Takdim
Yaşadığımız şu günlerde bilgiyi tek eline alan Batı ortaya koyduğu kavramsallaştırmalarla, uyguladığı fiziksel
şiddetten çok daha büyük tahribatlar oluşturuyor, Müslümanların nezdinde. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki;
oluşturulan bu kavramlar, masum bir zihniyetin ürünleri olmadığı gibi masum olmayan hedeflere matufturlar.
Batılı politikalar, ‘seküler’, ‘ılımlı’, ‘liberal’, ‘radikal’, ‘fundamentalist’, ‘gelenekselci’, ‘sufî’ kelimelerini
‘Müslüman’ kelimesinin başına sıfat olarak getirerek aslında bir amacı gözetiyor. Ve bu amacını, titiz bir şekilde
siyasi projelerinde hayata geçiriyor. Peki, bu sıfatları kullanarak ne murad ediliyor? Kısaca ifade etmek gerekirse
murad edilen şey, Batı’nın çıkar temeline dayalı oluşturduğu siyasal sistemi, İslâm dünyasına benimsetme
gayretinden başka bir şey değildir. Bu gayretlerinden dolayı hem akademik hem de siyasi düzlemde ‘kadınerkek eşitliği’, ‘demokrasi’, ‘hoşgörü’, ‘ılımlı Müslümanlık’ kavramlarını ağızlarından düşürmüyorlar. Çünkü
biliyorlar ki; İslâm toplumunun temel dinamiklerini değiştirmek bu kavramların ihtiva ettiği pratiklerin
benimsenmesiyle gerçekleşebilir.
Bizler için tehlike, bir İslam düşmanının bizim üzerimizde çeşitli plan-projeler yapması değildir. Bu zaten Allah’ın
bir kanunudur. Özellikle yaşadığımız bu dönemde bizi asıl tehdit eden şey, Batı’nın parlak ambalajlar içinde
sunduğu bu kavramlara açık hale gelmemizdir. Batı’nın bizi takdim ettiği kelimelerle artık biz kendimizi
tanımlamaya başlamışsak bu bizim üzerimizde gerçekleştirilmeye çalışılan projelerin aksamadan hayata
geçtiğini gösteren bir işarettir. Artık mücadelemiz ‘demokrasi mücadelesi’ olduysa, artık birbirimizi ılımlı veya
radikal diye takdim ediyorsak başımızı iki elimizin arasına alıp biraz olsun düşünmemiz gerekir.
Müslümanlar arasında görüş farkı vardır, fakat görüşlerde mahiyet farkı yoktur. Oluşturulan bu kavramlar her
ne kadar görüş ayrılığı olarak takdim edilse de aslında mahiyet farkı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Batı,
kendisiyle iş tutacak zihniyetler peşindedir.
***
Çevirisini paylaştığımız rapor Angela Rabasa ve ekibinin Rand Corporation bünyesinde hazırladığı Building
Moderate Muslim Networks (Ilımlı Müslüman Ağları İnşa Etmek) raporunun beşinci bölümüdür. Bu rapor,
Rand Corporation’ın yayımladığımız bir önceki raporundan farklı olarak tüm İslâm coğrafyasında
gerçekleştirilmek istenen daha kapsamlı bir proje için hazırlanmıştır.
Talha Sezgin
gördüğümüz konular şunlardır: “İktidar” kavramı,
şeriatın önceliği ve bunun karşısında diğer hukuksal
bilgi kaynaklarının önceliği, insan hakları üzerindeki
görüşler (özellikle kadın hakları ve azınlık hakları),
politik veya dini gündemleri ileriye taşımak için
şiddeti destekleme, meşrulaştırma veya tolere
etme mevzusu üzerindeki görüşler. Bu temel ayrılık
noktalarında İslâm dünyası içerisindeki kişilerin
veya grupların almış oldukları tavırlar, demokrasi
ve çoğulculuğa bağlılık açısından yapılan
sınıflandırmalarda daha doğru sonuçlara ulaşmaya
imkân tanıyor.
Ilımlı Müslümanların Özellikleri
İslâm Dünyasında Ilımlı Ağlar İnşa Etmek İçin Yol
Haritası
Amerika’nın ılımlı Müslümanlar arasında ağ kurma
çabalarının kritik olan yönü ana partnerleri ve
muhatapları tespit etmektir. Böyle bir tespit,
Amerika’nın kendi kamu politikalarını ve iletişim
politikalarını şekillendirmesinde de kritik bir öneme
sahiptir. Potansiyel müttefikleri düşmanlardan
ayırmanın
zorlukları,
ılımlı
Müslümanları
desteklemeye çalışan Batılı hükümetler ve
organizasyonlar açısından büyük bir problem
oluşturuyor. Rand Corporation’ın yaptığı çalışmalar
arasında Cheryl Benard’nın Civil Democratic Islam
raporu ve Angel Rabasa’nın The Muslim World
After 9/11 raporu İslâm dünyasındaki ideolojik
eğilimleri tespit etmek için bir çerçeve oluşturmaya
başladı. Bu eğilimleri tespit etmek Amerika’nın ve
onun müttefiklerinin en verimli bir şekilde
demokrasiyi ve istikrarı teşvik etmesi ve bunun
yanında aşırı-şiddet örgütlerinin toplumsal
etkileriyle savaşabilmesi için önemlidir.
Tüm dünyada Müslümanlar ciddi anlamda
birbirlerinden farklılaşıyorlar. Bu farklılıklar, sadece
dini görüşlerdeki farklılıkları değil, bunun yanında
politik ve sosyal yönelimlerdeki farklılıkları da
kapsıyor.
Bizim
temel
farklılıklar
olarak
Bu çalışmanın amacı doğrultusunda, ılımlı
Müslümanları,
demokratik
kültürün
temel
ölçülerini benimseyen kişiler olarak tanımlıyoruz.
Bu temel ölçüler, demokrasiye ve uluslar arası
arenada kabul edilen insan haklarına (cinsiyet
eşitliği ve ibadet hakkı da dâhil) destek olmayı,
farklılıklara saygı göstermeyi, hukukun tarafsız
[nonsecterian] (bir dine ve mezhebe bağlı olmayan)
kaynaklarını kabul etmeyi ve bunun yanında
terörün ve diğer gayrı meşru şiddet çeşitlerinin
karşısında olmayı içerir.
Demokrasi
Liberal Batılı gelenekte anlaşıldığı şekliyle,
demokrasiye
bağlılık,
ılımlı
Müslümanları
belirlemede anahtar konudur. Bu gelenekte siyasal
meşruluk, özgür ve demokratik seçimler yoluyla
ifade edilen halkın iradesinden kaynaklanır. Bazı
ılımlı Müslümanlar, Batı’daki demokratik değerlerin
evrensel olduğu ve bu değerlerin belli bir kültürel
ve
dini
bağlama
şartlanmamış
olduğu
görüşündedir. Fakat diğer bazı ılımlı Müslümanlar,
İslâm dünyasında demokrasinin İslâmî geleneğe ve
metinlere dayanmak zorunda olduğu görüşündedir.
Onlar, İslâmî metinleri demokratik değerleri
destekleyen bir bağlama yerleştirmek ve
demokrasinin kutsal kitaptaki kaynaklarını bulmak
istemektedirler. Kuran’da da emredildiği gibi,
Müslümanlar kolektif işlerini istişare (şura) yoluyla
halletmelidirler. Her iki durumda da önemli olan
sonuçlardır. İster Batılı değerlerden ister
1
Kur’an’dan kaynaklanmış olsun, siyasal bir
düşüncenin demokratik olarak düşünülebilmesi için
tartışmasız bir biçimde çoğulculuğu ve uluslararası
arenada kabul edilen insan haklarını desteklemesi
gerekmektedir.
Demokrasiyi desteklemek demek, İslâm devletinin
kavramlarına karşı olmak anlamına gelir. Özellikle
demokrasi ve İslâm devleti arasındaki bu zıtlığa
İran’daki siyasal iktidarın kendi kendini tayin eden
bir din adamı eliti tarafından yönetilmesi örnek
gösterilebilir. Ilımlı Müslümanlar hiç kimsenin
Tanrı adına konuşamayacağı görüşündedir. Bunun
yerine toplumsal mutabakat (icmâ) vardır. İcmâ,
toplumdaki bireylerin özgürce fikrini beyan etmesi
yoluyla meydana gelir ve her hangi bir konuda
Tanrı’nın iradesinin ne olduğu icmâ ile anlaşılır. On
iki imam Şii İslâm anlayışında, imamın yokluğunda
ilahi yaptırım eksik olarak görüldüğünden siyasal
otoriteye
karşı
temkinli
bir
Şii
dinginciliğin/sakinciliğinin uzun bir geleneği vardır.
Bu gelenek İran’da ve İran rejiminin nüfuzunun
olduğu diğer yerlerde Humeyni’nin fikirleriyle
altüst olmuştur; ancak, bu algı Irak’ta ve
demokratik gelişme için potansiyel bir taban olma
özelliğine sahip diğer başka yerlerde devam ediyor.
Hukukun
Kabulü
Tarafsız
(nonsecterian)
Kaynakları
Hukuk sistemleri Batı’daki sistemlere dayanan
ülkelerdeki (Müslüman dünyadaki ülkelerin
çoğunluğu) ılımlı Müslümanlarla radikal İslamcıların
arasını ayıran çizgi şeriatın uygulanmasının gerekli
olup
olmamasıdır.
Şeriatın
muhafazakâr
yorumcuları, demokrasi ve uluslararası geçerliliği
olan insan haklarıyla uyumlu değildir, çünkü
Sudanlı liberal entelektüel Abdullah en-Naim’in
işaret ettiği gibi, erkekler ve kadınlar, inançlılar ve
inançsızlar şeriata göre eşit haklara sahip
değillerdir. Dahası, İslâm hukukundaki görüşlerin
çeşitliliğinden dolayı, şeriat ilkelerinin hukuk olarak
yürürlüğe konulması, iktidarda olanların, bazı
görüşleri diğerlerine tercih ederek ve böylece
inananların ve diğerlerinin seçme özgürlüğünü
inkâr ederek kendi siyasi iradelerini uygulaması
anlamına gelmektedir.
Kadın Haklarına Saygı ve Dini Azınlıklar
Ilımlı Müslümanlar feministlere karşı olumlu bir
tavır içindedirler ve bunun yanında dini
çoğulculuğa ve inançlar arası diyaloğa açıktırlar.
Örneğin, ılımlı Müslümanlar, bugünün dünyasında
etkili olan koşulların, Hz. Muhammed’in yaşadığı
dönemdeki koşullardan farklı olduğu gerekçesiyle,
kadının ailede ve toplumdaki konumuyla ilgili
Kur’an’da ve sünnette yer alan ayrımcı emirlerin
(mesela kızın mirasının erkeğinkinin yarısı olması),
yeniden yorumlanması gerektiğini söylerler.
Ilımlılar kadınların eğitime ve sağlık hizmetlerine
ulaşma ve siyasi makamlara gelme hakkı da dâhil
siyasal sürece tam katılım hakkını da savunur.
Benzer
şekilde
ılımlılar,
gayrimüslimlerin
Müslümanlarla eşit vatandaşlık statüsüne sahip
olmasını ve onların hukuki haklarını savunurlar.
Terör ve Gayrimeşru Şiddete Muhalefet
Ilımlı Müslümanlar, diğer dini geleneklerin
taraftarları gibi, adil bir savaş tasavvuruna sahiptir.
The Federación Española de Entidades Religiosas
Islámicas (FEERI), [İspanya İslam Dini Unsurları
Federasyonu]‘nın başkanı Mansur Escudero’e göre
İslâm’ın şiddet tasarlamadığını söylemek yanlış
olacaktır. İslâm için önemli olan şiddet kullanımını
düzenleyen ahlaki ilkeleri belirlemektir: Ne tür
şiddet meşrudur ve hangileri meşru değildir?
Şiddetin nasıl ve ne şekilde uygulamaya koyulacağı
onun yasallığını belirleyen en önemli ölçüttür.
Sivillere karşı şiddet ve intihar eylemleri, yani
terörizm, meşru değildir. Savunma amaçlı şiddet
kullanmak ancak saldırganlara karşı Müslümanları
korumak için meşrudur. Meşru şiddet, ihtiyaç
ölçüsünde
minimum
kuvvet
kullanmak,
savaşmayanların hayatlarına saygı göstermek ve
pusu ve suikastlardan kaçınmak gibi normatif
sınırlara saygılı olmalıdır.
Demokratikleşmek İçin Gerekli Olan Kriterleri
Uygulama
Yukarıda ortaya koyulan ifadelerden şöyle bir
sonuç çıkartılabilir: Şuan Mısır’daki Müslüman
Kardeşler örneğinde olduğu gibi, hükümet
kurmanın aracı olarak seçimlerin taraftarı olmak,
2
bir grubun kendisini demokratik ilan etmesi için
yeterli değildir. Bunun yanında ifade, örgütleme ve
dini özgürlüklere (dindar olmama özgürlüğü de
buna dahildir) saygı da önemlidir. Biz bu kriterleri,
The Muslim World After 9/11 isimli raporumuzda
‘demokratik politik sürecin altyapısı’ olarak
isimlendirdik. Bu nedenle, bir grubun ya da
hareketin bu ılımlılık özelliklerini karşılayıp
karşılamadığını belirlemek için onun dünya
görüşünün tamamlanmış bir resmi gereklidir. Bu
resim şu sorulara verilen cevaplardan ortaya
çıkabilir:
•Bu grup (veya birey) şiddeti destekliyor mu ya da
görmezden geliyor mu? Eğer şimdi şiddete destek
vermiyor ve göz yummuyorsa da, geçmişte olanları
destekleyip görmezden geldi mi?
•Demokrasiyi destekliyor mu? Eğer destekliyorsa,
demokrasiyi geniş anlamda insan hakları açısından
ele alıp tanımlayabilir mi?
•Uluslararası alanda tanımlanan insan haklarını
destekliyor mu?
•Herhangi bir istisna yapıyor mu (mesela din
özgürlüğüyle alakalı)?
•Din değiştirmenin bir kişisel hak olduğunu
düşünüyor mu?
•Devletin, şeriatın önerdiği ceza hukuku
hükümlerini uygulaması gerektiğine inanıyor mu?
•Devletin, şeriatın önerdiği medeni hukuk
hükümlerini uygulaması gerektiğine inanıyor mu?
Ya da medeni hukuk konularında seküler bir hukuk
sistemi altında hüküm verilmesini tercih edenler
için şerî olmayan seçenekler olması gerektiğine
inanıyor mu?
•Dini azınlık mensuplarının, Müslümanlar gibi aynı
haklara sahip olması gerektiğine inanıyor mu?
•Dini bir azınlık mensubunun, Müslüman nüfusun
çoğunlukta olduğu bir ülkede yüksek bir siyasi
makamda görev alabileceğini düşünüyor mu?
•Dini azınlıkların, Müslüman nüfusun çoğunlukta
olduğu ülkelerde kendi inançlarını yerine getirmek
için kurumlar (kiliseler ve sinagoglar) kurma ve
çalıştırma hakkı olduğunu düşünüyor mu?
•Tarafsız (bir dine ve mezhebe bağlı olmayan)
hukuki ilkelere dayanan bir hukuk sistemini kabul
eder mi?
Aynı zamanda, ideolojinin ötesinde bu grupların
diğer politik aktörlerle ilişkilerini ve bu ilişkilerin
etki ve sonuçlarını sorgulamamız gereklidir. Mesela
onlar politik arenada radikallerle aynı cephede yer
alıyorlar mı? Onlar finanse ediliyorlar mı veya
radikal kurumları destekliyorlar mı?
Potansiyel Partnerler
Aşırı İslamcılıkla mücadele edebilmek için
Amerika’nın ve Batı’nın İslâm dünyası içerisinde
işbirliği yapabileceği üç ana ideolojik eğilim var:
Sekülerler,
liberal
Müslümanlar,
ılımlı
gelenekselciler (Sufileri de ihtiva ediyor).
Sekülerler
Çok çeşitli görünüşleri olan sekülerizm, modern
Müslüman devletlerin ekserisinin şekillendiği
yıllarda, politik elitler arasında hâkim olan din ile
devletin
ilişkisini
tanımlayan
yaygın
bir
kavramsallaştırmaydı. Fakat son zamanlarda
sekülerizm kavramı bulunduğu zemini adım adım
kaybetti. Bu durum, bir ölçüde son otuz yılda İslâm
dünyasının büyük bir bölümündeki gerçekleşen
İslamî dirilişten, bir ölçüde de özellikle Arap
dünyasında sekülerizm kavramının Batı’da hâkim
olan liberal demokrasi modeliyle değil de başarısız
otoriter politik sistemlerle ilişkilendirilmesinden
kaynaklandı. Bu yüzden İslâm’ın seküler
alternatifleri teşvik edilirken bir ayrım yapmak
önemlidir. İslâm dünyasında sekülerler üç
kategoride toplanıyor: liberal sekülerler, anticlericalists (İslâm’ın politik müdahalesine karşı
olanlar) ve aşırı sekülerler (Dine ait herhangi bir
sembolün toplumda olmasını istemeyenler).
Liberal sekülerler, demokratik toplum içerisinde
seküler hukuku ve kurumları destekliyorlar. Onlar,
Batı-tipi sivil din anlayışının özünü şekillendiren,
liberal ve sosyal-demokratik değerleri savunuyor ve
bunun yanında politik ve dini alanların ayrılmasını
istiyorlar. Fakat tüm bunlarla birlikte dinin
kendisine veya toplumdaki varlığına herhangi bir
3
karşıtlıkları söz konusu değil. Liberal seküler
değerler Batı’nın politik değerleriyle sıkı irtibat
içerisindedir. Bununla birlikte Liberal seküler
gruplar İslam dünyasında azınlıktır, denebilir. Fakat
bizim seküler Müslümanlara yönelik çalışmamız
genel kanının aksine sekülerlerin, İslâm dünyasında
hiç de yeni ve ihmal edilebilir bir olgu olmadığını
gösteriyor.
Başka bir diğer seküler ekol ise Kemalist bakış
açısında ve Fransız geleneğinde var olan laikliğe
(laiceté) daha yakındır. Her ne kadar Sünni İslâm’da
bir ruhban sınıfı olmasa da bu tip bir ekolü
tanımlayacak daha iyi bir terim olmadığı için “anticlericalists” (İslâm’ın politik müdahalesine karşı
olanlar) kavramını kullanacağız. Bu ekol gün
geçtikçe zayıflamasına rağmen hala Türkiye’de
hâkimdir. - Devlet agresif bir şekilde sekülerliğini
muhafaza eder. Okullarda ve kamusal alanlarda
dinin açıktan ifşası yasaklar.- Fransa, Tunus,
Singapur, Türkiye gibi ülkelerde başörtüsü üzerine
verilen mücadeleler, laik devlet ile dindarlığı temsil
eden simgeler arasındaki çatışmalara işaret eder.
Üçüncü seküler ekol aşırı sekülerizmdir. Baas Partisi
yanlıları, Cemal Abdul Nasır yanlıları, neokomünistler ve çeşitli otoriter rejim savunucuları
bu seküler kategoriye dâhildirler. Teorik olarak bu
otoriter sekülerizmin İslâm’a düşmanlığı söz
konusu olsa da bu tür rejimlerin liderleri çıkarlarına
uygun düştüğü zaman İslâmî eylem ve söylemleri
kullanabiliyorlar. Mesela kendi iktidarının son
yıllarında Saddam Hüseyin’in İslâmcılarla işbirliği
yaptığı biliniyor. Açıkçası bu kategorideki bireyler
ve gruplar İngiltere ve Batı demokratları için uygun
birer partner olmayacaktır.
Liberal Müslümanlar
Liberal Müslümanlar, tıpkı Avrupalı Hıristiyan
demokratlar gibi sekülerlerden politik ideolojileri
bakımından ayrılıyorlar. Fakat yine de onlar Batı
tarzı demokrasi ve çoğulculuğu savunuyorlar.
Liberal Müslümanlar farklı İslâmî geleneklerden
gelebilirler. Mesela onlar, İslâm’ın özüyle modern
dünyayı uyum içerisinde bir araya getirmeye
çalışan modernistler olabileceği gibi Endonezya’nın
liberal Müslüman aktivisti Ulil Abshar Abdallah ve
onun liberal Müslüman çevreler gibi gelenekselci
arka plana da sahip olabilirler.
Liberal Müslümanların kendi aralarında ortak
paylaştığı
değerler
İslâm’la
demokrasinin,
çoğulculuğun, insan haklarının ve bireysel
özgürlüklerin birbirleriyle tutarlı olduğudur.
Liberal İslâm isimlendirmesi bizim temel
prensiplerimizi ifade eder; Mutezile’nin insanın
özgürlüğü doktrinine göre İslâm “bireysel
özgürlük”ü vurgular ve aynı zamanda sağlıksız ve
baskıcı hegemonyaya karşı sosyo-politik yapının
özgürlüğünü savunur. İslâm kelimesinin başına
gelen “Liberal” sıfatı iki manaya geliyor: Özgür
olma ve özgürleşme. Bizler, “İslâm kelimesinin
başına başka hiçbir sıfat gelemez.” argümanını
kabul edenlerin inandığı İslâm’a inanmıyoruz.
İslâm’ın herhangi bir sıfat almaması imkânsız olan
bir şey. Çünkü İslâm yorumcunun ihtiyaçlarına göre
birçok farklı şekilde yorumlanabilen bir şey. Biz bu
yorumlardan birini seçiyoruz ve bundan dolayı
İslâm’ın başına “liberal” sıfatını getirmeyi tercih
ediyoruz. (Liberal Islam Network, “About Liberal
Islam Network,” Web page, n.d. )
Liberal Müslümanlar ‘İslâm Devleti’ kavramına tam
anlamıyla karşıdırlar. Ünlü Endonezyalı Modernist
ve Muhammadiyah kurumunun eski başkanı
Ahmad Syafii Maarif Kur’an’da tek bir tane bile
devlet örgütlenmesine işaret eden ayetin
olmadığını ifade ediyor.
Liberal
Müslümanlar,
İslâmî
demokrasinin
köklerinin, Kur’an’a ait olan ve Müslümanların
eşitlikçi bir politik sisteme inanç duymasını
sağlayan “şura” kavramından neşet ettiğinin
bilincindeler. Bu görüşe göre, İslâmî hükümet,
demokratik bir yapıya sahip olmalıdır. Dolayısıyla,
İslâmî yönetim herhangi bir krala veya padişaha ait
olamaz. Aksi takdirde, Syafii Maarif’e göre,
demokratik sistemi benimsemeyen bir iktidar
İslami öğretilerden büyük oranda sapmış olacaktır.
Bu ifadelerden şu sonucu varmak zor olmayacaktır:
Suudi Hükümeti’nin anayasası Kur’an olsa dahi
İslami olmaktan oldukça uzaktır.
Liberal Müslüman Modernist anlayıştaki tutarlı bir
görüşte şeriatın, kendi ortaya çıktığı dönemin bir
ürünü olduğudur. Mesela fiziksel cezalar artık
tarihsel bağlamından kopmuş durumda; dolayısıyla
4
bir modernizasyona ihtiyacı var. Islam and Liberty:
The Historical Misunderstanding (İslam ve
Özgürlük: Tarihsel Yanlış Anlama) kitabında, ünlü
Tunuslu modernist düşünür Mohammed Charfi,
Emeviler ve Abbasiler yönetimde İslam şeriatının,
alimler ve politikacılar arasındaki ittifak bağlamında
evrildiğini öne sürüyor. Yasalar her ne kadar dini
referans alsa da yöneticilerin politik ihtiyaçlarına
göre yazılmıştır. Bu dönemlerde Devlet teorisi
otoriter rejim üzerine kuruldu. Kadınlar yasalar
karşısında eşit değillerdi ve bu yasal sistem fiziksel
cezaları da ifa ediyordu. Charfi’nin demesine göre
bu tip durumlar her yerde vardı: ‘‘Başkaları evrildi;
fakat biz evrilmedik.’’
Ilımlı Gelenekselciler ve Sufiler
Büyük bir olasılıkla Müslümanların çoğunu
gelenekselciler ve sufiler oluşturuyor. Onlar
genellikle inançlarını ve geleneklerini koruyan
muhafazakar niteliklere sahip Müslümanlardır.
Abdurrahman Wahid, 1400 senelik İslami geleneğin
ve maneviyatın (spirituality) köktenci/radikal
ideolojiye karşı olduğunu ifade ediyor. Bu
gelenekler evliyalara hürmeti, bu evliyaların
türbelerinde duaların edilmesini ve Vahhabilere
karşı olan diğer pratikleri ihtiva ediyor. Onlar kutsal
kitaplarını İslam’ın ilk dönemlerinde oluşmuş
mezheplerin
öğretilerini
temele
alarak
yorumluyorlar. Onlar Selefilerin ve Modernistlerin
yaptığı gibi Kuran’ın ve Sünnetin (Peygamberin
gelenekleri) dolaysız yorumlarıyla uğraşmazlar.
Çoğu gelenekselci kendi dini pratiklerinde sufizmin
bazı unsurlarını barındırır. -İslami mistisizm
geleneği, ilahi olanın, duygusal ve kişisel
tecrübesine odaklanır.Doğrudan doğruya bu çalışmanın ilgisi, Selefilerin
ve Vahhabilerin, Gelenekselci ve Sufilerin amansız
düşmanı olduğu üzerinde toplanıyor. Her ne zaman
radikal İslamcı hareketler iktidarı eline geçirdiyse,
Sufilerin
ve
gelenekselcilerin
pratiklerini
baskılamaya çalışmışlardır. -Suudi Arabistan’daki
meşhur türbe yıkımları- Selefi ve Vahhabiler
tarafından baskı altına alınmalarından dolayı,
gelenekselciler ve sufiler, ortak zeminin
oluşturulduğu
ölçüde,
Batı’nın
doğal
müttefikleridir.
Biz sufiler ve gelenekselcilerle partnerlik imkanını
araştırmaya
başladığımız
zaman
aklımızda
tutmamız gereken nokta, bu başlık altında
topladığımız grupların çok çeşitli olacağıdır. Bosna,
Suriye, İran, Kazakistan ve Endonezya gibi ülkelerde
sufi meşrep İslami gruplar bölgesel ve dağınık bir
şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Bunun yanında,
Arnavut toprakları, Fas, Endonezya, Hindistan ve
Türkiye gibi diğer ülkelerde sufizm, disiplinli ve
organize edilmiş bir yapıdadır. Bazı durumlarda
sufiler, radikal eğilimler sergileyip militan grupları
destekleseler de, genellikle Sufi gruplar,
radikal/ılımlı ayrımında ılımlı tarafta pozisyon
alıyorlar. Bazı sufi hareketler, azimli bir şekilde
ılımlı
karakterini
korumaktadırlar.
Mesela
Lübnan’daki the Jam’iyyat al- Mashari’ alKhayriyya al-Islamiyya Ahbash [İslami hayırseverlik
topluluğu] ılımlılığı ve hoşgörüyü vurguluyor. Ayrıca
politik aktivizme ve şiddet kullanımına da karşı
olduğunu beyan ediyor.
Türk dini lider Fethullah Gülen, ‘ılımlı modern Sufi
İslam’ formunu toplumda teşvik ediyor. Gülen
İslami kaidelerin yasallaşmasına karşıdır. O, İslam’ın
çoğu düzenlemesinin insanın özel hayatına dair
olduğunu ve az bir kısmının devlete yönelik
düzenlemeler olduğunu vurguluyor. Ona göre
devlet İslami kaideleri yasalaştırmamalıdır. Din özel
hayata dair bir şey olduğu için herhangi bir dinin
gerekleri bütün topluma empoze edilmemelidir.
Gülen hoşgörü ve dinler arası diyaloğa (Yahudilik ve
Hıristiyanlık) dair fikirlerini ortaya koydu. O iki kez
patrik Bartholomeos’u [head of the Greek
Orthodox Ecumenical Patriarchate in Istanbul] ve
bunun yanında 1998’de Roma’da papayı ziyaret
etti. Ayrıca İsrail’den ziyaretçi olarak gelen Baş
Haham’ı ağırladı.
Gülen, İslam ve Demokrasi’nin bağdaşabilirliğini
savunuyor. O bu görüşü hakkında şöyle bir
argümanı dile getiriyor: İslam’daki ‘şura' kavramıyla
cumhuriyet yönetimi birçok yönden birbiriyle uyum
içerisindedir. Bunun yanı sıra Gülen, İran ve Suudi
Arabistan’daki gibi fikirleri baskı altına alan otoriter
rejimlere karşı olduğu ifade ediyor. O, Türk-İslam
yorumunun
ve
tecrübesinin
diğer
toplumlardakilerden
farklılaştığını
düşünüyor
(özellikle Araplardan). Gülen Anadolu İslam’ıyla
alakalı yazılar kaleme almıştır. Ona göre Anadolu
5
İslam’ı hoşgörüyü temele alıyor ve acımasız
sınırlandırmaları ve fanatizmi ise dışlıyor.
İslamcılar Partner Olmalı mı?
Avrupa ve Amerika’da akademik ve politik
çevrelerde ‘İslamcıları ılımlılaştırma projesi
kapsamında partnerliğe dâhil edilmeli mi yoksa
edilmemeli mi?’ sorusu etrafında temel bir
tartışma var. Bu argümanın iki yönü var. Fakat
bunları belirtmeden önce bizim ‘İslamcılık’
kavramının hangi anlamları ihtiva ettiğini bilmeye
ihtiyacımız var. Bir tanımlamaya göre İslamcılar
politik gündemlere sahip Müslümanlardır. Bu
ifadeler bir tanımlama için oldukça geniş bir
çerçeveyi ihtiva ediyor, dolayısıyla kullanışlı değil.
Bir başka deyişle, bu tanımlamada bahsi geçen
‘İslamcı’ kavramı, İslam dünyasında politikaya dahil
olan herkesi kapsıyor. İkinci ve bu kavramın
anlamını daha berraklaştıran bir tanımlamada,
İslamcılar devlet egemenliğiyle, dini otoritenin
ayrılmasını reddedenler olarak ifade ediliyor.
İslamcılar, bir İslami devlet kurma çabasındalar
veya en azından devletin, şeriat ölçülerini, kendi
koyduğu yasaların dayanağı olarak kabul etmesini
istiyorlar.
İslamcıların da partnerliğe dahil olması lehinde
argümanlar ortaya koyanların üç tane atıfta
bulunduğu husus var:
•İslamcılar, İslam dünyasındaki (özellikle Arap
dünyasında) otoriter rejimlere karşı kitle temelli tek
gerçekçi alternatife sahipler.
•İkinci olarak, mesela Mısır’daki Müslüman
Kardeşler gibi İslamcı gruplar çoğulcu demokrasiyi
destekler bir pozisyona evriliyorlar. (kadın hakları
vs.)
•Büyük ihtimalle İslamcılar, potansiyel teröristleri,
şiddet kullanmamaları için ikna etme hususunda
ana akım alimlerden daha başarılı olacaklardır.
Amr Hamzawy’a göre Mısır gibi ülkelerde, sol
eğilimli liberallerde ve ılımlı Müslümanlarda
demokratik kurallar, iyi bir yönetim ve yolsuzluk
karşıtlığı üzerinden bir işbirliği söz konusu.
1990‘dan beri Müslüman Kardeşler teşkilatı
topluma ve siyasete dair anlayışlarını sürekli
gözden geçiriyor. Onların bu değişimi, İslami devlet
hedefini geri çekmelerini ve muhafazakar bir
toplum anlayışından daha az muhafazakar olan bir
anlayışa evrilmelerini kapsıyor: Mesela kadın
hakları konusunda daha modern görüşler. Fakat
Hamzawy şunu da itiraf ediyor: “Müslüman
Kardeşler’de bu ilerici düşüncelerin yanında hala
bazı problemli fikirler var.” Ilımlı Müslümanlar
liberal değiller. Onlar muhafazakar düşüncelere
sahipler. Buna rağmen Hamzawy Amerika’nın ılımlı
Müslümanlarla temas kurması için bir fırsat
olduğunu ve bu temas sonucunda bu Müslümanları
etkileyebileceğini söylüyor.
Amerika destekli ve Washington merkezli CSID bu
yaklaşımı takip ediyor. CSID İslam dünyasını
demokrasiye teşvik etmek için eğitimcileri ve
aktivistleri bir araya getirmeyi hedefliyor. Bu
kuruluşun partnerleri sekülerler ve ılımlı
Müslümanlar. Çünkü bu iki gruptaki bireyler
demokrasiye inanıyorlar ve şiddeti reddediyorlar.
CSID, bu gruplarla ‘demokrasi’ kavramı etrafında
çeşitli tartışmalar düzenliyor. Ve şu konuları
tartışıyorlar: Kendi ülkelerinde demokrasinin nasıl
uygulanabileceği, anlaşma ve anlaşmazlık alanları
ve onların ortak kabul ettiği hususlarda beraber
çalışıp çalışamayacağı konuları.
Bazı Avrupalı hükümetler İslamcıları tanımak ve
teşvik etmek istiyorlar. Bu, bazı durumlarda söz
konusu hükümetlerin bilinçli politikalarından çok
onların,
liberal
Müslümanlarla
İslamcıları
birbirinden ayırt edememelerinden kaynaklanıyor.
Mesela, İngiltere’de hükümet tarafından tanınan
the Muslim Council of Great Britain İslamcılar
tarafından sürdürülüyor. İspanya’da Unión de
Comunidades Islámicas de España [İslami
Topluluklar Birliği] (UCIDE) - iki federasyondan bir
tanesi hükümet tarafından tanınan İspanya’nın
İslami Komisyonu- ‘nın liderleri Suriye’deki
Müslüman Kardeşler’le yakın ilişkilere sahip.
Fransa’da the French Council for the Muslim
Religion (hükümet tarafından tanınan bir
organizasyon)‘nın kontrolü radikaller tarafından ele
geçirildi. -2003 yılının Nisan ayında yapılan
seçimler, radikallerin kontrolünde bulunan
camilerde yapıldıİslamcıların bu ılımlılaştırma politikasında partner
olarak dahil edilmesinin lehinde serdedilen
6
argümanlar gibi bunun karşısında olanlar da üç
tane argüman sıralıyor.
•İslamcıların demokrasi taraftarı etkili sözlerinin ve
nispeten daha ılımlı söylemlerinin stratejik veya
taktiksel bir farklılaşma olup olmadığını bilmiyoruz.
Din ve devletin ayrımını kabul ederek gerçek
İslamcı olmayı bıraktılar mı? Veya onlar basitçe
İslam devleti hedefini zayıflatıp daha çekici ve
nispeten daha az tartışmalı meseleleri mi
vurguluyorlar? Bakış açılarında temel ve gözle
görülür bir farklılık olmadan, İslamcıların gücü ele
geçirdikten sonra daha radikal gündemlere
geçmeyeceğinin garantisi var mı? İran, bu konuda
ikaz edici bir örneklik.
•İkinci olarak, eğer İslamcılar kısa vadede terör
faaliyetlerinde bulunacak olan cihad potansiyeline
sahip insanları bu fikirden caydırsa, İslamcıların
hükümet tarafından resmi olarak tanınması ve
desteği, onların güvenilirliğini ve dinlerini toplumda
daha etkili bir şekilde yayabileceklerdir. Uzun
vadede Selefi akımın toplumda yayılmasının
toplumsal bedeli çok fazla olacaktır.
•Üçüncü ve son olarak, Müslüman dünyanın
çoğunda liberal ve ılımlı Müslümanların
organizasyonel olarak zayıf ve şimdiye kadar
önemli destekçilerinin olmamasının itiraf edilmesi
mecburiyeti doğsa, batı açısından konuşursak, bu
grupların artık desteklenmemesi İslamcıların lehine
olacak şekilde onların zayıflığını daha da
arttıracaktır. Bu çalışmanın varsayımlarından bir
tanesi şudur ki: ‘Liberal ve ılımlı kesimde temel
zayıflık organizasyoneldir. Eğer bu organizasyonel
zayıflığı giderecek dirençli networkler kurulursa bu
onların mesajını kuvvetlendirecek ve daha çekici
hale getirecektir. Ve bu politik alanda ılımlıların ve
liberallerin daha etkili bir şekilde mücadele
edebileceği bir zemin oluşturacaktır.
Bu ifadeler, ılımlı İslamcılarla, Amerika ve onun
partnerleri (ılımlı ve liberal Müslümanlar) diyalog
içine girmemeli gibi bir anlama gelmiyor. Böyle bir
diyalog iki tarafında alacağı pozisyonunu sağlıklı
belirleyebilmesi için yapıcı olabilir. Fakat Amerika
ve partnerlerinin, ılımlı network inşası için kapasite
oluşturmaya yönelik programları ve bunun için
gerekli kaynakları ılımlı ve liberal Müslüman
organizasyonlara yöneltmesi daha iyi bir tavır olur.
Ilımlıları Desteklemek
Ne zaman ılımlı Müslümanlara yardım etme konusu
açılsa kaygılar hemen artar. Bu kaygıların ortaya
çıkarttığı sorulardan bir tanesi şudur: Batının, ılımlı
Müslümanlara desteği ılımlılarda herhangi bir
güvensizliğe neden olacak mı? Bu gibi sorular, bir
çeşit gerçekçi olmayan politik çatışma fikrini
yansıtıyor. Çatışma içerisinde, hiçbir silah veya
strateji mükemmel değildir. Tam olarak onu
çatışma yapan şey de budur. Düşmanlar
birbirleriyle yüzleşirler, her iki taraf da diğerinin
stratejilerinin ve silahlarının başarısızlıklarını ve
sınırlarını keşfetmeye çalışır. Aşırılar risklerle karşı
karşıya kalır ve önemli engellere rağmen harekete
geçerler. Aynısı ılımlılar için de geçerlidir. Onları
Batı’nın kuklaları diye itibarsızlaştırmak için
girişimler yapılacak mı? Tabii ki böyle bir
propaganda yapılacak, tıpkı aşırıların, İslam’ın
radikal ve dışlayıcı yorumunu ve terörist taktikleri
kullanmaları sebebiyle yaygın görüşteki birçok
Müslüman tarafından lekelenmesi gibi.
Problemin abartılmış olabileceğine dair bazı
belirtiler de var. Birkaç tanınmış ılımlı, Amerika’nın
desteğini iyi karşıladıklarını açıklamışlardı. Örnek
olarak, tutuklanan Mısırlı aktivist Saadeddin
İbrahim -en sonunda Amerika’nın müdahaleleriyle
serbest bırakıldı- daha sonra almış olduğu desteğin
her bir parçası için minnettar kaldığını ifade etti.
Aynı şekilde, meşhur yazar Necip Mahfuz etkili bir
üslupla şu soruyu sordu: “Amerikalılar bizden
demokratik bir yönetime sahip olmamızı istiyorsa
bunun nesi yanlış? Bazen menfaatlerimiz
örtüşebilir.”
Geniş bir tarihsel bağlama yerleştirildiğinde, bu
soruları çözmek daha kolay. Soğuk Savaş örneği
hatırlanırsa, muhalifler gerçekte hapsedilmişti,
işkenceye uğramıştı ve bazen öldürülmüştü. Koyu
Solcular ve Komünistler, muhalifleri casus olarak
gördüler. Ya da, günümüz diliyle, onları
emperyalistlerin uşakları ve yardakçıları olarak
gördüler. Bu ideolojik bir çatışmanın doğasıdır.
Birçok Komünist için, kendi ideolojileri, yukarıdan
empoze edilmiş bir şey değildi, fakat bunun
yanında güvenilir temelleri olan kardeşlik, eşitlik ve
adalet gibi fikirleri barındıran bir inanç sistemiydi.
7
Bilimsel sosyalizmle din arasındaki mesafe çok da
fazla değil.
Elbette temel sorun, yardımımızı ve desteğimizi
muhtemel ortaklarımıza etkili bir şekilde kanalize
edip
etmeyeceğimiz
değil,
bunu
nasıl
yapacağımızdır. Ilımlı Müslümanlara verilen dış
destek, İslami ülkelerde son derece hassas bir
meseledir. Uluslararası kaynaklardan gelen yardım,
yerel şartlara uygun yollarla kanalize edilmeli,
mümkün olduğu ölçüde, alıcı ülkelerle hali hazırda
ilişki içerisinde olan devlet dışı organizasyonlara
dayanmalıdır. Bazı Güneydoğu Asya ülkelerindeki
ortaklarıyla beraber başarılı bir şekilde çalışmış
olan Asya Vakfı (The Asia Foundation), yerel
insiyatifleri desteklemede dikkatli ve beraber
çalıştığı organizasyonlar hususunda seçicidir.
Başarının anahtarı, arka planda gerçekleşen dış
destek çabalarını korumak için güvenilir ortakları
kullanabilmekte.
Partnerler
Bugünün Müslüman dünyası içerisinde, ortak
işbirliği gerçekleştirilebilecek potansiyel hedef
gruplarını, bir takım kategorilere ayırmak mümkün:
Liberal ve Seküler Müslüman Akademisyenler:
Liberaller, üniversitelere, akademi ve araştırma
merkezlerine doğru yönelme eğilimindedirler.
İslam dünyasının her bir yanında hali hazırda
bulunan liberal ve ılımlı entelektüellerin,
uluslararası ılımlı Müslüman ağı için temel yapı
bloğu gibi, bu akademik sektörde yer alanlar da, bu
projede aynı öneme sahiptirler.
Genç Ilımlı Vaizler: Radikallerin, fikirlerini
yaymadaki başarılarının sebeplerinden birisi de, din
propagandası yapmada ve adam bulmada camileri
araç olarak kullanmalarıdır. Öte yandan, liberal
akademisyenler, camideki insanlarla bu şekilde
ilgilenmeye uygun değillerdir. Çünkü alışık oldukları
akademik dili, sokaktaki ortalama şahsın diline
çevirmekte zorlanırlar. Halkla irtibat noktasında
ortaya çıkan bu gerekçelerden dolayı, belli bir halk
tabanı olan liberal veya ılımlı Müslüman hareketler,
bilhassa geleceğin dini lideri olacak ılımlı genç
vaizlerin aktif katılımını sağlayacak adımlara
yönelmelidirler.
Kamu Aktivistleri: Bu inisiyatifin dinamosu, liberal
ve ılımlı entelektüellerin geliştirdiği fikirleri yayan
kamu aktivistleridir. Fikirlerin çatışmasında, liberal
ve ılımlı entelektüeller, genellikle şiddet yanlısı olan
aşırılara karşı durarak ciddi şahsi riskler alıyor ve
bunun yanında onlara karşı verilen fetvaların ve
şiddetli saldırıların kurbanı oluyorlar. Bu yüzden, bu
gruplar, uluslararası ağın sağlayabileceği destek ve
korumaya en çok muhtaç kişilerdir. Örnek olarak,
Endonezya’daki Liberal Müslüman Ağı’ndan
aktivistler, İslamcı aşırılığa karşı, toplumsal
anlamda dikkatleri çokça üzerlerine toplayan bir
duruş ortaya koymuşlardı ve bunun sonuncunda bu
aktivistler, İslamcılar tarafından taciz ve tehdit
kampanyasına maruz bırakılmışlardı.
Kadın Grupları: Radikal İslam’ın ve şeriatın aşırı
yorumlarının yayılmasından dolayı en fazla kayba
uğrayanlar, kadınlar ve dini azınlıklardır. Bazı
ülkelerde kadınlar, kendi haklarını, radikalliğin
yükselen dalgasından korumak için organize
oluyorlar. Ve bu sayede gitgide Müslüman
ülkelerdeki
reformist
hareketlerin
önemli
katılımcıları haline geliyorlar. Kadın haklarını ve
bunun yanında istihdam, eğitim, sağlık ve yasal
haklar alanındaki fırsatları daha ileriye taşıyabilmek
için çeşitli gruplar ve organizasyonlar ortaya
çıkmıştır. Dolayısıyla,
kadınların sivil toplum
gruplarındaki bu yükselişi, İslam dünyasındaki ılımlı
ağ inşası için fırsatlar sağlıyor.
Gazeteciler, Yazarlar ve İletişimciler: İnternet ve
hükümetlerin kontrolü dışındaki diğer yeni medya
organları eliyle, radikal mesajlar, tüm dünyada
Müslüman topluluklara derinden nüfuz etmektedir.
Amerika tarafından finanse edilen yayıncılık
faaliyetleri, örneğin Radyo Sawa ve el-Hurra
televizyonu, toplumsal yerel problemlere ve
meselelere eğilme becerisinden yoksun ve bunun
yanında ılımlı yerel medya pazarlarının gelişimini
ileriye taşımak için yeterli gayreti göstermiyor.
Müslüman medyasındaki radikal trendler için ise
durum tam tersi, bu nedenle, web siteleri ve
hükümetin kontrolünde olmayan medyanın yanı
sıra yerel ılımlı radyo ve televizyon programcılığını
da desteklemek son derece önemli olacaktır.
8
Programa Dair Öncelikler
Yukarıdaki bahsi geçen partnerlerden katılımı
istenen programlar şu hususlara odaklanmalıdır:
Demokratik eğitim, medya, cinsiyet eşitliği, politika
savunuculuğu.
Demokratik Eğitim: Az çok hizipçi eğilimli ve gerici
dini eğitime, radikal ve muhafazakar medreselerde
tevdi edilen politikalara, demokratik ve çoğulcu
değerleri
yücelten
bir
müfredatla
karşı
konulmalıdır. Dinin ve toplumun kesiştiği diğer
birçok alanda olduğu gibi, Endonezya, demokratik
dini eğitimde liderdir. Devlet İslam Üniversitesi’nin
ve Muhammediye kuruluşunun eğitim sistemleri,
sivil eğitimi İslami bir içerikle vermek için ders
kitapları geliştirmiştir. Bu dersler, üniversitelerdeki
bütün öğrenciler için zorunludur.
Bazı Müslüman öğretmenler, her ne kadar ılımlı
eğilimde olsalar da, demokratik değerleri İslami
öğretilerle belirgin bir şekilde bağdaştırma
hususunda yetersizlerdir. Bunun üzerine, ılımlı
alimlerin, İslami metin ve geleneklerden,
demokratik değerleri destekleyen öğretileri ortaya
çıkarmak suretiyle ortaya koydukları çabalara
yardımcı olabilmek adına, Asya Vakfı bir program
geliştirmiştir. Bunun çalışmaların sonuncunda,
cinsiyet eşitliğini, çoğulculuğu ve demokrasiyi
destekleyen, fıkıh (İslami hukuk bilimi) üzerine bir
külliyat hazırlanmıştır. Bu metinler ilerlemeci
Müslüman düşüncesinin en modern halini ortaya
koymaktadır. Ayrıca uluslararası arenada bu
metinler için büyük bir talep oluşmuştur.
İslami ve Sosyal Etütler Enstitüsü (LKiS) Nahdlat elUlema gibi kurumlar şu düşünceye sahiptir: Özel
olarak İslami ekoller oluşturmak yerine,
Müslümanlar, bütün kurumların, sosyal adalet ve
hoşgörü değerlerini benimseyeceğini garanti
etmelidir. LKiS, İslam’ın diğer dinlere üstün oluşunu
vurgulayan türde bir İslamiyet’e karşıdır; bunu
vurgulamak için LKiS içerisindeki İslam’ı simgeleyen
“i” harfi kasten küçük harfle yazılmıştır. LKiS halen
Endonezya’daki İslami yatılı okullarda insan hakları
çalışmalarına dahil ediliyor.
Bu çalışmanın ortaya koymuş olduğu netice,
Endonezya’daki Müslüman demokrasi hareketinin
bazı eşsiz özelliklerle uyumlu olarak ortaya
çıkmasıdır. Bu özellikler şunlardır: (1) cinsiyet
eşitliği için mücadele veren erkek alimler; (2)
kitleye yönelik yapılan organizasyonlara dayanan
bir köke sahip olmak (Bu tip organizasyonlar
şehirde yaşayan seküler grupların ulaşamayacağı
kadar geniş bir kesime ulaşabilme imkanı tanıyor).
Medya: Müslüman Dünya’nın büyük bir kısmında,
bilgi anti-demokratik radikaller ve muhafazakarlar
eliyle yayılıyor. Aslına bakılırsa Müslüman bazı
ülkelerde ılımlı medya kuruluşu görmek mümkün
değil. Fakat ılımlı medya gücü, enformasyon
savaşında çok kritik bir araçtır. Mesela, Endonezya
örneği, ılımlı medya kuruluşlarıyla önemli bir
modeli teşkil etmektedir.
•Liberal Müslüman yayın ağının haftalık “din ve
hoşgörü” başlıklı radyo programı, ülke çapındaki
kırk radyo istasyonu vasıtasıyla yaklaşık beş milyon
dinleyiciye ulaşıyor.
•Vatandaşlık hakları ve eğitimi için bir kuruluş
haftalık radyo programı düzenliyor. Bu program
Güney Sulawesi’de beş radyo istasyonu vasıtasıyla
bir milyon dinleyiciye ulaşıyor.
•Ulusal televizyon kuruluşu TIP, izleyicilere
telefonla bağlantı imkanı sağlayan “cinsiyet eşitliği
ve İslam” üzerine bir radyo programı düzenliyor ve
bu program Jakarta bölgesinde 250.000 izleyiciye
ulaşıyor.
•“İslam ve Çoğulculuk” aylık bir televizyon talk
show programı Yogyakarta bölgesinde 400.000
izleyiciye ulaşıyor.
Endonezya örneğinde olduğu gibi ılımlı medya
kuruluşları, İslami söylemin tabiatını değiştirme
hususunda önemli bir etkiye sahip. Tüm bunların
yanında, İslamcı medya da, ılımlı medyanın ele
aldığı konuları ele almak mecburiyetinde
bırakılıyor. Buna kadın haklarının neyi ihtiva ettiği
hususu örnek verilebilir.
Cinsiyet Eşitliği (Gender Equality): İslam
dünyasında, “kadın hakları” meselesi, bilgi
savaşında önemli bir alanı teşkil ediyor. 2005
yılında Free House raporunda konuyla alakalı şu
ifadeler yer alıyor: Ortadoğu kadın haklarıyla erkek
hakları arasındaki farkın gözle görülür ve önemli bir
sorun olduğu bir yer. Buna karşılık burada kadın
hakları eşitliğine karşı bir direnç de söz konusudur.
Her halükarda bu mesele Ortadoğu’da oldukça
9
problemli gibi gözüküyor. Bazı kesimler, kadının
itaatinin, muhafazakar ve radikal İslam’ın genel
yapısının merkezi bir unsuru olduğunu iddia ediyor.
Cinsiyet eşitliğinin teşviki, ılımlı İslam’ın güçlenmesi
için kritik bir rolü üstleniyor. Hebrew
Üniversitesinde “Demokratikleşme ve Kadın
Eşitliği” projesinin başında yer alan akademisyen
Anat Lapidot-Firilla, kadının statüsü ve topluma
katılımı ile demokrasi ve politik istikrar arasında
önemli bir ilişkinin olduğunu ifade ediyor. Bugün
“kadın grupları”, demokrasinin hayata geçmesinin
önemli birer failleri olmasının yanında, toplumsal
hareketlerin azaldığı dönemlerde, sivil toplumu
inşa eden ve yenilikçi reformların hayata geçmesi
için önemli, teşvik edici roller oynayan gruplardır.
Tüm bunların yanında İslam dünyasında kadının
güçlenmesine yönelik eğilim karışık bir durum arz
ediyor. Bazı Güneydoğu Asya ülkelerinde cinsiyet
eşitliğinin gündeme gelmesi hususunda önemli
aşamalar kaydedilmiş durumda. Eski Endonezya
başbakanı Abdullah Wahid’in eşi Ibu Nuriyah,
Kur’anî kavram ve öğütleri tekrardan yorumlamak
suretiyle İslam’daki çok eşliliğe karşı bir tavır olarak
bazı tefsir çalışmaları yayınladı. O bu konu üzerine
yaptığı çalışmalarının nihayetinde şöyle bir sonuca
vardı: “Evlilik konusunda, Kuran’ın ideal görüşü tek
evliliktir. Kadın, kendi eşini seçerken, herhangi bir
şekilde, bir sınırlamaya maruz bırakılmamalıdır.
Bazı alimler evde şiddete karşı kriz merkezleri
kurmuşlardır. Endonezya’nın fetva komitesinin
dört üyesi kadındır. Bu üyelerin içinde ünlü Kur’an
hafızı Maria Ulfa da var. Ulfa, kadın meselelerine
yönelik fıkıhla alakalı çeşitli ilmi eserler ortaya
koydu.
Ayrıca Endonezya’da mahkemelerde
kadınlar, hakim olarak görev alabiliyorlar. Ve bunun
yanında modernist toplumsal organizasyon
Muhammadiyad, kadınları merkezi yürütme
kurulunda üye olarak kabul ediyor. Cinsiyet
eşitliğini İslam dünyasında teşvik eden sivil toplum
kuruluşları gün geçtikçe artıyor. Bu sivil toplum
kuruluşlarına Endonezya’daki Rahima ve Fahmina
ve Malezya’daki İslam’da Kız Kardeşler kuruluşları
örnek gösterilebilir.
İslam dünyasının öbür kesimlerinde gittikçe
güçlenen fundamentalizm -özellikle İslam şeriatının
hem bölgesel hem de ulusal alanda kanunlaşmasıtoplumdaki kadının yozlaşması için bir tehdit
unsuru oluşturuyor. Çoğu İslam ülkesinde kişisel
statülere dair (evlilik, boşanma, çocuk velayeti,
miras vs.) sivil hukuk söz konusu değildir. Bu gibi
yerlerde, İslam hukuku vasıtasıyla kadınlar ayrımcı
muamelelere maruz bırakılıyorlar. Söz konusu
İslami
rejimler,
demokratik
reformları
engellediklerinde aslında onlar kadın hakları
aktivistlerinin organize olmalarını ve kendi
aralarında network oluşturmalarını engellemiş
oluyorlar. Klinik psikolog ve aynı zamanda
Nazareth’teki Women’s Center’da yöneticilik yapan
Nabila Espanioly şunları söylüyor: “Kadınlar bir
değişim sürecine girmeliler. Ancak bu değişim
süreci, onların nasıl network kurulacağını ve bunun
yanında network ve dayanışmanın en büyük engeli
olan problemlere karşı nasıl tavır alınacağını
kavradıklarında gerçekleşebilir.”
Politika Propagandası (Policy Advocacy): İslamcılar
policy advocacy olarak davet metodunu (İslam
dinini yayma, kelimenin tam anlamıyla ‘çağrı’)
kullanıyorlar. Bu metodun amacı, bir bireyin dinini
dönüşüme uğratmanın yanında, sosyal ve politik
hedeflere ulaşmaktır. Ancak bizim yaptığımız bu
ayrım, İslamcılar nezdinde ayrıştırılamaz bir
bütündür. İslamcılar neredeyse her zaman şeriatın
uygulanmasını savunurlar.
Aynı zamanda, ılımlı, liberal ve seküler
Müslümanlar da bir policy advocacy’le iştigal
etmeye ihtiyaç duyuyorlar. İslamcıların İslam’ın
belli bir yorumunun yasalaşması için mücadele
ettikleri yerlerde, ılımlı Müslümanlar ise yasal
ayrımcılığa ve hoşgörüsüzlüğe karşı bir mücadele
içine giriyorlar. Aslına bakılırsa, kamu çıkarlarının
korunmasının lehinde tavır alanlar ve bunun
savunuculuğunu yapanlar (insan hakları aktivistleri,
yolsuzluk kurulu, think tanks vs.) son zamanlarda
İslam dünyasında çoğalıyor. Böylelikle, bu
oluşumlar demokratik sivil toplum yapısının
gelişmesini hızlandırmaya yardımcı olmak için
politik ve yasal alanlar açıyor.
Bölgesel Genel Bakış (religional focus): Bu çalışma,
Avrupa’daki Müslüman topluluklarda, Güneydoğu
Asya’daki Müslümanlarda ve Ortadoğu’daki
nispeten daha açık toplumlarda gerçekleştirilmesi
istenen network-building imkanlarının tespitini
merkeze alıyor. Bu bölgelerde, çalışmamızın
merkezine aldığımız bahsi geçen hedef, ılımlı
10
Müslümanların kurumlarıyla ve fikirleriyle bu
toplumlarda yayılıyor.
Birçok Batı girişimi Ortadoğu’daki Müslümanlar
üzerinde yoğunlaşsa da, bize göre Ortadoğu ve
kısmen Arap dünyası ılımlı bir ağ ve bazı oluşumlar
kurmak için diğer Müslüman bölgelere nazaran
daha verimsiz bir zemin sunuyor. Bir başka RAND
araştırmasında bahsettiğimiz gibi, 1980 ve 90’larda
Latin Amerika, Asya, Doğu Avrupa ve Afrika’nın
Güney Sahra tarafları bile güçlü bir demokratik
akıma kapılmışken, Arap ülkelerinin çoğu
diktatörlüğün, şiddet ve dışlanma politikasının içine
batılı kaldı. Radikal ideolojilerin ekseriyetinin Arap
topraklarından çıkmış olması ve diğer Müslüman
bölgelere yayılması elbette tesadüf değil. Buna
göre Arap Dünyası hiç bir açıdan tek vücut değil.
Bunun yanında, bölgedeki demokratikleşme
yolunda ilerleyen çalışmalar değişim imkanı
sunuyor. Bazı ülkelerde –Fas, Ürdün ve kimi Körfez
ülkelerinde- bazı demokratik unsurlar ilk kez
kullanıldı ve İslam’ın hoş görülü yorumu yaygınlaştı.
Buna bağlı olarak, genel olarak gelecek vaat
etmeyen umutlara rağmen, bu projenin bir parçası,
Arap Dünya’sındaki küçük çaplı laik ve liberal
grupların kendi aralarında ve bölge dışındaki
benzer oluşumlarla bağlantı kurmaları için
kullanılmalı. Şii ve Sünni topluluklar arasında
süregelen şiddete ve İslamcı akıma rağmen Irak bu
proje dahilinde gözden kaçırılmamalıdır.
Bu yaklaşımı ilerletmek iki yolla mümkün, ilki; güçlü
ılımlı Müslüman birlikteliklerinin ve kurumlarının
gelişmesinin mümkün olduğu ülkelerde, ılımlı
Müslümanlarla birlikte, Ortadoğu’da zuhur eden
İslam’ın uç selefi yorumlarına karşı birlikte
çalışmak. İkincisi; İslam’ın modern ve herkesçe
kabul edilen yorumlarının yaygınlaştırılmasını
sağlayacak iletişim kanalları oluşturmak.
Bu iki alandaki başarı, umut verici bir şekilde,
önceleri Ortadoğu’da zuhur eden radikal
ideolojilerin aydın Müslümanların eliyle daha ılımlı
olanlarıyla yer değiştirmesinde daha dengeli bir
eşitliğe sebep olacak. Yukarıda dikkat çekildiği
üzere, Avrupa’daki Müslüman diasporası bu
çalışma için göz önünde bulunan bir örnek.
Avrupa’daki Müslümanların, Avrupa devletleriyle
bütünleşmelerini öngören tutarsız yaklaşımları,
ulusal birlikteliklerine yabancılaşmaları ve son
olarak ikinci ve üçüncü nesillerinin arasında artan
radikalizminde dahil olduğu bir yığın sıkıntılarına
rağmen, bu proje dahilinde diğer dünya
Müslümanlarıyla köprü kurmak için bir kaç
sebepten ötürü anahtar bir role sahiptir. Bu
sebepler; Batı toplumuna olan aşinalıkları, Batı’nın
demokratik değerlerini tecrübe etmiş olmaları ve
farklı topluluklar içinde kendi değerlerini muhafaza
edebilmiş olmaları, şeklinde sıralanabilir.
Meşhur Malezyalı entelektüel Chandra Muzaffer
Batı’da yaşayan Müslüman toplumları İslam’ın
içinde değişen etken olarak şöyle tasvir ediyor:
“Neden Batı’da? Çünkü Batı’dayken entelektüel
olarak mücadele içindesiniz. Yerinizi tanımlamak ve
temel
kaide
ve
prensiplerinizi
anlamak
zorundasınız. Elbette bu tarz bir entelektüel
mücadele önemli. Bu tarz bir mücadele insanların
etrafında olanlara kayıtsız kaldıkları ve düşüncenin
değerini
yitirdiği
Müslüman
toplumlarda
gerçekleşmiyor. Böyle bir entelektüel mücadeleyi
oralarda bulamazsınız. Orada olan her şey
kemikleşmiş. Fakat Batı’da durum farklı. Oradaki
insanlar mücadele etmek ve ‘sorulara’ karşı cevap
sahibi olmak zorundalar.”
Güneydoğu Asya Müslümanları da üzerinde
yoğunlaşılabilecek bir alana sahip. Bölge çoğu
zaman İslam söz konusu olduğunda söylem dışında
kalsa da, Güneydoğu Asya İslam dünyasında
Müslüman yoğunluğu en fazla olan bölgelerden
birisi. Endonezya bölgenin en büyük ülkesi
olmasının yanı sıra, dünyadaki en kalabalık
Müslüman nüfusuna sahip ülkesi de. Bunların
yanında, bölgenin birçok kültürel, etnik ve dini
çeşitlilikleri
içinde
barındırması
-özellikle
Müslüman
olmayan
önemli
toplulukların
barınması- açık olarak Güneydoğu Asya’nın pratikte
hoşgörülü bir İslam karakterine sahip olmasının
altında yatıyor. Güneydoğu Asya Müslümanları
diğer kültürel ve dinsel geleneklerle bir arada
olmaya alışkın. Bu projeyle uyumlu olarak
Güneydoğu Asya’daki ılımlı Müslüman kurumların
sıkı birlikteliği muhtemelen diğer Müslüman
ülkelerde eşine rastlayamayacağımız bir durum.
Diğer taraftan kültürel farklılıklar Güneydoğu
Asya’nın Arap Ortadoğu’sundaki etki alanını
genişletmesini güçleştirebilir.
11
Bölgesel Yaklaşımın Önündeki Engeller
Radikal düşünce akımlarını Arap Dünyası’ndan Arap
olmayan diğer Müslüman bölgelere çevirmek zorlu
bir uğraş olacak. Çünkü Arap Dünyası ılımlı fikirleri
yayabilecek sivil toplum kuruluşlarının eksikliğini
çekiyor. Bunun da sebebi, Arap Dünyasının Orta
Doğu’nun dışında doğmuş İslam yorumlarına olan
kültürel direnişi.
İslam hakkındaki en yenilikçi fikirlerin Arap Dünyası
dışında çıkıyor olmasına rağmen Arap menşeli
kurumlar İslam ilimlerindeki tepe mevkii ellerinde
tutuyor. Güneydoğu Asya da bile ilahiyatçıların ve
eğitimcilerin temel referans noktaları El-Ezher ve
diğer Ortadoğu üniversiteleri. Örneğin ElEzher’deki Endonezyalı öğrenci sayısı Malezya
İslam Üniversitesi’ndeki Endonezyalı öğrenci
sayısından fazla.
Avrupa
imam
yetiştirilebilecek
kurumların
eksikliğini çekiyor. Avrupalı Müslüman toplumlar
Güneydoğu Asya ve Ortadoğu’da eğitimini almış
imamlara bağlı kalıyor.
Avrupalı Müslüman
toplumlar içinde bu imamların birçok olay
karşısında sosyal şartları algılamada anlayış
eksiklerinin olması bilinen bir gerçek, fakat en
nihayetinde
Avrupa’daki
İslam’ın
modern
değerlerle uyumunu bozan şey Avrupa’daki bazı
Müslüman liderlerin İslamcı bakış açısı.
Arap olmayan bölgelerde yaşanan İslam’ın Arap
dünyasına taşınıp taşınamayacağıyla alakalı sorular
sorulabilir. Şöyle bir iddiada bulunmak mümkün,
Arap ülkeleri dışındaki -mesela Endonezya ve
Türkiye- kitle tabanlı Müslüman organizasyonların
Ortadoğu’da muadili yok. Aslında, bariz bir şekilde
varlığını
hissettiren
Güneydoğu
Asya’daki
Müslüman sivil toplum kuruluşları -ki bunlar
olmazsa
olmaz
‘ılımlaştırma’
unsurlarıdırOrtadoğu’da mevcut değil.
Ilımlı fikirleri yaymak amacıyla Batı ve Güneydoğu
Asyalı Müslüman entelektüelleri diğer bölge
Müslümanlarıyla tanıştırmak ve eserlerini İngilizce
ve
Arapça’ya
çevirmek
oldukça
önemli.
Endonezyalılar eğer düşünceleri Arapça olarak
ifade edilirse ‘Arap önyargısı’nın aşılabileceğine
inanıyorlar.
Hali
hazırda
Bahasa
Endonezyaca’sından İngilizce ve Arapçaya ufak bir
sistematik çeviri mevcut. Güney Karolina menşeli
Libforall Vakfı yenilikçi Endonezyalı Müslümanlara
kitapların ve makalelerin İngilizce ve Arapçaya
tercümesinde ve internette yayınlanmalarına
yardım ediyor.
Yinede Muhammediye Derneği eski başkanı Ahmed
Syaffi’nin son kitabı ‘Doğruluk Arayışı’ ve
Endonezya’nın başlıca Müslüman kuruluşlarının
‘think tank’ projesi etrafında yayınladığı önemli
eserler –mesela ‘Din ve Medeniyet çalışmaları için
Muhammediye’nin
Merkezi’Bahasa
dilini
bilmeyenler için hala okunabilir değil.
Bir diğer pratik zorluksa şu: Birçok durumda ılımlı
İslam yerel kültüre dayalıdır ki bu, kökünden
uzaklaştırılmış
ve
küreselleştirilmiş
Selefi
Müslümanlığından çok farklı. Mesela, Türkiye’deki
kitle tabanlı Gülen hareketi Türkiye’nin kültürel
atmosferi dışında yayılması zor olabilecek sufizmin
etkisi altında kalmış ‘Türk Müslümanlığı’nı
destekliyor.
Amerikan Müslümanlarının Rolü
Bu proje uluslararası ağlar kurmaya odaklı olmakla
beraber Amerika’daki Müslüman toplumları
kapsamıyor. Yine de, Amerikan kişi ve kurumlarının
soğuk savaş döneminde ağ oluşturma uğraşında
önemli bir rol oynamaları gibi, Amerikalı
Müslümanlar aynı şekilde potansiyel olarak ılımlı
Müslümanlarla ilişki kurma konusunda önemli bir
role sahip. Amerika kendi içindeki Müslüman
toplumları bünyesine katmada diğer Avrupa
uluslarından daha başarılı oldu. ABD tarihsel açıdan
baktığımızda üst üste gelen göçmen dalgalarını
başarılı bir şekilde kendi vatandaşları olarak kabul
etmiş bir ülke. Ayrıca, Amerika’daki Müslümanlar
yüksek eğitim seviyesine sahip, çoğu üniversite
mezunu ve bir Müslümanın yıllık ortalama geliri bir
Amerikan vatandaşının yıllık ortalama gelirinden
daha fazla. Elbette, Amerikalı Müslüman toplum
İslam içindeki küresel bazlı fikir anlaşmazlıklarına
karşı bağışıklık kazanabilmiş değil. Diğer Müslüman
azınlıklar gibi, bu konu da yurt dışından gelen
radikal etkilenmelerle alakalı. Örnek vermek
gerekirse, 2005 yılında yapılmış özgür ev çalışması
hoşgörüsüz Vahhabi ideolojisinin bir düzine
Amerikan camii ve İslam merkezlerinde yayılmaya
devam ettiğini belgeledi.
12
Bununla beraber Amerika’daki Müslümanların
büyük çoğunluğu Amerika’nın demokratik ve
çoğulcu politik kültürünü yansıtan değerlere sahip.
Dolayısıyla, Amerikalı Müslümanlar, gerek kültürel
bilgileri gerekse aile ve sosyal ilişkileriyle
Müslüman dünyada fikir savaşlarının süregeldiği
bugünlerde ana topraklarına önemli bir yol
gösterici olabilirler.
Biz, Amerika’daki ılımlı Müslümanları, bu raporun
başında tartıştığımız koruma önlemlerinin yanında,
‘ağ oluşturma girişimi’nin asıl unsurları olarak
görüyoruz.
13
Download

Untitled - İslami Analiz