www.somuncubaba.net
Dergisi Hediyesi...
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
YIL: 20 • SAYI: 163 • MAYIS 2014 • Fiyatı: 8 TL
Etrafı Dağlık, Ortası Bağlık
Erzincan
Halk tabiriyle “etrafı dağlık,
ortası bağlık bir şehir”dir Erzincan…
Dinde Samîmî Olmak ve
İhlâs Medeniyeti
İhlâs, İslâm medeniyetini diğerlerinden, Müslümanı
diğer insanlardan ayıran en temel vasıflardan biridir.
00163
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
163
DÎVÂN VE MEKTÛBAT’TAN
SEÇME İLAHİLER
311 İlahi - 333 Sayfa
NASİHAT YAYINLARI
KAPIDA NAKİT ÖDEME SİSTEMİ
HİZMETE GİRMİŞTİR...
ÇIKTI
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ı ve
diğer eserleri okundukça, temelini attığı, şimdi
bir vakıf medeniyeti olarak inşâ edilen eserleri
temâşa edildikçe, onun ismi çağlardan çağlara
aktarılacaktır. Örnek ve önder bir insan olarak
her zaman gönüllerde yaşayacaktır.
www.nasihatyayinlari.com
online sipariş ve satış
ONLİNE SİPARİŞ VE SATIŞ
www.nasihatyayinlari.com
başyazı
Kemal DEMİR
Gönül Şehri Erzincan
Doğu Anadolu Bölgesi’nde Fırat’ın yukarı kısmında yer alan Erzincan, Anadolu’nun en eski kültür merkezlerinden
birisidir. Tarihî ipek yolu güzergâhında yer alan şehir, Malazgirt Zaferi’nden sonra Türk ve Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Erzincan kültürel zenginliği kadar doğal güzellikleri, coğrafyası, mutfağı ve alışveriş olanakları ile tam bir turizm cennetidir.
Evliya Çelebi’ye göre, 17. yüzyıl ortalarında Erzincan’ın ortasında küçük ve alçak duvarlı kalesi içinde; 200 ev ile 1
cami vardı. Kale dışında ise 1800 ev, 7 cami, 60’tan çok mescit ile içinde 500’den fazla dükkânın bulunduğu bir çarşı ve bedesten, bütün şehirde ise 48 mahalle ve 40 okul bulunmaktaydı. Evliya Çelebi’nin Erzincan’da 500 dükkânın
varlığından söz etmesi, 17. yüzyıl ortalarında ticaret ve el sanatlarının gelişmiş olduğunu göstermektedir. İlin ticaret
yolları üzerinde bulunması da bu kanıtı doğrulamaktadır. Aynı yıllarda Erzincan vilayeti dâhilindeki padişah hasları
146.000 akçe tutuyordu. 1566 yılında şehrin geliri 234.000 akçeye ulaşmıştır. Erzincan, tarihi boyunca tarım ve hayvancılık ürünlerinin yanı sıra yeraltı kaynaklarına, özellikle zengin maden işletmelerine yakın bir konumda bulunmaktaydı. Bakır, kurşun, mermer ve taş ocakları bilinen en eski çağlardan beri işletilmekteydi.
Dünyada yeni gelişmekte olan ve giderek yayılan yeni spor türleri, Erzincan’da her yaştan insanı, izleyici konumundan katılımcılığa yöneltmektedir. Her türlü kirlilikten, gürültüden ve stresten uzakta, grup veya bireysel olarak
doğa ile baş başa yapılan sporlar, insan ve çevre sağlığı yönünden gün geçtikçe daha çok ilgi görmektedir.
Yeşil alanların toplam yüzölçümü içindeki payı %11 olan bu konuda Türkiye’de ilk sırayı alan Erzincan, durgun
gölleri, hızlı akan akarsuları, kaplıca suları, dağları, yaylaları ve vadileriyle Türkiye genelinde az bilinen doğa sporlarına ve yepyeni bir geleceğe kucak açıyor. Dergimizin bu sayısında kapak konumuz Erzincan şehrimiz olduğu için yazarımız M. Nihat Malkoç, “Etrafı Dağlık Ortası Bağlık: Erzincan” başlıklı yazısında konuyu detayıyla inceliyor. Kardeşlik duygularımızı yücelten paylaşma kültürümüz hakkında Prof. Dr. Ali Akpınar “Hikmet Boyutuyla İnfak, zekât, Sadaka”
konulu makalesinde İslâm’ın bize verdiği öğütlerden bahsediyor.
Nisan ayında idrak ettiğimiz Kutlu Doğum Haftası nedeniyle “Hz. Peygamber (s.a.v.) Din ve Samimiyet” temasını
işleyen etkinliklerden mülhem Prof. Dr. Abdullah Kahraman “İhlas ve Samimiyet Medeniyetimizin” güzelliklerini serdediyor. Mayıs ayı gençlik için ayır bir önem taşıyor… Prof. Dr. Kadir Özköse, Prof. Dr. Mehmet Soysaldı, Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, Pedagog-Yazar Yusuf Yarhisarlı da yazılarında genç neslin daha iyi ve sağlıklı yetişmesi için gereken
hususlara değiniyorlar.
Yayın Editörlerimizden Musa Tektaş, irfan kültürümüzü Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri merkezli incelerken, Edebiyatçı Yazar Vedat Ali Tok ise, bugünlerde TRT’de yayımlanan “Yedi Güzel Adam” filminin tema konularından olan Şair-Yazar Erdem Beyazıt’ın bir beytiyle ölüme ve hayata farklı bir bakış açısı getiriyor. Uzman tarihçi Resul
Kesenceli tarihin tartışılan karakterlerinden Baltacı Mehmet Paşa ve Katerina profillerine tarihin gerçek perspektifinden bakıyor. İsmail Çolak ise, Tapınak Şövalyeleri yazısında tarihin hakikatlerini gözler önüne seriyor. Farklı yazar ve
yazılarla bu ay dergimiz yine dopdolu. Haziran ayında “Doğumunun 100. Yılında Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri Özel Sayısıyla” buluşmak üzere esen kalın. Selam ile…
City of Hearts: Erzincan
Erzincan is one of the oldest culture centers in Anataolia. It is located on the historical silkroad route. After Malazgirt Victory, it came under the domination of the Turks and the Ottomans. Erzincan is a tourism center not only with
its historical background, geographic feutures and cuisine but also its natural beauties and shopping opportunities.
New sport types, developing and increasing in the world, attract people from all age ranges in Erzincan. Agriculture
and stockbreeding and mining are amongst the main sources of income of the dwellers here.
This month we will mainly focus on Erzincan in our issue and the article of M.Nihat Malkoç is about this city. The
writings of our other writers are worth reading as well. In June, we will publish a special edition in commemoration of
the 100th year of Es-Seyyid Osman Hulusi Ephendi’ s birth.
Best regards.
somuncubaba 1
künye
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın Yayın Organıdır.
içindekiler
HİKMET BOYUTUYLA
İNFAK/ZEKÂT/SADAKA
Ali AKPINAR
Kurucusu
A. Şemsettin ATEŞ
6
Yapım
Yaygın Süreli - ISSN: 1302-0803
Yıl: 20 Sayı: 163 Mayıs 2014
Basım Tarihi: 01 Mayıs 2014
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Adına
İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Kemal DEMİR
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
M. Hulusi ERDEMİR
Yayın Editörleri
M. Nazmi DEĞİRMENCİ
Musa TEKTAŞ
Yönetim Yeri-Basım-Yayım-Pazarlama
VİSAN İktisadi İşletmesi
Zaviye Mahallesi Hacı Hulûsi Efendi Caddesi No: 71
44700, Darende / MALATYA
Tel: (0422) 615 15 54 • Faks: (0422) 615 28 79
www.somuncubaba.net • [email protected]
/SomuncuBabaDergisi
Genel Sanat Yönetmeni
Serkan ÖZTÜRK
Sanat Yönetmeni
Cihat ÖZÖNAL
Dağıtım
Kültür Dergi Dağıtım
Baskı ve Üretim
Salmat Basım Yayıncılık Ambalaj San. Ltd. Şti.
Sebze Bahçeleri Caddesi Arpacıoğlu İşhanı
No: 95/1 İskitler/ANKARA
Tel: (0312) 341 10 24 • Faks: (0312) 341 30 50
22
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ
Prof. Dr. Sinan YALÇIN
Prof. Dr. Mehmet SOYSALDI
Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL
Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
Prof. Dr. Mahmut YEŞİL
ABONE İLETİŞİM HATTI
444 36 61
(0422) 615 15 54
İhlâs, İslâm medeniyetini
diğerlerinden, Müslümanı diğer
insanlardan ayıran en temel
vasıflardan biridir. Zira insanı...
İslâm’ın mesajı
evrenseldir. İnsanlığın
herbir ferdini hidâyete
erdirmek istemektedir.
Aklî dengesi yerinde olan...
TAPINAK
ŞÖVALYELERİ
İsmail ÇOLAK
50
SORUMLULUK BİLİNCİ
VE KAZANDIRILMASI
Prof. Dr. Nihat ÖZTOPRAK
Prof. Dr. Ali YILMAZ
Prof. Dr. Sebahat DENİZ
Prof. Dr. Bilal KEMİKLİ
Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN
Prof. Dr. Ali AKPINAR
DİNDE SAMÎMÎ
OLMAK VE İHLÂS
MEDENİYETİ
Abdullah KAHRAMAN
Kadir ÖZKÖSE
Somuncu Baba Dergisi’nin içeriğinde bulunan yazılar
ile ilgili çıkabilecek olan hatalı bilgilerden dolayı dergi
herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Yazıların
sorumluluğu yazarlarına ilanların sorumluluğu ise reklam verenlere aittir. Dergimizde bulunan fotoğrafların
ve görsellerin kullanılması ve kopyalanması yasaktır.
Yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. Somuncu Baba Dergisi’nin bütün telif hakları VİSAN İktisadi
İşletmesi’ne aittir.
Yayın Kurulu
Gönderilerin abone adına yatırılmasından sonra lütfen arayınız.
36
DEĞERLER EĞİTİMİ
VE GENÇLİK
www.grafiturk.com.tr
Kurum Abone : 140
Yurtdışı 1 Yıllık Abone : 72 EURO
Posta Çeki (Darende Postanesi) : 1361068
Ziraat Bankası : TR 56 0001 0003 2026 7984 8050 01 - Vakıf Bank: TR 04 0001 5001 5800 7299 7740 58
İnfâk, zenginliğin değil,
mü’minliğin temel özelliklerinden
sayılır. Nifâk ile infâk aynı kökten
gelir. Bunun en temel mesajı,
nifaktan kurtulmak için, infâk
etmek kaçınılmazdır.
Yusuf YARHİSARLI
Sözlük anlamı; bir
kimsenin üzerine aldığı
ya da yapmak zorunda
bulunduğu...
70
Hıristiyanlık uğruna
savaşmaya ant içmiş
bir Haçlı tarikatı olan
Tapınak Şövalyeleri’nin
esas ismi, “İsa’nın ve
Süleyman Tapınağı’nın...
AİLEDE OTORİTE
KİMDE OLMALI?
Sefa SAYGILI
Aile içi ilişkiler konusundaki
tartışmalardan biri de ailede
reisin kim olacağıdır. Veya
ailede otoritenin gerekli
olup olmadığı konusudur.
82
Etrafı Dağlık, Ortası Bağlık: Erzincan 10 • Er-Rakîb 18 • Keşke Gazeli 21 • Ârifleri Tanımak 26 • Aşkın Odu Derman Bana!..
31 • Mutlu ve Mütebessim Bakışın Ardında 32 • Baharda 35 • İstanbul 41 • Baltacı Mehmet Paşa ve Katerina Gerçeği 42 •
Mü’minin Mü’minle Sınanması 46 • Gençlerimizi Bilinçli Yetiştirmek 58 • Asrın Problemi: Obezite, Gençlik 60 • İki Güzel, İkisi
de Birbirinden Güzel 64 • Bize Ne Yapar Ölüm? 66 • Büsr b. Süfyan (R.A.) 69 • Üç Ayların İncisi 73 • Erzincan Velîleri 74 • Ne
Kadar(ını) Anladık? 76 • Kunduracı 78 • Gönülle Sohbet 81 • Mutluluk Nerede? 84 • Yâre Doğru 87
Gözüm Nuru!
K
edersiz kalbe ıstırap verici mektubunuzu aldık. Tarifi mümkün olmaz bir gam beni saatlerce düşündürmüştü. Kanaat yolunda tevekkülün (Hakk’a rıza ve teslimiyetin) doğru gösterdiği izlerden dem vurdukça gönlünüzü yokluk ve yoksulluk âleminin bir köşeye çekilmişi
olarak görüp hakkımda, küçük olduğunuz halde nasihatinizi yalnızca lutf u inayet bilmiş (bir
güzellik, bir gayret, bir ikram bilmiş) ve ona göre de dünya(sın)dan vazgeçmiş, yokluk atına binmiş iki günlük geçici dünya ömrümüzün bir arada geçmesine canan rıza vermiş (izin vermiş) ve
o yolda muhabbet davamı görünür hale getirmiştim. (O sayede vücut bulmuştu; var olmuştu.)
Bugün iyiliksever bakışları, sevgi nazarları, dünyaya değer dostları, muhabbetleri sayesinde (dolayısıyla) binlerce kıymetli mücevher değer akrabaları özellikle güzel beldeden sayılan vatanını
değmez bir para karşılığında zahmetini satın alarak ayrıldın. Yakışır mı? Uygun muydu?
Sözünce ve davanca kanaat tavsiye ettiğin hal ile amel işlememek (davranmamak)!… Hâlâ
hatırımdadır ki, bir mektubunda yazarak göndermiştin. Rızka kefil Mevlâ. Gayrısı (ötesi, gerisi) vefasız hayaldir. Ne çabuk aklından (hatırından) çıktı? Bu aynı zamanda Allah’a yapılmış bir
vefasızlıktır. Bu sözünü unuttuğun gibi yoksa hürmetimizin hakkını, saygımızın hukukunu da
mı unutacaksın? Sözümüzü dinler isen aç dur, açık kal, kanaat mutluluğunun saadetiyle yaşa.
Kanaati saadet bil, otur.
Bu dünyalıktan vazgeçip kanaat ehli olma hali, dünya ihtirası ve doymazlık ile nefsin insanları
aşağılara düşürmesi ile gönül halinden bilememek zengin ile padişah olmaktan hayırlıdır. Gönül
bir hazinedir ki, kanaat servetine maliktir. Kanaatsiz olan kişi ise; padişah ise de alçak bir nefistir
ve helak olacaktır.
Kim ki Allah’ın verdiği nimetlere, ihsanına razı olur, o kişi rıza yolunun yolcusudur. Sana bu işte
devlet odur ki, dünyevî duygularla dönen günah çarkını bir kenara koyasın.
Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s)
Ellidokuzuncu Mektup
Kanaat meydanında muhabbet topunu kapıp canını, kalıcılığı olmayan dünyanın kederlerinden ve gamlarından kurtarasın. Çalışıp çabaladıkça dünyamızı onararak şükreden zenginlerden
olurduk. Bu kolay olmadı. Fakat dünyadan vazgeçen (el çekmiş) gönlümüzün zevkine bakılırsa
yoksulluğun ıstıraplarına katlananlardan, sabredenlerden olacağımıza şüphe yoktur. Buna şahit
olarak da fakirlik arttıkça Mevlâ lütuf ettiğinde sabrımızı da artırır. Bu ise yürüdüğümüz yolun
kutlu yol (doğru yol, hak yol) olduğunun işaretleridir. Aynı zamanda huzurlu, mutlu olmanın da…
Koyup gidilecek sevdanın peşinde hayal peşinde koşan, hayale kapılan sersem (şaşkın, ahmak)
değil de akıllı mı sayılır? Sermayesi ölümsüz/kalıcı bir nefes bu yalan, bu geçici dünyanın değmez hayatına verilmez. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Camii’ne gidip gönül rahatlığıyla Allah’ın
divanına durup en saf, en halisane kıldığın iki rekât namaz, yetmiş sene ömür sürmekten daha
hayırlı değil midir? Eğer gönlünü ve seçimini ona yani Allah’a havale etmiş olsaydın, âlemlere
rızık veren Allah seni burada da rızıklandırırdı. Seni doyurmaya, seni bahtiyar etmeye Yüce Allah
kâdirdir. O’nun her şeye gücü yeter.
Bu kadarla yetinir, muhabbetimin bir zerresi, bütün muhabbetinizi kucaklayarak gözlerinizden
öper, hayır dualar temenni eylerim Kardaşım.
Bu mektubun bir bölümünü Hacı Esad Efendi için yazmışlardır.
Güncelleme: Yrd. Doç. Dr. Cemil GÜLSEREN
İLİM VE HAYAT / Ali AKPINAR*
Hikmet Boyutuyla
İnfak/Zekât/Sadaka
“İnfâk, zenginliğin değil, mü’minliğin temel özelliklerinden sayılır.
Nifâk ile infâk aynı kökten gelir. Bunun en temel mesajı, nifaktan
kurtulmak için, infâk etmek kaçınılmazdır.”
D
inimize göre malın/variyetin asıl sahibi Yüce Allah’tır. Mülkün gerçek sahibi
O’dur. O, mülkünde dilediği tasarrufa sahiptir. O, dilediğine çok verir, dilediğine ölçülü
verir. Bu konuda da O, sorgulanamaz. Zira O’nun,
kullarından kimine az kimine çok vermesi, imtihanın gereğidir. Hikmetinin gereği O kimini zengin kılar, kimini fakir. Zengini fakirle sınar.
“Doğrusu zengin eden de varlıklı kılan/kanaat
sahibi eden de O’dur.”1, “De ki: ‘Ey mülkün sahibi
olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen, her
şeye Kadir’sin.”2
Yüce Yaratıcı isteseydi, herkesi eşit variyet sahibi yapardı. Bu durumda kimse kimseye muhtaç
olmaz, insanlar birbirlerinin işini yapmaz, herkes
kendi imkânlarıyla işlerini görmeye çalışırdı ki,
bu şekilde hayatın sürmesi imkânsız olurdu. Zira
herkes yüksek işleri görmek ister, küçük ve basit,
hatta ayak işleri olarak görülen görevleri hiç kimse yapmak istemezdi. Hâlbuki insanların farklı
seviyelerde yaratılmış olması, tüm işleri yapan
kimselerin olmasını ve insanların birbirine muhtaç bir şekilde hayatın devamını sağlamıştır.
“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip
paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle
üstün kıldık; Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.”3
Yüce Rabbimiz, variyet sınavında malın tekelleşmesini, yalnızca zenginler elinde dolaşıp
duran bir devlet olmasını istememiş; ondan bütün kullarının nasiplenmesini istemiştir: “Ta ki,
mal içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.”4
Kur’ân-ı Kerim’de variyet sahiplerinin, sahip
olduklarından diğer kardeşlerini de faydalandırmalarıyla ilgili olarak pek çok kavram kullanılmıştır. Bu kavramlardan her biri bu yardımlaşmanın farklı şekil ve çeşitlerine işaret eder. Bu
kavramların her birinde derin mânâlar vardır. Bu
6 MAYIS 2014
kavramlardan en kapsamlısı infâktır. İnfâk, sadaka, hayır, hasene, zekât, karz gibi diğer kavramları da içine alan en kapsamlı kavramdır. Şimdi
bu kavramlardaki bazı inceliklere dikkat çekelim:
Variyetin Asıl Sahibi Yüce Allah (c.c.)
İnfâk, zenginliğin değil, mü’minliğin temel
özelliklerinden sayılır. Nifâk ile infâk aynı kökten gelir. Bunun en temel mesajı, nifaktan kurtulmak için, infâk etmek kaçınılmazdır. İnfâk sahibi, iki dünyaya göre yaşar. Nifak sahibinin ise
dünyası tektir. İnfâk etmekle mü’min, variyetin
asıl sahibinin Yüce Yaratıcı olduğunu ve malla
sınandığını itiraf etmektedir.
Sadaka, bir sadâkat göstergesidir. Kulun
Yüce Allah’a bağlı olduğunun, sahip olduğu
şeylerin asıl sahibinin Yüce Yaratıcı olduğunun ve O’nun malını O’nun kullarına vermenin
bir kulluk borcu, O’na sadâkat göstergesi olduğunun isbâtıdır. Yine sadaka, kulun mü’min
kardeşlerine sadâkatinin, onları sevdiğinin bir
göstergesidir. Sadaka, kazancın filtresi, servetin
budanması, dünya ve âhiret yatırımıdır.
Hayır, Kur’ân’da mal için hayır kelimesi kullanılmıştır. Çünkü mal, hayra vesîle olmalıdır. İnsan,
malı şerde kullanırsa onu asıl amacından saptırmış olacaktır. Mü’min, her işi hayır olan, hep hayırlarda koşturan ve yarışan hayır adamıdır.
Zekât, temizleyen, arındıran demektir. O,
malı şâibelerden temizler. Mal sahibini, bencillikten ve cimrilikten arındırır. Kendisine zekât
verilen fakiri de kıskançlık ve variyet sahiplerine düşmanlık beslemekten temizler.
Zekât, sadaka artırır, bereketlendirir. İnsan
onurunu, ahlâkî değerleri artırır, geliştirir, malın
alım gücünü artırarak onu bereketlendirir. “Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak
sadaka olarak al, onlara duâ et; senin duân onlar
için bir güvendir. Allah işitir ve bilir.”5
“Allah fâizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir.”6
“İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz her hangi bir fâiz Allah katında artmaz; fakat
somuncubaba 7
Allah’ın rızâsını dileyerek verdiğiniz herhangi bir
sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat
kat artıranlardır.”7
bilir. İnfâk, fakirlere olduğu gibi, zengine de yapılabilir. Ancak infâk şubelerinden zekât, öşür,
fıtır sadakası gibi vecîbelerin belli vakitleri ve
miktarları vardır. Dolayısıyla bunların zamanını,
miktarını hesaplayan, vereceği kimseleri araştırıp belirleyen kimse mâlî bakımdan da rastgele
bir hayattan kurtulur. Planlı, düzenli bir hayatın
adamı olur. Yaşadığı toplumdan kopmaz. Bunun
düzenli bir şekilde işlemesiyle, toplumda ekonomik gidişat da düzene girer.
Kur’ân’daki onlarca âyette zekât, namazla birlikte anılır. Namaz ile zekât arasında sıkı bir ilgi
vardır. Biri bedenî ibadettir, diğeri mâlî ibadettir.
Her ikisi de birbirini tamamlayan ibadetlerdir.
Zekât da namaz gibi ibadet rûhuyla yapılmalıdır
ve her iki ibadet de sahiplerine büyük sevap kazandırırlar. Namaz gibi, zekât ibadetinin de belirli zamanı, miktarı ve veriliş tarzı vardır.
İnfâk sayesinde, toplumda aşırı zengin ve
aşırı fakir sınıfların oluşması engellenmiş olur.
Mal Bizlere Emanettir
İnfâk, kişiye malın asıl sahibini hatırlatır.
Buna göre sahip olunanların gerçek sahibi Yüce
Allah’tır ve onlar kullarda emanettir. Dolayısıyla
mal sahibi, sahip olduklarını asıl sahibin ölçüleri doğrultusunda kullanmalıdır. O’nun belirlediği ölçülere göre kazanıp harcamalıdır. Bu anlayış içerisinde olan bir kimse, “Mal benim değil
mi, istediğim gibi kazanır, dilediğim yerde harcarım.” diyemez. O malın kendisinde emanet
olduğunu düşünür ve bir gün emanet sahibinin
ondan hesap soracağını aklından çıkarmaz. O
takdirde de çalıp çırpamaz, israf yapıp hoyratça
tüketemez ve harcanması gereken yerlerde de
cimrilik yapamaz.
İnfâk,
dünyevîleşmeyi
önler.
Bugün
infâksızlık, pek çok insanın âhireti yok sayarak
dünyaya saplanıp kalmasına sebep olmaktadır.
Oysa infâk, bir âhiret yatırımıdır. Âhiret yatırımı ise en kalıcı ve en kazançlı yatırımdır. Çünkü onda bire yedi, bire yüz, bire yedi yüz, hatta
daha fazla kazanma vardır. “Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz
tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın
lütfu geniştir, O her şeyi bilendir.”8
İnfâk, mü’minler arasında kardeşlik bağlarını
güçlendirir. Zenginin fakire şefkat ve merhametle; fakirin de zengine minnet ve teşekkürle bakmasını sağlar. İnfâk, mala ve kişilere gelebilecek
kazâ-belâ-âfetleri savar. Çünkü infâk, mal ve mal
sahibi için mânevî sigorta mesâbesindedir. Nite-
8 MAYIS 2014
kim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Mallarınızı
zekâtla koruma altına alınız, hastalarınızı sadakayla tedâvi ediniz, belâlara duâ ile hazırlanınız.”9
Bu konuda kültürümüzde, “Az sadaka çok belâ
savar.” şeklinde hikmetli bir söz de vardır.
İnfâk, İlâhî taksime rızânın göstergesidir.
Yoksul kimse, içerisinde bulunduğu mâlî durumun kendisi için daha hayırlı olabileceğini düşünerek kanâat ve sabırla durumunu kabullenir.
Variyetli kimse de Yüce Allah’ın kendisini fakir
yapabileceğini düşünerek nimete şükür ifadesi
olarak bol bol hayır yapar. Zira variyet, tek başına salt hayır değildir, yoksulluk da tek başına
hayırsızlık değildir. Nice variyet vardır ki, sahibi
için derttir, düşmanlık kazanmasına, başına bir
kısım belâların gelmesine sebeptir.
İnfâk, nimete fiilî şükrün açık göstergesidir.
Kur’ân, zenginlerin malında fakirlerin hakkının
olduğunu söyler. Dolayısıyla zengin malının
zekâtını verirken, fakire hakkını verdiğini, borcunu
ödediğini düşünür ve ona göre, onu incitmeden,
geciktirmeden, en güzel şekilde sevgiyle verir. Bu
konuda Kur’ân sevgi infâkına vurgu yapar:
“Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin; israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.”10
“Yakınlığı olana, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.”11
“Zenginlerin mallarında muhtaç ve yoksullar
için bir hak var.”12
“O’nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda
mal veren, namaz kılan, zekât veren…”13 Burada
sevgiyle verme, Allah sevgisiyle verme, malı
sevdiği halde verme, sevdiği en güzel maldan
verme, verdiği kimseyi sevme, severek isteyerek verme şeklinde anlaşılmıştır. Yani infâk sevgi
ile yoğrulmalı, infâkı sevgi kuşatmalı, infâk hem
verende hem alanda sevgiler oluşturmalıdır. Bunun için de vermenin yalnızca Allah için olması
kaçınılmazdır. Zira gerçek kulların verme sloganı
şudur: “Biz sizi ancak Allah rızâsı için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.”14 Verdiğimiz kimseden herhangi bir karşılık bile beklemek şöyle dursun, ondan teşekkür bile beklemeden verebilmektir önemli olan.
İnfâkın Kabulü İçin
İnanç ve sevgiyle vermek infâkın kabul şartıdır: “Münâfıkların verdiklerinin kabul olunmasına engel olan, Allah’ı ve peygamberini inkâr
etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir.”15
İnfâkın sınırı ve süresi geniştir. Her zaman ve
herkese infâk yapılabilir. Güler yüzden, yarım
hurmayı vermekten başlayan infâk, dağlar kadar altını Allah yolunda harcamaya kadar çıka-
İnfâk, mal sahiplerini mallarını piyasaya sürmeye teşvik eder, onları yatırım yapmaya sevk
eder. Zira işletilmeyen, âtıl halde bekletilen
mal da zekâta tabidir.
“Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf
etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar
cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak, ‘Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın.’
denecek.”16
Elbette Allah’a ve âhirete inanan mü’minler,
bütün kalemleriyle bol bol infâk ederler. Farzıyla, vâcibiyle infâk ettikleri gibi, nâfile infâklara
da ehemmiyet verirler. Onlar, zekâttan çalmayı
ve zekâttan kaçırmayı aslâ düşünmezler, bunun
için aslâ hesaplar yapmazlar. Zira onların hesabı,
âhirette kazanmak, hâsılatı âhirette toplamaktır.
Dipnot
* Prof. Dr. Ali AKPINAR
1. 53/Necm, 48.
2. 3/Âl-i İmrân, 26.
3. 43/Zuhruf, 32.
4. 59/Haşr, 7.
5. 9/Tevbe, 103.
6. 2/Bakara, 276.
7. 30/Rûm, 39.
8. 2/Bakara, 261.
9. Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, III, 464.
10.6/En’âm, 141.
11.30/Rûm, 38.
12.51/Zâriyât, 19.
13.2/Bakara, 177.
14.76/İnsân, 9.
15.9/Tevbe, 54.
16.9/Tevbe, 34-35.
somuncubaba 9
ŞEHİR GÜZELLEMESİ / M. Nihat MALKOÇ
Etrafı Dağlık, Ortası Bağlık
Erzincan
10 MAYIS 2014
“Halk tabiriyle “etrafı dağlık, ortası bağlık bir şehir”dir
Erzincan… Doğu Anadolu’nun Yukarı Fırat Bölümünde yer
alan Erzincan, birçok kadim medeniyete ev sahipliği yapmıştır.
Bugünkü Erzincan, alabildiğine düz ve bereketli bir ova üzerinde
kurulmuştur. Kara, hava ve demir yolları ağına sahip ender
yerleşim yerlerinden biridir burası. Kısacası Erzincan, yaşamak
için bütün güzelliklere sahip ender şehirlerdendir.”
somuncubaba 11
H
alk tabiriyle “etrafı dağlık, ortası bağlık bir şehir”dir Erzincan… Doğu
Anadolu’nun Yukarı Fırat Bölümünde
yer alan Erzincan, birçok kadim medeniyete ev
sahipliği yapmıştır. Bugünkü Erzincan, alabildiğine düz ve bereketli bir ova üzerinde kurulmuştur. Kara, hava ve demir yolları ağına sahip
ender yerleşim yerlerinden biridir burası. Hemen her yüzyılda ağır bir depremle yüzleşen
Erzincan’ın tek eksiği denizdir; o açığı da gölleriyle ve göletleriyle kapatmaktadır. Kısacası
Erzincan, yaşamak için bütün güzelliklere sahip
ender şehirlerdendir.
Anadolu’nun kapılarının Türklere açılmasına
vesile olan Malazgirt Zaferi’nden sonra Sultan
Alparslan, Mengücek Ahmet Gazi’yi Karasu ve
Çatlı nehirleri vadilerinin fethiyle vazifelendir-
12 MAYIS 2014
mişti. O da Erzincan ve Kemah’ı da içine alan
bölgeyi hâkimiyeti altına alıp, Kemah’ı merkez
yaptı. Erzincan zaman içinde birçok kez el değiştirdi. Yavuz Sultan Selim’in Safevîlerle yaptığı Çaldıran Savaşı’ndan sonra Erzincan ve Kemah, Osmanlıların eline geçti.
Erzincan’ın Çayırlı, İliç, Kemah, Kemaliye,
Otlukbeli, Refahiye, Tercan ve Üzümlü adlarında sekiz ilçesi mevcuttur. Bu ilçeler arasında
Otlukbeli’nin tarihî bir önemi vardır. Zira Fatih
Sultan Mehmet’le Akkoyunlu hükümdarı Uzun
Hasan arasındaki savaş burada yapılmıştı.
Altıntepe, Urartuların Mirası
Erzurum-Erzincan yolu üzerinde yer alan
Altıntepe, Erzincan’ın görülmesi gereken tarihî
kalıntılarının başında gelmektedir. Urartulara
ait bu şehir kalıntısından bugüne kalanlar görülmeye değerdir. Hititler, Medler, Persler ve
Makedonyalılar bu kaleye sahip olmuştur. Onların ardından sırasıyla Selçuklular ve Osmanlılar
şehre egemen olmuşlardır. Ecdadımız burada
camiler, köprüler, kervansaraylar ve hamamlar
yaparak şehri imar etmiştir. Günümüzde hâlâ
ayakta olan Çadırcı, Taşçı ve Paşa Hamamları
Osmanlı’dan kalmadır.
Erzincan kadim bir payitahttır aynı zamanda.
Bu şehir, tarihî süreç içerisinde Mengüceklilere başkentlik yapmıştır. Bu kadim şehir, tarihte
İpekyolu üzerinde kurulmuştur. Zaman içerisinde mühim ticarî canlılıklar yaşamıştır. Munzur
Dağlarının ortasına düşen Erzincan, deprem
illeti yüzünden daima yenilenmiş ve zorunlu
olarak yer değiştirmiştir.
Deprem Kuşağında
Canhıraş Mücadele
Tarihî süreç içerisinde depremin pençesinden bir türlü kurtulamayan Erzincan, bu açıdan bakınca talihsiz bir şehirdir. Yüzlerce yıllık
emekle biriktirilen nice değerler ve değerliler
birkaç saniye içinde yok olup gitmiştir bu şehirde. Şehrin hafızası bir anda sekteye uğramıştır.
Bu, gelişmekte olan bir şehir için ciddi bir ruhsal
travmadır. Bunun yanında depremden kaynaklanan yoğun göçler, şehrin bütünlüğünün bozulmasına ve kültürel dağılmaya neden olmuştur.
İstanbul’da yaşayan Erzincanlıların sayısının,
Erzincan’da yaşayanlardan daha fazla olduğunu
söylersek meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır.
Erzincan hiçbir şeyden çekmedi depremden
çektiği kadar. Ülkemizde yaşanan en büyük
somuncubaba 13
kesmektedir. Bu arada geçmişte prefabrik evler
bahçelere kurulmuştur.
Erzincan’ın Manevî Mimarları
Erzincan’ın manevî mimarlarından biri olan
Terzi Baba, her kesim tarafından kabul gören,
şehrin manevî dinamiklerindendir. Halk, bu Allah dostunun türbesini sıklıkla ziyaret etmektedir. Burada dualar edilmekte ve dileklerde
bulunulmaktadır. Halkın manevî önderlerinden
olan bu kıymetli şahsiyet adına bir de modern
camili külliye inşa edilmiştir.
deprem olarak bilinen 1939 Erzincan Depremi
şehri yerle bir etmiştir. Bu deprem sırasında on
binlerce insanımız hayatını kaybetmiştir. Bu
depremden evvel, şehir Fırat kenarında kurulmuştu. Burası yerle bir olunca hayatta kalan insanların çoğu göç etmiş, şehri terk etmeyenler
ise iki sene boyunca çadırlarda yaşamak mecburiyetinde kalmıştır. Bundan sonra geçici bir
şehir kurulmuş, halk bu derme çatma evlerden oluşan şehirde elli yıl yaşamıştır.
Bugünkü şehir, büyük oranda 1992
depreminden sonra inşa edilmiştir.
Yeni kurulan bu şehir, gayet planlı ve
intizamlıdır. Bu şehir sıfırdan, kâğıt
üzerinde planlandığı için son derece
düzgün bir yapıya sahiptir. Onun
içindir ki bütün sokaklar
birbirini doksan
derecelik
açılarla
14 MAYIS 2014
Öte yandan Nakşibendi Şeyhi Piri Sami
Hazretleri’nin kabri de bu güzide şehirde bulunmaktadır. Kemaliye’ye bağlı Ocak Köyü’ndeki Hıdır Abdal Sultan Türbesi, Erzincan’ın mistik
ruhunu yansıtan, Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde yapılmış manevî yapılardandır.
Erzincan’da Recep Yazıcıoğlu’nun
İzleri
Şehirler vardır ki idarecileriyle et ve tırnak
gibi bütünleşmiş ve özdeşleşmiştir. İşte o ender şehirlerden biri de Erzincan, o
müstesna idarecilerden biri de
“Muhalif Vali” olarak hafızalarımızda yer eden merhum Recep
Yazıcıoğlu’dur. Yazıcıoğlu, Trabzonlu olmasına rağmen adı hep
Erzincan’la birlikte anılır olmuştur.
Çünkü o, görev yaptığı süre içerisinde, Erzincan’a damgasını vurmuştur.
Erzincanlılar ona “Efsane Vali”,
“Süper Vali” sıfatlarını layık görmüştür. Erzincanlılar,
valilerine sahip çıkmış ve onu bağırlarına
basmıştır. Sıra dışı renkli kişiliğiyle tanınan ve
sevilen, protokole rağbet etmeyen Vali Recep
Yazıcıoğlu, Erzincan’da devletle halk arasındaki
duvarları kaldırmış, tabir caizse “halkın valisi”
olmuştur. O, daima halkın içinde yer almıştır.
Erzincan’da rafting, kano ve yamaç paraşütü
gibi doğa sporlarının gelişmesinde merhum valinin büyük katkıları olmuştur.
Yazıcıoğlu’nun, Kemaliye-Başpınar arasında
Karasu Nehri üzerinde, bütün bürokratik engellere rağmen, yaptırdığı köprünün hikâyesi
Ayşe Kulin’in bir romanına ve aynı romandan
uyarlanan bir diziye de konu olmuştur. Öte
yandan günümüzde hizmete açılan, Türkiye’nin
en uzun kayak pistine sahip Ergan Dağı Kayak
Tesisleri de Yazıcıoğlu’nun rüyasıydı. Keşke bu
tesise onun adı verilseydi. Bugün Erzincan’da
Recep Yazıcıoğlu adını taşıyan ortaokul, cadde,
tünel ve köprüler vardır. Bu da gösteriyor ki Erzincanlılar valilerine vefada kusur etmemiştir.
Etrafı Dağlık, Ortası Bağlık Bir Şehir
Doğunun cazibe merkezi olan Erzincan,
doğası bozulmamış bakir bir yerleşim yeridir.
Erzincan’ın güzelliklerini ve özelliklerini muhafaza etmek, orada yaşayanların ve yetkililerin
boynunun borcudur. Buradaki o güzelim meyve
ve sebze bahçelerini beton yığınlarına kurban
etmemeliyiz. Erzincan doğayla barışık ve doğal
kalmalıdır. Buraya gelenler öncelikle huzur ve
sükûn bulmalıdır. Varsın sanayisi ve fabrikası
olmasın Erzincan’ın, dert değil
Erzincan deyince çoğumuzun aklına tulum
peyniri gelir. Burada üretilen tulum peynirleri
yaylalarda otlatılan koyunların sütünden elde
edilir. Yani tamamen doğaldır. Sadece tulum
peyniri değil; üzümü, elması ve ketesi de meşhurdur. Özellikle kete Erzincan sofralarının olmazsa olmazıdır. Erzincan mutfağı, ülkemizin
zengin yemek kültürünün önemli bir parçasıdır.
Bu şehrin lezzetleri, ziyaretçilerinin damaklarında hoş bir esinti bırakır.
Çayırlı’nın göleti, Üzümlü’nün üzüm ve meyve bağları görülmeye, tandır ekmeği ise tadılmaya değerdir. Refahiye; adı üzerinde bereketli
topraklarıyla refah ve huzur diyarıdır. Burada
birçok gölet bulunmaktadır. Buradaki Seyyidi
Sinan Türbesi ve Ermeni Kadıköy Kilisesi ziyaret edilen yerlerdendir. Fırat Nehri kıyısındaki
Kemah, eskiden Mengücek Beyliği’nin merkeziydi. Urartular’dan kalma kalesi hâlâ ayaktadır. Gülabi Bey Camii’ni görmeden dönmemek
gerekir. Ayranpınar Buz Mağaraları doğal buzdolabı hükmündedir. Acemoğlu Boğazı Kanyonu seyredenlerde hayranlık bırakan doğal
bir mekândır. İliç, Erzincan’ın uzağına düşmüş
bir ilçesidir. Alman gezgin Moltke; eski adıyla
Eğin, yeni adıyla Kemaliye’yi “Asya şehirlerinin
en güzeli” olarak takdim etmiştir. Kemaliye’nin
bin bir zahmetle açılan taş yolları, doğa harikası
kanyonları görülmeye değerdir. Mengücekler
zamanında yaşayan Sultan Melik’e ait Melik
Gazi Türbesi, Kemah’ın manevî simgelerindendir. Öte yandan Erzincan türküleri, zengin halk
kültürünün birer yansımasıdır.
somuncubaba 15
Sanatta ve Siyasette Erzincan
Kökenli Meşhurlar
Erzincan, sanatta ve siyasette ülkemize çok mühim değerler yetiştirmiştir. Birçok
meşhur insanın nüfus kâğıdında “Erzincan”
yazar. Böyle yazmasa da birçok önemli isim,
o topraklara aittirler. Arabesk sanatçısı Adnan Şenses, sanatçı Ali Ekber Çiçek, Sanayi
Eski Bakanı Ali Coşkun, Ulaştırma Eski Bakanı Binali Yıldırım, gazeteci Can Tanrıyar, ses
sanatçısı Demet Sağıroğlu, tiyatro ve sinema
sanatçısı Haluk Bilginer, oyuncu Kadir Savun,
Türk Halk Müziği sanatçısı Özay Gönlüm, politikacı Doğu Perinçek, şair İbrahim Sadri, ses
sanatçısı Kerim Tekin, yazar Hekimoğlu İsmail, sinema ve tiyatro sanatçısı Metin Akpınar,
şarkıcı Mustafa Sandal, sanatçı Davut Sulari,
türkücü Hüseyin Turan, oyuncu Oya Aydoğan,
sinema sanatçısı Şafak Sezer, tiyatro ve sinema sanatçısı Tamer Karadağlı, eski Başbakanlardan Yıldırım Akbulut, politikacı Mustafa
Sarıgül, Savunma Eski Bakanlarından Vecdi
Gönül, hikâyeci Mustafa Kutlu gibi isimler Erzincan kökenli meşhurlardır.
Başbağlar’dan Yükselen Ağıtlar
Farklı inançları ve kültürleri içinde barındıran, sevgi ve hoşgörü potasında eriten Erzincan, ülkemizin en huzurlu şehirlerinin başında
gelmektedir. Birileri bu huzur ve sükûn ortamını çok görmüş olacak ki 5 Temmuz 1993’te bu
şehrin Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar adlı
köyüne hainler tarafından saldırılmış, köy ateşe verilmiş ve 33 insanımız hunharca katledilmiştir. Başbağlar’dan yükselen ağıtlar, yürekleri
dağlamıştır. Fakat ülkesini ve milletini çok seven insanlar, bu oyunu görmüş ve gereken cevabı sükûnetle vermiştir.
Erzincan, Adrenalin ve
Spor Tutkunlarını Çağırıyor
Munzur Sıra Dağları’nın eteklerinde bulunan, 2 bin 970 metre yüksekliğindeki Ergan
Dağı, Kış Sporları ve Doğa Turizmi Merkezi’dir.
16 MAYIS 2014
Türkiye’nin en uzun, dünyanın ikinci en uzun
kayak pisti Erzincan’ın bahsi geçen Ergan
Dağı’nda bulunmaktadır. Buraya havaalanından 10 dakikada varabilirsiniz. Burada bakir
doğa, o olağanüstü güzelliğini ziyaretçilerine
cömertçe sunmaktadır. Telesiyejlerle ve gondol-teleferiklerle yapacağınız yolculuklar doğayı alabildiğine içselleştirmenize ve keşfetmenize yardımcı olacaktır. Burada bembeyaz
karların üstünde mangal keyfi yapmak işten
bile değildir. Böylelikle mangalın sıcaklığı içinizi de ısıtacaktır. Uzun yürüyüş parkurları da
sizi kendine çekecektir.
Bunların yanında Erzincan’da rafting, kano
ve yamaç paraşütü gibi doğa sporlarını yapmak
için her türlü imkan mevcuttur. Fırat Nehri’nın
coşkun suları, macera tutkunu rafting meraklılarını içine çekmektedir. Kış mevsimindeki kar
kayağının yazdaki alternatifi su kayağıdır. Dağcılık ise bu şehrin macera tutkunlarının bir başka alternatifidir. Öte yandan ata sporumuz cirit
de Erzincan’da hâlâ ısrarla yaşatılmaktadır. Yani
bu şehir her türlü spora müsaittir.
Girlevik Şelâlesi’nde Rakseden Sular
Erzincan’ın doğal güzellikleri sayılamayacak
kadar çoktur. Erzincan’ın bir su şehri olduğunu
söylersek abartmış olmayız. Girlevik Şelâlesi, ziyaretçilerine adeta görsel bir şölen sunmaktadır.
Burada suyun raks ettiğine şahit olursunuz. Su
sesinin doğal bir musikiye dönüştüğü bu şelâle,
emsalsiz bir doğa harikasıdır. Kışın donan bu şelale, göz alıcı görüntüsüyle dünyanın en ilginç
ikinci şelalesi olarak literatürdeki yerini almıştır.
Burası doğal bir mesire yeridir. Öte yandan Ekşisu, şifalı Böğert maden suyunun kaynağıdır. Yine
Erzincan’daki Kükürtlü Kaplıca ziyaretçilerine
şifa sunan bir doğa harikasıdır. Erzincan’a bir de
Esentepe’den bakmalı. Çünkü burası Erzincan’ın
balkonu hükmünde hâkim bir noktadadır.
Eskiyle yeninin uyum içinde olduğu Erzincan, ümitle korku arasında sıkışıp kalmış bir şehirdir. Fakat her dem tazelenen ümitleri, vehimlerle yoğrulan korkularından daima önde yürüdüğü için, aydınlık yarınlar onu beklemektedir.
Munzur Dağlarının uslu çocuğu Erzincan’ın gönüllerdeki tahtını hiçbir şehir dolduramayacak;
o hep özel ve güzel kalacaktır.
somuncubaba 17
GÜZEL İSİMLER / Ramazan ALTINTAŞ*
Her şeyi gözetleyip kontrolü altında tutan
Er-Rakîb
“Yüce Allah gerçekten er-Rakîb’tir, gözetendir, görendir,
denetleyendir. O, mülkünde büyük ve küçük cinsinden bütün
yarattıklarının hepsine hâkimdir.”
E
r-Rakîb, “gözetlemek, denetlemek,
kontrol etmek, intizar etmek, korumak,
bekçilik yapmak” anlamındaki rakb
(rukûb, rekâbet) kökünden türemiş olup
yaratıklardan bir an bile gâfil olmayan, her
şeyi kontrol ve gözetim altında bulunduran,
her şeyi görüp gözeten, denetleyen, kullarını bu denetim ile koruyan, bütün varlıklar
üzerinde koruyucu olan demektir1 Rakîb,
Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden biridir.
Kur’an-ı Kerim’de bütün insanları kendisine
kulluk etmeleri için yarattığını2, onların asla
18 MAYIS 2014
başıboş bırakılmayacaklarını bildiren3 Yüce
Allah’ın kullarını hatâlardan, yanlış yollara
sapmaktan korumak için sürekli gözetmesi,
bütün söz ve davranışlarını, hattâ akıllarından geçirdikleri şeyleri ve niyetlerini her an
eksiksiz bilmesi, O’nun er- Rakîb isminin bir
eseridir, bir tecellîsidir.
Yüce Allah gerçekten er-Rakîb’tir, gözetendir, görendir, denetleyendir. O, mülkünde büyük ve küçük cinsinden bütün yarattıklarının hepsine hâkimdir. Yerde ve gökte
O’na hiçbir şey gizli, saklı değildir. Kullarının
yaptıkları her şeyi kayıtlara geçirir ve onları
denetim altında tutar. Onların kalplerinden
geçirdikleri şeyleri bilir. Bu anlamda Yüce
Allah; bilen, gözeten, yaratıklarının durumlarından bir an bile gâfil olmayandır.
leri vasıtasıyla hem denetlemekte ve hem
de korumaktadır. Bu inanan bir mü’min için
hayatının disipline edilmesine bir katkı, aynı
zamanda müthiş bir özgüven duygusu taşımaya yardımcı olan bir şevklendirmedir.
Hayatımız İlâhî Kameramanlar
Tarafından Kayda Geçirilmektedir
Yüce Allah’ın varlık âleminde sosyal yasaları geçerlidir. Bu yasaların ihlalinin acı
faturası ağır olur. Aslında günah dediğimiz
olayın sonuçları işleyen öznenin tekil ya da
çoğul olmasına göre farklılık arzeder. Eğer
zamanında tevbe ve istiğfâr ile etkisiz hale
getirilmezse, sonucu kahredici olabilir. Bundan dolayı günahlar haram ve yasak kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ı birlemeyen,
peygambere ve getirdiklerine isyan eden,
ölçüde ve tartıda hile yapan, yol keserek
eşkıyalıkta bulunan Medyen’lilerle Şuayb
(a.s.) arasında bir muhâvereden bahsedilir.
Neticede kavmini bir baba şefkatiyle uyaran
Peygambere, kavmi tevbe ile değil, isyanla
karşılık verir. Bunun üzerine her iki tarafta
beklemeye başlarlar. İşte bu konu anlatılırken “Rakîb” olan Yüce Allah’ın azabının beklenmesi de “Rakîb” ismiyle ifade edilmiştir;
“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz
ben de (elimden geleni) yapacağım. Rezil edici
azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyin. Şüphesiz ben de sizinle beraber gözetleyeceğim.”15
Cenâb-ı Hak kâinatı yönetirken, kullarının hareket ve sekenâtını denetlerken ve
ilâhî yasalarını uygularken bunu sebepler
dünyasında da geçerli kılar. Bu denetlemeyi O, bir kısmını görevlendirdiği melekleri
aracılığıyla yapar. Nitekim bir âyette şöyle
buyurur: “Bir iş çeviren ve âlemi idare edenlere yemin olsun.”4 Bir başka âyette de, “İnsan hiçbir söz söylemez ki, onun yanında
(yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır
bir melek bulunmasın.”5 buyrulur. Kur’ân’da
her insanın koruyucusu ve denetleyicisi bulunduğu, kişilerin üzerinde muhâfızlık eden
değerli kâtiplerin mevcut olduğu ve onların
yapmakta olduklarını kayda geçirdikleri görevli meleklerden bahsedilir; “İki melek insanın sağında ve solunda oturarak yaptıklarını
yazmaktadır. İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek
bulunmasın.”6 Başka bir âyette ise, “Onun
önünde ve arkasında Allah’ın izniyle onu koruyan takipçisi vardır.”7 buyrulmaktadır. Çeşitli âyetlerde gözetleyici ve denetleyici melekler; “hafaza”8, “muakkıbât”9, “rusülünâ...
yektübûn10, “el-mütelekkiyân”11, “rakîbün
atîd”12, “hâfızîn”13, “kirâmen kâtibîn”14 kelimeleriyle ifade edilmektedir. Her an hayatımızın kaydedildiği bilincinde olmalı, ayrıca,
bizi korumakla görevli meleklerin varlığına
iman ederek Allah yolundaki çalışmalarımızı
aksatmamalıyız. Yüce Allah bizleri melek-
Her Müslüman, “Beni Allah Her An
Görüyor.” İnancıyla Yaşamalıdır
Bir Müslüman, iman ve amel bütünlüğüne sahip ve Allah’a karşı sorumluluklarının şuurunda olmalıdır. Allah’a karşı sorumluluklarımızın başında ibadetler, birey
ve toplumla olan ilişkilerimizde adalet ve
hakkâniyet ölçülerine göre davranışlarımız
somuncubaba 19
Keşke Gazeli
İnsanlar keşke göründükleri gibi olaydı
Taşıdıkları sıfatların sahibi olaydı
gelmektedir. Herhangi bir Müslüman hayatını, âhirette hesap vereceği bir inanç üzerine
kurar. O, gizli-açık “yaptıklarımı Allah görüyor ve kıyâmet gününde bunlardan tek tek
beni hesaba çekecek” inancıyla yaşar. Bir
kul olarak Yüce Allah’ın “er-Rakîb” ismini her
an, her lahza üzerinde hisseder. Kur’an’da
takvâ, sıla-i rahim ve Allah’ın denetlemesi
anlamına gelen “Rakîb” isminin yan yana
gelmesi mü’min duyarlılığının bir çimentosu
gibidir: “Rabbinize karşı gelmekten sakının.
Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık
bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.”16
Öte yandan Kur’an-ı Kerim’de Yüce
Allah’ın er-Rakîb ismiyle eş-Şehîd isminin
birlikte geçmesi de çok anlamlıdır. Bilindiği
gibi kıyâmet gününde her önder teb’asıyla,
her peygamber inananlarıyla hesâba çekilecektir. İşte bu iki isim, Hıristiyanların Yüce
Allah’ı bırakarak, Hz. İsa’yı ve Hz. Meryem’i
ilâh olarak benimsediklerinden dolayı
kıyâmet gününde Hz. İsa’nın ümmeti hakkında hesâba çekileceğini bildiren âyette
geçmektedir. Kur’an, bu olayı olmuş gibi
anlatmaktadır; “Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim, ‘Benim de Rabbim, sizin
de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin (dedim).
Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit
(ve örnek) idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeye hakkıyla şahitsin.”17 Görüldüğü gibi bu âyette de er-Rakîb ismi Hz. İsa
(a.s.)’ın dilinden Yüce Allah’ın bir vasfı olarak
zikredilmektedir.
20 MAYIS 2014
O halde Yüce Allah’ın er-Rakîb isminden
en büyük istifâdemiz, O’nun murâkabesi,
gözetimi ve denetimi altında olduğumuzu
unutmama sorumluluğunu taşımak olmalıdır. O, bizim bütün yaptıklarımızdan haberdardır. Bu inanç bizi Rabbimizle sürekli
murâkabe altında olmaya sevk etmelidir.
İnsanın murâkabe ile vasfedilmesi, Rabbine
hâlis-muhlis bir kalb ile bağlandığı ve devamlı sûrette kendisini murâkabe halinde
hissettiği zaman bir anlam ifade edecektir.
Ne zaman ki kalbimizin kapısında nöbet tutar ve oraya (mecâzî mânâda) Allah’tan başka kimse girmezse, işte o zaman er-Rakîb
ismi hayatımızda bir dönüşümün ve hayırlı
bir değişimin yolunu açacaktır.
Hayat, ölüm, zaman, mekân, rûh, nefs, derin bilmece,
Akıl sır erdirilemez göğün dibi olaydı
Ruhla nefs arasındaki sonu gelmez savaşın
Allah’ın yardımıyla rûhum galibi olaydı
Ya Rabbî îmânla yaşayıp ölmek nasip eyle
Şefaatçimiz O Gönüller Tabîbi olaydı
Ümmetliğinden âzâd etmesin O Yüce Habîb
Oğuz, hak yolunun bari en garibi olaydı…
Bekir OĞUZBAŞARAN
Lâ Rakîbe illallah!..
Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1. İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, V, 297.
2. 2/Bakara, 21.
3. 37/Kıyâmet, 75.
4. 79/Nâziât, 5.
5. 50/Kâf, 18.
6. 50/Kâf, 17-18.
7. 13/Ra’d, 10-11.
8. 6/En’âm, 61.
9. 13/Ra’d, 11.
10.42/Zuhruf, 80.
11.50/Kâf, 17.
12.50/Kâf, 18.
13..82/İnfitâr, 10.
14.82/infitâr, 12.
15.11/Hûd, 93.
16.4/Nisâ, 1.
17.5/Mâide, 117.
somuncubaba 21
SÛFİ PERSPEKTİF / Kadir ÖZKÖSE*
daha hayırlı ve Allah’a daha sevimlidir. Ama her
Müslümanda da hayır vardır.”1 buyurmaktadır.
Değerler Eğitimi ve
Gençlik
İslâm’ın Muhâtap Kitlesi
İslâm’ın mesajı evrenseldir. İnsanlığın herbir ferdini hidâyete erdirmek istemektedir. Aklî
dengesi yerinde olan bütün insanları muhâtap
kabul ettiği için Kur’ân, çok yerde, “Ey insanlar!”
diye seslenmektedir. Peygamber Efendimiz de
ömrü boyunca cinsiyeti, yaşı, mesleği, etnik
mensûbiyeti, toplumsal statüsü ne olursa olsun bütün insanların kalblerini yoklamış, bütün
muhâtaplarının dünyasına inmeye çalışmış, en
umutsuz isimlerin bile dönüşümünü gerçekleştirmiştir. O hidâyet edenin Allah olduğunu
bildiği için hiçbir muhâtabını kendi kaderine
bırakmamış, her fırsatı değerlendirmiş, her yaş
grubundan insana seslenmiştir. Onun davetinden şereflenmeyen toplum kesimi kalmamıştır.
Çocuklar, gençler, kadınlar, yaşlılar, çobanlar,
hizmetçiler, köleler, krallar, memurlar, âmirler,
yerliler, yabancılar herkes kendini onda bulmuş, onun sıcak sesiyle dirilmişlerdir. Geçmişi
ne kadar karanlık olursa olsun onun davetine
kulak verenler aydınlığa ermiş, Peygamber
Efendimiz de kimsenin geçmiş günahlarını gündeme getirmemiştir.
22 MAYIS 2014
Gençlerin Dirilişine Öncülük
İnsan olarak herkesi Allah’a kulluğa davet
eden Peygamber Efendimiz diğer yandan bütün Müslümanların imanda derinleşmelerini
hedeflemiştir. Müslüman toplumun bütün fertlerini etrafında halkalandırmıştır. Yetişkinler kadar gençler ve çocuklar, erkekler kadar kadınlar,
yerliler kadar yabancılar, eş ve dostları kadar
tanımadık kitleler de onun etrafında toplanmış,
o etrafında toplanan bütün inananların umudu
olmuş, iman şerbetini içen bütün mü’minlerin
dirilişine öncülük etmiştir. O hiçbir mü’minin
gözardı edilmesine müsâade etmemiş, hiçbir
mü’minin dışlanmasına fırsat vermiştir. İslâm,
toplum içerisindeki yerleri ne olursa olsun,
her kesime özel değer vermiştir. Çünkü Allah,
insanların kalıplarına değil onların kalplerine
bakar, dış görünüşlerine değil amellerine bakar.
İslâm inananları Allah’ın katında tarağın dişleri gibi eşit sayar. Üstünlüğün ancak takvâda
olduğunu belirtir. Bütün inanları hayırda yarışmaya davet eder. Bu minvalde Peygamber
Efendimiz, “Güçlü mü’min, zayıf mü’minden
Peygambeerlerin kulluk, adâlet, merhamet,
ilim ve dayanışma ruhuna yönelik davetlerine
icâbette genellikle gençler öncü olmuşlardır.
Çünkü gençlerin hesâbı yoktur. Çünkü gençlikte kayıtlar ayak bağı olmaz. Çünkü gençler
alışılmışlığın ötesinde gerçeğin peşindedirler.
Yetişkinler alıştıkları düzeni, kazandıkları fırsatları, sıkı sıkıya bağlı kaldıkları âdet ve gelenekleri, benimsedikleri inançları sorgulamak ve
değerlendirmekten uzaktırlar. Bâtıl davalarından vazgeçip hak ve hakîkat arayışına girmeleri çok kolay olmamaktadır. Toplumlar gençleri zayıf, güçsüz, toy ve tecrübesiz, aklı ermez
kabul etseler de gençler vicdanlarının sesine
kulak verir, hayatı yeniden yorumlamanın gayretini sürdürürler. Bu nedenle bütün ideolojiler,
inançlar ve sistemler kendilerini gençlerin ellerine emânet ederler. Çünkü gençlerin beyinleri
yenilikleri kabûle daha hazırdır.
Gençlerin Zihin Dünyaları Berraktır
Gençlerin zihin dünyaları berrak, şartlanmamış, kartlaşmamış, taze ve temizdir. Yeni düşünce sistemlerini samîmî duygularla kabule yeltenen gençlerin dâvâya olan sadâkatleri güçlü
olmaktadır. İşte Mekke’de İslâm’ın tebliğini gerçekleştiren Hz. Peygamber (s.a.v.)’in etrafında
da çoğunlukla gençler yer almışlardır. Babası
Ebû Tâlib’in hesap kitabına rağmen Hz. Ali’nin
çocuk yaşta ve cesurca kararıyla Peygamber
Efendimize imanı bunun en güzel göstergesidir.
Zeyd b. Harise, Sad b. Ebî Vakkas, Talha b. Ubey-
dullah, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Zübeyr b. Avvam,
Abdurrahman b. Avf, Mus’ab b. Umeyr, Ebû Zer-i
Gıfârî, Abdullah b. Mesud, Ebû Seleme, Erkâm
b. Erkâm, Osman b. Maz’ûn, Ubeyde b. Hâris, Hz.
Ömer’in kız kardeşi Fâtıma, Ebû Bekir’in kızları Esmâ ve Ayşe, Habbâb b. Eret, Umeyr b. Ebî
Vakkas, Abdullah b. Cahş, Ca’fer-i Sâdık, Hamza
b. Ebî Tâlib, Ömer b. Hattâb gibi isimlerin çoğu
Müslüman olduklarında henüz yirmi yaşına bile
girmemişler veya Peygamberimizden daha küçük yaştaydılar.2
Gençlerin berrak zihinlerinde kökleşen ve
dinamik yaşantılarında kıvâma eren İslâm, genç
sahâbeler vasıtasıyla köhne zihniyetleri dönüştürmüş ve sakat düşünceleri düzeltmiş, bâtıl
uygulamalara son vermiştir. Genç sahâbelerin
büyük desteğini gören Peygamber Efendimiz,
her zaman onların yetkinliklerinden bahsetmiş ve onları önemli görevlere getirmiştir.
Meselâ, Bedir Savaşı’nda henüz 21-22 yaşlarında bulunan Hz. Ali’yi sancaktar yapmış; Tebuk Gazvesi’nde Neccaroğulları sancağını 20
yaşında bulunan Zeyd b. Sâbit’e vermiş; kırk bin
kişilik büyük bir orduya henüz 18 yaşında bulunan Üsame b. Zeyd’i komutan olarak atamış; 21
yaşındaki Muaz b. Cebel’i kadı olarak Yemen’e
göndermiştir.
Müşrikleri Peygamber Efendimizin gençlerle içli dışlı olmasını yadırgamış, gençlerle
oturup kalkmasına şaşırmış, gençlere yetki ve
görev vermesini geleneğe aykırı bulmuşlardır.
Bir defasında Peygamber Efendimizi Habbâb
b. Eret, Suhayb-i Rûmî, Bilâl-i Habeşî ve Ammâr
somuncubaba 23
Fotoğraf: Orhan DURGUT
b. Yâsir gibi genç sahâbelerle otururken gören
Kureyş’in uluları ona gelip şöyle dediler: “Ey
Muhammed! Sen bunlara mı râzısın? Demek
Allah, aramızdan bunlara mı lutfetti? Şimdi biz,
onlara mı tabi olacağız? Kov onları yanından,
belki o zaman sana uyabiliriz!”
Başka bir rivâyette ise şöyle dediler:
“Bizim için onlardan ayrı bir oturum yap. Senin yanına Arap heyetleri geldiğinde biz bu çoluk çocuktan utanıyoruz. Bâri biz yanına gelince onlardan uzaklaş. Biz gittikten sonra istersen
onlarla otur.”
Peygamberimiz onların bu teklifini kabul
eder gibi olunca da; “Bu konuda bize bir yazı
yaz.” dediler. Peygamberimiz, Hz. Ali’den yazması için kağıt ve kalem getirmesini istedi. Tam
bu sırada şu âyetler indi. Bunun üzerine Peygamberimiz elindeki kağıdı attı, sonra da o güçsüz ve zayıf genç Müslümanları çağırdı.3
“Rablerine toplanacaklarından korkanları
Kur’an ile uyar. O’ndan başka bir dost ve aracıları
yoktur. Umulur ki, Allah’tan sakınalar.
Sabah akşam, Rablerinin rızâsını isteyerek
O’na yalvaranları kovma. Onların hesâbından
sana bir sorumluluk yoktur, senin hesâbından da
24 MAYIS 2014
onlara bir sorumluluk yoktur ki, onları kovarak
zulmedenlerden olasın.
Böylece, ‘Aramızdan Allah bunlara mı iyilikte
bulundu?’ demeleri için onları birbiriyle denedik.
Allah şükredenleri iyi bilen değil midir?
Âyetlerimize inananlar sana gelince, “Size
selâm olsun” de. Rabbiniz, sizden kim bilmeyerek
fenâlık işler de arkasından tövbe eder ve nefsini
düzeltirse, ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. O, bağışlar ve merhamet eder.”4
“Sabah akşam Rablerinin rızâsını dileyerek
O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya
hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan
kimseye uyma.”5
Tevhîd Mücadelesinin Gençleri
Gençlik ruhunu yansıtması bakımından fetâ
ve fütüvvet kavramının İslâm medeniyet tarihinde çok özel bir yeri vardır. Toplumsal dejenerasyona, bireysel buhrana ve insanlık gerçeğinden uzaklaşmışlığa işaret eden; genç, delikanlı,
cömert, civanmert ve yiğit anlamlarına gelen
“fetâ” kavramı, Kur‘ân-ı Kerim’de Hz. İbrâhim
(a.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), Hz. Mûsâ’nın yol arkadaşı,
Fotoğraf: Orhan DURGUT
Hz. Yûsuf’un zindan arkadaşları ve Ashâb-ı Kehf
için kullanılmıştır. Bu kullanımlarla toplumun
altyapısı ve gelecegi olan gençliğin hem önemine dikkat çekilmiş, hem de gençlere en güzel
örnekler sunulmuştur.
Hz. İbrâhim, tevhîd mücadelesinin sembol
ismi kabul edilen gençlerdendir. Gözü ve gönlü Hak’tan başkasını görmemekte, tek başına
Hak yolunun öncüsü kabul edilmekte, haklı
davasını sonuna kadar sürdürmektedir. Gönlünü Rahmân‘ın sevgisiyle doldurduğu için Allah (c.c.) onu Halîl olma makâmına erdirmiştir.
Nemrûd’un huzurunda hak sözü söylemekten
kaçınmayışı, putperest kavmini susturacak güçlü delilleri seslendirmesi, misâfirsiz sofraya
oturmayacak kadar cömert oluşu ve Allah yolunda gözünü kırpmadan ateşe atılması Müslüman gençliğin temel hususiyetleridir.
Yûsuf Suresi gençliğin anlam haritasını ortaya koymaktadır. Yûsuf (a.s.)‘ın hayatı Kur’an’da
ahsenu’l-kasas olarak aktarılmakta, örnek alınacak güzel hasletlere işaret etmektedir. Zira Hz.
Yûsuf’un hayatı bütünüyle gençler için en güzel
ve en canlı bir örnektir. Şirkten, zinâdan, günahtan kendini arındıran, zinâya yaklaşmaktansa zindanda yatmaya râzı olan, kendine ihânet
eden kardeşlerini bağışlama inceliğini gösteren,
hapishanenin en olumsuz şartlarında bile dinini anlatmaktan geri durmayan o güzel insanı
Kur’an bize yiğit delikanlı olarak tanıtmaktadır.
Sonuç olarak, gençlik sahip çıkılması ve değerlendirilmesi gereken bir nimettir. Gençliğin
sağlam gıdalarla beslenmesi, enerjisinin boşa
harcanmaması, belirsiz adreslere savrulmaması, elinden tutup sahip çıkılması ve hayırlara
kanalize edilmesi gerekmektedir. İbadetlerine
dikkat eden, ahlâkî güzelliklere bürünen, yüksek ilim düzeyine sahip olan ve mensup olduğu
topluma müspet mânâda katkılar sunan hizmet
eri kılınması gerekmektedir. Arka sokaklarda
kendi kaderine terk edilen, yaşadığı topluma
yabancılaşan ve değerlerden yoksun kılınan
gençliğin çare değil sorun olacağı bir gerçektir.
Mehmet Akif Ersoy’un Asım’ın Nesli, Necip Fazıl
Kısakürek’in Mehmedim adıyla formüle ettiği
ettiği erdemli gençlik ancak ahlâkî terbiyesinin
gücüyle kemâle erecektir.
Dipnot
* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
1. Müslim, Kader 34.
2. Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi,
Çağ Yayınları, İstanbul 1992, c. I, s. 387-388.
3. İbn Kesir, Tefsîr, c. II, s. 134-135; c. III, s. 80-81.
4. 6/En’âm, 51-54.
5. 18/Kehf, 28.
somuncubaba 25
EDEBİYAT / Musa TEKTAŞ
Ârifleri Tanımak
“Nefsin isteklerine göre amel, onun varlığını artırır.
Mürşidin işaretine uygun olarak, nebilerin ve velilerin
yol göstermesiyle amel etmek ise, nefsi varlıktan kurtarır,
hicabı izâle eder ve talibi Rabbine ulaştırır.”
İ
nsan hakikati aramak, bulmak ve hakkı tanımakla mükelleftir. Bunun için de insanın
Kur’an ve sünnete uygun bir hayat yaşayan
kâmil vasıflı bir mürşide ihtiyacı vardır. Allah’ı
tanıyabilmek, hakikate kavuşabilmek için irfan
yolunda yürümek gerekir. İrfan; İlimle elde edilen bilginin gönüllerde manevî gelişimidir. Hayatta manevî kazanç elde etmek isteyen, bir kılavuz vasıtasıyla Allah’a ulaşmayı gaye edinen bir
kimsenin ilk ve en önemli işi manen kendisine
irşad vazifesi verilmiş, hikmet ve ilâhî tecellîler
açısından yetişkin zatı arayıp bulmaktır. Ayet-i
kerimde mealen şöyle buyurulmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ona
yaklaşıp vasıl olmak için vesile arayın…”1Bu
ayet-i kerimeyi İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri
şöyle tefsir etmektedir:
“Ey nurun kendisine ulaşmasıyla iman edenler, kötü ahlakı değiştirmek suretiyle Allah’tan
korkun. Kendinizdeki varlık vasıflarını yok etmede O’na yaklaşmaya yol arayın. Varlığınızı
ortaya koyarak yolunda cihad edin ki, Mabud’la
ilgili maksadınıza nail olarak kurtuluşa eresiniz.
Bu ayet açık bir şekilde vesile aramayı emretmektedir. Bu mutlaka gereklidir. Allah’a vuslat ancak onunla gerçekleşir. Vesileden maksad
hakikat âlemleri ve tarikât meşayihidir.
Nefsin isteklerine göre amel, onun varlığını
artırır. Mürşidin işaretine uygun olarak, nebilerin ve velilerin yol göstermesiyle amel etmek
ise, nefsi varlıktan kurtarır, hicabı izâle eder ve
talibi Rabbine ulaştırır.
Ayette geçen vesileden muradı Fahreddini
Razi Hazretleri tefsirinde, “mürşidi kâmil” olarak ifade etmiştir. Emr-i ilahî olan bu muazzam
devlete müracaat etmek akıllı bir mü’minin ilk
yapacağı iştir.”2
Hakikat; zahirin ardındaki örtülü ve gizli manayı anlamak, dinî hayatı en yüksek seviyede
26 MAYIS 2014
yaşayarak ilahî sırlara aşina olmaktır. İlahî gerçeklere ve sırlara vâkıf olmak, Hakk’ın tecellilerini temaşa etmektir. Serrac hakikati, “Kalbin
sürekli iman ettiği varlığın huzurunda bulunması (temaşa).” diye tarif eder.3
Hakikatin Güneşini Gören Gözler
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin arşivinde yeni rastladığımız beyitleri bize
arayanların bulanlar, bulanların da hakikati bilenler olduğunu hatırlatıyor:
Arayan Mevlâ’sını bulur dedi atalar
Sen ne yatarsın ey davranıp bulmaz mısın?
Hakîkatin güneşi doğmuş dolunmaz imiş
Sen o nûr-ı mübîni görüp de tanımaz mısın?4
Sultan Muhammed Harzemşâh, ahâlisi sapık
kişilerden ibaret bulunan Sebzvar şehrine savaş için gitti. Orduları Sebzvar’ı sıkıştırdı. Askerleri düşmanları kırdı, geçirdi.
Ahâlî Harzemşâh’m huzurunda yerlere kapandılar. “Kulağımıza küpe tak!” (Yani, bizi köle
olarak kabul et. Canımızı bağışla!) diye aman
istediler.
“Sana istediğin kadar haraç verelim, vergi
verelim. Her mevsimde vergimizi artıralım. Ey
aslan tabiatlı hükümdar! Bizim canımız senindir. Bir kaç gün bizde emanet kalmasına müsaade et!” dediler.
Harzemşâh; “Ey sapkınlar! Bana Ebubekir
adlı birini getirmezseniz, canınızı kurtaramazsınız. Ey Hakk’tan ürkmüş, bâtıla bağlanmış
kişiler! Ebubekir adındaki birini bana armağan
olarak getirmezseniz;
Ey aşağılık kişiler! Sizi ekin biçer gibi biçerim. Sizden ne haraç alırım, ne de söyleyeceğiniz masalı dinlerim.” dedi.
Bunun üzerine; “Böyle bir şehirden Ebubekir
adlı birini isteme.” diye Harzemşâh’ın yoluna
bir çuval altın getirdiler.
somuncubaba 27
olarak kalır. Âriflerin konuşmaktan çok susmayı tercih etmelerinin sebebi, onların, mârifette
ulaşabildikleri son mertebede hiçbir şey bilmediklerini yahut da bildiklerinin eksik ve kusurlu
olduğunu kavramış olmalarıdır.
dım. Ben hiç bu düşman şehrinde kalır mıydım?
Yürür dostların şehrine giderdim.” dedi.
Hemen bir tabut getirdiler, Ebubekir’i kaldırıp üstüne yatırdılar. Hamallar onu yüklenip
Ebubekir adında birisinin bulunduğunu görsün
diye, Harzemşâh’ın huzuruna getirdiler.
Bu düşünce Bâyezîd-i Bistâmî’ye, “Kul cahil
olduğu nisbette âriftir”; Fuzûli’ye, “Ârif oldur
bilmeye dünyâ vü mâ-fîhâ nedir” dedirtmiştir.
Arife hiçbir şey gizli kalmaz, çünkü onda bilen
kendisi değil Allah’tır.
Mevlâna Hazretleri yukarıdaki menkıbeyi
anlattıktan sonra şu öğütlerde bulunuyor:
“Aslında bu dünya bir Sebzvar şehridir. Allah adamı burada kaybolmuştur. Akılsız, fikirsiz
sayılmıştır. Harzemşâh da Cenab-ı Hakk’ı temsil
etmektedir ki, o büyük Rabb, rezil insanlardan
saf ve hâlis bir gönül ister. Doğru sözlülük ister.
“Sebzvar şehrinde Ebubekir nasıl bulunur?
Nitekim dere içinde kuru kerpiç bulunmaz.”
Harzemşâh altına bakmadı. Ondan yüz çevirdi de; “Ey imansız kişiler!” dedi, “Bana Ebubekir
adlı birini armağan olarak getirmedikçe getirdiklerinizin bana hiç bir faydası yoktur. Çocuk değilim ki, altın ve gümüş karşısında hayran kalayım.”
“Bu harap şehirde Ebubekir adlı bir kimse
var mı?” diye tellâl çağırdılar. Üç gün, üç gece
aradılar, taradılar, sonunda zayıf, hasta bir Ebubekir buldular. Buldukları kişi yolcu imiş, Sebzvar şehri yolu üstünde olduğu için uğramış ve
hastalanıp bir harabe köşesinde bitkin, perişan
bir hâle gelmişti. Oraya yakın bir köşede, uyuyakalmıştı. Onu görür görmez; “Aman çabuk ol!
Kalk, padişah seni istiyor. Şehrimiz senin yüzünden kılıçtan kurtulacak dediler.”
Adam; “Gücüm olsaydı, yürüyebilseydim,
gitmem gereken yere giderdim, böyle kalmaz-
28 MAYIS 2014
ların mahiyeti hakkındaki bilgiye erişen kimse
demektir. Âlim zihnî faaliyetle mutlak surette
bilen, ârif ise ahlâkî ve mânevî arınma sayesin-
Peygamber Efendimiz; ‘Allah, sizin suretlerinize bakmaz, gönlünüze bakar. Bu sebeple bir
gönül sâhibini arayınız.’ diye buyurdu.
de sezgi gücü ve derunî tecrübe ile öğrenen,
Cenab-ı Hakk; ‘Ben secdenin şekline de bakmam, altın bağışlamana da. Ben sana bir gönül
sahibinin gözü ile bakar, görürüm.’ diye buyurdu.
Allah’la tanır. Gökler ve yer en ücra köşelerine
Sen kendi gönlünü gerçek gönül sandın da,
gönül sahibi arifleri aramayı bıraktın.”5
Ârifin mârifeti arttıkça hayreti artar ve bu şe-
Hakikati bulanlar ariflerdir. İrfan deryasının
incileri hakkında Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle
buyurur:
anlayandır. Âlim örnek alınır, ârifle hidayete
erilir. Âlim Allah’ı delille bilir, ârif ise Allah’ı
kadar ârifin bilgi alanına girer ve ârif tamamen
mânevî sezgiyle âlemi müşahede eder.
kilde hayreti bilgisini aşar; sonunda mârifetten
âciz olduğunu idrak etmesi en yüksek mârifet
Bu suretle ârif Allah’ın konuşan dili, gören gözüdür. “Sultânü’l-ârifîn” diye tanınan
Bâyezîd-i Bistâmî’ye göre ârifle mâruf (Allah)
arasında perde yoktur; bu yüzden ilâhî âlem
ârife ayan beyandır.
İrfan makamı çileli bir hayatla kazanılır. Arif
hayır ve nimeti cemâl sıfatının, şer ve musibeti
celâl sıfatının tecellisi bildiğinden, Allah’ın lutfunu da kahrını da hoş karşılar. O, sükûn ile hareketi, huzur ile tasayı en yüksek seviyede kendisinde birleştirmiştir. Bundan dolayı Şiblî, “Ârif
bahar gibidir; bir taraftan gök gürler, şimşekler
çakar, öbür taraftan çiçekler açar, kuşlar ötüşür”
demiştir. Ârif, benliği yok olduğu ve Allah’la
Ârifin her yerde kalbi âşinâdır muttasıl
Pertev-i âyine-i âlem-nümâdır muttasıl
Gafletindendir eğer gâfil sanırsan ârifi
Her nefes şuğlu anın zikr-i Hudâdır muttasıl6
(Ariflerin kalbi her yerde her zaman dost ile
birlikte, zikirde ve tefekkür rabıtasındadır. Onların kalbi gerçek âlemin aynası gibidir. Onların halini bilmeyen, onları gafil sananlar esas
gafillerdir. Çünkü aldığı verdiği her nefesinde
bir lahza bile gaflete düşmezler. Hakk’ı zikirde
daimdirler.)
Ârifin Marifetine Erişebilmek
Ârif, halden anlayan, tanıyan, bilen, aşina
olan manalarına gelir. Ârif; Allah’a dair olan
bilgi başta olmak üzere bütün varlık ve olay-
somuncubaba 29
beka bulduğu için kendisini muhavvilü’lahvâlin (Allah) tasarrufuna bırakmıştır.
Aşkın Odu Derman Bana!..
Mârifetullaha ulaşan ârif, en yüksek mutluluğu da kazanmış olur. Her şeyde Hakk’ı gören
ârif kaderdeki ilâhî sırrı sezer. İyiliği yayma ve
kötülüğe engel olma konusunda daima hoşgörülü davranır; müjdeler, korkutmaz, kolaylaştırır
güçleştirmez. Hatta o, ölüm korkusunu yenecek
kadar yiğittir. Ârif bâtılı sevmekten kurtulduğu
için cömert, kendisini beşerin en aşağısı gördüğü için alçak gönüllü, zihni Hak ile meşgul olduğu için kinden uzaktır.7
Gönül, bir can esrârını,
Aşk gösterdi ayan bana!..
Yedi nefsin efkârını,
Aşk, eyledi beyân bana!..
Hikmet aldı hoş aklımı,
Öze saldı son naklimi!..
Hilkate sor ilk şeklimi,
Gör n’eyledi zaman bana?..
Duy İblîsin kıyasını;
Gör Âdem’in ihlâsını!..
Vermiş nefsin en hasını,
Tâ Elest’te imân bana!..
Şerh et gönül, bu vahyi aç;
Kul vecdiyle eyle Mi’râç!..
Varım yokum olsun Hallaç;
Aşkın odu derman bana!..
Ceht et yansın can ışığı;
Seyrinde bul dört eşiği!..
A Mevlâ’nın has âşığı,
Dergâh mıdır devrân bana?..
Gül rengiyle sar emeği;
Sensin Arş’ın nûr direği!..
Deryâda tut kor yüreği,
Vuslat sonsuz liman bana!..
Rıfat ARAZ
Hikmet ve İlâhî Tecellîler
H. Hamidettin Ateş Efendi, Hulûsi Efendi
Hazretlerinin irfan anlayışı hakkındaki tespitleriyle yazımızı bağlayalım: “İlimle elde edilen
bilginin manevî bir idrakle kök salmasına da,
“irfân” denir. Ârifler gördükleri ve duyduklarına sır, hikmet ve ilâhî tecellîler açısından
bakabilen yetişkin insanlardır. İlim tohumu,
maneviyat toprağına kavuştuğu anda irfân fidanı olarak filizlenir, dallar ve meyveler verir.
Âriflerin kelamı kalbe tesir eder, duyguları derinleştirir. Onlar söz ile değil hal ile örnek oldukları ve insanlığa yaratıcının ismiyle hizmet
ettikleri için etkileri kalıcı olur, nesilden nesile
taşınır.
Her ilim yerinde ve doğru olarak kullanıldığı
takdirde ancak fayda sağlayabilecektir. Büyüklerimiz iki cihan mutluluğu için zâhirî ilimleri
tahsil etmenin yanında manevî ilimleri de öğrenmeyi elzem görmüşlerdir. Onun için onlara
“zülcenaheyn” iki kanatlı denmiştir. Marifet ilminden yani kalbî derinlikten mahrum olanların ilmi noksan sayılmıştır. Eşyanın hakikatine
vâkıf olmak ledün ilmine vukufiyeti gerektirir.
Bunun sırrı ise maneviyattır. Hakîkate vâkıf
olan mürşid-i kâmiller, irşâdları ile gönül halkaları içindeki çoğu insanı ilmin basamaklarında yükseltirken, marifetin cevherleriyle de iç
âlemlerini tezyin etmişlerdir.
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri
de almış olduğu mânevî terbiye neticesinde
30 MAYIS 2014
kalbî olgunluk, kazanmış, zâhirî ilmin üstünde
bir ufukla mârifete erişmiş kâmil insanlardandı. İnsanın ebedî mutluluğu için gerekli olan
mârifetullâh ilmini elde etmenin sadakat yolundan geçtiğine şöyle işaret buyurmuştur:
İlm ile irfân arasan gevher-i pür-kân arasan
Derdliye dermân arasan sıdkı bütünlerde bütün8
İlim ve irfan gemisiyle marifet deryasına yelken açanlar kemâl iklimine ulaşabilirler. Hulûsi
Efendi Hazretleri ne güzel söyler:
İlm ü irfâna çalış sa’y-ı belîğ göster kim
Sebeb-i ma’rifet ile olasın ehl-i kemâl9
Bu itibarla her insan, dünya ve âhiret işlerinde muvaffak olup maddî-manevî terakkî
edebilmek, kemâle erebilmek için muhtelif
ilimlerle meşgul olurken her şeyden evvel
marifet aydınlığına ve gönül derinliğine muhtaçtır.”10
Dipnot
1. 5/Maide, 35.
2. İsmail Hakkı Bursevi, Ruhul Beyan, (Haz: Komisyon) C.
4, s.543, Erkam Yay., İst., 2005.
3. Mehmet Demirci, TDV İslam Ansk., Hakikat Mad, C. 15,
s. 178.
4. Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı Arşivi, Belge No: 1047.
5. Mevlana, Mesnevi, C. S, Haz: Şefik Can, Ötüken, İst,
2000.
6. Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı Arşivi, Belge No: 1189.
7. Süleyman Uludağ, TDV İslam Ansk. Arif mad, C. 3, s.
361-362.
8. Ateş, Divan, s. 234.
9. Ateş, Divan, s. 354
10.H. Hamedettin Ateş, İlim ve İrfan Medeniyeti. Divanı
Hulusi Darandeviden Şerhler, takdim yazısından.
somuncubaba 31
KÜLTÜR / Bilal KEMİKLİ*
Mutlu ve Mütebessim
Bakışın Ardında
“Bir tek soru …Arap baharı, arayışlar, çıkış yolları, şiddete varan
çatışmalar ve maalesef devlet millet düşmanlığına sebep olan
haller… Bu soru, geçilen dar sokaklardan çıkıp bütünüyle kültür
coğrafyamızı betimleyen, bu coğrafyanın hemen her köşesine
uğrayan bir zihnî sıçrayış vesilesidir. Nereye gidersem gideyim,
aradığım huzurun bir bütün halinde meseleler yumağı içinde
kaybolduğunu görürüm. Neden? Çünkü soru yüktür… Huzur önce
o yükten kurtulmakla mümkün olacaktır.”
D
oğu’ya, bizim kültür coğrafyamıza yaptığım her yolculukta, hep şu sorunun eşliğinde seyahat ederim: ‘Ne olacak bu
Müslümanların hali?’ Mimari yapıları temaşa
eder, tarihe dokunurum. Çarşıda pazarda halkın
arasına karışır, çayhanelerinde yöresel çaylarını
yudumlar, yemeklerini tadarım. Mabetlerinde
birlikte secdeye varır, niyaz ederim. Kitabevlerine uğrarım. Parklarında gezinir, meydanlarında seyre çıkar, dar sokaklarından modern semtlerine geçerim. Nereye gitsem, kime dokunsam,
neyle alakadar olursam olayım, aklımda hep o
soru vardır.
Bir tek soru …Arap baharı, arayışlar, çıkış yolları, şiddete varan çatışmalar ve maalesef devlet millet düşmanlığına sebep olan haller… Bu
soru, geçilen dar sokaklardan çıkıp bütünüyle
kültür coğrafyamızı betimleyen, bu coğrafyanın
hemen her köşesine uğrayan bir zihnî sıçrayış
vesilesidir. Nereye gidersem gideyim, aradığım
huzurun bir bütün halinde meseleler yumağı
içinde kaybolduğunu görürüm. Neden? Çünkü
soru yüktür… Huzur önce o yükten kurtulmakla
mümkün olacaktır.
İslam Tarihçileri Derneği’nin organize ettiği
bilim ve kültür gezisi çerçevesinde geldiğim
32 MAYIS 2014
Marekeş’in dar sokaklarında dolaşırken, yanımdaki dostlarım belki fark etmediler ama
bendeniz yine o soruyla gezindim. Gezinirken,
bu sorunun son iki yüz yıldır İslâm dünyasının
kaderi olduğunun da ayrımına vardım. Mesela,
birden oracıkta, o dar sokakta, Musa Cârullah
aklıma geliverdi. Geçen asrın sonlarında İslâm
coğrafyasının büyük bir bölümünü gezen, gözlemler yapan ve bu coğrafyanın yeniden asli
misyonunu yüklenecek yetkinliğe gelmesi için
tefekkür eden bir dertli mütefekkir ve gezgin…
Belki fikirlerinin bir kısmına katılmamakla birlikte Muhammed Abduh ve Cemalettin Afgânî
de çıkıverdi önüme. Sonra Mehmet Akif merhum…
O dar ve otantik sokaklarda dolaşırken, neredeyse iki asırdır içine düştüğümüz halden
kurtulmanın, yeniden kendi toprağımızda insan
hak ve hürriyetlerine dayalı bir varoluş mücadelesi içinde ilerleme çabasının kısa tarihini
tefekkür ettim. Bir şeyler eksikti.
Evet, bir şeyler eksik. Eksiklik iki şekilde olur;
birincisi var olanı kaybetmektir. Kaybettiğiniz
şeyin eksikliğini hemen hissedersiniz ve onu
yeniden bulma çabasına girersiniz. İkincisi ise,
sizde olmayan şeydir; ötekinde görürsünüz ve
somuncubaba 33
eksikliğini hissedersiniz. Gördüğünüz bu eksikliği tamamlamak için tedarik yollarını ararsınız.
Hırslanır, çabalar, çalışır, telafi yollarını keşfe
çıkarsınız. Eslaf, gördüğü eksiklikleri dile getirdi, dertlendi, hal çareleri aradı. Günümüzde ise,
günübirlik meselelere anlık ve moda çözümler,
düşünceler revaçta. Bir bütün olarak kültür coğrafyamızın sorunlarını analiz edecek ve uzun
vadeli stratejiler geliştirecek, ufuk açacak düşüncelerden, sanat ve siyaseti motive edecek
yol haritalarımızdan söz edebilir miyiz?
sini de tevarüs eden, hem de Paris kapısıyla
Soru yeni soruları beraberinde getiriyor…
Kasablanka’da kitapçı dükkânlarında gezinirken, kültür coğrafyasına bir bütün olarak bakılamasa bile, yerel çapta sorunları entelektüel
seviyede ele alan düşünürlerimizin olmasına
şükrediyorum. Münevver, önce kendi toprağının dertleriyle yoğrulmalıdır. Bu anlamda Nurettin Topçu, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör’e
Fatihalar okuyor, Sezai Karakoç’u selamlıyorum.
Ve Tarık Ramazan’ın kitapları önünde durup,
şükrediyorum.
Marakeş’in dar sokaklarından Jama el-Fenâ
Mağrip’te entelektüel birikim makul seviyede
olsa gerek… Hem Mağrip ve Endülüs tecrübe-
Batı’ya açılan bir birikim. Ama bu bir düşünce
geleneği oluşturdu mu? Bunu bilemiyorum.
Fakat bizde birkaç kitabı tercüme edilen Tarık
Ramazan örneğinden yola çıkarak şunu söylemek mümkün: Fas’ta düşünen insanlar var…
Düşünen, dertlenen. Lakin bu sokağa yansıyor
mu? Bilemem; ama sokaklara, dükkânlara ve
meydana yansıyan cephesiyle, ahali görünürde
halinden memnun… Ne var ki, bu bize yansıyan
görüntü; hakikat nasıldır, tahkik etmek lazım.
Meydanı’na -ki biz o meydanı Kıyamet Meydanı olarak isimlendirmişiz- geçerken, Tanpınar’ın
“Şark, oturup beklemenin yeridir.” tanımını hatırlıyorum. Batıdaki bu şark ülkesi, oturup beklerken, bu bekleyişi eğlenceye döndürmeyi de
bilmiş. Lakin bendenizin aklındaki o soru, açıkça söyleyeyim, oryantalist bakışla eğlencenin
keyfini çıkaran gezginlerden uzağa düşmeme
sebep oluyor. Bize mahsus kanaatin ve hale rızanın simalara yansıyan şavkı… Ve fakat o mutlu ve mütebessim bakışın ardında nice dertler
saklandığını görüyor gibiyim.
Dipnot
* Prof. Dr. Bilal KEMİKLİ
34 MAYIS 2014
Baharda
Süslendi yeniden dağ, tepe, bayır,
Sarı sere serpe, al sere serpe.
Yeşile boyandı bağ, bahçe, bayır,
Yaprak sere serpe, dal sere serpe.
Şırıl şırıl ninni söylüyor sular,
Melül melül meleşiyor kuzular,
Deli gönül sevgiliyi arzular,
Zülüf sere serpe, tel sere serpe.
Kelebekler çiçek çiçek dolaşır,
Kanadına çiçek tozu bulaşır,
Bal arısı kovanına ulaşır,
Petek sere serpe, bal sere serpe.
Pınar başlarına toplanır kızlar,
Sevdalı kızların yüreği sızlar,
Bir köşede efkârlanır bahtsızlar,
Ayak sere serpe, kol sere serpe.
Döşendi bir zümrüt halı ovaya,
Çiçek kokuları sindi havaya,
Ardıç kuşu çerçöp toplar yuvaya,
Bülbül sere serpe, gül sere serpe.
Kaynatır güzelim bu mevsim kanı,
Hatıralar alır gider insanı,
Yârini arzular Sağır’ın canı,
Sine sere serpe, bel sere serpe.
İbrahim SAĞIR
somuncubaba 35
FIKIH / Abdullah KAHRAMAN*
Dinde Samîmî Olmak ve
İhlâs Medeniyeti
“İhlâs, İslâm medeniyetini diğerlerinden, Müslümanı diğer
insanlardan ayıran en temel vasıflardan biridir. Zira insanı
insan olduğu için sahiplenen, himaye eden, kucaklayan,
insanca hayat yaşaması için bütün imkânları seferber eden
sadece İslâm medeniyetidir.”
B
ugün bütün insanlığın muhtaç olduğu en
temel değerlerden biri de ihlâstır. Çünkü
her şeyiyle sun’îleşen dünyada ilişkiler
de yapmacık, riyâ dolu ve samîmîyetten yoksun hale gelmiştir. Diğer insanlar bir tarafa,
ihlâsa en fazla muhtaç olan Müslümanlardır.
Çünkü Müslümanlar insanlık için tuz ve hava
mesâbesindedir. Onlar bozulunca insanlık da
bozulur. Bütün güzelliklerin temsilcisi Müslümanlardır, öyle de olmalıdırlar. Zira Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın ümmeti, Kur’ân’ın ifadesiyle
insanlık adına yaratılmış en hayırlı ümmettir.
Temel misyonları, marufu korumak, yaşamak
ve yaşatmak, münkeri yok etmek ve insanlığı ondan kurtarmaktır. Yine Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in ifadesiyle, “Sizden birisi bir münker
gördüğünde onu eliyle düzeltsin, mümkün olmazsa diliyle, o da imkânsız olursa kalbiyle reddetme yoluna gitsin ancak bu imanın en zayıf
derecesidir.”1
Samîmî ve İhlâslı Olabilmek
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir “sıdk” yani doğruluk peygamberiydi. Yaptığı her işte samîmî ve
ihlâslı idi. Peygamber olarak, ordu komutanı
olarak, toplum önderi olarak, baba olarak, kadı
olarak, müftü olarak, eş olarak samîmî idi.
İnsanlar ona “Muhammedü’l-emin” derken,
bunda onun insanlara samîmî, içten ve riyâsız
yaklaşımının büyük payı vardı.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mesajından rahatsız olanlar, ne yazık ki ona birçok olumsuz sıfatı
yakıştırdılar. Fakat hiç kimse ona samîmîyetsiz
ve riyâkâr diyemedi.
İhlâs, İslâm medeniyetini diğerlerinden,
Müslümanı diğer insanlardan ayıran en temel
vasıflardan biridir. Zira insanı insan olduğu için
sahiplenen, himaye eden, kucaklayan, insanca
hayat yaşaması için bütün imkânları seferber
eden sadece İslâm medeniyetidir. İnsanlar arası ilişkilerde Müslümanlar birbirine yapmacık
gülücükler dağıtmayı başkalarından öğrenmişlerdir. Çünkü Müslümanların kitabında içi başka
dışı başka olmak yoktur. Mevlâna, “Ya göründü-
36 MAYIS 2014
ğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.” derken
aslında ihlâslı davranmayı kastetmiştir.
İhlâs, samîmîyet demektir, samîmîyetse dinin özüdür.
İhlâs, kulu Allah’a bağlayan en samîmî yoldur.
İhlâs, şahısların mülâhaza ve takdîrinden korunabilmektir.
İhlâs, bir insan için ve bir Müslüman için en
saf, en temiz, en içten, en tabii ve en doğal duygu ve davranışların adıdır.
İhlâs, Allah ile olan ilişkiye ve Allah için yapmamız gereken her şeye dünyalık ve riyâ karıştırmamaktır.
İhlâs, bir şeyi sadece Allah için, O’nun
rızâsını kazanabilmek için yapmaktır.
İhlâs, yapılan amelleri şeytana pay vermeden kurtarabilme bahtiyarlığıdır.
İhlâs, sıdk (doğruluk) ve istikâmetin (dürüstlüğün) en yakın arkadaşı hatta bunların özüdür.
İhlâs, dindarlığı hedefine ulaştıran bir öz, bir
arınmışlık ve mü’mini şeytânî tehlikelere karşı
koruyan bir sigortadır.
Hz. Peygamber: “Ameller niyetlere göredir, herkese niyetinin karşılığı verilecektir.”2 buyurmuştur.
Kudsî bir hadiste şöyle buyurulur: “İhlâs benim sırrımdan bir sırdır. Onu kullarımdan sevdiğimin kalbine emânet olarak bırakırım.”
Şu üç şey ihlâs alâmetidir: Buna göre bir
kimse;
1. Yaptığı amelle ilgili olarak halkın övmesini
ve yermesini eşit tutabilirse.
2. Amelde ameli görmeyi unutmuşsa. Yani çalıştığını görmeyip ucuba düşmekten kurtulmuşsa.
3. Amelin âhirette sevap getireceğini unutup
sırf Allah için yapabilmeyi başarmışsa ihlâs
sırrına ermiştir.
somuncubaba 37
Meşhur sufilerden bazıları ihlâs konusunda
şöyle demişlerdir:
Fudayl b. Iyad: “Ameli ve günah olan şeyleri
halk için terk etmek riyâdır. Halka gösteriş için
amel ve ibadet şirktir. İhlâs ise bu iki şeyden
Allah’ın seni kurtarmasıdır.”
3. Kur’ân’a göre ihlâs peygamberlerin temel
vasfıdır. Bazı peygamberlerin ihlâslı davranışlarının onları ne tür felaketlerden kurtardığı Kur’ân’da örnek olarak verilir. İlgili bazı
âyetler şöyledir:
Cüneydi Bağdadî: “İhlâs, Allah ile kul arasında bulunan bir sırdır; melek bilmez ki sevâbını
yaza, şeytan bilmez ki ifsâd ede, hevâ ve heves
bilmez ki saptıra.”
Seyl b. Abdullah’a soruldu, “Nefse en ağır
gelen şey nedir?” O da, “İhlâstır. Çünkü ihlâsta
nefsin nasîbi yoktur.” dedi.
Başta ibadetler olmak üzere bütün amellerin Allah’ın rızâsını gözeterek ve O’nun rızâsını
kazanmak için yapılması esastır. Bu da ancak
ihlâs ile mümkün olur. Çünkü yapılan ameller
ancak ihlâs ile ulvî bir gayeye bağlanır ve ibadet vasfı kazanır.
ve dindarlıklarını bu samîmîyete bina edenler.”
“Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve îkâzını görmeseydi o da kadına
meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu
ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlâslı kullarımızdandı.”8
- Hz. Musa Firavnların amansız zulümlerine
ihlâsı sayesinde direnmiştir:
“(Rasûlüm!) Kitap’ta Mûsâ’yı da an. Gerçekten
o ihlâs sahibi idi ve hem rasûl, hem de nebî
idi.”9
Bu âyetlerde geçen “ihlâs”, saf dindarlık,
İhlâs olmadan yapılan bir amel, başta riyâ,
yani gösteriş olmak üzere, birçok olumsuzluğun
gölgesinde kalır ve boğulur.
1. Hz. Peygamber (s.a.v.) dinde ihlâslı olmakla
Beden için ruh ne ise ameller için de ihlâs
odur. Yani ihlâssız amel özü olmayan kuru bir
bitki ve sadece bir yorgunluktan ibaret kalır.
38 MAYIS 2014
ifadesini kullanır.
tevhîd inancının saflığını bâtıl inançlarla zedele-
“Bütün insanlar ölüdür, âlimler bundan
müstesnâdır. Bütün âlimler uykudadır, ilmiyle
amel edenler bunun dışındadır. İlmiyle amel
edenlerin de aldanma ihtimali vardır, ancak
ihlâslılar müstesnâdır. İhlâslılar da her an büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar…”3
- Hz. Yusuf, büyük belâdan ve fitneden ihlâsı
sayesinde kurtulmuştur:
yani Allah’a samîmîyetle iman ve ibadet edenler
İhlâs ile yapılan normal bir amel sayılırken,
ihlâs ile yapılmayan ibadet bile ibadet olma
vasfını kaybeder. Bu sebeple Allah katında
amellerin kabul olmasının ve değerlendirmeyi
hak etmesinin temel şartı ihlâstır.
İhlâs kazanılması zor ancak kaybedilmesi kolay bir haslettir. Bunun için Zünnûn-ı Mısrî’nin
şöyle dediği nakledilir:
Kur’ân’a Göre İhlâs
Kur’ân on yerde “Dini Allah’a hâs kılanlar
mekten sakınma, yalnız Allah’a inanıp O’na kulluk etme, O’na güvenip, O’ndan dilekte bulunma
anlamındadır. Kur’ân’ın ihlâsla ilgili âyetlerinde
- Peygamberlerin babası Hz. İbrahim’in en
önemli sermayesi ihlâs olmuştur:
dikkat çekilen bazı hususlar şöyledir:
emrolunmuştur: Şu âyetler bu durumu açıkça ifade etmektedir:
“Haberin olsun; hâlis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır.”4
“De ki (ey Muhammed), İçten bir inançla
Allah’a bağlanarak yalnız O’na kulluk etmekle
emrolundum.”
5
2. Allah’a ibadetin ve Allah için yapılacak bir
amelin kabul olmasının temel şartı ihlâstır.
Yüce Allah şöyle buyurur:
“(Ey Rasûlüm) Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak
olarak indirdik, o halde sen de dini Allah’a hâs
kılarak ihlâs ile kulluk et!”6
“De ki; ‘Ben dini Allah’a hâs kılarak ihlâslı bir
şekilde O’na kulluk etmekle emrolundum.”7
“(Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshâk ve Ya’kûb’u da an. Biz
onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı
kimseler kıldık.”10
4. Kur’ân’a göre insanlığın amansız düşmanı
olan şeytan sadece ihlâslı kullara zarar veremeyecektir. Zira Şeytan ihlâslı kullardan
ümidini kesmiştir:
“(Bunun üzerine İblis:) ‘Beni yolun dışına attığın için, ben de, kuşkusuz, yeryüzünde (kötülükleri) onlara süsleyip bezeyeceğim ve
muhakkak ki onların hepsini ayartıp yoldan
çıkaracağım, Ancak içlerinden ihlâsa erdirilen kulların hâriç!’ dedi. (Allah) şöyle buyurdu: ‘İşte bana varan dosdoğru yol budur.’
Aslında, (zâten) yoldan çıkmış olup da (kendi
irâdeleriyle) senin peşine takılanların dışında,
Benim kullarım üzerinde senin bir nüfûzun olmayacaktır.”11
5. Allah’a dayanmak, O’nu vekil kılmak ordularıyla üzerimize gelen şeytanın tuzaklarını
boşa çıkarır:
“(Onlardan gücünün yettiği kimseleri
dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine va’dlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey va’detmez.
Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım
üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır.
(Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.”12
6. İhlâs sahibi olanlar cehennem azâbından
âzâd olurlar. Yüce Allah şöyle buyurur:
“Çekeceğiniz cezâ yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezâsı değildir. (Bu azaptan) Ancak Allah’ın hâlis kulları istisnâ edilecek.”13
Sünnete Göre İhlâs
1. Hz. Peygamber (s.a.v.) dinin ihlâs, yani
samîmîyet üzerine kurulu olduğunu ifade
etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Din nasîhattir.”
Bunun üzerine sahâbe “Kime?” veya “Kim
somuncubaba 39
İstanbul
için?” diye sormuş, o da şöyle demiştir:
“Allah’a, Kitabına, Rasûlü’ne, Müslümanların
(meşrû) idarecilerine ve bütün Müslümanlara.”14 Burada geçen “nasîhat”, dürüstlük,
ihlâs ve samîmîyet olarak açıklanmıştır.
2. Hz. Peygamber (s.a.v.) duâda ihlâslı olmayı
öğütlemiştir.15
3. İhlâs, Müslümanın kalbinin hiyânet etmeyeceği hususlardandır. Hz. Peygamber (s.a.v.)
şöyle buyurdu: “Şu üç hususta Müslümanın
kalbi hıyânette bulunmaz: Allah için ihlâs ile
amel yapmak, devlet adamlarına samîmî surette tavsiye ve nasîhatte bulunmak ve her
halukârda Müslümanların cemâatiyle beraber olmak.”16
4. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) ihlâslı bir kalple
iman edenin kurtuluşa ereceğini belirtmiştir.17
Fıkıhta ihlâs ibadetlerin mânevî rüknü sayılmıştır. İhlâsın zıddı riyâdır. Riyâ ile yapılan
amelin de Müslümana Allah katında vebalden
başka bir şey getirmeyeceği bilinmektedir.
Nur yağıyor diyorlar sırlı gecelerinde
Lehçe-i İstanbul’sun şiir hecelerinde
Dolaşırdı Sultanlar lale bahçelerinde
Şehriyar vuslatını sevenler diyarı hey!
İnciden gerdanlığın yakışır boğazına
Efsunlu maviliğin doyum olmaz hazzına
Sahilde kulak verdim kâtibimin sazına
Eyyub el-Ensarî’yi görenler diyarı hey!
Kubbeli camilere gerilirken mahyalar
Allah Allah lafzıyla, süsleniyor sayfalar
Barbaros’la, sulara hükmederken tayfalar
Ufka umut tülünü gerenler diyarı hey!
Topkapı, Dolmabahçe tarihinle ömürsün
Yıldızlar inci dizip güneş saçını örsün
Cihan ki sana hayran aşığındır görürsün
sevdayı gizemine serenler diyarı hey!
Çağın ordusu dedi Fatih altın nefere
Fetihle bütünleşti ulaşırken zafere
İslâm’la, kucaklaştı göğsünü gere gere
Şehriyarın, yârisin yarenler diyarı hey!
Rabia BARIŞ
İhlâs, zaferin müjdecisidir. Tarihte nice
imkânı az ordular ihlâsları sayesinde imkânları
kat kat fazla olanlara gâlip gelmişlerdir.
Dipnot
* Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN
1. Müslim; Kitabu’l-İman, 78.
2. Buharî, İman, 41; Müslim, İmare, 155.
3. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, Beyrut 1990, V, 345.
4. 39/Zümer, 3.
5. 39/Zümer, 11.
6. 39/Zümer, 2.
7. 39/Zümer, 11.
8. 12/Yusuf, 24.
9. 19/Meryem, 51.
5. İhlâsla yapılan amel az da olsa sahibini kurtaracaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dinde ihlâslı ol, böyle yaparsan
az amel bile sana yeter.”18
10.38/Sâd, 45-46.
6. İhlâs, ilâhî yardımı ve zaferi çeker. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “Allah bu ümmete, zayıfların duâsı, namazları ve ihlâsları
sebebiyle yardım eder.”19
15.Ebû Dâvûd, Cenâzi, 56.
40 MAYIS 2014
Hey İstanbul İstanbul hadisle kutlu şehir,
Peygamber müjdesine erenler diyarı hey!
Geçmişten geleceğe mutlu umutlu şehir
Manevi güllerini derenler diyarı hey!
11.15/Hicr, 39-42. Ayrıca bk. 37/Saffât, 74, 128, 160, 169.
12.17/İsrâ, 64-65.
13.37/Sâffât, 39-40.
14.Müslim, İman, 95; Buhârî, İman, 42.
16.İbn Mâce, Mukaddime, 18.
17.Müsned, 7/147.
18.Hâkim, IV, 341.
19.Nesâî, Cihâd, 43.
somuncubaba 41
TARİH / Resul KESENCELİ
Baltacı Mehmet Paşa ve
Katerina Gerçeği
B
altacı Mehmed Paşa (ö. 1721) Osmancık’ta
dünyaya geldi. Genç yaşta içini saran ilim
merakı ile Trablus, Tunus ve Cezayir’e gitti. Daha sonra İstanbul’a döndü. Enderun’da
eğitim aldı. Sarayda ‘Baltacı’ oldu. Ardından
‘Baltacı Halifeliği’ne yükseldi. Sesinin güzelliği yüzünden musikiye teşvik edildi. ‘Müezzin’
oldu. Oradan yazıcılığa terfi etti, 1703 Aralık
ayında da ‘Mirahurluk’ görevine yükseldi.Çok
zeki ve son derece çalışkandı. İlme karşı müthiş bir merakı vardı. Durmadan okuyordu. Bu
çabası onu 1704 yılı Kasım’ında ‘Vezir’liğe, hemen ardından ‘Kaptan-ı Derya’lığa, 1704’te de
‘Sadrazam’lık görevine gelmesini sağladı.
Gerçekler ve Prut Savaşı
Rus Çarı Birinci Petro, bizim tarihlere göre
‘Deli’, Rus tarihine göre ise ‘Büyük’ Petro’dur;
‘Büyük’lüğü ise, Türkiye’yi içine alan bir istilâ
projesi ile boğazlarımızdan geçip sıcak denizlere inerek ‘Büyük Rusya’yı kurma emelinden
gelmektedir. Poltava Savaşı’nda İsveç Kralı
Demirbaş Şarl’ı yendi. Şarl da, Osmanlı topraklarına çok yakın bir bölgede bulunan Bender
Kalesi’ne sığındı ve Osmanlı Padişahı’na mektup yazarak Rusların eline düşmek üzere olduğunu bildirip yardım istedi.
Sultan Üçüncü Ahmed Han, hem Demirbaş
Şarl’ı kurtarmak, hem de Petro’nun ‘Büyük Rusya’ hayalini yıkmak üzere Rusya’ya savaş açtı.
Zamanın Vezir-i Âzamı Baltacı Mehmed Paşa,
sefere Serdâr-ı Ekrem olarak tayin edildi. Yüz
bin kişilik Osmanlı ordusu, 1711’de sefere çıktı. Osmanlı donanması da üç yüz altmış gemiyle
42 MAYIS 2014
Karadeniz’e açılarak, Azak Denizi’ndeki Rus donanmasını imha ile Azak Kalesi’ni fethedecekti.
Düşünülen plan gerçekten çok mükemmeldi.
Osmanlı ordusu, Prut Nehri kıyısında, Mareşal Şermetiyef komutasındaki Rus ordusuyla
karşılaştı. Rus ordusunun mevcudu, altmış bin
kadardı. Yeniçeri Kâtibi Hasan Kürdi, Prut Savaşı öncesini, o geceyi ve sonrasında olup biteni
günlüğünde şöyle anlatır.“Sayısız silahların parıltısından, gözler kamaşıyor, yiğitlerin gözleri
cenk arzusuyla kendinden geçiyor; korkakların
kalpleri, inançsız gönüller gibi kederleniyordu.
Yürekler yanık, gözler yaşlı, tuğlar, dilberlerin
zülüfleri gibi darmadağın, sancaklar, dalgalanmaktan yırtılmakta; yer yer zurna feryatları, nefir ağıtları ve davulların gümbürtüsü, gazilerin
kerrenaylarının velvelesine karışmakta; bahadırların naraları, çavuşların yüksek sesli emirlerine öncülük etmekte idi...” Baltacı Mehmed
Paşa, son derece usta bir manevra ile Rus ordusunu dört yandan kuşatmayı başardı. Osmanlı
topçusunun yoğun ateşi altında büyük zayiat
verdiler. Bombardıman ve hücum günlerce sürdü.Dayanamayacağını anlayan Mareşal Şeremitiyev, Çar Petro’nun müsaadesiyle Baltacı’ya bir
mektup yazarak, resmen barış teklif etti. Baltacı
Mehmed Paşa, ilk barış teklifine cevap olarak,
topçu ateşini hızlandırdı.Bunun üzerine bir süre
daha dayanan Şeremitiyev, ikinci bir mektup
yazarak barış isteğini tekrarladı. Savaş uzayacağa benziyordu. Savaş uzadıkça yeniçerilerde
bıkkınlık alametleri görülmeye başlamıştı. Baltacı Mehmed Paşa, Savaş Şurasını topladı. “Rus
Çarı sulh istiyor ve her ne talep edilirse vermeyi
kabul ediyor. Arzumuz gibi hareket ederse sulha müsaade mi edelim, yoksa eman-name’ye
(barış istemesine) bakmayıp harbe devam mı
edelim?”düşüncesi tartışıldı.
fena bir durumda savaşın bozgunla neticelenmesi ihtimali vardır.”Tartışmalar sonunda barış
teklifi kabul edildi.
Prut Antlaşması ve
Sonrası Gelişmeler
Ertesi gün ordugâha davet edilen Rus murahhası Pyotr Şafirov ile barışın şartları görüşmelerine başlandı ve bir süre sonra da meşhur
‘Prut Antlaşması’ imzalandı. (1711) Buna göre;
Azak Kalesi Osmanlı Devleti’ne geri verilecek,
Rusya’nın takip ettiği İsveç Kralı XII. Demirbaş
Şarl ülkesine serbestçe dönebilecek, Rusya
İstanbul’da daimi elçi bulundurmayacak ve
Lehistan’ın içişlerine karışmayacaktı. Gece yapılan müzakerelere göre Rusların en güçlü silahları ’toplar’ Osmanlı’ya teslim edilecektir.
Sabah olunca top sayısının tespiti için toplardan anlayan kapıkulu ocaklarının topçu alayından hiç kimse tayin edilmez, sadece Çavuşlar
Kâtibi Abdülbaki Efendi sabah erkenden Rus
ordugâhına gönderilir ve geri döndükten sonra yüksek sesle: ’Otuz dört tane sahi top ve iki
tane büyük top bulunmuştur. Az bir şey de cephane vardır.’ diye izahat verir.
Rus ordu raporlarında 34 değil, 122 adet
top vardır. Ayrıca Çar’ın, bu topları teslim etme-
Kırım Hanı hariç, komutanların çoğu şu görüşte anlaştılar: “Eğer istediklerimizi bize teslim
eder ve tekliflerimize razı olursa, sulh yapmak
kazançtır. Önümüz kış, muharebe uzarsa burada barınamayız. Şimdiden yeniçeriler arasında
savaşa karşı bir isteksizlik seziliyor. Maazallah
somuncubaba 43
nüşte Padişah’a durumu farklı izah etmişler, yok
edilmek üzere olan Rus ordusunun Baltacı’nın
keyfi hareketleri yüzünden kurtulduğunu anlatmışlardır. Sonuç olarak Baltacı Mehmet Paşa
gözden düşmüş, hak etmediği bir şekilde suçlanmıştır. İftiralara maruz kalan Paşa müfteriler
karşısında etkisiz kalmıştır.
Belgeler Işığında Baltacı Mehmet Paşa
ve Katerina Gerçeği
mek için ‘...Çok sayıda düşmanım, memleketime
dönmeme mani olur... Diğer krallar nezdinde
küçük düşerek rezil olurum... Şeref ve itibarımı
kaybetmemem için cephane ve toplarımı almasınlar. Bedeli neyse ödeyeyim.’ diye yalandan
bir haber uydurulmuştur.Yeniçeri Kâtibi Hasan
bu durumu ‘Lakin kralın sonradan yalan söylediği ortaya çıktı. Ne var ki devleti idare edenlerden hesap sormak mümkün değildi. Bu yüzden
kimse bir şey söylemeye cesaret edemedi ve
herkesin şaşkınlıktan parmağı ağzında kaldı!...’
diye ifade eder. Kâtip Hasan günlüğünde ‘Azap
çengeline asılı bir çil kuşu gibi sıkıntı içinde
kıvranan Çar ve ordusu, 22 Temmuz Çarşamba
günü verilen izinden sonra top, tüfek ve cephanesiyle su gibi akıp gitti.’ ifadesini kullanır.
Baltacı Mehmed Paşa’nın zaten aleyhinde olan ve Padişahın çok sevdiği Şeyhülislâm
Paşmakçı-zâde Ali Efendi, Damat Ali Paşa ve
Darüssa’ade Ağası Süleyman Ağa, sert hareketlerinden ve patavatsız sözlerinden dolayı, Baltacı’nın aleyhindeki faaliyet planlarına
hız verdiler. Paşa, henüz İstanbul’a gelmeden
Rus Çar’ının sözünde durmamasını da bahane ederek, hemen aleyhte bir plan hazırladılar. İlk planları, Baltacı’nın İsveç Kralı ve Kırım
Hanı’nın sözlerine önem vermediğini, vermiş
olsaydı Rus Çarını diri diri yakalama fırsatı elde
edildiğini, Rus Çarı tarafından gönderilen paralar sebebiyle sulh yolunu tercih ettiğini ısrarla
44 MAYIS 2014
Padişah’a anlatmak oldu. Taraftarları da, tek kabahatin gece ile gelen altın arabaları olduğunu,
yoksa Çar’ı yakalamamak için bir sebep bulunmadığını ilave ettiler. İşte bu noktada Hammer,
Rus Çar’ının karısı Katerina’nın sulh antlaşması
uğruna bütün kıymetli mücevherlerini Osmanlı
komuta heyetine gönderdiğini ve Şermetivef
vasıtasıyla sulhu sağlaması için Vezir-i Azama
mektup ilettiğini ifade etmektedir. Bazı çağdaş
tarihçiler de, Baltacı’nın asla rüşvet almadığını,
belki müşavirlerinden Ömer Efendi ve Osman
Efendi’nin bu hediyeleri kabul ettiğini kaydetmektedirler. Padişah da, böylesine bir zafere
imza atan Sadrazam’ın bu ithamlarla azledilmesinin doğru olmayacağını ifade ederek, ilk
etapta gelen ithamları reddetti. Ancak Baltacı
aleyhtarları, Edirne’de vezir-i azamın kapıkulu
maaşlarını vermeye başlaması üzerine yeniden
harekete geçtiler. Bu sefer Padişah’a, Edirne’de
ulufe vermesinin ne manaya geldiğini dostlarına sorması icap ettiğini, yaptığı hataları affettirmek için Kapıkulu ile gizli anlaşmalar içinde
olduğunu arz ettiler. Padişahın hakem kabul
ettiği Şeyhülislâm da aleyhte beyan verince
Baltacı Mehmed Paşa azledilerek (Kasım 1711)
Midilli Adasında ikamete memur edildi. Aslında
Midilli’ye sürgün gönderildi.
Hakikatte ise Prut Osmanlılar açısından bir
zaferdi. Çünkü her istediklerini almışlardı. Ancak Baltacı Mehmet Paşa’nın siyasi rakipleri dö-
Gerçekte Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina arasında hiçbir ilişki yaşanmamıştır. Böyle
bir olayın olma ihtimalinden dahi bahsetmek
mümkün değildir. Tarihî vesika ve belgelerle
gerçekleri izaha çalışalım.
1. 1711 yılında yapılan Prut Savaşı ile ilgili ne
Rus arşivleri ne de Osmanlı arşivleri Baltacı
ve Katerina arasında görüşme yapıldığıyla
ilgili bir bilgi vermiyor. Yani böyle bir olayla ilgili en ufak bir bilgi söz konusu değildir.
Prut Savaşı’nı en ince ayrıntılarıyla anlatan
iki tarafa ait ruznâmelerden hiçbiri Katerina
ile Baltacı’nın buluşmalarından bahsetmiyor.
2. Sultan III. Ahmed devrini dört ciltte tüm teferruatıyla nakleden tarihçi Raşit böyle bir
olaya yer vermiyor, böyle bir olaydan bahsetmiyor.
3. Prut Savaşı sırasında 82 yaşında bulunan
Sadrazam’ın bir kadınla birlikte olması
imkânsızdır, Çünkü yaşı müsait değildir.
4. Katerina 63 yaşında bir ninedir. Bu kadar
yaşlı bir hanımla birlikte olunması ihtimal
dâhilinde bile değildir.
5. Sadece Baltacı’nın kararıyla barış olmaz,
olamaz; bu kararı sadece Harp Divanı verebilir. Yani, Baltacı’nın antlaşma kararı verme
yetkisi yoktur. Vezirlerden, komutanlardan ve diplomatik heyetten oluşan Harp
Divanı’nın barışı onaylaması gerekir.
6. Baltacı’nın, Katerina ’ya yahut altınlarına
tamah etmesine esasen gerek de yoktur;
zira savaş kazanılınca Katerina nasılsa esir
alınacak, tüm altınları ile mücevherleri de
ganimet olarak ele geçecektir.
7. Baltacı, öte yandan, rüşveti alır, kuşatmayı
ise kaldırmazdı. Böyle bir durumda Çar yahut eşi Katerina hangi dünya mahkemesine
başvuracaktı? Olayın, gerçeklerin iyi anlaşılması gerekir.
8. Çar Petro ile karısı savaş meydanına hiç
gitmediler. Petro, Mareşal Şermetiyef aracılığıyla savaşı uzaktan yönetti, Savaş meydanında olmayan biri ile nasıl söylenilen
iftiralar yaşanabilir.
9. Rus Çariçesi Katerina ile Baltacı Mehmed
Paşa’nın buluşmaları, tamamen hayal mahsulüdür, uydurmadır, dedikodudur, iftiradır.
10.Dönemin hiçbir Türk ve Avrupa kaynağında, böyle bir iddia mevcut değildir.
Prut Seferi’nden hemen sonra Baltacı’yı
sadrazamlıktan düşürmek için çalışan İstanbul’daki rakipleri dahi böyle bir iddiada
bulunmamışlardır.
Bu tür iftiralar, onları kendileri gibi zanneden
ucuz piyasa romancılarının kaleminden çıkmıştır.Görüldüğü gibi tarihte hiçbir şekilde Baltacı
Mehmet Paşa-Katerina görüşmesi olmamıştır.
Tüm bunlara rağmen Türk tarihini lekelemek
isteyenler bu iftirayı ülkemize sokmayı başarmışlardır.Hiçbir kaynağı olmayan bu görüşlerin
esas amacı Osmanlı tarihini lekelemektir. Kültürümüzü basitleştirmek, değerlerimizle alay
etmektir. Oysa hakikatler karanlık gecedeki bir
ay gibi ortadadır, berrak ve aydınlıktır.
Dipnot
1. Ahmed Muhtar, Rus Menâbiine Göre Baltacı Mehmed
Paşa’nın Prut Seferi, TOEM, nr.45, 1917, Yıl 8.
2. Hakan Yıldız,Prut Seferi’ni Beyanımdır (Yeniçeri Kâtibi
Hasan, Keyfiyyet-i Rusya Tarih-i Moskof) , İstanbul, 2008.
3. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Tarihi, C.4, Bölüm, 1, Ankara, 1988.
4. Joseph VonHammer, Osmanlı Devleti Tarihi, İstanbul 2008.
5. Mustafa Nuri Paşa, Netâyic’ül-Vukû’ât, (Haz. Neşet Çağatay), C. III, Ankara,1987.
6. Münir Aktepe, Baltacı Mehmed Paşa, TDVİA.
7. Raşid Mehmed Efendi – Çelebizade İsmail Asım Efendi,
Tarih-i Raşid ve Zeyli, C.III, İstanbul, 2013.
8. Silahtar Fındıklı Mehmed Ağa, Nusretnâme, C. II,(Haz. İsmet Parmaksızoğlu), İstanbul, 1962.
somuncubaba 45
KÜLTÜR / Enbiya YILDIRIM*
Mü’minin Mü’minle
Sınanması
“Tanıdıklarımızın önüne boş bir kâğıt konulsa ve bizi nasıl
gördüklerini yazmaları istense, ortaya çıkacak olan tablo ortalama
olarak bizi tanıtmaya yeterlidir.”
B
ir şeyin sadece sözünü etmek hayatta en
kolay olan şeylerdendir. Bazıları, ne kadar
dürüst olduğunu, ne kadar hakka hukuka riayet ettiğini söyler durur. Hele birilerinin
haksız bir şey yaptığını öğrendiğinde, dürüstlük
abidesi kesilerek ölümüne eleştirir. Onu yakından tanımayan biri, karşıdan seyrettiği zaman,
“Ne kadar mükemmel ve dürüst bir insan.” gibi
bir düşünceye kapılır. Oysa berikinin, üzerine riyakârlık boca edilmiş kuru sözlerinin ve
eleştirilerinin gerçek hayatta fazla bir karşılığı
yoktur. Çünkü bu şekilde çok konuşarak hem
kendilerini yüceltmeye hem de başkalarının
yanlışları üzerinden konumlarını güçlendirmeye çalışırlar. Bunu fark ettiğimizden dolayı da
samimiyetlerinden her zaman şüphe ederiz.
Ayrıca biz şunu biliriz: Gerçek anlamda muttaki,
başkalarından ziyade kendi kusur ve günahlarıyla meşgul olur, ne çok eleştirir ne de kendisini över. Zaten Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının.
Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini
yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O
halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi
çok kabul edendir çok esirgeyicidir.”1
Esasında insanın nasıl bir mü’min olduğu,
anlatıp durduğu veya eleştirdiği hususlardan
biriyle kendisi sınandığında net olarak ortaya
çıkar. Bireysel menfaati veya zararı söz konusu olduğunda herkesi eleştiren veya doğruyu
gösteren insan gider de yerine, elde etmek
istediğini kazanmak için her yolu mubah gören bir insan gelir. Sürekli eleştiren ve hep
başkalarının kusurlarını diline dolayarak adaletten, haktan-hukuktan bahseden böylesi bir
insanın sergilediği ikircikli görüntü karşısında
görenler şok olur. Çünkü dindarlık kisvesi vücuttan tamamen sıyrılmıştır. Haktan-hakikatten bahsedip duran kişinin yerine, maddeyi
tam anlamıyla putlaştırmış bir dünya azmanı
gelmiştir. Tam da Rabbimizin buyurduğu gibi:
“Siz insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz kitabı oku-
46 MAYIS 2014
yup duruyorsunuz. Siz hiç aklınızı kullanmıyor
musunuz?”2
Yaşamımızın En Zor Sınavları
İşte Allah zaman zaman Müslümanları bu
şekilde diğer mü’minlerle sınava tabi tutar.
Bazen sınanma dünyanın çok uzak bölgelerindeki Müslümanlarla olur. Yeryüzünde yaşayan inananlar, dünyanın diğer coğrafyalarında
zulüm altında inleyen ve hakları gasp edilen
diğer kardeşlerine ne kadar sahip çıktıklarıyla
sınanırlar. Bazen de kendi yaşadığı ülkedeki
veya muhitteki mü’minlerle sınanırlar. Yaşamımızın en zor sınavları esasında kullarla olan
imtihanlarımızdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)
mü’minleri birbirlerini destekleyen bir yapının
taşlarına benzetmişti. Keza o, vücutta bir uzuv
rahatsızlandığından diğer azalar nasıl uykusuz
kalıyorsa, mü’minlerin de birbirlerine karşı böyle olmalarını istemişti.
Esasında insan diğer mü’minlerle olan ilişkilerine bakarak ne kadar iyi bir mü’min olup
olmadığını çok rahat bir şekilde anlayabilir.
Bunun en basit ölçüsü şudur: Tanıdıklarımızın
önüne boş bir kâğıt konulsa ve bizi nasıl gördüklerini yazmaları istense, ortaya çıkacak olan
tablo ortalama olarak bizi tanıtmaya yeterlidir.
Biz kendimizi ne kadar savunmaya çalışırsak
çalışalım, ne kadar iyi bir insan olduğumuzu
ifade edersek edelim, önemli olan dışımızdakilerin bizi nasıl gördüğüdür. Eğer tablo olumsuz
ise, mü’minlerle sınanmamızda başarı değiliz
demektir.
Söz konusu sınanma sadece insanî ilişkilerde değildir. Bazen bu sınav iki komşunun arazilerinin birleştiği sınırlarda olur. Nitekim köy
yerlerinde bitmez tükenmez arazi kavgalarının
bir nedeni budur. Birileri haksız olduklarını bilmelerine rağmen, göz göre göre komşularının
arazisinden bir karışlık kısma tamah edebilmekte ve böylece etrafındakilerle ilişkilerini
mahvetmek yanında ahiretlerini de harap etmektedirler. İnsanların bu şekildeki sınanmaları o kadar çoktur ki! Bazen bu sınav, alınan
somuncubaba 47
borcun zamanında ödenmemesiyle yaşanır. Kul
hakkı sınırları içindeki her bir şey mü’minin kullarla sınandığı imtihanlardır. Kullandığı elektrik
veya su parasını ödemeyip bunu diğer insanların üzerine yıkanlar gibi. Oysa Allah Rasûlü kul
hakkını yiyen bu kimseleri müflise benzetmiş
ve gasp ettikleri hakları kendi sevaplarından
ödeyeceklerini belirtmiş, sevapları bittiğinde
de zulmettikleri kişilerin günahlarını yükleneceklerini ifade etmiştir.
Mü’minin kullarla sınanması bazen tam da
dinin içinde olur. Kâbe etrafında veya kutsal diğer mekânlardaki izdihamlara baktığınızda, bu
insanlar ibadet etmeye mi, başkalarına zulmetmeye mi gelmişler, dersiniz. Guruplar oluşturarak önlerine çıkan herkesi acımasızca iterler
veya çiğnerler. Mü’minlerin kırılan kalplerinin
onlar için bir değeri yoktur. Önemli olan şeklî
olarak ibadeti yerine getirmeleridir. Biz nice
hacılar görmüşüzdür, yola çıkarken muhabbet
eden, dönüşte birbirleriyle küs olan. Sanki savaştan dönüyor?!!
Allah işte mü’mini diğer mü’minlerle böyle
sınar. Tasavvufta muhteşem bir anlayış vardır.
Buna “isar” denir. Mü’min kardeşi her hâlükârda
kendi nefsine tercih etmektir. Ortada herkese
yetmeyecek bir nimet mi var, önce kardeşim
bundan yararlansın demektir. Balkanlarda
İslâm’ın çok hızlı bir şekilde yayılmasında ve
48 MAYIS 2014
gönüllere yerleşmesinde tasavvufun bu bakış
açısının büyük etkisi olmuştur. Çünkü İslâm’ı
yaşamak ve yaşatmak için oralara giden sufiler,
bu bakış açısına sahip mükemmel yaşantılarıyla gayr-i müslimleri etkilemişlerdir. Hayatlarını
enaniyet ve bencillik üzere kurmuş olan insanlar, karşılarındakilerin tamamen farklı bir hayat
anlayışına sahip olduğunu görünce “Bu din ne
kadar güzel bir dinmiş.” demişlerdir.
İslâm’a Hizmet Ettiklerini Düşünenler
Bu bakış açısının günümüzde maalesef büyük oranda kaybolduğunu görmekteyiz. Kardeşlik hukuku örselenmekte, Müslümanlar
diğer dindarlarla olan sınavlarında çoğunlukla başarısız olmaktadırlar. Allah’ın kendilerine biraz fazla nimetler ihsan ettiği bir kısım
mü’minler, bunu hamde tahvil etmek yerine,
diğer mü’minlere zulmetmenin aracı olarak kullanmaktadırlar. İşin kötüsü kendilerini İslâm’ın
merkezine koyarak nefisleri için her bir şeyi mubah olarak değerlendirmektedirler. Bakış açısı
bu olunca da haram-helal çizgisinin muhafazası
diye bir şey kalmamaktadır. Yeter ki kendi istekleri olsun. Böylesi bir yolu benimsediklerinde,
diğer mü’minlerin haklarını-hukuklarını çiğnemeleri gözlerinde önemsizleşmekte, mazlumların ne düşündükleri umurlarında olmamaktadır.
Çünkü bir kere kendilerini İslâm’ın yegâna temsilcisi ve önderi gibi görmeye başlamışlardır.
İşin kötüsü, diğer mü’minlere zulmettiklerinde
de İslâm’a hizmet ettiklerini düşünmektedirler. Eğer haksızlık yapmışlarsa, Allah’ın bunu
zulme uğrayanlara mükâfat olarak yazacağını,
kendileri çok önemli işler yaptıklarından ötürü
de bağışlanacaklarını sanmaktadırlar. Yani her
yaptıklarına bir kılıf ve mazeret bulmaktadırlar. Oysa incinen yüreklerin telafisi söz konusu
olmaz. Hele de kaybedilen güven duygusunun
geri gelmesi asla söz konusu olamaz. Çünkü Hz.
Peygamber (s.a.v.) “Bir mü’min aynı delikten iki
kez sokulmaz.” buyurmuşlardır.3 Bu hadise göre,
bir mü’mine karşı tezgâhlar kuran, onun ayağını
kaydırmaya çalışanın Müslüman olup olmamasının önemi yoktur. Yani şöyle düşünemeyiz:
“Bizi sokan ve zarar veren din kardeşimizdir,
yaptığı hatayı anlar, bir daha yapmaz.” Hayır
efendim, akıllı mü’mine düşen, bir kere sokanın
bunu alışkanlık haline getirebileceğini, tekrar
sokmaya yeltenebileceğini düşünerek tedbir
almasıdır. Bu yüzden önlem almak ve bir daha
sokamayacak ölçüde etkisizleştirmek gerekir.
Yanlışı yapana gelince, ona düşen bir görev
bulunmaktadır: Onun vazifesi, “zorluk ordusu”
diye adlandırılan ve yazın en şiddetli zamanında gerçekleştirilen Tebük Gazvesi’ne katılmayan Kab b. Malik gibi olmasıdır. Dünya malına
ve rehavete kapılarak orduya iştirak etmemiş,
Medine’de geride kalmıştı. Oysa Hz. Peygamber
(s.a.v.) bu gazvede her zamankinden fazla insa-
na ve kahramana ihtiyaç duymuştu. Allah Rasûlü
döndükten sonra onu elli gün yanında uzaklaştırmıştı. Bu arada o ve onun gibi olan Murare
b. Rebia el-Amiri ile Hilal b. Umeyye el-Vafıki
öyle bir tevbe etmişlerdi ki, aflarının kabulünü
müjdeleyen vahiy nazil olmuştu. Bundan sonraki hayatları da Allah’ın ve kutlu elçisinin istediği gibi olmuştu. Bu yüzden Müslümanlarla
olan sınavlarını kaybedip başarısız olanların
tevbe ederek hatalarından dönmeleri beklenir.
Karşılarında yer alanlar, tevbe öncesi neler yaptıklarını asla unutmayacaklardır ve her zaman
teyakkuzda olacaklardır elbette, lakin ilişkilerin
devam etmesi ve hayatın normal rayına girmesi
için bir yerlerden başlamak gerekmektedir. Sonuçta iki taraf birbirinin kardeşidir.
Mü’minlerin kalbini kırmayan, arkalarından
konuşmayan, her zaman güleç yüzlü olan, sır
tutan, güvenilir olan, “beraber yola çıkılır” denilen ve hoşnut olunan mü’min ne kadar güzel
bir insandır. Rabbimizden dileğimiz, böylesi insanlardan olabilmektedir. Bunun yolu ise, yaratıcımızdan inayet ve tevfik isteyerek bu uğurda
çabalamak ve mü’minlerle kardeşlik hukukumuzu her zaman korumaktır.
Dipnot
* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. 49/Hucurat,12
2. 2/Bakara, 44.
3. Buhari, 5782
somuncubaba 49
TARİH / İsmail ÇOLAK
Tapınak Şövalyeleri
“Hıristiyanlık uğruna savaşmaya ant içmiş bir Haçlı tarikatı
olan Tapınak Şövalyeleri’nin esas ismi, “İsa’nın ve Süleyman
Tapınağı’nın Yoksul Şövalyeleri”dir. Kudüs Kralı II. Baldwin
tarafından Mescid-i Aksa’ya yerleştirildiklerinden dolayı
“Tapınak Şövalyeleri” ismiyle anılmıştır.”
2
2 Temmuz 2011 tarihinde Norveç’in
başkenti Oslo yakınındaki bir adada,
Avrupa’yı ve Hıristiyanlığı, Müslümanların
hâkimiyetinden kurtarmak ve İslâmiyet’in tehlikeli yayılışına dikkat çekmek maksadıyla 77 kişiyi
katleden Anders Behring Breivik’in, kendisini bir
“Tapınak Şövalyeci” olarak nitelendirmesi, dikkatleri 12. yüzyılda oluşturulan Hıristiyanlığın gizemli tarikatı “Tapınak Şövalyeleri”ne çevirmiştir.
Breivik, şahsi internet sitesinde “İsa’nın ve
Süleyman Mabedi’nin Şövalyeleri” imzasıyla
yayımladığı 1.518 sayfalık manifestosunda,
Tapınak Şövalyelerinin teşkilat yapısına ve yöntemlerine başvurularak silahlı mücadelenin
başlatılması, her ülkede küçük silahlı birliklerin
oluşturulması ve Müslümanların Avrupa’dan
tehcir edilmesi gerektiğini teklif etmiştir. “Adalet sever Şövalyelerin Komutanı” olarak yaptığı eylemle, bu “kutsal savaşın” önünü açtığını
ifade etmiştir. “Tapınak Şövalyeci” bir haçlı sıfatıyla, insanlık tarihini bir “Müslüman-Hıristiyan çatışması” olarak yorumlayan Breivik, Haçlı
Seferleri’ni, Hıristiyan âlemini fethetme ihtirasına karşı bir “nefs-i müdafaa” olarak gördüğünü açıklamıştır.
merkezi olmuştur. Devrinin en korkulu ve esrarengiz haçlı grubu olan Tapınak Şövalyeleri, Hıristiyanlığın ve Haçlı Seferleri’nin önemli sembollerinden birisi haline gelmiş ve sayısı kısa
sürede artmıştır.
Şövalyeler, kutsal topraklara giden hacılara
ve din adamlarına yol boyunca eşlik ederek,
saldırılara karşı koruyup güvenliklerini sağlamak için, Kudüs ve Anadolu’da, Akdeniz kıyılarında kaleler inşa etmişlerdir. Albert Pike
(1809-1891), Tapınak Şövalyeleri’nin bu “misyonlarının” kılıftan ibaret olduğunu, “samimi
dindar şövalyeler olmadıklarını”, gerçek amaçlarının zenginlik ve güç elde etmek olduğunu
ifade etmektedir.
Bankerlik ve ticaretle de uğraşan Tapınak
Şövalyeleri zaman içerisinde daha da zenginleşmişlerdir. Tarikatın gizemli havası ve mistik
öğretileri, pek çok Avrupalı asilin ilgisini çekip sempatisini kazanmış; kutsal topraklardan
Avrupa’ya kadar her yerde şövalyelerin efsaneleşmesine yol açmıştır.
Tapınak Şövalyeleri Kimdir?
Tapınak Şövalyelerinin (Knights Templar), Hugues de Payens isimli soylu bir şövalye ve sekiz
arkadaşı tarafından, kutsal topraklara giden Hıristiyan hacıları korumak amacıyla, Haçlı Seferleri sırasında 12. yüzyılın ilk çeyreğinde (11181119), Kudüs Kralı ve Kudüs Patriği’nin onayıyla
Kudüs’te kurulduğu rivayet edilmektedir.
Hıristiyanlık uğruna savaşmaya ant içmiş bir
Haçlı tarikatı olan Tapınak Şövalyeleri’nin esas
ismi, “İsa’nın ve Süleyman Tapınağı’nın Yoksul
Şövalyeleri”dir. Kudüs Kralı II. Baldwin tarafından Mescid-i Aksa’ya yerleştirildiklerinden dolayı “Tapınak Şövalyeleri” ismiyle anılmıştır.
Selahaddin Eyyubi’nin, Hıttin Savaşı ile
Kudüs’ü yeniden fethetmesine kadar 70 yıl boyunca “Tapınak Tepesi”, Tapınak Şövalyeleri’nin
50 MAYIS 2014
somuncubaba 51
Varlığının 1129’da Katolik Kilisesi (Papalık)
tarafından resmen kabul edilmesi; 1139’da başarılarından dolayı Papa II. Innocent’in tam bağımsızlık hakkı tanınması; krallar ve soyluların
toprak ve toprak kirası alma ayrıcalığı vermeleri, tarikatın haddinden fazla güçlenmesine
sebep olmuştur.
En güçlü dönemlerinde askerî varlıkları 20
bini bulan bu savaşçı keşişler, sahip oldukları
silahlı gücün ötesinde, ülkelerin ve imparatorlukların geleceğini belirleyecek ölçüde caydırıcı bir güce erişmişlerdir. Öylesine zenginleşip
güçlendiler ki, Avrupalı kralları, borç para bulmak umuduyla kendilerinin kapısını çalmak,
yüksek faizlerle büyük borçlar altına girmek
zorunda bırakmışlardır. Sonuçta bu da kendilerine, krallar üzerinde söz sahibi olma ve onları
yönlendirme imkânı sunmuştur.
Selahaddin Eyyûbî ve Tapınakçılar
Diğer taraftan Tapınak Şövalyeleri o döneme kadar Müslümanlara ve İslâm topraklarına
karşı yürütülen Haçlı saldırılarının ve katliamlarının da baş sorumlularından olmuşlardır.
Bu yüzden, Selahaddin Eyyûbî 1187’deki Hıttin Zaferi’nden sonra, Hıristiyanların büyük bir
bölümünü bağışlamasına rağmen, Tapınakçıla-
52 MAYIS 2014
rı affetmemiş; işledikleri katliamlardan ötürü
onları idamla cezalandırmıştır. Hıttin’den sonra Kudüs’teki merkezlerini kaybetmelerine ve
pek çok kayıp vermelerine rağmen Tapınakçılar
yine de varlıklarını korumuşlar ve Kıbrıs’a mevzilenmişlerdir.
Filistin’de yaşanan bu olumsuz gelişmelere
rağmen Avrupa’daki güçlerini artıran Tapınak
Şövalyeleri, başta Fransa olmak üzere pek çok
ülkede “devlet içinde devlet” konumuna geleceklerdir. 1291’de kutsal topraklardaki Hıristiyan varlığının sona ermesiyle Avrupa’ya dönmek zorunda kalan Tapınakçılar, başta Fransa
olmak üzere çeşitli ülkelere yerleşeceklerdir.
Papalığın Yasaklaması ve
Cezalandırması
Haçlı Seferleri’nin hezimetle sonuçlanması
üzerine misyonları bitmesi gerekirken, onlar
siyasi güçlerini, servet ve üyelerini artırmaya
devam ettirmişlerdir. Bir müddet sonra Papalık
ve Fransa Kralı IV. Philippe, Tapınakçıların, giriştikleri politik oyunlar ve karanlık amaçlarla
kontrol edilemez bir kuvvete erişmelerinden
tedirginlik duymuş ve güçlerinin azaltılması
gerektiğine karar vermiştir.
Bu cümleden olarak 1307’de Papa V.
Clement’in emriyle bazı şövalyeler geri çağrılmıştır. Dinden sapma, eşcinsellik, şeytana
tapma ve büyücülükle suçlanarak işkence edilmek ve yakılmak suretiyle öldürülmüşlerdir.
1314’de Tapınak Şövalyeleri’nin büyük üstadı
Jacques de Molay ve 34 üyesi, Paris’te kazığa
çakılarak yakılmıştır.
Sonuçta, 1312’de toplanan Viyana Konsülü’nün kararıyla Tapınakçılık tüm Avrupa’da yasaklanmış ve yakalanan üyeler cezalandırılmıştır.
Papa V. Clement’in 22 Mart 1312’de yayınladığı
fermanla tarikat dağıtılmıştır. En azından kâğıt
üzerinde resmi olarak sona erdiği onaylanmıştır.
Yeraltına Çekilen Tapınakçılar
Daha sonraki yüzyıllarda farklı örgütler adı
altında, yeraltına inerek Avrupa’da (Sadece
Fransa’da 9 bin temsilcilikleri vardı ve çeşitli
ülkelere yayılmış binlerce şato ve merkezleri
bulunuyordu.) varlıklarını devam ettirmişlerdir.
Bunların en önemlisi “Rose Croix” (Gül Haç) örgütüdür.
Tapınakçılığın, İlüminati ve masonluk gibi
örgütler aracılığıyla sürdürüldüğü ve hatta masonluğun etkisiyle gelişen Fransız Devrimi ve
Amerika’nın bağımsızlığı gibi topyekûn Batı’nın
siyasi geleceğini belirleyen pek çok mühim hadisenin bunun bir sonucu olduğu kimi tarihçiler ve yazarlar tarafından savunulmaktadır.
Şövalyelik Devam Ediyor Mu?
Tapınak Şövalyeleri’nin günümüzdeki tek
amacının dünyayı yönetmek olduğunu ifade eden yazarlar hiç de az değildir. Harun
Yahya’nın yer verdiği şu bilgi ve değerlendirmeler bu noktada hayret vericidir:
“Yaygın kabule göre, tarikat varlığını yer altında sürdürmüş, Kilise’ye ve genel olarak ilahî
dinlere karşı şiddetli bir aleyhtarlık geliştirerek
yaşamış ve uzun vade içinde masonluk olarak
bildiğimiz örgüte dönüşmüştür. Tapınak Şövalyeleri bugün de yaşamaktadırlar. Ancak “masonluk” ismi altında. Bugün masonluğun en üst
derecelerine varanlar “Tapınağın Koruyucusu”
gibi şövalye unvanları alırlar. Amerika’da halen Tapınak Şövalyeleri (Knight Templar) adıyla
toplanan localar, masonlukla iç içedir. Masonluk ise, hem Tapınakçı geleneğin başlıca özelliği olan din aleyhtarlığını sürdürmekte, hem
de kimi zaman illegal mafya yöntemlerini de
kullanarak uluslararası bir çıkar örgütü olarak
faaliyet göstermektedir. Bu illegal yöntemlerin
P2 mason locası ve Karındeşen Jack cinayetleri
gibi ilginç örnekleri bulunmaktadır.”
somuncubaba 53
SÛFİ YAKLAŞIM / Ali SEYYAR*
M
Nefsin Tuzaklarına
Karşı Tedbirler
“Nefsine uyup da dinen yasak olan bir şeyi bilerek
yapan kişi, günah işlemiş olmaktadır. İslâm
âlimleri, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek, namaz
kılmamak gibi hususları, amelî bir küfür, yani dinden
çıkarmayan itikadî küfür olarak görmüşlerdir.”
anevî sapkınlıklar, haddizatında nefse uymanın bir sonucu olarak ortaya
çıkan tehlikelerdir. Her insan, bu gibi
manevî risklerin ve tehlikelerin kurbanı olabilir. Manevî sapmalar, nefsin değişik tuzak
ve vesveselerine düşme ve nefs-i emmarenin
talep ettiklerini sorgusuz ve sualsiz olarak yerine getirmenin bir eseridir. Manevî sapmalar,
iman, itikat, ibadet gibi dinî ve manevî esaslarla ilgili olarak zihne ve kalbe girdiği andan
itibaren gün ışığına çıkar. Manevî sapmalar
sebebiyle kişinin kalbinde imana, hakikate ve
kulluk görevlerine dair inkâr arzuları kuvvetlenir ve kişi manevî karanlıkların içine düşer.
Onun için günah ile küfür arasında birbirini
kamçılayan karşılıklı bir bağ mevcuttur. Onun
için fark etmeden küfür bataklığına saplanmamak için, günah işleme risklerine karşı Müslüman tedbirli olmalıdır.
Nefsine uyup da dinen yasak olan bir şeyi
bilerek yapan kişi, günah işlemiş olmaktadır.
İslâm âlimleri, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek, namaz kılmamak gibi hususları, amelî
bir küfür, yani dinden çıkarmayan itikadî küfür
olarak görmüşlerdir. Her ne kadar günahlar, kişiyi dinden ve imandan çıkarmasa da, kişinin
dünyevî ve(ya) uhrevî cezalara uğramasına sebebiyet vermektedir.
Son Peygamber (s.a.v.); şirk koşmama, hırsızlık yapmama, zina etmeme, evlatları diri diri
gömmeme, iftira atmama üzere biat alırken günahlarla ilgili olarak şunları dile getirme ihtiyacı duymuştur: “Bunlara kim riayet ederse onun
mükâfatı Allah’a aittir. Bunlardan birini işleyen
olur da dünyadayken cezalandırılırsa, o ceza
kefâret olur. Kim de bir günahı işler ve Allah onu
örterse durumu Allah’a kalır. Dilerse af, dilerse
ceza ile karşılık verir.”1
Günahlara dalan Müslümanlar, tevbe edip
kendilerini manevî yönden rehabilite etme-
54 MAYIS 2014
dikleri sürece tıpkı bedevilerin “İman ettik
(inandık)” dedikleri duruma düşerler.2 Hâlbuki
iman, sözlü bir eylemin ötesinde kalbî duygulara bağlı olarak ahlâk-fıtrat dışı bütün çirkin
işlerden uzaklaşıp güzel ve faydalı amellerde
bulunmaktır.
Her Nimet Gizli Manevî Riskler
Barındırır
Mısır evliyasından olan Hz. Ali Havâs Berlisî,
insanların değişik olay ve durumlar karşısında
değişik sosyal ve manevî riskler (âfetler) ile karşılaşabileceğini söyledikten sonra her bir unsurun (nimetin) kendine has bir riski olabileceğini
şu cümleleriyle açıklamıştır: 3
• “Aklın âfeti, devamlı ve lüzumsuz çekişme
yapmasıdır.
• İmanın âfeti, inkârdır.
• Amelin âfeti, tembelliktir.
• İlmin âfeti, iddia sahibi olmaktır.
• Sevginin âfeti, şehvet yolunu tutmasıdır.
• Tevazunun âfeti, aşağılanacak derecede kendini aşağı tutmaktır.
• Sabrın âfeti, Allahu Teâlâ’dan başkasına
şikâyette bulunmaktır.
• Zenginliğin âfeti, hırstır.
• Azizliğin, büyüklüğün âfeti, böbürlenmektir.
• Cömertliğin âfeti, israftır.
• Arkadaşlığın âfeti, kavgadır.
• Anlayışın âfeti, münakaşadır.
• Allahu Teâlâ’ya dua etmenin âfeti, baş olmaya
meyilli olmaktır.
• Zulmün âfeti, yayılmasıdır.
somuncubaba 55
• Adaletin âfeti, intikam hâlini almasıdır.
• Hürriyetin âfeti, sınırları aşmaktır.”
Bireysel alanda ortaya çıkan her manevî
risk, toplumda aynı zamanda başka sosyal risklere de yol açabilmekte ve toplumsal dengeyi
bozabilmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e göre, manevî bir riskin tahakkuku, yani işlenmiş olan herhangi bir günahın
sonucunda sosyal çevrede olumsuz bazı yeni
manevî ve sosyal sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Şu hadis-i şerif bu duruma işarettir: “Günah, yalnız işleyen için değil, başkaları için de
kötülüktür. Onu ayıplarsa kendisinin de başına
gelir. Gıybet ederse günahkâr olur. Rıza gösterirse ortak olur.”4
Manevî Risklere Karşı Tasavvufî
Sosyal Hizmet
Sosyal hizmete gönül vermiş sûfîler, oluşabilecek bu katmerli risk yansımalarını bildikleri
için, günah işleyenlerin şahsî tutum ve davranışlarını tasvip etmemekle birlikte onlar hakkında ne dedikodu yaparlar, ne de onları ayıplayıp kınarlardı. Tam tersine manevî danışmanlık hizmetleriyle onların manevî risk alanlarına
girip, günah işlemelerini engellemeye yönelik
koruyucu manevî sosyal hizmetlerde bulunurlardı.
İnsanları değişik manevî risklere karşı korumak, İslâmî terminoloji ile “sedd-i zerâyi” yaklaşımı ile ancak mümkündür. “Sedd” kelimesi,
kapatmak veya engellemek ve “zerîa” kelime-
56 MAYIS 2014
si ise sebep veya vesile anlamlarına
gelmeketdir. Bu yaklaşım, manevî
tehliklerin ve kötülüklerin vasıtalarını ortadan kaldırmayı
ve harama vesile olan şeylerin
engellenmesini
içermektedir.
Bu noktada manevî risklerin önüne
geçmek aynı zamanda bazı manevî hastalıkların (sapmaların) oluşumuna da engellemek
anlamına geldiği için, kişileri erken safhada
manevî yönden korumak ve kollamak önem arz
etmektedir.
Bu bağlamda manevî koruma hizmetleri,
kişilerin kalplerinde imanî esaslarla ilgili şüphe ve inkâr arzularının uyanmasını engelleyen
tedbirlerin bütünüdür. Manevî koruma faaliyetleri, kişilerin iç dünyalarında gerçek manevî
değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere
esas teşkil eden duyguların korunması ve geliştirilmesi yönünde yapılan manevî rehberlik
hizmetleridir.
İslâm’ın dünya-ahiret dengesini esas alan
tasavvufî sosyal hizmet, bütüncül sosyal hizmet yaklaşımı çerçevesinde sadece manevî
risklerle değil aynı zamanda sosyal risklerle
de mücadele etmektedir. Maddî ihtiyaçların
yeterince karşılanmadığı bir ortamda manevî
alanda yapılacak müdahalelerin etkinliği sınırlı
kalacağı için, sosyal tasavvuf, manevî koruma
hizmetlerini sosyal koruma hizmetleri (koruyucu sosyal hizmetler) ile bir bütünlük içinde yürütülmesini öngörmektedir. Koruyucu manevî
sosyal hizmetler, insan veya toplum hayatında
doğabilecek olası sosyo-kültürel ve ekonomik
sorunların gün ışığına çıkmasına fırsat vermeden önleyici tedbirleri öngören bir uygulama
alanıdır. Örneğin, hastalıklara karşı koruyucu
sağlık hizmetleri, yoksulluğa bağlı muhtemel
iç ve dış çatışmaları önlemeye yönelik maddî
destek hizmetleri bu kapsamda akla gelebilen
tedbirlerdir. Böylece manevî ve sosyal koruma
hizmetleri, birden fazla sorunun giderilmesine
yönelik olarak çok fonksiyonlu bir etkinliği icra
edebilmektedir.
Tasavvufî sosyal hizmetin geliştirdiği sosyal hizmet anlayışı, insanların ruh dünyalarına
hitap ettiği için, bütünüyle manevîdir. Tasavvufun geliştirdiği manevî sosyal hizmet yaklaşımında değişik manevî ve sosyal risklere karşı
üstün ahlâklı insan yetiştirmeye yönelik bireysel manevî eğitim önemlidir. Manevî eğitim
programlarında ruh, kalp, vicdan, akıl ve irade
gibi manevî kaynaklara müracaat edilmektedir.
Böylece hem manen, hem de maddeten insanın saadetini ve huzurunu temin etmeye çalışan tasavvufî sosyal hizmet, insanlara maddî
üstünlükten ziyade manevî zenginlikler kazandırmak istemektedir.
Sosyal tasavvufa göre sosyal (dünyevî) sorumlulukların yanında manevî (dinî, uhrevî)
görevlerini de yerine getiren insan, Allah katında makbul ve yüce bir varlıktır. Böyle bir
insan, uhrevî kaygılarla Allah’ın gazabına uğramaktan ve O’nun sevgisinden mahrum kalacağından korkan züht ve takva sahibi bir
insandır. Âyet, manevî üstünlük ile Allah korkusu arasında bağı açıkça şöyle ifade etmektedir: “Allah katında en üstün olanınız Allah’tan
en çok korkanınızdır.”5 Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
hadisi de, bu âyeti destekler mahiyette insanın manevî özelliklerinin önemine şöyle işaret
etmektedir: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, lakin sizin kalplerinize ve amellerinize bakar”.6
Dipnot
* Prof. Dr. Ali SEYYAR
1. Buhari, Ubade b. Samit’den.
2. “Bedeviler, ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz
(Öyle ise iman ettik demeyin). Fakat İslâm’a girdik deyin’.
Henüz iman kalplerinize girmedi.” Bkz. 49/Hucurat, 14.
3. İslam Âlimleri Ansiklopedisi; Türkiye Gazetesi Yayınları;
C. 13; 1985; s. 267. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî; Tabakât-ülkübrâ; Cilt 1-2; Mısır; 1954; s. 150.
4. Câmiü-s-Sağir; Yeni Asya Neşriyatı; Cilt 3-4; İstanbul;
2002; No. 2229.
5. 49/Hucurat, 13.
6. Ahmed b. Hanbel; Müsned; V; İstanbul. Çağrı Yayınları;
1982; s. 285, 539.
somuncubaba 57
İLİM ve HAYAT / Mehmet SOYSALDI*
Gençlerimizi
Bilinçli Yetiştirmek
“Günümüz gençliğinde ahlakî bir erozyon hızla devam etmektedir.
Çünkü popüler kültür gençlerimizin idealsiz yetişmelerine sebep
olmaktadır. Gençlerimizin bugün içine düştükleri bu kötü durumun
birçok sebebi vardır. Fakat o sebeplerin başında da inanç boşluğu
yatmaktadır. Gençlere sağlam bir din eğitimi verilmezse işte
sonucun böyle olması kaçınılmazdır. Nitekim bugün bazı zengin
aile çocukları satanizm ve ateizm gibi sapık akımlar peşinde
koşmakta, bazı fakir aile çocukları da misyonerlerin ve çeşitli illegal
örgütlerinin maşası haline gelmektedir.”
G
ençlik bir milletin geleceğinin teminatıdır. Gençlerini iyi yetiştiren milletlerin
geleceği daima aydınlık olmuştur. Acaba
geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi iyi yetiştirebiliyor muyuz? Bu soruya maalesef müspet cevap vermemiz mümkün değildir.
Günümüz gençliğinde ahlakî bir erozyon hızla
devam etmektedir. Çünkü popüler kültür gençlerimizin idealsiz yetişmelerine sebep olmaktadır.
Gençlerimizin bugün içine düştükleri bu kötü
durumun birçok sebebi vardır. Fakat o sebeplerin
başında da inanç boşluğu yatmaktadır. Gençlere
sağlam bir din eğitimi verilmezse işte sonucun
böyle olması kaçınılmazdır. Nitekim bugün bazı
zengin aile çocukları satanizm ve ateizm gibi sapık akımlar peşinde koşmakta, bazı fakir aile çocukları da misyonerlerin ve çeşitli illegal örgütlerinin maşası haline gelmektedir.
O halde gençlerimizi bu içine düştükleri kötü durumdan kurtarmanın çaresi nedir?
Gençlerimize sağlam bir din eğitimi verip onların ruhlarını Allah inancıyla, peygamber sevgisiyle ve ahiret bilinciyle süslemeliyiz. Her
şeyi yoktan var eden gücü kudreti sonsuz olan
Allah’a inanan, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’i seven ve hayatında onu örnek ve rehber edinen, öldükten
sonra tekrar dirilip bu dünyada yaptıklarından
dolayı hesaba çekileceği şuurunda olan hiçbir
genç, çevresindeki insanlara eliyle diliyle zarar
vermediği gibi şiddet ve terör olaylarına da kesinlikle katılmaz.
Burada Asr-ı Saadet’ten bir olayı anlatmak istiyorum. Olay İslâm’ın ikinci halifesi Hz. Ömer’in
hilafeti zamanında geçmiştir.
Hz. Ömer, hilafeti döneminde zaman zaman
insanların durumlarını öğrenmek, fakir ve muhtaçları tespit edip onlara yardım etmek için geceleri Medine sokaklarında dolaşırdı. Bir gece
Medine sokaklarında dolaşırken bir kadının kızına şöyle seslendiğini işitti.
Anne: “Kızım, kalk, yarın çarşıda satacağımız
süte biraz su kat.”
58 MAYIS 2014
Kız: “Anneciğim, bu işin dinen haram olduğunu bilmiyor musun anne? Nitekim müminlerin Emiri Hz. Ömer de süte su katılmasını yasakladı ya.”
Anne: “Kızım sen, suyu ilave et, korkma,
Ömer bizi nereden görecek.”
Bu duruma son derece üzülen kız: “Ama anneciğim Ömer görmese de Allah görüyor ya!” der.
Bu karşılıklı konuşmayı dinleyen Hz. Ömer’in,
kızdaki Allah korkusu çok hoşuna gitmişti. Daha
sonra evine dönünce bu ailenin kim olduğunu
öğrenen Hz. Ömer, o kızı oğlu Asım’a istemiştir. İşte Hz. Ömer’in gece gezintisi, oğlu Asım’ın
bu kızla evlenmesine vesile olur. Bu evlilikten
Ömer b.Abdülaziz’in annesi Ümmü Asım dünyaya gelir. Yani o Allah korkusuyla dopdolu
olan genç kız, adil halife Ömer b. Abdilaziz’in
ninesidir. Ömer b.Abdilaziz ise, tarihte ikinci
Ömer olarak şöhret bulmuştur. (Bkz., Hasan İbrahim, İslam Tarihi, I, 413.)
İşte Allah korkusuyla, ahiret bilinciyle yetiştirilen genç kızların, evlenip güzel bir aile kurduktan sonra büyütüp yetiştirdiği çocuklar adaletiyle ün kazanan devlet başkanı ve âlimler olurlar.
Şunu unutmamak gerekir ki, her başarılı erkeğin
yanında mutlaka bir mükemmel kadın vardır.
Gençlerimizi içine düştükleri bu kötü durumdan kurtarmak için eğitimimizi tekrar gözden geçirmeli ve onları milli kültür ve dinî
eğitimle donatmalıyız. Şunu iyi bilmeliyiz ki
Allah’a inancı tam olan, peygamberini sevip
onu hayatında kendine örnek edinen ve ahiret
bilinciyle yetişen, inanç ve ibadet şuuruyla gelişen gençler, kendisine, ailesine ve toplumuna
faydalı bireyler olarak yetişir.
Gençliğine önem verip onları güzel yetiştiren milletlerin gelecekleri daima aydınlık olmuştur. Gençlere ve onların eğitimlerine yapılan yatırımlar asla boşa gitmez.
Dipnot
* Prof. Dr. Mehmet SOYSALDI
somuncubaba 59
PSİKOLOJİ / İbrahim BALCIOĞLU*
Asrın Problemi:
Obezite, Gençlik
“Obez ergenler ve çocukların kendi bedenlerine
yönelik olumsuz duyguları yoğundur. Çevresindeki
kişilerin kendilerini küçük gördüklerini, alay ettiklerini
sanmaktadırlar. Sonuçta benlik hislerinde zedelenme
meydana gelir ve toplumla ilişkileri bozulur. Obez çocuklar
okulda başarısızlık gösterirler, aile içi ve arkadaşlar
arasında problem yaşarlar.”
O
bezite, “şişman” karşılığı olarak kullanılan
“aşırı beslenmiş” anlamına gelir. Obezite,
alınan enerjinin harcanan enerjiden fazla
psikolojik rahatsızlıklar obez olmayanlara göre
olmasından kaynaklanan ve vücut yağ dokusunun
dair araştırmalar vardır. Batı toplumlarında zayıf-
artması ile karakterize olan kronik bir hastalıktır.
lık kavramı erişkinlerde ve çocuklarda tercih se-
Çocukluk çağı obezitesini sınıflandırmak için be-
bebidir, obez çocuklar dışlanabilmektedir.
den kitle indeksi (BKİ) en basit ve en yaygın kullanılan ölçümdür.
nın azalması arasında doğrusal bir ilişki olduğuna
Obez ergenler ve çocukların kendi bedenlerine yönelik olumsuz duyguları yoğundur. Çevre-
Dünyada obezite ve aşırı kiloluluk çok yaygın-
sindeki kişilerin kendilerini küçük gördüklerini,
dır. Özellikle obezite bütün dünyada çocuklarda
alay ettiklerini sanmaktadırlar. Sonuçta benlik
ve ergenlerde giderek artmaktadır. Obezite tek
hislerinde zedelenme meydana gelir ve toplumla
başına çeşitli sağlık problemlerine sebep olabilir.
ilişkileri bozulur. Obez çocuklar okulda başarısız-
Hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, diabetes
lık gösterirler, aile içi ve arkadaşlar arasında prob-
Mellitus (Tip 2) gelişimi veya bazı habis (ölümcül
lem yaşarlar.
olabilen) rahatsızlıkların artışından sorumlu tutulmaktadır. Ayrıca, obeziteosteoartrit, obsdrüktif
uyku apnesisendromu, solunum problemleri, safra kesesi hastalıkları, inme (felç) gibi sağlık problemlerini arttıran bir durum olarak kabul edilmektedir.
Obezitenin meydana gelmesinde genetik, sosyoekonomik şartlar, çevresel etkenler, beslenme
alışkanlıkları, psikososyal problemlerin de etkili
olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmaların ço-
60 MAYIS 2014
daha sık bulunmuştur. Obezite ile benlik saygısı-
Obezitenin ve kilo fazlalığının, erken dönemde
tespit edilmesi ve tedavisi koruyucu hekimliğin
görevleri arasındadır. Yeni doğanda yağ dokusu
vücut ağırlığının %12’sini meydana getirir. Geç
infant döneminde %22’sini, 5 yaşında %16’sını
meydana getirir. Bu oran 10 yaşına kadar artmaya
başlar. Çocukların büyümekte ve gelişmekte olduğundan vücut fonksiyonları dinamiktir.
Obezite Önemli Bir Sağlık Problemi
ğunda obez ergenlerde depresyon, benlik say-
Çocukluk çağı obezitesi gelişen dünyada ve
gısı düşüklüğü, beden algısı bozukluğu ile ilgili
özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir
somuncubaba 61
bir sağlık problemidir. Ana nokta obezitede
şudur: Kişinin aldığı kalorinin ihtiyacından ve
harcadığından fazla olmasıdır. Merkezî sinir
sisteminde iştah ile ilgili merkezler vardır. Hipotalamusta tokluk ve iştah ile ilgili merkez
bulunmaktadır. Bu merkezlerin her türlü hastalığında obezite görülür.
Son zamanlarda yapılan geniş epidemiyolojik çalışmalar, obezitenin genetik faktörlerle
ilişkisini göstermektedir. Obez ebeveynlerin
sağlık problemidir. Prenetal dönem, 0-1 yaş, okul
öncesi, adolesan ve menapoz dönemleri kritik
devrelerdir ve bu dönemlerde obezite başlayabilir. Erişkin yaşta obez olanların çoğu çocukluk
çocukları aşırı kilolu olma eğilimindedir. Kilolu çocuklar ailelerinden ayrı yetiştirilirse yine
obez olmaya eğilimlidirler. Bu da obezitenin genetik yönünü gösterir.
çağında kilo almışlardır. Bu tip obezite genel ola-
Genetik etkenler özel bir çevresel bağlamla
rak yağ hücrelerinin sayısında artma ile karakte-
işlev görür. Bu şekilde fenotipik sonuçlar ortaya
rizedir.
çıkar. Kilo almaya genetik yatkınlık birey özel bir
Obezitenin yaygınlığı erişkinlerde ve çocuklarda giderek yaygınlaşmaktadır. Kilo artışı ile
obezitenin oranının %50’ye ulaştığı tahmin edilmektedir. Obezite ülkemizde özellikle kentlerde
yaşayan çocuklarda önemli bir sağlık problemidir.
çevreye maruz kaldığında kendini gösterir. İkizler ve evlat edinilmiş çocuklarla yapılan çalışmalarda çekirdek ailede obezite geçişinin %30-50,
evlat edinilmiş çocuklarda %10-30, ikizlerde
%50-80 olduğu gösterilmiştir. Obezitenin sebepleri arasındaki en önemli etkenlerden birisi
Obezite yaygınlığını etkileyen en önemli et-
ebeveynlerin obez olmasıdır. Her iki ebevey-
kenler arasında yaş, cins, ırk, sosyokültürel dü-
ni obez olan çocuklarda obezite gelişme sıklığı
zey, ailede obez bireylerin varlığı ve beslenme
%80, ebeveynlerden birisi obez olanlarda %40,
alışkanlıklarıdır. Düşük eğitim durumu, evlilik ve
her iki ebeveyni obez olmayanlarda ise %7 ola-
çalışmama obezite için risk faktörleri olarak ad-
rak tespit edilmiştir.
landırılır. Sigara, alkol, spor gibi alışkanlıkları de
obezite ile ilişkilidir.
Diyet kompozisyonu obezite için başka bir
sebeptir. Yağlı besin alanlarda, sukroz (sakkaroz,
Yakın akrabalar arasında obez kişilerin bulun-
sofra şekeri) içeren içecekleri kullananlarda ve
ması, üzerinde durulması gereken bir durumdur.
kafeterya tipi gıda tüketenlerde gereğinden fazla
Çocukların aile büyüklerini örnek alması, onlar
alınan enerji yağ olarak depo edilmektedir.
gibi obez olmak istemesi sıkça rastlanan bir durumdur. Aile bilinçli değilse kilo almak daha da
belirgin hale gelir. Yakın akrabalar arasındaki obezitenin varlığı kalıtımı akla getirmektedir.
Anne rahminde olduğu dönemden itibaren
bebeğin beslenme şekli, yaşamın daha sonraki
dönemlerindeki beslenme alışkanlığını etkilemektedir. Süt çocukluğunda karışık ve yapay bes-
Obezitenin sebepleri konusunda çeşitli gö-
lenme obezite riskini artırır. Anne sütü ile beslen-
rüşler ileri sürülmektedir. Merkezî sinir sistemi
me obeziteye karşı koruyucu etki göstermektedir.
zedelenmeleri, kalıtımsal bozukluklar, yetersiz fi-
Öğün sıklığı ve düzeni de beden ağırlığını etkile-
ziksel aktivite, ilaçlar, yüksek kalorili diyet, sigara
yen önemli faktörlerdendir. Günde üç veya daha
ve psikososyal problemler obezitenin sebepleri
fazla beslenen, öğünlerini düzenli tüketen kişiler-
arasında sayılabilir. Obezite birçok sebebi olan
de daha az obezite gözlenir. Günde bir veya iki
62 MAYIS 2014
kere, düzensiz beslenen kişilerde daha çok obezite tespit edilir.
Enerji alımı ve tüketimi arasındaki ilişki, pozitif veya negatif enerji balansını ortaya çıkararak
beden ağırlığını değiştirmektedir. Erişkinler yılda
ortalama 1 milyon k/cal tüketirler. Burada enerji
alımında tüketimine karşı yapılacak %5’lik bir hatanın beden ağırlığında ortalama 7 kg kadar değişimine sebep olduğu bilinmektedir. Obezite enerji
alımının tüketimini aştığı zaman ortaya çıkmaktadır. Çevremiz sınırsız biçimde kolaylıkla elde edilebilen, ucuz, leziz, enerji yüklü gıdalarla doludur. Bu
tabloya fiziksel aktiviteli yaşam tarzı da eklenmiştir. Bu çevresel şartlar yüksek enerji alımına ve düşük enerji kullanımına yol açmaktadır. Pozitif enerji
balansı ile beden kitlesi artmaktadır.
Aile Çevresinin Etkisi
Obezlerin fazla yeme isteğinin, aile çevresinden edinilen bir alışkanlık olabileceği ileri sürülmektedir. Fiziksel aktivite eksikliği, televizyon başında çok vakit seyretme, bilgisayarla aşırı ölçüde
ilgilenme gibi alışkanlıklar çoğu kez aile yaşamı
ile ilişkilidir. Obez ailelerce evlat edinilmiş çocuklarda da obezite sık gözlenir. Bu bulgu aile çevresinin etkisini kanıtlayan belgedir.
Fiziksel etkinlik, obezite gelişmesinin en önemli
sebebini meydana getirmektedir. Modern toplumlarda işler daha az enerji harcanarak yürütülmektedir. Sonuçta bedenin kullanamadığı enerjiyi yağ
olarak birikmektedir. Yapılan bir çalışmada obezitenin başlamasında fiziksel etkinliğin sorumluluk
payı %67,5 gibi çok önemli bir oranda olduğu
tespit edilmiştir. Epidemiyolojik çalışmalara göre
erkekler arasında kilo fazlalığına en fazla sedanter
hayat sürenlerde rastlanmaktadır.
Zengin çocukları aşırı beslenme, fakir aile çocukları dengesiz gıda alımı sebebiyle şişmanlamaktadırlar. Çocukların yağlı ve şekerli yiyecekleri,
hazır gıdaları tüketmeleri şişmanlamaya yol açmaktadırlar. Kilo artışı, yaygın kullanılan birkaç ilacın sık fakat genellikle gözden kaçan bir yan etkisi
olarak ortaya çıkabilmektedir. Duyarlı kişilerde kilo
artışı klinik olarak obezite ve ilişkili rahatsızlıklara
zemin hazırlayabilir. Yeme davranışı psikolojik olarak incelendiğinde yalnızca beslenme olayını ifade
etmektedir. Hayatın ilk günlerinde en erken “acı
çekme” iken, doymak en erken “rahatlama”dır.
Psikolojik durumla bağlantılı olan yemek yeme
ve yeme sıklığı arasında, fizyolojik ihtiyaçlardan
bağımsız bir ilişki mevcuttur. İnsanda yeme davranışının anksiyete, neşe, üzüntü, öfke gibi farklı
duygularla değiştiği yaygın kabul görmektedir.
Emosyonel durumla bağlantılı olan yemek yeme
davranışı “emosyonel yeme” olarak tanımlamaktadır. Emosyonel yemenin beden ağırlığı ilişkili
olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Sıkıntı,
depresyon, yorgunluk sırasında yeme miktarda artma; korku, gerilim ve ağrı sırasında azalma
gerçekleşir. Öfke, depresyon, sıkıntı, anksiyete
ve yalnızlık gibi negatif emosyonlarla emosyonel
yeme davranışının ortaya çıktığı bildirilmektedir.
Dipnot
* Prof. Dr. İbrahim BALCIOĞLU
somuncubaba 63
KİTAP / Hüseyin ERKAN
KİTAPLIK
İki Güzel, İkisi de
Birbirinden Güzel
S
ivaslı şair ve yazar
Ahmet Mahir Pekşen, ne zaman uğrasa Dilem Yayınevi’ne,
dumanı üstünde tüten
yeni bir kitap olur elinde
mutlaka.
Ya kendi eseri olur
bu ya da sevgili eşi, değerli kardeşim Fatma
Pekşen’in…
Bu kez kuralı bozdu, sevgili dostum. Zira
elinde bir değil, iki kitap
vardı, bir ay önceki ziyaretinde; ikisi de Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları’ndan…
Biri, Güldönümü… Hikâyeler… Fatma Pekşen…
Öteki, Eşyalarımın Şarkısı… Denemeler… Ahmet Mahir Pekşen…
Önce, pozitif ayrımcılık karakterimin etkisiyle olsa gerek, Fatma Hanım kardeşimin eserini
okudum.
Dili, daha önceki eserlerinden de bildiğim
ve sevdiğim sıcacık bir Anadolu Türkçesi…
Başladınız mı, bırakamıyorsunuz; elinizden bir
daha. Ama çok lezzetli bir yemeği de bitivermesin diye hemen, çabuk çabuk yemezsiniz ya
hani, öyle bir duyguyla işte, yalnızca iki öykü
okudum her gün. Dolayısıyla, 144 sayfalık ki-
64 MAYIS 2014
Sufi’nin Dünyası
Metin Karabaşoğlu
Sufi Kitap
Tel: 0212 511 24 24
tabı on günde bitirdim. Sindire
sindire… Tadına vara vara…
On
dokuz
öykü
var,
Güldönümü’nde. Ve her öykü,
yaklaşık yedi-sekiz sayfa… Anlatılanların hiçbiri uyduruk,
kurmaca ve olağanüstü değil…
Hepsi de yaşadığımız hayattan, çoğu zaman bizim görmediğimiz, göremediğimiz, kimi
zaman da gördüğümüzü sanıp
üzerinde hiç düşünmediğimiz
resimleri, durumları, kişileri ve
manzaraları öylesine iddiasız,
yalın ve doğal biçimde anlatıyor ki, “Ben bunu daha önce
niçin göremedim ve düşünemedim” diye şaşıp
kalıyorsunuz.
Okursanız, sanırım benim gibi, siz de seveceksiniz Güldönümü’nü. Dolayısıyla Fatma
Pekşen’i ve hikâyelerini… “Orda” hikâyesini de,
“Gölgeler Uzarken”i de, “Bebeğin Annesi”ni
de…
Kur’an’da Bütünlük Mucizesi
Abdulbaki Güneş
Etkileşim Yayınları
Tel: 0212 551 32 25
Genellikle yanıltır ya önyargılar insanı, bu
kez de öyle oldu işte. Ahmet Mahir, bir kez daha,
bu eseriyle de kanıtlamış maharetini.
Yalanım yok; “Son yıllarda zevkle okuduğum
en güzel kitaplardan biri” diyebilirim; Eşyalarımın Şarkısı için.
Neler mi anlatıyor Pekşen, bu eserinde?
Birkaçını yazıvereyim: Mangal, gaz ocağı, soba,
radyo, saat…
Şaşırdınız mı? “Bunları bilmeyen mi var
muhterem? Mangal, radyo, soba ve saat için neler yazılabilir ki? Nesi, niçin ilginç olsun ki bu
kitabın?” diyorsunuz, öyle mi?
Doğrusu ya, Ahmet Mahir Pekşen’in Eşyalarımın Şarkısı adlı “Denemeler” kitabını okumak
için elime aldığımda, bu eserin beni pek fazla
sarmayacağını sanmıştım; nedense. Ne biçim
bir önyargıydı bu! Adından mı, kapak kompozisyonundan mı? Bilmiyorum neden.
Çok haklısınız, böyle söylemekte. Yerinizde
olsam, aynen sizin gibi sorardım ben de. İlginçliği de burada saklı zaten. Herkesin, hepimizin
bildiği, birçoğumuzun her gün kullandığı bu eşyaları öylesine güzel anlatmış ki Ahmet Mahir,
şaşıp kaldım ben.
Bilirsiniz, her babayiğidin harcı değildir, deneme yazmak. Ancak, itiraf edeyim ki, okumaya
başlayınca, utandım kendimden!
Bir benzeri, bir örneği var mı bilmiyorum.
Olsun, olmasın, önemli değil… Pek sevdim ben,
dostum Pekşen’in bu eserini!
21. Yüzyılda Ulus,
Çokkültürlülük ve Etnisite
Ömer Say
Kaknüs Yayınları
Tel: 0216 341 08 65
Hz. Muhammed (s.a.v)’in
Mucizeleri
Mevlana Şibli
Timaş Yayınları
Tel: 0212 551 24 24
Mehmet Akif’in Kastamonu
Günleri
Metin Boyacıoğlu-Erdal Arslan
Kastamonu Yayınları
Tel: 0544 34737 33
somuncubaba 65
EDEBİYAT / Vedat Ali TOK
2
008’in Temmuz ayında Hakk’a yürüyen
günümüz şairlerinden Erdem Bayazıt,
edebiyatımızda 2. Yeni diye bilinen akımın etkisinde olmakla birlikte, şiirlerindeki
açıklık, anlaşılırlık ve özellikle geleneğe bağlılığı ile onlardan farklı bir üslup özelliği gösterir.
Erdem Bayazıt’ın günümüz ve gelecek şiirine miras bıraktığı sadece yukarıdaki beyit bile
onun edebiyat dünyasında kalıcı bir isim olacağı konusunda şüphe bırakmayacak bir estetik
değer taşımaktadır.
İnsanlar yüzyıllardır ölümsüzlüğün peşinde
koşmuş, kendisini daima diri tutacak bir iksirin
izini arayıp durmuş. Hatta bir efsanemiz vardır:
Bize Ne Yapar
Ölüm?
Efsaneye göre İskender-i Zülkarneyn ordusuyla birlikte bir memlekete uğramış. Orada,
kendisine, ileride bir deniz olduğunu, o deniz
geçilince 3 ay süren karanlıklar ülkesinin başladığı ve bu ülkede âb-ı hayat olduğu söylenmiş.
İskender, veziri Hızır’ı da yanına alarak denizi
geçmiş ve zulumat (karanlıklar) ülkesine varmış.
Bu arada İlyas da yanlarındaymış. İskender’de
karanlıkları aydınlatan iki mücevher (veya bayrak) varmış. Birini Hızır ile İlyas’a vermiş. Hangisi
suyu bulursa yekdiğerini haberdar etmek şartıyla ayrılmışlar. Hızır ile İlyas yorulunca bir pınar
kenarına oturup karınlarını doyurmak istemişler. Hızır yanında getirmiş olduğu pişmiş balıkları çıkarmış, pınardan elini yıkarken, bir damla
su balığa damlamış. Balık o anda canlanıp, suya
karışmış. Hızır bilmiş ki, âb-ı hayat budur. Kana
kana içmiş, İlyas’a da içirmiş. O sırada bunlara
bir emr-i ilahi gelmiş ki, bundan İskender’e söz
etmesinler… Bir rivayete göre de İskender’e haber vermek için pınardan ayrılmışlar ama tekrar
aynı pınarı bulamamışlar. Böylece Hızır ile İlyas
ölümsüzlüğe ermişlerdir. Kıyamete dek, Hızır
denizde, İlyas karada sıkıntıya düşenlere yardım
ederler ve her senenin 6 Mayıs günü İskender
Seddi üzerinde buluşup, Kâbe’ye hacca giderek,
o yıl yapacakları işleri görüşürlermiş...
Doğu edebiyat ve efsanelerinde bu hikâyenin
değişik varyantlarına rastlanmakla birlikte Batı’da
da âb-ı hayat inancı vardır. Kur’an-ı Kerim’de de
Zülkarneyn, Hızır ve İlyas dolayısıyla bu sudan
bahsedilir...
Ölüm, edebiyatta, özellikle şiirde eskimeyen
temalardan biridir. Ölüm, acı olmakla birlikte,
kötü değil, hatta güzeldir. Necip Fazıl Kısakürek
bu durumu şu beyitle dillendirir:
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber
İnançlı şair için ölüm, bir yok oluş değil, yeni
ve ebedî bir başlangıçtır. Bu gerçek bilindiği
halde insan ölüm karşısındaki korkusunu bastıramamıştır. Dünyanın her mihnetine razı olup
Cahit Sıtkı Tarancı gibi yeter ki “Gün eksilmesin penceremden” diye niyazda bulunan ya
da sabah uyandığında ölmediği için şükreden
şairlerimiz az değildir. Buna mukabil “Her nefis
ölümü tadacaktır.” âyetine râm olup ölümü tevekkül ve hasretle bekleyen klâsik şairlerimiz
ölümü farklı cephelerden değerlendirmişlerdir.
“Ölüm güzel şey, budur perde
ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı, ölür
müydü Peygamber”
“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”
Erdem Bayazıt
Şair: Erdem Bayazıt
66 MAYIS 2014
somuncubaba 67
Sahabe Albümü
Bünyamin ERUL*
Mevlânâ ölümü şeb-i arus (düğün gecesi)
olarak bilir, çünkü ona göre ölüm hakikî sevgiliye kavuşturacak bir güzel hâdisedir. Ebedî
hayatın başlangıcı olan ölüm karşısında ürkek
davrananlara Yûnus:
Erdem Bayazıt’ın dediği şey şu: Ölüm bize
ne uzak ne de yakın. Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz, fakat biz ölümsüzlüğü tattığımız için
Adı
Künyesi
: Büsr.
: Tespit edilemedi.
Doğum yılı
: Tespit edilemedi.
Doğum yeri
: Mekke civarı.
Baba adı
: Süfyân b. Amr el-Huzâî.
mânen ölümsüzleşmiştir. Fakat Erdem Bayazıt,
Anne adı
: Ümmü Esram es-Selûlî.
bunların dışında, tasavvufî anlamda ölümsüz-
Eş(ler)i
: Tespit edilemedi.
Akrabaları
ile kardeştir.
: Büdeyl b. Ümmü Esram es-Selûlî
Mizacı : Cesur, cömert, şair ruhlu, etkileyici, yöneticilik yönü güçlü biri.
Oğulları
: Kureyş’e rehin verdiği bir oğlundan söz edilmektedir.
Ayrıcalığı
: Şairdi. Hudeybiye’de Amr b. Salim ile birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir uşak ile
birlikte bir koyun sürüsü ve deve hediye etmişti.
Kızları
Ömrü : Yaşlı olmalı.
ölümden de pervamız yoktur.
Dünyada maddeten ölümsüzlüğe kavuşmak
Ölümden ne korkarsın
Korkma ebedî varsın
mümkün değildir. İnsanın mânen ölümsüzleş-
şeklinde tavsiyede bulunur.
yada insanların faydası için bir eser bırakan
Büyük şair Fuzûlî ise canın insana ancak bir
emanet olduğunun şuurunda ve asıl sahibi istediği zaman buna itiraz etmenin bir anlamı olmadığı fikrindedir:
Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil
Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim
En Güzel Nasihat Ölüm
Diriler için en güzel nasihat olan ölüm, her
canlı için kaçınılmaz bir hâdisedir. Ne zaman
geleceğinin insanlar tarafından bilinmemesi
ise en büyük nimettir, çünkü insan ne zaman
öleceğini bilse çok büyük buhranlar yaşayacak,
belki de aklını, iradesini kaybedecekti. Efendimiz (sav) ölümü asla aklımızdan çıkarmamamızı
tavsiye ediyor, fakat dünyayı da bir tarafa koymanın Müslüman’ın işi olmayacağını söylüyor
ve diyor ki “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için,
yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış”. Bu söz
dünya ve ahiret için mutedil olmak gerektiğinin
veciz bir ifadesidir.
68 MAYIS 2014
Büsr b. Süfyan (R.A.)
mesi ise dünyadaki yaşantısına bağlıdır. Dün-
lükten bahsetmektedir.
Mutasavvıflar arasında meşhur olan hadis-i
şerife göre Efendimiz “Ölmeden önce ölünüz.”
demiştir. Bu sözden kasıt nefsin isteklerini öldürmek, öldükten sonra hesaba çekileceğini
düşünerek dinin emir ve yasaklarına uymak-
: Tespit edilemedi.
rumu öğrenmesi için haberci olarak gönderdi. Aynı
şekilde Büdeyl b. Verka ile beraber Kâ’boğulları’nı
Ramazan ayında Medine’ye getirmekle görevlendirdi. Mekke’nin fethinde kabilesinin sancaktarlığını yaptı. Kabilesinden zekât toplamakla görevlendirildi. Tebük Savaşı için halkından asker
toplama görevi verildi.
Fizikî Yapı
: Tespit edilemedi.
tır. Bu durumdaki insan için doğmak, büyü-
Kabilesi : Huzâa Kabilesi’nin Ka’b boyundandır.
Ölüm yılı
: Tespit edilemedi.
mek, yaşlanmak nasılsa ölüm de bunun gibi
İslam’a girişi : H. 6. sene.
Ölüm yeri
: Medine olabilir.
bir merhaledir. Ölüm, ancak hazırlıksız ya da
Sohbet süresi : 4 yıl.
Ölüm sebebi : Yaşlılık olabilir.
Rivayeti
Hakkında
: Kabilesinin büyüklerindendi ve
Hz. Peygamber (s.a.v.) ona davet mektubu gönderdi. İslâm’ı kabul etti ve Medine’ye Peygamberimizi
ziyarete gitti.
yanlış hazırlık yapan insan için korkulacak bir
durumdur.
Şu halde, daha dünyada iken ahireti ve orada yapılacak sorguyu, suali düşünerek hareket
eden insana ölüm ne yapabilir?
Beyti farklı bir söyleyişle bitirelim yazımızı:
Kaygımız yok ne zaman gelecek bize ölüm
Biz âb-ı hayat bulduk gelmiştir dize ölüm
: Yok.
Yaşadığı yer : Merruzzehran, Mekke, Medine.
Mesleği : Askerlik, istihbarat, zekât memurluğu.
Hicreti
: Medine
Savaşları
: Hudeybiye, Mekke’nin fethi, Tebük.
Görevleri
: Hz. Peygamber (s.a.v.) hicretin 6.
senesinde yapacağı umre öncesi Mekke’deki du-
Kaynaklar
: İsâbe, I. 292, IV. 508; Üsd, I. 106,
114, 312; İstîâb, I. 46, 51; İbn Sa’d, II. 95, 160, IV.
294, V. 458; DİA, VI. 494-495.
*Prof. Dr. Bünyamin ERUL
somuncubaba 69
EĞİTİM / Yusuf YARHİSARLI
Sorumluluk Bilinci ve
Kazandırılması
S
özlük anlamı; bir kimsenin üzerine aldığı
ya da yapmak zorunda bulunduğu bir iş
için gerektiğinde hesap verme durumu
olan sorumluluğun psikolojideki anlamı ise bir
işi veya kararı tüm sonuçlarını kabul ederek uygulamaya geçirmektir.
Sorumluluk sahibi bir bireyden yaş, cinsiyet
ve gelişim düzeyine uygun olarak üzerine düşen görevleri yerine getirmesi, uyum sağlaması,
kendine ait bir olayın başkaları üzerindeki etkilerinin sonuçlarını üstlenmesi, başkalarının
haklarına saygı göstermesi ve kendi davranışının sonuçlarına sahip çıkabilmesi beklenir.
Bu anlam ve özellikleriyle sorumluluk; değerler eğitiminin tekrar önem kazandığı günümüzde tüm insanlarda olmasını beklediğimiz,
yeni nesillere kazandırmak için gayret göstermemiz gereken liderlik, adalet, yardımseverlik,
özgüven, dostluk, doğruluk, sabır, saygı, özdenetim gibi değerlerin en önemlilerindendir.
Sorumluluk Sahibi Bireyler
Çocuklar doğuştan sorumluluk sahibi bireyler olarak dünyaya gelmezler. Çocuğa kazandırılan pek çok davranış gibi sorumluluk duygusu
da bebeklik ve çocukluk döneminden; yaklaşık
olarak yürüme ve konuşma becerisinin başladığı andan itibaren kazandırılır.
Sorumluluk öğrenilebilen bir beceridir. Kişisel farklılıklar söz konusu olsa da, sorumluluk
kazandırmaya yönelik her sürecin “temel” ve
“değişmez” öğeleri vardır. Bunlar bilgilendirme,
takip, geribildirim ve hatırlatma olarak sıralanabilir.
Bilgilendirme; çocuğun davranışında istenen değişimi bir ihtiyaç olarak görebilmesi için,
nedenleri hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Kuralların neden konduğu ve sorumluluğun önemi anlatılmalıdır. Çocuklar bazı işleri niçin yapmak zorunda olduklarını anlar ve bilirlerse, ne
zaman ailelerine yardımcı olmaları gerektiğini,
ne zaman bağımsız davranabileceklerini de öğrenmiş olurlar.
70 MAYIS 2014
Takip; bilgilendirmeden sonra, çocuğun söz
konusu davranışı gösterebilmesi için ona bir
süre tanınmasıdır. Bu süre içerisinde yapılan takip sonucunda sorumlu davranışın ortaya çıkıp
çıkmadığına, ne sürede ortaya çıktığına, hangi
zamanlarda davranışın yapıldığına-yapılmadığına dikkat edilmelidir.
Geri bildirim; Belli bir süre sonra gidişat
hakkında bilgilendirilmesidir. Eğer istenen sorumlu davranışın sayısında artış varsa uygun
pekiştireçlerle motive edilmeli, eğer beklenen
sorumlu davranışın ortaya çıkmasında sıkıntılar
varsa, bu sıkıntılar ve olası nedenlerinin çocukla paylaşılması gerekir.
Hatırlatma; ise istenen davranış eğer gerçekleşmiyorsa yeniden hatırlatma sürecine gidilmesidir. Yeniden bilgilendirme ile başlayan
bu süreç, davranış oturana kadar devam etmelidir.
Yukarıda anlatılan bu öğeler, sadece sorumluluk kazandırma sürecine ait değildir; temel
alışkanlıkların oturmasında, kuralların belirlenmesinde, kısaca yaşantımızı düzenleyecek her
türlü önlemde bulunması gereken öğelerdir ve
ancak kararlı ve sabırlı bir tutumla yaklaşıldığında davranışın yerleşmesi sağlanabilir.
somuncubaba 71
Üç Ayların İncisi
I
Rabbim Üç Aylar’a, Ayca nur vermiş..
Işığın raksı için, Âlem’e billur vermiş
Gönlü billur, kılıcı nur, gözü kan
Türk’ü İslam Bahçesi’ne sur vermiş! ...
II
Gün batmış, gece gitmez; bahtım kara neyleyim?
Bir değil üç ay için: nice eyvah eyleyim? !
Yarabbi; üç ayları, rahmetinle nurlandır:
Bir yeşil rüya gibi, sana destan söyleyim! ...
Çocuğun davranışlarının sorumluluğunu alması, yeterince büyüdüğünde bir gün içinde
kazanabileceği bir beceri değildir. Sorumluluk
bilincinin gelişmesi yaşamın ilk yıllarından itibaren atılan adımlarla mümkündür.
Sorumluluk Duygusu Geliştikçe
Sorumluluğun kazandırılmasında; aile içinde
çocuğa karşı takılan tavır, aile içi iletişim, ailede
uygulanan disiplin anlayışının yeri büyüktür.
Çocuk, annenin babaya, babanın anneye ve her
ikisinin de çocuğa karşı olan sorumluluklarını
görerek büyür ve öğrenir. Anne-babanın özenli
yaklaşımları, bebeğin ihtiyaçlarına karşı gösterdikleri duyarlılıkları, bebeğin gereksinimlerini
zamanında karşılamaları ile gelişmeye başlayan sorumluluk duygusu, ebeveynlerin çocuklarının yaşlarına uygun bazı görevleri vermesiyle yerleşmeye başlar ve bir bilinç haline gelir.
Çocuğun kendi kendini yöneten, yüksek
benlik saygısına sahip, doyumlu bir birey olarak
gelişmesi, büyük ölçüde ona sağlanan fırsatlara ve ebeveyn yaklaşımına bağlıdır. Koruyucu
ebeveyn yaklaşımı, çocuğun bağımsızlık ve
sorumluluk hissetmesini engeller. Ebeveynler
72 MAYIS 2014
iyi niyetle yaklaştıklarını düşünerek çocukları için her şeyi yapmaları gerektiğine inanırlar
ve onların bütün yaptıklarından kendilerini
sorumlu hissederler. Yemeğinden giyimine,
ev ödevlerinden hobi ve arkadaş seçimlerine
kadar, çocuk adına her şeye karar verirler ama
bu yaklaşım sorumluluk kazandırmada faydalı
olmayacaktır. Destekleyici ebeveyn yaklaşımı
ise çocuğun sınırlar içinde karar vermesine ve
bu kararların sorumluluğunu taşımasına olanak tanır. Bu yöntem, sorumluluk almayı içeren
bir yaklaşımdır. Aynı zamanda öz disiplini, yani
kendi kendini yönlendirme yeteneğini geliştirir. Bu tutumu benimseyen aileler, evdeki işler konusunda çocuktan yardım beklediklerini
açıkça belirtirler. Böylece başlangıçta çocuğun
acemice yapacağı bu işler, daha sonra deneyime ve sorumluluğa dönüşecektir.
III
Yarabbi; Kur’an’ın nuruyla yıka
Turan’ın bir karış toprağını da! ..
Bir nurdan sevinçle al canımızı
Ve yükselt Rüzgârın Bayrağı’nı da! ...
Ahmet Tevfik OZAN
Anne-babalar ve büyükler olarak bizler
çoğu tutum ve davranışın kazandırılmasında
olduğu gibi öncelikle çocukları tanımalı, küçük
yaşlarından itibaren sabırlı ve destekleyici bir
yaklaşımla sosyal hayata küçük sorumluluklar
ile katılımlarını sağlamalı ve onlara bu konuda
model olmalıyız.
somuncubaba 73
ÖRNEK HAYAT / Yusuf HALICI
Erzincan Velîleri
Pir Ahmed Erzincanî
Hazretleri
Pir Ahmed Hazretleri evliyanın büyüklerindendir. Erzincan iline bağlı Tabih köyünde dünyaya geldi. Babası aslen Heratlı olup
Anadolu’ya göç etmiş Erzincan’a yerleşmiştir.
Pir Ahmed Hazretleri henüz çocuk denecek
yaşlarda babası tarafından, kendisine hizmet
etmesi için Erzincanlı büyük velî Şeyh Muhammed Erzincanî Hazretlerinin yanına verilmiştir.
Evliya ailesine hizmetle büyüyen Pir Ahmed Hazretleri bu büyük velînin gözetiminde
maddi ve manevi ilimlerini tahsil etti. Kur’an-ı
Kerim’i ezberleyip hafız oldu, çok genç yaşlarda da Muhammed Erzincanî Hazretlerinden
icazet alma şerefine nail oldu.
Pir Ahmed’i çok seven Pir Muhammed Hazretleri onu Erzincan civarında insanları irşad
etme, onlara hak yolunun bilgilerini anlatıp
öğretmekle görevlendirdi. İlim, edep ve güzel
ahlâkı ile meşhur olan Hazreti Pir, tüccar olan
babasının vefatıyla kendisine kalan malları
hep hayır işlerinde harcadı. Camiler dergâhlar
yaptırdı. Yaptırdığı camilerin yanında Allah’ın
inayetiyle hep su çıkmıştır.
Fatih Sultan Mehmed ile Uzun Hasan arasında geçen savaştan sonra rivayete göre Uzun
Hasan’ın isteği üzerine sulh görüşmelerinde
bulunmak üzere Fatih’in yanına gitmiştir. Her
iki lider de son derece saygı gösterdikleri Pir
Ahmed Hazretlerinin isteği ile sulh yaparak
anlaşmışlardır. Bu olaydan sonra Pir Ahmed
Hazretleri, Fatih’in kendisini İstanbul’a daveti
üzerine İstanbul’a gelmiş ve bir müddet Aya-
74 MAYIS 2014
sofya Camii’nde halka vaaz u nasihatte bulunmuş, Fatih Sultan Mehmet
ile bizatihi sohbetlerde bulunmuşsa da
daha sonra tekrar Erzincan’a dönmüş ve hayatının sonuna kadar irşad hizmetlerini burada
sürdürmüştür.
Pir Ahmed Erzincanî Hazretlerine, bir gün
bazı dostları gelerek, evliyanın kalbinden
kimler feyz alır, diye sordular. Erzincanî Hazretleri, ibadeti ve takvası çok olanlar, buyurdu. Bu feyzler, evliyanın kalbine nereden geliyor dediler. Hazret, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin mübarek kalbinden yayılıyor buyurdu.
Bu nurları alabilmek için, ne yapmak lazım
hocam, diye sorunca, onu çok sevmek lazımdır buyurdu. Sevmek nasıl olur peki diye sorulunca, sevmek, onun güzel ahlakını, fazilet ve
üstünlüklerini, mucizelerini öğrenmekle olur
dedi ve devam etti, Rasûlullah Efendimizin
mübarek kalbinden fışkıran nurlar, evliyanın
kalplerinden dolaşarak, zamanımıza kadar
gelmiştir. Bu nurlara kavuşabilmek için de bir
Müslüman’ın, bir velîyi tanıyıp, onu çok sevmesi, sohbetinde bulunup kendini o velîye
sevdirmesi gerekir ki, onun kalbindeki feyzler
kendi kalbine de aksın ve kalbi temizlensin.
Temizlenen bir kalpten hâsıl olan ihlasla yapılan ibadetler Allah katında daha makbul olur
ve Müslüman Allah sevgisi ile hakiki imana
kavuşur.
Ömrünü ibadetle geçiren Pir Ahmed
Erzincanî Hazretleri 1465 tarihinde Erzincan’da
vefat etti. Kabri Erzincan’da, doğum yeri Tabih
köyündedir.
Salih Baba
Erzincan’da yetişen Allah Dostu ve tasavvuf şairidir.
1846 tarihinde Erzincan’da dünyaya geldi. Babası Mustafa Efendi, annesi
Atike Hanım’dır. Doğuştan bir kolu çolak,
bir ayağı kısa olan Salih Baba ilk dinî bilgileri
imam olan babasından aldı. Ailesi çilingirlikle uğraştığı ve çilingir dükkânında o dönemde tüfek de tamir edildiği için “Tüfekçizâde”
lakabıyla anıldı. İki defa evlendi ve üç oğlu
oldu. İkisi özürlü olan çocukları gençlik yıllarında kendisinden önce öldü.
Pir-i Sâmî diye tanınan Nakşibendî-Hâlidî
şeyhi Mehmed Sami Efendi’ye intisap eden
Salih Baba sesiz ve mahcup bir şekilde sohbet edilen yerin arka taraflarında köşe bucak
gizlenir, kimse ile temas etmeye çekinir bir
vaziyette, kendi halinde oturur, gölge misali
gelir ve giderdi.
Salih Baba için değişikliği olmayan hareketsiz geçen günlerin birinde, şeyhinin
irşad faaliyetlerini sürdürdüğü Kırtıloğlu
Tekkesi’nde Yunus Emre, Niyazi Mısrî ve Kuddusi Baba gibi büyüklerin hikmetli şiirlerinden beyit ve kıtaların okunmakta olduğubir
sohbettemüritlerin bir kısmı, bizim kolun büyüklerinde de şair olsaydı da, onların şiirlerini
okusaydık, deyince, Şeyh Piri Sami Hazretleri:
- Bu bir himmet işidir, şiiri bizim Salih bile
söyler, diyerek eliyle arka taraflarda gizlenmiş olan Salih Baba’ya işaret edince, o güne
kadar şiirle bir ilgisi olmadığı halde Salih
Baba o anda varidat ile dolarak irticalen şiir
söylemeye başlamış ve yine o anda ‘fena’ya
kavuşmuştur.
Piri Sami Hazretleri kendisine, “Yeter Salih”, deyinceye kadar şiir söylemeye devam
eden Salih Baba, bu
emirden sonra da başladığı gibi, kesilmiştir. Salih Baba’nın
“Rabıta-i Nakş-ı Hayâlî “ isimli divanı bu
feyiz anlarının mahsulüdür.
Salih Baba’nın şiirleri Mehmed Sami
Efendi’nin müritlerinden Adnan Efendi tarafından Râbıta-i Nakş-ı Hayâlî adıyla yazıya
geçirilmiştir.
İlim ve tetkikatı, tecrübe ve sanatı olmadığı halde, aniden ve irticalen söylediği şiirleri yüksek ve muvazeneli bir ilmin tecellisi
olan; birçok şiirinde ayet ve hadislere yer
veren Salih Baba’nın aruz vezniyle yazdığı
manzumelerinde dili ağır, hece ölçüsüyle
yazdıklarında oldukça sadedir. Şairin Râbıtai Nakş-ı Hayâlî adlı divanı dışında iki eserinin
daha olduğu, ancak bunların 1939 Erzincan
depreminde kaybolduğu söylenmektedir.
Râbıta-i Nakş-ı Hayâlî’ de hem divan edebiyatı hem halk edebiyatı nazım şekilleri yer
almaktadır. “Fenâfi’ş-şeyh” makamının hallerinden ibaret olan divanı tarikat âdâbını, müridlik hallerini ve mürşidlerin örnek davranışlarını anlatır. Eserde seksen dört gazel, on
beş kaside, dokuz murabba, on altı muhammes, iki müseddes, bir müstezad, mesnevi
kafiye düzeniyle yazılmış dört manzume, yirmi altı koşma, beş dizeden oluşan bentler ve
hece vezniyle altı manzume bulunmaktadır.
Sâlih Baba’nın şiirleri günümüzde Erzincan,
Gümüşhane, Bayburt ve Erzurum yörelerinde makam eşliğinde ilâhi şeklinde okunmaktadır. (İslâm Ansiklopedisi)
1906 yılında Erzincan’da vefat eden Salih Baba Erzincan’da Kırtıloğlu Tekkesi yakınında Akmezarlık’a defnedilmiştir.
somuncubaba 75
EĞİTİM / M. Emin KARABACAK
de olduğu gibi günümüzde de iletişim problemi olarak karşımıza çıkmaktadır.
mak) becerilerinin kullanılması çocuğun okul
başarısını artıracaktır.
İletişim; kişinin duygu, düşünce ve bilgilerini sözlü ya da sözsüz olarak karşısındakilere
aktarmasıdır. İletişimde dil kadar beden dili, konuşma şekli, kullanılan sözcükler, ses tonu, jest
ve mimiklerde çok önemlidir.
Çocukları yargılamadan, eleştirmeden ve
uzu uzun nasihat etmeden onlarla bir yetişkin
gibi konuşulması gerekir. Çocuklarla konuşurken: “Ben senin yaşındayken, benim zamanımda, ben senin yerinde olsaydım…” gibi cümlelerden kaçınmak gerekir.
Yanlış ve yetersiz iletişim, aile ve çocuk arasında sorunlara yol açmaktadır. İşlerin yoğunluğu ve işlerin vermiş olduğu yorgunluk gibi
nedenlerden dolayı bazı anne babalar, çocuklarına gereken zamanı ayır(a)mamaktadırlar.
Anlaşılamamanın Nedenleri
Ne Kadar(ını) Anladık?
A
yşe okuldan geldiği zaman annesini
mutfakta yemek hazırladığını görür. “Anneciğim biliyor musun bugün okulda ne
oldu?” diyerek heyecanla anlatmaya başlar.
Anlatması bitince de; “Anneciğim sence burada kim haklı?” der. Annesi de “Hangi konuda?”
deyince Ayşe “Anne sabahtan beri anlatıyorum
ya! Sen her zaman böylesin! Beni hiç dinlemiyorsun!” diyerek üzgün ve kırgın bir şekilde
odasına gider.
dinlemeye çalışmak çocuğun dinlenilmediğini
gösterir. Bir öğrencimiz babasıyla iletişimini şu
şekilde anlatmaktadır:
Derdini anlatamayan ve anlaşılmadığını düşünen çocuklar, anne babalarıyla iletişim problemi yaşayacaklardır. Çünkü iletişim, saygıya
dayanmaktadır. Anne babalar, çocukların anlattıklarına dinleme adına saygısı göstermezlerse
iletişim problemi yaşamaya devam edeceklerdir. Yemek yaparken, internete girerken ya da
televizyon seyrederken bir taraftan da çocuğu
“Hangi konuda?” der. Ben de istemeyerek
tepki verdiğimde ise:
76 MAYIS 2014
Babamla bir konuda konuşmak istediğimde;
“Seni dinliyorum oğlum!” der. Bunun üzerine
ben de başlarım anlatmaya. Fakat babam bir
taraftan beni dinlerken bir taraftan da elinde
televizyon kumandasıyla kanal kanal gezer. Konuşmamın sonunda baba bu konuda ne diyorsun dediğimde;
Problemleri kapı aralıklarında çözmeye çalışmak, söylenenleri dinlemek yerine verilecek
cevabı düşünmek, konuşurken suçlayıcı ve aşağılayıcı bir dil kullanmak, geçmişte verip de tutamadıkları sözleri sürekli gündemde tutmak, duygu ve düşünceleri dikkate almamak, olumsuz
olarak damgalamak, uzun uzun nasihat etmek ve
nutuk çekmek, sen dilini yerli yersiz kullanmak,
çocukların ihtiyaçlarını ve gelişim dönemlerini
dikkate almamak gibilerini sayabiliriz.
Anlaşılmama Problemi Yaşamamak İçin
Çocuklara uygun şekilde model olunmalıdır.
Çünkü iletişim kurarken dinleme becerilerine
dikkat etmeyen anne babaların çocukları da
iletişim becerilerini kazanamayacaklardır.
“Öf ya, ağız tadıyla bir haber dahi seyrettirmiyorsunuz!” diyerek tepki gösterir.
Çocuklarla kurulacak iletişimde ben dilini kullanmak gerekir. Bu anlamda çocuğu suçlayıp kendisini savunmaya geçecek şekilde değil, yapılanlar karşısında duygu ve hissettiklerini çocuklara
güzel bir şekilde ifade etmek gerekir. Sen dilini
kullanarak çocukları suçlamak yerine; duygu ve
düşünceler ben dili kullanarak ifade edilmelidir.
“Şu şekilde davranınca kendimi kötü hissediyorum, ödevlerini zamanında yapmadığın için endişeleniyorum, böyle söylemen beni üzüyor…” gibi
Çocuklarla iletişim problemi yaşamayan
anne baba yok gibidir. Çünkü anlaşılamamaya
bağlı olarak yaşanan sıkıntılar, çağlar öncesin-
Çocuklarla iletişim kurarken ve onları dinlerken aktif dinleme (zaman ayırmak, empati,
geri bildirim, beden dili, fikirlerine saygı duy-
Psikolojik halleri göz önünde bulundurmalı.
Çocuklar sıkıntılı ve üzgün oldukları zaman genelde konuşmak istemezler. Bu durumda konuşması
için çocukları zorlamak yerine; “Canın herhalde
konuşmak istemiyor; ama konuşmak istersen ben
seni, her zaman dinlemeye hazırım...” mesajı, iletişim adına çocukların sıkıntılarını anne babalarıyla paylaşmalarına olanak sağlayacaktır.
Bunların yanında;
Çocukların anlattıklarına yeni bir şeyler eklemek yerine anlattıklarını kısa özetler şeklinde
geribildirim olarak verilmeli.
Öğüt vermek yerine, onun sıkıntılarına benzer sıkıntılar yaşanmışsa bunu paylaşıp anlatmak daha faydalı olacaktır. Yaşadığı sıkıntıların herkes tarafından yaşandığını yalnızca ona
özgü olmadığını bilmesi çocuğu rahatlatacağı
bilinmeli.
Özellikle çalışan anne babalar, çocuklarla nitelikli zaman geçirmeli.
Çocuklarla iletişim konusunda hâlâ sıkıntılar
devam ediyorsa özeleştiri yapılmalı. Sıkıntının
kaynağı ilişki biçimimi mi, olaylara bakış açısı
mı, ruh hali mi… düşünülmeli.
Sonuç olarak, dinlenildiğini ve anlaşıldığını
düşünen çocuklar iletişim problemi yaşamayacaklarından okul başarılarını da artacaktır.
Onun için anne babalar, dünyanın en değerli
hazinesi olan kendi çocuklarıyla iletişim kurarken onları yargılamadan, eleştirmeden, uzu
uzun nasihat etmeden bir yetişkin gibi konuşmaları onların okul ve toplumsal hayattaki başarılarını artıracaktır.
somuncubaba 77
HİKÂYE / Raziye SAĞLAM
Kunduracı
Y
ardımcı almaya karar verdiğim o gün,
hayatımın değişeceğini bilemezdim. Babamın, Fatih’te Fevzipaşa Caddesinde
büyük bir “Kunduracı” dükkânı vardı. Dükkânda
ayakkabı ve mest satardı. Asım adında bir de
çırağı vardı. Asım kırkın üzerinde saçı ve bıyığı siyaha boyalı, kısa tıknaz bir adamdı. Annem
“Dükkândan kazandığın üç kuruşu, hep bu adama yediriyorsun.” diye kızar, babam da “Hanım ne istersin elin garibanından. Dükkândan
nasipleniyor işte.” derdi. Bir yıl geçmeden,
Asım’ın gerçekten dükkândan nasiplendiğini
anlamıştık ama babamın verdiği haftalıklarla
değil tabii. Acı gerçek, polisler bir gece sabaha
karşı kapımıza dayandığında ortaya çıktı. Babam sorgu sual için iki gün nezarette kaldı ve
çıkarıldığı mahkeme sonunda, Asım bulunup
bütün suçunu itiraf edene kadar altı ay hapis
yattı. Dükkânın altında, varlığını belki babamın
bile unuttuğu büyük bir yer vardı. Babam önceleri burada mest imalatı yaparmış. Sonra hazır
alıp satmaya başlayınca, orası eski eşyaların
konduğu depo gibi bir yer olarak kalmış. Sonradan öğrendiğimize göre Asım buradaki eski eşyaların tümünü atmış ve geceleri boyayıp biraz
adam etmiş. Gece 11’den sonra burada kumar
oynatıp, uyuşturucu satıyormuş. Bu şekilde bir
sene yakalanmadan devam ederek, epey yükünü tutmuş. Sonra bir gün uyuşturucuya alışan gençlerden birinin ailesinin takibi üzerine
mekân bulunur. Asım bu arada sırra kadem bastığı için kabak babamın başına patlar.
Babam hapisten sonra “Daha ben el içine
çıkamam!” diyerek hayata küstü ve çok geçmeden de vefat etti. O sıralar ben lisede olduğum
için dükkâna bakamıyordum ama annem bir
daha çırak almamak için, kendi işletmeye başladı. O zamana kadar ticaretin t’sini bilmeyen kadın, ilk günlerde biraz zorlansa da, kısa sürede
babamdan daha çok iş yapmaya başladı. Evde
sık sık eşyaların yerini değiştirip, vaktinin çoğunu temizlik yaparak geçirdiği için dükkânda da
evi gibi değişiklikler yaptı ve çok daha sıklıkla
temizlikçi tutup derleyip toparladı. Bu arada
Asım’ın kulağını da epeyce çınlattı.
78 MAYIS 2014
Tatillerde ve okul çıkışı hemen dükkâna gidiyor, derslerimi bile dükkânda yapıp, akşam birlikte eve dönüyorduk. Bu arada ben de işi öğreniyordum. Üniversiteyi okumaya niyetim yoktu.
Bir an önce annemin omzundan bu yükü almak
istiyordum ama öylesine girdiğim sınavda İşletme Mühendisliği’ni kazanınca annemin ısrarıyla, üniversiteyi de okudum ve oldukça yüksek
bir derece ile tamamladım. Bu arada annemin
çırak almamaktaki ısrarcılığı devam ediyor, bayram, yılbaşı gibi yoğun günlerde, biz işe yetişemediğimiz için kuzenler yardıma geliyordu.
Yüksek lisansımı yaparken dükkâna, daha çok
vakit ayırabiliyordum. Bu arada dükkânımızın
müşterileri çok artmış, uzaktan gelenler şube
açmamız için ısrar etmeye başlanışlardı. Bir
kişinin çalışmasıyla bu mümkün değildi tabii.
Annem “Bu kadarı bize yeter.” diyordu hep. Bu
kadar dediği de, bayağı hatırı sayılır bir para ile
gidemesek de yazlık bir ev ve Çatalca taraflarında bir çiftliğimiz olmuştu. Yani kısacası Allah
bize “Yürü ya kulum” demiş olmalıydı.
Yüksek lisansımın bitmesine bir ay vardı ve
tez çalışmam da bayağı yoğundu. Annem ciddi
şekilde hastalandı. Erken teşhis edildiği için iyileşme ihtimali yüksekti ama ikimiz de dükkâna
bakamayacaktık. Benim tezim bitene kadar,
dükkânı boşlamak ciddi iş kaybına sebep olabilirdi. Annem yoğun tedavisine devam ederken
ben de birlikte mezun olduğumuz arkadaşımı,
çalıştığı işten bize transfer ettim. Annemin tedavisi çok yoğun olduğu için dükkânmış, işmiş
pek umurunda değildi. Ben de annemi dinlememiş olma gibi bir vicdan azabı duymamak için
“Emre çırak değil.” diyordum kendi kendime.
Gerçekten de o yardımcımdı. Onunla bir kaç
gün birlikte durduk dükkânda. Emre öğrendi neyin ne olduğunu. Ben bir ay boyunca dükkâna
fazla uğrayamaz oldum. Bu arada zar zor yüksek lisansı bitirdim. Annemin durumu kötüleşince, tedavi için acil İngiltere’ye gittik. Giderken Emre’ye vekâletname ile tam yetki verdim.
İngiltere’de ameliyat ve sonrası iyileşme süreci
derken aradan altı ay geçti. Hem üzüntüden
hem koşturmaktan bitkin bir haldeydim. Bazı
somuncubaba 79
geceler Emre’ye verdiğim vekâletname geliyordu aklıma ve dehşetle “Bizi kuru keçe üzerinde
koyarsa ya da daha kötüsü babam gibi...” Sonra
daha fazla stres olmamak için hemen kafamdan
kovuyordum bu düşünceleri.
Altı ayın sonunda annemde iyiye doğru düzelme başladı. Acılarının biraz azaldığını, gözlerinin eskisi gibi güldüğünü gördükçe dünyalar
benim oluyordu. Hastaneden çıkmamıza bir
kaç gün kalmıştı. Türkiye’ye döneceğimiz gün
ikimiz de çok sevinçliydik. Artık evde bakılacaktı. Teyzemler yalnız bırakmazdı nasıl olsa. Ben
de tüm zamanımı dükkâna ayırabilirdim. Bu düşünceler içinde çıkış işlemlerini yaparken Emre
aradı. “Patron kaçta burada olursunuz?”
“Oğlum patron deme demiyor muyum sana.
İnişi öğleden sonra iki gösteriyor.”
“Tamam, geleceğim havaalanına. Orada görüşürüz.”
“Gelmene gerek yok Emre. Sen dükkânı bırakma.”
“Geleceğim Ali ya. Hiç yok deme. Hem bugün
yarım gün kapalı dükkânımız. Narin Teyze’nin
iyileşmesi şerefine.”
“Yok desem de dinlemeyeceksin nasıl olsa.
Tamam bekliyoruz.”
Emre’ye söylenerek çıkış işlemlerini yaptım.
Neredeyse bir servet ödedim çıkarken ama neyse ki annem tamamıyla iyileşmişti. Uçakta hem
annemin iyileşmesi, hem ülkemize dönmenin
heyecanıyla zaman geçmek bilmedi. Bavulları
alıp çıktığımızda, Emre ağzı kulaklarında karşı-
80 MAYIS 2014
ladı bizi. Üzerinde çok şık bir takım elbise vardı.
Ben “Yoksa babamın akıbetine mi uğradım. Bu
Emre bu kadar mutlu ve böyle zengin görünüyor. O vekâletname ile kim bilir belki tüm malı
üzerine geçirdi şimdi de nispet yapıyor. Yok canım bu paranoyalardan kurtulmam lazım artık.
Öyle olsa niye gelsin de karşılasın bizi, kaçar
giderdi. Neyse dükkânda işler iyidir inşallah.
İyiyse anneme Emre’yi söylemem de daha kolay olur.” diye olumlu düşünmeye çalışarak,
bir taraftan da bu kadar çok şeyi bir anda nasıl
düşündüğüme şaşırarak kucakladım Emre’yi.
Annem bu arada akrabalarımızın neden karşılamaya gelmediklerine biraz takıldı ama sonra
pek üzerinde durmadı. Birlikte arabaya bindiğimizde neşesi daha da arttı Emre’nin. Konuşmasında ve hareketlerinde belirgin bir heyecan
hissediliyordu. Bu sadece annemin iyileşmesi
ve beni gördüğü için değildir diye düşünürken
araba Aksaray yönüne değil de Taksim tarafına
döndü. “Emre yanlış girdin. Ev Aksaray’da.” demeye kalmadan o bayağı yol almıştı zaten. “Her
halde bir yerde yemek ısmarlayacak bize.” diye
düşünürken Nişantaşı’na vardık. İşlek bir yerde
çok tanıdık bir yazıyla karşılaşınca annem de
ben de kelimenin tam anlamıyla “Şok!” olduk.
Babamın Fatih’teki dükkânın ilk tabelası gibi
“Kunduracı” yazıyordu ama dükkân Fatih’tekinden çok daha şık görünüyordu. Dükkânın önünde bütün akrabalarımız bizi bekliyordu. Annem
arabadan inerken coşkuyla alkışladılar ve o ne
olduğunu anlamaya çalışırken kurdeleyi kesmesi için makası uzattılar. Hoca kısa bir dua ettikten sonra annem gözyaşları içinde kurdeleyi
kesti. Emre’deki heyecan son haddine varmıştı
ve tepkimi ölçmek için arada tedirgin olarak
bana bakıyordu. Ben ise annemin gözyaşlarını
görünce, Emre’ye döndüm ve içtenlikle gülümsedim. Bütün sevenleri annemin etrafını alıp
“Hayırlı olsun!” derken, ben Emre’ye eğilip “
Bu kadar kısa sürede nasıl yaptın bunu.” diye
sordum. O ise cebinden bir kaç fotoğraf çıkardı
ve gülümseyerek “Sade bu değil ki, bir kaç aya
diğer şubemizi de açacağız ama hiçbirine çırak
almayacağız. Hepsi yardımcımız olacak.”
Gönülle Sohbet
Seninle birlikte bir ömür sürdük,
Bahar yeli gibi esmedin gönül.
Ne acılar çektik, ne günler gördük,
Yine de kimseye küsmedin gönül,
Selamı sabahı kesmedin gönül.
Seneler ayları su gibi içti,
Fırsatlar önünden geldi de geçti,
Gençliğin elinden kuş gibi uçtu.
Yine de kimseye küsmedin gönül,
Selamı sabahı kesmedin gönül.
Dünyanın düzeni olsa da para,
Varılır menzile yol sora sora,
İnsanlık adına düştün de dara.
Yine de kimseye küsmedin gönül,
Selamı sabahı kesmedin gönül.
Yalancı dostların dıştan baktılar,
Kurduğun hayali yakıp yıktılar,
Doğru dediğine karşı çıktılar.
Yine de kimseye küsmedin gönül,
Selamı sabahı kesmedin gönül.
El açıp kimseye boyun bükmedin,
Sevginin yerine kini ekmedin,
Hayatın kahrını çektin bıkmadın.
Yine de kimseye küsmedin gönül,
Selamı sabahı kesmedin gönül.
Nedim UÇAR
somuncubaba 81
AİLE / Sefa SAYGILI*
Ailede Otorite Kimde Olmalı?
A
ile içi ilişkiler konusundaki tartışmalardan biri de ailede reisin kim olacağıdır.
Veya ailede otoritenin gerekli olup olmadığı konusudur.
Otorite Gerekli midir?
Farklı vücut ve ruh yapılarıyla kadın ve erkek
evlilikte bir bütünlük oluştururlar. Bu farklılıkların görev bölünmesinde göz önüne alınması
tabiidir. Araştırmacı Pitts’e göre; otoritenin kimde olduğunun bilinmesi ve bunun da aile refahını sağlayan kişide olması gerekir.
Eşler arasında sevgi ve saygı olmalı, çocuğa
sağlanacak disiplinde tam bir birlik bulunmalıdır. Eşlerin geçimsizlik ve ahenksizlik içinde
olduğu ailenin çocukları, ne sosyalleşme bakımından gelişir ne de ahlâk yönünden uygun
tesirler altında bulunur.
Otorite olmayıp, aile içinde eşlere ait iki
ayrı kural ve yasaklar topluluğu olursa, çocuk
neye itaat etmesi gerektiği hakkında bir fikir
edinemeyecektir. Bu halde çocuk hangi tarafı
memnun edeceği konusunda tereddüde düşer.
Daha sonra bu ikiliği kendi menfaatleri doğrultusunda kullanarak, çok zararlı özellikler ve bozuk bir şahsiyet geliştirir.
Otoritede Eşitlik Olabilir mi?
Yıllardır ideal aile tipi olarak gösterilen annebaba otoritesinde eşitlik demek olan demokratik aile yapısı için, tanınmış Amerikalı
psikolog Bronfenbrenner çeşitli araştırmalar
yapmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, ailede
disiplini oluşturan kişi baba ise, erkek çocuklar
iyi ve sorumlu yetişmektedir. En bağımlı (serbest hareket edemeyen, ebeveynine çok sık
muhtaç olan) ve üstelik kendisine en az güvenilebilen gençler, ailelerinde anne ve babaları eşit otoriteye sahip olanlardır. Bu gençlerin
ailelerinde anne veya babanın egemenliği söz
konusu değildir. Böyle aileler, girişim duyguları
eksik, kararları için başkasından destek bekleyen gençlerin yetişmesine zemin hazırlamaktadır. Kısaca Bronfenbrenner’e göre demokratik
ailede yetişen gençler sorumluluklarını yeterince yüklenememektedirler.
Başkan Belli Olmalı
Aslında her grubun bir başkanı olur ve bu bellidir. Yönetim kurulu başkanı olmayan bir firma
veya komutanı olmayan bir ordu anlamsız, beceriksiz olur ve çabucak parçalanıp dağılır. Aynı
durum aile için de geçerlidir. Ailenin bir lidere
ihtiyacı vardır, çünkü bu bir iştir ve meşguliyettir.
Kutsal kitabımızı ve binlerce yıllık tarihi, geçmiş toplumlardaki aileleri göz önüne alırsak ailenin başkanlığını erkeğin, kocanın, babanın yapması gerekliliği ağır basar. Tabii babanın aile reisi
olması demek aileyi etkileyen kararlar alırken annenin (reis yardımcısı) hiçbir fikir beyan edemeyeceği anlamına gelmez. Anne, ailenin bir birim
olarak çalışmasında çok önemli bir rol oynar. Yazar Helen Andel erkek liderlerin psikolojik yapılarının uygunluğuna dikkati çekmektedir. Erkekler
daha girişken, daha faal, daha kararlı ve daha baskın oldukları için liderliğe daha yatkındırlar.
Sağlıklı Aile
İdeal aile tipi demek olan sağlıklı ailede baba
otoriter roldedir, yani dışa karşı aileyi savunan,
düzeni sağlayan, aile birliğini elinde tutan, gelir
sağlayan kişidir. Her şeyden önce eşi ve çocukları için güven kaynağıdır. Çocuklar babayı anneye göre daha güçlü, daha bilen, daha çok saygı
uyandıran kişi olarak bilirler. Anne ise çocuğun
yanındadır. Şefkat doludur. İlgi ve sevgisini bebeğe dengeli ve tutarlı şekilde verebilir. Babanın yardımcısı, besleyen, büyüten, evde sıcaklık
ve sevgi sağlayan kişidir. Aile ortamı sıcaktır ve
muhabbet doludur. Böyle ailede büyüyen çocuk
sevmeyi öğrenir. Sağlıklı ailelerde baba başkan,
anne de yardımcısıdır. Eşler uyumludur. Anlaşamadıkları konuları birlikte konuşurlar. Konuşarak
çözüm bulamadıkları çok ender durumlarda ise,
son kararı verme sorumluluğu erkektedir.
İlk bir yaşında, annenin çocuğa karşı ilgi ve
bakımı, desteği uygun doyum sağlayabilecek seviyede ise çocuk gelecek gelişim basamaklarını
kolay aşar. Anne otoriter, erkek rolünü üstlenmişse çocuğa yeterli duygusal doyumu sağlayamaz.
Çocuk sevgi açlığı çeker. Bu eksikliğin belirtileri
hayatı boyunca sürer. Başkalarından destek, yardım umar. Yabancılarla ilişkilerinde ürkek olur,
düşmanlık duyguları besler. Bundan dolayı kişi,
ileri yaşlarda kendi hayalinde bir doyum çabasında olur. Çevresindeki insanların yardımlarını
kendisine bir borçmuş gibi bekler. Bu karşılığı
göremeyince, sert ve düşmanca tepkide bulunur.
Çocuk sevgi mahrumiyetini ağız yoluyla gidermeye çalışabilir. Parmak emme yanında bazen aşırı yemek (oburluk) ve şişmanlık görülür.
Burada besin, sevgi yerini tutmaktadır. Fazla yemekle bir çeşit güven sağlamaktadır. Bazen de
çocuklaşma arzusunu bastırır, bu kez ya saldırgan bir karakter taşır, âdeta sevgi açlığının intikamını çevreden alır. Cinsel kimlik 3-6 yaşlarında
kız çocukların anneyi, erkek çocukların babayı
benimsemesi ile gelişir. Babanın uygun bir erkek
örneği olmadığı durumlarda erkek çocuğun bocalaması kaçınılmaz olur. Meselâ; babanın silik,
güçsüz, güvensiz bir kişiliği varsa, erkek çocuk
babasını benimsemekte güçlük çeker. Annenin
kadınsı özellikler göstermeyişi de, kız çocuk için
benzer bir güçlük doğurur. Müşfik, hissî, yumuşak özellikler yerine sert ve emredici olan yani
erkeksi davranışları belirgin olan anne, kız çocuğuna uygun bir örnek olamayacaktır. Bu durumda yalnız kız çocuk değil erkek çocuk da anne ve
baba kişiliği, yani kadın ve erkek cinsiyeti arasında bocalayacaktır. Erkek ve kadın kişiliklerinin
ters yüz olup, yer değiştirdiği ailelerde, bütün
çocukların kimlikleri etkilenecektir. Böyle ailelerin çocuklarında cinsel uyum bozukluklarının sık
ortaya çıkması bu yüzdendir.
Anne Otoriter Roldeyse
Günümüzde kadının statüsü gittikçe değişmekte, daha çok aktif olmakta, çalışmaya yönelmekte ve adeta erkeksi rollere bürünmektedir.
Kadını erkekten ayıran ruhi farklar bu şekilde törpülenmekte, kadın da erkek gibi hissi açıdan fakir
ve bencil olmaktadır. Böylece evde kadının hâkim
olduğu “anne tipi aile”ler gittikçe artmaktadır.
82 MAYIS 2014
Dipnot
* Prof. Dr. Sefa SAYGILI
1. Türkiye’de Aile Yapısı, Dr. Serin Timur, Hacettepe Ü. Yayını, 1972.
2. Ruh Sağlığı, Prof. Dr. Refia Şemin, İstanbul, 1979.
3. Ruh Sağlığı Bilgisi, Doç. Dr. MitatEnç, İnkılap ve Aka Y.,
1979.
4. Gençlerimiz ve Sorunları, Doç. Dr. Aysel Ekşi, İstanbul Ü.
Yayınları, 1982.
somuncubaba 83
AİLE / Mukadder Arif YÜKSEL
Mutluluk Nerede?
H
er kesin en büyük özlemi olan mutluluk
acaba nerededir? Herkesin kendince bir
anlam yüklediği ve hayallerini süslediği
mutluluk neden birçoğu için sadece bir özlem
olmaktan öte gidememektedir? Hiç şüphesiz
değerli olan bir şeyin elde edilmesi de zordur.
İnsanlar, değerli bile olsa kolay kazandıkları
şeylerin kıymetini bilemezler. Buna göre insanların çoğu, herkese kısmet olan bazı geçici mutlulukların farkında değildirler ve kalıcı mutluluğun ise adresi ya bilinememekte yada yanlış
yerlerde aranmaktadır.
Mutluluk, şu üç şeyin elde edilmesine bağlıdır: Kanaatkarlık, özgürlük ve güvenlik. Kanaatsizliğin zıddı olan ihtiras, insanın içini bir kurt
gibi kemirir ve mutluluk için gerekli olan gönül
genişliğini yok eder. Özgürlüğün zıddı
olan esaret, mutluluğu keşfedecek olan
aklı ve onu yaşayacak olan benliği tahrip eder. Güvenliğin zıddı olan korku,
kaygı ve tehlikeler ise mutluluğun giriş
kapısı olan aklı ve gerçekleşme alanı olan
gönlü felç eder ve mutluluk duygusunun
hissedilmesini imkansız hale getirir.
Hayatta ihtiyaçların sınırı yoktur. Mutluluğu, çok mala sahip olmada arayanlar, akıl almaz
bir yarışın içine girmektedirler. Arapça menşeli
bir kelime olan fakir, ihtiyacı olan kimse anlamına gelir. Zengine ise ğani denilir. Buna göre bir
milyon YTL’si olduğu halde bir milyon YTL’ye
daha ihtiyacı olan kimse, bin YTL ile yetinen
kimseden daha fakirdir. Çünkü ilkinin hissettiği
ihtiyaç daha fazladır ve kanaatkârlığın en büyük hazine ve mutluluk vesilesi olduğunun farkında değildir. Mutlu olmasını becerenler, malı
mutluluk ortamına malzeme yaparlar, maldan
mutluluk kotarmaya çalışanlar ise malın stres
yapan ağırlığı sebebiyle o mala sahip olmanın
vereceği geçici hazzı bile hissedemezler.
84 MAYIS 2014
Bir zamanlar adamın biri birden
bire gözlerini kaybeder. Hiçbir doktor
adamın gözlerine çare bulamaz. Erenlerden biri, “Hiç derdi olmayan birinin
gömleğini gözüne sürersen gözlerin
açılır.” şeklinde bir tavsiyede bulunur.
Adam dertsiz birini aramaya başlar.
Bir yerde hiçbir derdi olmadığını söyleyen bir çobanın varlığından bahsedilir. Adam çobanı bulur ve bir derdi
olup olmadığını sorar: Çoban, “Allah’a
hamdolsun hiçbir derdim yok” deyince ama adam “O halde şu gömleğini
çıkar da gözlerime süreyim.” der. Çoban, “İyi de benim gömleğim yok ki”
diye karşılık verir. Çoban üzerine giyecek bir gömlek bulamayacak kadar
yoksuldur ama onun bu yoksulluğu
huzur yoksunluğuna sebep değildir.
Buna göre mutluluğun ilk şartı eldeki ile yetinmek, kanaatkar olmak ve ardı arkası kesilmeyen
ihtiraslardan sıyrılmaktır.
Özgürlük; insanın kendisi hakkında istediği
kararı verebilmesi,iradesini istediği gibi kullanabilmesi ve faaliyetlerinde herhangi bir engelle karşılaşmaması şeklinde tarif edilebilir.
Özgür insan, kişisel yeteneklerini geliştirebilir
ve kendisini saygın bir birey olarak gerçekleştirebilir. Aklı ve fikri özgür bir insandan sağlıklı
ve isabetli düşünceler ortaya çıkar. Ayrıca
mutluluğun felsefesi, mutluluğa talip olanın dünya görüşünde merkezi bir yere
sahip olmalıdır. Mutluluğun felsefesini şöyle özetleyebiliriz:
“Hep güzel
ve doğru olanın özlemini
taşımak,gerekeni
yapmak,işini sevmek, paylaşmasını
bilmek ve özverili olmak.”
İnsanın aradığını bulabilmesi için öncelikle neyi,niçin istediğini bilmesi gerekir. Bu ara-
nan mutluluk olunca aklın, önce mutluluğu
doğru tanımlaması, kendi mahallinde araması, keşfetmesi ve onun gerçeğine talip olması
gerekecektir. Bir çok insana göre mutluluk kaf
dağının arkasındadır ve ona ulaşmak hayaldir.
Mevlana’nın şu hikayesi, mutluluğun adresine
işaret ediyor:
Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan biri bir rüya
görür. Rüyasında kendisine Mısır’ın Kahire şehrinden bir adres verilir ve bu adresteki evin temelinde büyük bir hazinenin olduğu söylenir.
Adam rüyaya aldırmaz ama aynı rüyayı iki kez
daha aynen görünce bunun ilahi bir işaret olabileceğini düşünerek yola koyulur. Kahire’de
adresi bulur. Ne var ki adreste oturan vardır,
burada altın olsa bile ev sahibi bunu sahiplenecektir. Bağdatlı birkaç gün Kahire’de bekledikten sonra boş dönmektense durumu haber
vermesi halinde en azından ödül olarak bir miktar altının kendisine verilebileceğini düşünerek
adreste oturan kişiye bu konuyu açmaya karar
verir.
Ev sahibi ile konuşur. Ev sahibi ise“Senin aklına şaşarım,bir rüyaya
itibar edip ta Bağdat’tan kalkıp gelmişsin.” der ve ekler: “Ben de bir zamanlar
Bağdat’ta şöyle bir adreste altın olduğunu
hem de üç kez gördüm ama bir rüyaya itibar
ederek ta Bağdat’a gitmeyi düşünmedim.” Mısırlının Bağdat’ta tarif ettiği adres, Bağdatlının
kendi adresidir. Adam kendi evinin temelinde
bir hazine olmadığından emindir fakat rüyaların benzeşmesi bir anda zihninde şimşeklerin
çakmasına yol açar ve şöyle düşünür:
İnsanın rüyasında gördüğü ev kendi gönlüdür. Evet bu rüya ilahi bir işarettir ama gördüğüm hazine içinde altınların değil mutluluğun
bulunduğu bir hazinedir. Simyacı romanında
da benzer bir olay hikaye edilmektedir ve muh-
somuncubaba 85
temelen Simyacı yazarı da Mevlana’ya ait bu
hikayeden esinlenmiş olmalıdır.
bir işçi yada memurun ay sonu maaşını alması
Güvenlik; insanın can,mal,namus ve şerefinin güvende olması ve her türlü tehlikeden
korunmasıdır. Güvenin olmadığı yerde korku
ve endişe vardır.Yarınından emin olamayanlar
ve kaos ortamında serseri bir kurşunun hedefi
olabileceğini düşünenler nasıl mutlu olabilirler? Müslüman, elinden ve dilinden herkesin
güvende olduğu kimse ise, müslüman olmak,
hem mü’min hem de başkaları için bir mutluluk
ve güven vesilesi olması icap eder.
sıradan olayların ahenkli gelişiminden ve biri-
Mutluluğun en yoğun yaşandığı yer olan
ailede, her bireyin titizlikle üzerinde durması
gereken nokta güven ve sadakat tir. Ayrıca şu
üç şeyin insicamı ve birlikteliğiyle, isteyen ve
becerebilen herkes mutlu olabilir:
İnanca uygun bir yaşam tarzı,
belki sıradan bir olaydır ama mutluluklar da bu
kiminden doğar. Öte yandan yolunda gitmeyen
bazı gelişmeler, zamanında önlem alınamaması
halinde içinden çıkılmaz bir hal alabilir ve bütün neşemizi alt üst edebilir.
Mutluluk, kalbin bütün gam, keder, tasa ve
kaygıdan kendini arındırması hali değildir. Faal
bir akıl ve duyarlı bir kalp, çevresinde meydana gelen olumsuz gelişmelere bigâne kalamaz.
Duyarlı bir insan, çevresinde yaşanan acı ve ıstırapları yüreğinin ta değinliğinde hisseder. Bununla birlikte cari sıkıntıların üstesinden gelme
yönünde sarf ettiği çaba ve elde ettiği olumlu
neticeleri görerek de mutluluğa erer. Örneğin,
bir yetimin gözyaşı bize hüzün verir ve yüreğitimin başına koyduğumuzda ve sıkıntısını bir
Gönüle uygun bir eş.
süreliğine de olsa giderdiğimizde yetimin yü-
Ufak şeylerden zevk alın,
Lüksü değil zarafeti gözetin,
Zenginlikten ziyade muhtaç olmamayı hedefleyen biri olun.
Saygı istemek yerine değerli olun.
Sessizce düşünüp dürüstçe konuşun.
Yıldızları,kuşları,bebekleri, ve bilgeleri sessizce dinleyin.
İnsanların en önemli yanılgıları, mutluluğu
olağanüstü olaylarda ve kimsede olmayan eşsiz değerlerde aramalarıdır. Oysa yolunda giden rutin işlerin her biri, kadir kıymet bilen birisi için birer mutluluk vesilesidir. Bir çocuğun,
babacığım yada anneciğim demesi, bir insanın
ailesi ile birlikte yemek yemesi, bir esnafın
akşam dükkanını az yada çok karla kapatması,
86 MAYIS 2014
Keşkeler sıralanır, sonra pişman olursun
Vakit geçmeden durma, yâre doğru köprü kur.
İğneden tut ipliğe, sığaya çekilirsin
Kendini boşa yorma, yâre doğru köprü kur.
Meyveli ağaç gibi, tevazu’yla sen eğil
Kibirliyse bir insan, yüzde sanki bir siğil
Cam bir kâseye benzer, tâmiri mümkün değil
Bir kulun kalbin kırma, yâre doğru köprü kur.
Bugüne dek elime, değmese de elleri
Rûhumu okşar durur, yârin tatlı dilleri
Yol verme harâmiye, yık konan engelleri
Sevgiye duvar örme, yâre doğru köprü kur.
Sever ise bir kişi, sevdiğini güdermiş
Bir sözün iki etmez, suyu sıra gidermiş
İşte gerçek sevgi bu, kör ve sağır edermiş
N’olur hatasın görme, yâre doğru köprü kur.
Kendini atma nâra, gerçeği bile bile
Ne dilersen dile de, dileğin Hak’tan dile
Olgunlaşsın o açsın, bülbülün aşkı ile
Gülü goncayken derme, yâre doğru köprü kur.
Yaratılış gâyeni, kendi kendine sorsan
Nereden, niçin geldin, biraz kafanı yorsan?
Ölünce de hayırla, anılmak istiyorsan
Kimseye pusu kurma, yâre doğru köprü kur…
Hanifi KARA
mizi burkar ama bu arada elimizi şefkatle ye-
Kabiliyete uygun bir meslek,
W.Ellery Channing, mutlu bir hayat için şunları öngörür:
Yâre Doğru
zünde oluşan gülümsemeyi görmek, herhalde
mutluluğun en güzel örneklerinden biri olsa
gerek.
Eğer mutluluk para ile satılan bir eşya olsaydı, zenginler ondan istedikleri kadar satın alırlar ve gönüllerince tüketirlerdi. Fakirler ise dünyanın en mutsuz insanları olurlardı. Oysa mutluluk, kıvrak bir zeka ile keşfedilir, gönüllerde
üretimini yapılarak çoğaltılır ve dostlarla paylaşılarak kalıcı ve bereketli hale getirilir. Mutluluk, tüketilen bir meta değil, üretilen insani
bir değerdir. Bu sebeple hiç kimse mutluluğu
dışarıda aramamalı, başkasından beklememeli,
onu kendi içinde üretmenin yollarını aramalıdır. Mutluluğun dilencisi olanlar, problemin
kaynağı haline gelirler. Hiç şüphesiz mutluluk
arayışında akını ve gönlünü kullananlar, rüyasında hazine gören ve rüyasında gördüğü hazine ile zenginlik hayali kuran Bağdatlıdan daha
şanslı durumdadır.
somuncubaba 87
2014 yılında aboneliğinizi yenilerken, yakınlarınızı da
Somuncu Baba’nın ilim ve kültür dünyasına katın.
Onların da abone olmasını sağlayın.
2014 Yılı
Çocuk ekiyle birlikte
yıllık abone bedeli
85
Türkiye : 85
Avrupa : 72 Euro ABD: 102 USD
Banka / Posta çeki hesabınıza yatırdım. Dekont İlişiktedir.
Adı / Soyadı:
ABONE İLETİŞİM HATTI
444 36 61
Kurum Adı:
Ünvan:
(0422) 615 15 54
Dergi Teslim Adresi:
Posta Kodu:
Şehir
Telefon:
Faks:
E-posta:
Vergi Dairesi:
Vergi No:
Abone Başlangıç Tarihi:
İmza:
Faturayı adıma kesiniz
Faturayı şirket adına kesiniz
Visan İktisadi İşletmesi
Zaviye Mah. Hacı Hulûsi Efendi Cad.
No: 71 44700 Darende Malatya
Tel: (422) 615 15 00
Faks: (422) 615 28 79
[email protected]
www.somuncubaba.net
Posta Çeki (Darende Postanesi) : 1361068
Ziraat Bankası TR 56 0001 0003 2026 7984 8050 01
Vakıf Bank TR 04 0001 5001 5800 7299 7740 58
Gönderilerin abone adına yatırılmasından sonra lütfen arayınız.
Derginizin elinize sağlıklı bir şekilde ulaşabilmesi için yukarıdaki alanları eksiksiz bir şekilde doldurunuz.
DÎVÂN VE MEKTÛBAT’TAN
SEÇME İLAHİLER
311 İlahi - 333 Sayfa
NASİHAT YAYINLARI
KAPIDA NAKİT ÖDEME SİSTEMİ
HİZMETE GİRMİŞTİR...
ÇIKTI
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ı ve
diğer eserleri okundukça, temelini attığı, şimdi
bir vakıf medeniyeti olarak inşâ edilen eserleri
temâşa edildikçe, onun ismi çağlardan çağlara
aktarılacaktır. Örnek ve önder bir insan olarak
her zaman gönüllerde yaşayacaktır.
www.nasihatyayinlari.com
online sipariş ve satış
ONLİNE SİPARİŞ VE SATIŞ
www.nasihatyayinlari.com
www.somuncubaba.net
Dergisi Hediyesi...
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
YIL: 20 • SAYI: 163 • MAYIS 2014 • Fiyatı: 8 TL
Etrafı Dağlık, Ortası Bağlık
Erzincan
Halk tabiriyle “etrafı dağlık,
ortası bağlık bir şehir”dir Erzincan…
Dinde Samîmî Olmak ve
İhlâs Medeniyeti
İhlâs, İslâm medeniyetini diğerlerinden, Müslümanı
diğer insanlardan ayıran en temel vasıflardan biridir.
00163
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
163
Download

163. Sayıyı Pdf Formatında indirmek için tıklamanız