No: 1 Ağustos 2014
SDE analiz
Yazarlar Hakkında
Dr. Murat YILMAZ
Stratejik Düşünce Enstitüsü İç
Politika ve Demokratikleşme
Programı Koordinatörüdür.
Türk siyasi hayatı ve fikir
tarihi ile siyasi partiler üzerine
çalışmalarını sürdürmektedir.
CUMHURBAŞKANI ADAYLARININ
SEÇİM STRATEJİLERİNİN ANALİZİ
Dr. Murat YILMAZ, Prof. Dr. Bekir Berat ÖZİPEK, Doç. Dr. Vahap ÇOŞKUN
Prof. Dr. Bekir Berat ÖZİPEK
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Öğretim Görevlisidir. Ağırlıklı
olarak çağdaş siyasi teoriler,
insan hakları ve ifade
özgürlüğü alanında çalışmalar
yapmaktadır.
Doç. Dr. Vahap ÇOŞKUN
Dicle Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Öğretim Üyesidir.
İnsan hakları, demokrasi,
Kürt sorunu ve bunun
hukuki yansımaları üzerine
çalışmaları bulunmaktadır.
SDE Hakkında
SDE; ortak insani değerler ekseninde;
adalet, barış, demokrasi ve özgürlük hedefinde, medeniyet coğrafyasında stratejik derinliğine, tarihi reelpolitik misyonuna doğru emin adımlarla yol alan ‘Yeni
Türkiye’nin düşünce merkezidir. 3 Mart
2009’da resmi kuruluşu gerçekleştirilen
Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı
(SDAV)’nın bir kuruluşu olarak faaliyet
gösteren SDE; iç ve dış politika bağlamında
geleceğin Türkiye’sini şekillendirme yolunda ortak aklı, bilimsel çalışmayı, halk
iradesi ve egemenliğini esas alan bir sivil
düşünce kuruluşudur.
www.sde.org.tr
Sunuş
Türkiye, Cumhurbaşkanını ilk defa halkoyuyla seçecek.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilecek olması, beraberinde
birçok ilkin yaşanmasına yol açmaktadır. Bunlardan en önemlisi,
Cumhurbaşkanı adaylarının seçim kampanyası yürütmeleri ve seçmen
karşısına seçim vaatleriyle çıkmalarıdır. Cumhurbaşkanı adayları, bu
vaatlerini derli toplu birer seçim bildirgesi veya basın toplantısıyla
kamuoyuna sunuyorlar.
SDE İç Politika ve Demokratikleşme Koordinatörlüğü olarak 10 Ağustos
2014’te gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yakından takip
etmeye çalışıyoruz. Cumhurbaşkanı adaylarının seçim strateji,
kampanya ve siyasi söylemlerinin tartışıldığı bu çalışmada Dr. Murat
Yılmaz Cumhurbaşkanı adaylarından Recep Tayyip Erdoğan’ın, Prof.
Dr. B. Berat Özipek Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, Dr. Vahap Coşkun ise
Selahattin Demirtaş’ın seçim stratejilerini analiz ettiler. Cumhurbaşkanı
adaylarının performansları esas alındığı için sistematikleri farklı
olan metinler, adayların tutarlılık ve mukayesesine yardımcı olacak
değerlendirmeler içermektedir. Böylece Cumhurbaşkanı adaylarının
seçim strateji, kampanya ve siyasi söylemleri bu şekliyle ilk defa bir
düşünce kuruluşunun yayınında tartışılmış olmaktadır.
SDE İç Politika ve Demokratikleşme Koordinatörlüğü
No: 1 Ağustos 2014
SDE analiz
Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanlığı
Seçimi Vizyon Belgesi” ve Seçim
Stratejisi
Dr. Murat YILMAZ
SDE İç Politika ve
Giriş
Demokratikleşme Programı
Koordinatörü
10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimi, sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacak gibi görünüyor. Bu seçim, ilk defa halkoyuyla Cumhurbaşkanının seçilmesinin yanı
sıra, Türkiye’de vesayet sisteminin yıkıldığı
bir döneme denk geldiği için, bir Cumhurbaşkanı seçiminin çok ötesinde anlamlar taşıyor.
Türkiye’de bürokratik vesayete dayanan eski
siyasi rejimin bel kemiği kırıldı, fakat eski rejim tam anlamıyla tasfiye edilip yeni rejim kurulamadı. Siyasi rejimle beraber iktisadi ve
sosyolojik olarak da eskiden kopuş anlamına
gelebilecek çok ciddi değişiklikler yaşandı. İşte
Cumhurbaşkanlığı seçimleri, bütün bu değişiklikleri hükümet sistemine ve siyasi yelpazeye
taşıyabilecek bir katalizör vazifesi üstlenmeye
aday.
Türkiye’de uzun bir süredir siyasetin alanını daraltan vesayet sisteminin, tasfiye edilmesiyle,
siyaset reşit bir karakter kazandı ve hükmettiği
alan büyüdü. Bu siyasetteki tartışma alanlarını
da arttırdı. Bugün bazı kesimlerin kutuplaşma olarak adlandırdıkları gelişmenin ardında
yatan temel sebep budur. Cumhurbaşkanlığı
seçimleri etrafında otoriterlikten yeni vesayet
biçimlerine, hükümet sistemlerinden yeni anayasaya, Kürt meselesinden Alevi meselesine,
büyükşehir kanunundan özerkliğe yürütülen
tartışmalar artık reşit olan siyasi aktörlerin siyasetin yeni sınırlarını keşfetme, deneme-yanılma
dönemine de denk geliyor. Türkiye’nin bu temel
tartışmalardan demokrasinin tahkimi ve liberal
demokrasi sınıfına sıçrayarak çıkması da, melez rejim halini devam ettirerek “orta demokrasi tuzağı”nda devam etmesi de mümkündür.
Cumhurbaşkanlığı seçim süreci ve sonrasında
yaşanacaklar bu bakımdan siyaseten bir “kurucu” nitelikte etkiler yaratacaktır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye’nin hükümet
sistemini 1982 anayasasının sistematiğinin
ötesinde tartışmalara açacaktır. Önümüzdeki
dönemde parlamenter sistem, yarı-başkanlık
2
ve başkanlık sistemleri etrafında yeni kutuplaşmaların yaşanması kuvvetle muhtemeldir.
Siyasi yelpazede ise Başbakan Erdoğan’ın
aday olması ve 3 dönem yasağıyla beraber
AK Parti’de büyük değişiklikler beklenmektedir. Aynı şekilde muhalefet cephesinde de
Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki muhtemel
bir mağlubiyetin yaratacağı parti içi muhalefet
enerjisinin yol açabileceği değişiklikler dikkate
alınmalıdır.
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanı
Seçimleri ve İlkler
10 Ağustos 2014 seçimleri, Türkiye siyasetinde
birçok ilkin yaşanmasına sebep oluyor. Türkiye seçmeni, Cumhurbaşkanını ilk defa kendi
oyuyla seçebilecek. Cumhurbaşkanı adayları
bundan sonra kendilerini halka anlatmak durumundalar. İlk defa Cumhurbaşkanı seçimlerinde bir seçim kampanyası yürütülüyor. Mitingler,
STK ziyaretleri, kanaat önderleriyle buluşmalar,
yemekler, adaylar için bağış toplanması gibi
ilkler yaşanıyor. Daha önceden siyasi olmayan
bürokratların seçilmesi halinde seçmenlerin
ancak TBMM’deki “yemin törenlerinde” görebildiği adaylar, şimdi kendisini halka anlatmak
zorunda. Başlı başına bu durum bile, Türkiye’deki demokratikleşmenin mühim göstergelerinden biridir.
Cumhurbaşkanı adaylarının bir tür “seçim
bildirgesi” açıklamaları da, bu bakımdan kaydedilmesi gereken bir ilktir. Daha önce, Cumhurbaşkanını halk seçerse, Cumhurbaşkanı
adayları halka ne vaat edecek? ‘Ben kanunları daha hızlı onaylarım mı, ben daha iyi rektör seçerim mi diyecek?’ şeklinde eleştirilen
propaganda sürecinin, zannedildiğinin aksine
müspet bir seyir izlediği söylenebilir. Cumhurbaşkanı adayları, Türkiye’nin temel meselelerine ve çözüm yollarına ilişkin görüşlerini
açıkladılar. Böylece canlı bir kamuoyu ilgisi
altında bir yandan Türkiye’nin temel meseleleri
yeniden tartışıldı, diğer yandan da seçmenler
Cumhurbaşkanı adaylarını daha yakından tanıma imkânına sahip oldu. Bu şekilde seçmen,
adayları ve vizyonlarını mukayese etme imkanına sahip oldu. Adaylar da seçim bildirgeleri
üzerinden, şahsi polemik dışında kendilerini
ifade edebilecekleri bir alan yakalamış oldular.
Cumhurbaşkanı Adaylarının Seçim Stratejilerinin Analizi
Yazılı ve görsel medya, Cumhurbaşkanı adaylarının görüşlerini açıkladıkları tanıtım toplantılarına büyük ilgi gösterdiler. Soru, tartışma ve
eleştirileriyle Cumhurbaşkanı adaylarının görüşlerinin kamuoyuna aksetmesi için üzerlerine
düşen rolü yerine getirdiler.
Cumhurbaşkanı adaylarından Başbakan ve AK
Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş seçim bildirgesi niteliğinde metinler açıklarken, CHP ve
MHP’nin ortak “çatı adayı” Ekmeleddin İhsanoğlu böyle bir metin yerine basın toplantısıyla
yetindi. Bu tercih, İhsanoğlu’nu destekleyen
kesimlerin ideolojik ve sınıfsal kompozisyonu
düşünülerek tartışmalara yol açmayacak bir
“muğlaklık”ın bilerek seçildiği siyasi stratejiden
kaynaklanmaktadır. Buna karşılık, Erdoğan ve
Demirtaş’ın seçmeni net bir siyasi pozisyona
çağıran siyasi stratejileri tercih ettikleri anlaşılıyor.
Cumhurbaşkanı adaylarının seçim bildirgelerinin “tutarlılık” açısından ele alınması ve diğer
adaylarla “mukayese” edilmesi kaçınılmazdır.
Bu durum, Cumhurbaşkanı adaylarının ve seçilmeleri halinde Cumhurbaşkanlarının demokratik denetimi açısından önemli bir veri teşkil
etmektedir.
Cumhurbaşkanı adaylarının seçim bildirgelerinin açıklandığı toplantıların mekân, davetli
sayısı ve çeşitliliği, ses ve ışık düzenine kadar
toplantı düzenleme tekniği açısından değerlendirilmesi de seçim kampanyalarının ele alınması açısından kaçınılmazdır. Seçim bildirgeleri ve
seçim kampanyaları siyasi tarih, siyasi kültür,
siyasi gelenekler, siyasi partiler, siyasi kimlikler,
bunların sınıfsal ilişkileri ve siyasi söylemleriyle
ilişkilendirilerek anlam kazanabilir.
Erdoğan’ın Siyasi Stratejisi
AK Parti, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde
profesyonelleşen ve yozlaşan merkez sağ siyasetin tasfiye edilmesiyle önü açılan bir partidir.
AK Parti kuruluşunda, bu döneme denk gelen,
aynı görevde 3 dönem bulunma sınırlaması
getiren tüzük maddesiyle dikkat çekmişti. Aradan geçen zaman zarfında 2015 seçimlerinde
AK Parti TBMM grubunda Başbakan Erdoğan
dâhil 70’in üzerinde isim 3 dönem kuralına göre
grup dışında kalacaklardır. Başbakan Erdoğan
kamuoyundaki ısrarlara rağmen, bu kuralın değişmemesi konusunda ısrarcı oldu. Bu düzenleme, AK Parti’nin ister istemez yenilenmesini
zaruri kılmaktadır. AK Parti’nin yenilenme dönemi, 2015 genel seçimleri öncesi 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle daha erken başlayacak gibi görünmektedir.
Başbakan Erdoğan AK Parti’nin kuruluş safhasından itibaren lider olarak temayüz etmiş ve
aradan geçen 14 yıl boyunca yaşanan mücadeleler Erdoğan’ı kurucu lider olmanın ötesinde
“karizmatik” bir “kahraman”a dönüşmüştür. Bu
bakımdan halk tarafından seçilecek bir Cumhurbaşkanlığına, AK Parti’den Recep Tayyip
Erdoğan’ın dışında bir aday düşünülmemiştir.
Partinin yanında, Türkiye kamuoyu da AK Parti için Erdoğan’ın adaylığında ittifak etmiştir.
Parti içinde ve parti dışında yapılan istişare ve
kamuoyu yoklamalarının sonunda, AK Parti,
Cumhurbaşkanı adayı olarak Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ı göstermiştir.
AK Parti için olabilecek en iyi adaylardan birinin
Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep
Tayyip Erdoğan olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Erdoğan partinin 14 yıllık tarihi yanında, 17-25
Aralık’ta yargının siyasete müdahale çabasının
hedefi olarak da AK Parti tabanıyla adeta özdeşleşmiştir. Erdoğan’ın bu şahsi saldırıya karşı
gösterdiği liderlik ve 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde aldığı sonuç, adeta Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinin ilk turu olarak yorumlanabilir.
Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçiminde liderlik özelliklerini bir avantaja dönüştürmeye ve
seçmeni kendisini diğer adaylarla mukayese
etmeye çağırıyor. Başbakan Erdoğan, 12 yıllık
iktidarı boyunca gerçekleştirdikleri hizmet ve
reformları anlatarak 2023 viyonuyla 10 yıllık
bir gelecek vaadi ortaya koyuyor. Erdoğan bu
şekilde “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyerek iktidar olmanın avantajını kullanıyor. Erdoğan 12 yıllık iktidar dönemine atıfla bir
yandan bu dönemdeki sert kimlik çatışmalarına
diğer yandan da bu dönemdeki kamu hizmetlerine atıfta bulunmuş oluyor. Erdoğan, böylece
hem kimlik siyasetini hem de de hizmet siyasetini beraber kullanabiliyor.
Erdoğan’ın
demokratikleşme,
Kürt meselesinin
çözümü ve
özgürlükçü
laiklik vaatleri,
karşı cepheyi
bölecek ve kendi
içlerindeki
farklılıkları
derinleştirecek
bir mahiyet
kazanıyor.
Erdoğan, 12 yıllık tarihe atıfta bulunarak aynı
zamanda tamamlanmamış reformlara dikkat
3
No: 1 Ağustos 2014
Erdoğan,
Cumhurbaşkanlığı
seçiminde liderlik
özelliklerini
bir avantaja
dönüştürmeye ve
seçmeni kendisini
diğer adaylarla
mukayese etmeye
çağırıyor.
SDE analiz
çekiyor ve 17-25 Aralık’ta yargı ve emniyetteki yapının siyasete müdahalesine karşı Yeni
Türkiye ve yeni anayasa söylemiyle reformların
tamamlanmasını vaat etmiş oluyor. Erdoğan’ın
demokratikleşme, Kürt meselesinin çözümü ve
özgürlükçü laiklik vaatleri, karşı cepheyi bölecek ve kendi içlerindeki farklılıkları derinleştirecek bir mahiyet kazanıyor.
alanda değişim ve dönüşüm yaşandığını ifade ediyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle yeni
bir miladın yaşanarak Eski Türkiye’den Yeni
Türkiye’ye geçişin kapısı aralanacaktır. Yeni
Türkiye’de “sistem içi düzeltmelerden, sistemi
değiştirecek bir reform paketine” geçilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında dört temel
hedefe ulaşılması amaçlanmaktadır:
Erdoğan, CHP ve MHP’nin çatı adayı altında
birleşmelerini, reformlar konusunda farklı düşünmelerini ve yeni anayasaya “hayır” demelerini bir avantaja dönüştürerek, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayacak hükümet sistemi
tartışmalarını Türkiye’deki reform süreci ve yeni
anayasa ile özdeşleşen Yeni Türkiye vaadiyle
bütünleştiriyor. Erdoğan bu şekilde seçmene
kendisinin Cumhurbaşkanı seçilmesiyle reformların, demokratikleşmenin, müzakere sürecinin, paralel yapıyla mücadelenin ve yeni anayasanın kolaylaşacağı mesajını vermektedir.
Erdoğan, böylece Ekmededdin İhsanoğlu’nun
muğlaklığı karşısında net bir siyasi söylem ve
hedefle ortaya çıkmış olmaktadır.
1- Demokrasiyi daha da geliştirmek.
Yeni Türkiye Yolunda Demokratik,
Müreffeh, Öncü Ülke: Cumhurbaşkanlığı Seçimi Vizyon Belgesi
Adaylardan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
“Yeni Türkiye Yolunda Demokratik, Müreffeh,
Öncü Türkiye” adıyla, 84 sahifelik bir seçim
bildirgesi olan ‘Cumhurbaşkanlığı Seçimi Vizyon Belgesi’ni açıkladı. Yeni Türkiye Vizyonumuz, Demokratik Yönetim, Refah Toplumu ve
Öncü Ülke adıyla dört bölümden oluşan vizyon
belgesinde Erdoğan 12 yıllık iktidar dönemini anlatıyor ve 2023’e kadar sürecek gelecek
perspektifini ortaya koyuyor. Erdoğan’ın siyasi kampanyasının temel metni olan bu vizyon
belgesi, en güçlü cumhurbaşkanı adayının
Türkiye’nin temel meselelerine bakışını ve vaatlerini derli toplu bir şekilde ortaya koymaktadır.
1. Yeni Türkiye Vizyonu
Erdoğan, 12 yıllık AK Parti iktidarı döneminde
Türkiye’de demokratikleşme, refah, şehirleşme
ve uluslararası ilişkiler alanı olmak üzere dört
4
2- Siyasi ve toplumsal normalleşmeyi sağlamak.
3- Toplumsal refahı daha çok yükseltmek.
4- Dünyada öncü ülkeler arasına girmek.
Vizyon belgesinde demokrasi anlayışı olarak
demokrasi standartlarının yükseltilmesi, siyasi
parti kanunun değiştirilmesi ve tek tip siyasi parti anlayışının sona ermesi, temel hak ve
özgürlüklerin her alanda evrensel ölçülerinin
geliştirilmesi vaat ediliyor. Yeni Türkiye’nin
üzerinde yükseleceği üç temel ilke demokratik
siyaset, açık toplum ve hukuk devleti sayılıyor. Bu ilkeler esas alınarak siyasi dönüşüm,
toplumsal dönüşüm ve kurumsal dönüşümün
gerçekleştirilmesi hedefleniyor. Halkın seçtiği
Cumhurbaşkanı ve Yeni Anayasa bu dönüşümü taşıyacak aktörler olarak takdim ediliyor.
2. Demokratik Yönetim
Yeni Türkiye ve toplumsal bütünleşme için;
çözüm süreci, devlet-din ilişkisini düzenleyen
özgürlükçü bir laiklik anlayış ve yargı reformu
şarttır.
3. Refah Toplumu
AK Parti yerel yönetimlerde ve hükümette iktidar olmanın avantajıyla “hizmet siyaseti” vaat
etmektedir. Buradaki vaat geçmişteki icraatlara dayanmakta ve onları daha üst basamaklara
taşımayı amaçlamaktadır. Bu bakımdan vaatler
sistem içi düzeltme de olsa sistemi değiştiren
reformlar da olsa “gerçekçi” bir temele dayanmaktadır. Bu bakımdan vizyon belgesinde
refah toplumu vaat edilirken “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” anlayışına dayanılmaktadır. Vizyon belgesinde siyaset bir tür hiz-
Cumhurbaşkanı Adaylarının Seçim Stratejilerinin Analizi
met siyaseti olarak takdim edilmektedir. “Bizim
siyasetimiz hizmet siyasetidir.”
Vizyon belgesinde hizmet siyaseti, 12 yıllık iktidar döneminde yapılanlar ve yapılacaklar şeklinde 2023 vizyonuyla anlatılıyor. Bu bağlamda
eğitim, sağlık, adalet, emniyet, kültür, gençlik,
kadın, aile, sosyal destekler, sosyal güvenlik
sektörlerinde yapılanlar ve yapılacaklar anlatılıyor.
Ekonomik refah başlığında Türkiye’de çok
partili hayat boyunca iktisadi büyüme ile siyasi reformların eşzamanlı olarak yürütüldüğüne
işaret edilerek, büyüme ile demokratikleşme
arasında açık bir ilişki bulunduğu iddia ediliyor.
“Sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma, ancak
ileri bir demokratik düzen üzerinde inşa edilebilir. Temel hakların korunuyor olması, temel
özgürlüklere saygı duyulması, hukuk devletinin
bütün kuralları ve kurumları ile varlığı, işleyen
bir piyasa ekonomisinin ana dinamiğini oluşturur. Ekonomik başarıları demokratikleşme
çabalarından bağımsız göremeyiz.” (Erdoğan,
Vizyon Belgesi, s. 55)
Bu bağlamda; geçtiğimiz 12 yıldaki AK Parti
iktidarlarında bir zihniyet devriminin gerçekleştirildiği, piyasanın üzerindeki haksız müdahale
ve spekülasyonların önlenerek tedbirlerin alındığı, bankacılık sisteminin disiplin altına alındığı, mali disiplinin sağlanarak ekonomide makro
dengelerin sağlandığı, GSYH’nin 2002’de 230
milyar dolardan 2013’de 823 milyar dolara
çıkarıldığı, Türk Lirası’ndan 6 sıfır atıldığı ve
IMF’ye borcun sıfırlanarak IMF’ye borç verebilen bir ülke haline gelindiği vurgulanıyor.
Enflasyon ve faizler tek haneli rakamlara düşürülmüş, Merkez Bankası rezervleri 28 milyardan 136 milyar dolara yükselmiş, işsizlik
azalmış, gelir paylaşımı düzelmiş, 2002’de 36
milyar dolar olan ihracat 156 milyar dolar olmuş. Cumhuriyet tarihi boyunca 15.1 milyar
dolar doğrudan yabancı yatırım gelmişken son
12 yılda 133.7 milyar dolar yabancı yatırım gelmiştir. 12 yıllık iktidar döneminde bütçe disiplininden taviz verilmemiş ve iç borç oranı ciddi
bir şekilde azalmıştır.
Ekonomi politikasının dayandığı ilkeler “şeffaflık, süreklilik, tutarlılık ve öngörülebilirlik” olarak
kaydediliyor. Bu ilkelere titizlikle uyulmasının
sonucu Türkiye ekonomisinin son 12 yılda
yıllık ortalama büyüme hızı % 5,1 oranında
gerçekleşmiştir. 2023 vizyonuna göre yüksek
büyümenin öncüsü olan özel sektörün önünü
açacak politikalara ve rekabet gücünü arttıracak reformlara devam edilecektir.
Temel ekonomik hedefler, 2023 vizyonuna atıfla şöyle tanımlanıyor:
“2023 vizyonumuzun ana hedefi, gayrisafi yurtiçi hâsıla büyüklüğü bakımından ülkemizin
dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer almasıdır.
Ayrıca, enflasyon ve faiz oranlarını kalıcı biçimde tek haneli rakamlarda muhafaza etmek, yıllık ihracatı 500 milyar dolara çıkarmak, kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara ulaştırmak,
yıllık milli geliri 2 trilyona yükseltmek, İstanbul’u
uluslararası bir finans ve ticaret merkezi haline
getirmek de temel hedeflerimizdir.” ( Erdoğan,
Vizyon Belgesi; s. 59)
Türkiye’de sanayi son 10 yılda düşük teknoloji
seviyesinden orta teknoloji seviyesine çıkmıştır,
önümüzdeki 10 yılda ise yüksek teknolojiye geçiş hedeflenmektedir.
Türkiye, tarımda büyük yapısal değişim ve dönüşümü başarmış. Tarımın milli gelire katkısı 24
milyar dolardan 61 milyar dolara çıkmıştır. Bu
rakamla Türkiye dünyada 11. sıradan 7. sıraya, Avrupa’da ise 4. sıradan 1. sıraya yükselmiştir. 2023 vizyonunda Türkiye’nin dünyada
7. sıradan ilk beşe girmesi, milli gelire katkının
61 milyardan 150 milyar dolara, ihracatın 18
milyardan 40 milyar dolara çıkması hedeflenmektedir.
Son 12 yılda kamu yatırımlarında en büyük payı
ulaşım ve iletişim sektörü almıştır. 2003 yılında
6100 km olan bölünmüş yol ağı 23 bin km’ye
çıkmıştır. İstanbul-İzmir otoyolu, Boğaz’a
üçüncü köprü ve Avrasya Tüneli gibi büyük
yatırımlar yeni dönemin büyük yatırımları olacaktır.
Başbakan
Erdoğan, 12 yıllık
iktidarı boyunca
gerçekleştirdikleri
hizmet ve
reformları
anlatarak 2023
viyonuyla 10 yıllık
bir gelecek vaadi
ortaya koyuyor.
Demiryollarında büyük bir atılım yapılmış Marmaray, Konya, Eskişehir ve İstanbul-Ankara
yüksek hızlı treni hizmete girmiştir. 2023’de
İzmir, Afyon, Uşak, Bursa, Yozgat, Sivas, Erzincan ve Karaman yüksek hızlı tren ağına dâhil
olacaktır. Bakü-Tiflis-Kars Demir İpek Yolu Por-
5
No: 1 Ağustos 2014
SDE analiz
jesi tamamlandığında Pekin-Londra arasında
kesintisiz demiryolu tesis edilmiş olacaktır.
Demokratik
Yönetim, Refah
Toplumu ve Öncü
Ülke adıyla dört
bölümden oluşan
vizyon belgesinde
Erdoğan ,12 yıllık
iktidar dönemini
anlatıyor ve
2023’e kadar
sürecek gelecek
perspektifini
ortaya koyuyor.
Türkiye havayolu ulaşımında çağ atlamıştır.
12 yıl önce 34 milyon kişi havayolu ile seyahat ederken bugün rakam 150 milyon kişiye
ulaşmıştır. Yurtiçinde tarifeli havalimanı sayısı
26’dan 52’ye, yurtdışı uçuş noktaları 60’tan
236’ya çıkmıştır.
Savunma sanayi son 12 yıl içerisinde ciddi
bir atılım yapmıştır. Türkiye kendi uydusunu,
insansız hava aracını, helikopterini, tankını,
savaş gemisini üretebilmektedir. 2023’de dünyanın ilk onu arasına girmek hedeflenmektedir
Bilimsel araştırma, Ar-Ge ve inovasyon alanına
verilen destek sonucunda Ar-Ge harcamaları
son 10 yılda % 0,5’ten % 1’e çıkmıştır, bu oranın 2023’te % 3’e çıkması hedeflenmektedir.
Turizm sektörüne verilen önem sonucu 2002’de
en çok ziyaret edilen 17. ülke olan Türkiye bugün 6. ülke olmuştur. 2023’de dünyanın ilk beş
ülkesi arasına girmek hedeflenmektedir.
Enerji alanında temel strateji Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Güneydoğu Avrupa arasında enerji koridoru ve dağıtım merkezi olarak
belirlenmiştir.
Yerel yönetimler ve çevre bahsinde AK Parti’nin
aynı zamanda yerel yönetimlerde iktidarda olan
bir parti olduğu ve bu alanda yapılan yatırımlar
vurgulanıyor. Son 12 yılda Türkiye nüfusunun
büyük bir kısmı şehirlere taşınmıştır. Yerel yönetimlerin gelir ve yetkilerinin arttırıldığı kaydedilerek, bunun hizmet siyasetinin yanı sıra
vesayete karşı bir demokratikleşme siyaseti
olduğunun altı çiziliyor. Türkiye’nin son 12 yılda hızlı büyümesi ve şehirleşmesinin yarattığı
rahatsızlık ve Gezi eylemleri dikkate alınarak,
“yaşanabilir çevre ve şehir” meydana getirme
ve estetik kaygılara işaret ediliyor.
4. “Öncü Ülke”
Vizyon Belgesinde “Yeni Türkiye” kavramı değişen dünya konjonktürü, bölge vizyonu ve
tartışılan uluslararası düzen ve adalet anlayışı
eşliğinde anlatılıyor.
6
Yeni Türkiye ve Dünya
Dünya, iki kutuplu soğuk savaşın bitmesiyle
çok boyutlu ve dinamik uluslararası şartlarda
yeni risk ve fırsatlarla karşı karşıya kalmıştır.
Türkiye bu yeni şartlara Avrupa, Asya ve Afrika arasındaki stratejik konumunu kullanarak
küresel adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle milli
çıkarlarını telif ederek cevap vermeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Türkiye bütün hizmet
kurumlarıyla uluslararası bir nitelik kazanırken
Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, TİKA, THY,
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Yunus Emre Vakfı, AFAD ve Kızılay’ın katkılarıyla dünyanın her bölgesinde çok boyutlu
bir dış politika uygulanmıştır. Türkiye bu yeni
dış politikasını AB ve NATO gibi müttefikleriyle
ilişkilerini geliştirerek hayata geçirmeye çalışmaktadır.
Bölge Vizyonu
Soğuk savaş sonrasında Türkiye’nin havzasındaki Orta Doğu, Balkanlar, Kafkaslar ve
Karadeniz bölgelerinde özgürlük ve güvenlik dengesi sağlanamamıştır. Bu bölgelerdeki
problemler halen devam etmektedir. Türkiye
bölgede bu bakımdan bir istikrar adası olarak
istisnai bir örnek teşkil etmektedir. Türkiye,
demokrasi, çoğulculuk, refahın geliştirilmesi
ve güçlendirilmesi gibi temel kavramları hayata geçirmeye ve sürdürülebilir hale getirmeye
yönelik bir politika izlemektedir. Mısır, Irak ve
Suriye meselelerinde Türkiye ilkeli bir duruş
sergileyerek bölgenin dönüşümü için öncü ülke
rolünü bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye
bölgesinde ekonomik işbirliğinin gelişmesi ve
kalıcı bir barış inşa etmek için her türlü işbirliği
yöntemini denemektedir.
Uluslararası Düzen ve Adalet
Türkiye öncü ülke olarak dünyayı, dünya sistemini adalet ve hakkaniyet ölçüsünde değiştirmeye çağırmaktadır. Bu çerçevede bilhassa
BM Güvenlik Konseyi’nin ciddi bir reforma tabi
tutulması gerekmektedir. Güvenlik Konseyi
daha geniş ve etkin bir temsile kavuşmalı ve
uluslararası sorunlara müdahil olmalıdır. Bu
bağlamda Türkiye’nin de dahil olduğu G-20
oluşumu emsal teşkil edebilir. Türkiye, dünyaya açılarak küresel bir aktör olarak uluslararası
Cumhurbaşkanı Adaylarının Seçim Stratejilerinin Analizi
meselelerin çözümünde öncü ülke olmaya devam edecektir.
Sonuç
Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı vizyon
belgesi ve miting konuşmalarıyla, 12 yıllık AK
Parti iktidarının icraatları üzerinden, muhafazakar seçmene kimlik politikasıyla, kimlik politikasının hitap etmediği seçmene de hizmet
siyasetiyle ulaşmaya çalışmaktadır. Erdoğan,
Cumhurbaşkanını halkın seçmesini vesayetin tam anlamıyla tasfiye edilmesi, reformların
tamamlanması, özgürlükçü laiklik, müzakere
süreci ve paralel yapıyla mücadelenin devamı,
başkanlık veya yarı başkanlık sistemiyle yeni
anayasanın yapılmasının önünün açılması olarak takdim ediyor. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı
seçim stratejisini siyasi tecrübesi ve 12 yıldır 3
genel, 3 yerel seçim ve iki referandum kazanan
profesyonelleşmiş AK Parti teşkilatı ve siyasi
kampanya yöneticileriyle müşterek bir şekilde
hayata geçirmektedir. Erdoğan’ın vaatleriyle
tutarlı bir siyasi söylem kullandığı ve bu söylemi başarılı bir siyasi kampanyaya dönüştürdüğü söylenebilir.
CHP ve MHP’nin çatı adayı olarak takdime
edilen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın eski genel
sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Erdoğan veya
Demirtaş gibi net bir vizyon belgesi veya seçim
bildirgesi ortaya koymamıştır. Bunda seçim
kampanyasındaki başarısızlığın yanında bilinçli
bir tercih rol oynamış görünmektedir. Çünkü
İhsanoğlu birbiriyle telif edilmesi zor bir reaksiyon cephesinin adayıdır. Bu bakımdan netlik
bu cephede kırılmalara yol açabilir, muğlâklık
ise birbirinden farklılaşabilecek kesimleri bir
arada tutabilecektir. İhsanoğlu, Erdoğan ve
Demirtaş’a nispetle statükocu ve idare-i maslahatçı bir profil çizmektedir. Bu bakımdan vaatlerinin sınırlı olması anlaşılabilirdir.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin üçüncü adayı
olan HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, bu
seçimleri HDP’nin Türkiyelileşmesi, demokratikleşmesi ve CHP’nin dolduramadığı sola
açılma amacıyla başarlı bir şekilde kullanıyor.
Bu başarının seçim sonuçlarına oy olarak ne
kadar yansıyacağı tartışmalı olmakla beraber,
Demirtaş’ın söylem ve performans itibarıyla
başarılı olduğu söylenebilir.
Türkiye Cumhuriyet tarihinde normal seyrinde gelişen bir seçim olarak 10 Ağustos 2014
Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türkiye’deki siyasi sistemde domino taşlarını harekete geçirme
potansiyeline sahiptir. Sadece seçim bildirgelerine ve seçim kampanyalarına bakmak dahi bu
iddiayı kuvvetlendirmektedir.
TBMM’de Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun
çalışmalarında iktidar ve muhalefet farklı hükümet sistemlerini savundular. AK Parti başkanlık
veya yarı-başkanlık modellerine veyahut partili
cumhurbaşkanlığına yakın dururken, CHP ve
MHP bu tür modellere şiddetle karşı çıkarak
parlamenter sistemi savundular. Muhtemel bir
anayasa değişikliğinde anahtar rolü oynayabilecek BDP ise bu konuda net bir tavır almamayı
tercih etti. AK Parti, Anayasada uzlaşma şartıyla başkanlık veya yarı-başkanlık tekliflerinden
vazgeçebileceğini açıklasa da yeni Anayasa
konusunda 60 maddelik paket dışında uzlaşma sağlanamadı.
Anayasanın değişmediğinden, 10 Ağustos
2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 1982
Anayasası’nın Cumhurbaşkanına verdiği yetki ve görevlerle girilecek. Başbakan Erdoğan
ve AK Parti sözcüleri eğer Erdoğan seçilirse,
anayasadaki bütün yetkilerini sonuna kadar
kullanan, koşan, terleyen bir Cumhurbaşkanı
olacağını ilan ettiler. Şüphesiz Cumhurbaşkanını halk seçse de, anayasadaki yetki ve görevleri değişmeyecek; yani, anayasal olarak
hükümet modelinin değiştiği söylenemeyecek.
Ancak herkes, böyle bir siyasi iklimde halkoyuyla seçilen bir Cumhurbaşkanı’nın, hele bu
Cumhurbaşkanı çoğunluktaki partinin kurucu
ve karizmatik genel liderliğinden geliyorsa fiilen
siyasi güç dengelerinin değişeceğinin farkında.
Bu bakımdan Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı
olması halinde, hükümet sistemi tartışmalarının
başladığı bir dönem yaşanacağını şimdiden
söyleyebiliriz… Bu tartışmalar, 2015 genel seçimlerinin ana gündemini teşkil edecektir. 2015
seçim sonuçlarına göre bu tartışmanın kaderi
belli olacaktır. Bu bakımdan 30 Mart 2014’te
ilk turu yapılan “hükümet sistemi seçimlerinin”,
Ağustos 2014’te ikinci turu yapılacak ve bu
“uzun seçim” ancak Haziran 2015 genel seçimlerinde sonuçlanacaktır.
Erdoğan’ın
vaatleriyle tutarlı
bir siyasi söylem
kullandığı ve bu
söylemi başarılı bir
siyasi kampanyaya
dönüştürdüğü
söylenebilir.
7
No: 1 Ağustos 2014
Prof. Dr. Bekir Berat ÖZİPEK
İstanbul Ticaret Üniversitesi
SDE analiz
Ekmeleddin İhsanoğlu veya
“Çatı”nın Ekonomi Politiği
“Anayasanın ıslaha ihtiyacı vardır. Ama bu şekilde devam etmek zorundadır. Biz göreve geldiğimizde sistemin değişmesi için değil ıslahı
için çalışacağız.”
Cumhurbaşkanlığı seçiminde AK Parti adayı
Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkarılabilecek herhangi bir adayın kazanma şansının çok
az oluşu, muhalefeti ortak bir aday üzerinde
birleşmeye yöneltti. Ekmeleddin İhsanoğlu bu
ittifakın ürünü olarak gündeme geldi.
İhsanoğlu, CHP ve MHP’nin ortak adayı olarak
sunuldu. Ama bu belirleme, siyasi partileri aşan
daha geniş bir ittifakın ürünü olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda İhsanoğlu’nun, Türkiye’nin
son on yılda izlediği değişime veya onun niteliğine karşı tepki duyan güçler ile AK Parti’nin
izlediği siyasi çizgiye itirazı olanları temsil ettiği
söylenebilir. “Çatı aday”ın hiç kuşkusuz on iki
yıl içinde şu veya bu sebeple, doğru veya yanlış biçimde, daha ileriden veya daha geriden
iktidar eleştirisi yapanları da kapsaması söz
konusu olabilir.
Bu koalisyonun bileşenleri olarak CHP-MHP,
Gülen Cemaati, “devletçi sermaye” (Bazı TÜSİAD üyeleri), “Eski medya/oligarşi medyası”
(Doğan Grubu) ile resmi ideolojiyi sağ, sol ve
dini versiyonlarıyla temsil eden bir dizi küçük
parti sayılabilir. Bu kompozisyon, söz konusu
aday belirleme sürecinin odağındaki esas güç
olarak, kurulu Kemalist düzenin değişmesini istemeyen veya 2002 sonrası aşınan ayrıcalıklar
düzenini restore etmek isteyen güçler olduğunu tespit etmeyi mümkün kılıyor. İhsanoğlu’nun
epigraftaki sözü de, onun adaylığının ekonomi
politiğini net biçimde ortaya koyuyor.
İlginç Bir Seçim Kampanyası: “Ekmek için Ekmeledin”
Diğer iki adaydan farklı olarak İhsanoğlu, seçildiğinde nasıl bir cumhurbaşkanı olacağına
ilişkin olarak yazılı herhangi bir program veya
beyanname yayınlamadı. “İhsanoğlu’nun Seçim Beyannamesi” başlığı altında düzenlenen
basın toplantısı, daha çok genel bazı fikir ve
temennilerinden oluşuyordu. Bu sebeple, se-
8
çildiği takdirde onun ne yapacağını daha çok
çeşitli zamanlarda dile getirdiği fikirlerden çıkarabiliyoruz. Onunla ilgili değerlendirmeleri
de, somut bir beyannameye değil, kampanya
esnasındaki sözlerine ve söylem analizine dayandırmak zorundayız.
Kampanyanın merkezindeki imaj, buğday tarlası şeklindeki Türkiye haritası üzerinde yazılı
“Ekmek için Ekmeleddin” sloganı ile onu açıklamak için kullanılan bir yiyecek olarak “ekmek” ile bir fiil olarak ekmek (“huzur ekmek”)
çok belli ki, akılda kalıcı bir slogan için kafiye
ihtiyacından kaynaklanmış görünüyor.
Bu sloganın “icra”yı ifade ettiği ve dolayısıyla
onun Tayyip Erdoğan’a yönelik “cumhurbaşkanlığı icra makamı değildir” şeklindeki eleştirisiyle çeliştiği sıkça ifade edildi. İhsanoğlu bu
durumu izah etmek için “diyeceksiniz ki cumhurbaşkanlığı icra makamı değildir. Evet, icra
yetkisi yoktur ama icrayla el ele vererek, çağrı
yaparak, yetkisini ve pozisyonunu kullanarak
yol gösterir. Cumhurbaşkanları yol yapmaz
ama yol gösterir” şeklinde bir açıklama yaptı.
Ancak bu açıklama da, “eğer cumhurbaşkanının en temel işlevi buysa, İhsanoğlu seçilmeden de bizi ekmek ve huzur getirecek fikirlerinden istifade ettirebilir” sorusunu beraberinde
getirdi.
Seçim bildirgesine duayla başlaması da anlamlı… Bu, dini sembollerin siyasette kullanımına
öteden beri tepkili olan CHP için yeni bir durum ama çok da yeni değil. Yerel seçimlerde İstanbul Üsküdar’dan aday olan İhsan Özkes’in
kampanyasında da “Üsküdar’ın sorunlarını
müftü çözer” gibi dini sembol ve söylemler
kullanılmıştı. İhsanoğlu’nun kampanyasında
da herkesin desteğini sağlamak için her dünya
görüşünden insanın hoşuna gidecek tema ve
sembollerin seçildiği görülüyor. Ama elbette bu
sembollerin birbiriyle uyumunu göz ardı eden
bir dille. Tıpkı aşağıdaki gibi:
“Allah vatanımın tüm evlatlarını, kendi evlatlarımdan ayırmasın diyen bir Milliyetçi… Atatürk
ve devrimlerini sahiplenmek tarihimizi sahiplenmek anlamına gelir diyen bir Atatürkçü...
Filistin Davasının en büyük savunucusu...
Filistin’in devlet nişanı verdiği tek Türk… Mehmet Akif’in dergahından geçmiş, Necip Fazıl ve
Nazım Hikmet’i Arapçaya çevirmiş bir gönül
adamı...”
Cumhurbaşkanı Adaylarının Seçim Stratejilerinin Analizi
İhsanoğlu’nun kampanyasının “Çatı”yı kuranlar
açısından başarılı biçimde yürütüldüğünü tespit etmek mümkün. Bu anlamda medya desteği
bakımından İhsanoğlu’nun daha avantajlı aday
olduğu tespit edilebilir. Doğan ve Gülen Cemaati Medyasının onu, hükümet yanlısı medyanın
Erdoğan’ı desteklediğinden çok daha etkili ve
başarılı bir siyasi iletişim diliyle desteklediği,
herhangi bir şekilde onu sıkıştırabilecek soru
sormadığı, tam tersine, ona puan kazandıracak
cevaplar alabilecekleri soruları tercih ettiği görülüyor.1 Özellikle Doğan Grubunun, birbirinden farklı siyasi görüşlerden okuyucuya hitap
eden yayın organlarının, farklı dille aynı adayı
desteklediğini vurgulamak gerek.
Ancak birbirinden farklı tabanları ve siyasi
görüşleri aynı aday üzerinde birleştirmek için
yürütülecek kampanyanın sınırı, örneğin onu
hem gündemde tutma, hem de fazla konuşturmama gereği, vereceği mesajın ikna ediciliğini
de azaltıyor. Adayın bu zayıf yönünün de onun
“ideolojiler üstü” olarak lanse edilmesiyle aşılmaya çalışıldığı görülüyor.
Bu anlamda “Çatı aday”ı destekleyen medyanın başarılı bir siyasi iletişim dilini kullanarak
destek vermekten öte, onun kampanyasını fiilen yürüttüğünü söylemek de abartı sayılmayabilir. Bazı imajları ona söyletmeden oluşturmaya yönelik yayınlar bu tespiti destekler.2
Ama tekrarlamak gerekirse, birbirinden farklı
tabanları aynı anda tatmin etme zorunluluğu,
ne kadar başarılı biçimde kurgulanmış olursa
olsun, kampanyanın sınırlarını da belirliyor.
“İdeolojiler Üstü” Ne Demek?
İhsanoğlu, seçim kampanyasını “huzur” üzerine kuruyor ve hükümeti de bu temelden hareketle eleştiriyor. Seçildiğinde sorunları diyalog
ve uzlaşma yoluyla çözeceği mesajını veriyor.
“İdeolojiler üstü” olmanın aslında ideolojisiz
olmayı ifade etmediğini, somut pratikte bunun
anlamının egemen ideolojiyi savunmak olduğunu göz önüne aldığımızda, İhsanoğlu’nun
vermek istediği mesajın, onun resmi ideolojinin belirlediği çerçeve içinde kalmak istediği
söylenebilir. Aynı şekilde “siyaset üstü” olmaya
ilişkin vurgunun da statükoyla uyumlu olmak
veya resmi olarak belirlenmiş olan siyaset tarzına itiraz etmemeyi ifade ettiğini söyleyebiliriz.
(Hatırlayalım, bu ülkede Atatürkçülük ideoloji
olduğu halde ideoloji görülmez, ordu da kendisini bu ideolojinin gardiyanı olarak görürken
aynı zamanda siyaset üstü olduğunu sanırdı.)
Seçim beyannamesindeki “hiçbir partiye diğer partilerden daha yakın veya uzak değilim”
sözleri de “tarafsız” olacağına ilişkin vurguyu
tamamlıyor. Bu yöndeki sözlerini, “her partide namusuyla çalışan bürokrat teknokrat var”
diyerek bitirmesi de, eski “teknokratlar hükümeti” tartışmalarının şimdiki zamanda cumhurbaşkanlığı düzeyinde tekrarını akla getiriyor.
Gerçekten de bu anlamda İhsanoğlu “ideolojiler üstü” görünüyor ve resmi ideolojinin kırmızıçizgileri içinde hareket edeceği izlenimini
veriyor. Resmi ideolojinin de doğal olarak statükoyu ve o ülkedeki egemenlerin çıkarlarını
temsil ettiği (ve zaten tam da o yüzden resmi
ideoloji olduğu) göz önüne alınacak olursa, bunun anlamı, seçildiği takdirde onun rahatlıkla
bir ikinci Ahmet Necdet Sezer olacağıdır.3
“Çatı Aday” Ülkenin Temel Sorunlarına Nasıl Bakıyor?
Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu ülkedeki değişim ve dönüşüm mücadelesinde önemli bir
dönemeç olacak. Önümüzdeki birkaç yılın ana
gündemi Kürt Barışı ve Sivil Anayasa mücadelesi olacak. Esas olarak da Türklerle Kürtlerin
eşit ve adil bir biçimde bir arada yaşamasının
hukuki-siyasi çerçevesini ifade eden anayasa
üzerinde ciddi bir mücadelenin yaşanacağı rahatlıkla öngörülebilir.
Bu ayrımda CHP-MHP adayının neyi temsil
ettiğini anlamak için bu iki partinin son 10 yıl
içindeki bütün demokratikleşme hamleleri karşısında yer aldıklarını hatırlamak ve bugün de
nasıl bir ülke tahayyül ettiklerini anlamak için
son şekliyle anayasa önerilerine bakmak gerek.
Her iki partinin de 1980 Anayasası’nı; resmi
ideolojisi, değişmez maddeleri, anadilde eğitime kapalı yapısı ve vatandaşlığı Türklükle ilişkilendiren hükümleriyle birlikte savundukları göz
önüne alındığında, İhsanoğlu’nun hem siyasi
hem de ahlaki bakımdan bu çerçeveye radikal
bir itirazı olmayacağı sonucuna varılabilir. Başka bir ifadeyle, aday İhsanoğlu’nun bu iki par-
İhsanoğlu’nun
yaklaşımı oldukça
popülist bir dille,
ne yapılması
gerektiğini
söylemeden
genel önerilerde
bulunmak
şeklinde
özetlenebilir.
9
No: 1 Ağustos 2014
İhsanoğlu’nun,
Türkiye’nin son
on yılda izlediği
değişime veya
onun niteliğine
karşı tepki duyan
güçler ile AK
Parti’nin izlediği
siyasi çizgiye
itirazı olanları
temsil ettiği
söylenebilir.
SDE analiz
tinin temel çizgilerinden, resmi ideolojiyi muhafaza eden, Kürt barışına elverişli olmayan, din
özgürlüğünü kısıtlamaya devamı öngören bir
anayasa önerisinden farklı davranmasını beklemek akıl dışı olur. Nitekim Anıtkabir’i ziyaret
eden İhsanoğlu’nun, “Cumhurbaşkanı adaylarının Türkiye Anayasası’nın temel ilkelerine,
Anayasa’nın değişmeyen maddelerine saygılı
olması gerektiğini” söylemesi, bütün bir kampanya süreci boyunca yaptığı en anlamlı veya
“kilit” açıklamalardan biridir.
“Hem devlet borçlu hem millet borçlu. Zenginin borcu olabilir ama çocuklarının eğitimi aksamaz. Ya fakirin borcu. Türkiye’de fakir çok.
Vatandaşların büyük bir bölümü ödenemez şekilde kredi kartı borcu içinde. Vatandaşlar borç
ödemek için yeme içmeden oluyor. Nereye gitsem duyduğum tek şey faizli borçluluk halidir.
Eğer AK Parti’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi, HDP’lisi
el ele verirse bu devasa sosyal yaraya çözüm
bulabiliriz. Bunun için herkesin elini taşın altına
koyması gerekir.”
Diplomatik Bir Dilin Tercümesi
İçin Anahtar
Hükümet ile Gülen Cemaati arasında yüksek
yargı ve emniyet üzerinden yaşanan kavgadaki tutumu da Gülen Cemaati’nin ona desteğini -ya da aday belirleme sürecinde Gülen
Cemaati’nin rolüne ilişkin iddialar doğruysa,
onun neden böyle konuştuğunu- anlamayı
mümkün kılmaktadır. “Hukuka herkes güvensin. Hiç kimse adaletten daha üstün değildir.
Suçu ispatlanmadıkça hiç kimse suçlu değildir” yaklaşımı hem 17 ve 25 Aralık operasyonlarındaki hükümetin tutumuna eleştiri hem de
belki Gülen Cemaatine yönelik yargıdaki yaklaşıma eleştiri olarak yorumlanabilir.
İhsanoğlu’nun oldukça başarılı bir “diplomatik”
dille, hemen her konuda farklı anlamaya elverişli bir dille konuşması, ilk planda değerlendirme yapmayı güçleştirse bile, kilit ifadelerinden
onun son tahlilde hangi konuda nerede duracağını çıkarmak mümkün görünüyor.
Örneğin bir yandan Çözüm Sürecine destek
verdiğini söylerken, diğer yandan çözümün
olmazsa olmazlarına (anadilde eğitim) itiraz
etmesi veya Türk milliyetçilerinin uzlaşmasının
mümkün olmadığını bile bile bu sorunun “uzlaşma” ile çözülmesini savunması böyle okunmalı.
Başka bir ifadeyle, diğer adaylardan farklı olarak İhsanoğlu’nun sözlerinin tam olarak
anlaşılması için alt metinlere de göz atılması
veya sözlerinin mantıksal sonuçlarına kadar
izlenmesi gerek. Aksi halde İhsanoğlu’nun hem
bugünkünden fazla demokrasi ve özgürlük istemesi, hem de anayasanın değişmez hükümlerini savunmasındakine benzer çelişkileri çözümlemek mümkün olmaz. Aslında söz konusu
adayın bütün açıklamalarını anlamak için bir
kılavuz veya anahtar gerekirse, onun iki şekilde
yorumlanmaya elverişli, tezatlar içeren açıklamalarından “kalıcı olanı” tespit etmek sağlıklı
bir anlama sağlayabilir.4
Ülkenin ekonomik sorunları konusunda da
İhsanoğlu’nun yaklaşımı oldukça popülist bir
dille, ne yapılması gerektiğini söylemeden genel önerilerde bulunmak şeklinde özetlenebilir.
Tıpkı aşağıdaki açıklamasında olduğu gibi:
10
“Çatı Aday”ın, Gezi Olayları sürecinde yaşananlar üzerinden hükümete yönelttiği eleştirilerinde, Başbakan Erdoğan’ın “çapulcu”
benzetmesine karşı çıkarak, “Ben gözlerinden
sevgi fışkıran gençlere ‘çapulcu’ dedirtmem…
Bütün evlatlarımız çok kıymetlidir. Geçen sene
bugün kaybettiğimiz Ali İsmail Korkmaz da
onlardan biriydi” şeklindeki sözlerinin de onun
samimi duygularını mı yansıttığı, yoksa özellikle sol Alevi kesime verilen bir mesaj mı olduğu
tartışıldı. Aslında bunu anlamanın bir yolu, 2
Temmuz ile ilgili sorulmayana benzer bir soru
sormaktı ama bu da sorulmadı.
İhsanoğlu’nun seçim sürecinde devletin para
vermemesiyle ilgili sözleri ise haklı bir eleştiri
olarak kayda geçmeli:
“Bir de diyoruz ki devlet para vermesin. Peki
birileri devletin imkânlarından yaralanıyor. Öbür
iki aday neden yararlanmasın. Bugün gazetelerde gördüm TRT Başbakan’a 553 dakika, bu
adaya ve Selahattin beye de 3-5 dakika ayırmış. Ama bakınız bu milletin gözünden kaçmıyor. Biz de inşallah Allah’ın izniyle, milletin
desteğiyle bu seçimi kazanacağız.”
Cumhurbaşkanı Adaylarının Seçim Stratejilerinin Analizi
Cihanda Huzur veya Ulusal Bencillik Duygusuna Zarif Göndermeler
şeklindeki sözleri veya Gazze’ye gösterilen ilgiyi Türkmen kıyasıyla eleştirerek “sırf Filistinli mi
olmak lazım?” demesi5, bu milliyetçi ruh haline
tercüman oluyor veya ona sesleniyor; milliyetçi
önyargıya hitap ediyor.
İhsanoğlu, Türkiye’nin dış politikasını sert bir
biçimde eleştiriyor, bölgede ve dünyada ona
“eski itibarını” kazandırmaktan söz ediyor ve
“iyi ilişkiler” vadediyor. Hükümetin taraf olmayı göze alan dış politika anlayışına, vizyon ve
stratejisine tamamen karşı biçimde bölgede
taraf olmamaktan söz ediyor. Onun “Cumhurbaşkanı olduğumda Türk milletinin yüce
menfaatlerini en üstte tutarak milletimizin birliğini sağlayacağım” şeklindeki sözleri, eski
izolasyonist Türkiye dış politikasını onayladığı
sonucuna varmamızı mümkün kılacak açıklamalarından biri.
Eski Türkiye dış politikasının saygınlığından
veya Türkiye’nin eski itibarını iade etmekten
söz etmenin anlamı, aslında bölgedeki tüm gelişmelere karşı pasif bir tutum alan ve oradaki
güç mücadelesinde veya temel insani meselelerde sorumluluk almayan bir dış politikayı ifade ediyor. Gelişmeler karşısında tutum belirleyen ve açıklamayla yetinen bir politika bu. Aynı
zamanda güç ilişkilerine dayanma anlamındaki
bir realizme karşılık geliyor.
İhsanoğlu, “Bugün pilotlarımız rehin alınıyorsa, diplomatlarımız rehin alınıyorsa, TIR şoförlerimiz rehin alınıyorsa ve içerde dışarda
bir hedef oluyorsanız komşularınızla herhalde
bir sıkıntı vardır. … Bunu gidermenin zamanının geldiğine inanıyorum. Aksi takdirde bizim
dünyadaki yalnızlığımız daha da artacak ve
ekonomik imkânlarımız zorlanacaktır.” şeklinde
uzun uzun gündelik hayatta sıkça dile getirilen
eleştirileri dile getiriyor. Ancak dış politikada
hak ve adalet gibi insani değerleri yaygın ve
şiddetli biçimde çiğneyen devletlerle iyi ilişkiler nasıl tesis edilebilir? Ya da dış politikada
“Türk milletinin yüce menfaatleri”nin üstünde,
komşu devletlerle diplomatik ilişkilere zarar
vermeye değer herhangi bir insani değer var
mıdır? Ancak İhsanoğlu, dış politikada neyi nasıl yapacağı konusunda bilgi vermiyor; vizyonunun ne olduğunu anlamayı mümkün kılacak
biçimde konuşmuyor. Yer yer Mustafa Kemal’e
atıfta bulunuyor ve “Atatürk şu anda yaşasaydı ne yapardı? Atatürk şartlara göre en akılcı
çözümleri üreten bir liderdir. Atatürk şu anda
yaşasaydı Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlarda
barış ve refah için büyük bir iş birliği temelini
çoktan atmıştık” diyor.
İhsanoğlu’nun dış politika ile ilgili bütün söylemi, siyaseten doğrucu istisnalarla bezenmiş
olsa da, satır aralarından kaba bir milliyetçiliğin okunmasını mümkün kılıyor ve toplumsal
bilinçaltındaki ulusal bencilik duygusuna hitap
ediyor. Suriyeli sığınmacılarla ilgili olarak söylediği “Türkiye’nin buna kapı açmaması lazımdı”
İhsanoğlu’nun “taraf tutmamak”la ilgili sözleri
de bunun bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin bölgede taraf tutmamasına
ilişkin görüşleri eleştirilince yaptığı açıklamadaki, “Benim söylediğim Türkiye’nin taraf tutmaması meselesi Filistin’le ilgili değil. Ben bunu
daha çok Arap ihtilafları ile ilgili, Arap ülkelerinin kavgaları ile ilgili, Arap liderler arasındaki
kavgalarla ilgili söyledim” şeklindeki sözleri de
bu algıyı gidermiyor. Çünkü bu açıklama Filistin
istisnasını ilkesel bir temelde ortaya koymayıp,
daha çok Türkiye toplumunun Filistin’e duyduğu destek nedeniyle onu istisna ediyormuş gibi
bir izlenim veriyor.
CHP Tabanı İhsanoğlu’na Oy Verir
mi?
İhsanoğlu’nun adaylığı açıklandığında ilk gün
sosyal medyada kopan fırtınaya ve öfkeye bakıp “sol bu adayı kabul etmez” diyenler çoktu.
Çünkü, ilk anda twitter’ı, facebook’u manipüle
etmek mümkün değildi ve ilk tepkiler doğal,
spontane ve işlemden geçirilmemiş tepkilerdi.
Ama ertesi günden itibaren başta Doğan medyası olmak üzere onun kampanyasını yürüten
medya devreye girdi. O medyanın “merkez”i ve
“radikal”iyle Türkiye solunun bilincini belirleme
konusundaki etkisi, adaya ilişkin kamuoyunu
da hızla belirledi.
İhsanoğlu,
seçildiğinde nasıl
bir cumhurbaşkanı
olacağına ilişkin
olarak yazılı
herhangi bir
program veya
beyanname
yayınlamadı.
Kamuoyu araştırmaları CHP tabanının esas
olarak fazla fire vermeden İhsanoğlu’na oy vereceğini gösteriyor. Ancak bu sonuçlardan bağımsız olarak da CHP tabanının İhsanoğlu’na
oy vereceğini öngörmek mümkün. CHP’nin
11
No: 1 Ağustos 2014
Birbirinden farklı
tabanları aynı
anda tatmin etme
zorunluluğu,
ne kadar
başarılı biçimde
kurgulanmış
olursa olsun,
kampanyanın
sınırlarını da
belirliyor.
SDE analiz
dini sembollerin siyasette kullanılmasına ilişkin geleneksel dışlayıcılığını ise abartmamak
gerek. Çünkü öteden beri esas olan ideolojik
saflığı korumak değil -ki zaten Kemalizmin eklektik niteliği ve farklı okunma biçimlerine uygun pratikleri tutum değişimlerini izah etmeyi
kolaylaştırmaktadır- “zümre”nin çıkarına uygun
davranmaktır ve CHP tabanı da “öz”ü korumak
için “biçim”den fedakarlık yapılmasını kabul
edecektir. Geçmişte Demokrat Parti’nin dev bir
dalga olarak yükselişini önlemek için Şemsettin Günaltay’ı seçenin CHP tabanı olmadığı, o
günkü yönetim yapısı olduğu, dolayısıyla bunu
söylemek için bu örneğin yeterli olmadığı söylenebilir. Ama yakın geçmişte “Üsküdar’ın sorununu müftü çözer” sloganıyla veya “emekli
bir müftü olarak tek amacım Allah’a ve Allah’ın
kullarına hizmet etmektir” şeklindeki mesajlarla
oy isteyen İhsan Özkes’e oy veren CHP tabanıdır ve İhsanoğlu’na vermemesi için ekonomik,
sınıfsal, ideolojik ve mantıksal bir engel yoktur.
CHP tabanında sınıfsal homojenliği bozan ve
AK Parti, MHP ve BDP ile aynı sosyal sınıfı paylaştığı halde İhsanoğlu’na oy verebilecek tek
ana grup Alevilerdir. Eğer Hükümet Alevi Sorununu çözmüş olsaydı böyle bir blok destek
de olmayacaktı; ama bu durumda İhsanoğlu
onlardan da oy alacaktır.
Bu ayrımda İhsanoğlu, esas olarak resmi ideolojiyi savunmanın ekonomik ve sınıfsal zeminini
paylaşan toplum kesimleri tarafından destekleniyor. Onlar aynı zamanda “huzuru bozulanlar”
ve eski “huzurun” geri gelmesini isteyenler.
Yapısal adaletsizlikle malul bir dünyada huzuru
bozmamaktan söz etmek, gerginlik çıkarmamak, mevcut güç ilişkilerine itiraz etmemek
anlamına geliyor.
Ancak yine aynı toplumlarda, adalet ve eşitlik
talepleri olan toplum kesimleri, kurulu düzenin
taşlarının yerinden oynamasından ve huzurun
bozulmasından çok şikayetçi olmuyor. Serbest
seçimlerin olduğu her yerde sonucu onlar belirliyor ve huzur vadeden aday onların oyunu
alamıyor.
Bütün gelip geçici sözlerin ötesinde,
İhsanoğlu’nun adaylığının ekonomi politiği bu...
Dipnotlar
Örneğin, “2 Temmuz’da Sivas Katliamı ile ilgili
mesajınızı duygulanarak okuduk. Ama acaba son
yirmi yıl içinde daha önce bu olayla ilgili bir mesajınız olmuş muydu?” veya “Ali İsmail Korkmaz siz
aday olmadan çok önce öldürüldü. O zaman da
tivit yazmış mıydınız?” gibi sorular hiç sorulmadı.
1
Örneğin İhsanoğlu, kendisinin ne kadar çağdaş
ve laik bir aday olduğunu söylerse muhafazakar
seçmeni kaybedebilir. O halde bunu ona söyletmeden, “eşinin çağdaş görünümü”nü “haber”
arasında vurgulamak gerekiyordu ve yapılan da
budur.
2
İhsanoğlu ile Erdoğan Üzerinden
Neyin Kavgası Veriliyor?
Toplumların tarihinde önemli kırılma dönemleri
vardır. Bazen sosyal değişim öyle bir noktaya
gelir ki, artık onu kuşatan hukuki ve siyasi çerçeve dar gelmeye başlar ve bir noktadan sonra
aşağıdaki değişim o çerçeveyi çatlatıp parçalar. Devrimin bir tanımı da budur.
Türkiye’deki egemenlik ilişkileri değişiyor ve
değişimin taşıyıcısı olan kesimler buna uygun
bir hukuki-siyasi çerçeve istiyor. Erdoğan antipatisiyle malul olmayan herkesin görebileceği
gibi, aslında adayların isimlerini aşan iki sosyopolitik gücün, iki siyasi çizginin ve iki zamanın
mücadelesi bu.
Biri eski düzenin egemenlik ilişkilerini ve hukukunu korumaya çalışan kesim; diğeri ise içinde
bulunduğu olumsuz şartları değiştirmek için
değişime mecbur olan ve bu yüzden yeni bir
hukuk isteyen kesim.
12
Hatırlayalım, Sezer de “hukukçu kimliği” ile temayüz etmiş, “ideolojiler üstü” bir isim olarak
lanse edilmiş, ama cumhurbaşkanı seçildikten
sonra siyasetin ve ideolojik tarafgirliğin zirvesine
ulaşmış, hükümeti düşman görmüş ve ona öyle
muamele etmişti. Dolayısıyla İhsanoğlu’nun kampanya dönemindeki söylemiyle, seçilirse sergileyeceği tutum bambaşka olacak. Onu aday belirleyen ve sırtında taşıyan irade, ondan mütedeyyin
bir demokrat olarak Ak Parti ile uyumlu çalışmasını değil, Köşk’ü çevreleyen sosyal güçlerle savaşmasını ve onları “merkez”e yaklaştırmamasını
bekleyecek.
3
Verdiğimiz örnekte, ülkenin kadim sorunlarına
bu anayasal yasaklarla çözüm bulunup bulunamayacağını sormak gerekir. Bulunmayacaksa,
ondan önce veya sonra söylenen bütün çözüm
sözlerinin anlamsız olduğu tespit edilebilir.
4
“Gazze’deki kardeşlerimizle dayanışma içerisindeyken, Irak Türkleri’nin uğradığı katliamlar, kızların uğradığı tecavüzler unutuluyor. Sırf Filistinli mi
olmak lazım?”
5
Cumhurbaşkanı Adaylarının Seçim Stratejilerinin Analizi
Demirtaş: Çankaya’ya Bir Kürt
Aday
Cumhurbaşkanının Türkiye siyasi tarihinde ilk
defa halk tarafından seçilecek olması, diğer
siyasi partiler gibi, HDP için de hem fırsatlar
hem de sıkıntılar içeriyor. HDP bakımından sıkıntı iki yönlüydü: Eğer parti seçimde bir aday
göstermeseydi, gerek parti içindeki ve gerek
parti dışındaki sol çevreler HDP’yi, AK Parti’nin
kuyruğuna takılmakla ve Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına giden yolu açmakla eleştireceklerdi. Sayıca sınırlı olmalarına rağmen parti
içinde ve dışında etkin olanlar, Kürtlerin kendi
çıkarları uğruna Türkiye’nin Batı’sında demokrasinin ortadan kaldırılmasına göz yumduğunu,
otoriter bir rejimin kurulmasına itiraz etmediklerini ve nihayetinde Türkleri sattığını yazacak ve
söyleyeceklerdi. HDP yönetimi, daha ilk andan
itibaren seçime gireceğini ve kendi adayıyla yarışacağını deklere ederek bu yönden gelecek
olan baskıların önüne geçti.
Fakat seçime girmenin de kendine özgü bir riski bulunuyordu. Seçime girilip de sahip olunandan veya beklenenden az bir oy alınması halinde parti içinde rahatsızlıklar baş gösterebilirdi.
Şöyle ki: Bugün HDP adını alarak yola devam
eden siyasi hareket, 1991’den bugüne gelen
zaman zarfında, % 6 - 6.5’luk bir oy oranına
ulaşmış durumda. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu ortalamanın altına düşülmesi, dramatik
bir sonuç yaratabilir, partinin kendine atfettiği
önem ve siyasi gücün zedelenmesine sebep
olabilirdi. Bunun da ötesinde böylesi bir netice, gelecek yıl yapılacak olan genel seçimler
öncesinde bir moral bozukluğu ve motivasyon
kaybı doğurabilirdi. Dolayısıyla seçimlere girme
kararından sonra, seçimlere kiminle girileceği
kritik bir soruna dönüştü.
Aday belirleme sürecinde HDP cenahından birçok isim telaffuz edildi. Çoğu “sol” kimlikleriyle
temayüz eden ve Kürt seçmenin dokusuyla
uyuşmayan isimlerdi. Eğer “siyasi hoşluk” adına böyle bir isimde karar kılınsaydı HDP’nin
ağır bir seçim yenilgisiyle karşılaşması kaçınılmazdı. Riski bertaraf etmenin veya asgariye
indirmenin yolu ise belliydi; bu da, tabanının
sahiplendiği, onun için şevkle çalışılacak bir
adayla seçmenin karşısına çıkmaktı. Ancak
böylesi bir profil kemik oyların korunmasını,
partinin arkasındaki kitlenin muhafaza ve tahkim edilmesini sağlayabilirdi. Siyasi rasyonalite
bunu gerekli kılıyordu.
HDP, bu gerekliliğe uygun bir tavır aldı ve Eş
Başkanı Selahattin Demirtaş’ı Cumhurbaşkanı adayı olarak kamuoyuna sundu. Demirtaş,
tabanda sevilen bir isim; klasik HDP seçmeni
Demirtaş’ın şahsında kimliğinin temsil edildiğini düşünür ve gönül rahatlığıyla ona oy
verir. Ayrıca diyaloga açık ve oturaklı üslubu
da Demirtaş’ın yıldızını Türkiye’nin genel siyasetinde her geçen gün daha da parlatıyor. Bu
itibarla denilebilir ki, Demirtaş, HDP’nin gösterebileceği en iyi adaydı.
Doç. Dr. Vahap ÇOŞKUN
Dicle Üniversitesi
Demirtaş’ın Adaylığının Anlamı
10 Ağustos’ta yapılacak olan seçimler ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın Demirtaş’ın
adaylığı iki açıdan büyük önem taşıyor: İlki,
Demirtaş’ın Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin
inkar ettiği, yok addettiği bir kimliğin temsilcisi
olarak yarışacak olmasıdır. Elbette Demirtaş’ın
birçok kimliği var ama nihayetinde Erdoğan’ın
dindar-muhafazakar bir kimliği temsil etmesi
gibi Demirtaş da Kürt kimliğini temsil ediyor.
Demirtaş’ın Kürt kimliğiyle Çankaya yarışında
var olması, Türkiye’de çok derin değişimin yaşandığına delalet ediyor. İzah etmeye çalışayım:
Cumhuriyetçi jargonda “Kürtler bu ülkede her
şey olabiliyor” sözü çok kullanılırdı, hala da kullanılmaktadır. Bununla anlatılmak istenen de,
devletin tüm kimliklere eşit mesafede durduğu,
kimseye etnik kimliği üzerinden bir ayrımcılık
yapmadığı ve devlet görevlerine getirilmede
herkese eşit şans tanındığıdır. Oysa bu söylem,
gerçeği yansıtmaz. Gerçekte bir Kürdün devlet yönetiminde bir makama getirilmesinin ön
şartı, çok yakın zamana kadar, kendi kimliğine
ilişkin taleplerden vazgeçmesi, kimliğini baskılaması veya gizlemesiydi. Kimliğiyle irtibatını
koparanlara devletin kapısı sonuna kadar açıktı. Kimliğiyle birlikte kamusal alana çıkanlara
karşı ise devlet çok acımasızdı.
Mesela 12 Eylül Darbesi’nden önce Cumhurbaşkanlığına aday olan Mardin Bağımsız
Milletvekili Nurettin Yılmaz bunlardan biriydi.
Parti liderlerinin aday gösteremediği bir ortamda TBMM’nin önünü açmak için aday olan
ve “ilk Kürt Cumhurbaşkanı adayı” ünvanını
alan Yılmaz’a bu cüretinin (!) bedeli, darbeden
sonra acı bir şekilde ödetildi. Yılmaz defalarca
tutuklanıp yargılandı, insanlık dışı muameleleriyle meşhur Diyarbakır Cezaevi’nde işkencelere tabi tutuldu. “İşkencecibaşı Esat Oktay
Yıldıran, onu ‘Ooo Kürdistan Cumhurbaşkanı
13
No: 1 Ağustos 2014
SDE analiz
gelmiş’ diye karşılamış, andımızı (geçen yıl kaldırılan) okumasını istemiş, okumayı reddedince
de dövüp, lağıma atmıştı.”1
Demirtaş,
tabanda sevilen
bir isim; klasik
HDP seçmeni
Demirtaş’ın
şahsında
kimliğinin
temsil edildiğini
düşünür ve gönül
rahatlığıyla ona
oy verir.
Bugün farklı bir durum var ama. Rejimi temsil
eden ve 1960 sonrasında bir vesayet makamı
olarak kurgulanan Çankaya’ya bir Kürt, kimliğine sahip çıkarak aday oluyor. Bir tek MHP
Genel Başkanı Bahçeli buna tepki gösterdi,
Demirtaş’ın adaylığının önlenmesi için YSK’ya
başvurdu. Bahçeli’nin bu acınası karşı çıkışının
dışında toplumda Demirtaş’ın adaylığına ilişkin herhangi bir reaksiyon görülmedi. Herkes
adaylığı çok doğal karşılıyor, Demirtaş diğer
adaylar gibi Türkiye’nin hem doğusunda hem
de batısında kampanyasını normal bir şekilde
yürütüyor. Bu durum, Türkiye’nin genel olarak
normalleşmesine, yani herkesin kendisi olarak
var olmasına ve kamusal bir görev ifa etmesine
ivme kazandırıyor.
İkincisi, Türkiye ile birlikte yaşama iradesinin
-bir kez daha- tescil edilmesidir. Yıllar yılı hep
‘ayrılıkçı’, ‘bölücü’ olarak damgalanmış bir siyasi hareket, ülkenin birliğini simgeleyen en üst
mevkiye talip oluyor. Tercihini bu yönde kullanan bir hareket ayrılıkçı olamaz. Nitekim Demirtaş da buna vurgu yapıyor:
“Benim Cumhurbaşkanlığı adaylığım aslında
birlikte yaşama isteğinin en somut göstergesidir. Eğer Kürtler de bana oy vererek desteklerlerse, demek ki Kürtler bu ülkeden ayrılalım,
sınır çekelim, artık bir arada yaşamayalım duygusu içinde değiller. Çünkü Türkiye’nin cumhurbaşkanı herkesin cumhurbaşkanıdır. Buna
aday olan kişi ülkeyi bölmek için aday olmaz.
Ülkede birliği daha da güçlendirmek için görev
yapar.”2
Yani ortada artık ayrılıkçı bir hedefin peşinde
koşan bir siyasi hareket yok. Sistemi meşru
mekanizmalarla değiştirmek, yeni bir düzen/
yeni bir Türkiye kurmak ve bu kurulacak düzenin belirleyici aktörü olmak isteyen bir hareket
var. Bu bağlamda Demirtaş’ın adaylığı, hem
memleketin -her daim köpürtülmeye çalışılanbölünme fobisinden kurtulmasına hizmet ettiği,
hem de Kürt siyasetini daha kuşatıcı ve ılımlı bir
söylem geliştirmeye yönelttiği için çok hâyırlı.
Demirtaş’ın Seçim Stratejisi
14
Adaylığının açıklandığı günden beri izlediği
siyasete bakıldığında Demirtaş’ın seçim kampanyasında iki hususu öne çıkarttığı söylenebilir. Birincisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminin Kürt
temsiliyetinin gücünü ve önemini göstermek
için fırsat olduğunun vurgulanmasıdır. Bilhassa
bölgede, Kürt temsiliyetini Demirtaş’ın alacağı
oyla özdeşleştiren ve Demirtaş ne kadar fazla
oy alırsa Kürtlerin Türkiye siyasetinde elinin o
kadar güçlü olacağına işaret eden bir kampanya yürütülüyor. Yüksek düzeyde bir oy oranının, hem çözüm sürecinin ilerlemesine ve hem
de Kürtlerin hak taleplerinin karşılanmasına
katkıda bulunacağı teması işleniyor.
HDP Hakkari Milletvekili Adil Zozani’nin sözleri bu stratejiyi anlamak için uygun bir çerçeve
sunuyor. Zozani’ye göre, Cumhurbaşkanlığı
seçiminin yapılacağı 10 Ağustos’ta “sandığa
gidecek her Kürt, mevcudiyetini oylayacaktır.”
Zozani, Kürtlerin Cumhurbaşkanlığı seçiminde
rejime “biz varız ve bu sistemde bir yer istiyoruz” mesajını iletecekleri kanısında:
“Cumhurbaşkanlığı seçimi için sandık başına
giden her Kürt, mevcudiyetini oylayacaktır.
Kürtler, HDP çatısı altında adayımız ve Eş Başkanımız Selahattin Demirtaş ile ‘biz Kürtler varız ve kendimize bu sistemde bir yer istiyoruz’
diyecek. Kurulu sistem içerisinde kendi mevcudiyetini bir kere daha ifşa etme gayretinde
olacaklardır.”3
İkincisi, Demirtaş’ın “halkların adayı” olarak
sunulacak olmasıdır. Demirtaş, bütün konuşmalarında sürekli olarak Cumhurbaşkanlığı seçiminde iki anlayışın yarışacağının altını çiziyor.
Birbirlerinden farklı ve birbirlerine rakip görünseler de gerçekte Erdoğan ve İhsanoğlu’nun
ikisinin de devletin adayı olduklarını, buna mukabil kendisinin halkların adayı olarak sahaya
indiğini belirtiyor. Erdoğan ve İhsanoğlu’nu
devletin temsilcisi olarak kodlarken, kendisini
halkların temsilcisi olarak sunuyor.
Söz konusu stratejinin bazı handikapları var:
Öncelikle bazı Kürt grupları, Demirtaş’ın alacağı oy ile Kürt temsiliyetinin eleştirişecek olmasını yanlış buluyorlar. Onlara göre, HDP bir
Kürt partisi değil, dolayısıyla Kürt temsiliyeti bu
partinin göstereceği adayın alacağı oya bağlanamaz. AK Parti’ye oy veren Kürt seçmen de
bu yaklaşımı cazip bulmuyor. Çünkü onlar, hem
temsiliyetin bir adaya izafe edilmesini, hem de
kendi Kürtlüklerinin sorgulanmasını doğru bulmuyorlar. AK Parti’li Kürtlerin oy davranışlarının
belirlenmesinde “çözüm sürecini desteklemek
için Erdoğan’ın arkasında durma” düşüncesi
daha büyük bir rol oynuyor. Ayrıca Erdoğan ile
İhsanoğlu’nun aynı kaba konulması da sorunlu.
Zira bu, AK Parti seçmeni nezdinde bir anlam
taşımıyor.
Demirtaş’ın Avantajları
Seçim sürecinde Demirtaş’ın iki önemli avantajı var: İlk olarak, “halkların adayı” olarak su-
Cumhurbaşkanı Adaylarının Seçim Stratejilerinin Analizi
nulmak, Demirtaş’a söylem düzeyinde önemli
bir avantaj sağlıyor. Demirtaş, sesi kısılanların,
sesi bastırılanların veya sesi yeterince duyulmayanların sesi olmayı amaç edinen bir aday
portresi çizmeye çalışıyor. Toplumda mağdur
kılınmış tüm kesimlere seslenebilme; Kürtlerin,
Alevilerin, gayrimüslimlerin, dezavantajlı cinsel grupların, başörtülülerin, vicdani retçilerin
ve diğerlerinin taleplerini siyasetin merkezine
oturtma iddiası taşıyor.
Bunun söylem düzeyinde Demirtaş’a geniş bir
hareket serbestisi sağladığı aşikar. Demirtaş’ın
Yeni yaşam Çağrısı’nda -Türkiye’de birçok
kesimin savunduğu- çoğulculuk, özgürlükçü
laiklik, kadın hakları, adem-i merkeziyetçilik,
LGBT bireylerinin hakları vb. kavramlar art
arda sıralanıyor. Milli Güvenlik Kurulu ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılacağı, kadınların
ve gençlerin siyasal ve kamusal yaşama daha
aktif katılacakları, çevrenin en üst seviyede korunacağı, devletin tüm işlemlerinin halkın etkin
denetimine açılacağı adil ve demokratik bir yönetim vaat ediliyor.4
Söylemin kendisinin bir değeri var. Çünkü siyasi söylem bu kavramlar etrafında örüldüğü
ölçüde, hem bu kavramlara hem de bu kavramlar dahilinde çözüleceği belirtilen toplumsal
sorunlara ilişkin bir toplumsal farkındalık yaratılır. Cumhurbaşkanlığı kampanyası sürecinde
sürekli olarak dile getirildiğinde bu kavramlar
ve sorunlar daha fazla toplumsallaşır. Bunun
yanı sıra bu söylem diğer iki adayı da bu konularda bir pozisyon almaya zorlar. Misal, Demirtaş “vicdanı ret hakkı”nın tanınması gerektiğini
söylediğinde, diğer adaylar da buna dair bir
söz söylemek durumunda kalırlar. Bunun Türkiye siyaseti açısından ciddi bir kazanım olduğunu belirtmek lazım.
İkinci olarak, Demirtaş çözüm sürecinin bir tarafı olarak seçimlere giriyor. Süreç hemen her
kesiminden destek görüyor, toplumsal iklimi
yumuşatıyor ve siyasi alanı genişletiyor. Süreci sahiplenmiş ve sabote edici hareketlerden
-Gezi ve 17 Aralık gibi- uzak durmuş olmak,
Kürt siyasetinin toplumsal kredisini de yükseltiyor ve Demirtaş için imkanlar yaratıyor.
Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimini, sürecin
derinleşmesini sağlayacak bir kampanya gibi
örgütleyebilir. “Demokrasi mi, yoksa barış mı?”
gibi absürd bir tartışmaya girmeden Türkiye
demokratikleşmesi ile barışın inşasını ortaklaştırabilir. Metinde zaten bunun işaretleri vardı:
“Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesiyle eş zamanlı yürüyecek bir süreçtir.
Sorun çözüldükçe Türkiye demokratikleşecek,
Türkiye demokratikleştikçe çözüm hız kazanacaktır. Bunu sağlayacak irade, yıllardır barış
mücadelesini yürüten bizlerde, Türkiye’nin demokrasi güçlerinde vardır.”
Gerek mağdur kesimlerin sözcülüğünü üstlenme ve gerek çözüm inisiyatifini sahiplenme,
Kürt siyasetine ana muhalefet olma fırsatı tanıyor. Çünkü her iki konuda da CHP ve MHP
özgürlükçü değerlerin savunuculuğunu yapmıyor ve hatta iktidardan çok daha geri bir noktada duruyorlar. Bu da bir muhalefet boşluğu
yaratıyor. Kürt siyaseti, sadece Kürt kimliğine
odaklanarak değil, bütün mağdur grupları temsil etmeye ve Türkiye’nin genel sorunlarına
çözümler üreten bir siyasi anlayış geliştirmeye
çalışarak bu boşluğu doldurmak istiyor. Sayısal
olarak olmasa bile, ahlaki ve siyasi olarak anamuhalefetin işlevini görmeye talip oluyor.
Demirtaş’ın Dezavantajları
Ancak Kürt siyasetinin bu noktada bazı handikapları var. Bunlar üç başlık altında toplanabilir:
Birincisi, her şeyden önce aday belirleme sürecinde CHP ile flört etmeleri siyaseten hataydı. Rıza Türmen’in aday gösterilmesi halinde
CHP’yi destekleyeceklerini açıklamaları, Kürt
seçmen nezdinde not edilmiş durumda. Demirtaş, şimdiye kadar katıldığı programlarda,
neden böyle bir ittifaka ihtiyaç duydukları konusunda tatmin edici cevaplar veremedi.
CHP ile ittifakın gerçekleşmemesi Kürt siyaseti
için hayırlı oldu. Eğer Erdoğan nefretiyle malul
bazılarının tavsiyelerine uyularak Türmen desteklenmiş olsaydı, seçimler BDP/HDP için bir
fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. Çünkü Kürt seçmenlerini bugün itibariyle CHP’ye yöneltmek
ve onun adayını destekler hale getirmek imkansızdı. Dolayısıyla CHP ile yapılacak bir işbirliği,
en güçlü olduğu yerlerde dahi Kürt siyasetinin
ağır bir yenilgi almasına neden olabilirdi. Neyse ki CHP müttefik olarak Kürt siyasetini değil
de MHP’yi tercih etti ve bu tehlike de ortadan
kalktı. Ancak bu işbirliği çabasının kayda geçtiği ve sürekli bir sorgulamaya tabi tutulacağı
da unutulmamalı. Nitekim Erdoğan, Diyarbakır
mitinginde Demirtaş ve HDP’yi, CHP ile işbirliği
yapma çabasının yanlışlığı üzerinden sert bir
şekilde eleştirdi:
Demirtaş’ın
Kürt kimliğiyle
Çankaya yarışında
var olması,
Türkiye’de çok
derin değişimin
yaşandığına
delalet ediyor.
“CHP, Kürt katliamının, faili meçhullerin, Diyarbakır Cezaevi’nin savunucusudur. HDP gitti bu
CHP ile ortak aday için görüştü. Diyarbakır bu
CHP kafasına ve CHP ile ittifak arayışına giren
HDP’ye dersini verecektir. CHP ve HDP’ye verilen her oy eski Türkiye’ye gidecektir.”5
İkincisi, farklı kesimleri bir arada tutmaya çalışacağı için Demirtaş’ın bir söylem birliği
oluşturmakta zorlanacak olmasıdır. Demirtaş
15
No: 1 Ağustos 2014
Demirtaş’ın
adaylığı, hem
memleketin
bölünme
fobisinden
kurtulmasına
hizmet ettiği,
hem de Kürt
siyasetini daha
kuşatıcı ve
ılımlı bir söylem
geliştirmeye
yönelttiği için çok
hâyırlı.
SDE analiz
bir taraftan Kürt temsiliyetinin önemini vurgulayacak, bir taraftan HDP projesinin bir gereği
olarak sol ve Gezi’den kaynaklı hassasiyetlerin
altını çizecek ve bir taraftan da İhsanoğlu tercihinden rahatsız CHP’lileri -özellikle Alevileri
ve ulusalcıları- çekmeye çalışacak. Bunun çok
zor bir iş olduğunu söylemeye gerek yok. Birini
memnun edecek bir söz, bir diğerini çok rahatsız edebilir. Misal Demirtaş; anadilde eğitimi,
özerkliği, PKK’lilerin siyaset hakkını savunduğunda bugün onu savunur görünen bazı kesimlerin tüyleri diken diken olacaktır.
Üçüncüsü, Demirtaş’ın kampanyasının AK Parti karşıtı bir dile evrilme ihtimalinin yüksekliğidir.
Demirtaş, en fazla oyu Kürt illerinden alacaktır.
Buradaki en büyük rakibi ise AK Parti’dir. Dolayısıyla oylarını artırması için AK Parti seçmenine de yönelmesi, onları ikna etmesi, onların
duyarlılıklarını da gözetmesi gerekecek. Siyasi
tablo bunu zorunlu kılıyor.
Fakat Demirtaş’ın kampanyası, AK Parti seçmenini de hesaba katan bir siyasi dilin uzağında seyrediyor. Kullanılan temalar ve seçilen sloganlar Gezi’ci ve 17 Aralık’çı grupların
üslubunu yansıtıyor. Mitinglerde “diktatör”,
“otoriter”, “tek adam”, “hırsız” ve “yolsuz” gibi
kavramlara başvuruluyor; söylem kolaylıkla
anti-Erdoğan’cı ve anti-AK Parti’ci bir çizgiye kayıyor. Bunda konjonktüre bağlı olarak
Demirtaş’ı destekleyen bazı grupların önemli bir etkisi var. Zira bunların asıl maksadı,
Demirtaş’ın oylarını yükseltmekten ziyade, ilk
turda Kürtlerin oylarının Erdoğan’a gitmesini
engellemektir. Demirtaş’a destekleri bunu becerebildiği ölçüde devam edecektir.
İkinci Tur ve Boykot
Nitekim tutum belgesinin açıklandığı toplantıda
-bir iki istisna dışında- bütün sorular ikinci turda nasıl bir tavır alınacağına ilişkindi. Demirtaş,
eğer ikinci tura kalmazlarsa boykot seçeneğini
de değerlendireceklerini belirtti ama ben Kürt
siyasetinin bir boykot kararı alacağını düşünmüyorum. Zira ilk turuna katıldığınız ve taraftarlarınızı seferber ettiğiniz bir yarışın ikinci turuna
katılmamayı seçmenlere anlatmak ve kabul ettirmek zor. Böyle bir karar alınsa bile seçmenler
buna riayet etmeyebilirler, bu da Kürt siyaseti
için bir ciddi bir sıkıntı olur. Özellikle de cumhurbaşkanlığı seçiminin Kürt barışının da geleceğini belirleyecek bir tercihi ifade edeceği göz
önüne alındığında.
Bundan ötürü Kürt siyaseti seçim ikinci tura
kaldığında -çok büyük bir olasılıkla- seçmenini serbest bırakacaktır. Demirtaş, hiçbir adaya
16
seçmenlerini yönlendirmemenin kendileri için
“ilkesel bir tutum” olduğunu ifade etti.6 Ancak
bu tutum, daha önce Kürt siyasetiyle hiçbir işi
olmayan ama bugün Demirtaş etrafında kümelenmiş görünenleri tatmin etmiyor. Seçmenleri
tercihleri noktasında serbest bırakmanın zımnen Erdoğan’ı desteklemek anlamına geldiğini belirtiyorlar. Bu nedenle de Demirtaş’tan
Erdoğan’a oy verilmeyeceğini net bir şekilde
açıklayan bir cümle duymak istiyorlar. Bu da
Demirtaş’a gösterilen teveccühün altında, ona
duyulan sevgiden ziyade Erdoğan’a veya daha
temelde tam da Kürt barışına duyulan nefretin
yattığını gösteriyor.
Potansiyeli kullanmak
Önümüzdeki dönem, Kürt siyasetine daha
önce hiç olmadığı kadar zengin bir potansiyel
sunuyor. Ama yukarıda dile getirilen dezavantajları aşarak bu potansiyeli aktüel hale getirmek ona bağlı.
Bir yandan iktidarı daha ileri bir noktadan eleştirmesi, diğer yandan ona dost görünen ama
onun demokratik muhalefetini, süreci sabote
edecek bir rejim krizine dönüştürmeye çalışan
unsurların dolduruşuna gelmemesi gerekiyor.
Bir yandan bütün eleştirilerine karşın süreci birlikte yürüttüğü partnerini düşmanlaştırmadan
yola devam etmesi, diğer yandan kendi savaşını Kürtlere verdirmeye çalışanların ideolojik ve
sınıfsal gündemlerine teslim olmaması, onları
gereğinden fazla önemsememesi gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı seçim süreci bu çizginin sınaması olacak. Kürt siyaseti eğer bu ince çizgide ilerlemeyi başarırsa yeni ve alternatif bir
muhalefetin de siyasi ve moral zeminini inşa
etmede önemli bir mesafe kat edecek.
Dipnotlar
1
Yıldıray Oğur; “Kımıl zararlıları üzerine”, Türkiye Gazetesi, 16.07.2014. http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yildirayogur/581444.aspx
2
Cansu Çamlıbel; “Otoriter lidere alternatifim”, Hürriyet
Gazetesi,
14.07.2014.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26801626.asp
3
Helin Alp; “HDP’li Zozani: Parlamenter rejim işlemiyor, başkanlık sistemine geçilebilir”, T24, 03.07.2014. http://t24.com.
tr/haber/hdpli-zozani-parlamenter-sistem-islemiyor-baskanliksistemine-gecilebilir,263163
4
“Yeni Yaşam Çağrısı” başlıklı metin için bakınız: http://www.
selahattindemirtas.net/
5
Star Gazetesi, 27.07.2014.
6
“Soru: İkinci turda siz olmazsanız HDP kesinlikle kimseyi
işaret etmeyecek mi? Demirtaş: Hayır asla. Eğer ki düşük bir
ihtimal, ama biz ikinci tura kalamazsak hiçbir aday için asla çalışmayacağız, hiçbir adaya seçmenimizi yönlendirmeyeceğiz.
Bu, açık net biçimde ilan ettiğimiz ilkesel bir tutumdur.” http://
www.hurriyet.com.tr/gundem/26801626.asp
STRATEJİK DÜŞÜNCE ENSTİTÜSÜ
Çetin Emeç Blv. 4. Cad. 1330 Sok. No: 12 06460 Aşağı Öveçler Mah. Çankaya / Ankara
Telefon: (0312) 4738041-42-45 • Faks: (0312) 4738046 • [email protected]
Download

Analizin tamamına PDF formatında ulaşmak için tıklayınız