www.somuncubaba.net
Dergisi Hediyesi...
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
YIL: 20 • SAYI: 160 • ŞUBAT 2014 • Fiyatı: 8 TL
Toprağın, Ateşin ve
Suyun Diyarı: Kütahya
Kütahya deyince akla çini gelir...
İletişim Ahlâkı ve Sorumluluk
Kullandığım iletişim araçları, şâyet benim
dinime zarar veriyorsa zararlıdır.
00160
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
160
DÎVÂN VE MEKTÛBAT’TAN
SEÇME İLAHİLER
311 İlahi - 333 Sayfa
ÇIKTI
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin dîvân’ı ve
diğer eserleri okundukça, temelini attığı, şimdi
bir vakıf medeniyeti olarak inşâ edilen eserleri
temâşa edildikçe, onun ismi çağlardan çağlara
aktarılacaktır. Örnek ve önder bir insan olarak
her zaman gönüllerde yaşayacaktır.
www.nasihatyayinlari.com
online sipariş ve satış
başyazı
Sebahaddin ATEŞ
Dünyanın Çini Başkenti: Kütahya
Ege Bölgesi’nin İç Batı Anadolu Bölümü’nde yer alan Kütahya, bugün de işletilen zengin maden yatakları dolayısıyla tarihin her devresinde ilgi görmüş, bu sayede geniş ticaret yollarına sahip olmuş, hızla gelişmiştir. Malazgirt Zaferi’nin ardından XI. yüzyılın sonunda Türk uygarlıklarıyla tanışan Kütahya, Germiyanoğlu
Beyliği’ne başkentlik yapmıştır. Kütahya’daki Germiyanoğlu eserleri arasında bugün Çini Müzesi olan II. Yakup İmaret Külliyesi, şimdi Arkeoloji Müzesi olan Umur-Bin Savcı Medresesi ile İshak Fakih Camii ve Medresesi sayılabilir. Germiyanoğulları döneminde Yıldırım Bayezid’in Kütahya Valiliği sırasında yapımına başlanan
Ulu Camii XV. yüzyılda Musa Çelebi döneminde tamamlanmıştır. Kütahya Osmanlı mimarisi açısından da güzel örneklerle donatılmış, çeşme, köprü, cami, medrese, han ve hamamlarla imar edilmiştir.
Ertuğrul Gazi’nin annesi, Osman Gazi’nin ninesi Hayme Ana’nın kabri, Domaniç ilçesine bağlı Çarşamba Köyü’ndedir. Kabrin etrafı duvarlarla çevrilidir. II. Abdülhamit devrinde, Çarşambalı bir köylü evinde sakladığı dedesinden kalma deri üzerine yazılmış bir vesikayı köye gelen birine okutur. Vesikanın Hayme Ana’ya
ait olduğu ortaya çıkar. Görevli İstanbul’a giderek Yıldız Sarayı’na varır ve vesikayı padişaha ulaştırır. II. Abdülhamit vesikayı incelettikten sonra bir heyeti Çarşamba’ya gönderir. Büyük ninesinin kabrini buldurarak üzerine bir türbe ve külliye yaptırır.
Selçuklulardan bu yana devam eden çini sanatı Osmanlı dönemde en parlak devrini yaşamıştır. İlin simgesi ve onu bütün dünyaya tanıtan çinicilik Kütahya’da en önemli sanat dalı olmanın yanı sıra halkın önemli
bir geçim kaynağı olma özelliği de taşır. Kütahya’da Hititlerle başlayan seramik yapımı Osmanlı dönemi sonuna kadar sürekli gelişme göstermiştir. Kütahya, 100 yılı aşkın bir süre Selçuklularla Bizanslılar arasında tampon bölge olarak kalmıştır. Bu dönem çiniciliğinde Bizans ve Selçuklu kültürünün özellikleri birlikte kullanılmıştır. Daha sonra Beylikler dönemine giren Kütahya’da Osmanlı etkisi görülmeye başlamıştır. 13l4 tarihli
Umur-Bin Savcı Medresesi’ndeki Abdülvacit Efendi’nin sandukasında, 1429 tarihli II. Yakup Bey Türbesi’nde
erken Osmanlı dönemi renkli sırlı çinilerin kullanıldığı görülmektedir. 15. yy. Osmanlı seramik ve çini sanatı, mavi beyaz grubu çinileri ile dikkat çeker. 15. yy. mavi beyaz çinileri Kütahya’daki bazı yapıların yanı sıra
İstanbul ve Kudüs mimari eserlerinde de kullanılmıştır. 16. yy. Kütahya çini ve seramik sanatı faaliyetlerinin
yavaşladığı bir dönem olmakla beraber, İstanbul ve diğer önemli merkezlerde yapılan mimari eserlerde, Kütahya çinilerinin kullanıldığı görülür. Günümüzde ihraç malları arasına giren, desen ve renk zenginliği kazanan Kütahya çiniciliği olumlu bir yoldadır. İrili, ufaklı 500’e yakın atölyede yapılan çiniler yurt içi ve yurt dışındaki pek çok eseri süslemektedir. Kurtuluş Savaşı’nın en büyük muharebelerinden olan Büyük Taarruz; 26
Ağustos 1922’de Kocatepe’de başlamış, 30 Ağustos’ta Zafertepe Çalköy’de mücadelenin kazanılması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri Kütahya’da atılmıştır. Dünyanın çini başkenti olan Kütahya, Evliya Çelebi’nin
de memleketidir. Kütahyalı okurlarımız başta olmak üzere bütün gönül dostlarımıza selam ile…
The World’s Capital of Tile: Kütahya
Located in the Central Western Anatolian Part of Aegean Region, Kütahya has always been in the centre of attention in each era of the history because of the rich mineral stratum there; therefore, it has had large trading routes and
developed quickly. The tomb of Hayme Ana (Mother), Ertuğrul Ghazi’s mother and Osman Ghazi’s grandmother, is in
Çarşamba Village in Domaniç District.
The art of tile (ceramics), which has been going on since Seljukians, had its heyday in this period. Besides being the
symbol of the city and which has made the city well-known in the world, “the art of tile-making” is not only an important work of art but is also an important source of income for the dwellers of the province. Our best regards to our readers from Kütahya and all…
somuncubaba 1
künye
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın Yayın Organıdır.
içindekiler
SULTAN IV. MURAD
HAN VE AHMED-İ VELÎ
HAZRETLERİ
Resul KESENCELİ
Kurucusu
A. Şemsettin ATEŞ
36
Yapım
Yaygın Süreli - ISSN: 1302-0803
Yıl: 20 Sayı: 160 Şubat 2014
Basım Tarihi: 01 Şubat 2014
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Adına
İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Sebahaddin ATEŞ
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
M. Hulusi ERDEMİR
Yayın Editörleri
Yrd. Doç. Dr. Mehmet TAŞTEMİR
Musa TEKTAŞ
Yönetim Yeri-Basım-Yayım-Pazarlama
VİSAN İktisadi İşletmesi
Zaviye Mahallesi Hacı Hulûsi Efendi Caddesi No: 71
44700, Darende / MALATYA
Tel: (0422) 615 15 54 • Faks: (0422) 615 28 79
www.somuncubaba.net • [email protected]
/SomuncuBabaDergisi
Genel Sanat Yönetmeni
Serkan ÖZTÜRK
Hüseyin ALPSOY
Sanat Yönetmeni
Cihat ÖZÖNAL
Dağıtım
Kültür Dergi Dağıtım
Baskı ve Üretim
Salmat Basım Yayıncılık Ambalaj San. Ltd. Şti.
Sebze Bahçeleri Caddesi Arpacıoğlu İşhanı
No: 95/1 İskitler/ANKARA
Tel: (0312) 341 10 24 • Faks: (0312) 341 30 50
6
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Nihat ÖZTOPRAK
Prof. Dr. Ali YILMAZ
Prof. Dr. Sebahat DENİZ
Prof. Dr. Bilal KEMİKLİ
Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN
Prof. Dr. Ali AKPINAR
Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ
Prof. Dr. Sinan YALÇIN
Prof. Dr. Mehmet SOYSALDI
Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL
Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
Prof. Dr. Mahmut YEŞİL
ABONE İLETİŞİM HATTI
444 36 61
(0422) 615 15 54
Sûfîlere göre aşk, öyle tesirli bir
şeydir ki aşk deryasına dalan
vahdet-i vücudun hakikatine erer.
Bu durumda da maşuk...
İNTERNET KULLANIMI VE
GETİRİP GÖTÜRDÜKLERİ
64
OSMANLI BARIŞININ
ORTADOĞU’DAKİ
ANLAMI
İsmail ÇOLAK
Ortadoğu, Osmanlı
sonrasında büyük bir
siyasî anafora kapıldı ve
huzur ve istikrarın...
MECAZÎ AŞKTAN
İLÂHÎ AŞKA
Fatih ÇINAR
Âşıklık nefes alıp verecek
bir vakitte bile sevgilinin
hayâlinden düşüncesinden
uzak olmamayı gerektirir.
Âşık artık kendini bütün
dünyâlıklardan...
Somuncu Baba Dergisi’nin içeriğinde bulunan yazılar
ile ilgili çıkabilecek olan hatalı bilgilerden dolayı dergi
herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Yazıların
sorumluluğu yazarlarına ilanların sorumluluğu ise reklam verenlere aittir. Dergimizde bulunan fotoğrafların
ve görsellerin kullanılması ve kopyalanması yasaktır.
Yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. Somuncu Baba Dergisi’nin bütün telif hakları VİSAN İktisadi
İşletmesi’ne aittir.
Yayın Kurulu
Gönderilerin abone adına yatırılmasından sonra lütfen arayınız.
56
LEYLÂ BİR ÖZGE
‘CÂN’DIR...
www.grafiturk.com.tr
Kurum Abone : 140
Yurtdışı 1 Yıllık Abone : 72 EURO
Posta Çeki (Darende Postanesi) : 1361068
Ziraat Bankası : TR 56 0001 0003 2026 7984 8050 01 - Vakıf Bank: TR 04 0001 5001 5800 7299 7740 58
Bankasya: TR 3900 2080 0032 0188 5847 0001 - Akbank: TR 7300 0460 0060 8880 0019 0311
Teb : TR 5900 0320 0000 0000 0651 5222
Sefer hazırlıklarını
gören padişah da Sivaslı
Abdülmecid Efendi’nin
elinden Hazret-i Ömer’in
kılıcını kuşandıktan sonra
harekete geçti.
52
İbrahim BALCIOĞLU
Özellikle internet
kullanımı iç ve dış
dünyamızı kuşatmıştır.
Gençlerin daha çok
kullanıp izlediği...
EVLİLİKTE
MUTLULUĞU
YAKALAMAK
Sefa SAYGILI
En mutlu ve en sağlam
beraberliklerde, eşler hem
sevgili ve ortaktır, hem de
iyi bir dostturlar. Gerçekten
karşılıklı sevgi ve saygıya...
80
Hikmet Sadâsıyla Ezan 10 • Toprağın, Ateşin ve Suyun Coşkulu Diyarı: Kütahya 16 • O’nu Söyler… 21 • El-Müzil 22 • Deli
Gönül 25 • Tasavvufta Renklerin Dili 26 • Tütüyorsa Ocağın 31 • Dervişliğin Hakikati 32 • Kulların Gözünde İtibar Kazanmak!
42 • Erciyes Mesnevîsi 47 • İletişim Ahlâkı ve Sorumluluk 48 • Hizmette Şefkat ve Merhamet İlkesi 60 • Hükümdarlar
Bahçesi 68 • Oyunun Kalp ve Zekâya Faydaları 70 • İrfan Rütbesi 74 • Kütahya Velîleri 76 • Dikkat Evde Kayıt Cihazı Var! 78
• Hayatımızda Sevgi Önceliği 84
Ey Ruhumun Işığı,
Canım ve Gönlümün Dili
E
peyce bir müddetten sonra ruhumun aşkıyla (aşkla)
yazdığım mektubumun cevabını aldım. Memnuniyetle
kendisini görünmez âlemin bir şahidi zanneden gönül,
Salim Efendi Hocam ile birlikte muhabbetinizin ifadesine, tezahürüne (ortaya çıkmasına) daha ziyade haz hâsıl edip bir
hayali kavuşma ki (kavuşma hayali ki), kendisini kaybederek
bir nice müddet hayal uykusuyla (hayal düşüyle) eğlendim
kaldım. -Bu düşle vakit geçirdim.En nihayet yine muhabbetiniz, âcizane muhabbetimle birlikte aşka gelip (coşup) cevaplayarak aradaki ilgiyi, irtibatı
günden güne çoğalıp, sonunda dipsiz -nihayetsiz- bir derya
olup, vücut o deryanın yok olması, mahv olması; dil ise çok
değerli inciyi arayan, onun için gayret eden bir dalgıç olup,
başka âlemlere ait (gayba ve ahirete ait) olan hayal âlemi, kavuşma âlemine dönüşerek maddi ve manevi irtibata geçerek
Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî
(dönüşerek) aradan her kayıt bir şahidiyle yerleşmiş olarak
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s)
Ellisekizinci Mektup
memesini arzu ederim. Yalvarmam, yakarmam bunun içindir
(sakin ve sabit olarak) ayrılık acısını ve kederini unutmanızı
da, bağışlar ihsan eden Cenâb-ı Haktan merhametini esirgeefendi kardaşlarım.
Güncelleme: Yrd. Doç. Dr. Cemil GÜLSEREN
HULÛSİ KALB’DEN / Hüseyin ALPSOY
“Âşıklık nefes alıp verecek bir vakitte bile sevgilinin hayâlinden
düşüncesinden uzak olmamayı gerektirir. Âşık artık kendini bütün
dünyâlıklardan sıyırmak ve tecrid etmek zorundadır. Çünkü aşk
çölünü geçmek ızdırap ister çile ister... ”
L
eylâ ile Mecnûn bir Arap halk hikâyesidir.
Amiroğulları kabilesinden Kays adlı bir
genç, kabile reisinin Leylâ adlı güzel kızına gönlünü kaptırmıştır. Kızı vermedikleri için
Kays aklını kaçırıp çöllere düşmüş, gönlüne düşen aşk ateşinin etkisiyle yanık şiirler söylemiş,
vahşî hayvanlarla hemdem olmuş, deli anlamına gelen “Mecnûn” adıyla şöhret kazanmıştır.
6 ŞUBAT 2014
Eser: Eser: Rıza Badrossama
Leylâ Bir Özge ‘Cân’dır...
Sonucunda, Leylâsına kavuşamayıp öldüğünü duyunca, gidip kabrine kapanıp can vermesiyle biten bu hikâye asırlardır dilden dile
dolaşmış meşhur bir aşk hikâyesidir. Leylâ ile
Mecnûn hikâyesi, Leylâ’nın evlenmesi, kocasının “Bana bir cin musallat oldu. Eğer dokunursan seni öldürecek.” yalanına inanıp Leylâ’ya
yaklaşmaması ve ölümü; bir kabile reisinin,
Leylâ’yı Mecnûn’a almak için Leylâ’nın babasıyla savaşması gibi birçok tamamlayıcı ve süsleyici ögenin yer aldığı bir hikâyedir. Araplardan
İran edebiyatına geçen ve İran’ın Hamse sahibi büyük şairi Nizamî ile klasikleşen bu konu,
birçok İran ve Türk şairi tarafından kaleme
alınmıştır. Bu hikâye her yüzyılda tekrar tekrar yazılmıştır. Ancak bizim edebiyatımızda bu
hikâyeyi en güzel yazan Fuzûlî’dir. Fuzûlî’nin
yazmış olduğu hikâye metni kendisinden sonra
yazılacak bütün hikâyelere temel oluşturacak
niteliktedir.
Leylâ ile Mecnûn
Hulûsi Efendi (k.s.)’nin, yazımızın konusunu
teşkil eden gazeli bu hikâyenin temelleri üzerine oturtulmuştur. Leylâ ile Mecnûn her ne
kadar beşeri bir aşk hikâyesi olsa da sonucu
Hakk’a varmaktadır. Herkes hikâyenin sonunda Leylâ’nın aşkından Allah aşkına varan bir
Mecnûn hatırlamaktadır. Mecnûn’un geçtiği
evreleri Fuzûlî usta bir sembolizmle beşerî aşk
ilişkisi içinde anlatmaktadır. Oysaki Mecnûn’un
geçtiği yol ve temsil ettiği aşk, beşeri aşkın
çok ötesindedir. Mecnûn aşkı ve gönlü temsil
etmektedir. Leylâ ise hikâyenin başlangıcında
dünya nimetlerini ve dünyalık aşkı temsil ederken. Zamanla Mecnûn için farklı bir anlam ifâde
etmeye başlamıştır. Artık Mecnûn için Leylâ
aşkın bizatihi kendisi olmuştur. Tasavvuf ile
yoğrulan bu aşk hikâyesi bize mutlak hakîkate
kavuşmanın yolunu göstermektedir.
Mutlak hakîkat olan Allah‘a varmanın aşk ve
akıl olmak üzere belli başlı iki yolunun olduğu
kabul edilmiştir. Aşk mutasavvıfların; akıl ise
medrese erbabının, bilginlerin yoludur. Tasavvufta esas olan aşktır. Aşk akıldan çok daha üstün ve tesirlidir. Hakîkate ancak aşk ile erişilir.
Aşk vahdet âlemini idrak edebildiği halde, akıl
bundan âciz kalır. Akıl sınırlıdır, aşk sonsuzdur.
somuncubaba 7
Mecnûn âşığın sembolü olduğu gibi Leylâ
ise güzelliğin ve sevginin sembolüdür. Leylâ
güzellik kitabında ‘Cünûn’ bölümünü talim etmektedir. Cünûn ise Mecnûn’un ismine yapılan
bir atıftır. Çünkü gerçek adı Kays iken yakalandığı aşk hastalığı nedeniyle anlam verilemeyen
tavır ve davranışları dolayısıyla divâne anlamına gelen Mecnûn ismi ile anılır olmuştur.
Akıl sahibinin nazarı, seyir halindeki âşığın adımına yetişemez.
Akıl çamurdan çıkmayan topal
bir eşek, aşk ise Muhammed‘i
Allah’ın huzuruna çıkaran kanatlı
Burak gibidir. Dünya konusunda
aktif olan akıl, Allah’a ulaşma yolunda hiçbir işe yaramaz. Hakk’a
ancak aşk ile varılabilir.
Şiirlerde, aşkı âşıklar, aklı ise
zâhidler temsil eder. Bundan
dolayı aklın temsilcisi sayılan
zâhidler, şiirlerde devamlı yerilir.
Şairlerin kendilerini aşk yolunu
tercih edip âşık olarak telakki
etmelerinde, tasavvufun etkisi
vardır. Zira onlar da âşıklar gibi
aşka âşinâ, akla yabancıdırlar. Gönül, daima aklın unutulup, aşkın gözetilmesini tavsiye eder.
Aklın temsilcisi olan sofular cennetten başka
bir şey istemezlerken, aşkın temsilcisi âşıklar
ise Hakk’ın dîdârına talip olmuşlardır:
Anâ Mecnûn denir ki ezber etmiş
Dilinde her nefes evrâd-ı Leylâ
(Ona Mecnûn denir ki, Leylâ’nın virdi her nefeste dilindedir.)
Bu beyitte Hulûsi Efendi (k.s.) Mecnûn’un
halini arzetmektedir. Mecnûn dilinde her
dâim Leylâ’nın adıyla dolaşmaktadır. Adeta
onun adını bir dervişin kendine vird edinmesi
gibi vird edinmiştir. Ancak Mecnûn tasavvufta
âşık-ı sâdığın; Leylâ ise gerçek sevgilinin, Zât-ı
Hakîki’nin sembolüdür. Çekilen çile ve meşakkat ise ehl-i aşkın aşk yolunda yaşadıklarını
temsil etmektedir. İşte Leylâ ile hemdem olan
Mecnûn artık kendini ondan ayrı görmemektedir. Mecnûn’un vardığı yer tasavvuftaki en üst
makam olan; fenâ makamıdır.
Gözü yârın cemâlin manzar etmiş
Şuhûdu şâhidi irşâdı Leylâ
(Mecnûn’un gözü yârin güzelliğini görmüş.
Leylâ hakikati anlatan, hakikati gören ve hakikatin kendisi olmuştur.)
8 ŞUBAT 2014
Değişmez iki dünyâya muhakkak
O kim Kays ola ede yâd-ı Leylâ
(O ki, Kays olup Leylâyı yâd eden kişi, bu
aşkı iki dünyaya değişmez.)
Âşıklığın Sembolü Mecnûn’dur
Âşıklığın sembolü Mecnûn’dur. Mecnûn’un
gönlüne muhabbet ve aşkın şevki düşünce halk
arasından ayrılıp yalnızlığı seçti. Vahşî hayvanları kendine dost çölleri mesken etti. Ümrandan
vazgeçti, hârâbatı tercih etti, halkın methetmesine de aşağılamasına da aldırmadı. Onların
konuşması da susması da onun indinde müsâvî
oldu. Ondan razı olmaları da hoşnut olmamaları
da bir oldu. Bazen ona:
- Sen kimsin, denildi. Dedi ki:
- Leylâ.
- Nereden geldin?
- Leylâ.
- Nereye gidersin?
- Leylâ.
Mecnûn’un gözü Leylâ’dan başka hiçbir şeyi
görmüyor, kulağı ondan başka bir şey işitmiyordu. İşte bu aşk bizatihi Hakkın aşkıdır. Mecnûn
seyr-i sülûkte artık yüce bir makama erişmiştir.
Artık Leylâ onun için bir özge candır.
Açıp ders-i cünûnu etdi ta’lîm
Kitâb-ı hüsnünü üstâdı Leylâ
(Güzellik kitabının üstâdı Leylâ, açıp cinlenme dersini talim etti.)
Ehl-i aşk zaten bu dünyâsından vazgeçmiştir. Hayatı kıymeti ölçüsünde yaşamaktadır.
Ancak âşık veya sâlik için bu dünyanın bir kıymeti olmadığı gibi cennetin ve cennet nimetlerinin de bir ehemmiyeti yoktur. Köşkü huriyi
isteyenlerin ona kavuşacağına inanırlar. Ancak
ehl-i aşkın tek istediği vardır: ‘Sevgili’. Bana
seni gerek seni diyerek bu taleplerini dile getirmişlerdir.
Muhabbet ana derler yâr ilinde
Ola Mecnûn-dilin feryâdı Leylâ
(Mecnûn’un dilinde Leylâ’nın feryâdı olursa,
ona sevgilinin yurdunda muhabbet derler.)
Akıl Sâhibi O Meczûplar
Kays Leylâ’nın aşkından çöllere düşmüş
ve her yerde Leylâ’sını arar olmuştur. Bu
meczûb hâlin adı mecnûnluktur. Oysaki asıl
akıl sâhibi o meczûplardır ki; gerçek aşkı
bulup mâsivâdan ve geçici sûretlere sahip
sevgililerden vazgeçmişlerdir. Kaynaklarda Akşemseddin Hazretlerinin bu cezbe ve
mucnûnluk halini şu ifadelerle dile getirdiği
nakledilir. “Zikir ile meşgul olan sûfiye, esma
ve sıfatlardan tecelliler gelir, bir mürşide bağlı
olan kimse, bu gelenleri hazmedebilme gücüne sahiptir. Bir mürşide bağlı olmaksızın, kendi başına birtakım virdler tertip eden kimseler
“Allah” veya “la ilahe illallah” zikirlerini çekerken, bir ân içinde zât tecellisine maruz kalırlar.
Onun, bir mürşide bağlı olmadığı için koruyucu
bir kalkanı yoktur, bu yüzden akıl nuru yanar,
akıl elden gider, bu durumdaki kişi, artık sürekli
olarak, o bir andaki zât tecellisini yaşamaktadır.
Ancak, bu kimselerde erkeklik ve irşâd başta
olmak üzere, kendi geçimlerini bile sağlayamama hususları gündemdedir. Artık bunlar, bir tür
delidir.”
Olursa her demin yârın gamıyla
Eder bir gün visâli şâdı Leylâ
(Her nefesin yârın gamıyla alınıp verilirse,
Leylâ bir gün sana kavuşmanın sevincini verir.)
Âşıklık nefes alıp verecek bir vakitte bile
sevgilinin hayâlinden düşüncesinden uzak
olmamayı gerektirir. Âşık artık kendini bütün
dünyâlıklardan sıyırmak ve tecrid etmek zorundadır. Çünkü aşk çölünü geçmek ızdırap
ister çile ister... O yolda sabretmek gereklidir. Mâsivâdan sıyrılmak ve tecrid ehli olmak
Mecnûn gibi her nefeste sevgiliyi düşünmekten geçmektedir. Tasavvufi anlamda tecrid ise;
dervişin yaptığı her işi Allah rızâsı için yapması
ve bu uğurda hal ve makamlara bile değer vermemesi anlamlarındadır. Dünyayı terk eden ve
onunla ilgisini kesen hal sahiplerine de tecrid
ehli denir.
Hulûsi yâr olup gayrı unut kim
Kala ortada ancak adı Leylâ
(Hulûsi yâr olup başkalarını unut ki, ortada
ancak Leylâ’nın adı kalsın.)
Mecnûn için varsa yoksa Leylân’ın adı vardır.
Ondan gayrı her şey mâsivâ hükmündedir. Bu
nedenle terkedilmesi gereklidir. Hatta Leylâ’nın
kendisi bile artık Mecnûn için terkedilmesi gereken bir varlıktır. Ancak onun adı kalmalı ortada. Ehl-i aşk terki kendine düstur ve rehber
edinmiştir. Öyle ki, terk etmeyi bile terk etmeli
ve gurura girmemelidir. Yazımızı yine Hulûsi
Efendi’ye ait ve konumuzu özetleyen bir dörtlük ile bitirelim:
Mecnûn Hulûsi’ye vefâ kim ede Leylâ
Mahzûn Hulûsi’ye cefâ kim ede Leylâ
Medyûn Hulûsi’ye ezâ kim ede Leylâ
Mağbûn Hulûsi’ye safâ kim ede Leylâ
somuncubaba 9
İLİM VE HAYAT / Ali AKPINAR*
S
Hikmet
Sadâsıyla
Ezan
10 ŞUBAT 2014
özlükte ezan, bildirmek, duyurmak, çağırmak, ilan etmek ve bildirim gibi anlamlara gelir. Namaz vakitlerini bildirmek ve
Müslümanları cemaatle namaz kılmaya çağırmak amacıyla okunan ezan cümleleri aslında
tevhid dininin temellerini özetler. Şöyle ki;
ezan cümlelerinde Yüce Allah’ın varlığı, birliği,
tekliği ve büyüklüğü tekrarlanır. İkinci olarak
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın peygamberi olduğuna vurgu yapılır. Daha sonra Müslümanlar İslâm’ın en temel ibadeti olan namaza
ve kurtuluşa çağrılır.
Ezanın en temel cümlesi tekbir, mü’minlerin
sürur günlerinde dillerinde düşürmedikleri fetih, bayram, kurban sloganıdır. Tekbirle başlayan namaz ibadeti, tekbirlerle devam eder.
Namazı tekbir düzenler, mü’minlerin günlük
hayatını da ezan düzene koyar. Sabah ezanı
ile başlayan gün, yatsı ezanıyla kapanır, bu
iki vakit arasındaki vakitlerde de ezanlar hep
okunur. Günün beş vaktinde okunan ezanla,
mü’minler tevhidi yeniden hatırlar ve tevhidden kopmadan bereketli bir hayat yaşarlar.
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı
anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş
olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”1
ayeti yanında “Namaza çağırdığınızda onu
alay ve eğlenceye alırlar.”2 ayeti ezana işaret
eden ayetlerdir. Ezanın ve müezzinliğin faziletine dair pek çok hadis gelmiştir. Bunlardan
bir kaçı şöyledir: “Ezan okunduğunda şeytan,
ezanı işitemeyeceği yere kadar kaçar. Müezzini
işiten cin insan, ağaç taş her şey onun lehine
tanıklık eder. Kuru-yaş her şey müezzinin bağışlanması için dua eder. İnsanlar ezan okumanın ve ilk safta bulunmanın faziletini bilselerdi
bu konuda birbirleriyle yarışırlardı.”
Ezan, İslâm’ın en temel ibadetinin vakitlerini
duyuran özel bir çağrıdır. O, İslâm’ın şiârlarının
somuncubaba 11
en önemlisi, Müslümanlık göstergesi ve Müslümanlık hatırlatmasıdır. Zira savaş ortamında
ezan okunan topluma saldırılmaz. Hz. Ebu Bekir,
dinden dönenler üzerine gönderdiği ordusuna
“Ezan sesini işittiğiniz yerlerde geceleyin, zira
ezan imanın alametidir.” diye tavsiyede bulunmuştur. Şairimiz;
lerle hayata merhaba demesi sağlanır. Nitekim
bilimsel araştırmalar, çocuğun dünyaya gelir
gelmez ilk duyduğu seslerin onun kişiliğine
etki edeceğini söylemektedir. Aynı zamanda bu
uygulama, anne babanın Müslüman olduklarını
doğum gibi büyük bir nimetle bir kez daha hatırlayıp şükretmelerini sağlar.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli
derken ezanın Müslümanlık şiarı olduğunu ne
güzel ifade eder.
Ezanla doğarız dünyaya. Ezan okunur kulaklarımıza, ama bu ezan ve kametin namazı
kılınmaz. Doğduğumuzda kulaklarımıza okunan
bu ezanın namazı, öldüğümüzde, dua niyetiyle
üzerimize kılınacak cenaze namazıdır. Doğduğumuzda kulaklarımıza ezan, bizim irademiz
dışında okundu; öldüğümüzde üzerimize kılınacak namaz da irademiz dışında olacaktır.
Önemli olan ise, irademizle ezan okuyabilmek
ve ezan ruhuyla yaşayabilmektir. Unutmayalım ki, ne kadar uzun gibi görünürse görünsün
ömür dediğimiz, ezanla namaz arası bir vakittir.
Yeni doğan çocukların sağ kulağına hafif
sesle ezan, sol kulağına da kamet okunur. Bu
uygulama ile çocuğun, İslâm’ı özetleyen cümle-
Ezan, aynı zamanda Müslümanın zamanını
ayarlayan, disiplinize eden önemli bir uyarıcıdır.
Zamanın bütün anlarının önemli olduğunu hatırlatan bir bildiridir. Eskiden çalışma, buluşma,
tanışma saatleri namaz vakitlerine ve ezan saatlerine göre ayarlanırdı. Sabah namazında sonra,
öğle namazından önce, ikindiden önce, akşam
vakti, yatsıdan sonra gibi cümleler konuşma dilinde sıkça kullanılırdı. Bu uygulama ile namaz
ve ezan merkezli bir hayat yaşanırdı. Çünkü
ezanlı-namazlı vakitler mübarek vakitlerdi, o
vakitler günah işlemeye alet edilemezdi.
Eskiler, saatlerine baktıklarında saatin üçüne beşine bakmaz, namaz vakitlerini kastederek, vakit tamam, vaktin çıkmasına çeyrek var,
yarım saat sonra vakit giriyor gibi cümlelerle
saati öğrenmekten asıl amacın ne olduğunu
özetleyiverirlerdi. Kısaca onları, ezan ve namaz
yönetirdi.
Medine’de İlk Ezan
Bugün dünyanın dört bir yanında okunan
ezan, hicretin ilk senesinde meşru kılınmıştır.
Müslümanların namaza çağrılması için izlenecek yöntemle ilgili olarak Peygamberimiz
12 ŞUBAT 2014
Müslümanlarla istişarede bulunmuş, namaz
vaktinin bilinmesi için yüksek bir yere bayrak dikilmesi yahut Mecusilerin yaptığı gibi
ateş yakılması, Rumların yaptığı gibi def-davul
çalınması, Yahudilerin yaptığı gibi boru çalınması, Hıristiyanların yaptığı gibi çan çalınması
gibi teklifler başkalarının uygulaması olduğu
için kabul edilmemiştir. Herkes gibi mesele üzerine derin düşüncelere dalarak uyuyan
Abdullah b. Zeyd rüyasında kendisine bugün
okunan lafızlarıyla ezanın öğretildiğini Peygamberimize anlatır, Peygamberimiz de “Bu
hak ve doğru bir rüyadır.” buyurarak yüksek
sesli olan Bilal’e bu cümlelerle ezan okumasını emreder. Bunu işiten Hz. Ömer, Peygamberimize gelerek benzer rüyayı kendisinin de
gördüğünü söyler. Daha sonra sabah ezanına
Hz. Bilal, “Es-salâtü hayrun minen nevm” ifadesini ilave eder, Peygamberimiz de bunu onaylar. İşte ezan o günden sonra günde beş vakit
olmak üzere dünyanın dört bir yanında namaz
vakitlerini bildirme ve Müslümanları cemaate
çağırma amacına yönelik olarak kesintisiz olarak okunmaya devam eder.
Namaz vakitlerinin dönüşümlü olması sebebiyle, dünyanın dört bir yanında sürekli olarak
ezan okunur. Bir ezan biter, bir başka ezan başlar. Bu uygulama “Yeryüzü bana mescid kılındı.”
buyuran Peygamberimizin yeryüzü mescidine
ne güzel yakışmaktadır!
Bu uygulama ile Müslümanlar, hem kulaklara, hem akıllara ve hem gönüllere hitap eden
mesaj dolu bir çağrı ile insanlığı gerçek kulluğa ve kurtuluşa daveti sürdürmektedirler. Tarih boyunca en güzel/yanık sesli müezzinlerce
dinmeden okunan ezanlar Müslümanların tevhid coşkularını artırıp harekete geçirdiği gibi,
Müslüman olmayan pek çok insanın da ilgisini
çekmiş ve hatta onların Müslüman olmalarına
vesile olmuştur. Artık ezan, Müslümanlar için
günlük hayatın olmazsa olmazı bir tutku olmuştur. Nitekim ezansız beldelerde yaşamak zorunda kalan Müslümanlar da bu özlem, çok canlı ve
hüzünlü bir şekilde kendini gösterir. Sözgelimi
Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, mescidlerin
içinde okunsa da ezanın aleni olarak okunmayışının burukluğunu yaşarlar.
somuncubaba 13
Şerefli Meslek Müezzinlik
Ezan, İslâm’ın önemli göstergelerinden
biri olduğu için en güzel ve en gür sedalarla
okunmalıdır. Nitekim Peygamberimiz bunun
için sesi gür ve güzel olanları seçerdi. Onun
Bilal Habeşî, Abdullah b. Ümmi Mektum, Ebu
Mahzûre, Sa’d b. Aiz başta olmak üzere birden
fazla müezzini vardı. Peygamberimizin bu iki
müezzininden Hz. Bilal, ilk Müslümanlardandır. İbn Ümmü Mektum ise, Peygamberimizin
defalarca (13 kere) Medine’de kendi yerine
vekil bıraktığı seçkin sahabilerdendir. Demek
ki Peygamber müezzinleri seslerinin gür ve
güzel olmaları yanında erdem ve meziyet sahibi şahsiyetlerdi.
Muhammedî ezan sünnete uygun tarzda
okunmalı, aşırı lahn ve teganniye kaçmadan,
ölçüyü kaçırmadan, kimseyi ürkütmeden ve incitmeden okunmalıdır. Nitekim Peygamberimiz
ezan cümlelerinin ağır ağır, cümle cümle okunmasını emir buyurmuştur. Ezanda sesi güzelleştirmek ve sesin gür çıkması için parmakları
kulaklara koymak ve ezanı ayakta okumak mat-
luptur. Hem ezan okuyanın hem ezanı dinleyenin, ezandan sonra Peygamberimize salavat ve
vesile duasını okuması menduptur.
Müezzinlik, Müslümanları camiye, cemaate
çağıran, onları namaza hazırlayan şerefli bir görevdir. Bazen okunan ezanlar insanın hücrelerine işler, coşkunluğunu artırır, en miskin insanı
bile harekete geçirir. Bazı zamanlar da okunan
ezan, böyle de ezan mı okunur diye insanları
cami ve cemaatten soğutur. Ama burada önemli olan, okuyan ve dinleyenin ezan cümlelerini
anlayarak okuyup dinlemeleri, ezandaki mesajlarla imanlarını yenilemeleridir.
“Kıyamet günü insanların en uzun boylusu/
en şereflisi müezzinlerdir.” buyuran Peygamberimiz, cemaat arasında kargaşa ve karışıklığa
meydan vermemek için, insanları en güzel bir
şekilde namaza çağırmak ve namazı sevdirmek
için seçkin ve ehil kişileri müezzinliğe atamıştır.
Hz. Ömer, “Üzerimde yöneticilik görevi olmasaydı, müezzin olmayı tercih ederdim.” diyerek müezzinlik görevinin şerefine işaret etmiştir.
İlmihal kitaplarımızda, ezanın namaz vakitlerini bildirip insanları namaz kılmaya ve cemaate çağırma demek olduğu gerekçesiyle müezzinlik yapacak olan kimsede Müslüman olma,
fâsık olmama, büyük günahlardan kaçınan adalet sahibi kimse olma şartlarının bulunmasını
özellikle zikredilmiştir. Buna göre müezzinlik
yapacak olan kimse, özü sözü bir, örnek, güvenilir bir kimse olmalıdır ki inandırıcılığı olsun,
çağrısı dinleyenlere tesir etsin.
Sonuç
Doğar doğmaz kulaklarımıza okunan ezan
ve kamet cümleleri, İslâm’ı en güzel şekilde
özetleyen cümlelerdir. Onları doğru bir şekilde anlamlarıyla birlikte öğrenmeli ve okumalıyız. Günün en önemli vakitlerinde beş
kez tekrarlanan bu cümlelerle imanımızı yenilemeli ve Müslümanlığımızı diri tutmalıyız.
Sahabeden bazıları, korkan çocuklarına korkmamaları için sesli ezan okumalarını tavsiye
ederlermiş. Çünkü ezanı işiten şeytan, duya-
14 ŞUBAT 2014
mayacağı yere kadar kaçar. Buna göre, bilinçli
okuyup dinleyeceğimiz ezanlarla, tüm korkularımızı yenmeliyiz.
eden mümeyyiz çocuk ve gençlerin önünü açmalı, güzel ezanımızı en güzel şekilde okuyabilmeleri için onları teşvik etmelidir.
Her Müslüman, müezzinlik yapabilecek kapasitede kendini yetiştirmeli ve ihtiyaç anında
müezzinlik yapabilmelidir.
Her Müslüman müezzinlik sevabına nail olmak için birbiriyle yarışmalıdır. Çünkü Peygamberimiz “İlk safta durmanın ve müezzinlik yapmanın faziletini bilseydiniz birbirinizle yarışırdınız.” buyurmuştur. Ama daha liyakatli insanların
olduğu yer ve meclislerde ise acele etmemeli,
en liyakatli olanların bu görevi yerine getirmesine fırsat tanımalıdır. Unutmayalım ki, okuyacağımız ezan ve kamet, bir kısım insanın cami
ve cemaati sevmesine sebep olabileceği gibi,
bir kısım insanın cami ve cemaatten soğumasına da neden olabilir.
Okunan ezanları müezzinin peşinden tekrarlamalıyız. Peygamberimiz “Ezanı işittiğiniz zaman müezzinin söylediklerini siz de söyleyiniz.”
buyurur.
Ezana icabet, ezanı dinlemek, ezan cümlelerini tekrarlamak ve çağrıya uyup cemaate katılmaktır. Cemaate katılma imkânı bulamayanlar
ise yine çağrıya uyup bulundukları yerde namazlarını kılmalıdırlar. Ezandan sonra da vesile
duasını okunmalıdır. Ezanın ruhunu kavrayan
insanımız, ezan sesini duyar duymaz dünyalık
işlerine, konuşmalarına ara verirler ve çağrıya
icabet ederek cemaate koşarlardı.
Her anne baba çocuğuna ezan okuma ve
müezzinlik için gereken duaları öğretmelidir.
İmamlarımız ve cemaatimiz müezzinliğe heves
Ezanla geldiğimiz şu dünyada ezan cümleleri doğrultusunda bir hayat yaşayalım ki,
Muhammedî ezanlarımız minarelerde mahzun
kalmasın.
Dipnot
* Prof. Dr. Ali AKPINAR
1. 62/Cuma, 9.
2. 5/Maide, 58.
somuncubaba 15
ŞEHİR GÜZELLEMESİ / M. Nihat MALKOÇ
Şehrengizler Güzeli: Mavi Gözlü
Kütahya
Toprağın, Ateşin ve Suyun Coşkulu Diyarı:
Kütahya
Ey Firakî şehrimiz şahin yuvasıdır bizim
Anınçün anadan doğanımız şahbâz olur
(Firakî)
16 ŞUBAT 2014
Yedi bin senelik bir yerleşim yerinin topraklarına ayak basmak, doğrusu heyecanlandırıyor insanı. Bir zamanlar Hititlerin, Frigyalıların,
Farsların, Makedonyalıların, Romalıların, Selçukluların ve Osmanlıların soluk alıp verdiği
topraklardan, Acemdağı’nın eteğinde yer alan
şehrengizler güzeli Kütahya’dan söz ediyorum
dostlar…
lere ilham veren Türk Kurtuluş Mücadelesinin
izlerini de sürebilirsiniz bu topraklarda. Kanla
sulanan bu topraklar en nadide kültür hazinelerini barındırır.
Kütahya’da su sesi ruhları sükûna kavuşturan en ahenkli bir musiki yerine geçer. Oluklardan ve kaplıcalardan su değil, sanki hayat akar.
Her şey su berraklığında görünür.
Kütahya’nın Değerleri ve Değerlileri
Kütahya Ovası’nın güneyinde kendine mekân
bulan bu albenili kent, İçbatı Anadolu’nun da
gülen yüzüdür. Sırtını Yellice Dağı’nın eteklerine yaslayan bu kadim şehir, tarih boyunca nice
köklü medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bütün
uygarlıklar bu topraklarda arz-ı endam eylemiş,
birbiriyle dostane bir şekilde yaşamış ve bugünlere kadar gelmiştir.
Anadolu’nun cennet köşelerinden biri olan
Kütahya’nın görünür güzelliklerinin yanında,
ruhları dirilten iç güzellikleri de mevcuttur.
Germiyânlılar ve Osmanlılar döneminde müstesna bir edebî muhit olan bu şehir; Şeyhoğlu
Sadreddin Mustafa, Sunullah Gaybî, Evliya Çelebi, Ahmed-i Dâî, Şeyhî ve Ahmedî gibi kıymetli şahsiyetleri bize kazandırmıştır. Onlarla, pörsüyen ruhlara âb-ı hayat zerketmiştir.
Kütahya, bütün heybetiyle karşımızda duran
capcanlı bir tarihtir. Burada hayallerle gerçekler iç içe geçerek girift bir hâl almıştır. Krallar,
şehzadeler, padişahlar geçmiştir bu toprakların
üzerinden. Öte yandan burada hemen her medeniyetin izlerine rastlayabilirsiniz. Esir millet-
Zamanı ve mekânı aşarak günümüze ulaşan
Kütahya’nın topraklarına bir zamanlar şehzadeler ayak basmış, kutlu atmosferine o güçlü nefesleri karışmıştır. Kanunî’nin iki oğlu Şehzâde
Beyazıt ve Şehzâde Selim, bu tarihî kentte sancak beyliği yapmıştır.
somuncubaba 17
Huzurun ve Sükûnun Aşiyanı:
Kütahya Evleri
Bir Renk Cümbüşü: Kütahya Çinileri
Kütahya deyince tabiî olarak ilk akla gelen
şeylerin başında gelir çini(cilik)… Burada toprağa bambaşka bir ruh giydirilir; toprak çini suretine büründürülerek bir şahesere dönüşür.
Hayallerin ve duyguların bir gergef misali, katılaşmış balçığa işlendiği mekânlar olan çini atölyeleri görülmeye değerdir.
Geçmişle gelecek arasında adeta bir köprü
vazifesi gören Kütahya evleri, geleneksel mimarimizin şaheserleridir. Germiyan Sokak’taki
iki veya üç katlı ahşap evler görülmeye değer,
nadide eserlerdir. Bu evler payandalarla desteklenmiş çıkmaları, çiftli koca kapıları, kafesli
pencereleri ile ahşap Anadolu mimarisinin en
güzel örneklerini teşkil ederler.
Evlerimizi ve mabetlerimizi süsleyen her bir
çinide genç kızların el emeğini, göz nurunu ve
sabrını nakış nakış görebilirsiniz. Bu sanatkâr
insanlar çinilere, sanki iç dünyalarına hapsolmuş duyguları resmederler. Renklerden ve motiflerden görülmeye değer dünyalar kurarlar.
Gelenekselle modern çizgilerin uyum içinde
raks ettiği çini süslemeleri zamanı çepeçevre
kuşatır, mekâna kıymet biçer; yerelden evrensele sanat koridorları açar.
Germiyan konaklarında estetik ve zarafetin
uyumu gönül telimizi titretir. Germiyan Sokağı’ndaki Hükümet Konağı, Osmanlı mimarisinin
en güzel örneklerindendir. Yine aynı sokakta
bulunan Vakıf, İrvasa, Seyhan, Şapçı, Karaca,
Şekerci konakları tarihin yüz akıdır.
Zamana meydan okuyan Kütahya’nın, ismiyle ilgi çeken sokaklarından birisidir Melek
Girmez Sokağı… Hikâyesi malûm… Geçmişte
bu sokakta meyhaneler varmış, onun için de
bayanların akşam vakitlerinde buradan geçmesi uygun görülmezmiş… O yüzden bu adı
almış.
Çininin payitahtı Kütahya’da, çinilerin müşahhas bir âbideye dönüştüğü mekânlardan
biri de Çinili Cami’dir. Çinilerle bezenen bu caminin dünyada ve Türkiye’de bir benzeri yoktur.
Çinilerin en iri ve en diri hâlini, içi ve dışı tamamen çinilerle kaplı olan, Orta Asya Türk mimarisi örnek alınarak ve iki katlı olarak yapılan bu
camide görebilirsiniz.
Yetmiş Burçlu Kütahya Kalesi
Kütahya’ya gidip de o güzel kalesine çıkmadan dönülmez. Bizanslılardan kalma yetmiş
burçlu bu nadide eser, tarihin canlı tanığıdır.
Şehir ilk olarak bu kale etrafında kurulmuş,
zamanla genişlemiş, kabına sığmaz bir hâl almıştır. Asırlardır mütebessim çehresiyle şehri
temaşa eden ve bir zamanlar hapishane olarak
da kullanıldığı rivayet edilen bu kadim kale, zamana meydan okumaktadır.
Kale, şehre hâkim bir noktada bulunmaktadır. İç hisar, yukarı ve aşağı kale diye adlandırılan üç bölümden müteşekkildir. Buradan
Kütahya’yı seyretmek apayrı bir zevktir. Kalenin batısındaki kabristanda, bir zamanlar bu
şehrin cadde ve sokaklarını arşınlayan faniler
18 ŞUBAT 2014
sonsuzluk uykusunu uyumaktadır. Kalede kitabe bulunmamaktadır. Kalenin yanında bulunan
kır kahvesinde içilen tavşankanı çaylar eşliğinde sohbetler de koyulaşmaktadır. Buradaki
Selçuklu eseri Kalaibala Camii, tarihî bir mekân
olarak hâlâ yaşamaktadır.
Kütahya’nın Zafer Meydanı’ndaki bir havuzun üzerine konulan ve şehrin simgesi kabul
edilen “Çinili Vazo”da çini süslemeciliğini sembolize eden önemli bir figürdür.
Bir Yeryüzü Cenneti: Kütahya
Tarihte Germiyanoğlu Beyliği’ne başkentlik
yapmış olan Kütahya, ülkemizin zengin maden
(linyit) yataklarına sahip şehridir. Kaplıcalarıyla
da meşhur olan bu şehir, müdavimlerine sağlıklı günler vaat etmektedir. Kütahya’ya gidip
de Mesire Alanını, Sarıkız Mağarasını, Porsuk
Barajını, Frigya Vadisini, Aizanoi Antik Kentini,
somuncubaba 19
O’nu Söyler…
Duy geceyi, gör gündüzü;
İz’an O’nu söyler, O’nu!..
Her zerrede Rabbin izi;
Devrân O’nu söyler, O’nu!..
Akıl aciz, gönül hayran;
Bir damlada saklı Tufân!..
Ehl-i Kehf’le ayan - beyan;
Zaman O’nu söyler, O’nu!..
Frigya Vadisinde Zamana Dokunmak
Frig medeniyetinin izleriyle dolu olan Frigya
Vadisi’nde kendinizi bir açık hava müzesinde sanırsınız. Zaman, sırların üstünü örtmüştür çelik
kanatlarıyla. Sözüm ona, sırlar ifşa oldukça yeni
sırların duvarına çarpmak olasıdır. Burada hiçbir
şey göründüğü gibi değildir. Geçen onca yüzyıllara rağmen, zamanın hafızası dipdiri ve de capcanlıdır. Toprağı ısıtan güneş, şahittir yaşanan
zamanın ve mekânın o asil ve heybetli ruhuna…
Evliya Çelebi’nin Ata Yurdu: Kütahya
(Arkeoloji, Çini, Jeoloji, Kent Tarihi) Müzelerini
gezmeden; miyane, sıkıcık, oğmaç çorbalarını
içmeden; cimcik, kıymalı sini mantısını, gözlemesini, dolamber böreğini, ılıbada dolmasını
yemeden dönülmez.
Kütahya’nın Analcı, Kurşunlu, Çatal Çeşme,
Balıklı, Hıdırlık, Ulu, Tatvacılar, Saray, Meydan,
Yeşil, Kaditler camilerinde günün her anında
doyumsuz bir manevî atmosferi bulabilirsiniz.
Minarelerden yankılanan ezanlarla tarûmar
olan gönüllerinizi arındırabilirsiniz.
20 ŞUBAT 2014
Aslen Kütahyalı olan Evliya Çelebi bu müstesna şehirden “Evsâf-ı vilâyet-i Germiyan
ve dâr-ı bahâdırân ya’nî kal’a-i gevher-nigîn
ve sedd-i metîn eyâlet-i taht-ı Anatolu kal’a-i
Kütâhiyye” diye bahseder. Seyahatnâme’deki
“Kütahya” bahsinin devamında burası için “Kayalardan çıkan binden ziyade tatlı su çeşmeleri
vardır. Onun için halkı sıhhatli, yüzleri pembedir. Halk, zevk ve safa içinde, gamdan dertten
uzaktır. Şehrin içinde ve taşrasında, kayalardan
çıkan binden ziyade tatlı su çeşmeleri vardır.
Temmuz ayında içenlerin canına can katar. Hekimlere göre her bir çeşmenin bir hassası olup
ne yense hemen hazmettirir.” der.
İsmail ol, dön kurbana;
Arz, bürünsün gülistâna!..
Musâ ile dal ummana;
İrfan O’nu söyler, O’nu!..
Aş, basiret duvarını;
Çöz Hızır’ın esrârını!..
Mesîh geçmiş efkârını;
Erkân O’nu söyler, O’nu!..
Tefekkür et su, od, toprak;
Tesbihtedir düşen yaprak!..
‘Gül’e dönsün menzil, durak;
İhsân O’nu söyler, O’nu!..
Ahde vefâ, cehte sebat;
O’ndan gelir misâl, maksat!..
Baştan başa bir kâinat;
Kur’ân O’nu söyler, O’nu!..
Rıfat ARAZ
somuncubaba 21
GÜZEL İSİMLER / Ramazan ALTINTAŞ*
Dilediği kimseyi hor ve hakir duruma düşürüp bütün üstünlük
niteliklerini ondan kaldıran:
El-Müzil
“Yüce Allah’ın en güzel isimleri arasında yer alan el-müzil
sözlükte “hor ve hakir düşürmek” anlamına gelir. Allahu Teâlâ
mü’minleri yüceltip aziz kıldığı gibi, O’nun âyetlerini inkâr eden ve
peygamberleri öldürenleri , Allah dışında birtakım âciz varlıkları tanrı
edinenleri hor ve hakir bir konuma düşeceklerdir.”
A
rapçada müzil; “zelil olmak, hor görülmek” anlamına gelen züll kökünden
bir sıfat olup “dilediği kimseyi hor ve
hakir duruma düşürüp bütün üstünlük niteliklerini ondan kaldıran” demektir. Yüce Allah’ın
en güzel isimleri arasında yer alan el-müzil
sözlükte “hor ve hakir düşürmek” anlamına
gelir. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın “elMüzil” ismi, şu âyette fiil biçiminde Allah’a
izafe edilmiştir:
“Ey Muhammed, de ki: ‘Mülkün sahibi olan
Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğin-
22 ŞUBAT 2014
den çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın (tüzill); iyilik elindedir. Doğrusu
sen, her şeye kadirsin!.”1
Mutlak Takdir Yetkisi Allah’a Aittir
Yüce Allah, tabiatı değişim yasaları üzerine kurmuştur. Tabiat yasaları, insanın
irâdesinin dışında cereyan etmektedir. İnsanın irâde ve ihtiyarının dışında kalan
hâdiselerle ilgili kadere, kader-i mübrem
denilir: “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki,
Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış
olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”2
âyetinde olduğu gibi. Bu âyetteki Kitap, “yasalar” anlamına gelir. Tabiat olayları dediğimiz depremler, fırtına, selin yol açtığı âfetler,
güneş ve ay tutulmaları, mevsimlerin oluşumu, kıyâmetin kopması, bir insanın anne ve
babasını, dilini ve ırkını, cinsiyet ve akrabasını, doğum ve ölümünü, içinde bulunduğu
coğrafyasını, akıl ve fizikî yapısını seçememesi gibi durumlar ızdırârî irâde kapsamına girer. Bütün bunlar külli irâde alanında
cereyân eder. İnsan bu alanlarda sadece
tedbir alır, mutlak takdir yetkisi Allah’a aittir.
Kaldı ki, doğadaki yaratıkların davranışları
değişebilir, ama doğaya hâkim olan kurallar
sistemi değişmez.3
Bir de Cenâb-ı Hakk’ın sosyal yasaları
vardır. Buna “sünnetullah” denilir. Nitekim
bir âyette şöyle buyrulur: “Allah’ın geçmişlere uyguladığı yasa budur. Allah’ın yasasında
bir değişme olmaz.”4 Bu alan insanın sorumlu tutulduğu ve özgür irâdesini kullandığı bir
alandır.
İnsana Sorumluluk Yüklenmiştir
Çünkü insan, sorumlu tutulduğu alanda irâde özgürlüğüne sahiptir. Tevhîd ve
adaletle ilgili konular, toplumun refahını
artırmak için şartların iyileştirilmesi, değiştirilmesi vb. gibi sosyal meseleler bu alana
örnektirler. İşte bu alanlarla ilgili olan konuları İslâm kelamcıları, kader-i muallak olarak
isimlendirmişlerdir. Dolayısıyla aklı sağlam,
aklını kullanabilme yeteneğine sahip her insan, kendi özgür irâdesiyle yaptığı ihtiyârî fiillerinden sorumlu tutulacaktır. İnsanın iman
ve küfrü, hidâyet ve dalâleti seçmede özgür
olduğunu bildiren pek çok âyet vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
“Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi
için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir
günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir
peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”5
“Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir.”6
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.”7
“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır)
kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.”8
“Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış
olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.”9
Bu âyetlerde de görüldüğü gibi akıl ve
hür irâde yetisine sahip olan insana sorumluluk yüklenmiştir. Zihinsel yetenekleri yerinde olan (akıl-bilgi), düşünsel yetenekleri
sağlam (irâde), fiziksel yetenekleri sağlıklı
olan bir kimse eylemlerini özgür bir şekilde gerçekleştirebilir. Nasıl ki toprağa atılan
bir tohum, oluşum şartlarına (ısı, ışık, hava,
hastalıklara karşı tedbir ilaçlama, gübreleme vb.) sahip olduğu zaman filiz verirse,
insan da yukarıdaki özelliklere sahip olduğu
zaman özgür kararlar verebilir. İnsan değiştirilmesi imkân dışı (külli irâde alanıyla sınırlı) kaderin dışında, değiştirilmesi imkân
dâhilinde olan (külli irâde alanında) konularda self-determinizme sahiptir. Eğer böyle
olmasaydı, teklifte bulunmanın, günah ve
sevabın, ceza ve ödülün, cennet ve cehennemin bir anlamı kalmazdı. Bütün bunlar
insanın sorumluluk alanında kendi kaderini
kendisinin tayin etme hakkına sahip olduğunu gösterir.
Diğer taraftan, sosyal hayatla ilgili konular da sünnetullah kavramı içerisinde değer-
somuncubaba 23
lendirilir. Yüce Allah’ın mülkle ilgili olarak
dilediğini yüceltip dilediğini alçaltması birey ve toplumun ahlâkî ödevlerine karşı gelip-gelmemesiyle alakalıdır. Buna ahlakî şer
denilir. Bir âyette ahlakî şerrin oluşumunun
öznesi insan olarak gösterilir: “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye
yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine
tattırır.”10 Hâlbuki Yüce Allah, yeryüzüne salih kullarının mirasçı olmasını istemektedir:
“Andolsun ki, Tevrat’tan sonra Zebur’da da
‘yeryüzüne ancak iyi kullarım varis olacaktır’
diye yazmıştık.”11 Bu âyetten anladığımız kadarı ile yeryüzünü maddî ve mânevî alanda
ıslah ve imar edecek olan kimseler olabildiğince kusurları asgarî düzeye indirilmiş
olan iyi kimselerdir. Bunun aksi olduğu zaman, bütün bir Allah’ın mülkü, bozguncuların elinde ifsat edilir. Çünkü onların değerler dünyasında mânevî imar ve hakkaniyet
ölçülerine göre toplumu yönetme liyâkati
yoktur. Ünlü Osmanlı tarihçisi Koçi Bey’in
Risâlesi’nde vurguladığı gibi, “Toplumlar küfür üzere ayakta durabilir, ancak zulüm üzere
duramazlar.”
Allah Kimleri Hor ve Hakir Kılar?
Ahlakî değerler alanında meydana gelecek olan çöküntü, bir milletin ya fiziksel
olarak tarih sahnesinden silinmesini ya da
fiziksel varlığını korumasına rağmen güç ve
iktidarını kaybetmesini beraberinde getirebilir.12 İbn Haldun’un dediği gibi; fetih, ganimet getirir; ganimet konfor ve lükse dayalı
bir hayatı; böyle bir hayat da rehâveti getirir, arkasından da böyle gevşek bir hayat,
yıkılışı getirir. Ancak, ahlakî değerleri yaşam
24 ŞUBAT 2014
tarzı haline getiren milletler, tarihsel yürüyüşlerini devam ettirebilirler.13 Her türlü zulüm, haksızlık ve adaletsizliğin koyulaştığı,
emânetlerin ehline verilmediği bir toplum,
kendi kıyâmetini zorlar. Böyle bir toplumun
birlik bağları çözüleceği ve güç kaybı yaşamaya başlayacağı için çöküş süreci hızlanacaktır.14
Netice, Allahu Teâlâ mü’minleri yüceltip
aziz kıldığı gibi, O’nun âyetlerini inkâr eden
ve peygamberleri öldürenleri15, Allah dışında birtakım âciz varlıkları tanrı edinenleri.16
Allah’a ve peygamberine düşman olup başkaldıranları17 kendilerini zengin ve güçlü sanan ve çevrelerinde de öyle zannedilen, bu
sebeple Allah’a secde etmekten geri duranları18 ve kötülük yapanları19 hor ve hakir bir
hâle düşürecektir. Bu noktada mü’minler izzeti; Allah, Rasûlü ve muvahhit mü’minlerde
aramalıdırlar. Başka yerlerde aramaya kalktıkları takdirde hor ve hakir bir konuma düşeceklerdir.
Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1. 3/Âl-i İmrân, 26.
2. 57/Hadîd, 22.
3. Bkz. 13/Ra’d, 11.
4. 33/Ahzâb, 62.
5. 17/İsrâ, 15.
6. 74/Müddessir, 38.
7. 53/Necm, 39.
8. 2/Bakara, 182.
9. 3/Âl-i İmrân, 182.
10.30/Rûm, 41.
11.21/Enbiyâ, 105.
12.Bkz. 17/İsrâ, 16.
13.Bkz. 24/Nûr, 55.
14.18/Kehf, 59.
15.2/Bakara, 61.
16.7/A’râf, 152.
17.58/Mücâdele, 20.
18.68/Kalem, 43.
19.10/Yûnus, 27.
Deli Gönül
Deli gönül abdal gönül
Ne girersin hâldan hala
Yetmez mi ki bir gonca gül
Ne konarsın daldan dala
Yetsin artık bunca keder
Gülmez mi hiç sana kader
Bugün gelir yarın gider
Ne salarsın yoldan yola
Semalarda ürüşansın
Dünyalarda perişansın
Gönüllerde gülüşansın
Ne dönersin aldan ala
Deli gönül geldim sana
Küle döndüm yana yana
Merhametin yok mu bana
Ne salarsın kuldan kula
Mürsel GÜNDOĞDU
Gözlerin hep ateş saçar
Gülzarından bülbül kaçar.
Benim gülüm nerde açar
Ne budarsın koldan kola.
somuncubaba 25
SÛFİ PERSPEKTİF / Kadir ÖZKÖSE*
K
ur’ân-ı Kerîm’de sık sık tekrarlanan; “Biz
âyetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde insanlara göstereceğiz.”1 “Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir.”2 gibi
ilâhî buyruklar bağlamında sûfîler, yaşadığımız
zâhirî âlemin sonsuz çeşitliğiyle Hakk’ın birliğine işaret eden birer âyetler dizgesi olduğunu,
eşyaya ilâhî ve hakîkî birlik gözüyle bakılması gerektiğini dile getirmektedirler. Âleme bu
şekilde tevhîd nazarıyla bakan sûfî, âlemdeki
âyetleri ilâhî sıfatların tecellîleri olarak görür.
Hakîkate ulaşma çabası güden sûfîler kendi
nefisleri ile dış âlem arasında bağlantı kurarlar,
kendi iç dünyalarındaki hakîkatleri dış âlemden
seçtikleri sembollerle ifade ederler. Sembolik
ifadeler bazen sözlü, bazen yazılı, bazen ritüel boyutta harf, sayı ve farklı figürlerle temsil
edilirler. Sembolik ve alegorik işaretler tekke
mimarisinde, dervişlerin giyim kuşamlarında,
âyîn-i şerîflerde, tasavvuf musikîsinde ve hat
sanatında bâriz bir şekilde gözükmektedir.3
Renklerin Kişilik Üzerine Etkileri
Tasavvufta Renklerin Dili
“Tasavvufta renkler genelde birtakım hâlleri, makamları ve
seyr ü sülûk esnâsındaki merhaleleri simgelemektedir.
Hangi rengin hangi anlama geldiği sûfîden sûfîye, tarîkattan
tarîkata değişiklik gösterebilmektedir.”
26 ŞUBAT 2014
İnsanın kendini, eşyayı ve nesneleri tanımlamak ve belirgin hâle getirmek için kullandığı unsurlardan biri de renk sembolizmidir. Zira bir nesneyi veya en geniş anlamda, bir fikri diğerinden
ayırt etmek için kullanılan en kolay yol renktir.
Zamanla renklerin sadece zâhirî bir tanımlamayla
sınırlı olmadığı, insanların iç dünyası ve psikolojileriyle de yakinen ilişkili olduğu anlaşılmıştır.
Günümüzde psikoloji ve modern bilim, renklerin,
insanların ruh halleri ve kişilikleri üzerinde bazı
etkilerinin olduğu iddiasındadır. Ayrıca renkler,
insanların tedâvilerinde ve mânen rahatlamalarında da kullanılan bir araçtır.4 Yirminci asrın ilk
yarılarından itibaren artık “color science/renk bilimi” denilen bir bilim dalı bile ortaya çıkmıştır.
Modern dünyada hızla yayılan pozitif düşünce
merkezleri, psikolojik ve ruhsal tedâvi merkezleri,
psikolojik ve ruhsal tedâvi tekniklerinde renklerin
insanlar üzerindeki etkilerini de kullanmaktadır.
Renklerle kişilik ve karakter analizleri yapılmakta,
her kişiye özgü bir rengin olduğu belirtilmektedir. Hatta renk tercihlerimiz bile tesâdüfler üzerine değil, kişiliğimiz ve bundan doğan ihtiyaçlar
üzerine yapılmaktadır. Buna göre, kırmızı sevgi,
irâde ve atak kişilik; turuncu, duygusallık, yapıcı
ve neşeci arayış; sarı, entelektüel güç, yöneticilik,
hırs; yeşil ise denge, huzur, güven ve istikrar gibi
anlamlara gelmektedir.5
Kur’an’da Renkler
Kur’ân-ı Kerîm renk kelimesinin karşılığı olarak “Sıbğa” kavramını kullanmaktadır. “Allah’ın
boyası! O’nun boyasından daha güzel boyası
olan kim?”6 âyet-i kerîmesi ile hakîkî renk vericinin yalnızca Allah olduğu ifade edilmektedir.
“Sıbğatullah” kavramı; din, akıl, iman, İslâm ve
fıtrat rengini ve insan yaratılışına hâkim olduğu
özelliği; ezelde insanın ruhuna konan inanç, fıtrat ve tevhîdi ifade etmektedir.7 Dolayısıyla biz
rengi Allah’tan alırız. Yunus Emre bu durumu;
Yanmışam aşkuna tâ kül olunca
Boyandum rengüne, solmazam ayruk.8
diyerek dile getirmektedir. Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî de “O benden nerededir ki, can ile aynı renge bulanmıştır?”9 demektedir.10 Kesret âleminin
renk tonlarına dikkat çeken âyet-i kerîmelerden
birkaçını şu şekilde sıralayabiliriz:
“Görmedin mi Allah gökten su indirdi. Onunla
renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan
(geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık). İnsanlardan, hayvanlardan ve
davarlardan da yine böyle çeşitli renkte olanlar
somuncubaba 27
var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür,
çok bağışlayandır.”11
“Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi, onu
yerdeki kaynaklara ulaştırdı, sonra onunla renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da
sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru
bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri
için bir öğüt vardır.”12
“Bu defa ‘Bizim için Rabbine dua et, bize onun
rengini açıklasın.’ dediler. ‘O diyorsun ki, ‘Sarı
renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir
inektir.’ dedi.”13
“Yeryüzünde sizin için rengârenk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir ibret
vardır.”14
“Sonra meyvelerin her birinden ye, Rabbinin
sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir
şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır.
Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir
ibret vardır.”15
Mutasavvıfların Tecrübelerini
Aktarırken Renk Sembolizmini
Kullanmaları
Tasavvufta renkler genelde birtakım hâlleri,
makamları ve seyr ü sülûk esnâsındaki mer-
28 ŞUBAT 2014
haleleri simgelemektedir. Hangi rengin hangi anlama geldiği sûfîden sûfîye, tarîkattan
tarîkata değişiklik gösterebilmektedir.16 Meselâ
Hâtemu’l-Asamm (ö.237/851), ölümün türlerini
renklerle ifade etmiştir. Şöyle ki: “Bizim bu tasavvuf mezhebimize giren, ölümün şu dört nevini
kendine mal etsin. Beyaz ölüm, bu açlıktır; kara
ölüm, bu halkın ezâ ve cefâsına tahammüldür;
kızıl ölüm, bu hevâ ve hevese karşı koyarken her
nevi şâibeden uzak hâlis ameldir; yeşil ölüm, bu
yama üzerine yama atılmış hırka giymektir.”17
Atvâr-ı seb’a usulünü esas alan tarîkatlarda
renk sembolizminin baskın olduğu görülmektedir.
Nefsânî tarîkatlarda nefsin yedi mertebesinin ayrı
ayrı birer zikri, hâli ve nuru vardır. Buna göre nefs-i
emmârenin mavi, nefs-i levvâmenin sarı, nefs-i
mülhimenin kırmızı, nefs-i mutmainnenin beyaz,
nefs-i râziyyenin yeşil, nefs-i marziyyenin sıyah
nuru vardır. Nefs-i kâmiledeki nur ise renksizdir.18
Nakşibendîlere göre ise zikirle meşgul olan
sâlikin kalbinde sırasıyla sarı, kırmızı, beyaz, siyah ve yeşil renkte nurlar zuhûr etmektedir.19
Seyr ü sülûk eğitiminde mücâhede safhalarını bir bütün olarak mârifet bağlamında ele
alan Necmeddîn-i Kübrâ, gerçekleşen keşf
hallerini renk boyutunda dile getirmekte ve
tasavvufî hâller elde edilirken algılanan renkli ışıklar üzerinde durmaktadır.20 Bunun örneği
Fevâtihu’l-Cemâl isimli eseridir. Necmeddîn-i
Kübrâ bu eserinde tasavvufî hayata intisâb ettikten sonraki zamanlarda tecrübe ettiği renkli
gaybî hâdiselerden, karşılaştığı zorluklardan ve
tattığı zevklerden sıklıkla bahsetmektedir. Eserinde bu hususları belli başlıklar altında tasnif etmektedir. Seyr ü sülûk sürecinde insanın
önündeki üç perdeden bahseden Necmeddîn-i
Kübrâ, vücut, nefis ve şeytan isimli bu üç perdeden kurtulurken yaşananları renk sembolizmine başvurarak anlatmaktadır.21 VIII/XIV.
yüzyıl Kübrevî şeyhlerinden Simnânî yedi
latîfeye karşılık gelen yedi renkten bahsetmektedir. Letâifu’l-kalıbiyyenin rengi karanlık
ve koyu, latîfetü’n-nefsiyyenin mavi, latîfetü’lkalbiyyenin kırmızı, latîfetü’s-sırrıyyenin beyaz,
latîfetü’r-rûhiyyenin sarı, latîfetü’l-hafiyyenin
nûrânî siyah ve nihâyet latîfetü’l-Hakkıyye’nin
ise yeşil veya renksizdir.
Reklerin Dili
Sûfîlerin renk analizine bakacak olursak
meselâ, Necmeddîn-i Kübrâ’ya göre beyaz,
İslâm, iman ve tevhîdi sembolize etmektedir. O,
insan vücudunun ilk anda zifiri karanlık olduğunu, daha sonra kırmızılaştığını ve ıslâh edildiğinde de saflaşıp beyaz hale geldiğini ileri sürmektedir. Beyaz genelde saflığı, temizliği çağrıştırmakta ve huzurlu bir ruh halini göstermektedir.
Bundan dolayı beyaz nefs-i mutmainnenin rengidir.22 Nakşibendiyye’de ise sır latîfesinin rengi
beyazdır.23 Şeyh Gâlib’e göre ise beyaz, Allah’ın
yaratma irâdesinin sembolüdür.24 İsmail Hakkı
Bursevî’ye göre ise beyaz renk cemâl sıfatının
rengidir ve bunda gündüze işaret vardır.
taki bu belirsizlikten dolayı, Hakk’ın nurunun
renksiz ve keyfiyetsiz olduğu da söylenir.26 Bu
gerçekten hareketle İsmail Hakkı Bursevî, siyah
rengi Celâl sıfatının rengi olarak değerlendirmektedir.27
Yeşil rengin kullanımı eski zamanlardan
beri çok yaygındır. O, gönlü ve gözü dinlendiren bir renktir. Günümüz psikolojisinde yeşil,
denge, huzur, güven ve istikrârı temsil etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu renk bolluk ve
bereket anlamında ve cennet tasvirlerinde kullanılmaktadır. İstihâre yaparken beyaz ve yeşil görmek, hayra; siyah ve kırmızı görmek de
şerre yorulur. Hızır’ın kelime mânâsının yeşil
olduğunu ve dünya siyâsetinde yeşilin İslâm’ın
rengi kabul edildiğini biliyoruz.28 İsmail Hakkı
Bursevî’ye göre yeşil, kemâl rengidir. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.) yeşil cübbe giyerlerdi.
Şeyh Üftâde’ye göre yeşil, seyitlerin libâsı olduğundan edeben terk olunup yalnızca taçta
bulunması tercih olunmuştur. Bundan dolayı,
Celvetiyye Tarîkatı’nda hâlen, yeşil taç ile teberrük ederler. Tahkîk ehli, bazen yeşil hırka da
Siyah renge gelince Necmeddîn-i Kübrâ siyahı; küfür, şirk ve şüphenin ifadesi olarak görmektedir. Yine ona göre, koyu ve karanlık ortam
türâbî hazzın bekâsının, bedenlerin kuvvetinin
ve nefs-i hayvânînin duhûlünün delîlidir. Bu
arada tasavvufta siyahın, biri maddî siyah, diğeri belirsizlik anlamındaki siyah olmak üzere iki
anlamının olduğunu ve Necmeddîn-i Kübrâ’nın
siyahın ilk anlamını kastettiğini belirtmek gerekir. İkinci anlamıyla siyah, esas itibariyle bir
renk değil, bütün renklerin kaynağıdır.25 Siyah-
somuncubaba 29
giyerler. Hicâb ehlinin yeşil yünden hırka giymeleri, onları taklit etmek içindir. Yoksa hallerinin gereği, önce siyah, sonra beyaz, sonra yeşil
giymektir.29 Yeşil, Necmeddîn-i Kübrâ’nın renk
sembolizmindeki en mühim renktir. Çünkü o,
vücûdun karanlık kuyusundan çıkışı ve kurtuluşu sembolize etmektedir. Bitkinin yeşil oluşu,
onun canlılığını gösterdiği gibi, yeşil renk de
kalp hayatını, yani kalbin canlı ve çalışır olduğunu simgelemektedir. Şeyhe göre, yeşil sonuncu renktir. Bu renkten şimşek çakması gibi
parıltılar ve aydınlıklar doğar. Yeşillik saf da
olabilir, bulanık da. Saf oluşu, Hakk’ın nurunun
galibiyetinden, bulanık oluşu ise vücut ve varlık karanlıklarının hâkimiyetinden meydana gelir. Nakşibendiyye tarîkatında Seyr ü sülûk kalp
latîfesiyle başlamakta ve ahfa ile sona ermektedir. İşte bu son latîfenin nuru yeşildir.30
Necmeddîn-i Kübrâ’ya göre mavi renk, nefsin
kuvvet ve safâsına delâlet etmektedir. Zira nefs
zuhûr ettiği zaman rengi mavidir. Mavi, nefsânî
tarîkatlarda nefs-i emmâreyi simgelemektedir.31
Sarı renge gelince bu renk, tasavvufî hâlin
zaafına, sûret ve bastın varlığına işarettir. Nasıl
ki bir bitkinin sararması, onun bazı arızalardan
dolayı za’fiyete uğradığını gösteriyorsa, sarı
renk de seyyarın gidişâtındaki zaafı ve zayıflığı
simgeler. Halvetiyye’de nefs-i levvâmenin rengi, Nakşibendiyye’de ise kalbin nûru sarıdır.32
Necmeddîn-i Kübrâ altın renginin, halâsın ve
ihlâs makâmının; gümüş renginin ise sıdk ve
istikâmetin delîli olduğunu söylemektedir.33
30 ŞUBAT 2014
Tasavvufî hâlin şiddet ve kuvvetine yönelik
delil ise kırmızı renktir. Diğer yandan saf ateş
rengi olan kırmızı, himmet işaretidir.34 Kırmızının nefs-i mülhimeyi, rûhu, vuslatı, yani Allah’a
kavuşmayı ve varlık âlemini simgelediği de söylenmektedir.35 Mevlevîlikte şeyhin postu kızıl
renkte olur. Güneş batarken kızıl renge büründüğü ve Hz. Mevlânâ da güneşin gurup ettiği
sıralarda Hakk’a vasıl olduğu için bu renk “vuslat rengi” olarak benimsenmiştir.36 Rûzbihân-ı
Baklî, Hakk’ın güzelliğini kırmızı gül renginde
gördüğünü; Allah’ın cemâlini ve celâlini çeşitli
sûretlerde temâşâ ettiğini söyler.37
Tütüyorsa Ocağın
Yüzünde güller açar
Tütüyorsa ocağın
Gönlün hep ışık saçar
Tütüyorsa ocağın
Hasrete alışırsın
Aşk ile çalışırsın
Aşını bölüşürsün
Tütüyorsa ocağın
Dipnot
Kederini yel alır
Ümidin diri kalır
Kalbin mutmain olur
Tütüyorsa ocağın
Hayat hareketlenir
Ömrün bereketlenir
Sevincin kanatlanır
Tütüyorsa ocağın
Ele avuç açmazsın
Özveriden kaçmazsın
Akşam, hüzün biçmezsin
Tütüyorsa ocağın
Her mevsimin bir bahar
Olur acıların buhar
Mutlusun leyl-ü nehâr
Tütüyorsa ocağın
Hızır İrfan ÖNDER
* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
1. 41/Fussilet, 53.
2. 41/Fussilet, 37.
3. Uludağ, “Kâdiriyye Tarîkatında Sembolik Ögeler”, Keşkül, Sayı: 18, 2011 Bahar, s. 75.
4. Yıldırım, “Renk Simgeciliği ve Şeyh Galib’in Üç Rengi”,
Milli Folklor, c. 18, S. 72, s. 130.
5. Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 269.
6. 2/Bakara, 168.
7. Şahinler, Siyah ve Yeşil, s. 13-15.
8. Tatçı, Yunus Emre Divanı, s. 150.
9. Mevlânâ, Divân-ı Kebîr-Seçmeler, c. I, s. 79.
10.Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 270.
11.35/Fâtır, 27-28.
12.9/Zümer, 21.
13.2/Bakara, 69.
14.16/Nahl, 13.
15.16/Nahl, 69.
16.Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 271.
17.El-Kuşeyrî, er-Risâle, s. 393.
18.Muslu, Mustafa Kemâleddîn Bekrî, s. 154-175.
19.Türer, “Letâif-i Hamse”, DİA, XXVII, Ankara 2003, s. 143.
20.Corbin, İslam Felsefesi Tarihi, c. II, s. 87.
21.Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 262-263, 272.
22.Muslu, Mustafa Kemâleddîn Bekrî, s. 166.
23.Türer, “Letâif-i Hamse”, DİA, c. XXVII, s. 143.
24.Yıldırım, “Renk Simgeciliği ve Şeyh Galib’in Üç Rengi”,
Milli Folklor, c. 18, S. 72, s. 140.
25.Şahinler, Siyah ve Yeşil, s. 13-19-27.
26.Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 273.
27.Döner, Tasavvuf Kültüründe Hz. Peygamber Tasavvuru,
s. 131.
28.Şahinler, Siyah ve Yeşil, s. 69-102.
29.Döner, Tasavvuf Kültüründe Hz. Peygamber Tasavvuru,
s. 131.
30.Türer, “Letâif-i Hamse”, DİA, c. XXVII, s. 143.
31.Muslu, Mustafa Kemâleddîn Bekrî, s. 155.
32.Muslu, Mustafa Kemâleddîn Bekrî, s. 160.
33.Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 274-275.
34.Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 273.
35.Muslu, Mustafa Kemâleddîn Bekrî, s. 161.
36.Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, s. 97.
37.Gökbulut, Necmeddîn-i Kübrâ, s. 270-271.
somuncubaba 31
EDEBİYAT / Musa TEKTAŞ
Dervişliğin Hakikati
“Dervişlik, Allahu Teâlâ’nın rızasına talip olurken
kalp kırmamak, gönül kazanmaktır. Gönlünü Allah
sevgisiyle doldurmak ve her türlü işini bu sevgilinin
rızasına uygun yapmaktır. Hâl böyle olunca kendine yol
gösteren mürşidini canından çok seven, onun terbiyesini
gözetleyen, tavsiyelerine uyarak hayatına ona göre yön
verenlere ancak derviş denir.”
M
aneviyat ocakları olan tasavvuf merkezlerinin Anadolu dervişliğinin oluşumundaki katkıları çok fazladır. Maneviyatına düşkün olan Anadolu insanı, bilge
ârif kimselere daima kucak açmıştır. Özellikle
Mevlâna, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Velî,
Niyazî-i Mısrî gibi yüce şahsiyetlerin etraflarında kümelenen toplumun ahlâk yapısının oluşmasındaki etkileri çok fazladır.
Derviş, tasavvufî terbiye ile hakikate talip
olan kimse demektir. Allahu Teâlâ’dan başka her
şeyi gönlünden çıkaran, Kur’an ve sünnete uyan;
mürşidinin emirlerine itaat ederek gönlünü yalnız Allahu Teâlâ’ya bağlayan; içini ve dışını güzel
huylarla süslemeye gayret gösteren kişidir.
Derviş olan kendi kusurlarıyla meşgul olur,
başkalarının kusurlarına bakmaz. Kendini hiç
kimseden üstün bilmez. Dost, düşman, herkesi
güler yüz ve tatlı dil ile karşılar, hiç kimse ile
münakaşa etmez. Manevî yakınlığa talip olan,
bu dünyada garip kalan bir kişidir. Azerbaycanlı bilge Hacı Ferhat Mirza’nın tespitiyle: “Türk
dünyasının en zirve bilge kişisi” olan Es-Seyyid
Osman Hulûsi Efendi Hazretleri özel arşivindeki bir notunda şöyle buyurur:
Derviş olan bu âleme garip gelir garip gider
Dervişlik sözü âdeme garip gelir garip gider1
32 ŞUBAT 2014
Dervişlik, Allahu Teâlâ’nın rızasına talip olurken kalp kırmamak, gönül kazanmaktır. Gönlünü Allah sevgisiyle doldurmak ve her türlü işini bu sevgilinin rızasına uygun yapmaktır. Hâl
böyle olunca kendine yol gösteren mürşidini
canından çok seven, onun terbiyesini gözetleyen, tavsiyelerine uyarak hayatına ona göre
yön verenlere ancak derviş denir.
Derviş; dünya sevgisini kalbinden söküp atmış, canını, malını, Allah’ın rızası için ortaya koymuş fedakâr kimsedir. Kendisine ihsan edilen
her türlü hizmeti kendine nimet bilen, kibirden
uzak, tevazu ile yaşayan, güzel ahlâkıyla etrafına
örnek olan kişidir. Bazıları onu garip olarak görse
de aslında o manevî yakınlık kesbetmiş, eşyanın
hakikat sırrını keşfetme yolcusudur.
Dervişin Tasavvufî Eğitimi
Tasavvuf; nefsin ıslahını, terbiye metotları ile
yeniden inşasını hedefler. Nefsi, emmârelikten
sırasıyla levvâme, mülhime, mutmainne, râziye,
marziyye ve kâmile mertebelerine getirmeye
özen gösterir. Nefsi okşamanın, nefs hazlarını doyurmanın değil nefsin arzularını kırmanın çabasını
güder. O nedenle tasavvufî eğitim alan bir derviş
mütevazı, sabırlı, dengeli, paylaşım sahibi, mütevekkil, vefalı, sadık, sorumluluklarının bilincinde
ve hayatı aşkla yaşamaya taliptir. O; korkularını,
açgözlülüğünü, şehevî arzularını, törpülemiştir.
Meşâyih-i kiram, müridânını vuslata ermeye,
vahdet şarabını içmeye davet eder. Varlık gerçekte tektir. Her şey Bir’den tecelli ettiğinden,
Hakk’ın dışındaki her şey izâfîdir. Hakikat sabittir, değişmez ve evrenseldir. Bu yüzden içtedir.
Hakikatler içten dışa doğru tezahür eder. Mânen
Allah’la beraber olan gönül, ağyârdan ayrılmış;
Hakk’ın zikrine koyulan zihin, Allah’ı tefekküre
koyulmuş; kısaca Allah’tan geldiğini idrak eden
ruh, içteki hakikate erme yolculuğundadır.
Tasavvufî eğitimle dervişler, birbirini anlama
duygusuna sahip olur, nefislerini ortak bir potada
eritir, başkalarını sevmeyi, acıları paylaşmayı, sevince ortak olmayı ve sükûnete ermeyi öğrenirler. Tilâvet, salâvat, semâ’, devrân, zikir, tesbihât,
evrâd ve mûsiki ile yoğun bir şekilde duygusal
ve ruhsal hâller yaşayan derviş veya muhibbanın
içe bakışı, derin tefekkürü, bilinçaltını algılaması, kendini aşması ve hakikatin kaynağına ermesi
sağlanır. Asla umuttan yoksun kalmayan derviş
Hakk’a vuslatın özlemi ile hayat sürer. Tasavvuf
yolundaki yolculuğu ile derviş her şeyden önce
iç benliğini değiştirmeye çalışır.
Dervişin yegâne görevi, benlik duygusunu
kırmaktır. Bu amaca ulaştıktan sonra onun arayışı sona erer. Arayanların eli, zihni ve kurguları boştur. Onlar bir yönden var, bir yönden yok
mesabesindedirler.2
Hakikati Bulanlar
Arama sürecindeki derviş “ben”i terk etmiştir. Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeru” ifadesindeki “ben” tasavvufî bakışta
içeridedir. Söz dışarıdadır, insanın hakikati de
içeridedir. Hulûsi Efendi Hazretleri bu konuda
dervişe şöyle sesleniyor:
Dervîş ….. Hakk’ı kendinde bulmaz mısın
Bu gafletten ayılıp kendine gelmez misin
Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu
Rabbini bilmek için nefsini bilmez misin3
Marifet; Allah’ın zâtını, sıfatlarını, ulûhiyetini,
kudretini ve hikmetlerini hakk’al-yakîn derecesinde bir bilgi ve duygu ile görüp tanıyabilmek anlamındadır. Ve böylece insanın, kendi kulluğunu
içtenlikle duyması ve bunu kalben yaşamasıdır.
Yine Arapçada ve dilimizdeki, “Men arefe
nefsehû fe kad arefe Rabbehû/Kim nefsini (kendini) bilirse, Rabbini bilir.” sözü de çok meşhurdur.
Ârif, Allah’a manen yakındır ve imanı da
yakîn halindedir. İmamı Gazalî, insanlardaki
imanın üç derecede olabileceğini söyler:
Avam tabakasının imanı ki, daha çok taklitten ibarettir. Güvenilir bir kimseden, mesela,
falancanın evde olduğunu duymak ve buna
inanmak gibi.
somuncubaba 33
tevhid âlimidir. Fakat onu gönlünde duyan, her şeyi Allah’a bağlayan ve onu mutlak fail bilen kimse, ancak ârif insandır.4
İnsanın içinin zenginleşmesi de onu
yetiştirecek bir Allah dostu ile mümkündür. Terbiye mektebine girer, ondan istifade ederse, artık o da mertebesini yükseltir.
Kelamcıların imanı ki bu da bir nevi delil ve
istidlâl ile karışık olan bir imandır. O adamın
içeriden sesini duymak suretiyle orada olduğuna inanmak gibi.
Sonuncusu âriflerin imanıdır ki, yakîn nuru
ile müşahede edilen bir inançtır. İçeride bizzat
adamın kendisini görerek inanmak gibi. İmanın
en kuvvetlisi de işte budur. Ve insan için nihaî
gaye de bu olmalıdır.
İşte ârif kişi bu hedefe ulaşandır. Yani nefsi,
nefesi ve hâli ile Allah yolunda olandır.
Terbiye Mektebindeki Derviş
Hoca Ubeydullah Hazretleri der ki: “İlim ikidir.
Verâset ilmi ve ledün ilmi. Veraset ilmi çalışmakla elde edilen, ledün ilmi ise ilâhî olarak verilen
ilimdir. Ve bunlar başka başka şeylerdir. Mesela,
dilbilgisi ilmini bilene dilbilgisi âlimi denir, fakat dilbilgisi ârifi denilemez. Ama ârif kişi, nahiv
kaidelerini yerinde kullanırsa o zaman sıfatını
göstermiş ve nahvin arifi olduğunu belirtmiş
olur. Tevhid ilmi için de aynı şey söz konusudur.
Tevhidi ve şeriata uygun olarak Allah’ın zâtını, fiillerini ve sıfatlarını tecrit ve tenzih ile (noksan
sıfatlardan münezzeh olduğunu) bildiren kimse
34 ŞUBAT 2014
Peki, Allah dostu kimdir? Mesnevî’de
Allah dostu şöyle tarif edilir: “Allah tarafından vahiy ve cevaba nail olan kişi, her
ne buyurursa o buyruk doğrunun ta kendisidir. Senin cüz’î aklın onun küllî aklı vasıtasıyla küllî olur. Çünkü akl-ı kül, nefse
vurulmuş zincir gibidir. Her devirde peygamber yerine bir veli vardır; bu sınama
kıyamete kadar daimidir. Tane arayana tane tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder.
Ustaya müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi, şehirde de alay konusu olur, köyde de!
Olmayacak şey onların himmetiyle olur. Halkın
aynada gördüğünü pîr, pişmemiş kerpiçte görür.” Hulûsi Efendi Hazretleri bu hususta şöyle
buyuruyor: Her ateşe can atıp da yanma
Her dervişi derviş olur sanma
Her nâkısa dil verip inanma
Git gör ki ne kâmil ne kâmil
Git gör ki o ârifi ne ârif5
Yukarıda iki beytini verdiğimiz dervişin vasıflarını belirten manzumenin son beyti ise
şöyledir:
Yokuş değil düzdürür hakikatin yolları
Düzgün işler işleyip bu yola gelmez misin
İnsanlar mürşidleri, şeyhleri değerlendirirken onlardaki büyüklüğü kerametle ölçmeye
kalkışırlar. Güya keramet gösteren şeyh büyüktür. Bununla ilgili bir hikâyeye bakalım:
Bir gün müridleri Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinden keramet istemişlerdi. Buyurdular ki:
Bizim kerametimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta
durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?..”
Ardından tasavvufta mühim olan hususun
keramet değil, istikâmet olduğunu bir kez daha
hatırlatarak şöyle buyurdular:
Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her
ağacın yaprak yaprak dile gelip, “Ey Allah’ın
velîsi merhaba!” diye seslendiğini duysa,
zâhiren de bâtınen de bu sese asla iltifat etmemeli! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha
da ziyadeleşmelidir.”
Bunun üzerine bazı müridleri:
Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de
zaman zaman keramet zâhir olmakta, dediler.
O büyük tevazu âbidesi:
O müşâhede ettikleriniz, müridlerimin kerametleridir, buyurdu.
Dervişin İç Âlemi
O halde Yunus Emre’nin dediği gibi insan
denmeye layık tarafımız mânâ tarafımızdır:
Bu âdem dedikleri el ayakla baş değil
Âdem mânâya derler suret ile kaş değil
Mevlânâ da diyor ki; “İnsanlık merdiveninin
en alt basamağında bulunanla en üstünde bulunanı sırf isimleri insan olduğu ve bedenen
benzeştikleri için bir tutmak mümkün değildir.”
Dervişlik, iç âlemin bezenmesiyle mümkündür, dış görünüşle dervişlik olmaz. Hulûsi Efendi (k.s.) bu gerçeğe şöyle işaret buyuruyor:
Hulûsi Efendi Hazretleri de der ki, “İnsanın
kılığına kıyafetine bakarak onun kemal mertebesini tayin etmek doğru değildir. Onun; içine,
manasına bakarak insanlığını ölçebilirsiniz.”
Kılık kıyafet ile âdem âdem olmaz
Bir ulu kimseden el almayınca6
(Kendinde bir şey olmadığı halde cübbe, sarık gibi bazı kıyafetlerle insan olunmaz. Ancak
kâmil bir Allah dostunun terbiyesinden geçmek
gerekir.)
Yeryüzündeki insan hayatının anlamını öğrenip keşfetmek, sırlarına vakıf olmak, Allah dostluğunu kazanmak ancak hakiki dervişlikle olur. Dış
görüşten çok iç âlemin büyüklere uygun olması
gerekir. Hazretin kelamıyla yazımızı bağlayalım:
Hacı Bektaş Veli’nin meşhur “Dervişlik hırkada tacda değildir” mısraıyla dervişliğin, daha
geniş anlamıyla insanlığın kılık kıyafetle değerlendirilemeyeceğine işaret eder.
16. yüzyılın şairler sultanı Bâkî, bir beyitte
şöyle diyor:
Şeref vermez dür ü güher kemâl olmaz
zer ü ziver
Hüner kesb et hüner bahr-i fazîlet
kân-ı irfân ol
(İnci, cevher sahibi olmak kişiye şeref vermez.
Altın ve süs, olgunluk getirmez. Hüner sahibi olmaya bak. Fazilet denizi ve irfan madeni ol.)
Ne sakal ile bu iş
Ne makal ile bu iş
Sûfî Hakk’ı anlamak
Mutlak ki hâl ile bu iş7
Dipnot
1. H. Hulûsi Ateş Efendi Şeyhzadeoğlu Özel Arşivi, No: 84
2. Kadir Özköse, Dervişin Günlüğü, s.237-238, Ensar Yay.,
2008.
3. H. Hulûsi Ateş Efendi Şeyhzadeoğlu Özel Arşivi, No:
770
4. Ekrem Sağıroğlu, Altınoluk, Sayı: 245, Temmuz 2006, s.
52.
5. H. Hulûsi Ateş Efendi Şeyhzadeoğlu Özel Arşivi, No:
012.
6. Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Mektûbât-ı Hulûsî-i
Dârendevî, s. 292. Nasihat Yay, 2006.
7. H. Hulûsi Ateş Efendi Şeyhzadeoğlu Özel Arşivi, No:
751.
somuncubaba 35
TARİH / Resul KESENCELİ
Sultan IV. Murad Han ve
Ahmed-i Velî Hazretleri
“Sefer hazırlıklarını
gören padişah da Sivaslı
Abdülmecid Efendi’nin
elinden Hazret-i Ömer’in
kılıcını kuşandıktan sonra
harekete geçti. 8 Mayıs
1638 günü Üsküdar
ordugâhından, yanında
86 yaşındaki Şeyhülislâm
Yahya Efendi, âlimler
ve velîler olduğu halde
Bağdat’ı fethetmek
niyetiyle hareket etti.”
Maneviyatın Bağdat’ın Fethindeki Etkisi
Hızr âsâ geldi yetdi himmet-i kutb-ı zaman
Bî taab feth eyledim Bağdad şehrin râyekân
Sultan IV. Murad Han
I
rak topraklarının önemli bir kısmı Hz. Ebu
Bekir (r.a.) döneminde Halid ibni Velîd (r.a.)
komutasındaki İslâm ordusu tarafından fethedildi. Irak’ın tamamının fethi ise, Hz. Ömer
(r.a.) zamanında gerçekleştirildi. Tarihte önemli
birer ilim ve ticaret merkezi görevi üstlenmiş
olan ve günümüzde de bu özelliklerini koruyan
Basra ve Kufe şehirleri ise Hz. Ömer (r.a.) zamanında kurulmuştur. Müslümanların dördüncü
halifesi Hazreti Ali’nin kabri Necef’tedir (Kufe).
Oğlu Hazreti Hüseyin Kerbelâ’da şehit düşmüştür. Bağdat’ın birçok özelliklerinin yanında en
önemli bir özelliği de velîler ve evliyalar diyarı
olmasıdır. Birçok İslâm büyüğü Bağdat’ta metfundur. Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı
Azam Ebu Hanife, büyük mutasavvıf Abdulkadir Geylani, Musa Kâzım, Cüneyd-i Bağdadî, Ahmed bin Hanbel, Marufu Kerhi, Bişri Hafi, Behlül Dânâ ve daha birçok İslâm âlimi ve büyüğü
Bağdat’ta medfun bulunmaktadır.
hinde ise Bekir Subaşı’nın oğlu Mehmed, Şah
Abbas’ın kendisine Bağdat valiliğini vaat etmesi üzerine şehri Safeviler’e teslim etti. Şah
Abbas verdiği sözün aksine şehirdeki Sünnî
halka büyük zulüm ve katliam hareketinde bulundu. Şehrin büyük kısmını tahrip etti. İmam-ı
Azam ile Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin türbelerini yıktırdı.
Ahmed-i Velî Hazretleri ve
Dördüncü Murad İlişkisi
Ahmed-i Velî Hazretleri, Şeyh Hamid-i Velî
(Somuncu Baba) neseb-i aliyesindendir. 17.
yüzyılda Darende’nin Zaviye Mahallesinde yaşamış, ecdadına layık hizmetlerde bulunmuş,
postnişin olmuştur. Kabri Darende’de Somuncu
Baba Camii haziresinde bulunmaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman, Bağdat’ı fethettikten sonra dört ay Bağdat’ta kaldı. Sultan kaldığı
süre içinde Bağdat’ta imar ve inşa faaliyetleri
ile meşgul oldu. Kâzımiyye’de yarım kalan bir
camiyi tamamlattı. İmam-ı Azam’ın mezarını
buldurup burada türbe, cami ve medrese inşa
ettirdi. Abdülkadir-i Geylanî’nin cami ve türbesi için zengin vakıflar tayin etti. 1623 tari-
36 ŞUBAT 2014
somuncubaba 37
Bağdat Seferi/Bağdat’ın Fethi
Sultan Dördüncü Murad, İran’ın doğuda yeni
işgallere başlaması ve bin bir güçlükle geri
alınan Revan’ın kaybedilmesi üzerine, yeniden Bağdat Seferine çıkmaya karar verdi. İran
hükümdarı Şah Safi’nin sulh tekliflerini şiddetle reddeden genç Osmanlı Hükümdarı kendisinden önce Sadrazam Bayram Paşa’yı gerekli
tertibatı alması için Anadolu’ya gönderdi. Sefer
hazırlıklarını gören padişah da Sivaslı Abdülmecid Efendi’nin elinden Hazret-i Ömer’in kılıcını kuşandıktan sonra harekete geçti. 8 Mayıs
1638 günü Üsküdar ordugâhından, yanında 86
yaşındaki Şeyhülislâm Yahya Efendi, âlimler ve
velîler olduğu halde Bağdat’ı fethetmek niyetiyle hareket etti. Yol güzergâhında olan ve Allah
dostlarının yoğunlukta bulunduğu Somuncu
Babanın diyarı Darende’ye uğradı. Burada Somuncu Baba Hazretlerinin ahfadından Ahmed-i
Velî Hazretleri ile görüştü, dua ve himmet istedi. Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerinin Türbesini ziyarette bulundu. Darende’den ayrılmadan önce
Ahmed-i Velî Hazretlerinden nasihat istedi Haz-
ret de “Akşamın işini sabaha bırakma.” nasihatini verdi ve “Gönlümüz sizinle.” buyurdu. Ayrıca
Hazret tarafından Dördüncü Murad’a bir ibrik
hediye edildi. İbriğin kapağının iç bölümünde
Osmanlı Türkçesi ile “Akşamın işini sabaha bırakma.” ibaresi yazıyordu. Böylece seferden
önce dua alınmış, nazara matuf olunmuş, oldu.
Dördüncü Murad abdestlerini hatıra olarak verilen bu ibrikten alıyordu. Her namaz vaktinde
Hazretin nasihatini hatırlıyor çalışmalarını ve
istikametini yeniden gözden geçiriyor, tertip ve
düzenini alıyordu.
Fetih’te Önemli Anlar
Osmanlı Ordusu, seferin yüz doksan yedinci
günü olan 16 Kasım 1638’de Bağdat önlerine
geldi. Bağdat Kalesi kırk gün boyunca kuşatıldı
ve kahramanca çarpışmalar yapıldı. Sultan Dördüncü Murad, genel saldırıya geçilmesine karar
verdi. İmam-ı Azam türbesinin bulunduğu kısım
surların dışında olduğundan daha önceden ele
geçirilmişti. Padişaha öncelikle İmam-ı Azam
Hazretlerinin türbesini ziyaret etmenin iyi olacağı söylenince genç hükümdar ağlamaklı bir
şekilde: “Bağdat şehri sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken yüce İmamımızın kabrini ziyarete
gitmekten hayâ ederim.” cevabını verdi.
azamını huzuruna davet ederek; “Hendekler
doldu niçin yürüyüş edilmiyor?” diyerek tekdir
etti. Sadrazam: “Padişahım, sabrederseniz, yakında şehir fethedilir. Yürüyüşe zaman vardır.
Acele ile askeri kırdırmayalım.” deyince Padişah: “Senin namın, dilâverliğin ve şecaatin bu
mudur? Tehirin manası nedir?” deyince Vezir-i
azam: “Ben canımı padişahıma feda etmişim.
Tayyar kulun ölmekle bir şey olmaz. Hemen
Cenab-ı Hak ihsan buyursun.” sözleriyle ertesi
gün kaleye yürüyüşü başlattı.
Bütün gece Osmanlı askerlerinin gözüne
uyku girmedi. Geceyi dua, niyaz ve yakarışla
geçirdiler. Sabah namazını kılıp güneşin doğması ile beraber ‘Allah Allah’ sedalarıyla yayından fırlayan ok gibi Bağdat üzerine atıldılar.
Vezirler, yeniçeri ümerası, beylerbeyi ve sancak
beyleri hendeklerden çıkarak en önde kuleler
üzerine gittiler. Şiddetli çarpışmalar sonucunda
bazı kuleler ele geçerek bayrak dikildi. Tayyar
Paşa da daima ilk safta olmak üzere kılıcıyla
Acemlerin başlarını uçurmakta iken, alnına bir
kurşun isabetiyle şehid düştü.
Sultan Murad bunu duyunca teessür içerisinde kalarak: “Ah Tayyar! Bağdat gibi bin kaleye değerdin.” dedikten sonra vezirine rahmet
ve minnetle anmıştır.
Tayyar Paşa İmam-ı Azam türbesinde, eskiden Bağdat valisi olan pederinin ayakucuna
defnolundu. Naima onun için “Said olarak yaşadı, şehid olarak öldü.” ifadesini kullanmaktadır.
Hücumda Sultan’ın bir kumandanı başsız bir
halde iki kılıç ile savaşmaktadır. Yaşlı bir kadın
bu kumandanı görünce hayretle şöyle söyler,
“Nasıl oluyor da başsız bir kumandan savaşıyor?” Savaşçı bunu duyunca attan düşer ve şehid olur. Düştüğü yere bu savaşçı defnedilir, o
yere ise “Abuseyfeyn” yani iki kılıçlı denmiştir.
Yapılan Kasr-ı Şirin Antlasması’yla Azerbaycan ve Revan Safevilerde, Bağdat Osmanlılarda
kaldı. İki ülke arasında ki Zağros Dağları sınır
kabul edildi. Bugünkü Türk-İran sınırı büyük
ölçüde bu antlaşmayla çizilen sınırdır. Bu antlaşmayla on dört sene on bir ay önce bir ihanet
sebebiyle Safevilere geçen Bağdat, artık kesin
olarak Osmanlı idaresine geçti. Sultan Dördün-
Padişahın otağı Dicle’ye yakın bir tepenin
üzerinde, İmam-ı Azam Kalesi karşısına kuruldu.
Ancak Murad Han otağına girmeden her gruba
bulunacağı yeri göstermek üzere asker arasına
karıştı. Daha önce Hafız Ahmed Paşa Bağdat’ı,
aşağı tarafındaki Karanlık Kapı’dan ve Hüsrev
Paşa ise İmam-ı Azam Kapısı tarafından kuşattıklarından bu mevkiler daha ziyade tahkim
edilmişti. Vezir-i azam Tayyar Paşa bu durumu
padişaha arz ile kuşatmanın, pek muhkem olmadığı, kuşatmanın Ak Kapı tarafından yapılmasını arz eyledi. Mütalaası kabul olunarak
hemen o gece asker siperler kazıp metrislere
girdi. Diğer kale kapıları da kuşatıldı.
Muhasaranın 37. gününe gelindiğinde hendekler dolmuş kale duvarları pek çok yerden
yıkılmış bulunuyordu. Genç padişah vezir-i
38 ŞUBAT 2014
somuncubaba 39
mizin reisi Ebu Hanife Hazretleri’ni ziyarete
yüzümüz oldu.” dedikten sonra bütün maiyetiyle birlikte Hazret-i İmam-ı Azam’ın türbesine yüz sürdüler. Sultan IV. Murad, Safeviler elinde çok tahrip gören Bağdat’ı imar
etmek için büyük para harcadı. İmam-ı Azam
Ebu Hanife Hazretlerinin türbesi bakımsız
ve perişan bir haldeydi. Padişah, atası Süleyman Han’ın yaptırdığı türbenin aynı şekilde
inşasını emretti. Bütün kafes şebekesi som
gümüşten yapıldı. Altın ve mücevherli yüzlerce kandil kondu. Kapısı ve eşiği gümüşten yapıldı. İmam Musa Kazım, Abdülkadir
Geylanî, Şeyh Şihabüddin Sühreverdî Hazretleri ve diğer İslâm büyüklerinin türbeleri de aynı güzellik ve muhteşemlikte inşa
olundu. Bağdat yeniden imar edildi. İslâm
Medeniyeti içerisindeki muhteşem yerini
aldı.
IV.
Murat’ın
Bağdat’ı
fethetmesi
İstanbul’da coşkuyla karşılandı. Ramazan’ın
onundan sonuna kadar (15 Ocak-4 Şubat
1639) kutlamalar ve şenlikler yapıldı. IV.
Murat da “Fatih-i Bağdat” unvanını kazanmıştır. Diğer taraftan Padişah sefere çıkarken yapılmasını emrettiği Topkapı Sarayı
Sofa-i Hümayundaki iki Kasr-ı âli’de “Bağdat
ve Revan Köşkleri” ismiyle tamamlanmıştır.
Günümüzden Tarihe Bir Hatıra
cü Murad bu zaferden sonra “Bağdat Fatihi”
diye anıldı. Büyük Velî Somuncu Baba Hazretlerinin torunu Ahmed-i Velî Hazretleri’nin himmet
ve dualarının bereketiyle fütuhat gerçekleşmiş,
tarihe altın harflerle geçmiştir. Öyle ki fütuhatla
birlikte imar hareketi başlamış, pek çok İslâm
büyüğünün türbesi restore yapılmıştır.
İmar/Restore
Bağdat Fatihi Sultan IV. Murad tebrikleri kabul ettikten sonra büyük bir gönül huzuru içerisinde maiyetine dönerek: “İşte şimdi mezhebi-
40 ŞUBAT 2014
Günümüzde Devlet erkânı, devlet büyükleri Darende’mizdeki Somuncu Baba
(Şeyh Hamid-i Velî) Külliyesi’ne ziyarete geldiklerinde, Hazretin türbesini ziyaret edip,
Külliye’yi gezdiklerinde; çok farklı bir manevî
hava, ayrı bir huzur, sanat, estetik ve temizliğin
üst düzeyde olması buradaki fikriyatın ve ufuk
derinliğinin mükemmelliği sebebiyle bu güzide
mekândan ayrılmak istemiyorlar ayrı bir huzur
ve huşu buluyorlar. Her şey çok güzel ve mükemmel, demekten kendilerini alamıyorlardı.
Öyle ki, Hazretin ve evlatlarının manevî tesiri
açıkça hissediliyordu. Yakın zaman dilimi içerisinde devlet büyüklerimiz Somuncu Baba
Külliyesi’ni ziyarete gelmiş çok memnun kal-
mışlardı, bu ziyaret sırasında tıpkı Ahmed-i Velî
Hazretleri’nin IV. Murad’a hediye ettiği ibrik gibi
bir hediyede yine Şeyh Hamid-i Velî evlatlarından Hamit Hamidettin Efendi tarafından hediye
edilmişti. Hediye edilen bu ibriğin üzerinde ise
şu nasihat yazıyordu.
Abdestsiz yere basma, akşamın işini sabaha
bırakma
Sizinledir dualarımız ve evlad-ı Muhammedi
Mustafa
Burada tarihî bir an ve tarihten altın bir tablo
yaşanıyor, burada bulunanlar da buna şahitlik
ediyorlardı.
Dipnot
1. Ahmet Şimşirgil , “Ordu-yı Hûmayûn Bağdat Önlerinde” isimli Makalesi
2. Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, (Hz: Hakkı
Dursun Yıldız), İstanbul, 1986.
3. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972.
4. Hacı Mustafa Rıdvan, El-Bağdadi Tavarih-i Feth-i
Name-i Bağdad, (Tarihsiz).
5. İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul, 2011.
6. Mustafa Nuri Paşa Netâyicü’l--vukuat, C.2, ( Hz: Neşet
Çağatay), Ankara 1992.
7. Peçevi İbrahim Paşa, Peçevi Tarihi, C.2, (Hz: Bekir Sıtkı
Baykal), Ankara 1992.
8. Resul Kesenceli, Velîler ve Hükümdarlar, Ankara 2013.
9. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul 1970.
10.h t t p : / / w w w . b a k t a b u l . n e t / t u r k - d u n y a s i - v e kulturu/133893-sultan-dorduncu-muradin-bagdatseferi
somuncubaba 41
KÜLTÜR / Enbiya YILDIRIM*
Kulların Gözünde
İtibar Kazanmak!
“Bir insanın Allah katındaki değerini kullar elbette bilemez.
Lâkin farz olan ibadetleri îfâsı, haramlardan kaçınması
ile diğer insanlarla olan münâsebetleri onun durumuyla
ilgili bir kanâat oluşturabilir. Bu demek oluyor ki, Allah’ın
emirlerini yerine getirmeden, yasaklarından kaçınmadan
Rabbin katında makbul bir kul olunamaz.”
B
ir insanın Allah katındaki değerini kullar
elbette bilemez. Lâkin farz olan ibadetleri
îfâsı, haramlardan kaçınması ile diğer insanlarla olan münâsebetleri onun durumuyla
ilgili bir kanâat oluşturabilir. Bu demek oluyor
ki, Allah’ın emirlerini yerine getirmeden, yasaklarından kaçınmadan Rabbin katında makbul
bir kul olunamaz. Aynı şekilde, geçimsiz olan,
etrafındakilerle sürekli didişen ve sevilmeyen
kimse de makbul bir insan değildir. Dolayısıyla kişinin olumsuz halleri esasında Allah katında da nasıl olabileceğini anlamamıza yardımcı
olur.
Buradan hareketle şöyle dememiz mümkün
olmaktadır: Bir insanın iyi kul olmasını belirleyen iki temel husus vardır. Bunlardan biri eksik olursa, o insanın iyi bir kul olduğundan söz
etmemiz mümkün olamaz. Birincisi, Allah’ın
kitabında, Rasûlullah’ın sünnetinde belirlemiş
olduğu ibadetleri yerine getirip haramlardan
kaçınmak. İkincisi, yine bu ikisinde belirlenmiş
olan ahlâkî düsturları hayata hâkim kılmak. Her
iki madde de hayatta tatbîk edilsinler diye insandan istenmiştir. Çünkü Kur’an ve hadislerde
insanın uyması istenen bu buyruklar, kulun yaşantısını düzgün hâle getirmesi için gerekli olan
hususlardır. Bunları isteyen Allah ve Rasûlü olduğuna göre, ahlâkla ilgili emirlere uymak ibadetlerle ilgili emirlere uymakla aynıdır. Her ikisi
de Allah ve Rasûlü’nden gelmektedir. Dolayısıyla kişi “Ben ibadetleri yerine getirerek güzel
bir kul olabilirim, insanların ne düşündüğü veya
ne dediği umurumda değil.” diyemez. Unutmamak gerekir ki, etrafımızdakiler âhirette bizim
için şâhitlik yapacaklardır. Hadiste belirtildiği
üzere, Müslümanların güzel gördüğü Allah katında güzel, tersi de çirkin olduğundan,1 insan
yaşantısını güzelleştirmek zorundadır.
42 ŞUBAT 2014
Bu bir ölçü olduğuna göre, insan nefsine yenik düşerek, yapıp ettiklerine mâzeretler üreterek sürekli kendisini temize çıkarmaya çalışmamalıdır. Bunun yerine etrafındakilerin ona nasıl
baktığına önem vermelidir. Hatta çevresindekilerin onu nasıl değerlendirdiğini, kendisinin
yine kendisini nasıl değerlendirdiğinden daha
fazla önemsemelidir. Çünkü sonuçta bir toplum
içinde yaşamaktadır. Herkesin yanıldığını ve bir
tek kendisinin hakîkati gördüğünü söylemek
gerçeğin inkârı, nefsin boyunduruğuna girmenin göstergesidir. Bu yüzden de devamlı olarak,
“Efendim, ben şunu yapmak istedim, ben şunu
dedim, beni yanlış anladılar.” demek yerine, etrafında bulunan zevâtın onu nasıl gördüğünü
ve söylediklerini nasıl yorumladığını önemsemelidir.
Herkesin Güvenini Kazanmak
Esasında her meselede olduğu gibi bu
konuda da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in örnekliğine mürâcaat etmek durumundayız. Allah
Rasûlü’nün Mekke’deki hayatına baktığımızda,
onu ahlâkî açıdan eleştiren tek bir kişi bulamayız. Bir Allah’ın kulu kalkıp da “Muhammed! Sen
şu ahlâksız işleri zamanında bizimle beraber
yapıyordun, senin az mı yalanını yakaladık, şu
şu işleri yapan sen değil miydin?” gibi suçlamalarla onu ithâm etmemiştir. Bu durum Allah
Rasûlü’nün vefâtına kadar bu şekilde devam etmiştir. İnsanların ahlâkî za’fiyet olarak suçlayacağı bir şeyi olmamıştır. Bu yüzden de onu İslâm
öncesinde “Emîn” diye vasıflandırmışlardı.
Bu durum sadece Sevgili Peygamberimiz
için geçerli olan bir durum değildir. Kur’an’ın
bahsettiği diğer peygamberlere baktığımızda
da aynı durumu görürüz. Dolayısıyla bir yandan
ibadet dünyası güzel olacak, diğer yandan da
somuncubaba 43
Bu hal bazen meşrep milliyetçiliğinin
din kardeşliğinin önüne geçmesi durumunda da görülür. Bir insan kendi mensubu olduğu meşrebe odaklı olarak yaşar da dini
ve Müslümanları öncelemek yerine kendi
meşrebinden olanları öncelerse ve her hareketini oranın menfaatlerine göre şekillendirirse kardeşlik hukukunu her zaman
çiğneyebilir. Günümüz Müslümanlarının en
büyük problemlerinden birisi budur.
dakiler akıl yoksunu kimseler olmadıklarından,
bizim bu ikircikli halimizden istifâde etmeye
kalkacaklardır. İş, güven noktasına geldiğinde
de, bize zerre kadar itimat etmeyeceklerdir.
Çünkü gelgitleri olan, zamana ve mekâna göre
konuşma ve hareket tarzı değişen, bir gün öyle
bir gün böyle olan biriyle yola çıkılmayacağını
herkes bilir.
insanlarla ilişkiler ahlâkî olacak. Sırtımızı döndüğümüzde insanlar kusurlarımızı dillerine dolayıp bizi kötülemeyecek. Şahsiyetli ve vakûr
bir yaşantı süreceğiz.
lise girdiğimizde insanlar bizi görüp mevzuyu
hemen değiştiriyorlarsa, burada bir düşünmemiz gerekir. Demek ki, bizim Müslümanlığımızın bir yönü tamamen çökmüş durumdadır.
Nitekim Allah ve Rasûlü’nün buyrukları var:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”2 “Rabbimiz
Allah’tır deyip sonra da dosdoğru olanlara korku
yoktur ve onlar üzülmeyecektir.”3 “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridirler.
İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve
Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine
rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah, üstün
ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”4 “Sizin
en hayırlınız, hayrı umulan ve şerrinden emin
olunan kimsedir. Sizin en şerliniz ise hayrı umulmayan ve şerrinden emin olunmayan kimsedir.”5
“Mü’min, insanların malları ve canları konusunda kendisine güvendiği kişidir.”6
Bu söylediklerimizden, “İslâmî hassasiyetleri olmayan bir bölgede yaşayan veya çalışan
bir kimsenin, kendisini sevdirmek, uyumlu olduğunu göstermek için haramlara bulaşabilir.”
sonucu çıkmamalıdır. Birilerinin sevmesi için
içki içilmez, şirin gözükmek için ibadetler terk
edilmez. Lâkin insan kişilikli olmak zorundadır. Haramlardan kaçınarak, ibadetlerimizi de
aksatmaksızın çevremizde bulunan insanlarda
saygı uyandırmak zorundayız. Etrafımızdakiler,
“Hem namaz kılıyor, hem de her türlü haltı yiyor.” diyorsa, orada büyük sorun var demektir.
Dine de büyük zarar verilmesi söz konusudur.
Çünkü insanlar bizim üzerimizden dine saldırmak için bir bahâne bulmuş olmaktadırlar.
Aynı iş ortamını paylaştığımız insanlar, “Bununla bir şey paylaşılmaz, yarın bizi satar.”,
“Güvenilmez bir kişidir, anlattıklarımızı aramız
bozulunca kullanır.”, “Konuştuklarımızı başka
yerlere taşır.” gibi vesveseler taşıyorsa, bir mec-
Demek oluyor ki, insanın ahlâken iyi biri
olabilmesi için birilerine eğilip bükülmesine,
yamulup şekilden şekle girmesine gerek yoktur. Bir duruşumuz, bir kimliğimiz olmalıdır. Değerlerimizden taviz verdiğimiz zaman, karşımız-
44 ŞUBAT 2014
Şunu unutmamak gerekir, bulunduğumuz
ortamda inançlarımız birilerininkiyle örtüşmeyebilir. Hatta İslâm karşıtı kimselerle bile çalışmak durumunda kalabiliriz. Veyahut da farklı
meşreplerdeki mü’minlerle aynı ofisi paylaşabiliriz. Bizim kabullerimiz belli makamlara
getirilmeyişimizin gerekçesi de olabilir. Lâkin
dürüstlük ve ilkeli duruşumuz, inançlarımızı benimsememiş olanlarda bile bize karşı bir saygı
uyandırmalıdır. Bizim için “Müslüman adamdır,
bir şeyler elde etmek veya bir yerlere gelmek
için değerlerinden vazgeçmez, arkadaşlarına
hainlik etmez, yalaka değildir.” denmelidir.
Güvenilir Bir İnsan Olmamak
Çok Büyük Bir Zillet
Esasında kullar nezdinde sözüne itimat
edilen güvenilir bir insan olmamak çok büyük
bir zillet durumudur. Belki yaşınız altmışa varmıştır, ancak etrafınızdakiler mesai sonrası sizi
görmek istemezler. Bir abi veya yaşını almış bir
abla olarak saygı duymazlar. Sizden her zaman,
farklı hesabı olan biri olarak çekinirler. Bu ne
acı bir durumdur?!
Farklı meşreplere mensup kişiler bir araya geldiklerinde, İslâm’ın hakkı cemaatin
hakkından geride kalmaktadır. Herkes İslâm’ı
yüceltmeyi değil de kendi ekolünü yükseltmeye çabalamaktadır. Böyle olunca da kendisiyle
aynı kulvarda olmayan mü’minin ayağına çelme
takmak, önünü kesmek ve uygun zemini yakaladığında gammazlamak söz konusu olabilmektedir. Bu acıklı manzara, insanın artık kimseye
güvenememesi gibi acı bir sonucu doğurmaktadır. Çünkü meşrep kardeşliği artık İslâm kardeşliğinin önüne geçmiştir. İnsan bu uğurda
başkalarının hakkını hukukunu tanımamakta,
kendi meşrebini yükseltmek için diğerlerini
tepiklemeyi, ezip ufalamayı caiz görmektedir.
Sırttan hançerlemek bu olsa gerektir.
Etrafla ilişkilerdeki za’fiyet elbette sadece
işyeriyle sınırlı değildir. Kezâ sadece dindarlar
arasında geçerli olan bir durum da değildir. Misalleri çoğaltmak mümkündür. Örneğin, dindar
bir kisvesi olan veya dindar bilinen bir kişinin
yaptığı ticarette müşterisini kandırdığını düşünün. Bu insan gece başından sabaha kadar
alnını secdeden kaldırmasa Allah katında değeri olmaz. Çünkü bir taraftan dünyalık uğruna
başkalarına kazık atmakta, diğer taraftan sanki
Allah’ın bunlardan haberi yokmuş gibi ondan af
ve mağfiretini dilemektedir. Oysa namazını kılmasını emreden ile ticarette hile yapmamasını
emreden makam aynıdır. “Sakın tartıda haksızlık etmeyin. Tartıyı doğru tutun, terazide eksiklik
yapmayın.”7 “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında dolu dolu; onlara satmak için tarttıklarında
ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun. On-
somuncubaba 45
lar düşünmezler mi ki, kendileri büyük bir günde
hesap vermek için diriltilecekler. Öyle bir gün ki,
insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda
divana duracaklar.”8
Kandırmak Hastalığı
Günümüzde çok karşılaştığımız hileli ticaret
işlerine bir örnek verecek olursak: İkinci el araba almak için pazara gidiyorsunuz. Arabadan
da fazla anlamıyorsunuz. Bir otoyu gözünüze
kestiriyorsunuz. Satıcıya bakıyorsunuz, tipi size
güven veriyor. Bir kusuru var mı, diye soruyorsunuz. Birkaç yerinde ufak tefek boyası olduğunu söylüyor. Hatta arabayı bir ustaya gösteriyorsunuz, o da kabataslak bakıyor, birkaç minik
kusurunu da o söylüyor. Bunları önemsemiyor
ve arabayı alıyorsunuz. Sonrasında ise tamirciden çıkmıyorsunuz. Meğerse araba büyük bir
kaza geçirmiş.
Aynı şekilde pazarlıkla bir şey alıyorsunuz.
Yemin ederek “Abi maliyeti şu, inan ki şu kadara
geldi.” diyerek size malı satıyor. Sonra bir başka
yerde aynı ürüne çok daha ucuz fiyata rastlıyorsunuz. Pazarcıların, tezgâhın önüne iyileri dizip
poşetin içine size fark ettirmeden birkaç çürük
atması da işin bir başka boyutu…
Rasûl-i Ekrem bir yiyecek satıcısına uğrar.
Elini, görünümü çok güzel olan hubûbat yığınına sokar. Parmaklarına ıslaklık bulaşınca, satıcıya “Nedir bu yaşlık?” diye sorar. Satıcı: “Ya
Rasûlallah! Yağmur yağdı da ıslandı.” der. Bunun
üzerine, ıslak kısmı alta saklaması nedeniyle
şöyle buyurur: ”Islak kısmı üste koysaydın da, insanlar görseydi ya! Bizi kandıran bizden değildir.”9
İşte size örnek bir ticaret ahlâkı: Yûnus bin
Ubeyd’in kumaş dükkânında iki yüz dirhemden dört yüz dirheme kadar farklı fiyatlarda
kumaşlar satılmaktadır. Yûnus bir ara yeğenini dükkânda bırakarak camiye namaza gider.
Camiden dönerken elinde kumaş olan birine
rastlar. Kumaş kendi dükkânında satılan mallardandır. Kaça aldığını sorar. Adam dört yüz
dirhem verdiğini söyler. Yûnus, “Kandırılmışsın, bu kumaş iki yüz dirhemdir. Geri git, pa-
46 ŞUBAT 2014
ranın üstünü al.” der. Adam “Ama bu kumaş
bizim oralarda beş yüz dirhem eder, aldanmadım.” diyecek olursa da adamla birlikte
dükkâna gelir. Delikanlıya çıkışır: “Utanmadın
mı, Allah’tan korkmadın mı? İki yüzlük kumaşı nasıl olur da dört yüze verirsin?” Delikanlı
“Ama razı oldu.” diyecek olunca da şunu söyler: “Diyelim o razı oldu. Peki, senin vicdanın
buna nasıl razı oldu?”10
Bütün bu yazdıklarıma baktığımızda, insanın
diyesi geliyor: “Herkes en kısa yoldan karşıdakinin cebini boşaltmayı hedefliyor. Sözüne ve arkadaşlığına güvenilecek kimse kalmamış. Yâhu
biz nasıl ve nerede yaşayacağız?”
Bu sorular haklı. Böylesi bir toplumda insanlar arasında güven duygusu kalır mı? Veya
böyle şeyleri yapan sözde dindar bir insan etrafında dost bırakır mı? Keza bu insan Rabbi katında muteber bir insan olabilir mi? Size kazığı
attıktan sonra “Aman namazım geçmesin.” diye
camiye koşması ne ifade eder? Bu, İslâm ahlâkı
üzerine sinmeyen, kulluğu sadece namaz ve
oruç zanneden hastalıklı bir din anlayışıdır.
Erciyes Mesnevîsi
Dağlar, Allah dostlarının kemâle erdiği yerdir
Dağlar, nice bilinmezin sırrını verdiği yerdir
Eteklerini yurt tutmuş, Seyrânî’nin memleketi
Nice insan, börtü böcek sende bulmuş bereketi
Dağlar, tefekkür mekânı, dağlar tezekkür mekânı
Nefsimizle hesaplaşma, rûhu dinleme imkânı
Yaparken câmilerini, Sinan senden ilham almış
İstanbul’da, Edirne’de, Erciyes’im donup kalmış
Sanki gökten yere inmiş, karla bezeli Erciyes
Sonsuzluk atına binmiş, dağlar güzeli Erciyes
Ondokuz’un Köroğlu’su, Avşar Boyu’nun ulu’su
Koçyiğit Dadaloğlu’su, pınarlarından içmiş su
Gölgesine Tennûrî’nin postunu serdiği çınar
Nasîbi olan canlının suyunu içtiği pınar
Sana hayran Karac’oğlan, sana hayran Âşık Hasan
Sendedir büyülü zaman, sendedir büyülü ceylan
Aslıhan’la Âşık Kerem senin bağrında yatıyor
Güneş zirvenden doğuyor, güneş zirvenden batıyor
Bir müşfik anne gibisin, kucaklayıp emzirirsin
Sen her cephesiyle güzel, berceste bir şiirsin…
Bekir OĞUZBAŞARAN
Anadolu’nun bağrına sultan gibi kurulmuşsun
Kaynayıp kaynayıp coşmuş, en sonunda durulmuşsun
“Ben iyi bir Müslüman mıyım?” diye aklımıza bir soru geliyorsa, bu sorunun cevabı bizde
değil etrafımızdaki insanlardadır. Uzun süredir
bizleri tanıyanlar, “Kusurları olmakla beraber
iyi bir insandır.” diyorsa, ibadetlerimizi de elden geldiğince yapıyorsak, âhiret için ümitvar
olabiliriz. Öyleyse zamanını kaçırmadan Kur’an
ve sünnete dönme vaktidir.
Ümidiniz mi kırıldı? Kırılmasın, mü’min yeis
sahibi olamaz. O her zaman ümitvârdır.
Dipnot
* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. Mustedrek, 4465.
2. 11/Hûd, 112
3. 46/Ahkâf, 13
4. 9/Tevbe, 71
5. Tirmizî, 2189
6. Tirmizî, 2551
7. 55/Rahmân, 8-9
8. 83/Mutaffifîn, 1-6
9. Mustedrek, 2155
10.İhyâ, II/79.
somuncubaba 47
FIKIH / Abdullah KAHRAMAN*
İletişim Ahlâkı ve
Sorumluluk
“İletişim kaynakları dünyayı sömürme üzerine
kurulmuş kirli, sorumsuz, ahlâksız ve kapitalist
(yani her şeyi madde ve parayla ölçen)
beyinlerin elindedir.”
B
ir yönüyle evrendeki hayat iletişim üzerine kuruludur. İlk iletişim de insanla başlamıştır. Bu yüzden her varlığın bir iletişim
dili ve şekli mutlaka vardır. Varlıklar içerisinde
Allah karşısındaki sorumluluk insana verildiği için onun kendi cinsleriyle iletişimi ayrı bir
öneme sahiptir. Esasen iletişim ahlâkı da insanlar arası iletişimle alakalı bir durumdur.
Peygamberlerin özelliklerinden biri de
teblîğdir. Bu sıfatla onlar insanlarla iletişim
kurarlar. Onları teblîğ gibi önemli ve ilâhî bir
görevle yükümlü kılan Yüce Allah en güzel iletişim yollarını da göstermiştir. Her peygamberin
kendi dilini konuştuğu, huyunu, suyunu, örfünü
âdetini bildiği kavmin içinde peygamber olarak
gönderilmesi bu iletişim için çok önemlidir.
Peygamberlerden aldıkları terbiye ve örneklikle mü’minler de teblîğle yükümlüdürler. Onlar
da teblîği en güzel yollarla gerçekleştirmek durumundadırlar. Bütün bunlar mü’minlere bir iletişim usul, ahlâk ve kültürü verir. Bu aynı zamanda iletişim vâsıtalarını kullanma konusunda da
bir sorumluluk yükler. İletişim konusunda yapılacak yanlışlıklar, ölçüsüzlükler, asılsız bilgilendirmeler ve tavırlar insanlığın dünyasını altüst
48 ŞUBAT 2014
eder. Toplumun güvenliğini ve huzurunu zedeler. İnsanları ve hatta aileleri birbirine
düşürür. Bu sebeple iletişimde doğruluk, samimiyet, hak ve hukuka
saygı, yanlış bilgilerden kaçınma,
şeffaflık, iyi niyet, doğru üslup
İslâm’ın getirdiği vaz geçilmez
ilkelerdir. Bu ilkeler doğrudan
imana bağlıdır.
Teknoloji ve İletişim Çağında
İçinde yaşadığımız çağ teknoloji ve iletişim çağı olarak adlandırılmaktadır. O kadar ki,
“İletişim her şeydir.” diyenler bile vardır. Çağın
adının “iletişim” konulması boşuna değildir.
Her şeyden önce iletişim kanalları çoğalmış
ve çeşitlenmiştir. İnsanlar da sosyal ilişkilerinde bu kanallara bağımlı hale getirilmişlerdir.
Elbette huzurlu bir toplum için bu kadar iletişim vâsıtasına ihtiyaç yoktur. Çünkü her çıkan
araç insanların özel hayatlarını zedeleyecek
ve ahlâkını bozacak ciddî yan etkilere sahiptir.
İletişim kaynakları dünyayı sömürme üzerine
kurulmuş kirli, sorumsuz, ahlâksız ve kapitalist
(yani her şeyi madde ve parayla ölçen) beyinlerin elindedir.
Onlar için bu araçların yıktıkları yuvalar, bozdukları ilişkiler meydana getirdiği huzursuzluklar ve sebebiyet verdikleri ahlâksızlıklar değil,
getirdiği para önemlidir. Dünyanın belli merkezlerinden idare edilen bu iletişim vâsıtaları,
İslâm’ın korumak istediği beş temel esasa zararını her gün artırmaktadır. Bunun için de sanki bunları hedef almış gözükmektedir. Bu beş
esas, dinin, malın, aklın, canın ve neslin korunmasıdır. İletişim kanalları ve vâsıtaları bir taraftan fuhşu yayarken bir taraftan da nesilleri,
değerleri ve değer yargılarını hırpalamaktadır.
Bu vâsıtaların bozucu etkileri sebebiyle insanlar, yirmi yaşında öğrenmeleri gerektiğini beş
yaşında öğrenmekte, yirmibeş yaşında tatması
gerekenleri, çok daha erken yaşlarda tatmaktadır. Bunun için de gençlerin ahlâkı bozulmakta ve evlilik hayatları sağlıklı ve uzun ömürlü
olmamaktadır. Bu sebeple Kur’ân, ahlâklı ve
güzelliklere vesile olan iletişimden yana tavır
alırken bu konuda mü’minleri şu âyetleriyle
uyarmaktadır:
somuncubaba 49
“İnananlar arasında kötü söz ve davranışın
yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da,
âhirette de acı veren bir azab vardır. (Her şeyi) Allah bilir; siz bilmezsiniz.”1
“Siz ey imana ermiş olanlar! Yoldan çıkmışın
biri size (yalan) bir haber getirirse, muhâkemenizi
kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve
sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.”2
“Bilmediğin şeyin ardına düşme; çünkü işitme
duyusu, görme duyusu ve kalp, bunların hepsi
(Hesap Günü’nde) bundan sorguya çekilecektir!”3
Âyetler kısaca, insanlar arasında kötülüğün
(fuhşun ve fuhşiyyatın) yayılmasını arzulayanları uyararak yaptıkları bu yıkımın yanlarına kalmayacağını ve bunun hesabını mutlaka verip
cezâya çarptırılacaklarını haber vermektedir.
Aynı zamanda mü’minlere de şöyle demektedir: Ahlâktan yoksun ve insanlık değerlerinin
düşmanı olan birileri kötülük vâsıtaları üretebilirler, fakat siz onlara karşı dikkatli ve uyanık
olun ve bu tuzaklara düşmeyin!
Haber kanallarınızı özenle ve dikkatle seçin.
Zira ahlâken zaafa uğramış ve günah işlemekten çekinmeyen, fakat adı mü’min olanlar, yani
fâsıklar değişik menfaatlerini düşünerek yalan
haberler yayabilirler. Siz her duyduğunuz habere kulak asmayın, kaynağını ve doğru olup
olmadığını mutlaka araştırın.
Müslüman Sorumlu ve
Bilinçli Kimsedir
Allah’ın insana verdiği kulak, göz ve kalp gibi
organlar birer emânettir ve bunlar yaptıklarından sorumludur. Yani esasen sorumluluk bunların sahiplerindedir. O zaman bu emânetlerin
nerelerde ve hangi maksatla kullanıldığına dikkat edilmelidir. Müslüman sorumlu ve bilinçli
kimsedir. Yaptığı her hesabın âhiret boyutunu
da düşünmelidir.
Şimdi bu gözle televizyon, internet siteleri ve sosyal medyaya baktığımız zaman şunu
görmekteyiz: Âlet icat olarak insanlığın hayatı-
50 ŞUBAT 2014
nı kolaylaştıran ve pratik faydaları bulunan bu
iletişim kanallarının maalesef ciddî olumsuz
yan etkileri de var. İslâm hukukçuları mefsedet
(kötülük) ve maslahat (kamu yararı)ı değerlendirirken şöyle söylerler: Kâinatta tam anlamıyla
maslahat ve tam anlamıyla mefsedet yoktur.
Maslahat taşıyan her şeyde mutlaka mefsedet
de vardır. Mefsedet taşıyan şeylerde de bazı
maslahatlar bulunabilir. Fakat bir şeyin mefsedet, kötü, çirkin ve şerli veya maslahat, iyi,
güzel ve hayırlı olması baskın olan niteliğine
göredir. İyi tarafı baskın olana iyi, kötü tarafı
baskın olana da kötü denilir. Emredilme ve yasaklanma da buna göre yapılır. Nitekim Kur’ân
içki ve kumarı haram kılarken bunların insanlara bazı yararları olduğunu ifade eder. Ancak
zararlarının faydalarından çok olması sebebiyle yasaklandıklarını beyan etmektedir.4
İletişim araçlarının yararları yanında bir takım zararlarının olduğunu kimse inkâr edemez.
Televizyon yalan bir haberi, ahlâk dışı (müstehçen) yayınları anında görüntüye vererek insanların olaylara bakışını etkilemekte ve kanaatlerini değiştirmektedir. Yapılan maksatlı filmler
aileleri ve çocukları olumsuz yönde etkilemekte ve ailenin veremediğini bu filmler sinsice
vermektedir. Meselâ, kadın erkek ilişkilerinde
İslâm’ın öğrettiği ve titizlikle üzerinde durduğu
ilâhî ölçüler bazı filmlerle değersiz hale getirilmektedir. Bağımlılık yapan bazı programlar ise
özentiyi artırarak yuvaları dağıtmaktadır.
Tehlikeli Roller Oynamak
İnternet, facebook gibi iletişim araçları, ölçülü ve ahlâk kuralları çerçevesinde kullanılabildiği zaman hızlı bilgi için çok güzel imkânlar
sağlamaktadırlar. Fakat genel kullanıcı kitlesine
ve amaçlarına bakıldığı zaman daha çok meşru olmayan işlere âlet edildiği görülmektedir.
Her türlü bilginin içine doldurulduğu internet,
kötü alışkanlıkların kazanılmasında ve artırıl-
masında son derece tehlikeli roller oynamaktadır. Hemen her insanın elinde bulunan cep
telefonlarıyla da girilen internet sebebiyle aile
içi iletişimin koptuğundan şikâyet etmeyen yok
gibidir. Çünkü bu âletler başkasıyla iletişim için
kullanılmaktadır. İnternette girilen bazı siteler
sebebiyle ailelerini ihmal eden ve ahlâksızlık
batağına saplananların sayısı gittikçe artmaktadır. Bu sorumsuz internet kullanımı sebebiyle aynı odada oturan bazı aile fertleri, cismen
yan yana olsalar da duygu ve zihin olarak evin
dışındadırlar. Kimse birbiriyle ilgilenmemekte,
herkes elindeki cep telefonunda sörf yapmaktadır.
Özellikle facebook, insanların özel hayat
hassasiyetini yıkmakta ve çok çirkin ilişkilere
sebebiyet vermektedirler. O kadar ki, bazı insanların bu adreslerde neredeyse paylaşmadık
hiç bir şeyleri kalmamaktadır. Birbirini tanımayan ve tanımaları da gerekmeyen kadın ve
erkekler masum gibi görünen bir taleple arkadaş olmaktadırlar. İnsanların hepsi ahlâken ve
aklen aynı olumlu seviyede olmadığı için bu
arkadaşlıklar zaman zaman fizikî ortamlara da
taşınmaktadır. Buralarda tanışanların bir kısmı
yüz yüze de görüşmeler gerçekleştirip nice tuzaklara düşmektedirler.
Bu iletişim araçlarıyla ilgili toptan mefsedet
ve maslahat değerlendirmesi yapılamaz. Çünkü bu oranlar kişilere göre değişebilmektedir.
Buna göre her Müslüman yukarıda verilen ölçüler ışığında kendi değerlendirmesini yaparak şu
sonuca varabilir: Kullandığım bu iletişim araçları, şâyet benim dinime, aklıma, malıma, neslime
ve sağlığıma bâriz bir şekilde zarar veriyorsa
benim için zararlıdır. Bu şekilde benim bunları
kullanmam dinen câiz değildir. Kullandığım kadarıyla da günaha girmekteyim.
Dipnot
* Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN
1. 24/Nûr, 19.
2. 49/Hucurât, 6.
3. 17/İsrâ, 36.
4. 2/Bakara, 219.
somuncubaba 51
TARİH / İsmail ÇOLAK
O
Osmanlı Barışının
Ortadoğu’daki Anlamı
rtadoğu, Osmanlı sonrasında büyük bir
siyasî anafora kapıldı ve huzur ve istikrarın sigortası, “Osmanlı Barışı” tarihe
karıştı. Artık Osmanlı Sancağı altındaki asude
yıllar tarih yapraklarında kaldı ve özlemle yâd
edilen tatlı bir hatıra oldu. Yaklaşık bir asırdır
İslâm âleminde tarih benzer biçimde tekrar
etmektedir. Başta Irak, Mısır, Suriye, Libya ve
Gazze olmak üzere tüm bölgede, 20. yüzyılın
başındaki Osmanlı’yı paylaşım kavgasından
kalan eski meselelerin izdüşümleri ve birbirini
andıran kısır döngüler yaşanmaktadır. Ortadoğu, emperyalizm ve Siyonizm’in ortak mahsulü
olan bu fasit daireden yakasını sıyırabilmek için
sancılı bir süreç yaşamaya devam etmektedir.
İslâm Dünyası’nın bağrında ve mukaddes mekânlarda tezahür eden müessif olaylar,
Osmanlı’nın bölgede dört asır boyunca tesis ettiği
kalıcı barışın ne anlam ifade ettiğini bugün daha
iyi anlatmaktadır. Topyekûn Ortadoğu, İslâm’ınOsmanlı’nın huzur, merhamet ve barış yüklü iklimini büyük bir hasret ve inkisarla aramaktadır.
Dolayısıyla Devlet-i Âli İslâm’ın bu coğrafyada
sağladığı, özünü İslâm’dan ve İslâmî tecrübelerden alan barış modelini ve birlikte yaşama tecrübesini tetkik etmek daha da önem arz etmektedir.
Barışa Osmanlı Modeli
Ortadoğu’nun yeniden barış ve istikrara
kavuşması için İslâm-Osmanlı modeli yegâne
52 ŞUBAT 2014
numunedir. Başta İngiliz tarihçi Toynbee olmak üzere pek çok yerli ve yabancı otorite bile,
Eflatun’un “İdeal Devlet” modeline hâlihazırda
en layık devlet olarak Osmanlı’yı göstermektedir. Tarihçi Jason Goodwin, New York Times’taki
1999 yılı Ağustos ayındaki “Osmanlı’dan Öğreneceklerimiz” başlıklı yazısında, Osmanlı’nın,
Ortadoğu’da; din, dil ve etnik farklılıkların fazla
olmasına rağmen hiçbir zaman kısıtlamaya gitmeyerek istikrar ve düzeni sağladığına dikkat
çekmiştir.
Günümüzde Filistin meselesinin, üç İlahî
dinin merkezi Kudüs’te varılacak nihaî bir sulh
ile nihayete ereceği artık tüm mahfillerce kabul
edilmektedir. 2-3 Nisan 2009 tarihleri arasında
İstanbul’da gerçekleştirilen “Dinler arası Barış
Ortadoğu ve Kuzey Afrika Konseyi Toplantısı”
sonunda yayımlanan barış bildirisinde geçen
şu tespit, bu hakikati teyit eden delillerden birisidir: “Kudüs’ün statüsünün mukaddes bir şehir olarak korunması ve tüm inanç sahiplerinin
özellikle de mukaddes topraklarda yaşayanların erişimine açılması.”
Bu yüzden Kudüs’te adaletli bir idare için
model arayışlarının odak noktasında en fazla
da Osmanlı bulunmakta; yönetim şeklinin ve
müsamahakâr anlayışının tatbik edilmesi lüzumu son yıllarda çeşitli kesimlerce yüksek sesle
dile getirilmektedir. Zira Osmanlı dönemi, bütün din mensuplarının, Kudüs ve Ortadoğu’da
somuncubaba 53
barış ve sükûnu teneffüs ettikleri ideal dönemlerden biri olmuş; Müslümanların Mescid-i
Aksa’sı, Hıristiyanların Kutsal Doğum Kilisesi ve
Yahudilerin Ağlama Duvarı, yüzyıllar boyunca
Osmanlı’nın/İslâm’ın kuşatıcı ve hoşgörülü ikliminde aynı özgür havayı solumuştur.
Son zamanlarda Avrupa-ABD basınında,
Osmanlı’nın ideal model olduğu tezi iyice yaygınlaşır ve tartışılır hâle gelmeye başlamıştır.
Siyaset bilimiyle ilgili yayınlanan kitaplarda
çok kültürlülük bahsi açıldığında, Osmanlı
modeline geniş bir bölüm ayırmak artık moda
olmuştur. Dünyanın en saygın dergilerinden
NPQ’nun Türkiye baskısında, London School of
Economics’te Avrupa düşüncesi profesörü olan
John Gray’le yapılan röportajda, Endülüs Emevileri ve Osmanlıların hoşgörülü yaklaşımları
günümüz dünyası için yol gösterici olabileceği
savunulmuştur.
İngiliz The Guardian gazetesindeki bir değerlendirmede, 1990’lı yıllardan beridir zuhur
eden menfi gelişmeler akabinde, diğer bölgelerin yanı sıra Ortadoğu’da da Osmanlı’nın hoşgörülü, âdil ve insancıl yönetiminin mumla arandığı şöyle ifade edilmiştir: “İmparatorluğun çöküşünün olumsuz sonuçları her zamankinden
daha yoğun hissediliyor.” Filistinli Hıristiyan
şarkiyatçı Edward Said ise, İsrail’deki Ha’aretz
gazetesine verdiği mülakatta, daimî barışın adresi olarak “Osmanlı Millet Sistemi”ni göstermiş
ve “Arap dünyasında diğer azınlıklar nasıl ya-
54 ŞUBAT 2014
şayabiliyorsa, bir Yahudi azınlığın yaşaması da
mümkündür. Bu, Osmanlı Devleti altında gayet
iyi işlemiştir. Onların sistemi, şu an sahip olduğumuzdan çok daha insancıl gözükmektedir.”
demiştir. Will Kymlicka’nın dilimize çevrilen ve
aslı Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından basılan “Çok Kültürlü Yurttaşlık” adlı kitabında da
Osmanlı Millet Sistemi’nin modern dünyadaki
çok kültürlülük uygulamalarının önemli bir selefi ve azınlık hakları için bir model vazifesi gördüğü vurgulanmaktadır.
İngiltere’nin en itibarlı gazetelerinden The
Guardian’ın köşe yazarı Madeleine Bunting ise,
Osmanlı’nın Hıristiyan ve Musevîlere yüzyıllarca hoşgörülü davrandığını hatırlatarak, Batı
dünyasında yükselişe geçen İslâm düşmanlığının ve günümüzde yaşanan kültürel birliktelik
problemlerinin çözümünde Osmanlı modelinin
iyi bir örnek ve ilham kaynağı olabileceğini şöyle ortaya koymuştur: “Sevgi ve hoşgörüyle birlikte yaşamak için yeni bir metoda ihtiyaç var.
Osmanlı’dan aldığımız ilhamı bu alanda yeni bir
yol bulmak için kullanabiliriz.” Daha da ilginci,
Samuel Huntington dâhi, 1997’de Ankara’daki bir konferansında iddia ettiği medeniyetler
çatışması tezinin bölgede Osmanlı benzeri bir
yapının kurulması durumunda ortadan kalkacağını kabul etmiştir.
Bunlara ilaveten Osmanlı modelinin, Aralık 2004’te BM’de düzenlenen bir seminerde
gündeme gelmesi ve örnek gösterilmesi de
dünya kamuoyunun dikkatinden kaçmamıştır. Söz konusu seminerde İranlı ünlü düşünür
Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, Osmanlı’nın dinî
azınlıklara gösterdiği hoşgörünün bugün bile
model alınabilecek düzeyde olduğunu söylemiştir. Nisan 2005’te Cezayir Cumhurbaşkanı
Abdülaziz Buteflika, ülkesini ziyaret eden Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e, “Osmanlı
İmparatorluğu’nu oluşturan ülkeler arasında İngiliz Milletler Topluluğu (The Commonwealth)
benzeri bir teşkilat kuralım.” teklifinde bulunmuştur. Osmanlı’nın, barış ve huzur dolu dönemini hasretle aradıklarını ve eski coğrafyalarda
çözümün anahtarının Türkiye olduğunu, isterse
düzen ve istikrarı yeniden tesis edebileceğini
belirtmiştir.
ABD’nin ünlü savaş ve strateji dergisi Armchair General’in Nisan 2010 sayısında, stratejist
Ralph Peters tarafından kaleme alınan kapak
dosyasında ise Osmanlı, üç kıtaya hâkim olan
süper güç olarak tanımlanmış; yıkılışının bugün
hâlâ krize yol açtığına ve onsuz Ortadoğu’ya
barışın gelme şansının bulunmadığına şöyle
işaret edilmiştir: “Osmanlı, barışı oluşturmayı ve onu devam ettirmeyi başardı. İngiliz ve
Fransızlar kendi çıkarları dışında hiçbir şey düşünmedi. İki ülke, birlikte yaşamak isteyen toplumları ayrı yaşamaya, ayrı yaşamak isteyenleri
birlikte yaşamaya zorladı. Osmanlı’nın yıkılışı,
hükmettiği her yerde dengenin bozulmasına
neden oldu ve belki de dengeyi yeniden kurmak yüzyıllar alabilir.”
Yeniden Osmanlı Barışı
Ortadoğu’da cereyan eden olaylar en çok da
Türkiye’yi alakadar etmektedir. Osmanlı çapında
politikalar geliştirmeye ve tarihî misyonunu eda
etmeye zorlamaktadır. Türkiye, tarihî, coğrafî ve
stratejik zorunluluklardan ve Ortadoğu’ya köprü
pozisyonundan ötürü bölgede denge unsuru olmaya mecburdur. Bilhassa Ahmet Davutoğlu’nun
Dışişleri Bakanlığı’na geldiği Mayıs 2009’dan
itibaren Türkiye’nin Ortadoğu’da sergilediği aktif siyaset çerçevesinde ortaya koyduğu barışçı
girişimler ve arabuluculuk çabaları dikkat çek-
miş; İslâm ve Batı Dünyası’nda, Türkiye’nin yeniden Osmanlı’nın rolüne soyunduğu ve İslâm
âleminin liderliğine oynamaya çalıştığı yorumlarına yol açmıştır. Ardından da uluslararası camiada şu soru sıkça sorulur olmuştur: “Bölgede,
Osmanlı ruhu yeniden mi canlanıyor?”
Amerika’da çıkan aylık haber dergisi Foreign Policy’nin Mayıs 2009 sayısında yayımlanan “Osmanlı Devleti’nin Dirilişi” başlıklı makalede, Türkiye’nin özellikle komşuları ve Orta
Doğu ülkeleri ile geliştirdiği barışçı ilişkilere
temas edilerek şu soru yöneltilmiştir: “Osmanlı
Devleti tekrar mı diriliyor?” Almanya’da çıkan
siyasî dergilerden Der Spiegel’de yayımlanan “Osmanlı’nın Dönüşü” başlıklı yazıda da,
Türkiye’nin geliştirdiği sıcak ve müspet temaslarla bölgesinde Osmanlı gibi önemli bir güç
haline gelmeye başladığı vurgulanmıştır.
Bu çerçevede Huntington’un bile Türkiye’yi,
İslâm dünyasına liderlik etmek için “en iyi konuma sahip ülke” olarak görmesi, ciddiye alınması
gereken bir tespittir. “Türkiye, İslâm dünyasına
liderlik etmede, Müslüman ülkelerin yanı sıra
Müslümanlar ile Müslüman olmayan ülkeler
arasındaki çatışmalarda arabulucu olmada üst
düzey yapıcı ve sorumlu rol üstlenecek en iyi
pozisyona sahip ülkedir.”
Hulâsa, Osmanlı’yı meydana getiren ve yüzyıllar boyunca ayakta tutan sebepler sanki günümüzde, en azından eski Osmanlı coğrafyalarında yeniden vuku bulmakta, insanlık; dünyanın
dengesini bozan, barış ve istikrarını tehdit eden
savaşlar, askeri müdahaleler, zulüm ve katliamlar devam ettikçe, adı ne olursa olsun Osmanlı
benzeri bir devlete veya düzene ihtiyaç duymaktadır. Yeryüzünde süre giden bunalım ve karışıklıklardan yılan insanlık, onun yokluğundan
duyduğu feryat ve intizarla, gayri ihtiyari şekilde “Osmanlı Ruhu”nu adeta geri çağırmaktadır.
Özünde İslâm’ın insanlığa vaat ettiği âlemşümul
sulh ve selameti mükemmelen temsil ve tatbik
eden Osmanlı benzeri bir nizam, Ortadoğu’nun
on yıllardır hasretini çektiği huzur ve istikrarın
yegâne reçetesi olacaktır.
somuncubaba 55
KÜLTÜR / Fatih ÇINAR
Mecazî Aşktan
İlâhî Aşka
“Sûfîlere göre aşk, öyle tesirli
bir şeydir ki aşk deryasına dalan
vahdet-i vücudun hakikatine erer.
Bu durumda da maşuk, âşıkla
aralarındaki perdeleri kaldırır.”
S
evginin, insanı tam olarak hükmü altına
alması ve muhabbetin en üst derecesi
olarak tarif edilen aşk, sûfîlerce ulaşılması
istenilen en üst hedef ve sevginin en mükemmel şekli olarak kabul edilmiştir.1 Karşı cinse
olan aşkı ‘mecazî aşk’ olarak değerlendiren
sûfîler, ömürlerini, maddî-manevî her türlü engeli aşarak gerçek aşk olarak gördükleri ‘ilahî
aşk’a yani ‘Allah aşkı’na ulaşabilmek harcamışlardır. Aşk gayreti ile adı neredeyse birlikte anılan Yunus’un (ö.720/1320)
Âşık kişi miskin gerek
Yol içinde teslim gerek
Kim ne derse boyun bura
Çare yok gönül yıkmaya
dizelerinde dile getirdiği gibi sûfîlere göre gerçek aşk, Allah’tan başka her şeyden yüz çevirmek, Hakk’ın her türlü takdirine rıza göstermek,
kimseyi incitmemek ve gönül yıkmamaktır.
Sûfîler genelde aşkı tarif etmek yerine onun
ancak tecrübe edilebilecek bir hâl olduğu konusu üzerinde durmuşlardır. Aşk çağlayanı Hz.
Mevlânâ (ö.672/1273);
Âşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır
Aşk, Huda sırlarının usturlabıdır
56 ŞUBAT 2014
sözleri ile bu hakikati latif bir şekilde dile getirmiştir. Büyük sûfînin bu sözlerini Ya’kûb-ı Çerhî
(ö.851/1447) şöyle şerh etmiştir: “Aşk gerek hakiki, gerekse mecazî olsun insana rehber konumundadır. Aşk öyle bir sırdır ki onu açıklamak,
anlatmak için ne söylesem aşka tutulduğumda
o sözlerden utanırım. Dil sırları aydınlatıcıdır.
Ancak dile gelmeyen aşk ondan daha aydındır.
Kalem aşk bahsine geldiğinde çatlar, aciz kalır.
Akıl bu gülün tarifinde aciz kalır. Aşk ve âşıklığı
yine aşkın kendisi tarif eder.”2
Âşık ve Maşuk Arasında
XVII. yüzyılın önde gelen sûfîlerinden Abdülehad Nûrî-i Sivasî (ö. 1060/1650) ise aşkın
tarifi konusunda insanların çaresizliklerini şu
ifadeleriyle dile getirmiştir:
Işk vasfında zabân-ı urefâ lâl oldu
Gitdi anlanmadı tarif-i mahiyet-i ışk
Cins ü faslı bilinüp câmi’ ü mânî’ olamaz
Vasfa gelmez hele keyfiyyet ü kemmiyyet ü ışk.3
Sûfîler aşk karşısındaki bu çaresizliklerine
rağmen aşk-âşık ve maşuk arasında dile getirdikleri bazı benzetmelerle zaman zaman aşkı
tarif etmeye de çalışmışlardır. Örneğin, Karabaş
Velî (ö.1097/1686) aşkın bu üç boyutu ile ilgili
şu benzetmesi ile aşkı tanımlamaya çalışmıştır: “Muhabbet, âşık ile maşuk arasında öyle bir
haldir ki ateş ile odun arasında olan hararet gibidir. Bu öyle bir hararettir ki odunu cezbeder.
Aynı şekilde muhabbet muhipten mahbuba
meyledip umumi iyilikler zincirini boynuna takıp gece ve gündüz çeker. Ateşin harareti oduna
tesir etmeyince odun yanmadığı gibi muhabbet
muhibbin kalbinden çıkan böyle bir şeydir.”4
Sûfîler, âşığı sevgisini Hak’tan başka hiçbir
şeye/kimseye tahsis etmeyen kimse olarak
kabul ederken zâhidi ilahî aşkın yanında gönlünü başka sevgilere de açabilen kimse olarak
benimserler. Bu yönüyle âşık, zâhitten binlerce
fersah mesafe önde kabul edilmiştir.
Maşuka vasıl ola mı bin yıl yilerse de
Tâ olmayınca zahide bir reh-i nümâ-yı ışk5
somuncubaba 57
sıkı takipçilerinden birisi olan Abdülehad Nûrî-i
Sivasî’nin ilahî aşkı dile getirdikleri şu dizelerle
sonlandırmak istiyoruz:
Ne zaman anarsam seni
Kararım kalmaz Allahım
Senden gayrı gözüm yaşı
Kimseler silmez Allah’ım
Sensin ismi Bâkî olan
Sensin dillerde okunan
Bu kıvamı yakalayan âşık ile maşuk birbirine bakan iki aynaya benzetilmiştir. Sûfîlere
göre aşk, öyle tesirli bir şeydir ki aşk deryasına dalan vahdet-i vücudun hakikatine erer.
Bu durumda da maşuk, âşıkla aralarındaki
perdeleri kaldırır.6 Sûfîlere göre nefsin bitmek
tükenmek bilmeyen kötü arzuları ilahî aşkın
ateşiyle yok olur. Dolayısıyla âşık, maşukun
hali ile hâllenir ve fenânıın mertebeleri olan
‘ayne’l-yakîn’ ve ‘hakke’l-yakîn’e ulaşır. Sûfî,
bu hallerin tesiri ile hâl ve kâl olarak sevdiğinin bütün güzelliklerine ulaşır. Sûfîler, âşığın
âşık olduğunu iddia edip sevdiğinin hali ile
hâllenmemesi durumunda âşığı, sevgi iddiasında olup bu iddiasını ispatlayamayan kimse
durumuna düşmüş olması nedeniyle eleştirmişlerdir:
İlah’a isyan ediyor ve onu sevdiğini iddia
ediyorsun
Ömrüme yemin olsun ki bu işlerin en
benzersizidir
Eğer sevgin doğru olsaydı O’na itaat ederdin
Çünkü seven sevdiğinin itaatçisidir.7
58 ŞUBAT 2014
İlahî Aşka Ulaşmanın Yolları ve
Tasavvufî Ahlakta İlahî Sevginin Yeri
Sûfîler, genel olarak ‘Allah aşkı’na ulaşmanın iki yolu üzerinde durmuşlardır. Bunlardan
ilki riyazet ve mücahede ile nefsin başka şeylere meyil ve arzularını azaltarak gönülden Allah sevgisinden başka her şeyi çıkarmaktır. “Bir
gönülde iki aslanın yatmayacağını” ifade eden
sûfîlere göre Allah sevgisinin kalpte kök salmasına mani olan en büyük engel dünya sevgisidir. Bu yüzden sûfîler ana hedefleri olan Allah
aşkına ulaşmalarının önündeki en büyük engel
olarak gördükleri dünya sevgisine ciddi bir muhalefet anlayışı geliştirmişlerdir. Sûfîlere göre
Allah aşkına kişiyi ulaştıracak ikinci yol ibadet
ve taat ile marifeti artırmaktır. Onlara göre farzlar ve özellikle nafile ibadetler kalbin tamamıyla marifet duygusu ile dolmasına vesile olmaktadır ve marifet hissi de netice itibariyle kişiyi
ilahî aşka ulaştırmaktadır.8
İlahî sevginin/aşkın ahlâka yansıması konusunda İmam Gazalî (ö.505/1111), aşkın/sevginin diğer makamlar içerisindeki özel konumu-
na dikkat çekerek şu tespitlerde bulunmuştur:
“Sevgi, makamların gaye-i kusvası, derecelerin
zirvesidir. Muhabbetten sonra gelen şevk, üns,
rıza ve benzeri bütün makamlar onun semereleri ve tâbileridir. Tevbe, sabır, zühd gibi ondan
önce gelen makamlar ise sevginin öncülleridir.”9 Hâris el-Muhasibî (ö.243/857) ise sevginin tezahürleri üzerinde durarak konunun
önemini dile getirmeye çalışmıştır: “Sevgi, bütün varlığınla bir şeye yönelmendir. Sonra onu
nefsine, ruhuna ve malına tercih etmendir. Gizli
ve aşikâr sevgiye uygun davranmandır.”10 Yahya b. Muaz er-Razî (ö.258/872) ise “Sevgi/aşk
iddiasında bulunduğu halde Allah’ın hududunu muhafaza etmeyen sadık değildir.” sözü ile
Muhasibî’nin bu tespitlerini teyit etmiştir.
Senin aşkına dokunan
Netice itibariyle ifade etmemiz gerekirse ilahi aşk/sevgi sûfîyi/kişiyi mütevazı yapar, kalbine
kendini beğenme/kibir ve riya girmesini önler.
Aşk, sûfînin/kişinin ibadetlerini ihlâs ve sadakatle yerine getirmesine vesile olur. Sûfî, aşk ile
Allah’ı kendi nefsine tercih eder. Kalbini kaplayan Allah sevgisi/aşkı nedeniyle sûfî O’nun eseri ve mazharı olan her şeyi sever. Allah aşkı ile
daima O’nu tefekkür eden sûfî, bütün varlığıyla
sevdiğinde fani olur. Bu fena hali neticesinde
sûfî, akıl ve nazarla ulaşılamayacağını belirttiği
Allah’ın bilgisine/marifete ulaşır.11
Her cânibi bâb oldu Mevlâ’m,
Bugün bizlere düşen görev mecazî aşklarla
dolu gönüllerimizi ilahî aşkın emrine amade
kılmak ve maddî-manevî hayatımızda vesile
olacağı büyük dönüşüme şahitlik etmeye çalışmak olmalıdır. Çalışmamızı aşka kanat açan
pervanelerin öncülerinden Âşık Yunus ve onun
Kendini bilmez Allah’ım
Âşık Yunus seni ister
Lutfeyle cemalin göster
Cemalin gören âşıklar
Ebedi ölmez Allah’ım (Âşık Yunus)
Yanmaktan usanmazam Mevlâ’m,
Pervane miyem bilmem âh,
Hiç sonunu saymazam Mevlâ’m,
Divâne miyem bilmem âh.
Dilhâne harab oldu Mevlâ’m,
Yıkıldı turâb oldu âh,
Virâne miyem bilmem âh.
(Abdülehad Nûrî-i Sivasî)
Dipnot
1. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı
Yay., İstanbul 2001, s.50; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf
Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Anka Yay., İstanbul
2005, s.65.
2. Ya’kûb-ı Çerhî, Neynâme, Hazırlayan: Halilullah Halili,
Tahran 1375, s.169-170.
3. Abdülehad Nûrî-i Sivasî, Divan, Süleymaniye Kütüphanesi, Mihrişah Bölümü, nr.159, vr.3a.
4. Karabaş Velî, Risâle-i Tarikatnâme, Fatih Millet Kütüphanesi (Ali Emiri-Şer’iyye Bölümü) nr.1181, vr.35b.
5. Nûrî-i Sivasî, Divan, vr.44b.
6. Schimmel Annemaria, Ben Rüzgar Sen Ateş, Çeviren: Senail Özkan, Ötüken Yay., İstanbul 1999, s.196.
7. Muhammed Gazalî, İslam’ın Manevî Boyutu, Şura Yay.,
İstanbul 1990, s.260.
8. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Yay., İstanbul 2011, s.209-210.
9. Gazali, İhya u Ulûmi’d-dîn, c.IV, s.280.
10.Ebu’l-Alâ Afifi, Tasavvuf: İslam’da Manevî Hayat, Türkçesi: Ekrem Demirli-Abdullah Kartal, İstanbul 1999, s.208.
11.Afifi, Tasavvuf, s.207.211.
somuncubaba 59
SÛFİ YAKLAŞIM / Ali SEYYAR*
Hizmette Şefkat ve
Merhamet İlkesi
A
llah, Kur’ân-ı Kerîm’de insanlara birçok
nimet verdiğini ve kullarına karşı çok
şefkatli ve merhametli davrandığını hatırlatarak, özellikle mânevî sosyal hizmetler
alanında çalışan elemanlara şefkatli ve merhametli olmalarını tavsiye etmektedir. Şefkat, yardıma ve desteğe muhtaç olan birisini tanımada,
anlamada ve onu sevmede bize yardımcı olan
bir içsel duygudur. Yüksek derecede bir şefkatin tezâhürü olan merhamet ise başkasının
güçsüzlük, sıkıntı ve derdine ilgi duyma, onun
durumuna acıma, ona gönülden yardımcı ve
destekçi olma duygusudur.
Sosyal tasavvufun özündeki şefkat ve merhamet anlayışı, tamamen Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in öğütlerine dayanmaktadır.
60 ŞUBAT 2014
Bir keresinde sahâbîlerine şöyle bir öğüt vermiştir Hz. Muhammed (s.a.v.): “Birbirinize merhamet etmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız.
İman etmedikçe de Cennet’e giremezsiniz.” Bunun üzerine sahâbîler, birbirlerine bakarak, gönül huzûruyla şöyle dediler: “Çok şükür, her birimiz diğerimize merhametlidir.” Hz. Peygamber
(s.a.v.), bu cevabı yeterli görmedi ve merhamet
duygusuna şu sözleriyle daha geniş bir açılım
getirdi: “Hayır sözünü ettiğim birinizin arkadaşına merhamet etmesi değildir. Genel olarak bütün
insanlara merhametli olmaktır.”
Böylece Hz. Muhammed (s.a.v.), dinî kardeşlik ekseninde sadece aynı inanca sahip olan
insanlara yönelik merhamet duygusunu yeterli
görmeyerek, dünyevî kardeşlik duygusunu da
geliştirmek maksadıyla merhameti dalga dalga
bütün insanları içine alacak bir şekilde yaygınlaştırmıştır. İslâm Peygamberi (s.a.v.), ümmetinin
her ferdinden sadece insanlara değil her
canlıya karşı şefkat ve merhamet
“Hayır sözünü
ettiğim birinizin
arkadaşına
merhamet
etmesi değildir.
Genel olarak
bütün insanlara
merhametli
olmaktır.”
beslemesini isteyerek şöyle buyurmuştur:
“Siz yeryüzündekilerine merhamet edin ki,
göktekiler (melekler) de size merhamet etsin.”
Bu doğrultuda hareket eden sûfîler, şefkat ve merhamet duygularını en üst seviyeye çıkarmışlardır. Nasıl ki İslâm Peygamberi
(s.a.v.), kendine iman etmiş olan dostlarının
sıkıntıya düşmeleri karşısında üzülmüş ve
bu durum ona çok ağır gelmiş ise mürşidler
de tıpkı örnek aldıkları Hz. Peygamber (s.a.v.)
gibi müridlerine ve diğer insanlara gönülden
yaklaşmışlardır.
Sûfîler, “Şefkat ve merhamette güneş gibi
olmak” benzetmesini bir sosyal hizmet ilkesi olarak benimsemişlerdir. Sûfîler, aldıkları
terbiye eğitimi sonucunda sorunlu kişilerin
sadece düşünce dünyalarını değil, ruh halleri
ile ilgili hislerini, kaygılarını ve beklentilerini
de iyi anlayan mânevî rehberlerdir. Mânevî
danışmanlık ve telkin hizmetlerinde öncü
olan sûfîler, sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan
kişilere empati ile yaklaşıp onlara en güzel
davranış kalıplarını geliştirmişlerdir.
İbn Fâriz, sûfîleri
tarif ederken bir
beytinde
şunları
dile getirir: “Bizde
sevgi yolundaki nesep ve yakınlık, ana
ve babadan gelen nesepten daha fazladır.”
Dolayısıyla sûfîlerin ruhlarındaki sevgi boyutu, hem evrensel, hem
de akrabâlık ilişkilerinin ötesinde daha yoğun ve derindir. Bu sevgi, aslında ilahî aşka
dayanan şefkat ve merhametin ta kendisidir.
Mânevî zenginlikle hissedilen ve yaşatılabilen bu sevgi sayesinde sûfîler, sorunlu
ve kırılgan olarak ifade ettiğimiz toplumun
değişik kesimlerine karşı daha etkili olabilmişlerdir. Toplumsal sevgi halkası,
aslında “muhabetullah” denilen Allah sevgisiyle ortaya çıkmaktadır.
Sûfîler, Allah sevgisi ve korkusu ile her şeye ve
somuncubaba 61
her mahlûkata muhabbet ve şefkat gözüyle
bakmışlardır. Onun için müttakî vasfını taşıyan,
yani Allah’tan sakınan her insan, Allah tarafından da sevilir. Çünkü “Allah, müttakî kullarını
sever.”
Sûfîler, takvâ derecelerine göre, gerektiğinde Allah rızasını kazanmak maksadıyla başkaları için mallarını ve canlarını feda edebilirler.
Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allah, irşâd buyurmuşlardır ki: Benim
muhabbet (sevgi) gösterdiğim zümre, başkalarına da muhabbet gösterir. Benim muhabbetim
için başkalarına yardım ederler. Benim muhabbetim yolunda başkaları için kendi can ve mallarını vakfederler.”
Hz. Mevlânâ da şefkat ve merhametin özü
olan muhabbet duygusunu aşk ile tarif etmiş ve
aşkın sosyal sünnetin bir parçası olduğunu şu
şekilde açıklamıştır: “Peygamberimizin yolu, izi
aşktır. Biz aşk çocuklarıyız. Aşk, bizim anamızdır.”
62 ŞUBAT 2014
Hz. Ebu Bekir Kettanî’nin Yaklaşımı
Herkesi eşit derecede sevebilmek ve gerektiği gibi şefkat besleyebilmek, bazı durumlarda
sûfîlerin nefsine bile ağır gelmiştir. Bu duruma
düşmüş bir sûfînin nefis terbiyesine yönelik
sosyal ve mânevî boyutlu hamleler atması gerekmektedir. Velîlikte makam sahibi olmasına
karşılık sohbetine katılan bir kişiye karşı içinde
duyduğu soğukluğu hisseden ve bunu açıkça
itiraf eden Ebu Bekir Kettanî, bakın bu rahatsızlıktan (sevgi yoksunluğundan) kurtulmak için
hangi çârelere müracaat etmiştir: “Biri benim
sohbetime geliyor, ama onun sohbetimde bulunması bana gayet ağır geliyordu. ‘Hediyeleşiniz, sevişirsiniz.’ hadîs-i şerîfine uyarak ona
hediye verdimse de bu ağırlık (sevgi eksikliği)
yok olmadı. Nihayet bu zatı evime götürdüm ve
‘Ayağını yanağıma bas.’ dedim, ama o basmadı, ısrar ederek ayağını bastırttım. O ağırlık yok
olup gönlüme sevgi yerleşene kadar ayağını
üzerimden kaldırtmadım.”
Bir insanı dahi lâyıkıyla sevememeği önemli
bir mânevî kusur olarak gören sûfîler, bu hâlden
kurtulmanın her çeşit yolunu aramışlar ve gönül dünyalarında olması gereken küllî sevginin
muhafazasına yönelik tedbirlere başvurmuşlardır. Bu örneklerden aşk derecesinde kapsamlı
ve eksiksiz bir sevgi, şefkat ve merhamet anlayışı olmadan sosyal hizmetlerin de icra edilemeyeceğini anlamamız mümkündür.
Hz. Mevlânâ Nizameddin Hâmûs’un
Yaklaşımı
Merhametlilerin en büyüğü olan Allah,
kullarından da merhametli olmalarını ister.
Allah’ın yarattıklarına merhamet etme konusunda sûfîler en örnek insanlardır. Velîlerin derin merhameti bazen öyle boyutlara ulaşır ki, o
boyutlarda zulüm gören, derdi olan, çile çeken
veya hasta olanların sıkıntılı ruh hallerini aynen
veya daha fazlasıyla iç dünyalarında yaşayabilirler.
Buhârâ’da yetişen büyük velîlerden Hz.
Mevlânâ Nizameddin Hâmûs da Allah’ın yarattığı bütün muhtaç ve âciz mahlûkata içten
merhamet besleyen ve bunun ıstırabına yaşayan bir mânevî rehber idi. Bir gün Mevlânâ
Nizameddin Hazretleri, Taşkent’te misafir iken
sıtma titremesine benzer şiddetli bir hastalığa
yakalandı. Onu ısıtmak maksadıyla kaldığı yerde ateş yakmışlardı. Bununla kalmayıp üzerine
birkaç kaftan giydirmişlerdi. Buna rağmen şeyh
efendi, o kadar şiddetli titriyordu ki, dişleri
birbirine çarpıyordu. Müridleri, onu bu hâlde
görünce çok üzüldüler ve endişeye kapıldılar.
Bir müddet sonra Şeyh Mevlânâ Nizameddin
ile sıkı irtibatı olan ve değirmene un öğütmeye
giden bir müridi, sırılsıklam ıslanmış bir kaftan
içinde titreyerek içeri girdi. Meğer o kişi, o soğuk
günde değirmenin su kanalına düşmüş ve kendini çok üşütmüştü. Şeyh Mevlânâ Nizâmeddin,
onu görür görmez feryat içinde, “Beni bırakın,
çabuk onu ısıtın! Çünkü benim çektiğim elem
onun acısıdır, bana sirâyet etmiştir.” diye emir
verdi. Hemen müridin ıslak kaftanı çıkarılıp
yenisi giydirildi. Mürid ısınınca Şeyh Mevlânâ
Nizâmeddin’in de titremesi geçti. Ardından rahatladı ve sohbet etmeye başladı.
Dipnot
* Prof. Dr. Ali SEYYAR
1. Attâr, Feridüddîn; Evliya Tezkireleri; (Terc.: Süleyman
Uludağ); Kabalcı Yayınevi; İstanbul; 2007; s. 520.
2. Bursalı, Mustafa Necati; Kâdiriyye Yolunun Başbuğ
Velileri-İstanbul ve Anadolu Erenleri; Çelik Yayınevi;
İstanbul; t.y; ss. 160-161.
3. Attar; 2007; ss. 66-68.
somuncubaba 63
PSİKOLOJİ / İbrahim BALCIOĞLU*
İnternet Kullanımı ve
Getirip Götürdükleri
“Özellikle internet kullanımı iç ve dış dünyamızı kuşatmıştır.
Gençlerin daha çok kullanıp izlediği internet ağı, problemleri
de beraberinde getirmiştir. Bu problemlerin başında
bedensel ve psikolojik rahatsızlıklar gelmektedir.”
İ
çinde bulunduğumuz bilgi ve iletişim çağının lokomotifi olan internet, bir yandan her
geçen gün hayatımıza yeni kolaylıklar sağlamakta bir yandan da farkında olmadığımız kimi
tehlikeleri beraberinde getirmektedir.
Son yıllarda internet üzerinden işlenen
suçlar hakkında yapılan araştırmalar daha çok
pornografi, terör, dolandırıcılık gibi alanlar ön
plana çıkarken, hemen her yaş aralığından internet kullanıcısının üye olduğu sosyal ağlarda
meydana gelebilecek suçların da araştırılması
kaçınılmaz hale gelmektedir.
Sosyal ağlar, internet kullanıcılarının ortak
bir ilişki, ilgi içinde gruplanması sonucu oluşan
ağlardır. Bu ağlar sosyal web sitelerinin gelişimine paralel olarak oluşmuş ve insanların kendi
içeriklerini oluşturmaları temeline dayanmaktadır. İnternet kullanıcılarının kişisel verilerini
saklamaları için oluşturulan profiller oluşturma,
işlenme ve uygulama açısından farklı alanlarda
kullanılmaktadır.
İnternetteki facebook’un işlevi şöyle özetlenmektedirler: “Facebook tanıdıklarınla iletişim kurmanı ve hayatında olup bitenleri paylaşmanı sağlar.”
Sosyal ağ kullanıcılarına ait bilgiler şöyledir: Ülkemizde Facebook kullanıcısı 23 milyon
64 ŞUBAT 2014
kişidir. Bu rakam ABD, İngiltere ve Kanada’dan
sonra dördüncü sıradadır dünyada.
Facebook kullanıcıları kendi ortaya koydukları profillerinde yaşları, cinsiyetleri, medeni
durumları, eğitim durumları gibi genel demografik bilgilerinin yanı sıra kişisel beğeni, tutum ve
davranışlarını sözel ve görsel olarak paylaşmaktadırlar. Kullanıcıların bir kısmı özel bilgilerini kısıtlar, bir kısmı gizlemeye ihtiyaç duymazlar.
Son yıllarda bir husus dikkati çeker. O da
sosyal ağı kullananlar arasında bir suçun mağduru veya faili olanlar medyada yer almaktadır.
Gazetelerde yer alan suçlar arasında dolandırıcılık, cinsel istismar, stalking, hakaret göze
çarpmaktadır.
Suç tanımı şöyledir: Suç, ceza kanununun
ihlali yönündeki savunma veya mazeret olmaksızın yapılan ve devlet tarafından ağır veya hafif suç olarak cezalandırılan kasıtlı bir harekettir. Suç tipi, suçlular ve ortaya çıkma nedenleri
kriminolojinin temel çalışma konuları olarak
sıralanmaktadır.
Kriminoloji, gerçek yaşamdaki fiili bir olay
(örnek) olarak, suçun bilimidir; deneysel ve
gerçek bir bilimdir. Kısaca kriminoloji gerçekler
bilimidir.
somuncubaba 65
eklendiği görülmekte, kolayca ve genel bir tasnifin yapılmasının giderek imkânsız hale geldiği anlaşılmaktadır. Buna rağmen siber suçları
üç grupta tasnif edilir:
a. Devlet ve kamu düzenine karşı işlenen siber
suçlar,
b. Mal varlığına karşı işlenen siber suçlar,
c. Kişilere karşı işlenen siber suçlar,
Kriminoloji, deneysel disiplinler arası bir bilimdir. O, suçun işlenmesi ve engellenmesi gibi,
suçluya davranışla ilgili olarak ortaya çıkan, insani ve toplumsal alandaki durumla ilgilenir.
Bilişim Suçlarında Ciddi Artış
Günümüzde hayatımızın vazgeçilmezi olan
bilgisayar ve bilgi teknolojilerinin kullanımından kaynaklanan olumsuz davranışların da kriminolojinin çalışma konularından biri olduğu
gerçektir. Öyle ki, son birkaç yıldır bilgisayar teknolojisinde yaşanan gelişmeler ve internet kullanımının hızla yaygınlaşması sonucunda bilişim
suçlarında ciddi bir artış gözlemlenmektedir.
Bilişim bilgisayardan da yararlanmak suretiyle bilginin saklanması, iletilmesi ve işlenerek
kullanılır hale gelmesini konu alan akademik ve
meslekî disipline verilen addır.
Siber suçların işlenmesi sırasında en çok
kullanılan alet internettir. Klasik suç işleme
yöntemleri internetin sağladığı imkânlar yüzünden değiştiği ve eskisinden daha kolay bir
hale geldiği görülmektedir.
İnternet, İngilizce “kendi aralarında bağlantılı ağlar” anlamına gelen “İnterconnected Networks” teriminin kısaltmasıdır. Dünyayı saran ve
merkezi olmayan ağlardan oluşan bir ağ sistemidir. Türkçe’de genel ağ, yaygın ağ, özüt bağ gibi
karşılıklar önerilmekteyse de, internet sözcüğü
epey yaygınlaşmış ve dilimize girmiş durumdadır.
Günümüzde internet kullanımı çok yaygınlaşmış ve internet yaşamımızın her alanına
66 ŞUBAT 2014
girmiştir. İnternetin karmaşık yapısı ve kullanımının bu kadar yaygınlaşması beraberinde birtakım ciddi problemler getirmiş ve internetin
kötü amaçlarla kullanılması sonucunda da “bilişim suçları” olarak adlandırılan yeni suç türleri
ortaya çıkmıştır.
Siber uzay ve internet kavramları eş anlamlı
kullanmalarına rağmen gerçekte öyle değildirler. “Siber uzay kavramı sadece interneti değil,
intranet ve benzer diğer ağ (network) sistemlerini de kapsayan bir üst kavramdır. Yani intranet ortamında bir suç işlenirse, söz konusu suç
siber uzayda işlenmiş bir suçtur fakat bu suç
internet suçu değildir. Bu sebeple siber suç internet suçunu da kapsayan bir kavramdır. Daha
açık bir ifadeyle her internet suçu bir siber suçtur fakat her siber suç internet suçu değildir.”
Özellikle belirtmek gerekir ki kullanım yaygınlığı dolayısı ile siber suçların büyük bir bölümü,
internet aracılığı ile işlenmektedir.
Özetlemek gerekirse; siber suç, bilgisayar
veya bilgisayar ağlarının, siber uzayda yapılan
yasadışı bir davranışın amacı ve aracı veya her
ikisi olarak kullanılmasıdır. Diğer bir deyişle,
Herhangi bir suçun elektronik ortam içinde işlenebilme imkânı bulunuyor ve bu ortam içerisinde gerçekleştirilen fiil genel olarak hukuka
aykırı veya suç olarak tanımlanabiliyorsa bu
suçları “siber suçlar” olarak tanımlayabiliriz.
Siber suçlar zincirine; teknolojinin ilerlemesi ve internet kullanıcılarının sayısının artmasına paralel olarak her geçen gün yeni bir suçun
Devlet ve kamu düzenine karşı işlenen siber
suçlardan söz edildiğinde akla terörist grupların eylemleri gelmektedir. Özellikle birçok
ülkede örgütlenen terörist gruplar ve sınırlar
ötesi uyuşturucu, silah ve insan ticareti yapan
organize suç örgütleri, fonlarını internet üzerinden transfer edebilmektedir.
Günümüzde mal varlığına yönelik siber suçlar yoğunlukla işlenmektedir. İnternet üzerinden bankacılık işlemleri yapılabilmektedir. Bu
imkânın kötüye kullanılması dolandırıcılık suçunda artışa yol açmaktadır. Ulusal ve uluslararası düzeyde bu tip suçlar çoğalmaktadır.
Son olarak kişilere karşı işlenen suçların arttığı dikkati çekmektedir. Kişisel bilgi güvenliği
ve mahremiyetin özellikle ihlal edildiği pek çok
olgu günümüzde mevcuttur. Çeşitli ağlar vasıtasıyla kişiler birbirine hakaret etmekte, tacizde
bulunmaktadırlar.
Kişilere ait veriler arasında kişinin ticarî ya
da meslek sırları, özel hayatına ait bilgiler ortaya çıkarılmaktadır. Kötü niyetli kişiler özel bilgileri kötü niyetle kullanmaktadırlar.
Kişiye karşı işlenen siber suçlarda, sosyal
ağlarda sık rastlanan olgu şudur: Gerçek kişiler
adına ya da hayali kişiler ortaya çıkararak sahte
hesaplar açmak suretiyle menfaat sağlamak ya
da zarar vermektir.
Kredi kartı numara oluşturucu programlar
gibi araçlar kullanılarak elde edilecek gerçek
bilgilerin, hayali bilgilerin, meydana getirilmesinde kullanılmasıyla menfaat sağlanılmakta ve
zarar verilmektedir.
Psikolojik Zararları
Taciz internet üzerinden doğrudan kişiye
karşı işlenen bir suçtur. Stalking (takipçi-tacizlik) mağdurun korku, fiziksel ya da psikolojik
zarar ya da duygusal stresi deneyimlediği tekrarlayan taciz davranışıdır. Stalking (takipçi-tacizlik) çalışma alanı olarak pek çok disiplinin
konusu olması dolayısıyla yirmiden fazla tipolojisinin literatürde çalışıldığı görülmektedir.
“Bir Siber Suç Teorisi Geliştirmek” adlı makalesinde Jaishankar “Boşluk Geçiş Teorisi”ni
yayınlar. Bu makalede Jaishankar siber uzayda
meydana gelen suçların sebeplerini araştırıyor.
“Boşluk Geçiş Teorisi”nde Jaishankar rahatsız
edici ya da sıradan davranışlarını fiziksel ortamdan sanal ortama taşıyanların davranış kalıplarını ortaya koymaktadır.
İnternet’in bireysel kullanımının yaygınlaşması ile günümüz insanının bilgisayar başında
geçirdiği zamanın arttığı, buna bağlı olarak da
çevrim içi olmakla olmamak arasındaki derin
farkın giderek ortadan kalktığı görülmektedir.
Güvenli olmayan internet eğitimi doğru
ve ehil ellerce kullanılmadığı takdirde tehlike
göstermektedir. Çocukları ve gençlerimizi korumak için internete ve kullanımına çekidüzen
verilmelidir. Ebeveynler çocuklarının bilgisayarı nasıl kullandığını öğrenmelidirler.
Sonuç: “Teknoloji kuşaklar arasındaki farkı
ve çatışmayı arttırmaktadır.”
Dipnot
* Prof. Dr. İbrahim BALCIOĞLU
somuncubaba 67
KİTAP / Muharrem AKIN
Hükümdarlar Bahçesi
G
ülşen-i Mülûk 16, asır şair, nâsir ve düşünce adamı Pîr Mehmed Za’îfî’nin bir
siyasetnamesidir. Eseri Vedat Ali Tok,
inceleme, sadeleştirme, transkripsiyonlu metin ve orijinal metin olmak üzere dört bölüm
hâlinde hazırlamak suretiyle günümüz okuyusunun istifadesine sunmuş. Sunuş kısmında yazar şöyle diyor: “Eser, 16 asırda yazılmasına rağmen günümüzün yöneticilerine de ışık tutacak
bir özelliğe sahip, bu yüzden hangi kademede
olursa olsun yönetim durumundaki insanların
hiç olmazsa sadeleştirilmiş metinden Gülşen-i
Mülûk’u okumalarını tavsiye ederiz.”
Kitabın sayfalarını araladığımız
zaman gerçekten de Gülşen-i
Mülûk’un sadece 16. asır insanına
değil günümüz insanına da hitap
edebilen nitelikler taşıdığına şahit
oluyoruz. Kitaptan bazı bölümleri
siyasetname okurları için paylaşmak
yerinde olur. Biz, metnin sadeleştirilmiş bölümünden alıntı yapalım:
İşi Ehline Vermeli
Önemli işleri küçüklere vermek
büyüklük değildir. Bunun gibi önemsiz işleri büyük insanlara vermek de
himmetsizliktir.
Buzurcmihr’e sordular: “İçlerinde
senin gibi bilgili, filozof ve kudretli
bilginler var iken Sâsân devletinin
yıkılışı ve göçleri niçin şart oldu?”
Buzurcmihr’in cevabı şu oldu: “Sakın önemli işleri küçüklere buyurmayın, çünkü tilki asla
kavga kurdu olamaz. Güvercin, gagasını ve pençesini tunçtan yapsa bile şahin gibi savaşamaz.
Ot yaprağında gül rengi bulunmaz, yıldızda Güneş kadar parlaklık olur mu?”
68 ŞUBAT 2014
Adalet ve Zulüm
“Bir asırda iki padişah vardı. Bunların ikisi de
zengindi ve süslü çadırları, bağları, bostanları ve
çok askerleri vardı. Biri âdil yönetmekle süslenmiş, diğeri zulümle, adaletsizlikle tanınmışlardı.
Aralarında zıtlık olması sebebiyle birbirlerinden
uzaklaşmışlardı. Bu zıtlıklarına rağmen aralarında kavga ve savaşları yoktu. Bir zaman sonra
âdil padişahın günbegün memleketinin işlerinde yıkılma ve yok olma belirtileri görünmeye,
memleketin mamur yerleri ve zengin hazineleri
eksilmeye başladı. Memleket halkı bölük bölük,
o zalim padişahın memleketine gitmeye başladılar. Âdil padişah bunların adalet mülkünden
firar edip zulüm diyarına gitme
işine neyin sebep olduğunu bilemediğinden hayrete düşmüştü. Kendine
bağlı olan bir elçiyi gizlice
zalim padişaha gönderdi ve durumu öğrenmek
istedi. Zalim padişah bu
durumu padişahın adamına şöyle izah etti: Senin
padişahın sadece kendisi
adaletlidir ve yönetiminin
adaletle yönetildiğini bilmekte ustadır. Ama padişahın güvendiği adamlar
ve vekiller cefa ve siteme
alışmış, zulüm sanatında
üstatlardır. Bir tek adalet
bu kadar zulme ne kadar dayanabilir?
Böyle olunca elbette memleket batmaya yüz
tutacaktır. Ama yalnız benim zulmüm halka ıztırap vermez ve memleket batırmaz. Çünkü beni
canından çok seven dostlarım ve sanatkâr yöneticilerimin insaf ve adaletle çalışmaları haddinden fazladır. Onun için talihim yüksektir.
Bunca yardımcım ve göz önündeki emir ve vezirlerimin adaletlerine oranla benim zulmüm
gökyüzündeki güneşte zerre ve okyanuslardaki damla kadardır.”
Kitapta buna benzer konular ilginç hikâyelerle süslenmiş. İlgi ile okunacağını düşündüğümüz eser, Türkiye Yazarlar Birliğinin ve
Eskader’in yayıncılık ödülüne layık gördüğü bir
yayınevinden, BüyüyenayYayınevinden çıkmış.
Kitabın arka kapak yazısında eser hakkında şöyle deniyor: Büyüyenay kitaplığı siyasetnâme serisinin altıncı eseri olan
Gülşen-i Mülûk-Hükümdarlar Bahçesi 16.
yüzyıla ait klasik bir metin. Devrinin yöneticilerine öğüt veren, yapılacak işlerde ve insanlara hizmet etmede tutulacak yolları gösteren
eser, bugünün yöneticisine de aynı güncellikte seslenmekte. Hatta rahatlıkla söylenebilir
ki, bugün her kademeden yöneticinin, eserin
dile getirdiği ilkelere, her zamankinden daha
çok ihtiyacı var. Çünkü çağdaş yönetimler siyaseti, maddi hizmetlerin gerçekleştirilmesi
ve bu hizmetlere eşlik edecek teknik donanımın sağlanmasına indirgemiş durumdalar.
Oysa siyasetin, ne türden olursa olsun bütün
uygulamaları, ahlâkın o yüksek ateşinde olgunlaşarak bir değere ve erdeme dönüşebilir.
Bu da yöneticilerin son derece duyarlı ve daima dingin bir bilinçle ve bunu ideal olarak benimsemeleriyle mümkün. Bu yüzden siyasetin
temelinde yer alması gereken temel fikir, bütün eylemlerine yön vermesi gereken hareket
ettirici ilke, kötülüğü önlemek, doğruluk ve
iyiliği yaygınlaştırmak olmalıdır. Hükümdarlar
Bahçesi, unutulan bu temel ilkeyi gündeme
getiriyor ve ısrarla söylüyor: Asıl iktidar, göğsün merkezi yani gönüldür.
Gülşen-i Mülûk (Hükümdarlar Bahçesi)
İnceleme, Günümüz Türkçesi, Metin
Tıpkıbasım
Pîr Mehmed Za’ifî
Hazırlayan: Vedat Ali Tok
Sayfa Sayısı: 200
Büyüyenay Yayınları, İstanbul, 2013
KİTAPLIK
Rubaîler
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi
Sufi Kitap
Tel: 0212 511 24 24
Kayı V - Kudret ve
Azamet Yılları
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Timaş Yayınları
Tel: 0212 551 24 24
Doğruluk Kitabı
Ebû Saîd Harrâz
Hayykitap
Tel: 0212 352 00 50
Akasyanın Âhı
M. Bayram Çelik
Akçağ Yayınevi
Tel: 0312 432 17 98
Bir Vaizenin Okumaları
Fatma Bayram
Kaknüs Yayınları
Tel: 0216 341 08 65
somuncubaba 69
EĞİTİM / M. Emin KARABACAK
Oyunun Kalp ve
Zekâya Faydaları
Ç
ocuklar, yaratılışları gereği oyun oynamaya meyillidirler. Uyku ve beslenmenin
dışındaki zamanlarının büyük bölümünü
de oyun oynayarak geçirirler. Çocukluk döneminin en önemli özelliği oyun oynamaktır. Çocukların fiziksel gelişimleri için beslenme ne
kadar önemli ise ruhsal gelişimleri için de oyun
o kadar önemlidir. Çocuklar için vazgeçilmezler
arasında olan oyun, her yaş çocuk için gereklidir. Çocuğun kendini tanımasından tutun da
toplumun değerlerine kadar her şeyi oyunla
öğrenirler.
İmamı Gazali; çocukların oyun oynamalarına müsaade edilmesi gerektiğini söyleyerek
sürekli ders çalışan çocuğun; “kalbinin ölüp,
zekâsının söneceğini” belirtmektedir.
İbni Sina ise çocuklardaki oyunun gerekliliğini şu cümlelerle ifade etmektedir: “İki-altı yaş
döneminde çocuğun oyun ihtiyacı çoğalır. Bu
dönemde çocukların istekleri dikkate alınmalı
arzuları yerine getirilmelidir. Çocuk yaşlarda
oyun zaruridir. Ancak on dört yaşından sonra
azaltılması gerekir.” Burada konuyla ilgili bir
Kur’an Kursu öğretmeninin hatırasını paylaşmak yerinde olacaktır.
“Güneydoğu Anadolu’nun şirin bir köyünde
Kur’an Kursu öğretmenliği yapıyordum. Öğle yemeğimi yiyip namazımı kıldıktan sonra hava da
güzel olduğu için bahçeye çıktım. Kursumuz normal eğitim yaptığından öğle tatili de bir buçuk
saatti. Dersin başlamasına yarım saat olmasına
rağmen bizim kızların hızlı hızlı kursa gelmekte
olduklarını gördüm. Yanıma yaklaşıp selamdan
sonra bu telaşınız nedir dedim? Hocam; ‘Namazımızı kılamadık.’ dediler. Nedenini sorduğumda
çocuklar; ‘Geç kaldığımız için.’ dediler.
lıyoruz hocam dedi. Hayırdır kızlar dedim. Aynı
mahallede oturan kızlar, hocam siz bize bir
zamanlar; “Kursta beş dakika az oynayın, cennette çok oynayın.’ demiştiniz ya. Çocukların
bu düşüncelerinden dolayı hem duygulandım
hem de onlarla gurur duydum. Tabi ki onları
tebrik etmeyi unutmadım.”
Anne-Baba ile Oyun Oynamanın
Faydaları
Çocuklar, oyuncaklarıyla ve arkadaşlarıyla
oynadıkları gibi anne babalarıyla da oynamak
isterler. Bu isteklerinin temelinde ilgi ve sevgi
ihtiyacının yattığı bir gerçektir.
Anne babasıyla oynayabilen çocuklar, onların
yanındaki değerinin farkına varırlar. Yine çocuklar, anne babalarıyla oyun oynarken aradaki mesafenin kalkmasıyla onları daha iyi tanımakta ve
kendisinin sevildiği kanısına varmaktadırlar.
Hz. Ali (r.a.) Efendimizin: “Çocuklarınızla yedi
yaşına kadar oynayın, on beş yaşına kadar onlarla arkadaş olun, on beş yaşından sonra da onlarla
istişare edin.” sözü çocukların oyunlarını; sadece
oyuncaklarla ve arkadaşlarıyla değil anne babalarıyla da oynayabileceklerini ifade etmektedir.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.), torunları Hz.
Hasan-Hz. Hüseyin ve diğer çocuklarla çokça
Saatime baktım dersin başlamasına yarım saat
vardı. Kızlara yeteri kadar vaktiniz vardı, evde namazı kılıp gelebilirdiniz dedim. Arkasından önce
namazı kılın sonra oyun oynayın, böyle yaparsanız cennette daha çok oynarsınız demiştim.
Aradan zaman geçti. Çocuklarla hoş beş
ederken bir öğrencimiz, artık namazlarımızı kı-
70 ŞUBAT 2014
somuncubaba 71
oyunlar oynadığı görülmüştür. Bunun içindir
ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) biz ümmetine:
“Çocuğu olan onunla çocuklaşsın.” buyurarak
çocukla oynamayı tavsiye eder. Kendisi de torunlarıyla oynayarak, anne babalara en güzel
şekilde model olmuştur.
İbn-i Sina’nın on üç-on dört yaşlarında oyun
oynarken, oyun oynamasının doğru olmadığını
söyleyen birine verdiği cevap, çocuklarda oyunun ne kadar gerekli olduğunu anlatmaktadır:
“Her dönemin bir gereği vardır. Çocukluk
döneminin de gereği oyundur.”
Atalarımızın “Oynamayan tay at olmaz.”
sözü, çocuklardaki oyunun gerekliliğini ve kişilik gelişimleri açısından ne kadar önemli olduğunu çok güzel anlatmaktadır.
Çocukların deneme yanılma yöntemiyle öğrendiğini bilmeyenimiz yoktur. Deneme yanılma yöntemini uyguladıkları en uygun ortamın
da oyunlar olduğu bir gerçektir.
Çocuklar oyun oynayarak kendi yeteneklerinin farkına varabildikleri gibi diğer arkadaşlarının da yeteneklerinin farkına varabilirler.
Çocuklar oyun oynarken sadece eğlenmezler. Eğlenmekle beraber kişisel ve toplumsal
birçok şeyi de öğrenirler.
Oyunun Çocukların Kişisel
Gelişimine Faydaları
1. Çocukların kendilerine güvenmelerini sağlar.
2. Çocukların benlik saygılarını yükseltmesini
sağlar.
8. Çocukların zihinsel gelişimlerine katkı sağlar.
9. Çocukların fazla enerjisini atmalarını sağlar.
10.Çocukların kendilerine uygun bir model
bulmalarını sağlar.
11.Çocukların oyunlarda mantık yürütmelerine ve sebep sonuç ilişkisi kurmalarına katkı
sağlar.
10.Sağlıklı ilişkilerin nasıl kurulacağını öğrenmelerini sağlar.
4. Oyunlarının olumsuz örnek teşkil edecek
şekilde olmamasına dikkat edilmeli.
11.Uygunsuz davranışlara nasıl tepki verileceğini öğrenmelerini sağlar.
5. Çocukların, ahlak ve davranışlarını bozacak
olumsuz arkadaş çevresinden uzak tutulmalı.
12. Evde öğrendikleri doğruların ve yanlışların
test etmelerini sağlar.
6. Çocukların kimlerle arkadaşlık ettiklerine,
kimlerle oynadıklarına dikkat edilmeli.
13.Toplum içinde güçlü ve zayıf yönlerini öğrenmelerini sağlar.
7. Çocukların arkadaşlarından öğrendikleri
olumsuz söz ve davranışlar evde pekiştirilmemeli.
14.Birbirlerinin haklarına nasıl saygı gösterilmesi gerektiğini öğrenmelerini sağlar.
Çocukların Oyunlarında Dikkat
Edilmesi Gerekenler
1. Çocuklara oyun oynayacak alan ve imkânlar
sunulmalı.
2. Anne babalar, çocuklarına kendileriyle oynama fırsatı vermeli. Anne babalarıyla oy-
Sonuç olarak oyun; İmam-ı Gazali Hazretlerinin dediği gibi çocuğun, “kalbinin ölmesi
ve zekâsının sönmesinin” önüne geçecektir.
Atalarımız; “İşleyen demir pas tutmaz.” sözü
ile anlattıkları gibi oyun çocuğun zihninin faal
olmasını sağlar. Yine atalarımızın; “Oynamayan
tay at olmaz.” sözü ile oyun, çocuğun sağlıklı bir
kişilik geliştirmesini sağlayacaktır.
sağlar.
Oyunun Çocuğun Sosyal
Gelişimine Faydaları
1. Toplum içindeki yerlerini öğrenmelerini sağlar.
2. Toplum kurallarını öğrenmelerini sağlar.
3. İnsanlarla sağlıklı ilişkilerin nasıl kurulacağını öğrenmelerini sağlar.
5. Sevme ve sevilme duygularının etkilerini
72 ŞUBAT 2014
3. Çocuklar, bireysel oyunlar yerine akranlarıyla oynamaya teşvik edilmeli.
13.Çocukların kendi sınırlarını öğrenmelerini
4. Çocukların özgüven kazanmalarını sağlar.
7. Çocukların dil gelişimlerine katkı sağlar.
9. Anne babalar tarafından daha iyi tanınmalarını sağlar.
ifade edeceklerini öğrenmelerini sağlar.
4. İletişim kurma yollarını öğrenmelerini sağlar.
6. Çocukların deneme yanılma yöntemini uygulayabilecekleri ortamlar sağlar.
nayan çocukların, diğer çocuklardan kendilerini daha farklı hissettikleri unutulmamalı.
12.Çocukların toplum içinde kendilerini nasıl
3. Çocukların sorumluluk duygularını gelişmesini sağlar.
5. Çocukların yeteneklerinin farkına varmalarını sağlar.
8. Oyunbozanlığın toplum tarafından nasıl
dışlanabileceğini öğrenmelerini sağlar.
öğrenmelerini sağlar.
6. Fedakârlığın ve yardımlaşmanın öneminin
kavramalarını sağlar.
7. Çevresini keşfetmelerini ve yeni bilgiler öğrenmelerini sağlar.
somuncubaba 73
EDEBİYAT / Vedat ALİ TOK
İrfan Rütbesi
Ey Fuzûlî taleb-i rütbe-i irfân eyle
Cehl ile hâsıl-ı evkat-ı şerîf etme telef
Fuzûlî
(Ey Fuzûlî, irfan rütbesini/yüksekliğini iste. Kıymetli
zamanlarının sana vereceği mahsulü cahillik ile harcama.)
F
uzûlî, yukarıdaki beyitte birbiriyle çok yakından alakalı üç husus üzerinde duruyor.
1. İrfan rütbesini talep etmek,
2. Cehaletten uzak durmak,
3. Zamanı iyi değerlendirmek (zamanı boş yere
harcamamak).
İrfan kelimesinin anlamı bir şeyi bilmek demektir, kültür demektir. İrfan, kuru bilgiler yığını
74 ŞUBAT 2014
değildir. Yalnız eğitim ve öğretimle elde edilemeyen; gerçeği, sezerek idrak etme gücü demektir irfan. İnsanı yücelten; ona asıl kimliğini kazandıran
bir özelliktir. İrfan sahibi olanlara ârif denir.
Burada âriflik ile âlimlik; irfan ile ilim kavramları üzerinde durmak gerekiyor. Âlim bilgili, bilen insandır. Ârifin bilgisi ise salt ilimden
oluşmuyor. Onun bilgisinde aynı zamanda
hikmet vardır. Bilgi kaynakları da farklı olabilir. Âlim dış dünyadaki bilgileri araştırırken,
ârif bütün kâinatı ve bu arada en çok da kendi
içindeki evreni kurcalar, kendi iç dünyasından
bütün âlemi anlamaya çalışır. Yani ârif; kendini,
nefsini bilmeden dış dünyanın anlaşılacağı ve
dış dünya hakkında kanaat sahibi olunabileceğine inanmaz. Buna göre ilim ve irfan birbirine
yakın görünse de farklı mecralardan beslenir;
farklı mecralara akar.
Ârifliğin, kendisi bir rütbedir, pâyedir.
Hâlbuki âlim, âlim olana kadar birçok basamakları çıkmak zorundadır. İrfanda aşk vardır,
tevazuu vardır, hoşgörü vardır. İlim ise bu tür
mefhumlara biraz soğuk bakar, bünyesinde
böyle şeyleri barındırmak istemez; çünkü onda
sadece bilgi vardır. İlimde bilginin doğruluğu
esastır. Fuzûlî, bir şiirinde;
Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak
derken irfanı, ilme tercih ediyor. Fakat insanda
ilim ve irfanın bir arada bulunması ideal tipi oluşturur. İkisinden birinin eksik olması tek kanatlı kuşun uçma çabasına benzer. Âlim irfanı, bilgisiyle
amel etmekle, kibirden sakınmakla, bilginin hikmetini de öğrenmekle kazanabilir. Ârifin de ilimi
talep etmekle bulacağından şüphe yok. Çünkü
Allahu Teâlâ ilmi, talep edene vermektedir.
Bunları akıl süzgecinden geçirmek gerekiyor.
Peygamber Efendimiz: “Faydasız ilimden Allah’a
sığınırım.” buyuruyor. İlmin payanı yoktur; ancak insana faydalı olanı öğrenmekle iktifa etmek; cehaletten olduğu gibi, zararlı ilimden de
uzak durmak gerekiyor.
Âlimin ya da ârifin cehaletten uzak durması
demek cahil insanlara tepeden bakması, onları
küçük görmesi anlamını taşımaz. Çünkü onlar,
toplumun birer meşalesi durumundadır. Dolayısıyla cahilleri aydınlatmakla mükelleftir. Burada cehaletten uzak durmak, insanın bilgisini
saklaması, kendi kabuğu içine gizlenmesi anlamında değildir. Zaten bilgisini saklayan insan
hoş görülmemiştir.
Mezhep imamlarından İmam Şafi de ilmin
kimlere öğretilmesi, kimlere öğretilmemesi hususuna işaret ediyor: “Kendini bilmezlere ilim
öğreten, ilmin hakkını zayi etmiş olur. Lâyık
olandan ilmi esirgeyen de zulmetmiş olur.”
Demek ki, cehaletten uzak durmanın manasını iyi anlamak gerekiyor. Cahil insanlara bilgi
öğretmek için onların arasında bulunmak faziletli bir iştir, ancak onların arasında onlar gibi
davranmak ve malayani ile uğraşmak yanlıştır.
Gerek âlim, gerekse ârif insanın iki dünyası
için lüzumlu olan öğrenme, bilgisini geliştirme
ve onu kendi hayatında ve insanlığın hizmetinde kullanma çabası ile doludur. Bunların istemedikleri şey cehalettir. Düşmanları cehalettir.
Cehaletle mücadele içindedirler. Herkes âlim,
herkes ârif olacak diye bir şart yoktur elbette.
Zaten bu, yaratılışın tabiatına da uygun değildir; fakat her insan yeteneği kadar, zekâsı kadar
ilim öğrenmekle mükelleftir.
İnsan ömrü sınırlıdır. Bu yüzden bir saniyenin
bile büyük önemi vardır. O halde insan için boş
vakit diye bir şey söz konusu olamaz. Fuzûlî’nin
bize tavsiye ettiği şey şudur: Vaktini cehaletle
geçirme. Çünkü insan beşikten mezara kadar ilim
öğrenmekle mükelleftir. İlim öğrenmek de sadece kitaptan, ansiklopediden, internetten… yani
illâ bilindik bir kaynaktan olmaz. Hayatın kendisi, dünyanın kendisi, baktığımız, gördüğümüz her
şey ilim için birer kaynaktır; bunlardaki hikmeti
görebilmek gerekir. Bunun için de tefekkür şarttır.
Geçmişte bilgi hâline dönmüş düşünceler
var. Çağımızsa bilgi çağı diye nitelendiriliyor.
Peki, bu kadar ilmi nasıl öğreneceğiz? Cahil mi
kalıyoruz bu durumda? Zaman zaman hepimiz
böyle endişelere kapılırız. Elbette âlim olmak
için her şeyi bilmek gerekmiyor. Çok ilim var;
ama bunların hangisi faydalı, hangisi zararlı?
Beyitte Fuzûlî, irfan rütbesini iste; kıymetli
zamanlarının sana vereceği mahsulü cahillik
ile harcama, diyerek yaşadığı çağın şuurunu da
yansıtmak suretiyle kendi nefsine hitap ediyor;
ama bu hitap 16. yüzyıldan günümüze kadar
tazeliğini ve güncelliğini yitirmemiş, modern
çağın insanını sarsan güzel bir tavsiyedir.
somuncubaba 75
ÖRNEK HAYAT / Yusuf HALICI
Kütahya Velîleri
Kalburcu Şeyhi (Ahmed Dede)
O
smanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman devri âlim ve velîlerindendir. Her
ne kadar halk arasında Kalburcu Şeyhi
adıyla bilinse de Mihmandâr, Çavdarlı ve Çavdarlı Şeyhi olarak da bilinirdi.
İlk tahsilini Kütahya’da Kütahyalı âlimlerinden
aldı. Sonra Şeyh Sinân Karamânî’nin hizmetinde bulundu. En fazla manevî hâl ve makamlara Abdüllatîf Efendinin sohbetlerinde kavuştu.
Maddî olarak çok zengindi. Bu hususta şöyle bir
hadise anlatılır:
Henüz talebeyken, arkadaşlarıyla derse gidip gelirlerdi. Bir gün derse gittiklerinde, iki
arkadaşıyla beraber her biri, gönüllerinden
geçenlerin hâsıl olması için hocalarından dua
istediler. Hocaları da bunları dua etti. Hocalarının duası bereketiyle, o talebelerden biri
padişahın ordusunda komutan, biri de ilim ehli
âlim bir kimse oldu. Ahmed Dede ise; çok mal
ve mülke kavuştu, zengin oldu.
Ahmed Dede, İstanbul’a giderek büyük
âlim ve evliya Kütahyalı Merkez Efendinin
hizmetinde bulundu. Merkez Efendiden aldığı
icazetle insanlara İslâm’ın güzelliklerini, Peygamber Efendimizin nurlu yolunu öğretmek
için memleketine döndü. Kütahya’ya geldikten
sonra yaptırdığı zaviyesinde insanların dünya
ve ahiret mutluluğuna kavuşmalarının yollarını
gösterdi.
Ahmed Dede, hocasının duası bereketiyle
kavuştuğu zenginliği sebebiyle gece gündüz
zaviyesinde sofrası açık olurdu. Gelene geçene yemek yedirir, açları doyururdu. Hatta gelen
76 ŞUBAT 2014
misafirlere zaviyeden ayrılırken birer
çörek verir, onlar da bunu yol azığı yaparlardı. Geçimini çiftçilikle temin eder kimsenin
hediye, maaş ve sadaka gibi şeylerini kabul etmezdi.
Bir kerameti olarak tarlaya ektiği buğday ve
çavdarlar, normal tohumdan olmasına rağmen,
çok güzel ve benzersiz olurdu. Mahsulü kaldırdıktan sonra ambara koyar, kapısını kapatırdı.
İhtiyaç durumunda da ambarın altına konulan
oluktan alırlardı. Ambara konan mahsulün tamamen tükendiği hiç görülmedi, bunun içinde
hiçbir zaman zahire sıkıntısı çekilmedi.
Osmanlı sultanı İkinci Selim şehzâdeyken,
Ahmed Dede’yi ziyaret etmiş ve zaviyesi yakınında bir mescit yaptırmıştır. Ömrü insanlara
hem maddî hem manevî hizmetle geçiren Kalburcu Şeyhi Ahmed Dede 1570 yılında memleketi Kütahya’da vefat etti.
Gaybî Sun’ullah
Osmanlı mutasavvıf ve şairlerindendir. Sözleriyle, gönüllere seslenen ve erdiği sırlardan
bazılarını kulaklara fısıldayıveren bir şahsiyettir.
Hayatı hakkında detaylı bilgi bulunmamakta birlikte 1615 yılında Kütahya’da doğduğu
ve 1663 yılında da yine Kütahya’da vefat ettiği bilinmektedir. Sun’ullah Efendi, Kalburcu
Şeyhi Ahmed Efendi’nin torunudur. İlk tahsilini ve tarikat terbiyesini ailesinden aldı. Daha
sonra İstanbul’a gidip Aksaray’da bulunan Melami şeyhlerinden İbrahim Efendi’ye bağlandı.
Şeyhinin vefatına kadar yaklaşık altı yıl onun
sohbet dairesinde bulundu, fikirler ile beslendi. Gaybî, 1655’te şeyhinin ölümü üzerine
Kütahya’ya döndü.
Kentin dışında kurduğu zaviyede yaşamının sonuna kadar irşat görevini sürdürdü.
Sun’ullah Efendi şeyhinin fikirlerini en iyi bilen ve benimseyen halifesi
olmuştur. Öyle ki, şeyhinin söylediklerinin
hafızasından silineceğinden korkarak “İlim
bir avdır, yazmak onu bağlamaktır.” sözü
uyarınca eksik ve fazla olmamasına özenerek kaydetmiştir. İbrahim Efendi’nin ahval ve
sözlerini topladığı ve Sohbetname adını verdiği eseri, Melamilerin akide ve görüşlerini
de dile getirdiği için oldukça önemlidir.
Şeyhini hakkıyla temsil etmiş bir şahsiyet
olan Gaybî Sun’ullah Efendi, şeyhinin tarikat
silsilesi ile Melami itikadını ayrıca Biatname
adlı risalesinde de özetlemektedir. Sun’ullah
Efendi şiirlerinde de Melamilik’in temellerini
açıklamaya çalışmıştır. Aruz ve hece ölçülerinin ikisini de kullandıysa da, gerçek kişiliğini
gösteren şiirleri heceyle olanlarıdır. Şiirlerinde Arapça ve Farsça sözcüklere yer vermemeye çalışmıştır. Gaybî şiirlerini topladığı
düzenli bir Divan’ı vardır.
Gaybî Sun’ulah Efendinin, bunların yanında Melamilik’in sohbet ve muhabbete
dayandığını, başka tarikatlarda bulunan zikr,
riyazet, devran gibi törelerden bağımsız olduğunu açıkladığı Ruhü’l-Hakika/Gerçeğin
Özü ve Allah’a yönelmenin sevgi ile oluşacağını, bunun da insanı sevmekten başka
bir şey olmadığını, vahdete varmayan zikrin boş olduğunu anlattığı Tarîkü’l-Hakkfi’tTeveccühi’l-Mutlak/Hakk’a Yönelmede Doğru Yol adlı eserleri vardır.
Muhyiddîn Muhammed
Büyük âlim ve velilerdendir. İsmi Muhammed bin Abdullah, lakabı Muhyiddîn’dir.
Âlimler arasında Mehmed Bey olarak tanınırdı.
Muhammed bin Abdullah önceleri Sultan İkinci
Bayezid Han’ın kumandanlarındandı. Fakat ilme ve tasavvufa karşı olan istek
ve arzusu onu komutanlığı bırakıp ilme sevk
etti. Bir taraftan âlimlerin derslerine devam
ederken diğer taraftan Muzafferuddîn Acemî
ve Fenârî Muhyiddîn Çelebi gibi devrin meşhur velilerin sohbetlerine katıldı. Bir müddet
de Ahmed ibni Kemâl Paşa’nın sohbetlerinde bulundu.
Muhammed bin Abdullah müderris olarak ilk göreve Mustafa Paşa Medresesi’nde
başladı. İstanbul’da diğer bazı medreselerde
de müderrislik yaptıktan sonra, Edirne’deki
Üç şerefeli medreselerin birinde vazife aldı.
Kanuni Sultan Süleyman, onu, önce Bursa’da
Sultan sonra Edirne’de Sultan Bayezid Han
medreselerine müderris tayin etti. Sonrada
Şam kadılığı kendisine verildi. Şam’daki görevi sırasında adaletli tutumları nedeniyle
Şam halkı tarafından çok sevildi.
Muhammed bin Abdullah daha değişik
bir vazife verilmek üzere Şam’daki vazifesinden alınıp İstanbul’a getirildi. İstanbul’a
gelince rahatsızlandı. Hastalığı sırasında
kendisine Mısır kadılığı verildi. Mevsim kış
olup, rahatsızlığı da tam geçmeden vazifesinin ehemmiyeti icabı meşakkatli ve sıkıntılı
bir şekilde Mısır’a gitmek üzere karadan yola
çıktı. Kütahya’ya geldiği zaman hastalığı arttı
ve 1543 yılında orada vefat etti.
Muhammed bin Abdullah, çok cömert ve
yumuşak huylu idi. Fakat vakarını, heybetini
kaybetmezdi. Kendisi çok sevilir ve sayılırdı.
Çok kitabı vardı, kitap okumağa çok meraklı ve düşkündü. Hatta bazı kitaplara ta’likler,
ilâveler yazdı. Hesap, hendese (mühendislik)
gibi ilimlerde de ihtisas ve maharet sahibiydi.
somuncubaba 77
EĞİTİM / Serkan KAMIŞLI
Dikkat Evde
Kayıt Cihazı Var!
E
vlerimizin neşesi, geleceğimizin teminatları, birbirinden güzel küçük varlıklar bazen öyle bir davranış sergileyip, öyle bir
söz söylerler ki şaşırıp kalırız.
Kimi zaman bu sözler ve davranışlar bizi tebessüm ettirse de, kimi zaman da kızmamıza
sebep olabiliyor. Peki, çocuklar bunları nereden
öğreniyor, neden bu davranışları sergiliyor?
Dikkat Çocuğunuz Sizi Modelliyor…
Bu birbirinden zeki küçük varlıklar, hayatı
modelleyerek öğrenen birer kayıt ustalarıdır.
Yürümeyi, konuşmayı, oturmayı hep modelleyerek öğrenirler. Bu yüzdedir ki çocuklarımızın
herhangi bir davranışını onaylamıyorsak, sorunun kaynağını çocukta değil kendimizde aramalıyız.
Elbette ki çocuğumuz gün içerisinde okulda,
sokakta, teyze, hala, amca, anneanne, dede gibi
diğer aile bireyleri ile etkileşim içinde olsa da
rol model olarak anne babayı alırlar. Aile içinde huzursuzluk ve özellikle şiddetin olduğu
ortamda yetişen çocuklar incelendiğinde, iletişim problemlerin, sorunlarını yüksek sesle veya
kaba kuvvet ile halleden çocuklar olduğu direk
göze çarpmaktadır. Çocuklarınızın nasıl birer birey olmasını istiyorsanız, onlara öyle davranınız.
78 ŞUBAT 2014
“Birbirinden zeki küçük varlıklar, hayatı modelleyerek öğrenen
birer kayıt ustalarıdır. Yürümeyi, konuşmayı, oturmayı hep
modelleyerek öğrenirler. Bu yüzdedir ki çocuklarımızın herhangi
bir davranışını onaylamıyorsak, sorunun kaynağını çocukta değil
kendimizde aramalıyız.”
Peki, Çocuğumla Nasıl İletişim
Kurmalıyım?
Öncelikle onların her şeyin farkında olan
birer bireyler olduğunu unutmamamız gerekir.
Çocuğunuzun değeri aile içindeki değeri kadardır. Çocuğunuza şiddet uygular ve başkalarının
yanında onları küçük düşürücü davranışlarda
bulunursanız, sizin vermediğiniz değeri başkasından bekleyemezsiniz. Bu şekilde yetişen
çocukta özgüven eksikliğinin yüksek seviyelerde olabileceği gibi hırçın tavırlarının da olması
kaçınılmaz olabilir.
Çocuklarınızla iletişim halindeyken;
1. Fikirlerini dikkate aldığınızı konuşmalarınız,
davranışlarınız, beden dilinizle onlara hissettirin. Çocuklar önemsemiyor görünse de
onlar birer beden dili uzmanıdır.
2. Çocuklarınızın saygılı bireyler olmasını istiyorsanız, önce onlara saygılı olun. Eşinize,
arkadaşınıza, yakınlarınıza nasıl davranırsanız çocuklarınız da o şekilde davranacaktır.
3. Çocuklarınızın bir yeteneğini sergilediğinde
büyük bir hayranlıkla karşılayınız ve takdir
ediniz. Takdir edilen hareketler tekrarlayacaktır. Ve ileride takdir etmesini öğreneceklerdir.
4. Çocuklarınızın seçim yapmalarına izin verin.
Hatta bazı seçimlerinin sonuçlarına katlanmalarına da müsaade edin.
5. Çocuklarınızın bir başkasıyla asla kıyaslamayınız. Unutmayın ki her çocuk özeldir.
somuncubaba 79
AİLE / Sefa SAYGILI*
“En mutlu ve en sağlam beraberliklerde, eşler hem sevgili ve
ortaktır, hem de iyi bir dostturlar. Gerçekten karşılıklı sevgi
ve saygıya dayanan evliliklerde arkadaşlıklar derinleşir ve
çiftler sadece ruhî olarak değil fizikî olarak da birbirlerine
benzemeye başlarlar.”
M
esleğim icabı evli çiftleri dinler, problemlerine çözüm yolu bulmaya çalışırım. Mutsuz evlilik felaket, mutlu evlilik
ise tam anlamıyla bir nimettir.
Evlilikte
Mutluluğu
Yakalamak
Mutsuz evlilik felâkettir, çünkü aile, erkeği
de kadını da dış dünyanın zorluk ve tehlikelerine karşı koruyan bir zırhtır. İşte bu zırh delinmişse veya çürükse, hatta bazen olduğu gibi
çiftler için tehlikelerden koruma yerine kendisi
bir tehlike kaynağı ise ne kadar zor bir durumdur! Özellikle dış streslerin arttığı, rekabetin
vazgeçilmez hale geldiği, insanların birbirine
daha acımasız davrandığı günümüzde ailenin
fertlerinin birbirine bağlılık ve dayanışma göstermesinin önemi daha da artmıştır.
Konuyu bir de çocuklar açısından ele alırsak,
çocukların sağlıklı ve dengeli gelişmeleri için
aile ortamı şarttır. Ailede geçimsizlik varsa, en
büyük zararı çocuklar görecektir.
Tabii hep geçimsiz çiftleri değerlendirmek
yetmez. Mutlu ve uyumlu evlilikleri olan ve
çevrelerine sevgi, saygı dağıtan birçok karıkocayı da dinledim, mutluluklarının sırrına ermeye çalıştım. Karşılıklı fedakârca hareket eden,
birbirlerine mutluluk veren çiftleri incelediğimde şu temel birliktelikleri tespit ettim:
• Eşler birbirlerini oldukları gibi kabul ederler. Uzun yıllar evli olan ve evliliklerinden çok
memnun olan kişiler, eşlerini iyi veya kötü yönleriyle değil, nasılsa öyle kabullenmişlerdi. Eşlerinin iyi yönlerini öne çıkarır, kötü yönlerini
görmezlikten gelir veya önemsemezlerdi. Onla-
80 ŞUBAT 2014
rı değiştirmek yerine kendilerini değiştirmeye
çalışırlardı.
Aysel Hanım’ın ailesi bunlardan biriydi. “Önceleri var olan kocamın kahvehane alışkanlığı
beni çok üzüyordu. Onu dışlamadım, reddetmedim. Aksine üzerine daha çok düştüm, güzel yemekler yaptım. Güler yüzle karşıladım.
Sonunda onu evimize bağladım. İşte 30 yıllık
mutlu evliliğimizin sırrı.” demişti.
Bir başka hanım şöyle ifade etmişti: “Kocamın kusurlarını ve tuhaflıklarını görünce gözümü yarı kapatırım. Tabi iyi yönlerine ve her
türlü şefkat ve sevgi gösterisine ise gözlerimi
tam açarım.”
• Eşler birbirleriyle dost ve arkadaştır. Oldukça uyumlu, beraber yürüyen bir evlilik kuracakların üzerinde duracakları en önemli faktörlerden birisi, birbirlerinin en iyi dostu ve arkadaşı
olmalarıdır. En mutlu ve en sağlam beraberliklerde, eşler hem sevgili ve ortaktır, hem de
iyi bir dostturlar. Gerçekten karşılıklı sevgi ve
saygıya dayanan evliliklerde arkadaşlıklar derinleşir ve çiftler sadece ruhî olarak değil fizikî
olarak da birbirlerine benzemeye başlarlar.
Bunun için eşlerin birbirlerine daha çok zaman ayırmaları gerekir. Hakikaten derinlikli ve
kalıcı bir arkadaşlık kurulabilir ve eşler birbirlerinin “en yakın dostu” olabilir.
Beraber vakit geçirmek sadece evde olmamalıdır. Birlikte tatile gitmek, seyahatlere çıkmak, piknik yapmak, ziyaretlerde bulunmak
önemli fırsatlardır.
somuncubaba 81
• Eşler birbirlerine moral verir, hep desteklerler. Mutlu çiftler birbirlerini her fırsatta teşvik ederler. Özellikle sıkıntılı günlerde hep birbirlerinin yanındadırlar.
Ahmet Bey başarılı görülmediği için, işinden
çıkarılmıştı. Birden işsiz duruma gelen Ahmet
Bey çıkmaza girmiş, tam anlamıyla depresif tabloya bürünmüştü. Kendisine güveni kaybolmuş,
yetersiz fikirleri zihnine hâkim olmuştu. Bu yüzden muayeneye getirilmişti. Karşıma oturduğunda yanındaki hanımı atılmış ve “Doktor Bey,
evet beyim Ahmet şu an bunalımda. Fakat ben
onun işinde başarısız olduğuna inanmıyorum.
Patronu onu gerektiği gibi değerlendiremedi. O
her işte başarılı olur ve ekmeğini çıkarır. Ahmet
Bey’e güvenim tam. Yersiz endişeye kapılıyor.”
demişti.
Eşinin bu desteği ve yakınlığı Ahmet Bey’in
iyileşmesinde ilaçlardan daha çok yardımcı
oldu. Sonunda düzeldi ve başka bir işe girdi.
Yeni işinde çok başarılı oldu.
• Mutlu çiftler birbirleriyle iletişim sırasında
kibardır, saygı ve sevgi doludur. Sanki sekreteriyle veya bir yabancıyla konuşuyormuş gibi
82 ŞUBAT 2014
kibar, nazik ve düşüncelidirler. Konuşurlarken
birbirleriyle zıtlaşmaktan kaçınırlar. Biri bir fıkraya güldüğünde, diğeri “Hiç komik değil” demez. Birbirlerinin her konuda aynı fikirde olamayacağını bilir ve bu durumu kabullenerek
tartışmaktan kaçınırlar. Aksine “Bu değişik bir
bakış açısı” “Gerçekten ilginç şeyler söylüyorsun” diyerek konuyu geçiştirirler. Birbirlerinin
ayrılıklarını değil, birlikteliklerini ön plana çıkarırlar. Veya farklı düşündükleri konu geldiğinde,
mevzuyu değiştirirler.
• Yine uyumlu çiftler çocuk eğitiminde
birlikte hareket eder, birbiriyle çelişkiye düşmekten kaçınırlar. Disiplin konusunda tutarlı
hareket ederler. Her ikisinin de uyacağı kurallar vardır. Önemli bir konuda çocuklara “Annenize veya babanıza soracağım, ona göre karar
vereceğim.” derler. Birbirlerinin yaptıklarını
küçümsemezler. Çocuklar babalarından bir
şey istediğinde baba, anneye dönüp “Sen ne
diyorsun?” diye sorar. Bu şekilde, çocuklar babalarının annelerine değer verdiğini, kararları
beraber aldıklarını anlar. Ayrıca, anneleri de
kocasının kendisine gösterdiği kıymeti hisseder, özgüveni artar.
• Mutlu eşler birbirlerini üzen davranışlardan
kaçınırlar. Meselâ, kadın fazla konuşuyor, devamlı isteklerde bulunuyor ve dırdırıyla kocasını
rahatsız ediyorsa bu evliliğin mutlu olması zordur. İşte bu gibi uygunsuz hareketlerden kaçınmak gerekir. Mutlu çiftler buna dikkat ederler.
Eşiyle ömür boyu sevgi ve saygı dolu yaşamak isteyenler şu noktaları göz önüne alırlar:
• Eşine sevgi, anlayış ve saygıda kusur etmemeye çalışırlar.
• Ayrılıklarda uzlaşmaya isteklidirler ve eşinin
ihtiyaçlarını karşılamaya hazırdırlar.
• Birbirlerinin fedakârlıklarına minnettardırlar
ve duydukları güvene sadık kalırlar.
Aile fertleri birbirlerinden ne bekler?
• Yemeği ailece birlikte yemek
• Seslenildiği zaman yataktan kalkmak
• Temizliğe riayet etmek
• Yemek yerken ağzını şapırdatmamak, önünden ve yavaş yemek
• Sofradan aniden değil, izinle kalkmak
• Saygılı bir iletişim içinde olmak
• Başkalarının eşyalarına saygılı ve özenli
davranmak, izin istemeden kullanmamak
• Tuvaleti ve lavaboyu temiz bırakmak
• Bağırarak değil kabul edilir bir ses tonuyla
konuşmak
• Makul isteklere olumlu karşılık vermek
• Sinirli ve öfkeliyken yalnız kalmayı tercih etmek
• Tehlikeli ve incitici şakalar yapmamak
• Ortak kullanılan odaları ve kendine ait odayı
düzenli ve temiz tutmak
• Ev işleriyle ilgili sorumlulukları adil paylaşmak, üstüne düşen görevi yapmak
• Farklılıkları sakin ve karşısındakine değer
vererek tartışmak
• Kandilleri, bayramları kutlamak, ufak hediyeler almak.
Dipnot
* Prof. Dr. Sefa SAYGILI
somuncubaba 83
AİLE / Mukadder Arif YÜKSEL
Hayatımızda
Sevgi Önceliği
“İçindeki sevgi sistemini düzenli çalıştıranlar, sevmeyi
beceren ve sevilmeyi hak eden kimselerdir. Bu sevgi
kaynaklarından birini diğerine tercih etmek söz konusu
değildir. Her birinin yeri, değeri ve insanın her birine olan
ihtiyacı farklıdır.”
İ
nsanın sevgi önceliği, değer yargılarına göre
sıralanır. En çok önemsenen ve değer verilen
her ne ise, en çok sevilen de odur. Bir Müslümanın sevdikleri önem ve öncelik sırasına göre
şöyledir:
a. Allah sevgisi,
b. Peygamber sevgisi,
c. Ebeveyn sevgisi,
d. Eş sevgisi,
e. Evlat sevgisi,
f. Arkadaş ve dost sevgisi,
g. Müslüman kardeşlere sevgi,
h. Meşru ve güzel görüntülere olan ilgi alaka.
İçindeki sevgi sistemini düzenli çalıştıranlar,
sevmeyi beceren ve sevilmeyi hak eden kimselerdir. Bu sevgi kaynaklarından birini diğerine
tercih etmek söz konusu değildir. Her birinin
yeri, değeri ve insanın her birine olan ihtiyacı
farklıdır.
Allah Sevgisi: İnsan Rabbini varlık sebebi olduğu için sever, sevmelidir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de el-Vedud’dur. O, çok sever ve
çok sevilir. Allah, Peygamberimiz (s.a.v.)’e Habibim (Sevgilim) demiştir. En değerli ve en Yüce
olan Allah, Müslümanın sevgi önceliğinde de ilk
sırada yer alır.
Peygamber Sevgisi: Müslüman, Peygamberini en büyük lideri ve rehberi olduğu için sever.
Allah’ın Habibi (Sevgilisi) olan bir zat kullarının
da sevgilisi olmalıdır. Peygamber, ümmeti için
kendi nefsinden daha önceliklidir. (Bkz. 33/6)
Arkadaşları (ashabı) ve daha sonra gelen Müs-
84 ŞUBAT 2014
lümanlar onu herkesten çok sevmişlerdir. Müslümanlar, Peygamberine olan sevgisini, sünnetine tabi olarak ve ona sık sık salâvat getirerek
izhar ederler.
Anne-Baba Sevgisi: Anne ile evlat arasında
rahmanî bir bağ vardır. Anne evladını şartsız ve
karşılıksız sever. Anne evlat sevgisinin bir açıklaması yoktur. Evladıdır sever, o kadar. Çünkü
çocuk annenin, sadece bünyesinin değil yüreğinin de bir parçasıdır.
Analık duygusunda, ilahi vasıflar vardır.
Anne, bir mürebbi (terbiye edici) olarak çocuğunu eğitir. Mürebbi kelimesi, Rab kelimesi ile
aynı kökten türemiştir.
Güçsüz ve çaresiz bir çocuk için annenin
sevgi dolu kucağı güvenli bir sığınak, güç ve
cesareti öğreten baba sevgisi ise sağlam bir
dayanaktır. Allah’ın, eseri olması hasebiyle kulunu sevmesi anne sevgisi gibi şartsız, kulunun
amelini sevmesi hakkaniyet gereği baba sevgisi
gibi şartlıdır.
Eşler Arası Sevgi: Eşler arasındaki sadece iki
kişiye özel sevgi; huzur, sükûn ve mutluluk kaynağı olması bakımından Yüce Yaratıcının varlığının bir delilidir. (Bkz. 30/Rum, 30) Eş sevgisi,
nefsanî arzu değildir. Nefsanî arzu, Allah’ın neslin çoğalması için yarattığı fıtri bir duygudur. Eş
sevgisi, eşlerin, anı, mekânı ve hayatı paylaşırken hâsıl olan ferahlıktır ve romantizmdir. Eşten başka hiç kimsenin eş sevgisine olan ihtiyacı karşılaması mümkün değildir. Bir bütünün
iki eşit parçası gibi olan eşleri ancak samimi bir
sevgi bütünleştirebilir ve sevgiyle bütünleşen
hayat gerçek anlamına kavuşur, gözümüz ve
gönlümüz helalinden doyuma ulaşır.
somuncubaba 85
ruz. Biz, doğumlarından sonra onların isimlerini
yaşatıyoruz, onlarsa ölümümüzden sonra bizim
ismimizi yaşatıyorlar. Ölümsüzleşenler ya da
ölümsüz eserler bırakanlar, hamuruna sevgi mayası katılarak yoğrulan çocuklar arasından çıkıyor. Onların sevgisi, bizim umutlarımızı besliyor,
bizim sevgimiz ise onların güç ve yeteneklerini.
Evlat Sevgisi: Sevgi, vererek mutlu olmaksa eğer (şefkat), bunun en somut örneği evlat
sevgisinde ortaya çıkar. Evladımıza kanımızı,
malımızı, emeğimizi ve geleceğimizi veririz. Başkalarına verirken acıtan verme duygusu, evlada
verirken mutluluğa dönüşür. Onlar bize insan
düzleminde büyük olmamıza ve ilahi bir meslek
olan mürebbiliği (terbiye edicilik) ifa etmemize
imkân verirler. Onları dünyaya biz davet ediyo-
86 ŞUBAT 2014
Arkadaş ve Dost Sevgisi: Dostlarımız da
sosyal çevremizin doğal ve zaruri unsurlarıdır.
Dostlarını göz ardı etmiş olanın asosyal hayatı
ne kadar mutlu ve renkli olabilir ki? Dostlarımızın sevgi ve desteğiyle motive oluruz. Başarılarımız, dostlarımızın destek ve takdirleriyle
taçlanır. Dostlarımızla neşemize neşe katar,
üzüntülerimizi hafifletiriz. Dostlarımızın sevgisi
güven, tecrübesi rehber, sohbeti gıda, ikazı ilaç
hükmündedir.
Şair şöyle diyor:
Âlemde çün mehabbet imiş akreb-neseb
İhvâna bundan gayrı olur mu aceb neseb
(Âlemde en yakın bağ muhabbet bağı
imiş/Dostlar için bundan başka nesebe ne
gerek var.)
Müslüman Kardeşlere Sevgi: Müslüman,
Müslümanın kardeşidir. Müslümanlar birbirini Allah için severle, dinî ve ahlakî bir gerekçe
olmadığı sürece birbirlerine buğz etmezler.
Zira Müslümanlar arasında inanç, ibadet değer
yargıları, idealar vd. birçok ortak değer vardır.
Ümmet-i Muhammedi, birbirine karşılıksız sevgi ile bağlanmış mü’minler topluluğu teşkil
eder. Birbirini Allah için sevenleri Allah da sever ve günahlarını bağışlar.
Meşru ve Güzel Olana İlgi ve Alaka: Sevmek,
fıtri bir duygudur, insanın tabiatında, gözü ve
gönlü okşayan güzel görüntülere karşı daima
bir ilgi ve alaka vardır. İnsanlar oksijen deposu
yeşil ormanları, deniz ve göl manzaralı yerleri
seveler. İnsanın içinde küçük bir çocuklara hatta hayvan yavrularına şefkatle karışık bir sevgi
oluşur. İki farklı cins (kadın-erkek) arasında sev-
ginin, meşru ölçüler dâhilinde kalmaması İslâm
ahlakının esasıdır.
Sevgiyle insan, değerli olduğunu hisseder.
Hayat, sevgiyle anlam kazanır. Sevgi, hayatın
itici gücüdür. Sevgi, kişinin hayata bakışını, hayat tarzını ve kişilik yapısını etkiler ve geleceğine yön verir. Bu bakımdan yukarıda maddeler
halinde sıraladığımız sevgi önceliği büyük bir
önemi haizdir.
somuncubaba 87
2014 yılında aboneliğinizi yenilerken, yakınlarınızı da
Somuncu Baba’nın ilim ve kültür dünyasına katın.
Onların da abone olmasını sağlayın.
2014 Yılı
Çocuk ekiyle birlikte
yıllık abone bedeli
85
Türkiye : 85
Avrupa : 72 Euro ABD: 102 USD
Banka / Posta çeki hesabınıza yatırdım. Dekont İlişiktedir.
Adı / Soyadı:
ABONE İLETİŞİM HATTI
444 36 61
Kurum Adı:
Ünvan:
(0422) 615 15 54
Dergi Teslim Adresi:
Posta Kodu:
Şehir
Telefon:
Faks:
E-posta:
Vergi Dairesi:
Vergi No:
Abone Başlangıç Tarihi:
İmza:
Faturayı adıma kesiniz
Faturayı şirket adına kesiniz
Visan İktisadi İşletmesi
Zaviye Mah. Hacı Hulûsi Efendi Cad.
No: 71 44700 Darende Malatya
Tel: (422) 615 15 00
Faks: (422) 615 28 79
[email protected]
www.somuncubaba.net
Posta Çeki (Darende Postanesi) : 1361068
Ziraat Bankası TR 56 0001 0003 2026 7984 8050 01
Vakıf Bank TR 04 0001 5001 5800 7299 7740 58
Bankasya TR 3900 2080 0032 0188 5847 0001
Akbank TR 7300 0460 0060 8880 0019 0311
Teb TR 5900 0320 0000 0000 0651 5222
Gönderilerin abone adına yatırılmasından sonra lütfen arayınız.
Derginizin elinize sağlıklı bir şekilde ulaşabilmesi için yukarıdaki alanları eksiksiz bir şekilde doldurunuz.
DÎVÂN VE MEKTÛBAT’TAN
SEÇME İLAHİLER
311 İlahi - 333 Sayfa
ÇIKTI
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin dîvân’ı ve
diğer eserleri okundukça, temelini attığı, şimdi
bir vakıf medeniyeti olarak inşâ edilen eserleri
temâşa edildikçe, onun ismi çağlardan çağlara
aktarılacaktır. Örnek ve önder bir insan olarak
her zaman gönüllerde yaşayacaktır.
www.nasihatyayinlari.com
online sipariş ve satış
www.somuncubaba.net
Dergisi Hediyesi...
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
YIL: 20 • SAYI: 160 • ŞUBAT 2014 • Fiyatı: 8 TL
Toprağın, Ateşin ve
Suyun Diyarı: Kütahya
Kütahya deyince akla çini gelir...
İletişim Ahlâkı ve Sorumluluk
Kullandığım iletişim araçları, şâyet benim
dinime zarar veriyorsa zararlıdır.
00160
AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ
160
Download

160. Sayıyı Pdf Formatında indirmek için tıklamanız