CEZA MUHAKEMESİ HUKUKU 4/A SINIFI
2014 YIL SONU PRATİK ÇALIŞMASI 5 Mayıs 2014 (TOPLAM 16 SAYFADIR)
Not: Çalışmanın verimli olabilmesi için derse gelmeden önce kararların okunması ve üzerinde düşünülmesi
zorunluluk arz etmektedir. Bu nedenle pratik çalışmada yer alan karar metinleri Fakülte web sitesinde
yayımlanmıştır. Ayrıca ders günü kararlar, sınıfa basılı olarak getirilecektir. Dr. Fahri Gökçen TANER
-1-
Yar 5. CD, E. 2011/7298, K. 2011/5029, T. 29.6.2011
DAVA : (…) 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 23/3. maddesinde yer alan "... Yargılamanın
yenilenmesi hâlinde önceki yargılamada görev yapan hâkim aynı işte görev alamaz." şeklindeki düzenleme ile
aynı Kanun'un 318/1. maddesindeki "... Yargılamanın yenilenmesi istemi, hükmü veren mahkemeye sunulur.
Bu mahkeme, istemin kabule değer olup olmadığına karar verir." biçimindeki düzenleme karşısında, ilk kararı
veren hâkimin olayla ilgili kanaatinin oluştuğu, görüşünün ilk hükümle belirginleştiği, yeniden yargılama
aşamasında ya da bu aşamaya götürecek talebin kabule değer olup olmadığına dair vereceği kararda önceki
kanaat ve görüşünün etkisi altında kalabileceği, bu sebeple adil yargılama hakkının bir uzantısı olarak olaya
tamamen yabancı, farklı bir hâkimin, yargılamanın yenilenmesi talebini incelemesi gerektiği cihetle, somut
olayda ilk yargılamada görev alan mahkeme başkanının yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine dair
kararda da görev almış olduğu gözetilmeden, itirazın bu yönden kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar
verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309. maddesi
uyarınca bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 17.4.2011 gün ve
19918 Sayılı kanun yararına bozmaya atfen C.Başsavcılığından tebliğname ile Daireye ihbar ve dava evrakı
tevdii kılınmakla gereği düşünüldü:
KARAR VE SONUÇ : Kanun yararına bozma istemine dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının
ihbarname içeriğinin yerinde olduğu. Hakim Şenol Demir'in ilk kararı veren heyette de yer aldığı
anlaşıldığından, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi'nin 4.9.2010 tarihli 2010/985 Değişik İş sayılı kararının
C.M.K.nun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde yapılmasına, dosyanın
merciine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.6.2011 tarihinde oybirliğiyle
karar verildi.
-2- YGCK, E. 2011/3-334, K. 2012/130, T. 3.4.2012
KARAR: Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca
çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla birlikte hükmolunan
denetimli serbestlik tedbirine dair hukuka aykırı uygulamaların yasa yararına bozma yasa yoluyla incelenip
incelenemeyeceğinin belirlenmesine ilişkindir.
Ceza Genel Kurulunun 06.04.2010 gün ve 76-77 ile 14.12.2010 gün ve 239-257 Sayılı kararlarında ayrıntılı
olarak açıklandığı üzere; öğretide "olağanüstü temyiz" 23.03.2005 gün ve 5320 Sayılı Kanunun 18.
maddesiyle yürürlükten kaldırılan 1412 Sayılı Ceza Yargılaması Usulü Yasasında "yazılı emir" olarak
adlandırılan bu olağanüstü yasa yolu: 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 Sayılı Ceza Yargılaması
Yasasının 309 ve 310. maddelerinde ise "yasa yararına bozma" olarak yeniden düzenlenmiştir.
5271 Sayılı C.M.K.nın 309. maddesi uyarınca hâkim veya mahkemece verilip istinaf ya da temyiz
incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde, maddî hukuka veya yargılama hukukuna dair
hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtay'ca bozulması
istemini, yasal nedenlerini de açıklamak suretiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecek;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da anılan hüküm veya kararın bozulması istemini içeren yazısına bu
nedenleri aynen yazarak Yargıtay ilgili ceza dairesine verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtay'ca yerinde
görülmesi halinde karar veya hüküm yasa yararına bozulacak, yerinde görülmezse istem reddedilecek, böylece
ülke genelinde uygulama birliğine ulaşılacak, hâkim veya mahkemelerce verilen cezaya dair karar veya
hükümlerdeki hukuka aykırılıkların, toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi sağlanacaktır.
Anılan Kanunun "Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" başlıklı 231. maddesinin
8. fıkrası;
1
"Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine
tabi tutulur. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın
denetimli serbestlik tedbiri olarak;
a- ) Bir meslek ve sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir
eğitim programına devam etmesine,
b- ) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya
sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına,
c- ) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da
takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, Karar verilebilir.
Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur" şeklinde düzenlenmiş olup, bu fıkraya göre, hükmün
açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi halinde beş yıllık bir denetim süresi saptanarak, bu süre
içerisinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemece belirlenecek süreyle denetimli serbestlik tedbiri olarak
aynı fıkranın ( a ), ( b ) ve ( c ) bentlerinde belirtilen yükümlülüklerden birine karar verilebilecektir.
Yerine getirilmesine karar verilen yükümlülüğün hukuka aykırı bulunduğunun ileri sürülmesi halinde hükmü
veren mahkeme tarafından tedbirin değiştirilebileceğine dair bir düzenlemeye ne 5271 Sayılı Ceza
Yargılaması Yasasında, ne de denetimli serbestlik tedbirinin ne şekilde yerine getirileceğini düzenleyen 5402
Sayılı Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleriyle Koruma Kurulları Yasasında yer verilmiştir.
İnfaz aşamasında alınabilecek kararları düzenleyen 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı
Hakkında Kanunun "Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama"
başlığını taşıyan 98. maddesinde, hükmün bünyesine dâhil bir husustaki hukuka aykırılığın infaz aşamasında
alınacak bir karar ile de düzeltilmesine olanak bulunmamaktadır. Bu sebeple hükmün bünyesine dâhil olan bir
husustaki hukuka aykırılık, ancak olağan veya olağanüstü yasa yollarına başvurulmasıyla giderilebilir.
Ceza Genel Kurulunun 29.06.2010 gün ve 70-159 Sayılı kararında belirtildiği üzere, hükmün açıklanmasının
geri bırakılması kararlarının itiraz yasa yoluna tabi olması sebebiyle gerek itiraz edilerek, gerekse itiraz yasa
yoluna başvurulmaksızın kesinleşmesi durumunda, olağanüstü bir yasa yolu olan yasa yararına bozma konusu
yapılabileceğinde kuşku yoktur. Ancak yasa yararına bozma yasa yolunda hükmün açıklanmasının geri
bırakılması kararı, 5271 Sayılı Ceza Yargılaması Yasasının 309. maddesinde aleyhe bozma yasağının sadece
davanın esasını çözümleyen hükümlerle sınırlı olarak kabul edilmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması
kararının ise aynı Kanunun 223. maddesinde belirtilen hükümlerden olmaması sebebiyle Kanunun 231.
maddesinin 5 ila 14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenerek, somut olayda hükmün açıklanmasının
geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı, ceza miktarı, daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûmiyet,
zararın giderilip giderilmediği, suçun inkılâp yasasında belirtilen suçlardan bulunup bulunmadığı, Askeri Ceza
Yasasıyla büyükler açısından 3713 Sayılı Kanun kapsamındaki suçlardan olup olmadığı, denetim süresiyle
denetim süresi içerisinde uygulanacak denetimli serbestlik tedbirinin doğru tayin edilip edilmediği gibi
hususlara dair hukuka aykırılıklar sebebiyle bozulabilecek, saptanan hukuka aykırılıkların yeni bir yargılamayı
gerektirdiği hallerde, yeniden yargılama yapılarak karardaki hukuka aykırılığın giderilmesi için dosyanın
mahkemesine iadesine karar verilecek, yargılama gerekmeyen durumlarda ise hukuka aykırılık Yargıtay ilgili
Ceza Dairesince veya Ceza Genel kurulunca giderilecektir.
Somut olay bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;
Adalet Bakanlığının, "fidan diktirme yükümlülüğünün para sarfıyla yerine getirilecek maddi bir edim ihtiva
ettiği, hâkimin ceza ve mükellefiyet tayininde takdir yetkisini haiz ise de bu takdirini kanundaki ilkeler
çerçevesinde kullanmak durumunda olduğu, işlenen suçla ilgisi olmayan ve hükümlünün ıslahı amacına
hizmet etmeyen fidan diktirme mükellefiyetine hükmedilemeyeceğinin gözetilmemesinin isabetsiz olduğu"
şeklindeki yasa yararına bozma isteminde belirtilen hukuka aykırılığın, hükmün infazı sırasında kararı veren
mahkemeden anılan yükümlülüğün değiştirilmesi ve gerektiğinde başka bir yükümlülüğe karar verilmesinin
istenmesi yoluyla giderilmesi olanaklı olmayıp, ancak yasa yararına bozma konusu yapılarak giderilmesi
olanaklı bulunduğundan, Özel Dairece yasa yararına bozma isteminin reddine karar verilmesi isabetli değildir.
Bu itibarla, haklı nedene dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüyle Özel Daire ret
kararının kaldırılmasına ve yasa yararına bozma konusunda bir karar verilmek üzere dosyanın Özel Daireye
gönderilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
2
1- ) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne,
2- ) Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 22.6.2011 gün ve 7178-8787 Sayılı yasa yararına bozma isteminin reddine
dair kararının kaldırılmasına,
3- ) Dosyanın, yasa yararına bozma konusunda bir karar verilmek üzere Yargıtay 3. Ceza Dairesine
gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 03.04.2012 tarihinde yapılan müzakerede
oybirliğiyle karar verildi.
-3- YGCK, E. 2007/3-63, K. 2007/87, T. 10.4.2007
KARAR : (…)
C ) Ön mesele;
Ceza Genel Kurulu'ndaki görüşmelerin başlangıcında, işin esasına girilmeden önce; 5271 sayılı yeni CYY.nın
308. maddesinde olağanüstü yasa yolları arasında yer alması nedeniyle Yargıtay C.Başsavcılığı'nın itiraz
yetkisini, ancak ve sadece onararak kesinleşen ceza dairesi kararlarına karşı kullanabileceği, Dairelerin bozma
kararlarının kesinleşmeyen karar niteliği nedeniyle itiraz konusu edilmemesi gerektiği ve 1412 sayılı Yasa
dönemindeki uygulamanın 5271 sayılı Yasa döneminde geçerli olamayacağı yönünde çözümlenmesi gereken
bir ön sorunun varlığının ileri sürülmekle, öncelikle ön sorunun çözümü gerektiğinden, öğretinin konuya
ilişkin görüşlerinin derlenmesi ve bu görüşlerin de tartışma ve değerlendirmesinin yapılmasının zorunlu hale
geldiği,
D ) Genel Kurul'ca yapılan değerlendirmede;
1-Ön sorunun değerlendirilmesinde;
Konunun Genel Kurul'da tartışılmasına geçilmeden önce, öğretim üyelerinden temin edilen yazılı görüşlerin,
tartışmalar sırasında değerlendirildiği,
Genel Kurul'a ulaşan yazılı görüşlerde;
Prof. Dr. Feridun Yenisey, Prof. Dr. Cumhur Şahin, Doç. Dr. Veli Özer Özbek, Doç. Dr. Ayşe Nuhoğlu ve
Doç. Dr. Hamide Zafer'in; yeni Ceza Muhakemesi Kanununun sistemi içinde Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının itiraz yetkisinin sadece kesinleşen kararlara karşı açık tutulduğunun kabul edilmesi gerektiği, bu
nedenle, Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bozma kararlarına karşı kullanılamayacağı,
Prof. Dr. Nur Centel'in; aslında Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bozma kararlarına karşı da
kullanılması gerektiği, ancak yeni yasadaki düzenlemenin yeri karşısında bu uygulamayı savunmanın zor
olacağı, bu nedenle en isabetli çözümün düzenlemenin yasadaki yerinin değiştirilmesi olduğu,
Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Doç. Dr. Yener Ünver ve Yrd. Doç. Dr. Ali Kemal Yıldız'ın ise; yeni düzenlemenin
eskisinden bir farkının olmadığı, dolayısıyla Başsavcının itiraz yetkisine sınırlama konulmasına gerek
bulunmadığı, eskiden olduğu gibi yeni düzenleme karşısında da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bozma
kararlarına karşı itiraz yoluna gidebilmesi gerektiği,
Yönünde düşünce beyan ettiklerinin, dolayısıyla da bu konuda öğretide derin bir görüş ayrılığının
bulunduğunun görüldüğü,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Özel Daire Kararlarına karşı itiraz edebileceğinin hem 1412 sayılı
CYUY.nın 322. maddesinin 4. fıkrasında, hem de 5271 sayılı CYY.nın 308. maddesinde açıkça kabul edildiği,
Esas itibarıyla, her iki düzenleme arasında, yasa maddesinin bulunduğu yer ve 5271 sayılı Yasada lehe itirazda
sürenin aranmaması dışında önemli bir farkın bulunmadığı, bu anlamda, 1412 sayılı Yasanın temyiz bahsinde
yer alan "Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yasa yoluna başvurma" yetkisinin, 5271 sayılı Yasada, olağanüstü
yasa yolları bahsinde düzenlendiği,
Bununla birlikte; yasadaki yeri itibarıyla, 1412 sayılı Yasanın temyiz bahsinde düzenlenmiş olsa bile, öğretide
özellikle Prof. Dr. Nurullah Kunter'in görüşlerinden de destek alan yerleşik yargı kararlarında da açıkça
görüleceği üzere; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin, olağanüstü yasa yollarından birisi
olduğunun açıkça kabul edilmesi yanında, 1412 sayılı Yasa döneminde, "kesinleşmemiş" kararlara karşı da
itiraz yoluna başvurulabileceği konusunda herhangi bir duraksamanın yaşanmadığı,
3
Prof. Dr. Erdener Yurtcan'ın da belirttiği gibi; sırf Cumhuriyet Başsavcısı itirazının olağanüstü kanun yolları
başlığı altında düzenlenmesi nedeniyle, 1412 sayılı CMUK. nun kurduğu sistemi, 5271 sayılı CMK.nun
değiştirdiğini düşünmenin uygun olmadığı, yasakoyucunun yalnızca sistematik açıdan yeni yasada bir bölüm
açarak ve bu bölüme "olağanüstü kanunyolları" adını vermek suretiyle önceki sistemi terk ettiğini
göstermediği, o kadar ki, yasakoyucunun, sadece kesinleşen kararlara karşı bu yola gidilebilmesini istemesi
halinde, bu konunun yasa metninde açıkça belirtilmesi gerektiği, oysa böyle bir açıklığın yasada bulunmadığı,
aksine, "sanık lehine başvurularda 30 günlük sürenin aranmayacağı" belirtilirken, "hükümlü" değil de, "sanık"
sözcüğünün kullanılmış olmasının bilinçli bir tercih olduğu, bununla da kesinleşmeyen kararlara karşı dahi bu
yola başvurulabileceğine işaret edildiği, halbuki yargılanmanın yenilenmesi ve yasa yararına bozma yollarına
ilişkin düzenlemelerde "hükümlü" kelimesinin kullanılmasına özen gösterildiği,
Yargıtay Başsavcısının itirazı yasa yolunun; Başsavcının hukuka aykırı gördüğü Özel Daire kararlarının Ceza
Genel Kurulu tarafından giderilmesini istemek ve bu yolla içtihat birliğini sağlamak işlevini gördüğü, ayrıca
kamuoyunun tatminine yönelik bir yönünün de bulunduğu, belirtilen yararların sadece kesinleşen kararlar için
kabul edilip, bozma kararları için kabul edilmemesinin isabetli olmadığı, nitekim geçmiş yıllarda Özel
Dairelerce bozulmuş olan çok sayıda dosyanın bu yolla Ceza Genel Kuruluna getirildiği ve kararlardaki
hukuka aykırılıkların giderildiği,
Kaldı ki, 5271 sayılı Yasanın 308. maddesindeki düzenlemede; 1412 sayılı Yasanın 322. maddesinin 4. fıkrası
adeta tekrar edilerek; "Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı,
re'sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna
itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz." denilmek suretiyle; söz konusu yasa yolunun Yargıtay
ceza dairelerinin tüm kararlarına karşı tanındığının açıkça belirtildiği, buna karşılık itiraz nedenlerinin ayrıca
gösterilmediği, hatta daire kararlarında yer alan hangi hukuka aykırılıklarla ilgili olarak bu yola
başvurulabileceği yönünde bir sınırlama da getirilmediği, oysa 5560 sayılı Yasanın 29. maddesinde yeniden
ihdas edilen "karar düzeltme yolunda" açıkça sınırlamalara yer verildiği, bunun yasa koyucunun itiraz yolunu
düzenlerken isteyerek sınırlama koymadığı şeklinde anlaşılması gerektiği,
Bu nedenle, 5271 sayılı CYY.nın 308. maddesindeki yetkiyi, yorum yoluyla daraltmaya olanak
bulunmadığından Yargıtay Özel Dairelerinin bozma kararlarına karşı da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
tarafından bozma yoluna gidilebileceği,
Kabul edilmekle,
Somut olayda; Yerel Mahkeme hükmünün, Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından bozulması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz yasa yoluna başvurulmasında bir isabetsizlik görülmediğinden, 27.03.2007
tarihli birinci müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamasa da, 10.04.2007 tarihli ikinci müzakare sonunda
oyçokluğu ile işin esasına geçilmesine karar verilmiştir.
Önsorun ile ilgili olarak, çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul üyelerinden M.N.Ömeroğlu (…)
Açıklanan nedenlerle çoğunluk görüşüne karşıyım." gerekçesi ile karşıoy kullanırken,
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Genel Kurul Üyesi ise; benzer gerekçe ve "5271 sayılı CYY.nın 308.
maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin olağanüstü kanun yolları arasında
düzenlenmiş olması nedeniyle henüz kesinleşmemiş olan bozma kararlarına karşı bu yola gidilemeyeceği"
açıklaması ile karara karşı muhalefet oyu kullanmak suretiyle işin esasına geçilmemesi gerektiğini ileri
sürmüşlerdir.
-4-
YGCK, E. 2012/10-534, K. 2013/15, T. 22.1.2013
KARAR : Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken
uyuşmazlık; sanığın sübuta eren eyleminin kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu,
yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin ise de, yerel mahkemece
sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nun 191/2. maddesi uyarınca tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin
uygulanmasına karar verildiği ve bu kararın Cumhuriyet savcısı tarafından eylemin uyuşturucu madde ticareti
suçunu oluşturacağı görüşüyle aleyhe temyiz edildiği göz önüne alındığında, öncelikle hükmün temyizen
incelenmesinin mümkün olup olmadığı değerlendirilmelidir. (…)
Bu nedenle, yerel mahkemenin sanık hakkında TCK'nun 5560 sayılı Kanunun 7. maddesi ile değişik 191/2.
maddesi uyarınca hükmettiği tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinden ibaret kararı itiraz kanun yoluna tabi
4
olduğundan temyizen incelenmesi mümkün değildir. İtiraza tabi olan kararlar hüküm niteliğinde
bulunmadığından ve açıkça bu kararlara yönelik başvurulabilecek kanun yolu itiraz olarak belirtildiğinden,
sujelerin başvuruları ve bu başvuruların niteliği göz önüne alınarak, kanun yolunun değişeceği de kabul
edilemeyecektir. Bu itibarla, yerel Cumhuriyet savcısının başvurusu üzerine yerel mahkeme kararının kanun
yolu incelemesinin, 5271 sayılı CMK'nun 268. maddeleri uyarınca itiraz merciince yapılması gerektiğinden
itiraz mahiyetindeki istem konusunda bir karar verilmek üzere dosyanın itiraz merciine gönderilmesi için
mahalline iadesi amacıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine karar verilmelidir. Bu uyuşmazlık
konusunda çoğunluk görüşüne katılmayan dört Genel Kurul Üyesi; “O yer Cumhuriyet savcısının suç vasfına
yönelik olarak yapmış olduğu başvuru üzerine kararın temyizen incelenmesi gerektiği” düşüncesiyle karşı oy
kullanmıştır.2- )Yerel mahkeme kararının itiraza tabi olduğunun kabulünden sonra Ceza Genel Kurulu
Başkanı ile bazı Genel Kurul Üyeleri tarafından itiraz merciinin yapacağı incelemenin kapsamı üzerinde de
durulması gerektiğinin belirtilmesi üzerine bu konunun değerlendirmesine geçilmiştir. Olağan kanun
yollarından olan itiraz, 5271 sayılı CMK'nun 267 ila271. maddeleri, arasında düzenlenmiş olup “İtiraz
olunabilecek kararlar” başlıklı 267. maddesinde; “Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme
kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir” şeklindeki düzenlemeye göre, kural olarak sadece hakim kararlarına
karşı gidilebilecek olan itiraz yoluna, kanunlarda açıkça gösterilmiş olunması kaydıyla mahkeme kararlarına
karşı da başvurulması mümkündür. Ceza Muhakemesi Kanununda; görevsizlik ( madde 5/2 ), yetkisizlik (
madde 18/3 ), red isteminin reddi ( madde 28 ), eski hale getirme isteminin geri çevrilmesi ( madde 42/2 ),
tanıklara ilişkin disiplin hapsi ( madde 60/4 ), gözlem altına alma ( madde 74/4 ), beden muayenesi ( madde
75/6 ), tutuklama ( madde 101/5 ), tutukluluk halinin devamı ( madde 104/2 ) adli kontrol ( madde 111/2 ),
iddianamenin iadesi ( madde 174/5 ), durma ( madde 223/8 ) ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması (
madde 231/12 )kararları itiraz yoluna başvurulabileceği açıkça sayılan mahkeme kararlarındandır. Bunun
dışında özel ceza kanunlarında da mahkeme kararlarına itirazın mümkün kılındığı haller mevcuttur; 2004
sayılı İİK'nın 353. ve Kabahatler Kanununun 29/2. maddeleri gibi CMK'nun “İtiraz usulü ve inceleme
mercileri” başlıklı 268. maddesinde; “(268. MADDE YAZILMIŞTIR) şeklindeki düzenleme ile itirazın süresi,
şekli ve inceleme mercileri gösterilmiştir.1412 sayılı CMUK'nda yer alan adi itiraz ve acele itiraz ayrımına son
veren 5271 sayılı CMK'nda tüm itirazlar için ilgilinin kararı öğrenmesinden itibaren yedi günlük itiraz süresi
öngörülmüştür. Kanun yollarına başvurunun kimler tarafından ve ne şekilde yapılacağını düzenleyen
CMK'nun 260. maddesine göre; Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve katılan sıfatını almış olanlar ile katılma
isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar
tarafından, bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile zabıt kâtibine beyanda bulunmak ya da 263.
maddesi uyarınca tutuklular için tutuklu bulunduğuceza infaz kurumu ve tutukevi müdürüne beyanda
bulunmak suretiyle yapılacak itiraz isteminin, kararına itiraz edilen hakim ya da mahkemeye sunulması
gerekir. İtiraz istemini alan hakim ya da mahkemenin itirazı haklı görürse kararını düzeltmesi ya da itirazı
haklı görmezse hemen ve nihayet 3 gün içinde CMK'nun 268/3 maddesinde ayrıntısıyla düzenlenmiş olan
incelemeye yetkili mercie göndermesi gerekmektedir.
Aynı kanunun (270 VE 271. MADDELER YAZILMIŞTIR) biçimindeki düzenlemelerle de itirazın
incelenmesi usulü gösterilmiştir. İtiraz incelemesi kural olarak duruşmasız ve dosya üzerinden yapılacak,
merci gerekli görürse Cumhuriyet savcısı, müdafii veya vekili de dinleyebilecektir ancak CMK'nun 271.
maddesindeki düzenleme göz önüne alındığında bu dinleme duruşma şeklinde yapılmayacaktır, zira duruşma
yapılabilmesi kanunda açık hüküm bulunmasına bağlıdır. Bunun yanında merci, yazı ile cevap verebilmesi
için itiraz istemini Cumhuriyet savcısı ve karşı tarafa bildirebilecek, kendisi de inceleme ve araştırma
yapabileceği gibi gerekli gördüğünde bunların yapılması konusunda emir de verebilecektir. Öğretide de itiraz
merciinin inceleme usulü ve kapsamına ilişkin çok çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu kapsamda: “Yargılama
makamı, temyizden farklı olarak, gerekiyorsa, hukuki sorun yanında maddi sorunu da ele alabileceğinden,
lüzumlu gördüğü soruşturma işlemlerinin yapılmasını emredebilir veya bu soruşturmayı bizzat yapabilir. Bu
soruşturma dolayısı ile mesela keşif yapılır veya tanık dinlenir. İtiraz konusunu incelerken mercii sadece dosya
ile bağlı değildir. Kendisi de konu ile ilgili araştırma yapabilecektir.” ( Nurullah Kunter- FeridunYeniseyAyşe Nuhoğlu, 16. bası, Beta, İstanbul, s. 1401 )“İtiraz incelemesi kararın hem maddi ve hem de hukuki
yönden ele alınmasını ve bunun hukuka uygunluğunun denetlenmesini gerektirir... itiraz
yasayolunda bir karara temel teşkil eden deliller ve maddi olgular ile bunu doğuran hukuki durum birlikte
değerlendirilir.” ( Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, 12. bası, s. 481; E. Yurtcan, CMK Şerhi, 5.
bası, Beta, İstanbul, 2008, s. 923 )"İtiraz incelemesi yapılırken, incelenen kararın hem maddi hem de hukuki
yönünün ele alınması ve her yönden hukuka uygunluğunun denetlenmesi gerekir... İtirazı inceleyecek mercii
naip hakim veya istinabe yolunu da kullanabileceği gibi kolluk ve savcıya da emir verebilecektir” ( Bahri
5
Öztürk-Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, 11. bası, Ankara,
2007 s. 840 ), “İtiraz olağan bir kanun yoludur ve kararın hem maddi hem de hukuki açıdan tek tek
incelenmesini gerektirir” ( Veli Özer Özbek, Yeni CMK'nın Anlamı, s. 1065 ), Şeklinde görüşler dile
getirilmiştir. Görüldüğü gibi, öğretide ittifakla kabul edildiği üzere itiraz merciince, esasa müessir incelemede
yapılabileceğinden, suç niteliğinin değiştiğine yönelik başvurular da itiraz merci tarafından
değerlendirilebilecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına yapılan itirazlar ve bunların
incelenmesi usulüne ilişkin olarak Ceza Genel Kurulunca 03.02.2009 gün ve 13-12 sayı ile; “itiraz merciince,
hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar, 231. maddenin 6. fıkrasında yer alan suça ve sanığa
ilişkin objektif uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak yapılması gerektiği” kabul edilmiş ve
bu uygulama Özel Dairelerce istikrarlı olarak sürdürüle gelmiştir. Ancak, hükmün açıklanmasının geri
bırakılması kararlarına karşı yapılan itirazlarda, kararın sadece suça ve sanığa ilişkin objektif şartların
gerçekleşip gerçekleşmediğiyle sınırlı olarak incelenmesi uygulamasının ihtilaf konusu hususlara köklü çözüm
sağlamadığından bahisle öğretide yoğun olarak eleştirildiği görülmektedir: “İtiraz mercii, sadece
CMK'nın 231. maddesindeki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği hususuyla sınırlı bir inceleme
yapmayacaktır. İtiraz mercii, bu inceleme kapsamında sübuta ilişkin değerlendirme de yapabilecektir. Örneğin
sanığa yüklenen suçun oluşmaması sebebiyle hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğinden bahisle itirazın
kabulü yönünde karar, yani hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılması kararı, verilebilir.
Keza, itiraz mercii, vasıf değişikliği nedeniyle de hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının
kaldırılmasına karar verebilecektir. Örneğin kasten yaralama olarak nitelendirilen fiilden dolayı sanık
hakkında kurulan mahkumiyet hükmüyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar
verilmesi halinde; itiraz mercii, sanığa yüklenen fiilin kasten yaralama suçunu değil de kasten öldürme suçuna
teşebbüs olarak nitelendirmek suretiyle de itirazın kabulü yönünde karar verebilir. Yine, örneğin görevi kötüye
kullanma suçundan dolayı sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmüyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının
geri bırakılmasına karar verilmesi halinde; itiraz mercii, sanığa yüklenen fiilin görevi kötüye kullanma suçunu
değil de, zimmet veya icbar suretiyle irtikap suçunu oluşturduğu gerekçesiyle, hükmün açıklanmasının geri
bırakılması kararının kaldırılmasına karar verebilecektir” ( İzzet Özgenç, Hükmün Açıklanmasının Geri
Bırakılması, 3. Yılında Ceza Adalet Sistemi- Hukuk Devletinde Suç Yaratılmasının ve Suçun
Aydınlatılmasının Sınırları Sempozyumu, İstanbul Kültür Üniversitesi, Seçkin, 2008, s.54-55; Cumhur ŞahinNeslihan Göktürk, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, Seçkin, C.2, s.159-161, 203 )İtiraz incelemesi
sonucunda nasıl bir karar verileceği ve bu bağlamda CMK'nun 271/2. maddesinde yer alan; “İtiraz yerinde
görülürse merci, aynı zamanda itiraz konusu hakkında da karar verir” şeklindeki düzenlemenin nasıl
anlaşılması gerektiği üzerinde de durulmalıdır. Kanunun 271/2. maddesindeki düzenlemeye göre, merci, itirazı
yerinde görürse itirazın kabulüyle birlikte “itiraz konusu” hakkında da karar verecektir. Başka bir anlatımla
merci, itirazı kabul ettiğinde, verilmesi ya da kaldırılması gereken bir karar varsa bunu kararı veren
mahkemeye bırakmadan kendisi vermeli ya da kaldırmalıdır, örneğin görevsizlik kararına yönelik bir itirazı
inceleyen merci, itirazı yerinde görürse aynı zamanda görevsizlik kararını da kendisi kaldırmalıdır.
Dolayısıyla, kanunda yer alan “İtiraz yerinde görülürse merci, aynı zamanda itiraz konusu hakkında da karar
verir” hükmü, itirazı kabul eden merciin sadece “itiraz konusu” hakkında karar vermesi şeklinde
anlaşılmalıdır. Buna karşın bu hüküm itiraz konusu dışında dosyanın esası hakkında da yargılamayı
sonuçlandıracak ( örneğin görevsizlik kararını kaldıran merciin dosyanın esası hakkında karar vermesi ya da
hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararı kaldıran merciin hükmü açıklaması gibi ) bir karar
vermesi gerektiği şeklinde yorumlanmamalıdır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 26.10.2009 gün ve 182-209
sayılı kararında; hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına yapılan itirazı inceleyen merciin, itirazı
yerinde görmesi halinde dosyayı hükmün açıklanması için yargılamayı yapan asıl mahkemesine göndermesi
gerektiği kabul edilmiştir. Bu açıklamalar gözönüne alındığında itiraz kanun yolu incelemesinin kapsamına
ilişkin olarak somut olay değerlendirildiğinde; İtiraz mercii, o yer Cumhuriyet savcısının suç vasfına yönelik
aleyhe başvurusu üzerine incelemesini sadece şekli olarak değil, hem maddi olay hem de hukuki yönden
yapmalı, gerekli gördüğünde cevap vermesi için itirazı sanık müdafiine tebliğ etmeli ve Cumhuriyet savcısı ile
sanık müdafiini dinlemeli, yine ihtiyaç duyduğu konular varsa gerekli araştırma ve incelemeyi yapmalı ya da
bunların yapılmasını sağlamalı ve bunun sonucunda da TCK'nun 191/2. maddesi gereğince verilen tedavi ve
denetimli serbestlik kararının isabetli olup olmadığına karar vermelidir. CMK'nun 271/4. maddesindeki;
“Merciin, itiraz üzerine verdiği kararları kesindir” hükmü uyarınca, merci tarafından itiraz başvurusu üzerine
“itiraz konusu” hakkında verilen kararlar kesin olup, artık mahkemece yeni bir değerlendirme yapılmadan aynı
kararın verilmesi söz konusu olamayacaktır. İtiraz merciince, itiraz olunan kararın kaldırılmasına müteakip,
yetkili ve görevli kılınan mahkemenin yargılama sonunda vereceği hüküm, yeni hüküm sayılacağından, bu
6
hükme karşı itiraz veya temyiz yolu açık olacaktır. Bu itibarla, gerek yargılamaya devam edecek olan yerel
mahkeme, gerekse verilecek kararın temyiz edilmesi halinde Yargıtay, itiraz merciinin belirlediği suç vasfıyla
bağlı olmayacaktır. Bu nedenle, sonuç olarak yerel mahkeme kararına karşı o yer Cumhuriyet savcısı
tarafından yapılan başvurunun itiraz kanun yoluyla ve 5271 sayılı CMK'nun 267-271. maddeleri uyarınca hem
maddi olay hem de hukuki yönden itiraz merciince incelenmesi gerektiğinden itiraz mahiyetindeki istem
konusunda bir karar verilmek üzere dosyanın itiraz merciine gönderilmesi için mahalline iadesi amacıyla
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine karar verilmelidir.
Bu konuda çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi; “itiraz merciinin incelemesini maddi olay
ve hukuki yönden yapamayacağı, sadece şekli olarak yapması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy
kullanmışlardır.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; Dosyanın, itiraz mahiyetindeki istem konusunda bir karar verilmek üzere
5271 sayılı CMK'nun 268. maddesi uyarınca itiraz merciine gönderilmesi için mahalline iadesi amacıyla
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, kararın tâbi olduğu kanun yolunun belirlenmesine ilişkin
uyuşmazlık konusunda 15.01.2013 günü yapılan müzakerede, itiraz merciinin incelemesinin kapsamına ilişkin
olarak ise 15.01.2013 günü yapılan ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 22.01.2013 günü
yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
-5-
YGCK, E. 2012/16-1298, K. 2013/418, T. 22.10.2013
KARAR : Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi
gereken uyuşmazlıklar;
1- ) CMK'nun, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle değişik 308. maddesi gereğince Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından yapılan itirazlarda, Özel Dairenin itiraz nedeniyle bağlı olup olmadığı,
2- ) Müşteki vekilinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığı,
Noktalarında toplanmaktadır.
Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır:
1- ) CMK'nun, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle değişik 308. maddesi gereğince Yargıtay C.Başsavcılığı
tarafından yapılan itirazlarda, Özel Dairenin itiraz nedeniyle bağlı olup olmadığı:
5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi; “Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel
Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” şeklinde düzenlenmişken, maddeye 6352 sayılı
Kanunun 99. maddesi ile ;
“ İtiraz üzerine dosya, kararına itiraz edilen daireye gönderilir.
Daire, mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı
Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir” şeklinde ikinci ve üçüncü fıkralar eklenmiştir.
Yapılan değişikliğin gerekçesi “İtiraz üzerine dosyanın kararına itiraz edilen daireye gönderileceği ve itirazın
mümkün olan en kısa sürede dairece inceleneceği ve itirazın yerinde görülmesi durumunda dairenin kararını
düzelteceği; itiraz yerinde görülmezse dairenin dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kuruluna göndereceğinin hüküm
altına alınmakta olduğu” şeklinde açıklanmıştır.
Buna göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 308. madde uyarınca itiraz kanun yoluna
başvurulması üzerine dosya itiraz edilen daireye gönderilecek, dairece mümkün olan en kısa sürede itirazın
yerinde olup olmadığı konusunda inceleme yapılacak ve itirazın tamamen kabulüne veya reddine karar
verilebileceği gibi, itirazın kısmen kabulüne de karar verilebilecektir.
Dairece itirazın kısmen kabulüne karar verilmesi durumunda itirazın yerinde görülmeyen kısmı yönüyle
değerlendirme yapılmak üzere dosya Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilecektir.
İtiraz üzerine dosyanın gönderildiği ilgili Dairece, itiraz incelendikten sonra verilen karara karşı Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz kanun yoluna başvurmasını engelleyici bir düzenleme bulunmamaktadır.
CMK'nun 308. maddesinin 1. fıkrasında, Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının, re'sen veya talep üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün
7
içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebileceği düzenlendiğinden, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesi ile yapılan
değişiklikten sonra itiraz üzerine dosyanın gönderildiği Dairece, itiraz incelendikten sonra verilen karara karşı
da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz kanun yoluna başvurulması mümkündür. Bu durumda, yani
itiraz üzerine Özel Dairece verilen karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından itiraz kanun
yoluna başvurulduğunda artık inceleme doğrudan Ceza Genel Kurulunca yapılacaktır. Nitekim CGK’nun
05.03.2013 gün ve 1560-81 ile 1297-82 sayılı kararlarında da bu husus açıklanmıştır.
Yargıtay C.Başsavcılığınca gösterilen itiraz nedeniyle bağlı olunup olunmadığı hususunda gerek 1412 sayılı
CMUK'nda, gerekse 5271 sayılı CMK'nda herhangi bir açıklık bulunmamakla birlikte, Ceza Genel Kurulunun
24.03.2009 gün ve 212-67, 11.04.2006 gün ve 55-115 ile 22.2.1988 gün ve 18 sayılı kararlarında vurgulandığı
gibi, bu güne kadar istikrarlı olarak sürdürülen uygulamaya göre Ceza Genel Kurulu, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığınca gösterilen itiraz nedenleri ile bağlı olmadan, itiraza gelinen sanık ve suç ile ilgili olarak
inceleme yapmakta ve tespit ettiği tüm hukuka aykırılıkları bozma nedeni yapabilmektedir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Yargıtay C.Başsavcılığınca gösterilen itiraz nedeniyle bağlı olunup olunmadığı hususunda herhangi bir yasal
düzenlemenin bulunmaması, istikrarlı olarak sürdürülen uygulamaya göre Ceza Genel Kurulunun itiraz
nedenleriyle bağlı olmadığının kabul edilmesi ve itiraz üzerine Özel Dairece verilen kararlara karşı da
doğrudan Ceza Genel Kuruluna itirazda bulunulmasının mümkün olması karşısında, Özel Dairelerin de itiraza
gelinen sanık ve suç ile ilgili olarak Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından gösterilen itiraz nedenleriyle bağlı
olmadan inceleme yapabileceklerinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.
Bu itibarla, itiraz nedenleriyle bağlı olmaksızın CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel
Dairenin uygulaması isabetlidir.
-6-
YGCK, E. 2013/8-98, K. 2013/249,T. 21.5.2013
KARAR : İnceleme, sanık hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak
yapılmıştır.
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık;
yerel mahkemenin 24.04.2008 günlü ilk kararında sanık hakkında 5271 sayılı CMK'nun 231/5. maddesinde
düzenlenmiş olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükmünün uygulanıp uygulanmayacağı konusunda
bir değerlendirme yapılıp yapılmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; yerel mahkemenin son kararının
direnme hükmü niteliğinde olup olmadığı hususu öncelikle değerlendirilecektir.
İncelen dosya içeriğinden;
Yerel mahkemenin 17.09.2009 gün ve 196-279 sayılı direnme kararının Ceza Genel Kurulunca usuli nedenle
bozulduğu, bozma kararına uyan yerel mahkemenin, tek celsede yaptığı yargılamada bozmanın gereğini yerine
getirerek hükmün gerekçesinde sorun ve gerekçe bölümlerine yer vermek suretiyle, ilk hükümdeki gibi sanığın
cezalandırılmasına ve bir daha suç işlemeyeceği kanaati oluşmadığından hükmün açıklanmasının geri
bırakılmasına yer olmadığına karar verdiği anlaşılmaktadır.
Ceza Genel Kurulunun uyum ve süreklilik gösteren kararları gereğince, bozma kararı ile direnme hükmü
tümüyle ortadan kalkmıştır. Yerel mahkeme artık, yeni ve değişik bir karar vermekte serbesttir. Bozmaya
uyularak verilen kararlar da yeni bir karar olup, hukuken direnme niteliğinde değildir. Bu nedenle öncelikle
Özel Dairece incelenmesi gerekmektedir. Özel Dairece incelenmeyen bir hükmün doğrudan doğruya ve ilk kez
Ceza Genel Kurulunca incelenmesi kanuna aykırıdır. Ceza Genel Kurulunun 21.05.2002 gün ve 131-258 sayılı
kararı başta olmak üzere birçok kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
Bu itibarla, direnme hükmü niteliğinde olmayan yerel mahkeme kararına ilişkin temyiz isteminin incelenmesi
için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.
-7-
YGCK, E. 2013/1-46, K. 2013/122, T. 2.4.2013
KARAR : Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca
çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; aleyhe temyiz olmayan bir durumda fiilin suçun nitelikli halini
oluşturduğundan bahisle eleştiri ile onama mı, yoksa cezayı aleyhe değiştirme yasağı gözetilerek bozma kararı
mı verileceğinin belirlenmesine ilişkindir.
8
Aleyhe bozma yasağı öğreti ve uygulamada; "temyiz davası yalnızca sanık veya müdafii veya sanık lehine
Cumhuriyet savcısı veya sanığın eşi ya da yasal temsilcisi tarafından açıldığında hükümde yaptırımın türü ve
ağırlığı bakımından sonucu sanığın aleyhine ağırlaştırıcı, diğer bir anlatımla aleyhe sonuç verici düzeltmelerin
yapılmaması veya kurulacak yeni hükümdeki cezanın sanığın aleyhine olarak ilk hükümden daha ağır
olamaması" şeklinde tanımlanmaktadır.
Latince "reformatio in pejus" olarak adlandırılan, öğreti ve uygulamada ise, "lehe kanun yolu davası üzerine
hükmü aleyhe değiştirmeme, aleyhe bozmama zorunluluğu, aleyhe düzeltme yasağı, yaptırımı ve sonuçlarını
aleyhe kötüleştirememe ya da ağırlaştıramama kuralı, aleyhe bozma yasağı" olarak ifade edilen bu ilkenin
amacı; hükmün aleyhine bozulabileceğini düşünen sanığın bazı davalarda istinaf ya da temyiz yoluna
başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek ve kanun yoluna başvurma hakkını daha özgürce kullanabilmesini
sağlamaktır.
Bu kural, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen
yürürlükte olan 326. maddesinin dördüncü fıkrasında; "Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine
Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse, yeniden verilen
hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz" şeklinde yasal düzenlemeye
kavuşturulmuştur. Ceza yargılama hukukumuzda bu madde dışında yaptırım ve cezayı aleyhe değiştirme
yasağını düzenleyen başka bir hüküm de bulunmamaktadır. Buna göre ceza hukukumuzda genel anlamda
kazanılmış hak kavramından bahsedilemeyeceği, yalnızca 1412 sayılı CMUK'nun 326. maddesinin son fıkrası
uyarınca sınırlı biçimde uygulanabilecek olan "cezayı aleyhe değiştirememe" veya "aleyhe düzeltme
yasağı"nın söz konusu olduğunun kabulü gerekmektedir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 307/4. maddesinde de;
"Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 262. maddede gösterilen
kimselerce temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır
olamaz" düzenlemesine yer verilmek suretiyle, aleyhe bozmama ilkesi korunmuştur.
Kanunun bu açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere; yaptırım ve sonuçlarını aleyhe değiştirme yasağının
kapsamı yalnızca ceza miktarı ile sınırlıdır. Kanun koyucu suçun niteliği veya adı yönünden sanık yararına
kazanılmış bir hak tanımamıştır.
Ceza miktarı yönünden kazanılmış hak ise; sanık veya onun lehine ilgililer tarafından temyiz davası
açıldığında, bozma üzerine yeniden kurulan hükümle belirlenen cezanın ve sonucun önceki hükümle
belirlenen cezadan ve sonuçtan daha ağır olamamasıdır.
Gerek bozma ilamında, gerekse mahkemece bozmadan sonra kurulan hükümde yaptırım ve sonuçlarına
yönelik olarak, aleyhe değiştirme yasağına aykırılığın söz konusu olup olmadığı, önceki ve sonraki
hükümlerde yer alan ceza ve yaptırımların tüm yönleri ile karşılaştırılması suretiyle belirlenecektir.
Öğretideki; "Kanun yolu davasının açılmasının bir sonucu da sadece sanık lehine açılan dava üzerine yani
sanık aleyhine kanun yoluna kimsenin gitmemiş olması halinde verilecek kararın eski kararla verilen 'cezadan'
daha ağır olamamasıdır" ( Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9. Bası, s. 1063, 1117; Öztekin Tosun,
Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, İstanbul 1973, s. 211; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi
Hukuku, 6. Bası, C. 2, s. 344; Nur Centel - Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 6. Bası, s. 732 ),
"Aleyhe değiştirmeme mecburiyeti sonuç ceza bakımındandır, suçun niteliği değişebilir. Aleyhe değiştirmeme
mecburiyeti sonuç ceza bakımından kabul edilince, hırsızlıktan mahkûm olan şahıs istinaf yoluna
başvurduğunda, suçun ağır hırsızlık olduğu kabul edilebilecek fakat ceza ağırlaştırılamayacaktır" ( Feridun
Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukukunda İstinaf ve Tekrar Kabulü Sorunu, İstanbul 1979, s. 84-85 ) şeklindeki
görüşler de göz önüne alındığında, aleyhe bozma yasağının yalnızca ceza miktarı ile sınırlı olduğu, eylemin
nitelendirilmesi ve suçun adının belirlenmesinde geçerli olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08.09.1992 gün ve 190-237, 29.09.1998 gün ve 196-277, 17.11.1998 gün ve
282-348, 09.07.2002 gün ve 158-289, 21.09.2004 gün ve 144-170, 07.10.2008 gün ve 198-211, 03.04.2012
gün ve 353-129 ile 05.03.2013 gün ve 1305-85 sayılı kararlarında da açıkça belirtildiği üzere, temyiz
davasının yalnızca sanık ya da varsa müdafii veya sanık yararına olarak Cumhuriyet savcısı veya 1412 sayılı
Kanunun 291. maddesinde belirtilen kişiler tarafından açılması veya hükmün kendiliğinden temyize tâbi
olması durumunda, Yargıtay'ca suçun niteliğinde yanılgıya düşüldüğü saptandığında aleyhe temyiz bulunmasa
bile cezanın tür ve miktarı yönünden kazanılmış hak saklı kalmak şartıyla hükmün bozulmasına karar
verilecektir. Aksinin kabulü hukuk kuralları ile yasal düzenlemelerin ülke genelinde farklı uygulanmasına yol
9
açacaktır ki, bu durum; eşitlik, adalet ve hakkaniyet ilkelerine aykırılık oluşturacaktır. Zira aynı fiil nedeniyle
farklı mahkemelerde yargılanan sanıklardan suçun hukuki niteliği doğru belirlenen sanığın mahkûmiyeti ile
zamanaşımı, süreli veya süresiz olarak kamu görevini üstlenmekten yoksun bırakılma, seçme ve seçilme
hakkının kaybı gibi yoksunluklarının yanında, muhtemel bir genel veya özellikle de özel af karşısında değişik
sonuçlarla karşılaşmasına rağmen, suç vasfı yanılgılı olarak belirlenen sanığın, açıklanan sonuçlarla
karşılaşmaması söz konusu olabilir ki, bu durum eşitlik ilkesi ile hak ve adalet duygusuna da uygun değildir. O
halde lehe temyiz davası üzerine suç vasfının saptanmasında yanılgıya düşüldüğünün belirlenmesi durumunda,
cezanın tür ve miktarı yönünden kazanılmış hak saklı tutularak hükmün bozulmasına karar verilmelidir. (…)
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.04.2013 günü
yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
-8-
YGCK, E. 2011/6-219, K. 2011/280, T. 20.12.2011
Ceza hukukunda özgürlüğe yönelik yaptırımlar dışında, suçlulukla mücadelede etkin bir diğer yöntem de,
anılan yaptırımlarla birlikte veya ayrıca hükmolunan mal varlığına yönelik yaptırımlardır. Bu yaptırımlardan
birisi de eşya ve kazanç müsaderesidir.
Somut olayda uyuşmazlığın esasını oluşturan "eşya müsaderesi" 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 54.
maddesinde bir güvenlik tedbiri olarak düzenlenmiş olup, bu düzenleme ile iyi niyetli üçüncü kişilere ait
olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine özgülenen ya da suçtan
meydana gelen eşyanın müsadere edileceği hüküm altına alınmıştır.
5237 sayılı TCY'nın 54. maddesinde düzenlenen eşya müsaderesinin hukuksal niteliği itibarıyla bir ceza değil
güvenlik tedbiri olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Gerek 1412 sayılı CYUY'nın 326/4, gerekse 5271 sayılı CYY'nın 307/4. maddesinde yer alan "aleyhe bozma
yasağı" yalnızca hükmolunan ceza yönünden söz konusu olup, cezalar da 5237 sayılı TCY'nın 45.
maddesinde; hapis ve adli para cezaları olarak sayıldığından, cezalar arasında gösterilmeyen güvenlik
tedbirleri ile diğer kurumların ve bu arada zoralım kararlarının bu kapsamda değerlendirilmeyeceği ve
hükümde yaptırım olarak güvenlik tedbiri uygulamasına yer verilmemesinin sanık açısından "aleyhe bozma
yasağına" konu oluşturmayacağı Ceza Genel Kurulunca duraksamasız olarak kabul edilegelmiştir.
Nitekim "Ceza Kanununda zoralımı meşru kılan başlıca sebep, zoralınacak maddenin bizatihi memnu olmasa
bile suçta kullanılmış olması delaletiyle, suçlu tarafından başka suçlarda da aynı veçhile kullanılabilmesi
ihtimali karşısında, fail elinde zararlı ve tehlikeli bir mahiyet almış olmasıdır. Kanundaki 'başkasına ait
olmadıkça' kaydının tazammun edeceği maksat ve mana budur" şeklindeki Yargıtay Ceza Genel Kurulunun
25.04.1983 gün ve 92-191 sayılı kararı ile "hakkı bulunmayan bir konuda zoralım kararı verilmesinin sanık
aleyhine etki yapması olanaksız olduğu gibi, 5237 sayılı TCY'nda müsaderenin ceza türlerinden olmayıp
güvenlik tedbiri olarak düzenlendiği de dikkate alındığında, 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasının 309.
maddesince yasa yararına bozma hallerinde, aleyhe değiştirmeme yasağının 'ceza' ile sınırlı tutuluşu
karşısında, artık aleyhe sonuç doğurup doğurmaması herhangi bir önem taşımayacaktır" şeklindeki Ceza Genel
Kurulunun 19.06.2006 gün ve 199-188 sayılı kararı ile bu karara atıf yapan 11.05.2010 gün, 87-112 ve
05.07.2011 gün, 119-162 sayılı kararları da bu doğrultudadır.
Niteliği itibarıyla zoralıma tabi olmayan bir eşyanın müsadere edilebilmesi için, kasten işlenen bir suçun
varlığı zorunlu olmakla birlikte, bu suçtan dolayı failin cezalandırılması şart değildir. Suçun işlenmesinde
kullanılan eşya, failin yaş küçüklüğü veya akıl hastalığı nedeniyle cezalandırılamadığı hallerde de müsadere
edilebilecektir. Bunun yanında, zoralım kararı verilmesi gereken durumlarda bir kamu davası açılmamış veya
kamu davası açılmakla birlikte müsadere isteminde bulunulmamış ya da istemde bulunulmasına karşın bu
konuda bir karar verilmemiş ise, ayrı bir müsadere yargılamasına ihtiyaç duyulacağı da açıktır. Bu nedenle
yasa koyucu, 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasında güvenlik tedbirlerinden yalnızca eşya müsaderesine
ilişkin bir yargılama usulünü düzenlemiştir.
Anılan Yasanın 256. maddesinde; "müsadere kararı verilmesi gereken hâllerde, kamu davası açılmamış veya
kamu davası açılmış olup da esasla beraber bir karar verilmemiş ise; karar verilmesi için, Cumhuriyet savcısı
veya katılan, davayı görmeye yetkili mahkemeye başvurabilir" hükmüne yer verilmiştir.
10
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Güvenlik tedbiri niteliğindeki zoralıma karar verilmemesi aleyhe bozma yasağına konu olamayacaktır.
Ulaşılan bu sonuç nedeniyle yerel mahkemece, getirtilen trafik tescil kaydına göre sanık M. Ç.'a ait bulunan,
sanık savunmaları ve katılan beyanları doğrultusunda nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma
suçlarında kullanıldığı anlaşılan, usulüne uygun olarak el konulan ve iddianame ile de zoralımına karar
verilmesi talep edilen 34 ... 45 plaka sayılı aracın zoralımına karar verilmemesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu itibarla, Yargıtay 6. Ceza Dairesinin eleştirili onama kararı isabetli olmadığından, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire onama kararının sanık M. Ç. yönünden kaldırılmasına ve yerel
mahkeme hükmünün suçta kullanılan ... plakalı aracın zoralımına karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi
isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Genel Kurul Üyesi ise; "Yasada müsadere her ne kadar bir güvenlik tedbiri
olarak düzenlenmiş ise de özünde bir ceza olması nedeniyle aleyhe bozma yasağı kapsamında
değerlendirilmelidir" görüşüyle itirazın reddi yönünde karşıoy kullanmıştır.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, (…)
-9-
YGCK, E. 2011/9-161, K. 2011/175, T. 12.7.2011
KARAR : Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; koruma tedbirleri nedeniyle
tazminat istemine ilişkin davanın yasal süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç
Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca, öncelikle yerel mahkeme direnme hükmünün yeni hüküm olup
olmadığı hususu ön sorun olarak ele alınıp değerlendirilmiştir.
Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi;
a ) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,
b ) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak,
c ) Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayanmak,
d ) İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm
kurmak,
Suretiyle verilen hüküm, özde direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir
hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtay'ın ilgili dairesi
tarafından yapılması gerekir.
Direnme kararında; ilk hükümde yer almayan yeni ve değişik gerekçe ile, Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Özel
Daire kararlarına yer verilmiş olup, bu hususun Özel Dairece incelenmemiş olması karşısında, konunun ilk kez
Ceza Genel Kurulunca incelenmesi olanaklı görülmediğinden, hükmün Özel Dairece incelenmesi
gerekmektedir.
Bu itibarla, direnme kararı olmayıp yeni hüküm niteliğindeki yerel mahkeme hükmünün, temyiz davasına
bakmakla görevli olan Özel Dairece incelenmesi gerekeceğinden, dosyanın Yargıtay 9. Ceza Dairesine
gönderilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
Hakkari Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.01.2010 gün ve 382-20 sayılı karar yeni hüküm niteliğinde
olduğundan, dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.07.2011 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.
-10-
YGCK, E. 1982/1-12, K. 1982/281, T. 14.6.1982
ÖZET
: C. Başsavcılığı itirazı
üzerine
verilen
ceza genel kurulu
kararlarına yerel mahkemelerin direnme hakları vardır. Cmuk. 303. Maddesinin c. Başsavcılığı itirazında
uygulama yeri yoktur.
11
DAVA : Adam öldürmekten sanıklar Mustafa ve Nebi'nin hükümlülüklerine dair İzmir 4. Ağır
Ceza Mahkemesinden verilen 10.9.1980 gün ve 404/348 sayılı hüküm, Yargıtay 1. Ceza Dairesince 30.1.1981
gün ve 4676/88 sayılı ilam ile onanmış onama kararı C.Başsavcılığının itirazı üzerine Ceza Genel Kurulunca
incelenerek bozulup yerine geri çevrilmiştir.
İlk hükümde direnmeye ilişkin aynı mahkemeden verilen 19.10.1981 gün ve 295/242 sayılı son
hükmün Yargıtay'ca incelenmesi sanıklar tarafından süresinde verilen dilekçe ile istenilmiş, koşulu da daha
önceden yerine getirilmiş olduğundan dosya C.Başsavcılığının hükmün bozulması istemini bildiren 7.1.1982
gün ve 1/5610 sayılı tebliğnamesiyle 1. Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği
konuşulup düşünüldü :
KARAR : Adam öldürmek suçundan sanık Nebi ve Mustafa'nın TCK.nun 448, 463, 31, 33 ve 6085 sayılı
yasanın 60/E maddeleri gereğince 12'şer sene ağır hapis ve fer'i cezalarla tecziyelerine ve Mustafa'nın
ehliyetnamesinin sürekli olarak geri alınmasına ilişkin hüküm, özel dairece incelenerek onanmasına karar
verilmiş, bu karara karşı C.Başsavcılığınca itiraz yoluna başvurulması üzerine dosyayı inceleyen
Ceza Genel Kurulu, 6.7.1981 gün ve 66/286 sayı ile özetle : ( Sanıkların mağdureyi öldürdükleri hususunda
yeterli
delil
elde
edilemediği
gerekçesiyle
özel
daire
onama
kararının
kaldırılmasına, yerelmahkeme hükmünün
bozulmasına
ve
sanıkların
tahliyelerine
karar
vermiş; Yerel Mahkeme ise özetle : ( Sevda'nın otomobil çarpması sonucu ölmediği, sanıkların her ikisinin de
karıştığı olay içinde, fakat hangisinin meydana getirdiği tesbit edilemeyen kaide kemiği kırılmak suretiyle
öldürüldüğü sonra kaza süsü verilmesi için cesedin yol üstüne getirilip bırakıldığı ceseddeki sıyrıkların da bu
esnada meydana geldiği, sanıklar daha olay yerinden ayrılmadan Ekrem yönetimindeki aracın gelmesi
nedeniyle sanıkların cesetle ilgilenme gereği duydukları kanaatine varılmıştır. Gerekçesiyle önceki hükmünde
direnmiştir.
İşin esasının incelenmesine başlanmadan önce, bir kısım üyelerin : ( C. Başsavcılığı itirazı üzerine
Ceza Genel Kurulunca
esastan
incelenip
karara
bağlanmış
bir
konu
hakkında, Yerel Mahkemenin direnmekararı verip veremiyeceği hususunun ön sorun olarak incelenmesi
gerektiğini ileri sürmeleri üzerine, öncelikle bu usul sorunun tartışılmasına başlandı.
Yerel Mahkemenin direnme kararı ile C.Başsavcılığı itirazının prosedür, dayanak ve hukuki dokuları
birbirinden farklıdır. Konuya açıklık getirmek bakımından iki müessese arasındaki farklılıkları belirlemekte
yarar vardır.
1 - Temyiz incelemesine konu olan hukuki sorun hakkında, özel daire kararı ile C.Başsavcılığının görüşü
"Mütalaası" arasında farklılık olduğu için, C.Başsavcılığın'ca itiraz yoluna başvurulur. Direnme kararı
verilmek suretiyle Ceza Genel Kurulu önüne getirilen meselede ise Yerel Mahkeme ile özel dairenin kararları
arasında, başka bir deyişle iki karar arasında uyuşmazlık vardır.
2 - İtiraz üzerine verilen karar C.Başsavcılığı görüşünün kabulü veya reddi iken, direnme halinde, özel daire
veya veya Yerel Mahkeme kararlarından birinin hukuka uygunluğu konusunda onama veya bozma kararı
verilmek suretiyle iki karar arasındaki uyuşmazlık çözümlenmektedir.
3 - İtirazda C.Başsavcılığınca gösterilen itiraz sebepleri; direnmede ise Yerel Mahkeme kararındaki gerekçe
ve gösterdiği dayanakları hukuki değerlendirmenin esasını oluşturmaktadır.
4 - İtirazda Genel Kurul incelemesi tarafların iradesi dışında ve C.Başsavcılığının başvurması üzerine
yapıldığı
halde; direnme halinde
dava
dosyası
otomatikman Genel Kurula
gönderilmemekle, YerelMahkemenin direnme üzerine yeniden kuracağı hükmün taraflarca temyiz edilmesi
gerekmektedir. Başka bir deyişle, ancak yeni bir temyiz davası açılırsa Ceza Genel Kurulu işi ele
alabilmektedir. Direnmekararı temyiz edilmezse o haliyle kesinleşmektedir.
5 - İtiraz etme süresi ile direnme kararının temyiz edilme süresinin farklılığı da iki müesese arasındaki maddi
bir ayrıcalığın kesin ifadesidir.
6 - İtirazda Genel Kurul Yerel Mahkemece verilen 1. kararı incelemekte; direnmede ise, özel daire bozması
ile Yerel Mahkemenin 1. kararı tamamen ortadan kalkmış olduğundan, direnme üzerine yeniden verdiği 2.
12
karar
incelenmektedir.
Başka
bir
deyişle, Genel Kurul'ca
inceleme
konusu
edilen Yerel Mahkeme kararı itirazda 1. karar direnme ise 2. karar olmak üzere başka başka kararlardır.
7 - Ceza Genel Kurulu, önüne getirilen davalara ilgili yasalar gereği değişik sıfatlarla bakmaktadır.
Örneğin Yargıtay Yasasının 42. maddesinde belirtilen şahısların kişisel suçlarına ilişkin davalara
bidayetmahkemesi olarak baktığı gibi; bazı memurlara ilişkin olarak özel dairelerce verilen kararların ilk
temyiz incelemesi Ceza Genel Kurulunda yapılmaktadır. Direnme ve itirazda da Genel Kurulun değişik
sıfatları ortaya çıkmaktadır. İtirazda Genel Kurul itiraz mercii olup, merci sıfatıyla işi ele almakta; direnmede
ise, açılan bir temyiz davası üzerine inceleme yapılmaktadır.
Her iki müessese arasındaki farklılıklar bu şekilde belirlendikten sonra, Ceza Genel Kurulunun itiraz üzerine
verdiği kararın direnmeyi önlediği yolunda düşüncelerini açıklayan üyelerin ve bu tezi savunan yazarların
görüşlerinin özetlenmesinde ve bu görüşlerin Genel Kurulunca kabul edilmeme nedenlerinin açıklanmasında
yarar bulunmaktadır.
Bu tezi savunan yazarların bir kısmı, aslında direnmeye taraftar olmayan, direnmenin yargı mercileri
arasındaki hiyerarşiyi bozan bir müessese olduğunu ileri süren kimselerdir. "Yargıtay'dan verilen bozma
kararlarına Yerel Mahkemelerin ısrar hakkı" olduğuna ilişkin CMUK.nun 326. maddesinin açık hükmü
ve direnme üzerine onanan kararların çokluğu gözönünde tutulduğunda bu müessesenin ülkemiz açısından
isabeti ve önemi tartışma götürmez bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu görüşte olan yazarlar ve üyelerce ileri sürülen sebepler :
1 - "Direnme mahkemeler için bir hak değil, yetkidir" denilmektedir.
ister "hak" olsun ister "yetki" olsun kullanılması mahkemelere mevdu olduğuna göre şartları tahakkuk eden
yetkinin kullanılması da zorunludur. Kaldı ki, kavramın "hak" olarak ifadesine "Yanlış" demek, yasanın açık
hükmü karşısında mümkün değildir. CMUK.nun 326. maddesinin matlabında "davaya bakacak mahkemenin
hak ve mecburiyetleri" metninde de "Temyiz Mahkemesinden verilen bozma kararına mahkemelerin ısrar
hakkı"ndan bahsedilerek direnmenin "hak" olduğu tereddüde yer vermeyecek biçimde ifade edilmiş
bulunmaktadır.
2 - "Amaç : Kararın üst derecedeki yargı organında incelenmesi olduğuna göre, Genel Kurulda 2. kez
incelemeyi kabul etmek bu amaca ters düşer" demektedirler.
Ancak; amaçtan hareketle yapılan yorumun "gayevi tefsirin", hak ve yetkileri daraltıcı güvenceleri kısıtlayıcı
nitelikte olması da bu yorum türünün ana kuralıdır. Gayevi tefsire başvurulurken bu yorum çeşidinin açıklanan
ana kuralını görememezlikten gelmemelidir. Keza bu görüş; direnme ve itirazın, sadece Genel Kurulca karara
bağlanır olma müşterek tarafını kaale almakta, yukarıda özetlenen çok önemli farklılıklarını gözetmeme
yanılgısına düşmektedir.
3 - "Direnme istisna, uyma ise asıldır. Bu itibarla istisnanın genişletilmemesi gerekir" denilmektedir.
Bu görüş, yasanın 1.6.1936 günlü Adliye Encümeni Mazbatasında belirtilen "Mahkemelerin ısrar hakkı mutlak
olarak kabul edilmiştir" şeklindeki yasa koyucunun açık irade ve ifadesine aykırı olduğu gibi 326. madde
metnindeki "Temyiz mahkemesinden verilen bozma kararına mahkemelerin ısrar hakkı vardır" biçimindeki
kesin ve geniş kapsamlı genel kaideyi, "İstisna" olarak ifade etmenin hukuki ve yasal bir dayanağı yoktur.
Keza direnmenin kaide olduğu, ısrar edilememenin istisna olduğu, hangi kararlara karşı direnilmeyeceğinin
tahdidi olarak yasalarda belirtilmiş olması ile bellidir. Örneğin : İİK.nun 366/3. maddesinde açıklanan bozma
kararlarına direnilmemektedir.
4 - Başka türlü yargısal görüşlerde birlik sağlanamıyacağı, nitekim, Askeri Yargıtay'ın "her ne suretle olursa
olsun daireler kurulunda karara bağlanan hususun yeniden bu kurulca incelenemeyeceği" şeklindeki yerleşmiş
görüşüne itibar edilmesi gerektiği ileri sürülmüştür.
Çeşitli yargı organları kararları arasında olabildiğince birlik ve paralellik sağlanmasına çalışılması ana
hedeflerden biri olmakla beraber; birliğin önce aynı sistemin kendi bütünlüğünde, özellikle adli yargı içinde
sağlanması gerekir. Bunun en önemli araçlarından birisininde direnme müesesesi olduğu unutulmamalıdır.
Gösterilen gerekçe ve açıklamalar ışığında, ileride Askeri Yargıtay'ın Ceza Genel Kurulu kararına itibar
13
etmiyeceği de iddia olunamaz. Kaldı ki, hukukun doğma olmayıp, dinamikliği de bu tür farklılıklara doğal
olarak yer verilecektir.
5 - Usulün 303. maddesindeki "itiraz üzerine verilen kararlar kesindir" hükmünün olayımızla hiçbir ilgisi
olmadığına kısaca değinmekte yarar vardır.
CMUK. muzun 297 ila 304. maddelerinde düzenlenen "itiraz" ve bu meyandaki 303. madde ile temyiz
faslında yer alan 322. maddedeki "C.Başsavcılığı itirazı" arasında nitelik mevzu, maksat, yetki ve yapı
itibariyle hiçbir ilişki yoktur. Özellikle 299. maddenin 4. bendinde yer alan hükümler bu hususa kesinlik
kazandırmaktadır. Bu nedenle 297 ve sonraki maddelerde yer alan "itiraz" üzerinde daha fazla açıklamayı
gerektirmeyecek biçimde konumuzun dışında olması nedeniyle 303. maddenin C.Başsavcılığı itirazında
uygulama yeri yoktur.
Yukarıda yapılan açıklamalar CMUK.nun 326/1. maddesinde "ısrar üzerine Ceza Genel Kurulu kararlarına
uymanın mecburi olduğu" nun belirtilmesine rağmen, itiraz üzerine verilen kararlar için böyle bir mecburiyet
konulmamış olması da gözönünde tutulduğunda : C.Başsavcılığının itirazı üzerine verilen Ceza Genel Kurulu
Kararlarına Yerel Mahkemelerin direnme hakları bulunduğuna, işin esasının incelenmesi gerektiğine
oyçokluğu ile karar verildikten sonra yapılan incelemede :
Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 6.7.1981 gün ve 66/286 sayılı kararında açıklandığı gibi; sanıkların
müşterek mağdureyi öldürdükleri yolunda delil elde edilememiştir. Her iki sanığın tutuklandıktan sonra
birbirlerini zan altında bırakan çelişkili anlatımları da Adli Tıp Raporu, bilirkişi raporu, tanık beyanlarına
uyum göstermemesi nedeniyle, yalnız başına bu beyanların sanıkların birlikte suç işledikleri veya tek başlarına
mağdureyi öldürdüklerini kabule elverişli delil olarak kabul edilemeyeceğinden sanıklar vekillerinin
temyiz itirazlarının kabulü ile direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ
: Yukarıda
açıklanan
nedenlerle,
tebliğnamedeki
isteme
uygun
şekilde Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, depo paralarının sanıklara geri verilmesine
31.5.1982 gününde yapılan 2. müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 14.6.1982 gününde yapılan 2.
müzakerede salt çoğunlukla karar verildi.
-11- YGCK, E. 2011/3-49, K. 2011/28, T. 29.3.2011
Karar: Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; temyiz aşamasında geçen
tutukluluk süresinin, 5271 sayılı CYY'nın 102/1. maddesinde düzenlenen azami sürenin hesabında gözönüne
alınıp alınmayacağının belirlenmesine ilişkin ise de; 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesiyle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı'na tanınan "itiraz yasa yolu yetkisi"nin, Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından esas
hükümle birlikte verilen tutukluluğun devamı kararlarını da kapsayıp kapsamadığı hususunun, Yargıtay İç
Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınması gerekmektedir.
(…)Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için olağan bir yasa yolu olan itiraz ile,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına tanınmış bulunan ve olağanüstü bir yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının itirazı kurumları üzerinde durulmalıdır.
Olağan itiraz yasa yolu, 5271 sayılı CYY'nın 267. maddesinde, itiraz usulü ise aynı Yasanın 268. maddesinde
düzenlenmiştir.
5271 sayılı CYY'nın 267. maddesinde düzenlenen itiraz, kural olarak hakim kararlarına, yasada açık hüküm
bulunması koşulu ile de mahkeme kararlarına karşı başvurulabilen olağan bir yasa yoludur. Nitekim yasada
itiraz yasa yoluna tabi olan mahkeme kararları ilgili hükümlerinde açıkça belirtilmiş, anılan Yasanın 268.
maddesinde itiraz usulü ile itiraz mercilerine ilişkin hususlara, 271. maddesinde de itiraz mercilerinin inceleme
yöntemi ile merciince verilecek kararlara yer verilmiştir. Tutukluluk halinin devamına ve salıverilme isteminin
reddine ilişkin kararların, itiraz yasa yoluna tabi oldukları aynı Yasanın 104/2. maddesinde açıkça
düzenlenmiştir.
5271 sayılı CYY'nın 260/2. maddesinde ise; Cumhuriyet savcılarının hakim ve mahkeme kararlarına karşı
yasa yollarına başvuru yetkilerini, hangi mahkemeler nezdinde kullanacağı düzenlenmiştir.
Bu düzenlemeye göre;
14
"Asliye ceza mahkemesinde bulunan Cumhuriyet savcıları bulundukları mahkemenin yargı çevresindeki sulh
ceza mahkemelerinin kararlarına karşı;
Ağır ceza mahkemelerinde bulunan Cumhuriyet savcıları ise, bulundukları ağır ceza mahkemesinin yargı
çevresindeki asliye ve sulh ceza mahkemelerinin kararlarına karşı,
Bölge Adliye Mahkemesi bünyesinde bulunan Cumhuriyet savcıları da, bölge adliye mahkemeleri kararlarına
karşı CYY'nda düzenlenmiş olan kanun yollarına başvurabilirler".
Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri ise 5271 sayılı CYY'nın 104. maddesinde;
"1 ) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.
2 ) Şüpheli veya sanığın tutukluluk halinin devamına veya salıverilmesine hakim veya mahkemece karar
verilir. Ret kararına itiraz edilebilir.
3 ) Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtay'a geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge
adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak
incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir" şeklinde düzenlenmiştir.
Bu çerçevede Cumhuriyet savcısı, tutuklu şüpheli, sanık veya müdafii; soruşturma ve kovuşturma evrelerinin
her aşamasında ilgili yargı merciinden, tutuklama kararının geri alınmasını ve tutuklu bulunan şüpheli veya
sanığın salıverilmesini isteyebilirler. Bu konuda karar vermeye yetkili yargı mercii soruşturma aşamasında
sulh ceza mahkemesi, kovuşturma aşamasında ise, davanın açılmış bulunduğu mahkemedir. Mahkemece,
herhangi bir talep bulunmaksızın ve duruşma günü de beklenmeksizin her zaman salıverilme kararı alması
olanaklıdır. Dosya, temyiz incelemesi amacıyla Yargıtay'a geldiğinde, salıverilme istemleri konusunda karar
vermeye yetkili merci bu kez, Yargıtay ilgili Ceza Dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu'dur. Bu aşamada
salıverilme konusunda dosya üzerinden yapılacak inceleme sonucu karar verilecektir. İlk derece
mahkemelerinde olduğu gibi Yargıtay'da da talep olmaksızın her zaman bu konuda bir karar verilmesi
olanaklıdır.
5271 sayılı CYY'nın 104. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi uyarınca, şüpheli veya sanığın salıverilme
istemlerinin reddine ilişkin kararlara itiraz olanağı da bulunmaktadır.
Bu düzenlemeler ışığında değerlendirme yapıldığında; tutukluluğun devamına ilişkin kararların ister ilk derece
mahkemesi, isterse Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından verilmiş olsun, aynı Yasanın 104. maddesi
anlamında bir karar oldukları ve dolayısıyla temyize değil, anılan Yasanın 104/2-3, 267 ve 268. maddelerine
göre itiraza tabi oldukları anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CYUY'nın 322. maddesinin 4. fıkrasındaki "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın itirazı" 5271
sayılı CYY'nın 308. maddesinde "olağanüstü itiraz yasa yolu" adı altında benzer düzenlemeye konu edilmiştir.
1412 sayılı CYUY ile 5271 sayılı CYY'ndaki düzenlemelere bakıldığında; Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nın itirazı kurumuna, 1412 sayılı Yasada temyize ilişkin hükümler içerisinde yer verilmişken, 5271
sayılı Yasada olağanüstü yasa yolları arasında yer verildiği görülmektedir. 1412 sayılı Yasanın 322/4.
maddesi; "Ceza Daireleri'nden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başsavcısı, ilamın kendisine verildiği tarihten
itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu'na itiraz edebilir" biçiminde iken; 5271 sayılı CYY'nın 308.
maddesi; "Yargıtay Ceza Daireleri'nden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya
istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu'na itiraz edebilir,
sanığın lehine itirazda süre aranmaz" hükmünü taşımaktadır. Görüldüğü gibi, madde metinleri arasında önemli
bir fark bulunmamakta, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesinde yer alan "lehe itirazda süre aranmayacağına"
ilişkin cümle dışında, metinler benzerlik arzetmektedir.
Bölge Adliye Mahkemeleri ile yasada açık hüküm bulunması durumunda ilk derece mahkemeleri kararlarının,
temyizi sonucu Yargıtay ilgili Ceza Dairesi'nce incelenmesi ile olağan yasa yolları sona ermektedir.
Bu aşamadan sonra ancak 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü yasa yolu olan Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazı gündeme gelebilecektir.
Madde metnindeki anlatımın ayrıksı bir ifade içermemesi nedeniyle, Yargıtay Ceza Dairelerince verilecek her
türlü kararlara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından "olağanüstü itiraz yasa yolu"na
gidilebileceği, bu bağlamda, esas hükümle birlikte verilen tutukluluğun devamı kararlarının da itiraz yasa
15
yoluna konu edilebileceği düşünülebilir ise de; bu tür bir uygulamanın, yasal düzenlemelerle çelişeceği gibi
Ceza Genel Kurulu'nun, ceza yargılaması sistemindeki konumuyla da bağdaşmayacaktır.
5271 sayılı CYY'nın olağanüstü yasa yolları bölümünde yer alan ve anılan Yasanın 308. maddesinde
düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazının, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın hukuka aykırı
gördüğü Özel Daire kararlarındaki hukuka aykırılıkların, Ceza Genel Kurulu tarafından giderilmesini isteme
ve bu yolla içtihat birliğini sağlama işlevini görmesi ve ayrıca kamuoyunun tatminine yönelik bir yönünün de
bulunması karşısında; tutukluluğun devamına ilişkin Özel Daire kararının, yalnızca bu yönden olağanüstü
itiraz yasa yoluna konu edilmesi ve belirtilen düzenlemenin, yorum yoluyla genişletilmesi de olanaklı değildir.
5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna, Yargıtay Ceza Daireleri'nden biri
tarafından verilen hükümler konu olabilecektir. Anılan Yasanın 104/2-3 ve 267/3-e. maddeleri anlamında
olağan itiraz yoluna gidilebilecek bir konuda, aynı Yasanın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa
yoluna gidilebileceğinin kabulü olanaklı değildir. Aksinin kabulü, 5271 sayılı CYY'nda olağan bir yasa yolu
olan itiraza tabi bulunan bir karara karşı olağan yasa yolu denetimi mevcut iken, aynı kararın olağanüstü itiraz
yasa yoluna konu edilmesi, olağanüstü yasa yollarının ilkeleri ile örtüşmeyecek ve bir karar için aynı anda biri
olağan, diğeri olağanüstü olan iki yasayoluna başvurma sonucunu doğuracaktır.
Yargıtay Ceza Daireleri tarafından verilecek tutukluluğun devamı kararlarının, 5271 sayılı CYY'nın 308.
maddesi anlamında olağanüstü itiraz yasa yoluna tabi olduğunun kabulü halinde, bu yasa yoluna yalnızca
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın gidebileceği, sanık veya müdafiinin doğrudan bu yola müracaat
edemeyecekleri düzenlemesi karşısında sanık lehine de olmayacaktır.
Tutukluluğun devamına veya salıverilme isteminin reddine ilişkin kararlar ise, ister dosyanın esasına girilerek
hükümle birlikte, isterse dosyanın esasına girilmeden ara kararı olarak verilsin; yukarıda da belirtildiği üzere
5271 sayılı CYY'nın 104/2-3 ve 268/3-e. maddeleri çerçevesinde itiraza tabidir.
Yargıtay Ceza Daireleri tarafından verilen "sanığının tutukluluk halinin devamına" ilişkin kararlara karşı,
yasalarda açık bir hüküm bulunmaması sebebiyle, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi anlamında Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının olağanüstü itiraz yasa yoluna başvurma yetkisi de bulunmamaktadır.
Ancak, Yargıtay Ceza Daireleri'nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapmış oldukları yargılama sonucu vermiş
oldukları tutuklama kararlarına karşı 5271 sayılı CYY'nın 268. maddesinin 3. fıkrasının ( e ) bendinde yer
alan; "Yargıtay Ceza Daireleri'nin esas mahkeme olarak baktıkları davalarda verdikleri kararlara yapılan
itirazlarda; üyenin kararını görevli olduğu dairenin başkanı, daire başkanı ile ceza dairesinin kararını, numara
itibarıyla izleyen ceza dairesi; son numaralı daire söz konusu ise birinci ceza dairesi inceler" hükmü uyarınca
sanık veya müdafii tarafından fıkrada belirtilen Daire'ye itiraz edilebilecektir.
Somut olayda Yargıtay 3. Ceza Dairesince, hüküm; "sanığa atılı suç için yasada öngörülen hapis cezasının alt
sınırı itibariyle zorunlu müdafi tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden yargılamaya devamla karar verilmesi
suretiyle CYY'nın 150/3. maddesine aykırı davranılması" isabetsizliğinden bozulmuş ve "hükmolunan ceza
miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin
devamına" oy çokluğu ile karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca anılan kararın, yalnızca "sanığın tutukluluk halinin devamına" ilişkin
bölümüne itiraz edilmektedir. Oysa yukarıda açıklanan nedenlerle kararın bu kısmı, 5271 sayılı CYY'nın 308.
maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna konu olabilecek bir hüküm niteliğinde değildir.
Özel Dairenin tutukluluğun devamına ilişkin kararlarına karşı, ancak 5271 sayılı CYY'nın 104/2 ve 267.
maddeleri uyarınca sanık veya müdafii tarafından olağan bir yasa yolu olan itiraz yoluna başvurulması
olanaklı olup, böyle bir başvurunun yapılması halinde de itirazın, anılan Yasanın 268/3-e. maddesi uyarınca
kararı veren Özel Daireyi takip eden Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nce incelenmesi gerekmektedir.
Bu itibarla; anılan karara karşı 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna
başvurulamayacağından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
16
Download

1 CEZA MUHAKEMESİ HUKUKU 4/A SINIFI 2014 YIL SONU