TEKFİR DEĞİL TEBLİĞ…Ramazan Kayan
İslam fıkhının en önemli başlıklarından biri olan „tekfir „ meselesi bu gün ehliyetsiz kimselerin elinde bir haksızlığa
dönüşmüş ve çoğu zaman zulüm vesilesi olmuştur…
Konuya vukufiyeti olmayan kifayetsizlerin usulsüzlüğü ve aceleciği onulmaz yaralara neden
olmuştur… Öyle ki işin içine cehalet ve asabiyet girince tekfir üzerinden nasıl bir kıyımın
gerçekleştiğine, kendi dışında olan herkesi biçme operasyonuna dönüştüğüne acı içinde tanıklık
etmekteyiz…
Açıkçası bu gün tekfir konusunu ilmi bir zeminde konuşmaktan öte tekfircilik hastalığı ile karşı
karşıyayız…
Doğrusu bazı gençlerin tekfir etmede ki cesaret ve cüretinin nereden kaynaklandığını kaygı ile
merak etmişimdir… Tabii ki, bu konu bu günün meselesi değildir… İslam tarihinde ümmetin belini
kıran, bütünlüğünü bozan, nice kanların dökülmesine neden olan bir konudur…
Düşünebiliyor musunuz, Hz. Ali (r.a) gibi biri bile bu fitneden kurtulamamış, onun hayatına mal
olmuştur.
Tekfirciliğin tarihi kan, kaos ve karmaşa ile doludur…
Şeri delillerle temellendirilmeyen yersiz tekfir, gruplar arasında yargısız infaza dönüşmüş, toplum
içinde kapatılmayacak yaralara neden olmuştur. ..
Rasulullah (s.a.v) bu tehlikenin ağır sonuçlarını hesaba kattığı için Medine‟de münafıkların
varlığını bildiği halde onları küfürle itham etmemiş, düşmanın safına itmemiş, siyaseten İslam‟ın
maslahatını gözetmiştir… O (s.a.v) gücünü hep İslam‟ın daha geniş bir kitleye yayılabilmesi için
kullanmıştır… Tekfir değil, tebliğ yolunu seçmiştir…
Davet gayretleri sonuç vermediği zamanlar, insanların küfür içinde kalmaları O‟nu (s.a.v)
derinden üzmüştür, Yüce Allah O‟na teselli vermiştir:
“Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın” (Şuara-3)
Bize düşen tevhidi hakikati en güzel şekilde, hikmetle duyurmaktır, ama bilelim ki ancak Allah‟ın
diledikleri iman ederler…
Ateşe koşanı kötülemek, küfretmek değil kurtuluşu için çırpınmak bize düşer… Köre kör demek
marifet değil elinden tutup yol göstermek gerekir, işte erdem budur…
Akidesi bozuk olanlara kızmak, kınamak, kırmak, kovmak, kavga etmek ne bizi, ne de onları
kurtarmaz, önemli olan konuşma zeminini yakalamak, onları nasıl kazanabiliriz kaygısı ile hareket
etmektir…
Bizim işimiz toplumu dışlamak, didişmek, düşman edinmek değil, doğrularımızı duyurmak, İslami
duruşumuzu en zor şartlarda bile sürdürmektir…
Müslüman olmayanı bile „onu İslam‟a nasıl kazandırabiliriz?‟ refleksi ile yaklaşmak
durumundayız…
Müslüman elbette küfürden, şirkten, nifaktan teberri etmek zorundadır…
Evet, imanın ilk şartı tağutu reddetmektir… Ancak bu inanca ve bilince sahip olmayanlara nasıl
gideceğiz? Onları tağutun safına itmek mi yoksa tevhidi bir zemine çekmek mi?
Nesillerin maruz kaldığı cehaleti ve tebliğin önündeki engelleri gidermeden onlar hakkında
hüküm vermede acele etmenin doğru olmadığını düşünüyorum…
Bunu ifade ederken şunu kasdetmiyorum; toplumun batıllarını, bidatlarını normal görelim değil,
toplumla barışık olmaktan amacımız mesajımızı sunacak kapıları açık tutalım, davet yolunu
tıkamayalım…
Elbette apaçık küfür olan vasıfları kim taşırsa ve savunursa küfre girer ve kafir olur… Bunu
bileceğiz fakat ona mesajımızı ulaştırmanın sorumluluğunu da unutmayacağız…
Cahiliyeyi tanımlamak, tanımak yetmiyor, cahiliyeyi nasıl giderebiliriz, diye bir derdimiz olmalı…
Bir defa işi yersiz tekfire vardırırsak toparlanmak zor olur… Evet yerinde tekfire kim ne diyebilir?
Bu gün sorun; yersiz tekfir… Tekfirde aşırılık… İman-küfür sınırını zorlamak…
Tekfir; temkin, teenni, titizlik ister… İhtimam ve ihtiyatlı olmayanların başkasının imanını
sorgularken kendilerini nasıl bir tehlikeye attıklarının farkındalar mı acaba?
İmam Şevkani‟nin yerinde tesbitiile;
“Bilinmelidir ki, Müslüman bir şahsiyetin dinden çıkığına ve küfre girdiğine hüküm vermeye
kalkışmak –elinde güneşten daha açık bir delil olmadıkça- Allah‟a ve ahret gününe iman eden bir
kul için münasip bir şey değildir.”
Buna şu kuralı da eklemek gerekir…
“Lüzumu küfür değil de, iltizam-ı küfür küfrü gerektirir”
Bu kaideye göre bir kimsenin İslam dairesinden dışarı çıkması, Müslümanlara göre yabancı
sayılabilmesi için küfrü bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir…
Kişinin lehine bir tevil yolu varsa tekfir etmemek esastır…
İhvan‟ınmürşidlerinden Hasan Hudeybi‟nin haklı tesbitiile;
“Biz kadı değil, davetçiyiz.”
Download

TEKFİR DEĞİL TEBLİĞ…Ramazan Kayan