AĞUSTOS 2014
YIL 36 SAYI 427 ISSN 1300 - 1566
Yürü arkana bakmadan ruhunun ufkuna!
Buldukların, bulacağına referans sana;
O yolda yürüyenler asla yolda kalmadı,
Güven, gönül verdiğin o rahmet-i Rahman’a!
Mefkûre İnsanı
Karıncalar Neden Süper Organizmalardır?
İnternet Çağında Okul
Çimlenmede Sırlı İşleyiş
Her Evlât Bir Emanet
Ç
ağın insanı, gayesizliğin, mefkûre­
siz­liğin kurbanı olmuştur. O bazen
mefkûresizliğiyle iradesinin üzeri­
ne yatarak olduğu yerde kokuş­
diyanet, ahlâk ve adalet gibi değerleri yıkıp
yerle bir etmiştir.. evet, onun kabuğuna çekilip
münzevîleşmesi de, sosyal çevre ile münase­
bete geçmesi de hep bir problem olmuştur.
muş kalmış; bazen de iradî olma adına etrafını
Bu midesi aktif, beyni pasif, hisleri sürekli
galeyanda ve kalbinin mevcudiyetinden ha­
bersiz cismanî varlığın, gündelik dedikodu dı­
şında kalıcı, ruhlara inşirah verici ve onu ge­
yakıp yıkmış, bir anarşist, bir nihilist gibi dav­
ranmıştır. Doğrusu o, durgunlaşınca içten içe
kendini yiyip bitirmiş, harekete geçince de din,
AĞUSTOS 2014
314 427
leceğe taşıyıcı kayda değer hiçbir yanı, hiçbir
düşüncesi, hiçbir tavrı ve hiçbir projesi yoktur.
Zayıf olduğu zaman her şeyi suskunlukla ge­
çiştirir. Güçlendiği zaman da değişik tahrip
yollarıyla kendini ifade etmeye çalışır; yer yer
hazanla savrulan yapraklar gibi esintilere göre
şurada-burada sürüklenir durur, zaman zaman
da çer çöp gibi sıkışıp kaldığı yerde gelen üze­
rinden geçer, giden üzerinden geçer.
Yıllar var ki bu meş’ûm hava âdeta insanı­
mızın tabiatı hâline geldi. Evet o, duygusunda,
düşüncesinde ve gaye-i hayalinde daralıp, bü­
züşüp dar bir fânusun içine girmeye razı oldu­
ğu günden beri ya aşağılık komplekslerine ka­
pıldı ya da hezeyanlarla boşalmaya çalıştı.. ve
her iki durumda da millî karakteriyle savaşıp
durdu. Maalesef şimdilerde de bu savaş, daha
farklı bir buudda bütün hızıyla devam ediyor.
Düşünün ki âlem, yeni bir çağ mülâhazasıyla
projeden projeye koşarken biz büyük ölçüde
hâlâ birbirini takip eden buhran fasit dairele­
ri (kısır döngüler) içinde kıvranıp duruyoruz.
Düşüncelerimiz dağınık, duygularımız süflî,
davranışlarımız tutarsız, yüreklerimiz de mer­
hametsiz.. yığınlar mânâsız gelgitlerin ağında
birer oyuncak, toplum her gün ayrı bir mih­
rap peşinde ve rehberler de gaflet içinde. Öyle
ki hangi müesseseye bir göz atsanız, içten içe
kaynadığını görür ve ürperirsiniz. Evet, bir dü­
şünce hayatını ya da ahlâkı, kültürü, sanatı,
siyaseti, iktisadı, hukuku içiniz burkulmadan
seyredemezsiniz.
Bir dönemde bizimle aynı kaderi paylaş­
mış, aynı mazlumiyet ve mağduriyetleri yaşa­
mış çevremizdeki toplumlar da, bize özeniyor­
muşçasına, her türlü mesâvîde âdeta bizimle
atbaşı.. hattâ bazı olumsuzluklarda fersah fer­
sah bizim önümüzde oldukları bile söylenebi­
lir. İçten içe birbirini yemeler, sürekli harb u
darp, peşi peşine ihtilaller, her zaman kuvvetin
hak üzerindeki hakimiyeti ve şuursuzca taklit
bu koskoca dünyanın âdeta alın yazısı. Zaten,
kartalların yenik düştüğü bir mücadelede ser­
çelerden başka bir şey de beklenemezdi.
Böyle iç içe sadmelerle sürekli sarsılan, sar­
sıldıkça her gün biraz daha su alan millet gemi­
sini onarıp uzun seferlere hazırlamak için bugü­
ne kadar inanç, azim ve ümidini koruyabilmiş
yüksek mefkûreli, uzun soluklu, yaşamasını
yaşatmaya bağlamış ve maddî-mânevî füyuzât
hislerinden fedakârlıkta bulunabilecek babayi­
ğitlere ihtiyaç var.. birkaç asırdan beri dünya­
nın üzerine çöken değişik dalga boyundaki taz­
yikleri, farklı görünümdeki baskıları parçalayıp
dağıtacak, hiç olmazsa yumuşatıp hafifletebile­
cek polat iradeli babayiğitlere. Kendi kurtuluş­
larını kurtarmaya bağlayan, ikbal ve gelecek­
lerini başkalarının mutluluğu adına toprak gibi
ayaklar altına serebilen; hava gibi herkesin de­
mine damarına karışıp, her bünyede kan gibi
deveran edip duran; su gibi hasret ve hararet­
lerin üzerinde çağlayıp her yana hayat üfleyen;
sonra da bütün hareketlerini ruhunun derin­
liklerinde mefkûreleştirebildiği bir mesuliyete
bağlayan; ferdî sorumluluk sınırlarını aşkın bir
merhamet iradesi ve bütün insanlığı kucakla­
yacak enginlikte bir şefkatle bize yitirdiğimiz
ruh ve mânâyı kazandırmaya çalışan; çalışıp
son bir kere daha bize insanî muhtevamızı ha­
tırlatan bu yüksek idealler sayesinde öyle zan­
nediyorum ki, bütün insanlığın yüzü gülecek,
şu birkaç asırlık muzdariplerin ızdırapları dine­
cek ve belki de dünya yeniden bir kez daha
mihverine oturacaktır.. tabiî bu arada, bunca
zamandır mefkûresiz yaşayan âvâre ruhlara da
birer örnek teşkil edeceklerdir.
Zaten, insanların müşterek kaderi de, on­
lara ayrı kalma, ayrı yaşama fırsatını verme­
yecek şekilde bir program ihtiva etmektedir.
Biz gözlerimizi yumup kulaklarımızı tıkasak
da hâdiseler, aramızdaki pek çok müşterek
noktayı değişik yollarla kafamızın içine soka­
rak bizi münferit hislerden daha çok müşterek
lezzet ve elemler atmosferine çekip vicdanla­
rımıza içtimaîliğimizi hatırlatmakta. Zîrâ bi­
zim her hareketimiz, şöyle veya böyle herkesi
AĞUSTOS 2014
427 315
alâkadar ettiği gibi, âlemin en ücrâ bir köşe­
Bencil, hırslı, kindar, merhametsiz davra­
nan ve kendi varlığını sürdürme adına, yarasa­
sinde meydana gelen herhangi bir hâdise de
lar gibi hep harabeleri kollayan muhteris kim­
bizi alâkadar etmektedir. Böyle bir iç içelik,
seler, hep ferdî dünyalarının dar mahbesinde
biraz da insanın insan olmasından, onun duy­
kalmış ve müşterek bir dünyanın enginliğini
gularından, düşüncelerinden ve uzak-yakın
hiçbir zaman duyamamışlardır. Hattâ onlar,
çevresinde cereyan eden hâdiselerin müşte­
o kendi daracık âlemlerinde bile asla huzur
rek tesirinden, sözün özü başkalarıyla beraber
içinde olamamışlardır. Kalb ve vicdanlarında
yaşama kaderinden ve paylaşma konumunda
her zaman kaybeden bu insanlar, her şeyden
yaratılmış olmasından kaynaklanmaktadır. As­
evvel kendi içlerinde insan olma değerlerini
lında insanoğlu, fıtratının bu ölçüde cebrî be­
kurutmuş ve kalblerini öldürmüşlerdir.
raberliğe programlandığı sırrını kavrayabilse,
kaderin hükmünü de yanına alarak daha hızlı
Evet, sadece kendilerini düşünüp başka
hareket edebilir. Ayrıca o, niyet ve iradesiyle
herkese karşı kapalı yaşayan bu kimseler, bi­
kendini bu tabiî akışa saldığı takdirde, tabiîliğe
rer miskinlik örneği ve ölüm-hayat arası sürüm
aklî, mantıkî ve iradî bir derinlik de kazandı­
sürüm öyle canlı cenazelerdir ki, ne hayatın
rarak, bir yandan insan
sıcaklığını duyabilirler ne
olma esprisini ortaya
de yaşatmanın harareti­
ni.
koyarken, diğer yan­
Düşüncelerimiz dağınık, duydan da dileme ve niyet
Gerçek hayat, bugü­
gularımız süflî, davranışlarımız
etme sevabını elde ede­
nün ve yarının insanları
tutarsız,
yüreklerimiz
de
mercek ve iradesini, kendi
düşünülerek plânlanan
hametsiz.. yığınlar mânâsız
ebedîleşme mefkûresini
ve onlar için yaşama ga­
gelgitlerin ağında birer oyunçözen bir anahtar hâline
yesiyle mefkûrelendirilen
getirecektir.
cak, toplum her gün ayrı bir
hayattır. İşte baştan sona
kadar hayatın her basa­
Onun içindir ki, “e­­bedde
gaflet
içinde.
mağına hakim olan böy­
müddet” var ol­ma­­yı dü­
le bir şuur, bir idrak, bir
şünen herkes, mut­la­ka
his, hakikî insan olma
başkalarını da kurtarıp
karakterinin tam resmi ve
kucaklamayı ül­­kü edin­
hadd-i tâmmıdır. Bu öyle bir resimdir ki, fira­
melidir ki, ebediyet yolunda kurtarıp kucakladı­
setle ona bakabilen herkes, bu fotoğrafın arka­
ğı herkes tarafından da kucaklanabilsin. Bunun
sında bütün bir varlıkla ne derin ve ne sıcak bir
aksine, kendi kurtuluşlarını başkalarını yıkma
alâkanın bulunduğunu rahatlıkla görebilir. Bu
üzerine bina eden bencil, harîs ve merhametsiz
resimde, insan, hem kendine hem de başkala­
ruhlar, sevmedikleri gibi sevilmemişler ve her
rına kalb gözüyle bakar ve bakıp gördüklerini
kesim tarafından istiskal edilegelmişlerdir. Ay­
de vicdanın kadirşinaslığı ile değerlendirir. İşte
rıca, yararlı insanın yararı herkesten evvel ken­
insan böyle bir bakış zaviyesi sayesinde, kendi
dine, zararlı insanın zararı da kendinedir. Tabi­
iç dünyasını daha iyi temâşâ ettiği gibi, aynı
atında yararlı olma cevheri bulunan bir insan,
menşurla çevresini de daha yakından görüp
tabiat ve karakterini sergileyip gönlünün diliyle
tanıma imkânını yakalar ve herkesi, her şeyi
kendini ifade ettiği her yerde, granitler gibi en
daha mülâyim, daha yumuşak ve daha sıcak
sert gönüllerde bile taht kurabilmiş ve herkesin
bulur. Ne var ki, böyle bir iç derinlik, hemen
“vird-i zebânı” olagelmiştir.
mihrap peşinde ve rehberler
AĞUSTOS 2014
316 427
birdenbire elde edilemez. O, vicdanlarımızın
derinliklerinde uzun bir mayalanma dönemin­
den sonra ortaya çıkan bir merhamet tezahürü
ve gönlün dilinden bir insanî çağrıdır. Bu çağrı,
gönül adamının vicdanından fışkırır, her yana
kendi boyasını çalar ve zamanla da her şeyi
kendi diliyle konuşturmaya başlar. O doğru­
dan doğruya kalbden yükseldiği için de dıştaki
şerarelerden ve şurada-burada havayı kirleten
parazitlerden de asla müteessir olmaz.
larımızı imanla kanatlandırarak aktif bekleyiş
içinde olacağız.
de, hayatı daha içten
sevecek, sevdirecek ve
başkalarına ebedileşme
yollarını gösterme uğrunda nefsimize ait ha­
sis şeylerden bütün bütün sıyrılarak, vicdanın
müşâhede ufkuyla hem kendimizi hem de bi­
zim dışımızdakileri daha farklı görebilme za­
viyesini yakalamış olacağız; yakalamış olacak
ve sadece yapabileceğimiz iyilik ve güzellik
düşüncesiyle yetinmeyip, elimizden gelme­
yen iyiliklere, güzelliklere de ulaşmaya çalı­
şacak ve bu konuda sürekli erilmez zirvelerin
hülyalarıyla oturup-kalkacağız. Ulaşılmazlar
ulaşılır hâle gelince “tahdîs-i nimet”le gürle­
yecek; takatimizin sınırlarını zorlayan aşkın
mefkûreler karşısında da hep ümitten soluk­
Kanaatimce, toplumu­
muzun şimdilerde, şunabuna değil, bu ölçüde
mefkûre kahramanlarına ihtiyacı var. Önce
kendi milletimize, sonra da bütün bir insan­
lığa merhamet duygusuyla ellerini uzatabilen
ve ellerini Rabbine her kaldırışında başkala­
rını dileyen mefkûre kahramanlarına. Böyle
büyük bir ihtiyacı başkaları karşılayamaya­
cağına göre, konumumuzun gereği kendi içi­
mizden başlayarak onu seslendirmek de yine
bize kalıyor.
Her hâlde iyilik aşkıyla kendi sınırlarını zor­
layan böyle bir ruhî seviye, insanın en derin
yanı ve kayda değer en engin yönü olsa gerek.
O, bu yanı ve bu yönüyle Hak katında da, halk
katında da değerler üstü değerlere ulaşacaktır
ki, işte onun “ahsen-i takvîm”e mazhariyeti de
bu derinliği itibarıyladır. Bu ölçüde, Allah ile
iyi münasebetin neticesi olarak herkese karşı
duyulan böyle bir alâka, ferdiyet plânında bir
Göklerde ve yerde hüsnükabule açık, iman
mefkûre; “Beni şehit eyle, milletimi aziz eyle.”
esaslı, ihsan derinlikli bu çağrıya, bir gün bü­
sözleriyle seslendirilen düşünce, yüksek bir
tün ruhanîlerin saygıyla yöneleceği, gök ka­
millî mefkûre; “Milletimin imanını selâmette
pıları aralanarak ona iltifat ve teveccühlerin
görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmayağacağı muhakkaktır. İşte esas o zaman bü­
ya razıyım.” ifadeleriyle
tün gönüller merhamet­
dile getirilen civanmertlik,
le atacak, merhametle
aşkın bir mefkûre; haya­
düşünecek, merhametle
Evet, sadece kendilerini dütına kastedenlere karşı:
konuşacak, merhamet­
şünüp başka herkese karşı
“Allah’ım, ümmetimi bale davranacak ve bütün
kapalı
yaşayan
bu
kimseler,
ğışla, onlar beni bilmiyorvarlığı merhametle ku­
birer miskinlik örneği ve ölümlar.”1 kelimeleriyle ifade
caklayacaktır.. ve zan­
hayat arası sürüm sürüm öyle
edilen âlemşümul şefkat
nediyorum, yeryüzü, bu
ise mesuliyet eksenli, mer­
canlı cenazelerdir ki, ne hayaölçüde bir merhametin
hamet derinlikli kuşatan
tın sıcaklığını duyabilirler ne de
pırıl pırıl aynası hâline
bir mefkûredir.
geldiği işte o gün bizler
yaşatmanın hararetini.
Dipnot
1. Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihâd
104-105.
AĞUSTOS 2014
427 317
{
Kıyametin yakın olduğunu hemen herkes biliyor.
Ama, her gün onun bir parçasının koptuğunu, bilmem idrak
eden kaç insan var?..
}
Dr. Ahmet Nazif CANOĞLU
K
Resim-1
Amazon karınca kolonisinin arasına,
başka koloniye ait bir karınca bırakıldığında, kolonideki karıncaların, yabancı
karıncayı, kafasını makaslayarak öldürdüğü müşahede edilmiştir.
AĞUSTOS 2014
318 427
arıncaların işitme duyuları ayaklarına
yerleştirilmiştir. Diğer canlılar tarafından
ezilmemeleri için, Rahmeti Sonsuz (celle
celâluhu) bu canlılara, en hafif sesleri bile
fark edebilecek hususiyette işitme duyuları vermiştir. Yerin altındaki titreşimlere duyarlı bu minik
canlılar, zelzeleyi önceden fark edebilmektedir. Bu
canlılar, âdeta kendilerine has hiss-i kablelvuku’a
(önseziye) sahiptirler. Birinci Dünya Savaşı öncesi karıncaların cenazelerini yuvalarından dışarı
taşımalarını müşahede eden veli bir zât, onların
sıradışı hareketlerini, dünya çapında büyük bir
hâdisenin patlak vermesine işaret olarak yorumlamıştır.1
Karıncalar birçok özelliğiyle enteresan mahlûk­
lar­dır. Bir buğday tanesini tek başına yuvalarına
taşımaları, onların çalışkanlığına örnektir. Birlik
ve beraberlik içinde hareket etmeleri, onların süper
organizmalar olarak adlandırılmasına vesile olmuştur. Karıncalar, bulundukları koloninin diğer fertleriyle ortak bir kimyevî molekül üzerinden ayrılmaz
bir yapı oluşturur. Bu sayede de bağlı oldukları koloniden asla ayrılmazlar. Araştırmacılar, “karıncaların kolonileriyle beraber yaşayıp, beraber öldüklerini”
ifade ederler.
Kolonilerin çoğunda, kanatlı erkek karıncanın
biri yuvayı terk eder. Bu karınca, yuvasını terk etmiş
dişi bir karıncayla yeni bir aile kurar ve yeni koloniler
oluşturur. Dişi karıncalar, eşlerinden yeterli miktarda sperm alır ve onların yumurtalarıyla birleşmesine
izin verir. Bu döllenmiş yumurtalardan çıkan dişi
karıncalar işçi olacaktır. Döllenmemiş yumurtalardan ise, erkek karıncalar yaratılır. Yeryüzünde tespit
edilmiş 12.000 karınca türü vardır. Antarktika’da yaşayan az sayıda karınca çeşidinden biri, göçebe asker
karıncalardır. Bu karıncalar, her gün yer değiştirebilmektedir. Diğer böcekleri ve küçük omurgalıları besin kaynağı olarak kullandıklarından, etçil karıncalar
olarak da bilinirler.
Sıradışı hususiyetlerde yaratılmış bir başka karınca türü, Güney Afrika yaprakkesici karıncalarıdır.
Bitkilerle ve mantarlarla beslenen bu karıncalar,
toprağın derinliklerinde inşa ettikleri mantar bahçelerinde yaşar. Toplu savaşabilen bu karıncalar, çok
iyi toprak kazar. Yuva olarak, toprakların çatlak kısımlarını seçerler; toprak kazmada, zaman ve enerji
tasarruf edebilme kabiliyetiyle donatılmışlardır.
Hayranlık uyandırıcı karınca davranışları
Amazon karınca kolonisinin arasına, başka koloniye
ait bir karınca bırakıldığında, kolonideki karıncaların, yabancı karıncayı, kafasını makaslayarak öldürdüğü müşahede edilmiştir (Resim–1). Göçmen asker
karıncalar, bacaklarını birbirlerine ip şeklinde kenetleyerek havada asılı bir yuva oluşturabilir. Bu şekilde
yuva inşa etmenin maksadı, küre hâlini almış karınca topluluğunun tam ortasındaki kraliçe karıncayı
ve lârvaları korumaktır. Bu asılı yuvanın yeri, sadece
yiyecek için değiştirilir. Neslin devamlılığını sağlama
maksatlı yuvaya, binlerce karınca katılabilir.
Avustralya’nın yağmacı buldog karıncalarına,
uçan bir arıyı havada kolayca yakalayabilecek maharetler verilmiştir. Diğer karınca türlerine kıyasen çok
daha çevik olan bu tür, keskin bir algılama hissine
ve yakalama kabiliyetine sahip kılınmıştır (Resim–2).
Kuzey Arjantin’de yaşayan karıncalar, su taşkınlarıyla karaya vurmuş pirana vb. balıkları yiyebilen
etçil türlerdir. Gemilerin iskele halatlarından ve köprülerinden tırmanabilen bu karıncalar, gemilerle
seyahat ederek çok farklı coğrafyalara taşınmıştır.
1890’lı yıllarda Güney Kaliforniya’ya taşınan bu karıncalar, daha sonra ABD’nin güney kısımlarında
görülmüştür. İnsanoğlunda bulunan toplu taşıma
kabiliyeti, karıncalara da bahşedilmiştir. Büyük yağ-
Resim-2
Avustralya’nın yağmacı buldog karıncaları na, uçan bir arıyı havada kolayca
yakalayabilecek maharetler verilmiştir. Diğer karınca türlerine kıyasen çok
daha çevik olan bu tür, keskin bir algılama hissine ve yakalama kabiliyetine
sahip kılınmıştır.
ma karıncası, diğer işçileri sırtında taşıyarak grupta
enerji tasarrufunu sağlamaktadır. Karınca davranışlarıyla alâkalı bir başka enteresan tespit şudur: Bir
koloni, işgal ettiği bölgede bulunan diğer genç karıncaları, kendi kolonisine katıp, onları hizmet maksatlı
kullanabilmektedir. Amazon karıncalarının arasına
düşen bir siyah karıncanın, koza vb. maddeleri taşıması buna bir misâl verilebilir (Resim–3).
Sürahi bitkisinin filizlerini barınak olarak kullanan marangoz karıncalar, hem bu bitkinin içindeki
havuzcuklarda yüzer, hem de bitkinin sindiremediği diğer böcekleri, yiyecek kaynağı olarak kullanır
(Resim–4). Lârva karıncalar ise, buldog veya başka
tür bir işçi karıncaya yiyecek için yalvarıyormuşçasına mekanik hareketler yapar. Karıncalarda lârva
dönemlerinde beslenme önemlidir. Karıncanın gelecekte asker, işçi veya kraliçe olması, beslenme
tarzıyla alâkalı olabilir. İlim dünyası şu âna kadarki
araştırmalar ışığında, asker, kraliçe veya işçi karınca
seçimin nasıl yapıldığı hakkında kesin bir fikre sahip
değildir. Karıncaların herhangi bir mantık ve iradeye sahip olmadan bir seçim yapmaları, Yüce Allah’ın
(celle celâluhu) ilhamı ile hareket ettiklerinin açık
birer delilidir. Allah’ın (celle celâluhu) yaratma fiiAĞUSTOS 2014
427 319
Resim-3
Bir koloni, işgal ettiği bölgede
bulunan diğer genç karıncaları, kendi
kolonisine katıp, onları hizmet maksatlı
kullanabilmektedir.
li, Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle ifade edilmiştir:
“Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için birçok
âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve çeşitli canlıları
yeryüzüne yaymasında kesin olarak inanan kimseler
için ibretler vardır.” (Casiye Sûresi, 3–4)
Karıncalar etrafa yaydıkları kimyevî maddelerle
(feromenler) ve diğer karıncaların bu haberleşme
moleküllerini tespit edebilen anten yapılarıyla, güçlü
bir sosyal hayat inşa eder. Karıncalarda içtimaî hayatın düzeninin korunmasına yönelik itaat davranışları
da gözlenir. Araştırmalarda, termitlerin bir kraliçenin emriyle hareket ettiği, kraliçeden ayrı ses geçirmez bir bölüme alınan termitlerin, toplum düzenini
nizamî hareketlerle korudukları, ancak kraliçenin öldürülmesiyle düzenli hareketlerin bir ânda durduğu
görülmüştür.
Karıncaların sosyal davranışları, birlikte hareketleri, Bediüzzaman Said Nursi’nin de dikkatini
çekmiştir. O, karıncaları şu sözlerle takdir etmiştir:
“O zaman, şimdiki gibi, hali bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini
karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı
milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum. (…)
Küçücük hayvanların cenazelerini ve nimetin küçücük
parçalarını ve tanelerini toplamakla vazifeli karıncalar, nezâfet (temizlik) memurları olarak, hem nimet-i
İlâhîyenin küçük parçalarını teleften, çiğnemekten,
hakaretten ve abesiyetten korumakla ve küçücük hayvanatın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları
gibi vazifelendirilmişlerdir.”
Karıncaların davranışları, araştırma projelerine
ilham olmaktadır. Bunlardan biri, “Robot Karıncalar
Ordusu” projesidir. Bu projede, küçük, ucuz ve basit
robotların geliştirilmesi hedeflenmiştir. Karıncaların
proje için uygun bulunmasının sebebi ise, grup şeklinde hareket etmeleri, koordinasyon içinde olmaları, fizikî işleri takım hâlinde yerine getirmeleri ve ortaklaşa karar almalarıdır. Karınca davranışlarından
ilham alınan bir başka uygulama ise, “Karınca koloni
optimizasyonu algoritması” isimli problem çözme tekniğidir. Karıncaların ilham kaynağı olan davranışları
şunlardır: Koloni hâlinde yaşayan karıncalar, yiyecek
bulmak için, ilk olarak öncü karıncaları çevreye tek
başlarına gönderirler. Öncüler, etrafı araştırarak uygun yiyecek kaynağını bulmaya çalışır. Öncülerden
biri yiyecek bulduğu takdirde, koloniye geri dönerken, feromon isimli molekülleri etrafa yayar, böylelikle arkasında hususi koku izi bırakır. Aynı yiyecek
kaynağını keşfeden başka bir öncü karınca, daha
kestirme bir yol bulmuş da olabilir. Yiyecek kaynağını başarıyla bulan öncü karınca geri dönerken, en
kısa yoldan dönmemiş de olabilir. Hattâ 3-4 öncü karıncanın her biri, farklı bir kestirme yol da bulabilir.
Peki, kolonidekiler, hangi öncünün kestirme yolunu
Karıncalarda lârva dönemlerinde
beslenme önemlidir. Karıncanın
gelecekte asker, işçi veya kraliçe
olması, beslenme tarzıyla alâkalı
olabilir. İlim dünyası şu âna kadarki
araştırmalar ışığında, asker, kraliçe
veya işçi karınca seçimin nasıl
yapıldığı hakkında kesin bir fikre sahip
değildir. Karıncaların herhangi bir
mantık ve iradeye sahip olmadan bir
seçim yapmaları, Yüce Allah’ın (celle
celâluhu) ilhamı ile hareket ettiklerinin
açık birer delilidir.
AĞUSTOS 2014
320 427
Resim-4
izleyecektir? Bu durumda kolonideki diğer karıncalar, karmaşık ve
uzun yollarla yiyeceğin kaynağına gitme durumuyla karşı karşıya
kalabilir. Ama kestirme yollardaki
kimyevî koku izleri, düzenli olarak
yenilenir ve bu sayede de karıncalar daha belirgin izi olan, yani
daha çok tercih edilen yolu kolayca anlar. Az tercih edileni değil,
çok tercih edileni, yani güçlü feromen kokusu aldıkları yolu tercih
ederek, uzun yollardan yiyecek
kaynağına gitmek mecburiyetinde
kalmazlar. Karıncaların kullandığı bu çözüm plânının benzeri,
zaman alan karmaşık bilgisayar
problemlerinin çözülmesinde de
kullanılmaktadır.2 Bu çok tercih
edilen ve güncellenen feromen
izi sayesinde diğer karıncalar da,
zaman ve enerjilerini israf etmeden, doğrudan yiyecek kaynağına
yönelir. Mühendisler, bilgisayar
ortamında oluşturdukları sa­nal
karıncaların davranış ağlarına bakarak, bazı problemleri daha kolay çözebilmektedir. Haberleşme
ağlarında kullanılan yönlendirici
sinyallerin en kısa rotadan gönderilmesi, trafik sıkışıklığının önlenmesi, bunlara çarpıcı misâllerdir.
Karıncalar, cisim itibariyle küçük ve basit gibi görünmelerine
rağmen, içlerindeki hayat onlara
öyle bir kıymet ve genişlik vermektedir ki, hayatı olmayan dağları ve
galaksileri sanat itibari ile geride
bırakıp “süper organizmalar” tabirini hak etmektedirler.
[email protected]
Dipnotlar
1. A. Aymaz, Avrupa Zaman, 09.02.2009.
2. Yunus Kaan Truvalı, Zafer Dergisi,
Mayıs 2002.
Kaynaklar
- Science Illustrated,
2010.
- Risale-i Nur Külliyatı,
Bediüzzaman Said
Nur­sî, Şahdamar Yayınları.
Kasım-Aralık
Levsiyata girdi gençlik, alâkasız kaldık,
Yutuverdi onları bir zifiri karanlık;
Sezemedik işin buraya varacağını;
Şimdilerde her şey apaçık bir maskaralık.
AĞUSTOS 2014
427 321
Dr. Ö. Said GÖNÜLLÜ
İnternet Çağında
Okul
S
adece Türkiye’de değil, hemen her ülkede eğitim sistemi ve okullar sürekli tartışma
konusu. Bunun çeşitli sebepleri var. Çocuklar dâima bir endişe sebebidir. Onların bugününü, yarınını düşünürüz. Okul sistemi öğrencinin hayatında en merkezî konuma
yerleşmiştir. Gün, hafta ve yılın büyük kısmını kaplar. Aşırı kısıtlamalar getirdiği için
insan tabiatına aykırıdır. Öğrenciler ve (büyük kısmı öğrenci velisi olan) öğretmenler okuldan
çoğu zaman rahatsızlık duyarlar. Okul aslında katlanılan bir icattır ve onu düzeltmek zordur.
Okulu çocukların severek gittiği veya büyüklerin arzuladığı şekilde algıladığı bir yer durumuna
getirmek neredeyse imkânsızdır. Büyüklerin, okulu doğru algılama ve kurgulama noktasında
sürekli hata yapması ilginçtir. Kaldı ki, çocuktan okulun kendisi için önemini hissetmesini beklemek ne derece doğrudur? Bugünün dünyasında okul, çocuk için gerçekten çok mu veya neden
önemlidir, okul onu anlamakta mıdır, getirdiği-götürdüğü açısından sorgulanmakta mıdır?
AĞUSTOS 2014
322 427
Aslında (kanunî gereklilik bir yana) çoğu insan,
çocuğunu gelecekte bir yerlerde görmeyi arzuladığı
için okula gönderiyor. Peki, onlara sadece dünya için
bilgi ve metot öğretilen bir okul anlayışı, insanın bütünlüğünü bozmuş olmuyor mu?!..
Okula neden ihtiyaç duyarız? Bugünün pratiğinde, herhalde “dünyada hayatı sürdürebilmek
için” olsa gerek. Doğru binalar, yollar, köprüler inşa
etmek, sağlıklı su, besin, ilaç temin etmek, temiz
enerji kullanmak, insanın temel ihtiyaçlarını doğru,
sağlıklı, ekonomik metotlarla karşılamak için. Bilgi
ve tecrübe birikimini çocuklara, gençlere aktarmak
için. Peki bu uğurda bilhassa ülkemizde olduğu gibi,
okulu ve hayatı çocuklar açısından bugünkü ölçüde
zorlaştırmaya, baştan sona sistematik bir eziyete dönüştürmeye gerek var mı?!..
İnternet çağında esaret ve dayatma
Tabloya sadece okul ile bilgi arasındaki münasebet
açısından bakıldığında, bugün çok farklı şartların
ortaya çıkmış olduğu görülür. Bilgiyi üretme, dağıtma ve kullanma yolu artık çok farklı. Bilgiye ulaşma
imkânı, hızı ve yaygınlığı çok yüksek. Bazı bilgileri
elde etmek için okula gitmek gerekmiyor bugün. Çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren, yakın geçmişle
kıyaslanmayacak ölçüde çok bilgiyi, en önemlisi de
sadece kendi istediklerini çok kısa zamanda, okul
gibi bir sistem tarafından zorlanmadan, evde internet üstünden öğreniyorlar. Birçok okul-öncesi çocuk
okuma-yazmayı ve dört işlem yapmayı bu şekilde
kavrayabiliyor.
Buna karşılık, okul sistemi, çocuğu, genci ve hocayı daraltan, tek tipleştiren, onlara kendi çerçevesini dayatan, insan fıtratına aykırı, yarı esaret gibi
yaşanıyor ne yazık ki! Okul kavramının tabiatında
bu kısmen var zaten. Ortaçağ’daki skolastik yaklaşım, o dönem okul anlayışını ve metodunu belirleyen felsefenin yeni düşüncelere kapalı olmasının da
sıfatı olmuştu daha sonra. Platon, Aristo ve Öklid’in
esas alındığı, Kilise babalarının belirlediği (Patristik) müfredatta bazı kitaplara öğrencinin el sürmesi,
hattâ uzaktan bakması bile yasaktı.
Bugün ülkemizdeki okul sistemini, dış dünyaya
kapanmadan, fakat tamamen onu taklit de etmeden,
insanı anlamak isteyen bir düşünce duruluğuyla geliştirilecek orijinal yaklaşımlara da değer vererek bir
bütün olarak kritiğe tâbi tutmak gerekiyor. Evde, yolda, okulda mevcut sistemin tatmin etmediği, huzursuz, saldırgan, terbiyesi noksan, ahlâkı bozuk, diğer
yandan da sınav tutsağı yapılmış, kendine ait bir düşüncesi olmayan çocuklarımızı gördükçe, bunun âcil
bir ihtiyaç olduğu anlaşılıyor.
Bugün ülkemizde, dört-beş yaşından, yani birçok
şeyi oyunla daha sağlıklı şekilde öğrenme çağından
itibaren çocukları dört duvar arasına sıkıştırıyor, farklılıkları dikkate almıyor, saatlerce, aylarca, yıllarca
onları hiç merak etmedikleri, hoşlanmadıkları, dolayısıyla asla gerçekten anlamadıkları, genellikle ezberledikleri, en iyi ihtimalle öğrendikleri, ama asla anlamadıkları ve dolayısıyla kısa zaman içinde unuttukları, en önemlisi de işlerine yaramayacak yığınla bilgi
altında sıkıyor, bitmeyen imtihanlarla bıktırıyoruz.
Çünkü, bir mânâ veremedikleri, bu yüzden de hoşlanmadıkları birçok şeyi yapmak mecburiyetindeler.
Çocuklar, evde-okulda insan tabiatına uyumlu
dengeli bir denetim olmadığında ailelerini ve kendilerini pişman edecek yanlışlar yapabilirler, yapıyorlar, bu doğru, fakat sadece kendi temayül, merak,
derin alâka ve hür iradeleriyle bir şeyler öğrenmek istediklerinde de bunu çoğu defa okulda bulamıyorlar.
Buna karşılık, televizyon ve internetin merak uyandıran, kişiye mahsus alternatifler sunan, hızlı öğrenmeyi kolaylaştıran, farklı dillerde de takip edilebilen
ve her an el altında bulunduğu için zaman sınırlaması da getirmeyen dünyası okul öncesi yaşlardan
üniversite seviyesine hattâ bütün topluma bu imkânı
sağlıyor. Bugün öğrenciler iletişimin bu müspet tarafından bilgi ve düşünce ufuklarını genişletecek,
kâbiliyetlerini geliştirecek şekilde istifade edebilirler.
Dolayısıyla okul sistemindeki çok yönlü tıkanıklıkların çözülmesi için bugün internet realitesini dikkate
alarak, ilkokuldan üniversiteye yeni bir muhteva ve
metot geliştirmek, belki de, okul anlayışımızı kökünden sorgulamak gerekiyor.
Bu durumda, okula başlama yaşı, sağlıklı sosyalleşme ortamının hazırlanması, müfredat, kitap,
tablet, internet, oyun, ders konuları üzerinde, yeni
bir eğitim-terbiye süreci üzerinde düşünülebilir. Çocuklara ev, okul, tabiat veya başka mekânlarda, doğru metot ve araçlarla, didaktik olmadan, düşünmeye
davet edildikleri ve bilgileri buna göre keşfettikleri
süreçler sunulabilir. Okul, sınıf, hoca fonksiyonları
buna göre şekillendirilebilir. Okul çağında çocuğun
bulunduğu maddî durumu yetersiz ailelere ücretsiz
ve filtreli internet desteği sağlanabilir.
Okul = hedefinden sapmış mânâsız imtihanlar
Bugün çocuklarımızı biyolojiden tarih, coğrafya, edebiyata kadar kitaplardaki bilgileri ezberlemeye zorluyor, ayrıntılarla boğuyoruz. Üniversite, lise hattâ ortaokul hocası imtihanlarda öğrenciye neden kitaplardaki bilgileri sorar (istisnalar bir yana)? Öğrenci yarın
meslekte ihtiyaç duyduğunda bunları bulacak zâten.
Kaldı ki, bu bilgilerin bir kısmı yenilenecek, düzeltilecek veya gerekmeyecek türden. Bugün insanlığın bilgiye ulaşma açısından herhangi bir sıkıntısı yok.
Esas hedef, öğrenciye hayatta karşılaşılan sadece
meslekî değil, her tür problemi sağlıklı anlama, çözüm
için hangi bilgi ve metotlara ihtiyaç duyduğunu doğru
belirleme, sonra da bunlara ulaşıp kullanma yollarını
göstermek olmalıdır. İmtihanlar da, kaynakların açık
olduğu, öğrencinin ezberlemek veya kopya hazırlaAĞUSTOS 2014
427 323
Esas hedef, öğrenciye hayatta karşılaşılan sadece meslekî değil, her tür problemi sağlıklı anlama, çözüm için hangi bilgi
ve metotlara ihtiyaç duyduğunu doğru
belirleme, sonra da bunlara ulaşıp kullanma yollarını göstermek olmalıdır.
AĞUSTOS 2014
324 427
mak durumunda kalmadığı bir tür kısa araştırma-çözme süreçleri olarak, büyük oranda sahada, yerinde
uygulanmalıdır. Kısacası, öğrencinin, konuları anlayıp anlamadığını ölçmenin doğru yollarını bulmalıyız.
İnsanlık, bugünkü mânâda okul yokken de varlığını sürdürebildi, bilgi ve tecrübesini nesilden nesile
aktardı. İnsanlar farklı yapı ve kabiliyetlerde yaratıldığından, her mesleğin meraklısı, araştıranı çıktı,
bunlar ustalık kazandı, yeni ustalar yetiştirdi.
Bugün aynı durum, hem de daha büyük imkân­
larla geçerli: en azından teknolojik altyapı ve lâbora­
tuvar gerektirmeyen, icrası için diplomanın değil
kâbiliyetin ve pratikliğin ön-şart olduğu meslekler
(matematik, edebiyat, tarih, coğrafya, müzik, resim,
spor, yabancı dil, bilgisayar programlama vs) internet ağırlıklı bir sistemde ustalardan öğrenilebilir,
geliştirilebilir. Tıp, eczacılık, diş hekimliği, veterinerlik, ziraat, mühendislik, hukuk gibi hem geniş
kapsamlı kompleks sistem bilimleri durumundaki, hem de verdiği resmî diploma sağlık, adalet ve
meslek kurumlarında (ve bunların denetimi altında)
meslek icrası için önem taşıyan disiplinler bunların
hâricindedir; fakat bunların da bilgi yükünden ve
ezberden kurtarılması gerekmektedir. Buna karşılık,
bir şirketin ihtiyaç duyduğu yazılım işini yapmak
veya gençlere yabancı dili ezbersiz sevdirerek öğretmek için kişinin diploması değil kabiliyet ve çalışkanlığı ön plândadır.
Bugün, eğitim-öğretim yapma icazeti (diploması) ve pedagojik formasyon dersleri almış öğretmen-hoca vasfı taşıyan insanların çalıştığı okulların
başarısını nasıl ölçeceğiz? Tabii ki, mezun ettikleri
öğrencilerin durumuyla. Burada problem sadece üniversiteye giriş imtihanlarında milyona yakın gencin
matematikten, fizikten sıfır alması değil, bizim diplomalı çocuklarımıza çektirdiğimiz bu kadar okul
eziyetinden sonra gelecekte onlara hangi konularda
ne ölçüde güveneceğimiz hususunda düğümleniyor.
Fakat bugün Türkiye’de LYS’ye (Lisans Yerleştirme Sınavı) hazırlanan öğrenciler için neredeyse her derse
yönelik şifreleme kitapları hazırlanmıştır ve bunlar
piyasada büyük rağbet görmektedir. Bu kitapların
hedefi, yığınla terim, kavram ve bilgiyi öğrenmesi
mümkün olmayan öğrencilerin bunları şifreleyerek
akılda tutmasını sağlamaktır. Yani aslında bu yöntemle çocuklarımız okulda önlerini aydınlatacak,
onları mesleklerinde başarılı kılacak temel-anahtar
bilgiler öğrenmiyor, anlamadıkları yığınla bilgiyi
şifreleme tekniklerini öğreniyorlar. Ülke olarak kendimizi kandırmaktan başka ne ile izah edebiliriz bu
durumu?
Diğer yandan öğrenciler, okulda yıllar boyu öğrenemedikleri (kitaplarda bulunmayan) kıymetli bilgileri, hissedemedikleri derin hakikatleri gelip konferans
veren meslek ve hayat tecrübesi sahibi bir misafirden
birkaç saatte aldıklarını söylerler genellikle. Demek ki
biz okulda, Bediüzzaman’ın (ra) dediği gibi, anahtar
bilgileri aktarmalıyız, yığınla gereksiz malumatı değil.
Sonrasında iş, öğrencinin seçimine ve buna cevap verebilen sistemler geliştirmeye kalıyor.
Nasıl bir okul?
Bu sorunun cevabı, çocukların cahil kalmasının önüne
geçmek olarak verilirdi eskiden. Fakat bugün klâsik
okul-sınıf-ders sistemi olmadan da insanın kendini geliştirebileceği ve meslek öğrenebileceği bir dünya var.
Teknik ve teknolojik alt-yapı buna müsaittir. Bu yüzden Fransa, Almanya, ABD gibi ülkelerde bazı meslekler için sadece okul değil, diploma mecburiyeti de
kalkmıştır. Önemli olan diploma değil, kişinin belli bir
mesleği pratik ve başarılı olarak yapıp yapamadığını
göstermesidir. Bu ülkelerde hiçbir diploması olmayan,
yazılım uzmanı, yazar, müzik eğitmeni insanlar kendilerini ispat edip iş bulabilmektedirler.
İlgilisi bilir: Yaz stajı yapan öğrenciler, mesleği
yerinde öğrenmiş, kendilerine güvenleri artmış, okul-
daki bilgileri ezberlemeden yerine oturtmuş bir tecrübe
ve donanımla okula dönerler. Dolayısıyla, lise ve üniversite saha çalışmasına ve staja ağırlık verilen bir sistem
mantığıyla yeniden düzenlenebilir. Sınıf psikolojisinden
uzak, fakat rahatlığın suiistimal edilmediği, ortamdaki
herkesin derse aktif katılımının sağlandığı programlar
plânlanabilir.
Diğer yandan, insan için önemli bir başka husus
bugün genellikle pek konuşulmuyor: Gençler, okuldan
bağımsız olarak zihinlerinde ve his dünyalarında belirginleşen insan, aile, dünya, hayat, ölüm, ölüm sonrası ile
ilgili sorulara cevap ararken okulda veya üniversitede
sağlıklı mecralar bulamıyor. Modern eğitim, bilhassa
bugünün üniversite anlayışı, insanı akıl makinesinden
ibaret kabul ettiğinden bu tür soruları kendi sahasına
sokmuyor, muhatap olmuyor. Meselâ mühendislik eğitimi nihayetinde insan için geliştirilecek sistemlerle ilgili olmasına rağmen (inşaat, makine, tekstil, gıda vd)
sanki hedefinde insan yokmuş gibi, insanın bütünlüğü,
temel hakları, insana saygı, empati gibi değerlere müfredatında pek yer vermiyor. Hâlbuki üniversite kavramı
Ortaçağ’da Kilise’den yavaş yavaş bağımsızlaşırken,
meslek öğretilen kurum değil, evrensel bilginin herkese
açık olarak konuşulması imkânı (ve de mekânı) şeklinde
anlaşılıyordu.
Belki de şu soruyu sormalıyız: Bir çocuk için, dünyaya gelmenin mânâsı, gitmek-kalmak istemediği, kendisinin alternatifler arasından tercih etmediği, fakat
kanunen yıllarca gitmek zorunda olduğu okul denilen
bir mekânda sabahın erkeninden günün ilerleyen saatlerine kadar yoruluncaya dek tutulmak, kendisine sorulmadan, ilgisi, merakı, temayülleri dikkate alınmadan
belirlenmiş, hoşlanmadığı dersleri dinlemek, eve döndüğünde tamamen kendisi dışında belirlenmiş ödevleri
yapmak mıdır?!.. İnsanın yaratılma sebebi bu olabilir
mi?!..
Cenab-ı Hakk akıl nimetiyle yarattığı her insana kabiliyetler vermiştir. Yeryüzü misafirhanesinde yol arkadaşlığı yapan insanlık ailesinde her ferdin, kabiliyet ve
tercihine göre bir işin ucundan tutması, insanlığa faydalı
olması kendisine saygısının bir gereğidir. Çocuklarımızın ne gibi kabiliyetleri olduğunu, hangi konulara içlerinden gelerek derin alâka ve merak duyduğunu, neyi
severek yaptığını ve Allah’ın izniyle muvaffak olduğunu
çok erken yaşta keşfetmek gibi bir mecburiyetimiz yok.
Onlar makine değil. Her insan ayrı bir âlem. Bazı çocuklar kendini hemen ele vermez, veya zaman içinde ilgisi
başka alanlara kayabilir, o konuda başarılı olabilir. Fakat
bunların bugünkü okullarda başarılamadığı çok açık.
Çok iddialı olmasına karşılık, hakikatte içi boş bu körleşmiş sistemi cesaretle müzakere edecek ve
dönüştürecek insanları da Allah bir gün lütfeder elbet!
[email protected]
AĞUSTOS 2014
427 325
{
Gençler, gençlikleri ve güzellikleri geçince ne kadar kıymetsiz
kalacaklarını önceden sezebilselerdi, herhalde hiç durmadan
ebedî gençlik ve güzellik yollarını araştıracaklardı...
}
Çimlenmede
Sırlı İşleyiş
Zekeriya ŞÜKÜR
T
ohumun ağaç olma yolculuğunun ilk durağı, çimlenmedir. Bu mu’cizevî hâdisede,
tohum önce su alarak şişer ve metabolizma faaliyetleri başlar. Diğer bir ifadeyle,
tohumun canlı kısmı olan embriyo uykudan uyanır,
fizyolojik olarak aktifleşir, büyümeye başlar ve fidecik hâline gelir. Çimlenme için, sebepler açısından,
sadece tohumun suyla buluşması yeterli değildir; ortamda uygun sıcaklık ve oksijen de olmalıdır.
Embriyonun fizyolojik olarak aktif hâle getirilerek
çimlenmesine kadar geçen süredeki durumuna uyku
hâli (dormansi) denir. Uyku hâli gösteren tohumlar,
genellikle sonbaharda olgunlaşarak dökülür. Bunlar
kış aylarını yaprak, kar ve toprak arasında geçirerek
ilkbaharda çimlenmeye hazır hâle gelir.
Bazı bitki çeşitlerinin tohumları, uygun nem, sıcaklık ve oksijen olmasına rağmen çimlenemez; bunların bir sıcak ve bir soğuk periyod geçirmeye ihtiyacı
vardır. Bu tohumlar için sıcak periyod, döllenmeyi
müteakip yaz ayları, soğuk periyod ise kış aylarıdır.
Bu tür bitkiler genellikle ilkbaharda çiçek açar, döllenir ve böylece tohum meydana gelir. Yaz ve sonbaharda olgunlaşır, sonbahar sonlarına doğru tohum
dökülür, kış boyunca dinlenir ve sonraki ilkbaharda
çimlenerek yeni bir ağaç olma sürecine girer.
AĞUSTOS 2014
326 427
Çimlenmenin önündeki engeller
Birçok ağaç, çalı ve çiçek tohumu; uygun nem, sıcaklık ve oksijen şartları altında ekilseler dahi, o yıl çimlenemeyebilir. Bunların kısa sürede çimlenebilmesi
için bazı engellerin giderilmesi gerekir. Çimlenmenin
önündeki engeller, tohumun kabuk, embriyo ve endosperm kısımlarından birinde veya birkaçında olabilir.
Kabuk veya etli kısımdaki engel, çimlenme için
gerekli suyun içeri girişi sırasında ortaya çıkar. Dış kabuğun sert ve kalın olması durumunda, tohumun içerisine su giremez ve çimlenme gerçekleşemez. Sert tohum kabukları tohumun su almasını zorlaştırıp yavaş
ve düzensiz çimlenmeye sebep olur. Bu tip engeller;
akasya, erguvan ve sumak gibi türlerde görülür. Kiraz
gibi, yumuşak etli meyvelere sahip türlerde çimlenme,
tohum ile kabuk arasındaki etli kısımda yer alan bazı
kimyevî maddelerden de olumsuz etkilenebilir. Bu
maddelerden dolayı, tohumlarda engelleyici dinlenme
(inhibitör) denen bir uyku hâli meydana gelir. Ardıç,
üvez, elma, mürver, alıç, hanımeli cinslerine ait türlerde bu tarz çimlenme engeline rastlanır.
Embriyodaki engel, embriyonun yeterli derecede
gelişememesi veya meşe, dışbudak ve akçaağaç türlerinde olduğu gibi tohumun uyku hâlinin uzamasıdır.
Tohumların çimlenebilmesinden alınan ilhamlar
Embriyonun fizyolojik olarak aktif hâle getirilerek çimlenmesine
kadar geçen süredeki durumuna
uyku hâli (dormansi) denir.
Endospermdeki engel, tohumun suyu almasına
rağmen, besin dokusu veya çenek yapraklarda (kotiledon) depo edilen besin maddelerinin embriyoyu
besleyip büyütecek şekilde çözülememesidir.
Çimlenme engelleri, engelin şekline ve türüne
göre değişen işlemlerle kolaylıkla kaldırılabilir. Bu
olmadan yapılan ekimler, meyve ve tohumların aylarca hattâ bir veya birkaç yıl çimlenmeden toprakta
kalmalarına sebep olabilir. Bu yüzden, ekimlerinden
önce bu tohumların çimlenme engellerinin giderilmesi gerekir.
Çimlenme engellerinin kaldırılmasında zedeleme ve
katlama teknikleri kullanılır. Zedeleme; asitle muamele, sıcak suda bekletme, soğuk suda bekletmenin
yanısıra bazı mekanik metotlarla da yapılır.
Asitle muamele; tohumun mekanik olarak su almasını ve gaz hareketlerini engelleyen, embriyonun
büyümesine karşı direnç oluşturan sert tohum kabuğunun yumuşatılmasında kullanılan bir metottur.
Kolay, ucuz, hızlı ve verimli bir metot olmasına karşılık, büyük dikkat gerektirir.
Kaynar su kullanılan sıcak suda bekletme metodunda, kabuğu su geçirmeyen tohumlar, 4–5
defa 77–100 0C sıcaklıktaki suya batırılır, sonra yeterince serin su içinde 12–24 saat süreyle soğumaya
ve şişmeye bırakılır. Bu metot tohuma zarar verebilir.
Soğuk su metodunda ise, tohum 2–7 gün arasında
soğuk suda bekletilir. Suyun her gün değiştirilmesi
gerekir.
Çimlenme engellerini aşmada uygulanan diğer
metot katlamadır. Fizikî veya fizyolojik çimlenme engeli olan birçok orman ağacı türü ve çalı formundaki
odunsu bitki tohumları; soğuk, sıcak veya hem sıcak
ve hem soğuk rutubetli bir ortamda bekletilerek engelleri giderilebilir. Bu işleme katlama denir. Katlama
çoğunlukla nemli ve steril kum, turba, yosun gibi ortamlarda gerçekleştirilir. Bu teknikte, tohumların kışı
tabiatta yaprak, kar veya toprak altında geçirme süreci
taklit edilir. Kayın, göknar, sedir, bazı çam ve lâdin türleri, ardıç, bazı akçaağaç ve meşe türleri ile dışbudak
türlerinin tohumlarında bu teknikler kullanılır.
Soğuk (soğuk-ıslak) katlama; genellikle uyku ihtiyacı gösteren tohumlarla, embriyonun olgunlaşmamış olmasından ve tohum kabuğunun geçirgensizliğinden kaynaklanan engellere karşı uygulanan bir
metottur. Burada tohumlar; soğukta (genellikle 1–4
0
C) ve rutubetli, fakat iyi havalanabilen kum, turba,
yosun gibi bir ortamda tutulur. Soğuk-ıslak katlama
Çimlenme engeli olarak tarif edilen bu hâdiseler, aslında sebepler
dairesinde yaratılan bazı ön şartların olduğu mânâsına gelir. Yüce
Yaratıcı (celle celâluhu) tabiatta tohumun çimlenmesi için bu sebepleri hazırlar. Ülfet perdesi aralandığında, aslında bu düzenli ve
tertipli akışın altında çok mükemmel bir işleyişin olduğu fark edilir.
AĞUSTOS 2014
427 327
Çimlenme engelleri, engelin
şekline ve türüne göre değişen
işlemlerle kolaylıkla kaldırılabilir. Bu olmadan yapılan ekimler,
meyve ve tohumların aylarca
hattâ bir veya birkaç yıl çimlenmeden toprakta kalmalarına sebep olabilir.
tekniği, tohum kabuğu engeli, besin depo maddelerinin embriyo tarafından kullanılma zorluğu, embriyonun olgunlaşma yetersizliği, tohum ile kabuk
arası etli kısımda bazı kimyevî madde engeli olması
durumlarında uygulanır.
Çıplak katlama metodunda, rutubetli bir ortam
kullanılmaz; tohumlar 3 0C’deki su içinde 24 saat
bekletilir, sonra polietilen torbalara konur. Saklama
boyunca iyi bir havalandırma sağlamak için tohumlar haftada bir havalandırılır.
Bazı türlerin tohumları, soğuk katlamadan önce
bir sıcak katlamaya tâbi tutulursa, daha iyi çimlenir.
Buna sıcak-soğuk katlama denir. Bu metot, birden
fazla çimlenme engeli olanlarda -özellikle kabuk ge-
Çimlenme engellerinin kaldırılmasında
zedeleme ve katlama teknikleri kullanılır.
Zedeleme; asitle muamele, sıcak suda
bekletme, soğuk suda bekletmenin yanısıra bazı mekanik metotlarla da yapılır.
AĞUSTOS 2014
328 427
çirgensizliğinde ve embriyodan kaynaklanan engellerin giderilmesinde- kullanılır. Önce uygulanan bir
sıcak katlama ile mikroorganizma faaliyeti artırılarak
tohum kabuğunun çözülmesi hızlandırılır, böylece
kabuk engeli aşılır. Bunu takip eden soğuk katlamayla, embriyonun olgunlaşması ve gelişmesi sağlanır.
Mevsim sıcaklıklarının taklit edildiği sıcak-soğuk
katlama tekniğinde tohumlar, tabiatta önce yaz, sonra kış mevsiminde bekledikleri gibi, lâboratuvarda
da belli bir süre 21–24 °C, daha sonra 1–4 °C’de bekletilir. Dışbudak (Fraxinus excelsior) ağaç tohumu,
bu işleme misâl verilebilir. Bu ağaç tohumlarında
21 °C’de 8 hafta süreyle yapılan sıcak nemli bekletilmeyi takiben, 1–3 °C’de 12 hafta süreyle soğuk nemli
bekletme neticesinde çimlenmenin başarılı olduğu
belirlenmiştir.
Kâinatta her hâdise sebepler dairesinde gerçekleşir.
Tohumun çimlenmesi için de birtakım hâdiseler yaratılmaktadır. Lâboratuvarda tohumun çimlenmesi için
gerekli şartlar sağlandığı hâlde, bazı ağaç türlerinde
tohumlar yine de çimlenemez. Çimlenme engeli olarak
tarif edilen bu hâdiseler, aslında sebepler dairesinde
yaratılan bazı ön şartların olduğu mânâsına gelir. Yüce
Yaratıcı (celle celâluhu) tabiatta tohumun çimlenmesi
için bu sebepleri hazırlar. Ülfet perdesi aralandığında,
aslında bu düzenli ve tertipli akışın altında çok mükemmel bir işleyişin olduğu fark edilir.
[email protected]
Kaynaklar
- Bradford, K.J., and Nonogaki, H., (Edited by). Seed Development Dormancy and Germination, Annual Plant Reviews, Volume 27, USA, 2007.
- Black, M., Bradford, K. J., Vázquez-Ramos, J. (Edited by).
Seed Biology, Advances and Applications Proceedings of the Sixth International Workshop on
Seeds, Mérida, México, 1999.
- Steve W. Adkins, Sarah E. Ashmore, Sheldon
C. Navie, Seeds: Biology, Development And Ecology, CAB International 2007.
Dr. Alaeddin HEKİM
P
ek çok kişinin farkına varmadığı, utangaçlık veya ruhî çöküntü ile izah ettiği sosyal
fobi, cemiyet içindeki durumumuzu sekteye uğratır. Bu rahatsızlığa yakalanan kişi,
başkalarının gözü önünde olabileceği ortamlardan (toplu taşıma vasıtaları, sinema, konferans
salonu vb.) aşırı şekilde ve devamlı olarak korkar.
Bu durumu düşünmek bile kişide sıkıntı doğurur.
Bu sıkıntı; endişeden panik durumuna kadar değişik şiddette olabilir. Bu sebeple kişi, kendince
sıkıntı doğurabilecek topluluk içerisine girme gibi
durumlardan sürekli kaçar.
Pek çok kişinin farkına varmadığı, utangaçlık veya ruhî çöküntü
ile izah ettiği sosyal fobi, cemiyet içindeki durumumuzu sekteye
uğratır. Bu rahatsızlığa yakalanan kişi, başkalarının gözü önünde
olabileceği ortamlardan aşırı şekilde ve devamlı olarak korkar.
AĞUSTOS 2014
427 329
Bu problem sebebiyle sözlü
imtihanlarda başarısız olan talebe az değildir. Bazen bu durum,
hususi bir fonksiyonun toplum
içerisinde icrasıyla (konuşma
yapmak, müzik âleti çalmak gibi),
sınırlı olabilir. Bazen de yaygın
olarak görülür ve kişi hiçbir faaliyette bulunmasa bile, toplum içine girmekten kesinlikle çekinir.
Aslında kişi, bu durumunun aşırı
ve mânâsız olduğunu bilmekte
ve korkularının gerçekle alâkası
olmadığını ve gereksiz olduğunu
kabul etmektedir. Fakat korkularına engel olamamakta ve korktuğu şeylerden kaçınmayı tercih
etmektedir. Zamanla bu durum
fasit bir daire hâlini alabilir.
Sosyal fobi yaşayan kişilerin, hâdiseleri aşırı abarttığı görülür. Bunlar, her insanın hayatta başına gelebilecek sıkıntı durumunu, çok yüksek perdeden
algılarlar.
Sosyal fobi, nasıl ortaya çıkar; kişideki hangi düşünme sisteminin ürünüdür?
Bu kişiler ya korktukları duruma hiç maruz kalmamışlardır veya fobisinin gelişmesine yol açacak travmatik bir hâdiseyle karşılaşmışlardır. Meselâ, tek başına büyümüş ve hayatını yalnız başına geçiren bir
insanın, birdenbire toplum karşısına çıkarılması ve
konuşmaya davet edilmesi sosyal fobiyi başlatabilir.
Diğer bir durum ise, daha önce toplum karşısında zor
durumda kalmış, küçük düşürülmüş bir insanın topluluk karşısına çıkmaktan korkmasıdır.
Sosyal fobi yaşayan kişilerin, hâdiseleri aşırı
abarttığı görülür. Bunlar, her insanın hayatta başına
gelebilecek sıkıntı durumunu, çok yüksek perdeden
algılarlar. Meselâ yüzü biraz kızardığında, bütün
vücudunun kıpkırmızı kesildiğini düşünürler. Diğer
insanların kendisine aşırı derecede odaklandıklarını düşünerek utangaçlık duyguları içine girerler.
Kişi bu durumuyla mücadele edecek gücü kendinde
bulamaz.
Cemiyet içinde yaşanan her korku ve tedirginlik, sosyal fobi olarak değerlendirilebilir mi?
Aslında hemen her insanın hayatta çekindiği bazı
durum ve hâdiseler vardır. Ancak birçok kişi, bundan
sadece hafif bir tedirginlik hisseder ve daha sonra
meselenin üstünde durmaz. Fobi durumunda ise,
hâdise o ânda olmasa bile, zihindeki bir düşünce sıkıntıyı başlatabilir. Kişinin hissettiklerinin derecesi,
başına gelen veya gelebilecek olan hâdisenin derecesinden çok daha fazladır.
Sosyal fobinin kişi/topluma zararları
Her şeyden önce sosyal fobi, hayatı dayanılmaz bir
AĞUSTOS 2014
330 427
hâle sokar. Toplulukla her karşılaştığında çarpıntı, terleme ve
sıkıntı hissi; kişinin sosyal durumunu âdeta felç eder. Bu durum,
kişinin meslek hayatına da menfî
tesir eder. Toplumu âdeta kendisine zararlı bir yapı olarak görmek,
çeşitli anti sosyal eğilimleri de beraberinde getirebilir.
Toplum için böyle kişilerin
varlığı bir nevi kayıptır. Topluma
faydalı olabilecek fiil ve düşünce­
lerini çekinmeden söyleyememeleri sebebiyle bu kişilerden yete­
rince istifade edilemeyecektir.
Or­ta­ya çıkabilecek karşılıklı korku
ve emniyetsizlik hisleri sebebiyle
sosyal yapının da zarar görmesi
kaçınılmazdır.
Sosyal fobiden korunma yolları
Dinimizin, sosyal fobinin önlenmesine vesile olacak
bazı prensipleri vardır. Selâmlaşmak, gıybetin yasaklanması, insanlardan bir insan olmak, cemiyet hayatını teşvik, cemaatle namaz kılmak, her ân ihsan
şuuruyla yaşamak bunlardan bazılarıdır.
Sosyal hayatta karşılaşan kişilerin birbirlerine
selâm vermelerinin emredilmesi; insanları birbirine
yakınlaştıran, endişeleri izale eden, korkuları gideren bir tutumdur. Selâmlaşma ile “Benden sana bir
zarar gelmez.”, “Senin hakkında iyi şeyler diliyor ve
düşünüyorum.” mesajı verilmektedir. Böylece fertler
arasında sağlıklı bir iletişim sağlanmaktadır. Topluluğa giren bir kişinin selâm vermesi, toplumun
da verilen selâmı alması her türlü endişe ve korkudan kurtulma adına mühim bir işarettir. Toplumda
selâmlaşmanın yaygınlaştırılması, sosyal yapıyı pekiştirir ve korkuların emniyet hissine dönüşmesine
yardımcı olur.
Cemiyette insanların birbirleri aleyhinde konuşması, emniyeti tehdit eden mühim bir unsurdur. Toplumdan çekinen bir insanın, bir de her fırsatta aleyhinde konuşulduğunu hissetmesi, onun korkularını
daha da artıracaktır. İftira dinimizde zaten yasaktır.
Bununla birlikte kişinin hoşlanmayacağı şeylerin gıyabında konuşulması da dinimizce yasaklanmıştır.
Böyle olunca kişi, diğer insanların dillerinden emin
olacak ve kendini emniyette hissedecektir.
İnsanın cemiyet içinde ilgi odağı hâline geldiğini düşünmesinin bir sebebi de, diğer insanlardan
farklı olduğuna inanmasıdır. Çeşitli özellikleri itibariyle zaten hiçbir insan diğerine benzememektedir.
Her insanın yapısı, rengi, huyu diğer insanlardan
farklıdır ve bu durum, Yaratıcı’nın (celle celâluhu)
âyetlerindendir. Ancak, farklılıkların üstünlük se-
bebi olduğunu düşünmek doğru değildir. Hz. Ali
Efendimiz’e (ra) isnat edilen bir sözde, “insanlar
içinde insanlardan bir insan olmak” nazara verilmiş ve tevazua dikkat çekilmiştir. Cemaatle kılınan
namazlarda, kişide kul olma şuuru ile Allah (celle
celâluhu) karşısında diğer insanlarla eşit durumda
olduğu hissi pekiştirilmektedir. İnsanlardan bir insan
olma düşüncesi, olgunluğun göstergesidir. İnsanın
cemiyet hayatına yönlendirilmesi, kişinin sosyal yönünü kuvvetlendirmek adına fevkalâde bir tedbirdir.
İbadetleri Allah’ı görüyormuş gibi bir hisle yapma mânâsına gelen “ihsan şuuru” da, cemiyet içinde başka, tek başına kaldığı zaman başka duygu
ve düşüncelere girmemenin mühim bir vesilesidir.
Zamanla bu duygu, ibadet dışında da gözetildiği
şuurunun yerleşmesini sağlar. İnsan haddizatında
hiçbir zaman yalnız değildir. İnsan her ân Allah’ın
(celle celâluhu) gözetimi altındadır. Bu gerçeği bilen
hakikat erleri, etraflarında başka insan olmadığı zamanlarda bile cemiyet içindeymiş gibi dikkatli oturup kalkmışlardır. Bu his, topluluk içine girilen zamanlarda kalbî değişimlerin olmamasını, tek başına
kalınan ânlarda da kalbî teyakkuzun devam etmesini
temin eder. Her ân cemiyet içinde bulunduğu şuuruyla yaşayan ihsan sahibi bir insan, topluluk içine girdiği zaman, düşünce ve duygu hezeyanları yaşamaz.
Bu prensipler hayata taşındığında, fertlerin yanısıra
toplumu da çeşitli korkulardan emin olunacak bir yapıya kavuşturur.
Sosyal fobinin tedavisi
Problem, koruyucu safhayı geçtiğinde, genellikle
tedavi uygulanır. Tedaviler; psikolojik veya psikiyatrik temelli olmak üzere ikiye ayrılır. İlâç olarak Beta
blokerler, Anksiyolitikler ve Antidepresanlar sıklıkla
kullanılmaktadır. Psikolojik tedavi olarak; davranış
tedavisi, bilişsel davranışçı ve grup tedavisi ön plâna
çıkmaktadır. Bu tedavilerin esası; kişinin korktuğu
duruma yavaş yavaş alıştırılması, başkalarının gözü
ile kendi davranışlarını değerlendirmesi, incelemesi
ve kişiye derin nefes alma gibi sıkıntıyı azaltıcı metotların öğretilmesidir.
Netice olarak; toplumdan korkan, topluma yabancı ve cemiyet içerisine girdiğinde değişik hezeyanlar yaşayan insanların, cemiyete faydalı, üretken
insanlar olarak topluma kazandırılması önemlidir.
Bunun için, cemiyet hayatının ve cemaatle ibadetin
teşvik edilmesi; selâmlaşmanın yaygınlaştırılması,
gıybetin yasaklanması, insanlardan bir insan olma
şuurunun yerleştirilmesi ve ihsan şuurunun kalblerde yer etmesi mühim adımlardır.
[email protected]
Kaynaklar
- Sevsen Cebeci, Bünyamin Işık. Sosyal Fobi. Yaşama Sanatı.
Sayı 9, Sayfa: 42–43.
- Erol Özmen, Ömer Aydemir, Erhan Bayraktar. Genel Tıpta
Psikiyatrik Sendromlar. HYB Yayıncılık,
Bölüm-6 Genel Tıpta Anksiyete, Sayfa: 211.
- James
L.Jacobson,
Alan
MJacobson.
Psikiyatrinin Sırları, Nobel Tıp Kitabevleri
2006. Bölüm 15. Sosyal Fobi ve Özgül Fobiler.
Göç et dört bir yana ve mum tutuşturmaya koş,
Işığın yetimlerine başka her çare boş,
Karanlıktakiler için kim ne derse desin;
Aksine çare denenlerse, pek çoğu bomboş...
AĞUSTOS 2014
427 331
Kat kat ülfet perdeleriyle örtülmüş zihnimiz, bahşedilen nimetlerin genellikle
hakkımız olduğunu düşünür; onların
birer lütfu İlâhî olduğunu hatırlamaz.
Afra DAYI
K
at kat ülfet perdeleriyle örtülmüş zihnimiz,
bahşedilen nimetlerin genellikle hakkımız
olduğunu düşünür; onların birer lütfu İlâhî
olduğunu hatırlamaz. Bir çocuğumuz mu
olacak? Elbette doğacak, büyüyecek… Onu ellerinden tutup okula götüreceğiz. Başka bir ihtimal olabilir mi!?
Evet olabiliyormuş! Bebek, hiçbir sebep yokken
erken doğabilir, Hastane mikrobu kapıp haftalarca
yoğun bakımda kalabilirmiş. Zavallı anne, ‘benim’
dediği bebeği için hiçbir şey yapamayabilirmiş. Günlerce yoğun bakımın kapısında gözyaşlarıyla beklenir, doktorların söyledikleri yetmez; jest ve mimiklerden mânâlar çıkarılırmış.
AĞUSTOS 2014
332 427
Dualar edilir, Yasinler okunur, tefriciyeler çekilir,
kurbanlar adanır; ama buna rağmen belki de Rabbi
hoşnut edecek asıl sözler dudaklardan dökülmeyebilir, kalblerden geçmeyebilirmiş. Annesinin bırakıp
gittiği bebeklere ağlanır, kucağında bebeğiyle giden
annelere gıpta edilirmiş. En çok da “Daha gençsin,
yine olur.” diyenlere sitem edilirmiş. Yirmi gün oldu,
bari bir defacık kucağıma alsaydım, kokusunu içime
çekseydim, düşüncesiyle minik yavru ancak uzaktan
uzağa sevilebilirmiş. Yoğun bakımdaki küvezini boş
görünce dünya insanın başına yıkılır; ama “Lütfun da
hoş kahrın da…” demek akıllara gelmezmiş. İnsanoğlu gerçekten aciz ve gerçekten gafilmiş.
Uykulardan bazen sıçranarak, bazen ağlanarak
ama her seferinde kollar bomboş uyanılırmış. Dünyada bir bebekler, bir de onlara kavuşmayı bekleyen
anneler var zannedilirmiş. “Senin bebeğin nerede?”
sorusuna muhatap olmamak için kimseyle göz göze
gelinmez, hastane içinde dolaşılmaz, küçücük odanın Karacaahmet manzaralı penceresinden dışarıda
yağan kar seyredilirmiş.
…
Bütün bunları fark etmem, kısacık bir ânda oldu.
Annesinin hastanede terk edip gittiği zavallı çocuğu kucağımda tutuyordum. Hemşirenin işi vardı.
“Benim” dediğim bebeği beslemesi lazımdı. Kendimi tebessüm ederken yakaladım birden. “Acaba ne
olacak?” İradem dışımda gelişen, farkına varmadan
harfiyen uyduğum bir senaryoyla çepeçevre kuşatıldığımı hissettim. “Acaba ne olacak?” En keyiflisi
sabredip, bekleyip görmek dedim. Değiştirmeye değil, sadece istemeye muktedir olduğum bir dünyada
yaşıyorsam eğer, elimden gelen, tebessüm etmekten
başka nedir ki?
Musibet dediğimiz her hâdise aslında bir duanın
vaktiymiş. Ben de o ân yoğun bakımın kapısında kucağımda terk edilmiş bebekle dururken duamı bulmuştum: “Rabbim, biliyorum ki, benim evlâdım dediğim
kişi, senin kulundur ve benim mümin kardeşimdir. Lakin
madem bu dünyada kulunu emanet etmek için beni seçtin ve hattâ kendisini göndermeden sevgisini yüreğime
yerleştirdin, onun büyüdüğünü görmeyi de bana nasip
et. Veren de Sen’sin alan da Sen. Daha kendi emanetimi
kucağıma alamadım, şu terk edilmiş yavruya sarıldığım
gibi, emanetine de sarılmayı bana nasip et. Varsın, Birsin, Rabb’imsin. Kuluna Sen’den fazla merhamet edecek
değilim. Ey Rabb’im, lütfun da hoş, kahrın da. Sen’in
muradından başkasını dilemeye gücüm yetmez.”
Belki daha da devam edecektim; ancak hemşirenin gülen gözleri mâni oldu. “Battaniye getir, bebeğini
kendin besleyebilirsin.” sözünün neresini anlamadım
bilmiyorum; ama merdivenin son basamağında ancak
durumu idrak edebildim. Odaya girdiğimde sadece
“Anne, battaniye!” diyebildiğimi hatırlıyorum.
Gözlerimizi kuvvetli bir akıntının ortasında açıyoruz. Nereden geldiğimizi, ne kadar devam edeceğini
Musibet dediğimiz her hâdise aslında
bir duanın vaktiymiş. Ben de o ân yoğun bakımın kapısında kucağımda terk
edilmiş bebekle dururken duamı bulmuştum.
bilmediğimiz bir yolculuğa başlıyoruz. Çoğumuz şanslıyız. Bizi teskin edecek yumuşacık kucaklara başımızı gömebiliyoruz. İrademizle gelmiyoruz, irademizle
gidemiyoruz. Ağaçlar geliyor, meyvelerini cömertçe
ikram ediyor, dallarında kuşları, gölgesinde insanları
ağırlayıp sessizce çekilip gidiyor. Bulutlar gelip geçiyor başımızın üstünden hiçbiri başıboş değil.
Ama insanız ve aczimizi fark edemeyecek kadar
da aciziz. “Gören biziz; çünkü göz bizim.” zannediyoruz. Ya gözümüze giren ışığı yollayarak kâinatı
görünür kılan Güneş, o kimin? Mutluyuz; çünkü yetiştirdiğimiz evlâtlar bizim, zannediyoruz. Ya onları
şekilden şekle sokan milyarlarca benzerinin içinde
biricik, eşsiz yapan kim?
Sonsuza giden yolculuğumuzda biraz güneşlenip olgunlaşmak için mola verdiğimiz bu gezegende
şikâyet edecek neyimiz var? Verdiği gözlerle göremiyorsak, kulaklarla işitemiyorsak, kalbimizle duyup
sevemiyorsak, insan kardeşlerimizi kucaklayamıyorsak kabahat kimin? Mola yerleri mola vermek içindir,
kalmak için değil. Kendimize ait olmayan evin kusurlarından dolayı neden kendimizi yoralım ki. Kurgusunu bizim yapmadığımız bir hikâyede akışı ne kadar
değiştirebiliriz ki?
Bunları rahatça söyleyebiliyorum; şükürler olsun ki, on üç yıldır aynı evde yaşıyoruz doktorların “Yaşamaz.” dediği, ama Rabb’imin yaşamasını
murad ettiği yavrumla. Artık biliyorum ki, dünyada
bedelsiz lezzet yoktur. Sabırla ödenen o bedeller de
sonsuzluk yurdunda sonsuz nimetler olarak bizi
bekler. Ve insanoğlu gerçekten acizdir,
Rabb’iminse gerçekten her şey gücü yeter.
[email protected]
AĞUSTOS 2014
427 333
Tahir TANER
Hayat Yüklü
Şiirimiz
“L
isede Sophokles okuduk.
Klâsik Türk musikisine
söv­­meyi, Divan şiirini hor
görmeyi, buna karşılık,
kötü çevrilmiş Batı klâsiklerine körü
körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan, Leonardo’dan
daha önemsiz, Mevlâna, Dante’den
küçüktü. Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmeğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk.” Attila İlhan’ın
bu sözlerine benzer itirafları, Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarımızdan sıkça duyarız. Tanpınar,
bir zamanlar Yunus Emre’ye çok
uzak kaldıklarını anlatırken kültürümüz adına yapılan yanlışları da
AĞUSTOS 2014
334 427
örtülü olarak ifade eder.
Bir dönem, gözümüzü kapadığımız kültür değerlerimizdendi edebiyatımız. Özellikle de muhteşem
bir birikim olan Divan edebiyatı acımasızca horlandı, küçük görüldü
ve üvey evlât muamelesine maruz
kaldı. Divan edebiyatının kaynakları Kur’ân, hadîs, tasavvuf, peygamberler tarihi, evliya kıssaları,
tarih, hayat, âdet ve güzel ahlâktı.
Ama nesillere yıllarca o büyük hazineden sadece Divan şiirindeki
beşerî aşk, abartılı insan motifleri,
servi boylar, siyah zülüf ve istihzayla söylenen aruz kalıpları aktarıldı.
Bundandır ki, Divan şiiri denince
bu neslin aklına pek başka bir şey
gelmez. Elbette, aşka ve sevdaya dair
gazellerimiz çoktu Divan edebiyatında;
fakat aşktan başka şeyler de, hattâ çok
şeyler söylüyordu o. İnsan öncelikli bir
anlayışla kıtaları kuşatan medeniyetimizi hareme sığdırmaya çalışanlar, maalesef Divan şiirini de sadece beşerî aşk
ve sığ konularla sınırlayıp sundu ders
kitaplarında. Oysa okula başlama merasimlerinden, çocuk oyunlarına; Ramazanlardan, bayramlara; doğunca kulağa
okunan ezandan, ölüme; düğünlerden,
cirit meydanlarına.. hayatı aksettiren,
dünü bugüne taşıyan, hayat yüklü binlerce mısra vardır Divan şiirinde. Ayrıca,
hayatın zorlu yollarında ilerlerken takılıp kalmamamız için iyi ve güzel insan
olmayı, fazileti, hoşgörüyü öğütleyen,
paha biçilmez hayat tecrübelerini aktaran çok değerli mısra ve beyitler vardır.
Sağlık için dikkat edilmesi gerekenlerden, değişik sporlara; satrançtan, at
isimlerine; sünnet eğlencelerinden, akraba ziyareti adabına; oradan, sanatın
önemine ve sanat telâkkilerine kadar
hayata dâir her şey bulunur o şiirlerde.
Agâh Sırrı Levent’in meşhur Divan
Edebiyatı adlı eserinde uzun uzun anlattığı gibi, eski şiirimiz, ferde doğrunun
iyinin yanında olmayı, ilim öğrenmeyi,
yoksulu gözetmeyi ve tabiatı sevmeyi
öğütleyen beyitleriyle geniş bir muhteviyata sahiptir.
Milletimize, Bu Vatan Kimin ve
İzmir’in İşgali gibi unutulmaz şiirler armağan eden Orhan Şaik Gökyay daha
sonra yazıya da geçen bir konuşmasında
“Divan edebiyatı kimin?” diye sorar ve
cevabı da kendisi verir: “Divan edebiyatını bir okur-yazar sınıfının, sadece medrese tahsili görmüş insanların tekelinde
bir edebiyat saymayı doğru bulmuyorum,
bulmadım. Ama vaktiyle ben de böyle
okuttum.” der. Gökyay bu edebiyatın,
kültürümüzü nasıl yansıttığını, devrinde
nasıl anlaşıldığını, her tabaka, meslek
ve kültürden şairler bulunduğunu, bu
edebiyatın sadece İstanbul’da değil, en
küçük kasabalara kadar yaygın olduğunu örneklerle anlatır.
Gerçekten de, eski şiirimizde mısralar insanı hayata hazırlar, zorlu
hâdiseleri aşmak için her şeyde güzel,
olumlu yanları görmeyi, güzel görüp gü-
zel düşünmeyi tavsiye eder. Ve bu, asırlarca böyle olagelmiştir:
“Hoş nazara lâbüd olur hoş nümâ
Eğri bakan eğri görür daimâ”
(Âzerî Çelebi)
(Güzel bakan şüphesiz güzel şeyler görür.
Olumsuz bakan insan da olumsuz, çirkin manzaralar görür.)
“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen”
(Şeyh Galip)
(Ey insan, sen varlığını güzel gör! Çünkü sen
âlemin özü ve gözbebeğisin. )
Kitabımız bize Allah’tan (celle
celâluhu) ümit kesmememizi emreder.
Hâl böyle olunca, gecenin en karanlık
olduğu zamanlarda bile ümit ateşini söndürmez şair. Bir tek mısra bile aydınlatmaya yeter ümitsiz geceleri:
“Şebin neticesi elbette rûz-ı rûşendir.”
(Lâedri)
(Gecenin sonu elbette aydınlık bir gündür.)
“Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar”
(Kırımlı Rahmi)
(Gün doğmadan gecenin döl yatağından neler doğar)
“Kitâb-ı kâinât esrar-ı hikmetle lebâlebdir
Şikâyet cehlden feryâd bî-idrakliklerden”
(Nâbi)
(Kâinat kitabı hikmet sırlarıyla doludur.
Şikâyetlerimiz bilgisizlikten, feryadımız idraksizliktendir.)
Divan şiirinde varlığın gayesini böyle iki mısrada bir manifesto gibi ortaya
koyan şairlerimiz, sadece varlığı sorgulamakla kalmamış, hayatı her yönüyle
görüp insanımıza hayatı kuşatan mısralarla yol göstermeye de çalışmışlardır. Hayat yüklü bu beyitlerde, “söz”ün
gücüne dâir müthiş örnekler buluruz.
Söz söyleme Kur’ân’da ve “Söz, insana
sihir gibi tesir eder.” diyen Peygamberler Sultanı’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadîslerinde önemli bir yer tutar.
Sözün edebiyle, âdâbıyla ve zamanında
söylenmesi beşerî münasebetlerde çok
önemlidir. Şairler bu güzel hasletleri taşırlar günümüze:
“Söz altundur gönül levhinde, derc et
Terazuya vur, andan sonra harc et”
(Lâedri)
(Söz altın gibi kıymetlidir, gönül levhanda
topla! Önce tart, ondan sonra söyle!)
AĞUSTOS 2014
427 335
Bir dönem, gözümüzü kapadığımız kültür değerlerimizdendi edebiyatımız.
Özellikle de muhteşem bir birikim olan Divan edebiyatı acımasızca horlandı, küçük
görüldü ve üvey evlât muamelesine maruz kaldı. Divan edebiyatının kaynakları
Kur’ân, hadîs, tasavvuf, peygamberler tarihi, evliya kıssaları, tarih, hayat, âdet ve
güzel ahlâktı.
Divan şiirinde her ne kadar nazım birimi beyit olsa
da, usta şairler söyleyeceklerini bâzen bir mısrada
söylerler:
“Âkilân tâ söz mahallin bulmadıkça söylemez”
(Selanikli Meşhurî)
(Âkil insanlar zamanı, zemini, muhatabı olmadan bir sözü
söylemezler.)
“Sükût etmek gibi, nâdâna, âlemde cevâb olmaz”
(Şefiî)
(Nâdânlara, susmak gibi mânâlı cevap yoktur.)
Şiirimizde güzel konuşmayı farklı yönleriyle anlatan çok sayıda beyit vardır. Bunlardan birinde, şair şu
hususa dikkat çeker:
“Sözde darbü’l-mesel îrâdına söz yok ammâ
Söz odur âleme senden kala bir darb-ı mesel”
(Nâbi)
(Sohbette atasözü söylemeye kimsenin bir şey diyeceği yoktur; fakat söz odur ki, senden sonra kulaklara küpe olsun!)
Güzel sözlerle insanların zihin ve gönüllerine ışık
tutmak güzel bir haslettir; fakat daha önemli bir haslet, söz ve öz birliğidir:
“Anlar ki, verir lâf ile dünyaya nizâmât.
Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde”
(Ziya Paşa)
(Bazı insanlar lâfla dünyaya bile düzen verirler. Fakat kendilerinde bin türlü lâkaytlık bulunur.)
“Hikmet-âmûz idi evzâ-ı Resûl”
(Hâkâni)
(Hazret-i Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sözleri
tamamen hikmetti.)
“Herkesin kavlini sâdık sanma
Cümleyi lîk, münafık sanma”
(Nâbi)
(Her insanı sözlerine sâdık olur sanma. Aşırı şüpheci olup
da herkesi de yalancı zannetme.)
“Eylesen tutiye ta’lim-i eda-yı kelimat
Sözü insan olur amma özü insan olmaz”
(Fuzuli)
(Papağana kelimeleri söylemeyi öğretsen de, insan gibi konuşur; ama özü yine hayvandır.)
Şairler, sertçe konuşmanın zararına ve güzel yüzle,
tatlı dille konuşmanın faydasına dikkatlerimizi çeker
ki, aslında bu tip nasihatlerin birçoğu, âyet ve hadîs
mealidir.
“Kimseye virme huşunetle cevap
Lutf ile izzet ile eyle hitap”
(Nâbi)
AĞUSTOS 2014
336 427
(Kimseye sert konuşma, lâtif ve aziz ol hitabında!)
İnsanî münasebetlerde çok önemli bir yer tutan
tevazu ele alınır mısralarda. Yüce kitabımız Kur’ân-ı
Kerîm, yeryüzünde böbürlenerek yürümeyi çirkin
görür. Büyüklenen insan, Hakk’ın (celle celâluhu) ve
insanların nazarında kaybeder. Tevazu ve haddini bilmek âkil ve ârif insanın işidir:
“Tevâzu ehline âlemde herkes serfürû eyler
Durur seccâde yerde halkın lîk secdegâhıdır”
(Reşad)
(Alçak gönüllü insanları herkes sever. Bak seccade de tevazuyla yerde olduğu için insanlar onun üzerinde secdeye kapanır.)
“Kimsenin medhine mağrûr olma
Kesr-i nefs eylemeden dûr olma”
(Nâbi)
(Başkalarının seni övmelerine aldanma. Nefsinin hatalarını
dâima kendine söyle.)
Kendi aczini bilmek Rabb’ini tanıma yolunun da
başlangıcıdır. Varlık iddiası, şirk-i hafîdir (gizli şirk).
Sen senden çekilmedikçe Yaradan sende hakkıyla tecelli etmeyecektir. Kişi aczini idrak ettikçe irfan denizinde yol alacaktır:
“Çeşm- i insâf gibi kâmile mizân olmaz
Kişi noksanın bilmek gibi irfân olmaz”
(Talibî)
(Kâmil insanların ölçüsü, insanlara ve hâdiselere insaf gözüyle bakmaktır. İnsanın kendi kusurlarını bilmesi gibi bir irfan
yoktur.)
Mazimizle, kültürümüzle barışık olma ve ondan
istifade edebilmenin önemini vurgulayan bir beyitle
yazımızı noktalayalım:
“İnsan âna derler ki, derûnunda riyâsız,
Hem milleti hem devletinin gayreti vardır”
(Haydar Ali)
(Hakiki insan odur ki, gönlünde milleti ve devleti için riyasız
bir gayret vardır.)
Kaynaklar
[email protected]
- Agâh Sırrı Levend, Divan Edebiyatı, Enderun Kitabevi, 1984,
İstanbul.
- İ. Hilmi Soykut, Açıklamalarıyla 12. Asırdan 20. Asra kadar
Türk Şiirinde Tasavvuf Hikmet ve Felsefeyle
Dolu Unutulmaz Mısralar, Sönmez Neşriyat,
1968, İstanbul.
- Orhan Şaik Gökyay, Divan Edebiyatı Kimin?,
Türk Dili-1987.
TARİHTE BU AY
Hazırlayan: Dr. Mehmet Hâleoğlu
[email protected]
Enver Paşa’nın Öldürülmesi (4 Ağustos 1922)
Yakın tarihimizin önemli simalarından Enver Paşa,
İstanbul’un Divanyolu semtinde 1881 yılında doğmuştur.
Manastır kökenli bir ailenin çocuğudur. Daha üç yaşındayken aşırı isteği sebebiyle ibtidâî mektebine başlatılmış,
daha sonra Fatih İbtidâîsi’ne kaydettirilmiştir. Okulun ikinci sınıfında okurken babasının Manastır Vilayeti Nâfia Fen
Memurluğuna tayini üzerine, eğitimine Manastır Askerî
Rüşdiye ve İdâdisi’nde devam etmiş, bilahare Mekteb-i
Harbiye-i Şahaneye girmiştir. Buradan dokuzunculukla mezun olduğundan erkân-ı harp sınıfına ayrılmıştır. Padişah
2. Abdülhamid’e karşı menfî fikirlerle Harbiye Mektebi’nde
tanıştığı anlaşılan Enver Bey, bu sebeple birkaç defa Yıldız
Sarayı’nda sorgulanmıştır.
Enver Bey, Erkân-ı harp olarak mezun olduktan sonra 1903 yılında, Manastır’da bulunan 13. Seyyar Topçu
Alayı’na yüzbaşı rütbesiyle tayin olundu. Bu sırada Balkanlar kaynamaktaydı. Bilhassa Sırp, Bulgar, Rum ve Arnavut
çetelerinin faaliyetleri tahammül edilemez noktaya ulaşmıştı. Bulgar çeteleriyle mücadelede gösterdiği muvaffakiyetler üzerine, 1905 yılında Kolağası oldu; 1906 yılında ise,
fevkalâde olarak Binbaşılığa yükseltildi.
Selânik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne ü­ye
oldu. Manastıra döndüğünde, cemiyetin buradaki teş­
kilâtını kurma çalışmalarına yardım etti. Buradaki faaliyetleri öğrenilip İstanbul’a çağrılınca 24 Haziran 1908 akşamı
dağa çıkarak ihtilâlin öncüsü oldu; daha sonra ise “hürriyet kahramanı” hâline geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin
askerî kanadının önde gelenleri arasına girdi. 1909 yılında
Berlin Askerî Ataşesi oldu. Alman hayranlığının temelleri o
yıllara dayanmaktadır.
İtalyanların Trablusgarp’a saldırması üzerine, gerilla
savaşıyla işgalin durdurulması fikrini gerçekleştirmek için
bir grup subayla Trablusgarp’a geçti. Önemli başarılar kazandığı bu görevde Bingazi Mutasarrıflığı’na getirildi. 1912
yılında kaymakam oldu. Balkan Savaşları başladığında
İstanbul’a döndü ve 10. Kolordu Erkân-ı Harbiye Reisliği’ne
tayin edildi. Kâmil Paşa riyasetindeki hükümetin barış anlaşması imzalamaması için çok mücadele etti ise de başarılı
olamayınca, 23 Ocak 1913 günü gerçekleştirilen Bâb-ı Âli
baskınıyla Kâmil Paşa’ya istifasını imzalatarak Mahmud
Şevket Paşa’nın sadarete getirilmesini sağladı.
Edirne’yi kurtarmak üzere girişilen askerî harekâtın
başarısız olması, akabinde Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine meydana gelen gelişmeler ve Edirne’nin
yeniden kurtarılması, Enver Bey’i gerek İttihat ve Terakki
içerisinde ve gerekse ülke siyasetinde daha önemli bir konuma getirdi. Oldukça hızlı terfiler aldı. 1913 yılında Miralay, 1914’te Mirliva rütbesi verilerek otuz üç yaşında Harbiye
Nâzırı oldu. Buna ilâveten Erkân-ı Harbiye Umum Reisliği
görevini de üstlenmesiyle askerî alanda düzenlemeler yapmış, yaşı ileri olan paşalar emekli edilerek genç subaylar
önemli görevlere getirilmiştir. Bu şekilde padişah taraftarı subaylar ordudan temizlenmek istenmiş; ancak yakın
gelecekteki savaşlarda bu tecrübeli subayların eksikliği
fevkalâde hissedilmiştir.
5 Mart 1914 tarihinde Sultan Mehmed Reşad’ın yeğenlerinden Naciye Sultan’la evlenerek saraya damat olması
siyasî nüfuzunu daha da artırmıştır. Bu sırada dünyadaki
siyasî gelişmeler büyük bir savaşın ayak seslerinin habercisiydi. Devleti idare edenler Almanlarla bir ittifakın sağlanmasına hükmetti ve görevi Enver Paşa’ya verdiler. 2 Ağustos
1914 tarihinde anlaşma gizli olarak imzalandı. 10 Ağustos’ta
ise İngiliz donanmasından kaçan iki Alman gemisinin Osmanlı karasularına giriş izni Enver Paşa tarafından re’sen
verildi. Daha sonra bu gemiler, yine Enver Paşa’nın talimatıyla Rus limanlarına saldırarak Osmanlı’nın 1. Dünya
Savaşı’na fiilen katılmasına sebep oldu.
1. Dünya Savaşı’nda Enver Paşa Harbiye Nazırı olarak
bütün cephelerdeki askerî harekâtın yönetimini eline almış ve savaşın kaderi üzerinde en müessir isim olmuştur.
Bilhassa Doğu Cephesi’nde aktif olarak görev aldığından,
Sarıkamış faciasının yegâne sorumlusu olmuştur. Diğer
cephelerdeki durum da Doğu Cephesi’nden farklı değildir.
Nihayet Osmanlı’nın savaşı kaybettiği anlaşıldığından, 14
Ekim 1914 günü Talat Paşa kabinesinin istifasıyla Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın da görevi sona ermiştir. 1–2 Kasım
1918’de İttihat ve Terakkî’nin bazı liderleriyle birlikte bir
Alman denizaltısına binerek Odesa’ya kaçmıştır. Oradan
Berlin’e geçmiş, sonra yeniden Moskova’ya dönmüştür.
1–8 Eylül 1920 tarihlerinde gerçekleştirilen Doğu Halkları Kongresi’ne Libya, Fas, Tunus ve Cezayir’i temsilen katılmıştır. Rusya’nın Müslüman ülkelerin hürriyet mücadelelerine gerçekten samimi olarak katılmadığını görerek tekrar
Berlin’e dönmüşse de, Sadrazam Talat Paşa’nın öldürülmesi üzerine yeniden Moskova’ya gelmiştir. Bu sırada yeni kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti temsilcileriyle
görüşerek onlara Anadolu’ya dönüp Millî Mücadele’ye katılma arzusunu iletmiş; ancak bu isteği kabul edilmemiştir.
1921 yılında Orta Asya’daki Müslüman devletlerin İngiliz sömürgeciliğine karşı birleştirilmesi ve bir “Turan Devleti” kurulabilmesi için yanındaki bazı Teşkilât-ı Mahsusa elemanlarıyla Batum’dan Buhara’ya geçmiştir. Rus yayılmacılığına
karşı bu defa “Basmacı İsyanı”nı örgütlemiş; ancak yine
başarılı olamamıştır. 1922 yılının Kurban Bayramı’nda, Kızılordu birlikleriyle giriştiği mücadelede Tacikistan’daki Belçivan yakınlarında Agop Melkovyan isimli bir Ermeni’nin
kumanda ettiği birlikle çarpışırken ölmüştür. Çeğen köyüne
gömülmüş, 1996 yılında ise na’şı İstanbul’a getirilerek Şişlideki Âbide-i Hürriyet tepesine defnedilmiştir.
Enver Paşa, 41 yıllık ömrüne birçok macera sığdırmış,
muazzam bir imparatorluğun kaderiyle oynamış, 1908 yılında âsi olarak çıktığı dağlarda kurduğu hayalleri her zaman
gerçekleştirebileceğini zanneden bir hayalperest olarak
hayatını nihayetlendirmiştir. Bu arada olan devlete olmuş,
Almanların nüfuzu ve siyasî hâkimiyeti
sebebiyle bir dönem “Enverland” olarak
isimlendirdikleri Osmanlı maalesef tarihe
karışmıştır.
[email protected]
AĞUSTOS 2014
427 337
V
Vahiy ve İlham
ahiy ve ilham, usul ve furûa müteallik değişik ilim dallarında arîz ve
amîk olarak üzerinde durulagelmiş
bir konu: Bunlar feyiz ve tecellînin
önemli birer buudu olmaları itibarıyla, hemen tedvin döneminden itibaren tasavvufçuların da sık sık başvurageldikleri mevzulardan olmuşlardır. Öyle ki, mutasavvifîn
arasında “tecellî” denilince daha çok vahiy
ve ilham hatırlanmış, birincinin inkıtaa uğraması itibarıyla ortada muhaverelere mevzu
olarak sadece ikincisi kalmıştır.
Birine bir şey anlatmak, ima ve işarette
bulunmak, elçi göndermek, herhangi bir kimse ile bir başkasının duyamayacağı şekilde
sırran konuşmak, kesb üstü bir yolla kalblere
ilim ve mârifet ilka etmek, hattâ sevk-i İlâhî
diyeceğimiz çerçevede bazı ruhları ve daha
değişik varlıkları farklı yönlere tevcih etmek
ve onları bazı işlerde başarılı kılmak, belli hedeflere yönlendirmek... gibi çok geniş kullanım alanları olan iki kelimedir vahiy ve ilham.
Usulcülere göre vahiy; Allah’ın, vasıta­lıvasıtasız, peygamberlerine nezd‑i ulûhiye­
tinden bazı bilgiler ilka etmesi veyahut mahiyeti bizim için meçhul bazı yollarla nebilerin
kalblerine attığı ruhanî bir kısım sözlerdir ki,
vahyin her çeşidini görmüş, duymuş, yaşamış ve onu hakka’l-yakîn seviyesinde temsil etmiş Hz. “Akrabu’l-Mukarrabîn” (aleyhi
ekmelüttehâyâ) bunu: ‫س َن َف َث ف۪ ي ُروع۪ ي‬
ِ ‫وح ا ْل ُق ُد‬
َ ‫ِإ َّن ُر‬
1
“Ruhü’l-Kudüs kalbime üfledi.” şeklinde
ifade ederek, hâdi­senin ruhî bir alışveriş
AĞUSTOS 2014
338 427
olduğunu ortaya koymasının yanında, bu
alış verişin cereyanı konusunu ve tahakkuk
keyfiyetini de sükût geçmiş ve müzakere dışı
bırakmıştır.
Kalblere ilka veya üfleme diyeceğimiz
va­hiy, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi
ekmelüssalavâti ve eblâğutteslîmât) değişik
şekillerdeki tecellîlerinden, 2‫وسى‬
ٰ ‫َو َأ ْو َح ْينَۤا ِإل ٰۤى ُأ ِّم ُم‬
âyetiyle ifade edilen Hz. Musa Efendimiz’in
(alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm)
annesinin kalbine üflenen ilham eksenli vahye, ondan da ‫الن ْح ِل‬
َّ ‫“ َو َأ ْو ٰحى َر ُّب َك ِإلَى‬Rabbin bal
arısına da şöyle vahyetti.”3 mazmunuyla anlatılan “sevk-i İlâhî” ve teshîr mânâlarındaki
ihsas ve iş’âra kadar pek çok çeşidiyle gayet
geniş bir alanda cereyan eder.
Evet vahiy, bazen herhangi bir kelime ve
cümle söz konusu olmadan sırf bir ses, bir işaret, bir ima ve kapalı bir telkinle de gerçekleşebilir ki, biz mutlak “vahiy” sözünü telâffuz
ettiğimizde örf-ü şer’îde bilinenin dışında,
bunlardan herhangi birini de kasdetmiş olabiliriz: ‫“ َف َأ ْو ٰۤحى ِإل َْي ِه ْم َأ ْن َس ِّب ُحوا ُبكْ َر ًة َو َع ِش ًّيا‬Onlara sabah akşam tesbihe devam ediniz işaretinde
۪ ‫الش َي‬
bulundu.”4 veya ‫ون ِإل ٰۤى َأ ْول َِياۤئ ِِه ْم‬
َ ‫وح‬
َّ ‫َو ِإ َّن‬
َ ‫اط‬
ُ ‫ين ل َُي‬
“Şeytanlar kendi dostlarına değişik telkin ve
iş’ârlarda bulunurlar.”5 âyetlerinde anlatılan
vahiy, örf-ü şer’îdeki mânâsının dışında, işaret, telkin ve vesvese mânâlarına mahmuldür.
Örf-ü şer’îde vahiy, aşağıdaki şu üç husustan birine ircâ ile gerçekleşegelmiştir:
1. ‫الل ِإ َّل َو ْح ًيا‬
َ ‫“ َو َما َك‬Allah, inُ ّٰ ‫ان ل َِب َش ٍر َأ ْن ُيكَ ِل َّم ُه‬
sana vahiy yoluyla konuşur.”6 fehvâsınca,
doğrudan doğruya murâd-ı sübhânîsini has
kullarının kalbine ilka etmekle..
2. ‫اب‬
ٍ ‫“ َأ ْو م ِْن َو َرا ِء ِح َج‬Veya perde arkasından hitap ederek.”7 mazmununca, Hazerât-ı
Mustafeyne’l-Ahyâr’ın his ve kulak gibi zâhir
ve bâtın alıcılarına emir ve isteklerini duyurmakla..
ِ ‫ول َف ُي‬
3. ‫وح َي ِبإِذْ نِه۪ َما َي َۤش ُاء‬
ً ‫“ َأ ْو ُي ْر ِس َل َر ُس‬Ya da aracı
bir melek göndererek, dileklerini onun vasıtasıyla elçisine vahyeder.”8 ferman-ı celilince de, belli bir şekil ve surete bürünmüş bir
“mutâ u emîn”i vazifelendirmekle...
Evet, Cenâb-ı Hak, emir ve mesajlarını, mükerrem ibâdı sayılan peygamberân-ı
izâma bu üç yoldan biriyle duyurmakta ve
çoğunluk itibarıyla bu konuda bir melek istihdam ederek kendi sistemini insanlara talim buyurmaktadır. Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha bu emin vasıtanın Cibril olduğu üzerinde
dururlar,9 işte böyle bir “mutâ u emîn”le10
sunulan mesajların daha yüksek ve daha
sağlam olduğu kabul edilir. Aynı zamanda,
Allah’la peygamberleri arasında elçilik vazifesi gören böyle bir zât, vahiy gönderenin,
gönderilenlere karşı şahidi mesabesindedir
ve bu açıdan da bu yolun bir vahiy şehrahı
olduğu söylenebilir. Zaten başta Kur’ân ve
Sünnet olmak üzere bütün dinî kaynaklar,
vahyin enbiyâ-i izâma (alâ Nebiyyinâ ve
aleyhimüssalâtü vesselâm) ekseriyet itibarıyla bu şekilde ulaştırıldığı istikametindedir.11
Diğer taraftan, vahyin bir muamele-i kalbiye
olduğunu söyleyenlerin sayısı da az değildir
ve üzerinde durup düşünmeyi gerektirecek mahiyettedir. İşte bu şekildeki aşkın ve
ulvî bir muamele, özel donanımlı kimselere
Hakk’ın hususî bir teveccühüdür ve dünyada
hiçbir mevhibe ile mukayese edilemeyecek
kadar da yüksektir. Hakk’ın, seçkin kullarıyla böyle bir muamelesi, nebide “vahiy” şeklinde, velide de “ilham” keyfiyetinde tecellî
eder. Tamamen semavî ve metafizik telev-
vünlü böyle bir mâide-i semaviyede, nebi,
veli müşterek gibidirler. Ama vahiy, objektif
hitap mânâsını ihtiva etmekte; şeffaf, şahitle
müeyyed, dolayısıyla da bağlayıcı; ilham ise
hususî, yoruma açık, şahitsizdir ve bu itibarla da ilzam edici değildir. Yani nebi vahyi
Hak’tan telâkki ettiği gibi veli de ilhamlarını
yine O’ndan almaktadır. Ancak veliye Cibril nâzil olmamakta, dolayısıyla da böyle bir
mesaj mülzim bir hitap sayılmamaktadır.
Vahiy ve ilham, insanoğlunun melekî yanını ve fizikötesi derinliklerini işaretlemekte۪ ‫“ َو َن َف ْخ ُت ف۪ ي ِه م ِْن ُر‬Ona (Âdem) Ben kendi
dir. ‫وحي‬
ruhumdan üfledim.”12 mantukunca Âdem’in
(alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vetteslîmât)
hilâfetle serfiraz kılınması, esbab-ı mâneviye
planında böyle bir nefhaya bağlı olduğu
gibi, ۪‫وح م ِْن َأ ْم ِره۪ َعلٰ ى َم ْن َي َۤش ُاء م ِْن عِ َبادِه‬
َ ‫الر‬
ُّ ‫“ ُي ْلقِي‬Allah, âlem-i emirden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğine indirir.”13 mazmununca,
o aynı zamanda maddî-mânevî bir vesile-i
hayattır.. evet ruh, hayatın biricik unsuru
olduğu gibi, vahiy de insanlarda hayat-ı
mâneviyenin en önemli vesilesidir. Hazreti Âdem’in (alâ Seyyidinâ ve aleyhissalâtü
vesselâm) şahsında insanoğlu bu iki nimetle
de pâyidâr kılınmış, yani Âdem ve evlâtları,
ilk nefha-i insaniye ile potansiyel halife yapılmış, sonra da bir kısım müstaidlerin vahiy ve
ilhama mazhar kılınmasıyla kimileri nübüvvetle, kimileri de vilâyetle şereflendirilmişlerdir. Burada şöyle bir tevcih ve taksim de söz
konusudur: Bu ilâhî nefha ile birinci derecede madde, insanî ruhla şereflendirilmiş; ikinci derecede vahiy ve ilham unvanıyla ifade
edilen bu nefha sayesinde, insan tabiatı fena
ve kötü huylardan arındırılarak, mehâsin-i
ahlâk ile hakikî insan olmaya yönlendirilmiş;
üçüncü derecede de bu seviyedeki insanlar,
hususî tevcihlerle, ruhların uçuştuğu âlemin
üveyikleri hâline getirilmişlerdir.
Bu itibarla da denebilir ki, vahiy ile beslenmeyen nesillerin kâmil mânâda hayat-ı
insaniyeleri söz konusu olmadığı/olamayaAĞUSTOS 2014
427 339
cağı gibi, ilhamla köpürmeyen sinelerin de
hakikî mânâda hilâfetle (yeryüzünde eşya
ve hâdiselere müdahale imkânıyla Allah’a
halife olma) serfiraz kılınmaları bahis mevzuu değildir. Aslında, insanların kalbî ve
ruhî hayatları adına vahiy “olmazsa olmaz”
bir esas; ilham ise, değişik asırların, değişik toplumların idrak seviyelerine göre onu
açan, mübhemâtını açıklayan ve mücmel
yanlarını tafsil eden, muhtelif çağ ve muhtelif coğrafyaların ihtiyaçlarına karşı lütuflar tecellîsi şeklinde hususî bir teveccüh ve
feyezândır. Kur’ânî renk ve desenle esip
gelen, gerçek değerini Kur’ân ve Sünnet
muvafakatına bağlayan; susarken kendi sınırlarında kalıp, Kur’ân’a saygıdan dolayı
susan, konuşurken de O’nun referans çerçevesi içinde kalan ama kat’iyen vahyi kendi hesabına konuşturmayan bu çok önemli
menba, objektif ve zarurî bir bilgi kaynağı
sayılmasa da, her zaman erbabı nezdinde
bir “menhelü’l-azbi’l-mevrûd” hizmeti göregelmiştir. Hattâ bir kısım fuhûl-ü ulemâ onu,
içtihad şartlarının mânevî bir rüknü gibi görmüş, “müctehedün fîh” çok meselede böyle
bir feyezânı tercih ettirici bir sebep olarak
değerlendirmişlerdir. Ehlullahın ona bakışları ve ona karşı duydukları saygı ise her türlü izahtan vâreste ve kullanma alanı da oldukça geniştir. Bu genişlik, biraz da mevcut
bilgilerimizin dolu dolu değerlendirilmesine
bağlıdır. Buna, ilmin amele dönüştürülmesi
ve mârifetle derinleştirilerek İlâhî mevhibelere açık durulması da diyebiliriz. İsterseniz
bunu, yağmurun arkasındaki rüzgârlara da
benzetebilirsiniz. Bu rüzgârlar estiği veya
estirildiği sürece, ilham sağanak sağanak
yağmaya başlar, hiç olmazsa çisentileri eksik olmaz. Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi
ekmelüttehâyâ ve etemmütteslîmât): “Bildikleriyle amel edene Allah, bilmediklerinin
ilmini de ilham eder.”14 buyururlar ki, buna
“keramet-i ilmiye” de demek mümkündür.
Sebep durumunda ve mebâdî konumunda
olan mücerret ilim, erbabınca “ilm-i zâhir”
AĞUSTOS 2014
340 427
ve “ilmü’l-kesb”, ikincisi ise “ilm-i bâtın” ve
“ilmü’l-irs ve’l-hibe” diye adlandırılmıştır.
Peygamberlerden
başkasının
ilhamı,
Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’nın muhkemâtı­
na uygunluğu ölçüsünde kabule şâyân görülüp şer’i şerife muvafakatı çerçevesinde tâlî
bir esas sayılsa da, sübjektif ve vicdanî bir
hâdisedir ve bağlayıcılığı da söz konusu değildir. Enbiyâ-i izâma gelen vahiy ise, o tamamen objektiftir; vicdan, nefis ve maddî ihsasların ötesinde vukuu kat’î ve “ilme’l-yakîn”
derecesinde, hattâ “ayne’l-yakîn” mertebesinde bir hâdise-i semaviye-i İlâhiyedir.. ve
umumiyet itibarıyla da bir elçi vasıtasıyla
gerçekleşmektedir. ‫“ َف َأ ْو ٰۤحى ِإلٰى َع ْبدِ ه۪ َۤما َأ ْو ٰحى‬Derken Allah, kuluna vahyettiğini vahyetti.”15
âyetiyle anlatılan –bu, aynı zamanda vahyin geliş yollarından biridir– özel duruma
gelince o, müstesna bir kurb kahramanına,
vasıtalar üstü hususî bir teveccüh ve miraç
hakikatinin ruhuna uygun semavî bir iltifat
ve ekstra bir armağandır.
Bu kabîl hususî tebcil ve takdirlerin dışında vahiy, ilk nüzûlünde melek vasıtasıyla
gerçekleştiği gibi, daha sonra da büyük ölçüde hep böyle bir muvâcehe ve mukabeleye
bağlı cereyan etmiştir; cereyan etmiş ve çok
defa bir melek aracılığı söz konusu olmuştur: Melek, getirdiği mesajları Peygamber’in
kalbine ilka ettiği gibi, aynı zamanda, vahye esas teşkil eden Kur’ân âyetlerinin nasıl
telaffuz ve tilâvet edileceği konusunda da
Nebi’ye üstadlık ve rehberlik yapmıştır; nihâî
durumu itibarıyla mefdûlün fâdıl’a hususî
bir mânâda muvakkat rüçhaniyetinin gereği
bir rehberlik…
Muhyiddin İbn Arabî vahyi, cem makamından tafsil mertebesine doğru bir inkişaf
sayarak, bu önemli tecellîyi kendi felsefesiyle izaha çalışmış ve neticede her şeyin icmalinden tafsile açılımdan ibaret olduğunu
vurgulamak istemiştir. Bir başka esrar kahramanı ise, vahiy tecellîsini, ilim hüviyetinden
haricî vücud keyfiyetine intikal şeklinde yo-
rumlamıştır ki, böyle bir yorumlamada ona,
Hazreti İlm’in özel donanımlı bazı şahıslara
hitap telakkisi içinde vasıtalı-vasıtasız, ama
mutlaka iradî olarak feyezânı diyebiliriz.
İlham, i’lâma göre bâtınî bir bildirme
olup, feyiz yoluyla kalbe ilka edilen ilim ve
irfan demektir ki, şer’-i şerifte hüccet ve delil
sayılmadığı gibi ilzam ediciliği de söz konusu değildir. İ’lâmda, cehd ü gayret ve kesbin esas sayılmasına karşılık, ilhamda irade,
cehd ü gayret ve kesbin şart-ı âdî plânında
murââtları bahis mevzuu olsa da mesele tamamen mevhibe yörüngeli cereyan etmektedir. Ayrıca ilham, vahyin aksine büyük ölçüde vasıtasız kalbe ilka edilmekte ve hususî
bir muhavere veya muhabere şeklinde gerçekleşmektedir ki, vasıta söz konusu olduğu
durumlarda bile bu vasıtanın görülmesi, şehadeti ve rehberliği asla bahis mevzuu değildir.. evet; cumhura göre vahiy melekleri,
peygamberlerden başkasına inmez, onlara
görünmez ve onlara mesaj getirmezler…
İlhamın, ilham erleri ve bir de onlara güvenip itimat edenler için vuzuh ve inkişaf
isteyen bazı konularda tenvir ve tavzih ölçüsünde müessiriyeti müsellem olsa da böyle
bir tavzih ve tenvirin de Kitap ve Sünnet’e
muvafakatları şarttır.
Aslında, hem vahiy hem de ilham, hususî
donanımlı müstesna bazı fıtratlara Allah’ın
özel bir ihsanıdır ve bu ihsandan maksat
da, o ihsanın televvünleriyle kavlî ve hâlî
murâd-ı sübhânîye tercümanlıktır: Nebi
de, veli de bu âriye mazhariyeti, Hakk’ın
murâdâtını anlatıp temsil etmede kullanır ve
kat’iyen kendilerine bir pâye çıkarmayı düşünmezler.
Evet, Abdulvehhâb eş-Şârânî’nin de dediği gibi, Cenâb-ı Hak’tan gelen vahiy ve
ilham feyezânının duyulup alınması, hususî
bir tabiat ve donanıma vâbestedir. Böyle
hususî bir donanım sayesinde ancak insanın
beden ve cismaniyetinin belli buudları sayı-
lan ve bir anlamda fena huyların da kaynağı
kabul edilen bazı duyguları vazife-i fıtratlarıyla sınırlandırıp had altına almak mümkün
olacaktır ki, insanın ruhanî derinlikleri inkişaf edip ortaya çıkabilsin. Mesâvî-i ahlâk
kaynaklarına karşı böyle bir tavır alınması ve
meâlîye açık insan ruhunun önünün açılması ölçüsünde, insanoğlu da, tıpkı ruhanîler
gibi değişik tecellî dalga boyundaki esintileri
duyacak hâle gelerek, pek çok gaybî şeylere muttali olup zaman-mekân üstü bir ufka
yükselebilir.
Peygamberler, bu sahanın erişilmez ve
müstesna kahramanlarıdırlar. Bu müstesna
kametlerden sonra da Hakk’ın yerde ve gökteki mükerrem ibâdı sayılan evliyâ, asfiyâ
gelir ki, bunlar kendi içlerinde teşkil ettikleri
ebrâr ve mukarrabîn sınıflarıyla, birer âhize
ve nâkıle gibi, murâd-ı İlâhîyi alır, aldıklarını
çevrelerine duyurur ve her zaman yoldakilere rehberlikte bulunurlar.
‫اع ُه‬
َ ‫َال ّٰل ُه َّم َأرِ َنا ال َْح َّق َح ًّقا َو ْار ُز ْق َنا ا ِّت َب‬
‫اج ِت َن َاب ُه‬
ْ ‫َو َأرِ َنا ال َْباطِ َل َباطِ ًل َو ْار ُز ْق َنا‬
ٍ‫َو َص ِّل َو َس ِل ّْم َعلٰ ى َس ِّيدِ َنا ُم َح َّمد‬
‫ين‬
َ ۪‫َو ٰالِه۪ َو َص ْح ِبه۪ َأ ْج َمع‬
Dipnotlar
1. Ma’mer b. Râşid, el-Câmi’ s.125; et-Taberânî, el
Mu’cemü’l-kebîr 8/166.
2. Kasas sûresi, 28/7.
3. Nahl sûresi, 16/68.
4. Meryem sûresi, 19/11.
5. En’âm sûresi, 6/121.
6. Şûrâ sûresi, 42/51.
7. Şûrâ sûresi, 42/51.
8. Şûrâ sûresi, 42/51.
9. Bkz.: et-Taberî, Câmiu’l-beyân 25/45.
10.Bkz.: Tekvir sûresi, 81/21.
11.Bkz.: Şûrâ sûresi, 42/51; Buhârî, bed’ü’l-vahy 3-5.
12.Hicr sûresi, 15/29; Sâd sûresi, 38/72.
13.Mü’min sûresi, 40/15.
14.Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 6/163,
10/15.
15.Necm sûresi, 53/10.
AĞUSTOS 2014
427 341
{
İnsanın değer verdiği nice şeyler vardır ki,
onunla beraber ölür-gider; ama, onun ortaya koyabildiği
yararlı iş ve yararlı düşünceler, mezardan sonra da bâki kalır
ve ebetlere kadar yaşarlar...
}
Emin ŞENOĞLU
D
eğişen dünya şartlarında hayvancılık ihtiyaç
olmanın yanında, ekonomik bir sektör hâline
de gelmiştir. Her ne kadar hayvanlara verilen
yemler çeşitli katkı maddeleriyle zenginleştirilmiş olsa da, besinlerinin büyük bir bölümünü ot ve
saman oluşturur. Bunların yapısı da büyük ölçüde selüloz
ve ligninden oluşur. Selülozu sindirebilecek enzim, insan
ve hayvanlarda bulunmamaktadır. Peki, besin kaynağı ot
olan bu hayvanların hayatı nasıl bir sindirim sistemiyle
devam etmektedir?
Et ve süt fabrikası olarak yaratılan sığır, koyun, keçi
gibi geviş getiren hayvanlar (ruminantlar), Rezzakiyetin
bir tezahürü olarak insanoğlunun emrine verilmiştir. Geviş getiren hayvanların mideleri, sırasıyla işkembe (rumen), börkenek (retikulum), kırkbayır (omasum) ve şirden (abomasum) olarak adlandırılan dört bölümden yaratılmıştır. İlk iki bölümde besin depolanmakta, fermante
edilmekte ve bu canlıların sindirim sisteminde yaşayan
mikroorganizmaların (bakteri, protozoa ve mantarlar)
tornasından geçirilmektedir. Kırkbayırda ise besinler, laminae omasi denen yaprak şekilli yapıların arasında mekanik parçalanma işlemine tâbi tutulur.
Geviş getiren hayvanların yediği kaba yemler, sür’atle
işkembelerine gider. Besinler geviş getirme denen, işkembe muhteviyatının lokmalar halinde tekrar ağza getirilip iyice çiğnenerek yutulması sürecinden sonra, mikroAĞUSTOS 2014
342 427
Geviş Getiren Hayvanlarda (ruminantlar) Mide
İşkembe (rumen)
Kırkbayır
(omasum)
Şirden
(abomasum)
Börkenek (retikulum)
Et ve süt fabrikası olarak yaratılan sığır,
koyun, keçi gibi geviş getiren hayvanlar
( ruminantlar ), Rezzakiyetin bir tezahürü
olarak insanoğlunun emrine verilmiştir.
Geviş getiren hayvanların mideleri, sırasıyla işkembe ( rumen ), börkenek ( retikulum ), kırkbayır ( omasum ) ve şirden
( abomasum ) olarak adlandırılan dört
bölümden yaratılmıştır.
organizma ve enzimler tarafından parçalanır. Besinin tam
sindirilebilmesi için geviş getirilmesi gerekmektedir.
Geviş getirme, bu canlıların günlük ortalama 7–11 saatlerini alır. Geviş, daha çok, dinlenme sırasında yapılır.
Simbiyotik bir tarzda hayatlarını idame ettiren bu
mikroorganizmalara; selülozun parçalanmasının yanında,
karbonhidrat, bazı organik asitler, amonyak ve mineral
maddelerden protein ve B vitamini gibi hayat için gerekli
ana bileşenler sentez ettirilir. İşkembede cereyan eden
faaliyetlerde en mühim rol, mikroorganizmalara verilmiştir. Bu bakteriler kimya ve biyoloji kanunlarını bilmedikleri hâlde, rollerini milyonlarca yıldır hiç aksatmadan îfa
etmektedirler. Bir mililitre işkembe sıvısında ortalama 16
milyar bakteri bulunur. Fakat yavru dünyaya geldiğinde,
sindirim sisteminde mikroorganizma bulunmaz. Mikroorganizma topluluğunun oluşumunu başlatan en önemli
faktör, yavrunun beraber bulunduğu erişkinlerdir. Annenin ağız yöresi ve yaladığı yemler, mikroorganizmalarca
zengindir. Bakteriler uzun süre dış ortamda yaşayabilir ve
hava akımlarıyla uzaklara yayılabilirken, protozoonların
böyle bir özelliği yoktur. Yavru, 9–13 haftalık olduğunda
bir mililitre işkembe sıvısında erişkinlerdeki mikroorganizma sayısına ulaşılır. İşkembe bakterilerinin çoğu, gelişmeleri için CO2’e muhtaçtır. Bakteri türleri arasında
da simbiyotik bir münasebet vardır. Meselâ; işkembede
B1 vitamini sentezlenebilmesi için en az iki bakteri türünün karşılıklı yardımlaşması gerekir. Bilhassa selülolitik
bakteriler, selülozu, salgıladıkları selülaz enzimiyle parçalayarak değerlendirilmesini sağlamış olurlar.
İşkembede yaşayan başka bir topluluk da, protozoonlardır. Bir mililitre işkembe sıvısında ortalama 100
bin ile 1 milyon arasında protozoon bulunur. Değişik
türleri bulunan bu canlılar sayı olarak bakterilerden az
olmalarına karşın, hacimce bakterilerden binlerce kat
daha büyüktür. Gelişmeleri için bakterilere muhtaç olan
protozoonlar, bakterileri yutarak aminoasit ve nükleik
Yavru dünyaya geldiğinde, sindirim sisteminde mikroorganizma bulunmaz.
Mikroorganizma topluluğunun oluşumunu başlatan en önemli faktör, yavrunun beraber bulunduğu erişkinlerdir.
Annenin ağız yöresi ve yaladığı yemler,
mikroorganizmalarca zengindir.
Kırkbayırda besinler, laminae omasi denen yaprak şekilli yapıların arasında mekanik parçalanma işlemine tâbi tutulur.
asit hammaddesi olarak kullanır ve nükleotid yaparlar.
Protozoonların karbonhidratları depo etme özellikleri de
vardır. Bu durum karbonhidratça fakir yemle beslenme
sırasında bu canlılar için çok büyük önem taşır. Selüloz
sindiriminde ikinci derecede rol alan protozoonlar bakterilere yardımcı olur. Protozoonlar hayatlarını tamamlayınca, sindirim kanalının daha ileri kısımlarında sindirilerek, protein kaynağı olarak kullanılırlar. Canlıyken
bir protein fabrikası gibi çalışan bu canlıların ölüleri de
değerlendirilerek hayvana protein rezervi olur. İşkembe
mikroorganizmaları ile üzerinde yaşadığı canlı arasındaki
karşılıklı yardımlaşma hayatın mücadeleye değil yardımlaşmaya dayandığını gösterir. İşkembe mikroorganizmalarının başka bir grubu da
mantarlardır. Oksijenli ortamda yaşayan bu canlılar, işkembe ortamındaki oksijeni tüketerek anaerobik olan
(oksijensiz ortam) işkembe ortamının istikrarlı hâlinin
devamlılığına vesile olurlar. İşkembe mantarları, salgıladıkları enzimlerle proteinlerin yapıtaşı olan aminoasitleri
üre ve amonyaktan sentezleyebilirler. Ayrıca B vitamini
sentezi de yaparlar. Sentezlenen vitaminler K, B1, B2,
pridoksin (B6), pantotenik asit (B5), folik asit (B9) ve
B12’dir. Bunların eksikliği diğer canlılarda görülebilirken
geviş getiren hayvanlarda görülmez. Bu mantarlar azaldığında, ortamın oksijen yoğunluğunun artması neticesi,
anaerobik olan bakterilerin yaşama ve üremeleri aksamakta, dolayısıyla selüloz daha az sindirilmektedir. Bitki
kuru maddesinin % 20-40’ını oluşturan ve enerji kaynağı
olan selüloz sindirilemediğinde, enerji metabolizmasının
bozulması neticesi hayvanda ciddi sağlık problemleri baş
gösterir. İşkembe bakterilerinin sayıları azaldığında, bakterileri nükleotid ve aminoasit kaynağı olarak kullanan
protozoonlar bu durumdan menfi tesir görür ve görevlerini tam olarak îfa edemezler.
Her şeyi ince bir hesaba göre yaratan Hâkim-i Mutlak (celle celâluhu), geviş getiren hayvanları otla rızıklandırmakta, sindirim faaliyeti sırasında bunları gözle
görülmeyen mikroorganizmalarla hayvan için faydalı hâle
dönüştürmektedir.
[email protected]
Kaynaklar
- Abdülkadir Sevimli, “Rumendeki Esrarlı
Faaliyet”, Sızıntı, Eylül 1983.
- Fahri Bölükbaşı, Fizyoloji Ders Kitabı Cilt 1.
AĞUSTOS 2014
427 343
Dr. S. Tarık KARAÇOKAK
“B
ilgi”, günlük hayatta sıkça kullandığımız
bir kelimedir: “bilgili insan”, “bilgi güçtür”, “bilgi edinme hakkı”, “ilmî bilgi” gibi.
Bununla beraber, bilginin ne olduğunu ve
elde ediliş yollarını pek düşünmeyiz.
“Bilgi” kelimesi akademik hayatta oldukça sık
kullanılır. Bilim adamları ve araştırmacılar, bulundukları üniversite veya araştırma merkezinde,
kendi sahalarında bilgi üretirler. Tabiî bilimlerde,
lâboratuvar deneyleri veya alan araştırmaları; sosyal
bilimlerde içtimaî araştırmalar, literatür ve arşiv incelemeleri ile elde edilen veriler üzerinden analiz ve
AĞUSTOS 2014
344 427
sentez yoluyla bilgi üretilmektedir. Ancak, bütün bu
süreçlerde, incelediğimiz vakıa veya nesne üzerine
yoğunlaşıp yeni bilgiler üretirken, “bilgi” dediğimiz
şeyin ne olduğunu ve varlık âlemini bununla nasıl
idrak ettiğimizi nedense hiç düşünmeyiz.
Bilimi, bilim insanları tarafından inşa edilen bir
duvara benzetirsek, bilgi parçaları bu duvarı oluşturan tuğlalara benzer. Bilim insanının, tabiatta saklı
tuğlaları ortaya çıkarıp, onlardan yeni bir duvar inşa
ederken, tuğlalar üzerinde diğer insanlardan detaylı
düşünmesi beklenir. Bu sebeple bilginin tarifi, ilmî
çalışmadan önce gelmektedir. Eğer ilmî çalışmaya
başlarken, kendi tarifinizi yapmıyorsanız, genel-geçer bilgi ve bilim tariflerini zımnen kabul etmiş ve
kullanıyorsunuz demektir. Bu durumda, yapılan ilmî
çalışma, konusu ne olursa olsun, bu bilgi ve bilim anlayışına hizmet eder. Günümüzde kabul gören bilgi
ve bilim anlayışı Aydınlanma felsefesi tarafından şekillendirilmiştir.
Bilgi, en basit tarifiyle, varlık hakkında insan zihninde oluşan şeydir. Burada bir başka soru akla gelmektedir. Varlık, var olan her şey ise, varlık hakkındaki bilgi bir bütün olarak varlığın genelini mi, yoksa
tek tek var olan ve varlığın parçaları olarak eşyaların
her birini mi ifade etmektedir? Bu sorunun cevabı da
varlığın nasıl algılandığıyla alâkalıdır.
Geçmiş yüzyıllarda gerek İslâm âleminde, gerekse diğer coğrafyalarda varlık bir bütün olarak ele
alınmış; ilim adamları ve mütefekkirler, matematikten fiziğe, tıptan astronomiye varlığın her alanıyla ilgilenip, insan ve kâinat arasındaki münasebetin bütünlüğüne vurgu yapmışlardır. Sadece İbn Sina’nın
eserlerine baktığımızda bile, onların geniş bir bilim
ve felsefe alanını içine aldığını görürüz. Meselâ; ElKanun fi’t-Tıp (Tıp), Kitabü’l-Necat (Metafizik) , Risale
fi-İlmü’l-Ahlâk (Ahlâk), Kitabü’ş-Şifa (Mantık, Matematik, Fizik ve İlâhiyat).
İlk bakışta birbiriyle alâkasız konularda gibi görünen bu eserlerin, aslında varlığın bütüncül bir şekilde algılanmasından dolayı birbiriyle iç içe ve entegre olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durum
Aydınlanma dönemine kadar devam etmiştir.
18. yy’dan itibaren Batı’da Aydınlama felsefesiyle şekillenen modern bilim anlayışı, bilginin önce
farklı dallara göre tasnifinin yapılmasını, daha sonra
da, her bilim dalında detaylara inilerek alt uzmanlık
alanlarının oluşturulmasını savunur. Sosyal bilimlerde ise -özellikle Fransız Devrimi sonrasında- içtimaî
alan; devlet, iktisat ve toplum olmak üzere üçe ayrılmış; bu alanlarla da sırasıyla siyaset, iktisat ve sosyoloji ilgilenmiştir. Bu durum, günümüzde öyle bir
hâl almıştır ki, meselâ fiziğin bir dalıyla uğraşan fizikçiler, fiziğin diğer dallarıyla doğrudan ilgilenmez
olmuştur. Sosyolojiyle ilgilenen bir kişi; siyaset, spor
veya din sosyolojisi gibi pek çok alt alandan sadece
biriyle veya birkaçıyla alâkadar olmakta, diğer sahalardan ise, giderek uzaklaşmaktadır. Bu da varlık
hakkındaki bilgimizin giderek daha fazla parçalanması problemini beraberinde getirmektedir.
Batı’da 17–18. yy’larda Aydınlanma dönemiyle
başlayan önemli bir başka gelişme ise, bilim ve düşüncenin (felsefenin) birbirinden ayrılmasıdır. Bu da
din ile bilimin ayrışmasına, hattâ birbirleriyle çatışır
gibi algılanmasına sebep olmuştur. Bu şekilde gelişen yeni kâinat algısında ise, Tanrı yerine “akıl”, İlâhî
bilgi yerine “bilimsel bilgi” konmuştur.
Bilimlerin giderek daha fazla alt-dala ayrılması,
ilerlemenin en önemli kıstası kabul edilmiştir. Bu
bilim anlayışında, varlığı anlama adına daha detaylı konular çalışılıp derine inilirken, varlığın birbiriyle, en önemlisi de insanla olan bağlantısı ihmal
edilmektedir. Neticede varlık âlemi bir bütün olarak
görülememekte, elde edilen “parçalanmış bilgi”, teknolojiyi ilerletme dışında insanoğlunun pek de işine
yaramamaktadır.
Aslında bilimlerin dallandırılması menfî bir şey
değildir. Elbette, bilim ve teknoloji ilerledikçe bu olacaktır. Burada önemli olan husus, izlenecek yolun
bütünden uzaklaşmaya yol açmamasıdır. “Bütün”le
olan mânâ münasebeti koparılmadan çalışılacak
yeni bilim dalları, bizi varlığın yaratılmasında, Yüce
Yaratıcı’nın (celle celâluhu) ilim, kudret, hikmet ve
sanatını mikro ve makro âlemlerde müşahedeye götüreceğinden, müspet neticelere vesile olacaktır.
Son yıllarda bu durum, başta Batı olmak üzere,
dünyada yaygın şekilde tenkit edilmeye başlanmış ve
bunun neticesinde, farklı bilim dalları arasında etkileşimi ifade eden “disiplinler-arası çalışma” kavramı
ortaya çıkmıştır. Yani iktisat tarihle, tarih sosyolojiyle
daha yakınlaşır olmuştur. Aynı şekilde fizik, kimya ve
biyoloji de birbirlerine giderek daha fazla yaklaşmıştır. Meselâ fizik, kimya, biyoloji gibi farklı sahalarda,
çalışmalar nano-teknoloji boyutunda yürütüldüğünde, bu bilimler arasındaki sınırlar kalkmaktadır. Dolayısıyla, eğer varlık âlemine, Yaratıcı (celle celâluhu)
hesabına bakmayı başarabilirsek, ilimler arasındaki
bu yakınlaşma bizi bütüncül bilgiye götürecektir.
Günümüzde ilmî çalışmalar, varlığın daha küçük
parçasına ait bilgi edinmek mânâsına gelen “parçalanmış bilgi” yerine, daha “bütüncül bilgi”ye (holistic
knowledge) doğru değişim göstermektedir. Bu ise, fiziki âlemin daha bütüncül bir şekilde incelenmesi ve
anlaşılması neticesini doğurmaktadır. Bir başka ifadeyle, bugüne kadar yan yana incelenmesi “bilimsel”
kabul edilmeyen üç temel varlığın, yani insan, dünya
ve uzayın bir arada ve bir bütün olarak incelenmeye başlanması mânâsına gelmektedir. Tıpkı İbn Sina
ve çağdaşlarının zamanında olduğu gibi. Oysa bu
hakikat, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem) tarafından “ilmin kapısı” yani referans/başlangıç noktası olarak vasıflandırılan Hz. Ali’nin (ra):
“İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.” sözüyle asırlar önce ifade edilmişti.
Modern bilim, varlığı araştırmaya yanlış bir
“nokta”dan başlamıştır. Günümüzün “Yeni İnsan”ına
düşen en önemli vazifelerden biri, bütüncül bilgiyi oluşturmak ve “nokta”yı tekrar elde etmektir. Bu
açıdan üniversite ve araştırma merkezlerinin en temel misyonu, Aydınlanma felsefesinin ürünü olan
eski bakış açısını devam ettirmek ve yaşatmak değil;
varlığın üç temel kategorisi olan insan,
dünya ve kâinatı, Yaratıcı (celle celâluhu)
adına yorumlamak olmalıdır.
[email protected]
AĞUSTOS 2014
427 345
Yusuf KARAOSMANOĞLU
H
ayatın tabiî bir parçası olarak ibadetlerimizi tanzim eden İslâmiyet, bunları zaman ile kayıt altına almıştır. Bu durum,
Müslümanların astronomi, coğrafya,
matematik gibi ilimlerde ciddi araştırmalar yapmalarına vesile olmuştur. Zîrâ namaz vakitlerinin takibi,
Ramazan’ın başlangıç ve bitişi, Hac mevsiminin tespiti gibi hususlar dikkatleri ister istemez Güneş ve Ay’ın
hareketlerine çevirmiştir. Kur’ân’ın gök cisimlerini,
Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları nazara vermesi, bunların
hareketlerinin belli yörüngeler üzerinde, bir ölçü ve
nizam içinde cereyan ettiğini vurgulaması, Tevhidî
AĞUSTOS 2014
346 427
Yetmiş üç senelik
ömrünü oldukça
verimli geçiren
Tûsî, 1274’te
Bağdat’ta vefat ettiğinde,
geride, başlıcaları astronomi, matematik, geometri,
trigonometri,
coğrafya, felsefe, ahlâk, güzel
sanatlar, tıp, mantık alanlarında olmak üzere, 76 önemli
eser bırakmıştır.
bir düşüncenin namaz ibadetine yansıması olarak
Kıble’nin tayini, yukarıdaki ilim dallarında çalışmayı
teşvik eden ana sâikler olmuştur. Bu konularda çalışmayı bir ibadet kabul eden yüzlerce ilim adamı, idarecilerden teşvik ve destek görmüş, tarihe geçen kalıcı
eserlere imza atmıştır. Bunlardan bazıları, ortaya koyduğu eserlerle yaşadığı çağı aşmış, kendinden sonra
gelen nesillerce hayır duayla yâd edilmiştir.
Bu isimlerden birisi olan Nasirüddin et-Tûsî,
1201’de Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiş,
doğduğu yerin ismi ile meşhur olmuştur. Yetmiş üç
senelik ömrünü oldukça verimli geçiren Tûsî, 1274’te
Bağdat’ta vefat ettiğinde, geride, başlıcaları astronomi, matematik, geometri, trigonometri, coğrafya,
felsefe, ahlâk, güzel sanatlar, tıp, mantık alanlarında
olmak üzere, 76 önemli eser bırakmıştır.
Tûsî ilk terbiye ve derslerini annesinden alarak
eğitim hayatına adım atmış; babası ise, iyi eğitim
almış bir münevver olarak Nasirüddin’e karşı daima
ihtimam göstermiştir. Tûsî çocukluğundan itibaren
büyüklerin meclislerine katılarak, dinî ve felsefî tartışmaları büyük bir dikkatle takip etmiş; elde ettiği
birikimleri eserlerine yansıtmayı başarmış, ilmî tartışmaların üzerinde bıraktığı derin izlere bu çalışmalarında atıfta bulunmuştur. Eğitim gördüğü şehirler,
Tus ve Nişabur’dur. Çağının ünlü âlimleri; Musullu Kemalettin bin Yunus, Muiniddin Salim bin
Betran-ı Mısrî ve İbn Sina’nın talebesi Behmen Yar
onun hocaları arasındadır. Nasirüddin hem İslâmî,
hem de müspet ilimlerde eğitimini oldukça iyi şartlarda tamamlamıştır.
İlimde gâyesi
Bugünkü deneye dayalı astronominin ilk çalışmalarını ortaya koyan Tûsî’ye, asıl şöhretini kazandıran,
Ahlâk-ı Nasirî isimli çalışmadır. Bu eserinde; hikmet,
ilim ve tecrübeye getirdiği tarifler, ilmî açıdan bugün de önemini muhafaza etmektedir. Bu tariflerde
insan mâneviyatının mükemmelleşmesi, insanlığın
gelişmesi ve zenginleşmesi temel şart kabul edilmiştir. Tûsî, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem)
“Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” mealindeki
hadîsinden hareketle, insanlığın hem maddî, hem de
mânevî açıdan yükselmesine vesile olabilecek hikmet, bilim ve tecrübeyi esas kabul eder. O, çalışmalarında her şeye tetkik ve tenkit gözüyle bakmasını
bilmiş, doğruyu bulmak için hayatının sonuna kadar
çalışmaktan geri durmamıştır. Çalışmalarında her ne
kadar teoriye önem verse de, büyük ölçüde pratik fayda açısından hareket etmiştir. Teorilerinde, öncekilerin yapmış olduğu çalışmaları inkâr etmeden, görüşlerini belirtmiştir.
Matematik, geometri ve trigonometri çalışmaları
Döneminin en büyük matematikçilerinden kabul edilen ve “asrın yegânesi” olarak iltifat gören Tûsî’nin,
matematikle alâkalı çalışmaları; düzlem ve küre trigonometrisiyle ilgilidir. O, düzlem trigonometrinin
mucididir ve bunu küre geometrisine ilk uygulayan
bilim adamıdır. Düzlem ve küre trigonometrilerinin,
astronomiden bağımsız sistemli bir açıklamasını yapmıştır. Onun bu çalışmasından sonra trigonometri,
astronomi için bir vasıta olmaktan çıkmış ve matematiğin bir ana dalı olmuştur. J. Regiomontanus (ö:
1476), trigonometrinin müstakil bir bilim dalı olarak
kurulmasında, Tûsî’yi öncü kabul etmiştir.
13. yüzyıl, önceki yüzyıllarda çalışılan disiplinlerin devam eden keşif ve orijinalliğini ortaya koyan bir
Meraga Rasathanesi’nde
İnşa Edilen ve Kullanılan Âletler
Duvar kadranı
Güneş’in yüksekliğini, yörünge düzlemi eğimi ve gözlem yerinin enlemini
belirlemeye yarar.
Çemberli küre
Genel olarak yıldız koordinatlarını
belirlemeye yarar.
Gündönümü halkası
Yörünge düzlemi eğimini belirlemeye
yarar.
Ekinoksal çember
Güneş’in burçlar dairesinde gündönümü noktalarına girişini belirlemeye
yarar.
Hareket edebilir nişangâhlı âlet
Güneş ve Ay’ın görünürdeki çaplarını
belirlemeye ve onları gözlemlemeye
yarar.
Çift kadranlı âlet
Yıldızların yüksekliklerini ve azimutlarını (yıldızların ve güneşin doğuş ve
batış açılarını hesaplama) bulmaya
yarar.
Çift bacaklı âlet
Gök cisimlerinin meridyen dairesindeki yüksekliklerini bulmaya yarar.
Bunlara; gök küresi, mükemmel âlet,
dikey ölçek üzerinden sinüs belirleme âleti de ilâve edilebilir.
AĞUSTOS 2014
427 347
Döneminin en büyük matematikçilerinden kabul edilen ve “asrın yegânesi”
olarak iltifat gören Tûsî’nin, matematikle alâkalı çalışmaları; düzlem ve küre trigonometrisiyle ilgilidir.
asır olmuştur. Ayrıca bu yüzyıl, önceki nesillerden
devralınan disiplinlerin mümkün olabildiğince sistemleştirilmesi, ilk defa çok kesin tanımlanan disiplinler formunda inşa edilmesi veya zaman içerisinde
kazanılan ilerlemeler göz önünde bulundurularak
yeniden ele alınıp işlenmesi asrıdır. Dolayısıyla Tûsî
bu bilim çağında yaşamış ve bu asrın durumundan
istifade etmiştir. Yunan ve Arap bilginlerin meşhur
eserlerini yeniden ele almış ve bu çalışmalarını tahrir
olarak adlandırmıştır. Meselâ eşit dairevî hareketler
prensibini yeniden oluşturmak için çığır açacak bir
teşebbüste bulunmuştur. Dolayısıyla Batılı matematikçi ve astronomların, eserlerinden istifade ettikleri
ilim adamlarının başında Tûsî gelmektedir. Amerikalı bilim tarihçisi Will Durant, Tûsî hakkında şunları
söyler: “Trigonometriyi ilk defa müstakil bir bilim dalı
olarak ele alan Tûsî’dir. Bu ilim adamı, trigonometriyi
astronomiye bağlı olarak incelemiştir. Tûsî’nin bu eseri
200 yıl boyunca rakipsiz kalmıştır.13. asrın ortalarında başlayan Çin trigonometrisinin de menşeinin İslâm
olması muhtemeldir.” 1
Tûsî, kendinden önce yazılmış bütün büyük matematik ve geometri eserlerini incelemiştir. Bu alâka
ve büyük çalışmaların neticesi olarak kaleme aldığı, küre trigonometrisiyle ilgili Kitab eş-Şekl el-Katta
isimli eserle matematik ilmine çok büyük bir katkı
sağlamıştır. Trigonometrinin büyük tarihçisi A.von
Braunmühl onun hakkında şunları söyler: “İslâm
geometrisinin bu temel eserini Tûsî’ye borçluyuz. Bu
eserin Matematik historiyografyası için 1891’de Fransızcaya da tercüme edilmesi ne kadar önemli olduğunu
göstermektedir. Tûsî kitabının üçüncü bölümünde ‘düzlemsel üçgenin eksiksiz bir trigonometrisini’ aktarmış
ve bunun gerekliliğini şu cümleyle temellendirmiştir:
‘Hem astronomide, hem de şekilleri araştırmada, dik
AĞUSTOS 2014
348 427
kenar düz çizgili bir üçgenin kenarlarını ve açılarını
birbirinden hesaplama metotlarını bilmek çok avantajlıdır.’ Bu kelimelerden onun trigonometriyi astronomik
hesaplamalar için artık sadece bir yardımcı vasıta olarak değil, bilakis geometrik çalışmalar için de önemli
bir disiplin olarak görülmesini istediği anlaşılmaktadır.
Ayrıca küresel açılı üçgenin bütün durumlarını da ele
almakta, modern metodu temel teorem olarak izleyip
iki delil ile desteklediği sinüs teoremini ortaya koymaktadır. Eğik açılı küresel bir üçgenin açısını üç kenardan
hareketle hesaplama problemi de Tûsî’ye ait olup üçgenin üç kenarını açılardan bulma problemine ulaşmaktadır. Tûsî’nin tamamlayıcı üçgeni veya kutupsal
(polar) üçgeni kullanarak ulaştığı çözüm Avrupa’daki
willebrord Snellius adını taşıyan (1580- 1626) çözümün
ta kendisidir.”2
“Bu eser ve muhtevasının dışında küresel trigonometrinin temel unsuru olan ve Avrupa’da ilk kez François Viete’de (1540- 1603) ortaya çıkan polar üçgen
veya Supplementer üçgen de Tûsî’ye dayanmaktadır ve
ilk kez Tûsî tarafından açık bir şekilde tasvir edilmiştir.
Ayrıca Paraleller öğretisinin geliştirilmesinde oynadığı
rolün yanısıra bileşik oranlar teorisine yaptığı katkı da
anılmalıdır. Onun paraleller öğretisi 18. yüzyılda Öklidci olmayan geometrinin doğmasına yol açmıştır.”3
“Paraleller postulasıyla (ön doğru) da etraflıca uğraşmıştır. Bu konuya adanan er-Risale eş- Şafiye an
eş-Şekk fi el- Hutut el- Mütevazıye isimli risalesinde,
öncülerin görüşlerini kritik bir incelemeye tâbi tutmaktadır.”4
Astronomi çalışmaları
Batılı bilim adamlarının “Ansiklopedist ve muharrir” diyerek yâd ettiği Tûsî’nin astronomiyle ilgili
çalışmaları, Batlamyus’tan Kopernik’e kadar, en
önemli astronomi çalışmalarından kabul edilmiştir.
Onun için astronomideki en önemli sıçrama tahtası, Cengiz Han’ın torunu Hülagu tarafından kurdurulan, Tûsî’nin ömrünün son 16 yılını idareci olarak
geçirdiği Meraga Rasathanesi’dir. Burada kurdukları
astronomi heyetiyle gözlem ve hesaplar yaparak yeni
âletler icat etmişler, daha önce hiç el atılmamış çalışmalara imza atmışlardır. Bu çalışmalarla Ortaçağ Avrupa’sına tesir edecek ilmî keşifler yapmışlardır.
Tebriz’in yaklaşık 80 kilometre güneyinde, Urmiye Gölü’nün 29 kilometre doğusunda bulunan bir tepe
üzerinde 1259 yılında inşaatına başlanan rasathanenin, 1270’lerde tamamlandığı tahmin edilmektedir.
“Rasathane temel ve yardımcı olmak üzere 13 binadan
yapılmıştır. İlk bina grubuna gözlemlerde kullanılan
âletler yerleştirilirken, ikinci grup binalar medrese,
kütüphane ve dükkânlara ayrılmıştır.”5 Rasathanenin
kurulmasından sonra önemli çalışmalarda bulunan
Tusî, gözde ilim adamlarını burada toplamıştır.
Matematikî coğrafya tarihi açısından önemli olan
bu rasathanede, Tûsî ve arkadaşları, Bağdat’tan ge-
50”2’ olarak tespit edilen yerküreye ait presesyon değerini Tûsî bundan yaklaşık 700 yıl önce 51” olarak
tespit etmiştir ki, bu “Yeni Çağ’ın kabul ettiğine çok yakın” bir değerdir. Bu netice, Meraga Rasathanesi’nde
kullanılan Âletlerin mükemmelliğini, Tûsî ve çevresindekilerin ilim tarihindeki gerçek değerini göstermektedir. “Bu okul; çok sayıda matematik, astronomi
ve coğrafî cetvelin yer aldığı, sinüs ve tanjantın 60’lık
sayı sisteminde üç rakamlı trigonometri cetvellerinin ve
13. asırda meşhur olan 256 şehrin coğrafî koordinatlarının bulunduğu Zic-i İlhanî’yi hazırlamasını sağladı.
Farklı ilim dallarında 73 senelik ömre 76 eser sığdıran
Tûsî, Avrupa ve Rusya’da son yüzyıl içinde hakkında
en çok araştırma yapılan İslâm âlimidir.”6
[email protected]
Dipnotlar
1. Çağını Aşanlar/ Nasirüddin Tûsî, Bilim Teknik, Abdülhakim
Koçin, Aralık 1990, Sayı 277, Sayfa 48.
2. İslâm’da Bilim ve Teknik, 3. Cilt, Fuat Sezgin, Ankara 2007,
Türkiye Bilimler Akademisi ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı
ortak yayını, çev, Abdurahman Aliy, sayfa 135-136.
3. Yage, cilt 1, sayfa 42
4. Yage,cilt 3 sayfa 127
5. Tûsî; Hayatı, Eserleri, Din ve Toplum Görüşleri, Doç. Dr. A.
Vahap Taştan, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı 15.
6. yage
Tûsî için astronomideki en önemli sıçrama tahtası, Cengiz Han’ın torunu Hülagu tarafından kurdurulan, onun ömrünün son 16 yılını idareci olarak geçirdiği
Meraga Rasathanesi’dir.
çen sıfır meridyeninden hareketle hesaplanan doğu
boylam dereceleri ile Toledo’nun 28 derece 30” batısına kaydırılmış sıfır meridyeninden itibaren hesaplanan batı boylam derecelerini bir bütün oluşturacak şekilde birleştirmeyi başarmışlardır. İlk defa
imâl edilen devasa âletlerle yapılan çalışmalarda,
içeri giren güneş ışınları bir duvara düşürülerek elde
edilen görüntü (gnomon) sayesinde güneşin günlük
hareketleri takip edilmiş, Güneş’in solstis ve ekinoks
zamanlarındaki yükseklikleri ölçülmüş, parlak yıldız
ve gezegenleri gün ışığında bile gözlemeye elverişli
yer altı mağara ve kuyuları inşa edilmiştir. Bu kuyuların bir nevi konum belirleme cihazı vazifesi gördüğü
söylenebilir. Tûsî, bugün modern âletler ve elektronik
hesaplar neticesi presesyonun, yani gece ve gündüz
eşitliğinin gezegenler yörüngesinde ilerleyen noktasının kesin olarak ölçülebilmesi için, iyileştirilmiş bir
değerin belirlenmesine katkıda bulunmuştur. Yani
Kaynaklar
- İslâm’da Bilim ve Teknik, 1. Cilt, Fuat Sezgin,
Ankara 2007, Türkiye Bilimler Akademisi ve T.C.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ortak yayını, çev, Abdurahman Aliy, sayfa 15- 165.
- İslâm’da Bilim ve Teknik, 2. Cilt, Fuat Sezgin, Ankara 2007,
Türkiye Bilimler Akademisi ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ortak yayını, çev, Abdurahman Aliy, sayfa 6- 33.
- İslâm’da Bilim ve Teknik, 3. Cilt, Fuat Sezgin, Ankara 2007,
Türkiye Bilimler Akademisi ve T.C. Kültür Ve Turizm Bakanlığı ortak yayını, çev, Abdurahman Aliy, sayfa 127-136.
- Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din 2, Feza gazetecilik A.Ş. Ankara 1998, sayfa 374-388
- Nasirüddin et-Tûsî’nin Ferdî-İçtimaî AhlÂk Düşüncesi, Mehmet Yale, Yeni Ümit, Yıl 1991, Sayı 12.
- İslâm ve İlim, Seyyid Hüseyin Nasır, Türkçesi İlhan Kutluer,
İnsan Yayınları, İstanbul 1989, Sayfa 75- 86, 91–134.
- Çağını Aşanlar/ Nasirüddin Tûsî, Bilim Teknik, Abdülhakim
Koçin, Aralık 1990, Sayı 277, Sayfa 48.
- www.universite-toplum.org/ Ali Ülger, Matematiğin Kısa Bir
Tarihi, Koç Üniversitesi.
- Tûsî; Hayatı, Eserleri, Din ve Toplum Görüşleri/ Doç. Dr. A.
Vahap Taştan/ Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, sayı:
15.
- Yeni Rehber Ansiklopedisi; Cilt 9, Sayfa 37–39
- Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Sayfa
260–262.
427 349
E. Osman UYGUR
İ
nsanlar, felâketlere neden maruz kalır? Tabiatta
meydana gelen felâketler, rastgele hâdiseler midir,
yaratılış kanunlarının sırlı ve hikmetli bir tecellisi midir, yoksa İlâhî adaletin gerçekleşmesi midir?
Bir felâketin meydana gelmesinden sonra, insan onu
nasıl algılamalı ve yorumlamalıdır? Ferdî veya içtimaî
felâketler arasında bir fark var mıdır? İnsanın davranışlarıyla felâketler arasında nasıl bir münasebet vardır?
Gerek ilimler gerekse dinler, kâinattaki düzene, tabiatta hiçbir şeyin rastgele olmadığına dikkat çekerler.
Tabiattaki her hâdise, bir ilmin konusudur. Zaman nehri üzerindeki köpükler gibi parlayıp sönen insan ömrü,
mülkün ve mekânın Allah’a ait olduğunun en parlak delillerindendir. O hâlde dağlar da denizler de bulutlar veya
ateş de Allah’ın emri ile normal seyrinin dışına çıkabilir.
İnsan için bunlar nimet veya musibet olabilir. Yaratan
isterse, ateş yakmaz, derin sular boğmaz, geçip giden zaman durur, gök cisimleri taş olup yağabilir. Felâketlerin
önlenmesi için alınacak tedbirler olsa da, zaman içinde
bütün bu tedbirler de bir işe yaramayabilir. Ancak her
felâket türü, insan için yeni bir keşfin, yeni bir tecrübe ve
öğrenmenin kapısıdır.
Unutulmaması gereken husus, kâinatta meydana
gelen hâdiselerin bir kısmının gerçekleşmesi sebepler
plânında insanın iradesine bağlı iken, birçoğu da bunAĞUSTOS 2014
350 427
dan bağımsızdır. İradeye bağlı hâdiseler, ferde ve topluma bakan yönüyle ikiye ayrılır. Açarsak; bazı felâketler,
ferdin tutum ve davranışlarına, bazıları da toplumun
davranışlarına bağlı olarak ortaya çıkar. İnsan iradesinden tamamen bağımsız hâdiselerin meydana gelmesini
kolaylaştıran veya zorlaştıran insan davranışları da söz
konusudur. Meselâ bir toplumda insanları iyiye, güzele,
doğruya davet eden, aynı zamanda kötülükten, çirkinlikten, yanlışlardan alıkoyan insanların olması, felâketlere
karşı bir paratoner vazifesi görür.
Bunlar ışığında değerlendirecek olursak; bir insanın
veya toplumun başına felâket gelmesinin birden fazla sebebi olabilir:
Birincisi; kişinin iradesini zamanında ve yerinde kullanmaması, aklını kullanarak ilim yoluyla gerekli tedbirleri almaması, kısacası fiilî duada kusur etmesi, felâkete
sebebiyet verebilir. Kur’ân-ı Kerîm, kişiyi rahatsız eden,
onun huzurunu kaçıran şeylerin; yapılan hataların, işlenen günahların bir neticesi olduğu gerçeğine işaret eder
(Şura–30).
İkincisi; kişinin geçmişinde yaşamış olduğu bazı
tecrübelerin, onun geleceğinde birtakım hastalıklara ve
felâketlere zemin hazırlamasıdır. Mesela çocukluk döneminde geçirilen bir travma, ileriki yaşlarda nörolojik
bozukluklara yol açabilir. Genetik yapısında atalarından
aldığı veya çocukluk döneminde oluşan hasarlarla meydana gelen mutasyonlar, yetişkin dönemde kişide bazı
genetik hastalıklara sebep olabilir.
Üçüncüsü; bu dünya bir imtihan ve tecrübe yeri olduğundan kişi, canıyla, malıyla, evlâdıyla, kısacası sahip
olduklarıyla imtihan olur. Kur’ân, toplumların her yıl bir
veya iki defa farklı şekillerde belâya maruz bırakıldığına
işaret eder (Tevbe–126).
Dördüncüsü; kişi Allah’ın (celle celâluhu) sevgili bir
kulu olması sebebiyle şefkat tokatlarına maruz kalabilir.
Küçük günah ve kusurlarının bedelini bu dünyada ödeyebilir. Bu durum, onun Allah’a (celle celâluhu) daha fazla
yakınlaşmasına vesile olur. Bundan dolayı fert ve toplum
ölçeğinde yaşanan felâketleri, tek bir sebebe bağlamak,
doğru ve sağlıklı bir yaklaşım değildir.
Beşincisi; bazı felâketler sadece suç işleyenlere değil,
o suçlara tepki vermeyen veya rıza gösteren bütün bir topluma da gelebilir. Kur’ân-ı Kerîm’de Nuh Aleyhisselâm’ın
kavminin haddi aşmaları ve günahta ısrarları sebebi ile
boğuldukları (Nuh-25) ifade edilirken, Ad kavminin isyanları ve günahları neticesi “yedi gece, sekiz gün süren”
(Hakka-7) şiddetli bir rüzgâra maruz kaldığına şahit oluruz. Bu rüzgâr, geçtiği yerlerdeki her şeyi kökünden söküp atan bir hortum gibidir (Zariyat-41). Semud kavmi
de putperestliği yüzünden sabaha karşı gelen bir çığlık,
gürültü (Hicr-83) ve ardından kopan zelzele ile (Araf-78)
yerle bir olmuştur.
Yeryüzüne gönderilip başıboş bırakılmamış olan
insan, akıl ve irade ile şereflendirilmiş bir varlıktır.
İsteklerini yapabilmesi, onun hür olduğunun göstergesidir. Heva-heves ve vicdan arasında tercihini kullanan
insanlar, felâketler karşısında takındıkları tavra göre bir
değer kazanırlar.
Başa gelen felâketlerin bir faydası da, onların insanların nefis muhasebesi yapmalarına ve Yaratıcı’nın (celle
celâluhu) kudret ve azametini anlamalarına vesile olmasıdır. Meselâ, 2011 yılında çok sayıda sel, kasırga ve yangın felâketi yaşayan ABD’de birçok insan bu felâketlerin
sebepleri üzerinde düşünmüş ve ister istemez “Neden?”
sorusunu sormuştur. Felâketlerden dindar insanların
çıkardığı ders şu olmuştur: “Her yeni trajedi, Allah’ın
bize kendimizi kurtarmamız için sevgi dolu bir uyarısıdır.
Felâket anında insanların ellerini açıp, gözlerini göğe dikip çaresizlik içinde dua etmeleri, felâketin Allah’tan geldiğini ve onu önleyecek olanın da ancak Allah olduğunu
gösterir.” Bir başka tespit de şudur: Felâket ve musibetler
karşısında Allah’a güven; dindar insanların endişelerini
azaltırken, aynı zamanda “Neden böyle oldu, dualarım
neden cevapsız kalıyor, neden bu acı ve adaletsizlik?” gibi
sorulara daha mânâlı ve ikna edici cevaplar bulmasına
vesile olmaktadır. İnançlı olanların, felâketler karşısında inançsızlara nispetle daha az endişeli oldukları, ilmî
araştırmalarla ortaya konmuştur.1
Felâketlerde bir sevgi boyutu aramak çok önemli…
Çünkü her felâket, insana tutunacak hiçbir şey kalmadığında tek sığınak olarak Allah’ı işaret ediyor. Böylece
aklı başında olanlara, yanlışlıklardan dönme fırsatı veriliyor. Bu arada unutulan değerler hatırlanıyor, ihmal
edilen mâneviyat yeniden gündeme alınıyor. Böylece
yalnızlaşan, bencilleşen insanlar, kendilerini komşularının, muhtaç insanların yanında buluyorlar. 1999 zelzelesi sonrası, Yunan televizyonlarının; “Türk halkının
üzüntüsünü sen de paylaş, bugün komşu, yarın biz, Tanrı
karşısında hepimiz eşitiz.” şeklindeki yayınları oldukça
mânidardır. 2011 yılında Van’da meydana gelen zelzele
sonrası, Anadolu insanı bölgeye çok büyük yardım kampanyaları başlatmış ve bu husus, medyada; “Deprem kardeşlik için fırsattı, değerlendirdik.” şeklinde yer almıştır.
Bosnalı bir Müslüman’ın, Sırp katliamından sonra
söylediği: “Allah (celle celâluhu), bizi kendimize getirdi.
Biz O’nu unutmuş, benliğimizden uzaklaşmıştık.” sözü, insanın kendi iç muhasebesi adına attığı önemli bir adımdır. Bediüzzaman Hazretleri, 20.yüzyıldaki mağlubiyetlerimizin hikmetlerini izah ederken, benzer bir noktaya
işaret eder ve kader, namazın terk edilmesi sebebi ile dört
beş sene cephelerde sürünmemize, oruç tutmadığımız için
yıllarca açlık çekmemize hükmetmiştir, der.
Haddini aşan kibir âbidelerinin ve onların askerlerinin musibete maruz kaldıkları tarihî bir gerçektir.
Firavun’un denizde ibretlik ölümü, İlâhî bir cezadır. Bu;
“Ötekileri (Firavun’un ordusunu da) oraya yaklaştırdık.
Musa’yı ve beraberinde olan herkesi kurtardık, öbürlerini
suda boğduk.” (Şuara–64,66) mealindeki âyet ile tasdik
edilmiştir. Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve ordusunun,
Ebabil kuşlarının attıkları taşlarla yenik ekin tarlalarına
döndürülmesi, Allah’a savaş ilân etmenin nasıl bir hüsrana sebep olduğunun başka bir misâlidir.
Bu felâketlerin sebep ve hikmetleri üzerine çok yönlü
değerlendirmeler yapmak gerekir. İslâm toplumlarında
çok defa olduğu gibi, bu felâketleri tek bir sebebe bağlamak, insanları umutsuzluğa ve miskinliğe iter. Daha da
önemlisi, insanı kendisine ve topluma karşı yapılan haksızlık, adaletsizlik ve zulümler karşısında sessiz kalmaya,
tepkisizliğe sürükler. Bu anlayış ve yaklaşım tarzı, çoğu
zaman bu zulümleri yapan zâlimlere cesaret verir ve onların zulmünü artırır. Ayrıca Müslümanların haksızlık ve
adaletsizlik karşısındaki isyan ahlâkını söndürür. Onları
Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle “dilsiz şeytanlar” hâline getirir.
Başa gelen felâketler karşısında, musibete maruz kalanların nefis muhasebesi yapması gerekir. Musibete maruz kalan kimsenin yakınlarının, musibete uğramış kişiye; “Sen bunu hak ettin, bu sebeple bunlar senin başına
geldi.” mânâsına gelebilecek sözler söylemesi, İslâmî ve
insanî ahlâka uygun değildir. Bu durumda dostlara düşen şey, bir yandan büyük felâket ve musibetlerin, önce
peygamberlere, sonra Allah’ın sevgili kullarına geldiğini
söyleyip, sabır ve metanet tavsiye etmek; diğer yandan
da yakınına, bu musibetlerden en kısa zamanda kurtulması için yardımcı olmaktır. Böyle bir tavır, insanın olgunlaşmasına vesile olur ve ibadet hükmüne geçer.
[email protected]
Dipnot
1. Graham, E.S. ve Graham, J. (2011). Closing the
gap between Psychology and God. Scientific
American October 25.
AĞUSTOS 2014
427 351
Yaratılışta Matematik ve Geometri - 4
Yaratılışta Uzay-Zaman ve
Varlıktaki Harmoni
Prof. Dr. Arif SARSILMAZ
T
abiat bilimciler, varlıkları incelerken, onların yaratılış düzenini de yorumlar. Onlar,
varlıklara bahşedilen şekiller hakkında fikir yürütürken, matematik ve geometriden
de istifade ederler. Canlı veya cansız, varlıktaki seviye ve hiyerarşinin her kademesinde, Allah’ın (celle
celâluhu) güzel isimlerinin (Esmâ-i Hüsnâ) tecellileri
görülür. Bu tecellileri rakamlarla ifade ederken, geometrik bir biçimle münasebet kurulması da kolaydır.
Kâinattaki düzen ve işleyiş, ilk bakışta buzlu bir camın
arkası gibi flu bir görünüm arz etse de, varlığın teşkil
ettiği büyük resme uzaktan bakıldığında, onda bir
harmoni, âhenk ve matematikte ifadesini bulan sırlı
mozaik görülür. Kâinatın yaratılış ve işleyişine dâir
güzellikleri, ilim ve kudretin tecelli sahası olan zaman
ve mekânın teşkil ettiği zemin üzerinde kalb, ruh ve
vicdan aynalarını birlikte teksif ettiğimizde görebiliriz.
Geometride üç temel şekil olan daire, kare ve üçgeni iç içe yerleştirdiğimizde; daire, zamanı; kare,
uzayı; üçgen ise, varlığın yaratılışını sembolize eder.
Mücerret olarak daire, zaman açısından ebediyeti;
kare, mekân açısından sonsuzluğu; üçgen ise, yaratılış bakımından varlıktaki şuuru remzeder. Her üç
şeklin merkezi aynı olup, zaman dairesinin merkezinde ân, uzayı remzeden karenin merkezinde nokta, varlıktaki dualite ve zıtlıkları sembolize eden iki
eşkenar üçgenin kesiştiği ortak mekânda ise, şehadet
âlemine çıkmış varlıklar temsil ediliyor denilebilir.
Metafiziğe açık mücerret matematikçiler ile mâ­
nâya açık, yaratılışı araştıran, vicdan kültürüne sahip astrofizikçiler bu şekillere derin mânâlar yüklerler. Necip Fazıl Kısakürek’in “Zaman korkunç daire;
ilk ve son nokta nerede?” mısraında anlatmak istediği
zamanın ağ örgüsü için, iç içe geçmiş daireler kullanılırken; “Allah’ın mekândan münezzeh oluşunu”
kavramak için uzayın mekân örgüsü olarak karelerin
oluşturduğu bir zeminin; varlığın uzay-zaman içindeki girift münasebetleri için de üçgenin tercih edilmesi mânâlıdır.
Geometride üç temel şekil
olan daire, kare ve üçgeni
iç içe yerleştirdiğimizde;
daire, zamanı; kare, uzayı;
üçgen ise, varlığın yaratılışını sembolize eder.
AĞUSTOS 2014
352 427
Varlık âlemindeki yaratılış fenomeni, kuantum
dünyasında her bir partikülün sınırsız imkân ve ihtimaller içinden gelişen bir süreç ile varlığa katılmasıyla
başlatılır. Maddenin müşahhas varlık hâline girmeden
önceki (şehadet âlemindeki) durumu, imkân dairesidir. İhtimalî gerçeklerin üst üste çakıştığı (n) sayıda
mikro durumlardan oluşan bu imkân dairesi, modern
bilim lisanıyla kuantum dünyası olarak tarif edilir. Kuantum dünyasında, her ‘ân’ zincirleme faz geçişleriyle
ve artan mikro durum sayılarıyla karakteristik ihtimalî
yaratılışın gerçekleştiği levhaları (fazlar) Bediüzzaman Hazretleri, “Levh-i Mahv ve İspat” olarak isimlendirir. Bediüzzaman Hazretleri’ne göre, Levh-i Mahv
ve İspat; Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın ölüm ve hayata,
varlık ve yokluğa dâima mazhar olan kâinatta (mümkinat dairesi), kararsız değişkenlik gösteren bir küçük
defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır. Kâinatta cereyan
eden zaman isimli büyük nehrin hakikati şudur: Zaman, Cenab-ı Hakk’ın, yazar, ifade eder, sonra da bozar tahtası hükmündeki kâinat kitabının sayfalarında
(Levh-i Mahv ve İspat) sonsuz kudretiyle yarattığı/yaratacağı varlıkların mürekkebine benzer. İslâm varlık
düşüncesinde kâinat bir kitap; uzay-zaman beraberliği de, dolmakalem-mürekkep beraberliği olarak temsil edilmiş ve bunlar üzerinden varlık ve hâdiselerin
mahiyeti açıklanmıştır. İlâhî hikmetin kanunları gereğince, sonsuz ihtimaller içerisinde devridâim eden her
zerrenin öz ve asıllarının kayıtlı olduğu, bütün incelik
ve ayrıntılarıyla varlık âlemini içine alan Levh-i Mahfuz isimli büyük bir defter vardır ki bu, İmam-ı Mübin
ismiyle de bilinir. Bu ilmî defterin içinde kayıtlı varlık
ve hâdiselerin, imkân dairesinden (ihtimaller uzayı)
geçerek, zerreler âlemine yansıtılması, Levh-i Mahv ve
İspat isimli yaz-boz tahtasına benzeyen kuantum dünyasında gerçekleşir. Bediüzzaman Hazretleri’nin “yazboz tahtası” olarak tarif ettiği bütün bu semboller ve
yüklenen mânâlar, matematik ve geometrinin, daha
bariz söylersek “ölçü” ve “düzen”in her varlık mertebesinde kendini açıkça gösterdiğinin işaretleridir.
Zamanın en küçük diliminde yaratılarak, zamanı
doğuran ve doğurmaya vesile olduğu zaman nehri içerisinde akan her bir zerrede, pek lâtif bir sır ve
umumî bir mânâyı (esmâ) okutturan bir gâye, zıtlıklar içerisinde bir bütünlük, yokluk içerisinde bir
varlık, maksatsızlıklar içerisinde bir maksat, kanun-i
İlâhî’yi gösteren bir hikmet mevcuttur. İmkân dairesindeki bu oluş ve surî görüntülerin değişim, bozulma ve dağılma şeklinde görünen aldatıcı mücadele
ve cüz-î iradelerin farazî tasarrufunun neticesi ortaya
çıkan durumların hiçbirinde, hikmete münafi, abes
bir durum görünmez.1
İnsan elinden çıkan eserlerde spiraller
Tabiatta oldukça farklı misâllerini müşahede ettiğimiz spiraller, insanlar tarafından da sanat ve mimaride kullanılmıştır.
Zamanın ilerleyişinde ritim ve spiraller
Metafizik âleme açık ve kâinatın işleyişini tefekkür
eden bir şair olan Johann Wolfgang von Goethe
(1749–1832), gelişim ve ilerlemenin, dosdoğru yukarı
giden bir çizgi şeklinde yol takip etmediğini; ilerleme
ve gerilemelerin, gelişme ve bozulmaların ritimlerinin
zamanın içinde bir spiral şeklinde ilerlediğini söyler.
Yaratılıştaki büyümeyi, genişlemeyi, daralmayı
ve çürümeyi harekete geçiren, devam ettiren Hayy isminin tecellisi olarak kendini gösteren hayat -ister galaksilerde olsun, ister suda, havada, sarmaşığın filizinde veya salyangozun kabuğunda olsun- her ölçekte spiraller ile kendini ifade eder. Zamanın ilerleyişi
de doğru bir çizgi (lineer) değil, en küçükten büyüğe
iç içe spiraller şeklindedir. İnişler, çıkışlar, yaratılmalar ve ölümler birbiri ardına gelirken, hiçbir zaman
iki uç bir araya gelerek çemberi tamamlamaz; hep
farklı bir seviyede spiraller çizer, yani devridâimler
birbirini takip eder. Hiçbir devir bir öncekinin aynısı
değildir. Spiraller her seviyede ve zamanın farklı birimlerine göre farklı genişlikte daireler çizerek yükselirken, o spiral de başka bir spiralin gelişmesine
katkıda bulunur. Bu yeni sistem de farklı büyüklükte
yeni bir spirali teşkil edecek şekilde ilerler.
İnsan hayatındaki dönüşler
Francis Bacon (1561–1626): “Muhteşem yerlere bütün
çıkışlar dolambaçlı bir merdivenledir.” sözüyle insan
hayatındaki spirallerin, kişiyi olgunlaştıran imtihanlar olduğunu ifade eder. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), insanın günlük hayatında
görülen inişli-çıkışlı ruh hâllerine işaret etmiş ve insanın “bazen öyle, bazen böyle” olabileceğini, kabz
ve bast hâllerinin arka arkaya imtihan vesilesi olarak
görüleceğini işaret etmiştir.
Merkezden başlayıp, ona geri dönen bir yol izlemekle spiral; açılma ve içeri kıvrılmanın, genişleme
ve daralmanın görüldüğü bir yol izler. Spiral dönüşler birbirini takip ederken, birbirinin aynısı değil,
benzeridir. Tarihî hâdiseler devridaimi bu şekilde birbirine benzerse de, hiçbir zaman diğeriyle aynı değildir. DNA çift ipliğinin spiral şeklindeki kıvrımlarına
dizilen genler de, sonsuz sayıda ve sırada tekrarlar
AĞUSTOS 2014
427 353
yapar. İnsanın dünyadaki
imtihanları da spiraller çizer. Bazen ağır, bazen hafif;
bazen sıkıntılı ve huzursuz;
bazen de mutlu ve huzurlu
günler birbirini takip eder. Bu
ânlar kısmen birbirine benzese de
hiçbir zaman aynı değildir.
Genişleyen kâinat ve kara enerji
NGC5584, astronomların kâinatın genişleme hızını ölçmek için üzerinde çalıştığı sekiz
galaksiden biriydi. Albert Einstein, kâinatın
statik olduğunu kabul etmiş ve kâinatın içe
çökmemesi için, yerçekimini dengelemek üzere
“kozmolojik sabit” olarak adlandırılan bir itme kuvvetinin varlığı hipotezini öne sürmüştür. Daha sonra,
1923 yılında, Edwin Hubble, galaksilerin “Hubble
sabiti” olarak adlandırılan ve yerçekimiyle orantılı bir hızda bizden uzaklaştığını keşfetmiştir ki, bu
kâinatın düzenli ve aynı şekilde daimî olarak genişlediği mânâsına gelmekteydi.
Yakın zamanlarda ise, bu genişlemenin zaman
içerisinde nasıl yavaşlayacağını araştıran birbirinden bağımsız iki çalışmada; genişlemeyi hızlandıran, düzenli bir itme fonksiyonu gören, Einstein’ın
kozmolojik sabitine benzeyen “kara enerji” keşfedildi.
Arşimet Spirali
Karşılıklı avantaj için paylaşım
Spiral şeklinde ilerleyen bir süreç, üretici bir desen
oluşturmak için gereklidir. Sistematik bir desen oluşturmak için, spiral yapı temeldir. Tabiattaki sayısız
varlığın yapısında spiraller bulunur. Spiraller karşılıklı yardımlaşma için uygundur. Spiraller hayatta
kalmak için işbirliği yapar. Çeşitlilik, yaratıcılığın temel düsturlarındandır. Spiraller çeşitliliğin artmasında yeni varyasyonlar çıkarmaya uygundur. DNA’nın
spiral iki ipliği, karşılıklı destek ve yardımlaşma
hâlindedir. Birbirine sarılan spiraller sağlam yapılar
meydana getirir.
Galaksiler büyürken ve
gelişirken spiral şeklini alırlar.
Büyüyen bir sarmaşığın
gelişen gövdesi de spiral
şeklinde yükselir.
AĞUSTOS 2014
354 427
Dönme ve dönüşüm
Bir Arşimet spiralinde, kıvrımlar arası uzaklık aynıdır. Meselâ, bobin şeklinde sarılmış bir ip, bir saat
yayı gibi spiral veya sarmal yapı, DNA moleküllerinde, vida ve cıvatalarda görülür. Aslında heliks, tam
bir spiral değildir; çünkü genişlemez. Genişleyen spi-
Fi Orantı Spirali
ralin tersine, varlığı daha üst bir seviyeye çıkarmak
için, heliks şeklinde dönüşlerle yükselir.
Çift sarmal/heliks; zıt mahiyetlerin paylaşma fiiliyle
enerjinin karşılıklı değiş tokuş edilmesinden kaynaklanan, üretkenlik gücünü gösterir. Bu, erkek ve kadının, sperm ve yumurtanın birlikteliğinde ve onların
çift sarmal DNA’larının paylaşımı ve yeni bir hayata
vesile olmalarında görünür. Bir seviyeden diğerine
hareket, devamlı ve problemsiz bir şekilde diğerini
devam ettirmeyi garanti eder.
birçok makalede uzun uzadıya tartışılmıştır. Fi, iki
tam sayının oranı olarak ifade edilemez; Fi sayısı
sonsuz sayıda ondalık değeri olan bir sayıdır: Fi = Φ
= 1,6180339…. Fi’yi sayıdan ziyade matematik işlemlerde kullanılan önemli bir bağıntı olarak düşünmek
daha uygundur. Herhangi bir çeşitten iki ölçülebilir
miktarın arasında mevcut olabilir.
Fi gibi, irrasyonel sayılar, en net, geometrik formlarda gözlemlenir. Bir geometrik şekilde Fi Oranı
kullanıldığı zaman, ona “dinamik” denir. Aslında, Fi
Oranı, spiral ve biçim paylaşımı, hayatı harekete geçirme ve meydana çıkarmada birleşir.
Çokgenlerde Fi
Fibonacci serisi
Zıtların üretkenlik gücü
Düzenli poligonlar (genellikle dörtten fazla, çok sayıda açı ve kenara sahip geometrik şekiller), kenarlarının oranları sabit kalarak büyültülebilir. Bu oran
farklı olarak, Fi Oranı, Mukaddes Kesim, Altın Ortalama, Altın Oran, İlâhî Orantı ve Altın Bölüm olarak
adlandırılır. Uzayın bu bölünmesi oldukça estetiktir
ve genellikle sanat ve mimaride kullanılır.
Oranlar ve üretken spiraller
Genişleyen spiraller, matematik bağıntılarla, bilhassa da Fi Oranı ile ortaya çıkar. Bu, tabiatta her
yerde kendisine rastlanan irrasyonel bir sayıdır ve
Genişleyen Fibonacci serisi, geometride ve dolayısıyla tabiatta kendini tekrarlayan büyümenin püf
noktasıdır.
0 + 1 = 1, 1 + 1 = 2, 1 + 2 = 3, 2 + 3 = 5, 3 + 5 = 8
5 + 8 = 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233….. şeklinde ilerleyen
rakamlar serisi, başlangıçta 0 ve 1’den başlayarak büyüyen (boşluk içerisinde nokta); toplayıcı bir süreçtir.
Arılar, arı kovanları ve doğurganlık
Döllenmemiş dişi arılar, tembel erkek arıları doğurur; ancak döllenmiş dişiler, her zaman dişileri doğurur. Bu tarz üreme neticesinde arının soyu, kovan
topluluğunun dengesini bozmadan sürdürülür. Böylece, arı kovanı aile ağacı, Fibonacci sayısının büyüme ritmini elde eder.
Enerjinin konsantre olması
Bir üçgen içerisindeki enerji, en üst açı tepesine doğru akar. Bu, lâvabodaki suyun, boşalma deliğinin
kıvrımları boyunca, merkez noktasına doğru (veya
havanın bir hortum içerisinde) akması gibi, yüksek
güçte enerji patlamasına sebep olur.
Farklı varlık âlemlerinden verdiğimiz bu misaller,
mikro âlemlerle makro âlemlerin benzer kanunlara
tâbi olduğıunun, hikmet nazarıyla bakılırsa, çeşitli
tefekkür tablolarının temaşa edileceğinin bir göstergesidir.
[email protected]
Dipnot
1. Fırat Çelik, “Kur’ân Perspektifinden Zaman”
Sızıntı, Şubat 2013.
AĞUSTOS 2014
427 355
SAĞLIK - BİLİM - TEKNOLOJİ
Hazırlayan: Prof. Dr. İ. Hakkı İhsanoğlu, S. Rıza Sayın
[email protected]
D Vitamini Seviyesinin Düşüklüğü, Hipertansiyonla Bağlantılı
T
he Lancet Diabetes&Endocrinology dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmanın neticelerine göre, D vitamini seviyesinin düşük
olması, yüksek kan basıncının sebeplerinden biri olabilir. Önceki araştırmalar, düşük D vitamini seviyeleriyle hipertansiyon arasında kuvvetli irtibat olduğunu göstermiş; fakat doğrudan
bir sebep-netice alâkası ortaya konulamamıştı.
Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan
146.500’den fazla Avrupa menşeli kişinin -genetik veriler dâhil- analizleri yapıldı. Bu kişilerde D
vitamini seviyesi % 10 arttığında, hipertansiyon
gelişme riskinin % 8 azaldığı tespit edildi. Düşük
D vitamini seviyelerinin yüksek kan basıncına
sebep olabildiğini ve D vitamini desteğiyle hipertansiyon riskinin azaltabildiğini gösteren ileri
çalışmalara ihtiyaç bulunmakla beraber bu araştırma, D vitamini seviyelerinin tansiyona nasıl tesir edebildiğini ortaya koyan mühim bir adımdır.
(HealthDay News, 26.06.2014)
İ
Televizyon, Öldürüyor mu?
spanya’da sıhhatli gözüken 13.000’den fazla yetişkin
üzerinde yapılan bir çalışma, günde üç saatten fazla
televizyon seyretmenin (günde bir saatten az televizyon seyretmeye göre) erken ölüm riskini artırdığını
gösterdi. Araştırmaya katılanlar iyi eğitimliydi, zayıftı
ve fizikî açıdan aktifti. Çalışmaya şeker hastalığı, kalb
hastalığı veya kanseri olanlar dâhil edilmedi. Yaklaşık
sekiz yıllık takip sonunda (19’u kalb hastalıklarına, 46’sı
kansere, 32’si de diğer sebeplere bağlı olarak) toplam 97
ölüm meydana geldi.
Journal of the American Heart Association’da neticeleri yayımlanan araştırmada, Tv seyretme, bilgisayarda çalışma ve araba kullanma gibi oturarak yapılan aktivitelerin günlük süresiyle ölüm riski arasındaki irtibat araştırıldı. Günde, her iki saat fazladan televizyon seyretme,
kalb hastalıklarından ölüm riskini % 44, kanser riskini
% 21, erken ölüm riskini de % 55 artırıyordu. Araştırmacılar; araba veya bilgisayar kullanma ile irtibat yokken Tv
seyretmeyle alâka bulunmasını, televizyon seyrederken
diğerlerinden farklı olarak, hiç kas aktivitesi olmamasına bağlıyorlar. (WebMD News, 25.06.2014)
AĞUSTOS 2014
356 427
Bir Robot Kol Hikâyesi
B
Photo credit: “UPMC”
irçok insan, eliyle ayağıyla yapabildiği küçük
hareketlerin bile aslında bizlere bahşedilmiş
ne kadar büyük nimetler olduğunun farkında
değil. Bu hareketleri yapamaz hâle gelince anlarız küçük görünen bu büyük nimetleri. Meselâ, rahat
oturma adına, ayağı koltukta alta alabilmenin ne kadar
büyük bir nimet olduğunu, dizi bükülme kabiliyetini
yitirmiş ve yıllarca bu hareketi yapamayandan başkası
yeterince anlayamaz. Ya felç neticesi, vücudunun bir
kısmını veya tamamını hareket ettiremeyenlerin durumu!
Jan Sheuerman, Kaliforniya’da yaşayan, 40 yaşında felç geçirmiş iki çocuk annesi bir kadın. 14 yıldan beri yatağa mahkûm ve vücudunu hareket ettirecek hiçbir kasa hükmü geçmiyor. 2012 yılında felçli
insanlarla alâkalı izlediği bir belgesel onu Pittsburg
Üniversitesi’nde devam eden bir çalışmada gönüllü
olmaya yöneltti. Doktorlar beyninde motor kortekse bir implant uyguladılar: Utah Elektrot Dizisi (Utah
Electrode Array). Sheuerman, oldukça ağır ağrılarla
uyandı. Tek korkusu, beklenen neticeye ulaşılamaması durumunda, ağrıları boşuna çekmiş olmaktı. Ancak
korkulan olmadı… Beynindeki implanttan “Hektor”
adı verilen bir robot kola giden kablolar, Sheuerman’ın
düşüncesini robota ulaştırabiliyordu. Ellerini sıkmak
istediğini düşünüyor, parmaklar içe doğru kıvrılıyor;
kolunu kaldırmayı düşünüyor, kol yukarı doğru hareket ediyordu. Çalışmaların üçüncü haftasında artık
Hektor, Sheuerman’ın düşüncelerine bağlı olarak her
yöne hareket edebilir hâle gelmiş; hattâ Sheuerman,
Hektor ile ağzına çikolata parçası bile götürebilmişti.
Aslında uygulama, “beyin ile kontrol edilen bilgisayar” çalışmalarının farklı bir hâliydi. Zîrâ kafatasından
J. Sheuerman, düşünce gücü ile robot kol Hektor’un plâstik konileri
üst üste geçirmesini sağlıyor.
Utah Elektrot Dizisi, silikon
iğnelerin beyin hücrelerine
teması ile elektrik sinyallerini
dış dünyaya iletmek için
geliştirildi.
çıkan kablolar yaklaşık 4,5 kg. ağırlığındaki Hektor’un
işlemcisine sinyal girişi sağlamaktan başka bir iş yapmıyordu.
Her şey düzenli bir hâlde, başarıyla ilerlerken bir
süre sonra Hektor düşüncelere cevap vermemeye başladı. Zîrâ vücut, beyne takılan elektrotlara tam uyum
sağlayamamış ve elektrotların bulunduğu bölgede
yara dokusu meydana gelmişti.
Nöronlardan sinyal alarak, bunları dış dünyada işleme ve vücudun elektrik sistemini tıbbî araştırmalarda kullanma düşüncesi, 1920’lerdeki ilk uygulamalara
kadar gider. Eberhard Fetz, 1969 yılında bir maymunun beyninde tespit edilmiş bir nöronu tetikleyerek
hayvanın bazı hareketleri daha hızlı yapabileceğini
gösterdi. Bu, ilk makine-beyin iletişimi idi. Sözkonusu çalışmaların en ileri safhası bugün karşımıza Utah
Elektrot Dizisi olarak çıkmıştır.
Sheuerman’ın beynine yerleştirilen iki implanttaki
192 elektrot ve 270 nöron aynı ânda veri iletişimi gerçekleşmiştir. Beyin ile bu ölçekte veri iletişimi ilk defa
sağlanmıştır. Hastanın, düşüncesi ile bu kadar başarılı hareketler yapabilmesi de, ölçeğin genişliğine bağlı
olarak ortaya çıkmıştır. Nöronlardan alınan sinyaller
kod çözücü (decoder) adı verilen bir bilgisayar yazılımı
ile yorumlanmıştır.
Utah Elektrot Dizisi, 1990’lı yıllarda geliştirildi.
Sheuerman’da karşılaşılan elektrotların nöronlarla
temas bölgelerinde meydana gelen yara dokusu problemi, daha önce hayvanlarda yapılan denemelerde de
ortaya çıkmıştı. Bu, sistemin bir canlı beyni ile uyumlu
çalışmasında hâlen en büyük engel... Araştırmacılar, sözkonusu bu problemin çözülmesi hâlinde, hastaların düşünce gücü ile
piyano bile çalabileceğini iddia ediyor.
AĞUSTOS 2014
427 357
DAMLALAR
"Damlalar" köşesinde yazı ve şiirlerin yayımlanmasını isteyen okurlarımız [email protected]
adresinden veya dergimizin web sayfasında bulunan "Damlalar" sayfasına girerek "Damlalar'a yazı
gönderin" bölümünden bize eserlerini ulaştırabilirler.
Kıyamet Mâbedi
1
Bir gün-batımında
meydan bizi çağırmadan
biri var orta yerde dumanlar içinde
toz, toprak, kan içinde gördüğüm
bir telâş bir sırlı uğraş içinde
ötelerin ötesinde bir ülkeden
büyük projeleriyle gelen
Güneş’in hizmetkârı
Peygamber muştusu
eski muteber kitaplarca anılan
Olimpos’un kâbusu
bir mimar Kıyamet Mâbedi’ne dâir
babam söylemişti bana çocukken
bu son insanlığın yetmiş vaktinde
davullu zurnalı ceset toplayıcısına karşılık
onun düşünce mezarlığına
hokkabaz uygarlığına karşılık
biri gelecek sizin için kelime kelime diye
yani biz kıyamet nesli için
ve dikecek dedi son mâbedi dışı kıpkırmızı
yapıtaşı mermer gibi sağlam kelimeler olan
o son diriliş mâbedini
dirilmişlerin mâbedini
2
Eskiler bilecek bunu ilkin
ilkin onlar fark edecek ve etmişler
kış ortası narları, kirazları
kirazın âb-ı hayat çağrısını
övülmüş bir toplumda bahar yankısını
eskiler görecek ilkin petrolsüz bir gece
medeniyetimin başşehrine yıldız yağdığını
bu bir muştu bir işaret bilgelerce okunan
eskilere ait
AĞUSTOS 2014
358 427
Hazırlayan
A. Osman Dönmez
[email protected]
İbrahim Demircioğlu
göğün işçilerine âşina lisanlarla okunan
ve bir hıdrellez sabahı
kırlara, tepelere, su kıyısına koşan insanlara
açıklanan
bir usta bir mimar hakikati
“geldi.” diyorlar “geldi, geldi, o geldi.”
Doğu’dan
Horasan tarafından
-İslâm’ın kahraman ordusu Türkler arasındanyedi tepeye saçılmış kelimeleri çağırıp
çağırıp Hz. İbrahim gibi mukaddes mâbedi
sonsuzluk anıtı diye yükselten
bir mimar geldi
Ve kelime kelime değişim
devrim değil
içten içe ve içten dışa yenileniş
“teceddüt” ifadesiyle değişim
taştan toprağa
topraktan insana
etten kemikten canlı ve ebedî yeni fikirlerle
derleniş toparlanış
aktörler değişiyor bu uyumla bir bir
insanlık yenileniyor bir hamurkârın avucunda
-hamurkâr;
övülmüş bir toplum yoğurucusumilletime ait en yüce değerler
parça parça örgüleniyor son mâbedin etrafında
taşın toprağın ateşin ve suyun mâbedi
insanlık mâbedi
son ve gerçek diriliş hamlesi
Taşı, toprağı, ateşi ve suyu kelimeye çeviren
bir mimar
kerametinin açılımı bu
Ayşe Darıcı
M
MERHAMET VE ZÂLIM
erhamet dileniyor yer ve gök. Toprak merhamet dileniyor çatlamış bağrına. Susuzluktan
yarılan sinesi göğe yükseliyor dua dua. Rahmet ihtizaza geliyor, gökyüzü boşaltıyor gözyaşlarını.
Yağmur olup iniyor toprağın yara bere içindeki kavruk
dudaklarına.
Merhamet dileniyor anne ve bebek. Bebek lâl olmuş. Ama en meşhur hatipler onun kadar iyi anlatamıyor derdini. O hatipler ki, binlerce kelime taşır heybelerinde. Âhenkle dizerler yan yana, üst üste. Ama bazen
hiçbir mânâsı kalmaz, bir gönlün kapısını değil açmak,
aralayamaz bile onların söz dizişleri. Bebekse bir âh
edişle bütün ahvalini anlatır. Çünkü yanında onun bütün kelimelerini bilen bir melek vardır.
Merhamet dileniyor tabip ve hasta. Sancıları vardır
hastanın geceler boyu kıvrandıran, dinmek bilmeyen
derin sızıları… Gözyaşları süsler yastığını. Öyle ki bazen ölüm daha tatlı gelir yaşamaktan. Bakar tabip hastaya, bakar tek tek yaralarına. Sualler sorar türlü türlü.
Ağrı ne büyük nimettir ki, o olmasa tabip nereden bilecek bîçare hastanın derdini. Ağrılar yol gösterir tabibe.
“Tamam” der, “Senin derdin bu, devası da şunda saklı.”
Yeniden dünyaya gelir hasta. Bir sel baskınında suların
yavaş yavaş çekilmesi gibi azalır ağrıları. Durulur sular
ve dahi sancılar. Onun lezzetini ancak hastalar anlar.
Merhamet dileniyor câhil ve âlim. Cehalet ki, bilmediğini bile bilmez insan. Kupkurudur dimağı, bomboştur dağarcığı. Tozlu raflarda, okunmadan duran kitaplarla doludur aklının koridorları. Âlim belirir yavaşça
ufukta. Temizler önce tek tek rafları, sonra oturtur dizinin dibine câhili. Okur, okutur. Bir kitabı koyar, diğerinin kapağını aralar. Câhil bir kapıyı araladıkça başka
bir kapı önünde bulur kendini. Bilgisizliğini anladıkça
dehşete kapılır; ama artık duramayacağının da farkındadır. Yürür âlimle el ele. Tâ ki başka bir susuz onun
dizleri dibine oturuncaya dek.
Merhamet dileniyor söz ve şair. Sokakta yalnızlık
neyse çocuğa, sözler de öyledir tek başlarına. Bir kelime tek başına yaşayamaz. Başka sözlerle sarmaş dolaş
olmayı arzular. Lâkin herkesi de yanına lâyık bulmaz.
Boyu boyuna uysun ister, endamı endamına. Şair çı-
kagelir sonra sisi dumanı yararak. Lügat lügat dolaşır,
toplar sözleri yalnız, kuytu köşelerinden. Tutuşturur
kol kola, diz dize oturtur. Artık kelimelerin mutluluğuna diyecek yoktur. Âhenkle salınırlar, bahar rüzgârında
salınan yapraklar gibi.
Ve merhamet dileniyor zâlimle mazlum. Zâlimin
zulmü yerdeki karıncadan gökteki yıldıza kadar her
mahlûku inletiyor. Ama zâlim farkında değil dilenciliğinin. Çünkü yüreği daha kuru, susuz topraktan. Lâl
olmuş dilleri bebeğin âh edişinden mahrum. Hasta
ama ağrıyan bir yeri yok ki, çalsın doktorun kapısını.
Onun raflarında okunacak kitap kalmamış ki, âlim ona
açsın tozlu kapakları. Çünkü o sözden daha yekpare.
Lakin kapısı içeriden kilitli. Anahtarsa kayıp, kendi
bile bilmiyor yerini. İçeri giremiyor ki şair, onu çıkarsın
kapkara yalnızlığından.
En çok zâlim dileniyor merhameti. Dilinden zehir zemberek sözler dökülürken, mahkûm ederken
mâsumları. İncitirken gönülleri, savururken dört bir
yana ağza alınmayacak sözleri. Çiğnerken haram lokmayı, yakarken kitapları. Koparırken körpe fidanı topraktan, ezerken karıncayı yüreğinde bir sızı duymadan.
Tıkarken kulağını hakikatlere, yumarken gözünü aşikâr
gerçeğe. En çok zâlim dileniyor merhameti. “Kanadı kırık kuş”tan daha çok. Sevgisizlikten ölürken günbegün,
kururken göz pınarları. Kahkahaları yeri göğü inletirken, malına mal katarken. Öz yurduna bomba yağdırırken, ayırt etmeden kurşuna dizerken halkını.
Göğün çatlamış toprağa yağmur olup yağışı, annenin bebeği emzirişi, doktorun yazdığı reçete, âlimin
dersi ve şairin söz dizişi diğerlerinden daha çok kendilerinin merhamet dilenişine bir cevap hakikatte. Çünkü yağmur toprağın susuzluğuna çare olunca bir mânâ
kazanıyor. Anne bebeğin âhlarını dindirdikçe mutlu
oluyor. Tabip, yaraya deva bulduğunda; âlim, câhile
öğrettiğinde mesrur. Şairse sözleri inci gibi dizdiğinde,
kıpır kıpır oluyor zarif yüreği.
Peki ya zâlim? Evet, en çok zâlim dileniyor merhameti. Ama hiç farkında değil dilenciliğinin.
Mehmet Ak
DUR BIRAZ
Bin bir çile, bin zahmetle yetişir
Fidanları kırma, kırma dur biraz.
Mevsim kıştır, ayazdır gün-geceler
Üşümesin, goncaları sar biraz.
Onlardı beklenen, ümit bağlanan
Zor yetişir, bahçıvana sor biraz.
Dırahşan çehreler emindir, korkma
Sinelerinde ocağın kur biraz.
Bizden olamaz, bu kin, bu nefret hınç
Kalbini hiddetten arındır biraz.
Dil, Hakk’ı söylemek içindir, zinhar
Hak söyle, Hakk’ı tut kaldır biraz.
Makam, mevki, servet hepsi geçici
Kul olmadan huzur, sürûr zor biraz.
İncitme sakın ha, “Çalap tahtı”dır
Postunu gönüllere ser, ser biraz.
Takılma karanlığın ağlarına
Nurun kapısından buyur, gir biraz.
Yedi kıtada söylenir şarkımız,
Sen de gel, şarkımızı çağır biraz.
Bugünler de geçip gider, arkadaş!
Aydınlık günler ufukta, gör biraz.
AĞUSTOS 2014
427 359
HAYDI VIRA
Yusuf Çatal
Demlendi bir fırtına, birden “hurra” dediler
Işık taşıyanlara “yüzün kara” dediler
Eyyüb’ün illetini kalbe yemiş efeler
Âşık yaşayanlara “özün yara” dediler
Tabut nefret örüldü, insaf onla gömüldü
Kelâm padişahına “sözün bora” dediler
Yalan yoldaş bilindi, hatır Kaf’a sürüldü
Bir ulvî müzisyene “sazın cura” dediler
Şüphesiz imtihandır, işte bir çarkıfelek
Gönlü hâne bilenlere “yuvan hara” dediler
Canı yandı göçmen kuş, uçtu gitti felfelek
Alnı secde izlilere “yolun havra” dediler
Gülle yedi insanlık, sustu vicdan cephesi
Mülkü unutmuşlara “derdin lira” dediler
Nemrutları bıraktı, hakka indi pençesi
Bir mağara gösterdi “yerin ora” dediler
Ne susar kelâm-ı hak, ne yılar kutlu beşer
“Duydun mu?” sefinede “yelken fora” dediler
Bu bir Uhud onlara, bu da bir ehvenişer
Bir soluğun ardından “haydi vira” dediler
Sayime Gezen
Bir mübarek aydı,
Sevenin, sevdiğini andığı,
Uğrunda suyun, ekmeğin verildiği
Uykuların terk edilip
Gözlerin yaşardığı gecelerdi,
Bir davetin peşinde
Beklenen muştularla
Yol vardı iftardan sahura!
Birliği hissedip,
Açlığın rengini öğrenerek,
Yokluğu paylaşmak vardı!
Bir ân-ı seyyale ile hatırlamak vardı;
Karnında iki taşla gezen Nur’u
Arkasında O’nu takip eden fedakâr ruhu
Murat Bostan
Baharda bir tablo koku ve renkler,
Ne ağaç ne çiçek bunun farkında.
Rahimde can bulur et ve kemikler,
Ne anne ne bebek bunun farkında.
Denizleri tutar boşlukta bulut,
Vakit geldiğinde bozulur sükût,
Dirilir yeryüzü sonra tek vücut,
Ne yağmur ne şimşek bunun farkında.
İpek örülmekte elsiz tırtıldan,
Salkım salkım üzüm incecik daldan,
Hem şifa hem lezzet akıyor baldan,
Ne arı ne petek bunun farkında.
Balıklarda yüzgeç, kuşlarda kanat,
Bin bir çeşit şekil, desen ve sanat,
Her varlıkta vardır tam bir kâinat,
Ne zerre ne felek bunun farkında...
AĞUSTOS 2014
360 427
BEKLENEN SULTAN
İki siyah ile yaşamak vardı bir ömrü.
Gönlünü doldurup aşkla,
Zemzemi içip kanmak vardı
Suya, açlığa, özleme ve aşka!
Bir mübarek aydı,
Her şeyin tadı başkaydı,
Bir bayram başlardı
Atılan topla,
Semalarda yükselen ezanla...
Sofralarda unutulmayacak birliktelikler,
Dillerde aynı dilekler gezerdi.
Onun adı Ramazan
On bir aydır beklenen sultandı.
FARKINDA DEĞIL
FECR
Bilal Yavuz
Bir gül dolusu mutluluk
Tebessüm
Değiştirir birçok kalıbı
Duvarımızın çerçeveleriyken
İklim, eşya ve zaman
Gözlerimde hakikat ışığı
Belirir sırlı aynalardan
Uzaklar görünür beni bekleyen
Meğer yıllarca beklerken
Beklenilen ben olmuşum
Ellerim don havasında
Bu akşam
Tozlu defterlerde bir yaram
Anılarsa iç kanamam
Çünkü sıyrılmak
Seyirci kalmalardan
Uzatmak elini kaleme
Kalem yazmak
Defter yazılmak için
Şah damarımız aynı
Güneşiyse aynı görüyoruz
Nedense
Bir bölme işleminde
Bölünen hep biz oluyoruz
Uykular uyanmaya değer
Bunu öğrenmek
Bir sabah namazının
Işıldayan sırrında
Unutma
Her fecir vakti
Saatler kurulmayı
Gözler açılmayı bekler
DOST
Barış Yüce
Gece, sessiz ve derinden
Yakıp geçti ciğerimi
Hatıralarla dans eden düşüncelerimden
Serin bir meltemde üşüyen ruhum
Vuslata hasret
Gözyaşlarım içi dolu şair
Dertlere derman bir dost
Sıcak bir çay eşliğinde
Karanlık bir uzaklıkta ve özlüyorum
Sebepsiz ağlamalara âşina gönlüm
O dostun karşında
Ve sevgi dolu bakışlarla
Kötülüğün ve kinin işleyemediği
Karşılıksız sevgi ve dokunuşlara
İşte, aradığım dost oralarda
Gönül bahçeme bir çapa vuran
Ey dost, dik şiirlerini
O eşsiz acı ve mutlu hayat çuvalından
Ve yak bu beynimi
Gözyaşlarım söndüremesin
Boy vermiş kelimelerini
Zamanı gelince meyve versin o sözler
Rengârenk açan kelime bahçemde
Şenlendirsin, o aç mı aç beynimi
Acıkınca doyursun beni
Gidersin özlem ve hasretimi
Ağladığım o gecelerde
Ey dost,
Bekletme, bu bîtap düşmüş ruhumu
Ve şiir işlemeli muhabbet gecelerimizi
GÖÇMEN KUŞLAR
Mustafa Çelik
Köhne zamanın candan silahtarları
Geceye güneş katıp yıldızları yudumlar
Hayata kapı açar altın anahtarları
Bir ümit feneriyle karanlığa adımlar
Bir değil bin yürek taşır bedenleri
Gözlerinde tebessüm bileklerinde kuvvet
Ölüm yasakmış gibi yırtmışlar kefenleri
Bakışlarından akan bir âlemlik cesaret
Yıldırımlarla bir olur yağmur düşmancasına
Boşanır üstlerine sağanaktan da beter
Birkaç damla eklenir toprağın sancısına
Onlarsa bir kuş olup çok uzaklara gider
Kuytularda tüten duygulara bir nefes
Tiner kokan avuçlara oyuncak
Çaresizliği çare bellemişlere heves
Göklerin mavisine yedi telden salıncak
Dünya göçmen kuşların kanatlarında
Cıvıltılarında huzurun bitmez nağmesi
Mutluluk gülümserken aydınlık hisarında
Çarpar göğüslerinde onurun nişanesi
AĞUSTOS 2014
427 361
314
314Mefkûre İnsanı
Neden Süper Orga­
318Karıncalar
niz­malardır?/
322İnternet Çağında Okul
326Çimlenmede Sırlı İşleyiş
329Sosyal Fobi
332Her Evlât Bir Emanet
334Hayat Yüklü Şiirimiz
337Tarihte Bu Ay
AĞUSTOS 2014 / 427. sayı
326
Sızıntı
329
Dr. A. N. Canoğlu
Dr. Ömer Said Gönüllü
Zekeriya Şükür
Dr. Alaeddin Hekim
Afra Dayı
Tahir Taner
Dr. Mehmet Hâleoğlu
Zümrüt Tepelerinde
338Kalbin
-Vahiy ve İlham342Otun Ete Dönüşmesi
344Bilginin Bütünlüğü
346Nasirüddin et-Tûsî
Emin Şenoğlu
Dr. Sinan Tarık Karaçokak
Yusuf Karaosmanoğlu
Sosyal Medyamız: facebook.com/sizinti.com.tr
IŞIK YAYINCILIK TİCARET A.Ş
Adına Sahibi : M. Talat Katırcıoğlu
Genel Koordinatör : Dr. Kudret Ünal
Genel Yayın Yönetmeni: Prof. Dr. Arif Sarsılmaz
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü : Sedat Şentarhanacı
İDARÎ MERKEZ
Bulgurlu Mh. Bağcılar Cd. No:1 Üsküdar/İSTANBUL
P.K.:95 Üsküdar/İSTANBUL
Tel:(216)522 11 44 - Faks:(216 )522 11 78
YAZI İŞLERİ MÜDÜRLÜĞÜ
Mansuroğlu Mah. 1593/1 Sk. No: 30 Gültekinler Sitesi B Blok Kat: 5 Daire: 13 35020 Bayraklı/İzmir
Tel: (0232) 441 95 25; Faks: (0232) 441 52 38
E-posta: [email protected]
http://www.sizinti.com.tr
ABONE VE DAĞITIM MÜDÜRLÜĞÜ
Abone ve dağıtım problemleri için 0 850 222 0 361 numaralı Müşteri Hizmetleri hattımızı arayabilirsiniz. Bütün operatörler için aramanın dakikası 6 kuruştur.
Kısıklı Mh. Aydınoğlu Sk. No: 27 Seher İş Mrk.
P.K.:95 Üsküdar/İSTANBUL Tel: 08502220361 - Faks: (0216)522 11 78
Yurtiçi abone bedeli, 55 TL’dir. Yurtdışı abone bedeli, 1. Grup Ülkeler (Avrupa, Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) 30
€; 2. Grup Ülkeler (Uzak Doğu, Amerika, Güney Afrika ve Pasifik
ülkeleri) 48 $; 3. Grup Ülkeler (Avustralya ve Yeni Zelenda) ise 56
$’ dır. Abone olmak isteyenlerin abone bedelini “Işık Yayıncılık
Ticaret A.Ş.” adına her PTT şubesinden 5568324 nolu Posta çeki
hesabına veya Bank Asya Anadolu Kurumsal Şubesi’nin: TL olarak
94-54053-40, IBAN TR870020800094000540530040 numaralı; $
olarak 94-54053-41, IBAN TR600020800094000540530041 numaralı; € olarak 94-54053-42, IBAN TR330020800094000540530042
numaralı hesabına yatırıp, dekontun fotokopisini, açık isim, adres
ve telefon bilgileri ile hangi sayıdan itibaren abone olacaklarını
belirten bir yazı ile abone merkezimize posta veya faks ile bildirmeleri yeterlidir.
US Postal Service:
Sizinti issue March 2014, issue 422 (ISSN 1300-1566) is published
monthly for $38 per year. US Agent is The Light Inc., 345 Clifton
Ave. Clifton, NJ 07011-2618. Periodicals postage paid at Paterson,
NJ, and additional mailing offices.
POSTMASTER: Send address changes and return copies to SIZINTI, 345 Clifton Ave. Clifton, NJ 07011-2618.
AVRUPA ABONE - DAĞITIM
World Media Group Ag -İsmail Kücük
Adres: Sprendlinger Landstr.107-109
D-63069 Offenbach am Main
, twitter.com/Sizinticomtr
Müşteri Hizmetleri : 00 49 69 300 34 130 Fax :00 49 69 300 34 105
Mail: [email protected] - [email protected]
Fontäne için : [email protected]
Avusturya Dağıtım
Sürat HandelsgesmbH
Rotenturmstr. 1-3/3 ,1010 Wien Austria
Tel.:01 / 958 00 21
YAYIN TÜRÜ
Yaygın Süreli
YAYINA HAZIRLIK
Sızıntı: (0232) 441 95 25-Faks: (0232) 441 52 38
EDİTÖR
A. Osman Dönmez
Faruk Çetin
GÖRSEL YÖNETMEN
Engin Çiftçi
GRAFİK-TASARIM
Kaynak Kültür Yayın Grubu
(0216) 522 11 44 -Faks: (0216) 522 11 78
BASIM YERİ: Çağlayan A.Ş.
Sarnıç Yolu No: 7 35410 Gaziemir/İzmir
Tel: (0232) 274 22 15 Faks: (0232) 274 23 61
BASIM TARİHİ: 1 Ağustos 2014
ISSN 1300-1566
BAYİ DAĞITIM: DPP A.Ş.
ABONE DAĞITIM: CİHAN MEDYA DAĞITIM A.Ş.
FİYATI: ¨ 5.50
YAZI KURALLARI
* Yazılar e-posta ile ([email protected] adresine) gönderilmelidir.
* Yazarın, e-posta dahil açık adresi ve telefon (varsa faks) numaraları
verilmelidir. * Yazılar en fazla dört sayfa olmalıdır. * Varsa, yazı ile
birlikte resimler (alt-yazılarıyla birlikte) gönderilmelidir. Yoksa, yazıda kullanılabilecek resimler hakkında bilgi verilmelidir. * Yazılar,
daha önce herhangi bir yerde yayımlanmamış olmalıdır. Yazı yeni
bir gelişmeyi ele almalı, orijinal bir özellik taşımalı veya daha önce
yayımlanmış bir konuya yeni bir bakış açısı getirmelidir. Dergimizde konu ile ilgili yayımlanmış önceki yazılara dikkat edilmeli, yazı
içinde atıfta bulunulan kaynaklar (kitap, makale) standart ölçülere
uygun olarak sonda dipnot veya kaynakça olarak verilmelidir. * Yayın kurulu, dergiye gelen yazılar üzerinde, gerekli gördüğü takdirde
değişiklik yapabilir. * Gönderilen yazılar iade edilmez.
* Dergimizde yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Karşısında
350Felâketler
Tavrımız /
Matematik ve Ge­
352Yaratılışta
ometri–4 /
356Sağlık, Bilim Teknoloji
358Damlalar
Emin Osman Uygur
Prof. Dr. A. Sarsılmaz
Prof. Dr. İ. Hakkı İhsanoğlu, S. Rıza Sayın
A. Osman Dönmez
, youtube.com/sizinticomtr
Haziran ayı “Dergim Yarışması”nda,
dereceye giren okurlarımız ve hediyeleri:
Sema Çakmak - Acıpayam / Denizli
Umre
Elif Öztürk - Yenimahalle / Ankara
Dizüstü Bilgisayar
Rabia Ahmetoğulları - Çay/Afyonkarahisar
Ipad Air
Esra Kahya - Uşak
Ipad Mini (16 Gb)
Servinaz Gürel - Odunpazarı / Eskişehir
Ipad Mini (16 Gb)
Hüseyin Yılmaz - Esenler / İstanbul
Ipad Mini (16 Gb)
Fatih Emre Can - Elazığ
Samsung S3 Mini
Ebru Özdemir - Yakutiye / Erzurum
Samsung S3 Mini
Sakine Halis - Şehitkamil / Gaziantep
Samsung S3 Mini
A. Kıvanç Yıldırım - Keçiören / Ankara
Samsung S3 Mini
Ayrıntılı bilgi için:
http://www.sizinti.com.tr
http://www.dergimyarismasi.com
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son eseri Mefkûre Yolculuğu’nu okuyup anlama maksatlı bu yarışmada, asıl kazancınız
eserden ruhunuza ve gönlünüze dökülenler olacak; bununla birlikte birbirinden cazip hediyeler de sizi bekliyor…
1
Umre
2
5
Lenovo Notebook i5 İşlemci
10
M. Fethullah Gülen Kitap Seti
IPad Mini Tablet 16 GB (Wireless)
20
Beyan Dantelası MP3 Player
•Sınav internet üzerinden yapılacak
•Son kayıt tarihi 18 Ağustos 2014
•Sınav müracaatları www.mefkureyolculugu.com adresinden yapılacak
*Sınav, 23 Ağustos 2014 Cumartesi saat: 20:00-21:00 saatleri arasındadır.
Ayrıntılı bilgi için:
www.mefkureyolculugu.com
¨ 5.50
Aklını yitirmiş bir sürü Dolar-Euro delisi,
Her tarafta bunların hırıltısı, bunların sesi;
Para deyip, ihale deyip avlıyorlar herkesi,
Medet eyle bu millete ey Kimsesizler Kimsesi!
DPP No: 112491-2014/8
Download

AĞUSTOS 2014