek yeni çıktı.)
İ�snâd-ı ta’assub
merd-i gayura
olunur
Dinsizlere tevcih-i reviyyet
yeni çıktı (Gayretli kişiler taassupla suçlanırken dinsizlere
özgü derin düşünce yeni çıktı.)”
İ�slâm imiş devlete pâbend-i terakki
Evvel yoğ idi işbu rivayet
yeni çıktı (Devletin yükselmesine engel olan İ�slâmiyet imiş,
önceleri yoktu, bu rivayet yeni
çıktı.)
Milliyyeti nisyân ederek
her işimizde
Efkâr-ı frenge tebaiyyet
yeni çıktı (Her işimizde milliyeti unutarak Batı düşüncesine körü körüne bağlılık yeni
çıktı.)
Eyvah bu bâzî�çede bizler
yine yandık
edebiyat
Zî�râ ki ziyân ortada bilmem
ne kazandık (Eyvah bu oyunda
bizler yine yandık, çünkü
zarar ortada bilmem biz ne kazandık.)
Görüldüğü üzere âdeta
günümüzden bahseden Ziya
Paşa; günümüzdeki aksaklıkları, hırsızlıkları, nemelazımcılıkları, İ�slâm’la halkı aldatanları, Müslüman kimliğinin içinin boşaltılmasını, Müslümanların hak sözü söylediği
için zindanlara atıldığını, kıyama duranların terörist ilan
edildiğini, her gün binlerce
Müslümanın kâfirler eliyle
hunharca katledildiğini, Allah’ın ayetlerinin ayaklar altına alındığını, Rasulullah’ın
sünnetinin adının bile anılmadığını görse herhâlde şu dizeleri kaleme alırdı:
“İ�slâm hayatta her işimize
müdahil iken
İ�slâm’ın göklere ulaşması
yeni çıktı
Tesettür
edilir iken
için
mücadele
Kendini tesettürlü sanan
süslümanlar yeni çıktı
Hayasızlık,
utanmazlık,
saygısızlıktan çekinilirdi evvel
Omuzlarda gezen dindar
başı örtülüler yeni çıktı
Ayet-i celile omuzlardan
aşağı örtünmeyi emrederken
Kendini ifşa eden giyinik
çıplaklar yeni çıktı
İ�slâm araştırma, sorgulama, öğrenme nizamı iken
Körü körüne Bismillah di-
yenlerin arkasından gitmek
yeni çıktı
Onları tebrik ve taltif edenler yeni çıktı
Liderlerin doğru dediğini
doğru yanlış dediğini yanlış
saymak yeni çıktı
Kıyama kalkanları terörist
ilan etmek yeni çıktı
Şeriat, Kur’an ve Sünnetle
muhasebeyi gerektirirken
Zalimin karşısında tek
başına bile hak sözü söylemek
emredilmişken
Hakkı gizleyen “uyanık”
Müslümanlar yeni çıktı
Rahman,
kâfirler
için
Müslümanlar üzerinde yol
vermemişken
Ahkâm-ı şeriyeye muhalefet, kâfirlere inayet yeni çıktı
Zalimlere karşı dik durmak,
onlara başkaldırmak gerekirken
Cihadı bırakınca
Allah zilleti
musallat
edeceğini
buyurmuşken
Kıyama
kalkanları terörist
ilan etmek yeni
çıktı
Kâfirleri dost
edinmek katiyen
yasaklanmışken
Perde arkasından
kâfirlerle ortaklık
yeni çıktı
Cihadı bırakınca Allah zilleti musallat edeceğini buyurmuşken
Kâfirleri dost edinmek katiyen yasaklanmışken
Perde arkasından kâfirlerle ortaklık yeni çıktı
Müslümanın Müslümana
canı, malı, ırzı haram iken
Müslümanın Müslümana
cihad adı altında kıyım yapması yeni çıktı
� limler
peygamberlerin
vârisleri gösterilirken
Dünyevi
menfaatlerini
dininden öne alan kukla âlimler yeni çıktı
Rasulullah, fakirlikle dini
hayata
hâkim
kılmaya
çalışmışken
Onun fakir hayatını anlatarak trilyonlar götüren vaaz
memurları yeni çıktı
Rasululullah hâyâ imanın
yarısı buyururken
Erkektir
yapar,
ben
yaşamadım kızım yaşasın diyen ana babalar yeni çıktı
O çıktı, bu çıktı, şu çıktı
derken
İ�slâm, bir kulağımızdan girip öbür kulağımızdan çıktı…
El hakir ü fakir ü pür-taksir
Emre
59
temmuz’14
tefsir
ALİ İMRAN SURESİ
110. AYETİ KERİMENİN
TEFSİRİ
Esad MANSUR
A
llah Subhanehû ve
Teâlâ Ali İ�mran 102.
ayetten başlayarak
müminlere hitap ederken
kendilerinin tek ümmet olduklarını nitelediği gibi 110.
Ayette bu ümmetin en hayırlı
ümmet olduğunu buyurarak
şöyle ilan etti:
ْ ‫ُكنت ُ ْم َخي َْر أ ُ َّم ٍة أ ُ ْخ ِر َج‬
َ‫اس ت َأ ْ ُم ُرون‬
ِ َّ‫ت ِللن‬
ْ
ُ
ُ
َ‫ع ِن ال ُمنك َِر َوتؤْ ِمنون‬
ِ ‫بِ ْال َم ْع ُر‬
َ َ‫وف َوت َ ْن َه ْون‬
ْ
َّ
َ
َ
ّ ِ‫ب‬
‫ب ل َكانَ َخي ًْرا ل ُهم‬
ِ ‫اللِ َولَ ْو آ َمنَ أ ْه ُل ال ِكت َا‬
َ‫ِ ّم ْن ُه ُم ْال ُمؤْ ِمنُونَ َوأ َ ْكث َ ُر ُه ُم ْالفَا ِسقُون‬
“Siz
insanlar
için
çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder,
münkeri nehyedersiniz ve
Allah’a inanırsınız. Eğer Ehli
Kitap’da (Yahudiler ve Hıristiyanlar)
iman
etseydi
kendileri için hayırlı olurdu.
Onlardan iman edenler
vardır, fakat çoğu fasıktır”
(Ali �mran 110)
“En hayırlı ümmet oldunuz» ifadesi geçmiş zaman
ifadesidir. Geçmiş zaman ifadesi konuya kesinlik kazandırır. Yani hayırlı ümmet oldunuz demektir. Kuran’da
kesinlik bildiren ifadeler hep
geçmiş
zaman
sigasıyla
60
temmuz’14
geçmiştir. Nitekim İ�slam sözleşmelerin geçmiş zaman ifadesiyle gerçekleşmesini talep
etmiştir. Misal; Sana bu malı
sattım, bu icabtır, karşı taraf
kabul ettim der, bu da kabul.
Böylece icab ve kabul ile sözleşme yapılır ve satış
gerçekleşmiş olur. Kadın “kendimi sana evlendirdim veya
velisi beni vekil kılan kızım
veya filan kadın ile seni evlendirdim” der, bu icabtır.
Erkek kabul ettim der, bu ise
kabuldür. Bu şekilde icab ve
kabul ile nikâh sözleşmesi
gerçekleşmiş olur. Şimdiki
zaman ifadesi konuya kesinliği
kazandırmıyor. Eğer biri başka
kimseye “sana bu malı satıyorum” derse satış sözleşmesi
kesinlik kazanmış sayılmaz,
orada bunun üzerine konuşma vardır demektir, daha
tamamlanmadı ve sair sözleşmeler de böyledir.
İ�şte Allah Subhanehû ve
Teâlâ Müslümanlara siz en
hayırlı ümmet oldunuz deyince kesin olarak Müslümanlar en hayırlı ümmetin vasfını
kazanmış oldular. Hiç bir
zaman şerli ümmet olmazlar.
Kıyamet gününe kadar hayırlı
ümmet olarak kalacaklardır.
Hiç bir zaman bu dini terk etmezler ve değiştirmezler. Her
zaman marufu emredecek,
münkeri nehyedecek ve Allah’a inanarak O’nun emrine
bağlı kalacaklardır. Toplu veye
tamen olarak bu durumdan
ayrılmazlar ve bu vasıf onların
üzerinden kalkmaz. Aralarında kötü insan olsa veya mürted bulunsa da ümmeti etkilemez. Onlar şaz, anormal ve
sapık sayılır ve ümmetin vücudundan atılır. Ama ümmetin
geneli, bir bütün olarak kendi
varlığını, birliğini ve hayırlı sıfatını muhafaza eder.
Bu
günkü gibi ümmetin durumu
ne kadar kötü olursa da içinde
hayır kalır, hayırlı kimseler ve
gruplar çıkar, onu tekrar canlandırır ve hak üzerinde
durdurur. Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurdu:
‫ال تزال طائفة من أمتي يقاتلون على‬
‫الحق ظاهرين على الحق الى يوم القيامة‬
«Kıyamet gününe kadar
hak
üzerinde
sebatlık
tefsir
gösterip savaşacak ümmetimden bir grup hep kalacaktır « (Müslim)
‫ال تزال طائفة من امتي ظاهرين على‬
‫الحق ال يضرهم من خذلهم حتى يأتي امر‬
‫هللا وهم كذلك‬
«Ümmetimden hak üzerinde devam edip kalacaktır.
Kendilerini terk eden kimseler onlara zarar veremezler.
Allah’ın emri gerçekleşinceye kadar bu durum üzerinde kalacaklar» (Buhari ve
Müslim)
İ�slam ümmeti küfür veya
sapıklık üzerine birleşmez.
Dini terk etmez, sapık, kötü ve
şerli ümmet olmaz. Bu günlerde hastalığa maruz kaldıysa
bu durum geçicidir ve hemen
tekrar aslına döner. Tamamen
eskiden hâsıl olduğu gibidir;
Moğolların istilasına uğradı,
onları yenip tekrar aslına
döndü ve izzetine kavuştu.
Ondan
sonra
Haçlıların
saldırısı ve işgaline uğradı, onları yenip tekrar aslına döndü
ve izzetine kavuştu. Şimdi bir
asırdır batının ve doğunun işgal ve saldırılarına uğramaktadır. Fakat ümmet teslim olmadı, kendini hayırlı ümmet
olarak ispatlamaya çalışıyor,
devrimleri başlattı ki, bu
hayırlı ümmetin olduğuna
açık bir delildir. Zulme, zillete,
kötülüğe ve küfre susmadı,
başkaldırıyor ve mücadele
ediyor, taki kurtuluşa kavuşuncaya kadar mücadelelerini sürdürecektir. Kafirlerin
hakimiyetinin altında ezilmesine ve onların acımasız eziyetlerine uğramasına rağmen
içinde hayra davet eden,
marufu emreden ve münkeri
nehyeden samimi hizb ve
hareketler hiç kesilmedi. Rejimlerin küfrü uygulamasına
ve Müslümanları saptırmaya
çalışmasına rağmen ümmetin
toplulukları ve fertleri dinlerine bağlılıklarını gösteriyorlar,
birbirlerini münkerden nehyediyorlar ve marufu birbirlerine göstermeye çalışıyorlar.
Allah Subhanehû ve Teâlâ
İ�slam ümmetinin hayırlı olmasının nedenlerini beyan
etti: Marufu emreder, münkeri
nehyeder ve Allah’a inanır.
Maruf ise; Şeriatın gösterdiği
hükümlerdir.
Allah’ın
emirleridir. Münker ise şeriatın inkar ettiği işler, Allah’ın
yasakladığı veya haram kıldığı
amellerdir.
Her
kötülük
münkerdir, inkâr edilen ve şeriatın reddettiği her şeydir. Şeriat bütün kötü amelleri nehyetti, yasakladı ve işleyenlere
ceza gösterdi. Devlette bunu
uyguladı.
Şu anda ümmetin kendi
devletinin
bulunmamasına
rağmen cemaatler, topluluklar
ve fertleri genel olarak marufu
emretme ve münkeri nehyetme farzını yerine getirmeye
çalışıyorlar. Oysa ümmetin
devleti olunca bu görevi üstlenir, içeride uygular ve dışarıda
bütün insanları buna davet
eder. Kıyamet gününde bütün
insanlara bu daveti götürdüğü
ve tebliğ ettiğine dair şahit
olarak getirilecektir. Allah
Subhanehû ve Teâlâ şöyle
buyurdu:
‫وكذلك جعلناكم أمة وسطا‬
“Böylece sizi vasat bir
ümmet haline getirdik” Bakara suresinin 143. Ayetinde
açıkladığımız gibi vasat ümmetin manası hayırlı ve udul
(doğru ve dürüsttür, fasıkların
tersidir) olmasıdır. Bu nedenle diğer insanlara şahit olacaktır. Zira şahidin şartları bunlardır. Böyle değilse onun şahitliği kabul edilmez. Burada
“haline
getirdik”
geçmiş
zaman ifadesini kullandı; bu
kesinlik ifadesidir. Bunun
manası İ�slam ümmeti hayırlı,
doğru, dürüst, udul ve adalet
sıfatlarına
sahiptir,
fasık
değildir. Bu vasıflar bünyesinde kılındı, varlığını oluşturdu, ondan sökülmez. Allah bu
ümmet kendisine gerçek şekilde inandığı için onu bu hale
getirdi, kıyamet gününe kadar
bu hal üzerine onu devam ettirecek ve o gün diğer insanlara
şahit olarak getirilecektir.
Onun hali ve sıfatı değişecek
olsaydı onu kıyamet gününde
diğer insanlara şahit olarak
getiriceğiz demezdi.
Müslümanlara bir ümmet
olarak hitap edince onlar tek
bir halk gibi veya tek bir varlık
gibi demektir. Böyle olunca
bunun tek bir sistemi ve tek
bir liderinin var olması gerekir, yoksa birlik ve beraberliğini koruyamaz. Nitekim onun
dağılıp ayrı ayrı devletler olması büyük bir münker olarak
sayıldı. Ali İ�mran suresinin
103. Ayetinde Allah Subhanehû ve Teâlâ Müslümanların
bölünmelerini nehyetti ve
birleşmelerine davet etti. Bu
nedenle ümmetin birleşmesine davet etmek; marufu emretmektir, buna binaen ayrı
61
temmuz’14
tefsir
ayrı devletlere bölünmesi ise
münkerdir, bu bölünmüşlüğü
inkar etmek ve nehyetmek gerekir. Yöneticilerinin uyguladıkları küfür hükümleri
büyük münkerdir, bunları nehyetmek gerekir ve onlara
marufu göstermek farzdır.
Zira Allah’ın indirdiği ile hükmetmek farzdır, (Maide 48, 49,
50) ve hükmetmeyenler ya
kafir ya zalim yâda fasık olurlar. (Maide 44, 45, 47) Buna
karşı susmak veya uygulamak
büyük haramdır. Resulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmuştur:
‫والذي نفسي بيده لتأمرن بالمعروف‬
‫ولتنهون عن المنكر او ليوشكن هللا ان‬
‫يبغث عليكم عقابا من عنده ثم لتدعنه فال‬
‫يستجيب لكم‬
«Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; muhakkak marufu emredeceksiniz ve münkeri nehyedeceksiniz, yoksa Allah sizin
üzerinize kendi tarafından
bir azap indirir de ondan
sonra ona dua edersiniz,
fakat sizin dualarınızı kabul
etmeyecektir « (Ahmed bin
Hanbel ve Tirmizi)
Ü� mmetin bir varlık olarak
marufu emretmesi ve münkeri
nehyetmesi ancak bir devlet
şeklinde olur. Böylece ümmet
marufu emreder ve münkeri
nehyeder. Şu ayette buna
işaret eder:
‫ولينصرن هللا من ينصره ان هللا لقوي‬
‫ الذين ان مكناهم في االرض اقاموا‬.‫عزيز‬
‫الصالة وآتوا الزكاة وأمروا بالمعروف‬
‫ونهو عن المنكر وهلل عاقبة االمور‬
“Muhakakki
Allah
kendisine (dinine) yardım
62
temmuz’14
Allah Subhanehû
ve Teâlâ İslam
ümmetinin hayırlı
olmasının
nedenlerini beyan
etti: Marufu
emreder, münkeri
nehyeder ve
Allah’a inanır.
Maruf ise;
Şeriatın gösterdiği
hükümlerdir.
Allah’ın
emirleridir.
Münker ise
şeriatın inkar
ettiği işler,
Allah’ın
yasakladığı veya
haram kıldığı
amellerdir. Her
kötülük
münkerdir, inkâr
edilen ve şeriatın
reddettiği her
şeydir. Şeriat
bütün kötü
amelleri nehyetti,
yasakladı ve
işleyenlere ceza
gösterdi
edene yardım edecektir,
onu muzaffer kılacaktır.
Şüphesiz ki Allah pek kuvvetli ve izzetlidir. Onlar ki
yeryüzünde kendilerine imkan ve yönetim verdiğimiz
zaman namazı (dinin ahkamını) ikame ederler, zekatı verirler, marufu emreder ve münkeri nehyederler.
İşlerin sonucu Allah’a aittir”
(Hac 40-41)
Bunun
manası
Allah
müminleri bir devlet sahibi
kılınca dini uygularlar demektir. Zira salât yani; namaz bazen şer’i ıstılahta olduğu gibi
kıldığımız namaz manasına da
gelir, bazen kinaye olarak dinin hükümlerini uygulamak
manasına da gelir. Aynı anda
imkân ve yönetim sahibi olunca marufu emreder ve münkeri nehyederler. Müslümanlar devlet olarak okullarda,
camilerde, meydanlarda, medya, enformasyon araçları, kitap, âlim ve memurları
vasıtasıyla diliyle marufu
emreder ve münkeri nehyeder. Bunun yanı sıra Şeriatın
ceza kanunlarını uygulayarak
elle münkeri nehyeder ve önler.
Bununla beraber �slami
hizb ve cemaatler bunu yapacaktır; geçen 104. Ayette
bahsettiğimiz gibi İ�slam’a davet etmek, marufu emretmek
ve münkeri nehyetmek için
Müslümanlardan
grupların
oluşması, Allah’ın emriyle kesin ifadeyle geçmiştir.
Ayrıca her Müslüman’ın
marufu emretmesi ve münkeri
nehyetmesi farz kılındı. Resu-
tefsir
lullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
‫ فان‬،‫من رأى منكم منكرا فليغيره بيده‬
‫ فان لم يستطع فبقلبه‬،‫لم يستطع فبلسانه‬
‫وذلك أضعف االيمان‬
“Sizden kim bir münker
görürse onu eliyle değiştirsin, buna güç yetiremezse
diliyle, buna da güç yetiremezse kalbiyle. İmanın en
zayıf
derecesi
budur”
(Müslim)
Fakat; fert devletin görevini üstlenmez, eliyle değiştirme
işi ise bir kişi münkeri işlerken
görünce gücüyle engellemeye
çalışır. Misal olarak biri içki
içecekse eğer onun elinden
şişeyi alıp boşaltma gücü varsa yapar, yapamazsa sözle ikaz
eder, Allah’ın azabını ona
hatırlatır. Eğer bu kişi dinlemiyorsa ona olan nefretini
gösterir ve ondan uzaklaşır.
Fakat kaba kuvvete, kırbaçlamaya ve içki dükkanları tahrip
etmeye başvurmaz. Bu tür
cezalandırmaları ancak devlet
yapar. Ancak devlet bu görevi
yapmazsa onu hesaba çeker ve
İ�slam hükümlerini uygulamaya çağırır. Devlet en büyük
münker olan küfür kanunları
uyguluyorsa onu değiştirmek
için güç kazanmaya çalışmalıdır. Diğer müslüamnları
da örgütleyerek ümmeti ve orduyu kazanmaya çalışır. Yoksa
bu büyük münkeri kaldıramaz; Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem gibi yapar;
104. Ayette açıklandığı gibi İ�slam’a dayalı bir fikri - siyasi
grup veya hizb oluşturur, öyle
bir hizb varsa ona mensup
olur ve böylece ümmetin ve
ordunun gücüyle o münkeri
kaldırmaya çalışır. Bu esnada;
hem dilini kullanır hem de
kalbini kullanır; yöneticilere
marufu anlatır, onları münkerden nehyeder, İ�slam’ı uygulamaya çağırır, hakkı onlardan
korkmadan söyler, onlara olan
nefretini gösterir, onlara oy
vermez, desteklemez, onlardan bir görev kabul etmez, onların partilerine ve hükümetlerine katılmaz, onu ölümle tehdit etseler bile böyle tutum edinmeye devam ederler.
Resulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem şöyle buyurdu:
‫أفضل الجهاد كلمة حق عند سلطان‬
‫جائر‬
“Cihadın en üstün derecesi zalim bir yönetici karşısında hak sözü söylemektir”
(�bni Hanbel, �bni Mace)
Şöyle de buyurdu:
‫سيد الشهداء حمزة بن عبد المطلب‬
‫ورجل قام الى إمام جائر فامره ونهاه فقتله‬
“Şehitlerin efendisi Hamza bin Abdulmuttalib ve
zalim yönetici karşısına
çıkıp marufu emreden ve
onu mükerden nehyeden ve
bu
yönetici
tarafından
öldürülen kişidir” (Hakim)
Münafıklar ise; marufu emretmez, tersine nehyederler,
münkeri nehy etmez, tersine
emrederler. Allah Subhanehû
ve Teâlâ şöyle buyurdu:
‫المنافقون والمنافقات بعضهم من‬
‫بعض يأمرون بالمنكر وينهون عن‬
‫المعروف ويقبضون ايديهم نسوا هللا فنسيهم‬
‫ان المنافقين هم الفاسقون‬
“Münafık erkek ve
kadınlar birbirlerindendir.
Münkeri emreder ve marufu nehyederler. Allah’ın uğrunda harcamaktan ellerini
çekip sıkı tutarlar. Allah’ı
unuttular, O da onları unuttu (onlara bakamaz ve değer
vermez) şüphesiz ki münafıklar fasıkların ta kendileridir” (Tevbe 67)
İ�şte; bu asırda demokratik
ve laik rejimler ve onlarla beraber demokratlar ve laik kimseler münkeri işler ve emrederler. Allah’ın emirlerini
nehyederler. Allah’ın Şeriatıyla savaşırlar ve devletine davet edenlere ağır ceza vererek
onları ortadan kaldırmaya
çalışırlar. Bir takım münafıklar
şöyle derler: “Meyhaneler,
genel evler, plajlar ve benzer
yerler açıktır, ona gitmek isteyen gitsin. Aynı anda camiler de
açıktır oraya gitmek isteyen
gitsin serbesttir, hiç bir kimse
başka kimseye karışmasın, niye
oraya veya niye buraya gidiyorsun demesin.” İ�şte bunlar
münafık ve fasıkların ta
kendileridir.
Bunların tersi müminlerdir, Allah Subhanehû ve Teâlâ
onları şöyle övdü:
‫والمؤمنون والمؤمنات بعضهم اولياء‬
‫بعض يأمرون بالمعروف وينهون عن‬
‫المنكر ويقيمون الصالة ويؤتون الزكاة‬
‫ويطيعون هللا ورسوله أولئك سيرحمهم هللا‬
‫ان هللا عزيز حكيم‬
“Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin velisidir
(dostu ve yardımcısıdır);
marufu emrederler ve münkeri nehyederler, namazı
ikame eder ve zekatı verirler, Allaha ve Resulüne itaat
ederler. İşte Allah’ın rahme-
63
temmuz’14
tefsir
tine kavuşacak kimseler
bunlardır. İzzet ve hikmet
sahibi Allah’ın ta kendisidir” (Tevbe 71)
Ehli kitap olan Yahudi ve
Hıristiyanlar marufu emretmez ve münkeri nehyetmezler.
Ve bu nedenle Allah onları lanetledi, onlara kızdı ve azabı indirdi. Bunu bize şöyle bildirdi:
‫لعن الذين كفروا من بني إسرائيل على‬
‫لسان دواود وعيسى بن مريم ذلك بما‬
‫ كانوا ال يتناهون‬.‫عصوا وكانوا يعتدون‬
‫عن منكر فعلوه لبئس ما كانوا يفعلون‬
“İsrail oğullarından kafir
olanlar Davut ve İsa bin
Meryem’in dilleriyle lanetlendi. Çünkü Allah’ın emirlerine isyan ettiler ve bu
emirlere karşı geliyorlardı.
Yaptıkları münkerden birbirlerini neyhetmiyorlardı.
Yaptıkları ne kadar kötüdür” (Maide 79)
Bu ayet üzerine Resulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurdu: “Canımı elimde tutan Allah’a yemin ederim ki marufu emredeceksiniz
ve münkeri nehyedeceksiniz,
kötülük işleyen kimsenin elini bundan kaldıracaksınız ve
onu hak üzerinde tam bir
şekilde
durduracaksınız.
Yoksa kalplerinizi birbirine
çarptırır ve onları lanetlediği gibi sizi de lanetler”
(Ebu Davut) Şöyle de buyurdu: “İsrail oğullarına ilk
giren eksiklik; biri diğerini
(münker işlerken) görünce
ona bu münkeri bırak, bu haramdır der. Ertesi gün (bu
kötülük
işleyen
kimse
vazgeçmediği halde) onunla
oturur, yer ve içer, onlar
64
temmuz’14
Fert devletin
görevini
üstlenmez, eliyle
değiştirme işi ise
bir kişi münkeri
işlerken görünce
gücüyle
engellemeye
çalışır. Misal
olarak biri içki
içecekse eğer
onun elinden
şişeyi alıp
boşaltma gücü
varsa yapar,
yapamazsa sözle
ikaz eder, Allah’ın
azabını ona
hatırlatır. Eğer bu
kişi dinlemiyorsa
ona olan nefretini
gösterir ve ondan
uzaklaşır. Fakat
kaba kuvvete,
kırbaçlamaya ve
içki dükkanları
tahrip etmeye
başvurmaz. Bu
tür cezaları ancak
devlet uygular
böyle yapınca; Allah kalplerini bir birleine çarptırdı ve
lanetledi”. (Ebu Davut)
Hatta Alimleri ve hahamları bile onları kötülükten nehyetmiyorlardı. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurdu:
‫لوال ينهاهم الربانيون واالحبار عن‬
‫قولهم االثم واكلهم السحت لبئس ما كانوا‬
‫يصنعون‬
“Keşke onların hahamları ve alimleri kendilerini
günah söz söylemek ve
haksızca insanların mallarını yemekten nehyetseler! Şüphesiz ki yaptıkları
pek kötüdür” (Maide 63)
Nitekim işledikleri en
büyük ve en korkunç münker
şirktir. Ü� zeyir ve İ�sa gibi Allah’a bir çocuk ihdas ettiler.
Allah’a gerçek manada inanmazlar, değişik şekillerle
mücessem kılmaya çalışırlar.
Allah, Ehli Kitabın kâfir olduklarını birçok ayette pekiştirdi.
Bu nedenle Allah Subhanehû
ve Teâlâ Ehli Kitab’a “inansaydılar kendileri için iyilik yapmış olacaklardı” dedi. Ayrıca
Allah’ın ayetlerini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini
inkar ederler. Oysa Resulullah
onları imana çağırdı, fakat
çoğu imana gelmedi ve kâfirliği üzerinde devam etti.
Bundan ziyade Müslümanlara
zarar vermeye çalışırlar ve onlarla savaşırlar. Gelecek olan
ayette bu konu daha da açıklanacak inşaAllah.
Download

PDF Dergi - Köklü Değişim