HAZİRAN 2014
YIL 36 SAYI 425 ISSN 1300 - 1566
Sükûtun Çığlıkları
“Beyin Ölümü”nü Doğru Anlamak
Tıbb-ı Nebevî’de Genetik
Harika Gübre Fabrikası
Tarihini Arayan Şehir
Neşret nurunu ki, sönsün yalancı ziyalar,
Kıyamda canlar, yerdeki yüzler seninle var,
Şaşkın beşer kalkmış, ışığı âfâkta arar,
Duygular allak bullak, düşünceler târumâr.
Y
ıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep
se­si­min önünde uğulduyor; zulmü
lânetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek, mütecavizin sesini kesmek, komplocuya
“yeter artık” demek tâ dilimin ucuna kadar geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama kimseye bir şey diyemiyor/demiyor; Allah’ın görüp
bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin
mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor;
sonra da yeniden bütün hiddet ve şiddetimi
her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce ve üslûbumun
hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği
HAZİRAN 2014
210 425
durumlarda ben bir “Lâ Havle” çekip “Buna
da eyvallah” demekle yetiniyorum.
Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfterîyi daha da küstahlaştırıyor, mütecâvizleri saldırganlığa sevk ediyor;
ama ben kendi kendime: “Ne de olsa bunlar
da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve
bu tür münasebetsizliklerden vazgeçerler.” diyor –bu bir hüsnüzan belki de kuruntu– herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye
koyuluyorum; koyuluyor ve içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa
mülâyemet hislerimi zorlayan fırtınaları, sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya,
göğüslemeye çalışıyor; hattâ yer yer derûnî bir
sükût murâkabesine dalarak âdeta kendi his
dünyamın dışına kaçıyorum. Zaman geliyor ki,
içimi kanatan bir kısım şeyler karşısında kendime acıyor, bazen de âleme karşı saygılı olayım
derken kendime saygısızlık yaptığım hissine kapılıyorum; kapılıyorum ama yine de her zaman
bir zıpkın gibi sineme saplanan onca yalan,
onca tezvir, onca şeytanî plân karşısında dönüp nefsime: “Tâ baştan derdi derman kabul
ettiğine göre, bu şikâyet tavrı da neyin nesi?
Dişi olan elbette ki ısıracak, pençesi olan da
parçalayacak; hakkı kuvvette görenler mevcut
olduğu sürece bunu değiştirmeye de kimsenin
gücü yetmez; öyleyse herkesi hoş gör.” deyip
çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı
sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum.
Zaten benim gibi düşünenlerin ve benim
durumumda olanların başka türlü davranmaları da mümkün değil; evvelâ, edânîye
baş eğmesek de, “Hükm-ü kazaya can iledir
inkıyâdımız.” (Bâkî).. saniyen, öyle bir dünyada
yaşıyoruz ki, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin
hadd ü hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar, lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız, –benim olup bitenleri
kalbimde yumuşatmam realiteleri değiştirmez–
çokları ağızlarını her açışlarında firavunların
gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-
kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman
bir “He-man” edasıyla kılıçlarını göklere doğru
kaldırıyor ve “Güç bende!” diyorlar. Dünya
bir baştan bir başa “hak, hürriyet, demokrasi,
insan hakları...” gibi nakaratlarla inliyor; ama,
hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin
boynunda üst üste esaret tasmaları, demokrasi, uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan
bir ucûbe.. şimdilerde bunların böyle olduğunu
anlamayan kalmadı ama, yıllardan beri bu gibi
değerleri istismar edenler, hâlâ hiçbir şeyden
haberleri yok gibi aynı nakaratı tekrar edip duruyorlar, hem de yaşlarından, başlarından, konumlarından utanmadan; işsiz-güçsüz, amelmanda miskin miskin otururken hak, hürriyet,
demokrasi diyor; hakları hürriyetleri tarumar
eden bir başkası da aynı şeyleri mırıldanıyor.
Pâye, mansıp ve koltuk kapmada aynı sihirli
kelimeler kullanılıyor, dahası çalıp çırpmalar
onların farklı yorumlanmalarıyla meşru gösterilmeye çalışılıyor. Ezenler, ezdiklerini onlara
dayanarak eziyor, kayırdıklarını da yine onlara
getirdikleri özel yorumlarla kayırıyorlar.. evet,
onlarla dünyada değişik idarelere müdahale
ediliyor, onlarla ülkeler işgale uğruyor; onları
ikame bahanesiyle insan kanı dökülüyor, ırz
çiğneniyor, namus pâyimâl oluyor, cinayetler
işleniyor, failler meçhul kalıyor, insanlara baskılar uygulanıyor, düşüncelere sansür konuyor,
özel yaşama karışılıyor, inançlara saldırılıyor,
akla-hayale gelmedik hayasızlıklar irtikap ediliyor ve münkerâta prim veriliyor; her zaman
hak-hukuk deniyor ama, çiğnenen de yine onlar oluyor.
Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi
ve fecâyii, o kendime has dar tarassut ufkumdan seyrediyor ve içimden “Ey Rab, ne kadar
Halîm’sin! Bunca tagallüp, bunca tahakküm,
bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya rağmen Sen bütün bunları
yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun.”
diye mırıldanıyor; bir kere daha “Lâ Havle”
çekiyor ve artık tabiatım hâline geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum. Vâkıa, haksızlık, zulüm ve
HAZİRAN 2014
425 211
tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum
yakma mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur. Ne var ki, bir mü’min hiçbir zaman
mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa heyecanlarıyla duygularını seslendirir; bütün bütün tecrit
edilip çevreyle alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler ve sürekli magmalar gibi köpürür
durur. Öyle ki, eğer onu iç infialleriyle deşifre
ediversek, sinesinde her zaman şimşeklerin çakıp durduğuna şahit olur ve yıldırımların gürültüleriyle ürpeririz.
Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile
incitmeyecek kadar incelik ve şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere
saygısından, herkese merhametinden ve her işini Allah’a havale etmesinden ileri gelmektedir.
Her şeyden evvel o bir denge insanıdır. İçinde
en korkunç heyecan dalgalarının telâtumlarını
duyarak oturup kalktığı durumlarda bile, ciddî
bir sorumluluk duygusuyla olabildiğine itidalli
ve basiretlidir. O, tahayyülleri mantık ve muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne yaptığını
bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp
yıktıktan sonra hesap endişesine kapılan, sonra
da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir çocuk değildir. Bilakis o, konumunun
farkında, ne yapıp neler söylediğinin şuurunda, bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır.
Ağzını açma fırsatı verildiğinde âlemşümul
insanî değerleri dillendirir; dilini tutup susması gerektiği yerde de sürekli heyecan soluklar,
dua ve niyazla oturur kalkar, çevresine şefkatle
bakar ve herkese gülücükler yağdırır. Hiçbir zaman kadere küsmez, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara
şikâyet ediyor gibi onlara dert yanmaz; aksine, nefsini sorgular ve nerede yanlış yaptığını
bulmaya çalışır. Izdıraplarını sinesine gömer,
hâlden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez;
içten içe fırınlar gibi yansa da yutkunur fakat
asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu
kat’iyen kimseye hissettirmez.
Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev
HAZİRAN 2014
212 425
topu ve bir kor yığını olduğunu tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri
gibi sanırlar. Oysaki eğer onun inancı, tabiatı
ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade
etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık inlerine çekilip sükût
murâkabesine dalacaklardı. Ama o, tam bir güven ve emniyet insanıdır, karakterinin gereğini
yerine getirmede de fevkalâde hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de
o asla can yakmaz.
Aslında, onun ruh dünyasında her zaman
birbirinden daha ürpertici hüzün resimleriyle,
milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir; hafakan ve ızdırapları
dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de
mütemâdîdir. Onun gönlünün ezelî şiiri, daha
doğrusu sessiz çığlıkları hemen her zaman ışığa
çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna
bağlı cereyan eder. Heyecanlarını aksettiren
bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken,
diğeri bir diriliş neşîdesi gibi gürler. Bu itibarla
da onun infial ve helecanlarında her zaman,
içindeki o müthiş çalkantıların âsârı müşâhede
edilir.
İşin aslına bakılacak olursa, biz hayatı hemen her zaman hep bu şekilde yaşama peşinde olduk ve belki de böyle yaşamaya mecbur
edildik; heyecan ve ızdırap hem kaderimiz
hem de talebimiz oldu. Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık ve çok defa böyle
bir telâkkiyi de tiksinti ile karşıladık. Başkalarını yaşatma ve ebedî saadete hazırlama âdeta
tutkumuz oldu; hem öyle bir oldu ki, bu dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere
daha bu âleme dönme söz konusu olsaydı ve
bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı,
biz yine “yaşatma” diyecek ve gerçek insanî
ufka kilitlenerek her yanda insanlığı “ba’sü
ba’del mevt”e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek.. horlanıp hakir görülmelere
aldırmayacak.. irtica yaygaralarına pabuç bı-
rakmayacak.. iftira, tezvir ve çeşit çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül koymayacak.. en amansız ve imansız tecavüzleri,
tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak,
içimiz ağlarken gülmesini bilecek.. ve kimse
incinmesin, insanlar rahatsız olmasın diye hafakanlarımızı içimizde baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his dünyamızdaki magmaların gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen
her zaman insan olarak yaratılmış olma özel
konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya
çalışacaktık...
Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde sürekli ızdırap ve ümit,
her şeye katlanma ve var olma gayreti iç içedir.
Bazen heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir
zaman daimî inkıta söz konusu değildir; yarım
ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan… sinelerimiz sürekli içinde kor bulunan bir
mangal gibidir. İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar, vicdanlarımız ayrı ayrı telden
nağmeler dinletir. Ne var ki, bizimle aynı inanç
ve aynı mefkûreyi paylaşmayanlar bütün bunlardan ne bir şey duyar ne de bir şey anlarlar.
Ben şahsen, bu hafakan ve heyecanları
her hatırlayışımda, öldüren bir mahkûmiyetin,
çıldırtan bir mazlûmiyetin ve amansız bir
mağdûriyetin kurbanı olan bir kısım masum
ağızların söylemek isteyip de söyleyemedikleri
şeylerin gırtlaklarında düğümlenip onları boğuyor gibi olduğunu tahayyül etmiş ve ürpermişimdir. Kim bilir belki onların da söyleyecekleri
ne güzel şeyler vardı. Ama bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, dahası kendini biliyor zanneden bir tür mük’ab cahiller her türlü imkânı
kullanarak hiçbir zaman onlara kendilerini ifade etme fırsatını vermediler; vermezler de, zîrâ
o zaman, Âkif’in:
“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!...”
sözleriyle ortaya koyduğu bu fikir ve ilimzedelerin ne kadar boş olduklarını herkes anlayacak, düşünebilenler her şeye vâkıf olacak ve
böylece hakkı kuvvete bağlayıp her işlerinde
zorbalığa başvuranlar, sermayesi bağırıp çağırma olan bir kısım çığırtkanlar ve bulanık suda
balık avlayanlar gerçek kimlikleriyle bilinecek
ve işte o zaman salim düşünceye karşı diyalektikle, demagojiyle mücadele veren bu densizler
bir bir devrilecek; sözün özü, yalancının mumu
sönecek ve bugüne kadar değişik yol ve yöntemlerle aldatılanlar da bir daha aldanmayacak. Bu ise, gürültüyle, kaba kuvvetle dünyayı
idare etmek isteyenlerin iflâsı demektir ki, ben
onların böyle bir şeye göz yumacaklarını hiç
zannetmiyorum; neticede söz dönüp dolaşıp
ne olursa olsun bugün için bazı kimselerin susturulmasına gelip dayanıyor ve tabiî bu arada
bir hayli kimse de bütün bütün susuyor...
Ne var ki, bugün şöyle böyle kendini ifade edemeyenler bir gün mutlaka sinelerindeki heyecan ve ızdırabı çevrelerine duyuracak,
hâlleriyle olsun kendilerini anlatacak, şimdilerde hafakanlarla yutkunmalarına karşılık günü
gelince sükûtun o en müessir şiirlerini inşad
edeceklerdir. Kim bilir, belki de işte o zaman,
birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet...
gibi gerçek insanî değerleri unutmuş pek çok
kaba ve haşin tabiat umulmadık şekilde yumuşayacak ve insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir.
Öyleyse, varsın bir müddet daha zulüm
âbâd olsun, hak ve adalet ayaklar altında çiğnensin, mazlum âh u efganla inlesin, mağdur
sesini duyurma peşinde koşsun ve sineler Kudreti Sonsuz’un konuşacağı “eşref saat” ümidiyle ızdırap ve heyecan soluklasın… mesele
bizim için bir çile doldurma ve inleme ise,
“Henüz bitmemiş terennümler var
Ki, sükûtunda intizar inler.”
(Fâik Ali)
fehvâsınca, daha bir hayli nevha-i sükûta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükûtun arkasında o
beklenen bahar...
HAZİRAN 2014
425 213
{
Başkalarının ayıplarıyla meşgul olan,
hayat boyu hep ayıp yapar...
}
Enis TÜRK
Beyin ölümü biyolojik
bir ölümden daha fazla bir durumdur; sistem
ve organların etkileşiminin kontrol edildiği
sistemin devre dışı kalmasıdır.
HAZİRAN 2014
214 425
“Şuur kaybıyla âniden yere yığılan, sonra da hastaneye
kaldırılan gencin beyin ölümü gerçekleşti.”, “Hasta makineye bağlı yaşıyor. Fiş çekilirse ölecek.”, “Henüz hastanın beyin ölümü gerçekleşmedi.” gibi ifadeler günümüz
tıbbında sıklıkla kullanılmaktadır. Zîrâ bilim ve teknolojideki gelişmeler, “parça” ile “sistem”in ölümlerinin
aynı şeyler olmadığını, ölümün termodinamik prensiplere göre, tedrici olarak meydana geldiğini göstermiştir.
Bu açıdan, hücrenin, dokunun ve organın ölümleriyle
klinik ölümün aynı şey olmadığı bilinmektedir.
Organ nakline kapı aralayan bu gelişmelerle, sıcaklığın, ölümü hızlandırdığı; soğuğun ise, yavaşlattığı
tespit edilmiştir. Beyin dışındaki organların ölümüyle
beynin ölümü aynı şey değildir. Ancak klinik çalışmalarla aydınlatılabilen bu hassas konuyla alâkalı olarak
birçok insan; “Beyin ölümü de neyin nesi?”, “Her organ
ayrı ayrı mı ölüyor?”, “Tıbbî veya klinik ölüm ile biyolojik
ölüm arasında nasıl bir sırlı münasebet vardır?” tarzında sorular sorabiliyor.
Her şeyi hikmetle yaratan Fâtır-ı Hakîm (celle
celâluhu), iletişim için kullandığımız telefon-telgraf şebekesi gibi gibi, insan vücudunu da sinir ağlarıyla donatmıştır. Beyin ve (beynin emrinde çalıştırılan) omurilikten oluşan sinir sistemi, vücuttaki bütün hâdiseleri
idare etmekle vazifelidir. Sinirler, vücudun diğer bölgelerinden beyne bilgi taşıyan (afferent) ve beyinden
aldığı emirleri ilgili organlara ileterek gerekli hareketin
meydana gelmesinde vazife gören sinirler (efferent)
şeklinde iki gruba ayrılır. İnsanın karşılaştığı herhangi
bir durum, önce ilgili yerdeki reseptörler tarafından algılanarak hızla beyne gönderilir. Bu bilgi beyinde hızla işlenerek cevap veya reaksiyon ilgili organa iletilir.
Meselâ parmakların sobaya değmesi neticesi yüksek
ısıya maruz kalındığında, hemen beyne haber verilir;
cevap olarak da hızla elin sobadan uzaklaştırılmasını
sağlayacak hareketlerin komutu gönderilir. Üzüntü veren bir haberin beyinde işlenmesi ve müteessir ruhun
cevabının bedendeki karşılığı (yansıması) olarak gözlerden yaş gelmesi bu duruma bir başka misâldir.
İnsan vücudundaki hemen her organı mekanik
bir korunma duvarıyla yaratan Yüce Rabb’imiz (celle
celâluhu), vücudun sebepler plânında kontrol merkezi ve bir bakıma lideri hükmünde olan beyni, kafatası
kemikleri gibi son derece sağlam bir yapıyla koruma
altına almıştır. Bununla birlikte beynin etrafını saran
zar içine de “Beyin Omurilik Sıvısı (BOS)” denen bir sıvı
koyarak beyin dokusunun çarpmaya bağlı hasarlardan
korunmasını sağlamıştır. Bu sıvı, özellikle beyin sarsıntısı sırasında bir süspansiyon-yastık görevi görerek,
beynin hızlı bir şekilde etrafındaki kemik yapıya çarpmaması ve yaralanmaması için vazife görür. Kafatası
içinde beyin ve BOS hâricinde, beyinde kan dolaşımının sağlandığı damarlar bulunur. Hiçbir esneme ve
genişleme hususiyeti olmayan kafatasının içerisinde
bu üç yapının toplam hacmi sabit tutularak son derece
uyumlu bir çalışma sistemi tesis edilmiştir.
Üzüntü veren bir haberin beyinde
işlenmesi ve müteessir ruhun cevabının bedendeki karşılığı (yansıması)
olarak gözlerden yaş gelmesi cevap ve reaksiyona bir misâldir.
Kafatasındaki toplam hacmin hayatî önemi
Her şeyi birbiriyle uyumlu yaratan Bâri-i Mutlak’ın (celle celâluhu) bir lütfu olarak bu üç yapıdan birindeki
hacim artışı, diğer ikisindeki hacim azaltılarak dengelenir. Aksi takdirde hacmi artmış olan yapının diğer
yapılara basınç uygulamasıyla kalıcı hasarlar meydana
gelebilir. İşte beyin ölümü, bu dengedeki bozulmanın
neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Meselâ beyne
gönderilen kan akımındaki artış, damarlardan müteşekkil yapının genişlemesine ve beyin dokusunda
baskıya sebep olur. Bu durumda, BOS miktarı azaltılır
ve böylece toplam hacim sabit tutulur. Benzer şekilde
beyin hücrelerindeki hafif bir şişme durumunda, kan
basıncı ve BOS miktarı azaltılarak, toplam hacim sabit
tutulur. Bu artma ve azalmalar, normal şartlarda fazla
bir patolojiye sebep olmaz. Fakat sarsıntıya veya başka
bir sebebe bağlı şiddetli beyin kanaması, beynin veya
zarlarının şiddetli enfeksiyonu veya kalb krizi, kalbin
durması, sonrasında çalıştırılması, bu esnada ortaya
çıkan beyin hücrelerinin ölümü, buna bağlı çoklu organ yetmezliği gibi sebeplere bağlı olarak kafa içindeki
basıncı ciddi oranlarda artıran hâdiseler neticesinde
beyin ölümü gerçekleşebilir. Buradaki temel sebep, kafayı çepeçevre saran sert kemik yapıdan dolayı esneme
imkânı olmayan beynin kanlanmasındaki bozulmadır.
Meselâ,
a) Çok büyük bir hacme ulaşan kanama, kafa içindeki basıncı çok artırır.
b) Enfeksiyon ve benzeri durumlar neticesinde beyin hücrelerinin zarlarındaki bozulmayla hücre dışına
sıvı kaçışı olur.
Beyin ödemi olarak adlandırılan aşırı sıvı birikHAZİRAN 2014
425 215
“Beyin
Omurilik Sıvısı
(BOS)”
Yüce Rabb’imiz (celle celâluhu),
vücudun sebepler plânında kontrol
merkezi ve bir bakıma lideri hükmünde olan beyni, kafatası kemikleri gibi son derece sağlam bir yapıyla koruma altına almıştır. Bununla birlikte beynin etrafını saran zar
içine de “Beyin Omurilik Sıvısı (BOS)”
denen bir sıvı koyarak beyin dokusunun çarpmaya bağlı hasarlardan
korunmasını sağlamıştır.
mesiyle de kafa içindeki basınç artar. Normalde 5–15
mmHg olan kafa içi basınç, ortalama kan basıncının
üzerine çıkar.
Kafa içi basınç ortalamanın üzerine çıkarsa ne olur?
Kafa içi basınç, kalbin ortalama kan basıncının (tansiyonun) üzerine çıkarsa, beyne kan gidemez ve beyin
dokusu çürümeye başlar (nekroz). Kan basıncı, organların yeterince kanlanıp dokulara oksijen ve diğer yakıt
malzemelerinin taşınmasına, dokularda biriken atık
maddelerin temizlenmesine vesile olmaktadır. Bilinen
büyük ve küçük (sistolik ve diastolik) tansiyonun yanısıra bir de ortalama kan basıncı tabiri vardır. Genel olarak ortalama kan basıncı 60–100 mmHg arasındadır.
Vücudumuzdaki hemen her organın da kendi iç basıncı
bulunmaktadır. Bu iç basınç, bir bakıma o organda kan
akımına karşı bir direnç meydana getirir. Organların
kan dolaşımındaki net basınç, ortalama kan basıncından, o organın iç basıncının çıkarılmasıyla elde edilir.
Buna doku perfüzyon basıncı denir. Eğer bu basınç belli
bir seviyenin altına düşerse, o organın kanlanmasında
azalma (iskemi) meydana gelir. Bu durum fazla uzun
sürerse, kanlanması azalan organda doku çürümesi
meydana gelir, organın çalışması bozulmaya başlar
ve klinik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Bu durum beyin
için sözkonusu olduğunda, beyin hücrelerine yeterinHAZİRAN 2014
216 425
ce oksijen gidemez. Oksijensizlik, ilk olarak anlama,
kavrama, konuşma ve yorum yapma gibi fonksiyonlarda kayba sebep olur. Bu durum birkaç dakika sürerse,
beyin hücreleri ölmeye başlar ve geri dönüşü mümkün
olmayan hasarlar meydana gelir. Vücudumuzdaki birçok hücrenin aksine, ölmüş sinir hücrelerinin yerine
aynı fonksiyonu eda edebilecek yeni hücreler üretilememektedir. Fakat genel olarak vücudun canlı kalmasında vazifeli diğer organlar ve merkezler daha düşük
kan basıncında fonksiyonlarını bir müddet daha sürdürebilirler.
Beyin ölümü gerçekleşmekte olan hasta, kendi
başına soluyamadığı için solunum cihazı tarafından
sun’î solunumla hayatını devam ettirir. Bu esnada, bir
tehlike anında kertenkelenin ana gövdesinden ayrılan
ve bir müddet daha hareket eden kuyruk gibi hastanın
kalbi atmaya, bazı organları da çalışmaya devam edebilir. Hattâ bu durumdaki bir hastada omurilikten kaynaklanan, mânâsız kas seğirmeleri, el-kol hareketleri
bile görülebilir. Ama kaçınılmaz bir son olarak, kısa bir
süre sonra kalb de durur ve bütün organlar tabiî sürecinde çürümeye başlar. Beyin ölümü olarak adlandırılan durum budur. Yani tıbbî veya klinik ölüm; kalbin
durması değil, beyne giden kan akımının durması ve
beyin dokusunun hayatiyetini kaybetmesidir.
Bu çürüme, beyin dışındaki diğer organlar için söz
konusu olsa da, soğukla yavaşlatılabilir, hattâ belli bir
süre durdurulabilir. Ölen insanın organlarının bir başka insanda çalışabilmesinin sırrı da soğukla bu çürümenin durdurulmasıdır.
Beyin ölümü klinik bir teşhistir
Beyin ölümü biyolojik bir ölümden daha fazla bir durumdur; sistem ve organların etkileşiminin kontrol
edildiği sistemin devre dışı kalmasıdır. Yani beyin kanaması, enfeksiyon gibi sebeplerle koma hâlinde olan
hastada bazı belirti ve bulgulara ulaşan hekim, hastanın beyin ölümünün gerçekleştiğini tespit edebilir.
Diğer bütün sistemleri normal olan, fakat aşırı artmış
kafa içi basınçtan dolayı beyne giden kan akımı duran hasta, en ufak bir soluma hareketi gösteremez, en
şiddetli ağrılı uyaranlara bile hiçbir şekilde cevap veremez. Beyinle alâkalı ve beynin canlılığını gösteren
bazı refleksler ondan alınamaz. Bunlara örnek olarak
beyinle alâkalı ışık ve kornea refleksi verilebilir. Destekleyici test olarak, beyne giden damarlar üzerinde
yapılan ultrasonografide bunlarda kan akımının olup
olmadığına bakılır.
Beyin ölümü teşhisinin konulmasında gerekli kriterler hemen her yerde aynı olmakla birlikte ülkelere
göre bazı farklılıklar da vardır. Bazı ülkelerde sadece
bir hekimin teşhis koyması hukukî açıdan yeterli olabilmektedir. Ülkemiz ise, bu konuda işi en sıkı tutanlar arasındadır. Ülkemizde, beyin ölümü teşhisinin
konulabilmesi için anestezi, reanimasyon, kardiyoloji,
nöroloji ve beyin cerrahisi uzmanlarından müteşekkil
bir ekibin kendi sahasını ilgilendiren testleri yapmaları
ve beyin ölümü kararını heyet olarak vermeleri gerekmektedir.
Beyin ölümü gerçekleşen kişinin hayatiyeti hangi
seviyededir?
Çoğu zaman beyin ölümü gerçekleşen kişinin hakikatte
tam olarak ölmediği, sadece bitkisel hayat olarak tarif
edilen duruma geçiş yaptığı gibi yanıltıcı görüşler de
vardır. Oysa her iki durum, gerek meydana geliş şekilleri, gerekse klinik neticeleri açısından birbirinden
çok farklıdır. “Bitkisel hayat” olarak tarif edilen durumda beyin kan akımı tamamen durmaz, geçici bir süre
perfüzyon basıncı düşük seyreder. Bu esnada, canlılığı sağlayan solunum, dolaşım, boşaltım ve benzeri
faaliyetleri kumanda eden beyin fonksiyonları devam
etmektedir. Bu insanlar uygun bakım hizmetlerini aldıkları zaman çok uzun süreler yaşamaya devam edebilirler. Hattâ uzun yıllar sonra bitkisel hayattan çıkıp
kısmen normal hayata dönenler de vardır. Düşük perfüzyon basıncına sebep olan patoloji ortadan kalktığında, kişi hem bitkisel hayattan çıkar hem de kişinin
idrak/şuur fonksiyonları (anlama, kavrama, konuşma
ve yorum yapma) geri gelir.
Beyin ölümünün gerçekleşmesi hâlinde ise, algılanan herhangi bir şeyin iletilebileceği canlı bir merkez
artık yoktur, yani beyin sistem olarak canlılığını yitirmiştir. Bu kişilerin kalbi bir müddet daha çalışmaya
devam edebilir. Fakat kendi hâlinde hiçbir şekilde soluyamayan ve hiçbir uyarıya cevap veremeyen hastanın kalbinin de teşhis konulduktan sonraki birkaç saat
ile birkaç gün içinde durması beklenir.
Beyin ölümü gerçekleşmiş ama kalbi halen çalışmakta olan bir hastanın (aslında o artık bir ölü) yakınlarına hastalarının klinik ve tıbbî olarak ölmüş olduğunu anlatmak ve buna inandırmak gerçekten zordur.
Öyle ki, onlara ölen kişinin organlarını bağışlamak isteyip istemedikleri sorulacak veya yoğun bakım ihtiyacı olan bir başka hasta için beyin ölümü gerçekleşmiş
kişinin fişi çekilmesi gündeme gelecektir. Bu yüzden,
aile bağları güçlü ve duygu yoğunluğu fazla olan bizim
gibi toplumlarda beyin ölümünü kesin kriterlere dayandırmak, teşhisi hiçbir şüpheye yer bırakmayacak
şekilde doğru koymak ve buna göre hareket etmek son
derece önemlidir.
[email protected]
Kaynaklar
- A. Haydar Şahinoğlu, Ahmet Dilek, Akın Kaya. Yoğun Bakım;
Sorunları ve Tedavileri. Nobel Tıp Kitabevi. 2011.
- G. Edward Morgan, Maged S. Mikhail, Michael J. Murray.
Clinical Anesthesiology. Lange Medical Books. 2002.
Bazen âdil ellerde korundun ve kurtuldun,
Bazen de zâlim ellere düştün ve burkuldun;
Şimdi de her yanda duyulan zâlim hay-huyu,
Sen son kez yine zulüm çığlıklarıyla doldun...
HAZİRAN 2014
425 217
Doktrin Rüzgârları ve
Yeni Insanın Hikmet Yolculugu
Emin Osman UYGUR
D
ünya, özellikle son üç asırdır, salt akıl ürünü ve maddeci bazı doktrin rüzgârları ile
sağa sola savrulup durmakta ve aradığı
huzuru bir türlü bulamamakta... Bu arada
yepyeni ve inanmış bir nesil asırlar önce kopan fırtınalarda kaybettiği hikmeti arayıp bulma yolunda
seferber olmuş durumda…
Doktrin, Lâtince “mezhep”, “felsefî, siyasî, fikrî
sistem teşkil eden kavramların, dogmaların bütünü”
mânâsında bir kelimedir. Meselâ Komünizm, Kapitalizm veya Faşizm doktrini denilir ki, bunlar içtimaî
birer mezheptirler.1 Öğreti de diyebileceğimiz doktrinler her alanda kendini gösterebilir.
Eflâtun’dan Aristo’ya ondan Kant’a birçok filozof ve düşünür hayatın, aklın ve eşyanın anlaşılması
adına felsefeden de yararlanarak kendilerince farklı
teoriler geliştirmişlerdir. Ama hayatın bir ucundan
tutan felsefe, hayatın bütününü ihata eden vahyi –
genelde- görmezden gelmiştir. Vahiyden ve hikmetten uzak bir mecrada gelişen söz konusu doktrinler
de hayatı kuşatmaktan uzak kalmış, insanlığa mutluluk getirme sözleri de iddiadan öte gidememiştir.
HAZİRAN 2014
218 425
Rönesans Avrupa’sında ve ardından gelen Aydınlanma sürecinde başlayan dine karşı olma ve aklı ön
plâna alma eğilimi, farklı yerlerde benzer neticeler
vermeye başlamıştır.
19. yüzyılda esmeye başlayan Marksizm rüzgârı,
maddenin spontane (kendinden olan) bir güce sahip
olduğunu savunuyordu. Buna göre maddenin gelişimi
atomdan moleküle ondan hücreye ve daha sonra bitki,
hayvan ve insana doğru evrilmekteydi. Almanyalı bir
Yahudi aileye mensup Marx’ın Das Kapital’i Naturalist Darwin’e ithaf etmesi bu açıdan mânâlıdır. Marx’a
göre tarih, sınıfların mücadelesinden ibaretti. Bu mücadelede maddenin temeli “ekonomi”, en belirleyici
unsurdu. Din, hukuk, ahlâk gibi unsurları da temel
unsur olan üretim münasebetleri belirlemekteydi. Ona
göre toplumlar ilkel, feodal, kapitalist safhalardan geçerek Sosyalist ve Komünist bir çizgiye doğru akmaktadır. O, Makyavelist felsefe gereği “Gayeye ulaşmak için
her yol meşrudur.”, “Mutluluk, gücü elinde bulunduran
devletin proleterya (işçi sınıfı) tarafından ele geçirilip
sınıfsız bir komünist rejim oluşturmakta gizlidir.” derken hikmet vadisinden uzak bir dünya hayal ediyordu.
Antik Yunan’da bir mit ile ortaya çıktığı iddia
edilen2 ve farklı aşamalardan geçerek 16. yüzyılda
Thomas More’nin Ütopya’sı ile yeniden canlandığı
söylenen Komünizm; “Özel mülkiyet yoktur, ahlâkî
ve dinî değerler insanlık için zararlıdır.” temel ilkeleri ile ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman Hazretleri’nin
“bütün dünyayı titreten kızıl veba” olarak tasvir ettiği
Komünizm’in bir sistem olarak kabul edilmesinden
daha önce bir fikir olarak gelişen Sosyalizm, sosyal
devlet ilkesini ortaya atarak, gelirler için eşit paylaşım ve sınıfsız bir toplum öngörmüş ve bir adım sonra
Komünizm’e ulaşma gayesi içinde olmuştur.
19. asrın bir diğer maddeci akımı Pozitivizm, düşünmenin İlâhî etkiden ve metafizikten uzak olması
gerektiğini savunuyor, doğru bilgiye ancak deneyle
ulaşılabileceğini iddia ediyordu. Comte, ilimlerdeki
kendi tasnifini “pozitif bilimler” diye adlandırırken
insanlığın ancak bu bilimlerle nefes alacağını söylüyordu. Çünkü insan düşüncesi, teolojik, metafizik
evrelerden geçip nihayet pozitif seviyeye ulaşmıştı ki,
ona göre bunun ötesi yoktu.
Kökleri çok öncelere dayanan ve ekonomik
mânâda kendini yirminci yüzyılda iyice hissettiren
Liberalizm’e göre devletler özgürlüğün önünde en
büyük engeldir. Onlara göre halkın gelirlerini toplayıp onlara baskı kuran bir yönetim kabul edilemez ve
öncelikle ferdin mutluluğu ön plâna çıkarılmalıdır.
Newton’un Determinist anlayışına göre şekillenen
ve evrende belli bir düzen olduğu ve buna müdahale edilmemesi gerektiği fikrinden doğan ve sonraları
ferdin her yönü ile özgür-karışılmaz olduğu3 çizgisine gelen bu akımda, ayrım olmadan bütün fertlerin
özgürce her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilmesi fikri
savunulmuştur.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra Modernizm’e tepki
olarak çıkan ve “modern ötesi” mânâsındaki Postmodern anlayışta; merkezî güç ve hâkimiyet yerine
anarşi, düzenin yıkılması ve kontrolün kalkması gibi
değişimler vardır. Bir yönü ile ilmî veya nesnel gerçekliği yeniden açıklama gayretinde olan akım, belirlenmiş kuralları değil ferdin göreceli anlayışını öne
çıkarmaya çalışmaktadır.
Demokritus’un hiçten hiçbir şey çıkmayacağına
ve mevcut olan şey yok edileme­yeceğine göre, maddeyi yaratmanın imkânsız olduğu4 iddiasından doğduğu
söylenen ve Epikür’ün bohemliğine takılan Materyalist ve Kapitalist düşünceler, bütün bu ve benzeri doktrinlerde kendini hissettirmiş ve insanlara kendi menfaatleri doğrultusunda bir hayat sürmeleri gerektiği
mantığını aşılamıştır. Bu mantıktaki doktrin mensupları da İlâhî çizgileri, hikmeti nazara almadan yaşamayı tercih edegelmişlerdir. Aslında kendileri birer problem olarak doğan bu ve benzeri doktrinler, insanlığın
hiçbir problemine çözüm üretememiş ve toplumların
maddî, mânevî ihtiyaçlarını karşılayacak kadar geniş,
esnek ve insanî olamamıştır.
Hâsılı koca bir dünya, hikmetten uzaklaşınca,
kendince bazı çözümler aramaya koyuldu ve kendi
putunu yapan cahiliye gibi kendine din dışı doktrinler icat etti. Aslında toplumları birleştirecek bir inanç
noktasına ihtiyaç vardı. Ama 18. ve 19. yüzyıllarda
Doğu’da yer yer hayata akseden hikmet yörüngeli
medeniyetler de Batı’dan gelen akımlar karşısında
varlığını daha fazla koruyamadı.
Batı’da “endişe çağı” Doğu’da ise “helâket ve felâket
asrı” denilen 20. yüzyıla gelindiğinde ise, insanlar,
Doğu’suyla Batı’sıyla, seküler (dünyevî) bir sistemin
içinde kendilerini bulmuşlardı ki, bu durum, yeni bir
başlangıç adına yolun sonu demekti. Yeni insan da işe
İlâhî hikmetleri keşfetmekle başlayacaktı. Çünkü daha
önceleri de böyle olmuştu. Meselâ, insanlık topyekûn
cehalet karanlığında iken “hakîm” olan İlâhî Beyan,
hikmetli bir nur olarak nazil olmuştu.
“Hikmetin kaynağı büyük ölçüde vahiy ve ilhamdır.” Bu yüzden hikmette “bir düşünce, tasavvur ve
davranış bütünlüğü”5 esastır. Ayrıca dini merkez alan
hikmetin felsefesinde nazarî ve amelî olmak üzere
iki bölüm (hikmet, kalbin zümrüt tepeleri) vardır ki
bu, düşüncelerin satırlardan hayata tabiî seyir içinde akması demektir. “Mukteza-yı hâle uygun hareket etmek” mânâsındaki hikmetin en iyi zamanları,
Sünnet-i Seniyye’nin hayata yansıdığı dönemler olmuştur. Çünkü Sünnet-i Seniyye ölçüleri, hayatın fıtrî
çizgisini en iyi ifade eden düsturlardır.
“Bütün peygamberlerin ve derecesine göre diğer
mürşitlerin de metaları hikmet birer hakîm oldukları”
düşünülürse, sadece insanlığın zirvelerde olduğu
dönemlerde hikmetin hayata renk vermeye devam
ettiğini görebiliriz. Yani yeryüzündeki medeniyet
üsleri ve insanlık adına olan gelişmeler, hep hikmet
atmosferinde gelişmesini sürdürmüştür. Zîrâ hikmet,
sebepler ve illetler âlemine yönelerek varlığı fayda ve
maslahat yanları ile görüp tanımak, tahlil ve terkiplerde bulunmak, Yaratıcı’nın halifesi olma unvanıyla
O’nun izni ve emri dairesinde varlığa müdahalede
bulunma6 mânâsına da gelen sırlı bir kelimedir.
Allah’ın insanlık için en güvenilir rehberler olarak gönderdiği peygamberlerin getirdiği düsturlar
için doktrin (öğreti) tabiri yakışık almaz; çünkü onlar
İlâhî emirlerdir. Ama her peygamberin devrin şartlarına göre takip ettiği bir hikmet yolu vardı. Nuh Aleyhisselam, tufana karşı bir gemi inşa ederken aynı
zamanda “ilimde yakin ve amelde sağlamlık” ile7 bir
bakıma hikmet-i fenniyeyi temsil ediyordu. Geminin
hikmetini anlamayanlarsa, kendi doktrinleriyle birlikte sularda boğulup gidiyordu. Zülkarneyn Aleyhisselam, Kur’ân’ın “sebep” dediği hikmet-i ilmiyeye
tâbi olarak setler inşa ediyor, insanlara yardım ediyordu. İbrahim Aleyhisselam, şirk anlayışını yıkmak
için akılları ikna yolu ile gelmişti. Baltayı en büyük
putun boynuna astıktan sonra “Nasıl olur da cansız
varlıklardan medet umarsınız, siz hiç akletmiyor muHAZİRAN 2014
425 219
sunuz?” diyerek akıl sahiplerini düşünmeye, yanlıştan kurtulmaya davet ediyordu.
Perde arkasındaki gerçeklerin ilim anahtarı ile
aklı iknaya açılması çok önemlidir. Bu ikna iledir ki,
günümüz medenî insanı, hikmet mesnetli ilmin ışığında iman ufkuna yürüyebilmektedir. Bu mânâda
“hikmet dolu kitap”8 olan Kur’ân-ı Hakîm, mealen “Hikmetin verildiği kişiye çok hayır da verilmiş
olur.”9 beyanı ile bize ilmin, maddî ve mânevî boyutları ile ne kadar önemli olduğunu işaret etmektedir.
İşte yeni insanın kendini Hak namına ifade etmesini ve yeryüzünde selâmetle yürümesini sağlayan;
maddî ve mânevî boyutta “takva” olarak da bilinen
bu hikmet olacaktır. Belki de bu asrın hikmet nuru,
ilim ve eğitim yolunda kendini göstermiştir. Yeni insan ilmin ve rahmetin hikmetine dayanarak yola çıkmıştır. Ve beklentisiz, fedakâr ve hasbi olmanın bereketinden gelen lütufları yudumlayıp yoluna devam
etmektedir.
Şimdilerde yeniden bir hikmet arayışına giren
imana teşne gönüller, çareyi ciddi ve her yönü ile
tutarlı İlâhî sistemde görmeye başlamıştır. Bu, hem
farklı akılların ürünü doktrinlerden bıkan Batı insanı hem de bir türlü istediği düzene, huzura kavuşamayan Doğu için kaçınılmaz bir arayış olmuştur.
‘Bizim dünyamız adına ise, özünden uzaklaşmalar
ve muhakemesizlikler, kendini değişik fantezilere
kaptırmalar, geçmişiyle ve tarihi dinamikleriyle zıtlaşmalar, sonra özüne yabancı olup kendini inkâr
etmeler, dolayısıyla da ışık ve rehberini hep dışarıda
aramalardan’ bıkmış yeni bir neslin hikmet arayışına
şahit olmaktayız. Bundandır ki “dört bir yanda tüllenen emarelerin de teyidiyle, yirmi birinci asır, bir inanç
HAZİRAN 2014
220 425
ve inanmışlar asrı ve bizim için bir Rönesans çağı olacaktır.”10
Evet, artık düşünen, araştıran, düşüncesi hür,
iradesi hür, hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsünde
olan, bütün bir varlığa sevgi ile yaklaşan, millî ve
mânevî değerlerine sahip çıkan, taklitten kurtulmuş
evrensel değerlerle donanmış, fıtrî olanı merkeze yerleştiren ‘yeni bir insan’ var hayat sahnesinde. Din ile
birlikte yürüyen hikmet güneşinin yeniden doğmaya
başladığı çağımızda, hakikat renklerine boyanmış
bu ‘yeni insan’, Kur’ân’dan ve Sünnet-i Seniyye’den
aldığı yeni hayat anlayışı ile eskimiş fikir ve düşünce
yığınlarını bir tarafa itip, Sünnet-i Seniyye’ye bağlı
bir medeniyet anlayışı içinde geleceği inşaya çoktan
başlamıştır.
[email protected]
Dipnotlar
1. M. F. Gülen, Çizgimizi Hecelerken, “Din ve Doktrin”, s.49, Nil
yayınları, Aralık 2010.
2. tr.wikipedia.org/wiki/Komünizm “İlk Komünizm”, Kasım
2013.
3. Ali Bulaç, “Liberalizm”, Zaman Gazetesi, 05.10./10.10 / 2009
4.F. K. Richtmyer, E. H. Kennard, T. Lauridsen, Modern Fiziğe
Giriş, sh. 6, İTÜ Kütüphanesi, Sayı: 614, İstanbul, Çev.: S.M.
Uzdilek, N. Kürkçüoğlu, 1965.
5. M. F. Gülen, Sızıntı, “Hikmet”, Kalbin Zümrüt Tepeleri, Şubat 2008.
6. M. F. Gülen, Sızıntı, “Hikmet”, Kalbin Zümrüt Tepeleri, Şubat 2008, Sayı:349.
7. M. Fethullah Gülen, Sızıntı, “Dünyamızın Ledünniliği”, Nisan 1995, Sayı:195.
8. (Kuran-ı Kerim, Yunus 10/1)
9. (Kuran-ı Kerim, Bakara 2/ 269)
10.M. Fethullah Gülen, “Yeni İnsan”, Sızıntı, Mart 1991, Cilt 13,
Sayı 146.
TARİHTE BU AY
Hazırlayan: Dr. Mehmet Hâleoğlu
[email protected]
Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması (15 Haziran 1826)
Yeniçeriler, Osmanlı Devleti’nin muvazzaf askerleridir. Yeniçeri Ocağı’nın Orhan Gazi veya 1.
Murad döneminde kurulduğu rivayet edilir. Bu
askerî birlik, doğrudan padişaha bağlı olduğu için
“kapıkulları” olarak da isimlendirilmiştir. Bu askerî
birliğin ilk dönem kuralları hakkında fazla bilgi yoktur. Ocakla alâkalı ayrıntılı bilgiler 17. yüzyıla -yani
kuruluşundan yaklaşık üç yüz yıl sonrasına- aittir.
Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda Hacı Bektaş-ı Velî
Hazretleri’nin oynadığı rol tarihen sabit değildir.
Çünkü Hacı Bektaş-ı Velî, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundan daha önce vefat etmiştir. Bektaşilik sonraki
yıllarda Yeniçerilerin arasında yayılmıştır. Öyle ki,
Bektaşi babalarından birisi Hacı Bektaş-ı Veli ismiyle Yeniçeri kışlalarında 94. Bölük’te (orta) ikâmet
etmekteydi. Bu sebeple Yeniçeri Ocağı’ndan “Tâife-i
Bektaşiyye” olarak da bahsedilmektedir.
Yeniçerilerin eğitimlerinde itaat ve disiplinin yanısıra açlık ve yorgunluğa tahammül ilk öğretilen hususlardı. Tarihî seyir içinde savaşlarda büyük muvaffakiyetler kazanmışlardır. Ocağın kışlaları Aksaray ve
Şehzadebaşı’ndaydı. Kanunî Sultan Süleyman devrinde 165 bölükte (orta) yirmi bin civarında Yeniçeri
varken, bu sayı sonraki dönemlerde daha da yükselmiştir. Her ortanın bir de ismi vardı. 65. Orta efradından birisi 2. Osman’ı (Genç Osman) şehit ettiğinden,
bu orta lağvedilmiştir. Bu sebeple Yeniçeriler, ulufe
dağıtımlarında veya gülbank çekilirken 65. Orta’nın
sırası geldiğinde, hep bir ağızdan “Yok olsun!” diye
bağırırlardı.
Yeniçeriler sadece savaşlarda vazife almamışlar,
bulundukları şehirlerin imarında da önemli görevler
îfâ etmişlerdir. Kahire’de inşa ettikleri eserlerle şehrin yapısını öyle değiştirmişlerdir ki, bu sebeple şeh-
re “Yeniçerilerin Kahire’si” denmiştir.
3. Murad devrine kadar; ulu’l-emre itaat, tantanadan, debdebeden ve askerliğe yakışmayan hareketlerden sakınılması, İslâm’ın farizalarını yerine
getirme, sakal bırakmama, başka sanatla meşgul
olmama, talim ile vakit geçirme ve evlenmeme gibi
ocağın bilinen kurallarına riâyet edilmişken, sonradan usul bozulmuş ve dejenerasyon başlamıştır.
Ocağa alınan askerlerin sayısının hızla artması, menşeleri konusunda gereken titizliğin gösterilmemesi,
maaşlarının ödenmesinde hazinenin zorlanması, çeşitli bahanelerle isyan etmeleri veya isyana teşebbüs
gibi hususlar kaliteyi düşürmüş, savaş meydanlarında kazanılan zaferlerin yerini mağlubiyetler almaya
başlamıştır. Ocağın ıslahı için alınmaya çalışılan
bütün tedbirler yine Yeniçeriler tarafından engellendiğinden, devletin kuruluş ve yükseliş dönemlerinin
en önemli dinamik gücü olan bu askerî birlik, mazarratlarıyla bu defa devletin başına büyük bir gâile
hâline gelmiştir. 3. Selim döneminde ocağın ıslahı
ve alternatif bir askerî teşkilât kurulması yönündeki çalışmalar yine Yeniçerilere takılmış ve sonunda
padişahın hayatına mâl olmuştu. 2. Mahmud tahta
geçtikten sonra ocağın kaldırılmasının yollarını aramış, nihayet Haziran 1826’da bu askerî birlik tarihe
karışmıştır. Bu hâdise tarihe “Vak’a-yı Hayriyye” olarak geçmiştir. İsyan alâmeti olarak kazanlarını kullanan Yeniçerilerin ortadan kaldırılışına Keçecizâde
İzzet Molla şu mısraıyla tarih düşürmüştür:
“Tecemmu’ eyledi meydan-ı lâhme / idüp küfrân-ı
nimet nice bâğî
Koyup kaldırmada ikide birde / kazan devrildi söndürdü Ocağı” (H.1241/1826)
[email protected]
Haziranda Yaşanan Bazı Hâdiseler
7 Haziran 1557 Süleymaniye Camiî’nin İbadete Açılışı.
16 Haziran 1535 Barbaros’un Haçlı Donanması’na Karşı Zaferi.
25 Haziran 1861 Sultan Abdülmecid’in Ölümü.
29 Haziran 1913 Balkan Savaşı’nın Başlaması.
HAZİRAN 2014
425 221
Dr. Nazım İNTEPE
İzmir, tarihini arayan şehirlerdendir. Bugün bizler unutulmuş,
karartılmış bir tarihi, el yordamıyla anlamaya çalışmaktayız.
İ
zmir’in M.Ö. 6.500’lü yıllarda kurulduğunu ve birçok kavmin burada yaşadığını biliyoruz. İzmir Troyalıların yanısıra, Hititlere,
Perslere, Lidyalılara, Romalılara, Cenevizlilere,
Selçuklulara ve Osmanlılara beşiklik etmiştir.
İzmir’in Selçuklu ve Osmanlı dönemleri maalesef
çok iyi bilinmiyor. Bursa’nın, İstanbul’un, Edirne’nin
kim tarafından, ne zaman, nasıl fethedildiği birçok
kişi tarafından bilinirken, “İzmir’in, Türklere geçişi ne
zaman ve nasıl oldu?” sorusuna hemen cevap verebi-
lecek insan sayısı azdır.
Yazıda; “İzmir’i fetheden tarihî şahsiyetler kimlerdir? Bu şahsiyetlerden günümüze kalan bir türbe
veya benzeri bir eser var mıdır? Beylikler ve Osmanlı
döneminde (1300–1919) İzmir’de neler yaşanmıştır?
İzmir’in nüfus yapısı, tarih boyunca nasıl seyretmiştir?
İzmir’in millî tarihinin kaynakları nelerdir? Gravürler,
kadı sicil kayıtları, vakfiyeler, kitabeler, seyyahların
notları yeterli mi?” gibi sorular ışığında İzmir’in mazisine bir seyahat yapılacaktır.
İzmir, tarihini arayan şehirlerdendir. Bugün bizler
unutulmuş, karartılmış bir tarihi, el yordamıyla anlamaya çalışmaktayız.
“İzmir” ismini “Smyrma” kelimesinden almış­tır.
“İzmir”; Smira, Semire, Lesmirr, Ksimire, Asmira, Es­
mira, İsmira şekillerine giren Smyrna’nın Türkçeleş­
miş şeklidir. İbni Batuta’nın eserinde “Yiz­mir”
telâffuzu görülse de, “İzmir” Türklerin kullandığı
umumî bir ifadedir. Türkler, baştan beri bu şehri
“İzmir” diye adlandırmışlar. Smyrna, şehrin yöneticisi Teseus’un karısının adıdır.
Arkeolojik araştırmalarda, Smyrna isimli yerleşim yerinin, Bayraklı ilçesinde Tepekule denen yerde
olduğu tespit edilmiştir. Burası M.Ö. 3.000 yıllarında
bir yarımada durumundadır.
Asya seferine çıkan İskender İzmir’de konaklamıştır. Nitekim şehrin yer değiştirmesi de İskender’in
bir rüyasına bağlanmaktadır. M.Ö. 4. yüzyıl sonlarında şehir, Pagos Dağı’na yapılan kaleye nakledilmiştir.
Yaşanan büyük depremlerle defalarca yıkılan şehre,
M.S. 200’den sonra agora, tiyatro ve stadyum yapılmıştır. Yerleşim alanı, denize kadar genişlemiştir.
İzmir’in MüslümanTürk hâkimiyetine ilk
girişi, Selçuklu komutanı Çaka Bey’in
1081’de İzmir’e yerleşmesiyle olmuştur. Bu hâkimiyet, 17
yıl (1081–1098) sürmüştür.
Şehrin Müslüman-Türk hâkimiyetine ilk girişi,
Selçuklu komutanı Çaka Bey’in 1081’de İzmir’e yerleşmesiyle olmuştur. Bu hâkimiyet, 17 yıl (1081–1098)
sürmüştür. Çaka Bey, ilk Türk denizcisi kabul edilir.
Çaka Bey’in ölümünden sonra bir Venedik baskını ile
Türkler tamamen yok edilmiş ve İzmir tekrar Venedik
hâkimiyetine girmiştir.
İzmir’in asıl İslâmî devri, 220 yıl sonra, Aydınoğlu
Mehmed Bey’in 1317’de Kadifekale’yi ve eteklerindeki şehri almasıyla başlar. Fakat Kadifekale ve etekleri, İzmir’in tamamı demek değildir. Zîrâ deniz kıyısında büyük bir yerleşim yeri ve Saint Piyer denen ikinci
bir kale daha vardır. Liman Kalesi veya Aşağı İzmir
de denen bu kale, Venediklilerin elinde olduğundan, tarihî kayıtlarda Müslümanlar arasında, ‘Gâvur
İzmir’ diye anılıyordu.
İzmir Fatihi Aydınoğlu Mehmed Bey
Aydınoğlu Mehmed Bey, çetin savaşlar sonunda
1317’de Kadifekale’yi ve eteklerindeki şehri ele geçirir; fakat Aşağı/Liman Kale’yi alamaz. Aydınoğlu
Beyliği’nin kuruluşunu ve fetihlerini yazan Tarihçi
Ali, bu hâdiseyi Düsturnâme adlı eserinde şöyle anlatır:
“İki kale idi İzmir ol zaman
Birini Mehmed Bey almıştı nihan
Biri onun dopdoluydu Frenk
İşleri dün ü gün İslâm ile cenk
Bahirdir üç yanı, bir yanı kara
Kaleyi kılmışlar ana daire
Yanına bir kimse onun varamaz
Kuş olup uçarsa ona giremez.”
Aydınoğlu Mehmed Bey, ortanca oğlu Umur Bey
18 yaşına girince, onu evlendirerek, İzmir Beyi yaptı.
İzmir’deki Venedik Kalesi’nde yaşayanlarla saldırmazlık anlaşması yapıldı. Müslüman İzmir, Aydınoğlu
Beyliği’nin merkezi olan Birgi’ye bağlıydı. Çünkü
Birgi, 20.000 nüfuslu, İzmir ise 3.000 nüfuslu idi.
HAZİRAN 2014
425 223
bulunduğu yerdeki arazilerini İzmir’in cami, tekke ve
zaviyelerine vakfetti. Emir Mükremeddin, 1348 yılında vefat etti ve bugünkü Basmane’de türbesinin olduğu yere gömüldü.
1344’ten sonra iki İzmir arasındaki çatışma önce
şiddetli, 1350’lerden sonra ise azalarak yarım yüzyıl
devam etti. Aydınoğlu Beyliği, kardeşler arasında
bölünüp küçüldükçe geriledi. Yıldırım Bayezid,
1390’da İzmir’e geldi ve şehri Osmanlı topraklarına
kattı. Aşağı Kale’yi de kuşattı. Tarihçi Ali, 1. Murad’ın
da İzmir’i üç yıl muhasara ettiğini, alamadığını,
Yıldırım’ın Venedik Kalesi’ni almaya karar verdiğini,
ancak Niğbolu Savaşı sebebiyle, bundan vazgeçmek
zorunda kaldığını söyler.
Timur ve İzmiroğlu Cüneyd Bey
1333 yazında İzmir’e gelen Arap Seyyah İbni
Batuta, “İzmir’in deniz kenarında büyük bir şehir olmasına rağmen, sürekli yaşanan savaşlar ve deprem
yüzünden büyük bir kısmının harap olduğunu, İzmir’de
Umur Bey ile bir tekkede görüştüğünü, onun iltifat ve
ihsanlarını gördüğünü” söyler. Birgi şehrinin ise,
“Mehmed Bey’in oturduğu mamur bir şehir olduğunu”
belirttikten sonra, “beyin misafiri olduğunu ve kendisine hediyeler verdiğini” yazmıştır. Birgi başşehir olduğu için Bey Sarayı ile Ulucami’si vardı.
İzmir’de Umur Bey, zaman içinde güçlendi.
Saruhan Bey’in oğullarıyla beraber, denizlerde söz
sahibi oldu, adaları kontrolüne aldı. Bu gelişmeler,
Avrupa’da rahatsızlığa sebep oldu. Papanın düzenlediği bir seferde İzmir basılarak, Umur Bey’in donanması ve tersanesi yakıldı. Venedik Kalesi, Haçlıların
harekât merkezi oldu. Umur Bey, Venedik Kalesi’ni
almaya karar verdi; ancak yapılan savaşta bir ok ile
şehit oldu. Türkler, muhasarayı kaldırdı. Umur Bey’in
cenazesi askerleri tarafından hüzünlü bir törenle
Birgi’ye götürüldü, 1340 yılı Mayıs ayında Ulucami
yanındaki babasının türbesine defnedildi.
Umur Bey’den sonra, İzmir’in idaresi Seydi
Mükremeddin’e verildi. “Seydi” lâkabı Peygamber
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) soyundan gelenlere, “Emir” lâkabı beylik ile akrabalığı olan idarecilere verildiği için, onun Seyyid ve
Aydınoğulları’na damat olduğu düşünülmektedir.
Emir Mükremeddin, şimdiki Seydiköy ve Gaziemir’in
HAZİRAN 2014
224 425
Timur’un 1402’de Liman Kalesi’ni almasıyla, İzmir’in
tamamı Türklerin eline geçti. Timur’dan sonra,
1426’ya kadar İzmir’e Umur Bey’in kardeşi İbrahim
Bey oğlu Cüneyd Bey hâkim oldu. Cüneyd Bey,
Fetret Devrinde Osmanlı Devleti ve şehzâdeler ile bazen anlaşarak bazen çatışarak, 24 yıl boyunca İzmir’i
yönetti. Cumaovası’nda (Menderes) adına yapılmış
bir cami vardır. Hâlâ ibadete açıktır.
1528 yıllarında şehre gelen seyyahların notlarına göre, İzmir bir kasabayı andırıyordu. Şehrin
Faikpaşa, Mescid-i Selâtinzâde ve gariban mahallelerindeki 206 hanede 299 aile reisi vardı. İzmir’in 2.000
civarında nüfusu vardı. Bornova, Bayraklı ve Manda
köyleri hayli kalabalıktı.
1575 yılında İzmir hayli gelişmişti. Buna rağmen
1586 yılında İzmir’e gelen Âşık Çelebi, canlı ve hareketli bir şehir tablosu çizmez ve şunları söyler:
“İçinde askerler bulunan iki kalesi vardır. Birisi güneyde yüksek bir tepe üstünde, diğeri deniz kıyısındadır.
Eski İzmir’in surları harap olmuş ve evlerle karışmıştır.
Üç beş camisi, üç hamamı ve bir pazar yeri vardır. Bağ
ve bahçeleri o kadar çoktur ki, incir ve üzümü kurutup
İstanbul’a ve Avrupa’ya satarlar.”
Evliya Çelebi’ye göre İzmir
1671 yılında İzmir’e gelen Evliya Çelebi, şehri uzun
uzun anlatır: “Ulu bir şehir ve yeni bir iskele olan
İzmir, beş nahiye olup, nahiyeleri, Urla, Sancakburnu,
Karaburun, Cumaabat ve Burunabat’tır. İzmir’in şeyhülislamı, müftüsü, Nakibüleşrafı, hünkâr bahçesi,
bostanbaşıcısı vardır.” … “Bu şehrin iki bin kadar evi,
Yukarı Kale’nin bayırlarındadır. Havadar bağlık bahçelik sarayları ve camileri vardır. Umumî yapıların
çoğu, aşağı düzde deniz kenarındadır. Yedi kralın bu
şehirde tercümanları ve konsolosları bulunur. İzmir
ayan eşrafı, âlim ve şeyhleri gayet çoktur. Halkı zengin tüccarlardır. On Müslüman, on Frenk ve Yahudi
mahallesi vardır. Mükemmel mamur, müzeyyen, kâgir
bina, güzel saraylar, kırmızı kiremitli evlerle, lâle bahçesi misâli bir güzel şehirdir.
Cümle 310 mihrap ile mescit ve camileri vardır.
Kur’ân ve hadîs okunan yerler, sıbyan mektepleri,
tekkeler ile müzeyyen bir eski şehirdir. Şehrin güneyinde çimenlik gönül açıcı bir namazgâh vardır. Bu
şehirde kırk medrese vardır. Zîrâ her cami yanında
medrese olup talebe ve hocaları vardır. Ama en şöhretli olan medrese, Yavuz Sultan Selim’in Kurşunlu
Medresesi’dir.”
Daha sonra Şadırvanaltı, Kestanepazarı ve Hisar
camilerini tasvir eder ve över. Evliya Çelebi, İzmir’i
uzun uzun anlatmaya devam eder:
“70 çeşme, 17 sebili vardır. Bütün dükkânlarının sayısı 3060’tır. En mamuru Mısır Çarşısı dükkânlarıdır.
40 kahvehane, 70 sabunhane, 20 bozahane, 20 boyahane, meyhane, saraçhane, mumhane, gümrükhane
vardır.
Göğe baş çekmiş düzgün hurma ağaçları vardır ki,
aşısız olduğundan hurma olmaz. (…) Her sene bin
gemi gelir, bin gemi gider. Malları, bu İzmir şehrinde satılır. Kara kıyafetli Frenkler, gemilerle gelir
ki, İzmir’in yarısı güya Frengistan’dır. Bir kimse
bir kefereye zarar verse ya hâkim katleder veyahut kefereler katleder.
Gece gündüz Arap ve Acem’den nice yüz
bin deve, at, katır gelmektedir. Kervan köprüsüne giden yol, hayli şöhretli ve işlektir. Bir
yandan kara, bir yandan deniz yolu ile türlü
türlü mal gelmektedir. İzmir’in narı, bademi
ve üzümü dünyaca ünlüdür. Balı ve beyaz
İzmir’in sembolü olan Saat Kulesi,
1901 yılında 2. Abdülhamid’in tahta
çıkışının 25. yıldönümü hatırasına
İzmir halkı tarafından yaptırılmıştır.
ekmeği de meşhurdur. Sahil şehri olduğundan limon, turunç, incir gibi meyve ağaçları
ve servi, çınar, gülnarı da çoktur. Gümrük
önündeki binanın sol tarafı kaledir.
Denizde leziz balıkları olur.”
“Halkın hepsi türlü türlü saya, iskerlet, çuha gibi türlü türlü kumaşlar
giyer. Kadınlar, çuka, ferace ve başlarına ferace takke giyip tülbent peştamal edinirler. Halkı zevk ehli
insanlardır. İzmir’in ziyaret
yerleri çoktur; Hacı Yusuf
Baba, Bayezid Baba
ve Seydi Mükremeddin
Sultan’ı ziyaret ettik.”
Evliya Çelebi sözleri-
ni şöyle bitirir: “İzmir’in özellikleri o kadar çoktur ki,
ayrı bir kitap yazsak ancak anlatabiliriz.”
Yakın tarih hâdiseleri
1823 yılında vilayet merkezi Aydın’dan İzmir’e alınmıştır. Kâtipzâde ailesinin konağı, hükümet konağı
yapılmış ve o muhit, o zamandan beri “Konak” ismiyle anılmaya başlamıştır. Konak’taki İzmir’in en
önemli Osmanlı eseri olan Sarı Kışla, 1826–29 yıllarında yapılmıştır. Bu kışla 1953–55 yılları arasında
belediyece yıktırılmıştır.
1849 senesinde Emin Muhlis Paşa’nın gayretiyle, bugünkü Devlet Hastanesi yapılmıştır. 22
Haziran 1850 Cumartesi günü Sultan Abdülmecid,
İzmir’i ziyaret etmiştir. 1855 yılında Körfez’i doldurma tehdidinden dolayı Gediz Nehri, Abdülmecid’in
İradenâmesiyle Menemen -Foça yatağına yönlendirilerek Çiğli Ovası ve Körfez’deki delta ve bataklıklar kurutulmuştur.
1863 yılında Sultan Abdülaziz, has vapuruyla İzmir’e gelmiş, sonra atla bütün şehri
gezmiş ve trenle Selçuk’a gidip gelmiştir.
Abdülaziz, Cuma günü selâmlık resm-i
âlisini Hisar Camiî’nde yapmıştır. 1865’te
Menemen ve Manisa hattı, 1866’da Kasaba,
1875’te Alaşehir, 1897’de Afyon hatları yapılmıştır.
1868 ilkbaharında kordon inşaatı başlamış, 3.325 metre uzunluk ve 18 metre
genişliğindeki kordon ve diğer dalgakıran
inşaatları 1880’nin Mart ayında bitirilmiştir. İzmir’in sembolü olan Saat Kulesi, 1901
yılında 2. Abdülhamid’in tahta çıkışının
25. yıldönümü hatırasına İzmir halkı tarafından yaptırılmıştır. Atlı Tramvay, 1902 yılından itibaren elektrikle çalıştırılmış, havagazıyla aydınlatılan İzmir sokakları, 1903
yılından itibaren elektrikle aydınlatılmaya
başlanmıştır.
Başta Sarı Kışla olarak eski gravür ve fotoğraflarda görünen tarihî eserler yıkılarak,
İzmir “Pür-Batılı” bir şehir yapılmak
istenmiştir. Hâlbuki bir şehrin en
değerli kimliği, tarihî eserleridir.
İzmir’in Türk kimliği ve tarihî eserleri, günümüzde ekonomik seviyesi yüksek veya normal olan ailelerin oturmadığı semtlerde kaldı. O
semtleri korumak için, yeni
bir tarih şuuru, millî ve
mânevî değerlere
bağlı bir bakış açısı
gerekmektedir.
[email protected]
com.tr
HAZİRAN 2014
425 225
{
“Ne attan düşmedik yiğit, ne de sürçmedik at yoktur.” derler.
Önemli olan, düştükten sonra doğrulup kendine gelebilmektir.
Dr. Arslan MAYDA
P
eygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem), geçmiş hiçbir medeniyetin tıbbî birikiminden istifade etmeden, asırlara hükmedecek mu’cizevî beyanlar söylemiştir.
Bunlardan birisi de genetik sahasındadır. Peygamber
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu tespitleri, sahabe döneminde tecrübe ve teslimiyete bağlı
olarak kabul görmüştür. Bugün ise bizler, bunlardan
bazılarını genetik ilmi sayesinde yeni yeni anlıyoruz.
İnsan yaratıldığı karakter üzerinedir
Hayat boyu, ana hatlarıyla fizyolojik yapımız değişmediği gibi genlerle aktarılan mizacımız da değişmez. Şahsiyetimizi oluşturan hususlar dörde ayrılır:
1.Doğuştan gelenler (mizaç),
2.Sonradan kazanılan alışkanlıklar,
3.Çevre baskısıyla (ayıplama ve ceza gibi) şekillenen huylar,
4.Kişinin iradî olarak geliştirdiği (terbiye ve dinî
inançlar yoluyla) karakter.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bir dağın yerinden oynadığını işitirseniz, tasdik
ediniz! Fakat bir adamın mizacını değiştirdiğini duyarsanız, tasdik etmeyiniz! Çünkü insan yaratıldığı mizaç
(seciye, huy) üzerine devam eder.” (Müsned) buyurmaktadır. Ancak din, insana ikinci bir fıtrat kazandıHAZİRAN 2014
226 425
}
rır. İnsan, Allah’ın emirlerinden sapmadan yürürse,
mizaç ve seciyesi ne olursa olsun, kâmil insan olabilir. Allah’ın emirlerine uymazsa, mahiyetine genetik
olarak dercedilmiş mizacı ve huyu kendini ele verir.
Benzer şekilde, başka bir hadîste; “İnsanlar altın, gümüş madeni gibi çeşitlidir. Cahiliye devrinde iyi olan ve
iyi işler yapan kimseler –dinî emir ve yasakları öğrenip
uyguladığı müddetçe- İslâm döneminde de iyi insanlardır.” (Buhari, Müslim, Müsned) buyrulmuştur.
Gen havuzu ve karakterlerin nesiller sonra ortaya
çıkması
Doğuştan olan
mizaç, gen
havuzundan gelen
müspet ve menfi
davranışlardır.
Aile, sosyal ve
tabiî çevre, alınan
gıdalar, kişinin
mizacında saklı
duran özelliklerin
ortaya çıkmasına
vesile olur veya
bunları engeller.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
gen havuzuna işaret etmiştir. Siyahî çocuğu olan bir
adam ile Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) arasında şöyle bir konuşma geçmiştir:
Adam: Karımdan şüphe ediyorum.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): Senin develerin var mıdır?
Adam: Evet!
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): Peki renkleri nasıldır?
Adam: Kırmızıdır.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): Bunların
içinde boz deve var mıdır?
Adam: Vardır.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): O hâlde
boz renk bunlara nereden geldi?
Adam: Soyundan bir damara çektiği umulur.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): İşte bu
çocuğun da soyundan bir damara çektiği umulur.
(E.Davud, Müslim, Müsned, Mace)
Cinsiyet hücrelerinin mayoz bölünmeyle çeşitlenmesi ve her döllenmede yeni özelliklerin ortaya çıkmasına vesile olması, her bir ferdin genetik çeşitlilik
göstermesinin sebebidir. Başka bir hadîste Efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem) mealen şöyle buyurur:
“Nutfe döl yatağına yerleşince yüce Allah, o nutfe ile
Âdem (as) arasında ne kadar nesep bağı varsa, hepsini de huzura getirir.” (Tirmizi, E. Nuaym) İnsanlık tarihi boyunca Hz. Âdem’den (as) en son insana kadar
bütün karekterler, her çiftin bir izdivacında Allah’ın
ilmindedir.
Sonradan kazanılan davranışlar
Doğuştan olan mizaç, gen havuzundan gelen müspet
ve menfi davranışlardır. Aile, sosyal ve tabiî çevre,
alınan gıdalar, kişinin mizacında saklı duran özelliklerin ortaya çıkmasına vesile olur veya bunları engeller. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sevgi ve
düşmanlık her ikisi de veraset yoluyla (baba ve anneden çocuklarına geçmek suretiyle) kazanılır.” (E. Müfred, Hâkim, C. Sağır, F. Kadir, Ramuz) buyurmuştur.
Çevreden gelen uyarıcılar devam ederse, kalıcı hafızaya kaydolur. Anne karnındaki bebek işittiği seslere göre davranışlarda bulunur, anne-babanın stres ve
HAZİRAN 2014
425 227
sevincinin tesiri altında kalır. Bu durum, bebeğin yüz
ifadesi, mimikleri, hareketleri ve kalb atımıyla kendini gösterir. Yaratılışta asabiliğe yatkın olan çocuk,
doğar doğmaz bunu göstermez. Çevresindeki örnekler bu yapısının ortaya çıkmasını tetikler.
Karakterlerin anne, baba ve yakın akrabalara
benzemesi
Çocukların fizyolojik yapıları bütünüyle anne-babaya benzemeyebilir. Bir organı babaya bir organı anneye benzeyebilir. Çocukların psikolojik karakterleri
de böyledir. “Cinsi münasebetten sonra, erkeğin menisi kadının menisinin önüne geçip galip gelirse, çocuk
babasına; kadının menisi erkeğin menisinin önüne
geçip galip gelirse, anasına benzer.” (Buhari, Müsned)
hadîs-i şerîfindeki “galip gelme” tâbirinden, dominantlık, karakterin erkek veya dişide baskın olarak
ortaya çıkması anlaşılabilir. Benzer bir hadîste de
“Eğer denk olursa, benzerlik her ikisine birden olur.”
(Müslim, Mace) buyrulmuştur.
Çocuğun fizyolojik yapısı; dayı, amca, hala ve teyzeye de benzeyebilir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem): “Kadının menisi erkeğin menisine galip gelirse, çocuk dayılarına; erkeğin menisi kadının menisine
galip gelirse, çocuk amcalarına benzer.” (Buhari, Müslim, E.Davud) buyurmuştur. Klâsik Mendel genetiğinde genlerin dağılımı için çizilen grafikler de bunu
göstermektedir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hasan’ın
belden üzeri bana, belden aşağısı ise Ali’ye benzer.” buyurmuştur. Kaynaklarda Hz. Hasan’ın (ra),
Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) çok benzediği nakledilmektedir. Hattâ bu özelliğinden dolayı,
Hz. Ebubekir (ra) tarafından “Ey Nebi’ye benzeyen,
Ali’ye benzemeyen…” şeklinde hitap edildiği ve bu
hitabın, Hz. Hasan’ın babası Hz. Ali tarafından tebessümle karşılandığı da kaynaklarda bildirilmektedir.
Cahiliye döneminde çocuk doğduktan sonra anne ve
babaya benzerliklerine göre gerçek anne ve babası
tespit edilirdi.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, tamamen peygamberlik feraseti veya mu’cizevî bir husus
olarak, çocuk doğmadan önce anne-babada bulunan
dominant karakterlere göre çocuğun fizyolojisini tarif ederdi.
Gayrimeşru münasebetten dolayı hamile kaldığı
iddia edilen bir kadın hakkında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Doğuracağı
çocuğun durumuna dikkat ediniz! (Bu kadın) gözleri
sürmeli, kıvırcık saçlı, siyah, iri kalçalı, kaba baldırlı bir çocuk doğurursa, çocuğun babası Şerik İbn-i
Sakma’dır.” buyurdu. Kadın gerçekten bu vasıflarda
bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şunları beyan
eder: “Eğer Allah’ın kitabının hükmü (karı ile kocanın
karşılıklı yeminleşmesi, lian) yerine getirilmemiş olHAZİRAN 2014
228 425
Kalıtsal genetik hastalığı olan bir bebek
doğar doğmaz, sağlıklı bir sütanneye
verilir ve onun tarafından 6 ay ile 2 yıl
arasında emzirilirse, hastalıklı genlerin
yerini sağlıklı sütanneden gelen genler
alacak ve böylece bebek iyileşebilecektir.
saydı, benim ile bu kadın arasında recmetmekten başka bir durum kalmayacaktı.” (Mace, Müsned, Nihaye)
Çocuğun, babaya benzemesi kadının zina yapmadığını ispatlamaz. Çünkü kadın çocuğun gerçek
babasından hamile kaldıktan iki gün sonra başka
birisiyle zina edebilir ve doğan çocuk da gerçek babasına benzeyebilir. Anne karnında bulunan çocuğun
gerçek babası yerine, başkasına ait olacağını, çocuğun anatomik yapısına göre tarif etmesi peygamberlik mu’cizesidir.
Her meniden çocuk olmaz
Kısırlığın birçok sebebi vardır. Bunlardan en az 70’i
erkek menisine aittir. Meninin yoğunluğu, hareket kabiliyeti, morfolojisi önemlidir. Normal olarak
bir mililitrede ortalama 114 milyon sperm bulunur.
Bunların % 60-77’si hareketli olmalı ve yapılarında
kusur bulunmamalıdır. Spermlerde 50’ye yakın anomali bulunabilir, tam gelişmemiş, başı kopuk, çift
Anne sütüyle beslenme sürecinde, emziren annenin aktif genleri, bebeğe taşınıyordu. Bu yeni buluş, semavî dinlerin
sütkardeşleri birbirine haram kılmasının
hikmetini anlamamızı kolaylaştırır.
başlı, iki kuyruklu veya bazı kısımları eksik spermler döllenme yapamaz. Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem): “İstediğinizi yapınız! Yüce Allah ne takdir
eylemiş ise, mutlaka o olacaktır. Gerçekte her meniden
çocuk olmaz.” (Müslim, Müsned, C.Sagir, F.Kadir) buyurmaktadır. Aynı şekilde kadının menisi dediğimiz
yumurta ve folikül sıvısına bağlı anomaliler de döllenmeye mânidir.
Cinsiyet tayini
Bebeğin cinsiyeti, döllenme sırasında, sperm ve yumurtadaki cinsiyeti belirleyen kromozomlarla temsil
edilir. Üstelik, cinsiyette sebepler açısından asıl belirleyici unsur, anne değil, babadır. Cinsiyet kromozomları X, Y olmak üzere iki çeşittir. Bir insanın cinsiyeti
bunlardan ikisinin bir araya gelmesiyle belirlenir. XY
erkeği, XX ise kadını temsil eder. Spermlerde X ve Y
olmak üzere iki tip, dişi yumurtalarında ise sadece
X olarak tek tip kromozom bulunur. Yumurtada her
zaman X bulunacağından döllenme sırasında bunun
yanına X spermi giderse, bebek kız; Y kromozomu
giderse erkek olur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem): “Erkeğin menisi galipse, çocuk erkek, kadının
menisi galipse kız olur.” (Müslim, Hâkim, Müsned) buyurmuştur. Bu ifadeden dişilik kromozomu olan X iki
tane olunca (yani galip gelince) kız olacağı, Y tek başına bile olsa, karşısında benzeri olmadığı için galip
sayılarak erkek olacağı anlaşılmaktadır.
Sütkardeşliği
Hz. Ali (ra), Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi
ve sellem), “Hz. Hamza’nın kızıyla evlenmek istemez
misin?” dedi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
bunun üzerine şunları söyledi: “Ey Ali! Bilmez misin
ki, Hamza benim sütkardeşimdir. Zîrâ yüce Allah, nesep cihetinden haram kıldığı kimseleri, süt emzirme
cihetinde de haram kılmıştır.” (Müslim, Buhari, İ.Sad,
Tirmizi, E. Davud, Abdurrezzak)
Sütkardeşi haramlığının hikmeti ve insanda han-
gi mekanizmaları bozduğu son zamanlara kadar
fazla bilinmemekteydi. Anne-babaları farklı olan,
ancak aynı anneyi emen bebeklerin limbik sistemlerine kaydolan duyguların benzer olacağına, anneye
ait kokunun bu iki bebekte ileride karı-koca olmaya
mâni sebepler teşkil edeceğine ve annenin sütüne
has kimyevî terkibin bu bebeklerde bazı karakterleri
bozacağına dâir hipotezler geliştirilmiş; fakat bunlar
tam açıklığa kavuşturulamamıştı. Yeni bir araştırma,
sütkardeşliği müessesesinin İslâm hukukundaki uygulamalarını doğrular mahiyettedir. Anne sütündeki
mikrokeseciklerin (mikrovezikül), anne genomunda okunan aktif genlerin haberci RNA transkriptleri
(yaklaşık 14.000 adet gene ait) ile bu transkriptleri
bebeğin DNA’sına monte etmede kullanılan tersine
transkriptaz enzimini ihtiva ettiği bulundu. Bu mikrokesecikler, süt transkriptomu olarak da tarif edilir.
Bunlar, annenin genlerinin bebeğe aktarılmasında
şimdiye kadar bilinmeyen yeni bir yoldur.
Bu oldukça şaşırtıcı bir buluştu. Zîrâ bu şekilde
annenin genomu bebeğinin genomuna taşınıyordu.
Bir başka açıdan ise, anne sütündeki mikrokesecikler, RNA tabanlı gen dağıtım sistemi olarak vazife
görüyordu. Bebeğin genomuna aktarılan anne genleri, yeni geldikleri yerde hücreler tarafından aktif
olarak kullanılabiliyordu. Dolayısıyla anne sütüyle
beslenme sürecinde, emziren annenin aktif genleri,
bebeğe taşınıyordu. Bu yeni buluş, semavî dinlerin
sütkardeşleri birbirine haram kılmasının hikmetini
anlamamızı kolaylaştırır. Çünkü aynı sütanneden
süt emen bebekler, genomlarında ortak genleri paylaşmaktadır. Bu ortak genler de kullanılmayan değil, aksine annenin aktif olarak kullandığı genlerin
transkriptleridir.
Allah’ın koyduğu ve yeni keşfedilen bu biyolojik
mekanizma, kalıtsal hastalıkların tedavisinde veya
gen tedavisinde yeni ufuklar açıyordu. Kalıtsal genetik hastalığı olan bir bebek doğar doğmaz, sağlıklı bir
sütanneye verilir ve onun tarafından 6 ay ile 2 yıl arasında emzirilirse, hastalıklı genlerin yerini sağlıklı
sütanneden gelen genler alacak ve böylece bebek iyileşebilecektir. Bu açıdan anne sütü yakın gelecekte
hem gen nakli ve tedavisinde, hem de çeşitli ilâçları
veya eksik molekülleri taşıyıcı bir sistem olarak da
kullanılabilecektir.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih
hadîslerinin bugünün ilmine ters düştüğü söylenemez. Gelecek zamanlarda da ilmin yeni keşiflerle
mu’cizevî bir şekilde Efendimiz’i (sallallahu aleyhi
ve sellem) tasdik ettiğini göreceğiz. Zaman sadece
dağarcığımızı dolduracak yeni bilgilerle yeni ufukları işaret edecek, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem)
mukaddes beyanlarını insanlık için yeni açılmış pencerelerden seyretmeye devam edeceğiz.
[email protected]
HAZİRAN 2014
425 229
Bir Valide Sultan Eseri:
Yeni Cami Külliyesi
Murat DUMAN
S
on yıllarda televizyon ve sinema sektöründe Osmanlı tarihi ve bilhassa harem hayatı
önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Bu durum, ilk başta müspet bir tablo gibi görünse
de, ne acıdır ki, sahasında uzman isimlerin danışmanlık yaptıkları projelerde bile tarih şuuru ile telif
edilemeyecek hatalara ve incitici sahnelere rastlanılmaktadır. Osmanlı harem hayatının hayalî kurgulara, diyaloglara âlet edilmesi, valide sultanların
ve padişah eşlerinin hayatlarını dünya zevklerine
ve iktidar hırsına adamış insanlar gibi gösterilmesi,
tarihî gerçeklerle bağdaşmadığı gibi, geçmişimizi
hayırla yâd etme ve vefalı olma anlayışımıza da bütünüyle terstir. Elbette onların hepsini aynı kategori
ve kıvamda değerlendirmek mümkün değildir. Birer
beşer olarak zaaflarına esir düşenler olmuştur. Fakat
ekseriyet itibariyle “dünya-ahiret” dengesini kurmayı
başarmış; vatanın bekası ve milletin saadeti için dua
etmişlerdir. Hanedan mensupları arasında kendini
hayır ve hasenata adamış, maddî imkânlarını bu yolda sarf etmiş pek çok kadın vardır. Bunlardan biri de,
İstanbul’da Tarihî Yarımada’nın en gözde eserlerinden olan “Yeni Cami Külliyesi”nin tamamlanmasına
vesile olan Hatice Turhan Sultan’dır.
HAZİRAN 2014
230 425
Valide Sultan Camiî
Eminönü Meydanı ile özdeşleşen ve âbidevî büyüklülüğü ile dikkat çeken Yeni Cami, İstanbul’da Osmanlı ailesi tarafından yaptırılan büyük camilerin son
misâlidir. Tarih boyunca şehrin nüfus potansiyeli
yoğun bir bölgesinde, deniz kıyısına yapılan caminin
temeli 1597’de atılmış; ancak çeşitli sebeplerle inşaata ara verildiğinden, cami 66 yılda tamamlanabilmiştir. Devletin fetih siyasetinin ve ordunun aksiyon
ruhunun gevşemeye başladığı, siyasî ve iktisadî sıkıntıların derinleştiği ve idarecilerin sık sık değiştiği
bir dönemde, bu büyüklükte bir eserin inşası kolay
olmamıştır. Osmanlı tarihinde en uzun sürede yapılan cami olma özelliğine sahip eserin yapımında üç
ayrı mimar çalışmıştır. Külliyenin bulunduğu geniş
sahada, o tarihlerde Bizans devrinden kalan bir Yahudi mahallesinin olduğu, surlarla çevrili evlerinde
kapalı hayat yaşayan bu insanların, kamulaştırma
sonrasında Haliç kıyısındaki Hasköy’e nakledildikleri bilinmektedir.
Buraya cami yaptırmayı düşünen ilk kişi, Kanunî
Sultan Süleyman’ın torunu Sultan 3. Murad’ın eşi
ve Sultan 3. Mehmed’in annesi Venedik asıllı Safiye Sultan’dır. Bu açıdan cami, “Valide Sultan Camiî”
adıyla da anılmıştır. Hakkında gerçeğe aykırı pek çok
şey yazılıp çizilen Safiye Sultan, kendi adına cami yaptırmak için saray baş mimarı Mimar Davut Ağa’yı vazifelendirmiştir. Mimar Sinan’ın talebesi olan bu zât,
öncelikle İstanbul’da deniz kıyısında yapılacak ilk
büyük caminin yerini belirleyip plânını çizmiştir. 1597
Ağustos’unda ileri gelen zevatın iştirak ettiği bir merasimle caminin temeli atılmış; ancak çok geçmeden
inşaat sahasında büyük bir problem çıkmıştır. Kazılan
yerlerden sürekli su çıkınca, tulumba ve değirmenler
suyun tahliyesini sağlamakta yetersiz kalmıştır. Buna
rağmen Mimar Davud Ağa kararlı durmuş ve temelden çıkan suyun kurutulmasını başararak inşaata hız
vermiştir. Caminin temellerine Mimar Sinan’ın Büyük
Çekmece Köprüsü’nde denediği gibi, birbirine kurşun
kuşaklarla bağlı büyük kazıklar çakılmıştır. İnşaatta
kullanmak için Rodos’tan taş getirilmiş ve kısa sürede yapının temel dolgusu tamamlanmıştır. Cami, avlu
pencerelerinin hizasına, minareler de birinci şerefeye
çıktığı sırada İstanbul’da çıkan veba salgınında Davut
Ağa vefat etmiştir. Bu ölüm sonrasında inşaatı Dalkılıç Ahmet Çavuş devam ettirmiş; ancak bu defa da
siyasî hayatta yaşanan gelişmeler ve iktisadî sıkıntılar
yüzünden inşaat tamamlanamamıştır. Sultan 3. Mehmed 1603’te vefat edince, hanedan geleneklerine göre
annesi Safiye Sultan, Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderilmiş ve orada ölmüştür. Böylece inşaat yaklaşık 57 yıl
kaderine terk edilmiştir. Bu süre içinde yapı, tahribata
uğramış; İstanbul halkı da bir türlü tamamlanamayan
ve kendi hâline terk edilen bu camiye, “Zulmiye Camiî”
ismini vermiştir.
İnşaatın bitirilmesine bir başka valide sultan vesile olmuştur. İstanbul’da büyük zayiata yol açan bir
yangın sonrasında şehri gezen Sultan 4. Mehmed’in
annesi Hatice Turhan Sultan, caminin hâlini görünce
harekete geçmiş; devrin meşhur sadrazamı Köprülü
Mehmed Paşa’nın desteğiyle inşaat tekrar başlamıştır. Mimarbaşı Mustafa Ağa, eserin ilk mimarı Davut
Ağa’nın plânına göre inşaatı üç yılda tamamlamış ve
Yeni Cami, Hatice Turhan Sultan’ın riyasetinde 8 Şubat 1663’te yapılan bir merasim sonrasında ibadete
açılmıştır. Aradan geçen zamana ve yaşanan büyük
İstanbul depremlerine rağmen, deniz kıyısında yumuşak bir zemin üzerindeki yükseltide inşâ edilen
Yeni Cami, hâlen bütün güzelliğiyle varlığını korumaktadır. Şüphesiz bunda eserin inşasında emeği
geçen mimarların ve ustaların hayalin çok ötesine
taşan meslekî kabiliyetlerinin büyük payı vardır. Dikkat çekici bir diğer husus da, Osmanlı Devleti’nin eski
gücünü yitirdiği ve iktisadî sıkıntıların baş gösterdiği
bir devirde, klâsik mimarimizin güzel bir örneği olan
böyle bir mabedin yapılabilmiş olmasıdır.
Mimar Sinan ve Sedefkâr Mehmed Ağa ekolünden izler taşıyan Yeni Cami’nin iç ve dış yapıları
HAZİRAN 2014
425 231
Mısır Çarşısı
arasında âhenkli bir uyum vardır. Süslemelerindeki
incelik ve caminin ışık düzeni kendine has özellikler arz etmektedir. İç mekânı süsleyen mavi ve yeşil
çiniler, dönemin en güzel İznik çinileridir. Caminin
kıble istikametinin sol tarafında yer alan ve kapalı bir
rampa ile çıkılan hünkâr mahfilinin duvarlarındaki
çini örnekleri, bunların en mükemmelleridir. Osmanlı selâtin camilerinin karakteristik hususiyetlerinden
biri de, cami ana mekânının bir köşesinde yer alan
hünkâr mahfilleridir. Yeni Cami’ye bitişik bir kemer
üzerinde inşâ edilen ve 17. asır Türk mimarlığının en
güzel örneklerinden olan “Hünkâr Kasrı”, Haliç kıyılarındaki bu narin yapıya eşsiz bir değer katmaktadır. Kasrın yapıldığı yıllarda Valide Sultan, sonraki
devirlerde ise padişahlar, namazdan veya dinî merasimlerden evvel burada bir süre dinlenmişlerdir.
Caminin ana kubbesi beyaz bir zemin üzerinde
yükselen dört fil ayağına oturtulmuştur. 24 pencereli
ana kubbesinin yüksekliği yerden kilit taşına kadar
36 metredir; çapı ise 17,5 metredir. Ana kubbenin
çapı, diğer sultan camilerine nazaran daha küçüktür;
kubbeyi dört yandan bütünleyen yarım kubbeler vardır. Caminin ince bir sanat eseri olan minberi, beyaz
mermer oyularak yapılmıştır. Pencerelerin üzerinde,
Mustafa Çelebi tarafından yazılan sûreler ve âyet-i
kerîmeler yer almaktadır. Sedef kakmalı kapakların
işçiliği mükemmel bir sanat ürünüdür. 24 revaklı
kare avluda Türk sanatının en değerli mücevherlerinden sayılan sekizgen bir şadırvan ve üçer şerefeli dört
minare bulunmaktadır. İlk yapıldığı yıllarda Yeni
Cami’nin geniş bir dış avlusunun olduğu bilinmektedir. Fakat cami içinde huzuru, sessizliği sağlamak ve
yapıyı dış etkenlerden korumak maksadıyla yapılan
dış avlu duvarı, külliyenin diğer bazı birimleri gibi
günümüze ulaşmamıştır.
HAZİRAN 2014
232 425
Osmanlılar zamanından kalan camilerin hemen hepsinde olduğu gibi, Yeni Cami’nin çevresine de çeşitli
“hayır eserleri” inşâ edilmiştir. Sebil, muvakkithâne,
dârülkurrâ ve “Mısır Çarşısı”, cami ile birlikte Hatice Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Esasen
külliyenin en önemli binalarından olan bu çarşının
yapılış gayesi, külliyeye bir gelir kaynağı sağlamaktır.
Yeni Cami’nin batı tarafında, Çiçek Pazarı’nın
yanında yer alan ve içinde yüz dükkân bulunan
Mısır Çarşısı, şehrin en eski kapalı çarşılarındandır. ‘L’ şeklindeki çarşı, cami inşaatı bittikten bir yıl
sonra 1664’te tamamlanmıştır. Çarşının mimarı yine
Mustafa Ağa’dır. İstanbul’un en renkli ve hareketli mekânlarından olan çarşıdaki dükkânların üzeri
kubbelidir. Çarşının iki ucunun kesiştiği yerde yani
“Dua Meydanı”nda, vaktiyle her sabah dua ederek esnafa hayırlı işler dileyen lonca vaizinin ahşap kürsüsü bulunmaktadır. Geçmişte Uzakdoğu ülkelerinden
gelen baharat, Mısır üzerinden İstanbul’a getirildiği
ve burada halka satıldığı için, çarşı bu adla anılmıştır. Günümüzde de aktarlarıyla meşhur olan çarşıda
tabiî ilâçların, baharatların ve eski geleneği yansıtan
ürünlerin yanı sıra, şarküteri ürünleri ve gıda maddeleri satılmaktadır.
İstanbul’un en büyük türbesi: Hatice Turhan Sultan
Yeni Cami Külliyesi’nin bazı bölümleri zaman içinde
yıkılmış olmakla birlikte, Hünkâr Kasrı, kemerli geçit, çeşmeler, muvakkithâne, Mısır Çarşısı ve Hatice
Turhan Sultan Türbesi ana binayı bütünlemeye devam etmektedir. Hatice Turhan Sultan’ın hâricinde
4. Mehmed, 2. Mustafa, 2. Ahmed, 1. Mahmud, 3.
Osman, 5. Murad ve pek çok hanedan üyesinin gö-
mülü olduğu türbe, caminin güneyinde ve Sirkeci’ye giden yol
üzerinde şirin bir parkın yanındadır. İstanbul’un en büyük türbesi olan kare mekânlı bu yapı,
oldukça büyük kubbesi ve girişindeki verandası ile orta boyda
bir cami görünümündedir.
Topkapı Sarayı’ndaki harem
dairesinde Türk-İslâm ahlâkı
üzerine yetiştirildikten sonra
Sultan İbrahim ile evlendirilen
ve Osmanlı Devleti’ni 39 yıl idare eden Sultan 4. Mehmed’in
annesi olan Hatice Turhan Sultan, bânisi olduğu bu eserlerin
gölgesinde yatmaktadır. Hatice
Turhan Sultan’ın oğlu 4. Mehmed yedi yaşında tahta çıkınca,
Turhan Sultan ile Kösem Sultan arasında Nâibelik mücadelesi başlamıştır. 1651’de Kösem
Sultan ölünce, Hatice Turhan
Sultan 34 yıl “Valide Sultanlık”
makamında kalmış; 1656’da
devletin idaresini Köprülüler’e
devredinceye kadar, âdeta bir
padişah gibi hareket etmiş, oğluna destek olmuş; iyi kalbli ve
devletin selâmetini düşünen bir
hanımefendi olarak tarihte yerini almıştır. Sınırsız bir iktidar
hırsı taşımayan Hatice Turhan
Sultan, basiret sahibi insanların
tavsiyelerine uyarak bir kenara
çekildikten sonra bütün vaktini
ibadet, dua ve hayra tahsis etmiş; Yeni Cami Külliyesi de işte
o yıllarda tamamlanmıştır.
[email protected]
Aşk ve heyecanın baş döndüren mahareti,
İnsan ruhunun ötelere doğru rıhleti;
Gönülde vuslat duygusunun engin lezzeti,
Duyuruyor ruhlarımıza bu nefaseti...
Kaynakça
- Halil Ersin Evcı, “İstanbul Gezi Rehberi”, Kaynak Kitaplığı, 2010.
- Sermet Muhtar Alus, “İstanbul Kazan, Ben Kepçe”, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1995.
- Mustafa Armağan, “İstanbul Mavi
Kırpar Gözlerini”, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2003.
- Murat Belge, “İstanbul Gezi Rehberi”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003.
- İlber Ortaylı, “İstanbul’dan Sayfalar”, İletişim Yayınları, 1995.
- Haldun Hürel, “İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık”, Dharma Yayınları, İstanbul, 2005.
HAZİRAN 2014
425 233
Feyiz ve Tecellî
A
rtma, çoğalma, taşma ve bolluk-be‑
reket mânâlarına geliyor feyiz. Bir
şeyi var etme, onu varlığın bütün
hususiyetleriyle serfiraz kılma; ilham‑
larla, mevhibelerle kalbî ve ruhî hayatı derin‑
leştirerek bazı kimseleri iç enginliklere ulaştır‑
den (yerinde üzerinde durulabilir..) tekvînî
emirlerdeki tecellîye, ondan insanların gönlü‑
ne ilka edilen vahiy, ilham ve ihsaslara kadar
her şey, böyle bir feyezânın değişik dalga bo‑
yundaki tecellîlerinden ibarettir.
Evvelâ, bütün varlık O’nun nur-u feyzi ile,
ma... gibi hususlar da birer feyiz ama, şe’n-i
O’nun irade ve meşîetine bağlı olarak ve yine
Rubûbiyet’e has tecellî türünden birer feyiz.
O’nun ilmî programlarına uygunluk içinde
Bundan başka feyiz kelimesi, başka söz‑
yaratılmış.. eşi-benzeri olmayacak şekilde vaz’
cüklere izafe edilerek çok daha geniş bir alan‑
ve tanzim edilmiş.. hayat mucizesiyle ayrı bir
da kullanılır ki: Allah’ın halk, ibdâ, inşâ, ihya,
derinliğe ulaştırılmış ve metafizik enginliklere
imâte, terzîk (bunlar sırasıyla şu mânâlara
geliyor: Yaratma, bir örneği ve benzeri ol‑
açık hâle getirilerek ufuk ötesi yeni mevhibe‑
lere kapı aralanmış.. ölüm ve sonrasıyla, var
mayacak tarzda icat etme, düzüp koşma,
olma hâdisesinin mebde, müntehâ ve gayesi
hayata mazhar kılma, öldürme ve rızıklandır‑
gösterilmiş.. maddî-mânevî rızıkla da bütün
ma) gibi sıfatlarına bağlı akdes ve mukaddes
tecellîlere “feyz‑i tekvînî”, Hak’tan gelip in‑
varlığın, hususiyle de insanoğlunun her za‑
man muhtaç olduğu hayatî bir mevzu hatırla‑
sanın gönlüne doğan ilhamlara “feyz-i ilâhî”
tılmış.. ve böylece –tabir yerindeyse– değişik
ya da “feyz-i Rabbânî”, herkesin istidadına
tecellî dalga boyundaki her bir feyizle “Kenz-i
göre ilâhî mevhibelere mazhariyetine “feyz-i
Mahfî”ye dair bir sır kapısı aralanmıştır.
istidadî”, mârifet ve muhabbet-i ilâhiyeye
Eşya ve hâdiselere ilk var olma işa‑
bağlı zevk-i ruhanîye “feyz-i ibadet” veya
reti
“feyz-i ubûdiyet”, aşk u iştiyaka varan ruhanî
mukaddes”de, haricî vücudları murad buyu‑
alâkalara da “feyz-i aşk” denilegelmiştir. Bu
rulan “âyân”a haricî vücud alarmı verilmiş
ifadelerin hemen hepsine eklenecek, ilâve
ve “mümkinü’l-vücud” ayn’lar arasında var
edilecek ya da bunlardan çıkarılacak sözcük‑
olma vetiresi başlamış; sonra da her varlık ve
ler olabilir; ancak çerçevenin düz durduğuyla
her nesne, ilk mevhibeleri sayılan kabiliyetleri
alâkalı söylenebilecek bir şey olacağını zan‑
çerçevesinde, daha ileri götürücü yeni feyiz‑
ler beklemek üzere sine‑i istidadını açıp, bu
netmiyorum. “Taayyün-ü evvel”deki feyiz‑
HAZİRAN 2014
234 425
“feyz-i
akdes”den
gelmiş,
“feyz-i
tecellîlerin geldiği noktaya yönelmiştir.
Feyz-i akdes, kutsallardan kutsal bir feyiz
tecellîsi demek olup, bütün yaratıkların ilmî
vücudları, malum hakikatleri ve istidatlarının
–bu, değişik varlıklara göre farklı farklıdır–
âyân-ı sâbite (Hazreti Zât’ın ilmi çerçevesinde
hakaik-i mümkinat) itibarıyla ortaya çıkmala‑
rında Fail ve Müessir-i Hakikî’ye perde-i izzet
bir tecellîdir. Bu şekilde hakaik-i mümkinenin
ortaya çıkması –buna hakaikin ilk inkişafı da
diyebiliriz– ezelde her bir varlığa bahş buyuru‑
lan istidat ve kabiliyetlere bağlı cereyan eder.
Kudret’in âdiyat üstü tasarrufları müstesna,
her varlık istidadıyla mukayyet bulunur. Bu
hususu tenvir sadedinde şair Belîğ’in:
“Halkın istidadına vâbestedir âsar-ı feyz,
Ebr-i nisandan sadef dürdane, ef’î sem kapar.”
şeklindeki sözlerini hatırlatıp geçelim.
Feyz-i mukaddes, takdis edilmiş feyiz
mânâsına gelip, bütün mümkin varlıkları,
âyân-ı sâbitedeki hakikatleri çerçevesinde,
irade ve meşîet-i ilâhiyenin haricî vücuda çı‑
karma tecellîsinden ibaret görülmüştür.
Mevzuu şu şekilde takdim de mümkün‑
dür: Feyz-i akdesle, hakaik-i mümkine, var
olmanın misalî satırlarına, sahifelerine ve
risalelerine akseder; feyz‑i mukaddesle ise,
haricî vücud urbalarını giyerek Levh-i Mahv
u İsbat’ın harf, kelime, cümle ve kitapları
şeklini alarak daha farklı bir buudda Hazreti
Müşâhid‑i Ezelî’ye âyinedarlık etme seviye ve
pâyesine yükseltilmiş olur. Bu iki tecellîdeki
farkı şöyle de vaz’etmek mümkündür: Âyân-ı
sâbite –ileride üzerinde genişçe durma niye‑
tiyle şimdi geçiyorum1– ile onlardaki kabili‑
yetlerin levha levha ilm-i ilâhîde ilk taayyün
sonrası sübutlarının esası olan tecellîye feyz‑i
akdes; âyân-ı sâbitedeki bu varlıkların, isti‑
datlarına göre haricî vücud kazanmalarındaki
fâiliyet perdesi tecellîye de feyz-i mukaddes
denmektedir. Sofîler de bunu böyle kabul et‑
mekte ve âyân-ı sâbiteyi ilmî vücudları itiba‑
rıyla feyz-i akdes, haricî vücudları açısından
da feyz-i mukaddes tecellîsi olarak görmekte‑
dirler. Onlara göre, ilmî vücud haricî vücud‑
dan farklı olduğu gibi, bu iki vücud türünün
dayandığı kaynaklar veya mahall-i tecellîler
de birbirinden farklı olmalıdır.. ve farklıdırlar
da: Feyz-i akdesde, âyân-ı sâbite ve onların
istidatları birer ilmî vücuddan ibaret olmasına
karşılık; feyz‑i mukaddesde, hem âyân hem
de bu ayn’ların lâzım ve tâbileriyle görülen,
duyulan, sezilen ve keşfedilip muttali olunan,
bütün bir mükevvenâttır.
Felsefeciler, feyiz konusunda sofîlerden ol‑
dukça farklı düşünürler. Konumuz olmasa da,
ilk hakîmlerden itibaren bu mevzu etrafındaki
düşüncelere de kısaca göz atmak istiyoruz:
Felsefecilerin bazıları, feyiz ve sudûr keli‑
melerini müteradif lafızlar gibi kullanmış ve
her iki sözcükle de, varlığın –hâşâ– Allah’tan
sudûr yoluyla meydana geldiği, geliyor oldu‑
ğu iddiasında bulunmuşlardır..
Bazıları, bu feyezânın ilâhî irade ve ihtiyar
ile gerçekleştiğini kabul etmekle beraber, ara‑
ya daha başka vasıtalar sokarak, müessirleri
ikilemiş, üçlemiş.. ve bir sürü şerik takdirine
gitmişlerdir..
Bazıları, sudûrun lâzımını tasrih ederek,
bu feyezânın tabiî ve zarurî bir çerçevede ce‑
reyan ettiği hükmüne vararak –hâşâ– ilâhî
meşîet ve ilâhî iradeyi tamamen görmezlikten
gelmişlerdir..
Bazıları, Yaratıcı’yı gayri şahsî bir ilk illet
farz ederek, her nesnenin belli bir düzen için‑
de O’ndan zuhur ettiği iddiasında bulunmuş‑
lardır..
Bazıları, ilk feyezân ve zuhuru, tek bir akla
bağlamış, ardından da şöyle bir üçlemeden
söz etmişlerdir: 1. Aklın kendisi. 2. Bu akılda
HAZİRAN 2014
425 235
ilk illet düşüncesi. 3. Bu düşünceden de ikinci
bir aklın sudûru..
Bazıları, ilk akıldan itibaren ta feleklerin
farazî ruhlarına, ondan da faal akla kadar bir
sürü akıl (ukûl-ü aşere) takdirine gitmiş; hat‑
ta araya bir de “nefis” sokuşturmuşlardır ki;
bunların hemen hepsi de “recmen bi’l-gayb”
türünden iddialardır ve dinin ruhu ile telif
edilmeleri de imkânsızdır. Ayrıca bütün bu id‑
diaların, ne ilim adına ne de iman, mârifet ve
zevk-i ruhanî hesabına pratik hiçbir yararları
da yoktur.
Gerçi zaman zaman bu tür konuların bir
kısım İslâm mütefekkirlerini de meşgul etti‑
ği olmuştur; ama ne bu düşüncelerin ne de
benzeri cereyanların, İslâm’daki kalbî ve ruhî
hayatın ayrı bir unvanı olan tasavvufî haya‑
ta hiçbir katkıları olmamıştır; katkıları olması
bir yana, çok defa saf zihinleri bulandırmış,
bazı iman esaslarının ruhuna dokunmuş ve
bir hayli bâtıl cereyana da ilham kaynağı ol‑
muştur.
Bu arada bazı tasavvuf büyüklerinden de
sudûr ve zuhur mülâhazalarıyla alâkalı bir kı‑
sım düşüncelerin sâdır olduğu görülmüş veya
iddia edilmiş ise de, zannediyorum bu kabîl
çarpık fikirler, ya başkaları tarafından onların
eserlerine sokulmuş ya da bu zatlar tevhid ve
ilâhî irade açısından konuyu farklı bir yoruma
bağlayarak, bu tür bir yaklaşımı mahzursuz
görme zühulüne düşmüşlerdir.
Aslında, ne Kur’ân ne Sünnet ne de “selef-i
salihîn”in safiyâne tevil ve tefsirleri içerisinde
bu kabîl mülâhazalara hiç yer verilmemiştir.
Öyle ise, olsa olsa bunlar eski mirastan kültür
atlasımıza aksetmiş müzahref felsefî –hilkat
mevzuunda böyle düşünen felsefî cereyanları
kastediyoruz– bilgiler olabilir ki, hemen hepsi
de, gidip gayri iradî sudûr ve zuhur düşünce‑
sine dayanmaktadır.
HAZİRAN 2014
236 425
Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin de be­
lirttiği gibi2, bu tür düşünce sistemlerinin te‑
“Birden
melinde;
ancak bir sudûr edebilir; bu birin dışında‑
ki bütün diğer varlıklar ise onun vasıtasıyla
meydana gelir.”3 prensibi vardır ki, böyle
bir mülâhaza ile mutlak ganî, mutlak muk‑
tedir olan “Rabbülâlemîn”in –hâşâ– âciz va‑
sıtalara muhtaç gösterildiği ve rubûbiyetinin
perdedârı olan bir kısım sebeplerin O’nun
şeriki gibi takdim edildiği açıktır. Az daha
açalım: Böyle bir yaklaşım, hilkat konusunda
Allah’a, hem de sudûr yoluyla, tarifi bile tam
yapılamamış bir “akl-ı evvel” verip, sonra
da Yüce Yaratıcı’yı –yüz bin defa hâşâ– âtıl
tasavvur etme anlamında bütün mülkünü,
mülkünün her parçasını ve bu parçaların her
hâlini değişik sebeplere, vasıtalara bağlamak
demektir ki, zannediyorum böyle bir hezeyanı
eski-yeni vesenîler dahi kabul etmeyecektir.
Aslında Kitap ve Sünnet’in hilkat mevzu‑
undaki beyanları herhangi bir yanlış anlama‑
ya meydan vermeyecek kadar açık olduğu
gibi, hakikî İslâm mütefekkirlerinin konuy‑
la alâkalı yorum ve içtihatları da, bu kabîl
mülâhazalara geçit vermeyecek ölçüde nettir.
Kur’ânî düşünce ve İslâmî yorumlara göre
topyekün varlık, nokta, harf, kelime, cümle,
paragraf ve nihayet bütün bir kitap olan her
şeyiyle biricik feyiz kaynağı ve Hâlıkı Yüce Ya‑
ratıcı tarafından yaratılmış olduğu gibi, görü‑
len-görülmeyen umum yaratıkların her âşire,
her saniye, her dakika, her saat ve her günkü
hâlleri; yani var olmaları, farklı keyfiyetlerle
gün yüzüne çıkmaları, değişip durmaları, fenâ
ve bekaları da –ihtiyar sahibi varlıkların, şart-ı
âdî planında iradelerinin müessiriyeti mah‑
fuz– O’nun emir, irade ve meşîetine bağlı ce‑
reyan etmektedir. Evet, görülen-görülmeyen
bütün âlemlerin yaratılması da sevk ve idaresi
de, her şeyin feyiz kaynağı, mebde-i evveli,
müessir-i mütemâdîsi Allah’a aittir. Konuyla
alâkalı mülâhazaların tam ifade edilemeyişi
veya ifadelerdeki iştibahlardan ötürü bir kı‑
sım yanlış anlamalar istisna edilecek olursa,
bu hususta, vahşî-medenî bütün insanlığın
ittifakı söz konusudur: Selim akıllar hep böy‑
le düşünmüş.. sağlam duyguların ihsasları bu
çerçevede cereyan etmiş.. varlığın ruhundaki
nizam, âhenk, gaye ve hikmetler de hep bunu
haykıra gelmiştir.
Dikkatle çevresine bakan herkes, gelip
geçenlere tebessümler yağdıran çiçeklerin
rengârenk çehrelerinden, ağaçların birer gelin
edasıyla salınmalarına, yıldırımların ürperten
tarrakalarından kuş ve kuşçukların gönülleri‑
mizi dolduran o ince ve müessir nağmeleri‑
ne; ışık, hararet, cazibe, elektrik ve kimyevî
alâkalardan biyolojik faaliyetlere; insanların
zâhir istidat ve kabiliyetlerinden kalb, ruh,
his ve şuurlarıyla alâkalı aktivitelerine ka‑
dar her şeyin hem Allah’ın varlığına hem de
O’nun bütün eşya ve hâdiseler üzerindeki
hâkimiyetine delâlet ettiğini duyacak, hisse‑
decek ve mehâbetle ürperecektir.
Evet, eğer insan, gelip kulaklarına çarpan
ve gözlerine ilişen ses-söz ve görüntüleri vic‑
danın hassas imbiklerinden geçirerek değer‑
lendirebilse, engin denizlerin yüreklere ürper‑
ti salan homurdanmalarından, ormanların
büyülü uğultularına; âsûde koyların sessizlik
murâkabesine benzeyen görüntülerinden
dağların mehâbetli duruşlarına; güllerin-çi‑
çeklerin o rengârenk işveli hâllerinden onlar‑
la mütemâdî bir aşk u vuslat hayatı yaşayan
kuşların, kuşçukların muâşakalarına; varlığın
okunan bir kitap, temâşâ edilen bir meşher,
gezilip görülen bir saray, ekilip biçilen bir
mezraa olmasından, insanların, her şeyin
üzerindeki bu ince gayeleri, hikmetleri kav‑
rayıp değerlendirme kabiliyetleriyle serfiraz
kılınmalarına kadar her şeyin, o akdes ve mu‑
kaddes feyiz kaynağından ve O’nun ilim, ira‑
de ve meşîetiyle kaynayıp geldiğini aklen ve
vicdanen duyacak ve ruhunu saran mârifet,
muhabbet, aşk u şevk ve ruhanî zevklerle
kendinden geçecektir.
Hâsılı, maddî-mânevî, canlı-cansız, bü‑
yük-küçük her varlık ve her nesne Allah’ın
bir feyziyle gün yüzüne çıkmış; O’ndan gelen
mütemâdî tecellîlerle varlığını sürdürmekte ve
belli bir gayeyi takip etmektedir. Evet, yoktan
var olma ayrı bir tecellî ve ayrı bir feyze, var
edilenleri görüp gözetme de farklı bir tecellî
ve farklı bir feyze vâbestedir. Peygamberler
vasıtasıyla iman, mârifet ve muhabbet yolla‑
rının açılması ayrı bir feyezân; evliyâ, asfiyâ
ve hakikî mürşidlerce aynı hakikatlerin beşer
idraki seviyesine göre ve çağın gerekleri açı‑
sından içtihat ve istinbatlarla ortaya konması
ayrı bir ifâza; en küçük ve en önemsiz vesi‑
lelerin dahi değerlendirilip âdeta birer esrar
havzı hâline getirilmesi ve bir mânâda herke‑
se tefeyyüz imkânının sağlanması da izafî ayrı
bir feyiz ve feyezândır.
Hâlık’ın nâmütenâhî feyzi var,
Her feyezanda ayrı bir tecellî;
Gördüğümüz her şey bitevî esrar,
Her sır, erbabına celîden celî...
Ve zannediyorum artık sıra tecellîye gelmiş‑
tir...
Dipnotlar
1. Bkz.: M.F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 3/8591.
2. Bediüzzaman, Sözler s.590-591 (Otuzuncu Söz’ün
Birinci Maksadı).
3. Bkz.: eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal 2/187; el-Îcî,
Kitâbü’l-Mevâkıf 2/688-690.
HAZİRAN 2014
425 237
Yarın yaparım düşüncesi, iradesizliğin bir diğer ifadesidir.
Prof. Dr. Harun AVCI
İ
Son yıllarda solucanların, organik
atık ve artıklardan kaynaklanan çevre problemlerinin çözülmesinde ve
önemli bir kaybın geri kazanılmasında
kullanılabileceği keşfedildi.
nsanların beslenmesini sağlayacak gıdaların ü­­
re­til­mesi, dünyanın her yerinde önemli bir me­
seledir. Yeterli üretimin olmadığı yerlerde, aç­
lık, insanlığın en büyük problemi hâline gelir.
Temel gıdalarımız sebzeler, tahıllar ve meyvelerdir.
Hayvanlardan elde edilen et, süt, yumurta gibi gıda­
ların üretilebilmesi de ot ve yem bitkilerinin varlığına
bağlıdır. Bütün bunların esas kaynağı ise topraktır.
Toprak, pek çok fonksiyonu yanında, üzerinde her
çeşit bitkinin yetiştiği canlı, dinamik, sürekli yenile­
nebilen bereketli bir kaynaktır. O âdeta bitmeyen bir
hazine gibidir. Bu hazinenin bitmemesi, diğer bir ifa­
deyle toprağın dâima verimli kalması, çeşitli sebeplere
bağlanmıştır. Bunların en önemlisi toprak canlılarıdır;
bunların sayısı ne kadar fazla ise toprak o nispette ve­
rimli olur. Toprak içindeki en önemli canlılar; mantar­
lar, bakteriler, böcekler ve solucanlardır. Bunlar toprak
fabrikasının işçileridir, her biri kendisine verilen vazi­
HAZİRAN 2014
238 425
feyi yerine getirmek için durmadan çalışır. Bu canlıla­
rın enerji kaynağı ise, organik maddedir; dolayısıyla
sayıları topraktaki organik madde miktarına bağlıdır.
Bitki ve hayvan kaynaklı atık ve artıkların düzenli ola­
rak toprağa verildiği yerlerde, toprak canlıları bun­
lardan kendi ihtiyacını alır, geriye toprağın yapısını
iyileştiren ve bitkiler için besin olan maddeleri bırakır.
Böylece toprağın verimliliği süreklilik kazanır.
Tabiî ortamlarda bitkilerin büyük bir kısmı toprağa
geri döner; parçalanır, çürür, yeniden mineral madde
olarak bitkilerin besin kaynağına dönüşür. Yine bütün
hayvanlar her türlü atığını toprağa bırakarak yaşar ve
sonunda ölerek toprak olur. Yani kompostlaşır.
Şehirleşme ve sanayileşme ile birlikte organik
atıklar ve artıkların düzenli olarak toprağa verilmesi
kesintiye uğramış, bu maddeler çöp depolarında birik­
tirilmeye başlanmıştır. Böylece, toprak için önemli bir
madde heba edildiği gibi, önemli bir çevre problemi de
meydana getirilmiştir. Ziraî üretim ve hayvancılık ya­
pılan kırsal alanlarda da, toprak için çok faydalı olan
organik atık ve artıklar maalesef kıymeti bilinmediğin­
den değerlendirilmemekte, onların toprağa kazandı­
rılması yerine, toprak verimsizleştikçe sun’î gübre uy­
gulaması yıldan yıla artırılarak, kısır bir döngü oluştu­
rulmaktadır. Böylece hem toprak, hem su kaynakları
giderek daha kirli hâle gelmektedir. Ziraî sahalarda
bir yandan toprağa az organik madde verilmesi, diğer
yandan sun’î gübre ve ziraî ilâçlarla ekolojik sistemin
bozulması, kompost oluşumunu çok yavaşlatmıştır.
Bu, toprağın sürdürülemez bir şekilde sömürülme­
si demektir. Artık, tabiî süreçte olduğu gibi, bitki ve
hayvan artıklarının toprağa döndürüldüğü, böylece
toprağın canlılığının korunduğu ve verimliliğin sür­
dürülebilir kılındığı yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.
Ziraatla meşgul olan bilim adamları, böyle bir yakla­
şım veya uygulamanın arayışı içindedir.
Çöpleri gübreye dönüştürme fabrikaları: Solucanlar
Son yıllarda solucanların, organik atık ve artıklar­
dan kaynaklanan çevre probleminin çözülmesinde ve
önemli bir kaybın geri kazanılmasında kullanılabile­
ceği keşfedildi. Meselâ, ılıman iklim kuşağında daha
yaygın görülen Eisenia fetida (tiger worm) ve sıcak
tropik iklim kuşağında görülen Lumbricus rubellus
(red worm) türleri bu özelliktedir. Eisenia fetida diğer
türlere göre besini daha hızlı tüketir, daha hızlı ürer ve
çoğalır; çok farklı iklim ve çevre şartlarına uyum sağ­
layabilir. Bu hususiyetlerinden dolayı bu tür, bütün
dünyada en fazla kültürü yapılan solucandır. Genel
olarak her solucanın toprağa faydası vardır. Ancak bir
gübre üreticisi daha çok yavru yapan, daha çok yiyen
ve dışkılayan solucana ihtiyaç duyar. Zikredilen solu­
canlar bu tür solucanlardır. Bütün solucanlar gibi bu
solucanlar da seçicidir; canlı bir bitkiyi yemez, sadece
çürümekte olan bitkileri yerler.
Çeşitli organik maddelerin mikroorganizmalar
ta­rafından ayrıştırılmasıyla meydana getirilen ürü­
ne kompost, solucanlar tarafından yenilip dışkılaş­
mayla oluşan ürüne vermikompost adı verilir.
Ver­mikompost, organik materyallerin solucanlar
kullanılarak humus benzeri materyallere dönüştürül­
mesi ile elde edilmektedir. Bu ürüne solucan gübresi,
solucan dışkısı, vermikest veya kısaca kest de denir.
Lağım, atık çamuru, organik çöp, meyve suyu, mantar
ve kağıt endüstrisi gibi çeşitli endüstriyel işletme artık
ve atıkları, süpermarket ve restorant artıkları, işlenmiş
patates artıkları, tavuk, büyükbaş, koyun, keçi, at ve
tavşan yetiştiriciliğinde ortaya çıkan artıklar, bahçeci­
likte ortaya çıkan ölü bitki ve çim artıkları veya benzeri
diğer atıklar, solucanlar sayesinde komposta dönüştü­
rülebilir.
Kompost üretiminin birtakım sıkıntıları vardır.
Çabuk fermente olamadığından koku ve sinek yapar.
Fermantasyonu hızlandırmanın basit bir yolu hava­
Toprak, pek çok fonksiyonu yanında, üzerinde her çeşit bitkinin yetiştiği canlı, dinamik, sürekli yenilenebilen
bereketli bir kaynaktır.
landırmaktır. Böylece oksijenli ortam oluşturularak
bakteri faaliyeti hızlandırılır. Ancak bu, zahmetli bir
iştir. Bunla beraber bu işlem solucanlar vasıtasıyla
yaptırılırsa, sinek ve kopmostun verdiği kokuyu or­
tadan kaldırmak ve yüksek kalitede bir gübre elde et­
mek mümkün olabilmektedir.
Avrupa ülkeleri, Hindistan ve Amerika’da değişik
maksatlar için toprak solucanlarının kültürü (vermikültür) yapılmaktadır. Ticari vermikültür faaliyetleri
iki alanda yoğunlaşmıştır. Birincisi vermikompost
(solucan gübresi) elde edilmesi, diğeri ise solucan bi­
yo-kütle üretimidir. Solucan biyo-kütle üretimi protein
kaynağı olarak tavukçuluk ve balık yetiştiriciliğinde
solucanların kullanımı maksadıyla yapılmaktadır.
Vermikompost işlemi ise organik atık ve artıkları kom­
postlaştırma işleminin solucanlara yaptırılmasıdır.
Solucan gübresiyle ziraat daha kârlı
Hayvan dışkısı içerisinde çok sayıda mikroorganizma
bulunur. Bu dışkı iyi fermente veya pastörize edil­
meden toprağa verildiğinde beraberinde bakteri ve
mantarları da getirir ve toprağı hastalandırabilir. Aynı
zamanda yabanî ot tohumunun artmasına da sebep
olur. Fakat bu dışkılar solucanlar tarafından yenilip,
gübreye dönüştürüldüğünde, yabanî ot tohumları da
sindirim sisteminden geçtikleri için çimlenemezler ve
yabani ot olmaz.
Solucanın sindirim sistemi çok sayıda azot fiske
eden bakteri ve mikorizal mantar gibi faydalı mikro­
organizmalar ihtiva eder. Bu özel mikroflora, organik
maddenin hızlı bir şekilde solucan gübresine dönüş­
mesinde önemli bir rol oynar. Solucan gübresi; granü­
lümsü (tanecikli) ama homojendir, kokusuz ve mik­
robiyolojik açıdan solucanın beslendiği materyalden
daha aktiftir. Ayrıca, solucan dışkısı içindeki önemli
bitki besin elementlerinin suda çözünürlükleri, solu­
canın besin olarak içine aldığı materyalin çözünür­
HAZİRAN 2014
425 239
Solucan gübresi elde etmek için çeşitli metotlar uygulanır. Basit olarak, organik
artık ve atıklar, toprak üzerinde açık sıra-yığınlar şeklinde veya 50 cm’lik derinliğe sahip yataklarda düzenli aralıklarla ve ince katmanlar şeklinde yerleştirilebilir.
Diğer bir metot, kasa şeklindeki basit kaplardaki üretimdir.
lüğünden daha fazladır. Solucan gübresinin etrafı
solucan mukusu ile çevrelenmiş durumdadır. Bu yüz­
den besin elementleri yavaş salınır. Bu besinler yavaş
çözündüğü için sızıntı neticesi besin elementlerinin
kaybı söz konusu olmaz. Ayrıca solucanlar kendilerini
toprağın zararlı bakterilerinden korumak için bir mu­
kus salgılar. Antibiyotik tesirli bu salgılar solucanın
dışkısına ve bulunduğu toprağa da bulaşır. Bu sıvı ile
bitki büyüme düzenleyicileri gibi biyolojik bakımdan
aktif maddelerin bitkiler tarafından alınması sağlanır.
Solucan gübresi ince dokulu, gözenek, havalan­
ma, drenaj, su tutma kapasitesi ve mikrobiyal akti­
vitesi yüksek bir materyaldir; bu yüzden mükemmel
bir toprak düzenleyicisidir. Bu gübre ağırlığının iki-üç
katı suyu tutabilir. Diğer yandan solucan gübresi ko­
kusuzdur, insan sağlığına zarar verebilecek patojen
veya kimyevî madde ihtiva etmez.
Solucan gübresi içindeki bitki besin elementleri,
bitkiye faydalılık ve konsantrasyon değeri açısından
geleneksel metotlarla üretilen kompost ürünlerinden
daha üstün hususiyetlere sahiptir. Meselâ; solucan
gübresi, zengin 10-15 cm’lik üst topraktan 5 kat daha
HAZİRAN 2014
240 425
fazla mineral azot, 7 kat fazla alınabilir potasyum, 3
kat fazla kalsiyum ihtiva eder. Bu gübrenin içindeki
bitki besin elementlerinin % 97’si özellikle azot, fosfor
ve potasyum bitki tarafından büyüme sırasında doğ­
rudan alınabilir formdadır. Solucan gübresinin mikro­
biyal aktivite seviyesi topraktan 10 ila 20 kat daha faz­
ladır. Bu yüksek mikrobiyal çeşitlilik, bitki gelişimini
teşvik eden hormon gibi kimyevî maddelerin ve zararlı
bitki patojenlerinin gelişimini baskılayan enzim ve çe­
şitli bileşiklerin üretilmesini sağlar.
Solucan gübresi katı formunda kullanıldığı gibi,
son yıllarda ondan elde edilen vermikest sıvısının kul­
lanımı hem toprak üstü bitki patojenlerine karşı, hem
de gübre olarak yaygınlaşmıştır. Toprak kökenli has­
talıklarla mücadelede, toprak altı vejetatif organların
veya tohumun kest sıvısı içinde tutularak bu kısmın
karışımdaki mikrobiyal populasyon ile kaplanması
sağlanır. Vermikest sıvısının bitki hastalıklarını baskı­
lama tesiri, sıvının sahip olduğu bakteri populasyon
seviyesine bağlıdır. Yaprak ve meyve patojenlerine
karşı vermikest kullanımı spreyleme şeklinde uygula­
nır.
Bu bilgiler bize, solucan gübre­
sinin, ondan elde edilen sıvının ve
bunlardaki bakterilerin hep birlik­
te toprağa, dolayısıyla çiftçiye hiz­
met ettiğini açıkça göstermektedir.
Kur’ân’da mealen buyrulduğu gibi:
“O, göklerde ve yerde bulunan her
şeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz
bunda düşünen topluluklar için
ibret ve deliller vardır.” (Câsiye,
45/13)
Niyetin ölmekse, ölümün yolu o değil;
Kendine saygılı ol, Hakk karşısında eğil;
Dünyanı yıkıp zinhar ukbanı da karartma;
Olmak istemiyorsan öte dünyada zelil.
Nasıl yapılır?
Solucan gübresi elde etmek için
çeşitli metotlar uygulanır. Basit
olarak, organik artık ve atıklar,
toprak üzerinde açık sıra-yığınlar
şeklinde veya 50 cm’lik derinliğe
sahip yataklarda düzenli aralıklar­
la ve ince katmanlar şeklinde yer­
leştirilebilir. Diğer bir metot, kasa
şeklindeki basit kaplardaki üre­
timdir. Bu sisteme, istenildiğinde,
besin ilâvesi ve gübre alınmasını
otomatik yapan sistemler de mon­
te edilebilir. Solucanlar en alttaki
kasaya yerleştirilir; bu kasadaki
be­s in tükendiğinde, solucanlar
alt­taki deliklerden üst kasaya ge­
çer. Alttaki kasada solucan dışkısı
olan gübre kalır. Bu kasalardaki
gübre kullanıma hazırdır. Maksada
ve işin hacmine göre uygun metot
seçilebilir. Gerek solucan gübresi
gerekse vermikest sıvısı üretmek
için daha fazla teknik bilgi edinil­
melidir.
Allah (celle celâluhu), insanın
ve diğer varlıkların her ihtiyacına
cevap verecek bir dünya ve varlık
âlemi yaratmıştır. Orada, isteni­
len her şeyi bulmak mümkündür.
Yeter ki, O’nun (celle celâluhu)
koyduğu sistemin işleyişini ve
canlı-cansız her bir varlığın fonk­
siyonunu anlayalım. Ya onlar doğ­
rudan kullanılarak veya onlardan
ilham alınarak problemlerimize
mutlaka çözüm bulunacaktır. Hızlı
çöp tüketen solucanlar buna güzel
bir örnektir.
[email protected]
HAZİRAN 2014
425 241
Harun ÇEKİÇ
SU
Cennet’te;
Bir damla sudan yaratılanların atası
Kevser havuzunun kaynadığı Cennet diyarındaydı
Karşısında bir ateş…
Su ve ateşin ilk buluşmasıydı bu, rahmetin ve gazabın,
Bir damlaya yansıdı karakteri şeytanın
Ve o ândan itibaren su, bir temizlik vesilesi oldu âleme
Belki melekleri temizledi ilk
Bir ateş alarak aralarından
Cûdi’de;
Sular kirlenmişti iyice ve artık vakit yaklaşmıştı,
Büyük bir temizlik daha başladı,
“Kaynayan tandır”ın alevleri göklere yükselirken
Bir damla düştü önce, henüz bitmiş bir geminin
güvertesine,
Damlalar deryaya dönüştü, tufan dendi adına,
Gök su yağdırıyor, yer su püskürtüyordu
Yer ve gök su olmuş her şeyi yıkıyordu
Yükselen sular gemiyi kaldırdı
Su, mü’mine rahmet, kâfire sebeb-i gark oldu
HAZİRAN 2014
242 425
‘...Biz hayatı olan her şeyi sudan yaptık...’
(Enbiya, 21/30)
Nil’de;
Suydu bir beşiği sızdıran saraya
Gece yarısı kavmini zulümden kaçıran nebî,
Yine bir su kıyısındaydı, arkasında kavmi
‘Vur asânı.’ dedi Rabbi
Su, yol oldu bir nebiye ve sebeb-i helâk oldu kâfire
Kenan’da;
Bir kıskançlık lekesi düştü sulara
‘Onu öldürmeyin.’ dedi kâil, ‘Kuyuya atın…’
Kollarından tuttular, bir kuyuya attılar
Çekildi sular, kuyu hâne oldu Allah’ın nebisine,
Rabbi bir kovayla çıkardı onu
Harran’da;
Yaralarına âh etmeyen biri
Sabrın sembolü, tevekkülün zirvesi,
Bir su gönderdi Rabbi, yaraları temizlendi
Ninova’da;
İkna edemeyince kavmini, acele etti
Yine bir suydu sefineye yatak
Fırtınaya döndü su, kur’a çekildi, suların bağrına itildi
Bir su ehliydi hut, ona rahmet vesilesi oldu,
Bir kıyıda nihayet kendini buldu
Bekke Vadisi’nde;
İsmail ağladıkça Hacer kıvrandı,
Melek geldi, rahmeti gösterdi,
Vurunca topuğunu yere, Cennet’ten bir su geldi
içtikçe doyuran, tadı sonsuz…
Hira’da;
‘Ben rahmet peygamberiyim.’ dedi En Sevgili
Su gibi geldi, kâinat rahmete erdi
O, Mustafa’ydı, Ahmed’di Muhammed’di,
Susamış gönüllere, çatlamış sinelere rahmetti
Yermük’te;
Su, bir kırbanın içindeydi,
İnleyen üç sahabe arasında gitti ve geldi,
Hâlâ duruyordu su, hiçbiri içememişti,
‘Îsar’dı şimdi, bir yudum suya yansıyan
Kerbelâ’da;
Su engellendi, Cennet gençlerinin efendisi için…
Su ve gözyaşı birlikte aktı,
Susuzluk ve Hüseyin birlikte anıldı,
Suyun olmadığı her yer artık Kerbelâ’ydı
Konstantıniyye’de;
Zincirler gerilse de su hükmüne geçti tepeler,
‘Bir güzel kumandan’ için su, yolunu buldu.
Barla’da;
Eğirdir Gölü’nde, suların üzerinde bir sandal
İki muhafız arasında, bir pîr-i fânî
Ve suya akseden silueti,
Rükû hâlinde, süngülerin gölgesinde
Suların çağladığı bir beldeden geliyor,
Vuruyor Asâ-yı Mûsa’yı Anadolu’nun bağrına,
Ateşin suya döndüğü, ciğerlerin dağlandığı yerde
Atası İbrahim’in köyünde
Suyunu içiyor, son nefesini veriyor
Suyun ötesinde;
Dünyayı susuz bırakmadı Rahman,
Bir şiar olarak rahmetinden
Şimdilerde akmaya devam ediyor sular
‘Kırık bir testi’den…
[email protected]
HAZİRAN 2014
425 243
Yaratılışta Matematik ve Geometri–2
Mükemmellik İçin
Daireden
Tevhide
Prof. Dr. Arif SARSILMAZ
M
.Ö. 6. yüzyılda yaşamış Çinli felsefeci LaoTzu, dairede sonsuzluğu tarif ederken
bizim inandığımız Allah’ın bazı vasıflarından bahsetmektedir. Dairenin her şeyi
kuşatıcılığını Allah’ın (celle celâluhu) ilim ve kudretinin her şeyi kuşattığı şeklinde düşünebiliriz. Lao Tzu,
sonsuzluğu dairenin temsil ettiğini söylerken, daire
için; “O şekilsiz bir şekil, görüntüsüz bir görüntüdür. O
hayal gücü ile avlanamaz. Onun ne başlangıcı vardır
ne de sonu. İşte bu Tao’nun hakikatidir, daire ile uyumlu olursan, onun her zaman kemâli temsil ettiğini bilirsin.” diyerek her şeyi daire ile başlatır. Daire, etrafını
çevirdiği mesaja dikkati çeker. Meselâ, herhangi bir
strateji ve plânı izah ederken, bir daire içine aldığımızda onun önemini vurgularız. Herhangi bir
emri vurgulayan trafik işaretleri daire şeklindeki levhalarla gösterilir. Kendinden sonraki bütün sayıların ve dolayısıyla şekillerin kaynağı olduğu için, Antik matematik
filozofları daireyi ilk sayı olarak düşünmüşlerdir. Daire büyütüldüğünde, sonsuza kadar genişleyebilir ve kâinatın içinde
MAYIS 2014
244 425
yayılabileceği geniş bir hacim teşkil eder. Daire, aynı
zamanda içi boş bir hükümsüzlük olarak görünür
ve ‘hiçbir şeyi’ ifade etmek için “sıfır” olarak kullanılır. Hattâ çok küçültüldüğünde, nokta hâline gelir
ve yine Arapçada sıfır mânâsındadır.
Aslında, bu sıfır hâli dairedeki gizli potansiyeli de ifade eder ki, bu
yüzden, sonsuzluk; “tamamiyeti,
mükemmelliği, saflığı ve sınırlandırılmamış olmayı” da tarif eder.
Daire ve küre
Dairenin iki boyutlu şeklini üç boyutlu yapmak için kendi ekseni etrafında çevirdiğimizde küre hâlini alır.
Tabiatın en mükemmel ve birinci
şekli olan küre ve daire, çok küçük toz parçalarından, büyük
gezegenlere kadar her yerde görünür. Polonyalı bilim
adamı Nicolaus Copernicus
(1473 - 1543): “Şim­di aklıma
geliyor ki, gökyüzündeki cisim-
Herhangi bir emri vurgulayan trafik işaretlerinde,
mesaja dikkati çekmek için daire kullanılır.
Hatırlamamız
geren şeyleri
vurgulamak
için ajanda ve
takvimlerimizde
daireleri
kullanırız. Böylece
hayatımızı
organize etmek
daha da kolaylaşır.
lerin hareketleri daireseldir; çünkü bir küre için en uygun hareket bir daire içinde dönmektir.” derken, küre ve
dairenin ifade ettiği mükemmelliğe ait bir düşünceyi
seslendirmektedir.
Eski Yunancada daire mânâsına gelen “monad”
tabiri, meneim (kararlı ve sabit olma) kelimesine dayanır. Yaratıcı’nın birliğini ifade eden monas kelimesi
de buradan türetilmiştir. Daire, Allah’ın yarattığı en
temel birim olarak düşünülür.
Zamanın boyutları
Bir su damlasının, içi su dolu daire şeklindeki bir havuzun ortasına düştüğünü
hayal edin. Dalgalar, damlanın
düştüğü durgun merkezin etrafında iç içe geçmiş/eş merkezli daireler olarak yayılır. Bir nokta etrafındaki
bu iç içe geçmiş halkalar
zamanın
dinamiklerini
temsil eder. İnsan hem
fert olarak hem de içinde bulunduğu ân olarak
tam merkezdedir. Art arda
gelen her bir daire, merkezin etrafında dolanacak
şekilde insanı ve bulunduğu
ânı kuşatır. Zaman içindeki saniye, dakika, saat, gün ve yıl gibi her
bir devir ölçüsü, dış dairelere yayılarak
sonsuza doğru yol alır. İnsanın en dar dairede
nefsiyle, sonra ailesi, komşuları, mahallesi şeklinde
dışa doğru büyüyen daireler hâlindeki çevreleriyle
münasebetleri ve alâkası vardır. Her bir daireyle farklı
seviyelerde münasebetlerimiz olduğundan bu daireler içindeki hâdiselere dâhil oluruz; ancak her birimiz
bu hâdiselere kendimize has perspektifimizden bakar, öyle tecrübeler elde ederiz. Her insan bu daireye
kendine has bir katkıda bulunur. İçinde bulunduğumuz en yakın daireden dışarı doğru her bir dairede
yapacağımız vazifeler için konuşmak, irtibat kurmak
ve münasebette bulunmak mecburiyetindeyiz. Gerek
zaman algısı, gerekse cemiyet içindeki konumumuz
açısından da devamlı arkası gelen daireler, hayatın
geçişini ve tekâmülünü karakterize eder; yaşanan
ve paylaşılan bir tecrübe zamanın daireler hâlinde
geçmesiyle her bir ânda, hâdiseleri sadece diğer insanlarla değil aynı zamanda etrafımızdaki her şeyle
paylaşırız. Her bir hâdisenin, (ne kadar küçük olduğu
önemli değil) bir sebebi ve netice tesiri vardır.
Hayat iç içe geçmiş dairelerde ilerledikçe, hâdiseler
boşluğun içerisindeki çok büyük boyutların bağımsız
kaderî plânları içinde kompleks bir münasebetler ağı
teşkil etmektedir. Bu kâinat ardı sıra gelen yaratılış ve
yok ediliş devirleriyle döndüğü için, zamanın daimî
bir dönüşüdür.
Birlik/ teklik
Gerçek bir nokta ölçülemez ve çizilmesi imkânsızdır. Kendisinden
meydana gelen bütün geometrik şekiller gibi, noktalar sembolik hayallerdir.
Kendi özünde bir varlık
formu olarak, bir dairenin merkez noktası
tektir; bir noktayı bir
sayısıyla ifade edecek
olursak, bunu dik bir çizgi olan 1 ile temsil edebiliriz. Daire gibi, yaratılmış
her şeyin kendi içinde bir
merkezi vardır ve yaratılmışlar
onun etrafında döner. İngilizcede
“kâinat” kelimesinin karşılığı olan
“Universe” kelimesinin “bir tur dönüş”
mânâsına gelmesi de kâinatın dönmesini hatırlatır.
“1” tamamlanmıştır, bütündür ve onun içinde her
varlık formunun olması mümkündür. Varlığın özü
bu birlikten veya tevhidden doğar. Bir yumurtanın
içerisindeki doğurgan çekirdek gibi, 1 sayısı yeni bir
hayatın varlığa çıkması için gerekli kodları kendinde
taşır. Her şey 1’den doğar. Bu yüzden, 1 muhtemel her
şeyi olabilme gizli potansiyeline sahip, en yüksek derecede doğurgan bir mahiyettir; çünkü muhtemel her
şey onun içerisindedir. Biçim verilmiş bir gerçeklik ve
varlığın çok sayıda formu, birliği parçalara ayıramaz,
birlik bozulmadan devam eder. Bu yüzden 1 her yerdir,
onun en son genişlemiş hâli, her şeyi içinde barındıran dairedir. Merkez ve ân bu daire içinde değişmeyen
noktadır, yani 1’dir.
Dairenin içine aldığı ve desteklediği geometrik şekillerin örnekleri.
MAYIS 2014
425 245
Daire her şeyi içine alır
Ne kadar kompleks olduklarına bakılmaksızın, bütün
geometrik şekiller ve prensipler dairenin merkezindeki tek
bir noktadan meydana gelmiştir. Hepsi kendilerini içinde barındıran dairenin çeperine değen
köşelere sahiptir. Dairelerin kesiştiği iki nokta, temel
geometrik şekillerin ve biçimlerin meydana getirilmesi için tam gerekli olan uzaklığı oluşturur. Böylece, şekillerin meydana getirildiği daire, nokta ve bir çizgiye
sahip oluruz. Ortaya çıkan ilk üç şekil, üçgen, kare ve
pentagondur (beş köşeli yıldız).
İç içe geçmiş eş merkezli daireler, kâinatın her tarafında tekrarlanan temel geometrik şekillerin meydana
getirilmesi için tam gerekli olan matematik bağıntılarını meydana getirir. Büyüklükleri ne olursa olsun,
geometrik bağıntılar sabit kalır, eş merkezli dairelerin
ne kadar büyük olacağı önemsizdir. Sonsuz derecede
büyük dairevî kaplardan en küçük noktaya kadar, bütün şekiller, büyüklük ve küçüklüğün her ölçeğinde
gerçekliği temsil ederler. Bu yüzden mantıkî olarak geometrik öz, noktanın içinde bulunur ve bütün gerçekliğin içine nüfuz etmiş noktaların bir araya gelmesiyle
teşkil edilir. Atomu nokta kabul edersek, molekülleri
teşkil etmesi gibi veya kuarkları nokta kabul edersek
atomları teşkil etmesi gibi yahut hücreyi nokta kabul
edersek bir vücudu teşkil etmesi gibi değişik seviyelerde aynı mantığı görebiliriz.
Hiçbir şey sonra her şey
0 1
10000000000000….
0 sadece tek bir 1’e sahip olduğu ve kendisine eklendiği ânda âniden bir değer kazanır ve böylece
1’den, noktadan meydana getirilebilecek sonsuz ihtimalleri bünyesinde barındırmaya başlar.
Sonsuz sayıda 00000’ların eklenmesi, gerçekte
genişleyen daire ile aynıdır. Çünkü bu daire de 0
ile aynı şekle sahiptir, kendisi 1 olan merkez noktasının etrafını kaplamıştır.
Dualite/ikililik ve daimî ritim
Merkezi, bir ışık kaynağı olarak hayal edin. Etrafa ışık
saçan bu kaynaktan çıkan ışıklar, son derece büyük,
sonsuz dairesinin ufkuna kadar dağılıp daha sonra
merkeze dönerek kendi yansımasını meydana getirsin,
tıpkı aynada kendi yansımamızı gördüğümüz gibi. İşte
bu yüzden merkez aktif, bakan ve yansıyan, yansıyan
görüntü ise pasiftir.
Aktif ve pasif, bu zıtlık çifti dualite veya çift eşlilik olarak adlandırılabilir ve sadece diğeri ile birlikte
tanımlanabilir; çünkü hiçbiri asla Mutlak değildir.
Gerilim altında ahenkle problemsiz bir şekilde işlerler.
Böyle bir gerilim, bir çizgi ile temsil edilebilir; ancak
MAYIS 2014
246 425
bu tarz bir çizgi gerçekte yoktur, sadece ahenkli bir
birlikte var oluş vardır. Dualite ile beraber ikililik ve
zıtlaşma geldiği gibi aynı zamanda denge de gelir. Her
biri zıddının gücünü artırır. Her biri diğerini, değişim
ve hareketin daimî ritmi ile destekler, gelişmesine yardım eder. Zıtların gerilimi, her fıtrî oluşumda ve günlük hâdisede görülür.
Sınırlar ve kutuplar ve uç noktalar bu dualite tarafından meydana getirilen illüzyonlar veya sanal algılardır. Bunlar bizi içimizdeki, birliğin tevhidin, merkez
noktasından saptırır. Dualite eş zamanlı olarak, bu
tevhidi hem iter ve hem de kendine çeker, diğer bir tabirle parçalar ve eski hâline döndürmek ister. Bu istek
bizim ruhumuzda tevhide (merkeze) ve varlığımızın
kaynağına dönme isteği olarak hissedilir. Dualite ve
dolayısıyla gerilim ve devamlı değişim, sonradan meydana gelen yani yaratılan bütün şeklilerin ve varlıkların içinde vardır. Alman Hristiyan mutasavvıf ve teolog Jacob Böhme’nin (1575–1624): “Allah’ın var ettiği
şeyler bir çark gibidir, içerisinde çok sayıda çarklar birbiri içerisinde yukarı aşağı ve çapraz
yönde üretilmiştir ve devamlı bir
şekilde hepsi beraberce dönerler.
Gerçekten insan bu çarka baktığında açıkça görür ki, Allah çok büyük bir
ustadır.” şeklinde ifade ettiği husus,
İslâm tasavvufunda Tevhid akidesi
içinde çok geniş ve küllî bir anlayışla ele alınmıştır.
Dualitenin örneklerini beden
ve ruh ikilisinden, iyi-kötü, mânâmadde, pozitif-negatif, elektron-proton,
madde-antimadde, kuzey-güney, sağ-sola kadar çok
şeyde görebiliriz. “Her şey zıddıyla vücut bulur.” anlayışının en tipik misâli de ışık-karanlıktır. Dualitenin
maddî dünyada çok karşılaştığımız örneklerinin tipik
bir hâli aynada yansıyan görüntümüzdür ki, bu aslında yüzümüzün bir illüzyonudur. Yüzümüzde simetri de vardır, yüzümüzün sağ ve sol tarafı birbirinin
bir yansımasıdır ve iki dairenin kesişmesiyle oluşan
Vesica piscis ismi verilen bu biçimler beynimizin kesitinden, meyvelere ve çiçeklere kadar birçok nesnede
görülür. Bu dualiteyi beynimizin iki yarımının farklı
kabiliyetlerle vazifelendirilmesinden erkek ve kadın
arasındaki bütünleyici ve birbirini tamamlayıcı yönlere kadar genişletebiliriz.
Kuzey ve güney
Dünya’nın manyetik kutupları arasında ve Güneş’in vesile
olduğu gece gündüz hareket
ikiliğinde, daimî bir gerilim
vardır.
MAYIS 2014
425 247
Holon, tabiatta cereyan eden hâdiselerde aşikâr olarak görünür. Daireler hem gerçek hem de metafor olarak iç içe geçmiş holonlar
meydana getirir. Bu durum Güneş Sistemi’nden, bir akik kristalindeki tabakalara, bir örümcek ağından, ortadan kesilmiş bir
soğana kadar birçok yerde gözlenir.
Hidrojen
Hidrojen, 92 element içerisinde ilk ortaya çıkan
ve en çok bulunan atomdur. Sadece 2 parçadan
meydana gelir; merkezde pozitif yüklü bir proton ve onun etrafında yörüngede dolaşan negatif
yüklü bir elektron. Diğer bütün atomlar üçüncü
bir nötron parçacığına sahiptir ve tamamı hidrojen atomlarının yıldızlardaki aşırı sıcaklıklarda
birbiri ile füzyonundan/birleşmesinden meydana gelmiştir.
1 ve 2 kendilerinden sonra gelen sayıların
ebeveynleridir.
0
1
2
Sonsuzluk
Birlik
Dualler
• 1 , kendisi ile toplandığında, kendisi ile çarpımından daha büyük bir netice veren tek
değerdir.
• 1x1x1x1x1x1…= 1
• 1+1= 2, 1+1+1= 3, 1+1+1+1= 4 vs.
Sümerlerde “bir” ve “iki” için kullanılan kelimeler,
“erkek” ve “kadın” için kullanılan kelimeler ile aynıdır. Tekliği ve dualiteyi temsil ederken, 1 ve 2’nin
kendisi sayı olarak düşünülmez, onlar diğer sayıların ana-babalarıdır, bunlar evlenirler ve diğer
sayı prensiplerini “doğururlar”.
Özetlersek, Allah’ın dışında yaratılış vetiresinin
tamamlanması (veya dairenin tamamlanması) için
kâinattaki her şeyin içinde mutlaka bir pozitifin bir
de negatifin bulunması gerekir. Diğer bir şekilde ifade
edersek Allah’ın sebepler perdesi altında işleyen yaratmalarında her zaman zıtlıklar vardır. Böyle zıtlıkların
birlikteliği ile bütün aktiviteler ve hareketler meydana
gelir.
[email protected]
MAYIS 2014
248 425
Selim İ. EMİN
bni Haldun, Mukaddime’sinde şahıslar gibi
devletlerin de belli bir ömürlerinin olduğunu
ifade eder.1 O, bunu söylerken, tarihte küçük
siyasî teşekkülleri dünya devleti yapan ve yine
dünya siyasetine yön veren güçlü devletlerin yıkılışını hazırlayan bir dizi kaidelerin olduğunu fark etmiş
olmalı. Çünkü geçmişten günümüze birçok devlet
düzeninin teşekkülü, tekâmülü ve nihayetinde bazı
sebeplere bağlı olarak bozulması ve çöküşü çoğu defa
insan iradesinin yeterince aktif olmadığı, olsa bile zaafa uğradığı demlerde İlâhî bir buyruğun tecellisinin
devreye girmesi gibi görünüyor.
Devlet düzeninin teşekkülü, bazı umumî kaideler
çerçevesinde cereyan eder. Her şeyden önce bir bölgede yeni bir devlet teşekkül edecekse, o bölgeye hükmeden eski siyasî gücün mevcut dinamiklerini kaybetmiş olması gerekir. Eskisine alternatif yeni gücün
gerçek mânâda hâkimiyet tesis edebilmesi ise, ancak
halkının şu temel ihtiyaçlarını temin ile mümkün olacaktır: beslenme ve barınma; güvenlik ve huzur; inanç
hürriyeti ve adalet.
Tarihte pek çok güçlü devlet, varlığını bu sacayağı
üzerinde devam ettirebilmiştir. Bu ayaklardan ilkinde
yaşanan zafiyet, devletin sendelemesine; ikicisinde yaşanan kargaşa, parçalanma sürecine girilmesine; üçüncü ayakta yaşanan tahakküm ve zulüm ise, devletin tarih
sahnesinden silinmesine sebep olur.
Bu prensipler, Osmanlı misâlinde en açık bir surette mütalâa edilebilir. Osmanlı, Bizans’ın besleyemediği,
güvenliğini sağlayamadığı ve en nihayetinde Katolik
zulmüne terk etmek mecburiyetinde kaldığı Ortodoks
halka, mümbit, müreffeh ve inançlarının gereğini yerine
getirebilecekleri hür ve âdil bir ülkede hayatiyet hakkı tanımıştır. Bu, Osmanlı’nın Selçuklu’dan devraldığı devlet
tecrübesi, teknik donanımı yüksek askerî gücü, sağlam
dinamiklere dayanan iktisadî ve sosyal yapısı, Müslim ve
gayrimüslim tebaasını Yaratıcı’nın (celle celâluhu) emaneti olarak görmesi ile izah edilebilir.
Diğer taraftan şöyle bir soru, aklımızı kurcalayabilir:
Dinamikleri sağlam temellere dayalı Osmanlı Devleti’ne ne
oldu da işler belli bir merhaleden sonra ters gitmeye başladı ve yaşananlar İbni Haldun’u bir defa daha haklı çıkardı.
HAZİRAN 2014
425 249
Osmanlı sisteminin mükemmel işlediği klâsik dönemde Müslim ve gayrimüslim halk, kamu faydası
gözetilerek teşekkül ettirilmiş Osmanlı devlet düzeninden alabildiğine istifade etmekte ve müreffeh bir
hayat sürmekteydi.2 Ancak tekâmülü teşvik eden hür
düşüncenin esintisi ve Yaradan’ın Rahman sıfatıyla tecellisi, Avrupa’da bir dizi köklü değişim yaşanmasıyla
neticelenecektir. Sözkonusu değişimler, Osmanlı devlet düzeni üzerinde menfi ve yıkıcı tesirler meydana
getirmiştir. Bu durumun bir yönü şöyle izah edilebilir:
Asrının hemen bütün devletleri gibi, Osmanlı
Devleti’nde altın ve gümüş rezervleri büyük bir değere
sahipti. Zîrâ, ardı arkası gelmeyen savaş masraflarının tedariki için bu madenler vazgeçilmezdi. Ancak
16. yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Osmanlı için büyük
ehemmiyeti haiz Sudan altın rezervleri3 artık tükenme
noktasına gelmiş ve Anadolu gümüş madenleri de
eski verimliliğini kaybetmişti. Sırbistan ve Bosna gümüşü ise, kur farkından dolayı Venedik limanlarına
akma eğilimindeydi. Kısacası Osmanlı tam bir değerli
maden kıtlığı* içindeyken, Batı Avrupa’da yeni keşfedilen Latin Amerika gümüşüne dayalı stok alanları
ortaya çıkmıştı.
Avrupa’da ise, drenaj pompalarının keşfi maden
zeminindeki suyun tahliyesini mümkün kılmış ve
böylece daha önceleri işletilemeyen pek çok madenin işletilebilmesi bölgede üretim patlamasıyla neticelenmiştir.4 Böylelikle Avrupa’da sanayi inkılâbına
sebep olacak sermaye birikimi sağlanmıştı. Bunun
yanı sıra, Batı Afrika’dan getirilen köleler, yani ucuz iş
gücü, bu süreci destekleyecek ve en nihayetinde daha
fazla kazanma arzusunda olan Avrupalı zengin tüccarların teknolojik alanda yaptığı yatırımlar meyvesini vermeye başlayacaktır. Bu, şu mânâya geliyordu:
Osmanlı’nın karşısında bölük pörçük, sürekli birbiriyle mücadele eden ve Ortaçağın iptidai metodlarıyla
varlık mücadelesi veren bir Avrupa artık yoktu.
16. yüzyıl, iktisadî hâdiselerin yanı sıra, siyasî
sahada yaşanan bazı mühim değişikliklere şahitlik edecektir: 5. Karl’ın (Şarlken) Osmanlı’ya karşı,
Fransa dışında, bütün Avrupa’yı kendi tacı altında
tek bir imparatorluk hâlinde birleştirmesi, Avrupa
hanedan ailesinde tek erkek varisin kendisi olmasıyla doğrudan alâkalıdır.5 Böylesi geniş bir aile düzeni
içinde 5. Karl’ın tek erkek varis olması, kader denk
noktasında üzerinde durulması gereken bir husustur.
Avrupa Haçlı birliğini tesis eden 5. Karl, Osmanlı’nın
Balkanlarda tutunabilmesi için stratejik ehemmiyete
sahip Macaristan üzerine yürüyecek** ve buna karşılık bölgeye düzenlenen ve bizzat Kanunî Sultan
Süleyman’ın komuta ettiği sayısız sefer-i hümayun,
Osmanlı hazinesini boşaltmaktan öte bir netice vermeyecektir. Ayrıca, Osmanlı tarafından Haçlı birliğinin dışında tutulmak istenen Fransa ile daha sonra
İngiltere’ye tanınan iktisadî ayrıcalıklar da, takip eden
dönemde Osmanlı ekonomisi üzerinde menfi tesirler
gösterecektir.
HAZİRAN 2014
250 425
Osmanlı üzerinde büyük tahribat yapan bir diğer
ehemmiyetli siyasî hâdisenin sebebini birkaç asır
öncede aramak gerekir. Ankara Savaşı’nda Yıldırım
Bayezid’i yenilgiye uğratan ve Osmanlı ülkesinde
Fetret Devri’nin yaşanmasına sebep olan Timur, aynı
dönemde Karadeniz’in kuzeyinde hâkim olan ve Slav
kabilelerine aman vermeyen Altınordu Hükümdarı
Toktamış’ı da yenilgiye uğratarak Altınordu Devle­
ti’nin yıkılmasına sebebiyet vermişti.6 İşte bu durum,
Slavların Hazar Denizi’nden Kuzey Avrupa’ya oldukça
geniş bir alanda hızla yayılmalarına imkân sağlayacak, 17. yüzyıl sonlarına gelindiğinde ise, Osmanlı’nın
ensesinde Avrupa’ya nispeten çok daha tehlikeli bir
hasmın, Çarlık Rusya’nın boy göstermesine sebep olacaktır.
Bu gelişmelere, Osmanlı-Safevî mücadelesinin Os­
man­lı hazinesi üzerindeki menfi tesirleri de eklenebilir. Avrupa’nın yüksek meblağlar ödediği ham ipeği,
Osmanlı ülkesine uğramadan Avrupa’ya pazarlamanın yollarını arayan ve böylece Osmanlı’yı mühim bir
gümrük vergisinden mahrum etmek isteyen Safevî yönetimi, diğer yandan Anadolu’daki Şiî unsurları devlet aleyhine ayaklandırarak dirlik ve düzenin bozulmasında mühim bir rol oynamıştır.7 Ancak dikkatten
kaçırılmaması gereken esas nokta, askerî alanda meydana gelen değişikliklerin klâsik dönem Osmanlı ordu
düzenini bir ânda geçersiz kılmasıdır. Klâsik dönemde
Osmanlı ordusunun asıl unsurunu, zannedildiği gibi
Yeniçeriler değil, Tımarlı Sipahiler teşkil etmekteydi.
Bu dönemde Yeniçerilerin Osmanlı ordusundaki nispeti % 10 bile değildi. Asıl savaşan güç, atlı birliklerden müteşekkil Tımarlı Sipahilerdi. Tımarlı Sipahiler,
Yeniçerilerin aksine hazineden tek akçe almadıkları
gibi, barış zamanında toprağı işleyerek devlet ekonomisine katkıda bulunuyorlardı. Ancak 16. yüzyılla
birlikte, topun yanı sıra tüfeğin de savaşlarda yaygın
olarak kullanılmaya başlaması, profesyonel askerliği
mecburi hâle getirdi. Her daim ateşli silâhlarla talim
yapan hazır askerî birliklere duyulan ihtiyaç, bir ânda
yeniçerilerin sayısını yüz binlere taşırken, Tımarlı sipahiler yavaş yavaş önemini kaybetmeye başladı.8
Üstelik orduyu ateşli silâhlarla donatmanın maliyeti,
klâsik silâhlara nispetle oldukça yüksekti.
Ülkedeki değerli madenlerin tükenmesi; coğrafi
keşiflerin gümrüklerdeki menfi tesirleri; birden fazla
cephede eskisine nispetle çok daha güçlü düşmanlara karşı mücadele verme mecburiyeti ve gelişen savaş teknolojisinin ek maliyeti, Osmanlı’yı mâlî krize
sokacaktır. Artan savaş maliyetinin karşılanabilmesi
için, bir yandan fevkalâde durumlarda alınan avarız
vergileri devamlı hâle getirilirken, diğer yandan hazineye ek gelir sağlayabilme düşüncesiyle mukataalar
(devlete ait bir gelirin yıllık, peşin para karşılığında
kiralanması) tahvil süreleri bitmeden yeni mültezimlere (kiracı) verilecektir. Bu uygulamalar hem halkın
hem de Osmanlı ülkesinin yegâne müteşebbisleri olan
mültezimlerin hoşnutsuzluğuna yol açacaktır. 17. yüzyıl sonlarına gelindiğinde Osmanlı yönetimi, vergi gelirlerini arttırabilmek için son çare olarak malikâne***
denilen yeni bir sistemi uygulamaya koyacaktır. Bu
sistemde mülkiyeti devlete ait olan toprakların vergi
gelirlerini toplama hakkı, muayyen bir bedel üzerinden kayd-ı hayat şartıyla o bölgenin nüfuzlu ve zengin
kişilerine verilecektir. Bu uygulamayla devlet, bir yandan savaşlar için gereken yüksek meblağı borca girmeden temin etmeyi, diğer yandan malikâne sahibinin
yapacağı yatırımlarla toprağın verimliliğini arttıracağını ümit ediyordu. Ancak beklenen olmadı, malikâne
sahibi âdeta bir taşeron gibi davranarak uhdesindeki
vergi gelirlerini uygun bir kârla belli süreler dâhilinde
başkalarına devretme yoluna gitti. Vergi toplama hakkını haiz bu kişiler, (mültezim) kârını artırabilmek
için halktan daha fazla vergi talep edince, vergi mükellefiyetlerini yerine getiremeyen halk, şehirlere göç
etmek zorunda kaldı. Artan şikâyetleri dikkate alan
merkezî idare, istismarları engelleyebilmek için sancaklara pek çok ferman gönderdiyse de istenilen neticeyi alamadı. Bu durum üretim tüketim dengesinin
bozulmasına ve Osmanlı ülkesindeki ekonomik krizin
büsbütün içinden çıkılmaz bir hâl almasına sebep
oldu. Üstelik Osmanlı, devlet yapısı itibariyle tüccar
bir devlet de değildi. Osmanlı şehirlerinde ne zengin
tüccarlar ve ne de milletlerarası ticaret yapabilecek
büyük şirketler vardı. Durum böyle olunca, takip eden
dönem, Osmanlı merkezî idaresinin bütün iyi niyetli
gayretlerine rağmen ekonomik daralma ve istihdam
problemine dayalı istismar ve yolsuzluk hâdiselerinin
arttığı, hâliyle çöküş sürecinin bütün şiddetiyle yaşanmaya başladığı bir zaman dilimi olacaktır.
Diğer taraftan bilhassa Müslüman halk, bir yandan
gittiği savaşlardan dönemediği veya iş göremez hâlde
döndüğü için ülke iktisadındaki payını kaybederken,
diğer yandan artan vergiler altında beslenme ve barınma güçlüğü çekecektir. Gayrimüslim vatandaşlar
da, savaş maliyetlerinin artmasına mukabil arttırılan
cizye ve sair vergilerden rahatsızdır. Halka gücünün
üzerinde vergi yüklenmesi yer yer toplumda infiallere sebep olduğundan, artık güvenlik ve huzurdan da
bahsetmek pek mümkün olmayacaktır.
Osmanlı önce sendelemiş ve ardından yıkılış sürecine girmiştir. Bir hayli uzun sürecek bu dönemde,
bazı mühim aksaklıklar yaşanacaktır. Vasıflı yöneticilerin yetişmemesi, idarî, mâlî ve hukukî sahada
yaşanan aksaklıklar, karmaşa ve otorite boşluğunun
doğurduğu haksızlıklar, milletlerarası arenada maruz
kalınan onur kırıcı muameleler, yıkılış sürecinin tabiî
neticeleri olarak değerlendirilebilir. Ama bunlar asla
yıkılışın hakiki ve yeterli sebepleri olarak görülemez.
İnsan hayatında olduğu gibi, devletlerin hayatında da doğuş, tekâmül ve çöküş çoğu defa insan iradesinin sınırlarını aşan İlâhî takdirin bir tecellisidir. Bir
devletin kuruluşunda ve tekâmülünde gerçekte insa-
nın fonksiyonu nedir? Konjonktürel gelişmeler olarak
adlandırılan ve bütün insanlığı kuşatan, çoğu defa insanı aciz bırakan veya beklenmedik bir anda zirveye
tırmanmasına fırsat veren imkânlar nasıl açıklanabilir? Yüce Yaratan, çeşitli vesilelerle, kullarını, yöneten
ve yönetilen; güçlü ve güçsüz; zengin ve fakir, bazen
de ezen ve ezilen durumuna gelmelerindeki faktörlerden birinin de, beşerî gayret veya zaaflardan kaynaklandığını mı bizlere öğretiyor? İnsan, kendi zaaflarının
karşılığı bir mağlubiyeti yaşarken, İlâhî takdir de bununla birlikte hükmünü icra eder.
Devletlerin ömrü, insanlara göre oldukça uzundur.
İnsanlar ise, ancak kendisinden ve kendi döneminden
mesul olabilir. O hâlde, devletlerin ömrü, insanların
ferdî kabiliyetleri veya hatalarıyla ne ölçüde açıklanabilir? İstanbul’u fetheden 2. Mehmed ile İstanbul’dan
sürgün yiyen 2. Abdülhamid arasındaki fark nedir;
birinin âkil, diğerin gâfil olması mı? Şüphesiz ki hayır.
Arâf Sûresi 34. âyette mealen; “Her ümmetin bir
eceli vardır. Artık ecelleri geldiği zaman, ne bir ân geri
kalabilirler, ne de öne geçebilirler!”9 buyrulur. Peki ya
devletler, onların ömrü bâki midir? İnsanın devlet yönetimindeki istidadı, onu kıyamete kadar yaşatmaya
yeter mi? Yoksa devletler, Küllî İrade’nin kendileri için
takdir ettiği belli bir ömrü yaşarken, onu yönetenler,
cüz’î iradeleriyle kendi imtihanlarını mı veriyorlar
diye düşünmeli ve bu mülâhazalarla Osmanlı’yı bir
defa daha anlamaya çalışmalıyız.
[email protected]
Dipnotlar
1. İbn Haldun, Mukaddime, (Çev. Zakir Kadiri Ugan), c.I, İstanbul
1990, s. 431-436.
2. Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600),
İstanbul 2009, s. 146-169.
3. Fernand Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, c. 1, İstanbul
1993, s. 556-559.
4. Ümit KOÇ, XV. “Yüzyıldan XVII. Yüzyıl Ortalarına Değişen
Gümüş Arzı ve Yansımaları Üzerine Bazı Değerlendirmeler”
Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi (www.e-soster.com), Cilt 8,
Sayı 27, sayfa 269-286, (Güz 2009).
5. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. 1, İstanbul 1986, s.
187-188.
6. Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, İstanbul 1980, s. 408-415.
7. Ümit KOÇ, Savaştan Sanata İpek, Elazığ 2009, s. 36-50.
8. Mehmet Ali Ünal, Osmanlı Müessesleri Tarihi, Isparta 2007, s.
2002-2008.
9. Kur’ân-ı Kerîm ve Muhtasar Meâli, (Haz. Hayrat Neşriyat Meâl
Heyeti), Cüz:8, Sûre:7, A‘râf 34, İstanbul 2001, s. 153.
* 1520’de 100 dirhem gümüşten 400 akçe kesilirken 1589’da
yapılan tashihle aynı miktar gümüşten 800 akçe ve 1600’de
yapılan tashihle 950 akçe kesilmeye başlanacaktır. Bkz. Ruhi
Özcan,“Osmanlı Devleti’nde XVII. Yüzyılda Yapılan Sikke Tashihleri”, http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s17/ruhi.pdf,
s. 254-257.
** 5. Karl’ın Macaristan seferlerinde ordu ekseriyetle kardeşi Arşidük Ferdinand tarafından komuta edilmiştir.
***Malikane ve iltizam sistemi için bkz. Ahmet Tabakoğlu, Gerileme
Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, İstanbul 1985, s. 122-135.
HAZİRAN 2014
425 251
SAĞLIK - BİLİM - TEKNOLOJİ
Hazırlayan: Prof. Dr. İ. Hakkı İhsanoğlu, S. Rıza Sayın
[email protected]
Çok fazla veya çok az uyku, yaşlı kadınlarda hafıza
problemleriyle beraber görülüyor.
Y
aşları 70 ve üzerinde olan 15
binden fazla kadın üzerinde bir araştırma yapıldı. İlk
değerlendirmenin
yapıldığı zamanda depresyonu veya inmesi
bulunmayan bu kadınlar hayatlarının
yarısından sonraki uyku sürelerine
göre gruplara ayrıldılar. Günde 5 saat
veya daha az uyuyanların ve 9 saat
veya daha fazla uyuyanların hafızası
yedi saat uyuyanlara göre daha kötüydü. Bu grupların hafızaları arasındaki fark neredeyse iki yıl yaşlanmayla
görülene yakındı. Ayrıca gece uykusu
süresi zamanla iki saatten fazla değişenlerin hafızaları değişiklik olmayanlara göre daha zayıftı. Çalışmanın neticeleri Journal of the American Geriatrics Society’de yayınlandı. (HealthDay
News 01.05.2014)
Aşırı oturma sağlığa zararlı.
U
zun süre oturma sağlık için ve hayat süresi için iyi değil. Son araştırmalar uzun
saatler boyunca oturmanın zihin sağlığını kötüleştirdiğini, kalp hastalıklarından ve diğer sebeplerden ölüm riskini artırdığını,
engelli olma riskini yükselttiğini gösterdi. Uzmanlar hangisinin önce olduğunu tam olarak bilmediklerini ifade ediyorlar: Kişi uzun süre oturduğu
için mi bu problemler çıkıyor, yoksa bu problemler
geliştiği için mi uzun süre oturmaya başlıyor? Neticeleri American Journal of Preventive Medicine’de
yayınlanan çalışmaya göre günde 11 saatten fazla
oturmak en riskli olanı. Oturma zamanı yüksek tansiyonla, şişmanlıkla, kolesterol yüksekliğiyle, kanserle de irtibatlı. İnsanlar bir kez daha az oturmaya
başlasalar daha hareketli olma fikrine de daha açık
olacaklar, bu da sağlıklarına müspet şekilde yansıyacak (WebMD Health News 07.04.2014).
HAZİRAN 2014
252 425
Aynadaki Işıktan Elektrik Üretimi
İ
nsan kâinat ile algıları ölçüsünde münasebet
halindedir, bu münasebet akıl ve muhakeme ile
genişlik kazanır. Çevresine bakar hayatiyetini
devam ettirme, eşya ve hadiseleri anlamlandırma çabasına girer. Hayat ve varlık âlemi adına bu
çabası yaratılışının ilk zamanlarından beri hiç tükenmez. Belki de bu onun hayat yolculuğunun en mühim vazifelerindendir. Zira bu çabası ile çevresinde
gördükleri ile yetinmez, bir makro âlemlere bir mikro
âlemlere bakışını yöneltir. Bazen maddede boğulur
gider bazen de her gördüğünde İlahi mühürleri müşahede eder. Bilim bu yolculuğun muharrik kuvvetlerinden birisi olarak her gün yepyeni manzaraları
insanın önüne serer. Sererde ona yepyeni ufuklar
kazandırır yükselttikçe yükseltir.
Son yılların en popüler bilim alanlarından “nanoteknoloji”, -bu köşede sıklıkla ele alınan- yol açtığı
yeniliklerle insan muhakemesine yeni kapılar açmakta ve hayatı kolaylaştıran yeni teknolojilerin kaynağı
olmaktadır. Nanoteknoloji ile mikroskoplar “mikro”
âlemin binde biri kadar küçük alanları gözlemekte ve
bu alanlarda işlemler yapılabilmektedir. Şu haliyle
nanoteknoloji, iki boyutlu madde olarak isimlendirilen moleküllerin veya atomların yan yana gelmesi
ile meydana gelen tabakalar yapabilmektedir. Bu
hususiyetleri ile teknolojinin birçok alanı nanoteknolojiden çok önemli oranlarda faydalanmaktadır.
Bu teknolojilerden biri de enerji depolama ve üretme birimleri olarak piller ve güneş bazlı enerji dönüşüm sistemleridir. Stanford Üniversitesinde Prof.
M. Brongersma ve arkadaşları güneşten daha fazla
enerji üretecek ultraincelikte güneş hücresi araştırmalarında önemli bir gelişmeye imza attılar. Brongersma “-ışığın bir güneş hücresinde daha kaliteli zaman geçirmesini istedik”lerini söylüyor. Bunun için
mümkün olan en ince fotovoltaik1 malzemeden yapılmış katmanda foton-elektron çarpışmalarını en fazla
ne kadar artırabileceklerini araştırdılar. Elde ettikleri
malzeme adeta moleküler bir ayna koridoru şeklindeydi. Aslında malzemeyi geliştirirken maksatlarını
hayata geçirebilmek için güneş ışığı içinde mevcut
olan bütün renklere ait fotonları fotovoltaik sürece
dâhil etmek olduğunu fark ettiler. Yeni malzemede
fotonlar diğer malzemelerde olduğu gibi madde içinden rasgele geçip gitmek yerine malzeme boyunca
ilerleyerek elektronlarla çarpışma verimini artırıyor.
Brongersma’nın dediği gibi fotonlar adeta bir aynalar
ortamında yansıyıp durmakta ve madde içinde misafirliğini artırmaktadır. Böylece zaten ince olan güneş
hücresi katmanlarından yüzde 1 daha ince hale geldi. Bu ise hem malzeme maliyetini %10-20 aralığında
azalttı ama daha önemlisi verimi %60-70 oranında
artırdı. Malzemenin diğer bir hususiyeti mevcut güneş hücrelerinde bulunmayan esnekliği; 10 mikron
kalınlığı ile birçok malzeme ile entegre edilebilecek,
istenen şekilde kesilip biçilebilecek. Önümüzdeki yakın zamanlarda bu gelişme güneş ışığı ile çalışan cihazların çeşidinde ve veriminde ciddi artışlara vesile
olacak gibi görünüyor.
1 Fotovoltaik: ışık ile elektrik üretme; ışık fotonlarının
elektronlara çarpması ile ortaya çıkan enerjiye fotovoltaik
elektrik denir
HAZİRAN 2014
425 253
DAMLALAR
"Damlalar" köşesinde yazı ve şiirlerin yayımlanmasını isteyen okurlarımız [email protected]
adresinden veya dergimizin web sayfasında bulunan "Damlalar" sayfasına girerek "Damlalar'a yazı
gönderin" bölümünden bize eserlerini ulaştırabilirler.
Akşam Olurken
Ufuk kızıla dönünce
Kaynar, titreyen denizler.
Gökler kararmadan önce
Raks eder sularda izler.
Artık ağlayan ışıklar
Veda ederken gözlere,
Akşamı çağıran rüzgâr
Hep “sükût, sükût” der yere.
Feryat eden martılarla
Lodosa karışır keder,
Hasret yüklü dalgalarla
Uzaklara doğru gider.
Bürünür camlarda hayat
Solgun bir renge, pek süzgün…
En taze duygular bayat,
Mutluluk meçhûle sürgün.
Semadan güneşler kayar
Ve insanların yarını,
Akşam olurken sokaklar
Sayıklar adımlarını.
Hem Kafdağı’nda hem Çin’de
Gölgeleriyle yürürler.
Bir küçük rüya içinde
Doğar, yaşar ve ölürler.
HAZİRAN 2014
254 425
Hazırlayan
A. Osman Dönmez
[email protected]
İhsan Alperen Çalışkan
ÜMITSIZ DEĞILIZ
Muhittin Alaca
Dört bir yanımızda kin-nefret hırıltıları,
Yalan revaçta, etrafa saçılmış hıyanet.
Hırs-makam uğruna kopuyor onca kıyamet,
Masallarla mest edilmiş şuuraltıları;
Dört bir yanımızda kin-nefret hırıltıları.
Nefis, boyunlara takılı çelikten urgan,
Uhuvvete giden yollar zikzaklı, yokuş, sarp,
Nifak öyle büyük ki, imana açılmış harp.
Hesap başka, pire için yakılıyor yorgan,
Nefis, boyunlara takılı çelikten urgan.
Firavunları aratmayan ruhlar canavar,
Devamlı hücum, gayzla köpürür düşmanlıklar.
Kalbler kaskatı, hülyalarda Süleymanlıklar!
Dostlar suskun, kafayı kuma gömecek ne var?
Firavunları aratmayan ruhlar canavar.
Hâlimiz ayân, ümitsiz değiliz Ey Rahman,
Izdıraplarımızı dindirecek ışık ver!
Sen’den başka yöneleceğimiz kapı mı var?
Kerbelâ’dan kalma günleri de yutar zaman,
Hâlimiz ayân, ümitsiz değiliz Ey Rahman!
TAŞLAMA
Nevzat Ketenci
Sözüm sanadır ey kokuşmuş düzen
Ayar tutmaz oldu tellerin senin
Hakikat Kafdağı ardında kaldı
Yalana dolandı dillerin senin
Süslü ve coşkulu söze aldandık
Bize dostça bakan yüze aldandık
Bir yangın doğurdu köze aldandık
Meğer ne sinsiymiş küllerin senin
Riyakâr yüzlerde sahte maskeler
Biri yalan yazar biri besteler
Biri çalar iken biri desteler
Batağa bulandı yolların senin
Şeref ve haysiyet artık pazarda
Dalkavukluk rağbet görür huzurda
Çıkar için kuyruğu hep hazırda
Bekliyor hep bazı kulların senin
Kurt pusuya çıktı tozda dumanda
Kuzunun gözü de sapta samanda
Ozan Nevzat anladı bu zamanda
Meğer ne çeşitmiş hâllerin senin
Şeyda Nur Kocahasanoğlu
Şimdi gerçekten susma vakti
Huzur ikliminde dolaşma vakti
Haydi ey gönlüm
Emret gözlerine, dindirsin yağmurlarını
Artık güneş doğmak üzere
Günahlarından arınma vakti...
Basit bir sevda ile yola çıktın
Ve şimdi yarıyolda kalmadan
Sevdandan emin bir şekilde yürümelisin...
Fırtına dinmek üzere
Güneş çıkar birazdan
Yarı yolda kalmadan yetişmelisin önden gidenlere
Sen âlemlerin Rabb’ine sığınmalısın...
Kimse inanmadı belki de sevdana
Ama sen inandın
DAVET
Ne kadar fırtınalar kopsa da yüreğinde
Artık güneş doğmak üzere...
Şimdi gerçekten susma vakti
Huzur iklimlerinde dolaşma vakti
Yıldızların şarkısını söyleme vakti...
Git, çok uzaklara
Gidebildiğin kadar uzağa git
Korkma, yalnız değilsin
Çölde bir gönül kervanına rastlayacaksın
Onlarda seni beklemekte...
Haydi ey gönlüm
Yağmur dinene kadar biraz daha sabret
Sabret ki ulaşasın önden gidenlere...
Bugünün yağmurları, yarının güneşi olacak
Vakit davet vakti....
HAZİRAN 2014
425 255
Furkan Nane
DENIZE YOLCULUK
Karşımda masmavi, parıltılı bir deniz var,
Hatıraları sürekli kalbimi eziyor.
Kötü anılar bir gülücüğü daha savar,
Gölgen deniz üstünde usul usul geziyor.
Yola çıkıyorum bir umut yokken ufukta,
Kalbimdeki sevgiden umutlar örüyorum.
Denizin kalbine yaptığım bu yolculukta,
Dalgalara kazınmış gölgeni görüyorum.
Bu deniz kenarında üzgün kalbim susuyor,
Hatırlıyorum kendini nasıl attığını.
Bir hain hatıra da şu köşeye pusuyor,
Anlıyorum ruhumun seninle battığını.
Deniz yarılmış, hüzün serpiyorum araya,
Bu simsiyah gecede durmadan inliyorum.
Ürkerek bakıyorum tertemiz dolunaya,
Bir dalgaya sarılmış etrafı dinliyorum.
Kalbim yalçın bir kayada sessizce atıyor,
Perişan, sefil bir hâlde elbisem, kılığım.
Bu garip dünyada güneş durmadan batıyor,
Her gece geldiğinde artıyor yalnızlığım.
Yorgun kalbim titriyor, solmakta umutları,
Deniz yaşlanmazken benimse artıyor yaşım.
Görüyorum gökte o kapkara bulutları,
Başımda ak saçlar, devam ediyor savaşım.
Yolculuk var bana bu ıssız, soğuk gecede,
Her şey hazır, elde bir asa, denizde bir sal.
Ruhunda okuduğum her bir sırlı hecede,
Zannediyorum bu yolculuk bir tatlı masal.
Ölürken ben zihnimde bir hatıra kutusu,
Son bir umutla onu eşeleyip dururum.
Kulağımda denizin, rüzgârın uğultusu,
Ölü bir yaprak gibi sessiz sessiz kururum.
Hakan Türkben
Aktı zaman, bir bir değişti mevsimler
Sonbahar, kış derken geldi bahar şimdi
Beyaz bir örtüyle kaplanmıştı her yer
Yalnız dağların dorukları kar şimdi
Havaya, suya, toprağa düştü cemre
Ses verdi bu âlem o İlâhî emre
Kendi lisanıyla geldi her şey dile
Cümle canlarda bir diriliş var şimdi
Güneş yüzün gösterdi bulut ardından
Eridi karlar aktı dağlar sırtından
Nâr-ı firak yakar ayrılmış yurdundan
Sular vuslat arzusuyla çağlar şimdi
Suya doydu toprak bağrına can yürüdü
Rengârenk bir hayatı ardından sürüdü
Dağı, ovayı çayır çimen bürüdü
Yeşil libas giyindi yaylalar şimdi
Açtı çiçekler menekşe, lâle, sümbül
Bağ-ı cihanı pür-nur eyledi gül
Çekildi çile vuslata erdi bülbül
Dindi bülbüldeki ah ü zar şimdi
Derin bir uykudan uyandı ağaçlar
Birer birer göründü tomurcuklar
Takındı al beyaz çiçekten taçlar
Meyveye durdu bütün dallar şimdi
HAZİRAN 2014
256 425
BAHARA DÂIR
Pinhanî’m bir tazeleniş var kâinatta
Yeniden bir besteleniş her varlıkta
Dillerde bir şarkı göğü tutmakta
Yükselen her nağmede Allah yâr şimdi
Hakan Devran
ARAYIŞ
Sesim çıkmıyor; bunlar değildi yazacaklarım
Ey kalem, ihlâslı değil mi secden?
Aydınlansa keşke karanlıklarım
Çok mu uzaklarda güneş benden?
İçimdeki duygular, hep orada mı kalacaksınız?
Nedir bu çırpınışlar, nedir bu hafakan?
Hep muraddan uzak mı olacaksınız?
Sizi tutup koysam önüme, olsa da imkân
Billurdan cümleler neredesiniz?
Ey beni kirlerimden pak edecek ak ışık!
Özlenen bir ezan gibi duyulsa sesiniz...
Ülfet dağlarını aşıp size ulaşsam artık
İlhamlara kapanmış mı gönlüm?
Ya Rabbi, hatalıyım; hatalarım affet!
Aklım, vicdanım, ümidim, ömrüm...
Beni Sana kul ve kullukta daim et!
Mürsel Demir
Yarınların güneşe hasreti hiç mi bitmez,
Yüreğimde dört mevsim yeşeren ümit gibi
Ay vurgundur geceye onu bırakıp gitmez,
Beyazlığın bağrında açan kardelen gibi
Yarınların güneşe hasreti hiç mi bitmez...
Naime Sancar
SEYYAH LÜGAT ARIYOR
Seyyah lügat arıyor yalnızca tek heceye,
Tutuşan şu yıldızlar neden böyle mutludur?
Bir cevap arıyorum bu sırlı bilmeceye,
Mesrur olmanın adı acep sonsuzluk mudur?
Seyyah lügat arıyor yalnızca tek heceye…
BU BAYRAM
Farklı olsun bu bayram
Yürekler burkulmasın
Dua fısıltıları yayılsın semaya
Parmak aralarından
Durdursun fitne rüzgârlarını
Batıdan esen...
Müjdeli haberlerle dönsün
Sürgündeki kuşlar
İlk ve son olarak kalsın
Başka ad koymasınlar baharlara...
Nakış nakış kor işlemesin
Masum gözyaşları
Afrika, Myanmar, Doğu Türkistan’da...
Açlar doysun çıplaklar kuşansın
Gülsün çocuklar
Milat olsun bu bayram...
HAZİRAN 2014
425 257
HAZİRAN 2014 / 425. sayı
226
210
210Sükûtun Çığlıkları
Ölümü”nü Doğru
214“Beyin
Anlamak /
Rüzgârları ve Yeni İnsa218Doktrin
nın Hikmet Yolculuğu /
221Tarihte Bu Ay
222Tarihini Arayan Şehir: İzmir
230
Yıkılışına Farklı
Gübre Fabrikası:
249Osmanlı’nın
Bir Bakış /
226Tıbb-ı Nebevî’de Genetik–1 238Harika
Solucanlar /
Valide Sultan Eseri: Yeni
252Sağlık, Bilim Teknoloji
242Su
230Bir
Cami Külliyesi /
Matematik ve Ge254Damlalar
234Kalbin Zümrüt Tepelerinde 244Yaratılışta
ometri–2 /
Sızıntı
Enis Türk
E. O. Uygur
Dr. Mehmet Hâleoğlu
Dr. Nazım İntepe
Prof. Dr. Harun Avcı
Dr. Arslan Mayda
Murat Duman
Prof. Dr. A.Sarsılmaz
Sosyal Medyamız: facebook.com/sizinti.com.tr
IŞIK YAYINCILIK TİCARET A.Ş
Adına Sahibi : M. Talat Katırcıoğlu
Genel Koordinatör : Dr. Kudret Ünal
Genel Yayın Yönetmeni: Prof. Dr. Arif Sarsılmaz
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü : Sedat Şentarhanacı
İDARÎ MERKEZ
Bulgurlu Mh. Bağcılar Cd. No:1 Üsküdar/İSTANBUL
P.K.:95 Üsküdar/İSTANBUL
Tel:(216)522 11 44 - Faks:(216 )522 11 78
YAZI İŞLERİ MÜDÜRLÜĞÜ
Mansuroğlu Mah. 1593/1 Sk. No: 30 Gültekinler Sitesi B Blok Kat: 5 Daire: 13 35020 Bayraklı/İzmir
Tel: (0232) 441 95 25; Faks: (0232) 441 52 38
E-posta: [email protected]
http://www.sizinti.com.tr
ABONE VE DAĞITIM MÜDÜRLÜĞÜ
Abone ve dağıtım problemleri için 0 850 222 0 361 numaralı Müşteri Hizmetleri hattımızı arayabilirsiniz. Bütün operatörler için aramanın dakikası 6 kuruştur.
Kısıklı Mh. Aydınoğlu Sk. No: 27 Seher İş Mrk.
P.K.:95 Üsküdar/İSTANBUL Tel: 08502220361 - Faks: (0216)522 11 78
Yurtiçi abone bedeli, 55 TL’dir. Yurtdışı abone bedeli, 1. Grup Ülkeler (Avrupa, Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) 30
€; 2. Grup Ülkeler (Uzak Doğu, Amerika, Güney Afrika ve Pasifik
ülkeleri) 48 $; 3. Grup Ülkeler (Avustralya ve Yeni Zelenda) ise 56
$’ dır. Abone olmak isteyenlerin abone bedelini “Işık Yayıncılık
Ticaret A.Ş.” adına her PTT şubesinden 5568324 nolu Posta çeki
hesabına veya Bank Asya Anadolu Kurumsal Şubesi’nin: TL olarak
94-54053-40, IBAN TR870020800094000540530040 numaralı; $
olarak 94-54053-41, IBAN TR600020800094000540530041 numaralı; € olarak 94-54053-42, IBAN TR330020800094000540530042
numaralı hesabına yatırıp, dekontun fotokopisini, açık isim, adres
ve telefon bilgileri ile hangi sayıdan itibaren abone olacaklarını
belirten bir yazı ile abone merkezimize posta veya faks ile bildirmeleri yeterlidir.
US Postal Service:
Sizinti issue March 2014, issue 422 (ISSN 1300-1566) is published
monthly for $38 per year. US Agent is The Light Inc., 345 Clifton
Ave. Clifton, NJ 07011-2618. Periodicals postage paid at Paterson,
NJ, and additional mailing offices.
POSTMASTER: Send address changes and return copies to SIZINTI, 345 Clifton Ave. Clifton, NJ 07011-2618.
AVRUPA ABONE - DAĞITIM
World Media Group Ag -İsmail Kücük
Adres: Sprendlinger Landstr.107-109
D-63069 Offenbach am Main
Prof. Dr. İ. H. İhsanoğlu, S. R. Sayın
Harun Çekiç
Feyiz ve Tecelli
Selim İ. Emin
, twitter.com/Sizinticomtr
Müşteri Hizmetleri : 00 49 69 300 34 130 Fax :00 49 69 300 34 105
Mail: [email protected] - [email protected]
Fontäne için : [email protected]
Avusturya Dağıtım
Sürat HandelsgesmbH
Rotenturmstr. 1-3/3 ,1010 Wien Austria
Tel.:01 / 958 00 21
YAYIN TÜRÜ
Yaygın Süreli
YAYINA HAZIRLIK
Sızıntı: (0232) 441 95 25-Faks: (0232) 441 52 38
EDİTÖR
A. Osman Dönmez
Faruk Çetin
GÖRSEL YÖNETMEN
Engin Çiftçi
GRAFİK-TASARIM
Kaynak Kültür Yayın Grubu
(0216) 522 11 44 -Faks: (0216) 522 11 78
BASIM YERİ: Çağlayan A.Ş.
Sarnıç Yolu No: 7 35410 Gaziemir/İzmir
Tel: (0232) 274 22 15 Faks: (0232) 274 23 61
BASIM TARİHİ: 1 Haziran 2014
ISSN 1300-1566
BAYİ DAĞITIM: DPP A.Ş.
ABONE DAĞITIM: CİHAN MEDYA DAĞITIM A.Ş.
FİYATI: ¨ 5.50
YAZI KURALLARI
* Yazılar e-posta ile ([email protected] adresine) gönderilmelidir.
* Yazarın, e-posta dahil açık adresi ve telefon (varsa faks) numaraları
verilmelidir. * Yazılar en fazla dört sayfa olmalıdır. * Varsa, yazı ile
birlikte resimler (alt-yazılarıyla birlikte) gönderilmelidir. Yoksa, yazıda kullanılabilecek resimler hakkında bilgi verilmelidir. * Yazılar,
daha önce herhangi bir yerde yayımlanmamış olmalıdır. Yazı yeni
bir gelişmeyi ele almalı, orijinal bir özellik taşımalı veya daha önce
yayımlanmış bir konuya yeni bir bakış açısı getirmelidir. Dergimizde konu ile ilgili yayımlanmış önceki yazılara dikkat edilmeli, yazı
içinde atıfta bulunulan kaynaklar (kitap, makale) standart ölçülere
uygun olarak sonda dipnot veya kaynakça olarak verilmelidir. * Yayın kurulu, dergiye gelen yazılar üzerinde, gerekli gördüğü takdirde
değişiklik yapabilir. * Gönderilen yazılar iade edilmez.
* Dergimizde yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
A. Osman Dönmez
, youtube.com/sizinticomtr
Nisan ayı “Dergim Yarışması”nda,
dereceye giren okurlarımız ve hediyeleri:
Rabia AVCI - Bahçelievler/İstanbul
Umre Seyahati
Muhammed DEMİR - Çukurova/Adana
Dizüstü (i5) Bilgisayar
Cemal SÜNBÜL - Kadıköy/İstanbul
Ipad Air (16GB)
Ömer ÖZER - Merkez/Yalova
Ipad mini (16GB)
Havva SÖĞÜT - Sarayönü/Konya
Ipad mini (16GB)
Ayşenur Kevser SAKA - Merkez/Giresun
Ipad mini (16GB)
Arzu ALEMDAR - İnegöl/Bursa
Samsung S3 mini
Zeynep KURTULUŞ - Derince/Kocaeli
Samsung S3 mini
Zeynep DOĞAN - Merkez/Malatya
Samsung S3 mini
Aydanur ÖZKAN - Vezirköprü/Samsun
Samsung S3 mini
Ayrıntılı bilgi için:
http://www.sizinti.com.tr
http://www.dergimyarismasi.com
¨ 5.50
Cennetlere açılan bir kapıdır o iklim,
Oradan cihana yayıldı marifet, ilim,
O’nu tanımayan nâdân varsın tanımasın,
Hep O’nu işaretleyegeldi akl-ı selîm.
DPP No: 112491-2014/06
Download

HAZİRAN 2014