KASIM 2014
YIL 36 SAYI 430 ISSN 1300 - 1566
İnanmış İnsanın Nitelikleri
Bedendeki Elektrik
Bir Hakk Âşığı: Meyerovitch
İki Yıldızlı Gezegenler
Hâdiseler Karşısında Tutumumuz
Bizler o burçları korumaya azmetmiştik,
Ölümüne olsa da hep o yolda gitmiştik;
Bir muhalif rüzgârla millî ruh devrilince,
Surda açılıverdi gedik üstüne gedik...
G
ünümüzde her şeyden daha çok,
Allah’a karşı vazifesini yerine getirme şuuruyla gerilmiş mesuliyet
nesillerine ve topluma rehber olabilecek ideal insanlara ihtiyaç var. İnsanlığı,
birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğu
ilhad, cehalet, dalâlet ve anarşi gayyalarından
kurtararak, imana, irfana, istikamete ve huzura
ulaştıracak ideal rehberlere. Hemen her bunalım döneminde, dinî, fikrî, içtimaî, iktisadî ve
ahlâkî buhranlarla kıvranan yığınlara ışık tutmuş, insan, kâinat ve topyekün varlığı, hatta
cansız ve mânâsız bulduğu bütün eşya birden
varlığın perde arkasını yeniden yorumlamış,
canlanır, birer dost, birer arkadaş şekline büduygu ve düşüncelerimizdeki tıkanıklıkları açrünür ve şefkatle onu kucaklarlar. Bu sımsıcak
mış bu cins dimağlar sayesinde, şimdiye kadar
atmosferde insan kendini, kendi kıymeti ölçüinsanoğlu elli defa kefeni gömlek yapmış.. elli
sünde duymaya başlar.. varlığın şuurlu biricik
defa eşya ve hâdiseleri yeni baştan yorumlaparçası olduğunu idrak eder.. kâinatın sahife
mış.. sığ mantıklar nazarında renk atmış, matve satırları arasında kıvrım kıvrım uzayıp giden
laşmış ve abes rengini almış varlık kitabını
yolların sırrına erer.. eşyanın
yeniden bütün derinlikleriyle
perde arkasına dair esrarı sehem de duyarak, hissederek
Bu engin iman
zer gibi olur.. derken, üç buudbir mûsıkî gibi seslendirmiş..
kahramanları, imanlarının
lu mekânın dar mahbesinden
bir meşher gibi temâşâ edederinlikleri ölçüsünde
kurtulur ve kendini sonsuzun
bilmiş.. bütün eşyayı fasıl fasıl,
bir yandan, âlemin düşe
enginliklerinde bulur.
paragraf paragraf tahlile tâbi
kalka yürüdüğü yollarda,
tutup kâinatın ruhundaki gizli
Evet her mü’min, imanıCennet yamaçlarında
hakikatleri ortaya çıkarmıştır.
nın
derecesine göre her zatenezzühe çıkmışçasına
Bu kutluların mazhar oldukları en önemli hususiyetleri, imanları ve bu imanlarını
başkalarına duyurma gayretleridir. Bu iman ve gayretleri sayesinde onlar, her şeyi
aşıp Allah’a ve gerçek huzura
ulaşabileceklerine,
dünyayı Cennetlere çevirip ötelerde de otağlarını firdevslere
kurabileceklerine inanır ve
âkıbetlerinin zevkiyle hayatı
da, hizmeti de âdeta Cennet
yamaçlarında seyahat ediyor
gibi duyarlar.
man benliğinin derinliklerinde
köpürüp duran düşünceleri
sayesinde, sınırlılığı içinde sınırsızlaşır, zaman ve mekânla
mukayyetken,
kayıtsızlığın
üveyki hâline gelir, mekân
üstü varlıkların safına ulaşır ve
meleklerden nağmeler dinler.
Başlangıçta bir damla sudan,
karmakarışık gibi görünen bir
bulamaçtan yaratılan bu küçük görünümlü büyük yaratık,
ruhundaki ilâhî nefhanın inkişafına zemin hazırlanabildiği
ölçüde, inbisat eder; yere-göğe sığmayan, önü-sonu olmayan ve iki kutup arasındaki
kemmiyete denk keyfiyetlere
ulaşan aşkın bir varlık hâline
gelir. Bizim aramızda dolaşır,
bizimle oturur kalkar; ayakları
ayaklarımızı bastığımız yerde,
başı da başımızı koyduğumuz secdegâhdadır
ama o, başıyla ayaklarını aynı noktada bir araya getirdiği ve bir halka hâline geldiği secdeyi
kurbet yolunda bir rampa gibi kullanır ve bir
hamlede Allah’a en yakın olma ufkuna ulaşır.. ruhanîlerle aynı semalarda kanat çırpar ve
huzur soluklayarak yol
alırlar, diğer yandan
da Hak’la irtibatları
sayesinde, bütün
kâinatlara meydan
okuyabilir, her şeyin
üstesinden gelebilir;
kıyametler kopsa bile
endişeye kapılmaz ve
karşılarına Cehennemler
çıksa da korkup geriye
durmazlar. Başlarını
her zaman dimdik tutar
ve Allah’tan başkası
karşısında kat’iyen
eğilmezler. Kimseden
çekinmez, kimseden
bir şey beklemez ve hiç
kimsenin minneti altına
girmezler.
Aslında, imanın derecesi ne
olursa olsun, hiçbir sistem, hiçbir doktrin, hiçbir felsefe onun
insanoğlu üzerinde olumlu
müessiriyetine denk bir tesir
ortaya koyamamıştır. İman,
kendi çerçevesiyle bir insanın
gönlüne girince, o kimsenin kâinat, eşya ve
Allah hakkındaki düşünceleri birdenbire değişir, derinleşir ve bütün mevcudâtı bir kitabın sayfaları gibi çevirip değerlendirebilecek
bir genişliğe ulaşır. O güne kadar şöyle-böyle
çevresinde görüp fakat alâka duymadığı, hatta
KASIM 2014
430 471
konakta yeni bir vuslat gölgesiyle “şeb-i arûs”
dünyevîliği içinde uhrevîler gibi yaşar. Böyle
yaşar.. her dönemeçte ayrı bir hasret ateşini
bir gönül, insanî duygularının gelişmesi, genişsöndürür ve aynı anda yeni bir kıvılcımla tutulemesi nispetinde her zaman ferdiyetini aşar;
şur, yanmaya başlar.. kim bilir, kendini günde
âdeta küllîleşir ve bütün inananları kucaklar..
kaç defa “üns” esintileriyle kuşatılmış bulur ve
herkese el uzatır.. ve topyekün varlığı en içten
kaç defa bu vâridâtı duymayanların yalnızlıkladuygularla selâmlar. Karşılaştığı her şeyde ve
rı ve acıklı halleri karşısında burkulur.
herkeste ilâhî tecellîlerden renkler görür, desenler temâşâ eder ve sesler dinler.. her zaman
Evet, bu ölçüde enginleşmiş ufuklu bir ruh,
değişik bir frekansta göklerin “hayhuy”u ile
her zaman kendini yepyeni âlemlere açılma
murakabeye dalar; meleklerin
rampalarında, olabildiğine gekanat seslerini duyar gibi olur..
rilimli ve insanî normları aşkın
Aslında İslâm da,
yıldırımların ürperten tarrakabir azim ve kararlılık içinde
kendi müntesiplerine,
larından kuşların inşirah veren
duyar.. sahip olduğu iman ve
elden geldiğince affetnağmelerine, denizlerin mehao imanın arkasındaki kuvvet
meyi, kine, nefrete yenik
betli dalgalarından ırmakların
sayesinde daha ne mazharidüşmemeyi
ve
öç
alma
sonsuzluk duyguları uyaran
yetlere ereceğini ve ne başarıduygusuna
kapılmamayı
çağıltılarına, tenha ormanlalara imza atacağını düşünür..
salıklar
ki,
zaten
sürekrın büyülü iniltilerinden gökufku açık, önü açık, iradesi
li
Allah’a
doğru
yürüyor
lere başkaldırmış gibi duran
hür ve gönlü huzur içinde yorolma şuurunda bulunanşâhikaların heybetli edalarına,
gunluğunu hissetmeden koşar
ların başka türlü olmaları
yemyeşil tepeleri her zaman
durur. Uğradığı her konakta,
da her halde düşünüleokşayıp geçen sihirli meltemkendisine ve çevresine alâkası
lerden, bağlardan, bahçeler- mez.. başka türlü davran- daha bir artar ve derinleşir.
maları, düşünmeleri bir
den taşıp her tarafa yayılan
Tam farkına varır veya varayana,
onlar
oturur
kalkar
baygın râyihalara kadar çok
maz; ama ruhunu dinlediğinhep
başkaları
için
hayır
geniş bir güzellikler atlasını
de, sürekli kendini, bitmeyen,
yolları
araştırır,
hayır
görür, duyar, dinler ve “metükenmeyen bir huzur sath-ı
dileklerinde bulunur,
ğer hayat buymuş” der bütün
mâilinde görür; başkaları için
ruhlarındaki sevgiyi hep
eşya ile, eşyanın ruha benzesöz konusu olan onca gurbet
canlı tutmaya çalışır,
yen mânâsıyla o da gürler; sove yalnızlık sâikine rağmen o,
gayza, nefrete karşı da
luklarını, dualarla, tesbihlerle
kat’iyen yol yalnızlığı ve gurbet
bitmeyen
bir
savaş
gerçek değerlerine ulaştırmaya
yaşamaz; yaşamaz, çünkü nesürdürürler.
çalışır. Her zaman başı yerde,
reden geldiğini, niçin geldiğini,
gözü, bir nigâh-ı âşina beklentisiyle hep kendisine açılacağı
ümidini taşıdığı kapının aralığında; ümitle gözlerini açar-kapar.. iştiyakla kapının arkasını kollar.. gaybetin ve gurbetin savulup gideceği, huzurun ve kurbetin bir sekine gibi gelip ruhunu
saracağı eşref saatleri bekler.. ruhundaki vuslat
arzusuna cevaplar bulmaya çalışır.. bazen hep
uçarak, bazen de yerlerde sekerek, herkesle ve
her şeyle içli dışlı O’na doğru koşar durur. Her
KASIM 2014
472 430
nereye sevk edildiğini bilir ve
dünyadaki bütün toplanmaların, dağılmaların farkında, gayesi ve hedefi
belli bir kulvarda koştuğunun da şuurundadır;
ne yol meşakkatini duyar ne de başkalarının
yaşadığı korkuları, endişeleri ve ızdırapları yaşar. Allah’a güvenir, ümitle şahlanır ve mutlu
yarınların masmavi hülyalarıyla zirveye ulaşma
neşvesini yudumlar durur.
Evet, bu engin iman kahramanları, imanla-
bulunanların başka türlü olmaları da her halrının derinlikleri ölçüsünde bir yandan, âlemin
de düşünülemez.. başka türlü davranmaları,
düşe kalka yürüdüğü yollarda, Cennet yadüşünmeleri bir yana, onlar oturur kalkar hep
maçlarında tenezzühe çıkmışçasına huzur sobaşkaları için hayır yolları araştırır, hayır dilekluklayarak yol alırlar, diğer yandan da Hak’la
lerinde bulunur, ruhlarındaki sevgiyi hep canlı
irtibatları sayesinde, bütün kâinatlara meydan
tutmaya çalışır, gayza, nefrete karşı da bitmeokuyabilir, her şeyin üstesinden gelebilir; kıyayen bir savaş sürdürürler. Hata ve günahlarını
metler kopsa bile endişeye kapılmaz ve karpişmanlık hararetiyle yakar kül eder ve günde
şılarına Cehennemler çıksa da korkup geriye
birkaç defa, mahiyetlerindeki kötülük duygudurmazlar. Başlarını her zaman dimdik tutar
larıyla yaka-paça olurlar. Göve Allah’tan başkası karşısında
nüllerinden işe başlayarak, her
kat’iyen eğilmezler. Kimseden
Allah onları sever,
bucakta iyilik, güzellik fideleriçekinmez, kimseden bir şey
onlar da Allah’ı.. hemen
nin boy atıp gelişmesine ortam
beklemez ve hiç kimsenin minher
zaman
sevmenin
hehazırlar ve Râbiatü’l-Adeviyye
neti altına girmezler. Kazanyecanıyla
coşar,
sevilme
felsefesiyle, zehir olsa da, herdıkları ve başarıdan başarıya
duygusuyla
da
mest
ü
kesi ve her şeyi şeker şerbet
koştukları zaman, bir taraftan
mahmur
yaşarlar.
Tevagibi kabul eder; üzerlerine kinimtihan geçiriyor olma endişezu
kanatları
sürekli
yerde
le, nefretle gelenleri bile tebessiyle tir tir titrer; diğer taraftan
ve
gül
bitirme
neşvesiysümlerle ağırlar ve en mütecada şükran hisleriyle iki büklüm
le toprak olmaya teşne
viz orduları sevginin yenilmeolur ve sevinç gözyaşlarıyla
bulunurlar. Başkalarına
yen silahıyla püskürtürler.
boşalırlar. Kaybettikleri zaman
saygılı
oldukları
kadar
sabretmesini bilir, azimle gerilir
Allah onları sever, onlar
ve bilenmiş bir irade ile “yeni onurlarına da düşkündür- da Allah’ı.. hemen her zaman
ler; müsamaha, şefkat,
baştan” der yola koyulurlar.
sevmenin heyecanıyla coşar,
mülâyemet
ve
incelikleriNe nimetler karşısında küstahsevilme duygusuyla da mest
nin
bir
zaaf
şeklinde
laşır ve nankörlük ederler ne
ü mahmur yaşarlar. Tevazu
yorumlanmasına
asla
de mahrumiyetlere dûçâr olkanatları sürekli yerde ve gül
müsaade etmezler. Geduklarında ye’se düşerler.
bitirme neşvesiyle toprak olrekirse,
bir
an
bile
teredmaya teşne bulunurlar. Başİnsanlarla muamelelerinde
düt
etmeden
hayatlarını
kalarına saygılı oldukları kadar
peygamberâne bir kalb taşır;
istihkâr ederek ahirete
onurlarına da düşkündürler;
herkesi sever, her şeyi kucakyürümesini
de
müsamaha, şefkat, mülâyemet
lar; başkalarının kusurlarını
bilirler.
ve inceliklerinin bir zaaf şeklingörmezlikten geldikleri aynı
anda, kendilerini en küçük
hataları karşısında bile sorgulayabilirler; çevrelerindekilerin yanlışlarını
sadece normal hallerde değil, öfkelendikleri
zamanlarda bile bağışlar ve en huysuz ruhlarla dahi geçinmesini bilirler. Aslında İslâm da,
kendi müntesiplerine, elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öç
alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki, zaten
sürekli Allah’a doğru yürüyor olma şuurunda
de yorumlanmasına asla müsaade etmezler. Gerekirse, bir
an bile tereddüt etmeden hayatlarını istihkâr
ederek ahirete yürümesini de bilirler. İnançlarını yaşarken, kimsenin tenkit ve takdirlerine
kulak asmazlar; asmaz, sadece ve sadece kendi
düşünce atlaslarının rengini soldurmamaya dikkat ederler; ederler, zira onlar iyi mü’minler olmaya azmetmişlerdir.
KASIM 2014
430 473
{
}
Kendi milletlerine iyi birer rükün olmaya azmetmiş fertler,
bu düşüncelerinde eğer samimî iseler, kendilerine ait menfaatlerini
unuttukları olacaktır ama, milleti ilgilendiren hususların en küçüğünü
dahi, bir ân olsun hatırdan çıkarmayacaklardır.
Yunus METTA
İ
nsan vücudu çok sayıda sistemden müteşekkildir. Her sistem organlardan, organlar dokulardan, dokular ise hücrelerden inşa edilmiştir.
Canlılığın devamı için bu sistemlerin her birinin ahenk içerisinde çalışması gerekir. Meselâ, kalb
tarafından bir orkestra şefi gibi yönetilen dolaşım
sistemi, bunların en mühimlerindendir. Dolaşım
sisteminde farklı vazifeler üstlenen hücreler, birbirleriyle uyum içerisinde çalıştırılmaktadır. Bazı
hücreler bir organ yapısına katılmadan dolaşım
sisteminde hayatî vazifeler alır. Dolaşım sisteminin
vazgeçilmez üyelerinden trombositler bunlardandır. Kanda küçük pulcuklar şeklinde bulunan trom-
KASIM 2014
474 430
bositler, normal bir hücreden 100 defa daha küçüktür ve kanın pıhtılaşmasında çok mühim rol oynar.
Trombositlerin yapısı ve vazifeleri
Trombositlerin ortalama çapları 2–3 mikrometre
arasında değişir. Bir hücreyi otomobil büyüklüğünde düşünürsek, bu yapılar aracın benzin kapağı büyüklüğündedir. Trombositler kemik iliğinde
bulunan, megakaryosit adı verilen birden fazla çekirdeğe sahip büyük hacimli hücrelerin parçalanmasıyla yaratılır. Dolaşımdaki ortalama ömürleri
5–9 gündür. Sağlıklı bir insanda kanda mililitrede
150–450 bin trombosit bulunur.
Vücudun herhangi bir yeri yaralandığında, öncelikle kesilen damarlar kasılıp daraltılarak kan kaybı
en aza indirilir. Ardından trombositler âdeta bir yerden emir almışçasına derhal yara bölgesinde toplanır, kanamanın durdurulması için yaradaki açıklığı
kapatmak üzere iş görürler.
Kanın pıhtılaşmasının kontrolünde trombositlerin üç mühim vazifesi vardır:
1- Trombin üretiminin kontrolü,
2- Fibrin formasyonunun desteklenmesi,
3- Fibrin pıhtısının yıkımının düzenlenmesi.
Son çalışmalar, trombositlere pıhtılaşmanın yanısıra başka vazifelerin de verildiğini ortaya koymuştur. Bunlardan biri, serotoninin damarlardan
salgılanma sürecidir. Bir diğeri, enfeksiyonlarla mücadelede, mikroorganizmaların vücuda girişine karşı
savunmanın ilk hattında gerekli olan “insan antibiyotik antimikrobiyal peptidleri” gibi özel proteinlere
denk bir maddenin (beta-defensin-2) üretilmesinde
gördükleri tetikleyici roldür. Diğer taraftan vücutta
bağışıklığın tam olarak sağlanması için trombositler
bakterilerin dalağa yönlendirilmesini de başlatır.
1990’lı yıllarda trombositlerin yara iyileşmesindeki fonksiyonları üzerinde çalışılmıştır. Bu çalışmalarda, bazı çoğalma faktörlerinin iyileşmede tesirli olduğu ve bunların kaynağının da trombositler olduğu
tespit edilmiştir. Buradan hareketle sporcu yaralanmalarında trombositlerin kullanılması düşünülmüştür. Bunun için kişinin kendi kanındaki trombositten
zengin plâzma elde edilerek, deri ve kemik yaralanmalarının iyileşmesini hızlandırmak maksadıyla
kullanılmıştır. Bu plâzmanın kullanıldığı hastalarda,
enfeksiyon oranının düştüğü görülmüştür. Bunun,
mikroplara karşı yukarıda sözü edilen beta-defensin-2 maddesinden kaynaklandığı anlaşılmıştır. Daha
sonra Aachen Üniversitesi’nden Thomas Pufe ve arkadaşları beta-defensin-2’yi antikorla işaretleyerek,
bu maddenin kaynağının “trombosit içindeki mini
paketler” olduğunu tespit etmişlerdir. Aynı çalışma
grubu, beta-defensin-2’nin bakterilerin yüzeyine yapışarak ölmelerine sebep olduğunu da bulmuştur.
Trombositlerin, besin ve iyonların dokulara geçişine izin veren kan damarlarının yarı geçirgen yapısının korunmasındaki rolü de araştırılmış ve damarları
döşeyen hücreler arasındaki geçiş noktalarını korumak için bazı kimyevî maddeler salgıladığı belirlenmiştir. Kanada’daki Laval Üniversitesi’nden Eric
Boliard ve ekibi, fareler üzerinde yaptıkları deneyler
neticesinde trombositlerin eklemlerdeki kan damarlarını geçirgen bir yapıya dönüştürdüklerini dolayısıyla eklem iltihaplarını alevlendirdiklerini keşfetmişlerdir. Eklem iltihabı olan hastalarda ateroskleroz
Kanda küçük pulcuklar şeklinde bulunan trombositler, normal bir hücreden 100 defa daha küçüktür ve kanın
pıhtılaşmasında çok mühim rol oynar.
ve damar içerisinde kan pıhtısı oluşması (tromboz)
riskinin arttığına dâir birçok çalışma mevcuttur. Bir
başka deyişle, damara tutunmuş pıhtıdan kopan parçaların başka damarları tıkama (tromboemboli) riski
yüksektir.
Vücudun herhangi bir yeri yaralandığında, öncelikle kesilen damarlar
kasılıp daraltılarak kan kaybı en aza
indirilir. Ardından trombositler âdeta
bir yerden emir almışçasına derhal
yara bölgesinde toplanır, kanamanın
durdurulması için yaradaki açıklığı
kapatmak üzere iş görürler.
KASIM 2014
430 475
Kanser sıklıkla, iyileşmeyen bir yara olarak tarif
edilir. MIT Kanser Araştırma Enstitüsü’nden Richard
Haynes’e göre; trombositlerin yara iyileşmesinde
kullandığı yoldan kanserin bütün vücuda yayıldığına dair bazı deliller mevcuttur. Kanserli hastalarda
yüksek trombosit değerleri, sağlığı menfi etkileyebilmektedir; fakat hâlihazırda bunun sebebi tam olarak
bilinmemekle birlikte trombositlere karşı ilâçların
kanser hücreleri üzerindeki tesirleri araştırılmaktadır. Haynes ve meslektaşları trombositlerin kanser
hücrelerine bağlanarak bunların çok hızlı yayılmasına sebep olduğunu keşfetmişlerdir. Ayrı bir araştırma ekibi de trombositlerin tümör hücreleriyle birlikte
çalışarak, tümörün yayılmasına (metastazına) katkı
yaptığını bulmuştur. Aynı zamanda, sinyal yolu veya
trombosit reseptörlerinden birisi bloke edildiğinde
kanserin yayılması (metastaz) durdurulabilmektedir.
Haynes: “Bu süreci bloke etmenin işe yarayıp yaramayacağını henüz bilemiyoruz. Çünkü zamanla kanserli
hastalarda bütün bu basamaklar zaten gerçekleşecektir.” demektedir.
Trombositlerin daha iyi anlaşılması yeni tedavi
metotlarının geliştirilmesine imkân sağlayabilir. Bu
görüşü desteleyen Lousiana Devlet Üniversitesi’nden
Karen Stokes şunu söylemektedir: “Trombositlerin
hastalık esnasındaki fonksiyonlarının mekanizması
tam olarak gün ışığına çıkarılabilirse, yeni tedavi seçenekleri geliştirilebilir.”
Özetlersek, trombositler hakkındaki bu yeni tespitler, trombositlere müdahale edilerek kanserin ya-
Trombositler hakkındaki yeni tespitler, trombositlere müdahale edilerek
kanserin yayılmasının önlenebileceği, eklem iltihaplarının hafifletilebileceği, Lupus ve Multiple Skleroz (MS)
gibi otoimmün hastalıklar için yeni
tedavi fırsatlarının sağlanabileceği
konularında yeni ufuklar açmaktadır.
yılmasının önlenebileceği, eklem iltihaplarının hafifletilebileceği, Lupus ve Multiple Skleroz (MS) gibi
otoimmün hastalıklar için yeni tedavi fırsatlarının
sağlanabileceği konularında yeni ufuklar açmaktadır. Öyle görülüyor ki, trombositler üzerine çalışmalar artarak devam edecek ve hâlihazırda elde edilen
ipuçları bir gün daha da aydınlatılarak insanlığın
hizmetine sunulacaktır.
[email protected]
İnsanın kendi kanındaki trombositten
zengin plâzma elde edilerek, deri ve
kemik yaralanmalarının iyileşmesini
hızlandırmak maksadıyla kullanılmıştır.
KASIM 2014
476 430
Kaynaklar
- New Scientist, 02 June 2012
- Heemskerk JW, Mattheij NJ, Cosemans JM. Platelet-based
coagulation: Different populations, different functions. J
Thromb Haemost. 2012 Oct 26. doi: 10.1111/jth.12045.
- Gasparyan AY, Stavropoulos-Kalinoglou A, Mikhailidis
DP, Douglas KM, Kitas GD. Platelet function in rheumatoid
arthritis: Arthritic and cardiovascular
implications.
Rheumatol
Int.
2011
Feb;31(2):153-64.
- Holly SP, Parise LV. Big science for small
cells: systems approaches for platelets. Curr
Drug Targets. 2011 Nov;12(12):1859-70.
Dr. Mehmet Akif ENDERUN
1960 yılına kadar sürekli artış gösteren Şaban ismi kullanımı,
Şaban karakterinin ortaya çıkışıyla birlikte azalmaya başlamıştır.
1980’lerden sonra televizyonun yaygınlaşıp bu filmlerin televizyonda sık sık gösterilmesiyle birlikte, çocuklara Şaban isminin
verilmesinde çarpıcı düşüşler gerçekleşmiştir.
S
inemanın fert ve toplumlar üzerindeki tesiri, şiir ve hitabetten çok daha fazladır. Çünkü görüntü ve müzik, sinemanın büyüsünü artırmaktadır. Filmler
sahte gerçeklikler üreterek, insanları büyülü bir atmosfere sokmakta, bu büyülü atmosfer sayesinde fertlerin duygu, düşünce, davranış ve kararlarına tesir
etmektedir.
Bütün kameralar objektiftir. Ama hiçbir kamera, bir insanın elindeyken objektif
olamaz. Mutlaka ideolojik bir mesaj verir. Kamera dış dünyadaki gerçekliği olduğu
gibi kaydeder. Ama hiçbir film, yaşadığımız dünyanın gerçekliğini birebir sunmaz. Bütün filmler, gerçekliği, kendini kurgulayanın ideolojisi doğrultusunda yeniden üretir.
Sinema yeniden ürettiği bu gerçekliği adım adım topluma kabul ettirir.
KASIM 2014
430 477
Şaban isminin filmlerde yoğun bir aşağılanmaya maruz
kalması, toplumda da tesirini göstermiştir. İnsanlar, Şaban ka­r akterinin maruz kaldığı
aşa­ğ ılamaya maruz kalmaması için bu ismi çocuklarına vermemeye başlamıştır.
Filmler, herhangi bir durumu yansıtmaktan çok,
o durumun tasarlanan belli bir şeklini oluşturmak
üzere seçilmiş ve birleştirilmiş temsilî unsurlar yoluyla birtakım tezler ileri sürer. Bunu yaparken, seyirciye belli bir konumu veya bakış açısını telkin eder.
Filmlerin çoğu, millî kültürü yansıtmaz. Onlar, gerçek olarak kabul edilen fanteziler üretir.
Sinema toplumu yavaş ve derinden etkiler, tek
filmle asla devrim yapamaz, kültürü değiştiremez;
ama yıllar içinde aynı mesajı işlediği yüzlerce filmle,
bu değişimi başarabilir. Sinema önce verdiği mesajlara toplumu alıştırır. Sonra da bu alışkanlık neticesinde iletilen mesajlar, yadırganmaz ve toplumda
yerleşmeye başlar. “Bir âlim ipek elbise giyse, halk
hemen onu ayıplar, dedikodusunu yapar. Hâlbuki dedikodu yapmak ipek giymekten daha büyük günahtır.”
sözü bu durumu çok güzel anlatır. Bir âlimin ipek
giymesi nadir görülen bir durum olduğu için, hemen
tepki toplamakta, öte yandan dedikodu yapmak, alışkanlık hâlini aldığı için normal görülmektedir. İşte
sinema, böyle bir alışkanlık oluşturarak toplumun
değerlerini aşındırabilmekte ve yıkabilmektedir.
Dinî mesajların topluma
ulaştırılmasında tesirli bir va4000
sıta olarak kullanılabilecek
sinema sanatı, çoğunlukla
3500
olumsuz yönde kullanılmak3000
tadır. Toplum nezdinde dini
2500
ve dindarı küçümseyen, aşağılayan ve insanları dinden
2000
soğutan bir vasıtaya dönüş1500
türülen sinema sanatında şu
1000
olumsuzluklar dikkat çeker:
1053
dindarları, din adamlarını
500
658
kötü tanıtma, İslâm’ı ve Müs0
lümanları terörle bağlantılı
1923 1940
gösterme, dinî konularda yanKASIM 2014
478 430
lış bilgilendirme ve olumsuz mesajlarla din karşıtı bir
şuuraltı oluşturma.
Sinemanın menfî tesirlerinden biri de, dinî tedaileri olan bazı isimlerde (peygamber-sahabi isimleri,
mukaddes sayılan gün, gece ve aylara ait isimler) görülmektedir. Bu isimler, filmlerde çoğunlukla kapıcı,
köylü, işçi gibi sosyo-ekonomik yönden toplumun
alt kesiminde bulunan veya saf, cahil, sakar olarak
gösterilen karakterlere verilmektedir. Dinî çağrışımı
olmayan isimler ise, sosyo-ekonomik ve kültürel yönden üst tabakada bulunan karizmatik karakterlerde
tercih edilmektedir.
Türk sinemasındaki karakterler isimlerinin hepsini burada incelemek mümkün değildir. Bu yüzden,
burada Türk sinemasında en çok izlenen ve ilgi gören
“Şaban” karakteri üzerinde durulacaktır.
Şaban, Müslümanlarca mukaddes kabul edilen
üç ayların ikincisinin adıdır. Recep ve Ramazan da,
Müslümanların erkek çocuklara verdikleri adlardır.
Nitekim Recep, Şaban ve Ramazan adları, genellikle dindar Müslümanlar tarafından kullanılmaktadır.
Dolayısıyla bu isimlere sahip karakterler, dindar inŞaban İsminin Yıllara Göre Dağılımı
3365
2003
1763
1552
1125
1950
1960
1970
1980
521
225
1990 2000
2008
08
07
20
06
20
05
20
04
20
20
03
20
00
20
90
19
80
70
19
19
60
19
50
19
40
19
19
23
sanları temsil eden karakterler
Şaban İsminin Mahkeme Kararıyla Değiştirilme Rakamlarının Yıllara Göre Dağılımı
120
olmaktadır.
Elde ettiğimiz verilere göre;
107 104
100
adında Şaban bulunan ilk film,
1952 yılında çekilen “Şaban Çin80
geneler Arasında”dır. Bundan
80
78
sonra 18 tane daha Şaban filmi
71
60
67
63
çekilmiştir. Bunlardan 14’ünde
Şaban karakterini Kemal Sunal
40
42 45
oynamıştır. Bunların dışında
20
“Hababam Sınıfı” filmlerinde de
10
Şaban karakteri bulunmaktadır.
3
2
1
1
0
Şaban, bu filmlerde bazen
sakar, beceriksiz (Şaban Oğlu
Şaban–1977), bazen gariban bir
genç (Ortadirek Şaban–1984),
bazen görgüsüz bir ağa (Sosyete Şaban–1985), bazen kılıbık bir koca (Şen Dul
yurt genelinde yaygın olmayışına, hem de sinemaŞaban–1985), bazen de bir zenne -eskiden düğünnın toplum üzerindeki tesirinin yavaş olmasına ve
lerde kadın kılığında soytarılık yapan erkek- (ŞaTürkiye’ye televizyonun henüz girmemiş olmasına
baniye–1984) olur. Kimi zaman lâkabı “inek” (İnek
bağlanabilir.
Şaban–1978 ve Hababam Sınıfı Serisi), kimi zaman
Şaban filmlerinden sonra Şaban olan ismini,
gerzektir (zekâ özürlü) (Gerzek Şaban–1980). Ama
mahkeme kararıyla değiştiren kişi sayısında da artış
değişmeyen tek şey, Şaban’ın aptal, çirkin, alay ediolmuştur. 1960’lı yıllara kadar ortalama 2–3 kişi isim
lecek olumsuz bir karakter olarak çizilmesidir.
değişikliği için mahkemeye başvurduğu hâlde, bu taŞaban isminin bu şekilde yoğun bir aşağılanmarihten sonra sayı hızla artmış, 2003 yılında 107 kişi
ya maruz kalması, toplumda da tesirini göstermiştir.
ismini değiştirmiştir. Bu tarihten sonra ise, toplumda
İnsanlar, Şaban karakterinin maruz kaldığı aşağılaŞaban ismini taşıyan çok az insan kaldığı için, mahmaya maruz kalmaması için bu ismi çocuklarına verkemeye başvuranların sayısı da azalmıştır. (Tablo-2)
memeye başlamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun
Dinî tedaileri olan isimlerin bu şekilde gözden
verilerine göre 1923 yılında doğan 658 bebeğe Şaban
düşürülmesi, onların temsil ettikleri dinî değerlerin,
ismi verilmiştir. Bundan sonra artış gösteren Şaban
kişilerin de gözden düşürülmesi mânâsına gelmekteisminin en çok kullanıldığı yıl ise, 3.365 bebek ile
dir. Dış tesirlere daha açık olan çocuk ve gençler, ken1960 yılıdır. Bundan sonra kademeli olarak Şaban
di isimlerine cephe alabilmekte, farklı isimleri tercih
ismi verilen bebek sayısı, 1970’li yıllarda ortalama
ederek bu “yaftalardan” kurtulmaya çalışmaktadır.
1.642, 1980’li yıllarda, ortalama 1.289’a düşmüştür.
Özellikle çift isimliler, dinî referansa sahip isimlerini
2008 yılında ise nüfustaki büyük artışa rağmen sakullanmamayı tercih etmektedir. Bu durum, kişilerin
dece 225 bebeğe Şaban ismi verilmiştir. (Tablo-1) Çift
dinî kavram ve isimlere karşı menfî tutum ve davraisim taşıyıp, iki isminden birisi Şaban olanlar ise, bu
nışlara girmelerine sebep olmaktadır. Dinî kavramlaismi günlük hayatta genellikle kullanmamaktadır.
ra, dindarlara, dinî değerlere karşı olumsuz düşünYazılı olarak ifade edilmesi mecburi durumlarda ise
celere sahip olan insanlar, zamanla kendilerini dinî
“Ş.” şeklinde kısaltarak kullanmaktadır.
mesajlara kapatmakta ve bunun neticesi olarak da
Verilerin de çok açık şekilde ortaya koyduğu gibi,
dinden uzaklaşmaktadır.
Türk sinemasındaki Şaban karakterinin, böyle bir
Yaygın olarak kullanılan bir ismi, toplum hafızatablonun ortaya çıkmasında ciddi rolü vardır. 1960
sından silebilecek kadar güçlü bir tesire sahip sineyılına kadar sürekli artış gösteren Şaban ismi kullanımanın, tahribat oranında tamirat gücüne de sahip
mı, Şaban karakterinin ortaya çıkışıyla birlikte azalolduğu unutulmamalı ve din eğitimine yardımcı olamaya başlamıştır. 1980’lerden sonra televizyonun
cak, uzun yıllar boyunca yapılan tahribatı onaracak
yaygınlaşıp bu filmlerin televizyonda sık sık gösterilfilmlerin yapımına destek verilmelidir. Çünkü sinemesiyle birlikte, çocuklara Şaban isminin verilmesinmanın yol açtığı yıkım, en kolay şekilde çarpıcı düşüşler gerçekleşmiştir. İlk Şaban karakde sinemanın gücünden faydalanılarak
terinin 1952 yılında çıkmasına rağmen, gerilemenin
tamir edilebilir.
[email protected]
1960’tan sonra yaşanması, hem o yıllarda sinemanın
KASIM 2014
430 479
{
En seviyeli millet, bütün işlerini birlik ve
bütünlük içinde düşünüp, çoğunluğun reyine ağırlık veren millettir.
Tabiî, o millet fertlerinin din, dil, tarih şuuru gibi hayatî hususlarda
aynı terbiyeyi almış olmaları çok önemlidir.
}
İKI YILDIZLI
GEZEGENLER
G
üneş’in gezegenleri, birçok sistemdeki
gezegenler gibi, tek bir yıldızın etrafında
döndürülür. Genel kâide bu olmakla birlikte, astrofizikçilerin yaptığı son çalışmalar,
iki yıldızın etrafında herhangi bir düzensizliğe yol
açmayacak şekilde döndürülen gezegenlerin de bulunduğunu göstermektedir. İki yıldız etrafında dönen
gezegenler, yeni bir gezegen sınıfı olarak kabul edilmektedir; yapılan hesaplamalara göre, Samanyolu
galaksisinde bunlardan on milyonlarca olduğu tahmin edilmektedir.
Peki, bu nasıl olmaktadır? İki yıldız etrafında seyahat eden bir gezegen, hareketi esnasında sırayla
her bir yıldızın kütle-çekim (gravitasyon) sahasına
girer, hız ve yörüngesi sürekli değişir.
Yıldızlar birbirini gölgeleyebiliyorsa (yıldız tutulması), bir gezegenin de bir veya iki yıldızı gölgelemesi mümkündür. Bu hâdise gerçekleştiğinde, gezegen
ve yıldızlar aynı düzlemdeki yörüngeler üzerinde
bulunur. Bizim Dünya’dan bakış çizgimiz boyunca
meydana gelen aynı yörünge düzlemi üzerindeki
bu çakışma gezegen ve yıldızın birbirinin önünden
geçtiği mânâsına gelir ve vuku bulan gölgeleme (tutulma) sebebiyle ışık miktarında bir azalmaya sebep
olur. Eğer iki yıldız arasındaki mesafe çok fazlaysa,
bu yıldızlar izafi olarak birbirinden yalıtılmış (birbirlerini hissetmiyormuş) gibi hareket eder. O ânda
KASIM 2014
480 430
Prof. Dr. İhsan KÖSE
iki yıldızdan birisinin yörüngesinde hareket etmekte olan gezegen, bu durumda diğer yıldızın tesirini
hissetmez. Bunlara S-tipi gezegen denmektedir ve on
sene içerisinde onlarcası keşfedilmiştir.
Yıldızlar birbirine yeterince yaklaştığında, enteresan hâdiseler meydana gelir. Bu durumda yıldızların birbiri etrafında bir tam devir yapması için geçen
süre günlerle veya haftalarla ifade edilir. Gezegenin,
birbirine bu kadar yakın iki yıldızın etrafında kararlı
bir yörüngeye sahip olacak şekilde hareket edebilmesi tesadüflerle açıklanamaz. Çünkü gezegenlerin
çok hassas ölçülerle kararlı yörüngelere oturtulduğu
Credit NASA/JPL-Caltech/T. Pyle
Kütle merkezi
S-tipi gezegen
P-tipi gezegen
Kütle merkezi
İki yıldız etrafında seyahat eden S- ve P-tipi gezegenler.
KASIM 2014
430 481
Credit: NASA/JPL-Caltech/T. Pyle
Kepler-47 Sistemi
Yaşanabilir saha
Güneş Sistemi
Merkür
Venüs
Dünya
Mars
Kepler-47c yaşanabilir sahada bulunmaktadır
ve yüzeyinde sıvı suyun bulunduğu tahmin edilmektedir.
açık bir şekilde görülmektedir. Cenab-ı Hakk (celle
celâluhu) yaratmış olduğu göklerdeki mükemmel
nizama Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle yemin etmektedir: “Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu göğe
andolsun ki siz çelişkili sözler söylemektesiniz.” (Zariyat, 51/7-8).
P-tipi denen sistemlerde ise, gezegen her iki yıldızın etrafında aynı ânda dönmektedir. Bu tür bir
gezegenin kararlı bir yörünge üzerinde seyahat edilebilmesi için, yıldızlardan olan yörünge uzaklığının
kritik bir mesafeden daha büyük olması gerekmektedir. Eğer bu kritik mesafeden daha yakın olursa,
gezegenin yörüngesi gittikçe kararsız hâle gelir ve ya
iki yıldızdan birisine doğru çekilerek yıldızın üzerine
düşer veya fezaya doğru savrulur. İşte bu kararlı durumu tesis eden kritik mesafe, yapılan hesaplamalara göre yıldız büyüklüğünün 2/3’ü kadardır.
Tek yıldız ve tek gezegenden müteşekkil bir sistemde, gezegenin transit geçişleri, âdeta bir deniz
fenerinin kendi ekseni etrafında dönerken ışığın periyodik bir hareket oluşturması gibi gerçekleşir ki, bu
geçişler yıldızların tespit edilmesini kolaylaştırır. İki
yıldızlı gezegen sistemi buna bir misâldir. Üç cisimden oluşan böyle bir cismin hareketini tahmin edebilmek kolay değildir. Çünkü tek yıldızlı sistemde yıldızın kararlı bir şekilde hareket ettiği kabul edilerek
gezegenin hareketine dâir tahminlerde bulunmak
KASIM 2014
482 430
kolay olabilirken, iki yıldızlı sistemde iki yıldızın da
hızlı bir şekilde hareket etmelerinden dolayı gezegenlerin hareketini incelemek hiç de kolay değildir.
Üstelik iki yıldız arasındaki mesafe, gezegene olan
mesafelerinden çok daha kısadır ve bu sebeple bu iki
yıldız, gezegenin onların etrafında dönme hızından
daha hızlı bir şekilde birbiri etrafında döner. Dolayısıyla gezegen, yıldızların yanından transit geçiyor
gibi görünür ve o ânda etrafında döndüğü yıldızın
yanından bazen daha erken bazen de daha geç geçer.
Netice olarak iki yıldızlı sistemde gezegenin hareketi, tek yıldızlı sistemdekinden farklı olarak periyodik olmayacaktır ve transit geçişlerin süresi gezegenin yıldıza göre izafî hareketine bağlı olarak değişecektir. Eğer gezegen ve etrafında döndüğü yıldız aynı
yönde hareket ediyorlarsa, transit geçiş süresi daha
uzun, fakat yıldız yörüngenin diğer yarı kısmında ve
ters yönde hareket ediyorsa, transit geçiş süresi daha
kısa olacaktır.
NASA’nın Mart 2009’da fırlattığı Kepler Uzay Aracı ve Teleskobu, yıldızların önünden geçerek onların
ışık şiddetinde azalmaya sebep olan gezegenlerin tespit edilmesinde kullanılmaktadır. Günümüze kadar
iki binden fazla tutulma gösteren ikili yıldız sistemi
keşfedilmiştir. Ayrıca yakın geçmişte, alışılmışın dışında hususiyetlere sahip olan ve aralarında tutulma
gösteren üçlü-yıldız sisteminin de bulunduğu yeni
bir sistem daha keşfedilmiştir. Daha sonra Kepler-47
sistemi denen ve birbirini 7,5 günde bir gölgeleyen
yıldızların etrafında dönen iki gezegenin bulunduğu
keşfedilmiştir.
Bunlardan iç kısımdaki Kepler-47b gezegeni,
yıldızların etrafındaki seyahatini 50 günden daha
kısa bir zamanda tamamlamaktadır. Bununla birlikte doğrudan görünemeyen bu gezegenin çok sıcak
bir gezegen olduğu da tahmin edilmektedir. Çünkü
metan gazının çok yüksek sıcaklıktaki atmosferde
yanması neticesinde, gezegenin atmosferinde, görülmesini engelleyen ince bir pus tabakasının oluştuğu
anlaşılmıştır. Dünya’nın yarıçapının üç katı büyüklüğünde olan Kepler-47b, bilinen iki yıldızlı sistemlerdeki gezegenler arasında en küçük olanıdır.
Dış kısımdaki Kepler-47c gezegeni ise, tâbi olduğu yıldız çiftinin etrafındaki bir tam devrini 303
günde tamamlar ve Samanyolu galaksisinde yaşanabilir saha olarak adlandırılan bir bölgede hareket
ettirilmektedir. Yaşanabilir sahadaki bir gezegenin
yüzeyinde su sıvı hâlinde mevcut olabilir. Fakat bu
saha, hayat için müsait bir yer mânâsına da gelmemektedir. Kepler-47c gezegeninin, Neptün’den biraz
daha büyük, ince ve parlak su-buhar bulutundan müteşekkil bir atmosfere sahip
olduğu tahmin edilmektedir.
[email protected]
“Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu göğe
andolsun ki, siz çelişkili sözler söylemektesiniz.”
(Zariyat, 51; 7-8) mealindeki âyetler hakkında müfessirler çeşitli yorumlar yapmışlardır.
Zariyat, kırıp ufalayan veya savuran, tozduman edip götüren kuvvetler demektir. Yedinci
âyette geçen, “hubük” (alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu) kelimesinin kök mânâsı “sıkı bağlayıp sağlamlaştırmak” olup, “kumaşı sıkı, sağlam ve güzel bir biçimde dokumak” anlamına da
gelmektedir. Bu kelime, “habîke” veya “hıbâk”ın
çoğuludur. Habîke, itina ile sanatkârane dokunmuş, yol yol, hareli kumaş demektir. Hıbâk ise,
rüzgârın tatlı esintisiyle denizde veya kumda meydana gelen dalga ve kıvrım mânâsına gelir. Saçların çok kıvırcıklı olması veya ondüle yapılması
sebebiyle görülen dalgalanmalar için hubük kelimesi kullanılır. Çoğu müfessirler bu kelimenin
Kepler-47c “hâreli, yol yol, örgülü” mânâsına gelmesinden
dolayı, sema için kullanılan “zâtü’l-hubük” ifadesini “düzgün yollara sahip” şeklinde, bazıları
ise gökyüzünde yıldızlar sebebiyle oluşan şekiller
veya galaksiler şeklinde yorumlamıştır. Bir kısmı
da bununla irfana götüren, Cenab-ı Hakk’ın (celle
celaluhu) birlik, kudret, ilim ve hikmetine delâlet
eden yolların kastedildiğini belirtmişlerdir. Sahabe ve Tabiîn dönemi müfessirlerinin birçoğu ise,
“zâtü’l-hubük” ifadesinin mânâsını, “düzgün ve
güzel yaratılışlı” ve “sağlam yapılı” olarak beyan
Kaynaklar
etmişlerdir.
- William F. Welsh, Laurance R. Doyle, “Worlds with Two Suns”,
Bediüzzaman Hazretleri, 25. Söz’de, ‘arz’ı
Scientific American, Ekim 2013, sayfa 40–47.
- Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kur’an Dili”, Hikmet Neşriyat,
bir kafa, gökyüzünü bir ağız, yıldızları birer hik2001
metli kelime, birer
hakikat nuru, deniz
Credit: NASA/JPL-Caltech/R. Hurt
ve karaları birer lisan,
bütün bitki ve hayvanları Allah’ı tesbih eden
birer kelime şeklinde
tasvir etmiştir.
İnsanın vazifesi
ise, kendisine bahşedilen akıl nimetini
doğru yolda kullanarak arz ve semada
kurulan cümleleri
oku­mak, O’nun (celle celaluhu) esma ve
sıfatlarını anlama
gayreti içerisinde olmak, bunları basamak
yaparak marifetullah
ve muhabbetullah ufkunda bir hayat yaşamaya çalışmaktır.
Kepler 16a/b’nin, elde edilen verilere dayanılarak çizilmiş temsilî resmi.
KASIM 2014
430 483
Meyerovitch
BIR HAKK ÂŞIĞI:
Abdullah AYMAZ
T
ürkçeye tercüme edilmiş “İslâm’ın Güleryüzü” ve “Duanın Ruhu” gibi önemli kitapların
yazarı Prof. Dr. Eva de Vitray Meyerovitch, Hazreti Mevlâna vesilesiyle Hakk’a
âşık olmuş bir talihli...
5 Kasım 1909 doğumlu Eva Hanım, aristokrat ve
dindar bir Hristiyan ailenin kızı… İlk zamanlar elit
ailelere mensup talebelerin gönderildiği bir rahibe
okuluna gider. Üniversitede hukuk eğitimi alır, doktorasını İslâm felsefesi üzerine yapar. Akademik hayatını, Fransa’nın Bilimsel Araştırmalar Millî Merkezi’nde
(CNRS) uzman ve yönetici olarak tamamlar.
On sekiz yaşındayken, okuduğu felsefenin tesiriyle aklına Hristiyanlıkla alâkalı bazı şüpheler düşer.
Sorar, soruşturur, tatmin olmaz. Büyükannesi ona
“Daima dürüst olacaksın.” diye telkinler verdiği için,
“Hem inanmayacağım hem de kiliseye devam edeceğim, olmaz!” deyip kiliseyle irtibatını keser.
KASIM 2014
484 430
Bir gün Sorbon Üniversitesi kütüphanesinde Dr.
Muhammed İkbal tarafından kaleme alınmış, Hz.
Mevlânâ’nın görüşlerini anlatan yarım sayfalık bir
yazıya rastlar. Bu metni okuduğunda kafası allak
bullak olur. Ya Hz. Mevlâna’nın sözleri doğrudur
veya şimdiye kadar okuduğu Yunan felsefesi. Derinlemesine incelemek için Hz. Mevlâna ile ilgili yayınları arar. Ama nâfile. Koca kütüphanede bu konuda
hiçbir kayda rastlamaz. Hz. Mevlânâ’nın düşüncelerine Dr. Muhammed İkbal vasıtasıyla ulaşabileceğini
düşünerek onun “İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden
Yorumu” isimli İngilizce eserini okur. Birçok sorunun
cevabını ve İslâm’ın evrenselliğini bu kitapta bulur.
Bu hakikat karşısında 1954’te Müslüman olur ve Havva ismini alır.
Havva Hanımefendi, Mevlâna’nın eserlerinden
çok etkilenir, onu kendinin yol göstericisi kabul eder.
Mevlâna ve İkbal’in hemen hemen bütün eserlerini
Fransızcaya çevirir. Mesnevî’yi tercüme etmek için on
sene çalışır. Gerek bu önemli tercümeleri, gerekse salon ve radyo konuşmaları ile çok sayıda Fransız aydının İslâm’a ısınmasına ve pek çok kişinin Müslüman
olmasına vesile olur. Pek çok defa Türkiye’ye gelir,
Mevlâna programlarına katılır.
Havva Hanımefendi bir canlı yayın konuşmasında, “Neden İslâm’ı seçtiniz? Mevlânâ’da ne buldunuz?
Başka bir İslâm ülkesi değil de neden Türkiye? ” sorularına şu uzun cevabı verir:
“Batı’nın medyaları İslâm dinine karşı bir saldırıya
geçmiş bulunuyorlar. İngiliz, Fransız ve Alman televizyon ve radyolarını dinlerseniz, İslâm dini hakkında kötü sözler duyarsınız. İslâm’ın, şiddet, savaş, cihad, bağnazlık vesaire olduğunu işitirsiniz. Bu sürekli
saldırılara rağmen, Batı ülkelerinde, Müslümanlığı
kabul eden çok sayıda insan var. Bir İslâmlaşma gerçekleşmektedir. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da,
İspanya’da Müslümanlığı kabul etmiş pek çok insan
olduğunu da biliyorum.
Fransız yetkililerden aldığım bilgilere göre, Müslümanlığı kabul edenlerin çoğu aydın kişiler. Bunlar bir
şey arıyorlardı ve aradıklarını, özlemlerini İslâm dininde buldular. Çünkü yaratılış ve varoluşa dâir yorumları
artık bu özlemleri karşılamıyordu ve maddecilik de onları bütünüyle düş kırıklığına uğratmıştı.
Ben, Mevlânâ’nın eserleri sayesinde, okulda, üniversitede okutulandan, gazetelerde, televizyonlarda
anlatılanlardan, çok farklı bir İslâm dini keşfettim.
Söylemekten gurur duyurum, Mevlânâ’nın son çevirdiğim eseri benim on yılımı aldı. Olağanüstü güzel ve
büyük bir eserdir bu. Kanaatimce Batı mâneviyata susamıştı. Bunun da yaşadığımız dönem için çok önemli
olduğunu düşünüyorum. Her yıl Konya’ya gidiyorum
ve Mevlânâ’nın kenti olduğu için orayı çok seviyorum. Orada kendimi Konyalı hissediyorum. Benim için
5 Kasım 1909 doğumlu Eva Hanım,
aristokrat ve dindar bir Hristiyan ailenin
kızı… İlk zamanlar elit ailelere mensup
talebelerin gönderildiği bir rahibe okuluna gider. Üniversitede hukuk eğitimi
alır, doktorasını İslâm felsefesi üzerine
yapar. Akademik hayatını, Fransa’nın
Bilimsel Araştırmalar Millî Merkezi’nde
(CNRS) uzman ve yönetici olarak tamamlar.
İslâm’la yakınlaşmayı temsil eden Türkiye’yi de çok
seviyorum, orada çok mutlu oluyorum ve kendimi Türk
hissediyorum. Mesnevî’de, kökten dinciliği, bağnazlık
ve tutuculuğu, katı kuralcılığı reddeden, bütünüyle samimi, hoşgörülü, benim inanışıma uygun bir dini buldum.
Çağımızda mâneviyat ihtiyacı tatmin edilemiyor.
Fakat, insanın bunu kabuğuna çekilerek gidermesinin de mümkün olmadığını düşünüyorum. Ayrıca
bilimdeki gelişmeler kâinatın çok şaşırtıcı olduğunu
göstermiştir. Mevlânâ’da olağanüstü olan şey -kaldı ki
İslâm’ı kabul etme sebebim de bu değildir- öngörüleridir ve bu, insanları özellikle de bilime tutkuyla sarılan
gençleri etkilemektedir. Düşünün, Mevlânâ: ‘Atomu
keserseniz Güneş Sistemini bulursunuz.’ diyor. İçinde
ve çevresinde dönen gezegenler bulunduğunu söylüyor; ama dikkat etmek gerektiğini de belirtiyor. Çünkü,
bu atomlar ağızlarını açtıklarında, bütün dünyayı yok
edebilecek bir ateş çıkarırlar diyor. Görüldüğü gibi, 13.
asırda atom bombasının tehlikelerinden söz ediyor.
Dokuz gezegenin bulunduğunu söylüyor. Oysa bilim
bunu ancak 1930’da ortaya koyabildi. Önceleri yedi gezegenin bulunduğu sanılıyordu. Sekizincisini 1840’larda bir Fransız bilim adamı, dokuzuncusunu 1930’da
Amerikalı bir bilim adamı buldu. Ama Mevlânâ daha
o dönemde dokuz gezegen olduğunu biliyordu. Batı’da
Güneş’in Dünya çevresinde döndüğü söylenirken,
Mevlânâ Dünya’nın öbür gezegenler gibi, Güneş’in etrafında dönen küçük bir gezegen olduğunu söylüyor.
Olağanüstü başka şeyler de söylüyor. Öğrencilerden,
genellikle aydınlardan, hattâ profesörlerden, yazarlardan, gazetecilerden sık sık telefon geliyor bana, ve
‘Biliyor musunuz madam, ben İslâm dinini kabul ettim
ve bu, Mevlânâ sayesinde oldu.’ diyorlar.
Şimdi bütün kitaplarını tercüme ettim. ‘Mecâlis-i
Seb’a’ ve ‘Fîhi mâ Fîh’i tercüme ettim. En önemlisi
‘Mesnevî’dir. Gerçekten çok mutluyum. Ayrıca böyle
KASIM 2014
430 485
bir eserin yayını için zamanın çok elverişli olduğunu
düşünüyorum. Çünkü dünyamız, savaşlarla, kavgalarla, kinlerle, saldırganlıkla yanıp kavrulmaktadır.
Oysa Mevlâna’nın eserleri günümüz için çok gerekli
olan sevgi, barış, hoşgörü mesajlarıyla doludur. Gerçek İslâm dini genellikle kusursuz biçimde hoşgörülü,
cihanşümul bir dindir. Hz. Muhammed’den (sallallahu
aleyhi ve sellem) önce gelen peygamberlerin (as) söylediği doğrular kabul edilir. Dolayısıyla kendi dinlerinden daha açık, daha genel, daha evrensel cevaplar
arayan insanlara İslâm dini tatmin edici cevap veriyor.
Ama yine tekrarlıyorum, din değiştirmeler bütünüyle
birbirinden farklıdır. Sözgelimi, İslâm dinini birdenbire kabul eden insanlar tanıyorum. Bunlar bir şeyler
yaşadılar, bir şeyler gördüler ve İslâm dinine girdiler.
Benim gibi bazı kimseler de birçok inceleme yaptıktan,
birçok safhadan geçtikten, İslâm felsefesi üzerine doktora yaptıktan sonra, Müslümanlığı kabul ettiler; ama
netice olarak gâye aynıdır. İspanya 800 yıl boyunca Müslüman’dı. Fransa’nın hemen yanıbaşındaydı
ve Fransa’ya ve bütün Kuzey Avrupa’ya göre çok çok
daha bilgili, gelişmiş ve medenileşmişti.
Ben hâdiseye yalnızca Batı açısından bakıyorum ve
ne Türkiye’den ne de Arabistan’dan söz ediyorum. Ben
Batı’dan söz ediyorum. İspanya’da bakanların Yahudi,
hekimlerin Hristiyan, halifelerin Müslüman olması gibi
büyük bir hoşgörüden bahsediyorum. Müslümanların
yönettiği bir ülkede, işler başka ülkelerdekinden çok
daha iyi yürümekteydi. Bunlar, Hristiyan ülkeleri, krallıklar ve Papalık için büyük bir tehlikeydi. Biliyorsunuz, rahatsız eden bir şeyden kurtulmak istendiğinde,
o şey kötülenir. Batı da bunu yaptı. İslâm’ı kötüleyerek
sömürge savaşlarına başladı. Önce Cezayir işgal edildi. Sömürge alanlarını genişletirken buralarda İslâm
aleyhinde propaganda ve yanlış bilgilendirmeden de
geri durmadılar. Sözgelimi, sokağa çıkıp, yoldan geçen
birine, ‘Budizm hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye
sorsanız, size ‘Bir şey bilmiyorum.’ diye cevap verir;
ama ‘İslâm dini hakkında’ sorsanız, size hemen ‘Ah,
evet dört kadın almak, onları eve hapsetmek, bir çadırı olmak…’ gibi lâflar eder. Görüyorsunuz, bir çeşit
yarı-bilgisizlik var, televizyonda, gazetelerde bulunan
klişeler var, kalıplaşmış semboller var ve bütün bunlar
İslâm’ı baştan sona çarpıtıyorlar.
Bugün İslâm dini çok az bilinmektedir. İnsanlar
bütünüyle yanlış fikirler edinmişlerdir. Ben bunların
ne yazık ki, Müslüman ülkelerin İslâm konusunda olması gerektiği gibi güzel bir imaj oluşturamaması yüzünden ortaya çıktığını düşünüyorum. Ayrıca sömürge
savaşları neticesinde ortaya çıkan bilgisizlik de bunda
önemli bir âmil olmuştur. Bugün ne yazık ki Müslüman
ülkeler arasında bir bölünme görülmektedir ve bu durum, meselelere çözüm getirilmesine mâni olmaktadır.
KASIM 2014
486 430
Müslümanların, ortak bir Kur’ân’ı, ortak Sünnetleri,
ortak Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem), ortak
Müslüman kültürleri ve ortak Kur’ân dili, yani Arapçası var. Ama bu ülkeler sık sık kavgaya tutuşuyorlar ve
bu ortak mirasları pek gözönünde bulundurmuyorlar.
Düşünceme göre, Batılıların Müslümanlığı kabul etmemesinin ana sebebi, Müslümanların aralarında bir birlik sağlayamamasıdır. Aslında bu ayrı bir mevzudur.
İslâmiyet bir din olarak siyasî ve içtimaî sebeplerle
değil, Yaratıcı, hayat, insan ve kâinata dâir getirdiği
bakış açısı ve paradigmalarla kabul edilmelidir.
Eva Hanım bir gün Sorbon Üniversitesi kütüphanesinde Dr. Muhammed
İkbal tarafından kaleme alınmış, Hz.
Mevlânâ’nın görüşlerini anlatan yarım
sayfalık bir yazıya rastlar. Bu metni okuduğunda kafası allak bullak olur. Ya Hz.
Mevlâna’nın sözleri doğrudur veya şimdiye kadar okuduğu Yunan felsefesi.
İslâm dinini olduğu gibi anlatmak için, Mevlâ­nâ’nın, İbn-i
Arabî’nin, kısacası bütün büyük
İslâm düşünürlerinin eserlerini
okumak gerekir. İnsanlar çok şaşırıyorlar. Geçen gün bir hekime
gittim. Ailece çok kültürlü insanlar.
Karısı akşam beni aradı. ‘Şu sırada
ne yapıyorsun?’ diye sordu. Ben de
Mesnevî’nin çevirisini yeni bitirdiğimi söyledim. Bana ‘O da ne?’ dedi.
Ben de ona Mesnevî’nin nükleer
parçalanmadan, atom bombasından söz ettiğini anlattım. İnanamadılar. Görüyorsunuz insanlar
Ortaçağ’da bilimin gelişmesinin
temel sebebini bilmiyorlar. Fransa’daki ilk tıp fakültesini Araplar
kurdu. Dönemin en büyük hekimi
İspanya’daydı. İçinde yaşadıkları devrin çok ilerisinde olan çok
büyük bilim adamları vardı; ama
bunu kimse bilmiyor. Ben Sorbonne
Üniversitesi’nde İslâm felsefesi doktorası yaparken, İslâm dinini keşfettim; ama Mevlânâ üzerinde bu doktorayı yapmadan önce, üniversitede
öğrenim görürken bize Müslüman
düşünürlerden hiç söz etmediler.
Bize, Alman, İngiliz, Lâtin, Yunan
filozoflarından söz ediyorlardı.
Alınacak çok yol var, yapılacak
çok iş var. Artık İslâm dinini seven,
kabul eden aydınlar var. Bu kimseler
İslâm dininin özünde neler bulunduğunu dünyaya anlatmalıdırlar.”
Havva Hanımefendi, mânevî
oğlu Prof. Dr. Abdullah Öztürk’e,
vefat edince Konya’ya Hz. Mev­lâ­
nâ’nın civarına gömülmeyi vasiyet
eder. 24 Temmuz 1999’da ruhunun
ufkuna yürüdüğünde, Abdullah
Bey bu vasiyeti yerine getirebilmek için büyük gayretler sarf
eder. Havva Hanımefendi “Şeb-i
Arus”a (vuslat gecesi) denk gelen
17 Aralık 2008 tarihinde, Mevlânâ
Türbesi’nin
yanındaki
Üçler
Mezarlığı’na defnedilir…
Allah rahmet eylesin…
Başladı birbirini tutuşturuyor mumlar,
Ve köpürüyor gönüllerde iç içe esrar;
Geçiyor ışık süvarileri diyar diyar,
Canlanıyor birkaç asırlık ölü duygular.
[email protected]
KASIM 2014
430 487
{
}
En çok zevk duyacağımız şey, sevdiğimiz ve sevgisinden emin
bulunduğumuz kimselerden gelen tenkitler olmalıdır. Aksine, bazı
kusurlarımızdan dolayı çok dostlarımızı kaybedeceğimiz gibi birçok eksik
ve kusurlarımızı da düzeltme mülâhazası söz konusu olmayacaktır.
Bitki Sanılan Hayvancıklar:
MERCANLAR
Emin ŞENOĞLU
M
ercanlar sığ ve sıcak denizlerde, milyarlarcası bir arada yaşayan hayvanlardır.
Görünüş bakımından, çatallanmış ağaç
dallarını hatırlatırlar. Bu yüzden bunlara
küçük deniz ormanları demek de mümkündür.
Mercanlar, omurgasız hayvanların sölenterler (coelenterata) şubesinin denizlerde yaşayan bir sınıfıdır.
Yumuşak, boynuzsu, dikenli ve gerçek mercanlar gibi
türleri vardır. Yaşayan tek bir mercan ferdi mânâsına
gelen ‘polip’ vücutlu bu canlıların deniz suyunda
bulunan kalsiyum ve karbonat iyonlarının kireçtaşı
(CaCO3) oluşturacak şekilde birleşmesiyle mineralli
boynuzsu iskeletler oluşur ve bunlara mercan denir.
İskeletlerin orijinal hâli dış derilerinin salgısından
meydana gelir. Ağız, mide ve dokungaçlardan oluşan
polipler kolonileşerek büyük mercan topluluklarını
oluşturur. Mercan iskeletlerinin binlerce yıl boyunca
belli bir bölgede toplanması neticesinde de, mercan
kayalıkları ve adaları meydana gelir.
Mercanlar yalnız veya koloniler hâlinde yaşar.
Vücutları ortadan simetriktir. Ağız çevrelerinde
uzantılı dokungaçları vardır. Ağız ve kolları kaslarla
açılıp kapanabilir. Genellikle 70 metreden daha derin sularda yaşayamazlar. Hareket kabiliyetlerini zaman içerisinde kaybederek, bir bitki gibi sabit hayat
yaşamaya başlarlar. Bundan dolayı mercanlar uzun
zaman boyunca deniz bitkisi zannedilmiştir.
Kaynaşan mercan iskeletlerinin zamanla deniz
yüzeyine kadar yükselerek meydana getirdikleri
KASIM 2014
488 430
uzun mercan kayalarına resif denir. Bazen de halka
şeklini alarak, iç kısmında denizden bir parça hapseden adalar (atol) meydana getirirler.
Mercan resiflerinde birçok deniz canlısının bir
arada yaşadığı eşsiz bir ekosistem yaratılır. Burada
binlerce balık ve deniz canlısı çeşidine rastlamak
mümkündür.
Beslenme şekilleri
Büyük mercan toplulukları, koloniler hâlinde hareket
eden poliplerden oluşur. Bütün mahlûkatın rızkına
kefil olan Rezzak-ı Kerîm -kâinatta câri olan umumî
yardımlaşma düsturuyla- onları beraber yaşatır ve iki
tarafı da bundan faydalandırır (mutualizm). Bunun bir
başka misâli mercan polipleri ile zooxanthellae cinsi
sarı-kahverengi simbiyotik algler arasındaki besin alışverişidir. Bu alg hücreleri, mercan polipi dokusunun
epidermis tabakasında, ikinci hücre sırasında dizilerek
yaşamalarına rağmen, dışarıdan gelen ışık enerjisiyle
fotosentez yaparlar; kendilerinin ve polipin ihtiyaç
duyduğu besin maddeleri bu yolla üretilir. Polip, birlikte yaşadığı zooxanthellae’ya karbon kaynağı olarak solunum artığı olan karbondioksiti, azot ve fosfat kaynağı olarak da başta amonyak (NH3) olmak üzere sindirim
artıklarını verir. Buna karşılık zooxanthellae, polipten
aldığı hammaddeleri kullanarak ürettiği karbonhidrat
ve proteinlerin % 98’ini polipe verir. Böylece polipin
bünyesinde, simbiyotik yosuna güvenli bir hayat ortamı ve gübre, polipe de sürekli besin sağlanmış olur.
Gıda maddeleri hangi tarafta ise koloninin o taraftaki fertleri, uzantılarını çıkararak avları yakalamaya
başlar ve bu esnada biraz da o tarafa doğru eğilir. Diğer taraftakiler ise, koloniyi korumakla meşgul olurlar. Göz, kulak ve burun gibi birçok organdan mahrum olan bu fertler arasında o kadar muhteşem bir
âhenk kurulmuştur ki, tesadüfler ve sebeplerle bunu
açıklamak imkânsızdır. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken İlâhî bir hikmet görülmektedir. Güneş
ışığı en fazla 100 metre derinliğe kadar (giderek daha
az miktarda) ulaşabilmekte; 150 metreden daha derinlerde, net bir sınır olarak, karanlığın koyulaştığı
200 metreden itibaren ise fotosontez imkânsız hâle
gelmektedir. Polipler besin kaynağı olarak fotosentezle besin üreten zooxhantella cinsi alglere bağımlı
kılınmış oldukları düşünüldüğünde, mercanların ne-
den 70 metreden daha derin sularda yaşayamadıkları
anlaşılmış olur.
Üreme şekilleri
Mercanlardan milyonlarca yumurta ve sperm, denizin derinliklerine bırakılır. Yeni mercan resiflerinin
teşekkülü için bu embriyolar günlerce denizde yüzdükten sonra uygun bir alan bulunca yerleşir ve burada gelişmeye başlar. Sperm hücresi yumurta hücresiyle dişinin bedeninde de birleşebilir.
Mercanların hangi ay yumurtlayacaklarını nasıl
bildikleri, sperm ve yumurtaların atılacağı bu kısa
zaman aralığını nasıl seçtikleri hâlen araştırılmaktadır. Yumurta ve spermler yaz mevsiminde dolunayı
takiben birkaç gece içerisinde 20 dakika zarfında eş
zamanlı olarak güçlü ve hızlı şekilde atılır. Böylece,
Mercanlar hareket kabiliyetlerini zaman içerisinde
kaybederek, bir bitki gibi
sabit hayat yaşamaya
başlarlar. Bundan dolayı
uzun zaman boyunca deniz bitkisi zannedilmişlerdir.
KASIM 2014
430 489
Kaynaşan mercan iskeletlerinin zamanla deniz yüzeyine kadar yükselerek meydana getirdikleri uzun mercan
kayalarına resif denir.
Zooxanthellae
Tentakül
Ağız
Epidermis
CaCO 3 iskelet
Bütün mahlûkatın rızkına kefil olan
Rezzak-ı Kerîm -kâinatta câri olan
umumî yardımlaşma düsturuyla- onları
beraber yaşatır ve iki tarafı da bundan
faydalandırır. Bunun bir başka misâli
mercan polipleri ile zooxanthellae cinsi
sarı-kahverengi simbiyotik algler arasındaki besin alışverişidir.
KASIM 2014
490 430
döllenme ihtimali maksimuma çıkar. Bir mercan resifinin oluşumu bu süreçle başlar.
Suyun içinde yüzebilen bir spektrofotometre vasıtasıyla yapılan araştırmada, akşama doğru alacakaranlıkta okyanusun renginin dönüşümü sürekli
olarak ölçülmüştür. Sperm ve yumurta atımının dolunaydan hemen sonra parlak mavi rengin oluştuğu
akşam saat 21:20 ile 21:50 arasında üç veya dört gün
sürdüğü gözlenmiştir. Mercanların, derilerinde bulunan renk algılayıcılar vasıtasıyla renk dönüşümünü
algıladıkları düşünülmektedir.
Alacakaranlıkta gökyüzünde maviden kırmızıya
doğru bir renk değişiminin polipler için -sebepler
açısından- bir ipucu olabileceği düşünülmektedir.
Henüz mercanların yumurtlamak için niçin bu renk
tonlarını tercih ettikleri bilinmemektedir. Bununla
beraber, bu renkleri algıladıklarında, bütün resifler
üzerinde benzer bir biyokimyevî reaksiyonun olabileceği tahmin edilmektedir.
Merkezî sinir sistemine sahip olmayan poliplerin
nasıl bu kadar koordinasyon içinde hareket edebildiği, zamanı nasıl algıladığı ve ortak yaşadıkları alglerle işbirliğini nasıl sağladığı henüz bilinmemektedir.
Rahman Sûresi’nde, denizlerdeki acı-tatlı sulardan
bahsedilmesi, bu suların birbirine kavuştuğu noktalardaki inci-mercanlara dikkat çekilerek inananların
ince tetkiklere davet edilmesi elbette
birtakım hikmet ve sırların anlaşılıp
kavranması içindir.
[email protected]
Kaynaklar
- Rebecca Coffey, Coral in Love. Scientific American, Mayıs
2011.
- İhsan Çelik, Mercan (Class: Anthozoa) Kültürü. Akvaryum
Dünyası Dergisi, Sayı: 8, 2005.
- Fakid Meçhuloğlu, “Mercanlara Açılan Pencereler”, Sızıntı,
Sayı: 7, 1985.
TARİHTE BU AY
Hazırlayan: Dr. Mehmet Hâleoğlu
[email protected]
2. Süleyman’ın Tahta Çıkışı (8 Kasım 1687)
2. Süleyman, Sultan İbrahim’in oğludur; 15
Nisan 1642’de İstanbul’da doğmuştur. Ağabeyi
Sultan 4. Mehmed’in saltanatı döneminde kırk
yıla yakın veliaht şehzâde olarak kalmıştır. Osmanlı tarihinde en uzun süre veliahtlık makamında bulunan şehzâdedir. Kanunî Sultan Süleyman’dan
itibaren şehzâdelerin çocuk sahibi olmalarına
müsaade edilmediği için çocuğu yoktu. Zamanın
şartları içerisinde iyi bir eğitim alarak yetişmiştir.
Dindar, merhametli, cesur bir insandır. Döneminde yaşanan hâdiseler ve belki de ağabeyinin zaafları sebebiyle rüşvet ve sefahate düşmandı.
Ağabeyi 4. Mehmed’in saltanatının son yıllarında yaşanan Viyana bozgunu ve akabinde gelişen hâdiseler, Osmanlı tarihinin gerçekten hazin
dönemlerinden birini teşkil eder. Serhatlerde yaşanan mağlubiyetler, devletin bütün zaaflarının
âdeta bir ânda beraberce ortaya çıkması; becerikli, cesur, vatanperver devlet adamlarının yokluğu
gibi sebepler, devletin devamlı şekilde toprak ve
itibar kaybına sebep olmuştur. Başta Budin olmak
üzere, yüzlerce yıllık Türk yurdu Macaristan topraklarının düşman eline geçmesi, buna mukabil
padişahın av merakından ve benzeri zevklerinden vazgeçemeyişi bir memnuniyetsizlik meydana getirmişti. 1687 Ağustos’unda yaşanan Mohaç
bozgunu, Eylül’de kazanılan Kamaniçe Zaferi’yle
dengelenmeye çalışıldı ise de, akabinde Venediklilerin Mora’yı alıp Atina’yı işgal etmeleri bütün moralleri bozdu. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın
idamında önemli rol oynayan dönemin Veziriazamı Sarı Süleyman Paşa’nın askerî hususlardaki
kabiliyetsizliği ordunun disiplinine ciddi zararlar
vermişti.
Neticede; bir sefer organizasyonuyla başla­
yan huzursuzluk, isyana dönüştü. Sadrazam linç
edilme korkusuyla sancak-ı şerîfi de alıp Peter­
varadin’e kaçtı. Bunu duyan asker iyice galeyana
gelerek sadrazamın otağını yağmaladı. Serdar-ı
ekremlik (başkomutanlık) makamına Halep Beylerbeyi Vezir Siyavuş Paşa getirildi, akabinde
veziriazam oldu. Padişah ne olursa olsun, ordunun Belgrad’da kalmasını ve kışı serhatlerde
geçirmesini istiyordu. İsyan hâlindeki ordu ise,
çoktan İstanbul’un yolunu tutmuştu. Alt rütbedeki yeniçeri subaylarının teşviki ile başlayan isyan
hareketinde, üst kademedeki komutanların ve
devlet adamlarının sözü geçmez olmuştu. Âsilerin
Edirne’ye yaklaşması ve doğrudan padişahı hedef
almaya başlamaları üzerine Sadaret Kaymakamı
(başbakan vekili) Vezir Recep Paşa, Padişah 4.
Mehmed’in tahtını kurtarmanın artık mümkün olmadığını görerek oğlu Şehzâde Mustafa’yı tahta
çıkarmak istedi. Ancak Şeyhülislâm daha yaşlı iki
şehzâde varken bunun uygun olmadığı düşüncesiyle fetva vermeye yanaşmadı.
Recep Paşa’nın yerine getirilen Köprülüzâde
Mustafa Paşa, 8 Kasım 1687 günü sabah namazından sonra Ayasofya Camiî’nde ulemanın da hazır
bulunduğu bir meclis akdederek, âsilerin gönderdikleri ve çeşitli talepleri ihtiva eden yazıyı okuttu.
Neticede; yalnız avlanmakla vakit geçiren, devlet
her taraftan hücuma maruz kalmışken liyakatli kişileri görevden uzaklaştıran ve devlet işleriyle ilgilenmeyen padişahın meşru görülemeyeceğine dâir
fikir birliğine varılmıştır. Şeyhülislâmın fetvası ile
şehzâdelerin yaşadığı Şimşirlik’e (kılıç dairesi) gidilerek Şehzâde Süleyman alınmış ve tahta çıkarılmıştır. Osmanlı tarihinin bu en nazik ve karışık döneminde tahta çıkan 2. Süleyman, vefatına kadar
(23 Haziran 1691) bu görevde kalmıştır.
[email protected]
Kasımda Yaşanan Bazı Hâdiseler
3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı’nın İlânı
16 Kasım 1869 Süveyş Kanalı’nın Açılması
27 Kasım 1950 Kore’de Kunuri Muharebesi
28 Kasım 1534 Kanunî’nin Bağdat’ı Fethi
KASIM 2014
430 491
Dr. Tarık KARAÇOKAK
Çelişki, olması gerekenle yaşanan arasındaki
uyumsuzluk, kitapta yazan ile uygulanan arasında
tutarsızlıktır. Çelişki, söz ile davranışın birbirini teyit
etmemesi, bir zaman söylenen sözün bir başka
zaman inkâr edilmesidir.
1
799 yılında Fransa’nın başına geçen Napolyon, ideallerini
yaymak üzere Avrupa ülkelerini işgale başladı. Monarşi ve
aristokrasiye düşmanlık, yeni rejimin en belirgin özelliği
idi. Ancak, zaferler arka arkaya gelmeye başlayınca idealler unutuldu. Napolyon 1804’te kendini Fransa İmparatoru ilân etti.
Fethettiği ülkelere kardeşlerini kral atadı. Avusturya’yı aldığında,
Avusturya hanedanından Marie Louise ile evlendi. Bundan sonra tarihçiler Napolyon hakkında şu hükmü verdiler: “Eski dünyayı
KASIM 2014
492 430
bir talebe bu çelişkilerden bir kısmına muhatap olsa,
yıkıp yeni bir dünya kurmak için yola çıktı; ama eski
meselâ dörtte birinden etkilense, her ay on iki çelişdünyaya damat oldu.” İşte bu ve benzeri çelişkiler
kili davranışa maruz kalacak demektir. Ayda on iki
yüzünden, Napolyon İmparatorluğu daha on yıl bile
çelişkili davranışa maruz kalmak eğitim hizmeti alan
geçmeden tarihin mezarlığına gömülüp gitti.
bir talebe için olumsuzluklar ihtiva etse de, katlanıİnsan olarak sosyal, ticarî ve idarî yapılar içinde
labilir bir durum sayılabilir. Eğer çalışanlar ayda iki
yaşarız. Bunlar sistemik bir karakter arz eder. Fizikî
çelişkili davranış sergilemeye başlarlarsa, bu talebe
dünyanın kendine has kanunları olduğu gibi, her
ayda yirmi dört, yani her gün başına bir çelişkili davsosyal sistemin de tâbi olduğu bazı kurallar vardır.
ranışa maruz kalacak demektir.
Bunlar sistemin işleyişini ve fertlerin bu sistemlere/
Başka bir misâl: On kişilik bir takımı yönettiğiniyapılara uyumunu belirler. Bir başka deyişle, içinde
zi, ayda bir defa çelişkili davranış sergilediğinizi ve
bulunduğumuz yapının iyi işlemesi ve başarısı bu
bundan takımınızın sadece dörtte birinin (iki-üç kişi)
kurallara uymamıza bağlıdır. Bunlara uyulmamaolumsuz etkilendiğini varsayalım. Bu kişiler sizin
sı bir çelişki oluşturur. Sosyal yapıların çözülmesi,
davranışlarınızı şikâyet konusu yaparsa, bu yönetileticarî işletmelerin iflâs etmesi veya devletlerin yıkılbilir bir durum olabilir. Ancak, yüz kişiyi yönetmeye
ması bu çelişkiler yüzündendir.
başladığınızda, muhatap olduğunuz kişi sayısı artaÇelişki, bir beşerî organizasyonun varlığını tehcağından her ay sergilediğiniz çelişkili davranış salikeye atabilecek en önemli unsurlardan biridir. O,
yısı yüz, bundan etkilenen kişi
sosyal yapı içinde doğuştan var
olan kanser hücresi gibidir. Bu Her fert yanlış düşünebilir 25 olacaktır. Bu ise yapının işleyüzden bünyenin sürekli olarak ve mantık hatası yapabilir. yişinde ciddi bir problem meyçelişki oluşturabilecek düşünce Bunun için sistemlerin işle- dana getirir. Bu yüzden küçük
ve davranış kalıplarıyla mücadele yişinde ortak akıl oluşturul- takımların yönetiminden büyük
takımların yönetimine geçişte
içinde olması gerekir.
maya ve kararlar bu ortak idarî profesyonellik, ehliyet gibi
Çelişki, olması gerekenle yaşanan arasındaki uyumsuzluk, akla mâl edilmeye çalışıl- faktörler çok büyük önem arz
kitapta yazan ile uygulanan ara- malıdır. Unutulmamalıdır ki, eder.
Herkes kendine has bir mansında tutarsızlıktır. Çelişki, söz ile ferdî dehaların toplumu yötıkla
davranışta bulunur ve çedavranışın birbirini teyit etmeme- nettiği zamanlar çok geride
lişkiye düşmediğini savunabilir.
si, bir zaman söylenen sözün bir
kalmıştır.
Çünkü insanın içinde yaptıklarıbaşka zaman inkâr edilmesidir.
nı güzel gösteren bir mekanizma
Çelişki bir cismin iki zıt istikavardır. Kur’ân bu durumu mealen şöyle ifade eder:
mete çekilmesi gibidir. Bu zıtlık bir gerilim oluşturur
“Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik.”
ve sisteme/yapıya zarar verir veya parçalar. Çelişkili
(En’am, 108).
davranışlar daima sistemik (organizmanın bütünüyHer fert yanlış düşünebilir ve mantık hatası yale ilgili) bir problem doğurma potansiyeline sahiptir.
pabilir. Bunun için sistemlerin işleyişinde ortak akıl
Büyük sistemler dahi içlerindeki çelişkiler yüzünden
oluşturulmaya ve kararlar bu ortak akla mâl edilmeyıkılabilirler. Tarihte büyük devletlerin ve imparatorye çalışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, ferdî dehaların
lukların yıkılması da hep içlerinde barındırdıkları çetoplumu yönettiği zamanlar çok geride kalmıştır. Zalişkilerin büyümesiyle olmuştur.
man ortak akıl ve istişare zamanıdır. Çelişkiye düşMüesseseler insanlardan oluşur. Bu yüzden hiçmemek için fertler kendini aklamaya kalkışmadan
bir yapı işleyişi itibariyle mükemmel değildir ve kennefis muhasebesi yapmalı, ihlâs ve uhuvvet prensipdi içinde bir miktar çelişki barındırabilir. Ancak, bu
lerine bağlı kalmalı ve bunları sosyal hayatın her saçelişkinin sistemin varlığını tehlikeye atacak kritik
hasına uygulamalıdır.
boyutlara ulaşmasına asla müsaade edilmemelidir.
Çelişkilerimizi ortaya çıktıkları ânda fark edip düÇelişki kısa vadeli çıkarların uzun vadeli çıkarlarla
zeltmezsek, kaderin kanunları musibetler vasıtasıyla
çatışmasıdır. Akıl-ı selim uzun vadeli çıkarlara göre
düzeltir. Bu durumlarda başımıza gelen musibetlerin
davranmayı istese de, kısa vadeli çıkarlar bazen daha
hikmetini anlayabilmek için “Hangi ef’alinizle kazabaskın gelebilir.
ya, hem kadere böyle fetva verdirdiniz ki, kaza-yı İlâhî
Çelişkili davranışın nasıl neticeler doğurabilecemusibetle hükmetti ve sizleri hırpaladı?”
ğini bir örnekle izaha çalışalım. Elli kişinin çalıştığı
sorusunu sorarak, nefis muhasebesi
bir okul düşünelim. Her çalışanın ayda bir defa tayapılmalıdır.
lebeler için kötü örnek teşkil eden (çelişkili) bir [email protected]
ranış sergilediğini kabul edelim. Bu okulda okuyan
KASIM 2014
430 493
E
Ehadiyet - Vâhidiyet
hadiyet; birlik, teklik mânâsına, “ehad”
kelimesinden türetilmiştir. “Bir” demek
olan, ferd ve vâhid mânâlarını da ihtiva eden ehad, mâadâyı nefyetmede
emsali kelimelerden daha mübalâğalı ve ikincisi
olmayan bir rakamdır. Bu itibarla da vâhid kelimesinin isbatta kullanılmasına karşılık ehad lafzı
hep nefiyde kullanılagelmiştir. Ehad, hiçbir şeyin
ona, onun da hiçbir şeye nisbeti söz konusu olmayan bir kelimedir ve Zât‑ı Ehad u Samed’in has
sıfatıdır. Ehadiyet âlemi ise böyle bir sıfatın tecellî
ve inkişaf ufkudur. Vâhidiyet, sıfâtta iştiraki nefyetmesine mukabil, ehadiyet tam tenzihe bakması
itibarıyla Zât-ı Mutlaka ve Sırfe’ye –esmâ ve sıfât
mânâları meknî– nâzırdır. Hulâsa ehadiyet, bütün
kesretlerin kendisinde fenâ bulup gittiği, bütün
lâhutî hakâikin onda meknuz bulunduğu, umum
varlığı kâmilen tutan, ezeliyet ve ebediyeti birden
ifade eden bir hakikat-i mukaddesenin unvanıdır.
Bazılarının zannettiği gibi, ehadiyet mülâhazası
ile esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin yok farz edilmesi
َ ‫الل َع َّما َيـظُ ـ ُّن‬
veya – ‫ون‬
ُ ّٰ ‫– َت َعالَى‬1 bunların mütelâşi olup
gitmesi söz konusu değildir. Söz konusu olan,
-esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin müessiriyet,
tecellî ve inkişafları mahfuz- bir zât‑ı mutlaka-i
sırfe mülâhazasıdır. Buna; ulûhiyet dairesi muvacehesinde her şeyin kendine bakan yönüyle fâni
ve mâdum sayılmasına, rubûbiyet âlemi itibarıyla
bütün varlığın O’nun vücuduna bir ayna olmasına, vâhidiyet mertebesinde de esmâ ve sıfât-ı
ilâhiyenin bir güneş gibi her şeyi gölgede bırakmasına mukabil, ehadiyet ufkunda Zât-ı Mutlaka’dan
başka hiçbir şeyin mülâhazaya alınmaması da diyebiliriz.
Diğer bir yaklaşımla, vâhidiyet tecellîsi itibarıyla, esmâ ve sıfâtın ziyası karşısında bütün varlık ve
eşyanın, tıpkı güneş karşısında kaybolan semavî
َ ْ ‫ َح َقائ ُِق‬sözüyle anlatılan gercirmler gibi –2‫ال ْش َيا ِء َثا ِب َت ٌة‬
çek mahfuz ve melhuz– muzmahil olup gitmesiKASIM 2014
494 430
ne mukabil, ehadiyet mülâhazasında, hakikat-i
nefsü’l-emriyelerine rağmen esmâ ve sıfât dahi
“min vechin” gaybet-i mukayyedeye girer ve bütün idrak ve ihsas ufkunu, ehadiyet-i ilâhiye veya
sübühât-ı vechin şuaâtı tutuverir; tutuverir de Zât-ı
Baht’a göre ağyâr sayılan her şey bir mânâda silinir gider. Bu itibarla, ehadiyetten maksat –burada
kelâmcıların, sıfât-ı sübhaniyenin, Zât’ın aynı veya
gayrı olmaları mülâhazalarına girmeyi gereksiz
görüyorum– Zât-ı Mutlaka ve Sırfe’dir. Şöyle ki,
ehadiyet mülâhazasında, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı
rabbâniye bizzat nazara alınmamakta, his, şuur, idrak ehadiyetin nâkâbil-i idrak olması mülâhazasıyla
hayret ve dehşet yaşamaktadır. Vâhidiyette ise bütün merâyâ ve mecâlî, esmâ ve sıfâtın zuhur alanı
hâline gelerek her şeyi kaplamaları gibi bir durum
söz konusudur.
Lâhut, rahamût, hatta bir mânâda ceberût
âlemleri, ehadiyet tecellîlerinin –alâ merâtibihâ–
mahall-i taayyünleridir ve bu âlem, aynı zamanda,
münezzeh, müberra, mukaddes lâhut âleminin de
3 ِ‫ف وإدراكٍ وضرب مِن ِمثال‬
َ ْ ٍ ْ َ َ َ ْ ِ َ ٍ ‫ ِب َغ ْي ِر َك ْي‬mahall-i tecellî ve inkişaf
ُ ِ ufkunda celâlî
sahasıdır. “Kenz-i mahfî”nin ‫ل ْع َر َف‬
ve cemalî açılımı bu mebde-i taayyünle başlamıştır/
başlamaktadır. Bu itibarla da bu âlem, bütün izzet,
azamet ve kahırların yanında, umum lütufların, ihsanların, hususî iltifatların da mahall-i tevziidir. Ve
burası aynı zamanda, Hazreti Zât’ın Kendi zâtına,
Kendi ef’âline, Kendi sanat ve âsarına muhabbetini ifade ettiği; edip onu ruhlarımıza duyurduğu;
vicdanlarımızı aşk u şevkle şahlandırdığı câmi bir
âyine-i “Samed” ve vâhidiyete de bir açılma merhalesidir.
Evet, ehadiyet âlemi, vâhidiyet dairesi önünde
hakâik-i ulûhiyet ve esrar-ı sübhaniyenin sırlı bir
ifadesi gibidir. O hakâik-i ulûhiyete dair söylenebilecek sırları söyler; söyler de okuyabilen herkes
ِ ّٰ ‫ ِب ْس ِم‬ve ‫الل َأ َح ٌد‬
onda esrar-ı ‫يم‬
ُ ّٰ ‫‘ ُق ْل ُه َو‬i
ِ ‫الر ۪ح‬
َّ ‫الر ْح ٰم ِن‬
َّ ‫الل‬
okuyabilir. Yani Allah, ilâhiyetinde vâhid olduğu
gibi rubûbiyetinde de birdir. Keza O, sıfât-ı sübhaniyesinde tek ve yektâ bulunduğu gibi esmâ-i
ilâhiyesinde de Ferd ü Samed’dir.. evet Allah,
zâtında vâhid, vücudunda vâhid, rahmâniyetinde
vâhid, rahîmiyetinde vâhid, rezzakiyetinde vâhid,
hallâkiyetinde vâhid... bir Vâhid ü Ehad’dir.
Daire-i ulûhiyet, bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniyeyi câmi –İsm-i Zât’ın umum esmâ-i hüsnâyı
bittazammun ve bililtizam iktiza etmesi bunu göstermektedir– âlemler üstü bir âlemdir ve tecellî
sahası itibarıyla da rahamûttan melekûta ve ondan da bittafsil zâhir-bâtın hemen her âlemin
menba-i feyezânıdır. Ehadiyet, bir âlem-i münkeşife ve müteayyine, vâhidiyet de ikinci bir âlem-i
tafsil ve taayyüniyedir. Bu açıdan ulûhiyette
câmi ve şamil celâl edalı bir cemal, ehadiyette
mütesavi bir tecellî-i celâl ve cemal, vâhidiyette
ise cemal inkişaflı bir celâlden söz edilebilir. Bu
hususta ehadiyete ait hususiyetleri vâhidiyette,
vâhidiyete ait hususiyetleri de ehadiyette görüp
konuyu öyle yorumlayanlar da vardır. Böyle bir
ِ ّٰ ‫ ِب ْس ِم‬deki zât, sıfat ve ismin
yaklaşım ‫يم‬
ِ ‫الر ۪ح‬
َّ ‫الر ْح ٰم ِن‬
َّ ‫الل‬
ifade ettikleri mânâya da uygun düşmektedir.
Esmâ ve sıfâtın zuhur ve hafâsı, tabir-i diğerle,
münhasıran Hazreti Zât’ın nazara alınması ya da
esmâ ve sıfât mülâhazasına iktiran içinde düşünülmesi itibarıyla iki ana merhalenin –bu mütalâa da
yine zaman mülâhazasından tecerrüd edememeye
bağlı bize ait bir nakîsenin ifadesi– mevcudiyeti söz
konusudur:
İlk merhale, esmâ, sıfât ve daha değişik izafât
ve itibarların min vechin mülâhazaya alınmadığı
ehadiyet meclâ ve aynasıdır ve aynı zamanda zâhir
ve bâtının da birleşik noktası sayılmaktadır. Bu itibarla da ona umumiyetle “berzahiyyetü’l-kübrâ”
denegelmiştir. “Taayyün-ü evvel” bu merhalenin
ayrı bir unvanı, hakikat-i Ahmediye ise –ehadiyet
ve vâhidiyetteki farklı mütalâa türünden, “hakikat-i
Ahmediye” ve “hakikat-i Muhammediye”yi tercihte de benzer bir mülâhazadan söz edilebilir– en
yaygın ve en çok kullanılan ismidir.
İkinci merhale, esmâ ve sıfâtın zuhur, tecellî ve
inkişaf alanıdır ki, bu âlem melekût ve mülk şeklindeki tafsilin de nokta-i ûlâsıdır. Vâhidiyet ufku da
diyeceğimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin, tecellî-i esmâ ve sıfât karşı-
sında mütelâşi olup gittiği dairedir. “Ayn-ı sâniye”
bu dairenin en mâruf unvanı, “menşe-i mâsivâ”
tecellî alanı itibarıyla en meşhur adı, “Hazretü’lCem” de hususiyetinin sıfatı olarak anılagelmiştir.
Vâhid ve dolayısıyla da vâhidiyet, hâricen ve
zihnen terkip, taaddüt ve bunları gerektiren ya
da bunların gerektirdiği cismaniyet, tahayyüz gibi
durumlardan, müşareket, mümaselet gibi şaibelerden münezzehiyeti ve sıfatı bulunduğu Hazreti
Mevsuf’un bütün vücuhuyla vâhidiyetini; kesretsuret, cevher-araz gibi şeylerden müberra olduğunu gösteren bir vasıftır. Bu, bütün güzelliklerin –
celâlî bile olsa– lütufların, ihsanların, mükâfatların
inkişaf ve zuhurlarının da kaynağıdır. Aynı zamanda bu mukaddes ve müteâl merci-i mübarek, –idrak ve ihata edilebilirlik mülâhazası açık– pek çok
hakikî ve izafî güzelliklerin de menbaı sayılmıştır.
İsterseniz siz buna, celâlin, mertebe-i kemaldeki
zuhurunun cemal şeklinde tecellîsi de diyebilirsiniz.
Aslında bütün cemal ve kemaller, bütün celâl ve
azametler O’nun cilve-i cemal ve celâlinin bir gölgesi, hatta gölgesinin gölgesi mesabesindedir.
Ehadiyette, ulûhiyet ve rahmâniyete bakan –bu
bir itibara göre böyledir, bu mülâhazayı vâhidiyet
için düşünen mutemet insanların sayısı da az değildir– bir ihata edilmezlik, bir nâkâbil-i idrak olma
keyfiyeti söz konusudur. Evet insan, her zaman
ehadiyetle müfad celâlî tecellîyi kavrayamayabilir; zira onda, ulûhiyet ve rahmâniyet tecellî dalga
boyunda bir külliyet, bir umumiyet ve dolayısıyla
da göz kamaştıran ve görmeye mâni azamet ve izzetin kuşatıcılığı bahis mevzuudur. İşte bu hâliyle
de o muhittir.. ve dolayısıyla da ihata edilmesi
imkânsızdır. Bu durumda da vicdanlar bir tenezzül
ve daha farklı bir inkişafa ihtiyaç duymaktadırlar.
Kur’ân-ı Kerim’in bazı yerlerde ortaya koyduğu
böyle bir tavr-ı tenezzülün, vicdanların ihtiyacını karşılamak üzere bu kabîl bir inkişafa baktığı
söylenebilir: Kur’ân, çok defa, kâinat ve hâdiseleri
nazara verdiği aynı anda, görülüp hissedilebilen,
okunup anlaşılacak olan cüz’iyyât dairesindeki bir
şefkat, bir merhamet, bir nizam ve bir âhengi hatırlatarak, ihata edilmezler üzerine kavranabilirlik
merceğini koyup her şeyi doğru okumamızı sağlar
ve bizi muhit olanın ihata edilmezliği karşısında
hayrette bırakmaz.
KASIM 2014
430 495
Ulûhiyette bir celâl-i kâhir ve bu celâlin zirvesinde de bir cemal-i bâhir nümâyandır. Zira ulûhiyet
dairesi, bütün evsâf-ı kemaliye ve esmâ-i sübhaniyenin biricik merciidir. Bu itibarla da onda hem bir
azamet ve celâl-i daim, hem de bir lütuf ve cemal-i
lâyezâlînin mevcudiyetinden söz edilebilir ki, bütün
tecellîler, bütün cilveler hep o hususî menbadan
nebean etmektedir: Evet taayyün mertebesindeki
bir nebean, inkişaf çerçevesindeki bir feyezan, tafsil
dairesindeki bir tecellî gibi her şey ulûhiyet arşından kaynayıp gelmektedir.
İzzet, azamet ve fevkalâde ululuk zuhuru sayılan celâlî tecellî, “hüviyet‑i mutlaka” unvanıyla da
yâd edilmektedir. Zât-ı Ulûhiyet’in hâssa-i lâzimesi
kabul edilen böyle bir azamet ve ululuğu hatırlatma
sadedinde, ism-i Zât olan “Allah” kelime-i mübarekesine hep “lafza-ı celâl” ve Hazreti Zât-ı Ulûhiyet’e
de “Zülcelâl” denegelmiştir. Farklı bir yaklaşımla,
Cenâb-ı Hakk’ın herkese ve her şeye, o şeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, aynı zamanda seviye ve ihtiyaçları nispetinde lütuf, ihsan ve ikramla
taltifine cemalî tecellî dendiği gibi, O’nun esmâ ve
sıfatlarının aşkın ve ihata edilmez şekilde gâlibane,
kâhirane, hâkimane zuhurlarına da celâlî tecellî
denmiştir.
Hazreti Zât-ı Mutlak –ki buna “vahdet-i mutlaka-i
sırfe” de diyorlar– ehadiyet dairesinin cilveleri sayılan celâl öncelikli tecellîlerin de kaynağıdır. Bu
dairede, bütün esmâ, sıfât, niseb ve itibarlar, Zât
hesabına min vechin tebeî olarak mütalâa edilirler.
Böyle bir mütalâa ile Hak mefhumu o muhit hususiyetiyle bütün mülâhaza ufuklarını tutar, derken
umum duyabilenlere tevhid-i Hak ayân olur; olur
da böyle bir nokta karşısında insan kendini, idrak
ve ihsaslarını aşkın kâhir bir tecellî hayreti içinde
bulur.. ve –Allahu a’lem– işte bu tecellî celâl esintili
bir tecellîdir. Buna karşılık, Hazreti “Rahmânu’rRahim”in, duyulup, anlaşılıp kavranabilen lütuf,
ihsan, inayet ve riayet şeklindeki teveccüh ve iltifatlarına gelince bunlar, cemal televvünlü tecellîlerdir.
Arz u semanın şuur, his, idrak ve irade sahibi varlıkları, bu celâlî tecellîler karşısında hayret, dehşet ve
ِ ّٰ ‫ان‬
َ ‫لل َأ ْك َب ُر َك ۪ب ًيرا َو ُس ْب َح‬
kalaklarını ‫الل ُبكْ َر ًة َو َأ ۪ص ًيل‬
ُ ّٰ ‫– َا‬kendimize
kıyas ederek söylüyorum– kelimeleriyle seslendirirler. Cemalî meltemler muvacehesindeki behçet
ِ ّٰ ِ ‫ َوال َْح ْم ُد‬inşirahbahş sözleriyve sürurlarını da ‫۪يرا‬
ً ‫ل َكث‬
KASIM 2014
496 430
le dile getirirler. Bunlardan birincisindeki, hissedip
fakat kavrayamama, duyup fakat ihata edememe,
dolayısıyla da sürekli dehşet yaşamaya karşılık,
ikincisinde duyma, anlama, zevk etme ve değişik
değerlendirmelerin yanında bu ihsas ve imtisasları,
diğer daireye ait esrarı yorumlamada da bir kıstas
olarak kullanabilme söz konusudur.
Muhakkikîne göre celâl; Cenâb-ı Hakk’ın, kâhir,
gâlib ve muhit bir izzet ve azamet sıfatı olması itibarıyla –ehadiyet ve vâhidiyet konularındaki farklı
mütalâa mahfuz– bir ehadiyet tecellîsi gibi görülmektedir. Vâhidiyet ise, Zât-ı Ulûhiyet’in, esmâ
ve sıfât tecellîlerinin bir unvanı olduğu gibi, aynı
zamanda bunların bir mahall-i tezahürü mesabesindedir.
Celâl, kalblerde mehâfet, mehâbet, tâzim;
mezâhir ve merâyâsındaki âsârıyla da hayret ve
dehşet uyarır. Bununla beraber bu tecellî ve tezahür, netice ve akıbetleri itibarıyla fevkalâde yumuşak, sıcak, inşirah verici ayrı bir derinliği de
haizdir. Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette
vâhidiyete ait âsâr müşâhede edildiği gibi, celâl ufkunda da çok defa –biraz da müşahidin durum ve
seviyesine göre– cemal meltemleri duyulup yaşanır. Bunu; “Celâlin zirvesi cemal, cemalin kemali
de min vechin celâldir.” şeklinde de ifade edebiliriz.
Aslında biz “Cemalullah” dediğimizde, hep
sıfât-ı ulyâ ve esmâ-i hüsnânın merâyâ, mecâlî ve
mezâhirdeki durumlarını düşünürüz. Zira, Zât, şuûn
ve sıfât dairesinde bir mütalâada bulunmaya hem
gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur. Biz, âsâra bakar, ef’âli değerlendirir; esmâyı
mütalâaya alır, sıfât-ı sübhaniye mülâhazalarına
dalarız. Tabir-i diğerle biz, mâverâ-i tabiata ait esrar, cemal, âhenk ve mânâları, tabiat meşherinde,
varlık kitabında, kâinat kamusunda mütalâa etmeye çalışır ve satır aralarında ruhlarımıza duyurulmak istenen mesajlarla –tabiî onları iyi anlayıp,
iyi değerlendirmek şartıyla– iktifa ederiz. Eşya ve
hâdiseler iyi okunup yerinde yorumlandığı takdirde, kim bilir belki de bazılarımızın çok önem atfettiği bir kısım bilgi nazariyeleriyle uğraşmaya da hiç
gerek kalmaz.
Varlığın zâhir ve bâtınındaki bütün güzellikler,
kemaller, behçetler, cazibeler, ihtişamlar, âhenkler,
Hakk’ın cilve-i cemalinin çok perdelerden geçmiş
gölgesinin gölgesidir. Biz, hemen her zaman çevremizde; varlığın çehresinde, insanların simalarında, mahiyet-i insaniyenin derinliklerinde, canlıcansız hemen her şey arasındaki yardımlaşma ve
dayanışmada, hatta muânaka ve muâşakalarda;
dahası yüksek seciyelerde, üstün karakterlerde,
ahlâkî tavırlarda, iyilik duygularında, fazilet hissi
ve îsar mülâhazalarında, bütün varlık arasındaki
aşk u şevklerde, cazibe ve incizaplarda göz kamaştıran bir âhenk ve güzellik, bir mükemmeliyet ve
fevkalâdelik müşâhede eder, âdeta kendimizden
geçeriz; geçer de bunların kaynaklarına ulaşma
gayretiyle şahlanır ve inanç ufkumuzun yol verdiği,
kalbî ve ruhî hayatımızın da müsaade ettiği ölçüde
hep o kudsî menbaa doğru yürürüz –seyr u sülûk-i
ruhanî bu istikametteki yürüyüşlerden sadece biridir– yürür ve istidatlarımızın el verdiği nispette,
her şeyin gidip rahmâniyet, rahîmiyet, rezzakiyet,
hallâkiyet ve bunların yanında lütuf, ihsan ve kerem... gibi sıfatlara dayandığını anlar, bu mübarek
sıfatların saha-i inkişafı sayılan isimlerde evsâf-ı
sübhaniyedeki “Kenz-i Mahfî”nin aksettiği merâyâ
ve mecâlîyi temâşâ etme imkânını yakalar ve kendimizi sonsuz, sınırsız, serhaddi olmayan iç içe bir
güzellikler meşherinin ortasında buluruz.
Böyle bakanlar için, ehadiyetin tezahürleri
vâhidiyetin tecellîleri şeklini alır. Celâl, ayn-ı cemal olur. Evet, ism-i Rab, mebde’den mün­tehâya
her şeyin var edilip kemale yön­len­di­ril­me­sinde,
çamurdan balçıktan en mükemmel âyine-i câmia
ve mazhar-ı tâm varlıklar inşa etmede hep cemalle tüllendiği gibi, ism-i Kahhar, suver ve rüsumu
mahvederek; ism-i Cebbar, nazarlarımızda fizikî
güçlerin mevhum kuvvetlerini dağıtarak bize sürekli celâl ufkunda cemalin bağ ve bahçelerinden
demet demet güller ve salkım salkım meyveler sunarlar.
Ta taayyün-ü evvelden başlayıp sıfât ve esmâ
yoluyla âsâra akseden bu güzellikler ve mükemmellikler, erbab-ı basîret için her za­man mütalâa
edilebilen bir kitap, temâşâsına doyul­mayan bir
meşher, içine girip gezen insanların görme arzularını gıcıklayan bir saray gibi görü­lüp değerlendirilmiş ve onlarda yürüyüp saray sahibine ulaşma arzularını coşturmuştur. Bu sa­ye­de dünyadaki tabiî
geliş-gidişler anlam kazanmış; gelişler, vazife ve
sorumluluk altına girme şeklinde yorumlanmış ve
ömür boyu hep O’na doğru yürünmüş, gidişler de
bir terhis, bir vuslat açılımı ve bir şeb-i arûs telakki
edilmiştir.
İşte bu anlayıştaki bir hakikat eri, dünyada olsa
da hep O’nunla beraberdir. Her hamle ve her hareketi O’na yürüme istikametindedir. Ömür boyu
hep kesret içindedir ama hedefi vahdettir: Öyle ki
sırtında taşıdığı ağır cismaniyet yüküne rağmen,
kalbî ve ruhî hayat ufuklarında sürekli O’na doğru
kanat çırpmaktadır…
Evet, o nerede bulunursa bulunsun oturur-kalkar “Allahu Ehad, Allahu Samed” der; kalbini sağlamca O’na bağlar, ihtiyaçlarını sadece O’na açar.
Ehadiyetin esrarını vâhi­diyetin envarıyla çözer.
Celâlî tecellîlerin sert gibi görünen esintileri karşısında cemalî yorumların meltemleriyle serinler.
Hayretlerini tekbir ve tesbihlerle, mazhariyetlerini
de hamd ü senâlarla seslendirir.. ve Hazreti Ehad
ü Samed’i bilmeme cehaletinden uzak durmaya
çalışır; çalışır ve dilinde:
Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü;
Ferd ü Ehad bârgâhında karar eyle yürü;
Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir’ât-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü.
Kimi Kâbe, kimi Arş’ı etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb-i Hakk’ı ihtiyâr eyle yürü.
(İsmail Hakkı)
4
sözleri, muhtemel haybetlerini ‫ور‬
َ ‫’ت َِج َار ًة ل َْن َت ُـب‬a, gaybetlerini de huzur‑u dâimîye çevirir, ehadiyet ve
vâhidiyet semalarına doğru sürekli pervaz eder
durur.
‫ُوب َنا َب ْع َد إذْ َه َد ْي َت َنا َو َه ْب َل َنا م ِْن ل َُد ْن َك َر ْح َم ًۚة‬
َ ‫َر َّب َنا َل ُت ِزغْ ُقل‬
‫اب‬
ُ ‫ِإ َّن َك َأ ْن َت ال َْو َّه‬
‫َر َّب َنا َل ُت َؤاخِ ذْ نَۤا ِإ ْن َن ۪سينَۤا َأ ْو َأ ْخطَ ْأ َنا‬
ٍ‫َو َص ِّل َو َس ِل ّْم َيا َر َّب َنا َعلَى ال َْهادِي ال َْم ْهدِ ِّي َس ِّيدِ َنا ُم َح َّمد‬
‫ين‬
َ ۪‫َو َعلٰ ى ٰالِه۪ َو َص ْح ِبه۪ َأ ْج َمع‬
Dipnotlar
1. “Allah, onların zann ü tahminlerinden çok yücedir.”
2. “Eşyanın hakikati, mevcudiyeti sabittir.” (Ömer en-Nesefî,
el-Akâid s.1)
3. “Keyfiyeti meçhul, idrak edilemez ve misallendirilemez bir
şekilde.” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.41)
4. Bkz.: “Ziyan ihtimali olmayan bir ticaret.” (Fâtır sûresi,
35/29)
KASIM 2014
430497
{
}
Milletçe bizi zaafa düşüren en önemli hususlardan biri de,
çevremizi saran dost suretindeki hilekârlara karşı sâf îliğimizdir.
Oysaki insan her vaade aldanmamalı, her yol gösterene de inanmamalıdır.
BEDENDEKI
ELEKTRIK
Prof. Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU
N
ormal şartlarda bir atomda eşit sayıda
elektron ve proton bulunur. Bir atom,
fazladan bir elektron kazandığında,
negatif; bir elektron kaybettiğinde de pozitif
yüklü olur ve denge bozulur. Bu durumda elektron
akımı başlar; işte, elektrik budur. Elektronların
hareketiyle de enerji oluşur. Biz genellikle, elektrikle
lâmbaların yandığını, insan yapısı âletlerin
çalıştığını düşünürüz. Fakat Allah’ın (celle celâluhu)
yarattığı insan bedeni de elektrik enerjisi olmadan
çalışamaz. Bunun farkında olmasak da, dünyaya
geldiğimiz ândan itibaren elektrik enerjisine bağlı
mekanizmalarla görmeye başlar, bunlarla çevremizi
tanır ve gelişiriz. Görme, işitme, tatma, dokunma,
koku alma, yürüme, koşma, kalbin kan pompalaması,
sevme, öfkelenme, düşünme, rüya görme gibi insana
ait her hareket ve hissin yaratılmasında birer aslî
sebep olmasalar da, hücrelerde üretilen elektrik
sinyallerine çok önemli roller verilmiştir. Bedenin
farklı noktalarındaki mesajları ilgili yerlere yeterli
hızda taşıyan tek şey elektriktir. Aksi takdirde kişi ya
felç olur veya ölür. Çünkü elektrik üretimi ve nakli
olmadığında canlılık faaliyetleri durur.
İnsan vücudunda elektrik nasıl üretilir? Bu
elektriğin kaç çeşidi vardır? Bu elektrik çevreye
yayılır mı?
KASIM 2014
498 430
İnsan vücudundaki elektrik potansiyel kelimesiyle
ifade edilmektedir. Bütün hücrelerimizde, istirahat ve
aksiyon potansiyeli şeklinde elektrik üretilmektedir.
Hücrelerde iç sıvı (sitoplazma) ile dış sıvı ortamı
ayıran hücre zarı vardır. Toplam olarak ele alındığında
bu sıvılar arasında elektrik farkı yoktur; yani iç ile
dış arasında pozitif ve negatif parçacıkların sayısı
eşittir (nötr durum). Ancak hücre zarına yakın dış ve
iç kısımlarda bu eşitlik yoktur. Negatif iyonlar zarın
hemen iç kısmında, pozitif iyonlar zarın hemen dış
kısmında toplanmıştır. Bu sebeple sadece bu bölgede
zarın dışı ile içi arasında bir elektrik potansiyel
farkı vardır. Buna istirahat zar potansiyeli denir. Bu
potansiyel bütün hücrelerimizde vardır. Fakat sinir
(nöron) ve kas (iskelet kası, düz kaslar ve kalb kası)
hücrelerinde daha yüksektir. İstirahat zar potansiyelini
enerji depolayan pile benzetebiliriz. Nasıl ki pilin bir
ucu pozitif, diğer ucu negatiftir; bunun gibi hücre
zarının bir tarafı (iç) negatif, diğer tarafı (dış) da pozitif
yüklere sahiptir. Genel olarak, uyarılabilen hücrelerde
istirahat zar potansiyeli -50 ile -90 mV arasında değişir.
Bir enerji deposu olan istirahat zar potansiyeli
7–10 nm (metrenin milyarda biri) kalınlığındaki hücre
zarında yaratılır ve hücrede herhangi bir sinyal iletimi
yokken ölçülebilir. Hücre zarında proteinden yapılmış
bir pompa vardır (sodyum-potasyum pompası). Bu
İnsan vücudundaki elektrik, potansiyel
kelimesiyle ifade edilmektedir. Bütün
hücrelerimizde, istirahat ve aksiyon potansiyeli şeklinde elektrik üretilmektedir.
Aksiyon potansiyeli
Hücre dışı
Hücre içi
İstirahat zar potansiyeli
Depolarizasyon
Repolarizasyon
İstirahat zar potansiyeli
Eğer hücrelerimizde istirahat elektriği olmasaydı
sinirlerimizde sinyal oluşmazdı ve iletilmezdi. Misâl
vermek gerekirse, elimize bir diken battığında ağrı
hissi oluşmazdı ve parmak ucunda ortaya çıkan acı
beynimize iletilemezdi. Dokunma, işitme, görme,
koklama ve tatma duyularımız çalışmazdı. Daha da
önemlisi, düşünme, bilgileri hafızada depolama,
hatırlama, sevme, nefret etme, utanma, heyecanlanma,
hoşlanma gibi duygu ve lâtifelerimizin bedenimizin
üzerinden gösterilmesi mümkün olmazdı. İnsanın akıl
ve iradesi dışında, vücudunda her ân yürütülen bu
işler şuursuz, akılsız, ilimsiz ve iradesiz kör atomlardan
oluşan elektriğe verilebilir mi?
Elektrik sinyalinin başlaması için mutlaka bir
uyaran gerekir. Meselâ deriye bir dokunma, göze bir
ışık fotonunun düşmesi, kulağa bir ses dalgasının
pompa sodyum iyonlarını hücrenin dışına, potasyum
iyonlarını hücre zarının içine pompalama vazifesi
görür. Pompanın her çalışmasında, hücre zarında
akıllı bir iyon sayacı varmış gibi, iki potasyum
iyonu (K+) içeriye, üç sodyum iyonu (Na+) dışarıya
gönderilir ve böylece zarın dışındaki pozitif yük bir
artar. Buradan hücre zarının dışının pozitif yüklü
olduğu da kolayca anlaşılabilir. Hücre içinde serbest
ribozomlarda üretilen ve zardan asla dışarı çıkamayan
negatif yüklü proteinler bulunur. Bunlar çoğaltıldıkça
içerideki negatif yük artmış olur. Bu şartlarda
hücre zarı pil veya akü gibi
kutuplanmıştır (polarize). Yo­
MS hastalığında miyelin kılıf
ğunluk farkına bağlı olarak
zedelenmekte veya ortadan
dışarıda artmış olan sodyum
kalkmaktadır.
iyonlarının difüzyonla içeriye
akma eğilimi, içerde artmış
olan potasyum iyonlarının da
aynı yolla dışarı çıkma eğilimi
istirahat zar potansiyelinin
Zedelenmiş myelin kılıf
oluşmasına katkıda bulunur.
İstirahat zar potansiyeli
du­yular ve hareketle ilgili
sin­yallerin iletilmesi için ge­
rekli aksiyon potansiyelinin
o­l uş­m asında vazife görür.
Hasarlı sinir hücresi
Myelin kılıf
Sağlam sinir hücresi
KASIM 2014
430 499
İnsan beyninde, farklı organların farklı işleri için aynı ânda milyarlarca elektrik sinyali (aksiyon potansiyelleri), sinir telleri boyunca birbirlerine karıştırılmadan ve kısa
devre yaptırılmadan yayılmaktadır.
gelmesi, bir besinin tadılması, güzel veya kötü bir
koku moleküllerinin hücrelere temas etmesi bu ilk
uyarıyı oluşturur.
Düşünme ve diğer lâtifelerimizin faaliyeti için
beynimizdeki nöronlarda ilk uyartının nasıl meydana
getirildiği bilinmemektedir. Meselâ önümüzde duran
bir baklavayı yeme isteği nasıl oluşmaktadır? Bu,
baklavanın koku veya görüntüsünden gelen sinyalin
beyindeki ilgili merkeze iletilmesiyle başlayan bir
süreçtir. Yeme isteğiyle eli önce baklavaya, sonra
ağza götürmek için öncelikle beyinde bunlara
karşılık gelen bir sinyalin oluşturulması lâzımdır.
Peki, bunun için ilk uyartıyı kim belirleyip yaratıyor?
İnsana sadece beden veya beyin olarak bakıldığında
bunun cevabı tatmin edici şekilde verilemez.
İlk uyartıdan sonra elektrik sinyali nasıl oluşur?
Eğer uyaran sebep yeterliyse, önce hücre zarında
bulunan sodyum kanalları saniyenin on binde biri
kadar bir süre (0,1 milisaniye) için açılır. Bu esnada
dışarıdan içeriye bol miktarda sodyum iyonu girer ve
içerideki negatiflik kaybolur, hücre zarının içi pozitif
hâle gelir. Zardaki elektrik potansiyelin negatiften
pozitife değişmesine depolarizasyon denir ki, bu
değişiklik tıpkı bakır telden elektriğin yayılması gibi
sinir teli (akson) boyunca yayılır. Kalın bakır telden
elektriğin daha hızlı yayılması gibi kalın sinir telinden
de sinyaller daha hızlı yayılır. Sigorta atmaması,
yangın çıkmaması için bakır tellerin plâstik bir kılıfla
kaplanması gibi, sinir tellerinin etrafı da miyelin kılıfı
denen bir yağ tabakasıyla sarılmıştır. MS (Multiple
Skleroz) hastalığında bu miyelin kılıfı zedelenmekte
veya ortadan kalkmaktadır. Bu durumda körlük,
sağırlık gibi belirtilerin yanında kollarda-bacaklarda
felçler de oluşmaktadır. Bütün bu ince sanatlı işleyişin
kendi kendine ortaya çıktığı düşünülebilir mi?
Sodyum kapıları 0,1 milisaniye sonra kapanır,
0,1 milisaniye süreyle potasyum kanalları açılır. Bu
KASIM 2014
500 430
esnada da potasyum iyonları içerden dışarıya çıkar.
Buna da repolarizasyon denir. Depolarizasyon gibi
repolarizasyon da sinir ve kas hücre zarı boyunca
baştan sona yayılır. Depolarizasyon ve repolarizasyon
sonrasında membrandaki elektrik önce pozitif sonra
tekrar negatif olur. Yani elektrik, potansiyel eski
istirahat durumuna tekrar geri döner. En sonunda
da sodyum-potasyum pompası tekrar çalışarak içeri
geçmiş olan sodyum iyonlarını dışarıya, dışarı çıkmış
olan potasyum iyonlarını da içeriye pompalayarak
tekrar dinlenme durumu oluşur.
İnsan beyninde, farklı organların farklı işleri
için aynı ânda milyarlarca elektrik sinyali (aksiyon
potansiyelleri), sinir telleri boyunca birbirlerine karış­
tı­rıl­madan ve kısa devre yaptırılmadan yayılmaktadır.
Bunları tek tek ölçmek imkânsızdır. Ancak EEG
(e­lek­troensefalogram) cihazıyla, kafa derisine elek­
trotlar yapıştırılarak beynin elektrik aktivitesi kay­
dedilebilmektedir. Uykuda beyin dinlenmeye geçer
ve elektrik aktivite azalır. Matematik problemi
çözerken artar. Epilepsi (sara) hastalarında beynin
elektrik aktivitesi aşırı artmış durumdadır.
Son zamanlarda beyindeki elektrik aktivitesinin
beyin etrafında bir elektromanyetik alan oluştur­
duğuna ve bunun diğer insanlara tesir edebileceğine
dâir çalışmalar yayımlanmaktadır. Telepati, hipnoz,
karizma gibi diğer insanlara tesir eden durumlarda
hâdiseyi sadece fizik ve elektrikle izah etmenin kolay
olmadığı görülmektedir. Bazı büyük insanların sadece
yüzü görüldüğünde, “Bu yüzde yalan yok!” denilmesi de
bunun gibi fizikötesi, ruhlar arası bir yakınlığın tesiriyle
olsa gerektir. Bütün bu hâdiseler bedenin biyolojik
faaliyetinde sadece bir vasıta görevi gören elektriğin
arkasında esas sebep olarak mahiyeti
hakkında bilgilendirilmediğimiz ruhun
varlığını ayan beyan göstermektedir.
[email protected]
Ahmet Gündüz AKINCI
KASIM 2014
430 501
Sabredeceksin; günler, aylar birbirini kovalayacak. Aktif sabırla, büyümeyi beklerken nazik, nahif, ince ve narin yaprakların rüzgârlarla
sağa sola savrulsa da ümidini hiç kaybetmeyeceksin. Derken bir gün, sabahın ilk ışıklarıyla bir bahçıvan selâmlayacak seni. Toprağına
şefkatle dokunup su ikram edecek.
K
ökleri mazinin derinliklerine çınar kadar
sağlam inen kaç ağaç vardır? Ne yağmur, ne
tufan, ne kar, ne tipi dinleyen, dimdik ayakta durabilen…
Ey ulu çınar! Kaç mevsim gölge oldun sıcaktan
bunalıp sığınanlara kim bilir? Kaç padişah otağında o vakur edanla zaferlere şahit oldun? Kaç kişiyle
sırdaş oldun bilmem ki!? Kaç günün geçti bayram
tadında, kaç yetimin gözyaşlarına mendil oldun. Kaç
ezanla dallarını huşu ile secdeye gider gibi eğdin?
Kaç kırkikindi yağmurunda tebessüm ettin sokaklarda koşuşanların ardından. Gâh kül oldun ocaklarda,
gâh ilham oldun ozanların mızraplarına; ilham oldun sıla hasretiyle gurbet duraklarında.
İpek böceğinin kozasını örmesi gibi, senin de
ömür sermayen tükendi mi ey ulu çınar? Her ömrün
bir gün hayat çemberini tamamlayıp göçeceğini, hâl
dilin ne güzel anlatıyor şimdi. Toy ihtiraslar içinde
debelenip duran insanoğluna ne de zarif haberler
veriyorsun o vakur edanla. Yeşilin açık tonlarının koyulaşmaya yüz tuttuğu o şaşaalı günlerinde dallarına
konan serçeler ve bülbüller şarkılar besteliyorlardı ya
hani, şimdi ne oldu sana? Şimdi aynı bülbül ve serçeler, sana alkış tuttukları kadar, belki de daha fazla,
bir orkestra gibi sana hicranlarını haykırıyorlar duyuyor musun!? Ana kucağından uzatır gibi kovuğundan başını ürkekçe uzatan sincap, yine eski günlerdeki gibi güvenle geri çekebilir mi acaba? Ah bir dilin
olsa da konuşsan! O güngörmüş dalların marifetiyle
şairleri lâl edecek ne veciz mısralar sıralardın hayalin parmaklarını ısırtan. Tabiatın nefes alıp veren
KASIM 2014
502 430
bütün canları, senin asırlara taşan ihtişamına tanık
olmuştu. Peki, şimdi ne oldu sana? İklimler, hazanın
sürmesini mi istiyorlar ne? Bu bakır renginde yaprakların hâli de nedir, yorgun mu düştün? Sende garip
bir hâl var! Bir hicranın kaç asırlık hüznünü taşıyor
gibisin.
Yılların yorgunluğuna dayanamamış öylece yıkılıvermişsin olduğun yere. Senin yıkılman buz gibi
bir matem havası estirdi bahçelerde. Seni görenler,
hüzünle, yeisle bakakaldı ardından. Sanki ipek kanaviçeyle işlenmiş tarihin şanlı levhaları birer birer
geçti gözlerin önünden. Hatıraların şahidi dallarının
ardından bakarken yüreklere hüznün çökmesi, gözlerin buğulanması bu yüzden. Dünyalık hırslar adına
ne varsa, bir tortu gibi orta yere dökülmeden seni anlamak ne mümkün!
O da ne! Boynunu uzatmış bir fidan mı görünüyor? Evet evet, yıkıldığın yerden, seni yıktıkları yerden yeni dallar sürmüş toprağın üstüne. Sürecekti
elbette… Geceler, hazanlar, kışlar kıyamete kadar süremezdi. Sabah olacaktı, aydınlanacaktı günler. Bahar olacaktı, çiçekler açacaktı elbette her tarafta… O
çiçeklerden demetler yapılacak, ziyarete gidilecekti.
Bu fidanlar “Bırakın matemi!” diyor âdeta. “Dirilin!”
diyor, hararetten bunalanlara hâl diliyle.
Koca çınarın kökünden süren fidan, doğan güne
başını uzatmış, ana çınara sesleniyor gibiydi: “Mahzun olma, bıraktığın yerden devam edeceğim etrafı
gölgelendirmeye!..” O da, köklerine tutunduğu asırlık çınar gibi;
mazinin derinliklerinden beslenecekti. Yağmur, tufan, kar, tipi
demeden o da dimdik ayakta duracaktı.
Toprağın bağrında barındırdığı tohumlar, bir bir yeşerecek,
onun etrafında yeni bahçeler
meydana gelecek eski günlerde
olduğu gibi. Sonra, gül, nergis ve
papatyalarla arkadaş olacaksın.
Çevredeki yeni çınarlarla, ışık
huzmeleriyle ve bülbüllerle aynı
kaderi aynı güneş altında paylaşacaksın. Bahçıvanlarını bekliyor
gibisin. Güneş, her doğumunda
sabır telkin ediyor olmalı sana.
Evet, sabredeceksin; günler,
aylar birbirini kovalayacak. Aktif
sabırla, büyümeyi beklerken nazik, nahif, ince ve narin yaprakların rüzgârlarla sağa sola savrulsa
da ümidini hiç kaybetmeyeceksin.
Derken bir gün, sabahın ilk ışıklarıyla bir bahçıvan selâmlayacak
seni. Toprağına şefkatle dokunup
su ikram edecek.
Gün geçtikçe, zamanın ve
mekânın ruhuna uygun, hassas
bir muvazeneyle büyüyüp serpileceksin. Devraldığın mirasa bir
medeniyet projesini sahiplenir
gibi sahip çıkacaksın. Ümit tohumlarını geleceğe taşımanın
heyecanı saracak seni. Dostluğa
kıymet vereceksin her zaman.
Sevgiyi ve huzuru yayacaksın gölgene sığınanlara. Sevdiğin kadar
sevileceksin sen de ana çınar gibi.
Yeni çınarın yapraklarıyla
koyu bir sohbete dalabiliriz artık.
O yapraklar avuçlarımızla tanışırken biz de dallarına tutunan
ümitlerimizle hatıralardan istikbale tatlı bir gezinti yapabiliriz.
Genç çınarla bu sözsüz muhabbetimizle hayata ve hatıralara dâir
yeni bestelerin izini
sürebiliriz.
Kupkuru çölde ümit şafakları atıyor,
Ölü toprağa Kudret yeniden can veriyor,
Belki zuhurat birazcık aheste yürüyor,
Ama neyin ne olduğunu gören görüyor...
[email protected]
KASIM 2014
430 503
{
Bir millet fertleri arasında hile ve aldatmaca akıllılık sayılıyorsa,
o millet, artık onulmaz bir derde müptelâ olmuş demektir. Böyle bir
bünyede iyilik emaresi olarak görülen şeyler ise, veremli bedendeki
şişkinlikleri semirip gelişme zannetme gibi bir aldanmışlıktır.
}
Nuh ÖZDİN
M
isafir olduğumuz Yerküre’de neredeyse
her gün yeni bir yaratılış, yeni bir hikmet keşfedilmektedir. Amazon Ormanları’ndaki sırlı ağlar, bunlardan biridir.
Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden Troy Alexander, Peru’da, Amazon Ormanları’ndaki Tambopata
Araştırma Merkezi’ne ait arazide araştırmalar yaparken bazı ağsı yapılar keşfetti (7 Haziran 2013). Bunların ne olduğu ve nasıl meydana geldiği hakkında literatüre geçmiş bir bilgi yoktu. ‘Cecropia’ türü ağaçlar
üzerinde ilk defa gözlemlenen bu çember şekilli yapıların çapı, 2,5 cm’ydi. Merkezinde kule veya anten
şeklinde uzantıya sahip bir yumrunun bulunduğu bu
ağsı yapı, bir taca veya etrafı tellerle çevrili (çit şeklinde) bir bahçeye benziyordu. Yumru üzerindeki uzantıdan halka şeklindeki kenarlara birçok bağlantı, çok
ince iplikçiklerle örülmüştü. İplikçikler örümcek ağlarını andırıyordu; fakat daha önce bu şekilde bir ağa
rastlanmamıştı. Bu simetrik, elle işlenmiş gibi düzgün
çember şeklindeki yapıyı örümcekler nasıl yapacaktı?
KASIM 2014
504 430
İlk defa rastlanan sıradışı bu ağ yapısı;
simetrik, elle işlenmiş gibi düzgün bir
çember şeklindeydi.
Cyclosa türü örümceklerin yumurtalarını
bıraktıkları keseciğin etrafı herkesi hayran bırakacak çit şeklindeki ağsı bir yapı
ile çevrelenmişti. Bilim insanları bu ağsı
yapıyı incelediklerinde ağ maddesinin,
bir çeşit koku (feromen) yayarak akarları cezbettiğini ve iplikçiklerin üzerinde
toplanmalarını sağladığını gördüler.
Bu formu meydana getirebilecek tabiî bir kuvvet, süreç veya hâdise bilinmiyordu. Bu yapıyı güve gibi böceklerin oluşturmuş olabileceği veya bunun bir çeşit
mantar olabileceği tahmin edildi.
Alexander, çalışmalarını Rice Üniversite­si’nden
Phil Torres ve Florida Üniversite­si’nden iki böcekbilimci (entomolog), Lary Reeves ve Geena Hill ile
sürdürdü. Kozaya benzeyen ağ bir canlı tarafından
yapılmışsa, bu canlı bir yerden çıkar gelir diye düşünüyorlardı. Araştırma ekibi, altı ayın sonunda bu harika yapıyı neyin, neden ve nasıl hazırladığını çözdü.
Araştırmacılar, bir gün karınca sürüsünün kozalara
doğru geldiğini fakat kozaları çevreleyen çit şeklindeki ağ çemberiyle karşılaşınca, yön değiştirdiğini
gözlemledi. Bundan hareketle, dıştaki çember yapının, ortadaki kozalağın korunması için hazırlanmış
olduğunu anladılar.
Ekip bu yapılardan üçünü sökerek
lâboratuvarda mikroskop altında inceledi. İki hafta sonra yapının ortasındaki
kozadan örümcek yavrularının çıkması,
onları hem sevindirdi hem de heyecanlandırdı. Aslında birer yumurta kesesi
olan yumruların her birinde minik birer
örümcek vardı. İncelemeler, örümceğin
‘Cyclosa’ cinsi yeni bir tür olduğunu ortaya koydu.
Örümceklerin araziye bıraktıkları normal yumurta keselerinde, altı yumurta
bulunur. Fakat bu keselerde, birer yumurta vardı. Mikroskop altında yapılan
araştırmalar neticesinde, ağ halkası üzerinde çeşitli akarlar (daha çok halı, koltuk, yatak ve derimizde bulunan bir çeşit
parazit) gözlemlendi. Bilim insanları, yumurtadan çıkan yavrunun ilk gıdasının
bu şekilde hazırlanmış olduğunu düşündü. Ağ maddesi, bir çeşit koku (feromen)
yayarak akarları cezbediyor ve iplikçiklerin üzerinde toplanmalarını sağlıyordu.
Böylece ağ şeklindeki bu yapıda bulunan
kozaların, düşmanlara karşı korunmak
ve yavruların ilk rızkını celbetmek için hazırlandığı
anlaşıldı.
Tavuklarda embriyo, yumurta kabuğundaki on
beş bine yakın gözenek vasıtasıyla dışarıdan aldığı
oksijeni, karbondioksit olarak pasif difüzyon yoluyla
yine aynı gözeneklerden dışarı atar. Kangurular, biri
rahimlerinde embriyo hâlde, biri kesede, biri de dışarıda olmak üzere üç yavruyu aynı ânda besleyebilir.
Kozadan çıkan tırtıl yavrusunun ilk rızkı, içinden çıktığı kozasıdır. Dünyaya gönderilen bütün aciz yavruların gıdası, Rezzak-ı Hakiki tarafından beraberlerinde yaratılmaktadır.
Çalışmalar sürdükçe, örümceğin neden bu ağacı
seçtiği, ağı nasıl inşa ettiği, ağın büyüklüğü, çit şeklindeki yapıda direk şeklindeki kalın iplikçikler ile tel
örgü şeklindeki yatay iplikçiklerin sıklığı ve ortadaki koza ile bağlantılı diğer ağların neden bu şekilde
örüldüğü gibi hususlar da cevap bulacaktır. Araştırmalar derinleştiğinde bu ağın başka hikmetlerini de
ortaya çıkaracaktır.
[email protected]
Kaynaklar
- Demircan, Kozan. ‘Amazon Ormanlarındaki Gizemli Ağ
Oluşumları’, Popular Science, Şubat, 2014.
- http://newswatch.nationalgeographic.com/2013/09/06/whatcreated-this-mysterious-picket-fence-in-the-amazon
- http://www.livescience.com/39410mysterious-web-structure-amazon.html
-http://news.discovery.com/animals/
mysterious-amazon-web-bafflesscientists-130904.htm
KASIM 2014
430 505
M. Ali ŞENGÜL
Â
hiret’i kazanmanın yolları varken, dünya için
Âhiret’i kaybetmek neden? Dünya hayatının
çok tatlı ve çekici gelmesinin bir sebebi, insanın burada ölmeyecek gibi bir hisse kapılmasıdır. Akıl bahşedilen insan bu yanlışlığa düşmemelidir.
Çünkü bir imtihan olan dünya hayatında zaman çok
hızlı geçiyor, insan istemese de ölüm hakikatiyle karşılaşıyor. İnsanın Hz. Âdem (as) ve Şeytan’la başlayan
bu dünyadaki imtihanı, kıyamete kadar devam edecektir. Bu imtihandakiler kazanma ile kaybetme arasındadırlar. İlâhî mesajlara kulak veren ve bunları hayatlarına uygulayanların kazanç içinde olma ihtimali
yüksek iken, kulak vermeyenler, dünya ve Âhiret hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıyadırlar. Bu hayat yolculuğunda, sâdıklar ve kâzipler, mutilerle isyankârlar,
tahripçilerle tamirciler hep olmuş ve Kıyamet’e kadar
da olacaktır. Burada asıl olan, yanlışlıkları gördükten
sonra hakikate dönebilmektir.
İradesi olmayan canlılar, Allah’ın (celle celâluhu)
takdirine uygun hareket ederler; buna karşılık insan,
iradesinin hakkını vermek mecburiyetindedir. Allah
(celle celâluhu), akla kapı açar; insanı iradesiyle baş
başa bırakır ve iradesinin hakkını vermesini ister. İnsan, nefsini terbiye etmeli, ona esir ve köle olmaktan
kurtulmalı, dağlardan daha ağır bir yükün sorumluKASIM 2014
506 430
Hâdiseler karşısında, sabırlı olmak,
acele etmemek fazilettir. Böyle zamanlarda vahdet-i rûhiyemizi koruyarak,
üslûp birliğine dikkat etmeliyiz. Hislerle
değil, akl-ı selîmle hareket etmeliyiz.
Ortaya atılan her söze değer vermemeli,
dâima temkinli ve dikkatli olmalıyız.
luğu içinde hareket etmelidir. Kişi, imtihanlara ne kadar tâbi tutulursa tutulsun, rüzgârlar nereden eserse
essin, insanın unutmayacağı tek hakikat vardır: Her
şeyin dizginlerini kudret elinde tutan Rabbimiz…
Bir başka önemli husus; her Hakk yolcusunun, yürüdüğü yolda her zaman sıkıntı yaşamış olmasıdır. Her
insan, seviyesine göre imtihanlara mâruz kalır. Tarih
buna şahittir. Cenab-ı Hakk (celle celâluhu), belâların
en şiddetlisinin peygamberlere (as), sonra velilere
(dostlarına), sonra seviyesine göre diğer müminlere
verildiğini/verileceğini bildirmektedir. Her dönem olduğu gibi, bugün de sıkıntı yaşayanlar vardır. Mümin,
bu sıkıntılar karşısında, moralini bozmadan, sabırla,
metanetle yoluna devam etmelidir. Ona düşen, tahrik
edici olmadan, hâdiselere benzin döküp alevlendirmeden toplum huzurunu bozmamaktır. Çünkü zulmeden,
dünyada veya Âhiret’te bunun karşılığını görecektir.
“Etme bulursun!” sözü, hâdiselerin sonunda görülenlerden çıkarılan bir veciz ifadedir. Haksızlık yapanların metoduyla cevap vermenin asıl haksızlık olacağı
unutulmamalıdır.
İnananlar, aynı inanç ve değerleri paylaşan din
kardeşleriyle de farklı imtihanlara tâbi tutulabilirler.
Bu ayrı bir imtihandır. Siz müspet hareket eder, gece-gündüz koşturur olabilirsiniz. Bazen, “İyi yapıyo-
rum.” derken farkına varmadan
yanlış yapabilirsiniz. Bazen haklı
olduğunuz zannıyla da hislerinize mağlup olabilirsiniz. Böyle durumlarda Allah (celle celâluhu),
başka bir sebeple sizi ikaz edebilir.
Asıl olan, ağırlığımızı koruyarak
inandığımız davaya zarar vermeden yola devam etmektir. Beşer
zulmeder; ama kaderin adalet ettiği hiç unutulmamalıdır. Burada
da rızayı kazanma peşinde olunmalıdır.
Hâdiseler karşısında, sabırlı
olmak, acele etmemek fazilettir. Böyle zamanlarda vahdet-i
rûhiyemizi koruyarak, üslûp birliğine dikkat etmeliyiz. Hislerle
değil, akl-ı selîmle hareket etmeliyiz. Ortaya atılan her söze değer
vermemeli, dâima temkinli ve dikkatli olmalıyız.
Her şeyin hızla aktığı bir dünyada cereyan eden sosyal ve siyasî
hâdiseler karşısında, farklı düşünceler, farklı değerlendirmeler
olabilir. Asıl olan, farklılıklar i­­
çinde doğruya ulaşabilmektir.
Ge­çi­ci fırtınaların tesiri altında
kalıp ezilmemeli, kötülük yapılsa
bile dişimizi sıkıp iyilik yapmaya
çalışmalı, asla oyuna gelmemeliyiz. Cehaletin, insanın en büyük
düşmanı olduğunu unutmamalı,
cehaleti azaltmaya gayret etmenin, ilimle kabiliyetlerimizi inkişaf
ettirmenin kimseye zararının olmadığı herkese tekrar tekrar anlatılmalıdır. Onun içindir ki, insan,
elde ettiği marifetle hakkı tutup
kaldırmaya öncelik vermeli, yaptığı işlerin makûliyetini tepki gösterenlere anlatmalıdır. Ayrıca nasıl
olduğumuzu anlatmanın yanında,
nasıl algılandığımızı da bilmemiz
gerekir. Bu mevzuda insanların
yanıltılabileceğini unutmamamız,
tavrımızı ve davranışlarımızı ona
göre ayarlamamız
gerekir.
[email protected]
com.tr
Fenere yürümek için hiç olmazsa böyle bir yol,
Onu oluşturabilme mefkûresi içinde ol!
Aksine tiz reftare olursan boğulur gidersin,
Baksan âleme boğulanlar, kurtulandan da bol...
KASIM 2014
430 507
YARATILIŞTA MATEMATİK ve GEOMETRİ–7
VarlIğIn YapIsInda
Geometrİ
Y
Prof. Dr. Arif SARSILMAZ
aratıcı’nın (celle celâluhu) ilim ve kudretinin bir tecelli yeri olan kâinattaki ölçü,
hesap ve hikmet, her varlıkta perdelenmiş
olarak farklı farklı görülür. Varlıklar, lisân-ı
hâlleriyle kendilerinde sergilenen hikmetli hesapları seslendirirler. Yaratılıştaki muhteşem sanatı ve
mahlûkatın formunda, organların biçiminde tezahür
eden hikmetli tasarrufu görmek istiyorsanız, biraz
matematik ve geometri bilmeniz gerekir. Varlıklar;
uzay-zamanla, kısacası kâinattaki her şeyle tam bir
uyum içinde yaratılmıştır.
Bazı insanlar, yaşayan varlık
formlarının (insanlar, hayvanlar ve
bitkiler) etrafını çeviren renkli auraları görebilmektedir. Çok az sayıda insan ise,
dışarıdan insanın içini görebilir. Demek ki,
insanların fizikî olarak görebildiğinden daha
fazla varlık vardır. Bugün bazı fizik teorileri, beş duyuyla algılanan fizikî formların
ötesinde, her şeyin birbiriyle bağlantılı
olduğu farklı gerçeklik seviyelerinden
bahsetmektedir. Bu tür işleyişleri,
“hâdiseler bağlantılıdır” veya “irtibatlıdır” gibi tabirlerle ifade
edebiliriz. Kuantum fizikçileri, atomik seviyenin ötesinin
mâhiyetini açıklamada,
dinin paradigmalarına
benzer ifadeler kulKASIM 2014
508 430
lanma durumuna gelmiştir. Çünkü bir yerde maddî
âlemin sınırlarını belirlemede ve varlığı izahta teoriler
âciz kalmaktadır. Bunun bir neticesi olarak, materyalist bilim insanları bile yer yer metafizik âleme ve
Allah’a (celle celâluhu) inanmaktan bahsetmektedir.
Hiyerarşiler ve bütüncül bakış
Bazı inanç sistemlerinde, varlık seviyeleri özel bir
plâna ve sıralamaya sahip ayrı dünyalar olarak düşünülür. Canlılar âlemindeki birçok hiyerarşik düzeni
göstermede üçgenler kullanılır. Meselâ;
beslenme piramidinde en altta tek hücreli
bitkilerin, en üstte ise etobur hayvanların
gösterilmesi (Şekil-1) veya hayvanlar ve bitkiler
âleminde en üstte insanın olması… Sistemler içerisindeki farklı hiyerarşik yapılar, üçgenin tabanından tepe noktasına doğru dizilir.
Bu model tipi, “hiyerarşi”nin yanlış
yorumlanmasından dolayı maalesef
varlık formları arasında “üstün” veya
“aşağı” oluş gibi bir tedaiye yol açmaktadır. Doğru olan, herhangi
bir hiyerarşik modeldeki çok
tabakalı seviyelerin toplamının “bir bütün” olarak
görülmesidir. Yani her
bir seviye, bütünün
parçaları olarak değerlendirilmelidir. Daire
Şekil-1: Besin piramidi
içindeki üçgen sembolü, bir bütünün parçaları
olarak farklı seviyelerdeki hiyerarşik tabakaları
vurgular.
Üçgenimsi yapıdaki dağların geniş tabanları ile
zirveleri arasında canlı türleri bakımından ciddi
farklar vardır. Üçgen biçimli dağların zirvesinden tabanına doğru, canlı türü sayısı giderek
artar (Şekil-2). Dağlardan kopan kayalar, aşağılara yuvarlanır; dağın geniş tabanının etrafını çevreler, momentum biriktirir. Korunaksız
olan dağ zirveleri er geç aşınarak, küre şeklindeki Dünya’nın düz zeminiyle birleşir.
Şekil-3: Kırlangıç kuyruklu kaplan kelebeğinin
(Papilio glaucus) hayat devridâimi.
Konsantrasyon ve enerjinin hâl değiştirebilmesi
Varlıktaki mânânın yoğunlaşması, üçgenin
tepe noktasına yaklaştıkça artar. En tepedeki
merkezde bir durgunluk ve itminan hâli mevcuttur. Bu noktadan bakıldığında, aşağıya doğru
sarılan bir spiral görülür. Dönerek ilerleyen fırtına bulutlarının gözüne benzeyen, durgun merkeze
yaklaşıldıkça fırtınayı meydana getiren spiral kollar
daha sıkı kıvrılır ve yoğunlaşır. Gıda zincirinde de
alt seviyede olan bitkiler daha çok ve daha çeşitlidir.
Tepede ise, besin kaynakları sınırlı ancak çok daha
yoğunlaşmıştır. Gıdalar tarafından sağlanan enerji,
aşağıdan tepe noktasına, daha kompleks olarak, bitkiden hayvan olma yolunda form değiştirerek gıda
zinciri ile aktarılır.
Tabiattaki bu tarz örnekler, enerjinin üçgen içerisinde tabandan tepeye doğru aktarıldığı ve enerjinin
bu süreç içerisinde konsantre olduğu prensibini güçlendirir. Gıda piramidi modeli, ayrıca enerjinin hâl
değiştirebildiğini, yani her şeyin dönüşebilme, kendi
seviyesini üçgen içerisinde yukarı veya aşağıya taşıyabilme kabiliyetinin olduğunu gösterir.
Hayat devridâimleri
Bazı canlıların döllenmiş yumurtadan itibaren embriyonik gelişme safhaları; bazı canlıların lârva, pupa
ve ergin hâlleri.. bütün bu canlıların daha sonra
döllenmiş yumurta ile yeniden başa dönmeleri,
devridâim eden ve giderek kompleksleşen bir hayatı
ifade eder (Şekil-3).
Kâinata bütüncül bakış
İç içe geçmiş münasebetler ağının bir parçası olan her
bir varlık seviyesine, ‘bütünü ayakta tutan bir unsur’ nazarıyla bakılması gerekir. Kâinattaki büyük sistemin içerisinde bulunan küçük ağ örgülerinin
varlığı her seviyede devam ettirilir; Allah (celle
celâluhu), Kayyum ismiyle mevcudatı ayakta
tutar. Tepe noktaya, ancak onu destekleyen
ağ örgülerinden geçilerek ulaşılabilir; çünkü
her adım, bir sonraki adım için bir temel teşkil eder. Mânevî yolculuklar da genellikle bu
prensiple yapılır; bazen ise, ekstradan bir lütuf
olarak, basamakları çıkmadan asansörle hızla
yükselme gibi durumlar da görülebilir.
Katlanma
Şekil-2.
Biyolojik dünyada katlanma, yüzey alanını
azamî büyüklüğe ulaştırır. Bu durum, sayısız
anatomik yapıda ve canlı formunda görünür.
Bağırsakların emilim yüzeyini artırıcı villüsler, solungaçların diffüzyon yüzeyini artırıcı
filamentler, insan beyninin gri maddesinin
büyüklüğünü artırıcı katlanmalar buna misâl
verilebileceği gibi kayalık mercanları ve mantarlar da örnek verilebilir (Şekil-4).
KASIM 2014
430 509
Şekil-4: Biyolojik dünyada katlanmalara örnekler. a.Beyin mercanı, b.Villüs, c.Beyin mantarı, d.Mantar, e. Solungaç lamelleri, f.Beyin
a
c
b
e
d
f
Klâsik elementler ve Eflâtun’un katıları
Eflâtun (MÖ 424–347), Yunan Felsefe Okulu’nun kurucularındandır. Maddenin temel yapılarının, daha
kompleks geometrik şekiller oluşturmak üzere, basit
geometrik şekillerden meydana geldiği teorisini ortaya atmıştır. Eflâtun, kâinatın matematik tabirleri ile
açıklanabileceğine, eğer her şeyin içinde saklanan
sayıları keşfedebilirsek, kâinatı anlayabileceğimize,
ona hâkim olabileceğimize inanmıştır. O, zıt prensiplerin birleşiminin çoğu objeyi –geometride bulunan
orantılara ve denge kuralına göre değişen ve birleşen
objeleri- ürettiğine inanmaktadır.
Eflâtunun katıları
Eflâtun daha sonra maddenin, “Timaeus” adlı
eserinde anlatılan beş düzenli geometrik katı cisimlerin dördünün geometrik şekline sahip atomlardan meydana geldiğini belirtmiştir. Bu şekiller,
“Plâtonik katılar” olarak adlandırılmaktadır. Modern geometri, temellerini bu formlardan almaktadır. Çokları Eflâtun’un bu bilgileri Pisagor’dan elde
ettiğine inanmaktadır. Pisagor da bilgilerinin çoğunu, 20 yılını geçirdiği Antik Mısırlıların sırlı mistik
okulundan elde etmiştir. Arkeologlar bu geometrik
şekillerin bazılarının, 20.000 yıl önce, taşların üzerine işlendiğini keşfetmişlerdir. Daha sonra aynı
şekiller, daha eski medeniyetlerin yazılarında da
bulunmuştur. Öncelikle, Eflâtun’un beş katı formu
vardır. Beş sayısı yine yaratma süreci ve varlıkların
formlarına imkân sağlanması ile alâkalı olarak öne
çıkmaktadır. Enteresan olan, Eflâtun’un katılarının
bütün yüzeylerinin üçgenlerden, karelerden ve beşgenlerden meydana gelmesidir.
Eflatun’un katıları; üçgen piramit (dört üçgen yüzlü (tetrahedron), küp (altıyüzlü olarak da bilinir), sekizyüzlü (octahedron), onikiyüzlü (12 adet beşgenden
Şekil-5: Eflatun’un katıları ve dualleri
Küp
(6 kare)
Dörtyüzlü
(4 eşkenar üçgen)
Sekizyüzlü
(8 eşkenar üçgen)
Yirmiyüzlü
(20 eşkenar üçgen)
Küp ve Sekizyüzlü
Yirmiyüzlü ve Onikiyüzlü
KASIM 2014
510 430
Onikiyüzlü
(12 beşgen)
Dörtyüzlü kendisinin
dualidir.
Şekil-6: Geometrik kristaller
Sekizyüzlü kristal
Kalsiyum floridin kristal yapısı
Kaya tuzu (halit)
Pirit (kübik)
Magnezyum sülfitin birim hücre yapısı
yapılmış dodecahedron) ve yirmiyüzlü (20 eşkenar
üçgenden yapılmış ıcosahedron) şekilleri ihtiva eder.
(Şekil-5). Bunlar aynı eş kenarlı, eş açılı çokgenlerden
meydana gelmiştir. Bu formların her biri eşit kenar
uzunluğuna, eşit yüzey alanına, eşit açıya sahiptir ve
bütün köşe noktaları, sonsuz boşluğu temsil ettiği düşünülen bir küre şeklinin çeperine oturur.
Küp ve sekizyüzlü birbirinin dualleridir. Bu, şu
mânâya gelir: Biri, diğerinin yüzlerinin orta noktaları birleştirilerek meydana getirilebilir. Onikiyüzlü
ile yirmiyüzlü ise, karşılıklı köşeleri ve orta noktaları
birleştirilerek iki karşılıklı dik, karşılıklı açıortay olan
altın dikdörtgen çizilebilir; bu açıdan birbirinin dualleridir. Üçyüzlü kendinin dualidir. Bu basit, estetik
açıdan uyumlu düzenli katılar ve onların dualleri,
binlerce yıldan beri geometri çalışmalarının kilit parçası olmuştur.
Geometrik kristaller
Eflâtun’un katıları, elbette ki atomların gerçek şekilleri değildir; ancak ortaya çıkmıştır ki, bunlar bazı
gerçek, özellikle de kristallerde görülebilen paketlenmiş atom ve moleküllerin şekilleridir. Tuz minerali
(kaya tuzu, NaCl), kübik kristaller şeklindedir; flüorit
(kalsiyum flüorit CaF2) sekizyüzlü ve pirit (demir sülfür FeS2) küp ve onikiyüzlü şeklindedir.
Eflâtun’un katıları ve dualleri, hayatın yaratılışında dört esas olan toprak, hava, su ve ateş ile irtibatlandırılmıştır. Esir ise, beşinci ve temel unsur olarak
vasıflandırılmıştır. (Şekil-6).
Formların yorumlanması
Eflâtun’un katıları, klâsik elementler ve sayılar, edebî
olarak yorumlandığı gibi metafizik açıdan da yorumlanmaktadır. Pisagor, sadece fikirlerin bir yansıması olan fizikî dünyada, maddenin yapısından çok,
formları üzerinde durmuştur. Sadece değişmeyen
Piritin birim hücre yapısı
ebedî formlar, doğru/gerçek bilginin objeleri olabilir.
Açıktır ki, Eflâtun da, katıların, gerçekliğin gölgeleri
yahut temsilleri olduğuna inanmaktaydı. Dörtyüzlü,
üç boyutlu bir üçgen; simyacılar açısından, beşinci
element kabul edilen eterin (veya esir maddesi) kullanılmasıyla Allah (celle celâluhu) tarafından fizikî
hayatın yaratılmasına imkân sağlayan dört elementin birleşimini temsil için kullanılır. Sekizyüzlü, hava
elementini temsil eder ve her biri diğerinin yansıması
olan gökyüzü ve Dünya’nın kare tabanlı iki piramidini ihtiva eder. Sekizyüzlünün, sekiz yüzü, 12 kenarı
vardır. 12 kenarı, burçları temsil eder. Sekizyüzlünün
duali, uzay ağ örgüsünün içinde bulunabilen, uzaydaki yönleri gösteren bir katı olan “küp”tür. Üçgenler,
etersi elementler, hava ve ateşi; üçgenler ise, maddî
elementler toprak ve suyu temsil etmektedir.
Hayatın maddî temelinde sebep olarak kullanılan
unsurlar, bugün de eski felsefecilerin dediklerinden
çok farklı yorumlanmamaktadır. “Toprak” ile kastedilen, topraktaki kimyevî elementlerdir (kalsiyum,
demir, bakır, silisyum, kükürt, fosfor vs.); “su” hiç
değişmemiş, bugün de aynıdır (oksijen ve hidrojen);
“hava” da yine aynı mânâdadır; azot, oksijen ve hidrojen ağırlıklı gazları ihtiva eder; “ateş” ile kast edilen ise, bugün güneştir. Güneş ışığındaki fotonların
enerjisiyle bitkilerin fotosentez yaptığı, böylece hayvan ve insanların hayatı için gerekli enerji ve gıdanın
teminine vesile olduğu bugün bilinen bir şeydir. Birçok astrofizikçi ise, bu dört unsurun, esirden yaratıldığını düşünmektedir. Burada vurgulanması gereken
husus şudur: Bu elementler (veya eski Yunan’daki
dört esas), varlıkların yaratılmasında birer SEBEP’tir.
Bu sebepleri yerli yerince yaratan, uygun miktar ve şartlarda bir araya getirip hayatı ortaya çıkaran ise ALLAH’tır
(celle celâluhu).
[email protected]
KASIM 2014
430 511
SAĞLIK - BİLİM - TEKNOLOJİ
Hazırlayan: Prof. Dr. İ. Hakkı İhsanoğlu, S. Rıza Sayın
B
[email protected]
Daha Fazla Balık Yemek, İşitme Bozulmasına Mâni Olur mu?
üyük bir çalışmanın gösterdiğine göre, haftada en az iki porsiyon balık veya omega 3 yağ asidi
tüketmek, kadınlarda işitme kaybına mâni olabilir veya işitme kaybını geciktirebilir. Söz konusu
araştırma, 1991–2009 yılları arasında 65 binden fazla kadının takip edilmesiyle yapıldı ve neticeleri
American Journal of Cinical Nutrition’da yayımlandı. (WebMD Health News 12.09.2014)
A
Fazla Meyve Yemek, Kalb Hastalığı Riskinin Azalmasına Vesile Olabilir
raştırmacılar, her gün meyve yemenin kalb hastalığı ve inme problemlerinin % 40’a kadar azalmasına vesile olacağını gösterdiler. Çalışma Çin’deki
bir sağlık araştırmasına katılan 451.682 kişi üzerinde yapıldı ve neticeleri Barcelona’da tertip edilen Avrupa
Kardiyoloji Cemiyeti Kongresi’nde sunuldu.
Katılımcıların hiçbirinde başlangıçta kalb hastalığı hi­
kâ­yesi yoktu. Yedikleri meyve miktarına göre katılımcılar
beş gruba ayrıldı: Asla meyve yemeyenler, ayda bir, haftada 1–3 gün, haftada 4–6 gün ve her gün meyve yiyenler.
Çalışmanın devam ettiği yedi yıl içerisinde 19.300 vak’ada
kalb hastalığı, 19.689 vak’ada inme gelişti. Araştırıcılar, sık
meyve yiyenlerin kan basınçlarının da düşük olduğunu ortaya koydular. Meyve yemeyle meydana gelen risk azalması;
kalb hastalıkları için % 15, kan akımındaki azalmaya bağlı
inme için % 25, kanamalı inme için % 40 idi.
Çalışmanın neticeleri European Heart Journal’da yayımlandı. Bu araştırmanın net bir şekilde gösterdiği gibi, Akdeniz tipi beslenmede olduğu hâliyle kâfi miktarda meyve
tüketmek kalb sağlığı açısından faydalıdır. (WebMD News
from HealthDay 02.09.2014)
KASIM 2014
512 430
R
Eğitilebilen Robotlar
“
obot” dendiğinde ilk zamanlar,
insana benzeyen, insan gibi davranabilen elektromekanik makineler anlaşılıyordu. Hattâ fütüristler
(gelecek hakkında fikirler ileri sürenler),
insanlarla hâkimiyet savaşına giren robot
hikâyeleri bile anlatmışlardı. Teknoloji ve
üksek
tansiyon;
kalb krizi
ve inmenin
önlekavramını
zabilimdeki
gelişmeler
“robot”
nebilir
ve
tedavi
edilebilir
bir
risk
faktörüdür.
man içinde yerine oturttu. Robotlar bugün
Kalb,
Akciğerrobotlar”
ve Kan Millî
Enstitüsü’ne
göre
“endüstriyel
ve “insansı
(humanoABD’de
yaşayan
her
üç
yetişkinden
birinin
id) robotlar” şeklinde sınıflandırılıyor. Çok
tansiyonu
yüksektir.
69 binden
fazla kadın
hassas işlemler,
sanayide
artık robotlar
tave
erkekteyapılıyor.
yapılan Öyle
ve neticeleri
rafından
cihazlar Circulation
geliştirildi
dergisinde
yayımlanan
30 yıldankadar
fazlaküçük
süreli
ki, bunlar gözün
seçemeyeceği
bir
çalışma,
bu
yetişkinlerin
yaklaşık
dörtte
alanlarda, elle yapılamayacak işleri yapıbirinin
yor. Buhipertansiyonu
çeşit endüstriyelolduğunu
robotlar; bilmediğibilgisayar
ni
göstermiştir.
ve benzeri hassas cihazlardan otomotiv enYetişkinlerde
kan alanlarda
basıncı 120’ye
80 mmHg
düstrisine
kadarnormal
çok farklı
hatasız
üretim
olarak
kabul
edilmektedir.
Yakın
zamana
kadar
yapabilmeleri sebebiyle tercih edilmektedir. kişiDiğer
nin
yaşı insansı
kaç olursa
olsun,
tansiyonun
ancak gerekse
140’a
taraftan
robotlar,
gerek
görüntüleriyle
90’dan
olmasıortamlarında
durumunda hipertansiyon
teşevlerdeyüksek
ve çalışma
insanların hayatını
hisinin
konulabileceği
kabul
ediliyordu.
Neticeleri
kolaylaştıracak şekilde tasarlanmalarıyla geleceğin
Journal
American
Medical fikir
Association’un
dünyasıof
hakkında
bugünden
vermektedir.Aralık
2013 sayısında yayımlanan bir çalışmada, yaşı 60’ın
Robotlar
aslında
özelleştirilmiş
bilgisayarlardır.
üzerinde
olanlar
için büyük
tansiyonun
140 ile 150
Endüstriyel
robotlar
belirli
bir
işe
hasredilmiş
yapımmHg arasında olması hâlinde ek bir risk bulunmaları
ve
hafızalarına
yazılmış
programları
ile
kendidığı tespit edildi. Bu yüzden 60 yaşın üstündekilerde
lerinden başlama
beklenensınırının
işleri eksiksiz
insansı
tedaviye
artık 150yaparken;
mmHg çıkarılrobotlar
da,
hafızalarına
sun’î
zekâ
programlarının
ması söz konusu. Bu, hipertansiyon ilâçlarının yan
yüklenmesiyle tesirlerinin
öğrenebilenbulunduğu
cihazlar olabilmektedir.
ve maliyeti
ABD’de
bir
şirket,müspet
geliştirdiği
mini
dikkate alındığında
bir gerobotu,
bir
köpeği
eğitir
gibi
tekrarlı
lişme olarak değerlendirilmektedir.
öğrenme
metoduyla
eğitebilmektedir.
(WebMD News
from HealthDay
18 ve
Şirketin
CEO’su
E.
Izhikevich
bu iş23 Aralık 2013)
lem için: “Onu programlamak yerine
hangi bir davranışı yapmasını istiyorsanız gösterin.” diyor. Robotlar için
geliştirdikleri yeni bir işletim sistemi
“BrainOS” ile başardıkları bu farklılık,
robotların öğrenme kabiliyetlerinde
yeni bir dönem başlatabilir. Zîrâ robotların her bir davranışı için, ayrı
ayrı profesyonellerin uzun gayretleriyle üretilen yazılımlar gereklidir. Bu
ise, oldukça yüksek maliyetler ve zaman mânâsına gelir.
ABD’de bir fuardaki gösteride, sahneye yerleştirilmiş eşyaların arasında
belirli bir rota takip ettirilen robot, birkaç tekrardan sonra, kendisi aynı rota
üzerinde yol alabilmiştir. İkinci gösteride ise, bir kişi eliyle ‘Gel!’ işareti yapaIzhikevich, BrainOS işletim sistemini, son yıllarda geliştirilen “neuro inspired rak robota çağırma eğitimi
chip” tabanlı elektronik devreleri kullanarak başardıklarını ifade ediyor. Bu verdikten sonra, bir başka
tip çipler, insan sinir hücrelerinin çalışması taklit edilerek geliştirildi. İnsanı kişinin aynı işaretine robot
model alarak geliştirilen her sistem, insandaki muhteşem özelliklere bir kere karşılık vermiş ve o kişiye
daha dikkatimizi çekiyor.
doğru hareketlenmiştir.
KASIM 2014
430 513
DAMLALAR
"Damlalar" köşesinde yazı ve şiirlerinin yayımlanmasını isteyen okurlarımız [email protected]
tr adresinden veya dergimizin web sayfasında bulunan "Damlalar" sayfasına girerek "Damlalar'a
yazı gönderin" bölümünden bize eserlerini ulaştırabilirler.
Çocuk
Bir dua olacak gözlerinde her bakış
Masum dualarınla bahara dönecek bu kış
Sevmeyi senden öğrenecek insanlık
Sende ışığı tanıyacak karanlık
Ey çocuk, büyüme sakın
Bulanmasın hayalin, bulanmasın sabahın
Kirletme yüreğini şu dünya pisliğinde
Vurmasın binlerce günah, helâlin döşeğinde
Ey çocuk açma gözleri kapat
Bu âlem karanlık, katrandır kat kat
Sürgüle yüreğini dışarısı kar, boran
Üşür isen bir defa, ısıtmaz hiçbir yorgan
Kirlenir rüyaların ‘neden’lerde, ‘niçin’de
Zahiri çiçek olan zehirlerin içinde
Kapat çocuk gözlerini, gözlerin kirlenmesin
Kapat, temiz bakışını kimse görmesin
Çek ellerini çocuk, tutma sakın elleri
Acıtır, kanatır dünyanın dikenleri
Çocuk gitme uzağa, kal orda kal
Olma bu dünyaya köle ve hamal
Çocuk, çocuklar sevsin seni
Sende pâk olur insanlığın bedeni
Çocuk sende büyüyecek o aziz nesil
Sende yeşerecek ülkeler il il
Annenden emdiğin ak süte kara katma
Helâlde öl ama haramda yatma
Yık Nemrut’un tahtını İbrahimler büyüsün
Ağlayan insanlık seninle gülsün…
KASIM 2014
514 430
Hazırlayan
A. Osman Dönmez
[email protected]
Kalemdar Tekay
AYNADAKI YÜZ
Bahriye Karabacak
B
ir ayna, aynadan ziyade çok şeydir aslında.
Kimi zaman iç dünyanın dehlizlerinde zayiye
çıkarır adını, kimi zaman dehlizlerden alıp
yedi kat gökle tanıştıran manevî bir merdiven şekline
bürünür... Muhatabı olan bir çift gözün tefekkür penceresindeki maharetine bağlıdır aynanın fonksiyonu.
Müthiş bir mânâ cümbüşü vardır aynadaki yansımanda. Görmek için mânâ arayışında olman gerekir
öncelikle. Soğuk bir cam yığınına bakar gibi değil,
ruhunun ötelerinden gelen ulvî bir sırrı keşfeder gibi
bakman gerekir aynaya. Sadece bakmak da yetmez;
hakikat erinin veciz sözündeki gibi ‘güzel bakan’ olman gerekir. İşte ancak o zaman ‘güzel görmek’ lütfuna mazhar olabilirsin. O zaman ötelerden gelen sırrı
çözmenin hazzını duyarsın bütün zerrelerinde.
Şimdi bak duvardaki aynaya… Ama güzel bak.
Güzel bak ki ‘’ahsen-i takvim’’ diye iltifata mazhar
olan suretine doğru yolculuğa çıkasın…
Allah’ın (celle celâluhu) boyasıyla rengârenk
boyanmış, dört mevsimi barındıran bir iklimdir
yüzün. Dünyadaki bütün ressamların birleşip de
resmetmekte acze düştüğü nazenin çiçektir yüzün.
Hiçbir fırça hakkını veremez gönlünün derinliklerinden kopup gelen tebessümlerin. Eşsiz rahmetin
tecelli hüccetidir yüzün. Ruhunun ete kemiğe bürünüp “insan” diye göründüğü elbisedir yüzün.
Membaını sende bulur bütün tebessümler. Hakikat kovanındaki lezzetli baldan nasiplenen nimettir
dudakların. Kelimeler, dudaklarının kıvrımına gizlenip cümle urbasıyla çıkarlar huzura. En yılgın, en
ümitsiz ifadeler bile sende hayat alanı bulur. Cümleleri varlığın şiirine katan şairdir dudakların.
Neden yeis ekiyorsun ki gözlerinin ümit toprağına? Hasadı hüsran olacak, hiç mi gam etmiyorsun?
Kaldır nur çehrenden şu hüzün bulutunu. Gözbe-
beklerinden yıldızlar kaymasın gayyaların derin
karanlığına. Bilmez misin kuyuları Yusuf nuruyla buluşturacak ışık huzmesidir gözlerin. Aynada gözlerinin içine iyice bak. Açılmamış bir mektubun esrarını barındırmıyor mu gözkapakların? Gördüklerin
de, görmeye güç yetiremediklerin de o esrarlı mektubun “Sahibini” işaret etmiyor mu? Dergah-ı İlâhî’ye
kanat çırpan iki minik serçedir gözlerin.
Sende tecelli eden ince sanata dikkat kesil. Yüce
bir Sanatkâr’ın mührü vurulmuş her zerrene. Varlığın minicik bir damlayken deryalardan haber veriyor farkında mısın?
Güzel bak aynaya. Aynada gördüğüne güzel bak.
Yoksa imtihanından kötü not bekleyen çocuğun
hüznü vurur yüzünün kıvrımlarına. Hâlbuki hüznün
de mukaddes olanı makbul değil midir? Hem “Güzel
bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Güzel
düşünen hayatından lezzet alır.” Bir mânâ denizi
olan bu sözü hayatına nakış nakış işlemekle mükellefsin bunu unutma.
İnsanda sergilenen mükemmel sanata rağmen, baktığında çirkinlik görenler de yok değil. Kimi gözler İlâhî nurun sürmesinden nasiplenememişlerdir
ne yazık ki! Aşk bağına girip güllerden ziyade dikenlerle hemhal olmuşlardır.
Nasipsizdir kimi gözler...
Nasipsizin gözündeki perde sendeki mücerred güzelliği temaşaya aman vermez ey gül yüzlü! Şekvaya
düşme sakın. Varlığın başlı başına ehadiyyet nişanıyken birkaç nasipsizin bed nazarı kırmasın dalını,
savurmasın yaprağını… Bırak güzelin gülzârından
güller deremeyenler yansın hâllerine. Sen her aynaya
bakışında ağız dolusu “Elhamdülillah!” de. Şükrün
havadaki toz zerreciklerine karışsın; toz zerrecikleri
adedince çoğalsın Allah’a şükrün.
OLMAZ
İbrahim Özgüleç
Bu yolda ateş nehrinden geçmek var,
Canı Allah’a satmadan olmaz.
Çile, kutlu vakte döner Hakk’ın yolunda,
Baştan ayağa çamura batmadan olmaz.
Musibetler sel gibi gelse üstüne,
Sabır hasırında yatmadan olmaz.
Hakaret gülleleri yağsa üstüne,
Yalnızlık acısını tatmadan olmaz.
Zulüm ülkesinde dev kesse yolu,
Ümidin elinden tutmadan olmaz.
Zorbalık kuşatsa dört yanı,
Hedefe dosdoğru gitmeden olmaz.
Belâ cenderesinde sıksalar seni,
Korkuyu yürekten atmadan olmaz.
Hayattan yalanı, talanı sürüp çıkaralım,
Dürüstlüğü dünyamıza katmadan olmaz.
Kudsî direnişin molası yoktur,
Zulümler dünyada bitmeden olmaz.
KASIM 2014
430515
Harun Şimşek
E
SONBAHAR VE HATIRLATTIKLARI
vet; zaman dairevî hareket ediyor.
Sadece zaman mı dairevî hareket eden? Zamanla
birlikte akıp giden her şey, bir şeylerin etrafında
dönüp duruyor. Mikro âlemlerden, makro âleme kadar
her şey ama her şey âhenkli bir devridâim içerisinde
hareket ediyor. Güneş’in etrafında yıldızlar, Dünya’mız
ve gezegenler dönerken, atomların içinde çekirdek etrafında elektronlar ve nötronlar da aynı âhenkle dönüyor.
Yeryüzü ve gökyüzü arasında bitmek tükenmek
bilmeyen bir alışveriş var. Mevsimler de kendilerine
mahsus özellik ve güzellikler ile dairevî olarak hareket eder. Her mevsim kendimizi âdeta dünya çapında
büyüklüğe sahip bir fuarın farklı farklı stantlarında
geziyor gibi hisseder ve doyumsuz bir zevk alırız.
Mevsimler bizlere aynı zamanda hayat yolculuğumuz üzerinde uğradığımız durakları hatırlatırlar.
İlkbahar çocukluğumuzu, yaz gençliğimizi, sonbahar
olgunluk dönemini, en nihayet kış ayı ise, işimize gelmese de, yaşlılık ve ölümü hatırlatır.
Bugünlerde bizler hep beraber sonbaharı yaşıyoruz. Aynaya baktım; evet ben de öyle! Ben de hayatımın
sonbaharını yaşıyorum. Ağaçların yaprakları sararıp
dökülürken, benim de saçlarım beyazlayıp dökülüyor.
Yaz aylarında etrafımızda uçuşup duran muhtelif
sinek ve böcek taifesi de sonbaharla yok olmaya başladı ve ömürlerini tamamladılar.
Kışın gelmesiyle yeryüzü bütünüyle beyazlara
büründüğünde, hayat ve faaliyet en aza inecek; yer
Bilal Yavuz
yer hayat duracak, kış uykusu bizlere ölüm uykusunu hatırlatacak. Derken kış mevsiminin nihayete
ermesinden sonra bir devridâim ile bütün şaşaa ve
debdebesiyle yepyeni bir bahar mevsimine ‘merhaba’
diyeceğiz. Bu da bize ölümden sonraki dirilişi hatırlatıyor.
Milimetrik bir sapmaya bile müsaadesi olmayan
bir düzen ve sistemde katiyen tesadüflere yer yoktur.
Akıl ve bilim bunu kabul edemez. Kâinat bir baştan
bir başa, baş döndüren bir şekilde kanunlar silsilesi
ile örgülenmiştir. Elbette bu kanunları koyan “Birisi”
olmalıdır. Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız, bir harf
kâtipsiz olamayacağına göre; umum bu muhteşem
kâinatın da bir “Sahibi” olmalı.
Artık gözlerim pazarda karpuz, kavun, çilek aramıyor. Görsem de canım çekmiyor. Çünkü vücudumun ihtiyacı değil artık onlar. Asıl ihtiyaç hissettiğim
şeyler; sonbahar ve kış aylarına has olan mevsim yiyecekleri. Demek ki, her mevsim benim ihtiyaçlarımı
en iyi bir şekilde bilip bana gönderen “Birisi” var!
Sonbaharda bir defa daha gündelik işlerden başımızı kaldıralım ve iki elimizin arasına alıp düşünelim.
Son durağa varmadan dünya misafirhanesinde çok
kıymetli bir misafir olduğumuzun farkına varalım.
“Misafirhane Sahibi”ni memnun edecek işler yapalım. Sonsuz güzelliklerin olduğu yere gitmek üzere
sonsuzluk kervanında yerimizi alalım.
Her kışın bir baharı olduğunu unutmayalım.
KARDEŞLIK NEREDE
Bir alev yırtıyor geceyi
Işıldar
Gündüzünde deniz gibi
Uzaklarda bir alev
Sıra sıra dağlar
Yüreklerine benzer onların
Yüreklerse
Atan bir yumruğa
Kıvılcım dalgalarıyla
Kibritlerimiz
Çakılmak için doğar
Güneş’in yörüngesinde
Aydınlanmak üzere
Düşünmek zor
Yaşamak daha zor
Söylemekse
Cesaret ister
Ki karanlık ‘ben’dedir
Ben diyenlerin gözlerinde
Kat kat beliren karanlık
Biri bir köprüde
Diğeri başka
Nicelerin nicelerden
Haberi olmuyor gibi
Nurdur bir başkasının
Başkasına bakan gözlerinde
Gözlerin doğduğu yürekte
Büyük sırlar saklıdır
Şimdi bir gül kadar kapalı
Bir ağaç kadar yaralıyız
Kardeşlik nereye göçtü?
Hâlbuki bir imtihandayız!
KASIM 2014
516 430
Ziya Paşa Akyürek
AFRIKALI ÇOCUK
Gülen gözlerine hapsolan cennet
Mahşerde tutar mı bilmem elimden
Ne olur duama bir ‘amin’ bahşet
Sonsuzlar uzansın o gözlerinden...
Ey ayazda kalan gülün sırdaşı
Sorayım ötede ben seni kimden
Ötelerden bana bir selâm taşı
Yüreğim çıkacak sanki yerinden
Kırılır baharda çiçeksiz dalım
Düşler görmüş gibi bir zemheriden
Bir yudum insanlık olur mu payım
Aslına döner mi gönül yeniden
Hafakan üstüne hafakan bende
Kurtulsam içimi yakan çöllerden
Güllere bir muştu çıkar mı söyle
Ölüler ülkesi olmuş diriden!
Muhammet Mertek
CERBEZE
Her kim haktan ayrılır; şaşı bakar,
Akı karayı karıştırıp satar.
Yaptı mı bir iyilik başa kakar,
İnsanı aldatan yalan cerbeze.
Nefsine uyanlar yollarda kalır!
Sözü süzmeyenin dostu azalır,
Hikmet giderse yerini ne alır?
Ömrün yarısını çalan cerbeze.
Saf sanar âlemi lâfazan gafil,
Kizb ile işler ruhunu fenafil,
Bülbül öter, dirilir mi karanfil?
Gülistana nefret salan cerbeze!
Şakir Serdaroğlu
EFENDIM
Sevgine muhtacım budur ilâcım Efendim
Bir lem’a aşkın başımda tâcım Efendim
Şefaatin benim sirâcım Efendim
Canım ruhum sultanım Efendim
Yıllar var ki, hasretim o güzel yüzüne
Vuruldum lâl ü güher sözüne
Tattım irfanını uyku girmez gözüme
Beni de al havzına canım Efendim
Canda canım damarda kanım Efendim
Vaslına ermektir kararım Efendim
Sen’i bilemedim hakkıyla anamadım Efendim
Yandım ki hem ne yandım canım Efendim
Sen’i hakkıyla takdir edip bilemedim
Islandı seccadem gözyaşlarım silemedim
Öyle hasretim ki Sana ya Resulallah
Al beni de yanına… utandım diyemedim
KASIM 2014
430 517
470
470İnanmış İnsanın Nitelikleri
474Trombositler
Aşağılanan
477Sinemamızda
Dinî İsimler /
480İki Yıldızlı Gezegenler
484Bir Hakk Âşığı: Meyerovitch
Sanılan Hayvancık488Bitki
lar: Mercanlar/
491Tarihte Bu Ay
492Çelişki
KASIM 2014 / 430. sayı
484
Sızıntı
498
Yunus Metta
Dr. M. A. Enderun
Prof. Dr. İhsan Köse
Abdullah Aymaz
Emin Şenoğlu
Dr. Mehmet Hâleoğlu
Dr. Tarık Karaçokak
494Kalbin Zümrüt Tepelerinde
498Bedendeki Elektrik
501Çınar Dalına Tutunmak
504Ormandaki Sırlı Ağ
Ehadiyet-Vâhidiyet
Prof. Dr. Ömer Arifağaoğlu
Ahmet Gündüz Akıncı
Nuh Özdin
Sosyal Medyamız: facebook.com/sizinti.com.tr
IŞIK YAYINCILIK TİCARET A.Ş
Adına Sahibi : M. Talat Katırcıoğlu
Genel Koordinatör : Dr. Kudret Ünal
Genel Yayın Yönetmeni: Prof. Dr. Arif Sarsılmaz
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü : Sedat Şentarhanacı
İDARÎ MERKEZ
Bulgurlu Mh. Bağcılar Cd. No:1 Üsküdar/İSTANBUL
P.K.:95 Üsküdar/İSTANBUL
Tel:(216)522 11 44 - Faks:(216 )522 11 78
YAZI İŞLERİ MÜDÜRLÜĞÜ
Mansuroğlu Mah. 1593/1 Sk. No: 30 Gültekinler Sitesi B Blok Kat: 5 Daire: 13 35020 Bayraklı/İzmir
Tel: (0232) 441 95 25; Faks: (0232) 441 52 38
E-posta: [email protected]
http://www.sizinti.com.tr
ABONE VE DAĞITIM MÜDÜRLÜĞÜ
Abone ve dağıtım problemleri için 0 850 222 0 361 numaralı Müşteri Hizmetleri hattımızı arayabilirsiniz. Bütün operatörler için aramanın dakikası 6 kuruştur.
Kısıklı Mh. Aydınoğlu Sk. No: 27 Seher İş Mrk.
P.K.:95 Üsküdar/İSTANBUL Tel: 08502220361 - Faks: (0216)522 11 78
Yurtiçi abone bedeli, 55 TL’dir. Yurtdışı abone bedeli, 1. Grup Ülkeler (Avrupa, Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) 30
€; 2. Grup Ülkeler (Uzak Doğu, Amerika, Güney Afrika ve Pasifik
ülkeleri) 48 $; 3. Grup Ülkeler (Avustralya ve Yeni Zelenda) ise 56
$’ dır. Abone olmak isteyenlerin abone bedelini “Işık Yayıncılık
Ticaret A.Ş.” adına her PTT şubesinden 5568324 nolu Posta çeki
hesabına veya Bank Asya Anadolu Kurumsal Şubesi’nin: TL olarak
94-54053-40, IBAN TR870020800094000540530040 numaralı; $
olarak 94-54053-41, IBAN TR600020800094000540530041 numaralı; € olarak 94-54053-42, IBAN TR330020800094000540530042
numaralı hesabına yatırıp, dekontun fotokopisini, açık isim, adres
ve telefon bilgileri ile hangi sayıdan itibaren abone olacaklarını
belirten bir yazı ile abone merkezimize posta veya faks ile bildirmeleri yeterlidir.
US Postal Service:
Sizinti issue March 2014, issue 422 (ISSN 1300-1566) is published
monthly for $38 per year. US Agent is The Light Inc., 345 Clifton
Ave. Clifton, NJ 07011-2618. Periodicals postage paid at Paterson,
NJ, and additional mailing offices.
POSTMASTER: Send address changes and return copies to SIZINTI, 345 Clifton Ave. Clifton, NJ 07011-2618.
AVRUPA ABONE - DAĞITIM
World Media Group Ag -İsmail Kücük
Adres: Sprendlinger Landstr.107-109
D-63069 Offenbach am Main
, twitter.com/Sizinticomtr
Müşteri Hizmetleri : 00 49 69 300 34 130 Fax :00 49 69 300 34 105
Mail: [email protected] - [email protected]
Fontäne için : [email protected]
Avusturya Dağıtım
Sürat HandelsgesmbH
Rotenturmstr. 1-3/3 ,1010 Wien Austria
Tel.:01 / 958 00 21
YAYIN TÜRÜ
Yaygın Süreli
YAYINA HAZIRLIK
Sızıntı: (0232) 441 95 25-Faks: (0232) 441 52 38
EDİTÖR
A. Osman Dönmez
Faruk Çetin
GÖRSEL YÖNETMEN
Engin Çiftçi
GRAFİK-TASARIM
Kaynak Kültür Yayın Grubu
(0216) 522 11 44 -Faks: (0216) 522 11 78
BASIM YERİ: Çağlayan A.Ş.
Sarnıç Yolu No: 7 35410 Gaziemir/İzmir
Tel: (0232) 274 22 15 Faks: (0232) 274 23 61
BASIM TARİHİ: 1 Kasım 2014
ISSN 1300-1566
BAYİ DAĞITIM: DPP A.Ş.
ABONE DAĞITIM: CİHAN MEDYA DAĞITIM A.Ş.
FİYATI: ¨ 5.50
YAZI KURALLARI
* Yazılar e-posta ile ([email protected] adresine) gönderilmelidir.
* Yazarın, e-posta dahil açık adresi ve telefon (varsa faks) numaraları
verilmelidir. * Yazılar en fazla dört sayfa olmalıdır. * Varsa, yazı ile
birlikte resimler (alt-yazılarıyla birlikte) gönderilmelidir. Yoksa, yazıda kullanılabilecek resimler hakkında bilgi verilmelidir. * Yazılar,
daha önce herhangi bir yerde yayımlanmamış olmalıdır. Yazı yeni
bir gelişmeyi ele almalı, orijinal bir özellik taşımalı veya daha önce
yayımlanmış bir konuya yeni bir bakış açısı getirmelidir. Dergimizde konu ile ilgili yayımlanmış önceki yazılara dikkat edilmeli, yazı
içinde atıfta bulunulan kaynaklar (kitap, makale) standart ölçülere
uygun olarak sonda dipnot veya kaynakça olarak verilmelidir. * Yayın kurulu, dergiye gelen yazılar üzerinde, gerekli gördüğü takdirde
değişiklik yapabilir. * Gönderilen yazılar iade edilmez.
* Dergimizde yayımlanan yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Karşısında
506Hâdiseler
Tutumumuz/
Matematik ve Ge508Yaratılışta
ometri–7/
512Sağlık, Bilim Teknoloji
514Damlalar
M. Ali Şengül
Prof. Dr. Arif Sarsılmaz
Prof. Dr. İ. H. İhsanoğlu, S. R. Sayın
A. Osman Dönmez
, youtube.com/sizinticomtr
Eylül ayı “Dergim Yarışması”nda,
dereceye giren okurlarımız ve hediyeleri:
Arzu Tanrıverdi / Gebze-Kocaeli
Umre
Şule Halis / Şehitkamil-Gaziantep
Dizüstü Bilgisayar
Sadık Bayrak / Turhal-Tokat
İpad Mini 16 Gb
Sema Çakmak / Acıpayam-Denizli
İpad Mini 16 Gb
İlknur Kılıç / Aydın
İpad Mini 16 Gb
İklil Satılmış / Tuzla-İstanbul
İpad Mini 16 Gb
Fatih Abdullah Oyar / Keçiören-Ankara
Samsung S3 Mini
Zahide Şahin / Erzurum
Samsung S3 Mini
Havva Can / Melikgazi-Kayseri
Samsung S3 Mini
Tuğba Solmaz / Keçiören-Ankara
Samsung S3 Mini
Ayrıntılı bilgi için:
http://www.sizinti.com.tr
http://www.dergimyarismasi.com
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce ve aksiyon haritasını ortaya koyan yarım
asırlık yazılı ve sesli eserleri, şimdi kaçırılmayacak fırsatlarla bu kampanyada.
et
149
cu
Yol
luğu
Her bir s
na Mefkûre
ala
HEDİYE
32 kitap
20 ciltte
L FİYA
ZE
99
T
Ö
27 kitap
19 ciltte
22 kitap
L FİYA
ZE
Ö
MP3
4GB
L FİYA
ZE
99
T
55
T
Ö
Ö
T
149
Ö
Lüks ciltli, Şamua kağıt
L FİYA
ZE
T
L FİYA
ZE
23 kitap
www.nil.com.tr
kitapkaynagi
Bütün Kitapçılarda
¨ 5.50
Yolunu bulup bir kandil de sen yak!
Rehber ol herkese ve önüne bak!
Karanlığa destan kesen kesene,
Böyle tüllenmişti tüllenen şafak...
DPP No: 112491-2014/11
Download

kasım 2014