Risale-i Nur Külliyatından
SunuhatTuluat-Isarat
Müellifi: Bediüzzaman Said Nursi
1
--- sh:»(ST :2) ↓ ----
Sünuhat
fade-i meram
Bazı âyâtı dü ünürken bazı nükteler kalbime hutur ederek nota suretinde kaydettim.
Elfazca zengin de ilim, israfı da (sevmem), te rifatçı elfazı (be enmem), îcazımdan darılma.
kaidesiyle sana ho gelen eyleri al, sana ho görünmeyeni bana bırak,
ili me!..
Said
--- sh:»(ST :3) ↓ ----------------------------------------------------------------------------------------------
!"# "$ % & ' % () *
(1)
Kur'an "sâlihat"ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr
ço u nisbîdirler. Nev'den nev'e geçtikçe de i ir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır.
Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe ba kala ır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur.
Ferdden cemaate, ahıstan millete çıktıkça mahiyeti de i ir.
Meselâ: Cesaret, sehavet erkekte gayret, hamiyet, muavenete sebebdir. Karıda nü ûze,
vekahete, zevc hakkına tecavüze sebeb olabilir. Meselâ: Zaîfin kavîye kar ı izzet-i nefsi,
(1): Yalnız ıtlakın nüktesini beyan eder.
--- sh:»(ST :4) ↓ ---------------------------------------------------------------------------------------------
-kavîde tekebbür olur. Kavînin zaîfe kar ı tevazuu, zaîfte tezellül olur. Meselâ: Bir ulü-l emr,
makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hanesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti
tevazudur.
Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tenbelliktir. Terettüb-ü neticede tevekküldür.
Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa,
dûnhimmetliktir.
Meselâ: Ferd mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlı ı amel-i sâlihtir.
Mütekellim-i maal-gayr olsa hıyanet olur.
Meselâ: Bir ahıs kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına
tefahur eder, hazm-ı nefs edemez. Herbirinde birer misal gördün, istinbat et.
Madem ki Kur'an bütün tabakata, bütün âsârda, kâffe-i ahvalde amil bir hitab-ı
ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur. Sâlihattaki ıtlakı, beligane bir îcaz-ı mutnebdir.
Beyanda sükûtu, geni bir sözdür.
--- sh:»(ST :5) ↓ ----------------------------------------------------------------------------------------------
#+ ,- ."/- 0 '
Akibet, ikaba delildir; hadsen onu gösteriyor. Masiyetin ekseriya dünyada olan akibeti,
bir emare-i hadsiyedir ki, cezasında bir ikab vardır. Çünki herkes hususî bir tecrübe ile hadsen
görüyor ki; hiçbir münasebet-i tabiiye olmadı ı halde, masiyet bir netice-i seyyieye müncer
olur. Bu kadar kesret ve vüs'atle tesadüf olamaz.
E er u umum muhtelif tecrübeler nazara alınırsa görünür ki; nokta-i i tirak yalnız
tabiat-ı masiyettir ki, cezayı istilzam ediyor. Demek ceza, masiyetin lâzım-ı zâtîsidir.
Madem ki dünyada filcümle bu lâzım, sırf tabiat-ı masiyet için terettüb ediyor. Elbette
2
bu dârda terettüb etmiyen, ba ka dârda terettüb edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir
tecrübe geçirmemi ve dememi ki: "Filan adam fenalık etti, belasını buldu.
--- sh:»(ST :6) ↓ ----------------------------------------------------------------------------------------------
%1."23 4"56 ' "7 %2 " 2+ '
888 '9:"231 ';<"231 '= " 3 > %9 "#31 %<'"231 %1."23 ?
Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer rabıtası, birer vazifesi oldu u gibi;
herkesin heyet-i içtimaiyede müteselsil revabıt ve vezaifi vardır. Halita eklinde gayr-ı
muayyen olsa, tearüf ve teavün olmaz.
Unsuriyetin intibahı ya müsbettir ki, efkat-i cinsiye ile intia e gelir ki, tearüfle
teavüne sebebdir. Veya menfîdir ki, hars-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün
sebebidir. slâmiyet bunu reddeder.
--- sh:»(ST :7) ↓ ----------------------------------------------------------------------------------------------
"@6A.
, & > B.> ,1 C : " '
Rızk hayat kadar, kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor,
inayet besliyor. Kudret-i ezeliye deh etli bir faaliyetle âlem-i kesifi, âlem-i latife kalb ve
zerrat-ı kâinatı hayattan hissedar etmek için edna bir sebeb ile, bir bahane ile kemal-i
ehemmiyetle hayatı verdi i gibi; aynı derece ehemmiyetle mebsuten mütenasib, rızkı dahi
ihzar ediyor.
Hayat, muhassal mazbuttur, görünür. Rızık gayr-ı muhassal, tedricî münte irdir,
dü ündürür. Bir nokta-i nazarda denilebilir: Açlıktan ölmek yoktur. Zira ahm vesair surette
iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek terk-i âdetten ne 'et eden maraz öldürür.
Rızıksızlık de il.
--- sh:»(ST :8) ↓ ---------------------------------------------------------------------------------------------(*)
0 % # ,@ D (> . ; 0 '
Küremiz hayvana benziyor. Âsâr-ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir
nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop, küre kadar büyüse, ona benzemiyecek mi?
Hayatı varsa ruhu da vardır. nsan-ı ekber olan âlem, tazammun etti i manzume-i
kâinat o derece hassasiyet ve âsâr-ı hayat gösteriyor ki; bir ceseddeki aza, ecza, zerrat izhar
ettikleri tesanüd, tecazüb, teavünden daha ziyade muntazam, muttarid, mükemmel âsârı
gösteriyor.
Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i ferde hükmüne geçse, o
da bir hayvan-ı zî uur olmayacak mıdır?... u âyet deh etli bir sırrı telvih eder. Kesretin
mebdei vahdettir, müntehası da vahdettir. Bu bir düstur-u fıtrattır.
Kudret-i ezeliyenin feyz-i tecellisi ve eser-i ibdaı olan kâinattaki kuvvetten umum
zerrata,
(*): Hayat-ı hakikiye ancak âlem-i âhiretin hayatıdır. Hem o âlem ayn-ı hayattır. Hiçbir zerresi mevat de ildir.
Demek dünyamız da bir hayvandır.
--- sh:»(ST :9) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
--herbir zerreye birer zerre-i cazibe halk ve ihsan ederek ve ondan kâinatın rabıtası olan
müttehid, müstakil, muhassal cazibe-i umumiyeyi in a ve icad etmi tir. Nasılki zerratta
re ehat-ı kuvvet olan cazibelerin muhassalası bir cazibe-i umumiye vardır. O da kuvvetin
ziyasıdır. zabesinden ne 'et eden bir istihale-i latifesidir.
3
Kezalik kâinata serpilmi katarat ve lemaat-ı hayatın dahi muhassalı bir hayat-ı
umumiye var olmak gerektir. Hayat varsa ruh da vardır. Öteki gibi münteha-i ruh, bir mebde-i
ruhun cilve-i feyzidir. O mebde-i ruh dahi hayat-ı ezeliyenin tecellisidir ki, lisan-ı tasavvufta
hayat-ı sâriye tesmiye ederler.
te ehl-i isti rakın i tibahının sebebi ve atahatın men ei: u zılli, asla iltibas
etmeleridir.
0'=2EF > G ' H " !
H %
5 ,1 3I*
%F" " H " @< 0'=2E* @ G ' J
% %IF >'
--- sh:»(ST :10) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ehid kendini hayy bilir.(*) Feda etti i hayatı sekeratı tatmadı ından gayr-ı münkatı' ve
bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor. Ba ka meyyite nisbeti una benzer ki: ki
adam rü'yada lezaizin enva'ına câmi' bir bahçede geziyorlar. Biri rü'ya oldu unu bilir,
ehemmiyet vermez. Di eri ise yakaza bilir, hakikî mütelezziz olur.
Âlem-i rü'ya, âlem-i misalin zılli ve o da âlem-i berzahın zılli oldu undan, desatirleri
mütemasildir.
***
"72 + K" 36 " <"G1 B.> ,1 :" 1 ' L-< = M "7 -< 36
"72 + K" " " <"G1 "N" '
u âyet haktır. Akla münafî olamaz. Hakikattır. Mücazefe, mübala a içinde
bulunamaz. Halbuki zahir dü ündürür.
B R NC CÜMLE: Adalet-i mahzanın en büyük düsturunu vaz'ediyor. Der ki: Bir
masumun
(*): Acib bir vakıa, u manaya bana kat'î kanaat vermi tir.
--- sh:»(ST :11) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------hayatı, kanı, hattâ umum be er için olsa da heder olmaz. kisi nazar-ı kudrette bir oldu u gibi,
nazar-ı adalette de birdir. Cüz'iyatın küllîye nisbeti bir oldu u gibi, hakkın dahi mizan-ı
adalete kar ı aynı nisbettir. O nokta-i nazardan, hakkın küçü ü büyü ü olamaz.
Lâkin adalet-i izafiye cüz'ü külle feda eder. Fakat muhtar cüz'ün sarihan veya zımnen
ihtiyar ve rıza vermek artıyla... (Ene)ler (nahnü)ye inkılab edip, mezcî cemaat ruhu tevellüd
ederek, külle feda olmak için ferd zımnen rızadade olabilir. Bazan (nur), (nar) göründü ü gibi
iddet-i belâgat da mübala a görünür.
urada nükte-i belâgat üç noktadan terekküb ediyor:
Birincisi: Be erin fıtratındaki istidad-ı isyan ve tehevvür, gayr-ı mahdud oldu unu
göstermektir. Hayra oldu u gibi, erre dahi insanın kabiliyeti nâmütenahî gibidir. Hodgâmlık
ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mani her eyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve
nev'-i be eri mahvetmek ister.
kincisi: stidad-ı fıtrînin haricde derece-i kuvvetini izharla, mümkini vaki' suretinde
göstererek, nefsi zecr edip -demek o damar, gadr ve isyan çekirde i güya bilkuvveden bilfiile
çıkıp,
--- sh:»(ST :12) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------imkânatı vukuata inkılab ederek, müstaid oldu u semeratı verip, bir ecere-i zakkum suretinde
hayalin nasb-ül aynına vazeder- tâ matlub olan teneffür ve inzicarı, nefsin dibine kadar
i letilsin, ir adî belâgat böyle olur.
4
Üçüncüsü: Kaziye-i mutlaka bazan külliye ve kaziye-i vaktiye-i münte ire bazan
daime suretinde görünür. Halbuki bir ferd, bir zamanda hükme mazhar olsa, kaziyenin
mantıkan sıdkına kâfidir. Ehemmiyetli bir kemmiyet olsa, örfen dahi do rudur. Nasılki her
mahiyette bazı hârikulâde efrad veya o nev'in nihayet derecede tekemmül etmi bir ferd veya
her ferd için acib eraite câmi' hârika bir zaman bulunur ki; sair efrad ve ezmine o ferde veya
o zamana nisbeten, zerreler kadar küçücük balıklar balina balı ına nisbeti gibidir.
Bu sırra binaen cümle-i ûlâ çendan zahiren külliye ise, fakat daime de ildir. Fakat
be ere katlin zaman cihetiyle en müdhi ferdini nazara vaz'ediyor.
Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır; bir gülle otuz milyonun mahvına
sebeb olur. Nasılki oldu da... Öyle erait tahtında olur ki, küçük bir hareket insanı a'lâ-yı
illiyyîne çıkarır.
--- sh:»(ST :13) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.
Böyle kaziye-i mutlakada veya münte ire-i zamaniyede böyle haller, büyük bir nükte
için nazara alınır. Böyle acib ferdler ve acib zamanlar ve haller mutlak, mübhem bırakılır.
Meselâ: nsanlarda (veli), cum'ada (dakika-i icabe), ramazanda (leyle-i kadir), esma-ül
hüsnada (ism-i a'zam), ömürde (ecel) meçhul kaldıkça, sair efrad dahi kıymetdar kalır,
ehemmiyet verilir.
Taayyün ettikçe, sairleri ra betten dü er. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti
muayyen bin seneye müreccahtır. Zira vehim, ebediyete ihtimal verdi inden mübhemde nefsi
kandırır. Muayyende ise, yarısı geçtikten sonra dara acına tedricen takarrüb gibidir.
TENB H:
Bazı âyât ve ehadîs vardır ki; mutlakadır, külliye telakki edilmi . Hem öyleler vardır
ki; münte ire-i muvakkatadır, daime zannedilmi . Hem mukayyed var, âmm hesab edilmi .
Meselâ: Demi bu ey küfürdür. Yani o sıfat imandan ne 'et etmemi , o sıfat kâfiredir.
O haysiyet ile o zât küfür etti denilir. Fakat
--- sh:»(ST :14) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------mevsufu ise masume ve imandan ne 'et ettikleri gibi, imanın re ehatına da haize olan ba ka
evsafa mâlik oldu undan, o zât kâfirdir denilmez. llâ ki, o sıfat küfürden ne 'et etti i yakînen
biline. Zira ba ka sebebden de ne 'et edebilir. Sıfatın delaletinde ( ekk) var. manın
vücudunda da (yakîn) var. ekk ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür'et
edenler dü ünsünler!
K NC CÜMLE:
"72 + K" " " <"G1 "N"
?
hya, mana-yı zahiriyy-i mecazî itibariyle, hasenenin gayr-ı mahdud tezauf düsturunu
gösterir. Mana-yı aslî itibariyle halk ve icadda irk ve i tiraki, esasıyla (hedm) eden bir
bürhana remizdir. Zira bu cümle ile beraber
O; ' L- > GP2 > ' GI "
tarafeyndeki
te bih, iktidar manasını ifham etti ini dahi nazara alınsa, mantıkan aks-i nakîz kaidesiyle
istilzam ediyor ki,
--- sh:»(ST :15) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
"72 + K" " , & .;3I* > O; ' L-< " , & .;3I* >
demek i areten delalet ediyor.
Madem ki insanın, mümkinatın kudreti, bilbedahe semavatın, küre-i arzın halkına,
icadına muktedir de ildir. Bir ta ın, hiçbir eyin halkına da muktedir olamaz.
Demek arzı ve bütün nücum ve ümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek
5
kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez.
Sun'î tasarrufat-ı be eriye ise, fıtratta câri olan nevamis-i lahînin sereyanlarını ke f
ile, tevfik-i hareket edip, lehinde istimal etmektir.
te bu derece bürhanda vuzuh, parlaklık Kur'anın rumuz-u i'cazındandır. Gelecek âyet
bunu isbat edecektir.
***
O; ' L- > GP2 > ' GI "
Zira kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani' tedahül
edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz ve küll, cüz'î ve küllî hükmüne geçer.
--- sh:»(ST :16) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------B R NC NOKTA: Kudret-i ezeliye, Zât-ı Akdes'e lâzıme-i zaruriye-i na ie-i
zâtiyedir. (Acz) zıddı oldu undan bizzarure, zaruriye-i zâtiye ile, zıddının melzumu olan zâta
ârız olmaz. Madem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarure tahallül edemez. Madem ki tahallül
edemez, kudrette meratib bizzarure olamaz. Zira meratibin vücudu, ezdadın tedahülüyledir.
Meselâ hararette meratib, bürudetin tahallülüyledir. Hüsündeki derecat, kubhun
tedahülüyledir. (Ve helümme cerran).
Mümkinatta hakikî lüzum-u zâtî-i tabiî olmadı ından, kâinatta ezdad birbirine
girebilmi . Meratib tevellüd edip, ihtilafat ile tegayyürat ne 'et etmi tir.
Madem ki kudrette meratib olamaz, makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur.
En büyük, en küçü e müsavi, zerrat yıldızlara emsal olur.
K NC NOKTA: Kâinatın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri
melekûtiyet. Mülk ciheti ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayr er, sıgar kibr gibi umûrun
mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab vaz'edilmi , ta dest-i kudret zahiren
--- sh:»(ST :17) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------umûr-u hasise ile müba ir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakikî tesir verilmemi , vahdet
öyle ister.
Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka effafedir. Te ahhusat karı maz. O cihet vasıtasız
Hâlık'a müteveccihtir. Terettübü, teselsülü yoktur. lliyet ma'luliyet giremez. 'vicacatı yoktur.
Avaik müdahale edemez. Zerre emse karde olur.
Kudret hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî, mahall-i taalluk-u kudret hem vasıtasız,
hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçü e tekebbürü, cemaat ferde rüchanı, küll cüz'e
nisbeten kudrete kar ı fazla nazlanması olamaz.
ÜÇÜNCÜ NOKTA:
, &> P
'H
P L
Temsil, tasviri teshil etti inden, temsilatla bu gamız noktayı tefhime çalı aca ız.
Meselâ: emsin feyz-i tecellisi olan timsali, deniz sathında, denizin katresinde aynı
hüviyeti gösteriyor. Meselâ: Kâinat hailsiz emse müteveccih olmak artıyla, mütefavit cam
parçalarından farzedilse, timsal-i ems zerrede, sath-ı
--- sh:»(ST :18) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------arzda, umumda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. te ( effafiyet sırrı).
Meselâ: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmin nokta-i merkeziyenin elinde bir
(mum) ve muhitteki noktaların ellerinde birer (âyine) farzedilse, nokta-i merkeziyenin verdi i
feyz, müzahametsiz tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. te (mukabele sırrı).
Meselâ: Hakikî bir mizanın iki gözünde iki ems, iki yıldız, iki da , iki yumurta, iki
cevher-i ferd hangisi bulunursa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle, hassas terazinin bir
kefesi Süreyya'ya, bir kefesi seraya inebilir. te (müvazene sırrı).
6
Meselâ: En azîm bir gemiyi, bir çocuk dahi oyunca ını çevirdi i gibi çevirir. te
(intizamın sırrı).
Meselâ: Bir mahiyet-i mücerrede bütün cüz'iyatına en asgarına, en ekberine
yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzisiz bir bakar. Mülk cihetindeki te ahhusat, hususiyat
müdahale edip ta yir edemez. te (tecerrüdün sırrı).
Meselâ: Bir kumandan ar emri ile bir neferi tahrik, bir orduyu tahrik eder. te (itaat
sırrı).
--- sh:»(ST :19) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Zira her eyin bir nokta-i kemali ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil, ihtiyaç;
muzaaf ihtiyaç, a k; muzaaf a k, incizabdır. Mahiyat-ı mümkinatın mutlaka kemali, mutlak
vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran has vücuddur. Bütün kâinatın (Kün)
emrine itaatı, bir zerre neferin itaatı gibidir. (Kün) emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve
imtisalinde, meyil ve ihtiyaç ve evk ve incizab mümtezic, mündemicdir.
Nikat-ı selâse hususan üçüncü noktadaki esrar-ı sitte ile, mülk ve mümkin canibinde
de il, melekûtiyet ve kudret-i ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirar eden istib'ad zâil
ve nefs mutmainne olur.
öyle: Madem ki kudret-i ezeliye gayr-ı mütenahiyedir, zâtiyedir, zaruriyedir.
Her eyin lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir, ona mukabildir. mkân
itibariyle mütesavi, mütevazin-üt tarafeyndir. eriat-ı fıtriye-i kübra olan nizama muti'dir.
Avaik ve hususiyat-ı mütenevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Küll-ü a'zam, cüz'-ü
asgara nisbeten, kudrete kar ı ziyade nazlanmaz, mukavemet
--- sh:»(ST :20) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------etmez. Ha irde bütün zevil-ervah ihyası, mevt-âlûd bir nevm ile kı ta uyu mu bir sine i,
baharda ihya ve in'a ından kudrete daha a ır olamaz. Mezkûr üç nokta dikkat-i nazara alınsa
görünür ki;
O; ' L- > GP2 > ' GI "
mübala asız, mücazefesiz do rudur, haktır,
hakikattır.
***
0': "7 " . "7Q2 " Q2 R3* > '
Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye me rebinden kat'-ı nazar, slâmiyet vasıtayı red,
delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı isbat eder. Ba ka din, vasıta kabul eder. Bu sırra
binaendir ki; hristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyade dindardır. slâmiyette avam
ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyade dine merbuttur. Zira bir zîrütbe enaniyetli bir
hristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece
--- sh:»(ST :21) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------mevkiini muhafaza ve enaniyeti ok ar, kibrinde imtiyazından fedakârlık etmez. Belki kazanır.
Bir müslim ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan hattâ izzeti rütbîden fedakârlık etmek gerekir.
Öyle ise, kendini havas zanneden zalimlere, mazlumîn ve avamın hücumu ile,
Hristiyanlık havassın tahakkümüne yardım etti inden parçalanabilir. slâmiyet ise dünyevî
havastan ziyade avamın malı oldu undan, esasat itibariyle müteessir olmamak gerektir.
***
,#
S T=R* ' S
,# T=R*
Pekçok desatir-i külliye ve bir kısım desatir-i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemaate,
nev'e, mesle e amildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir-iki misal zikredece iz:
7
Lâkayd Emevîlik nihayet Sünnet Cemaate, salabetli Alevîlik nihayet Râfızîli e
dayandı. Hem zalime kar ı miskinli i esas tutan Hristiyanlık,
--- sh:»(ST :22) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------nihayet tecellüd; cebbarlı a ve zalime kar ı cihad, izzet-i nefsi esas tutan slâmiyet eyvah
nihayet miskinlikte karar kıldı.
Hem mebdei taassub derecesinde azimet olsa nihayeti müsaheleye, ruhsata tarafdarsa
nihayeti salabete müncer olan bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi. Hattâ en garibi, bir kısım
mutaassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara kar ı müsamaha, dostluk ve lâkayd Jönler
husumet ve salabet tarafdarı çıktılar. Güya mebde-i Hürriyetteki mevkilerini becayi ettiler.
ki âlim; bazan nâkısın o lu kâmil, kâmilin o lu nâkıs oluyor. Güya bâkiye-i i tihayı,
evki, tevarüsle velede geçiyor. Öteki kaza-i vatar etti inden, veledinde ilme kar ı açlık
hissini uyandırmıyor.
u emsilelerdeki sırr-ı düstur udur: Be erde meyl-i teceddüd var. Halef selefi kâmil
görse, tezyid eylemese; meylinin tatminini ba ka tarzda arar, bazan aks-ül amel yapar.
--- sh:»(ST :23) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
?= .A' UO.A ' .VF > '
te siyaset-i ahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur'anî.
7>%@+ "7 % W 0" <
te mahiyet-i insaniyede deh etli kabiliyet-i zulüm sırrı udur: Be erde hayvanın
aksine olarak, kuvâ ve müyul fıtraten tahdid edilmemi . Meyl-i zulüm, hubb-u nefis deh etli
meydan alıyor.
Evet ene ve enaniyetin e kal-i habisesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendi lik, gurur
ve inad, o meyle inzimam etse, öyle ekber-ül kebairi icad eder ki, daha be er ona isim
bulmamı . Cehennem'in lüzumuna delil oldu u gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Evvelâ: ahıs itibariyle, bir ahıs çok evsafa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat adaveti
celbetse, birinci âyetteki kanun-u lahî iktiza eder ki, adavet o sıfata inhisar etsin; mecma-i
evsaf-ı masume olan ahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin.
--- sh:»(ST :24) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zalimane ile, bir cani sıfat için o evsaf-ı masumenin
hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husumet; hattâ onda da iktifa etmiyor, akrabasına da,
hattâ meslekda ına da zulmünü te mil eder. Bir eyin müteaddid esbabı oldu undan, olabilir o
cani sıfat da kalbin fesadından de il, belki haric bir sebebin neticesidir. O halde sıfat caniye
de il, kâfire de olsa, o zât cani olamaz.
Cemaat itibariyle görüyoruz ki: Bir ahs-ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakim bir
muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demi ki: " slâm parçalanacak" veyahut
"Hilafet mahvolacak." Sırf o me 'um sözünü do ru göstermek, gururiyetini, enaniyetini tatmin
etmek için, slâmın peri aniyetini, (el'iyazü billah) uhuvvet-i slâmiyenin bo ulmasını arzu
eder. Hasmın zulm-ü kâfiranesini, hayale gelemez cerbezeli tevillerle adalet suretinde
göstermek ister.
Medeniyet-i hazıra itibariyle görüyoruz ki; u medeniyet-i me 'ume öyle gaddar bir
düstur-u zulüm be erin eline vermi ki, bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melaike-i
kiramın
" ; X- * ' "@ 1 ; -* "@ 1 2/F
deki endi elerinin sırrını gösteriyor.
--- sh:»(ST :25) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
8
te bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumeleriyle imha etmek veya bir cemaatte
bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocu uyla ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara de er
mukaddes bir binaya, kanun-u zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı
harab etmek gibi, en deh etli vah etlere u medeniyet fetva veriyor.
Acaba bir adam, karde inin günahıyla hak nazarında mes'ul olmadı ı halde, nasıl
oluyor ki, bir karyenin veya bir cemaatin binlerle masumları, hiçbir zaman fena tabiatlı
ihtilalciden hâlî kalmayan bir ehirde veya bir mahallede bulunan bir serke adamın isyanıyla,
hiç münasebet olmadı ı halde, o masumlar mes'ul, belki ifna ediliyor.
--- sh:»(ST :26) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
%6=-F > ' "72 + 5# % $3& '
I3 ?7;N 1 Y*. > Z"3G X [ ( (
Kur'anın Hâkimiyet-i Mutlakası
Ümmet-i slâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdi i teseyyüb ve ihmalin bence en
mühim sebebi udur:
Erkân ve ahkâm-ı zaruriye ki, yüzde doksandır. Bizzât Kur'anın ve Kur'anın tefsiri
mahiyetinde olan sünnetin malıdır. çtihadî olan mesail-i hilafiye ise, yüzde on nisbetindedir.
Kıymetçe mesail-i hilafiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır.
Mes'ele-i içtihadiye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on
altunun himayesine vermek, mezcedip tâbi kılmak caiz midir?
Cumhuru, bürhandan ziyade me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin
kitabları vesile gibi, cam gibi Kur'anı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.
Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebaî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın
lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr-ı
tabiîdir.
--- sh:»(ST :27) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Meselâ; hükmün me'hazı olan eriat kitabları melzum gibidir. Delili olan Kur'an ise,
lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitablara
temerküz etti inden, yalnız hayal meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını, nadiren
tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lâkaydlı a alı ır, cümudet peyda eder.
E er zaruriyat-ı diniyede do rudan do ruya Kur'an gösterilse idi, zihin tabiî olarak
mü evvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan "kudsiyet"e intikal ederdi. Ve bu
suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına kar ı asamm kalmazdı.
Demek eriat kitabları, birer effaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u
zamanla mukallidlerin hatası yüzünden paslanıp, hicab olmu lardır. Evet bu kitablar, Kur'ana
tefsir olmak lâzım iken, ba lı ba ına tasnifat hükmüne geçmi lerdir.
Hacat-ı diniyede cumhurun enzarını do rudan do ruya, cazibe-i i'caz ile revnekdar ve
kudsiyetle haledar ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı ezelînin timsali
bulunan Kur'ana çevirmek üç tarîkledir:
--- sh:»(ST :28) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------1- Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkid ile kırıp,
o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.
2- Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü eriatı effaf birer tefsir suretine
çevirip, içinde Kur'anı göstermektir. Selef-i müçtehidînin kitabları gibi; "Muvatta", "Fıkh-ı
Ekber" gibi.
Meselâ: Bir adam bn-i Hacer'e nazar etti i vakit, Kur'anı anlamak ve Kur'anın ne
9
dedi ini ö renmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa bn-i Hacer'in ne dedi ini anlamak
maksadıyla de il. Bu ikinci tarîk de zamana muhtaçtır.
3- Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarîkatın yaptı ı gibi, o hicabın fevkine çıkararak
üstünde Kur'anı gösterip, Kur'anın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı
vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i eriatın vaazına nisbeten, bir tarîkat eyhinin vaazındaki olan
halâvet ve cazibiyet bu sırdan ne 'et eder.
Umûr-u mukarreredendir ki; efkâr-ı âmmenin bir eye verdi i mükâfat, gösterdi i
ra bet ve teveccüh ekseriya o eyin kemaline nisbeten de ildir, belki ona derece-i ihtiyaç
nisbetindedir. Bir saatçının bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder.
--- sh:»(ST :29) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------E er cemaat-ı slâmiyenin hacat-ı zaruriye-i diniyesi bizzât Kur'ana müteveccih olsa
idi, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitablara taksim olunan ra betten daha edid bir ra bete,
ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur. Ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla
hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.
Bununla beraber zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilafiye ile mezcedip,
ona tabi gibi kılmakta, büyük bir hatar vardır. Zira "Musavvibe"nin(*) muhalifi olan
"Tahtieci"lerden biri der ki: "Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Ba ka mezheb hatadır,
savaba ihtimali var." Halbuki cumhur-u avam, mezhebde imtizac etmi olan zaruriyatı,
nazariyat-ı içtihadiyeden vazıhan temyiz etmedi inden, sehven veya vehmen Tahtie'yi
filcümle te mil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir. Bence Tahtieci hubb-u nefisten ne 'et eden,
inhisar-ı zihniyet illetiyle ma'luldür. Ve Kur'anın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı be ere
ümul-ü hitabından gafletle mes'uldür.
(*): Dört mezheb de haktır. Füruatta hak taaddüd eder diyenlere, ilm-i usûl ıstılahınca "Musavvibe" denir.
--- sh:»(ST :30) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-Hem Tahtiecilik fikri, sû'-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı oldu undan, slâmda
lâzım olan tesanüd-ü ervah, tevhid-i kulûb, tahabüb ve teavüne büyük rahneler açmı tır.
Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.
Bu mes'eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rü'yada Cenab-ı Peygamber
Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizi gördüm. Bir medresede huzur-u saadette
bulunuyordum. Cenab-ı Peygamber bana Kur'andan ders vereceklerdi. Kur'anı getirdikleri
sırada, Hazret-i Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz, Kur'ana ihtiramen kıyam
buyurdular. O dakikada u kıyamın, ümmeti ir ad için oldu u birden hatırıma geldi.
Bilâhere bu rü'yayı, suleha-yı ümmetten bir zâta hikâye ettim. u suretle tabir etti: "Bu
büyük bir i aret ve be arettir ki, Kur'an-ı Azîmü an lâyık oldu u mevki-i muallâyı bütün
cihanda ihraz edecektir."
--- sh:»(ST :31) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
= > ,1 N.'" ' * @ ?.% N= '
Tarih bize gösteriyor ki, slâm ne derece dine temessük etmi ise terakki etmi , ne
vakit dinde za'f göstermi ise tedenni etmi tir. Ba ka dinde bilakis kuvveti zamanında vah et,
za'fı zamanında temeddün hasıl olmu tur.
Cumhur-u enbiyanın arkta bi'seti, kader-i ezelînin bir remzidir ki, arkın hissiyatına
hâkim dindir. Bugün âlem-i slâmdaki tezahürat da gösteriyor ki, âlem-i slâmı uyandıracak,
u mezelletten kurtaracak yine o histir.
Hem de sabit oldu ki, bu devlet-i slâmiyeyi bütün öldürücü müsademata ra men, yine
o his muhafaza etmi tir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete mâlikiz. Onlara kıyas
edilemeyiz.
(*)
10
Saltanat ve hilafet gayr-ı münfekk, müttehid-i bizzâttır. Cihet muhteliftir. Binaenaleyh
(*): Bidayet-i Hürriyette u fikri jöntürklere teklif ettim, kabul etmediler. Oniki sene sonra tekrar teklif ettim,
kabul ettiler. Lâkin meclis feshedildi. imdi âlem-i slâmın mütemerkiz noktasına tekrar arzediyorum.
--- sh:»(ST :32) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-bizim padi ahımız, hem sultandır, hem halifedir ve âlem-i slâmın bayra ıdır.
Saltanat itibariyle otuz milyona nezaret etti i gibi, hilafet itibariyle üçyüz milyonun
mabeynindeki rabıta-i nuraniyenin ma'kes ve istinadgâhı ve mededkârı olmak gerektir.
Saltanatı sadaret, hilafeti me ihat temsil eder.
Sadaret üç mühim ûraya bizzât istinad ediyor, yine kifayet etmiyor. Halbuki böyle
incele mi ve ço almı münasebat içinde, içtihadattaki müdhi fevza, efkâr-ı slâmiyedeki
te ettüt, fasid medeniyetin tedahülüyle ahlâktaki müdhi tedenni ile beraber, Me ihat cenahı
bir ahsın içtihadına terkedilmi .
Ferd tesirat-ı hariciyeye kar ı daha az mukavimdir. Tesirat-ı hariciyeye kapılmakla,
çok ahkâm-ı diniye feda edildi.
Hem nasıl oluyor ki, umûrun besateti ve taklid ve teslim câri oldu u zamanda, velev ki
intizamsız olsun, yine Me ihat bir ûraya, lâakal Kadıaskerler gibi mühim ahsiyetlere istinad
ederdi. imdi i besatetten çıkmı , taklid ve ittiba gev emi oldu u halde, bir ahıs nasıl
kifayet eder.
Zaman gösterdi ki, hilafeti temsil eden u Me ihat-ı slâmiye, yalnız stanbul ve
Osmanlılara
--- sh:»(ST :33) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------mahsus de ildir. Umum slâma amil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, de il koca
âlem-i slâmın, belki yalnız stanbul'un ir adına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir
vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i slâm ona itimad edebilsin. Hem menba', hem ma'kes
vaziyetini alsın. Âlem-i slâma kar ı vazife-i diniyesini hakkıyla îfa edebilsin.
Eski zamanda de iliz. Eskiden hâkim bir ahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun
gibi münferid bir ahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. imdi ise, zaman cemaat
zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmı az mütehassis, sa ırca, metin bir ahs-ı manevîdir
ki, ûralar o ruhu temsil eder.
öyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir ûra-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd
eden bir ahs-ı manevî olmak gerektir. Ta ki, sözünü ona i ittirebilsin. Dine taalluk eden
noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemaatin ferd-i
manevîsine kar ı sivrisinek kadar kalır. u mühim mevki böyle sönük kalmakla, slâmın
ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor.
--- sh:»(ST :34) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Hattâ diyebiliriz, imdiki za'f-ı diyanet ve eair-i slâmiyetteki lâkaydlık ve
içtihadattaki fevza, Me ihat'ın za'fından ve sönük olmasından meydan almı tır. Çünki haricde
bir adam re'yini, ferdiyete istinad eden Me ihat'a kar ı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir
ûraya istinad eden bir eyhülislâm'ın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya içtihadından vazgeçirir,
ya o içtihadı ona münhasır bırakır.
Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düstur-ul amel olur ki, bir
nevi icma' veya cumhurun tasdikine iktiran eder. Böyle bir eyhülislâm manen bu sırra
mazhar olur. eriat-ı Garra'da daima icma' ve re'y-i cumhur, medar-ı fetva oldu u gibi, imdi
de fevza-i ârâ için, böyle bir faysala lüzum-u kat'î vardır.
Sadaret, Me ihat iki cenahtır. u devlet-i slâmiyenin bu iki cenahı mütesavi olmazsa
ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i faside için mukaddesatından insilah eder.
htiyaç her i in üstadıdır. öyle bir ûraya ihtiyaç ediddir. Merkez-i hilafette tesis
olunmazsa, bizzarure ba ka bir yerde te ekkül edecektir.
11
--- sh:»(ST :35) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Bu ûranın bazı mukaddematı olan cemaat-ı slâmiye te kilatı ve evkafın Me ihat'a ilhakı gibi
umûrun daha evvel tahakkuku münasib ise de, ba tan ba lansa, sonra mukaddemat ihzar
edilse yine maksad hasıl olur. Daire-i intihabiyeleri hem mahdud, hem muhtelit olan a'yan ve
meb'usanın vazife-i resmiyeleri itibariyle bilvasıta ve dolayısıyla bu i e tesiri olabilir. Halbuki
vasıtasız, do rudan do ruya bu vazife-i uzmayı deruhde edecek hâlis slâm bir ûra lâzımdır.
Bir ey mâ-vudia-lehinde istihdam edilmezse, atalete u rar, matlub eseri göstermez.
Binaenaleyh mühim bir maksad için tesis edilen Dâr-ül Hikmet-il slâmiyeyi, imdiki âdi bir
komisyon derecesinden çıkarıp, Me ihat'taki devairin rüesasıyla beraber ûranın aza-yı
tabiiyesi addetmek ve haricdeki âlem-i slâmdan, imdilik onbe -yirmi kadar, slâmın dinen,
ahlâken itimadını kazanmı müntehab ülemasını celbeylemek, bu mes'ele-i uzmanın esasını
te kil eder.
Vehham olmamalıyız. Korkmakla din rü vet verilmez. Dinin za'fiyeti bahanesine olan
--- sh:»(ST :36) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------müzahref medeniyete lanet. Havf ve za'f, tesirat-ı hariciyeyi te ci' eder. Muhakkak maslahat,
mevhum mazarrata feda edilmez.
\ 1%3
'
***
Rü'yada bir hitabe
Meali ve hatırda kalan elfazı aynendir.
335 senesi eylülünde, dehrin hâdisatı verdi i ye's ile iddetle muzdarib idim. u kesif
zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü'ya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza
olan rü'ya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, yalnız bana söylettirilmi noktaları
kaydedece im. öyle ki:
Bir cum'a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:
–Mukadderat-ı slâm için te ekkül eden bir meclis-i muhte em, seni istiyor.
--- sh:»(ST :37) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Gittim gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmedi im, selef-i sâlihînden ve
a'sarın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab ettim,
kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
–Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de re'yin var, fikrini beyan et!
Ayakta durup dedim:
–Sorun cevab vereyim.
Biri dedi:
–Bu ma lubiyetin neticesi ne olacak, galibiyette ne olurdu?
Dedim:
–Musibet err-i mahz olmadı ı için, bazan saadette felâket oldu u gibi, felâketten dahi
saadet çıkar. Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i slâm için farz-ı kifaye-i
cihadı deruhde ile, kendini yek-vücud olan âlem-i slâma fedaya vazifedar ve hilafete
bayrakdar görmü olan bu devlet-i slâmiyenin felâketi, âlem-i slâmın saadet-i
müstakbelesiyle telafi edilecektir.
--- sh:»(ST :38) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Zira u musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i slâmiyenin
inki af ve ihtizazını hârikulâde ta'cil etti. Biz incinir iken, âlem-i slâm a lıyor. Avrupa ziyade
incitse, ba ıracaktır. ayet ölsek, yirmi ölece iz, üçyüz dirilece iz. Hârikalar asrındayız. ki-
12
] +"&)
üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz ma lubiyetle bir saadet-i âcile-i (
] +()) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve
muvakkata kaybettik; fakat bir saadet-i âcile-i (
mütehavvil ve mahdud olan hali, geni istikbal ile mübadele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
– zah et!
Dedim:
–Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı be er muharebesine terk-i mevki ediyor.
Zira be er esir olmak istemedi i gibi, ecîr olmak da istemez. Galib olsa idik, hasmımız ve
dü manımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye belki daha edidane kapılacak idik. Halbuki o
cereyan hem
--- sh:»(ST :39) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------zalimane, hem tabiat-ı âlem-i slâma münafî, hem ehl-i imanın ekseriyet-i mutlakasının
menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. E er ona yapı sa idik, âlem-i
slâmı fıtratına tabiatına muhalif bir yola sürükleyecek idik.
u medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı eriatta merdud ve
seyyiatı hasenatına galebe etti inden; maslahat-ı be er fetvasıyla mensuh ve intibah-ı be erle
mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, manen vah i bir medeniyetin himayesini
Asya'da deruhde edecek idik.
Meclisten biri dedi:
–Neden eriat u medeniyeti(*) reddeder?
(*): Bizim muradımız medeniyetin mehasini ve be ere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin
günahları, seyyiatları de il ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab
ettiler. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiatı hasenatına racih gelmekle, be er iki harb-i umumî
ile iki deh etli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bula tırdı.
n âallah istikbaldeki slâmiyet'in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden
temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.
--- sh:»(ST :40) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-Dedim:
–Çünki be menfî esas üzerine teessüs etmi tir. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise e'ni,
tecavüzdür. Hedef-i kasdı, menfaattır. O ise e'ni, tezahümdür. Hayatta düsturu cidaldir. O ise
e'ni, tenazu'dur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî
milliyettir. O ise e'ni, böyle müdhi tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi te ci' ve
arzularını tatmin ve metalibini teshildir.
O heva ise e'ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir,
insanın mesh-i manevîsine sebeb olmaktır. Bu medenîlerden ço u, e er içi dı ına çevrilse
kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.
te onun için bu medeniyet-i hazıra, be erin yüzde seksenini me akkate ekavete
atmı ; onunu mümevveh saadete çıkarmı , di er onu da beyne-beyne bırakmı . Saadet odur
ki, külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall-i kalilindir.
Nev-i be ere rahmet olan Kur'an ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini
tazammun
--- sh:»(ST :41) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------eden bir medeniyeti kabul eder. Hem serbest hevanın tahakkümüyle, havaic-i gayr-ı zaruriye
havaic-i zaruriye hükmüne geçmi lerdir.
Bedâvette bir adam dört eye muhtaç iken, medeniyet yüz eye muhtaç ve fakir
etmi tir. Sa'y masrafa kâfi gelmedi inden hileye harama sevketmekle, ahlâkın esasını u
13
noktadan ifsad etmi tir. Cemaate nev'e verdi i servet ha mete bedel, ferdi ahsı fakir, ahlâksız
etmi tir.
Kurûn-u ûlânın mecmu-u vah etini bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem-i slâm'ın u medeniyete kar ı istinkâfı ve so uk davranması ve kabulde ızdırabı
cây-ı dikkattir. Zira isti na ve istiklaliyet hassasıyla mümtaz olan eriattaki lahî hidayet,
Roma felsefesinin dehasıyla a ılanmaz, imtizac etmez, bel' olunmaz, tabi' olmaz.
Bir asıldan tev'em olarak ne 'et eden eski Roma ve Yunan iki dehaları; su ve ya gibi
mürur-u a'sar ve medeniyet ve Hristiyanlı ın temzicine ra men, yine istiklallerini muhafaza,
âdeta tenasühle o iki ruh imdi de ba ka ekillerde ya ıyorlar. Onlar tev'em ve esbab-ı
--- sh:»(ST :42) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------temzic varken imtizac olunmazsa, eriatın ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim medeniyetin
esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezcolunmaz, bel' olunmaz...
Dediler:
– eriat-ı Garra'daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
– eriat-ı Ahmediye'nin (A.S.M) tazammun etti i ve emretti i medeniyet ise ki,
medeniyet-i hazıranın inki aından inki af edecektir. Onun menfî esasları yerine müsbet
esaslar vaz'eder.
te nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, e'ni adalet ve tevazündür. Hedef de
menfaat yerine fazilettir ki, e'ni muhabbet ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de unsuriyet ve
milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, e'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin
tecavüzüne kar ı yalnız tedafü'dür. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki, e'ni
ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki, e'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür.
Hevayı tahdid eder, nefsin
--- sh:»(ST :43) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.
Demek biz ma lubiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun
cereyanıdır. Ba kalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; slâmdan doksan, belki
doksanbe tir.
Âlem-i slâm u ikinci cereyana kar ı lâkayd veya muarız kalmakla, hem istinadsız
hem bütün eme ini heder hem onun istilasıyla istihaleye maruz kalmaktan ise, âkılane
davranıp onu slâmî bir tarza çevirip kendine hâdim kılmaktır. Zira dü manın dü manı,
dü man kaldıkça dosttur. Nasılki dü manın dostu, dost kaldıkça dü mandır.
u iki cereyan birbirine zıd, hedefleri zıd, menfaatleri zıd oldu undan; birincisi dese
"Öl!", di eri diyecek "Diril!". Birinin menfaatı, zarar - ihtilaf - tedenni - za'f - uyumamızı
istilzam etti i gibi; ötekinin menfaatı dahi, kuvvetimizi - ittihadımızı bizzarure iktiza eder.
ark husumeti, slâm inki afını bo uyor idi; zâil oldu ve olmalı. Garb husumeti,
slâm'ın ittihadına, uhuvvetin inki afına en müessir sebebdir, bâki kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.
--- sh:»(ST :44) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Dediler:
–Evet ümidvar olunuz, u istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, slâmın sadâsı
olacaktır!..
Tekrar biri sordu:
–Musibet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva
verdirdiniz ki, u musibetle hükmetti. Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder.
Hazırda mükâfatınız nedir?
14
Dedim:
–Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı slâmiyedeki ihmalimizdir: Salât, savm, zekat. Zira
yirmidört saattan yalnız bir saatı, be namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik.
Be sene yirmidört saat talim, me akkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız
bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffareten be sene oruç tutturdu.
On'dan, kırktan yalnız biri, ihsan etti i maldan zekat
--- sh:»(ST :45) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Mükâfat-ı hazıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten humsu olan dört milyonu
velayet derecesine çıkardı; gazilik, ehadetlik verdi. Mü terek hatadan ne 'et eden mü terek
musibet, mazi günahını sildi.
Yine biri dedi:
–Bir âmir, hata ile felâkete atmı ise?
Dedim:
–Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatadarın hasenatı verilecektir (o ise hiç
hükmünde) veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i gaybda böyle i lerdeki mükâfatı ise,
derece-i ehadet ve gaziliktir.
Baktım meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmu
kendimi buldum. Gece böyle geçti.
Aynı gün pür-ümid, ba ka ve dünyevî bir meclise gittim. Dünyevîler dediler:
–Neden geldin geleli siyasete karı mıyorsun?
Dedim:
C " ' 0"^ E
" [%&
--- sh:»(ST :46) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Evet stanbul siyaseti spanyol gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanla tırır. Biz
müteharrik-i bizzât de iliz. Bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O
tenvim ile telkin eder. Biz kendimizden hayal edip, esammane tahribimizde eser-i telkini icra
ederiz. Mademki menba' Avrupa'dadır. Gelen cereyan, ya menfî veya müsbettir. Menfîye
kapılan, harf gibi
_= ` L-< ,1 ,7 2 , & a: yahud -< ,1 ,7 2 , & 9a;* > tarif
edilir. Demek
bütün harekâtı, bizzât haric hesabına geçer. Çünki iradesi hükümsüzdür. Hulûs-u niyeti faide
vermez. Bahusus menfî iki cihet-i za'fla, haric cereyanın kuvvetine bir âlet-i laya'kıl olur.
--- sh:»(ST :47) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Di er müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvafık eklini giyer. sim gibi,
-< ,1 ,7 2 , & a: dir.
Hareketi kendinedir. Tebaî haricedir. Lâzım-ı mezheb mezheb
olmadı ından, belki muahez de il. Bahusus iki cihetle kuvveti, haric cereyanın müsbet ve
za'fına inzimam etse, harici kendine âlet-i lâye 'ur edebilir.
Dediler:
–Dinsizli i görmüyorsun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.
–Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir art ile ki, muharriki a k-ı slâmiyet ve hamiyet-i diniye
olmalı. E er muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi
hata da etse, belki ma'fuvdur. kincisi isabet de etse, mes'uldür.
Denildi:
–Nasıl anlarız?
--- sh:»(ST :48) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Dedim:
15
–Kim fâsık siyasetda ını, mütedeyyin muhalifine, sû'-i zan bahaneleriyle tercih etse,
muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi
meslekda larına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli
uyandırmakla nazardan dü ürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
Meselâ: ki adam dö ü ürler. Biri, zaîf dü ece ini hissederken, elindeki Kur'an'ı
kavîye uzatmakla himayesini davet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. Tâ beraber çamura
dü mesin. Kur'an'a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur'an'ı, Kur'an oldu u için sevsin.
E er kavînin kar ısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celbeder.
Kur'an'ı kavî bir hâdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde beraber yere dü erse o, Kur'an'ı
kendi nefsi için sever demektir.
Evet dine imale etmek ve iltizama te vik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmekle
dine hizmet olur. Yoksa dinsizsiniz dese, onları tecavüze sevketmektir. Din dâhilde menfî
tarzda
--- sh:»(ST :49) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zât, menfî siyaset namına istifade edildi zannıyla,
eriata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba imdiki menfî siyasetçilerin fetvalarından istifade
edecek kimdir, bilir misin? Bence slâmın en edid hasmıdır ki, hançerini slâmın ci erine
saplamı tır.
Dediler:
– ttihad'a edid bir muarız idin. Neden imdi sükût ediyorsun?
Dedim:
–Dü manların onlara iddet-i hücumundan. Dü manın hedef-i hücumu, onların
hasenesi olan azm ü sebattır ve slâmiyet dü manına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır.
Bence yol ikidir: Mizanın iki kefesi gibi; birinin hıffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben
tokadımı, Antrik ile beraber Enver'e, Venizelos ile beraber Said Hilmi'ye vurmam.
Nazarımda, vuran da sefildir.
Dediler:
–Fırkacılık lâzım-ı me rutiyettir.
Dedim:
–Bizdekilerde hutut-u efkâr, telaki için mütemayilen imtidada bedel, münharifen
gitti inden
--- sh:»(ST :50) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------nokta-i telaki vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücud, adem gibi; birinin vücudu ötekinin
ademini ister.
nad bazan müfrit fırka mutaassıblara, dalal ve bâtılı iltizam ettirir. eytan birisine
yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını de i tirmi tir der, lanet
eder. Sû'-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla dûrbînin iki tarafı gibi leh aleyhdar, vâhî emareyi
bürhan, bürhanı vâhî emare görür.
te u zulümdür,
Hb% c 0" <> 0
sırrını gösterir. Zira hayvanın aksine olarak kuvâ ve
meyilleri fıtraten tahdid edilmemi , meyl-i zulüm hadsizdir. Lâsiyyema enenin e kal-i
habisesi olan hodgamlık, hodfikirlik, hodbinlik, hodendi lik, gurur ve inad o meyle inzimam
etse, öyle ekber-ül kebairi icad eder ki, daha be er ona isim bulmamı . Cehennem'in
lüzumuna delil oldu u gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Meselâ: Birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-i evsaf-ı masume olan ahsına, hattâ
--- sh:»(ST :51) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
16
ehibbasına, hattâ meslekda ına zulmünü te mil eder,
?= .A' UO.A ' .VF > ' ya kar ı temerrüd
eder.
Meselâ: Muhteris bir intikam veya müntakim bir hilafıyla bir kerre demi : slâm
ma lub olacak, kalbi parçalanacak. Sırf o müraî ruhtan gelen, yalancı fikirden çıkan me 'um
sözünü do ru göstermek için; slâm ma lubiyetini, slâm peri aniyetini arzu eder, alkı lar,
hasmın darbesinden mütelezziz olur. te u alkı ı ve gaddar telezzüzüdür ki, mecruh slâm'ı
mü kil mevkide bırakmı . Zira hançerini slâmın ci erine saplamı olan hasım, "sükût et"
demiyor. "Alkı la, mütelezziz ol, beni sev" diyor, onları misal gösteriyor.
te size deh etli bir günah ve zulüm ki, ancak ha irdeki mizan tartabilir.
"@ & L6 '
Denildi:
--- sh:»(ST :52) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------–Ma lubiyet malûmdu, biz bilirdik, bilerek bizi belaya attılar.
Dedim:
–Acaba Hindenburg gibi deh etli insanlar nazarına nazarî kalmı olan gaye-i harb,
sizin gibi acemîlere nasıl malûm ve bedihî olabilir. Acaba fikir dedi iniz ey, (El'iyazü billah)
arzu olmasın. Bazan zalimane intikam-ı ahsî, arzuya fikir suretini giydirir.
Yahu pis bir çamura dü mü sünüz, misk-i anber diye yüzünüze gözünüze
bula tırma a ne mana var?
te misalîlerin münevver gece meclisinde ve dünyevîlerin muzlim gündüz mahfelinde
akıldan akma de il, kalbde çıkan beyanatım. ster isen kabul et, ister isen etme, anlamak
artıyla. ( ster al gû -u kabul câne, ister hiddet et.)
Rü'yanın Zeyli
Rü'ya hacda sükût etti. Çünki haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti de il, gazab
ve kahrı celbetti. Cezası da keffaret-üz zünub de il, kessaret-üz zünub oldu. Haccın bahusus
--- sh:»(ST :53) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------tearüfle tevhid-i efkârı, teavünle te rik-i mesaîyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i
slâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, dü mana milyonlarla slâmı, slâm
aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
te Hind, dü man zannederek, halbuki pederini öldürmü , ba ında oturmu ba ırıyor.
te Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım etti i ahıs bîçare vâlideleri oldu unu "ba'de
harab-il Basra" anlıyor. Ayak ucunda a lıyorlar.
te Arab, yanlı lıkla kahraman karde ini öldürüp, hayretinden a lamayı da bilmiyor.
te Afrika, biraderini tanımıyarak öldürdü, imdi vaveylâ ediyor.
te âlem-i slâm, bayraktar o lunu gafletle bilmiyerek öldürmesine yardım etti, vâlide
gibi saçlarını çekip âh u fizar ediyor.
--- sh:»(ST :54) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Milyonlarla ehl-i slâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca edd-i rahl etmek yerine, err-i
mahz olan dü man bayra ı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi.
'=53&"1
***
!dGE
@ F X ! .%c# e 5F ! .'=Q 0 "
Korkaklıkta darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken efkat-i
cinsiyesiyle camu a saldırır. te deh etli bir cesaret.
Hem darb-ı mesel olmu , keçi, kurttan havfı, (ızdırar) vaktinde mukavemete inkılab
17
eder, boynuzuyla kurdun karnını deldi i vaki'dir. te hârika bir ecaat.
Fıtrî meyelan, mukavemetsûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içinde atılsa, kı ta
so u a bırakılsa, meyl-i inbisat demiri parçalar.
--- sh:»(ST :55) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Evet efkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ızdırarî ecaatı gibi fıtrî bir heyecan, demir
güllede su gibi zulmün bürudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça her eyi parçalar. (Rus
mojikleri buna ahiddir.)
Bununla beraber imanın mahiyetindeki hârikulâde ehamet, izzet-i slâmiyenin
tabiatındaki âlempesend ecaat, uhuvvet-i slâmiyenin intibahıyla her vakit mu'cizeleri
gösterebilir.
Bir gün olur elbette do ar ems-i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem.
B RKAÇ VEC ZELER
Hevesat-ı nefsaniye ile erkeklerin karıla ması, karıların hayâsızlıkla erkekle mesine
sebebdir.
***
Merak, ilmin hocasıdır.
***
htiyaç, medeniyetin üstadıdır.
***
Sıkıntı, sefahetin muallimidir.
--- sh:»(ST :56) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Acz, muhalefetin men eidir.
***
Za'f, gururun madenidir.
***
Sıgar-ı nefs, tekebbürün menbaıdır.
***
Tenasüb, tesanüdün esasıdır.
***
Temasül, tezadın sebebidir.
***
Müsavatsız adalet, adalet de ildir.
***
Gayr-ı me ru muhabbetin akibeti, mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir. (*)
(*): Avrupa'ya muhabbetimiz gibi.
--- sh:»(ST :57) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Bundan yedi sene evvel bir risaleme yazdı ım bir
Zeyldir
= =
"7Q2 GQ2 Y3M* > ' a"6 ? ; #
@G N [email protected] K" X N K" X N a"6 fa"6 ? ; # , & Od$ '
u zamanın medenî engizisyonu müdhi bir vesile ile, bazı ezhanı telkîh ile, bir kısım
nâme ru evlâdını vücuda getirip, slâmiyet'e kar ı kinini ve hiss-i intikamını icra eder.
18
Diyanetsizli e veya lâübalili e veya Hristiyanlı a temayüle veya slâmiyet'ten übhe ile
so utmaya bir kapı açmak ister.
te o desise udur: "Ey Müslüman bak, nerede bir müslim varsa binnisbe fakir, gafil,
bedevidir. Nerede Hristiyan varsa, bir derece medenî, mütenebbih, ehl-i servettir. Demek....
ilâ âhir."
Ben de derim ki:
–Ey Müslüman! Biri maddî, biri manevî Avrupa rüchanının iki sebebinin u netice-i
müdhi iyle o neticenin tesir-i muharribanesine kar ı, mevcudiyetimizin hâmisi olan
slâmiyet'ten
--- sh:»(ST :58) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------elini gev etme. Dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun.
Evet biz a a ıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır. Biri maddî,
biri manevîdir.
Birinci Sebeb: Umum Hristiyanın kilisesi ve maden-i hayatı olan Avrupa'nın vaziyet-i
fıtriyesidir. Zira dardır, güzeldir, demir madenidir, girintili çıkıntılıdır. Deniz ve enharı
ba ırsaklarıdır, bâriddir.
Evet Avrupa, küre-i zeminin hums-i ö rü iken, nev-i be erin bir rub'unu letafet-i
fıtriyesi ile kendine çekmi . Hikmeten sabittir ki; efrad-ı kesîrenin içtimaı, ihtiyacatı intac
eder. Görenek gibi çok esbab ile tekessür eden hacat, zeminin kuvve-i nâbitesine sıkı maz.
te u noktadan ihtiyaç san'ata ve merak ilme ve sıkıntı vesait-i sefahete hocalık edip
talime ba larlar.
Evet fikr-i san'at, meyl-i marifet, kesretten çıkar. Avrupa'nın darlı ı ve deniz ve enharı
olan vesait-i tabiiye-i münakale içinde dola ması sebebiyle; tearüf ticareti, teavün i tirak-i
mesaîyi intac ettikleri gibi, temas dahi telahuk-u
--- sh:»(ST :59) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------efkârı, rekabet de müsabakatı tevlid ederler. Ve bütün sanayiin maderi olan demir madeni
kesretle içinde bulundu undan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silâh-ı kuvvet vermi tir ki,
dünyanın bütün enkaz-ı medeniyetlerini gasb ve garat edip, gayet a ır bastı, mizan-ı zeminin
müvazenesini bozdu.
Hem de her eyi geç almak, geç bırakmak anından olan bürudet-i mu'tedilane,
sa'ylerine sebat ve metanet verip, medeniyetlerini idame etmi tir. Hem de ilme istinad ile
devletlerinin te ekkülü, mütekabil kuvvetlerinin tesadümü, gaddarane istibdadlarının iz'acatı,
engizisyonane taassublarının aks-ül amel yapan tazyikatı, mütevazî unsurlarının rekabetle
müsabakatı, Avrupalıların istidadlarını inki af ettirip, mezaya ve fikr-i milliyeti uyandırdı.
kinci Sebeb: Nokta-i istinaddır. Evet herbir Hristiyan ba ını kaldırıp, müteselsil ve
mütedâhil maksadların birine el atsa arkasına bakar ki; istinad edecek, kuvve-i manevîsine
daima imdad edip hayat verecek gayet kavî bir nokta-i istinad görür. Hattâ en a ır ve en
büyük i lere kar ı mübarezeye kendinde kuvvet bulur.
--- sh:»(ST :60) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------te o nokta-i istinad her taraftan ellerini uzatan dinda larının uruk-u hayatına kuvvet
vermeye ve slâmların en can alacak damarlarını kesmeye her vakit amade ve dessas, medenî
engizisyon taassubu ile, maddiyyunun dinsizli i ile yo rulmu ve medeniyetlerinin galebesi
ile mest-i gurur olmu bir müsellah kitlenin kı lası veya büyük bir kilisesi olan Avrupa'nın
medeniyetidir.
Görülmüyor mu ki, en hürriyetperver maskesini takan, ( .G.) elini uzatıp arıyor.
Nerede hristiyan bulsa, hayat veriyor. te Habe , Sudan. te Tayyar, Artu i. te Lübnan,
Huran. te Mal Sur ve Arnavut. te Kürd ve Ermeni, Türk ve Rum ilâ âhir.
19
Elhasıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren yeistir. Me hurdur ki, biri demi :
"E er bir nokta-i istinad bulsam, küre-i zemini yerinden oynatırım." Bu faraziyede acaib bir
nokta vardır. Demek bu küçücük insan, nokta-i istinad bulsa, küre gibi büyük i leri çevirebilir.
Ey ehl-i slâm! te küre-i zemin gibi a ır ve âlem-i slâmiyet'e çökmü olan mesaib ve
devahîye kar ı nokta-i istinadımız: Muhabbet
--- sh:»(ST :61) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ile ittihadı, marifet ile imtizac-ı efkârı, uhuvvet ile teavünü emreden nokta-i slâmiyettir.
Bak âlem-i slâmın u büyük dairenin nokta-i uzmasından tut, ta en küçük dairenin meselâ medrese talebelerinin- bir ukde-i hayatiyesi vardır. Heyet-i içtimaiyenin efrad ve
revabıtı birbirine istinadı gibi, o ukdeler dahi birbirine merbut, müteselsilen o nokta-i uzmaya
müsteniddir. Demek bütün o ukde-i hayatiyelerini -bo mak de il-, belki tenebbüh ve
ne vünema vermekle slâm tenebbüh edip, terakkiye ba layabilir.
Yoksa biri Avrupa'nın mehasinini mesavimizle ve telahuk-u efkârının semeratı, bizim
bir ahsın semere-i sa'yi ile, insafsızca, aldatıcı cerbeze ile müvazene etmekle, (*) Avrupa'ya
edid bir meftuniyet ve milletine kar ı amîk bir nefret hissiyle, kendini Avrupa'nın veled-i
nâme ruu gösterdi i gibi, fikr-i ihtilal ve meyl-i tahrib ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan
hicv-i âsiyane, müfteriyane, namus ikenane ile kendi firavuniyetini
(*): Hristiyanlı ın malı olmayan medeniyeti ona mal etmek, slâmiyet'in dü manı olan tedenniyi ona dost
göstermek, fele in ters dönmesine delildir.
--- sh:»(ST :62) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-ve zımnen medih ve gururiyetini ve bilmedi i halde slâm'a dü manlı ını göstermekle
beraber; firavuniyet, enaniyet, gurur hükmü ile milletine kar ı er'an, aklen, hikmeten
mükellef oldu u hiss-i efkat yerine hiss-i tahkir, meyl-i incizab yerine meyl-i nefret,
meyelan-ı muhabbet yerine irade-i istihfaf, temayül-ü ihtiram yerine meyelan-ı techil, arzu-yu
merhamet yerine arzu-yu taazzum, seciye-i fedakârî yerine temayül-i infiradî ikame edip;
hamiyetsizli ini, asılsızlı ını gösterdi inden nazar-ı hakikatta öyle bir cani ve menfur olur ki,
meselâ birisi Paris'te sefahet âleminde bir âlüfte madamın kametinde istihsan etti i bir libası,
câmide muhterem bir hocaya giydirmeye çalı mak gibi bir hareket-i ahmakane ve caniyanede
bulunur. Zira hamiyet ise; muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olmaz
ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.
Mutaassıblara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri herbiri yüz mutaassıb kadar meslek-i
sakîminde mutaassıbdır. Bunlardan birisi ekspir medhinde etti i ifratı, ayet bir hoca o ifratı
eyh-i Geylanî (K.S) medhinde etse idi, tekfir olunacaktı.
--- sh:»(ST :63) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Heyhat! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyet?!.
Esefa! Heyet-i içtimaiyeyi faaliyet ve harekete götüren çok ukde-i hayatiyelerden,
bizde inki afa ba layan yalnız fikr-i edebiyat, bahusus âirane, müfritane, edeb ikenane,
hodpesendane olan fikr-i hiciv ve arzu-yu tahkirdir.
"7Q2 GQ2 Y3M* > '
Te'dib-i hakikîye kar ı edebsizliktir ki, birbirine saldırıyor. Fakat millete ve slâmiyet'e
kar ı olan ta'rizat-ı zımniyelerini o kâselislerin yüzlerine çarpmakla beraber, onlar birbirine
kar ı dinsizcesine hiciv ve terzilleri ise, kimbilir belki müstehaktırlar dü ünüp, deyip geçmek
ile iktifa ederiz.
Ben zannederim ki, bu milletin peri aniyetine fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile
müterafık olmayan fazla zekâvet-i betra tesir etmi tir. Bence en müdhi maraz asabiliktir. Zira
her eyi haddinden geçirmekle, aks-ül amel yaptırır.
20
Ey birader, âlem-i hristiyanın rüchanına sebebiyet veren ihtiyarla mı olan esbaba
tekabül
--- sh:»(ST :64) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------edecek, genç, dinç esbab bizde inki afa ba lamı tır. Ba ka kitabda tafsil etmi im. Bir hikâye:
(*)
Bundan on sene evvel Tiflis'e gittim. eyh San'an tepesine çıktım, dikkatle tema a
ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi:
–Niye böyle dikkat ediyorsun?
Dedim:
–Medresemin plânını yapıyorum.
Dedi:
–Nerelisin?
–Bitlis'liyim dedim.
Dedi:
–Bu Tiflis'tir.
Dedim:
–Bitlis, Tiflis birbirinin karde idir.
Dedi:
–Ne demek?
Dedim:
–Asya'da, âlem-i slâm'da üç nur, birbiri arkası sıra inki afa ba lıyor, sizde birbiri
üstünde üç zulmet inki afa ba layacaktır. u perde-i
(*): Bu kitabın birinci tab'ından yedi sene geçmi tir. Demek on sene evvel, yani rumi 1326 senesinde.
--- sh:»(ST :65) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapaca ım.
Dedi:
–Heyhat! a arım senin ümidine.
Dedim:
–Ben de a arım senin aklına. Bu kı ın devamına ihtimal verebilir misin? Her kı ın bir
baharı, her gecenin bir neharı vardır.
Dedi:
– slâm parça parça olmu .
Dedim:
–Tahsile gitmi ler. te Hindistan, slâm'ın müstaid bir veledidir, ngiliz mekteb-i
idadisinde çalı ıyor. Mısır, slâm'ın zeki bir mahdumudur, ngiliz mekteb-i mülkiyesinden
ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, slâm'ın iki bahadır o ullarıdır, Rus mekteb-i harbiyesinde
talim alıyor, ilâ âhir.
Yahu u asilzade evlâd, ehadetnamelerini aldıktan sonra, herbiri bir kıt'a ba ına
geçecek, muhte em âdil pederleri olan slâmiyet'in bayra ını, âfâk-ı kemalâtta temevvüc
ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında fele in inadına, nev'-i be erdeki hikmet-i ezeliyenin
sırrını ilân edecektir. te hikâyemin yarısı bu kadar.
--- sh:»(ST :66) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Neme lâzım ve nefsî nefsî dediren halet-i ruhiyeyi, bir temsil ile beyan edece im:
Felekzede, peri an(*) fakat asil bir a iretten bir cesur adam ile; talii yaver, fele i
müsaid, di er bir a iretten bir korkak ile bir yerde rastgelirler. Müfahere, münazara ba lar.
Evvelki adam ba ını kaldırır, a iretinin zelil oldu unu görür, izzet-i nefsine yediremez.
Ba ını indirir, nefsine bakar, bir derece a ır görür. Eyvah! O vakit "Neme lâzım, i te ben, i te
ef'alim" gibi ahsiyatla yaralanmı gururu feryada ba lar. Veyahut o a iretten çekilip veya
21
asılsızlık gösterip, ba ka a irete intisab eder.
kinci adam ba ını kaldırdıkça a iretinin mefahiri gözünü kama tırır, hiss-i gururunu
kabartır, nefsine bakar gev ek görür. te o vakit, hiss-i fedakârî fikr-i milliyet uyanır;
"A iretime kurban olayım" der.
E er bu temsilin remzini anladınsa, u müsabaka ve mücadele meydanı olan bu cihan-ı
ibrette, bir müslim -meselâ- bir hristiyan
(*): Demek
=1"G g + h ij
/ " <9;
mecaz de ilmi .
--- sh:»(ST :67) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------veya bir Kürd, bir Rum ile manen hissiyatları mübareze-i hamiyette mukabele ve müvazene
ile tezahür etse, temsilin sırrını göreceksin. Lâkin u tefavüt, herkesin zannetti i gibi de ildir.
Belki zahirperestlik ve sathîlik ve galat-ı histen gelmi tir.
Ey Müslüman!
Aldanma! Ba ını indirme! Paslanmı bîhemta bir elmas, daima mücella cama
müreccahtır. Zahiren olan slâmiyetin za'fı, u medeniyet-i hazıranın, ba ka dinin hesabına
hizmet etmesidir. Halbuki u medeniyet suretini de i tirmesi zamanı hulûl etmi tir. Suret
de i irse, kaziye bilakis olur. Nasıl imdiye kadar bidayetinde söylenildi i gibi, nerede
müslüman varsa hristiyana nisbeten bedevi, medeniyete kar ı müstenkif ve so uk davranır ve
kabulünde ızdırab çeker, suret de i se ba kala ır.
HY*=6 !() 9
*
7= * = 2 k 0
SA D NURSÎ (R.H.)
--- sh:»(ST :68) ↓ ---------------------------------------------------------------------------------------------- sh:»(ST :69) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
Tulûat
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
--- sh:»(ST :70) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------fade
Telepati nev'inden, ruhumla iddet-i alâkası olan bir ahs-ı meçhul, muhtelif ve
birbirinden uzak mevzulara dair; birdenbire kibrit yakmak gibi, seri sualler soruyor. Ratb ve
yâbis karı ıyor.
ntihab kariin arzusuna tabidir.
--- sh:»(ST :71) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
888 '=5l ' 888 G#*. YN F ' % E-31 %&A" F > ' fa"6 ?
;#
S: Âlem-i slâm ülemasının ortasındaki müdhi ihtilafata ne dersin ve re'yin nedir?
C: Evvelâ:(*) Âlem-i slâma gayr-ı muntazam veya intizamı bozulmu bir meclis-i
meb'usan ve encümen-i ûra nazarıyla bakıyorum. eriattan i itiyoruz ki: Re'y-i cumhur
budur, fetva bunun üzerinedir. te u, bu meclisteki re'y, ekseriyetin naziresidir. Re'y-i
cumhurdan mâada olan akval, e er hakikat ve ma zdan hâlî ve bo olmazsa istidadatın
re'ylerine bırakılır. Ta herbir istidad, terbiyesine münasib gördü ünü intihab etsin.
(*): Bir zaman böyle demi tim.
22
--- sh:»(ST :72) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır:
Birincisi: u istidadın meyelanı ile intihab olunan ve bir derece hakikatı tazammun
eden ve ekalliyette kalan kavl, nefs-ül emirde mukayyed ve o istidad ile mahsus oldu u halde,
sahibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbaı iltizam edip tamim etti. Mukallidleri taassub edip, o
kavlin hıfzı için muhaliflerin red ve hedmine çalı tılar. u noktadan müsademe, mü agabe,
cerh ve red o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve a ızlarından feveran eden
duman ve lisanlarından püsküren berkler, im ekli ve bazan rahmetli bir bulut, ems-i
slâmiyet'in tecellisine bir hicab te kil etmi tir. Lâkin ziya-i emsten tefeyyüz etmesine istidad
bah eden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Ya muru vermedi i gibi, ziyayı dahi
men'etmektedir.
kinci Nokta: Ekalliyette kalan kavl, e er içindeki hakikat ve ma z, onu intihab eden
istidadlardaki heves ve heva ve mevrus âyineye ve mizacına galebe çalmazsa, o kavl bir hatarı
--- sh:»(ST :73) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------azîmde kalır. Zira istidad onunla insiba edip onun muktezasına inkılab etmek lâzım iken; o,
onu kendine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine müsahhar eder. te u noktadan hüda hevaya
tahavvül ve mezheb mizacdan te errüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.
Fakat kaviyyen ümid ederim ki, kâinatta u meclis-i âlî, u meczub sergerdan küre
ehrinde millet-i insaniyede ve Âdem kavminde ülema-i slâm âlemi, bir meclis-i meb'usan-ı
mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üstünden birbirine bakıp
mabeyinlerinden bir encümen-i ûra te kil edeceklerdir.
S- Nasraniyet, slâmiyetin inki afına bundan sonra mani' olmayacak mıdır?
C- Nasraniyet ya intifa veya ıstıfa ile terk-i silâh edecektir. Zira birkaç defa yırtıldı,
protestanlı a geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yakla tı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor.
--- sh:»(ST :74) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ya intifa bulup sönecek veyahut do rudan do ruya hakikî Hristiyanlı ın esasına câmi'
olan hakaik-i slâmiyeyi kar ısında görecektir.
Be er dinsiz olamaz!
te bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber (A.S.M.) i aret etmi tir ki: Hazret-i sa
gelecek, ümmetimden olacak; aynı eriatımla amel edecektir.
***
Saniyen:
Sebeb-i ihtilaf-ı muzır: Bu haktır düsturu yerine; yalnız hak budur ve en güzeli budur
hükmü yerine, güzeli budur hükmü ikame edilmi tir. (
(
,1 9Y# ) esas-ı merhametkârı yerine
,1 mM5 ) ikame edilmi tir. Kendi mesle inin muhabbeti yerine, ba ka meslekten nefret,
harekâtında hâkim kılınmı tır. Hakikata muhabbet yerine, ene tarafgirli i müdahale etmi tir.
Vesail ve delail, makasıd ve gayat yerine ikame edilmi tir.
--- sh:»(ST :75) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Halbuki fasid bir delil ile, hak bir netice zihinde ikame edilir. Bâtıl bir vesile ile hak
bir gaye, fikirde tesbit edilir. Madem gaye ve maksad haktır; delil ve vesilelerdeki fesad,
böyle in ikak-ı kulûba sebebiyet vermemeli.
***
Salisen:
23
Sebeb-i ihtilaf, hâkim-i zalim olan cerbezedir. Fikr-i tenkid ve bedbînli e istinad eden
cerbeze, daima zalimdir.
S- O sail-i meçhul, tekrar der: Cerbeze nedir?
C- (*) Müteferrik büyük i lerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve
aldatır. Cerbezenin e'ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenata galib etmektir (**).
Meselâ: Bir a iretin herbir ferdi, bir günde attı ı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı
mekân ederek birden bir ahısta o muhassalı temsil edip ba ka efradı ona kıyas ederek, o
nazar ile baksa..
(*): Bir zaman a iretlere böyle cevab vermi tim.
(**): Çirkin emirler, çirkin eylerle tasvir edilir. Gelecek temsillerde kusura bakma.
--- sh:»(ST :76) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman
ederek, bir dakika-i vâhidede, o ahs-ı hazırda sudûrunu tasavvur etse; acaba evvelki adam ne
derece müstakzer, ikinci adam ne derece müteaffin.. hattâ hayal gözünü kapasa, vehim dahi
burnunu tutsa ma aralarından kaçsalar, akıl onları tevbih etme e hakkı olmayacaktır.
te u cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik eyleri toplar, bir yapar.
O siyah perde ile her eyi tema a eder.
Hakikaten cerbeze, enva'iyle garaibin makinesidir.
Görülmüyor mu ki, cerbeze-âlûd bir â ıkın nazarında, umum kâinat, birbirine
muhabbet ile müncezib, rakkasane hareket edip gülü üyor... Veyahut çocu unun vefatıyla
matem tutan bir vâlidenin cerbeze-âlûd me'yusiyeti nazarında, umum kâinat hüzün-engizane
a la ıyor.
Herkes, istedi i ve haline münasib gördü ü meyveyi koparır.
Bu makamda size bir temsil: Meselâ: Sizden yorulmu yolcu bir adam, yalnız bir saat
--- sh:»(ST :77) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------tenezzüh etmek üzere, gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse (nekaisten müberra
olmak, cinan-ı Cennet'in mahsusatından ve her kemale bir noksanı karı tırmak, u âlem-i kevn
ü fesadın mukteziyatından olmakla) u bahçenin müteferrik kö elerinde bazı pis ve murdar
eyler bulundu u için, inhiraf-ı mizac sevki ve emri ile, yalnız o taaffünatı taharri ve o murdar
eylere idame-i nazar eder. Güya onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fena hayal tevessü'
ederek, o bostanı bir selhhane ve mezbele suretinde gösterdi inden midesi bulanır ve istifra
eder, kemal-i nefretle kaçar.
Acaba, be erin lezzet-i hayatını gussedar eden böyle bir hayale, hikmet ve maslahat
rûy-i rıza gösterebilecek midir?
Güzel gören, güzel dü ünür. Güzel dü ünen, hayatından lezzet alır.
***
S- Herkes, zaman ve dehirden ikayet ediyor. Acaba Sâni'-i Zülcelal'in san'at-ı bediine
itiraz çıkmaz mı?
C- Hâyır, aslâ. Belki manası udur: Güya ikayetçi der ki; istedi im emir ve arzu
--- sh:»(ST :78) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------etti im ey ve te ehhi etti im hal; hikmet-i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin
mahiyeti müstaid de il ve inayet-i ezeliyenin pergeliyle nak olunan fele in kanunu müsaid
de il ve me iet-i ezeliyenin matbaasında tab' olunan zamanın tabiatı muvafık de il ve
mesalih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i lahî razı de ildir ki, u âlem-i imkân, Feyyaz-ı
Mutlak'ın yed-i kudretinden u ukûlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüz i tihasıyla
istedi imiz semeratı koparsın. Verse de tutamaz, dü se de kaldıramaz.
Evet bir ahsın tehevvüsü için, büyük bir daire-i muhita, hareket-i mühimmesinden
durdurulmaz.
24
Elhasıl: Cerbeze bir hâkimdir. Yalnız seyyiat tarafını konu turmamalı, onun hasmı
olan hasenatı da dinlemeli. Sonra müvazene edip, mizan-ı ha irdeki hükm-ü âdilane gibi,
racih gelene muhabbetle hak vermelidir.
S- Efkâr-ı hazırada cerbeze nasıl bir tesir etmi tir?
C- Bak, o seyyiedir ki, Ararat Da ı kadar bize zulüm ve tahkir eden ecnebi bir devleti,
--- sh:»(ST :79) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ne safsatalı bahanelerle, bilmem hangi tarihte Kırım'da bize yardım etmi gibi yavelerle, bize
dost olabilecek surette gösteriyorlar.
Hem Sübhan Da ı kadar, slâmiyet'in izzet ve erefine çalı an güruh-u mücahidîni,
acib bahanelerle en fena derekesine indirip, millete dü man gibi gösteriyorlar.
Hem de Avrupa'nın terbiyesinin neticesi olarak
kaidesiyle her eyin
en iyi cihetini nazara almak maslahat iken, en fena ciheti nazara alıp mütemadiyen milleti
ye'se sevk ederek, ruh-u cemaatı öldürüyor.
Hem yine cerbeze seyyiesine, za'f-ı akide inzimam etmesiyle, mesail-i diniyede en zaîf
tarafını irae ederek dinsizli e zemin ihzar ediyor.
Hem yine onun netaicidir ki, mukteza-yı be eriyet olan, beyn-es selef cereyan eden
tenkidat-ı rakibkârane veya hakperestaneyi, sofestaîcesine bir cerbeze ile, her birinin hakkında
ba kaların tenkidatını irae edip, eazım-ı ümmet hakkında hürmetsizlik ve emniyetsizli i telkin
ederek, o vasıta ile ezhandaki slâmiyetin kudsiyetini sarsıyor.
--- sh:»(ST :80) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------te bunlar gibi çok mazarrat-ı azîme, u nevi cerbezeden tevellüd ediyor.
stanbul'u dü ündükçe, iki karı kadar dili uzanmı , sair azası ne v-ü nemadan
mahrum kalmı , ihtiyar bir çocu un timsali zihnime geliyor.
S- Anadolu aleyhinde çıkmı olan fetvaya ne dersin? (*)
C- Fetva-yı mahz de il ki, itiraz edilmesin. Belki kazayı tazammun eden bir fetvadır.
Çünki fetvanın kazadan farkı, mevzuu âmdır; gayr-ı muayyendir, hem mülzem de il... Kaza
ise muayyen ve mülzemdir. u fetva ise, hem muayyendir, kim nazar etse bizzarure muradı
anlar. Hem mülzem olmu tur. Çünki avam-ı müslimîni onlar aleyhinde sevketmekte esbabın
en âhiridir.
(*): Cây-ı dikkattir ki; merkez-i Hilafet üleması ve Dâr-ül Hikmet ve zabıta-i ahlâkiye ile fuhu , i ret, kumar gibi
kebairi izale de il, tevkif edemediler. Anadolu Hükûmeti'nin bir emri ile, bütün i ret, kumar gibi kebairler men'
edildi. Demek desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhuru avamda müsmir olamaz.
--- sh:»(ST :81) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-Mademki u fetva, kazayı tazammun ediyor, kazada iki hasmı dinletmek zarurîdir.
Anadolu da söylettirilmeliydi. Netice-i müddeiyatlarını aleyhlerinde olan davalarla,
siyasiyyun ve ülemadan bir heyet tarafından, maslahat-ı slâmiye noktasında muhakeme
edildikten sonra, fetva verilebilirdi.
Zâten imdi bazı hakaikte bir inkılab var. Ezdad isimlerini de i tirip, mübadele
etmi ler. Zulme adalet, cihada bagy, esarete hürriyet namı veriliyor.
S- Neden bu kadar ( .G.Z.) den (*) nefret ediyorsun? Musalahasını da istemiyorsun?
C- Sebeb bir de il, bindir. Bana en ziyade edid görünen, manen ahlâkımıza vurdu u
darbedir. Çekirdek halinde olan secaya-i seyyieyi içimizde inki af ettirdi. Hayatın yarası
iltiyam bulur; izzet-i slâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.
Edirne Câmii'nde, bir slâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi eytan zalime dua
ettirdi. Merkez-i Hilafette, müslümanlar lisanıyla hizb-ü eytan olan ( .G.Z.), Yunan
askerlerini halaskâr,
25
(*): ngiliz olmak ihtimali var.
--- sh:»(ST :82) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-tathirci ilân ve kar ısındaki güruh-u mücahidîni cani, zalim söylettirdi.
Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki, çocu unu kendi eliyle öldürerek, müteessir
olmayarak, parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlâk-ı sâmiye
intifa etmesin?..
S- Neden bu kadar ( .G.Z.) siyaseti galib çıkar?
C- Siyasetinin hassa-i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilaftan istifade, menfaat yolunda
her alçaklı ı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir.
Bir adam kocaman bir binayı bir günde harab eder, bir taburu ihtilale verir. u alçak
siyasettir ki (K.T.T.)ni (*) zahiren tel'in etti i halde, gizlice dehalet ediyor. Fenalık ve ahlâk-ı
seyyie, siyasetine vasıta oldu u için, her yerde ahlâk-ı seyyieyi himaye ederek te ci' eder.
imdiki stanbul hali ahiddir.
(*): Kostantin'i kasd ediyor.
--- sh:»(ST :83) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-S- Anadolu'da pekçok zulüm ediliyor ve pekçok müslümanlar i'dam ediliyor. Neden
böyle yapıyorlar?
C- Evet maatteessüf pek feci' eyler oluyor. Fakat asıl sebeb, mel'un mimsiz
medeniyet, öyle zalimane bir silâh, u harb-i vah iyaneye vermi tir ki, o silâhın kar ısında
dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzımgelir. e hane ile mitralyoza mukabele
edilmez. te o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermi tir. Ben de kendi gözümle
Grandük Nikolaviç'in namına iki emri gördüm.
Der: "Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocu u ile imha edilecektir."
kinci emri de: "Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocu u ile
imha edilecektir."
te böyle ezlem bir düstur ile ( .G.Z.) Anadolu'ya hücum ediyor.
S- Âlem-i slâmdaki ihtilafı ta'dil edecek çare nedir?
C- Evvelâ; müttefekun aleyh olan makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünki Allahımız
--- sh:»(ST :84) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------bir, Peygamberimiz bir, Kur'anımız bir, zaruriyat-ı diniyede umumumuz müttefik, zaruriyat-ı
diniyeden ba ka olan teferruat veya tarz-ı telakki veya tarîk-i tefehhümdeki tefavüt bu ittihad
u vahdeti sarsamaz, racih de gelemez.
,1 9Y#
düstur tutulsa, a k-ı hakikat harekâtımızda
hâkim olsa -ki, zaman dahi pek çok yardım ediyor- o ihtilafat sahih bir mecraya
sevkedilebilir.
Esefa; gaye-i hayalden tenasi veya nisyan olmakla, ezhan enelere dönüp etrafında
gezerler. te gaye-i hayal, maksad-ı âlî bütün vuzuhuyla meydana atılmı tır.
Zulmün edid bir nev'i
Dünyaca havas tanılan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu ve mahviyet iken,
tahakküm ve tekebbüre sebeb olmu tur. Fukara aczi, avamın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan
iken, esarete mahkûmiyetlerine müncer olmu tur.
Bir i de mehasin ve eref hasıl oldukça, havassa pe ke edilir; seyyiat olsa, avama
taksim edilir.
--- sh:»(ST :85) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Meselâ, bir tabur galebe çalsa, an ü eref kumandana verilir, taksim edilmez. Ma lub
oldu u vakit, seyyie tabura taksim edilir. Meselâ: Bir a iret namuskârane bir i etse, "Âferin
26
Hasan A a" derler. Fenalık ettikleri vakit, "Tuh ne pis a iret imi " diyecekler.
Z; + ,&;* L # K"#* [ ' * "@ ,&: UC@*= 0%GF [ '
kavl-i me huru, u acib zulmün tercümanıdır.
Hem de u içtimaî sistemdeki damar-ı zulmün bir mecrası da udur: Yüksek tabakada
birinin öldürülmesiyle, çok seneler matem tutulur. Halbuki onun cinayetiyle tabaka-i avamda
yüzer, belki binler ki i telef olsa, bir-iki günde unutulur. u ise adalet-i Kur'aniyeye zıddır.
Bir ah, bir gedayı öldürse eriat kısasa hükmeder, ikisini bir görür.
***
Müstehak bir ceza
(*)
eriatın
n=* > F"I
düstur-u âdilanesi,
(*): Musibet geldikçe bana ba ırıyorlar. Tatlı yendikçe Cündüb ça rılıyor.
--- sh:»(ST :86) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-eriat-ı fıtriye olan kavanin-i kadere muntabıktır ki, tarîk-i gayr-ı me ru ile bir maksadı takib
eden, maksudunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi.
una bir misal: Bidayet-i inkılabımızdan beri, sevab-ı âhiretin vesilesini dinsizcesine
an ü erefe vasıta yapanlar, müdhi bir rezaletle neticelendi. Muvakkat bir an ü ereften
sonra, elîm bir sukut takib etti. Lisan-ı halleri
"o
"7 < S , 3
tilavet ediyor.
Fıtrat-ı insan bir mezraa hükmündedir ki, secaya-yı hasene temayülat-ı erriye ile
beraber, taneler gibi dest-i kaderle içinde ekilmi tir. Bu taneler ne v-ü nema bulmak için bir
suya muhtaçtır. Hevadan gelse, er taneleri ne v-ü nema bulur. imdiki u medeniyet-i
habisenin heyet-i içtimaiyeye verdi i tesir gibi... Fıtraten -çendan- hayır ciheti galibdir, fakat
sünbüllenmi , semere vermi on çekirdek, yüz de il
--- sh:»(ST :87) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------bin kurumu çekirde e galebe eder. te unun çaresi: O bâb-ı fitneyi kapatmakla, suyu Hüda
tarafından vermek lâzımdır.
S- Taaddüd-ü zevcat ve abd gibi bazı mesaili, ecnebiler serri te ederek, medeniyet
nokta-i nazarında, eriata bazı evham ve übehatı irad ediyorlar.
C- slâmiyetin ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: eriat ona müessistir. Bu ise, hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.
Birisi dahi: eriat muaddildir. Yani, gayet vah i ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehvenü er ve muaddel ve tabiat-ı be ere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiyeye
geçebilmek için zaman ve zeminden alınmı bir surete ifra etmi tir. Çünki birden tabiat-ı
be erde umumen hükümferma olan bir emri birden ref'etmek, tabiat-ı be eri birden kalbetmek
iktiza eder.
Binaenaleyh eriat vâzı-ı esaret de ildir. Belki en vah i bir suretten, böyle tamamen
hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir surete indirmi tir, ta'dil etmi tir.
--- sh:»(ST :88) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Hem de dörde (*) kadar taaddüd-ü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvafakatıyla beraber
eriat bir taneden dörde çıkarmamı , belki sekizden, dokuzdan dörde indirmi tir. Bahusus
taaddüde öyle erait koymu tur ki, ona müraat etmekle, hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı
noktada er olsa da, ehven-ü erdir. Ehven-ü er ise, bir adalet-i izafiyedir.
Heyhat! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.
S- Dâr-ül Hikmet-il slâmiye neden hizmet edemedi?
C- En büyük hizmeti, adem-i hizmetidir. En büyük hareketi, hareketsizli idir. Çünki
27
buradaki hâkim olan kuvvet-i ecnebiye, lehinde olmayan herbir hareketi bo uyor. Hareket
edenleri gördük, mukaddes câmilerde gâvurlara dua ettirildi ve mücahidlerin cevaz-ı katline
fetva verdirildi. te Dâr-ül Hikmet, bu fırtına içinde âlet ettirilmedi. En büyük mani olan
ecnebi kuvvet, bütün kuvvetiyle ahlâksızlı ı himaye ve te ci' ediyordu.
(*): Erkek galiben yüz ya ına kadar telkîh eder. Karı, yarı vakti hayz oldu u halde elliye kadar telakkuh eder.
--- sh:»(ST :89) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
-kinci derecede sebeb:
Dâr-ül Hikmet eczaları kabil-i imtizac, belki de ihtilat de il. ahsî meziyetleri vardır.
Cemaat ruhu tevellüd etmedi. "Ene"ler kavîdir, delinmedi ki bir "nahnü" olsun. "Ben", "biz"
olmadı. Mesaîlerinde te arük düsturuyla i e giri ildi, teavün düsturu ihmal edildi.
Te arük, maddiyatta eseri azîmle tirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda
âdile tirir, belki çirkinle tirir.
Teavün düsturu bunun tamamen aksidir; maddiyatta cemaate nisbeten pek küçük, fakat
yalnız bir ahsa nisbeten büyük eserlere vasıta olur. Maneviyatta ise, eseri hârikulâde
derecesine is'ad eder.
Hem de tenkidleri çok keskinle mi tir, kar ısına çıkan fikir parçalanır, söner.
Ehakkı aramakla bazan hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilaf oldu undan;
bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet-i taharrisi zamanında, bâtılın vücuduna
bir nevi müsamaha var. Yani bazan hasen, ahsenden ahsendir.
--- sh:»(ST :90) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------S- Biri dese: "Bu hadîsi kabul etmem." Nasıldır?
C- Bazan, adem-i kabul kabul-ü ademle iltibas olunur. Çok hatiata müncer olur.
Halbuki adem-i kabul, adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister.
Biri ekk, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabulü, adem-i kabulü, kabul-ü ademi vardır.
Birincisi: Bürhanî bir cazibe ister.
kincisi: Kaziye-i tasdikî de il, belki cehildir.
Üçüncüsü: Red ve inkâr oldu undan, bürhan ve isbat ister. O nefiydir. Nefiy kolayca
isbat edilmez. Belki butlan-ı mana ile binefsihî müntefî olur.
S- Tenkidi nasıl görüyorsun? Hususan umûr-u diniyede.
C- Tenkidin saiki, ya nefretin te effisidir veya efkatın tatminidir. Dostun veya
dü manın ayıbını görmek gibi...
--- sh:»(ST :91) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Sıhhat ve fesada muhtemel bir eyde, kabule temayül ve tercih efkatten; redde
temayül ve tercih -vesvese olmazsa- nefretten geldi ine ayardır.
"*'"
?;5F pR9
& G ' * UC Y &
& "q= &'
Saik-i tenkid, a k-ı hak ve arzu-yu tenzih-i hakikat olmalı. Selef-i sâlihînin tenkidleri
gibi.
***
S- Zalim gâvurların bu kadar propagandalarına nasıl mukabele edilmeli?
C- Propaganda, sâbıkan tezyif etti im zalim cerbezenin veled-i nâme ruudur. Ona
mukabele, o yalancı silâhla olmamalı, belki sıdk ve hak ile olmalı. Bir tane sıdk, bir harman
yalanı yakar.
0%52 * @q% ,1 N.[ r 6
# s=F ,1 C # " <
28
Maziye, mesaibe kader nazarıyla; ve müstakbele, measiye teklif noktasından bakmak
lâzımdır.
--- sh:»(ST :92) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Çaresi bulunan eyde acze, çaresi bulunmayan eyde cez'a iltica etmemek elzemdir.
***
Hadsî bir hakikat
S- Hazret-i Azrail birdir, bir anda, her yerde eceli gelenlerin ruhunu kabzeder. Hazret-i
Cebrail, Sidret-ül Münteha'da suret-i hakikiyesinde oldu u anda, Dıhye veya ba kasının
suretinde meclis-i Nebevîde iman ve slâmın erkânını soruyor veya tebli eder. Daha yalnız
Allah bilir kaç yerlerde bulunuyor. Hazret-i Peygamber (S.A.S.) demi :
"oI ,<(). ;I1 b" ,1 ,<().
u sırrına binaen, avam-ı ümmetten binlere bir anda menamen ve
havassa yakazaten ve ke fen temessülü ve umum ümmetin salavatının istimaı ve âhirette
umumla görü mesi ve efaatı, hem de bir veli bir anda pek çok yerlerde mü ahedesi gibi
sırların miftahı nedir?
--- sh:»(ST :93) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------C- Bir nuranînin timsali, onun hâsiyetine mâliktir; hem gayrı de ildir. u âleme kar ı
açılan âlem-i suver ve misalin bir penceresi olan ecsam-ı effafeden âyineler, ecsam-ı
kesifenin hassasız eklini alır; fakat nuranînin timsaliyle beraber hassa-i zâtiyesini de alır.
Meselâ: Bir adam binler âyine ortasında dursa, herbir âyinede aynı ahıs bulunur; fakat
ruhsuz, hissiz, fikirsiz birer ahıstır.
Lâkin ems binler âyinede temessül etse, herbir timsal çendan emsin azamet-i
mahiyetine ve mertebe-i kemaline mâlik de ilse de; lâkin emsin hissi hükmünde olan
harareti, hayatı hükmünde olan ziyası, aklı hükmünde olan tenviri, havass-ı selâseyi câmi'dir.
Nuranînin timsali hayy-ı murtabıttır. Kesifin timsali, meyyit-i müteharriktir. Ruh, en
münevver bir nurdur. Tahdidi kabul etmeyen âlem-i misalin pencerelerinde tema ager bir
ruhun gayr-ı mahsur timsalleri de, birer ruh-u mütecessiddir. Havassına mâliktir, onun gayrı
de illerdir.
--- sh:»(ST :94) ↓ ---------------------------------------------------------------------------------------------- sh:»(ST :95) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
arat
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
--- sh:»(ST :96) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------fade
Bundan altı sene evvel, u zelzelenin bidayetinde,
%I- * N" 6A. " ' beyanı sadedinde,
arat-ül 'caz tefsirini yazarken,
0
u risaledeki fehmimi aynen yazmı tım. Zaman fehmimi
teyid etti inden ne rediyorum. Zeyli perakende hakikatlerden bir a uradır.
--- sh:»(ST :97) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
29
0%I- * N" 6A. " '
u cümle-i âliyenin itnabında bir îcaz-ı i'cazî var. Çünki
0%6;$3* veya 0%9 V* gibi kısa
bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın erait-i makbuliyetini fehme ihsas ve
nikat-ı hüsnünü ihsan ediyor. Sadaka be art ile tam sadaka olabilir:
Birincisi:
Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta israf etmemektir. u arta imaen
--- sh:»(ST :98) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
"
daki min-i teb'iziyeyi (menar) etmi tir.
kincisi:
Kendi malından vermeli, yoksa Ali'den alıp Veli'ye vermemeli. una i areten hasrı
ifade eden
N" 6A. "
deki takdimi (ayar) etmi tir.
Üçüncüsü:
" 6A. deki hakikî mâlik kim oldu unu ve sadaka
Minnet etmemektir. Buna remzen
veren yalnız vasıta oldu unu göstermekle, u arta (medar) etmi tir.
Dördüncüsü:
Tıyb-ı nefs ile, rıza-i kalb ile olmalı. Havf-ı fakr ile olmamalı. una telvihan
nun-u azametle
3 O%I '[ t A= "<
" 6A. daki
manasına remzedip u arta (emare) etmi tir.
Be incisi:
Sadakayı alan sefahette de il, belki nafakasında
--- sh:»(ST :99) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ve hacat-ı zaruriyesinde sarfetmeli. una telmihan
0%I- * un maddesini (alâmet) etmi tir.
Altıncısı: art-ı kemaldir. Mala hasr edilmemeli. Zira tasadduk malda oldu u gibi,
ilimde, fikirde, fiilde de olur. u ta'mime
"
lafzındaki umum ile îma ve
0%I- * deki ıtlak ile
i aret etmi tir. Çünki makam-ı hitabîde ıtlak, ta'mimdir.
slâmiyetin bir rükn-ü mühimmi olan zekat, be erin hayat-ı nev'iyesi için ehemmiyeti
udur:
Hadîste var;
bd > O=^ 6 O" V
yani zekat bir köprüdür ki, müslüman, karde i olan
müslümana muavenet için ondan geçer. Zira memurun-bih olan teavün, o vasıta iledir. Ve
nev'-i be erin hayat-ı içtimaiyedeki nizamın
--- sh:»(ST :100) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------sırat-ül müstakimi odur. nsanlar içinde madde-i hayatın cereyanına rabıta odur. Terakkiyat-ı
be erdeki zehirlere tiryak odur.
Evet zekatın vücub-u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz-ı hasene
da'vet-i Kur'anîden ve ribanın vesailiyle beraber hurmet-i edidesinde azîm bir hikmet, âlî bir
maslahat, vasi' bir rahmet vardır.
E er sahife-i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet-i be eriyenin mesavisinin
30
esasları tefti edilse görülecektir ki, bütün ihtilal ve fesadın asıl ve madeni ve bütün ahlâk-ı
rezilenin muharrik ve menbaı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi
küre-i arz patladı ve izdivacından, medenî insanlardan canavarlar do du.
Birinci Kelime: Ben tok olsam, ba kası açlıktan ölse bana ne?
kinci Kelime: stirahatım için zahmet çek, sen çalı ben yiyeyim.
Merhametsiz nefisperest olan birinci kelime-i gaddaredir ki; âlem-i insanı zelzeleye
getirip, kıyameti kopmak üzeredir. u kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da
zekattır
--- sh:»(ST :101) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------ve zekatın mükemmili olan sadakattır. Ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir.
Harîs, hodgâm, zalim olan ikinci kelimedir ki, be erin terakkiyatını öyle sarsıyor ki,
herc ü merc ate ine atmak üzeredir.
u dâhiye-i dehyanın tek bir devası var. O da hurmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini
hayat-ı içtimaiyeden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan riba kapları,
bankaları seddir. Evet bu kaplar ile servet ve temellük, kalil adamlarda toplanır. Bu iki düstur
ile tevzi' edilmezse, gasbedilecektir.
Evet heyet-i içtimaiyedeki intizamın artı, tabakat-ı be er birbirinden uzakla mamak;
tabaka-yı havas tabaka-yı avamdan, taife-i a niya taife-i fukaradan ayrılmasın ki, sıla-i rahm
kopmasın. Halbuki ribanın hayatı ve zekatın mevti ile, geni bir mesafe açılmı ; öyle bir
uzaklık olmu ki, hayt-ı vasl kopmu .
Tabaka-yı süflâdan, tabaka-yı ulyâya kar ı ihtiram, itaat, tahabbüb yerine; yalnız ihtilal
sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryadı yükselip i itilir.
Tabaka-yı ulyâdan, tabaka-yı süflâya merhamet, ihsan ve taltife bedel, yalnız zulmün
ate i, tahakkümün saikası, tahkirin ra'dı iniyor.
--- sh:»(ST :102) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------te bu halet-i ruhiyedendir ki, sebeb-i tevazu ve terahhum olan havastaki meziyet,
tekebbür ve gurura sebeb olmu tur. efkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi,
avamın fakrı esaretlerine, sefaletlerine sebeb olmu tur.
E er ahid istersen âlem-i medenînin fesad ve rezaletine bak, zaman çok ahidleri
gösterecektir.
Elhasıl, tabakatın musalahası, birbirine yakınla tırmasının çare-i yegânesi, erkân-ı
slâmiyetten olan zekatı, heyet-i içtimaiyenin tedvirine vâsi', âlî düstur ittihaz etmektir.
slâmiyette en büyük kebire olan ribayı vesailiyle ilga etmektir. Adalet-i Kur'aniye
âlem kapısında durup, ribaya yasaktır, girmeye hakkın yoktur, der.
Zaman ihtiyarlandıkça Kur'an gençle iyor, rumuzu tavazzuh ediyor. Meselâ:
'=E& G G* 0
Meselâ:
888u( =#5 ,1 ?=/F Meselâ:
888u( 0
888u( :'; > Z"#l 36 Meselâ...
Meselâ... ilh.
--- sh:»(ST :103) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------
).j "&
vw'9 D; ' x1 H= ri"F 0;5 Z R N h vXFj y2 S< S< ) vS< fK
!" " I 7g 2 . x1 )jQR F )7; 2 <" r z7$R 3 0(> !; jF z< fT
31
X " F {" /<>" % 80j3 H\|"< }x y 2 ) @1 g 3 !" " 3 h g
~ j|> x1 @ & S+ ;F 8)j1."2F z )' F h 0'; 2 X• ' P F h 0" € z
X F"N x1 z< %N 0(> z< 0 z G1 80" z @ ! h 0 [ z x t -31
x " r D +"@ g x1 < > aA"
xFj xFi"* z 1 z< z< X
8\ 32 k R*' y*;/ y 2 L5 1 "5 z< {;/* {d5 X F
Türkçesi
S- Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilali ruhun ahsiyetine tesir etmez mi?
--- sh:»(ST :104) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------C- Ben bu anda, seksen Said'den telhis ile tezahür etmi im. Onlar müselsel ahsî
kıyametler ve müteselsil (*) istinsahlar ile çalkalanıp u zamana beni fırlatmı lar.
u (Said) yetmi dokuz meyyit, bir hayy-ı nâtıkın fihristesidir. E er zamanın suyu
donup dursa, mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler, iddet-i tehalüften birbirlerini
tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat da ıldı kaldı. Seyyiat,
âlâm toplandı, yüklendi. Nasılki imdi o merhalelerde daima ben benim.
Öyle de mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede u
menzilhanelerdeki zerrat, iki muhaceret-i umumî yaptı ından, ene dahi libasını de i tirir,
yırtılmı Said'i atar, yeni Said'i giyer.
***
" n'ikas (*) ya hüviyeti veya hüviyetle hasiyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar."
Biri birinden eltaf ve e eff, kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya,
(*): Müstensih kalem-i kudrettir.
--- sh:»(ST :105) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------
-havadan esîre, esîrden âlem-i misale, hattâ zamana, hattâ fikre ilââhir tenevvü' ediyor. Suda
kesifin aksi, aslın aynı de ilse, nuranîde gayrı da de il, havada aynıdır.
Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimat olur. Kudretin u matbaasında sırr-ı
tenasül, kalem-i sun-u lahî acib istinsah ediyor.
I "R
s."531
***
"Misleyn telakki edilen zıddeyn"
Zevkî olan sofiye vahdet-ül vücudu, Allah hesabına kâinatı inkârdır.
Fikrî olan felsefe ve zaîf-ül itikadların lisanında olan vahdet-ül vücud ise, hâ â kâinat
hesabına Allah'ı inkârdır.
Biri vahdet-ü uhud, di eri vahdet-ül mevcudu tazammun eder.
"*=9P
?=P *
Nazar mes'ele-i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî ke fî olan emir, nazar-ı fikir
mizanı ile tartılmaz, ona inse katıla ır, çirkinle ir.
(*): Tulûat'ın âhirine dikkat.
--- sh:»(ST :106) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------
-Meselâ: Toprak altında bir çekirdek havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem-i
türabda nazar, çekirde e dikkat etse ince esasatı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü
32
onlara irca' ile izah edemez. Çekirdek içine sıkı tıramaz. te zevk burada bakar. Nazar orada.
Rü'yet de i ir.
Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
Demi ler:
[email protected] O;E ,-3
0"#5
Ben de derim:
_;q b;2 ,-3 0"#5 ' 2<
S6= >' @+ S & " =*=@ V ' C / >% '
Cennet olmasa, Cehennem tazib etmez. Zemherir olmasa, ihrak etmez.
Nefisperestlerin nazar-ı dikkatine
(*) Bir lokma kırk paraya. Bir lokma on kuru a, a ıza girmeden, bo azdan geçtikten
birdirler.
(*): Mugaddilikte ikisi bir iken, hevesî san'atlar birinin kıymetine vergiler ilâve ediyor.
--- sh:»(ST :107) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------
-Yalnız birkaç saniye, a ızda bir fark var. Müfetti ve kapıcı olan zaikayı taltif ve memnun
etmek için, birden ona gitmek, israfın en sefihidir.
Eskide ekser slâm aç de ildi, tereffühe ihtiyar var idi. imdi açtır, telezzüze ihtiyar
yoktur.
Lezzetperestlerin nazar-ı dikkatine
nsan eski zamanını dü ünse, ya lisanı veya kalbi, ya âh, âh veya oh, oh tahattur veya
telaffuz edecektir. Âh, müstetir elemin tercümanıdır. Oh, ruhta muzmer bir lezzet ve nimetin
muhbiridir. Âh'ı dedirten, lezaiz-i maziyenin tasavvur-u zevalidir. Çünki zeval-i elem lezzet
oldu u gibi, zeval-i lezzet de elemdir. âirlerin divanları, tasavvur-u zeval-i lezzetten gelen
bir elem-i fikrînin birer feryadıdır.
Oh yani Elhamdülillah dedirttiren,
--- sh:»(ST :108) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------âlâm-ı maziyenin tasavvur-u zevali, verdi i lezzet-i ruhaniyenin ünvanıdır. Demek muvakkat
lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli, ho geldin demeli.
Evlenmeli
Bekârlık, bîkârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur.
zdivac, tasfiye tehzib eder.
***
S- Hangi cem'iyettensin, neden muhalefeti iddetle tenkid ediyorsun?
C- üheda cem'iyetindenim. Tek bir veliyi inkâr veya istihfaf etmek, me 'umdur. Öyle
ise, iki milyon evliyaullah olan ühedayı inkâr etmek ve kanlarını heder saymak, me 'umların
en me 'umudur.
Zira muhalefet der: "Haksız olarak harbe girildi, hasmımız haklı idiler. Cihad de ildi."
te u hüküm, iki milyon ühedanın ehadetini inkârdır.
Bence en çok duamız bu olmalı:
" " " 2/F > @
--- sh:»(ST :109) ↓ -----------------------------------------------------------------------------------------Bir hakikat var ki, en bedevi ve hattâ vah i insanlar dahi o hakikata kar ı serfüru,
bürde-i itaat ve ihtiramdırlar. Bir a iretten mütehasım iki kabile, haric bir hasım zuhur etse,
sevk-i tabiî ile dâhilî husumet ta'til edilir. âyan-ı isti rabdır ki; medenî, münevver telakki
33
edilenler, o vah ilerden çok a a ıdırlar. Husumet-i hariciyenin zuhuruyla, dâhilî husumeti
te did ederler. E er medeniyet ve fen böyle ise, insanın saadeti vah et-i cehalettedir.
***
Âlim-i mür id koyun olmalı, ku olmamalı. u kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.
***
Bâtıl eyleri tasvir, safî zihinleri idlâldir ve cerhtir. Ba'dehu cerh ve red ile tedavi ya
olur, ya olmaz.
Bîçare stanbul mütebayin, dâhiyane prensiplerin telkinat-ı musırraneleriyle kabiliyet-i
telkîhasını kaybetmi tir. Zihni âlüfte olmu tur.
***
Nisyan bir nimettir, yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.
***
Derecat-ı hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyü ünü
dü ünüp,
--- sh:»(ST :110) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a ükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense i er, merak
edilse ikile ir. Kalbdeki misali, hakikata inkılab eder.
***
Zulmet-i münevvere
Efkâr-ı hazırada cehl-i basiti cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; meçhul bir
eye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve meçhul eyleri ona irca' ile, izah ettim
zannetmektir. Halbuki tarif, ya hadd ya resim ile olur. Yoksa vâzıı cahil ve müsemmaya
mümas olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi effaf bir ism-i camid ile olmaz.
Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısiye gibi...
***
hya-yı din, ihya-yı millettir.
Hayat-ı din, nur-u hayattır.
Ümmet eriata temessükü nisbetinde terakki, tesahülü nisbetinde tedennisi hakaik-i
tarihiyedendir.
34
Download

22-Sünühat-tuluat-işarat