KELAM İLE İMAN ETMEK *
Prof. Dr. Rahmi KARAKUŞ
Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Kelam İslam dünyasının ‘’İslami İlimler’’ başlığı altında yer alan en eski
disiplinlerinden biridir. İlgilendiği konuların eskiliği ve zaman içinde kazandığı
biçim ve değer ile İslam dünyasında belirleyici disiplinlerden olmuştur. Tarihini
Hz. Ali’nin yaptığı inanç tartışmalarına kadar geri götürenler olduğu gibi konuyla
ilgili ilk eseri de Vasıl Bin Ata’nın yazdığı ileri sürülür.
Düşünce tarihimizde onu dışarıdan denebilecek bir tutumla ilk tanımlayanlardan bir
Farabi olmuştur. Ona göre kelam, “dinin kurucusunun açıkça belirtmiş olduğu belli
inanç ve fiilleri muzaffer kılmaya ve bu fiiller ve inançlara aykırı olan her şeyi
sözle çürütmeye (tazyif) muktedir kılan bir yetidir”. † Görüldüğü üzere onun teorik
ve pratik yönü olduğu gibi bu alanda yetkinliği gerçekleştirmek gibi bir hedefi söz
konusudur. Kelamcıların amaçlarına ermek için birbirinden farklı usuller
kullandıklarını söyleyerek onların yollarını anlatmaya çalışır. Bazıları başka
dinlerin sözlerinden istifade ettiği gibi bazıları da aklı aşan bir kaynaktan gbilgi
sahibi olduğunu ve toplumsal hayat için gerekliğini ispat ederek peygamberin
sözlerini kullanır. Hatta onların bazıları dinlerini muzaffer kılmak, güzel göstermek,
onunla ilgili şüpheleri ortadan kaldırmak” vb için “yalan, aldatma, şaşırtma ve
kandırmayı kullanmakta bir beis görmezler” ‡.
Farabi sonrasında onu kuşatıcı bir surette ele alanların en önemlilerinden biri İbn
Haldun’dur. “İlm-i kelam bir ilimdir ki akaid-i imaniyyeyiedille-i akliyye ile isbat
ve akayidde Eslaf-ı ümmet ve Ehl-i Sünnet ve Cema’at mezhebi olan meslek-i
müstakimden münharif olan ehl-i bid’atired hususlarını mutazammın olur” §.
Dolayısıyla iman konularında belli bir anlayışı akli ispat ve bidatcilerin
karıştırmalarını reddetmek esastır. İmanın kendisi konusunda da tafsilata giren İbn
Haldun onun birinci mertebesinin “lisana muvafık olan tasdik-i kalbi”, buna
karşılık en yüksek mertebesinin ise “a’maldenhasıl olan iman-ı kamile” olduğunu
söyler. ** Özellikle Eş’ari kelamı üzerinden bu disiplinin 14. Asra kadarki sürecini
*
Bu makale, 28-30 Nisan 2014 tarihinde Eskişehir’de düzenlenen ‘Uluslarası İmam Maturidî
Sempozyumu’nda bildiri olarak sunulmuştur.
†
Farabi, İlimlerin Sayımı, çev. Ahmet Arslan, Vadi yay., 1. bsk., Ankara 1999, s.97.
A.g.e., s.101.
§
İbn Haldun Mukaddime, çev.Ahmet Cevdet Paşa, haz. Y.Yıldırım, S.Erdem, H.Özkan, M.C.Kaya, Klasik yay. 1.bsk.,
İstanbul 2008, C.3, s.63.
**
A.g.e., s.66-67.
‡
anlatan ve değerlendiren İbn Haldun
Mukaddime’sindeMaturidiliğe yer vermez.
konuyu
ele
aldığı
eseri
Kelamın ortaya çıkışı ve gelişimi üzerine batılı çalışmalar –özellikle eski yunan
düşüncesi ve Hristiyanlık düşüncesinin etkilerini de sorgulama ve göstermek
maksadıyla-dışarıdan bir bakış için İbn Meymun’un da görüşlerine yer verirler. ††
Fakat geleneğimizde disiplin sorgulayıcısı Gazali’nin ortak otorite konumu
sebebiyle görüşleri kanaatimce daha önemlidir. Çünkü bu disiplinin ikinci kurucusu
o sayılmalıdır. Zira onu felsefe ve mantıkla imtizaç ettiren odur.
Gazali’ye göre kelam, konuyu tartıştığı eserlere göre birbirinden farklı şekillerde
daha doğrusu maksada ve bağlama göre tarif edilir. Mesela El- Mustasfa’da,
“Kelam ilmi dini ilimler içerisinde külli ilim, diğerleri cüzzi ilimlerdir” diyerek
Mütekellim, “En genel şeyi yani var olanlar üzerinde düşünür ve onu inceler” der.
Sırasıyla kelamcı var olan hakkında kadim ve hadis olma durumunu tartışır ve buna
bağlı olarak ‘caiz’, ‘vacip’, ‘imkânsız’, ‘cevher’, ‘araz’ vb. kavramlarla var olan
hakkında nihai hükmünü verir. Sonrasında ‘’kelamcının sözü biter, aklın işlevi sona
erer. Aslında akıl peygamberin doğruluğuna delalet eder, fakat sonra kendini
azlederek, peygamberin Allah’a ahiret ve aklın tek başına idrak edemeyeceği fakat
aynı zamanda ./. İmkansızlığına da hükmedemeyeceği benzeri konular hakkında
söylediği şeyleri kabul ettiğini itiraf eder.” ‡‡
Gazali’ye göre İslami ilimler diye adlandırdığımız disiplinler kelamdan sonra
başlarlar. Çünkü Mütekellimi’nin inceleme ve araştırması öncelikle en genel şeyden
yani mevcuttan başlayıp en özele doğru iner. O “diğer dini ilimlerin Kitap, Sünnet
ve Peygamberin doğruluğu gibi ilkelerini ortaya koyar”. §§
El- Munkız’da ise, ehli sünnetinancını korumak ve bu inancı karıştırmak isteyenlere
karşı koymakşeklindeki bir gaye ile tanımladığı kelamı farz-ı kifaye kabul
eder. ***Fakat hakikat konusunda kendisine yardımcı olacak olan bu disiplin
değildir. Başka bir ifade ile şüpheden kurtulup kesin hakikati bulabildiği disiplin
sufilerin yolu olmuştur. Yani müslümanlardan bir kısmının kendisiyle ilgilenmesi
yeterli olan bir disiplindir. Bu kanaatini başka bir eserinde (Faysal et-Tefrika)
kelam ilminin öğrenilmesini haram sayma noktasına ulaştırmıştır. Bu hükümden
istisna tuttuğu kimseler ise;
1) Zeki ve okumuş olup şüpheye düşen kimseler.
2) İmanı sağlam, ilmi derin ve gayesi başkalarını manen tedavi etmek olan
kimse †††Gazali’ye göre insanlar “dört fırka”ya ayrılırlar. İlk fırka, Allah’a inanıp
††
Konuyla ilgili hacimli bir örnek eser için bkz.,H.AustrynWolfson, çev. Kasım Turhan, Kitabevi yy., 1.bsk.,
İstanbul 2001.
Gazali, El-Mustasfa, çev.Yunus Apaydın, Rey Yay., Kayseri 1994, C:I, ss.4-5.
s.5.
*** İbn Haldun’un tanımı ile Gazali’nin tanımı aynıdır. Gazali, El-MunkızuMin-Ad-Dalal, çev. Hilmi Güngör, MEB
Yay.,İstanbul 1989, s.23.
†††Ebu Hamid al-Gazzali,İtikad’da Orta Yol, Çev. Kemal Işık, AÜİF Yay.,Ankara 1971,s.15, dip not 6.
‡‡
§§A.g.e.,
peygamberi tasdik eden ve O’nun elçiliğinin gerçekliğine iman edip bunu vicdanına
yerleştiren kimselerdir. Bunlar imanlarının gereği olarak ibadet ve gündelik
işleriyle meşgul olurlar. İkincisi ise, küçüklüğünden geçkin yaşına kadar yanlışa
alışmış, taklitte donup kalmış, aklı zayıf, kuru ve kaba olanlardır.
Aklın ışığı Allah’ın ancak nadir kullarına verdiği bir nimettir. Bu nimetten yoksun
olanlar Hakk’a inanmaktan yüz çeviren kimselerdir. Bunlar ‘’kafir ve bid’atçiler’’
den başkası değildir. Üçüncü grup ise, yaratılıştan zekâ ve anlayış özelliğine sahip,
Hakk’a taklit yoluyla veya işiterek inanmış kişilerdir. Dördüncü grup, zeka ve
anlayış meziyetleri olan inançlarına gelen şüphe sebebiyle gerçeği kabul etmeleri
beklenen veya doğuş ve yaratılış itibariyle şüpheciliğe temayül eden sapık
insanlardır ‡‡‡.
Gazali’ye göre bu dört tür insandan birincilere, inançlarını karıştırmamak için
kelam disiplini gerekli değildir. Hatta uzak tutmak gerekir. Çünkü onların tasdiki
araştırma ve delile değil belki doğruya boyun eğmeye, gerçeği kabul etmeye
rehberlik eden, kalplere işlemiş karine ve doğuşlarla hasıl olmuştur §§§İkinci tür
insanlar aklı zayıf, kuru ve kaba olduğundan ve küçüklüğünden geçkin yaşına kadar
bir alışkanlık kazandığından, ancak kılıç ve kırbaç tesir eder. Dolayısıyla bunlar
için kelam bahisleri de faydasızdır. Böylece kelamın ancak üçüncü ve dördüncü
gruptaki insanlara mahsus olduğu ortaya çıkmaktadır. Fakat yine de münakaşanın,
sapıklığın sebeplerini arttırarak ısrar ve inadın amellerini harekete getirdiğini,
muarızların zayıflarına alay ve hakaret gözüyle bakmanın onların kalplerinde
muhalefet ve inat sebeplerini ve ayrıca içlerindeki batıl inançları keskinleştirdiğini
unutmamak gerekir. Kısacası sapıklığa düşen, irşad etmek için iyilik ve yumuşaklık
yolunu tutmalı, taassup ve inadın devamını sağlayacak sebepleri harekete
getirmekten ve böylece sapıklığın kökleşmesine yardım etmekten sorumlu
tutulacağını unutmamalıdır.
Gazali nihai hükmünü el-Munkız’da vermiş olmakla birlikte kelam konuları
hakkındaki görüşlerini El- iktisadFi’lİtikad adlı eserinde ortaya koymuştur. Ona
göre kelamın konuları ‘Ulûhiyet’, ‘Nübüvvet’, ve ‘İmamet’ ana başlıkları altında
toplanmaktadır. İlginç olan bu bahislerin içerisinde imanın bir başlık olarak
konuşulmadığıdır. Diğer bir deyişle iman konusunu şeriatin hükümlerinin tasdiki
meselesi başlığı altında düşünür. Gazali’ye göre imandan, “bazen yakıni delillere
dayanan tasdik, bazen herhangi bir şüphe bulunmamak şartıyla taklit ile elde edilen
inanç kastedildiği gibi bazen de bu isim, tasdikin bir gereği olarak, kendisiyle
beraber amelin de bulunduğu bir inanç”a verilir” ****.Görüldüğü gibi o iman için
akli, hissi ve bunların ayrıca eylem birlikteliği şeklindeki mümkün üç muhtevayı
literatüre gönderme yaparak sunmaktadır.
‡‡‡A.g.e.,
s.12-14.
s.12-13.
****A.g.e., s.167-168.
§§§A.g.e.,
Bu üç anlamı da ayrı ayrı tartışan Gazali, özellikle üçüncü manadaki imanın,
aralarındaki ilişki zorunlu olmasa da birbirini destekleyeceği için önemser. Onun
ifadesi ile; “Kendi inancına uygun olarak uzun zaman amel eden kişinin bu inancını
değiştirmek veya bu konuda kendisini şüpheye düşürmek isteyen bir kimsenin, bu
isteğini yerine getirebilmesi, amele devamı uzun olmayanınkinden daha zor
olur” ††††. Bunun anlamı kuvvetli iman, eylemle desteklenmiş, davranışlarla
içselleştirilmiş veya mizaç haline getirilmiş tasdiktir.
Osmanlı medreselerinin kelam müfredatında belirleyici olan Gazali çizgisinin
filozof kelamcısı Fahreddin Razi ise el-Muhassal’ında iman bahsine iki sayfadan
fazla yer vermez. ‡‡‡‡ Bu eser kelamın devrinin felsefesi ile ne kadar imtizaç etiğinin
–İbn Sina birikimi- çok iyi bir numunesidir. Ortaçağın varlık soruşturmasında esas
olan konu, yöntem ve kavramları açıklayan bu eser mantık ve akılcılık esaslı bir
içeriğe sahiptir.
Bir insani eylem olmak bakımından iman, güvenmek ve tasdik kelimeleri ile
birlikte düşünülmek durumundadır. Lügatte “güven içinde bulunmak, korkusuz
olmak”manasındaki eman kökünden türeyen iman, “güven duygusu içinde tasdik
etmek, inanmak” şeklinde tarif edilir. Yakın anlamdaşı ise itikattır. İtikad da,
“sağlamlaştırmak, kesin karar vermek, tasdik etmek” manasındaki akt kökünden
türediği bilinmektedir. İslam dini bağlamında iman ise, “ Allah’tan alıp din adına
tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri tasdik etmek ve onlara
inanmak” şeklinde anlaşılır. Fırkalar ya da mezhepler bakımından birbirinden farklı
şekillerde anlaşılıp tarif edilmiş olan iman, ayrıca İslam kelimesi ile birlikte de
dikkate alınarak çokça tartışılmıştır.Nitekim İzutsu iman konusundaki görüşleri
bakımında Eş’ari’nin iman sorununa gösterdikleri değişik tepkiler dolayısıyla
ekolleri 13 ayrı guruba ayırdığını söyler §§§§.Dolayısıyla literatür bu konuda son
derece zengin bir birikime sahip gözükmektedir.
İmam Maturidikelami görüşlerini yansıtan Kitab-ı Tevhid’inde iman hakkında
konuşmaya, çalışmasının son otuz sayfasını ayırmış görülmektedir. İmanın ne
olduğu, onun bilgi olup olmadığı, yaratılıp yaratılmadığı, iman ve İslam arasında
bir fark olup olmadığı mukayeselerle tartışılır. İman konusundaki tartışmalara
gelmeden önce, dini kazanmanın araçları olarak bilgi ve delil konusunu inceler.
Daha sonra âlemin hadis olduğu, kadim olduğunu iddia edenlerin görüşleri
reddedilerek ele alınır. Sonraki konu, Allah ve sıfatlarıdır. Yine onun âlemle
ilişkilerini konu alan bahisler tartışılır. Allah ve âlem ilişkisinin akabinde
peygamberliğin ele alınması söz konusudur. Burada özellikle Hz. Peygamberin
peygamberliğinin ispatı da tartışılır. Bu tartışma da Hristiyanların İsa hakkındaki
görüşleri dikkate alınarak yapılır. Daha sonra ele alınan konu; kulların fiilleri, irade
sahibi olup olmadıkları, kaza ve kaderin nasıl anlaşılacağı bahisleridir. En son ele
††††A.g.e, s. 169-170.
‡‡‡‡
§§§§
Fahreddin Razi, Kelama Giriş, Çev. Hüseyin Atay, Kültür Bak. Yay. 1.bsk., Ankara 2002, ss. 268-270.
Toshihikoİzutsu,İslam Düşüncesinde İman Kavramı, Çev. Selahattin Ayaz, Pınar Yay., İstanbul 1984,
ss.107-117.
alınan konu ise imandır. Bu konulara ayrıntılarını genelleyerek baktığımızda, önce
bilginin ne olduğu ve doğru bilgi sebebiyle epistemoloji; daha sonra Allah-âlem
ilişkisi dolayısıyla ontoloji ve nihayet kulların fiilleri ve iman bahislerini etik olarak
görmek mümkündür. Bu haliyle kelama Müslüman felsefesi -fakat bu felsefenin bir
Ortaçağ felsefesi olduğunu da unutmamak kaydıyla- yakıştırması yapılabilir.
Kelam disiplininde imanın Maturidi’de de -Gazali ve Razi’de olduğu gibi- son
bahis olarak ele alınması kelamın bir yönüyle iman için gerekli zihinsel hazır oluşu
sağlamaya matuf bir disiplin olduğunu düşündürmektedir. Fakat ne olursa olsun
iman hakkında konuşmak Kelam’ın konusudur. İman hakkında etraflı bir
soruşturma yapmış olan T. İzutsu’ya göre“Müslüman kelamcıların imanın doğasını
müzakere ettikleri klasik şekil, iman kavramında üç ana unsurun kabullüne dayanır:
1-tasdik(bi el-kalb), kalb ile kabul 2- ikrar (bi el-lisan), dil ile beyan, söze dökme 3amel (el ta’at) itaat eylemleri yahut,salih ameller.” *****
Maturidi’ye göre her şeyden önce “İman sözlük açısından tasdikten ibarettir” †††††
ve “imanın dinin bütün görevlerinin değil, (kalbe ait) özel bir görevin adı olduğu”
dikkate alınmalıdır. Onun bilgi ile özsel bir ilişkisi yoktur.Zira “iman için
marifetten öte kalple gerçekleştirilen bir tasdik olgusu vardır. Şu da var ki marifet,
tasdike sevkeden bir sebeptir, çoğu zaman bilgisizliğin tekzibe sevkedişi
gibi..” ‡‡‡‡‡Son noktada iman Allah’ın bildiği bir şeydir. Çünkü O “ ‘Allah hepinizin
imanını en iyi bilendir’ (Nisa 25) demiş ve imanın sadece kendisinin bileceği bir
realite olduğunu açıklamıştır” §§§§§. Bununla birlikte iman ile bilgi arasında özsel
bir ilişki varmış gibi tanımlayanların sözlerini dikkate almak gerekir. Buna göre
“İman marifetten ibarettir diyenin sözü, ‘İman –tasdike sevkeden marifetin
bulunması halinde- tasdikten ibarettir’ manasına gelir; bu bağlantı sebebiyle iman
marifetle tanımlanmıştır, tıpkı imanın Allah’ın lütfu, nimeti, rahmeti ve ele
geçirilmesine vesile olan benzeri şeylere nitelendirilmesi gibi; bu nitelendirme
imanın gerçekte Allah’ın fiili olduğu manasına gelmez, fakat onun hakikati bundan
soyutlanmış da değildir, bu sebeple buna yani lütfuna, nimetine nisbet edilmiştir;
işte imanın ilme ve marifete izafe edilmesi de aynı konumdadır.” ******Dolayısıyla
iman öncesinde bilgi bulunan ve Allah’ın lütfettiği bir tasdiktir. Fakat bilgisel
hazırlık bulunsa bile lütuf olmadığı sürece imanın gerçekleşmesi mümkün değildir.
Diğer taraftan “İmanla mükellef olmak ancak aklın mevcudiyetiyle gereklilik
kazanır, bunun yanında imanı oluşturan hususların mahiyetinin bilinmesi de yine
aklın tefekkür ve istidlali ile imkan dahiline girer; bu ise kalbin bir fonksiyonundan
ibarettir; iman da aynı statüye dahildir.” ††††††Dolayısıyla kelamla nelere inanılacağı
ortaya konabilir fakat iman etme işi kalpte gerçekleşen ve mahiyeten bilinmesi
mümkün olmayan bir bağlanıştır. Nitekim anlam bilim açısından iman konusuna
yaklaşanlar onun başlıca dört anlamı olduğunu tespit ederler: Güven, fiil olarak da
*****Toshihikoİzutsu,İslam
Düşüncesinde İman Kavramı, Çev. Selahattin Ayaz, Pınar Yay., İstanbul 1984, s.119.
Kitabü’t-Tevhid, çev.B.Topaloğlu, İSAM yay. 1.bsk., Ankara 2002, s.489.
‡‡‡‡‡A.g.e.,s.495.
§§§§§A.g.e., s.488.
******A.g.e., s.495.
††††††A.g.e., s.493.
†††††Maturidi,
güvenmek, güven vermek güvene girmek. Buradan hareketle “İman sözcüğünün
temel anlamını inanmak yerine güvenmek sözcüğüyle ifade etmek daha uygun olur.
Zira inanmak, iman sözcüğünün anlamını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. İman
sözcüğünün isim olarak kullanımını ifade etmek için inanmak sözcüğünü
kullanamadığımız gibi, amene fiilinin anlamını ifade etmek için de inanmak
sözcüğünü kullanamayız. Halbuki iman sözcüğünün anlamı olarak güven sözcüğü
kullanılırsa bu sözcükle ilgili yukarıdaki gibi olumsuzluklar söz konusu
olmayacaktır. Ayrıca güven sözcüğünün anlamında inanmak sözcüğünün
anlamından farklı olarak ‘bağlanma duygusu’ gibi bir anlam vardır ki, bu da iman
sözcüğünün anlamını inanmak sözcüğü yerine güven sözcüğü ile ifade etmenin
daha doğru olacağını gösterir.” ‡‡‡‡‡‡
Dolayısıyla iman duygu ile ilgili bir kesinlik yaşayışı şeklinde anlaşılmalıdır.
Kelam ya da kısaca “kelime-i şehadet… imana kılavuzluk” yapar. §§§§§§Nitekim.İbn
Arabi de özellikle en üstün seviyesi ile imanın akli ve bilgisel olmadığı
düşüncesindedir. “Mümin mukallittir; çünkü o haberi tasdik eder, halbuki bilen
haberin doğruluğunu bilen kimsedir. Bu durumda bilen kuşkusuz mümindir. Her
ikisi de imanın özelliğinde ortaktırlar. Peygamberler ve kâmil müminler gerçeğe
düşünceleri sayesinde ermemişlerdir, onlar Rablerinin katından gelen şeylerle
hakikate ermişlerdir.” *******
İman konusundaki İslam tarihi boyunca ortaya konmuş görüşleri kritik eden İzutsu
çalışmasının nihayetinde konunun ‘ tamamen şahsi ve varoluşsal bir mesele’ olduğu
sonucuna ulaşır. Buna göre“İmanın öz cevheri teorik olarak bahis konusu
edilemeyecek kadar şahsi ve derindir. İmanda son nebzesine kadar teori ve akıldan
kaçan bir şey vardır. Eğer, bütün bunlara rağmen, insan olguyu fikren ve zihnen
kavramaya kendini zorlarsa imandaki hayat, imandaki kalp atışları zaruri olarak
yok olur. Fakat emek boşa harcanmış değildir, çünkü imanın tahlil ile fikri yönden
kavranması, görünüşte muğlak, tanımsız ve safi psikolojik halin altında yatan somut
yapıyı açığa vurur…. (Müslüman düşünürler) imanın kavramsal yapısını çıplaklığı
içinde ortaya koymayı başardılar, ama derin ve şahsi bir şey, gerçekten hayati olan
bir şey onların ince tahlillerinin dışında kaldı .. /..İman kavramı sırasında kelamcılar
tarafından işaret edilen, atıf yapılan Allah sevgisi, Allah korkusu, tevazu ve
teslimiyet vb. kavramalar tahlillere eklenmeye çalışılsa da meselelerin ele alınış
yöntemi için bunlar çok uygun kavramlar değildi, çünkü ‘ilgi konuları bunlar
değildi.” †††††††Meselenin bu tarafı sufilerce özellikle takva kavramı çevresin de ele
alınmış görünmektedir. Böylece bir taraftan meşhur Cibril hadisinde yer alan
tanımlama bir manada tamamlanmış oluyor diğer taraftan akli seviyede ele alınmış
konu eyleme aktarılmak ve hakiki haliyle tevhid gerçekleştirilmiş olmaktadır.
Bunun iyi bir örneği olarak M.İbn Arabi gösterilebilir. Arabi iman konusunda diğer
‡‡‡‡‡‡H.
Sabri ERDEM, Anlambilim Açısından İman Sözcüğü, AÜİFD XLVIII (2007), sayı I, ss.
47-55
§§§§§§Maturidi, a.g.e., s.490.
*******Suad el-Hakim, ,İbnü’l Arabi Sözlüğü, Çev. Ekrem Demirli, Kabalcı Yay. 1.bsk., İstanbul
2005,s.483.
†††††††A.g.e., s.280-281..
İslami disiplinlerin ele alamadığı biçimde konuyu hem insani-psikolojik hem de
gaybi-metafizik seviyede ele almış görünmektedir:“İman Hakk’ın katından ve erRahim, el_Hadi, el-Mümin isimlerinden arzu ve tabiatın karanlığını gidermek için
ortaya çıkmış bir nurdur. Söz konusu nur, Hakk’tan gelen hüküm ve din vb. şeyleri
kabul eder, sahibinin Rahman’ın gazabından emin olmasını sağlar. Bu özel hüküm
ve nitelikle de ’iman’ ve ‘tasdik’ diye isimlendirilmiştir. Gerçekte iman, akla ve
işitmeye veya keşfe dayanan bir delil veya burhanın desteği olmaksızın din ve
şeriatla ilgili ilk değerlendirmedir. İmanın nur olduğunun delili, Hz. Peygamber’in
bunu belirtmiş olmasıdır; kalbe geldiğinin delili ise, Allah’ın ‘onlar Allah’ın
kalplerine iman yazdığı kimselerdir”(58:529) ayetidir.” ‡‡‡‡‡‡‡
Klasik haliyle kelamın iman konusuna zemin oluşturmaktan daha fazla bir
fonksiyonu olduğunu beklememek gerekmektedir. Sonuç olarak çağdaş zamanlar
için kelama işleyiş manasında biçim vermek manasında olmamak kaydıyla bu
disiplinin günümüz psikoloji etütlerine açık bir surette yapılması gerektiğini
söylemek gerekir.
‡‡‡‡‡‡‡A.g.e.,
s.356.
Download

Okuyun - Bilgeler Zirvesi