GELİŞİM ÜNİVERSİTESİ
ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ DERSİ
UZAKTAN EĞİTİM PROGRAMI
1. Hafta: TÜRK İNKILÂBININ NİTELİĞİ VE ÖNEMİ
Atatürk İlkeleri İnkılâp Tarihi Dersinin Amaçları
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere armağan
ettiği bir kültür ve eğitim mirası olup günümüzde bütün üniversitelerde ortak zorunlu ders
olarak okutulmaktadır. Bu nedenle Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Dersi, Cumhuriyet
tarihi kadar uzun bir geçmişe sahiptir.
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinin kökeni 1925 yılında verilen “İhtilaller Tarihi”
dersine kadar götürülebilir. Ankara Adliye Hukuk Mektebinde bu adla verilen dersin amacı,
Türk inkılâbının özelliklerini anlatmak ve kendisinden önce yapılan inkılâp hareketleriyle
karşılaştırmalı bir biçimde incelemektir.
1930’lu yılların başlarından itibaren İnkılâp Tarihi adıyla okutulan dersle, Cumhuriyet
rejiminin halka götürülmesi ve devrimlerin benimsetilmesi hedeşenmiştir. Dersin düzenli
olarak okutulması ise yeni oluşturulmaya başlanan tarih tezi ve üniversite reformu
kapsamında, 1933 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde İnkılâp Tarihi Enstitüsü ve
Ankara’da Hukuk Fakültesi’ne bağlı İnkılâp Kürsüsünün kurulmasıyla yeni bir ivme
kazanmıştır. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Yusuf Hikmet Bayur’un 4 Mart 1934’te İstanbul
Üniversitesinde, Başbakan İsmet İnönü’nün 20 Mart 1934’te Ankara’da İnkılâp Tarihi
dersleri vermeleri sürece yeni bir boyut kazandırmıştır.
15 Nisan 1942’de 4204 sayılı yasa ile dersin sorumluluğu Ankara Üniversitesi Dil ve
Tarih Coğrafya Fakültesi’ne bağlı olarak kurulan “Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü”’ne
verilmiştir.
27 Mayıs 1960’tan sonra dersin “Türk İnkılâp Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi” adıyla
bütün fakülte ve yüksek okullarda iki yarıyıl okutulması kararlaştırılmıştır. 20 Mart 1968’de
dersin adı “Türk Devrim Tarihi” olarak değiştirilmiştir.
1 Şubat 1971 tarihinden itibaren Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Devrim Tarihi dersinin
amacını, niteliğini, özelliğini yeniden düşünmüş ve halka benimsetilmesi ve daha verimli
çalışmalar yapılması bakımından yeni bir kanun tasarısı hazırlamıştır.
12 Eylül 1980’den sonra dersin adı yeniden “Türk İnkılâp Tarihi”ne dönüştürülerek
içeriği yeniden düzenlenmiş ve yeni esaslar çerçevesinde bir kitap da hazırlanmıştır. 6 Kasım
1981 tarih ve 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kurumu Kanunu’nun 4. ve 5. maddeleri uyarınca,
“Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi” adını almış ve başından beri olduğu gibi zorunlu ders
olma niteliğini korumuştur.
Dersin amacı YÖK tarafından 4 ana başlıkta toplanmıştır. Bunlar:
1. Türk Bağımsızlık Savaşı, Atatürk inkılâpları ve Atatürkçü Düşünce Sistemi, Türkiye
Cumhuriyeti tarihi hakkında doğru bilgiler vermek; Türkiye ve Atatürk inkılâpları, ilkeleri ve
Atatürkçü düşünceye yönelik tehditler hakkında doğru bilgiler vermek; Türk gençliğini
ülkesi, milleti ve devleti ile bölünmez bir bütünlük içinde Atatürk inkılâpları, ilkeleri ve
Atatürkçü düşünce doğrultusunda ulusal hedeşer etrafında birleştirmek; Türk gençliğini
Atatürkçü düşünce doğrultusunda yetiştirmek ve güçlendirmek olarak sıralanmıştır.
2. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinin hedefi, mesleği ne olursa olsun yeni yetişen
neslin Atatürk ilkeleri ve inkılâplarına bağlı, Atatürk milliyetçiliğiyle yoğrulmuş, Türk
milletinin değerlerini taşırken Türk olmanın onurunu duyan, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen, bunları davranış haline getiren ve Türk
devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olarak sonsuza kadar var olabilmesi için
her bakımdan katkıda bulunmaya hazır çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin birer
bireyi olmayı benimsemiş; kısaca çağdaş, demokratik, laik, milli ve girişimci bir vatandaş
olarak bilinçlenmesini sağlamaktır.
3. Bununla birlikte Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersiyle Türk Devriminin ruhunu ve
hedeşerini kavramış; bunların devamlılığını sağlayacak nesiller yetiştirilmesi amaçlanmıştır.
Böylece, Mustafa Kemal’in söylediği gibi; “Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli
olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.”
4. Cumhuriyet rejiminin sürekli olması, Atatürkçü Düşünce Sisteminin yaygınlaştırılıp
geliştirilmesi, çağdaş uygarlığın gerekleri doğrultusunda mevcut kurumların geliştirilmesi ve
ulusumuzun çağdaşlaşması için Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersleri vazgeçilmez
öneme sahiptir.
Dersle İlgili Terim ve Kavramların Açıklanması
İnkılâp
Arapçadan türetilmiş bir kelimedir. Bir halden başka bir hale dönüşme, biçim değiştirme
anlamına gelir. İn-kılâplar, sanayi, bilim, kültür, sosyal, v.b. alanlarda olabilir. Eti-molojik
anlam olarak değiştirmeyi ifade eder. İnkılâp, evrim veya tekâmül (évolution) ve ıslahattan
farklıdır. İnkılâp, hükümet dar-besinden de farklı anlamlar ifade eder.
İnkılâp üç aşamada gerçekleşir: Birinci aşamayı oluşturan fikrî cephe, cemiyette değişiklik
fikrinin, yeni fikir tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği evredir. İkinci aşama, hazırlık aşamasının
tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon dönemidir. Basit şekilde bir ihtilâli ifade eder.
Üçüncü aşama da yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurma aşamasıdır. İşte bu
yeniden kurma ile inkılâp başarılmış olur.
Devrim
Devrimin “devirmek”ten geldiğini iddia edenler vardır. Halk hareke-ti şeklinde mevcut düzeni zor
kullanarak yıkmayı ve sonra da yıkı-lan düzen yerine yeni kurulan düzeni de ifade eder. Devrim,
bir halden, başka bir hale gelişi değil bu geçişin sadece ilk ve başlangıç safhasını, yıkıcı olan
yanını da karşılamaktadır. Devrim, mevcut olan kavram, kurum ve teşkilâtları kaldırıp bunların
yerine ye-nilerini getirmek olarak da ifade edilebilir. Bu anlamda ele alınırsa Türkiye’de,
Cumhuriyet rejimine geçiş bir devrimdir.
Devrim, sadece siyasal anlamda düşünüldüğü zaman “ihtilal”; toplumsal, ekonomik ve siyasal
bağlamda düşünüldüğünde ise “inkılâp” karşılığıdır. Demek ki devrim terimi hem ihtilal, hem de
inkılâp anlamında kullanılabilir.
Siyasal anlamda devrim, iktidarın kökeninde değişme yaratan bir olaydır. Örneğin Fransız
devrimi, siyasal iktidarın kökenini tanrıdan ve gelenekten alıp, o dönemin ilerici sınıfı olan
burjuvaziye ve kentli halka vermiştir. Aynı biçimde Türk devriminde de, Atatürk, dinselgeleneksel kökenli iktidarı, millete ya da halka dayalı, laik bir niteliğe dayandırmıştır. İktidarın
kökeninde, yani dayandığı güçlerde değişiklik yapmayan siyasal olaylar, bu anlamda devrim
sayılamaz. Hükümet değişikliği, hükümet darbesi, isyan, iç savaş, vs. gibi farklı nitelikte olan
olayların devrim ile karıştırılmaması gerekir.
Demokratik yolla yapılan bütün değişiklikler de, aynı kökene, halk kökenine dayandığı için
devrim diye nitelenemez. Fakat –Türkiye için düşünecek olursak- demokratik dönemin
başlaması bir devrimdir. Örneğin, bizde 1950 seçimleriyle, Demokrat Parti'nin ikti-dara gelmesi
millet egemenliğini ve demokrasiyi kuramdan uygu-lamaya aktardığı için, uygulama açısından
bir devrim olarak düşünülebilir. Öte yandan, bir grubu siyasal iktidardan uzaklaştırıp, başka bir
grubu iktidara getiren hükümet darbesi, siyasal iktidarın kökeninde değişiklik yapmadığı
takdirde, devrim olarak nitelene-mez. Ancak, siyasal iktidarın dayandığı güçlerde değişiklik
sonucunu doğuran hükümet darbeleri, devrim diye nitelenebilirler.
Ekonomik ve toplumsal anlamda devrim; siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkiler düzeninde hızlı
değişmeye yol açan olaydır. Sonuç olarak, Türk Devrimi, Türkiye'nin siyasal, toplumsal ve
ekonomik yapısında (yani, ilişkilerinde) hızlı ve kapsamlı bir değişme yaratma olayıdır
İhtilâl
Arapça, =hal’ kökünden türemiştir. İhtilâl, bir devletin var olan siyasî düzenini ortadan
kaldırmak için, hukuk kurallarına baş-vurmadan, zor kullanarak yapılan geniş bir harekettir.
Genellikle, halk arasındaki siyasî, sosyal ve ekonomik dengesizliklerin büyü-mesi sonucunda
meydana gelir. İhtilâl, inkılâbın eylem safhasıdır. İhtilâllerin ardından inkılâplar gelir. İhtilâller
kısa süreli ve çok hız-lı bir gelişim gösterir. İhtilâlın başarısı, sonucunda ortaya konan
inkılâpların başarısıyla doğru orantılıdır. İhtilâllere örnek olarak, 1789 Fransız ve 1917 Bolşevik
İhtilâli’ni gösterebiliriz.
Islahat
Islahat kelimesi de, Arapça salâh kökünden gelir. Aynı kök-ten türeyen ıslah = ise, iyileştirme,
düzeltme, eksikleri giderme anlamlarında kullanılmaktadır. Islah kelimesinin çoğulu olan
“ıslahat” kelimesi ise düzeltmeler, iyileştirmeler, yoluna koymalar anlamındadır. Batı dillerindeki
karşılığı “reform”dur. Islahatta, inkılâpdan farklı olarak yeni bir unsur getirme yoktur. Mevcut
düzen korunurken, düzenin aksayan yönlerinin düzeltilmesi için çalışmalar yapılır.
Son olarak, ileriye yönelmek hedefiyle yola çıkan tüm değişimlerin temel hedefi olan
çağdaşlaşma kavramı; Batılılaşma, modernleşme ve uygarlaşma gibi sözcüklerin karşılığı
durumundadır. Aslında çağdaşlaşma her alanda, en ileri dünya standartlarını yakalama
olarak açıklanabilir. Önemli olan bu hareketin nasıl gerçekleştirileceğidir. Zira gerek
çağdaşlaşma gerekse Batılılaşma gibi kavramlar yanlış değerlendirildiğinde taklitçilik,
kültür erozyonu, dış kültür emperyalizmi, ekonomik sömürge durumuna gelme vs. gibi hiç
hoş olmayan olguların ortaya çıkmasına neden olabilir. İşte bu noktada bizim açımızdan
bilinçli çağdaşlaşma kavramını tanımlamak yerinde olacaktır. Türkiye için çağdaşlaşma,
Batı medeniyetindeki ilmi hayatı, rasyonel düşünme tarzını ve modern tekniği almaktır.
Çağdaş olmanın birinci şartı, kendi kimliğini reddetmemek, faydalı gelişmelere açık olmak ve
kendi dışımızdaki dünyayı fark edebilmektir. Çağdaş olabilmek, çağımızın bütün insanlığa
sunduğu maddi ve manevi kültür unsurlarından ülkemizin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre
alabilme, kullanabilme ve değerlendirebilme sanatıdır, kabiliyetidir .
Türk İnkılâbının Doğuş Nedeni ve Temel Özellikleri
Türk İnkılâbı, Türk Milleti’nin
a) İşgalci dış güçlere karşı bağımsızlık,
b) İçteki saltanat Yönetimi’ne karşı “Millî Egemenlik” mücadelesi olmuş, bu mücadele
başarıyla sonuçlanınca,
c) Çağdaşlaşma mücadelesi başlatılmıştır.
Türk İnkılâbı, a) Sosyal, b) Kültürel, c) Ekonomik bir bütünlük taşır. Bu bütünlük içinde:
1- Millî yapının korunması,
2- Yeniliklerin bu yapı içinde eritilmesi esastır.
Türk İnkılâbı Türk Toplumu’nun İhtiyaçlarından Doğmuştur:
1- Taklit değil, öze dönüş esprisi taşır.
2- Demokratiktir, çoğulcu demokrasiyi benimser.
3- Kansız, şiddete başvurulmadan gerçekleştirilmiştir.
4- Halka danışılarak yapılmıştır.
5- Doğmatik değildir.
6- Bilimselliğin doğal sonucudur.
7- Evrensel bir değer taşır.
8- Osmanlı Dönemi Islahat Hareketlerinden farklı yönler taşır.
9- İnkılâplar bir sıraya konulmuş, lâiklik ilân edilmeden önce hilâfet kaldırılmıştır.
10- Lâiktir, lâiklik, akılcılık ve bilimselliğin doğal sonucudur.
İNKILÂBIN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR:
İnkılâp olayının gerçekleşebilmesi için bazı şartların bir araya gelmesi lazımdır.
Bunlar:
Toplumun Karşı Karşıya Kaldığı İdarî, Adlî, Sosyal ve Ekonomik Buhranlar: (Fransız İnkılâbında
bu durumu görmek mümkündür.)
Fikir Hayatının Gelişme Göstermesi ve İnkılâbı Hazırlayıcı Çalışmaların Yapılması: (Fikirsiz
inkılâp olmaz. Montesqieu, Voltaire, Jean Jacques Rousseau olmasaydı, Fransız inkılâbı olmazdı.
Türkiye’de ise inkılâp fikri 18.yy. sonlarında ve 19.yy. başlarından itibaren açılan modern
okullarda eğitim gören mektepli gençler arasında yeşermeye başlamıştır. II.Meşrutiyet Dönemi’ne
gelindiğinde, Fransız İnkılâbı düşünürlerinin yanı sıra Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa gibi
Tanzimat Dönemi fikir adamlarının; Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet gibi Meşrutiyet
aydınlarının eserleri onların düşünce atmosferini oldukça etkilemiştir. Bu kuşaktan gelen Mustafa
Kemal, bu düşünürlerin fikirlerini öğrenmiş, Türk toplum yapısına uygun bir hale getirmiş ve
uygulamıştır.)
Lider ve Kadro Teşekkülü: (Diğer bütün şartlar oluşmuş olsa bile lidersiz ve kadrosuz bir inkılâp
hareketi düşünülemez. Mustafa Kemal Türk İnkılâbı hareketini başarıyla gerçekleştirecek lider
özelliklerine sahipti.)
Tertip (Düzen), Disiplin, Plân ve Program: (Fransız İnkılâbında başlangıçta belirli bir plân yoktur.
Ancak dana sonra işler bir plân ve programa bağlanmıştır. Türk İnkılâbı’nda ise başlangıçtan
itibaren belirli bir plân, program ve disiplin mevcuttur. M.Kemal ve arkadaşları ancak bu şekilde
dünyaya örnek olacak Türk İnkılâbı’na işlerlik kazandırmışlardır.
TÜRK İNKILÂBI’NIN ÖZELLİKLERİ:
Türk İnkılâbı İle Fransız İnkılâbı’nın Karşılaştırılması:
1) Fransız İnkılâbı’nın önceki evrelerinde bir isyan ve uzun bir ihtilâller serisi vardır. Bir
asırlık bir sürecin sonunda Fransa’daki olay inkılâp haline gelebilmiştir. Türk İnkılâbı’nda
ise isyan ve ihtilâl evresi yoktur. Türk İnkılâbı’nda doğrudan inkılâba geçilmiştir.
2) Fransız İnkılâbı kendi devleti içinde doğmuş, kendi yönetimine karşı gerçekleştirilmiştir. Türk
İnkılâbı’nın başlangıç noktası ise işgal güçlerine karşı bir Millî Mücadele hareketidir.
3) Fransız İnkılâbı öncesinde ülkede bir fikri hazırlık mevcut olup, hareket fiilen tabandan tavana
doğru gelişme göstermiştir. Türk İnkılâbı’nı ise Mustafa Kemal başta olmak üzere üstteki yönetim
kadrosu tavandan tabana doğru gerçekleştirmiştir.
4) Fransız İnkılâbı’nı Burjuva sınıfı başlatmış ve başarıya ulaştırmıştır. Ancak Türk İnkılâbı, Türk
toplumunda tarihin hiçbir döneminde imtiyazlı sınışar oluşmadığı için herhangi bir sınıfa mal
edilemez.
5) Türk İnkılâbı, Fransız İnkılâbı kadar uzun ve kanlı değildir.
2. Hafta: TÜRK İNKILÂBINI HAZIRLAYAN NEDENLER
Türklerin tarih boyunca kurdukları en büyük devletlerden biri olan Osmanlı Devleti,
dünyanın üç büyük kıtasında önemli topraklara ve stratejik noktalara sahip olup, yükselme
döneminde devrinin tek süper devleti durumundaydı. Bunun sebebi; uyguladığı şuurlu
politika, disiplinli ve güçlü bir askerî teşkilâta sahip olması, idarî siyasetteki inceliği, âdilane
davranışı, taassuptan uzak bir hoşgörüye dayanan bir dinî anlayışa sahip olmasıdır.
Osmanlı Devleti’nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişigüzel değil, bir
program dahilinde ve bilinçli bir biçimde gerçekleşmiştir.
Ancak daha sonraları Avrupa’da meydana gelen Rönesans, Reform, Fransız İnkılâbı
gibi gelişmeler, Avrupa’da da önemli değişikliklere yol açmış ve Batı Medeniyeti denilen,
bugün hâlâ varlığı ve gücü devam eden bir medeniyet doğmuştur. Avrupa’da yaşanan
gelişmeler Osmanlı Devleti’nde olmamış, Yeni Çağ’ın bu en büyük dünya devleti, Yakın
Çağ’da hızlı bir gerilemenin içine girmiş ve 20. yüzyıl başlarında çöküşle karşı karşıya
kalmıştır.
Dış Gelişmeler; Sanayi Devrimi, Fransız İhtilâli ve bu Gelişmelerin
Osmanlı Devleti’ne Etkileri
Sanayi İnkılâbı ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:
Sanayi İnkılâbı, buhar gücünün bulunması, bu gücün üretimde kullanılmaya
başlanması sonucunda ortaya çıkan üretimin basit el aletleri ile pahalıya ve yavaş yapılması
uygulamasının terk edilmesi, üretimin fabrikalarda hızlı ve ucuza gerçekleştirilmesi olayıdır.
Yani Sanayi İnkılâbı, üretimde basit el aletlerinin yerini, makinenin almasıdır. Sanayi
İnkılâbı, Globalleşme denilen, pazarları ve üretimi dünya boyutuna taşıyan ekonomik
dönüşümün de başlangıcını teşkil etmektedir.
Sanayi İnkılâbı, küçük sermayeden büyük sermayeye, yani kapitalizme geçilmesini
sağlamış, küçük sanayi kuruluşlarının yıkılması, ucuz ve bol üretimi dünya ticaret
dengesini değiştirmiştir. Sanayi İnkılâbı ile birlikte Avrupa’da hammadde ve pazar problemi
yaşanmıştır. Bu problem, Batılı ülkeleri hem millî sınırları içinde, hem de sömürgelerinde
koruyucu tedbirle almaya ve yeni pazarlar bulmaya zorlamıştır. Kalabalık nüfusu, yer altı ve
yerüstü zenginlikleriyle Osmanlı Devleti bu açıdan Batılılar için önemli bir pazar niteliği
taşımıştır. Osmanlı Devleti’nin Sanayi İnkılâbı’ndan olumsuz yönde etkilenmemek için
alması gereken önlem, yüksek gümrük uygulayarak Avrupa mallarına karşı yerli sanayiini
korumak ve sanayiini çağdaş teknolojiyle güçlendirerek, Batı malları ile rekabet edebilecek
duruma getirmekti. Ancak bunların hiçbiri yapılmadığı için Osmanlı Devleti, Sanayi
İnkılâbı’ndan olumsuz yönde etkilenmiştir.
Mal üretimini çoğaltarak, artık kapitülasyonların tanıdığı ayrıcalıkları da yeterli
görmeyen Batılılar, Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ticaret yasaklarından, tekel
uygulamalarından şikâyetçi olmaya başlamışlardır. İngilizler, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet
Ali Paşa’nın çıkarttığı isyan ortamından faydalanarak, 1838 Ticaret Antlaşması ile bu
şikâyetlerden kurtulma imkanını elde etmiş, bunu diğer büyük Batılı devletler izlemiş ve
ülke adeta bir yarı sömürge ağı içine düşmüştür. Avrupa malı ucuz ve bol miktarda Osmanlı
pazarına girerken, Osmanlı ülkesindeki hammadde daha ucuza yurt dışına çıkarılmış, bu da
yerli sanayinin gelişmesini engellemiştir.
Osmanlı Devleti’nin savaşlar yüzünden mali durumunun bozulması ve izlediği yanlış
ekonomik politika, O’nu Batılı devletlerden borç almaya zorlamıştır. Alınan borçlar yerinde
kullanılmadığı için, Devlet, bu paraların faizlerini bile ödeyememiş ve işâs ettiğini
açıklamıştır. Batılıların, Osmanlı Devleti’nden alacaklarını tahsil etmek gayesiyle 1881’de
kurulan Düyûn-u Umûmiye Teşkilâtı, devletin gelirlerinin önemli bir bölümüne el
koymuştur. Bu da Osmanlı Devleti’nin malî bağımsızlığını yitirmesine neden olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin bu şekilde borçlanması yabancı müteşebbise yaramış, Türk girişimciler
ya tamamen ortadan silinmiş, ya da yabancılarla anlaşarak çalışmalarına devam etmek
zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda; demiryolu, limanlar, elektrik, havagazı, su ve
maden ocakları hep Avrupalı işletmeciler tarafından işletilmiştir. Amacı kâr etmek olan bu
şirketler, millî kaynakları rasyonel olmayan bir şekilde kullanarak zenginleşirken, ülke
kaynaklarını kurutmuşlardır.
Fransız İnkılâbı’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:
Fransız İhtilâli birden ortaya çıkmış bir olay değildir. Fransız İhtilâli’ne yol açan
gelişmeleri Orta Çağın karanlıklarında aramak lazımdır. Orta Çağ Avrupası’nda insanların
düşünce yapısına dinin katı kuralları egemendi (Skolastik Düşünce Sistemi). Avrupalı,
Rönesans ile kiliseyi kendi kabuğuna çekilmeye mecbur ederek, bilimde, teknikte, kültürde
ve güzel sanatların her dalında hür düşünmek imkânı elde etmiştir. Ancak Rönesans ve
Reforma rağmen, Avrupa insanı hâlâ siyasî hürriyetini yakalayamamıştır. Avrupa’da,
insanların siyasî haklarını elde edebilme yönetime katılabilme, kendilerini yönetecek olan
kişileri belirleyebilme arayışları sınıf mücadelelerinin yaşandığı ve halkının çok kötü
yönetildiği Fransa’da başarıya ulaşmış ve Fransız İhtilâli ile Fransız insanı kralın mutlak
otoritesini kırmış, temel hak ve hürriyetlerini elde etmiştir.
Fransız İnkılâbı ile ortaya çıkan fikir akımlarından biri olan liberalizm; tüm insanların
eşit olması gereğiyle, her insanın anayasal çerçevedeki temel hak ve hürriyetlerine sahip
olması icap ettiği anlayışını benimser ve kralın yetkilerinin daraltılmasını, vatandaşların da
yönetime katılmaları anlayışını kabul eder. Liberalizm, ekonomide de benimsenmiştir.
Fransız İnkılâbı ile ortaya çıkan ikinci fikir akımı ise Liberalizmin (Kişi Hürriyeti),
milletlere uyarlanmış şekli olan, bir devletin egemenliği altında yaşayan millet veya
milletlerin hür ve bağımsız olması gerektiği anlayışını savunan Nasyonalizm (Millî
bağımsızlık veya Milliyetçiliktir)’dir.
Böylece Fransız İhtilâli sonucunda ortaya çıkan Liberalizm ve Nasyonalizm anlayışı
ile baskıcı, eşitliğe dayanmayan devlet anlayışı Fransa’da kuvvet yoluyla yıkılmıştır.
Fransa’da mutlakıyetin sonunu getiren bu gelişme, Avrupalı mutlak kralları korkutmuştur.
Fransız Kralı’nın başına gelenleri yaşamak tahtını iktidarını kaybetmek istemeyen Batılı
krallar, İhtilâl Fransa’sına savaş ilân ederek Fransa Kralı’nın başını yiyen bu fikir
hareketlerini Fransa’da etkisiz hale getirme yoluna gitmişlerdir. Ancak, cephelerde Avrupalı
askerlerin, Fransız askerlerinden eşitlik, özgürlük gibi kavramları duymaları, olayı tersine
çevirmiştir. Avrupalılar, krallarına yönelerek, Fransızlar’ın sahip oldukları hak ve
özgürlükleri onlardan talep etmeye başlayınca, 1815’de, Fransa ile savaşa son verilmiş
Avusturya Başkanı Meternick’in öncülüğünde toplatılan Viyana Konferansı’nda, Avrupa’da
filizlenmeye başlayan eşitlik, özgürlük fikirlerine karşı ortak ve etkili mücadele kararı
alınmıştır. Avrupa’da kralların iktidarlarını koruyabilmek için halka karşı şiddet kullanmaya
yönelmeleri yıllar boyu sürecek iç savaşlara yol açmıştır.1818-1848 yılları arasında çıkan
ayaklanmalar sonucunda Avrupalı halk, kralların otoritesini yenmiş ve Avrupa’nın diğer
ülkelerinde de mutlakıyetçi devlet yapısı terk edilmiştir.
Böylece Fransız İnkılâbı önce Fransa’nın sonra Avrupa’nın daha sonra da tüm
dünyanın siyasî, hukukî ve toplumsal yapısını değiştirecek bir düzenin temellerini atmıştır.
Bu düzenin dayanakları; her vatandaşın özgür olduğu, yasalar karşısında eşit haklara sahip
bulunduğu, milletin kendi kendisini yönetmesi (yani demokratik bir düzen), bu düzenin
temel yapısını belirleyen anayasaların yapılması, devletin lâikleştirilmesi ve milliyetçi bir
niteliğe büründürülmesidir.
Fransız İhtilâli sonucunda ortaya çıkan Nasyonalizm (Milliyetçilik) kavramı, çok
milletli devletlerin parçalanmalarına yol açmıştır. Nasyonalizmden en çok etkilenen
devletlerden biri de Osmanlı Devletidir. Fransız İhtilâli’nin getirdiği milliyetçilik anlayışı
Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkları harekete geçirmiş, Osmanlı Devletini çökertmek
isteyen dış güçlerin kışkırtmaları sonucu Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Romenler
ayaklanmışlardır. Bu ayaklanmaları bastırmak Osmanlı Devleti’ni ekonomik yönden sarstığı
gibi, siyasî açıdan da büyük devletlerin Osmanlıların iç işlerine karışmalarına yol açmıştır.
Bu milletlerin önce özerklik, daha sonra da bağımsızlıklarını kazanmaları, Osmanlı
Devleti’nin giderek küçülmesine neden olmuştur.
Fransız İnkılâbı’nın Osmanlı Devleti üzerindeki bu olumsuz etkisine karşın, bu olay
Türk İnkılâbı düşüncesinin doğmasında etkin rol oynamıştır. Fransız İnkılâbı sonucunda
azınlıkların milliyetçilik anlayışını benimsemeleri, Türkler’e de örnek teşkil etmiş,
Türkçülük yani milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Demokrasi, anayasa, özgürlük gibi
kavramları Türk aydını da tanımış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları bu kavramların
etkisi altında yetişmiş ve Millî Mücadele’yi başarıyla sonuçlandırarak, çağdaş Türk
Devleti’ni kurmuşlardır.
Osmanlı Devleti’nde Yapısal Bozukluğun Başlaması ve Osmanlı
Devleti’nde Yenilik Hareketleri
Osmanlı’da gerilemenin Kanuni Sultan Süleyman’la başladığını söylemek mümkündür. I.
Süleyman’ın 46 yıl iktidarda kaldığı bu dönem her ne kadar sonu zaferlerle neticelenen
seferler dönemi olsa da, bu seferler hazinenin kayıplarını karşılayacak ganimet geliri getiren
seferler olamamıştır. Zigetvar Seferi sırasında Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü (6 Eylül
1566) ve sonrasında devletin yönetiminde 14 yıl 3 ay 17 günlük sadaretiyle büyük pay
sahibi Sokullu Mehmet Paşa’nın kaybı (1579) gerilemeyi hızlandırmıştır. Deneyimsiz
kişilerin tahta geçmesi sonucu merkezi yönetim bozulmuş, devlet yönetiminde otoritenin
sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyânların çıkmasına neden olmuştur. Yeniçeriler padişaha karşı gelerek, beğenmedikleri padişahları tahttan indirerek,
beğendikleri veliaht şehzadeleri tahta geçirmiştir. “İstemezükçü” yeniçeri tavrı adeta devletin
yönetim şeklini belirlemiştir. Yeniçeriler’de “ocak, devlet içindir” anlayışı yerine “devlet,
ocak içindir” anlayışı gelişmiştir.
Osmanlı’nın gerilemesi iki ayrı başlık halinde ele alınabilir: Birinci-si batıdaki yani
Avrupa’daki sınırlarının doğuya doğru gerilemesi, diğeri ise sosyal, ekonomik ve siyasal
gerilemedir. Osmanlı Devleti-nin sosyal, ekonomik ve siyasal açılardan gerilemesi toprak
kayıp-larının gölgesinde kaldığı için sorunun bu boyutu çok geç fark edilmiştir. Osmanlı
Devleti gerilemeyi ve toprak bakımından daralmayı önlemenin yolunun, askeri alanda güçlü
olmaktan geçtiği-ni düşünmüş ve bu nedenle 17. yy.’ın başlarından itibaren yapılmaya
başlanan ıslahat çalışmaları hep askerî alanda olmuştur.
Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sorunlar, tımar sisteminin bozulması,
nüfus artışının yarattığı sosyal hayatta-ki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim
alanındaki bozulmalar sonucu devlet sistemi iyiden iyiye çöküş dönemine girmiştir. Coğrafî
keşişer sonucu ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleri sonucu çokça
verilmeye başlanan cülûs bahşişleri ve yeniçerilerin kayıt dışı artışıyla verilen ulûfe miktarnın da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır. Osmanlı Devleti bu dönemlerde para
yokluğunu gidermek için “züyûf akçe” ya da “kırpık akçe” adı verilen değeri düşük paralar
basmaya başlamıştır.
Celâli ayaklanmaları sonucunda Osmanlı toprak düzeni büyük ölçüde değişim göstermiş,
vergilerin ağırlığı yüzünden vergi ödeyemeyen köylünün ve “Büyük Kaçgun” sırasında
yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir.
Vergilerin ağırlığı yüzünden devlete olan borçlarını ödeyebilmek için tefecilerden borç almak
zorunda kalan köylüler daha ağır bir borcun altına girmiştir. Bu durumdaki köylüler,
işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırmışlar, Osmanlı toprak düzeninin belkemiği
olan tımar sistemi bozulmuştur. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıkmış ve kentlere büyük
göçler başlamıştır. Tarımsal üretim gerilemiştir. Anadolu’da kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının
yükselmesine yol açmış, Rumeli’den Anadolu’ya tarım ürünleri nakli yapılmaya çalışıldıysa
da ordunun tahıl ihtiyacının karşılanmasında sorunlarla karşılaşılmaya başlanması
nedeniyle bu sevki-yat da durdurulmak zorunda kalınmıştır. On binlerce insan haya-tını
kaybederken, pek çok yerleşim yeri de yıkıma uğramıştır. Hal-kın karşı karşıya kaldığı
sorunlar nedeniyle devletten yardım istemesi de sonuç vermeyince, Anadolu’nun belirli
bölgelerinde devlete karşı yeni ayaklanmalar patlak vermiştir.
Bütün bu olaylar olup biterken, Osmanlı Devleti Avrupa’daki gelişmeleri (Reform, Rönesans)
takip edememek bir yana; eğitim sis-teminin (ilmiyenin) bozulmasının önüne dahi
geçememiştir. “Beşik Ulemalığı” denilen sistemin ortaya çıkmasıyla Osmanlı’da eğitim de
tam anlamıyla gerilemiş hatta çökmüştür.
Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinden bahsederken din unsuru üzerinde, hem iç hem de dış
zihniyetleri göz önüne alarak durmamız gerekir. Dış zihniyetten kastedilen, Ortaçağ’dan
beri, Avru-pa’da milletlerarası münasebetler demenin, sadece Hıristiyan dev-letler
arasındaki münasebetler demek olduğudur. Osmanlı Devle-ti’nin ortaya çıkışı ve Avrupa’da
fethettiği topraklardaki birçok Hı-ristiyan halkı egemenliği altına alması, hristiyan olanların
bir “müslüman devlet”in egemenliği altına girmesi sonucunu berabe-rinde getirmiştir.
Hıristiyan Avrupa, -Haçlı Seferleri’nin nedenlerini de göz önüne alırsak- doğal olarak bu
durumu yüzyıllarca hazmedemedi. Osmanlı Devleti’nin dinsel hoşgörüsünü, birlikte yaşama
alışkanlığını olgunluk ve hoşgörü anlayışıyla karşılayamadı. Bu sebeple, bir yandan Osmanlı
İmparatorluğu’nu Avrupa’dan kov-manın hırsına kapılırken, öte yandan da Hıristiyanlığı
İslam’ın sultasından(!) kurtarmayı, 20. yy’ın ilk çeyreğine kadar kendisine kutsal bir görev
edindi.
Bütün bunların üstüne, Osmanlı imparatorluğu çağdaş gelişmele-ri, ne kültür, ne ekonomik
ve ne de teknik alanda, yeteri kadar ta-kip edebilmiş değildir. 15. yy.’da Batı’da yavaş yavaş
başlayan, da-ha sonra çeşitli ekonomik ve kültürel olayların etkisi ile hızını arttı-ran
bilimsel, teknolojik ve ekonomik ilerleme, Osmanlı toplumuna çok yabancı gelmiştir.
Yüzlerce yıl Batı’dan üstün olduğu, “Avrupa’dan alınacak bir şey yoktur, ancak verilebilecek
bir şeyler vardır” inancı ve anlayışı ile yaşayan Osmanlılar özellikle bilimsel ge-lişmenin
dışında kalmış hatta biraz ileride açıklayacağımız neden-lerle kendi kabuğuna çekilmiş
Batı’da olup bitenlerle ilgilenmek gereğini duymamışlardır. Bu hal Osmanlı
İmparatorluğu’nu içten zayışatan bir husus olmuştur. Avrupa devletleri arasındaki yakın
münasebetler sonucu ve özellikle Hıristiyan dinine dayanan bir kültür birliği dolayısıyla,
herhangi bir teknik buluş, herhangi bir alandaki gelişme, bütün diğerlerine yayılırken, bu
yenilikler ve gelişmeler Osmanlı Devleti’ne yeterli ölçüde yansımamıştır. Söz ko-nusu bu yeni
gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’nda da kabulü için yapılan teşebbüsler ise özellikle
bağnaz din adamlarının tepkileriyle karşılanmıştır. Zaten Osmanlı’nın çöküş sürecinde her
alanda hâkim olan zihniyet de bu “bağnaz zihniyet”tir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dinî bir devlet olması, genel öğretimin din adamlarının tekelinde
bulundurulmasını gerektiriyordu. Son zamanlarda döneminin en iyi eğitim kurumları olan
medreselerden eser kalmamış, artık tamamen dini nitelikli öğretim programları ön plâna
çıkarılmaya başlanmıştır. Medreseler adeta Orta Çağ usullerine geri dönmüş, Orta Çağ
anlayışına uygun bir şekilde pozitif bilimlere ve felsefeye yer vermemeye başlamıştı. Bu
eğitim sistemi, rüşvet, iltimas ve ahlâk buhranı ile birleşince toplumun genel yapı-sı
üzerindeki olumsuz etkilerinin yansıması tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır.
Askerî kurumların, başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere düştükleri disiplinsiz, kayıtsız ve
itaatsiz ortam; tımar sistemi yerine kurulan iltizâm usulünün insafsız, aşırı ve basiretsiz
vergilendirme tarzı; sermaye birikiminin bulunmaması; sınaî üretimin olmaması; sana-yi
casusluğu yapılmadığı ya da yapılmasına gerek görülmediği için-dir ki; teknolojik
gelişmelerin takip edilememesi; kaybedilen top-raklarla birlikte yaşanan yoğun göç
olgusunun yol açtığı sosyo-kültürel ve ekonomik sorunlar; dışardan alınan borçlar; Batı’daki
gelişmeleri yakalamak amacıyla yapılan çalışmaların yetersizliği ve Batı’dan alınan
unsurların olduğu gibi alınarak taklit edilmesinin getirdiği başarısızlık vs... siyasî, askerî,
iktisadî, teknolojik ve sos-yo-kültürel açılardan Osmanlı’yı çöküşe sürükleyen sebeplerdendir.
XVII. yüzyıl Islahat Çalışmaları:
16. Osmanlı padişahı olan II. Osman (Genç) (1618-1622)14 yaşın-da iken, amcası Sultan I.
Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturmuş, Fatih Sultan Mehmed
devrinden sonra vazgeçilen saray dışından evlenme geleneğini (cariye ile evlenme-me)
yeniden başlatmış, Lehistan seferi sırasında gördüğü disiplin-sizlikler nedeniyle Yeniçeri
Ocağı’nı kaldırmayı planlamıştır. Ancak düşündüklerini yapamadan yeniçerilerin isyânı
sonucu 19 yaşında tahttan indirilerek Yedikule zindanlarında vahşice öldürülmüştür.
17. Osmanlı padişahı olarak ve öldürülen II. Osman’ın yerine tahta geçen IV. Murad (16231640); tahta geçtiğinde 11 yaşındaydı ve bu nedenle devlet idaresi bir müddet annesi Kösem
Sultan’ın elinde kalmıştır. Ağabeyi II. Osman’a gözleri önünde yapılanlara küçük yaşlarında
şahit olmuş, bu nedenle de intikam duygularıyla yaşa-yan sert mizaçlı bir padişah olarak
tanınmıştır. İktidara tam anlamıyla 21 yaşında sahip olan IV. Murad, Safeviler'e karşı askerî
ha-rekât yapmış, Azerbaycan, Erivan, Tebriz ve Hamedan'ı ele geçir-miştir. Son olarak 1638
yılındaki Bağdat Seferi ile 1624'ten beri İran işgali altında bulunan bu şehri yeniden
Osmanlı topraklarına katmıştır.
IV. Murat, bu savaşlarda Osmanlı ordularını bizzat komuta etmiş ve büyük bir askerî dehâ
olduğunu kanıtlamıştır. Sefer sırasında, Anadolu'daki tüm isyânları ve isyân etmesi
muhtemel unsurları yok etmiş, böylece devlet otoritesini yeniden ve kesin bir şekilde tesis
etmiştir.
Safevîler’le yapılan savaşın ardından 1639 Mayıs'ında Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalanmış,
bu antlaşma neticesinde Mezopotamya Osmanlı egemenliğine girmiş ve I. Dünya Savaşı'na
kadar da Os-manlı toprağı olarak kalmıştır.
IV. Murat, İstanbul'a döndükten sonra saygın devlet adamlarına, imparatorluğun eski
parlak günlerine dönmesine yönelik ekonomik ve siyasî projeler hazırlanması emrini vermiş
ancak genç yaşta ölümü, onun imparatorluğu dönüştürme yolundaki çabalarına engel
olmuştur.
IV. Murat rüşvet ve iltimasla mücadele etmiş ve bunu en az seviye-ye indirmiş, Kösem
Sultan zamanında aşırı derecede artmış olan savurganlık ve gereksiz harcamalara son
vermiş, İstanbul’da alkol, tütün ve kahveyi yasaklamış, yasağa uymayanların öldürülmesini
emretmiştir. Hepsinden önemlisi devleti eski gücüne kavuştura-bilmek amacıyla devrinin
aydınlarına risâleler hazırlatmıştır. Bu risâlelerden en önemlisi ve günümüze kadar ulaşmış
olanı “Koçibey Risâlesi”dir.
19. Osmanlı padişahı olarak 7 yaşında tahta çıkan IV. Mehmet (Avcı Mehmet) 39 yıllık
saltanatıyla Kanunî Sultan Süleyman’dan sonra en uzun tahtta kalan padişahtır. Ava
meraklı olduğu için “avcı” lakâbıyla anılmıştır. Döneminin en önemli olayı, başarısızlık-la
sonuçlanan II. Viyana Kuşatmasıdır.
Çocuk yaşında padişah olması nedeniyle, “vasî”leri tarafından idare edilen Mehmet’in
padişahlığının ilk 3 yılına babaannesi Kösem Sul-tan ve annesi Valide Turhan Sultan
arasındaki çekişmeler damga-sını vurdu. Kösem Sultan’ın Valide Turhan Sultan tarafından
boğdurtulması üzerine idare Valide Turhan Sultan’a geçti.
IV. Mehmet Dönemi’nin ıslahatlarda öne çıkan ismi, Sadrâzam Tarhuncu Ahmet Paşa’dır.
Tarhuncu Ahmet Paşa, son derece dürüst bir devlet adamıdır. İktidarı zamanında yapmak
istediği ısla-hatların başarıya ulaşabilmesi için şiddet kullanmak zorunda kal-mıştır. İlk iş
olarak devletin gelir ve giderini öğrenmek istemiş; iste-ğinin yerine getirilmesinin ardından
devlet erkânı ile görüşerek faz-la masraşarı kısmaya başlamış, sarayın ve diğer ileri
gelenlerin faz-la masraşarını kesmekte de tereddüt etmemiştir. Bu nedenle hariç-ten ve
dahilden epeyce düşman kazanan Tarhuncu, fitnecilerin pa-dişah ve valide sultanı kendisi
aleyhine kışkırtmaları sonucu Mart 1653’de boğdurularak öldürtülmüştür. Tarhuncu Ahmet
Paşa Osmanlı Devleti’nde malî alanda ıslahat yapan ilk devlet adamı olup ancak 9 ay
sadaret makamında kalmıştır.
Köprülü Mehmet Paşa, Valide Turhan Sultan tarafından Sadrâzam yapıldığında 78
yaşındaydı. Kendisine geniş yetkiler ve aleyhinde konuşanların sözlerine itibar
edilmeyeceğine dair söz verilmesi üze-rine 15 Eylül 1656'da sadâreti kabul etti.
İdareyi ele alır almaz derhal anarşiyi bastırma yoluna gitti ve zor-baları yakalatarak
cezalandırdı. Ordu intizam altına devletin kargaşadan kurtarılamayacağına ve huzurun
sağlanamayacağına inanan Mehmet Paşa, ordudaki zorbaları temizleyerek, disiplini
sağlamayı başardı. İstanbul'daki karışıklıklarda, yeniçeri kıyafetine soktuğu Hristiyanlar
vasıtası ile Müslüman ahaliyi zara-ra uğratan Rum patriğini idam ettirdi. İstanbul'daki
ulema sınıfı arasındaki kargaşalığı önledi10 ve iyice bozulan bu sınıfın huzurla hizmet görür
hale gelmelerini sağladı. 1661’de Edirne’de vefatından sonra sırasıyla oğulları Köprülü Fazıl
Ahmet Paşa ve Köprülü Fazıl Mustafa Paşa Sadrâzamlık yapmışlardır.
Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecine girdiği dönem-lerde de gidişatın farkına
varan devlet adamları ortaya çıkmış ancak, bu devlet adamları çıkarları sarsılanların
kendilerinden daha güçlü olması nedeniyle çalışmalarının bedelini canlarıyla ödemiş-lerdir.
XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunda Islahat Hareketleri
XVIII. yüzyılda yapılan Islahat hareketlerine göz attığımızda Lâle Devri hariç, yapılan
ıslahatların hemen hemen tamamının askerî alanda olduğunu görürüz. Batılı devletlerle
yapılan savaşlarda art arda alınan yenilgiler, Osmanlı Devleti’nin askerî alanda Avru-pa’dan
geri olduğu görüşünü yaygınlaştırmış; bu sebepledir ki, bu dönem ıslahatlarının da ağırlık
noktası askerî nitelikli olmuştur. Avrupa’nın askerî ve teknik alandaki üstünlüğü Osmanlı
Devleti tarafından ilk defa bu yüzyılda kabul edilmiştir.
Lâle Devri (1718-1730)
Lâle devri ıslahatları yapılırken ilk defa Avrupa’daki gelişmelerden yararlanılmıştır. Bu
çalışmalarla ıslahatlar başlamış olmakla birlik-te, ıslahatlara tepki gösteren kitleler de
ortaya çıkmış, XVIII. yüzyıl ıslahatı ayaklanmalarla kesintiye uğratıldığı için sürekli ve
yararlı olamamıştır.
Dönemin padişahı III. Ahmed iyi eğitim almış bir padişahtır. Hattat ve şairdir. “Necîb”
mahlasıyla şiirler yazmıştır. Musikî ile de yakın ilgisi vardır.
Sadece bu dönemde askerî alanda ıslahat görülmez. İlk defa yurt-dışına (Fransa’ya) elçi
gönderilir (28 Çelebi Mehmet Efendi)11. Bu dönemde 1727 yılında Mütefferrika İbrahim12
tarafından ilk Türk matbaası açılır. Açılan bu matbaa ilk Türk-müslüman matbaası olma
özelliği taşır13. Bu aynı zamanda Avrupa’dan alınan ilk teknik araçtır. Dinî nitelikli eserlerin
dışındaki eserlerin matbaada basılmasına izin verilmiştir. Bunun sebebi ise, el yazması
kitap yazarak geçimlerini bundan temin eden ve sayıları hayli fazla olan hattatla-rın
tepkisini azaltmaktır. Nitekim, matbaayı protesto etmek için yürüyen hattatlar, matbaada
dinî eser dışında eserlerin basılacağı-nın kendilerine bildirilmesi suretiyle sakinleşmişlerdir.
Yabancı eserlerin basılmasını sağlamak için matbaaya bağlı olarak bir de “Tercüme
Cemiyeti” kurulmuştur. Bu matbaada basılan ilk kitap “Vankulu Lügâti”dir (1729).
İlk itfaiye teşkilâtı da Lâle Devri’nde kurulmuştur. Ülkede ilk defa çiçek aşısı uygulaması bu
dönemde gerçekleştirilmiştir. Lâle Devri 1730’daki Patrona Halil İsyanı ile sona ermiştir. Bu
isyân sonra-sında kendisine ve ailesine zarar verilmemesi şartıyla tahttan çeki-leceğini
bildiren Sultan III. Ahmet, 1 Ekim 1730’da Osmanlı tahtını yeğeni Şehzade Mahmut’a
bırakmıştır.
I. Mahmut Dönemi (1730-1754)
İlk defa bu dönemde askerî alanda Avrupa örnek alınarak ıslahat yapılmaya başlandığını
görüyoruz. XVI. Yüzyılda yani Osmanlı Devleti’nin Yükselme Dönemi’nde kurulan
Humbaracı Ocağı, bu dönemde Osmanlı hizmetine girerek Ahmet adını alan bir Fransız
soylusuna (Comte de Bonneval) yeniden düzenlettirilmiştir. Islahat yapılan ilk ocak
Humbaracı Ocağı’dır. Bunun dışında Hendesehâne açılarak (1731) ordunun teknik eleman
ihtiyacı karşılanmaya çalı-şılmıştır (Bu kurum daha sonra geliştirilerek Mühendishâne-i
Berr-i Hümâyun adıyla anılacaktır.) Bu dönem ıslahatları da görüldüğü gibi askerî
niteliklidir.
III. Osman Dönemi (1754-1757)
Döneminde ıslahat yapılmayan tek XVIII. yüzyıl padişahıdır.
III. Mustafa Dönemi (1757-1774)
Babası Sultan III. Ahmet’tir. Babasının 1730’da padişahlıktan çekilmesinden sonra 27 yıl
kafes hayatı yaşamıştır. Amcasının oğlu III. Osman’ın ölümü üzerine 1757’de tahta
geçmiştir. Dostu İsveç Kralı’ndan ülkesini İsveç gibi kalkındırmasını sağlamak için müneccim isteyecek kadar yıldız falına inanan, devlet idaresi konu-sunda yeteneklerinin
gelişmemiş olduğu anlaşılan bir padişahtır. 1770 yılında Çeşme’de Türk donanmasının
yakılmasından sonra bilgili denizciler yetiştirmek üzere, Koca Ragıp Paşa ve Macar asıllı
Fransız Baron de Tott’un çalışmalarıyla Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun (Deniz
Mühendishânesi) adı altında bir okul açılmıştır (1773). 1774’de Sürat Topçuları adı verilen
bir birlik kurulmuştur. Top dökümhaneleri yapılmıştır. Sürat Topçuları adıyla anılan top-çu
ocağı kurulmuş, bu dönemde ilk defa ekonomiyi yola sokmak amacıyla iç borçlanmaya
gidilmiştir.
I. Abdülhamid Dönemi (1774-1789)
Tahta çıktığında 6 yıldır devam eden Osmanlı-Rus savaşı gündem-dedir. Bu savaşı bitiren
Küçük Kaynarca antlaşması, I. Abdülha-mid’in döneminde imzalanmıştır. (21 Temmuz
1774). Bu anlaşmay-la Osmanlı Devleti’nin Gerileme Dönemi başlamaktadır. [Bilgi Notu: Adı
geçen anlaşmanın onay tarihi 17 Temmuz 1774 olmasına rağ-men, Rus Prens Renin,
anlaşmanın imzalanmasını 4 gün geciktire-rek, Prut Antlaşması (21 Temmuz 1711)’nın 63.
yılına denk getir-miştir.)].
Bu dönemde etkili olan isim padişahtan çok Halil Hamid Paşa’dır. Bu dönemde ulûfe alım
satımı yasaklanmış, Yeniçeri Ocağı’na uzun yıllardan sonra ilk defa eğitim yaptırılmıştır.
Yeniçeri Oca-ğı’nda sayım yaptırmış, yeniçerilikle ilgisi olmayanları ayıklamıştır. Humbaracı
ve lağımcı ocaklarını iyileştirmiştir.
III. Selim Dönemi (1789-1807)
Babası III. Mustafa’dır. İyi yetişmiş ileri görüşlü bir padişahtır. Devletin kötü gidişatına dur
demek için alınması gereken tedbirleri belirlemek üzere, ülkenin ileri gelen devlet
adamlarından bir Meş-veret Meclisi (Danışma Meclisi) toplamıştır. Yapacağı ıslahatlar
hakkında raporlar (lâyiha) hazırlatan ilk padişahtır. İlk sürekli bü-yükelçilik III. Selim
tarafından Londra’da açılmış, Yusuf Agâh Efendi de ilk sürekli Osmanlı Büyükelçisi olarak
atanmıştır. (1793) Bunu, Paris'e gönderilen Seyit Ali Efendi ile Berlin'e gönderilen Aziz
Efendi izledi. Bu dönemde Yeniçeri Ocağı’nın yanında Nizâm-ı Cedîd adlı bir ordu (1795) bu
ordunun ihtiyacını karşılamak için İrâd-ı Cedîd isimli hazine kurulmuştur. Nizâm-ı Cedîd,
bu dönem-de yapılan ıslahatların tümünün, kurulan ordunun ve aynı za-manda bu
dönemin adı olmuştur. Bu ordunun subay ihtiyacını karşılamak amacıyla 1795’de
Mühendishâne-i Berr-i Hümâyun (Kara Mühendishanesi) açılmıştır. Sınırlı olarak da olsa,
ilk kıyafet inkılâbı bu dönemde yapılmış, Matbaa-i Âmire adıyla ilk matbaası bu dönemde
kurulmuştur. Bu dönem de 25 Mayıs 1807’de başlayan ve 29 Mayıs 1807’de III. Selim’in
tahttan indiril-mesiyle sonuçlanan Kabakçı Mustafa İsyanı ile sona ermiştir. Bu isyân belki
de Avrupa ile birlikte Osmanlı Devleti’nde sanayi inkîlâbını başlatabilecek bir büyük devlet
adamını da yok etmiştir. (III. Selim'in yerine geçen amca oğlu padişah IV. Mustafa, Selim'i
tekrar kafese geri göndermiş; III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak amacıyla Rusçuk âyânı
Âlemdar Mustafa Paşa’nın saraya yürü-mekte olduğunu haber alınca 28 Temmuz 1808’de
boğdurtmuştur.)
II. Mahmud Dönemi (1808-1839)
Babası Sultan I. Abdülhamid’dir. II.Mahmud, daha tahta çıkmadan devletin içinde
bulunduğu zorlukların farkındaydı. III. Selim idare-sindeki devlet, bir yandan yeniçerilerle,
bir yandan da Rus Sava-şı’yla uğraşmak durumundaydı. III. Selim’in Kabakçı Mustafa
isyânı ile tahttan indirilerek kafes arkasına gönderilmesi ve yerine IV. Mustafa’nın padişah
yapılması üzerine tahta geçmeye çalışan Mahmud, Rusçuk Âyânı14 Âlemdar Mustafa
Paşa’dan yardım iste-di. Bu istek üzerine Âlemdar Mustafa Paşa İstanbul’a geldi.
Âlemdar tarafından tekrar tahta çıkarılmasını engellemek için III. Selim’i öldürten IV.
Mustafa, tahtta kalmayı garantiye almak için II. Mahmut’u da öldürtmek istedi. Ancak,
Selim’in öldürülmesine engel olamayan Âlemdar ve adamları, II. Mahmut’u son anda kurtararak tahta geçirdi. II. Mahmud tahta geçince Alemdar’ın iyiliğini karşılıksız bırakmadı.
Âyânlarla Sened-i İttifak imzalayarak âyân-ların varlığını tanıdı. Bununla da kalmayıp
Âlemdar Mustafa Pa-şa’yı kendine vezir-i azâm yaptı.
Âyânların varlığını tanıyan Sened-i İttifak’ın imzalanması, aynı za-manda Osmanlı
Devleti’nde bir padişahın yetkilerinin de kısıtlan-ması anlamına geldiğinden ilk
demokratikleşme çabası olarak da kabul edilebilir. Ancak âyânlardan yardım isteyecek
kadar âciz olan devletin merkezî otoritesinin de ne kadar zayışamış olduğu gerçeğini ortadan
kaldırmaz.
Askerî ve idarî alanda ıslahatlar yapmaya çalışan Sultan II. Mah-mut, “Sekbân-ı Cedîd” adı
verilen yeni bir askeri teşkilat kurdu (14 Ekim 1808), ancak kendilerine alternatif bir askerî
kuvvet isteme-yen yeniçerilerin baskıları sonucunda Sekbân-ı Cedîd kaldırıldı.
Bu sefer “Eşkinci” adı verilen yeni bir askerî teşkilat kuran Sultan II. Mahmut buna karşı da
bir yeniçeri ayaklanması çıkması üzeri-ne, artık Osmanlı Devleti için kanayan bir yara
haline gelen yeniçe-ri ocaklarını kaldırdı (16 Haziran 1826). Tarihte “Vak’a-i Hayrîye” (Hayırlı
Olay) adı verilen bu olaydan donra “Asakîr-i Mansûre-i Muhammedîye” (Muhammed’in
Kahraman Askerleri) adı verilen yeni bir askerî teşkilat oluşturuldu.
İmparatorluğu bir yandan da batı tarzı düzene uydurmaya çalışan II. Mahmut çıkarttığı
Kıyafet Kanunu’yla (3 Mart 1829) devlet me-murlarının kavuk, sarık, şalvar ve çarık
giymelerini yasakladı. Bunların yerine fes, pantolon, ceket giyilecekti. Buna karşı çıkanla-rı
şiddetle cezalandırdı. Saray yaşayışını değiştirerek Avrupalı hü-kümdarlar gibi davrandı;
setre pantolon giydi, sakalını kısa kestir-di, resmini devlet kurumlarına astırdı. II. Mahmut,
bu değişiklikleri farklı yorumlayan halk tarafından “gavur sultan”; bazı aydınlar ta-rafından
da “Türklerin Deli Petro’su” olarak anılmıştır15. Bu dö-nemde yalnız erkekleri belirten nüfus
sayımı yaptırttı (1831). Böy-lece yeni kurduğu ordunun devamını sağlayacak insan ve servet
durumunu öğrendi.
II. Selim zamanında aksayan sürekli elçi gönderme işi, II. Mahmut döneminde düzene
sokuldu. 1834 yılından sonra da, “fevkalade büyükelçi, büyükelçi, orta elçi” adlarıyla Berlin,
Londra, Peters-burg, Tahran ve Viyana'da yeni elçilikler kuruldu. İlk resmî gazete olan
Takvim-i Vekâyi basılmaya başlandı (1 Kasım 1831). Medrese-lerin yanında Avrupa tarzı
eğitim veren yeni okullar açıldı ve Avru-pa’ya öğrenciler gönderildi. Avrupa hükümet düzeni
benimsenerek “divân” teşkilatı kaldırıldı ve onun yerine bakanlıklar (nâzırlık) ku-ruldu.
Divân aynı zamanda yüksek mahkeme görevini de üstlenmiş olduğu için, kaldırılmasıyla
doğan bu boşluğu gidermek için “Mec-lis-î Valâyı Ahkâm-ı Adliye” kuruldu. 30 Mart 1838’de
Sadrâzamlık makamına “Başvekâlet”, Sadrâzama “Başvekil” denilmesi kararlaş-tırıldı. Ölen
ya da azledilen devlet memurlarının mallarına el kon-ması anlamına gelen “müsâdere” usulü
kaldırıldı. Ayrıca devlete ıslahat hareketlerinde yardımcı olmak, yeni teklişer getirmek, memurların terfi ve yargılanmasıyla uğraşmak üzere bugünkü Danış-tay’ın benzeri “Dârü’ş
Şurây-ı Bâb-ı Âli”, askerî konuları görüşmek-le görevli “Dâr-ı Şurâ-yı Askerî”, sivil
görevlilerin yargılanması ve hükümetle halk arasındaki davaların görüşülmesi için “Meclis-î
Valâ-yı Ahkâm-ı Adliye” kuruldu. İlköğrenim İstanbul’da zorunlu ve parasız hale getirildi.
Posta Teşkilâtı’nın kurulması ve karantina uygulaması da yine Sul-tan II. Mahmut
döneminde gerçekleştirildi. Dirlik sistemi kaldırıldı. Yerli malı kullanımı teşvik edildi.
Yalova’da kumaş fabrikası kuruldu. Avrupalı tüccarlarla rekabet edebilmeleri için Türk
tüccarlara gümrük kolaylıkları getirildi. Ülke içinde ve dışında yapılacak se-yahatler için,
bazı esaslar kabul edildi. Buna göre ülke içinde se-yahat yapacak yurttaşlar mürûr teskeresi
(geçiş belgesi) taşıyacak-lar, ülke dışına çıkacak yurttaşlar da Haricîye Nezâreti’nden (Dışişleri Bakanlığı) pasaport alacaklardı.
Tanzimat Dönemi (3 Kasım 1839-23 Aralık 1876)
Tanzimat Fermanı, II. Mahmud zamanında hazırlanmış, ancak ölümü üzerine yerine geçen I.
Abdülmecid (1839-1861) tarafından yayınlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde yapılan yenilik
hareketlerinin bir devamı niteliğini taşıyan ve devlet hayatının her alanına yenilik getirmeyi
amaçlayan Tanzimat Fermanı, devletin içinde bulunduğu durumu genel çizgileriyle
belirttikten ve o duruma nasıl gelindiğin-den söz ettikten sonra problemlerin nasıl
çözüleceğini gösteriyordu. Tanzimat Dönemi 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın
yayınlanmasından, 1877-78 Osmanlı Rus Harbi (93 Harbi) sonrasında imzala-nan 1878
Berlin Antlaşması’na kadar geçen dönemi kapsar.
Tanzimat Dönemi’nde yapılan idarî, sosyal ve kültürel yenilikleri şu şekilde sıralayabiliriz:
Vilâyet Nizamnâmesi ile sancak (liva), kaza, nahiye örgütlenmesine gidildi. İl genel meclisleri
kuruldu. Danıştay niteliği taşıyan “Şurây-ı Devlet” kuruldu. İlk medenî kanun olarak da
bilinen “Mecelle” hazırlandı. Devlet kanunlarının yayınlandığı “Düstur” dergisi çıkarıldı. İlk
demiryolu bağlantısı ve telgraf kuruldu. İlk üniversite olan İstanbul Darü’l-Fünûn’u açıldı
(1854). Maarif-i Umumî Nezâreti (Milli Eğitim Bakanlığı) kuruldu (1866). Galatasaray
Sultanîsi ile Askerî Rüştiye ve İdadîler açıldı. Şinasî ve Agâh Efendi tarafından ilk özel gazete
olan “Tercüman-ı Ahvâl” ya-yınlandı. Kız rüştiyeleri açıldı ve kızlar ilköğretime alındı. “Dar’ül
Muallimat” adıyla kız öğretmen okulları, yetim Müslüman çocuklar için “Dar’üş-şafaka”
açıldı. “Kâime” adı verilen ilk kâğıt para basıl-dı, “Bank-ı Dersaadet” adıyla ilk Osmanlı
Bankası kuruldu. İlk ola-rak dış borçlanmaya gidildi ve I. Abdülmecid zamanında İngiltere’den ilk dış borç alındı (1854). Arazî Kanunnâmesi (1858) ile top-raktan alınan tüm
vergilerin yerini 1/10 oranında “aşar” vergisi adıyla anılan tarım vergisi aldı.
Tanzimat Fermanı’yla; devletin güçlendirilmesi, Avrupa’nın deste-ğinin kazanılmak
istenmesi ve Avrupa devletlerinin içişlerimize karışmasına son verilmesi amaçlanıyordu.
Islahat Fermanı (18 Şubat 1856)
Avrupalılar’ın özellikle de Ruslar’ın, müslüman olmayan halk için tanınan hakları az
bulması üzerine, Tanzimat Fermanı daha da genişletilerek Islahat Fermanı yayınlanmıştır.
Islahat Fermanı’yla, Tanzimat Fermanı’nda yer alan ancak tepki gösterilen konulardan gayrı müslimlerin askerlik yapma zorunluluğu, bedelli askerlik şekline dönüştürülerek
halledilmiştir. Azınlıklara devlet memuru olabilme ve gayr-ı müslimlere mahkemelerde
müslümanlarla eşit şahitlik hakkı tanınmıştır. Gayr-i müslimlere küçük düşürücü kelimelerle hitap etmek yasaklandı. Mahkemelerde herkesin kendi dinine göre yemin etmeleri
esasa bağlandı. Gayr-i müslimlere şir-ket kurma, mal-mülk edinme hakkı verildi. Gayr-i
müslimlerin ödediği “cizye” vergisi kaldırıldı. İl meclisleri açılarak bu meclislere azınlıkların
da üye olması kabul edildi.
I. Meşrutiyet (23 Aralık 1876-14 Şubat 1878)
I. Meşrutiyet Dönemi, meşrutiyet taraftarı olmayan Abdülaziz’in Jön Türkler tarafından
tahttan indirilerek yerine V. Murad’ın tahta çıkarılması; ancak V. Murad’ın aydınların ve
ilerici devlet adamla-rının istediği reformları yapabilecek biri olmasına rağmen ruh sağ-lığı
bozulduğu için tahtan indirilmesi ve yerine tahta çıkarılması halinde meşrutiyeti ilân
edeceğine söz veren II. Abdülhamid’in getirilmesi ve Kanun-u Esasî’nin ilânı ile başlar (23
Aralık 1876) ve Meclis-î Mebusan’ın kapatılmasına kadar sürer (14 Şubat 1878).
Dönemin temel özelliği, Osmanlı Devletinin Anayasalı bir döneme girmiş olmasıdır. Devlet
artık padişahın isteklerine göre değil, Ana-yasadaki ilkelere göre yönetilecektir. Bu
anayasaya göre; “Meclis-î Mebusan” ve “Meclis-î Âyân”dan oluşan bir parlamento oluşacaktır. Meclis-î Mebusan’ın üyelerini halk, Meclis-î Âyân’ın üyelerini padişah seçecektir.
Anayasada padişah hakları belirlenmişti. Fakat yine de tüm ağırlık ve yetki padişahtaydı.
(Meclisi açma, kapama, tatil etme, meclisten çıkacak yasaları onaylama, hükümeti göreve
getirme, azletme, v.s.) Bu yetkiler ise padişahı denetim altına al-mayı güçleştiriyordu. I.
Meşrutiyet, sonu 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na varan Balkan buhranı içinde ilân
edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, II. Abdülhamid de Meşrutiyeti ilân için bir avuç
Osmanlı aydını ile yaptığı pazarlıkta samimi değildir16. Bir yandan 1877-1878 Osmanlı-Rus
Savaşı’nın (93 Harbi) çıkması, öte yandan hükümeti ve yönetimini kontrol amacı ile Meclis’te
yapılan sert eleştiriler, Abdülhamid’in hoşuna gitmedi. Anayasa’nın 113. mad-desinin
kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak, 13 Şubat 1878’de, otuz oturum yapmış olan Meclis-î
Mebusan’ı kapattı ve bu suretle Meşrutî Monarşi de sona erdi. Önce Brindizi’ye, sonra Taif’e
sürgün edilen sadrazam Mithat Paşa 1884’te orada ortadan kaldırıldı.
Bu tarihten sonraki 30 yıl (1878-1908) II. Abdülhamid’in baskıcı yönetim (istibdât) devridir.
İstibdât Devri’nde, bütün baskıya rağ-men Jön Türkler tarafından İttihat ve Terakkî adlı gizli
bir cemiyet kurulmuştur.
İttihat ve Terakkî Cemiyeti (Birlik ve İlerleme Derneği) (1889)
1889 yılında İstanbul’da bulunan Askerî Tıbbiye Mektebi’nde Ab-dullah Cevdet, İbrahim
Temo, İshak Sükûtî, Mehmet Reşit, Hikmet Emin tarafından İttihâd-ı Osmanî adıyla
kurulmuştur. Bir çeşit gizli fikir kulübü gibi çalışan dernek, 1895 yılında Paris’te bulunan
Ahmet Rıza ile temas kurdular ve onun telkinleri sonucu isim de-ğiştirerek İttihat ve Terakkî
adını aldılar. 1897 yılı başlarında da merkezini Paris’ten Cenevre’ye taşıyan derneğin,
1895’ten itibaren Osmanlı Devleti’nin her yanında askeri birlikler içinde örgütlenme-leri
olduğuna dair anlatımlar vardır. Ancak bu örgütlerin birbiriyle ilişkisi ve merkezî bir
koordinasyona ne ölçüde sahip oldukları ye-terince aydınlatılamamış konulardır. Bu
örgütlerin de birçoğu daha sonra İttihat ve Terâkkî Cemiyeti’ne katılmıştır.
II. Meşrutiyet (23 Temmuz 1908-30 Ekim 1918)
Bu dönem aynı zamanda İttihat ve Terakkî Dönemi olarak da anı-lır. Türk siyasi hayatının
ilk partisi İttihat ve Terakkî Fırkası’dır. Enver ve Niyazi Bey’lerin Makedonya’da ayaklanması
ve kendilerine pek çok subayın da katılmasından ürken II. Abdülhamid, olayların İstanbul’a
da sıçramasını önlemek için 1908 yılında anayasayı ye-niden yürürlüğe koydu. Böylece
İttihat ve Terakkî Fırkası da ikti-dar hazırlıklarına başladı. İttihatçılara karşı oluşan bir
örgüt gö-rüntüsünde olan Ahrâr (Hürriyetçiler) Cemiyeti’nin liderinin öldü-rülmesi üzerine
İstanbul’da terör olayları başladı. Volkan Gazete-si’nin sahibi Derviş Vahdetî, meşrutiyet
yönetimine karşı, padişah yanlısı bir ayaklanma başlattı. Başkentte hükümet çalışamaz hale
gelince, Selânik’te bulunan İttihatçı subaylardan yardım istendi. Bunun üzerine Mustafa
Kemâl’in de komutanlarından olduğu Ha-reket Ordusu, İstanbul’a gelerek meşrutiyet
karşıtlarının başlattığı ayaklanmayı bastırdı. Ayaklanmada rolü olduğu gerekçesiyle II.
Abdülhamid tahttan indirilerek, yerine V. Mehmet Reşat padişah yapıldı. Meşrutiyet karşıtı
bu ayaklanma 31 Mart Olayı olarak ta-rihlere geçmiştir ve Osmanlı Tarihi’nde ilk olarak
görülen devlet düzenini değiştirmeye yönelik ayaklanmadır.
Osmanlı Devleti’nde Son Dönem Fikir Hareketleri (Osmanlıcılık,
İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık,)
Osmanlıcılık
Bu görüş “Abdülaziz” zamanında ortaya çıkar. Akımın öncüleri Ye-ni Osmanlılar Cemiyeti’ni
kuranlardır. Bu görüşü savunanlar için, millî birlik, millî şuur ve millî ülkü ancak Osmanlı
birliği ile ve bu-nun gereklerini yerine getirmekle gerçekleşecek ve devlet bu sayede
yıkılmaktan kurtulacaktır. Bu akımın savunucularına göre; Os-manlı Devleti bünyesinde
yaşamakta olan Türk, Rum, Ermeni, Ya-hudi, Arap, Arnavut, Bulgar her soydan topluluk
asimile edilecek, “Osmanlı” olacaktır. Böylece milliyetçiliğin yarattığı ayrılıkçı ve ba-ğımsızlık
yanlısı hareketler önlenecek, bütün teb’a Osmanlı Devle-ti’nin yücelmesi için mücadele
edecektir. Bu aynı zamanda herkesin eşit haklara sahip ve ayrıcalığı olmayan Osmanlı
Toplumu’nu ortaya çıkaracaktır. Osmanlıcılık görüşü, Fransız İhtilali’nin ardın-dan ortaya
çıkan milliyetçilik akımının gereklerine zıt ilkeleri sa-vunduğu ve gereklere cevap veremediği
için başarısızlığa uğramış-tır. Ancak bu akımın savunucuları, ön şart olarak meşrutî yönetime geçmeyi ve bütün azınlıklara mecliste temsil hakkı verilmesini de savunduklarından,
Abdülaziz’in tahttan indirilerek yerine kendi-lerine Meşrutiyet sözü veren II. Abdülhamit’in
çıkmasını sağlamışlardır.
İslâmcılık
Osmanlı Devleti’nin sosyal ve siyasal bütünlüğünü korumak için ortaya çıkmış, Tanzimat
Dönemi’nde müslüman olmayan ahaliye verilen haklar karşısında daha da güçlenmiş, I. ve
II. Meşrutiyet Dönemi’nde -ve hatta bugün bile- çok sayıda taraftar bulmuş olan akımdır.
Memlekette islâmiyete büyük önem veren ve bütün müs-lümanlar arasında birliğin
sağlanmasını temel alan görüştür. Bu görüşü savunanlara göre devlet işlerinin kötüye
gitmesinin tek ne-deni din kurallarının bütünüyle uygulanmamasıdır. İslâmcılara göre,
İslâmiyet gelip geçmiş devlet ve toplum düzenlerinin en ge-lişmişi, en iyisi ve en yararlısıdır.
Bu sebeple İslâmiyet’in bütün kuralları hiç ödün verilmeden tam anlamıyla uygulanırsa
bütün İslâm ülkeleri arasında birlik kurulabilirdi. Osmanlı Padişahı da “halife-i rûy-i zemîn”
(yeryüzünün halifesi) olduğuna göre, kurula-cak böylesi bir birlik Osmanlı Devleti’ni yeniden
eski güçlü ve say-gın günlerine kavuşturabilirdi. “Genç Osmanlılar”ın desteğini de alarak
meşrutiyet kurmak vaadiyle iktidara gelen II. Abdülhamid de, bu akıma destek verenlerin
başında yer almış, kendini başa getirmek için çaba gösteren Genç Osmanlılar’ı ülke dışına
göndere-rek, koyu bir “İslâmcı” olmuştur. Abdülhamid iktidarda bulunduğu süre zarfında
Osmanlı Devleti’nin siyasetini bu akımın gerekleri doğrultusunda yönlendirmiş, bir TürkArap İmparatorluğu oluş-turmayı düşünecek kadar da Araplara büyük yakınlık ve ilgi göstermiştir. Bunun sonucundadır ki; Abdülhamid hakkında “Ulu Hakan-Kızıl Sultan” polemiği
ortaya çıkmıştır. Abdülhamid’in İslâmcı politika izlemesini savunanlar “Ulu Hakan” ünvanını
kullanırken, karşı düşüncede olup Abdülhamid’i “müstebid” (istibdâd yanlısı, baskıcı)
görenler ise “Kızıl Sultan” demişlerdir. “Panislâmizm” (İslâm Birliği) de denilen bu düşünce
başarılı bir sonuç getirmemiştir.
Türkçülük
Devletin kurtuluş ve yükselme çaresini, millî varlığını, millî duygu ve ülküsünü Türk
milletinin tek vücut olmasında aramıştır. Böylece Osmanlı Devleti, birbirine sıkı sıkıya bağlı
ve aynı soydan gele-cek bir sosyal dayanak bulmuş olacaktı. Osmanlı devletinin bayra-ğı
altında şuursuz bir hayat yaşayan Türkler, millî duygunun uyanmasıyla yeniden eski güçlü
günlerine dönecektir. Türkçülük düşüncesi, Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımlarının
tesirlerinin fazla olduğu dönemlerde etkili olamamış, II. Meşrutiyet döneminde Ziya Gökalp
tarafından sosyolojik temellere oturtulmaya başlanmıştır. Bu dönemlerde ortaya çıkan tüm
fikir akımlarını değerlendirdiğimizde en tutarlı, en ileriye dönük ve en çağdaş olanının
Türkçülük akımı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu akımın savunucularına göre; Osmanlı Devleti’nin kurtarılması ancak, imparatorluk
sınırları içinde yaşayan Türklere bit ülkü bir-liği, milli şuur aşılanarak sağlanabilir. Osmanlı
Devleti’nin bünye-sinde yer alan ayrı dinden ve ayrı ırktan toplulukların bağımsızlık
kazanmak için başkaldırmaları Osmanlı Devleti’ni zayışatmıştır. Bunu önlemenin ve devleti
güçlendirmenin yolu Türk milletine yeni bir canlılık, bir silkiniş ve kendi benliğine dönüş
yaratmaktır. Fikir adamı Ziya Gökalp’in Türkçülüğe olan katkıları bu akımın güçlen-mesini
sağlamış, milliliğe yöneliş ve milli kurtuluş hareketinin ya-rarlandığı en tutarlı düşünce ve
çabaları oluşturmuştur. Kabul etmek gerekir ki, bir devlet için en yüce ve en kutsal güç, o
devletin temelindeki millettir. Millet ve Türklük bilinci Osmanlı Devleti’nin yıkılma noktasına
gelmesine kadar hiçbir Türk’ün kafasında ve yüreğinde yer etmemiştir. Devletin içinde
bulunduğu dinî yapı ve dinî kuralların bütün toplumu her yönüyle sarmalaması Türk olma,
Türk milletinden olma düşüncesinin doğmasına imkân tanımamıştır.
Batıcılık
Bu düşünce de batılılaşma hareketiyle birlikte başlar. Batının sosyal, siyasî ve felsefî
görüşlerinin alınması anlayışıdır. Basit taklitçilikten öteye gidememiş, batının bilimsel ve
teknik gelişmelerinden çok, şekli kopya ettiği için başarılı olamamıştır.
3. Hafta: OSMANLI DEVLETİNİN PARÇALANMASINA YOL AÇAN
ÖNEMLİ SİYASİ VE ASKERİ GELİŞMELER
XX.Yüzyıl Başlarında Dünya'nın Genel Siyasal ve Ekonomik Durumu
XX. yüzyılın başlarında dünya önemli gelişmelere sahne oldu. Ekonomik rekabet,
sömürgecilik, milliyetçilik akımı Avrupa’da büyük bir rekabetin doğmasına neden olmuş
Almanya – Fransa ve Avusturya – Rusya arasındaki çekişmeler artık yerini gerginliğe
bırakmıştır.
XX. yüzyılın başlarında dünyanın önemli gelişmelere sahne olmasında etkili olan iki önemli
olay bulunmaktaydı; Sanayi İnkılâbı ve Fransız İhtilali.
Sanayi İnkılâbı ; XIX. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’nın ekonomik yapısında önemli
değişiklikler meydana geldi. Coğrafi Keşişerle başlayan sömürgecilik ve bilimsel buluşların
üretim alanına uygulanması sanayileşmeye neden oldu. İlk önce İngiltere’de başlayan
makineleşme kısa zamanda diğer ülkelere de yayıldı. İngiltere’den sonra Fransa, Hollanda,
Almanya, İtalya ve Avusturya’da sanayileşme hızla gelişti.
Sanayi devriminin sonucunda; Bol,ucuz ve kaliteli üretim sağlandı. Köylerden kentlere
büyük göçler başlamış, kentleşme hızlanmıştır. Hammadde ve pazar ihtiyacı ortaya çıktı
Sermaye birikimleri oluşarak, büyük şirketler kuruldu. Sömürgecilik yayıldı ve hızla bir
yarışa dönüştü.
Fransız İhtilali; Fransa'da halkın sınışara ayrılmış olması, Kralın halka baskı yapması,
kendisi lüks ve israf içinde yaşaması, halkın ise aşırı derecede yoksul olması, Aydınlanma
Çağında yetişen Fransız aydınlarının insan hakları, eşitlik, adalet, demokrasi, hürriyet gibi
konularda yazdıkları eserlerin halkı etkilemesi, Fransa'nın girdiği savaşlar ve gereksiz
harcamalar yüzünden ekonomisinin bozulması, Kralın halktan yeni vergiler almak istemesi
üzerine 1789'da Paris'te bir halk ayaklanması başlamış, bu ayaklanma sonunda Fransa'da
krallık rejimi sona ererek meşrutiyet yönetimi kurulmuştur.
Fransız İhtilali, tüm dünyada yaygınlaşan, devletleri ve toplumları siyasi ve sosyal yönden
etkileyen önemli sonuçlara yol açmıştır. Bu sonuçlar arasında; - Eşitlik, hürriyet, adalet ve
milliyetçilik akımları tüm dünyaya yayıldı. Devletlerin siyasi, hukuki, toplumsal yapısında
önemli değişiklikler oldu.
- Krallıkların yerini demokrasi yönetimleri almaya başladı. İnsan Hakları Beyannamesi tüm
dünyada yayıldı.
- Milliyetçilik akımı çok uluslu devletlerin parçalanmasına yol açarak, Avrupa’da büyük
savaşlara neden oldu.
- Osmanlı Devleti çok uluslu bir yapıya sahip olduğundan milliyetçilik akımından çok
etkilendi.
Birinci Dünya Savaşı Öncesi; Osmanlı Devleti
Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupa karşısındaki üstünlüğünü kaybetmeye
başlamıştı. Avrupa devletleri, Bilim ve teknolojiden yararlanıp askeri, ekonomik ve ticari
alanlarda güç kazanırken Osmanlı Devleti bu yeniliklere yabancı kaldı. Avrupalıların dünya
ticaretine açılarak yeni ve zengin ülkeler bulmaları, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik
durumunu iyice zayışattı. Gittikçe güçlenen batılı ülkeler, Osmanlı Devleti’nin topraklarını
paylaşma planları yapmaya başlamışlardır.
Fransız İhtilalı ile ortaya çıkan milliyetçilik hareketi, Osmanlı İmparatorluğu içindeki
devletlerarasında hızla yayıldı. Bazı devletler, destek ve yardımıyla bu devletler birbirleri
ardına Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklandılar. Bu milletlerin ayaklanmalarını daha
çok Rusya destekliyordu. Amacı Slav ırkından olan devletleri kendi çatısı altında toplamaktı.
Bu amaçla ilk ayaklanan devletler Sırplar ve Yunanlılar oldu. 1829 yılında Yunanlılar, 1878
yılında ise Sırplar bağımsızlıklarına kavuştu.
Osmanlı Devleti, hem askeri hem de ekonomik alanda çöküşünü önlemek için çeşitli çabalar
harcadı. Devlet yönetiminde, askerlikte ve toplum hayatında ıslahat hareketlerine girişildi.
II. Mahmut döneminden başlayarak süren bu çalışmalar, Tanzimat Fermanı ve Islahat
Fermanı ile devam etti. Bazı başarılar elde edildiyse de istenilen sonuç alınamadı.
Tanzimat ve Islahat Fermanlarını yeterli bulmayan Türk aydınları 1876 yılında II.
Abdülhamit’e I. Meşrutiyet’i ilan ettirdiler. Böylece Osmanlı Devleti’nde halk ilk kez yönetime
katılmış ve ilk anayasa olan Kanun – ı Esasi ilan edilmiştir. Ancak bir süre sonra 1877 –
1878 Osmanlı – Rus Savaşı’nın ( 93 Harbi) başlaması ve meclisteki azınlık milletvekillerinin
ülke topraklarını paylaşma çalışmaları II. Abdülhamit’in meclisi fes ederek Meşrutiyet
rejimine son vermesine neden olmuştur.
Trablusgarp Savaşı ( 1911 – 1912 )
1870 yılında siyasi birliğini tamamlayan İtalya, diğer Avrupa devletlerinden ekonomik
yönden geri kalmıştı. Sömürgecilik faaliyetlerine başlayan İtalya ancak zayıf devletlerin
elindeki toprak parçalarını alarak hedefine ulaşabilirdi. İtalya önce Habeşistan’a saldırmış
ancak burada başarılı olamamıştır. İtalya, Habeşistan yenilgisi üzerine yeni sömürgeler
arayışına başladı. Trablusgarp’ın ticaret yolları üzerinde bulunması, zengin maden
yataklarına sahip olması, İtalya’ya yakın olması sebebi ile İtalya diğer Avrupa devletlerinin
de desteğini alarak Trablusgarp’ı topraklarına katmak için harekete geçti,
İtalya, Rusya ile Racconigi Antlaşması’nı yapmış, Rusya boğazlara karşılık İtalya’nın
Trablusgarp’ı işgal etmesini desteklemiştir (1909). İtalya; Trablusgarp ve Bingazi’nin uygarlık
bakımından geri bırakıldığını burada yaşayan İtalyanlara kötü davranıldığı iddiasıyla
Osmanlı Devleti’ne ültimatom çekti. Osmanlı Devleti’nin görüşme isteğine rağmen İtalya, 28
Eylül 1911’de bu bölgeyi işgale başladı. İtalya Trablusgarp, Tobruk, Derne ve Bingazi’ye
asker çıkarttı.
İngiltere, İtalya’nın Kuzey Afrika’daki Trablusgarp’ı işgal hareketine sessiz kaldı. İngiltere,
İtalya’yı desteklemiştir. Çünkü İngiltere İtalya’yı Akdeniz’de Fransa’ya karşı bir denge
unsuru olarak kullanmak istiyordu. İngiltere, Fransa’nın yerleşmiş olduğu Cezayir ve Tunus
arasında, bir tampon bölgenin kurulmasından yanaydı. Osmanlı Devleti, işgal karşısında
büyük devletlerden arabuluculuk yapmalarını ve savaşı durdurmalarını istedi. Böylece
Osmanlı Devleti İtalya ile karşı karşıya kaldı.
Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’da çok az bir askeri vardı. İstanbul’da bulunan bazı
subaylar zor şartlar altında Trablusgarp’a ulaştılar. Mustafa Kemal ve Enver Paşa gibi
komutanlar halkı İtalyanlara karşı örgütleyerek iyi bir savunma cephesi oluşturdular.
Mustafa Kemal Trablusgarp ve Derne’de, Enver Bey de Bingazi’de başarılar kazandı. Savaşın
uzun sürmesi İtalya’yı maddi sıkıntıya sokmuş, savaşın bitmesini isteyen halkın tepkisi
üzerine İtalya, Osmanlı’yı barışa zorlamak için On iki Ada’yı işgal etti (17 Mayıs 1912). Bu
sırada I.Balkan Savaşı’nın başlaması, Osmanlı’yı zor durumda bırakmış ve Osmanlı Devleti
İtalya ile Uşi Antlaşması’nı imzalanmıştır.
Uşi (Ouchy) Antlaşması (18 Ekim 1912):
Balkan Savaşı'nın çıkması üzerine, Osmanlı Devleti İtalya'dan barış istemek zorunda kaldı.
Barış antlaşması, İsviçre'nin Lozan şehri yakınındaki Uşi (Ouchy) kasabasında imzalandı.
Anlaşmaya göre;
1.
Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Bingazi’yi boşaltacaktı.
2.
İtalya, On iki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne geri verecek, ancak Balkan Savaşı bitinceye
kadar Yunan işgaline karşı İtalya’nın elinde geçici olarak bulunacaktı.
3.
Trablusgarp’da Naip adıyla bir temsilci Padişah adına bulunacaktı.
4.
İtalya, Kapitülasyonların kaldırılmasında Osmanlı Devleti’ne yardım edecekti.
Balkan Savaşları ( 1912 – 1913 )
İngiltere, Rusya ile Reval görüşmesini yapmış, İngiltere bu görüşme sonucunda gizli bir
anlaşma imzalayarak, Rusya'yı İstanbul ve Boğazlar konusunda serbest bıraktı. Osmanlı
Devleti'nin Balkanlardaki varlığına son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve
Karadağ, Rusya'nın aracılığıyla aralarında anlaşarak, Türkleri Balkanlardan atmak istediler.
Osmanlı Devleti’nin de Trablusgarp Savaşı’nda İtalya ile mücadele etmesi Balkan devletlerini
cesaretlendirdi. Balkan Ulusları, Osmanlı Devleti'nden, Makedonya'da ıslahat yapmasını
istediler. Osmanlı Devleti, bu isteklerini reddedilince Karadağ Osmanlı'ya savaş ilan etti,
ittifak üyesi devletlerin de savaş ilanları birbirini takip etti.
I. Balkan Savaşı 1912
1878 Berlin Antlaşması'nda umduğunu bulamayan Bulgaristan bağımsızlığını kazandıktan
sonra Balkanlar'da etkin bir politika izlemeye başladı. Rusya, Bulgaristan ve Sırbistan
arasında çatışma çıkmaması için bu iki devlet arasında arabuluculuk yaptı. Rusya’nın
arabuluculuğu ile Osmanlı Devleti'ne karşı yapılan ittifaka Yunanistan ve Karadağ da
katıldı.
Osmanlı Devleti’nde deneyimli subay ve askerlerin terhis edilmesi, parti çekişmeleri
nedeniyle komutanlar arasındaki anlaşmazlıklar, silah, yiyecek, araç-gereç gibi konularda
eksikliklerin olması, Osmanlı Ordusu'nun cephelerde yenilmesine neden oldu.
Bulgar orduları, Çatalca'ya kadar gelerek, İstanbul'u tehdit etmeye başladılar. Sırp, Karadağ
ve Yunanlılar, Makedonya'yı tamamen işgal ettiler. Durumdan yararlanan Arnavutluk,
bağımsızlığını ilan etti. Yunanlılar, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki adaları işgal etti.
1912 yılında, Balkan Yarımadası'nın yeni siyasal haritası belirlenmek üzere Londra
Konferansı toplandı. Konferans sonunda, Balkan Devletleriyle Osmanlı Devleti arasında
Londra Antlaşması imzalandı. Londra Antlaşması'na göre;
- Osmanlı’nın Batı sınırı Midye-Enez hattı olacak.
- Yunanistan; Selanik, Güney Makedonya ve Girit’i alacak.
- Bulgaristan; Kavala, Dedeağaç ve bütün Trakya’yı alacak.
- Sırbistan; Orta ve Kuzey Makedonya’yı alacak.
- Arnavutluk ve Ege adalarının geleceği büyük devletlere bırakılacaktı.
I.
-
Balkan Savaşı’nın Sonuçları:
Arnavutluk savaş sırasında bağımsızlığını ilan etmiştir.
Arnavutluk, Balkanlar’da Osmanlı’dan ayrılan son devlet olmuştur.
Londra Görüşmeleri devam ederken Bâb-ı Âlî Baskını gerçekleşmiştir (1913).
Bulgaristan Ege Denizi’ne ulaşmıştır.
Osmanlı Devleti’nin batıda yalnızca Bulgaristan’la sınırı kalmıştır.
Osmanlıcılık fikri sona ermiştir.
II. Balkan Savaşı 1913
I. Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın çok güçlenmesi, Osmanlı Devleti’nden alınan
Balkan topraklarının paylaşılamaması ve I. Balkan Savasında Bulgaristan'ın daha fazla
toprak almasını kabul etmeyen Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve I. Balkan Savaşı'na
katılmayan Romanya birleşerek, Bulgaristan'a karşı savaş açtılar. Bulgarların üst üste
yenilerek Doğu Trakya'daki birliklerini batıya kaydırmasından faydalanan Osmanlı Ordusu,
Midye-Enez çizgisini aşarak, Edirne ve Kırklareli'ni geri aldı.
Balkan devletleri, aralarında Bükreş Antlaşması’nı imzalayarak savaşa son vermiştir (10
Ağustos 1913).Antlaşmaya göre Bulgaristan; Yunanistan, Sırbistan ve Romanya’ya toprak
vermiştir. Osmanlı Devleti II.Balkan Savaşı sonunda imzaladığı antlaşmalar şunlardır ;
İstanbul Antlaşması ( 29 Eylül 1913 - Bulgaristan ile imzalanmıştır )
Atina Antlaşması (14 Kasım 1913 Yunanistan ile imzalanmıştır)
İstanbul Antlaşması (13 Mart 1914 Sırbistan ile imzalanmıştır)
Balkan Savaşlarının Sonuçları
Balkan Savaşları sonunda;
- Osmanlı Devleti tüm Makedonya’yı Batı Trakya’yı ve Ege adalarını ( İmroz ve Bozcaada
dışında ) kaybetti.
- Arnavutluk Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
- Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki sınırları Doğu Trakya ile sınırlı kaldı.
- İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı yönetimini tamamen ele geçirdi.
- Osmanlı Ordusu’nun yeniden yapılanması için Almanya’dan subaylar getirildi.
Birinci Dünya Savaşı -Nedenleri ve çıkışı
XX. yüzyılın başlarında dünyanın büyük devletlerinin Avrupa’da, Ortadoğu’da, Afrika’da ve
Uzakdoğu’da geniş bir alanda ve açık denizlerde, o zamana kadar görülmemiş büyüklükte
ve uzun süreli savaşına I. Dünya Savaşı denilmektedir. I. Dünya Savaşı’na yol açan genel ve
özel nedenler bulunmaktadır.
I. Dünya Savaşı’nın Başlaması
XIX. yüzyılın ikinci yarısında, İtalya ve Almanya siyasal birliklerinin kuruluşu, Avrupa
dengesini bozmakla kalmadı, özellikle Balkan uluslarının, milliyetçilik ve bağımsızlık
hareketlerini kamçıladı. Avrupa'daki ekonomik, politik, askeri gelişmeler Alman – Avusturya
– İtalyan yakınlaşmasına, Üçlü İttifak'ın kurulmasına yol açtı. Buna karşılık İngiliz – Fransız
- Rus yakınlaşması da Üçlü İtilaf'ı oluşturdu.
1914 yılına gelindiğinde, blokların çatışmasının temel sorunları olan ekonomik çıkar, Alsace
– Lorraine ( Alsas – Loren ) sorunu, üstünlük kurma, deniz silahlanması, Balkanlar'da
Avusturya – Rusya çatışması, Balkan Savaşı gibi nedenlerden dolayı, savaşın çıkması
yalnızca bir bahaneye bakıyordu.
Artık Avrupa’da bu gerginliği savaşa dönüştürecek bir kıvılcım beklenmekteydi. Savaşın
Alman Başbakanı
Bismarck sürdürmek ve
yakın nedeni de hazırdı. Avusturya'nın Sırbistan üzerindeki
üstünlüğünü
kendi sınırları içindeki Sırpların yaşadığı şehirleri kaybetmemek için her fırsatta Sırbistan
üzerine baskı yapıyordu. Bu sürtüşmeler, 28 Haziran'da Avusturya-Macaristan Veliahdı
Franz Ferdinand ve eşinin bir Sırplı tarafından öldürülmesi nedeniyle, dünyayı 4 yıl kana
bulayacak bir savaşın ilk kıvılcımı ateşlendi.
Rus desteğini sağlayan Sırbistan, seferberlik ilan edince de Avusturya, Sırbistan'a 28
Temmuz'da savaş ilan etti. Almanya'nın uyarılarına rağmen Rusya'nın 30 Temmuz'da
seferberlik ilan etmesi üzerine Almanya, 1 Ağustos'ta Rusya'ya savaş ilan etti. Aynı tarihlerde
Fransa da seferberlik kararı aldı.
Fransa'ya Belçika üzerinden saldırmayı planlayan Almanya, Belçika'ya bir nota vererek,
bütün zararlarının ödeneceğini ve toprak bütünlüğüne dokunulmayacağı konusunda
güvence vererek, topraklarından geçiş izni istedi. Belçika, bunu reddedince de 3 Ağustos'ta
Belçika'ya saldırdı. Bunun üzerine İngiltere, 4 Ağustos'ta Almanya'ya bir nota vererek
Belçika'yı boşaltmasını istedi. Almanya bu isteği reddedince, İngiltere aynı gece Almanya'ya
savaş ilan etti. Böylece savaş kısa sürede Avrupa Kıtasına yayılmış oldu.
Almanya savaşa girmesi ile birlikte Alman Genel Kurmayının 1900’lerde hazırladığı savaş
planını uygulamaya koydu. Bu plana göre Almanya savaşa girdiği andan itibaren bütün
gücüyle Fransa üzerine yüklenecek ve 6 haftalık süre zarfında Avusturya – Macaristan, Rus
kuvvetlerini oyalayacaktı. 6 haftalık sürenin tamamlanması ile birlikte Fransızların işini
bitirmiş olan Almanlar, Avrupa topraklarından geçerek Rusya üzerine yürüyecekler ve
Avusturya kuvvetleri ile birlikte Rusya’ya kesin darbeyi indireceklerdi.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Almanya’nın Avrupa’da savaşması, Uzakdoğu da
yayılmacı bir politika izleyen Japonya’nın işine yaramıştır. Almanya’ya 23 Ağustos 1914’de
savaş ilan eden Japonya, Almanya’nın Uzakdoğu’daki sömürgelerini ele geçirmiş ve Kasım
1914’de savaşı kendi açısından sonuçlandırmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Savaşa Girmesi ve Savaştığı cepheler
XIX. yüzyılda Rusya, İngiltere ve Fransa arasındaki en önemli sorunlardan birisi
"Avrupa'nın Hasta Adamı" Osmanlı Devletiydi. Rusya'nın boğazları ele geçirerek Akdeniz'e
inme politikası, İngiltere ve Fransa tarafından engellendi. İngiliz sömürge yolları ve Fransa
için Akdeniz'in güvenliği Boğazlardan başlamakta idi. Fakat 1869'da Süveyş Kanalı'nın
açılmasından sonra İngiliz politikası değişmeye başladı. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin
bütünlüğünü korumak yerine, Akdeniz'deki İngiliz çıkarlarının güçlü bir donanma ile
Kıbrıs, Malta arasında savunulabileceğini düşündü. 1878'de Kıbrıs'ı 1882'de de Mısır'ı ele
geçirdi.
İngiltere'nin boğazlar üzerindeki politikasının değişmesi Rusya'yı rahatlattı.Osmanlı Devleti
1877-1878 Osmanlı - Rus Savaşı'nda yalnız kalmış ve çok ağır bir yenilgiye uğrayarak
Avrupa Devletleri'nin denge çıkarları açısından olaya karışmasıyla kurtulmuştu.
Almanya, Osmanlı Devleti içerisindeki kültür ve ticaret yatırımlarını hızla arttırdı. Almanya,
Osmanlı Devleti için yeni bir kurtarıcı olarak görülmeye başlandı. II. Abdülhamit, gümrük,
maliye ve en önemlisi polis örgütünde ve orduda yapacağı düzenlemeler için Alman uzmanlar
getirtti. Osmanlı Devleti’nin her yerinde Alman nüfusu çoğaldı.
Osmanlı Devleti, XX. Yüzyıl’da devletlerarası alanda yalnızlığa itilmiştir. Büyük devletler
açısından ciddi bir güç olarak görülmemektedir. Bu da Osmanlı Devleti’ni dünyada
gruplaşmalar hızla sürerken, ittifak yapabile-ceği bir ülke bulabilme sıkıntısına sokmuştur.
Üçlü İtilaf grubu, Osmanlı Devleti ile ittifak yapmaya sıcak bakmamakta, Osmanlı
Devleti’nin ittifak yapmak zorunda bırakıldığı Üçlü İttifak grubuna dahil olmak ise Osmanlı
Devleti’ne sıcak gelmemektedir. Osmanlı Devleti’nin Üçlü İtilaf devletlerine ayrı ayrı yaptığı
ittifak teklişerini reddedilmesi, Osmanlı Devletini yalnız kalmamak için Almanya’nın dahil
olduğu Üçlü İttifak ile anlaşmaya mecbur etmiştir.
Almanya’nın Osmanlı Devleti’ni yanında savaşa alma amacı;
- Osmanlı padişahının halifelik makamından yararlanarak İngiliz sömürgelerinde
ayaklanmalar çıkartmak,
- Savaşı daha geniş alanlara yayarak üzerindeki savaş yükünü hafişetmek,
- Osmanlı Devleti’nin Jeopolitik konumundan yararlanmak,
- Rusya’nın boğazlar yolu ile yardım almasını ve güneye inmesini engellemek istemesidir.
Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girme nedeni ise ;
- Savaşlarda kaybettiği topraklarını tekrar geri almak,
- Avrupa’daki siyasi yalnızlığına son vermek,
- İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticilerinin Almanya’nın savaşı kazanacağına inanmaları
olarak gösterilebilir.
Almanya savaşa katıldığını dünyaya ilan etmeden önce, 2 Ağustos 1914 gecesi İstanbul’da
üst düzey İttihat ve Terakki yöneticileriyle gizli bir ittifak görüşmesi yapmış ve bu görüşme
sonunda Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak anlaşması yapılmıştır.
Almanya’nın; 2/3 Ağustos 1914 gecesi I. Dünya Savaşına katılmasıyla savaşın alanı
genişlemiştir.
Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı
Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı Alman
savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin vermiş ve diğer tüm yabancı gemilerine
boğazları kapatmıştır.
27 Eylül 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı
Karadeniz’de Ruslara ait Sivastopol ve Novorosisk limanlarını bombaladı. Bunun üzerine 1
Kasım 1914’te Osmanlı Devleti fiilen savaşa başlatmıştır.
1. Kafkas Cephesi
Osmanlı Devleti'nin ilk taarruz (hücum) cephesi olmuştur. Bu cephenin açılmasında
Osmanlı Devleti'nin; Kafkaslara ulaşarak buradaki Türkleri Ruslara karşı ayaklandırmak,
Kafkaslardan, Afganistan yoluyla Hindistan'a ulaşarak İngilizlerin sömürgeleriyle olan
bağlantısını kesmek, Bakü petrollerinin denetimini ele geçirmek düşüncesi etkili olmuştur.
Enver Paşa 150.000 kişilik bir orduyla Sarıkamış Hareketine başlamış; ancak Ordunun
özellikle set kışa karşı yeteri kadar donanıma sahip olmaması ve çok ağır kış şartları
nedeniyle 90.000 asker dağlarda donarak ölmüştür. Buna rağmen geri kalan bir avuç asker
Ruslarla savaşmıştır fakat yine de taarruz başarısızlıkla neticelenmiştir. Böylece Rus ordusu
da Erzurum, Erzincan, Muş, Bitlis ve Trabzon'u ele geçirmiştir.
Çanakkale Savaşı'nda üstün başarılar gösteren Mustafa Kemal, bu defa Kafkas cephesinin
komutanlığına getirilmiş, Muş ve Bitlis Rus işgalinden kurtulmuştur. (1916). Rusya,
ülkesinde ihtilal çıkması üzerine Brest -Litovsk Antlaşması'nı (3Mart 1918) imzalayarak I.
Dünya Savaşı'ndan çekilmiştir. Böylece de Kafkas Cephesi de kapanmıştır. Rusya, savaş
sırasında işgal ettiği yerlerle daha önce aldığı Kars, Ardahan ve Batum'u Osmanlı Devleti'ne
geri vermiştir.
2. Kanal Cephesi
Almanya'nın isteği ile açılan taarruz cephesidir. Bu cephenin açılmasındaki düşünce; Mısır'ı,
İngiltere'den geri almak, Süveyş Kanalı'nı ele geçirerek İngiltere'nin Uzak Doğudaki
sömürgeleriyle olan bağlantısını kesmek olmuştur. 14 Ocak 1915'te yapılan Kanal Harekatı
ile iki taarruz yapılmış; fakat bunlar başarılı olamamıştır.
3. Çanakkale Cephesi
Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesiyle birlikte İngiltere ve Fransa Boğazlara yönelmiştir.
Çünkü Bu devletler İstanbul ve Boğazları alarak Osmanlı Devleti'ni savaş dışı bırakmak,
savaşı kısa sürede sona erdirmek, Müttefikleri olan Rusya'ya gerekli askeri yardımı
göndermek, Balkan devletlerini kendi yanlarında savaşa çekmek, Almanya ile Osmanlı
Devleti arasındaki bağlantıyı kesmek istemektedirler.
İtilaf donanması Çanakkale Boğazı'na gelerek Türk kuvvetlerini topa tuttu (18 Şubat 1915).
Ancak Türk ordusu müthiş bir savunma yaparak onlara ağır kayıplar verdirtti. Denizde
istediği başarıyı yakalayamayan İtilaf donanması Gelibolu yarımadasına asker çıkardı.
Arıburnu, Anafartalar ve Conkbayırı'nda kanlı çarpışmalar oldu. Türk ordusu üstün olan
İngiliz askerlerini Mustafa Kemal’in zekasıyla Anafartalar'da durdurmayı başardı. Sonunda
düşman büyük bir yenilgi alarak geri çekildi.
Çanakkale Cephesi'nin Sonucunda Osmanlı ordusu Rusya'ya yardım gönderilmesi
engellendi. İngiltere ve Fransa’dan gerekli yardımı alamayan Rusya'da ihtilal çıktı ve Birinci
Dünya Savaşı uzadı.
Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal'in adının duyulmasına neden oldu. Bulgaristan, İttifak
Devletlerinin yanında savaşa katıldı. İtilaf Devletleri savaş sonrasında aralarında gizli
anlaşmalar imzalamaya başladılar.
4. Irak Cephesi
Bu cephe İngiltere tarafından açılmıştır. İngiltere'nin bu cepheyi açarak; Petrol bölgelerini
elinde tutmak, Osmanlı ordusunun İran'a girip Hindistan'ı tehdit etmesini önlemek gibi
düşüncelerini gerçekleştirmek istemiştir.
Bu amaçla İngilizler Irak'a asker çıkardılar. Ancak Kût-ül Amare denilen yerde yenilgiye
uğradılar.İngilizler daha sonra bölgeye yeni kuvvetler göndererek Musul'a kadar olan yerleri
işgal ettiler.
5. Yemen - Hicaz Cephesi
Osmanlı ordusu kutsal yerleri korumak ve İngiltere'nin kışkırtmaları sonucunda ayaklanan
Arapların isyanlarını bastırmak amacıyla mücadele etti. İki ateş arasında kalan Osmanlı
ordusu bu bölgeden geri çekilmek zorunda kalmıştır.
6. Suriye Cephesi
Kanal Cephesi'nde İngilizlere yenilen Osmanlı ordusu Filistin'e kadar geri çekilmek zorunda
kalmıştır. Burada Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı adı altında savunma hattı
oluşturulmuştur. Bu ordunun başına da Alman Generali Liman Von Sanders getirilmiştir.
Suriye'de yerli halkın isyan etmesi ve düşman kuvvetlerinin güçlü olması nedeniyle Osmanlı
kuvvetleri Halep'e kadar geri çekildi. Daha sonra Liman Von Sanders'in yerine bu göreve
getirilen Mustafa Kemal burada güçlü bir savunma hattı oluşturarak İngilizlerin ve Arapların
ilerleyişini durdurmuştur.
7. Romanya, Galiçya ve Makedonya Cephesi
Türk kuvvetleri ve müttefiklere yardım amacıyla Osmanlı sınırları dışındaki Galiçya ve
Makedonya’da savaşmışlardır. Galiçya cephesinde Alman - Avusturya kuvvetlerine yardım
eden Türk kuvvetleri Romanya kuvvetlerini yenmişlerdir. Makedonya’da da Türk askerleri
Bulgar kuvvetlerine yardımcı olmuşlardır.
I. Dünya Savaşı’nın Sona Ermesi ve Sonuçları
Çanakkale Savaşları sonucunda, Rusya 1917 yılının Nisan ayından itibaren I. Dünya
Savaşı’nı terk etti. Rejim değişikliği nedeniyle 3 Mart 1918'de Brest – Litovsk Antlaşması'nı
imzalayan Rusya savaştan tamamen çekildi. Böylece İttifak Devletleri, İtilaf Devletlerine
karşı üstünlük sağladı. Bu sebepten dolayı İttifak devletlerinin savaşı kazanacaklarına olan
inancı arttı.
Ancak Almanya, Avrupa'nın ortasında sıkışıp kalmış bir kara devleti idi. Denizlerdeki gücü
sınırlıydı. Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun da durumu aynıydı. Osmanlı
Devleti'nin savaşa devam etmesi Almanya'dan gelecek olan yardıma bağlıydı. Osmanlı
ekonomisi yıllarca süren savaşlar nedeniyle oldukça bozulmuştu. İngiltere ise, denizlerde
tam bir egemenliğe sahipti ve sömürgelerinden devamlı ham madde ve insan gücü yardımı
almaktaydı. Hammadde azlığından ekonomisi giderek bozulan Almanya, düşmanlarıyla baş
edebilmek ve İngiltere’nin denizlerdeki ablukasını kırmak için geniş çaplı bir denizaltı savaşı
başlattı. İtilaf Devletlerine hammadde ve asker taşıyan gemileri batırmaya başladı.
Savaşın başında tarafsızlığını belirten Amerika Birleşik Devletleri, daha sonra İtilaf
Devletlerine silah, cephane ve ham madde satmaya başladı. Bunu önlemek isteyen
Almanya, denizaltı savaşlarına girişti ve Amerika Birleşik Devletleri'nin sivil iki ticaret
gemilerini batırdı. Bunun üzerine Amerika Birleşik Devletleri, 2 Nisan 1917’de Almanya’ya
karşı İtilaf devletleri safında I. Dünya Savaşı’na katıldı. Böylece savaşın kaderi değişti.
Amerika İtilaf Devletleri ile birleşince Almanların Batı Cephesi çöktü. Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda meydana gelen karışıklıklar nedeni ile imparatorluk
Avusturya ve Macaristan olmak üzere iki devlete ayrıldı.
Dünya Savaşını Sona Erdiren Antlaşmalar;
Almanya, 28 Haziran 1919'da Versailles (Versay),
Avusturya, 10 Eylül 1919'da Saint – German ( Jerman),
Macaristan, 4 Haziran 1920'de Trianon (Triyanon),
Bulgaristan, 27 Kasım 1919’da Neuilly (Nöyyi) Antlaşmalarını imzaladılar.
Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Anlaşması'nı imzalamış daha sonra 10 Ağustos
1920'de ise İtilaf devletlerince zorla Sevr Barış Antlaşması'nı imzalamak zorunda
kalmıştır.
I. Dünya Savaşı’nın Sonuçları
- Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) kuruldu.
- İtalya'da Faşizm, Almanya'da Nazizm, Rusya'da Komünizm gibi yeni rejimler ortaya çıktı.
Dünya haritası değişmiş, Avusturya - Macaristan İmparatorluğu parçalanmış, Çarlık
Rusya’sı ve Osmanlı Devleti yıkılmıştır.
- Sömürgeciliğin yerini manda ve himaye aldı.
- I. Dünya Savaşı, devletlerarası mücadele olmaktan çıkıp milletlerin top yekun savaşma
dönüşmüştü.
4.Hafta: OSMANLI DEVLETİ’NİN PARÇALANMASI
Osmanlı Devletini Parçalama Anlaşmaları (Gizli Anlaşmalar)
Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda, İtilaf Devletleri, aralarında yaptıkları gizli
antlaşmalarla Osmanlı topraklarını kağıt üzerinde paylaştılar.
Gizli Antlaşmaların Yapılma Nedenleri
1-Osmanlı Devleti’ni paylaşma meselesini (Şark meselesi) halletmek.
2-İtilaf bloğunun birlik ve istikrarını sağlamak.
3-Savaş sonrası Osmanlı Devleti’ni paylaşma konusunda anlaşmazlığa düşmemek.
4-Rusya’yı İtilaf bloğunda tutmak.
5-İtalya’yı İtilaf bloğuna katmak.
Gizli Antlaşmalar
İstanbul Antlaşması (18 Mart 1915): Çanakkale Savaşı sırasında Rusya, boğazlar
konusunda tedirginleşince; İngiltere ve Fransa boğazlar ve çevresinin Rusya’ya bırakılmasını
kabul etmiş, Rusya’da buna karşılık olarak Osmanlı Devleti topraklarının kalan kısmının
İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmasını kabul etmiştir.
Londra Antlaşması (26 Nisan 1915): İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalanan bu
antlaşmaya göre; On İki Ada ve Antalya İtalya’ya bırakılmış, ayrıca İtalya’ya, Osmanlı’nın
Libya üzerindeki halifelik haklarının da kaldırılacağı vaat edilmiştir. Bu antlaşma
neticesinde İtalya, İtilaf bloğu yanında yer almıştır.
Sykes-Pıcot Antlaşması (26 Nisan 1916): İngiltere, Fransa ve Rusya arasında
imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre: Boğazlar ve Doğu Anadolu Bölgesi Rusya’ya; Akka,
Hayfa limanları ve Irak İngiltere’ye; Kilikya, Kayseri, Harput, Suriye ve Musul Fransa’ya
verilmiştir.
Petrogat Sözleşmesi (1916): İngiltere, Fransa ve Rusya arasında yapılmıştır. Sykes-Picot
Antlaşması’ndan memnun olmayan Rusya’ya, Boğazlar ve çevresine ek olarak Trabzon’a
kadar Doğu Karadeniz kıyıları ve Doğu Anadolu veriliyordu (Erzurum, Van, Bitlis çevresi).
Mc Mahon (Nisan 1916): İngiliz Valisi H. Mac Mahon ile Hicaz Emiri Hüseyin arasında
imzalanmıştır. Arapların, Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmeleri halinde, Arap
bağımsızlığının onaylanacağı vaat edilmiştir.
St. Jean de Maurienne (21 Nisan 1917): İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalanmıştır.
Bu antlaşmaya göre İtalya; Mersin hariç Antalya, Konya, Aydın ve İzmir bölgelerini alıyordu.
İtalya’nın bu istekleri İngiltere ve Fransa tarafından Rusya’nın da uygun görmesi koşulu ile
kabul edilmiştir. Rusya, ülkesinde ihtilal çıktığı için görüşmelere katılmamış ve imza
atmamıştır.
Gizli Antlaşmaların Sonuçları
1917’de Rusya’da ihtilal çıkması ve aynı yıl Başbakan Venizelos’un çabasıyla Yunanistan’ın
İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa girmesi, bu gizli antlaşmaların Birinci Dünya Savaşı
sonunda farklı uygulanmasına yol açmıştır. Rusya savaştan çekilerek haklarından
vazgeçmiş, İtalya’ya vaat edilen bazı topraklar Yunanistan’a verilmiştir.
İtilaf Devletleri, Rusya’ya bırakılan Boğazları ortak yönetmeyi; Doğu Anadolu’yu parçalayıp
burada yeni devletler kurmayı ve Ermenilere de toprak vermeyi kararlaştırdılar. Mondros
Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Anadolu’da başlayan işgaller, daha önce yapılmış olan gizli
antlaşmaların bir sonucudur.
Wilson İlkeleri (8 Ocak 1918)
ABD Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson I.Dünya Savaşı sonrasında yapılacak barışın
esaslarını yayınladığı on dört ilke ile açıklamış, İtilaf devletleri de ABD’yi yanlarında tutmak
istediklerinden dolayı bu ilkeleri kabul ettiklerini bildirmişlerdir.
ABD başkanı Wilson, savaştan sonra barışın devam etmesini bir daha böyle büyük
savaşların çıkmamasını istiyordu.
İlkeler:
1-Galip devletler yenilen devletlerden toprak ve savaş tazminatı almayacak.
Açıklama: Bu madde yeni sömürgeler oluşmasına karşıdır. -Mağlup devletlerin mütareke
imzalamasını hızlandırmıştır. -Savaştan sonra imzalanan antlaşmalar bu maddeye
uymamıştır.
2-Devletlerarası antlaşmalarda açık diplomasi esası uygulanacak.
Açıklama: Gizli antlaşmalar hukuken geçersiz sayılmıştır.
3-Karasuları dışındaki denizlerde tam serbestlik sağlanacak
4-Uluslar arası ekonomik engeller kaldırılacak ve devletler arasında eşitlik sağlanacak
5-Silahlanmanın azaltılması yolunda karşılıklı güvenceler verilecektir.
Açıklama: İlk silahsızlanma çağrısıdır.
6-Rusya,Belçika,Romanya,İtalya,Sırbistan,Karadağ ve Romanya’nın sınırları tekrar
saptanacak
7-Devletlerarası anlaşmazlıkları barış yoluyla çözecek uluslararası bir örgüt kurulacak
Açıklama:
Milletler Cemiyetinin kurulması istenmiştir. Bu cemiyet Paris Konferansında kurulmuştur.
Bu madde Wilson Prensiplerinin uyulan tek maddesidir. Savaş uluslararası meselelerin
çözülmesinde araç olmaktan çıkarılmak istenmiştir.
8-Boğazlar bütün ulusların ticaret gemilerine açık olacak.
9-Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin oturduğu bölgelerin egemenliği sağlanacak; diğer
bölgelerdeki uluslara da kendilerini geliştirme hakkı verilecektir.
Açıklama: Osmanlı Devletinin devam edeceği, fakat, parçalanacağı vurgulanmıştır. Bu
madde Mondros mütarekesinden sonra Anadolu’da başlayan işgallerin hukuk dışı; bu
durum karşısında Türk Kurtuluş Savaşının ise hukuka uygun olduğunu gösterir. Bu madde
azınlıklar için ilham kaynağı olmuştur.
10-Alses Loren Fransa’ya geri verilecektir.
Açıklama: Bu madde “savaştan sonra malüb devletlerden toprak alınmayacaktır” maddesi
ile çelişmektedir.
Wilson Prensiplerinin Önemi:
1-İttifak grubu mütareke imzalama konusunda ce-saretlendi(Savaşın bitişi hızlandı)
2-Çok uluslu imparatorlukların parçalanması ön görüldü
3-Wilson ilkeleri itilaf devletlerinin çıkarlarına ters düşmüştür. Bu nedenle kabullenmiş gibi
göründükleri bu ilkeleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamışlardır. İttifak devletleri ise
bu ilkeleri barışın anahtarı olarak görüp benimsemişlerdir.
4-Savaştan sonra prensiplerine uyulmadığını gören ABD belli bir dönem Avrupa
siyasetinden çekildi. 5-İmzalanan antlaşmalarda prensiplere uyulmadı
6-Kurtuluş Savaşı ve II. Dünya Savaşının çıkması Wilson Prensiplerinin amacına
ulaşmadığını gösterir.
Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) ( 30 Ekim 1918 )
8 Ekim 1918'de İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı hükümetinden çekildi. 14 Ekim 1918'de
Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurdu ve ilk iş olarak da İtilaf devletlerinden ateşkes isteğinde
bulundu. Görüşmeler Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda, Agamemnon zırhlısında
başladı. Görüşmelere İtilaf Devletleri adına İngiliz Amiral Calthrope (Kaltrop), Osmanlı
Devleti adına Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey başkanlığındaki bir heyet katıldı. 27 Ekim
1918'de başlayan görüşmeler, 30 Ekim 1918'de sona erdi.
Ateşkes Anlaşması'nın Şartları
25 maddeden oluşan Mondros Ateşkes Anlaşması'nın önemli maddeleri şunlardır:
- Çanakkale ve İstanbul Boğazları İtilaf Devletleri'ne açılacak; Karadeniz'e geçiş serbest
olacak; Çanakkale ve Karadeniz istihkâmları yine bu devletler tarafından işgal edilecek,
- Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması dışında, Osmanlı orduları derhal terhis
edilecek; orduya ait tüm silah, cephane ve askerî taşıtlar İtilaf Devletleri'ne teslim edilecek,
- Osmanlı savaş gemileri İtilaf Devletleri'ne teslim edilecek,
- Tersane ve limanların, hükümet haberleşmesi dışındaki telsiz, telgraf ve kabloların denetimi
İtilaf Devletleri'nin kontrolüne verilecek,
- Toros tünelleri, demir yolları İtilaf Devletleri'nin kontrolüne verilecek,
- İran içlerinde ve Kafkasya'da bulunan Osmanlı kuvvetleri, I. Dünya Savaşı öncesi sınırlara
çekilecek,
- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda herhangi bir stratejik
noktayı işgal etme hakkına sahip olacak, (7. madde)
- Ermenilere bırakılması düşünülen doğudaki Vilayet – i Sitte’de (Erzurum,Van, Bitlis,
Diyarbakır, Elazığ ve Sivas) herhangi bir karışıklık çıkarsa İtilaf Devletleri bu bölgeleri işgal
etme hakkına sahip olacaktı.(24. madde).
Mondros Ateşkes Anlaşması'nın Önemi
Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin tarihi boyunca imzaladığı en ağır şartları
olan anlaşmadır. Anlaşmanın maddelerine bakıldığında Osmanlı Devleti fiilen tarihe
karışmıştır. Anadolu silahsız ve savunmasız bırakılmış, boğazların denetiminin İtilaf
Devletleri'ne geçmesiyle İstanbul'un güvenliği tehlikeye düşmüş, Anadolu ve Rumeli ile
bağlantısı kesilmiştir. Anlaşmanın 7. maddesi ile Osmanlı Devleti'nin toprakları İtilaf
Devletleri'nin işgaline ve 24. madde ile de ileride kurulması tasarlanan Ermeni Devleti'ne
zemin hazırlanmıştır. Böylelikle Osmanlı Devleti'nin elinde kalan son toprakların
paylaşılmasının yolu açılmıştır.
Paris Barış Konferansı ( 18 Ocak 1918 )
I. Dünya Savaşı'nı sona erdiren antlaşmaların hazırlandığı uluslararası bir konferanstır.
Müttefik, kısmen müttefik ve ortak devlet gibi farklı gruplara ayrılmış 32 devletin temsilcileri
katılmıştır.
Konferansın kararlarına hakim olan devletler ise; İngiltere, Fransa, Amerika Birleşik
Devletleri ve İtalya idi. Bu devletlerin Başbakan ve Dışişleri bakanlarından oluşan bir
"Büyük Dörtlü" kuruldu. Fakat konseye en çok İngiltere ve Fransa hakim oldu. Konseye
bizzat katılan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson'un temel düşüncesi, uluslararası
ilişkilerde barışı ve güvenliği sağlayacak ve onu sürekli kılacak bir Milletler Cemiyeti'nin
kurulmasıydı. Buna karşı İngiltere ve Fransa'nın düşüncesi ise, barıştan çok barış
düzeninde kendi milli menfaatlerinin en iyi şekilde gerçekleşmesini sağlayacak durum ve
şartların oluşturulmasına yönelikti. Özellikle Fransa'nın amacı; Almanya'nın her yönüyle
etkisiz hale getirilmesini sağlamaktı. İtalya, konferansta fazla dikkate alınmadı ve etkili
olamadı.
Bu görüşmelerde Arap Yarımadası'nı, Filistin'i, Suriye'yi, Irak'ı manda sistemi ile yönetecek
bir devletin tayin edilmesi ve Anadolu'da ise bir Ermeni Devleti'nin kurulması kabul edildi.
Ayrıca Yunanlıların İtilaf Devletleri'nin yanında savaşa katılması, savaş sırasında
Ermenilerin Ruslara yardım etmesi, bu devletlerin de Osmanlı Devleti'ni paylaşanlar arasına
girmesine sebep olmuştu.
İngilizlerin desteğini de alan Yunan Başbakanı Venizelos, konferansta bütün Ege Adaları'nı,
Trakya'yı, Batı Anadolu'yu istedi. Venizelos'un bu isteğine İtalya ve Amerika itiraz etti.
İtalyanlar, yaptığı gizli anlaşmalara dayanarak Yunanlılara Anadolu'dan yer verilmeyeceğini
düşünüyorlardı. Fakat, İngiliz ve Fransız delegeleri Yunanlıları destekledi. Venizelos'un
sahte belgelerle Avrupa kamuoyunu yanıltması ve zengin Yunanlı tüccarların propagandası
ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson'un da onayı alındı. İzmir ve çevresi ile
Trakya'nın Yunanistan'a verilmesi kararlaştırıldı. İtalya'ya ise Batı Akdeniz Bölgesi bırakıldı.
Bunun üzerine İtalya, konferansı terk etti
5. Hafta: İŞGALLER KARŞISINDA MEMLEKETİN DURUMU VE
MUSTAFA KEMAL'İN TUTUMU
İşgaller ; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Ermeni İşgalleri ve İşgaller
Karşısında Azınlıkların Tutumları,
İngilizlerle Fransızlar planlarına uygun olarak Orta Doğu'yu paylaşmaya başladılar. 3
Kasım 1918'de, Musul ve İskenderun'a giren İngilizler, daha sonra da Urfa, Antep, Maraş ve
Adana'yı işgal ettiler. Ancak İngiltere ve Fransa kendi aralarında yaptıkları paylaşım
antlaşmasında bu bölgeleri Fransa’nın olarak kabul etmişlerdi. Bu nedenle daha sonraları
bu topraklar, Fransızlara devredildi. Fransızlar, Dörtyol, Mersin, Adana ve yörelerini,
Afyonkarahisar İstasyonu'nu işgal etti. Savaş sırasında bozguna uğrayarak Çanakkale'yi
geçemeyen İtilaf Devletleri donanması, 13 Kasım 1918'de, Boğazları işgal ederken,
İstanbul'da da karargah kurarak, Osmanlı Hükümetini dolaylı da olsa etki altına
almışlardı.
İstanbul kamuoyu antlaşma hükümlerini ağır buldu. Osmanlı Hükümeti ise Mondros
Ateşkes Anlaşması'nın maddelerine uyarak İtilaf Devletleri'nin ülkeyi işgali karşısında
etkisiz kalıyordu. Savaştan sorumlu tutulan İttihat ve Terakki üyeleri her yerde izleniyor,
üyelerden ileri gelenler tutuklanıyordu. İş başına gelen hükümetler, İtilaf Devletleri'nin
istediği çizgide gitmedikleri için uzun süre iş başında kalamadı. Padişah anayasanın
kendisine verdiği yetkiye dayanarak meclisi dağıttı. Ülkenin her tarafında düzensizlik ve
kargaşa hâkim oldu. Anadolu’da başlayan işgaller karşısında Türk halkı hiçbir yerden emir
almadan yurdunu, şerefini ve bağımsızlığını korumak için mücadeleye başladı. Bir yandan
mitingler yaparak haklı sesini yükseltirken, diğer yandan direniş cemiyetleri kurarak
teşkilatlanmaya başladı.
İşgaller Karşısında Azınlıkların Tutumları,
Mütareke sonrasında Türk milleti istiklalini koruma ve var olma mücadelesine girdiğinde,
bazı azınlıklar da o zamana kadar Kimliğini muhafaza edegeldiği vatandaşı bulunduğu
devlet aleyhine tavır almaktan ve işgalcilerle iş birliği içine girmekten kendilerini
alıkoyamadılar.
Hatta bu konuda teşkilatlanmaya bile gittiler. Rumlar, Patrikhanenin başını çektiği Etnik-i
Eterya ve Mavri Mira örgütleri ile Doğu Trakya, Batı Anadolu ve istanbul’u Yunanistan’la
birleştirmek istiyor, öte yandan Karadeniz bölgesinde bir Rum Pontus Devleti kurmayı
amaçlayan Pontus adlı örgütle silahlı propaganda yapıp terör estiriyorlardı. Tabii ki esas
hedef Megali idea’yı gerçekleştirmeye yönelik idi.
Millet-i sadıka olarak bilinen Ermeniler de emperyalist devletlerinmaşası olarak Doğu
Anadolu ve Çukurova bölgesinde işgalcilerle işbirliği yapmışlardır.
Ermeniler vatandaşı bulunduğu devletine ve o zamana kadar huzur ve barış içinde yaşadığı
Müslüman komşularına karşı silahlı çete faaliyetlerine girebilmişlerdi.
Hınçak ve Taşnak adlı Ermeni silahlı örgütleri Doğu Anadolu’yu Ermenistan’a katmak
istiyor ve hatta ileriki hedeşeri olarak Hazar’dan Antalya’ya uzanan ve başkentinin Erzurum
olacağı Büyük Ermenistan’ı hayal ediyorlardı.
Öteden beri Filistin’de bir devlet kurma niyetlerini ortaya koyan Yahudiler de Alyansisrailit adlı silahlı bir izci teşkilatı oluştur muşlar, Türkiye’deki imtiyazlarını koruyabilmek
amacıyla da ayrıca Makabi Cemiyeti adında bir dernek kurmuşlardı.
-Mavri Mira:
- Fener Rum patrikhanesi tarafından kuruldu
- Bizans İmparatorluğunu yeniden canlandırmayı ve Ege’de ilerleyen Yunanlılara yardım
ederek Batı Anadolu ve Trakya’yı Yunanistan’a katmayı amaçlıyordu. (megale idea)
-Yunan Kızılhaçı, Göçmenler Komisyonu ve Rum izcilik kuruluşları bu cemiyetin alt
kollarıydı
-Pontus Rum Cemiyeti:
-1904’de Merzifon’da Amerikan kolejinde kuruldu
- 1814 yılında Balkanlardaki Rumla-rın bağımsızlığı için çalışan Etniki Eterya adlı cemiyetin
bir uzantısıdır. Trabzon, Samsun ve diğer Kuzey Anadolu illerinde faaliyet göstermiştir. 1461
yılında yıkılan Trabzon Rum Pontus Devleti’ni kurmak emelindeydiler. Batum’dan Sinop’a
kadar uzanan ve merkezi Samsun veya Trabzon olabilecek bir Rum devleti kurmayı
amaçlıyordu Patrikhaneye bağlı olarak çalışıyordu.
-Etnik-i Eterya Cemiyeti:
-Bu cemiyet bağımsız Yunanistan’ı oluşturmak için 1814 yılında Filiki Eterya adıyla
kurulmuştur.
-I. Dünya Savaşından sonra ise Yunanistan’ı büyütmek ve Bizans Devletini kurmak için
çalıştı.
-Hınçak ve Taşnak Sütyun Cemiyetleri
Ermeniler’in kurduğu bu cemiyet Ermeni Patriği Zaven Efendi’nin25 himâyesinde
çalışıyordu. Doğu Anadolu ve Çukurova bölgeleri faaliyet alanıydı. Adana’da Fransız-lar’ın
yardımıyla kurulan Ermeni İntikam Alayı büyük ölçüde tedhiş hareketlerine giriştiler. Doğu
Anadolu ve Çukurova’da çoğunlukta olduklarını ileri sürerek İtilâf Devletleri’nden yardım
istediler. Ancak Amerikalı General Harbord hazırladı-ğı raporla bunların hayallerine son
verdi. Çünkü onlar çoğunluk değil, azınlıktılar. Ve hiçbir zaman da çoğunluk olamamışlardı.
-Makabi-Alyans İsrailit Cemiyetleri:
-Yahudi devleti kurmak için çalışmışlardır.
-Ekonomik çıkarlarının korunması ön planda olmuştur.
Azınlık Cemiyetlerinin Özellikleri:
-Wilson Prensiplerinden ilham aldılar
-Mondros Mütarekesi, azınlıkların çalışmaları için uygun zemin oluşturdu
-Azınlıklar Osmanlı ülkesini sömürmek isteyen işgalciler tarafından kullanıldılar
-Kiliseleri ve yabancı okullarını üs edindiler
-İşgal devletlerinden yardım gördüler
-Çıkardıkları olaylar ile TBMM’yi meşgul ettiler.
Osmanlı Hükümeti'nin Tutumu
Mondros Mütarekesi, aslında bir çaresizlik ve teslimiyetin ifadesi idi. Osmanlı devlet
adamları mütareke şartlarını çok ağır bulsalar da kendilerine göre bazı teselliler arıyorlardı.
Osmanlı Devleti adına antlaşmayı imzalayan Rauf Bey (Orbay), antlaşma sırasında ve
sonraki gelişmeler için İngiliz Amiraline çok fazla güvenmişti. Sadrazam izzet Paşa,
mütarekenin imzalanmasından sonra memnuniyet ifadelerini hem delegelere hem de Amiral
Calthorpe’a gönderdiği telgrafta bildirdi
Padişah Vahdettin de mütarekenin metnini öğrendiği zaman: “şartların çok ağır olmasına
rağmen kabul edelim, biz sonra İngilizlerin hoşgörüsüne nail olacağız” diyebilmekte idi.
Saray ve Osmanlı hükûmet çevresinde mütarekeye karşı benzer yaklaşımlar ağırlık
kazanırken pek çok komutan mütareke hükümlerinin Türk’ün ölüm fermanı niteliğinde
olduğunun kesinlikle farkındaydı.
Mustafa Kemal'in Tutumu
Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığı dönemde Mustafa Kemal, Suriye'de Yıldırım
Orduları Grup Komutanı olarak görevliydi. Ateşkes imzalandığında emrindeki birlikleri ve
silahları Anadolu sınırına çekerek düşmanın eline geçmesini engellemiştir.
İstanbul Hükümetine telgraşar çekerek Mondros Ateşkesi'ni eleştirmiş ve İngilizlerin
isteklerine boyun eğilmemesini istemiştir. Bunun üzerine İngilizlerin baskısıyla İstanbul'a
çağrılmıştır.
İstanbul'a geldiğinde aynı gün İtilaf Devletleri donanması da İstanbul'a gelmiştir.
Donanmayı gördüğünde söylediği söz “Geldikleri gibi giderler!” olmuştur.
NOT:Bu söz Mustafa Kemal'in ileri görüşlülüğünü, ümitsizliğe düşmeyip mücadele
gücünü ve kararlılığını gösterir.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'da kaldığı sürece boş durmadı. Siyasilerle ve padişahla
görüştü. işgallere karşı konulmasını istedi. Çözüm yolları önerdi. Fakat ne padişah ne de
Hükümeti üzerinde etkili olamadı.
Aslında Mustafa Kemal Paşaya göre, Osmanlı Devleti çökmüş ve ömrü tükenmişti.
Ancak asırlardır Türk yurdu olan Anadolu parçalanmaktan kurtarılabilirdi. Yine Mustafa
Kemal'e göre ulusal egemenliğe dayalı bağımsız bir Türk devleti kurmaktan başka çare
yoktu. Hükümetin teslimiyetçi tutumu karşısında tek kurtuluş yolunun Milli Mücadele
olduğunu anlamıştı. İşgallere karşı bazı bölgelerde gösterilen direniş hareketleri onun
umutlarını arttırmıştı.
İstanbul'da kurtuluş için mücadele planlarını gerçekleştirmek üzere İsmet (İnönü) Bey,
Ali Fuat (Cebesoy) ve Kazım (Karabekir) paşalarla görüştü.
Mustafa Kemal'e göre;
Anadolu teşkilatlandırılarak milli birlik sağlanmalı,
Orduların terhisine engel olunmalı, silah ve cephaneler teslim edilmemeli,
Başarılı komutanlar kuvvetlerinin başında olmalıydı.
Mustafa Kemal, Milli Mücadeleyi İstanbul'da başlatamazdı. Bu nedenle Anadolu'ya
geçmek için çareler arıyordu. Anadolu'ya halk, ordular ve yöneticiler üzerinde etkili
olabileceği bir görevle geçmek istiyordu. Böylece yetkililerine dayanarak Kurtuluş Savaşı'nı
daha kısa sürede teşkilatlandırabilirdi.
Bu sıralarda Doğu Karadeniz'de Pontus Rum Devleti kurmak isteyen Rumlar bölgede
karışıklıklar çıkarıyorlardı. Amaçları Mondros Ateşkes Anlaşması'nın 7. ve 24. maddesine
ortam hazırlayarak İtilaf Devletlerinin bölgeyi işgal etmelerini sağlamaktı. İtilaf Devletleri
bölgeyi işgal ettiği takdirde onlardan alacakları destek ile devletlerini kuracaklardı. Ancak
olayların sorumlusu olarak Türkleri gösteriyor ve Türkleri İngilizlere şikayet ediyorlardı.
İngilizler de Osmanlı Devleti'nden bölge güvenliğini sağlamasını istedi.
Osmanlı Devleti de Mustafa Kemal'i işgal gerekçesi sayılabilecek ortamı ortadan
kaldırması için 9. Ordu müfettişi olarak görevlendirildi. Geniş yetkiler alan Mustafa Kemal
Paşanın istediği tarihi fırsat doğdu. Mustafa Kemal Paşa 16 Mayıs 1919'da İstanbul'dan
ayrılırken, tarihte yeni bir sayfa açılıyordu
Türk Halkının Tepkisi; Kurulan Cemiyetler ve Faaliyetleri
Mütarekenin neler getireceğinin farkında olan ve Osmanlı Hükümeti’nin sessiz ve pasif
kaldığını gören Türk halkı, teşkilatlanmada gecikmedi. Hemen her tarafta özellikle işgal
tehlikesi bulunan yörelerde, genel adı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri olan millî teşkilatlar
kurulmaya başlandı. Millî Mücadele hareketinin zeminini oluşturacak olan ve zaman içinde
hemen her il ve ilçede bazen farklı isimlerle kurulan bu cemiyetler mahalle ve köylere
varıncaya kadar teşkilatlanmış idiler. “Müdafaa- i Hukuk” kavramından da açıkça
anlaşılacağı üzere, bu teşkilatlanma hareketi, savunma amaçlı olup her şeyin başında hür
ve bağımsız yaşama hakkını, vatanı koruma gayesini taşıyordu. Çünkü mütareke sonrası
işgallerle birlikte, vatan coğrafyasının Batısı Yunan’a peşkeş çekilmeye, Doğu’da Ermeni
devleti oluşturulmaya çalışılıyor, kısacası Şark Meselesi uygulamaya konuyordu. Bu tehlike
karşısında önceleri, “mahallî” nitelikli olup, büyük bir kısmı Sivas Kongresi’nden sonra
tek bir çatı altına alınacak olan millî cemiyetlerin belli başlılarına kısaca değinelim;
Kars Milli islam Şurası; 9. Ordu Komutanı Yakup fievki Paşa’nın destek ve yardımı ile 5
Kasım 1918’de kurulmuş ve yapılan kongreler sonrasında 17 Ocak 1919’da Cenubî Garbî
Kafkas Hükûmet-i Muvakkatesi adıyla geçici bir hükûmet oluşturulmuş ise de bu hükümet,
Nisan’da Kars’ı işgal eden ingilizler tarafından dağıtılmıştır.
Yine Doğu Anadolu’yu savunma amaçlı olarak 4 Aralık 1918’de Vilayat-ı Şarkıyye Müdafaa-i
Hukuk-ı Milliye Cemiyeti kurulmuştur. Merkezi istanbul’da olan bu cemiyet Erzurum ve
diğer doğu illerinde şubeler açmıştır. Trakya’da Yunan işgal hazırlıkları ve Mavri Miracıların
iddialarına karşı Cafer Tayyar Bey’in yardım ve desteği ile 1 Aralık 1918’de Trakya Paşaeli
Müdafaa-i Heyet- i Osmaniye Cemiyeti kuruldu.
izmir’in Yunan’a verilme tehlikesine karşı, 17. Kolordu Komutanı Nurettin Paşa’nın yardım
ve desteği ile Türk aydınları tarafından 1 Aralık 1918’de izmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye
Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyet, izmir’in Türklüğü konusunda dünya kamuoyunu aydınlatma
gayreti içinde olmuştur. Mart 1919’da düzenlediği kongre ile izmir ve vatan üzerinde
oynanan oyunlara karşı gerekirse silahlı mücadeleye gireceklerini itilaf Devletleri’ne ve
kamuoyuna duyurmuştur. Bu cemiyetle iş birliği hâlinde Redd-i ilhak prensibini savunan
izmir Müdafaa-i Vatan Heyetide kurulmuştu. izmir’in işgalinden önce büyük bir miting
düzenleyen bu cemiyet Batı Anadolu’da millî direniş ruhunun oluşmasında öncülük
etmiştir.
Yunan işgaline karşı Batı Anadolu’da bu teşkilatlanmalar olurken, Trabzon merkezli bir
Rum Pontus devleti tehlikesine karşı Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti,
Çukurova bölgesinin Fransızlara verileceği tehlikesine karşı bu bölgenin haklarını savunmak
amacıyla Adana Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti kurulmuştu.
Mütareke sonrası işgal veya işgal tehlikesi karşısında oluşan hareketleri bir araya getirmek
amacıyla 29 Kasım 1918’de Millî Kongre adıyla yeni bir teşkilatlanma ortaya çıkmıştır. 6
Aralık 1918 ve Ocak 1919’da geniş katılımlı kongreler düzenleyen ve yayın faaliyetlerine
önem veren Millî Kongre, İzmir’in işgaline yönelik yapılan protesto ve mitinglerin
organizasyonunda rol almıştır.
Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği bu cemiyetlerin yanı sıra, işgaller ve özellikle izmir’in işgalini
müteakip, işgal tehlikesine yakın yerlerden başlamak üzere, Anadolu’nun hemen her il ve
ilçesinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuştur. Sivas Kongresi kararları çerçevesinde
tek bir çatı altında toplanan bu cemiyetler içinde Anadolu kadınları da teşkilatlanmaya
gitmişlerdi. Türk tarihinin bütünlüğü içinde baktığımızda, Bacıyân-ı Rum Anadolu’nun
vatan olmasında ne yapmışsa Anadolu Kadınları Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin de
Anadolu’nun vatan kalmasında aynı şeyi yaptığını rahatlıkla ifade edebiliriz.
Türk milleti bir taraftan teşkilatlanırken bir taraftan da işgallere karşı fiilî olarak tepkisini
göstermekte gecikmedi. Mütareke sonrası başlayan işgaller, işgal bölgelerinde tabiî ki kaygı
ve endişe yarattı. Yukarıda bahsi geçen cemiyetler vasıtasıyla tepkiler ortaya konmaya
başlandı. Ancak izmir’in işgali ateşlenmeyi bekleyen fitili hemen ateşlemiş oldu.
izmir’in işgal edileceği haberi bile büyük infiale yol açmış ve her taraftan tepkiler gelmeye
başlamıştı. Bu tepkileri, Yzb. Smith raporunda şu ifadelerle dile getiriyor; “Sabah saat iki,
Mayıs 15’te Yunanların karaya asker çıkaracakları haberi Türkler arasında duyuldu. Haber
kudurmuş bir alev gibi yayıldı”. işgalle birlikte başta izmir’e yakın ve haberi erken öğrenen
Batı Anadolu’daki şehir ve kasabalar olmak üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya varıncaya
kadar miting ve protestolar ile tepkiler çığ gibi artarak devam etti. işgalden henüz 4 saat
sonra Denizli sancağı topyekûn ayağa kalkmış idi. Denizli müftüsü Ahmed Hulusi Efendi’nin
cihat ilan etmesi Anadolu aydınının artık istanbul’dan pek bir şey beklemediğinin de işareti
olmuştur. Bu tepkilerle bir taraftan, Mondros mütarekesi ve işgallerin Türkleri vatansız
bırakmayı amaçladığı hususu vurgulanarak Türk milleti Millî Mücadele yönünde
şuurlanırken bir taraftan da itilaf Devletleri’ne ve dünyaya Türklerin uğradığı haksızlık
duyurularak kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyordu.
Milli Varlığa Yararlı Cemiyetler (Milli Cemiyetler)
Türk milleti, Mondros’tan sonra başlayan işgaller üzerine haklarını savunmaya başlamıştır.
Osmanlı hükümetinin olaylara kayıtsız kalması milletin harekete geçmesine neden
olmuştur.Türk yurdunun parçalanmasını önlemek için çeşitli bölgelerde milli amaca hizmet
edecek nitelikte mahalli cemiyetler kurulmuştur.Bu cemiyetlere genel olarak Müdafaa-i
Hukuk Cemiyetleri (Hakları Savunma Dernekleri) adı verilmiştir
Kuruluş Nedenleri
• İşgallere, işgalcilere ve zararlı cemiyetlere tepki,
• İşgaller karşısında padişah yönetiminin bir şeyler yapmayışı,
• Halkın kendisini bilinçli bir şekilde örgütlenerek koruma isteği.
• Milliyetçi bilincin gelişmiş olması.
Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ( 7 Kasım 1918 )
• Trakya’nın Yunanlara verileceği endişesi ile Edirne’de kurulmuştur.
• Osmanlı Devleti parçalandığı takdirde Batı Trakya ile birleşerek, Trakya Cumhuriyeti’ni
kurmayı amaçlamıştır. Zamanla Kuva-i Miliye hareketine dönüşecek olan silahlı mücadeleyi
esas almıştır.
• Doğu Trakya’nın Yunanistan’a verilmesini önlemek ve Mavri Mira’nın zararlı faaliyetlerini
önlemek amaçlarındandır.
• Mondros’tan sonra kurulan ilk direniş cemiyetidir
• Lüleburgaz, Edirne kongrelerini düzenlemişlerdir. Edirne Kongresi’nde (9-13 Mayıs 1920)
TBMM’ye bağlılık kararı almıştır.
İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti (1 Aralık 1918)
• İzmir’de Nurettin Paşa tarafından kuruldu. Bu cemiyetin ilk adı “Müdafaa-i Vatan
Heyeti”dir.
• İzmir’in Yunanlara verilmesini engellemek amacı ile kurulmuştur.
• Zamanla (Alaşehir Kongresinden sonra) İstanbul’da da etkinlik gösteren bu cemiyet,ulusal
mücadeleye yardımcı gizli cemiyetlerle anlaşarak,Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılması
işinde yardımcı olmuştur.
• Basın yolu ile sesini duyurmaya çalışmıştır.
• İttihatçı ve Bolşevik olmakla suçlanmışlar, düzenli bir cemiyet olamamışlardır.
• Cemiyet ismini İzmir’in işgal edileceği haberinin alınması üzerine “İzmir Reddi İlhak
Cemiyeti” olarak değiştirmiştir.
İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti
• İzmir’in işgali üzerine kurulmuştur. İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti işgalden bir gün önce
bu ismi almıştır.
• I.ve II. Balıkesir Kongresi ile Alaşehir Kongresi’ni düzenlemişlerdir.
• Yunan işgaline fiilen karşı koymuş bir cemiyettir
• Kuvay-i Milliye hareketinin başlamasını da sağlamıştır
Kilikyalılar Cemiyeti (21 Aralık 1918)
İstanbul’da Ali Fuat Paşa’nın gayretleri ile kurulmuştur.
Adana ve çevresinin Ermenilere verilmesini engellemek ve Fransız işgalinden korumak için
kurulmuştur.
Bölgedeki ulusal güçleri birleştirmek içim 30 Mayıs 1920’de Pozantı Kongresi’ni düzenledi.
Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti (12 Şubat 1919)
• Merkezi Trabzon olmak üzere Trabzon ve çevresinde Pontus Rum Devleti’nin kurulmasını
engellemek için kurulmuştur.
• Erzurum Kongresinden sonra Doğu Anadolu Cemiyetinin bir şubesi haline gelmiştir
Doğu Anadolu (Şark Vilayetleri) Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
• 4 Aralık 1918’de İstanbul’da kuruldu.
• Merkezi İstanbul’da bulunan bu cemiyet daha sonra Erzurum ve Elazığ da şubeler
açmıştır.
• Doğuda bağımsız bir Ermeni Devleti’nin kurulmasını engellemek için kurulmuştur.
Ermenilerin Doğu Anadolu'da nüfus olarak çoğunlukta olmadığını açıklamıştır.
• Cemiyet Ermenilerle mücadele etmek, Doğu illerinde Türklerin Ermenilere sayıca üstün
olduğu kadar tarih, kültür ve uygarlık yönüyle de üstün olduğunu kanıtlamak için
Fransızca Le Pays, Türkçe Hâdisât ve Albayrak gazetelerini çıkarmıştır.
• Cemiyet şu kararları almıştır: Kesinlikle Doğu Anadolu’dan göç edilmeyecek. Doğu illeri bir
saldırıya uğrarsa birleşilecek. Bilim, din ve ekonomi alanında teşkilatlanılacak.
• Doğu Anadolu'da Türk ve Müslüman nüfusun fazla olduğunu belirtmiş ve Doğu
Anadolu'nun bütünlüğünün korunmasını savunmuştur.
• Erzurum Kongresi'ni düzenlemişlerdir.
• Mustafa Kemal, Sivas Kongresinde Ulusal Dernekleri bu cemiyet aracılığı ile birleştirmiştir.
En etkili olan cemiyettir.
Milli Kongre Cemiyeti (29 Kasım 1918)
• “Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti” üyeleri tarafından İstanbul’da kuruldu.
• Milli Kongre Cemiyeti’nin amacı; Türkler hakkında dünyada yapılmış ve yapılmakta olan
propagandalara yayın yoluyla karşı koymak ve Türk milletinin haklarını, tarihi vazifelerini,
medeni vasışarını belirtmekti.
• 1919 yılında Milli Kongre Türkler hakkında tanınmış yazarların sözlerini, dünya
kamuoyunda Türklerin durumu ve Ermenilerin Müslümanlara yaptıkları zulümler hakkında
vesikalar ve Fransızca eserler yayımlayarak etkili olmuştur.
• Türk vatanının kurtuluşu için bütün kurum ve cemiyetlerin birleşmesi gerektiğini
belirtiyordu. Çünkü Türk milleti, ancak bu birlik ve dayanışmayı sağladığında başarıya
ulaşacaktı
• “Kuva-yı Milliye” deyimini ilk kullanan cemiyettir.
Anadolu Kadınları Müfaaa-i Vatan Cemiyeti
• 5 Kasım 1915’te Sivas’ta kuruldu.
• Vatanın bütünlük ve bağımsızlığı uğrunda bütün Anadolu’nun birliği çalışmak gayesiyle
mitingler ve kongreler düzenlemiştir.
• Vatanın savunmasında kadınların da üzerine büyük görevler düştüğünü belirterek
kadınların görevlerini yapmaya hazır olduklarını vurgulamışlardır.
Milli Cemiyetlerin Ortak Özellikleri
• Mondros Ateşkes Antlaşmasına ve işgallere bir tepki olarak ortaya çıkmışlardır.
• Azınlıkların taşkınlıklarına karşı kurulmuşlardır.
• Cemiyetlerin tabanını çoğunlukla eski İttihatçılar oluşturmuştur.
• Cemiyetlerde “Türklük” duygusu ön plandadır.
• Cemiyetler yalnız bulundukları bölgeleri kurtarmak için kurulmuş olup programları
vatanın bütünlüğü özelliğini taşımazlar (Bölgesel amaçlarla kurulmuşlardır).
• Genellikle basın ve yayın yoluyla mücadele etmişlerdir. Ancak işgallerle birlikte silahlı
mücadeleye başlamışlardır.
Yayın yoluyla bulundukları bölgelerde, Türklerin çoğunlukta olduklarını dünya kamuoyuna
duyurarak işgallerin haksızlığını savunmuşlardır.
• Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesine katkıda bulunmuşlardır.
• Yeni bir Türk Devleti kurma amacı taşımazlar (Trakya Paşaeli Cemiyeti hariç).
• Ulusal bilincin gelişmesine, yayılmasına, canlı tutulmasına kaynak olmuşlardır.
• Halkın savaşı maddi ve manevi yönden desteklemesine öncülük etmişlerdir.
• Bu cemiyetler kendiliklerinden oluşmuşlardır. Hükümet ya da her hangi bir organın
katkısı yoktur.
• Birbirlerinden kopuk ve bağımsız hareket etmişlerdir. Milli Cemiyetler; Sivas Kongresi’nde
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı ile birleştirilmiştir.
• Cemiyetler yöresel kongreler düzenleyerek siyasi ve silahlı mücadeleler yapmışlardır.
• Yararlı cemiyetlerin başlangıçtaki en büyük eksikliği merkezi bir otoriteden ve birlikten
yoksun olmalarıdır. Erzurum Kongresinde giderilmeye başlayan bu eksiklik, Sivas
Kongresinde bütün derneklerin bir çatı altında toplanmasıyla tamamen giderildi.
• Yararlı cemiyetler genellikle İstanbul ve çevresinde kurularak faaliyet göstermiştir.
İstanbul’da kurulmalarının en önemli nedeni, devletin merkezi olmasından dolayı
haberleşme ve ulaşımın kolay olmasıdır Ayrıca basın ve yayın merkezi olması da etkilidir
Cemiyetlerin hemen hemen hepsinin kuruluşunda dayandıkları nokta Wilson İlkeleri’dir.
6. Hafta: MUSTAFA KEMAL'İN MİLLİ MÜCADELENİN
ÖNDERİ HALİNE GELMESİ
Mustafa Kemal'in; I.Dünya Savaşı Öncesi Faaliyetleri; I.Dünya Savaşındaki
Faaliyetleri; İstanbul’daki Faaliyetleri.
Mustafa Kemal'in; I.Dünya Savaşı Öncesi Faaliyetleri
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve İlk Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal 1881
yılında Selanik'te Koca Kasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde
doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Annesi, Selânik civarında
Langaza’da tarım ve ticaretle meşgul olan Sofuzade Feyzullah Efendinin kızı Zübeyde
Hanım’dır. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye iskân edilen Konya Karaman kökenli Konya
Yörüklerinden gelmektedir. Babası, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin
oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre sancağına bağlı
Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk’ün dedesi ve amcasının taşıdıkları “kızıl” lakabı
Rumeli’de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl - Oğuz (Kocacık Yörükleri) Türkmenleri
soyundan gelmektedir. Aile daha sonra Selânik’e yerleşmiş, Ali Rıza Efendi burada 1839
yıllarında doğmuştur.
Zübeyde Hanım ise, Ali Rıza Efendi’ye göre daha muhafazakâr bir insandı. Çocukları
çok sever ve onların üzerine titrerdi. Zübeyde Hanım, doğuştan akıllı bir kadındır. Oğlu
Mustafa, annesinin üzerindeki etkisini, fedakârlığını her zaman saygıyla anacaktır.
Yeterince eğitim görmemiş, ama okumayı yazmayı öğrenmişti. “Bilge” kişiliğinden dolayı
annesine “Molla Hanım” derdi.
Öğrenim Hayatı
Mustafa, okula başlama çağına gelince, geleneklere bağlı annesiyle modern düşünceli
babası arasında bir çatışma olur. Zübeyde Hanım, küçük Mustafa'nın, ilâhiyle Hafız Mehmet
Efendi'nin mahalle mektebine, Ali Rıza Efendi ise modern öğretimde bulunan Şemsi
Efendi'nin özel okuluna gitmesini ister. Sonunda Ali Rıza Efendi, bir çıkar yol bulur; Küçük
Mustafa, ilköğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin
mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selânik'te çağdaş
eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti.
Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada
öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine
okulu terk etti. Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup
aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Askeri okula gitmek isteyen Mustafa annesine haber
vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı kazanarak Selânik Askeri
Rüştiyesi’ne başladı.
Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin
yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek
üzere öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa
Kemal olmuştu.
Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır
Askerî İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık yaptı. İlerde ünlü bir hatip olarak
tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı.
Yakın arkadaşlarından biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç
Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanı sıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları
izinli olarak Selânik'e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.
Lise öğrenimi süresinde, Mustafa Kemal’i en fazla etkileyen olay 1897 Türk –Yunan
Savaşı’dır. Türk Ordusu’nun savaş meydanında parlak bir zafer kazanmasına rağmen barış
masasında zararlı çıkması gönüllere eziklik getirmiştir. Bu savaş o sıralar 16 yaşlarında olan
Mustafa Kemal’de coşkun bir yurt sevgisi uyandırır. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa
katılmak için girişimde bulunursa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânını bulamaz.
Manastır Askerî İdadisinin bu çalışkan öğrencisi, 1898 Kasımında bütün derslerden tam
not alarak okulunu parlak bir şekilde bitirir. 54 kişilik sınıfta 2. olarak dereceye girer.
Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi'ni de başarı ile bitirdi. 1899 yılının Mart ayı
ortalarına kadar Selanik’te tatilini geçiren Mustafa Kemal, İstanbul Pangaltı’daki Harbiye
Mektebi’nde yüksek öğrenimine devam etmek için Selanik’ten vapura biner ve İstanbul’a,
Payitahta gelir. Böylece bütün çocukluğu ve gençlik yıllarının bir kısmını geçirdiği
Makedonya’dan ilk defa ayrılır.
Harp Okulu’nda Mustafa Kemal’in fikrî gelişmesi hızlanmış ve siyasal bir nitelik
kazanmıştır. Bir taraftan gizlice okudukları Namık Kemal şiirleri, diğer taraftan ülkenin
fena yönetildiği duyguları içinde, bazı arkadaşları ile (Ömer Naci, Ali Fuat Cebesoy vs.) iki üç sayı devam eden el yazması bir dergi ile fikirlerini Harp Okulu öğrencilerine yansıtmaya
çalışırlar. Bu girişimi Harp Akademisi’nde de devam etmiştir.
3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902'de bu okulu Teğmen
rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti.
Mustafa Kemal, 1902’de Teğmen rütbesi ile Harp Akademisi’nde öğrenimine başladı.
Akademi öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş, seçkin öğretim elemanlarından oluşuyordu.
Burada o, bir taraftan mesleki bilgilerini geliştirirken diğer taraftan devletin kaderiyle ilgili
konularda arkadaşlarını uyarma gayreti içindeydi. Paris’teki Jön Türk gazeteleri ile
Fransızca gazeteleri getirir ve arkadaşlarını etkilemeye çalışıyordu. Bu maksatla Harp
Okulunda başladıkları el yazısı ile dergi hazırlama işine tekrar başlarlar. Dergi, az kullanılan
bir dershanede hazırlanıyor ve elden ele dolaştırılıyordu. Ancak bir süre sonra durum
Mektepler Nazırı Zülüşü İsmail Paşa tarafından öğrenilir. Bu olayları haber alan Akademi
Komutanı ansızın dershaneye yaptığı bir baskında öğrencileri suçüstü yakalar. Fakat
görmezlikten gelir. Takibat yapmaz, sert bir ihtarla yetinir. Böylece meslek hayatlarını
söndürebilecek bir tehlike zararsızca atlatılır. Dergi çalışmalarına bir süre ara verilir.
Mustafa Kemal 1903 yılında Üsteğmen olmuştu. 11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay
Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu.
Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile
kendisini arkadaşlarına ve öğretmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını
kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz
söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve
millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın
ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı.
Mezuniyetten sonra sıra atamalara geldi. Bu dönemde özel durumu dolayısıyla başarılı
subaylar Makedonya’ya gönderilirdi. Mustafa Kemal annesinin ikamet ettiği Selânik’i arzu
ediyordu. Atamaları beklerken Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı bir pansiyon kiralar ve ara
sıra burada toplanarak memleket meselelerini konuşuyor, özellikle ülkenin kurtuluşu için
meşruti bir idare kurulması üzerinde duruyorlardı. Padişahı meşruti idareye ancak ordu
zorlayabilirdi. Dolayısıyla gidilecek yerlerde teşkilât kurulmalıydı, bunun için de en uygun
yerin Makedonya olduğu düşünülüyordu. Makedonya’da asayiş bozuktu, çeşitli ırklara
mensup çeteler, Müslüman köylerini basıyor, halkın canına ve malına zarar veriyorlardı.
Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ortamın kendileri için elverişli olduğunu düşünüyorlardı.
Ancak arzuları gerçekleşmedi. Çünkü aralarına sızan sarayın bir muhbiri onları Padişaha
suikast düzenleyecekleri yönünde ihbar eder. Mustafa Kemal ve arkadaşları tutuklanırlar ve
sert muameleye tabi tutulduktan sonra takipsizlik kararı ile serbest bırakılırlar. Bu olayın
sonucu olarak Rumeli yerine Suriye’ye tayin edilir. Mustafa Kemal 5 Şubat 1905’te Şam’da
30. Süvari Alayında staj yapmak üzere görevlendirilir. Mustafa Kemal’in öğrencilik yılları
sona ermiş, vatana hizmet yılları başlamıştır
20 Haziran 1907’de Stajın bitmesi ile Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) rütbesi ile
Makedonya’ya tayin edildi.
31 Mart Ayaklanmasını bastırmak için Mahmut Şevket Paşa önderliğinde Selânik’ten
gelen Hareket Ordusu Kurmay subayı Mustafa Kemal’dir.
1910 yılında Fransa'ya gönderilen Mustafa Kemal burada Picardie Manevraları'na
katıldı.
Mustafa Kemal’, 1913 yılının Ekim ayının sonlarına doğru Sofya’da göreve başlamıştır.
11 Ocak 1914’de de Sofya Ataşeliğine ilâve olarak Bükreş, Belgrat ve Çetine
Ataşemiliterliklerini yönetme görevi verilmiştir. 1 Mart 1914’de de Balkan Harbindeki
başarılı hizmetleri dolayısıyla yarbaylığa terfi etmiştir.
Mustafa Kemal Osmanlı Devleti’nin Sofya’daki ilk askerî ataşesidir. Sofya’da göreve
başlayınca, Bulgarya Otelinde kalır. Sonra Sefarethanede istediği gibi çalışamamak misafir
kabul edememek ve bilgi toplayamamak gerekçesi ile Ferdinand Caddesi 17. Numaraya
taşınır.
Trablusgarp Savaşı (1911-1912)
Mustafa Kemâl 1911’de kendi isteği ve bir grup arkadaşıyla birlikte Trablus'a gitti; Tobruk
ve Derne savunmalarında görev aldı. Mustafa Kemâl, henüz Libya'da iken Balkan Savaşı
başladı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşı’nı kazandı. 6 Mart 1912'de
Derne Komutanlığına getirildi.
Mustafa Kemâl’in I.Dünya Savaşındaki Faaliyetleri
Çanakkale Savaşı
18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız Donanması
ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan
1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemâl'in komuta ettiği 19.
Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemâl, bu başarı üzerine Albaylığa yükseldi.
İngilizler 6 - 7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. 8 Ağustos 1915
tarihinde Anafartalar Grup Kumandanlığına getirildi. Birinci Dünya Savaşı esnasında,
Anafartalar'daki Türk kuvvetlerine kritik bir zamanda kumanda etti. Bu sırada Çanakkale
Boğazı'na çıkarma yapılmış ve Mustafa Kemâl bu durumu kişisel gayretiyle kurtarmıştır.
Savaş esnasında, Mustafa Kemâl'in kalbinin üzerine bir şarapnel parçası isabet etmiş,
ancak göğüs cebinde bulunan saati onun hayatını kurtarmıştır. Mustafa Kemâl
Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilâf Devletlerine “Çanakkale geçilmez!”
dedirtti.
Kafkas Cephesi
Mustafa Kemâl Çanakkale Savaşlarından sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev
aldı. 1 Nisan 1916'da Tümgeneralliğe yükseldi. Kafkaslarda Rus kuvvetleriyle savaşarak
Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı.
Mustafa Kemal'in; İstanbul’daki Faaliyetleri
Yıldırım Ordularının dağıtılmasının ardından Mustafa Kemal İstanbul’a çağrılmıştır. O
İstanbul’a geldiği gün (13 Kasım 1918) İtilaf Devletlerinin 61 parçadan oluşan muazzam
donanması da İstanbul’u işgal etmek üzere Boğaz’a girmiş bulunuyordu. Bu acı tablo
karşısında içi kan ağlayan Mustafa Kemal, kendisini karşılamak üzere gelen arkadaşı
Doktor Rasim Ferit’in yanında tarihe geçen şu sözü söyleyecekti: “Geldikleri gibi giderler!”
Mustafa Kemal, İstanbul’a geldikten kısa bir süre sonra padişah Vahdettin’le görüşecek ve
ülkenin içinde bulunduğu durumu anlatmaya çalışacaktı. Sonrasında ise Şişli’deki evinde
yakın arkadaşları Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Fethi (Okyar) Bey, Rauf (Orbay) Bey, Kazım
Karabekir Paşa, İsmet (İnönü) Paşa ile sık sık toplantılar yapacak ve ülkenin kurtuluşu için
neler yapılabileceği hakkında görüş alış verişinde bulunacaktı. İşgal güçlerinin sıkı denetimi
altındaki İstanbul’da yurdun kurtuluşu için yapılabileceklerin sınırlı olduğunun farkında
olan Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçmenin yollarını aramaya başladı. Tam da bu sırada
İngilizler Karadeniz Bölgesi’nde Türk çetelerinin Rumlara baskı ve zulüm yaptıklarını öne
sürerek, bu olayların önüne biran önce geçilmezse bölgeyi işgal edeceklerini bildirdiler.
Mustafa Kemal, İstanbul’dan ayrılmadan Hükûmet ve Saray’la görüşmeler yaptı. Padişahla
yapılan son görüşmeyi Mustafa Kemal Paşa şöyle dile getirmektedir; “Yıldız Sarayı’nın ufak
bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini
dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan
penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları ...
toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş!... Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle
konuşmaya başladı: ‘Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların
hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave
etti) tarihe geçmiştir.’ O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve
sükûnla dinliyordum: ‘Bunları unutun’ dedi. ‘asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden
mühim olabilir. Paşa, paşa, devleti kurtarabilirsin!’”..
Mustafa Kemal, görev bölgesindeki askeri ve mülki görevlilere emir verme yetkisiyle
donatılmıştı. Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleri ile Canik (Samsun)
ve Erzincan müstakil sancaklarını kapsamaktaydı.
Kendisine verilen talimata göre Mustafa Kemal’in başlıca görevleri şunlardı:
• Bölgedeki iç düzensizliğin sebeplerinin tespit edilmesi ve iç kargaşanın önüne
geçilmesi,
• Bölgede dağınık olarak bulunan silah ve cephanenin biran evvel toplatılarak uygun bir
yerde işgal kuvvetlerine teslim edilinceye kadar korunması,
• Mevcut olduğu söylenen ve ordu tarafından desteklendiği düşünülen bir takım milli
örgütlerin ortadan kaldırılması.
Kendisine verilen görevlerin ifası için 3. ve 15. kolordular müfettişlik emrine tahsis edilmişti.
Bu askeri birlikler müfettiş tarafından verilen her emri harfiyen yerine getirmekle
yükümlüydü. Müfettişlik bölgesi içerisinde bulunan yerlerin mülki amirleri de müfettişin
talimatlarını uygulamak zorundaydı. Müfettişlik sınırları dışında kalan komşu illerin
(Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara Kastamonu) askeri görevlileri de gerektiği takdirde
kendisine yardımcı olacaklardı.
Mustafa Kemal ve yanındaki müfettişlik heyeti, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru’na
binerek İstanbul’dan Samsun’a doğru hareket ettiler. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaştılar.
Bu tarihten itibaren Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık aşaması başlamış oluyordu.
Mustafa Kemal'in Samsun'a Çıkışı ve Anadolu'da Yaptığı Çalışmalar
Mustafa Kemal, bu düşüncelerle Anadolu vatan coğrafyasında Türk milletini
teşkilatlandırarak, Türk istiklalini korumak ve yeniden doğuş için Millî Mücadele’yi
başlatmak üzere 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktı. Tabi ki yapılacak işler kolay değildi. Çok büyük
zorluklar bulunuyordu. Büyük Nutuk’ta da belirttikleri üzere; Osmanlı Devleti’nin
içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta
zedelenmiş, Şartları ağır bir Mütareke imzalanmış, ordunun elinden silah ve cephaneleri
alınmış, millet yorgun ve fakir durumda.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıkar çıkmaz ülkenin her tarafındaki askerî ve mülkî erkân
ile irtibata geçerek halkı Millî Mücadele fikri etrafında birleştirmeye çalıştı. Bu arada yaptığı
incelemelerde, bölgedeki asayişi Türkler değil, Rumların bozduğu, özellikle ingiliz destekli
Pontusçuların niyetlerinden ve terör faaliyetlerinden vazgeçtikleri takdirde bölgede asayişin
düzeleceğini ilgililere rapor etmişti. Bugünlerdeki şartlar çerçevesinde Mustafa Kemal
Paşa’nın Samsun’da kalması uygun olmadığından, Anadolu’nun daha iç kısımlarına gitmek
ve milletle daha yakın temasta bulunabilmek için 25 Mayıs’ta karargâhıyla Havza’ya
geldi.
Havza ve Amasya Genelgeleri
Havza Genelgesi
Samsun İngiliz işgali altında olduğu için Havza'ya gelen Mustafa Kemal Paşa burada askeri
ve sivil makamlara yayınlandığı genelgede;
Anadolu'nun her köşesinde işgalleri kınayan (özellikle İzmir'in işgalini) protesto mitingleri
yapılmalı, hükümete ve İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları çekilmelidir. Milli
bilinci uyandırmak amaçlanmıştır.
- Gösteriler sırasında, azınlıklara ve İtilaf subaylarına zarar verilmemelidir.
- Milli Cemiyetlerin kurulmasına hız verilmelidir.
- Mondros hükümlerine uyulmamak ve askerlerin terhisi önlenmelidir.
maddelerine yer vermiştir.
Havza Genelgesi Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktıktan sonra işgallere karşı ilk
resmi tepkisidir.
Türk halkı bu genelgeden hemen sonra başta İstanbul olmak üzere birçok yerde protesto
mitingleri yapmıştır. İtilaf Devletleri, İstanbul Hükümeti'ne baskı yaparak Mustafa Kemal'in
İstanbul'a geri çağrılmasını istemişlerdir.
Amasya Genelgesi (22 Haziran 1919)
Mustafa Kemal tarafından hazırlanan Amasya Genelgesi’nin halkın gözündeki önemini
artırmak ve İstanbul basınının kendisi aleyhindeki propagandasını kırmak için halkın
güvenini kazanmış olan Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir gibi
kişilere genelgeyi imzalattırmıştır. Genelgenin Amacı;
İşgallere karşı Anadolu'da başlayan direniş hareketini (Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini ) tek
merkezden yönetmek, bunu sağlamak için de ulusal bir kongrenin toplanmasını
sağlamaktır.
Genelgede şu maddeler yer almıştır;
- Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.
- İstanbul Hükümeti, üzerine düşen görev ve sorumluluğunu yerine getirememektedir. Bu
durum milletimizi yok olmuş gibi göstermektedir.
- Milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
- Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta milli bir kongre düzenlenmeli, bunun için de
her bölgeden üç delege Sivas’ta olacak şekilde yola çıkmalıdır.
- Doğu illeri için 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.
- Mevcut askeri ve milli örgütler kesinlikle dağıtılmayacak, komuta bırakılmayacak ve
başkalarına teslim edilmeyecek.
Amasya Genelgesi'nin Önemi:
- Türk İnkılâbı’nın İhtilal Safhası başlamıştır.
- Milletin bağımsızlığını kurtarmak ifadesi ile Kurtuluş Savaşı'nın "Amacı"; Milletin
bağımsızlığını yine Millet kurtaracaktır, ifadesi ile de Kurtuluş Savaşı'nın "Yöntemi"
açıklanmıştır
- İlk kez milli egemenliğe dayalı bir yönetimden bahsedilmiştir.
- İstanbul Hükümeti ilk kez yok sayılmıştır.
- Türk milleti hem İstanbul Hükümeti’ne hem de işgalci güçlere karşı mücadeleye
çağrılmıştır.
Amasya Genelgesi İtilaf Devletleri ve İstanbul Hükümeti'ne bir uyarı niteliği
taşıdığından aynı zamanda bir "ihtilâl Beyannamesi"dir
Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi'ni yayınlamakla görev ve yetkilerini aştığından İtilaf
Devletleri İstanbul Hükümetine baskı yaparak Mustafa Kemal’i İstanbul'a geri çağırmışlardır.
Mustafa Kemal’in geri dönmemesi üzerine İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’in görevine son
vermiştir (7-8 Temmuz 1919). Bunun üzerine Mustafa Kemal İstanbul’a gönderdiği telgrafta
askerlikten istifa ettiğini bildirmiştir
Mustafa Kemal 8 Temmuz 1919 tarihten sonra Milli Mücadeleye sivil olarak devam etmiştir.
Download

GEL Ş M ÜN VERS TES ATATÜRK LKELER VE NKILÂP TAR H