EDEBİYAT
ORTADOĞU’DA
ARADA KALMIŞLIK
Devletlerin dönüşerek yeni bir hayat ve cennet yaratacağı fikri, 20. yüzyılın
başlarında Ortadoğu coğrafyasında çok rağbet görüyordu. Mevcut sistemin
devam edemeyeceği konusunda neredeyse bir mutabakat vardı. Bu
mutabakatın bir diğer ismi de huzursuzluktu.
Burak Bilgehan ÖZPEK
D
oğada kendisine yer bulabilen her cisim, varlık
mertebesine erişebilir. Ve
var olan her cisim, bir şekilde doğada kendisine yer bulur. Ne var
ki cisimler ile varlık arasındaki
ilişki, sadece fizik öğrencilerinin
ilgi sahasında değildir. Zira varlığıyla bizleri rahatsız eden, ama bir
türlü cisme bürünmemiş, ne ispat
ne inkâr edebildiğimiz, anlatmakta güçlük çektiğimiz, fakat orada
bir yerlerde var olduğunu bildiğimiz, ancak var olmayı da yok olmayı da beceremeyen başka türlü
“şeylerin” de mevcudiyetini kabul etmeliyiz. Bu satırların yazarı
“şey” kelimesini kullanırken, Ömer Hayyam’ın matematik denklemlerinde “x” yerine bilinmeyeni
ifade etmek için “şey” yazdığının
farkındadır. Ve bu “şey” in yerine
kullanması gereken kelimenin,
varlık ile yokluk arasındaki sıkışmışlığı ifade etmesi gerekir.
En basit kavramlar, en genelleyici olanlardır. Bunun için bahse
80
konu başka türlü “şeylerin” yerine
cüretkâr bir şekilde “arada kalmışlık” ifadesini kullanmaktan çekinmiyorum. Ne var ki artık kavramsallaştırılmayı bekleyen ve somut
örneklerle açıklanmayı bekleyen
“arada kalmışlık” gibi bir kavramımız var.
Bu Dünyanın Araf’ı
İslamiyete inananlar için öldükten sonra varılacak iki durak vardır. Onların bu dünyadaki günah
ve sevapları, ilahi adalet terazisine
girer ve sonuçta cennete veya cehenneme giderler. Fakat günah
ve sevapları eşit olanlar, cennet
ile cehennem arasında bir tepede
dururlar ve hem cennete hem de
cehenneme gidenleri görebilmektedirler. Cennete alınmazlar, ama
cenneti görürler. Öyle bir yer olduğunu bilirler. Oraya gitmeyi
çok isterler, ama gidemezler. Cehennemi de görürler, oraya gönderilenleri sevmezler. Cehennemde olmadıkları için memnundur-
lar, ama cennet de uygun görülmemiştir onlar için.
Ne var ki Araf, sadece ölümden sonra varılacak bir durak değildir. İnsanlar henüz hayattayken
onlara dünya gözüyle cennete
ulaşmayı vaaz eden düşüncelerin
vadettiği “yeni hayat”a ulaşamamak veya ulaşılsa bile umduğunu bulamamak, her şeye rağmen
kaçılan ve terk edilen, esasında
içten içe nefret edilen, “eski”ye,
“terkedilen”e geri dönememek,
Araf ’ın bu dünyadaki halidir. Üstelik Araf hali, sadece kişisel hayal
kırıklıklarından ibaret değildir.
Onu toplumsal olgulara dönüştüren ise uygulandığı takdirde yeni
bir hayata adım atılacağını müjdeleyen siyasal programlar olabilir. Zira bir toplumdaki en üst
siyasal otoritenin, yani devletin,
geçireceği dönüşüm, kaçınılmaz
olarak toplumu ve bireyleri etkileyecektir. Dolayısıyla devletlerin
vadettikleri “yeni hayat”, sıradan insanların sosyal ilişkilerine,
Mayıs-Haziran Cilt: 6 Sayı: 62
Analiz
Analiz
Mayıs-Haziran Cilt: 6 Sayı: 62
81
EDEBİYAT
kullandıkları dile, giyim-kuşam
tarzlarına, birbirlerine muamele
ediş biçimine, kadın-erkek münasabetlerine, evlerinde oturdukları
koltuk takımlarının modeline,
izledikleri televizyon programlarına tesir edebilir. Biraz daha
derinlemesine düşünürsek, vadedilen “yeni hayat”, sadece mevcut
durum alışkanlıklarını değil, aynı
zamanda hayalleri, amaçları ve
mücadele yöntemlerini de şekillendirecektir.
Ortadoğu ve Arada Kalmışlık
Devletlerin dönüşerek yeni bir hayat ve cennet yaratacağı fikri, 20.
yüzyılın başlarında Ortadoğu coğrafyasında çok rağbet görüyordu.
Mevcut sistemin devam edemeyeceği konusunda neredeyse bir
mutabakat vardı. Bu mutabakatın
bir diğer ismi de huzursuzluktu.
Ortadoğu’nun devlet adamları,
düşünürleri ve halkı, batı devletlerinin işgal ve sömürü politikasına karşı koyamadıklarını kabul
etmiş ve sorunun kaynağını kendi
içlerinde aramaya koyulmuşlardı.
Birçok farklı çözüm önerisi geliştirildi. Ve sonunda, batının başarısının sırrı keşfedildi, modernite
bir paradigma haline geldi. Yeni
sınırları, yeni yöneticileri ve yeni
paradigmalarıyla Ortadoğu devletleri “yeni bir hayat” ve yeni bir
cennetin peşinden gidiyorlardı.
Değişim, okullarda, mimari
eserlerde, kullanılan dilde, popüler kültür öğelerinde, kılık
kıyafet anlayışında, bürokratik
örgütlenme modellerinde, insani
ilişkilerde kendisini kısa zamanda hissettirmeyi başardı. Makine
çalışıyor, eski hayatın bütün can
sıkıcı yanlarını vurguluyor ve vatandaşlarını yeni bir hayata, yani
mutluluğa çağırıyordu. Cehaletin
yerini aydınlık, hurafenin yerini
82
bilgi, ağanın yerini kaymakam, ebenin yerini hemşire, şeyhin yerini doktor alıyordu. İnsanlara Tanrı karşısında acizliğini hatırlatan
klasik binalar, modern mimarinin
formlarıyla yer değiştiriyor ve insanlara Tanrı yerine devlet karşısındaki acziyetleri hatırlatılıyordu. Artık sevilecek ve korkulacak
Tanrı’nın yerine başka bir kavram
icat edilmişti: Devlet. Üstelik, yönetimlerin meşruluk kaynağı da
Tanrı olmadan inşa edilmeye çalışılıyordu. Bütün bu modern hayat
kalıplarını korumak ve geliştirmek için güçlü ordular ve idealist
askerler, yine modern okullardan
yetişiyor, yeni hayatların vazgeçilmez bir parçası haline geliyordu.
Ama cennete bir türlü varılamıyor, huzursuzluk bir türlü bitmiyordu. Ortadoğulu insanların
yaşadığı savaşlar, iç çekişmeler,
ekonomik krizler ve devrimler,
belki kitlesel hale gelmiş bu huzursuzluğun sebebi veya sonucu
olabilir. Bu konuda Uluslararası
İlişkiler disiplini muazzam bir literatür ortaya koymuş durumda.
Ne var ki bu literatür, yaşadığı
ülkede, yani kendi ekosisteminde kendisine yer bulamayan ve
Araf ’ta kalan bireylerin dönüşüme verdikleri tepkiyi anlamamıza
yetmez. Belki bunun için edebi
metinlere odaklanmalı ve bazı
ipuçlarının peşine düşmeliyiz.
Kör Baykuş (Bûf-e Kür) isimli baş yapıtında Sadık Hidayet’in
hayal ile gerçek, geçmiş ile gelecek, hakikat ile kurgu arasında
yaşamaya çalışan hasta adamı,
aslında bizlere değişim ve arada kalmışlık arasında duran bir
İranlı’nın bütün ruh halini yansıtır. Ölmek üzeredir, takati yoktur,
hasta yatağında yatarken güzel ve
alımlı karısının kendisini mahallenin çirkin esnaflarıyla aldattığını
düşünür. Onunla nasıl evlenmek
zorunda kaldığını ve ona karşı
koyamadığını hatırlar. Hastalığından dolayı, ona sahip çıkamadığı
için üzülür, ama ölüm belki bir
kurtuluş olacaktır. Ancak değişim
korkutucudur. Öldükten sonra
yeni bir hayata aynı bilinçle devam etmek düşüncesi, tahammül
edilmez bir eziyet halini alır. “Henüz bu dünyaya uyum sağlayamamışken” der, “yeni bir hayata nasıl
alışacağım”.
Oğuz Atay’ın Sadık Hidayet
ile mutlaka tanışması gerekirdi.
Zira İran’ın arada kalmışlığını
O, Türkiye’de yaşamaya başlamıştı. O’nun Selim Işık karakteri
de kendisine bir yer arıyordu doğada. Ama bulamıyordu. Bütün
devlet daireleri, yeni hayatın yarattığı bütün insan alışkanlıkları,
insanların adalet duyguları, aşk
anlayışları, sevme biçimleri, Orta
Asya’dan Anadolu’ya kadar değişmeyen ve kendisini tekrar eden
bir ruh halinden türeyen istisnasız
bütün ideolojik argümanlar, Selim
Işık için bir iktidara dönüşmüştü.
Dönecek bir yeri yoktu, bir daha
dönmemek üzere kafasındaki bütün kaleleri yıkmış, bütün köprüleri yakmıştı. Ve “yeni hayat”ın
bütün iktidar sembolleriyle yüzyüze kalmıştı. İntiharından önce
şöyle diyordu: “kimsenin yaşantısını beğenmedim; kendime uygun
bir yaşantı da bulamadım”. Yıllar
sonra Orhan Pamuk, Yeni Hayat
romanında ismini bilmediğimiz
bir karaktere Selim Işık’tan daha
fazla umut aşılayıp, onu şehirlerarası otobüsler ile Anadolu’nun
ücra kasabalarında mutluluğu aramaya teşvik etmesi de bir işe yaramayacaktı. Hidayet’in, Atay’ın ve
Pamuk’un kahramanları doğa da
kendilerine yer bulamadan savrulup dünyamıza veda ediyorlardı.
Ortadoğu’nun arada kalmışlığını yaşayıp ayakta kalabilen
Mayıs-Haziran Cilt: 6 Sayı: 62
Analiz
Ahmet Hamdi
Tanpınar’ın “Saatleri
Ayarlama Enstitüsü”
kitabı, bürokrasinin
hantallığını anlatmak
için tavsiye edilse
de esasında eski
hayattan yeni hayata
geçemeyen, yeni düzene
ayak uyduramayan
insanların hikayesidir.
Saatler ayarlanmalıdır,
yeni hayat aslında
sadece ona ayak
uydurabilenlere
lütuflarını sunmaktadır
çünkü.
ve hayatını sürdürebilen ender
karakterlerden de bahsetmek gerekir. Sami, Seyyid Kutub’un Dikenler (Eşvak) romanında boy
gösterir ve açıkçası şu ana kadar
bahsedilen kahramanlarla birçok
ortak paydası vardır. Onlar kadar
huzursuz, onlar kadar mutluluk
fukarası ve onlar kadar arada kalmıştır. Ancak diğerlerinden farklı
olarak, onun zihnini berraklaştıran bir çerçevesi olduğunu belirtmek gerekir. Nişanlısının daha
önce genç bir subay ile ilişkisi olduğunu öğrenen Sami’nin aslında
modern zamanlar ile cemiyetin
değerleri arasında yaşadığı ikilem,
okuyucuları ziyadesiyle üzer. Ne
var ki Sami, sine-i millete, Kahire
Analiz
Mayıs-Haziran Cilt: 6 Sayı: 62
halkının yüzyıllardır taşıyarak o
ana kadar getirdiği geleneklere geri döner. Artık bir cennet yoktur,
zor bir işte gece gündüz çalışan
bir işçinin hayatı gibidir Sami’nin
yalnız günleri. Ancak zaman geçer, Sami yaşananları bir hayal
kabul eder, hayallerini ise gerçek.
Ya da cehennemi cennet, cenneti
ise cehennem kabul eder. Araf ’tan
kurtulur.
Ortadoğu’nun Bozuk Saatleri
Ülkemiz üniversitelerinde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri
Ayarlama Enstitüsü” kitabı, bürokrasinin hantallığını anlatmak
için tavsiye edilse de esasında eski
hayattan yeni hayata geçemeyen,
yeni düzene ayak uyduramayan
insanların hikayesidir. Saatler ayarlanmalıdır, yeni hayat aslında
sadece ona ayak uydurabilenlere
lütuflarını sunmaktadır çünkü.
Halit Ayarcı bu gerçeği kavramış,
hiçbir işlevi olmayan bir devlet
dairesinin ne denli önemli olduğuna devlet büyüklerini ikna ederek lüzumsuz ama çağdaş olduğuna inanılan bir kurum yaratmıştır.
Hayri İrdal’ı bu dairenin başına
getirerek onu yaşadığı arada kalmışlıktan çekip kurtarmıştır. İlk
ayarlanan saat ise Hayri İrdal’ın
bizzat kendisi olmuştur. Aslında,
yeni hayat bir kurmacadan ibarettir ve bir cennetin ve cehennemin
olmadığını düşünerek hayatını
devam ettirmenin de pek bir anlamı yoktur.
Yrd. Doç. Dr., TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi
83
Download

Ortadoğu ve Arada Kalmışlık