T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2012/13-1220
K. 2013/239
T. 13.2.2013
• ALIŞVERİŞ MERKEZİNDE MEYDANA GELEN KAZA NEDENİYLE MANEVİ TAZMİNAT TALEBİ (
Uyuşmazlığın Tüketici Mahkemesinde Görüleceği )
• GÖREVLİ MAHKEME ( Alışveriş Merkezindeki Mağazada Gerçekleşen Kaza Nedeniyle Manevi
Tazminat Talebi - Uyuşmazlığın Tüketici Mahkemesinin Görev Alanında Olduğu )
• TÜKETİCİ MAHKEMESİNİN GÖREV ALANI ( Alışveriş Merkezindeki Mağazada Gerçekleşen Kaza
Nedeniyle Manevi Tazminat Talebi - Uyuşmazlığın Tüketici Mahkemesinin Görev Alanında Olduğunun
Gözetileceği )
4077/m.1
ÖZET : Davacılar, alışveriş için davalının mağazasına gittiklerini, mağaza içinde gezinirken, mağazanın
iç duvarlarında bulunan raflara yerleştirilmiş olan yarı insan büstü şeklindeki mankenin üzerine
düşmesi sonucu başından ve boynundan şişme ve morluklar meydana getirecek şekilde yaralandığını,
10 gün rapor verildiğini, 15 yaşında küçüğün bir yıldır beden eğitimi derslerine giremediğini,
annesinin de kızının başına gelenlerden dolayı manen zarar gördüğünü ileri sürerek, manevi
tazminatın yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davalı satıcı ile tüketici
davacılar arasında 4077 sayılı yasadan kaynaklanan bir uyuşmazlık bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu
durumda davaya bakmaya Tüketici Mahkemesi görevlidir.
DAVA : Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir
2.Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.10.2010 gün ve 2010/126 E2010/351 K. Sayılı kararın incelenmesi davacılardan Ü. ve davalı … Kol. Teks. San. ve Tic. A.Ş. vekili
tarafından istenilmesi üzerine,Yargıtay 13.Hukuk Dairesi'nin 11.05.2011 gün ve 2011/309-2011/7697
sayılı ilamı ile;
( ... Davacılar, alışveriş için davalının mağazasına gittiklerini, İ.'nın mağaza içinde gezinirken,
mağazanın iç duvarlarında bulunan raflara yerleştirilmiş olan yarı insan büstü şeklindeki mankenin
üzerine düşmesi sonucu başından ve boynundan şişme ve morluklar meydana getirecek şekilde
yaralandığını,10 gün rapor verildiğini, 15 yaşında olan İ.'nın bir yıldır beden eğitimi derslerine
giremediğini, annesi Ü.'nün de kızının başına gelenlerden dolayı manen zarar gördüğünü ileri sürerek,
10.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacılar ve davalı tarafından temyiz
edilmiştir.
4822 sayılı yasa ile değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun Amaç başlıklı
1.maddesinde yasanın amacı açıklandıktan sonra kapsam başlıklı 2.maddesinde "... Bu kanun, birinci
maddesinde belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini
oluşturduğu her türlü tüketici işlemini kapsar." hükmüne yer verilmiştir. Yasanın 3.maddesinde mal;
alışverişe konu olan taşınır eşyayı, konut ve tatil amaçlı taşınmaz malları ve elektronik ortamda
kullanılmak üzere hazırlanan yazılım, ses, görüntü ve benzeri gayri maddi, malları ifade eder. Satıcı;
kamu tüzel kişileri de dahil, olmak üzere ticari veya mesleki faaliyetleri kapsamında tüketiciye mal
sunan gerçek veya tüzel kişileri kapsar. Tüketici ise bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan
amaçlarla edinen kullanan veya yararlanan gerçek yada tüzel kişiyi ifade eder şeklinde tanımlanmıştır.
Bir hukuki işlemin 4077 sayılı yasa kapsamında kaldığının kabul edilmesi için yasanın amacı içerisinde
yukarıda tanımları verilen taraflar arasında mal ve hizmet satışına ilişkin bir hukuki işlemin olması
gerekir.
4077 sayılı yasanın 23.maddesi bu kanunun uygulanması ile ilgili her türlü ihtilafa tüketici
mahkemelerinde bakılacağını öngörmüştür.
Somut olay değerlendirildiğinde davalı satıcı ile tüketici davacılar arasında 4077 sayılı yasadan
kaynaklanan bir uyuşmazlık bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda davaya bakmaya Tüketici
Mahkemesi görevlidir. Görevle ilgili düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup taraflar ileri sürmesi
dahi yargılamanın her aşamasında resen gözetilir.
Görevle ilgili hususlarda kazanılmış hak sözkonusu olmaz. Bu durumda mahkemece görevsizlik kararı
verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul veyasaya aykırıdır... ),
Gerekçesiyle bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama
sonunda,mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve
dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava; manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece,davanın kısmen kabulüne dair verilen
karar davacılardan Ü. ve davalı … Kol.Teks.San. ve Tic. A.Ş.vekilinin temyizleri üzerine, Özel Daire'ce
yukarıda yazılı nedenlerle bozulmuş; yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hükmü temyize
davacı Ü. ve davalı ... Kol.Teks. San.ve Tic. A.Ş. vekili getirmektedir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; istemin içerik ve kapsamına, tarafların
sıfatına göre davaya bakma görevinin Asliye Hukuk Mahkemesi'ne mi yoksa Tüketici Mahkemesi'ne
mi ait olduğu noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümüne yönelik olarak, öncelikle borç doğurucu sorumluluk kaynakları üzerinde
durulmasında yarar vardır:
Toplumsal hayatın hızla gelişmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik olay ve problemlerin çözümünü,
klasik borç doğurucu sorumluluk kaynakları olarak nitelendirilen, haksız fiil, sözleşme ve sebepsiz
zenginleşme içerisinde bulabilme ve aynı unsurları bu yeni olay ve problemlere uygulayabilme hemen
hemen imkansız hale gelmiştir. Kanunların çözüm öngöremediği bu tip durumlara, 19. yüzyılın
sonlarına doğru doktrin kayıtsız kalınamayacağını anlamış, özü ve niteliği farklı yeni hukuki müessese
ve sorumluluk türlerini belirleme yoluna gitmiştir ( Süleyman Yalman, Türk-İsviçre Hukukunda
Sözleşme Görüşmelerinden DoğanSorumluluk, Ankara 2006, s. 37 ).
Bu yeni belirlenen sorumluluk türlerinden olan sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğu (culpa
in contrahendo) genel bir ifadeyle belirtmek gerekirse, sözleşme görüşmeleri aşamasında taraflardan
birinin diğerine veya onun koruması altında bulunan kişilere, aralarında dürüstlük kuralı ( MK. m. 2 )
gereğince ortaya çıkan güven ilişkisinin ihlali sonucu meydana gelen sorumluluktur ( Fikret
Eren,Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Cilt. III, Ankara 1990, s. 1083; İlhan Ulusan, culpa in
contrahendo Üstüne, Prof. Dr. Ümit Yaşar Doğanay Anısına Armağan, İstanbul 1982, s. 287 ). Başka
bir ifadeyle, sözleşme görüşmelerinde taraflardan birinin diğerine dürüstlük kuralına aykırı davranma
sonucu verdiği zararlarla ilgili sorumluluktur ( Süleyman Yalman, age., s.38 ).
Zira, sözleşme görüşmelerine başlanmasıyla birlikte taraflar arasında temeli dürüstlük kuralına
dayanan bir güven ilişkisi meydana gelir ve bu ilişki koruma yükümlerini de içerir. Bundan dolayı
sözleşme görüşmelerinde taraflardan herbiri veya yardımcıları, diğer tarafa veya onun himayesinde
bulunan kişilerin şahıs ve mal varlıklarına zarar vermeyi engellemek için gerekli dikkat ve özeni
göstermek ve koruma yükümlerine uymak zorundadırlar. Çünkü, koruma yükümleri, ifa menfaati
dışında kalan diğer şahıs ve mal varlığı değerlerine zarar vermemeyi ihtiva eder. Sözleşme öncesi
koruma yükümlerinin ihlali, sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğa sebebiyet verir ( Ayfer
Kutlu Sungurbey,Yetkisiz Temsil Özellikle culpa in contrahendo -Sözleşmenin GörüşülmesindeKusurve Olumsuz Zarar, Haziran 1988, s.103 vd.; Fikret Eren, age., s.1086,1091 ).
Diğer taraftan, taraflar arasında bir hukuki ilişki söz konusu olduğunda, bunun ihlalinin haksız fiil
olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü haksız fiilde, zarar verici davranışın işlendiği aşamada
taraflar arasında daha önce kurulmuş bir hukuki ilişki yoktur. Bu sebeple sözleşme görüşmelerindeki
bir yüküm ihlali haksız fiil olarak nitelendirilemez. Sözleşme görüşmeleri ile ortaya çıkan güven
ilişkisinin ihlaline kıyasen sözleşme hükümlerinin uygulanması daha uygun olacaktır ( Süleyman
Yalman,age., s.83 ).
Sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk, yalnızca sözleşmenin geçerliliğine güvenden doğan
zarardan ( olumsuz zarardan ) sorumluluğu değil, Medeni Yasa, m. 2, I'deki dürüstlük kurallarına
dayanan “güven ilkesi”nden kaynaklanan karşı tarafın kişi ve mal varlığına zarar vermemek yolundaki
davranış yükümüne aykırılıktan doğan sorumluluğu da kapsar. Bu hukuksal düşünce Mukayeseli
Hukukta, Alman İmparatorluk Mahkemesi ve Federal Mahkemesi'nin “mağaza kararları” diye anılan
kararlarında dile getirilmiştir. Alman İmparatorluk Mahkemesi 7 Aralık 1911 tarihinde verdiği
“muşamba topu kararı”olarak adlandırılan kararıyla, sözleşmenin görüşülmesinden yalnız bildirim ve
aydınlatma yükümlerinin değil, karşı tarafın canını ve malını ( kişi ve malvarlığını ) koruma
yükümlerinin de doğduğunu kabul etmiştir.
Bundan dolayı da, mağaza tezgahtarının bir yer muşambası satın almak isteyen bir kadına muşamba
toplarını gösterirken bunlardan birini kadının üstüne düşürerek ona zarar vermesi durumunda,
mağaza sahibinin Türk Borçlar Kanunu'nun m.55’in karşılığı olan Alman Medeni Yasası § 831'e göre
değil de, Türk Borçlar Kanunu'nun m.100'ün karşılığı olan Alman Medeni Yasası, § 278'e göre sorumlu
olduğuna karar vermiştir.
Alman Federal Mahkemesi'nin, yine sözü geçen “mağaza kararları”ndan olarak 26 Eylül 1961
tarihinde verdiği “muz kabuğu kararı”nda, bu doğrultuda daha da ileri giderek, büyük bir mağazaya
giren kimsenin, daha sözleşmenin görüşülmesine başlamadan önce “işlemsel ilişkiler hazırlığı
aşamasında” bulunduğu sırada, yere atılmış bir muz kabuğuna basıp ayağı kayarak düşüp yaralanması
yüzünden mağaza işletmecisinin mağazaya giren kimselerin güvenliğini sağlamak yolunda genel bir
özen borcuna aykırılıktan dolayı sorumlu olduğunu kabul etmiştir.
“İşlemsel değinme ( temas )” kuramına göre; bir kimsenin, sözleşmenin görüşülmesine başlamadan
önce de, “işlemsel ilişkiler hazırlığına girişmesi” durumunda güven ilişkisinden, tarafların birbirlerinin
kişi ve mal varlığına zarar vermemek yolunda davranış yükümleri doğacağı kabul edilmektedir.
İşlemsel ilişkiler hazırlığına girişme, bu hazırlık henüz gerçek bir “sözleşmenin görüşülmesi”aşamasına
varmamış olsa bile gerçekleşebilir. Örneğin, bir kimsenin “olası müşteri” olarak kesin bir satın alma
amacı olmasa bile bir mağazaya girmesi ya da bir lokantada yer araması durumunda olduğu gibi,
Alman Fedaral Mahkemesi'nin yukarıda sözü geçen “muz kabuğu kararı”da bu görüşe uygundur (
Larenz, culpa in contrahendo , Verkehrssicherungspflicht und “Sozialer Kontakt”, MND 1954, s. 515
ve sonrası, Ayfer Kutlu Sungurbey, age., s.103- 109 ).
Benzer şekilde İsviçre-Türk hukukunda baskın olan görüşe göre; sözleşmenin görüşülmesine
başlamakla taraflar arasında hukuksal bir ilişki, daha doğru bir deyimle bir güven ilişkisi meydana
gelir. Bu güven ilişkisinden, Medeni Yasa, m. 2'deki dürüstlük kuralları uyarınca belli bir ölçüde karşı
tarafınçıkarlarını gözetme, böylece bildirim, aydınlatma ( boş yere güven vermeme,güveni boşa
çıkarmama ) gibi birtakım özen yükümleri doğar. Bu özen yükümleri, sözleşmeden doğan edim
yükümünden farklı olarak, yasadan doğan davranış yükümü niteliğindedir. Bu davranış yükümlerine
aykırılık da, sözleşmeden doğan borca aykırılığa benzer. Bundan dolayı, sözleşmenin görüşülmesi
sırasındaki bu davranış yükümlerine aykırılığa da sözleşmeden doğan borca aykırılık kuralları
örnekseme yoluyla uygulanır ( Ayfer Kutlu Sungurbey, age., s.117- 118 ).
Alman Federal Mahkemesi'nin 1976 yılında muz kabuğu kararına benzer bir karar olarak bir sebze
yaprağı dahil edilmiş, bu kararda on dört yaşında bulunan kız çocuğu, annesine malları taşımada
yardım etmek üzere geldiği süper markette, yerdeki bir sebze yaprağına basarak kaymış, yere düşmüş
ve sağ dizinde ameliyat gerektirecek ağırlıkta bir sakatlığa uğramıştır. Uğranılan zarar, sözleşme
görüşmelerinden doğan sorumluluk esasına göre giderilmiştir. Alman Federal Mahkemesi içtihatlarını,
bu olaylarda üçüncü şahısların korunması sahasına yaymıştır.
Her üç olayda, bir sözleşmeyi hazırlayıcı hukuki ilişki ve kişi güvenliğinin sözleşmeyle korunması hakkı,
mağazadan içeriye sözleşme yapma amacıyla girmesi hareket noktası olmuştur. Aslında Alman Hukuk
uygulamasının bu olaylarda,sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğu kabul etmesi, Alman
Medeni Kanunu'ndaki haksız fiil kurallarının bu tip olaylarda tatmin edici sonuçlar ortaya
koyamamasından kaynaklanmıştır. Bundan başka asıl can alıcı nokta, sözleşme görüşmelerinden
doğan sorumluluk; zarar göreni ispat külfetinden kurtarma ve zamanaşımı süresinin uzatılmasından
yararlanmak için kullanılmış olmasıdır.
Çünkü sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğun sözleşme veya haksız fiil hükümlerine
dayandırılması, zamanaşımı, ispat yükünün dağılımı ve yardımcı kişilerin sorumluluğu açısından önem
arz etmektedir. Zira sözleşme sorumluluğunda, kanunda aksine bir hüküm yoksa zamanaşımı süresi
10 yıldır ( BK.m.125 ). Davacı kusuru ispatlamakla yükümlü değildir ( BK. m.96 ) ve yardımcı kişilerden
dolayı sorumlulukta, adam çalıştıran kurtuluş delili getirme imkanından mahrumdur ( BK. m.100 ).
Haksız fiil sorumluluğunda ise, zamanaşımısüresi 1 yıl ( BK. m.60 ) olup, davacı, davalının kusurlu
olduğunu ispatlamak zorundadır ( BK. m.42 ) ve yardımcı kişilerden dolayı sorumlulukta adam
çalıştıran kurtuluş delili getirebilme imkanına sahiptir ( BK. m.59 ) ( SüleymanYalman, age., s. 62, 70 ).
Belirtilen bu durumlarda bir sözleşme kurulmuş veya kurulmamış ya da hükümsüz veya geçerli
olmasından bağımsız olarak sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğun sözkonusu olması
bugünkü hakim düşünceye göre artık tartışmasızdır.
Yukarıda belirtildiği üzere, borç doğurucu sorumluluk kaynakları yönünden somut olay
değerlendirildiğinde; olaya "sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk" kurallarıyla bakılması
gerektiğinde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Gerçektede; sözleşme bir süreçtir. Bir anda
kurulup meydana gelen hukuki bir işlem değildir. Sözleşme kurulmadan önce taraflar sözleşmenin
muhtevası, şartları, içerdiği hak ve yükümlülükler üzerinde görüşmeler yaparlar; bu görüşmeler kısa
veya uzun sürebilir. Görüşmelerin başlamasıyla görüşmeciler arasında hukuki birilişki kurulur. Bu ilişki
sözleşme benzeri bir güven ilişkisidir. Güven ilişkisi MK. m.2/1'de düzenlenmiş bulunan dürüstlük
kuralına dayanır. Buna göre, görüşmeler esnasında görüşmecilerin sözleşmenin muhtevası ve şartları
hakkında birbirlerini aydınlatması, dürüstlük kuralına uygun davranması,birbirlerinin kişilik ve mal
varlığı değerlerine zarar vermemek için gerekli özeni göstermesi, koruma yükümlülüklerine uyması
gerekir. Görüşmeciler bu yükümlülüklere kusurlu olarak aykırı davranıp, görüşmelerin başlamasıyla
aralarında kurulmuş bulunan güven ilişkisini ihlal ettikleri takdirde bundan doğan zarardan
sorumludurlar ( Fikret Eren, age., s. 1084, 306 vd.; İlhanUlusan, age., s.286 ).
O halde, sözleşme görüşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlığın; haksız fiil kurallarına göre değil,
sözleşme hukuku çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği kuşkusuzdur. Davacının alışveriş yapmak için
mağazaya gelmesi ile taraflar arasında satımı hazırlayan sözleşme benzeri karakterde bir hukuksal
ilişki doğmuştur. Bu ilişkide, satıcının ve satım alma isteklisine malın gösterilmesi ve incelenmesinde
sağlığı ve malı için gereken özeni göstermekle yükümlü olması bakımından hukuksal işleme ilişkin
yükümlülükler getirmiştir. Bu nedenleuyuşmazlığın sözleşme hukuku çerçevesinde çözümlenmesi
gerekmektedir.
OlayınTüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümleri uyarınca değerlendirilmesine gelince;
Tüketici kavramı, tüketicinin korunmasında temel hareket noktası olması nedeniyle, tüketiciyi
korumaya yönelik politikaların oluşturulması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Gerçektende, tüketicinin korunması gerektiği düşüncesi, öncelikle, mal ve hizmeti sunanlara karşı
tüketicinin daha elverişsiz bir konumda olması vakıasından kaynaklanmıştır. Daha açık bir ifade ile,
tüketicinin dahil olduğu sosyal ve hukuki bir ilişkide, ilişkinin ekonomik ve sosyal bakımdan zayıf
tarafını oluşturduğu ve ekonomik ve hukuki anlamda tecrübesiz bir konumda bulunduğu gerçeği
tüketicinin korunması fikrinin odak noktasını oluşturmuştur.
Tüketicinin Korunması Hakkında Kanuna göre; tüketici, bir mal veya hizmeti özel amaçlarlasatın
alarak nihai olarak kullanan veya tüketen gerçek veya tüzel kişi olarak tanımlanmıştır.
Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, Kanun Koyucu tüketici kavramını tanımlarken bir mal veya
hizmetin özel amaçlarla satın alınması ve nihai olarak kullanılması ölçütleri yanında, tüketicinin
sadece gerçek kişideğil tüzel kişi de olabileceğini işaret etmiş, ayrıca malın satın alınması yanında
hizmetlerden yararlanılmasını da tüketim kapsamı içindedeğerlendirmiştir ( Hasan Seçkin Ozanoğlu,
M. Kemal Oğuzman Armağanı, MukayeseliHukuk ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun Açısından
Tüketiciyi KoruyanDüzenlemelerin Kişi Bakımından Uygulanma Alanı, İstanbul 2000, s. 666-667 ).
Diğer taraftan, 4822 sayılı Kanunla değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un
1.maddesinde; bu kanunun amacının, kamu yararına uygun olarak tüketicinin sağlık ve güvenliği ile
ekonomik çıkarlarını koruyucu, aydınlatıcı, eğitici, zararlarını tazmin edici, çevresel tehlikelerden
korunmasını sağlayıcı önlemleri almak ve tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini özendirmek
ve bu konudaki politikaların oluşturulmasında gönüllü örgütlenmeleri teşvik etmek olduğu açıklanmış;
“Kapsam” başlıklı 2. maddesinde de “Bu kanun, birinci maddesinde belirtilen amaçlarla mal ve hizmet
piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu her türlü tüketici işlemini kapsar” hükmüne
yerverilmiştir.
Aynı Kanun'un 4822 Sayılı Kanun'la değiştirilen 3.maddesinin ( e ) bendinde, tüketici,“Bir mal veya
hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek ya da tüzel
kişileri”; ( f ) bendinde, satıcı, “Kamu tüzelkişileri de dahil olmak üzere ticari veya mesleki faaliyetleri
kapsamında tüketiciye mal sunan gerçek veya tüzel kişileri”, ( g ) bendinde, sağlayıcı; “Kamu
tüzelkişileri de dahil olmak üzere ticari veya mesleki faaliyetleri kapsamında tüketiciye hizmet sunan
gerçek veya tüzel kişileri”; ( h ) bendinde, “Tüketici işlemi; mal veya hizmet piyasalarında tüketici ile
satıcı-sağlayıcı arasında yapılan her türlü hukuki işlemi” ifade eder, şeklinde tanımlanmıştır.
Bu düzenleme sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğun (culpa in contrahendo)tüketici
hukukundaki yansımasıdır.
Yine aynı Kanun'un 23.maddesinde bu Kanun'un uygulanması ile ilgili her türlüihtilafa tüketici
mahkemelerinde bakılacağı düzenlenmiştir. Bir hukuki işlemin 4077 sayılı Yasa kapsamında kaldığının
kabul edilebilmesi için yasanın amacı içerisinde yukarıda tanımları verilen taraflar arasında mal
vehizmet satışına ilişkin bir hukuki işlemin olması gerekmektedir.
Somut uyuşmazlıkta, davacıların alışveriş yapmak amacıyla davalıya ait mağazanın rafları arasında
dolaştıkları sırada, mağazanın iç duvarlarında bulunan raflara yerleştirilmiş olan yarı insan büstü
şeklindeki mankenin davacı Ü.'ın velayeti altında bulunan diğer davacı küçük İ.'nın üzerine düşmesi
sonucu yaralandığı ve bunun üzerine eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda da belirtildiği üzere sözleşme bir süreç olup, bir anda kurulup meydana gelenbir hukuki
işlem değildir. Sözleşme kurulmadan önce de taraflar sözleşmenin muhtevası, şartları, içerdiği hak ve
yükümlülükler üzerinde görüşmeler yaparlar; bu görüşmeler kısa veya uzun sürebilir. Bu görüşmelerin
başlamasıyla taraflar arasında sözleşme benzeri bir güven ilişkisi, diğer bir deyişle birbirlerinin kişilik
ve mal varlığı değerlerine zarar vermemek için gerekli özeni gösterme ve koruma yükümlülükleri
doğar. Bu bağlamda, davacılara mağazada satın almak istedikleri eşyaların gösterilmesi isteği ve bu
isteğin kabulü, bir icap- kabul niteliğinde olup, hukuksal işlem niteliğinde bir sonuç meydana getirmek
amaçlanmaktadır. Bu aşamada davacı küçük İ.'nın vücut bütünlüğüne, davalı veya yardımcıları
tarafından verilen bu zararı, davalı sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk uyarınca
karşılamalıdır.
Olayın görev yönünden değerlendirilmesine gelince; sözleşmenin taraflarından birinin tüketici,
diğerinin satıcı ve uyuşmazlığın da tüketici işlemine ilişkin olmasına göre, taraflar arasındaki
uyuşmazlığın 4077 Sayılı Kanun kapsamında kaldığı belirgindir. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın
Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun kapsamında kaldığı kabul edildiğine göre, davaya bakma
görevide Tüketici Mahkemesi'ne aittir.
Usul hukukumuzda mahkemelerin görevine dair düzenlemeler, kamu düzenine ilişkin olmakla,
taraflar ileri sürmese dahi yargılamanın her aşamasında re'sen gözetilmelidir. Görevle ilgili hususlarda
kazanılmış hak da söz konusu olmaz.
Ayrıca,Tüketici Mahkemeleri'nde yargılamanın görülmesi tüketicinin daha lehinedir. Çünkü, basit
yargılama usulü uygulanır ( Mülga 1086 sayılı Hukuk Uusulü Muhakemeleri Kanunu m.507-511 ) ve
tüketiciler, tüketici örgütleri ve Bakanlıkça açılacak davalar her türlü harçtan ve resimden muaftır (
TKHK m. 23/3 ). Nitekim, yukarıda vurgulanan ilkeler ve varılan sonuç Hukuk Genel Kurulu'nun
01.12.2010 gün ve E:2010/13-593, K:2010/623 sayılı ilamında da benimsenmiştir.
Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, açıklanan tüm bu hususlar göz önüne alınıp, Hukuk Genel
Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulmak ve davaya bakma görevinin Tüketici
Mahkemesi'ne ait olduğunun kabulü ile görevsizliğe karar vermek gerekirken; hatalı tespit ve
değerlendirme sonucu görevli olduğuna ilişkin önceki kararda direnilmiş olması usul ve yasaya
aykırıdır. Direnmekararı bu nedenle bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı ... Kol. Teks. San. ve Tic. A.Ş. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının
Özel Daire bozma ilamında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun
30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla
uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429.maddesi gereğince
BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı Ü. ve davalı ... Kol. Teks. San. ve Tic. A.Ş.vekilinin sair
temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olamadığına,istek halinde temyiz peşin harcının
yatırana geri verilmesine, aynı Kanun'un440/1.maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak
üzere, 13.02.2013 gününde oybirliği ile karar verildi.
T.C.
YARGITAY
13. HUKUK DAİRESİ
E. 1995/9375
K. 1995/9860
T. 13.11.1995
• KENDİ KUSURUNA DAYANMAK ( Memurun Geçersizliğine Sebep Olduğu Akde Dayanması )
• TEK SATICILIK SÖZLEŞMESİ ( Taraflardan Birinin Memur Olması )
• DÜRÜSTLÜK KURALINA AYKIRILIK ( Bir Tarafın Memur Olduğunu Gizlediği Halde Sözleşmenin
Geçersizliğine Dayanması )
• CULPA IN CONTRAHENDO ( Akit Yapılırken Bir Tarafın Memur Olduğunu Gizlemesi )
• MEMURUN TİCARET YAPMASI ( Sözleşmenin Tarafı Memurun Akdin Geçersizliğine Dayanması )
743/m.2/1
818/m.20/1,161,317
1086/m.76
657/m.28/1,125/D-h
ÖZET : Devlet memurlarının ticaret yapması mümkün olmadığından, bu amaçla yaptığı ticari
sözleşmeler ve sözleşmelerdeki cezai şart geçersiz ise de, akdin imkansız hale gelmesine memuriyetin
gizlenmiş olması sebep olursa, dürüstlük kuralına uygun davranmamış olan memurun sözleşmenin
yerine getirilmemesi nedeniyle doğan zararlardan sorumlu tutulması gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki teminat senedinin iptali davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda
yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatı
tarafından temyiz edilmesi üzerine; dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacılar; davalı A.Ş. ile 8.9.1993 günlü düzenledikleri protokole göre, munhasıran davalı
Şirketin ürünlerini pazarlayıp satmayı taahhüt ettiklerinin edimlerinin ifasını sağlamak amacıyla
davalının kendilerinden teminat senedi aldığını, protokol gereği verilen depozitoların tümünü
6.1.1994 tarihinde davalının götürdüğünü, daha sonra da tek taraflı sözleşmeyi iptal ettiğini öne
sürerek, sözleşmeye aykırı davranışlarla sözleşmenin fesih edilmesi nedeni ile 15.000.000 TL.lık
teminat senedinin iptaline karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı; esasen protokole aykırı davrananların işyerini kapatan davacılar olduğunu, sözleşmenin 8.
maddesince ceza koşulu ve verilen hibe malların teminatı olarak alınan boş senedi anlaşmaya uygun
doldurularak icraya koymak zorunda kalındığını savunmuş, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin "tek satıcılık akti" olduğu, ne var ki davacılardan
Yüksel, sözleşmenin düzenlendiği tarihte 657 sayılı Yasaya tabi Devlet Memuru olduğu için ticaret
yapmasının mümkün olmadığını, böylece sözleşme tarihinden önce ifa imkansız olduğundan
sözleşmenin geçersiz bulunduğu, geçersiz sözleşmeye dayanılmak cezai şart istenemeyeceği, ancak
tarafların aldıklarını iade etmekle yükümlü oldukları, diğer davacının ise sözleşmede ve senette imzası
bulunmadığı kabul edilmiş, dava konusu senetden dolayı davacıların borçlu olmadıklarının tesbitine
ve senedin iptaline karar verilmiştir.
Hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacılardan Yüksel’in sözleşmenin kurulması zamanında Devlet Memuru olduğu ve 657 sayılı
Yasanın yasaklayıcı hükümlerince tacir veya esnaf sayılmasını gerektirecek bir iş ve faaliyette
bulunamayacağı belirgindir. Nitekim mahkeme de bu yasak olgudan hareket etmiş, sözleşmenin
kurulmasından önce var olan objektif imkansızlık nedeni ile sözleşmenin geçersizliğini benimseyerek
sonuca kavuşmuştur.
Bir davada dayanılan maddi olguların hukuki nitelendirmesini yapmak uygulanacak yasa maddelerini
bulmak ve uygulamak doğrudan hakimin görevidir ( HMUK.md.76 ).
Hemen belirtelim ki, taraflar arasındaki 8.9.1993 sözleşme içeriğinden, özellikle 8. maddesinden
senedin davalıya teminat olarak verildiği açıktır. Kaldıki bu yön uyuşmazlık konusu değildir.
Uyuşmazlığın çözümü, somut olayın özelliği ve gelişimi de gözönünde tutularak, akdin ifasının
imkansız hale gelmesinde davacılara atfı gereken akdi bir sorumluluk tayin edilip edilemeyeceği
noktasında toplanmaktadır.
Mahkemece az yukarda açıklandığı şekilde sözleşme geçersiz kabul edilmiş, ne var ki sözleşme
geçersiz olsada ( BK. md. 20/1 ) davacıların sözleşme öncesi sorumluluklarını gerektirir bir kusurları
bulunup bulunmadığı üzerinde durulup düşünülmemiştir.
Oysa; sav savunma, toplanan delil ve belgelerin ışığında bir değerlendirme yapıldığında olaya "akit
görüşmelerinden doğan sorumluluk" ( CULPA IN CONTRAHENDO) kurallarıyla bakılması gerektiğinde
kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Gerçekte de; akit bir süreçtir. Bir anda kurulup meydana
gelen hukuki bir işlem değildir. Akit kurulmadan önce taraflar; aktin muhtevası, şartları içerdiği hak ve
yükümlülükler üzerinde görüşmeler yaparlar; bu görüşmeler kısa veya uzun sürebilir. Görüşmelerin
başlamasıyle görüşmeciler arasında hukuki bir ilişki kurulur. Bu ilişki akit benzeri bir güven ilişkisidir.
Güven ilişkisi MK. md. 2/1'de düzenlenmiş bulunan dürüstlük kuralına dayanır. Buna göre görüşmeler
esnasında, görüşmecilerin akdin muhtevası ve şartları hakkında birbirlerini aydınlatması dürüstlük
kuralına uygun davranması, birbirlerinin kişilik ve mal varlığı değerlerine zarar vermemek için gerekli
özeni göstermesi, koruma yükümlülüklerine uyması gerekir. Görüşmeciler bu yükümlülüklere kusurlu
olarak aykırı davranıp görüşmelerin başlamasıyla aralarında kurulmuş bulunan güven ilişkisini ihlal
ettikleri takdirde bundan doğan zarardan sorumludurlar ( Bk. Prof. Dr. Fikret Eren, Borçlar Hukuku
Genel Hükümler, Cilt: III, Ankara-1990, Sh. 306 vd. ). Yanlar arasında sözleşmenin kurulması sırasında
belirlenen maddi olgular açıklanan hukuk kuralları ışığında değerlendirildiğinde davacı
Yüksel’inöğretmen olduğunu, o nedenle ticaretle iştigal edemeyeceğini davalıya bildirmemekle
dürüstlük kuralına uygun davranmadığının kabulü kaçınılmaz olmaktadır. O nedenle, sözleşme
görüşmelerinin başlamasıyla vücut bulan güven ilişkisini anılan davacı ihlal ettiğinden, bundan doğan
zarardan da sorumlu olduğunun kabulünde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.
Hal böyle olunca, davalının kural olarak sorumluluğu kabul edilmeli, ne varki teminat senedinin
15.000.000 TL. doldurulmasının davalının gerçek zararını kapsayıp kapsamadığı tarafların delil ve karşı
delilleri toplanarak değerlendirilmeli, hasıl olacak uygun sonuç çerçevesinde karar verilmelidir.
Mahkemece, hukuki nitelendirmede yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması usule ve
yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir.
SONUÇ : Temyiz olunan kararın açıklanan nedenlerle davalı yararına ( BOZULMASINA ), peşin harcın
istek halinde iadesine,13.11.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
E. 1992/13-213
K. 1992/315
T. 6.5.1992
• TÜPGAZ PATLAMASI ( Akdi İlişki - Tazminat Sorumluluğu )
• TAZMİNAT ( Bayinin Sattığı Tüpgazın Patlaması )
• ZAMANAŞIMI ( 3. Şahsı Koruyucu Borç İlişkisi-Tüpgaz Patlaması Sonuca Tazminat Talebinde )
• SÜRE ( 3. Şahsı Koruyucu Borç İlişkisi-Tüpgaz Patlaması Sonuca Tazminat Talebinde )
• SATIM AKDİ ( Bayinin Sattığı Tüpgazın Patlaması )
• AKDİ İLİŞKİ ( Bayinin Sattığı Tüpgazın Patlaması )
818/m.125
ÖZET : Davacıya satılan tüpün patlaması sonucu uğranılan maddi ve manevi zararın giderilmesi
istenmiştir.
Dava konusu uyuşmazlıkta, satıcı ( tüp bayii )nin satım akdinde üçüncü kişi konumunda bulunan
davacıya karşı akitten doğan hiç bir asli edim borcu mevcut olmamakla beraber burada, borçlunun
bizzat alacaklıya karşı göstermek zorunda olduğu koruma yükümünün, alacaklıya yakından bağlı olan
ya da edime olan yakınlığı nedeniyle koruma alanı altında bulunan kişilere de teşmil edilmesi gerekir.
Bir başka ifadeyle burada, Kanun ( MK. m. 2 ) gereğince borçlu ile alacaklı arasında olduğu kadar,
borçlu ile üçüncü kişi durumunda olan davacı arasında da, hiç bir edim yükümlülüğü ihtiva etmeyen
ve fakat koruma yükümlülüğüne dayanan üçüncü şahsı koruyucu etkili bir borç ilişkisi olmuştur.
Dolayısıyla da davacının akde aykırılık hükümlerine göre tazminat talebinde bulunması yerindedir ve
uyuşmazlığa on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki "maddi ve manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
( Zonguldak İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi )nce ilk davanın kabulüne ve ek davanın zamanaşımı
nedeniyle reddine dair verilen 19.7.1990 gün ve 36-405 sayılı kararın incelenmesi ek dava yönünden
davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onüçüncü Hukuk Dairesi'nin 28.2.1991 gün ve
7974-2203 sayılı ilamıyla; ( ... Taraflar arasındaki tüp alım satımı konusunda bir hukuki ilişkinin
bulunduğu uyuşmazlık konusu değildir. Tüp bayisi olan davalı tarafından davacıya satılan tüpün
patlaması sonucu uğranılan maddi ve manevi zararın giderilmesi istenmiştir. Yanlar arasında satım
ilişkisi bulunduğu için BK.nun 125. maddesi gereğince 10 yıllık zamanaşımının uygulanması gerekir.
Davanın açıldığı tarihe göre bu süre geçmemiştir. Olayda haksız fiil zamanaşımı hükümleri
uygulanamaz. Bu nedenle mahkemenin ek davayı zamanaşımı yönünden reddetmesi usul ve yasaya
aykırıdır... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda;
mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz eden: Davacı vekili.
KARAR : Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği
anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava konusu olayda, .......... tüpü satıcısı olan davalının, sattığı tüpün arızalı olması ve gaz kaçırması
nedeniyle patlaması sonucu yaralanan davacının açtığı ek maddi ve manevi tazminat davasının, olayın
meydana geldiği 16.4.1981 tarihinden itibaren 5 yıllık ceza zamanaşımı süresi geçtikten sonra,
1.12.1987 tarihinde açıldığından dolayı zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, davacının
temyizi üzerine Özel Dairece; taraflar arasında satım ilişkisi bulunduğu için BK.nun 125. maddesi
gereğince 10 yıllık zamanaşımının uygulanması gerektiğinden dolayı mahkemenin kararı bozulmuş;
mahkemece, taraflar arasında hiç bir akdi ilişki bulunmadığından bahisle önceki kararda direnilmiştir.
Yerel mahkeme ile ilgili Yargıtay Dairesi arasındaki uyuşmazlık, maddi olayın hukuki
nitelendirmesinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de yerel mahkeme taraflar arasındaki ilişkinin
haksız fiil mahiyetinde olduğunu belirttikten sonra olayda haksız fiile ilişkin zamanaşımı süresinin
uygulanması gerektiğine karar vermiştir. Kararına gerekçe olarak da, davanın tarafları arasında
herhangi bir akdi ilişkinin ( satım akdinin ) mevcut olmadığını göstermiştir. İlgili Yargıtay Yüksek
Dairesi ise, bir gerekçe göstermemekle beraber, taraflar arasında satım akdi olduğunu ifade ederek
davada, akde ilişkin on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiğini belirtmiştir.
Burada, öncelikle şu hususun belirtilmesi gerekir: Uyuşmazlıkla davacı durumunda olan kişi asıl
hukuki ilişkide ( tüpgaz alımına ilişkin satım akdinde ) alıcı sıfatını taşımamakta ve somut olaydaki
hukuki nitelendirme bakımından üçüncü kişi konumunda bulunmaktadır. O halde burada, şu sorunun
cevaplandırılması gerekir: Bir hukuki ilişkide üçüncü kişi konumunda bulunan kimseler üzerinde borç
ilişkisi ne şekilde etkili olabilir? Başka bir ifadeyle, borçlunun edim borcuna yada koruma
yükümlülüğüne aykırı davranması sonucunda zarar giren üçüncü kişiler, "haksız fiil" hükümlerine göre
değil de, doğrudan doğruya "akde aykırılık" hükümlerine dayanarak tazminat talep edebilirler mi?
Bilindiği gibi, akit ilişkisinden doğan yükümler, sadece asli ve yan edim yükümleriyle asli edime
yardımcı olan ve asli edimin tam ve doğru bir şekilde yerine getirilmesine hizmet eden yan
yükümlerden ibaret değildir. Modern hukuk literatürü, söz konusu yükümler dışında ifa menfaatiyle
ilişkisi olmayan ve fakat en az ifade menfaati kadar önemli ve onun yanında ikinci bir menfaati
koruma ve tesbit gereğini duymuştur. İfa menfaati yanında yer alan bu diğer menfaat "koruma
menfaati"dir ( Eren, F., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C: I, Ankara-1991, s. 46; Akünal, T.,
Sorumluluk Hukukunda Sözleşmenin Nisbiliği Prensibinin Aşılması, YD., C: 14, Sayı: 3, Temmuz-1988,
s. 225 ). Korunma menfaati, alacaklının mal ve şahıs varlığı değerlerinden oluşan menfaatlerin
bütününü ifade eder. Bu itibarla koruma yükümleri, borç ilişkisinden doğan edim yükümleri ve
bağımlı yan yükümlerin yanında yer alan ve fakat onlardan bağımsız bir kavramdır. Koruma yükümleri
akid kurulmadan önce ve akdin müzakereleri safhasında mevcut olduğu gibi, edimin ifası sırasında da
mevcuttur. Dolayısıyla ve yükümlerin hukuki dayanağı taraf iradeleri değil, kanundur ( Canaris,
Ansprüche wegen "positiver Vertragverletzung" und "Schutz Wirkung für Dritte" bei nichtingen
Vertraegen, Juristenzeitung 1965, s. 476 ). İşte özelliklerinin bir kısmı burada kısaca belirtilen
yükümleri, borçlu için, alacaklıya olduğu kadar, ona yakından bağlı olan ya da edime yakınlığı
nedeniyle koruma alanı altında bulunan kişilere karşı da aynen geçerlidir. İşte koruma yükümleri
sayesinde, borçlu ile alacaklı arasında olduğu kadar, borçlu ile bir takım üçüncü kişiler arasında da hiç
bir edim yükümü ihtiva etmeyen sadece koruma yükümlerinden oluşan bir borç ilişkisi oluşur. Bir
başka ifadeyle, söz konusu borç ilişkisi üçüncü şahıslar üzerinde tesir icra eden, üçüncü şahsı
koruyucu etki doğuran bir borç ilişkisidir ve bu borç ilişkisinin kaynağı MK.nun 2. maddesidir.
Burada cevaplandırılması gereken diğer bir husus da, yukarıda hukuki niteliğini açıkladığımız borç
ilişkisinin kapsamına hangi üçüncü kişilerin dahil olacağı sorunudur. Yerli ve yabancı literatürde bu
alanda çeşitli görüşler ileri sürülmekle beraber ( bu görüşler hakkında ayrıntılı bilgi için, bakınız:
Tandoğan, H.; Üçüncü Şahsın Zararının Tazmini, Ankara-1963; Akyol, Ş., Tüm Üçüncü Şahıs Yararına
Sözleşme, İstanbul-1976, s. 51 vd.; Kocayusufpaşaoğlu, N., Borçlar Hukuku Dersleri, 1. Fasikül, 2. Bası,
İstanbul-1985, s. 32 vd. ), öncelikle somut olay bakımından davacının durumunu tesbit etmek gerekir.
Olayda davacı, satım akdindeki alıcının yardım talebi üzerine onun evine yardıma gelmiş ve hemen
gerekli önlemleri almak isterken gaz kaçağı sonucu tüp patlamış ve davacı yaralanmıştır. Burada borç
ilişkisinin bünyesi gereği, edime bağlı olan bir takım tehlikelerin, en az tüpü satın alan kadar üçüncü
kişi konumunda olan davacıyı da tehdit etmesi durumu söz konusudur ( Gerahuber, J., Drittwirkungen
im Schuldverhaeltnis kraft leistungsnaehe, Festchrift für Arthur Nitisch, s. 270 ). Zira, Gerahuber'in de
belirttiği gibi ( s. 270 vd.; ayrıca bkz. Tandoğan, s. 314 vd. ), edime yakınlıkları nedeniyle zararlarının
sözleşmeye aykırılık hükümleri gereğince tazminine müsaade edilecek üçüncü şahısların sınırını
belirleyebilmek için, bu üçüncü kişiler ile ifa sahasında olan borç ilişkisi arasındaki irtibata bakmak
gerekir. Borç ilişkisinin bünyesi icabı, edime bağlı olan tehlikeler üçüncü kişiyi de en az alacaklı kadar
tehdit ediyorsa, üçüncü kişiye, doğrudan doğruya borçluya karşı ileri sürülmesi mümkün olan akde
aykırılık hükümlerine dayanan bir tazminat talebi tanınmalıdır ( Ayrıca bkz. Canaris, s. 478 ). Zira
davacı olayda alıcıya yardıma gelmekle alıcıya satıcı arasında mevcut olan borç ilişkisinin güven
ortamına dahil olmuştur ( bu güven ortamı konusunda bkz. Canaris s. 478; ayrıca bkz. Akünal, s. 234 ).
Bu itibarla, dava konusu uyuşmazlıkta, satıcı ( tüp bayii )nin satım akdinde üçüncü kişi konumunda
bulunan davacıya karşı akitten doğan hiç bir asli edim borcu mevcut olmamakla beraber burada,
borçlunun bizzat alacaklıya karşı göstermek zorunda olduğu koruma yükümünün, alacaklıya yakından
bağlı olan ya da edime olan yakınlığı nedeniyle koruma alanı altında bulunan kişilere de teşmil
edilmesi gerekir. Bir başka ifadeyle burada, Kanun ( MK. m. 2 ) gereğince borçlu ile alacaklı arasında
olduğu kadar, borçlu ile üçüncü kişi durumunda olan davacı arasında da, hiç bir edim yükümlülüğü
ihtiva etmeyen ve fakat koruma yükümlülüğüne dayanan üçüncü şahsı koruyucu etkili bir borç ilişkisi
olmuştur. Dolayısıyla da davacının akde aykırılık hükümlerine göre tazminat talebinde bulunması
yerindedir ve uyuşmazlığa on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir.
Olayın meydana geldiği 16.4.1981 tarihi ile ek tazminat davasının açıldığı, 1.12.1987 tarihi arasında on
yıllık zamanaşımı süresi geçmediğinden, davanın esasının incelenerek sonucuna uygun bir karar
verilmesi gerekirken, ek davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi usul ve Yasaya aykırı
olduğundan direnme kararının bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında
gösterilen ve yukarıda açıklanan nedenlerle HUMK.nun 429. maddesi gereğince ( BOZULMASINA ),
istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 6.5.1992 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Download

14.10.2014- Borçlar Hukuku Genel Hükümler (kararlar)