Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2014-2
Mayıs 2014
Cumhurbaşkanlığı
Seçiminin Türk Siyasetine
Olası Etkileri
Cumhurbaşkanlığı
Seçiminin Türk
Siyasetine Olası
Etkileri
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Ankara Strateji Enstitüsü
Gençlik Cad. Ordular Sok. No: 25 Anıttepe 06580 ANKARA/TÜRKİYE
Tel: (0312) 213 84 44 • Faks: (0312) 213 84 34
ankarastrateji.org • [email protected]
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2014-2
Mayıs 2014
CUMHURBAŞKANLIĞI
SEÇİMİNİN TÜRK
SİYASETİNE OLASI
ETKİLERİ
Ankara
Mayıs 2014
Copyright © 2014 Ankara Strateji Enstitüsü
Tüm Hakları Saklıdır.
Birinci Baskı
Kütüphane Katalog Bilgileri
“Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri”
Tablo ve şekil içermektedir.
Ankara Strateji Enstitüsü Yayınları
Tasarım&Baskı: Karınca Ajans Yayıncılık Matbaacılık
Dr. Mediha Eldem Sokak No: 56/1 Kızılay/ANKARA
Tel: 0312 431 54 83
Fax: 0312 431 54 84
www.karincayayinlari.com
Ankara Strateji Enstitüsü
Gençlik Cad. Ordular Sok. No: 25 Anıttepe 06580
ANKARA/TÜRKİYE
Tel: (0312) 213 84 44
Faks: (0312) 213 84 34
[email protected]
içindekiler
Sunuş.................................................................................................................. 5
15
35
51
Giriş................................................................................................................... 6
I. YENİ SİSTEM ARAYIŞINDAKİ TÜRKİYE
1. Seçim Sistemleri............................................................................................. 7
1.1. Dar Bölge Seçim Sistemi......................................................................... 7
1.2. Daraltılmış Bölge Seçim Sistemi.............................................................. 8
2. Hükümet Sistemleri....................................................................................... 9
2.1. Parlamenter Sistem.................................................................................. 9
2.1.1. Türkiye Parlamentarizmi Tartışmaları............................................ 9
2.2. Partili Cumhurbaşkanlığı........................................................................ 12
2.3. Yarı Başkanlık Sistemi............................................................................. 13
2.4. Başkanlık Sistemi.................................................................................... 15
2.4.1. Siyasal Kültür ve Başkanlık Sisteminin ABD’deki Yansımaları....... 15
2.5. Olası Başkanlık Sisteminin Türkiye’deki Yansımaları............................... 16
2.5.1. Kontrol mekanizmaları ve hesap verilebilirlik................................ 17
3. Mevcut Hükümet Sistemimiz......................................................................... 19
3.1. Mevcut Sistemde ‘Halk Tarafından Seçilen Cumhurbaşkanı ve
Yarı Başkanlık Tartışmaları...................................................................... 19
3.1.1. Yetki ve Sorumluluk Çatışması...................................................... 20
4. Türkiye’ye Hangi Sisteme Eviriliyor?.............................................................. 21
4.1. Haziran 2015’e Kadar Başkanlık Sistemine veya
Partili Cumhurbaşkanlığına Geçilebilir mi?............................................ 24
II. EKONOMİK GELİŞMELERİN SİYASAL GELİŞMELER
ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
1. Siyaset ve Seçimlerde Ekonomik Göstergelerin Önemli.................................. 25
1.1. Olumlu Büyüme Oranlarına ‘Orta Gelir Tuzağı’ Etkisi........................... 25
1.2. Kamu Harcamalarındaki Artış Ne Anlama Geliyor?................................ 27
1.3. İşsizlik Oranlarının Göreceliliği............................................................... 29
1.4. Bir Kırılganlık Unsuru Olarak Cari Açık................................................. 30
1.5. Özel Sektörlü Büyüme Modeli................................................................ 31
2. Bağımlı Bileşenler: Reel Politika, Hukuk ve Ekonomi.................................... 33
3. Genel Değerlendirme..................................................................................... 35
III. SENARYOLAR
1. İktidarın Seçim Stratejisi................................................................................ 39
1.1. Başbakan’ın Cumhurbaşkanı Adayı Olması............................................. 39
1.1.1. Ne yapılmalı, Nasıl yapılmalı?....................................................... 40
1.1.2. Yarı Başkanlık/Başkanlık Sistemine Geçiş...................................... 40
1.1.3. Anayasa Değişikliği Süreci............................................................. 41
1.2.Başbakan cumhurbaşkanı adayı olursa nasıl bir seçim
propagandası süreci ile karşılaşacağız?...................................................... 43
2. Cumhurbaşkanlığı Seçimi Sonrası AK Parti’nin Durumu............................... 45
2.1. Üç Dönem Kuralı................................................................................... 45
2.2 Yeni Başbakan ve Ekibi............................................................................. 46
2.3. Emanetçi Bir Başbakan mı?..................................................................... 47
3. Seçim Sonrası İki Partili Bir Sisteme mi Gidilecek?......................................... 49
3.1. Muhalefetin Seçim Stratejisi.................................................................... 50
III
sunuş
C
umhurbaşkanlığı seçimleri son dönemlerde politikacılar, akademisyenler, uzmanlar ve gazeteciler başta olmak üzere Türkiye genelinde yoğun
bir şekilde tartışılmaktadır. Tartışmaların merkezinde cumhurbaşkanı seçimiyle birlikte Türkiye siyasi hayatının birçok parametresinin değişeceği yer
almaktadır. Kısa vadede gerçekleşecek olan bu değişiklikler uzun vadede de
Türkiye’nin geleceğini önemli ölçüde etkileyecektir.
Bu bağlamda Ankara Strateji Enstitüsü olarak Cumhurbaşkanlığı Seçiminin
Türk Siyasetine Olası Etkileri başlıklı bu çalışma mevcut hükümet sistemi,
olası sistem değişikliği, ekonomik göstergeler ve siyasi aktörlerin rolleri üzerinde çeşitli değerlendirmeler ortaya koymaktadır. Hükümet sistemleri, uygulandığı ülkelerdeki ve doktrindeki tanımlamaları doğrultusunda ele alınmakla birlikte esasen Türkiye’deki olası yansımaları üzerinde durulmuştur.
Bu yansımaların istikrar ve güçlü lider isteği baskın olan siyasal kültür ve
siyasi aktörlerin profilleri doğrultusunda şekilleneceği odak noktayı oluşturmuştur.
Ankara Strateji Enstitüsü olarak hazırladığımız bu çalışma, klasik anlamda
akademik bir çalışmadan ziyade yoğun ve nitelikli toplantılar boyunca ortaya
çıkan beyin fırtınasının ürünüdür. Bu çalışmaya değerli fikirleriyle katkıda
bulunan Ankara Strateji Enstitüsü’nün saygı değer uzmanlarına ve metne
çevrilmesinde emekleri geçen araştırmacılarına teşekkür eder, Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri başlıklı bu önemli çalışmayı kamuoyuna saygıyla arz ederiz.
Prof. Dr. Mehmet ÖZCAN
Ankara Strateji Enstitüsü Başkanı
V
giriş
GİRİŞ
A
ğustos 2014 cumhurbaşkanlığı
seçimleri yalnızca bir seçimden
ibaret olmayıp Türkiye’nin siyasi hayatının dönüm noktalarından birini
oluşturabilecek bir potansiyele sahiptir. 2007 yılı anayasa değişikliğiyle
“halk tarafından seçilmesi” kararlaştırılan cumhurbaşkanının pratikteki ilk
görünümü ve konumunun nitelikleri
bu seçimlerle belirginleşecek. Zira
Anayasa’daki hükümet sistemi özellikleri, cumhurbaşkanının yetkileri ve
sorumluluğu ile cumhurbaşkanının
halk tarafından seçilmesi teorik anlamda uyuşmamakta; pratikte ise konuya dair olasılıklar, aktörlerin profillerine bağlı olarak değişebilmektedir.
1982 Anayasası parlamenter sistemi esas almakla birlikte cumhurbaşkanına tanıdığı yetkiler sistemin
sınırlarını aşmaktadır. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilecek olması
da hükümet sistemini yarı başkanlık
sistemine yakınlaştırmıştır. Mevzuat
düzeyinde böyle bir geçiş olmamasına rağmen fiili olarak sistemin melezleşmesi ve AK Parti kurmaylarının
zaman zaman sistem değişikliğini
vurgulamaları, başkanlık veya yarı
başkanlık hükümet sistemlerine geçiş ihtimalini güçlendirmiştir. Bunun
yanı sıra cumhurbaşkanına siyaseten
aktif bir konum sağlayacak olan partili cumhurbaşkanlığı da AK Parti
kurmaylarınca dillendirilmiştir.
Geçilecek olan hükümet sistemi
ne olursa olsun öncelikle; hukukun
üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, hesap
verilebilirlik ilkeleri ile temel hak ve
özgürlüklerin, istikrar ve güçlü lider
isteğine feda edilmesinin önüne geçilmesini sağlayacak mekanizmaların
sağlamlaştırılması gerekmektedir.
Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı
seçimleri siyasi aktörler açısından da
önemli bir eşik olarak kabul edilebilir.
Cumhurbaşkanlığı seçimi son yerel
7
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
seçimlerden başarı ile çıkan AK Parti
iktidarının gücüne güç katıp muhalefetin direncini mi zayıflatacak, yoksa beklenmedik bir sonuç mu ortaya
çıkaracak? Cumhurbaşkanlığı için
adaylığına kesin gözüyle bakılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın köşke
çıkması durumunda kabinenin başına
8
kim geçecek, AK Parti bundan nasıl
etkilenecek? Halkın oyları ile seçilen
ve makamı güçlenen cumhurbaşkanının kabine ile ilişkisi nasıl olacak?
Tüm bu soruların yanıtları cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında netleşmeye başlayacak.
I.
YENİ SİSTEM
ARAYIŞINDAKİ TÜRKİYE
1.Seçim Sistemleri
Seçim sistemleri esas olarak iki ana
grupta toplanmaktadır. Bunlar nispi
ve çoğunluk seçim sistemleridir.
Çoğunluk seçim sistemlerinin
en yaygın şekli, İngiltere ve Amerika
Birleşik Devletleri’nde uygulanan “tek
turlu basit çoğunluk sistemi”dir. Bu
sistem tüm ülkelerde tek isimli seçim
çevreleriyle birlikte uygulanmaktadır.
Tek turlu basit çoğunluk sisteminde
bir seçim çevresinde en çok oy alan
aday seçimi kazanmaktadır. Bu sistem
“dar bölge seçim sistemi” olarak da adlandırılmaktadır.
Nispi seçim sistemleri ise çoğunluk sisteminin aksine liste usulüyle
birden fazla milletvekili çıkaran seçim bölgelerinde uygulanır. Sistemin
dayandığı temel düşünce siyasi partilerin aldıkları oy oranlarıyla orantılı
olarak parlamentoda temsil edilmeleridir. Mevcut seçim sistemimiz nispi
seçim sistemlerindendir.
Türkiye’de 1945 yılı sonrasında
çok partili hayata geçilmesinin ardından 1946, 1950, 1954 ve 1957
seçimlerinde çoğunluk seçim sistemi
benimsemiştir. Bu sistem, uygulandığı seçimlerde orantısız sonuçlar
vererek temsilde adalet ilkesini zayıflatmıştır. Örneğin; 1950 seçimlerinde Demokrat Parti oyların %53’ünü
almasına rağmen Meclis’teki vekilliklerin %83’ünü almıştır. Devam eden
yıllardaki seçimlerde de benzer sonuçların ortaya çıkardığı aşırı orantısızlık,
demokrasinin bunalıma girmesine
sebebiyet vermiştir. Bu nedenle 1961
Anayasası’nı hazırlayan kurucu meclis nispi temsili içeren seçim sistemine
geçilmesini kararlaştırmıştır.
1.1. Dar Bölge Seçim Sistemi
Dar bölge seçim sisteminde her bölgede yalnız bir aday seçilmektedir.
Dolayısıyla partiler her bölgede tek
bir aday göstermektedirler.
9
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Dar bölge seçim
sistemi, seçmeni iki
parti arasında tercih
yapmaya zorlayan
bir sistemdir.
İngiltere, ABD ve Fransa’da uygulan dar bölge sistemi, tek isimli çoğunluk sistemidir. Sistemin tek isimli
olarak adlandırılmasının sebebi parlamentodaki milletvekili sayısı kadar ülkenin seçim çevresine ayrılması ve her
bir seçim çevresinden bir milletvekilinin seçilmesinin sağlanmasıdır.
Dar bölge sisteminde seçim çevreleri -tek bir aday seçileceği için- oldukça küçüktür. Seçim çevresindeki
oyların basit çoğunluğunu sağlayan
aday vekil olarak seçilmektedir. Bu
sistem seçmenlerin, seçilenler ile daha
yakın ilişki kurmasına imkan tanıması
nedeniyle öne çıkmaktadır.
Dar bölge seçim sistemi, parlamentoda tek bir siyasi partinin üstünlük sağlamasına hizmet etmektedir.
Bu sistemde büyük partiler aldıkları
oy oranının çok üstünde sandalye kazanırken, orta ve küçük boyutlu partiler aldıkları oy oranına göre çok daha
az sandalye ile temsil edilmektedir.
Ülkemizde de 1954 seçimlerinde bu
sisteme benzer liste usullü çoğunluk
sistemi uygulanmıştır. Bu seçimlerde
%57 oy alan Demokrat Parti 502 vekil
kazanırken, %35 oy alan Cumhuriyet
Halk Partisi ancak 31 vekil1 ile temsil
edilme şansını elde edebilmiştir.
Daraltılmış bölge
uygulaması il
endeksli seçim
bölgesinin yerine
nüfus endeksli
bir sistem
öngörmektedir.
10
Dar bölge seçim sistemi, seçmeni iki parti arasında tercih yapmaya
zorlayan bir sistemdir. Zira seçmen
oyunun boşa gideceği gerekçesi ile çok
güçlü olmayan bir partiye oy verme
eğiliminde değildir. Dolayısıyla bu
sistemde bazı görüşler parlamentoda
temsil edilme şansını elde edemezler.
Bu sistemin sorunlu yanlarından
biri de seçim çevrelerinin belirlenmesinde yaşanan sıkıntılardır. Seçim
çevrelerinin nüfus değişiklikleri nedeniyle her seçimde tekrar düzenlenmesi
gerekmektedir.
Kaçınılmaz olarak koalisyon hükümetlerine son veren dar bölge seçim
sistemi adaletsiz sandalye dağılımına
sebep olsa da istikrar ilkesine önem
veren ülkeler bakımından iyi bir tercihtir. Nitekim çoğunluk sistemlerinin amacı tek parti iktidarına dayanan
istikrarlı hükümetleri meydana getirmektir.
1.2. Daraltılmış Bölge Seçim
Sistemi
Daraltılmış bölge seçim sistemine göre
her seçim bölgesi aynı sayıda milletvekili çıkarmaktadır (örneğin 5). Buna
göre mevcut sistemde milletvekili
sayısının 5’ten az olduğu küçük iller
birleştirilerek bir seçim bölgesi oluşturulacak, büyük iller ise her seçim bölgesine 5 milletvekili düşecek biçimde
ayrılacaktır. Sistemin Türkiye’de uygulanması durumunda 87 milletvekili çıkaran İstanbul’da seçim bölgesi
3’ten 17’ye, 32 milletvekiline sahip
Ankara’da ise 2’den 6’ya çıkarılması
mümkündür.
Daraltılmış bölge uygulaması il
endeksli seçim bölgesinin yerine nüfus endeksli bir sistem öngörmektedir.
Mevcut seçim sistemimizde büyük illerde bir milletvekili 100 bin civarında
oyla seçilirken küçük illerde milletvekili olmak için 10 bin oy yeterli olabilmektedir. Bu sistemde ise nüfusa göre
daha dengeli bir dağılım söz konusu
olmaktadır. Daraltılmış bölge uygulaması ile temsildeki adaletsizliğin önüne geçilmek istenmektedir. Ayrıca bu
sistem halka seçtiği vekili yakından
tanıma fırsatını da sunmaktadır.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
2. Hükümet Sistemleri
2.1. Parlamenter Sistem
Parlamenter sistemin farklı tanımları
olmasına karşın, “yürütme iktidarının,
yasama iktidarından kaynaklandığı ve
ona karşı sorumlu olduğu anayasal
demokrasi tipi” olarak tanımlanabilir.
Bu sistemin temel özellikleri olarak
yürütmenin iki başlılığı, devlet başkanının siyasal açıdan sorumsuzluğu,
bakanlar kurulunun yasamaya karşı
sorumluluğu, yürütmenin yasamayı
feshi yetkisi ve yürütmenin yasama
organı içinden çıkıyor olması gösterilebilir.
Parlamenter sistemlerde devletin
başı cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı devleti ve milletin birliğini temsil eder, devletin temel organlarının
uyumlu bir şekilde çalışmasını gözetir.
Parlamenter sistemlerde sembolik ve
icrai olmayan yetkileri bulunan cumhurbaşkanının doğal olarak cezai ve
hukuki sorumluluğu da yoktur.
Parlamenter sistemlerde devleti ve
milleti temsil eden cumhurbaşkanının
tarafsızlığı asıldır. Bu sistemin uygulamasında karşılaşılan cumhurbaşkanının seçim döneminin parlamentonun
seçim döneminden uzun tutulması,
bir defaya mahsus seçilmesi, seçildikten sonra partisi ile ilişiğinin kesilmesi
ve parlamento üyeliğinin sona ermesi
gibi uygulamaların ortak amacı, cumhurbaşkanının tarafsızlığını tesis etmektir. 2.1.1. Türkiye Parlamentarizmi
Tartışmaları
Türkiye’de parlamenter sistemin iyi işlemediğini gözlemleyen birçok uzman
parlamenter sistemin terk edilmesi ve
başkanlık sisteminin benimsenmesi
lehine görüşler ileri sürmektedir. Ülkemizde parlamenter sistemin olumsuz yanlarının olumlu yanları karşısında daha baskın olduğunu söylemek
mümkündür.
Türkiye’deki parlamenter sistem
uygulaması hem yasama hem de yürütme organını aksiyonerlikten uzaklaştırmıştır. Özellikle zayıf hükümetlerin olduğu dönemlerde yasamanın
denetimine tabi olan ve güvenoyunu
sağlamak zorunda olan yürütme, etkinliğini kaybetmektedir. Tek parti
hükümetlerinin olduğu dönemlerde
ise, iktidar partisinin yasama organı
içerisinde çoğunluğu sağlaması neticesinde Meclis’in demokratik bir
sistemde olması gereken müzakereci
yapısı kaybedilmektedir. Yasamanın
yürütmeyle iç içe geçtiği bir sistemde
Meclis’in özerkliği, etkinliği ve denetiminden bahsetmek oldukça zordur. Hâlihazırdaki yapı pratik olarak
işlememenin yanı sıra teorik açıdan
kuvvetler ayrılığı ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. Kuvvetler ayrılığının
anayasal demokrasinin bel kemiği olduğu düşünüldüğünde, iş birliğinden
öte iç içe geçmiş bir yasama-yürütme
olgusu demokratik teamülleri de zorlamaktadır.
Diğer taraftan parlamenter sistemde yürütme organı, atacağı birçok
adımda, siyasi açıdan çok parçalı bir
meclisten hızlı şekilde karar geçirmenin zorluğundan dolayı zaman zaman
hantal bir yapıya bürünebilmektedir.
Kararların hızlı bir şekilde alınmasının
devletler için hayati öneme sahip olduğu bir coğrafyada, aslında yürütme
organının tekelinde olması gereken
bazı kararları, siyasi olarak bölünmüş
meclisten geçirmeye çalışmak yahut
bu kararları farklı görüş ve ideolojiler-
Parlamenter
sistemlerde
devleti ve milleti
temsil eden
cumhurbaşkanının
tarafsızlığı asıldır.
Türkiye’deki
parlamenter sistem
uygulaması hem
yasama hem de
yürütme organını
aksiyonerlikten
uzaklaştırmıştır.
11
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Türkiye’de
başkanlık sistemi
tartışmalarının
başlama nedeni
uygulanan
parlamenter
sistemin doğurduğu
sonuçlarda
aranmalıdır.
deki partilerden müteşekkil koalisyon
hükümetlerinin almasını beklemek
rasyonel bir yaklaşım olmayacaktır. Bu
açıdan Türkiye’deki parlamenter sistem pratiğini güçlendirmeye yönelik
“rasyonelleştirilmiş parlamentarizm”2
araçlarının koalisyon dönemlerinde
işe yaramadığının deneyimlenmiş olması, Türkiye’deki parlamenter sistemin köhneleştiğinin en bariz delilidir.
Türkiye de 1970-1980 yılları arasında 10 yıllık dönemde 13; 19892002 yılları arasındaki dönemde 11
hükümet görev yapmıştır. Bu hükümetlerin çoğunluğu koalisyon veya
azınlık hükümetleridir. Türkiye’de
başkanlık sistemi tartışmalarının başlama nedeni uygulanan parlamenter
sistemin doğurduğu sonuçlarda aranmalıdır.
Koalisyon hükümetleri parlamenter sistemin bir sonucu olarak Türkiye
Cumhuriyeti siyasi tarihinde olumlu
izler bırakmamıştır. Türkiye’de hükümetler genellikle koalisyonlardan
oluşmuş ve Nisan 1999’a kadar iki
partili koalisyonlar varken, Nisan
1999 seçimlerinden sonra koalisyon
hükümeti ancak üç partinin bir araya
gelmesiyle kurulabilmiştir.
Türkiye’de
koalisyon
hükümetleri kısa
ömürlü olmuş,
böylece yaygın
bir hükümet
istikrarsızlığı ortaya
çıkmıştır.
12
Parlamenter sistemlerde iş birliği
ve uzlaşma düzleminde hareket edeceği düşünülen koalisyon hükümetlerinin Türkiye’de Meclisle iş birliği
yapamadıkları; Meclis’ten istedikleri
kanunları çıkaramadıklarını belirtmek
gerekir. Başka bir ifadeyle bu dönemlerde yasama-yürütme dengesinin ve
gerçek anlamda kuvvetler ayrılığının
sağlanamadığı görülmektedir.
Türkiye’deki koalisyon hükümeti
pratiklerinde iktidarın birleşmiş değil;
dağılmış ve atomize halde olduğu; bu-
nunla bağlantılı olarak sorumluluğun,
hesap verebilirliğin ortadan kaybolduğu gözlemlenmiştir. Hükümette görev
almış kişilerden hesap sorulduğunda,
her biri sorumluluğu iktidarı oluşturan bir başka bileşene yükleyebilmiştir. Bu durumda sorumluluğu teşhis
etmek imkânsızdır.
Diğer yandan koalisyon hükümetlerinde parti disiplini zayıftır. Parti
liderleri bazı kritik oylamalarda kendi
partisinin milletvekillerine söz geçirememekte, böylece hızlı ve kararlı bir
şekilde hareket edememektedir.
Türkiye’de koalisyon hükümetleri
kısa ömürlü olmuş, böylece yaygın bir
hükümet istikrarsızlığı ortaya çıkmıştır. 1991 yılından 2002 yılına kadarki
süreçte neredeyse her yıl hükümet değiştirilmiştir. Koalisyon hükümetleri
çok sık bir şekilde parlamento tarafından güvensizlik oyuyla düşürülmüş
veya kendileri istifa etmiştirler. Bunun
sonucu olarak milletvekili seçimlerine
genellikle normal süre dolmadan erken seçim kararı alınarak gidilmiştir.
Hükümeti oluşturan koalisyon
partileri çok defa uzlaşmazlığa düşmüş ve uzlaşmazlıklarını kolaylıkla
çözememiştirler. Koalisyon hükümetleri, sayısal olarak parlâmentoda
çoğunluğa sahip olmakla birlikte, hiçbir zaman arkalarındaki görünürdeki
parlâmento çoğunluğunun kendilerini destekleyip desteklemeyeceğinden
emin olamamıştır. Hükümet tarafından hazırlanmış kanun tasarıları,
Meclis Komisyonlarında veya Genel
Kurulu’nda bizzat Hükümet’i oluşturan partilere mensup milletvekillerinin oylarıyla reddedilebilmiştir. Hükümetler hiçbir zaman tek ve açık bir
sesle hareket edememiştir.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
Parlamenter sistemden yana olan
uzmanlar, siyasal sistemlerin başarılı olup olmamasının siyasal kültürle
bağlantılı olduğunu vurgulamaktadır.
Bu bağlamda parlamenter sistemin
Türkiye’de iyi işlememesine karşılık
İngiltere’de iyi işlediği örnek gösterilmektedir. Diğer bir deyişle, Parlamenter Sistem’in Türkiye’de işlememesinin
nedeninin sistemin kendisinden kaynaklanmadığı düşünülmektedir.
2.2. Partili Cumhurbaşkanlığı
Türkiye’de güçlü bir konuma ve icrai
yetkilere sahip olan cumhurbaşkanlığı makamı için son dönemde dile
getirilen kavramlardan biri de “partili
cumhurbaşkanlığı”dır. Partili cumhurbaşkanlığı, Turgut Özal ve Süleyman
Demirel’in, partilerinin genel başkanlığından cumhurbaşkanlığı makamına
geçtikleri dönemlerde parti yönetimi
açısından çektikleri sıkıntılar nazara
verilerek gündeme getirilmiştir.
Partili cumhurbaşkanlığı sistemi
esasen Türk siyasal hayatına yabancı
bir uygulama değildir. Tek parti döneminde M. Kemal Atatürk ve İsmet
İnönü hem cumhurbaşkanlığını hem
de Cumhuriyet Halk Fırkası genel
başkanlığını bir arada yürütmüşler;
partileriyle olan ilişkilerini kesmemişlerdir. Bu durumu eleştiren Demokrat
Parti 1950 seçimlerini kazandıktan
sonra bu uygulamaya kısmen sadık
kalmış; Demokrat Parti’nin başkanı Celâl Bayar cumhurbaşkanı olduktan sonra Demokrat Parti Genel
Başkanlığı’ndan istifa etmiştir. Ancak
Cumhurbaşkanı Bayar’ın Demokrat
Parti üyeliği ve milletvekilliği devam
etmiştir.
1982 Anayasası’nın 101. maddesinin son fıkrasına göre, “Cum-
hurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile
ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet
Meclisi üyeliği sona erer”. Bu hüküm
1961 Anayasası ile getirilmiştir (Any.
md. 95). 1961 Anayasası’nda böyle
bir hükme yer verilmesinin gerekçesi
olarak, 1950-1960 döneminde cumhurbaşkanı uygulamaları gösterilmiştir. 1982 Anayasası’nda da bu hükme yer verilmesinde, Milli Güvenlik
Konseyi’nin,
cumhurbaşkanlığını
seçilmiş siyasi organlar üzerinde bir
vesayet makamı olarak öngörmesinin
büyük rolü olmuştur.
Parlamenter
sistemden yana
olan uzmanlar,
siyasal sistemlerin
başarılı olup
olmamasının
siyasal kültürle
bağlantılı olduğunu
vurgulamaktadır.
Mevcut Anayasa’nın 101. maddesinin son fıkrası3 önümüzdeki
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde partili cumhurbaşkanlığı uygulamasına
imkân tanımamaktadır. Partili cumhurbaşkanlığı Anayasa’nın 101. maddesinin son fıkrasında yapılacak bir
değişiklikle sisteme oturtulabilir. Ancak bu değişiklik cumhurbaşkanının
tarafsızlığını esas alan parlamenter sistem ile tezat oluşturacaktır.
Mevcut sistemde geniş yetkilerle
donatılmış ve hiçbir sorumluluğu bulunmayan cumhurbaşkanının partili
olması kuvvetler ayrılığı ilkesine de
gölge düşürecektir. Partili cumhurbaşkanı mevcut anayasal yetkilerle yürütme üzerinde etkili bir role sahip olabilecektir. Bunun yanı sıra partili cumhurbaşkanı; parlamentoda bulunan
partililer ve yasama erki üzerinde de
etkili olabileceği göz ardı edilmemelidir. Anayasa 104. maddedeki yargıya
ilişkin atama yetkileri de düşünüldüğünde taraflılığı ön plana çıkmış partili cumhurbaşkanının üç temel erk
üzerinde söz sahibi olmasına rağmen
hukuki ve cezai sorumsuzluğunun devam ettirilmesi, kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından endişe uyandıracaktır.
Mevcut sistemde
geniş yetkilerle
donatılmış ve
hiçbir sorumluluğu
bulunmayan
cumhurbaşkanının
partili olması
kuvvetler ayrılığı
ilkesine de gölge
düşürecektir.
13
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
2.3. Yarı Başkanlık Sistemi
Cumhurbaşkanının
halk tarafından
seçilmesi halinde
çifte meşruluk söz
konusu olmaktadır.
Yarı başkanlık
sisteminde
parlamentonun
yetkileri
“rasyonelleştirilmiş
parlamento” doktrini
çerçevesinde
dar bir alana
sıkıştırılmaktadır.
14
Yarı başkanlık sistemi, başkanlık sistemi ile parlamenter sistemin bazı
unsurlarının birleştirilmesiyle oluşturulan sistemdir. Yarı başkanlık sistemi,
parlamenter sistemdeki “yürütmenin
istikrarsızlığı” sorunuyla başkanlık rejimlerinde görülen “yasama ile yürütmenin kilitlenmesi” sorununa çözüm
arayan bir rejimdir.4
Yarı başkanlık sisteminde, devlet
başkanı sabit bir dönem için doğrudan halk tarafından seçilir ve yürütme
yetkisini bir başbakanla paylaşır. Bu
sistemde devlet başkanının parlamentonun feshi ve başbakanın azli gibi
çok önemli yetkileri vardır. Devlet
başkanı siyaseten sorumlu olmamakla
beraber, yalnız başına veya doğrudan
doğruya hükümet etmeye yetkili değildir.5 Parlamento içinden çıkan bir
kabine parlamentodan aldığı “güvenoyu” ile görevine başlayıp parlamentonun desteğine ihtiyaç duymakta,
görevde kaldığı sürece “soru”, “meclis
soruşturması”, “meclis araştırması” ve
“gensoru” gibi parlamenter sistemin
denetim yollarına tabi olmakta ve “güvensizlik” oyu ile de görevden uzaklaştırılabilmektedir. Bu sistemde devlet
başkanının yanında parlamentonun
güvenine dayalı başbakan ve bakanlar
kurulu bulunmaktadır.6
Yarı başkanlık sisteminde parlamentonun yetkileri “rasyonelleştirilmiş parlamento”7 doktrini çerçevesinde dar bir alana sıkıştırılmaktadır. Bu
sistemde parlamento genel seçimlere
gitme kararı verememektedir. Bu yetki
devlet başkanına aittir. Devlet başkanı
kilitlenmenin yaşanmasını engellemek
için meclisi feshetme yetkisine sahiptir.
Uygulamada tıkanıklığa sebep olduğu gerekçesiyle doktrinde eleştirilen
yarı başkanlık sisteminin birçok dezavantajlı yönü bulunmaktadır. Öncelikle, sistemin avantajı olarak sayılan
yürütme gücünün ikiye bölünmesi,
çeşitli sorunlar doğurabilmektedir.
Özellikle cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi halinde çifte meşruluk söz konusu olmaktadır. Gücünü halktan alan ve önemli yetkilerle
donatılmış iki kurumun karşı karşıya
gelmesi ihtimali yüksektir. Buna bağlı
olarak da sorunların çözümünde zaman ve enerji kaybı yaşanması muhtemeldir.8 Ayrıca yürütme gücünün
ikiye bölünmesinin sistemi zafiyete
uğratabildiğini de ifade etmek gerekir.
Zira cumhurbaşkanı ve hükümetin
birbirinden tamamen farklı siyasi yelpazelerde olmaları durumunda yani
“cohabitation ortamında” sistemin tıkanmasıyla kriz yaşanabilecektir.
Yine, yarı başkanlık sisteminde yürütme yetkileri paylaştırıldığından bu
yetkilerin paylaştırılması konusunda
da dikkatli olunması gerekir. Hangi
kurumun hangi yetkilere sahip olduğu
konusunda tereddüt oluşmamalıdır.
Ne var ki bu sorunu mutlak anlamda aşmak kolay değildir. Olası yetki
çatışmalarının da sistemi kilitlemesi
mümkündür. Bu yetki çatışmalarının
nasıl çözüleceği de ayrı bir sorundur.
Ayrıca, yarı başkanlık sisteminde gerilimleri azaltma fonksiyonu görecek
tarafsız bir makamın bulunmaması da
sistemin zayıf yönlerinden biri olarak
ifade edilmektedir.9
Yarı başkanlık sisteminin prototipi
Fransa’dır. Yarı başkanlık sistemi Fransa dışında farklı özelliklerle Finlandiya, İzlanda, Avusturya ve Komünist
rejimin çöküşünden sonra kurulan
devletlerde de uygulanmaktadır.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
2.4. Başkanlık Sistemi
Başkanlık sistemi devlet başkanının
doğrudan halk tarafından seçildiği bir
sistemdir. Bu sistemde belli bir dönem
için seçilen yürütme, yasamanın güvenine ihtiyaç duymaz. Yürütme tek
başlıdır. Yasama ve yürütme arasındaki sert ayrım, “frenler ve dengeler”
sistemi ile yumuşatılmıştır. Başkanlık
sisteminin tipik örneği Amerika Birleşik Devletleri olmakla birlikte sistem,
Güney Kore, Latin Amerika ve Afrika’daki bazı ülkelerde de uygulanmaktadır.
ABD’deki uygulaması üzerinden
tanımlaması yapılan ve özellikleri belirlenen başkanlık sistemi Afrika’daki
denemelerinde genellikle diktatörlüğe dönüşmüştür. Bazı Latin Amerika ülkelerinde de başkanlık sistemi,
demokratik aslından ve kontrol mekanizmalarından soyutlanarak uygulanmıştır. Dolayısıyla bu ülkelerde uygulanan sistem doktrinde “başkanlık
sistemi değil, “başkancı sistem”10olarak
adlandırılmaktadır.
2.4.1. Siyasal Kültür ve
Başkanlık Sisteminin ABD’deki
Yansımaları
Sosyal süreçlerle yakından ilgili olan
siyasal kültür terimi, ulusların ve toplumların belirli tarihi tecrübelerinin
ürünüdür.11 Siyasal kültür, hükümet
sistemlerinin
değerlendirilmesinde
öne çıkan unsurlardan biridir. Nitekim; Amerikan hükümet sisteminin
demokrasi ile harmanlanmasında siyasal kültürünün etkileri göz ardı edilmemelidir.
Amerikan sistemine dışarıdan bakıldığında görülen; güçlü bir lider ve
tek adam yönetimidir (yetkileri geniş
ve yürütme tekelde toplanmış). Bu
nedenle güçlü olmak isteyen liderler
de bu sistemi örnek almaktadır. Ancak Amerika’daki başkanlık sistemi
güçlü bir lider yaratmayı amaçlamayan, aksine denge unsuru oluşturmaya çalışan bir sistemdir. Yerel yönetimle merkezi yönetim arasında ve
yasama ile yürütme arasında denge
kurmaya çalışan, bunu yaparken de
yönetimi etkisiz hale getirmeyen bir
sistem oluşturulmaya çalışılmıştır. Ayrıca Amerika’daki sistemin doğuşuna
baktığımızda başkanlık sisteminin bir
zorunluluğun sonucu olduğu görülür.
Ülkenin coğrafi olarak büyük olması
ve nüfusun fazla olması gibi gerçekler,
Amerika’da etkin ve işlevsel bir yürütme oluşturulmasını gerektirmiştir.
Amerika’daki başkanlık sisteminde
başkanın karşısında yargı ve yasama
güçlüdür. Ayrıca parti disiplininin olmaması nedeniyle de vatandaş oy kullanırken yasama ve yürütmede farklı
partiye oy verebilmektedir. Türkiye’de
siyasal kültür açısından seçmendeki
bu tür bir davranış modelinin kısa
ve orta vadede ortaya çıkmasını beklemek mümkün değildir. Çünkü
Türkiye’de seçmenin, yasama erki için
hangi partiye oy verdiyse yürütme erki
için de aynı partiye oy vereceği düşünülmektedir.
2.5. Olası Başkanlık
Sisteminin Türkiye’deki
Yansımaları
Siyasal sistemlerin “özgürlük ve istikrar” arasında yapılan tercihe göre
şekillendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu kapsamda parlamenter
sistemler genellikle özgürlüğe ve demokrasiye yatırım yaparak yatay bir
sistem üretirken; güçlü liderliğe dayalı
sistemler, istikrarı esas almaktadır.
Sosyal süreçlerle
yakından ilgili
olan siyasal kültür
terimi, ulusların ve
toplumların belirli
tarihi tecrübelerinin
ürünüdür.
Amerika’daki
başkanlık sistemi
güçlü bir lider
yaratmayı
amaçlamayan,
aksine denge
unsuru oluşturmaya
çalışan bir
sistemdir.
15
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Türkiye
siyasal kültürü
incelendiğinde
ortaya çıkan en
önemli sonuç;
siyasal kültürün
iki temel bileşenini
oluşturan yönetici
elitlerin ve yönetilen
tabanın güçlü bir
lider istediğidir.
Sistemi taklit eden
birçok ülkede
devlet başkanları
sahip oldukları
güçlü yetkilerin
tamamını kullanmış,
hatta kimi zaman
daha fazla yetki
istemişlerdir.
16
Başkanlık sistemi tartışmaları doğrultusunda Türkiye siyasal kültürü
incelendiğinde ortaya çıkan en önemli sonuç; siyasal kültürün iki temel
bileşenini oluşturan yönetici elitlerin
ve yönetilen tabanın güçlü bir lider
istediğidir. Bunun nedeni ise dünyada
saygınlık ve etkinlik sahibi ülkelerin
genellikle güçlü lidere sahip ülkeler
olmasıdır.
Bir ihtimal olarak ele alınan başkanlık sisteminin anlaşılması için
sistemin inşa edileceği alt yapıya bakılmalıdır. Başkanlık sistemi birçok
ülkede denenmiş ancak ABD hariç
diğer ülkelerde ideal şekliyle uygulanamamıştır. Sistemi taklit eden birçok
ülkede devlet başkanları sahip oldukları güçlü yetkilerin tamamını kullanmış, hatta kimi zaman daha fazla yetki
istemişlerdir.
Başkanlık sistemi, denetim mekanizmalarının sağlıklı olmadığı ve etkin
siyasal kültürün oturmadığı ülkelerde
despotizme evirilmiştir. Afrika’daki
başkanlık sistemi denemeleri genellikle tek adam rejimine dönüşmüş; Amerikan başkanlık sistemi istisnai bir
ideal olarak kalmıştır. Bu örneklerde
siyasi güç, ülke içinde kendine yol arayan ve kendi projesi olan, engellenemez bir güce dönüşmüştür. Bu gücün
devlet kurumlarını ve diğer yapıları
olabildiği ölçüde elde toplamasıyla tek
adam rejimi kaçınılmaz olmuştur.
Afrika’da uygulanan başkanlık
sistemlerinde ortaya çıkan diğer bir
problem de partinin kişisel bir araç
olarak kullanılmasıdır. Genellikle
partiler, kurumları tarafsız olmaktan
çıkarmış; devlet, parti devletine indirgenmiş ve kişisel sekretaryaya dönüşmüştür.
Bazı Latin Amerika ülkelerinde
ise başkanlık sisteminden bir sapma
olarak “başkana bütçeyi oluşturma
ve meclisi feshetme” gibi bir takım
önemli yetkilerin ilave olarak verilmesi bu ülkelerin hükümet sistemlerini
demokratik olmaktan uzaklaştırmıştır.
ABD örneğinin istisna olduğunu
vurgulayan uzmanlar, sistemin çok
iyi yürümesinin sebebi olarak siyasal
kültürün demokrasi bakımından çok
güçlü, toplumun bilinçli olmasına ve
tarihsel olarak ordu gibi bir faktörün
hiçbir zaman vesayet makamı olarak
etkin olmamasına vurgu yapmaktadırlar. İstikrar ve özgürlük tercihine
bakıldığında da, Amerika’da bütçe kanunu görüşmelerinde, parlamentoda
kararın çıkmaması durumunda istikrarsızlık göze alınarak parlamentonun
kapatıldığı dönemler yaşanmaktadır.
Ancak Türkiye özelinde düşünüldüğünde demokrasi kültürüyle de alakalı
olarak “ya çıkacak ya çıkacak” durumunun yaşanma ihtimali oldukça
yüksektir.
Önemli bir siyaset bilimci olan
Duverger12, başkanlığı ve yarı başkanlığı diktatörlüğün faklı bir türü olarak
yorumlamıştır. Bu bağlamda Türkiye
siyasal kültürü göz önünde bulundurulduğunda ve “kontrol ve denetim
(check and balance)” sisteminin iyi
kurulmaması durumunda başkanlık
sistemi Türkiye’de, tek adam rejiminin
bir versiyonunu oluşturabilecektir.
2.5.1. Kontrol mekanizmaları
ve hesap verilebilirlik
Türkiye’de başkanlık sistemi tartışmaları sistemin kurulmasına ilişkin problemleri ve soru işaretlerini beraberinde
getirmiştir. Diğer bir deyişle, devletin
en üst noktasına bir makamın yerleş-
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
tirilmesi halinde bu makamın altını
dolduracak kontrol ve denetim mekanizmaları büyük önem arz etmektedir.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra da bu mekanizmalarla ilgili tartışmaların başlayacağı söylenebilir.
Başkanlık sisteminde tek adam
otoritesi tehlikesine karşı denetim
mekanizmaları öngörülmüştür. Ancak
bu mekanizmalardan önce başkanın
sistemdeki konumuna değinmek gerekir. Başkanlık sisteminde başkan,
varlığını yasama organına borçlu değildir. Başkan, görev süresi dolmadan
yasama organının güvensizlik oyuyla
görevden alınamaz. Yani başkanın,
parlamento karşısında siyasal sorumluluğu yoktur.13
Başkanlık sisteminde parlamento
ve hükümet, yani yasama ve yürütme
organları ayrı ayrı halk tarafından seçilmektedir. Dolayısıyla güvensizlik
oyuyla hükümet düşürülemez. Görevini sürdüren bir başkan, ancak hukuk ihlalinde bulunduğunun Yüksek
Mahkeme tarafından saptanması ile
düşürülebilir. Bunun yanı sıra başkan
da önerdiği yasa tasarılarını kabul etmeyen bir parlamentoyu erken seçime giderek dağıtma yetkisine sahip
değildir.14 Bu organlar arasında yargı
erkinin bağımsızlığı yargıçların atanması usulüyle sağlanmaktadır. Yüksek
Mahkeme üyeliğine başkan ve senato
birlikte atama yapmaktadır. Böylece
bu konuda ne yasama ne de yürütme
tam yetkilidir. Federal yargıçlar yaşam
boyu görevde bulunmak üzere seçildiklerinden bağımsız hareket etme
imkânına sahiplerdir.
Başkanlık sisteminde yasama ve
yürütme organlarının ayrı ayrı seçilmeleri ve birbirlerine karşı sorumsuz
olmaları her iki erkin karşılıklı olarak
birbirlerini denetleyebilmelerine imkan sağlamaktadır.
Türkiye’deki başkanlık sistemi
tartışmaları kimin başkan olacağı ekseninde değil, sistemde kim yer alırsa
alsın kontrol mekanizmaları ve hesap
verebilirlik ölçütünün nasıl sağlanacağı ekseninde olmalıdır. Başkanlık
sistemi; başkan dışında bileşenleri,
dengeleri ve tartışılması gereken unsurları bulunan bir sistemdir. Sistemin bir bütün olarak tartışılmaması,
bir kişi üzerinden değerlendirilmesi,
tartışmanın seyrini doğal olarak “tek
adam” ve diktatörlük” eksenine doğru
saptırmaktadır. Tartışma doğru zemine oturmadığı sürece, Türkiye kısır
siyasi çatışmanın esiri olmaktan kurtulamayacaktır.
Başkanlık sisteminin Türkiye’deki
olası görünümü üzerindeki tartışmalar yürütülürken kontrol mekanizmaları ve hesap verebilirlik öncülleri
dahilinde, demokratik değerlerden
sapmaksızın sistemin nasıl oturtulacağı üzerinde çalışmalar yapılmalıdır. Bu
bakımdan, gerek Dünya üzerindeki
örneklerden gerekse Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihindeki deneyimlerden
yola çıkarak ısrarla dile getirilen hükümet sistemi değişikliğinin; anayasal
hakları, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal etmeyecek
ölçülerle uygulanmasını sağlayacak
esaslar üzerinde durulmalıdır.
Türkiye’nin siyasi geçmişi bu bakımdan değerlendirildiğinde genel
olarak koalisyon hükümetlerinin görev yaptığı dönemlerde yürütmenin
zayıflığı ve yasama ile arasındaki uyuşmazlık dikkat çekmektedir. Parlamenter sistemlerde koalisyon hükümetlerinden beklenen müzakereci, iş birlikçi ve uzlaşmacı gelenek Türkiye’de
Başkanlık
sisteminde tek
adam otoritesi
tehlikesine
karşı denetim
mekanizmaları
öngörülmüştür.
Türkiye’deki
başkanlık sistemi
tartışmaları kimin
başkan olacağı
ekseninde değil,
sistemde kim yer
alırsa alsın kontrol
mekanizmaları ve
hesap verebilirlik
ölçütünün nasıl
sağlanacağı
ekseninde olmalıdır.
17
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Türkiye’de
parlamenter
sistemin, yönetimde
istikrarsızlığa ve
çift başlılığa yol
açması nedeniyle
öteden beri
eleştirilmesi yeni
sistem arayışının bir
göstergesidir.
Cumhurbaşkanının
anayasal veya
yasal olarak yetki
ve sorumlulukları
düzenlenmemesine
rağmen halk
tarafından
seçilmesi; gücüne
güç katacaktır.
18
yerleştirilememiştir. Tek parti iktidarının söz konusu olduğu dönemlerde
ise Meclis’teki çoğunluğun sağladığı
avantajla “yasama keyfiliği” ile hukukun üstünlüğü ilkesinin içinin boşaltıldığı gözlemlenmektedir. Bu durum
kimi zaman yasama ve yargı erkleri
arasında gerginliğe yol açmıştır.
3. Mevcut Hükümet
Sistemimiz
Türkiye’nin hükümet sistemi 2007
yılında yapılan anayasa değişikliğine
kadar saf anlamda olmasa da parlamenter sistemin gereklerine uygun bir
yapı arz etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda cumhurbaşkanına
fazlaca yetkiler tanınarak parlamenter
sistemin sınırları zorlanmış; 2007’deki
anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kararlaştırılmış, böylece parlamenter
sistemden daha da uzaklaşılmıştır.
Türkiye’de parlamenter sistemin, yönetimde istikrarsızlığa ve çift başlılığa yol açması nedeniyle öteden beri
eleştirilmesi yeni sistem arayışının bir
göstergesidir.
3.1. Mevcut Sistemde
‘Halk Tarafından Seçilen
Cumhurbaşkanı ve Yarı
Başkanlık Tartışmaları
Bugün Türkiye’de Başkanlık Sistemi’ne
geçilmemesine rağmen cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, bundan sonrası için bir sistem tartışmasını
da beraberinde getirecektir. Bunun
nedeni, seçilecek cumhurbaşkanı ile
mevcut Anayasa arasında bir uyumun
olmamasıdır. Bu kapsamda önümüzdeki günlerde öncelikle bu boşluğun
giderilmesi ve iki yapının uyumlu hale
getirilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.
Sistemdeki boşluk biraz daha ayrıntılı ele alınacak olursa; cumhurbaşkanının anayasal veya yasal olarak
yetki ve sorumlulukları düzenlenmemesine rağmen halk tarafından seçilmesi; gücüne güç katacaktır. TBMM
tarafından seçildiği dönemde bile
sisteme esaslı müdahalelerde bulunabilen cumhurbaşkanı, halk tarafından
seçilmesiyle meşruiyetini doğrudan
halktan alacak, bu durum cumhurbaşkanının hükümete müdahalelerini artıracaktır. Cumhurbaşkanının
sisteme daha çok müdahil olması
yürütmede çift başlılığı artırabilir ve
birçok konuda hükümet-cumhurbaşkanı çatışmasına neden olabilir. Meşruiyetini doğrudan halktan alan iki
iktidar odağının olduğu bir sistemde
çatışmaların olması da kaçınılmaz hale
gelecektir. Kaldı ki seçilecek cumhurbaşkanı her durumda %50’den fazla
oy almış olacaktır. Özellikle koalisyon
hükümetlerinde %20’ler civarında oy
alan partilerin varlığında hükümet ile
cumhurbaşkanı arasında “meşruiyet
tartışmasına dayalı güç tasarrufu” tartışmasının yaşanması kaçınılmazdır.
Öte yandan cumhurbaşkanlığı makamında pro-aktif bir kişinin olması
durumunda kabul edilecek sistemin
başkanlık, yarı başkanlık veya partili
cumhurbaşkanlığı olması; önem arz
etmeyecektir. Çünkü pro-aktif bir
cumhurbaşkanı; başkanlık ve hükümet arasındaki ilişkinin geleceğini ve
sistemini kendi elleriyle inşa edecektir.
Tüm bunlarla beraber mevcut
Anayasa’daki yetkiler simgesel görünmelerine rağmen istendiği anda cumhurbaşkanına çok aktif bir pozisyon
kazandıracak şekilde düzenlenmiştir.
Örneğin cumhurbaşkanının hükümete başkanlık etmek, bazı koşullarda sa-
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
vaşa girme kararı vermek ve vali ve büyükelçi atamalarına onay vermek gibi
önemli yetkileri vardır. Halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanı, simgesel olan bu yetkileri yeri geldiğinde her
konuda aktif olarak kullanabilecektir.
Bu da fiili olarak sistemin nasıl işleyeceğini ortaya koyacaktır. Şöyle ki;
2007 Anayasa değişikliği ile getirilen
cumhurbaşkanının halk tarafından
seçilmesi birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Diğer bir deyişle bu
değişiklik, mevcut sistemin yarı başkanlık sistemi mi parlamenter sistem
mi olduğu noktasında tereddütlere
yol açmıştır. Oysaki yarı başkanlık hükümet sistemi ile parlamenter sistem
arasında öz itibariyle esaslı bir fark
yoktur. Ancak doktrindeki çoğunluk
görüş, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin parlamenter sisteme uymadığı yönündedir. Dolayısıyla
cumhurbaşkanının halk tarafından
seçilmesiyle yarı başkanlık sistemine
geçildiğini kabul etmek gerekir.
3.1.1. Yetki ve Sorumluluk
Çatışması
Cumhurbaşkanı ve başbakan arasındaki Yetki ve Sorumluluk paylaşımı
önemli bir problem olarak karşımıza
çıkmaktadır. Bu durum başta Meclis Başkanı Cemil Çiçek olmak üzere
birçok uzman tarafından eleştirilmiştir. Örneğin Sayın Çiçek yetkili ve
sorumsuz bir cumhurbaşkanı ile etkili bir başbakan arasındaki ilişkinin
sağlıklı olmayacağını açıklamıştır.15
Diğer bir deyişle, seçilecek cumhurbaşkanının yetkisi ve sorumluluğu
arasında dengenin olmaması, buna ek
olarak yetkilerin artırılması sistemdeki dengesizliği derinleştirecek ve kaos
çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle seçimlerin ardından hükümet
ile cumhurbaşkanı arasındaki yetki ve
sorumluluk farkının kapatılacağı bir
sürece girilme ihtimali yüksektir.
Ancak AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Haziran
2015’e kadar anayasa değişikliğinin
mümkün olmadığını belirtmiştir.16
Bu nedenle “yetki ve sorumluluk” tartışması yaklaşık bir yıl boyunca gündemimizde olacaktır. Konuyla ilgili
tespitlerde bulunan Prof. Dr. Ersin
Kalaycıoğlu, Türkiye’deki sistemden
dolayı TBMM’nin cumhurbaşkanından ziyade parti genel başkanının
kontrolünde olduğunu ve başbakanlık
makamının cumhurbaşkanlığı makamı karşısında güçlü bir erk olarak
devam edeceğini kaydetmiştir. Ancak
%51 oranında bir oyla halk desteğini
alıp Çankaya’ya çıkacak kişinin, aktif
bir cumhurbaşkanı olması durumunda ülke içinde siyasi bir krize neden
olacağını belirten Kalaycıoğlu şu örnekle olası siyasi krizi somutlaştırmaktadır: “Seçimlerin ardından Milli
İrade’nin desteğini almış yetkili ancak
sorumsuz bir cumhurbaşkanı karşımıza çıkacaktır. Bu cumhurbaşkanının
Anayasa’nın 92. maddesince17 Türk
Silahlı Kuvvetlerine doğrudan emir
verme yetkisi vardır, ancak sorumluluğu yoktur. Bu durumda mevcut başbakan nasıl davranacaktır?”
Kalaycıoğlu, halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı olan Kenan
Evren ile Başbakan Turgut Özal arasında ülke yönetimi üzerinde bir iş
bölümü varmışçasına davrandıklarını
belirtmektedir. Nitekim; Özal iktisadi konularla ilgilenirken Evren milli
güvenlik meseleleriyle ilgilenmiştir.
Ancak bugün böyle bir dağılımın
olmayacağını belirten Kalaycıoğlu,
cumhurbaşkanının sorumlu olması
Dolayısıyla
cumhurbaşkanının
halk tarafından
seçilmesiyle yarı
başkanlık sistemine
geçildiğini kabul
etmek gerekir.
Seçilecek
cumhurbaşkanının
yetkisi ve
sorumluluğu
arasında dengenin
olmaması,
buna ek olarak
yetkilerin artırılması
sistemdeki
dengesizliği
derinleştirecek
ve kaos çıkması
kaçınılmaz olacaktır.
19
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
için anayasa değişikliğinin yapılmayacağını ve bunun da önüne geçilemeyecek siyasi krizlere yol açacağını
açıklamıştır. 18
4. Türkiye’ye Hangi
Sisteme Eviriliyor?
Hali hazırdaki
hükümet sistemi ile
arzulanan başkanlık
sistemi arasında
yetki-sorumluluk
ve denetim
mekanizmaları
bakımından
uyumsuzluk
söz konusudur.
Sistemin
değiştirilmesine
rağmen gerekli
düzenlemelerin
göz ardı edilmesi
ile ortaya çıkacak
olası karşıtlık kaosa
sebep olabilir.
Burada kastedilen
siyasi kaos değil
hukuki kaostur.
20
Gelinen noktada Türkiye’deki mevcut hükümet sisteminin, parlamenter
sistem ile yarı başkanlık sistemi arasında bir yerde durduğu söylenebilir.
Ancak AK Parti iktidarınca Anayasa’da
ve ilgili mevzuatta değişiklik ihtimalinin zaman zaman dile getirilmesi ile
Türkiye’nin başkanlık sistemine geçiş
aşamasının eşiğine geldiği söylenebilir.
Oysa belirtmek gerekir ki hali hazırdaki hükümet sistemi ile arzulanan
başkanlık sistemi arasında yetki-sorumluluk ve denetim mekanizmaları
bakımından uyumsuzluk söz konusudur. Sistemin değiştirilmesine rağmen
gerekli düzenlemelerin göz ardı edilmesi ile ortaya çıkacak olası karşıtlık
kaosa sebep olabilir. Burada kastedilen
siyasi kaos değil hukuki kaostur. Bu
şekildeki bir sistemin Türkiye’de sürdürülmesi mümkün değildir.
Amerikan tipi bir başkanlık sistemi
çok taklit edilen bir sistemdir. Şayet
yeni anayasada bu sistem benimsenecekse bunun birtakım sistemsel maliyetleri olacaktır. Öncelikle, başkanlık
sistemine göre dizayn edilecek bir
anayasada sadece yasama-yürütmeyle
ilgili hükümleri değil yargıya ve idari
yapıya ilişkin düzenlemeleri ve hatta
anayasanın ekonomiye ilişkin hükümlerini yeniden gözden geçirmek ve bütün devlet bürokrasisini de buna göre
şekillendirmek gerekecektir. Bununla
birlikte uygulamaların çoğunda otoriter eğilimler gösteren liderlerin sistemin aslına uygun olmayan ve kendi
konumlarını güçlendirici bazı yetkile-
ri eklemek suretiyle (özellikle Afrika’da
ve Güney Amerika’da) sistemi diktatörlüğe dönüştürme potansiyeline sahip oldukları görülmüştür. Örneğin
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde
iki dönemlik sınırlama, mevcut başkan tarafından kaldırılıp ömür boyu
başkanlığa dönüşmüştür. Siyasi kültür
olarak yapımız, bu örneğe yatkındır.
Halk istikrar ve sürdürülebilirlik için
bu değişikliği destekleyebilir. Ancak
bu durumun hukuk devleti ve demokratik değerlerle bağdaşabilirliğini iddia
etmek güçtür.
Diğer taraftan başkanlık sistemine
geçiş yönünde bir tercihte bulunulması durumunda bunun en önemli
riski parlamento ile başkan arasında
çıkabilecek olası uyumsuzlukların
yaratacağı krizlerin nasıl aşılacağına
ilişkin problematiktir. Gerçekten de
başkanlık sistemi, parlamenter sistemdeki yasamayla yürütme arasındaki
karşılıklı denetim ve etkileşim araçlarının çoğundan mahrumdur. Bu yüzden başkan ile parlamentonun farklı
parti ya da ideolojik görüşten olması
durumunda sistem tam anlamıyla bir
tıkanıklığa maruz kalabilecektir. Üstelik böyle bir durumun Türkiye’de
gerçekleşeceğini öngörmek kehanet
olmasa gerektir. Zira siyasal arenadaki ana oyun kurucu olan Cumhuriyetçilerle Demokratların her ikisinin
birden temelde liberal siyasal ideolojiye ve ekonomik anlayışa dayandığı
Amerika’nın aksine Türkiye’deki siyaset keskin ideolojik ayrılıklar etrafında dönmektedir. Üstelik güçlü bir
pragmatist geleneğe dayalı uzlaşmacı
siyasi kültürün ülkemizde maalesef
gelişmemiş olmasından ötürü siyasi
alandaki çetrefilli konuların çözümleri hususunda söz konusu ideolojik
kamplaşmalar ortak aklın yerini ala-
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
bilecektir. Öte yandan Türkiye’deki
disiplinli parti modeli de yasamayla
yürütmenin farklı fraksiyonlardan olması durumunda ortaya çıkabilecek
siyasi uyuşmazlıkların çözümünü zorlaştıracaktır. Şöyle ki parti disiplinin
sıkı olmadığı ABD’de milletvekilleri
acil çözüm gerektiren uyuşmazlıklara
partinin ideolojik gözlüğünden bakmak yerine daha pragmatist ve serbest
bir şekilde yaklaşırken, Türkiye’deki
milletvekilleri siyasi partiler mevzuatı
ve de facto bazı şartlar nedeniyle partisinin görüşü haricinde bir görüş belirtebilmekte zorlanmaktadır.
Bu noktada ele alınması gereken
ve siyasi elitlerin de sıkça dile getirdiği bir diğer sistem de yarı başkanlık
sistemidir. Nitekim Türkiye’de, cumhurbaşkanının da 2014 Ağustos’unda
halk tarafından seçilecek olması ile
birlikte, sistemin karakteri uygulamada yarı başkanlık sistemine oldukça
yakın bir seyir izleyecektir.
Özellikle halkın %50’den fazlasının oyunu almış ve aynı zamanda
Meclis’in büyük bir çoğunluğu tarafından desteklenen bir siyasi parti
liderinin cumhurbaşkanı seçilmesi
durumunda hükümet üzerinde önemli bir icra etkisine sahip olacağı muhtemeldir. Mevcut anayasal çerçevede
fiili olarak bu gücü ele geçirecek olan
cumhurbaşkanı için başbakanı ve bakanları görevlendirmenin yanı sıra
devlette ve yüksek yargıda üst düzey
atamalardan, bakanlar kuruluna başkanlık etmekten, yasaları veto yetkisine, dış ilişkilerden ülkenin temel
sorunları karşısında kamuoyuna yön
vermeye kadar geniş bir hareket alanı
doğacaktır. Dolayısıyla Anayasa gereği hükümetle birlikte kullanılabilecek
bazı yetkiler dahi siyasal ve hukuki an-
lamda sorumluluğu olmayan cumhurbaşkanı tarafından kullanılabilecektir.
Bu durum demokrasilerdeki hesap
verilebilirlik olgusunu kabul edilemeyecek ölçüde zedeleyecektir.
Netice olarak öncelikle şunu söylemek gerekir ki Türkiye’deki hükümet
sistemi cumhurbaşkanını halkın seçecek olması ile birlikte istense de istenmese de bir dönüşüme tabi olacaktır.
Ancak sistem hangi yöne evrilirse evirilsin şüphesiz ki anayasal ve siyasal
düzenin tek belirleyeni hükümet sistemi meselesi olmayacaktır. Mevcut
sistemin ikamesi olarak tercih edilecek
sistemden bağımsız olarak bu sistemin
gerek otoriterizme gerekse siyasi istikrarsızlığa evirilmesine yol açacak koşulları sıfırlamak amacıyla, yapılacak
anayasal düzenlemeler; seçim sistemi,
siyasi parti sistemi, yerel yönetime ilişkin mevzuat ve iktisadi tercihlere ilişkin hukuki düzenlemelerle bir bütün
olarak ele alınmalıdır.
Özellikle halkın
%50’den fazlasının
oyunu almış ve aynı
zamanda Meclis’in
büyük bir çoğunluğu
tarafından
desteklenen bir
siyasi parti liderinin
cumhurbaşkanı
seçilmesi
durumunda
hükümet
üzerinde önemli
bir icra etkisine
sahip olacağı
muhtemeldir.
4.1. Haziran 2015’e Kadar
Başkanlık Sistemine veya
Partili Cumhurbaşkanlığına
Geçilebilir mi?
Bir çok uzman Türkiye’de cumhurbaşkanlığının tartışılmasından ziyade
sistem değişikliğinin tartışılması gerektiği kanaatini taşımaktadır. Bunun
nedeni mevcut yönetimin başkanlık
sistemine sıcak bakıyor olmasıdır. AK
Parti yetkililerinin bu sistemi başta
medya olmak üzere her mecrada dillendirmesi bu ihtimalin ciddiyetini
göstermektedir.
Öte yandan tartışılan başkanlık ve
yarı başkanlık sistemine geçişin zaman itibariyle mümkün olmadığını
belirten uzmanlar olduğu kadar parti
yetkilileri de bulunmaktadır. Bu bağ-
21
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
lamda Mehmet Ali Şahin’in 7 Haziran
2015’e kadar böyle bir şeyin olmadığını belirtmesi19 önem arz etmektedir.
Meclisteki rakamlar da sistem değişikliği için alınacak kararı zora sokmaktadır. Nitekim; AK Parti’nin milletvekili
sayısı 313’tür ve destek beklenen BDP,
HDP ve bağımsız vekiller eklendiğinde bu sayı 345’e ulaşmaktadır.
Başkanlık sisteminin ve partili
cumhurbaşkanlığının kabul edilmesi için Anayasa’da yapılması gereken
değişiklik için Meclis’te öncelikle 330
sayısı aranacaktır. Bu sayıya ulaşılması
durumunda değişiklik cumhurbaşkanının önüne gidecek ve ortaya iki ih-
22
timal çıkacaktır. Birinci ihtimal, 367
sayısına ulaşılması için cumhurbaşkanının teklifi Meclis’e geri göndermesi; ikinci ihtimal ise referanduma
gidilmesi şeklindedir. Bu denklemde
AK Parti, BDP, HDP ve bu partilerin çizgisinde duran bağımsız vekiller
ile ulaşılan 345 sayısı referanduma
gidilmesi için yeterli görünmektedir.
Ancak BDP-HDP-Bağımsız bloğu
bu değişikliği destekleyip desteklemeyeceği noktasında net bir tavır sergilememektedir. Bununla beraber AK
Parti’nin bütün milletvekillerinin bu
kararı onaylayıp onaylamayacağı da
kesin değildir.
II.
EKONOMİK GELİŞMELERİN
SİYASAL GELİŞMELER
ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Türkiye’de ekonomi alanında birtakım sorunlar bulunmakla beraber,
son on yıldaki makro ekonomik gelişmelerin genel olarak olumlu olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Ancak asıl bakılması gereken; ekonominin bundan sonraki süreçte göstereceği uzun dönemli performanstır.
Ekonomik gelişmelerin kısa ve orta
vadede Türkiye’nin siyasal hayatına
da izdüşümü olacaktır. Çünkü artan
milli gelir ve gelişen makro veriler belli ölçülerde sandığa da yansımaktadır.
Bu nedenle Türkiye’nin gelecekteki
ekonomik performansı hakkında olası senaryoları da dikkate almak gerekmektedir.
argümanlar sıkça dile getirilmektedir.
Bunların başında milli gelir artışı,
kamu borcunun düşmesi (özellikle
IMF’ye borcun sıfırlanması), faizlerin
düşüşü, yatırımların artışı (özellikle
ulaştırma, eğitim ve sağlık bağlamında) ve döviz rezervlerinin artışı sıralanabilir. Buna karşın bu ekonomik
gelişmelerin aksayan yönlerini dile
getiren muhalefet partileri ise daha
çok artan özel sektör borcu, gelişmekte olan ülkelere göre normal veya
düşük seyreden büyüme performansı,
yüksek cari açık, yatay seyreden işsizlik oranı ve uluslararası ekonomik
gelişmelere olan duyarlılık gibi konulara vurgu yapmaktadırlar.
1. Siyaset ve Seçimlerde
Ekonomik Göstergelerin
Önemli
AK Parti’nin iktidar olduğu süreç
incelendiğinde kullanılan ekonomik
argümanlar hakkında Hükümet’in
de, muhalefetin de haklı olduğu noktalar bulunmaktadır. Ancak daha
önemlisi ekonominin bundan sonrası
için nasıl bir yol izleyeceğidir. Yukarı-
Ülkemizde iktidar partisinin her seçim öncesinde kendisini güçlü hissettiği alanların başında gelen ekonomik
23
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Ekonomik
değişkenlerin
değişimi, halkın
yaşam ve
refah düzeyini
etkileyeceği için
siyasi davranışlarını
ve tercihlerini de
etkileyebilecektir.
da değinilen ekonomik değişkenlerin
değişimi, halkın yaşam ve refah düzeyini etkileyeceği için siyasi davranışlarını ve tercihlerini de etkileyebilecektir.
1.1. Olumlu Büyüme
Oranlarına ‘Orta Gelir
Tuzağı’ Etkisi
Öncelikle büyüme oranlarından başlamak faydalı olacaktır. AK Parti’nin
iktidarını kapsayan son 12 yıllık süreçte kimi yıllarda çok yüksek büyüme oranları gözlenmiştir. Özellikle
2004 ve 2010 yıllarında gösterdiği
performansla Doğu Asya ülkelerinin
büyüme performansına yakınsayan
Türkiye, ilk beş yıldaki dikkat çekici
büyüme oranlarıyla, yurtiçi ve yurtdışı
ekonomistlerin takdirini kazanmıştır.
Ancak 2008 yılında yaşanan küresel
kriz sonrasındaki büyüme oranları
daha düşük bir büyüme dönemini işa-
ret etmektedir. Bu nedenle 2003-2008
yılları arasında kişi başı milli gelirini
düzenli olarak artıran Türkiye, 2009
yılında küresel krizin de etkisiyle kişi
başına düşen milli gelirde küçülme
yaşamıştır. 2008 yılında cari fiyatlarla
10.379 dolar kişi başı milli gelir 2009
yılında 8.626 dolara düşmüştür. Doğu
Asya ülkelerine baktığımız zaman ise
karşımıza çıkan tablo şu şekildedir:
2000 yılında kişi başı milli geliri 590
dolar olan Doğu Asya ülkeleri, kriz
yıllarında dahi bu rakamı artırmayı
başarmış ve 12 yıllık dönem içerisinde
kişi başı milli gelirlerini yaklaşık dokuz kat artırmışlardır. Bu süre içerisinde dünya ortalaması ise sadece iki kat
artmıştır. Grafik 1’de görüldüğü gibi
başarılı bir büyüme performansı gösteren Doğu Asya ülkelerinin yakın bir
zamanda kişi başı milli gelirde dünya
ortalamasını yakalaması kaçınılmazdır.
Grafik1: 2000-2012 yılları arasında kişi başı milli gelir (log) ve ortalama büyüme oranları
12
10
4
8
3,5
6
3
4
2,5
2
Beş Yllk Ortalama Büyüme Oranlar
Kişi Baş Milli Gelir (log)
4,5
2
2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012
0
kişi baş milli gelir Türkiye
kişi baş milli gelir Dünya
kişi baş milli gelir Doğu Asya
büyüme oranlar Türkiye
büyüme oranlar Dünya
büyüme oranlar Doğu Asya
Kaynak: Dünya Bankası,2013. http://www.google.com/publicdata/explore?ds=d5bncppjof8f9_&ctype
=l&met_y=ny_gdp_pcap_pp_kd adresindeki verilerden derlenmiştir.
24
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
2002-07 döneminde ortalama %7
büyüyen Türkiye ekonomisi, 200813 döneminde ise ortalama %3,5
düzeyinde büyüyebilmiştir. Bu noktada çeşitli sivil toplum kuruluşları ve
kamu yetkilileri “orta gelir tuzağına”
dikkat çekmişlerdir.
Orta gelir tuzağı basitçe, gelişmekte olan ülkelerin belirli bir ekonomi
seviyesinden sonra (10-16 bin dolar
civarında) büyüme temposunda yavaşlama içine girip, gelişmiş ekonomi
sınıfına geçememeleri olarak nitelendirilebilir. Kimi ekonomistlere göre,
Türkiye’nin geldiği nokta buna işaret
etmektedir. Son dönemde Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı
Ali Babacan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bundan sonraki dönemde Türkiye’nin daha makul oranlarda
büyüyeceğini belirterek orta vadeli
ekonomik hedefleri %4 seviyesine
çekmenin uygun olacağını dile getirmişlerdir.
Aslına bakılırsa bu durum diğer
gelişmekte olan ekonomiler için de
geçerli sayılabilir. Sonuçta bundan
sonraki on yılda Türkiye’de ciddi sorunlar çıkmadığı sürece, Türkiye’nin,
ortalama yıllık %3 oranında büyüme
görmesi çok muhtemeldir. Bunun
2023 ekonomik hedefleri ile uyumlu
olmadığı açıktır. O nedenle gelecek
dönemde daha genişlemeci politikalara geçilmesi olasıdır.
Bunun içerisinde para politikasının gevşetilmesi (faizlerin düşürülerek) ve maliye politikasında genişlemeci (yatırımların arttırılması) uygulamaların devreye sokulması gibi
çeşitli seçenekler mevcuttur. İkisinin
de riskleri olmakla beraber siyasal
tercihin yönü Türkiye ekonomisinin
kısa ve orta vadeli durumunu önemli
ölçüde etkileyecektir. Genişleyen para
politikası borçlarda ve dolayısıyla dış
şoklara karşı kırılganlık yaratırken,
maliye politikalarındaki artış; bütçede
baskı, enflasyonda ve faizlerde artışa
neden olabilir. Bu örneklerden hareketle ekonomik büyüme sürecinin AK
Parti iktidarının son on yılda gördüğü
düzeylerde olamayacağı söylenebilir.
1.2. Kamu
Harcamalarındaki Artış Ne
Anlama Geliyor?
Kemal Derviş’in başlattığı “Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı”nda ortaya konulan ve AK Parti iktidarı tarafından takip edilen sıkı maliye politikası Türkiye ekonomisinin en güçlü
ekonomi ayaklarından birini oluşturmaktadır. Bu programla birlikte daha
dikkatli bir döneme girildiği görülmektedir. 2002 öncesinde gözlemlenen yüksek faiz harcamaları, kamu
maliyesini zorlayan en önemli etken
idi. 2002 sonrası dönemde ise yurtiçinde gösterilen bütçe disiplininin
yanı sıra yurtdışı piyasalarda düşen
faizler, kamu maliyesinde bir esneklik
oluşturmuştur. AK Parti iktidarı da
bunu başarılı bir şekilde değerlendirmiştir. Ancak burada artık iki sürecin
de sonuna gelindiği söylenebilir. Faiz
dışı kamu harcamaları(personel harcamaları, yatırım harcamaları, vs.) artık
faiz harcamalarının düşüşünün çok
üzerinde artmakta ve küresel piyasalarda faizlerin yukarı yönlü hareket etmeye başladığı bir döneme girilmektedir. Bu iki gelişme de kamu maliyesinde AK Parti’nin daha dikkatli hareket
etmesini gerektirecektir. AK Parti hükümetinin; özelleştirmeler, kayıt dışı
ile mücadele ve yüksek dolaylı vergiler
ile bu durumu idare etmeye çalışacağı
söylenebilir.
2002-07
döneminde
ortalama %7
büyüyen Türkiye
ekonomisi, 200813 döneminde
ise ortalama
%3,5 düzeyinde
büyüyebilmiştir. Bu
noktada çeşitli sivil
toplum kuruluşları
ve kamu yetkilileri
“orta gelir tuzağına”
dikkat çekmişlerdir.
25
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Türkiye, 2002’den
bu yana faiz
giderlerinin bütçe
içerisindeki payını
azaltma noktasında
başarılı adımlar
atmıştır.
Türkiye, 2002’den bu yana faiz
giderlerinin bütçe içerisindeki payını
azaltma noktasında başarılı adımlar
atmıştır. 2002 yılında faiz harcamalarına ayrılan pay, kamu bütçesinin
yaklaşık yarısı iken 2013 yılında bu
oran %10’lara kadar düşmüştür. Ancak faiz harcamalarını daha fazla azaltmanın bundan sonraki süreçte pek de
mümkün olamayacağının farkında
olan siyasi iktidar, son aylarda yaşanan
yüksek ve ani faiz artışından oldukça
memnuniyetsizlik duymaktadır. Uzun
süredir tek haneli seyreden faizlerin,
2014 Ocak ayından itibaren Merkez
Bankası’nın kararı ile çift haneli olması gerektiği düşünülmüştür. Bunun
sonucunda ekonomik aktivitenin yavaşlama riski ise siyasi açıdan bir endişe yaratmıştır. Bunun neticesinde
ekonomi bürokrasisinde kısa dönemli bir gelirim ortaya çıkmıştır. Bu tür
gelişmelerin piyasa oyuncuları tarafından olumsuz yönde fiyatlanması
da söz konusu olabilir. Diğer taraftan
yatırımlardaki artış halkın siyasi ter-
cihlerini en fazla etkileyen ekonomik
değişkenlerin arasında yer almaktadır.
AK Parti iktidarının başta ulaştırma,
sağlık ve eğitim alanında yaptığı yatırımların hem söylemler içerisindeki
yeri hem de halkın nezdinde yeri çok
açıktır. Ancak bu harcamaların hem
geldiği seviye hem de ulaştığı ölçek
kamu maliyesine baskı yapmaya başlamıştır. Bu da son dönemdeki projelerin artma sürecinden anlaşılmaktadır.
Büyük altyapı projelerinin çoğalması
sağlık ve eğitim harcamalarındaki hızlı
artışların finansmanında daha dikkatli
davranılmasına yol açabilecektir.
Grafik 2’de bütçe harcamaları
içerisindeki faiz, personel ve yatırım
harcamalarında gelinen son noktayı
göstermektedir. Bundan sonraki süreçte faiz harcamalarının bütçe içindeki payını daha fazla azaltmanın çok
mümkün görünmemesine ek olarak
personel ve yatırım harcamalarındaki
yukarı yönlü trendin, bütçe üzerine
ciddi baskı uygulayacağı söylenebilir.
Grafik 2: Faiz, Personel ve Yatırım Harcamalarının Bütçe İçerisindeki Payı
60
50
40
Faiz
30
Personel
Harcamalar
20
10
0
Yatrm
Harcamalar
2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014
Kaynak: BUMKO, http://www.bumko.gov.tr/TR,4461/butce-gider-gelir-gerceklesmeleri-1924-2012.
html verileri yazar tarafından derlenmiştir.
26
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
1.3. İşsizlik Oranlarının
Göreceliliği
Türkiye, işsizlik oranlarında 2008
krizi sonrasında bazı aylarda gördüğü %14 seviyelerinden şu an yıllık
%10’lara gelmiş bulunmaktadır. Bu
durum gelişim açısından olumlu olarak değerlendirilebilir; ancak ülkemizde iş gücüne katılımın %50 gibi düşük bir oran olması itibariyle işsizliğin
%14’lerden %10’lara düşmesi pek de
tatmin edici bir ilerleme değildir. Ayrıca %10 üzerindeki bir işsizlik son on
yıllık ortalamaya göre bir iyileşmenin
olmadığını da göstermektedir. Ciddi
ekonomik sıkıntılar yaşayan Güney
Avrupa ülkeleri hariç bu düzeyde işsizlik yaşayan gelişmekte olan veya
gelişmiş ülke pek yoktur (ABD %6,7;
Almanya %5,1).
Tablo1: Dönemlik Ortalama İşsizlik Oranları
Ülkeler
Türkiye
Üst-orta gelirli ülkeler
Doğu Asya ve Pasifik (sadece GOÜ)
Dünya
2002-2007
10.4
5.9
4.6
6
2008-2012
11.1
5.8
4.5
5.9
Kaynak: Dünya Bankası, http://data.worldbank.org/indicator/SL.UEM.TOTL.ZS
Ancak faiz
harcamalarını daha
fazla azaltmanın
bundan sonraki
süreçte pek
de mümkün
olamayacağının
farkında olan
siyasi iktidar, son
aylarda yaşanan
yüksek ve ani faiz
artışından oldukça
memnuniyetsizlik
duymaktadır.
Not:Tablo 2002-2007 ve 2008-2012 yılları arasındaki işsizlik oranlarının ortalaması alınarak oluşturulmuştur.
Tablo1’de
görüldüğü
üzere
Türkiye’de işsizlik oranı 2001 krizi
sonrasındaki beş yıllık süreçte ortalama %10,4 iken, Doğu Asya ve Pasifik’teki gelişmekte olan ülkeler(GOÜ)
ortalaması %4,6, Türkiye’nin de dâhil
olduğu üst-orta gelirli ülkelerin ortalaması %5,9 ve dünya ortalaması
ise %6’dır. 2008 krizini de kapsayan
ikinci döneme baktığımız zaman ise
Türkiye’de ortalama işsizlik oranı 0,7
puan artarken üst-orta gelirli ülkelerin, Doğu Asya’daki gelişmekte olan
ülkelerin ortalaması ve dünya ortalaması 0,1 puan düşmektedir.
Ayrıca, Türkiye’nin genç nüfusu,
artan eğitimli bireyleri, kentleşme,
tarımdan diğer sektörlere geçiş gibi
nedenlerden dolayı gelecekte işsizlik
oranlarında bir iyileşme görülmemesi
şaşırtıcı olmayacaktır. Bunun temel
nedeni ise gelecekte görülecek daha
ılımlı ve düşük büyüme oranlarıdır.
1.4. Bir Kırılganlık Unsuru
Olarak Cari Açık
Politika yapıcılar tarafından küresel
ekonomik gelişmelerin de artık daha
yakından takip edileceği söylenebilir.
Çünkü son 12 yılda Türkiye ekonomisinin dışarıya oldukça açıldığı gözlemlenmektedir. Bunun olumlu yansımaları geçmişte daha fazla hissedilirken
artık risklerin de farkına varılmaya
başlanmıştır. Küresel ekonomide yaşanan dalgalanmalar ve belirsizlikler
Türkiye ekonomisine doğrudan etki
etmektedir. Bu da ekonomik oynaklık riskini beraberinde getirmektedir.
Ancak çok büyük hata yapılmadığı
sürece yıkıcı bir etkisinin olmayacağı
da beklenebilir.
27
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Türkiye’nin
uluslararası
kuruluşlar tarafından
sıkça dile getirilen
en önemli kırılganlık
unsuru yüksek cari
açığıdır. Ne yazık ki
Türkiye artık kronik
bir cari açık ile karşı
karşıyadır.
28
görülmüştür. Kısaca kamunun döviz
varlıklarının gerekli ölçüde olduğunu ancak herhangi bir şok karşısında
yeterli olamayabileceği düşünülebilir. Rezervlerin yeterliliği konusunda
kullanılan bazı rasyolar, Türkiye’de
rezervlerin olası ciddi bir kırılganlık
karşısında gerekli olan düzeyin sınırlarında olduğunu göstermektedir. Bu
bakımdan ülkenin döviz yükümlülüklerinin dikkatle izlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde halkın yakından
takip ettiği döviz kurlarında ani hareketlerin hem enflasyona, hem de borçlara yansıyarak olumsuz bir durum yaratması mümkündür.
Türkiye’nin uluslararası kuruluşlar tarafından sıkça dile getirilen en
önemli kırılganlık unsuru yüksek cari
açığıdır. Ne yazık ki Türkiye artık kronik bir cari açık ile karşı karşıyadır.
Eksi ve çok düşük büyüme yılları hariç, cari fazla verilememekte ve ortalama olarak milli gelirin yıllık %5-7’si
oranında cari açık verilmektedir. Bu
da hükümet tarafından başta finanse
edildiği sürece sıkıntı olmayacağı düşünülürken, son birkaç yıldır kontrol
edilmesi gereken bir sorun haline gelmiştir. Yurtdışından bol para döneminin sona ermesiyle bunun daha ciddi
bir risk olacağı ise başta uluslararası
kuruluşlar, ardından politika yapıcıları tarafından da dile getirilmektedir.
Dünyada ucuz para döneminin sonlanmak üzere olduğu 1-2 yıl zarfında,
cari açığın azaltılması için tüm araçlar
kullanılacaktır. İlk hedef olarak kredilerin ve hanehalkı borçlanmalarının
azaltılmasına çalışılacaktır. Bu da halk
tarafından eskisi kadar tüketimde bulunamayacağı anlamına gelmektedir.
Bir anlamda kısa vadeli ekonomik
istikrar için halkın tüketiminin daha
dengeli olması tercih edilmiştir. Bunun ne kadar uzun süreli olacağı veya
halkın tepkileriyle mi yoksa siyasi iktidarın tercihleri ile mi oluşacağını zaman gösterecektir.
1.5. Özel Sektörlü Büyüme
Modeli
Döviz rezervlerindeki artış ise
Türkiye’nin 2002 yılındaki 20 milyar dolardan 2014 yılında 120 milyar
dolar seviyesine gelinmesi ile açıklanmaktadır. Bunun Türkiye için bir güven arz ettiği ortadadır. Ancak güven
için ne kadar yeterli olunduğu noktasında soru işaretleri bulunmaktadır.
Son dönemde kurlarda yaşanan hızlı
artışa yapılan müdahalelerin, Türkiye ekonomisinde döviz rezervlerinin
tek başına güven telkin edemeyeceği
Türkiye ekonomisinin özel sektörlü
büyüme modeli son 12 yılda olumlu
sonuçlar vermiştir. Bunun da arkasında ekonomide kamunun payının
azaltılması ve gerçekleştirilen özelleştirmeler yatmaktadır. Bu trendin
duraksadığı veya zaman zaman ters
yönde hareket etme eğilimine girdiği
görülmektedir. Bundan dolayı ekonomide kamunun payının azaltılmasının
gerekliliğini bazı siyasi yetkililer dahi
sıkça dile getirmektedir.
Son olarak da kur riski üzerinde
özet bir değerlendirme yapmakta fayda vardır. Amerika Merkez Bankası
FED’in parasal genişlemeyi yavaşlatmaya devam etmesi kur yükselişleri
üzerinde ciddi bir baskı unsuru oluşturmaya devam etse de; TC Merkez
Bankası’nın bağımsız politika uygulayabileceğinden hareket ederek bu
riskin yönetilebileceğini söylemek
mümkündür. Örneğin son gelişmelerde siyasi beklentilerin aksine MB faiz
oranlarını düşürmemekte ve küresel
gelişmeleri takip etmektedir.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
Son iki yılda kamunun ekonomik
büyümedeki ağırlığı ve yavaşlayan
özelleştirmelerle birlikte ekonomide
daha fazla rol aldığı ile ilgili tartışmalar gündeme gelmektedir. Bu durumun devam etmesi halinde Türkiye
uzun süre 1990’lı yıllardaki gibi kamu
harcamaları ile büyüme dönemine
geri dönme riskiyle karşı karşıya kalabilir. Bunun için hem vergiler, hem
harcamalar hem de ekonomik rantın
paylaşımı konusunda devletin daha
az rol alıp, serbest piyasaların önünü
açması gerekmektedir. Aksi takdirde
Türkiye ekonomisi üzerinde dış kırılganlık riski üzerine bir de iç kırılganlık
riski eklenebilir.
Diğer taraftan özel sektör artan
oranda borçlanarak büyüme modelini benimsemiştir. Hazine Müsteşarlığının resmi verilerine göre 2005
yılında özel sektör dış borç stokunun
GSYİH’ye oranı %17,6 iken 2013
yılında bu oran %30’lara ulaşmıştır.
Tablo 2’de görüldüğü üzere 2013 yılında özel sektörün toplam dış borç
stoku 267 milyar dolara ulaşmıştır.
Tablo 2: Özel sektör dış borç stoku (milyon ABD doları)
Yıllar
Kısa Vadeli
Uzun Vadeli
Toplam
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
13,854
18,812
27,076
34,018
38,540
38,700
47,397
43,628
71,451
73,589
88,464
29,202
30,129
37,023
50,960
82,522
122,276
141,394
128,858
119,714
126,681
138,734
43,056
48,941
64,099
84,978
121,062
160,976
188,791
172,486
191,165
200,270
227,198
2013
110,669
156,364
267,033
Kaynak:TC Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez1
5w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634
Bu noktada önemli diğer bir husus ise özel sektör dış borç stokunun
yıllık ihracattan daha yüksek olmasıdır. 2013 yılında özel sektör dış borç
stokunun 2013 yılı toplam ihracatına
oranı yaklaşık olarak %168’dir. Bu durumun uzun vadede gerek özel sektör
gerekse Türkiye ekonomisi için olumsuz etkiler oluşturma ihtimali göz ardı
edilemez.
Benzer şekilde hanehalkının yükümlülükleri de artma eğilimindedir.
TC Merkez Bankası’nın Finansal İstikrar Raporu’na (Kasım 2013) göre
(Tablo 3) hanehalkı yükümlülüklerinin GSYİH’ye oranı Haziran sonu
itibari ile %22,9, harcanabilir gelire
oranı ise %50,2 seviyelerindedir.
29
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Tablo 3: Hanehalkı Finansal Göstergeleri (milyar TL)
2003
2004
2012
2013(*)
Harcanabilir Gelir
180.3
218.7
613.9
673.6
Yükümlülükler
13.4
28.2
299.9
372.1
Faiz ödemeleri
3.8
6.9
30
36.5
Hanehalkı faiz öd. / Harcanabilir gelir(%)
2,1
3,2
4,9
5,4
Hanehalkı borç / Harcanabilir Gelir (%)
7,5
12,9
48.8
55.2
Kaynak: TC Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu (Kasım 2013), s:54 (*)tahmini
Demokratik ortamın
gelişmesi, ‘siyasal
risk’ algısını ortadan
kaldırması sebebiyle
yatırımcının
ekonomik
kararlarında en
büyük etken olarak
rol oynar. Aksine
yatırımcının;
özgürlükler ve
haklar konusunda
geriye gidişin
gerçekleştiğini
hissetmesi yeni
yatırımlardan
kaçınmasına
ve mevcut
yatırımlardan geriye
çekilmesine neden
olur.
30
Türkiye’de hanehalkı borcunun
GSYİH’ye ve harcanabilir gelire oranı yıllar itibari ile artış göstermekle
birlikte Almanya, Fransa, İtalya, Çek
Cumhuriyeti, İsveç, İrlanda, Belçika,
Finlandiya gibi birçok AB ülkelerinden daha düşük seviyelerdedir.
Sonuç olarak, özel sektörün ve
hanehalkının borçlanarak büyüme
modelini benimsemesi uzun dönemde her iki birim için de negatif etki
oluşturabilir. Özellikle de toplam dış
borç stokunun yıllık ihracattan daha
hızlı büyümesi Türkiye ekonomisi için
istenmeyen sonuçlara neden olabilir.
2. Bağımlı Bileşenler:
Reel Politika, Hukuk ve
Ekonomi
Türkiye’nin demokrasi ve hukuk alanında kısa ve orta vadede yaşayacağı
gelişmelerin ekonomik etkileri oldukça önemlidir. Bu gelişmelerin hem
ulusal hem de uluslararası yatırımcılar tarafından dikkatle takip edildiği
bilinmektedir. Demokratik ortamın
gelişmesi, ‘siyasal risk’ algısını ortadan
kaldırması sebebiyle yatırımcının ekonomik kararlarında en büyük etken
olarak rol oynar. Aksine yatırımcının;
özgürlükler ve haklar konusunda geriye gidişin gerçekleştiğini hissetmesi
yeni yatırımlardan kaçınmasına ve
mevcut yatırımlardan geriye çekilme-
sine neden olur.
Türkiye’nin ekonomiye temel olan
demokratik kazanımlarını daha da geliştirmesi ve adalet, hak ve özgürlükleri daha da genişletmesi gerekir. Aksine
evrensel hukuk normlarından çıkan
siyasal kararlar doğrultusunda hareket
edileceği algısı yaygınlaşırsa, bu durumun yatırımcılar tarafından olumlu
karşılanması beklenemez. Bu alanlarda yapılacak değişikliklerin küresel piyasalara baskıcı değil reformcu imajını
vermesi gerekmektedir. Genel olarak
demokrasinin daha fazla geliştiği gelişmekte olan ülkeler orta ve uzun vadede otoriter sistemlerden daha istikrarlı
ve yüksek ekonomik büyüme oranları
sergilemişlerdir. Freedom House’un
2013 yılı raporuna göre, Türkiye hala
‘yarı özgür ülkeler’ kategorisinde yer
almakta ve aynı zamanda bir önceki
yıla göre konumu kötüleşen ülkeler
arasında bulunmaktadır.
Türkiye, son on yıldır siyasal haklar konusunda hiçbir ilerleme kaydedememiş olup, 2004 yılında ‘4’ olan
kamu özgürlüğü skorunu 2005 yılında bir puan aşağıya çekmeyi başarmıştır. Genel özgürlük skorunu ise sadece
0,5 puan düşürmeyi başarmış ancak
sonraki yedi yılda ne kamu özgürlüğü ne de genel özgürlük skorunda bir
ilerleme kat edebilmiştir. Dahası 2013
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
Grafik 3: Freedom House 2014 skorları
4,1
Sivil Özgürlükler
3,9
3,7
3,5
Özgürlük Skoru
3,3
Siyasal Haklar
3,1
2,9
2,7
2,5
2003
2004
2005
2006
2007
2008
Özgürlük skoru
2009
2010
2011
Sivil özgürlükler
2012
2013
2014
Siyasal haklar
Kaynak: Freedom House (2014), Freedom in the World 2014 (Not: 1: en iyi, 7: en kötü)
yılında kamu özgürlüğü ve genel özgürlük konumu daha da kötüleşmiştir.
Gezi sürecinde yaşananları, devletin halk üzerinde baskıcı bir tutum
oluşturması olarak değerlendiren
Freedom House (2014), Türkiye’nin
mevcut durumda hak ve özgürlükler
konusunda aşağı yönlü bir trend içerisine girdiğini belirtmiştir. Rapora
göre durumu kötüleşen diğer ülkeler:
Mısır, Rusya, Ukrayna, Azerbaycan,
Venezuela ve Endonezya’dır. Listedeki
195 ülkenin 88’i özgür, 59’u yarı öz-
gür, 48’i ise özgür olmayan ülkelerdir.
Türkiye özgürlükler konusunda da
bu 88 ülkenin arasında yer alamamıştır. Aynı zamanda Economist yayın
grubunun çıkardığı ‘Economist Intelligence Unit’ aylık dergisinin yıllar
içerisinde yayınladığı demokrasi endeksinde Türkiye’nin yeri toplam 167
ülke arasında 87’dir. İlk beş ülke Norveç, İsveç, İzlanda, Danimarka, Yeni
Zelanda’dır. Son beş olarak ise Suudi
Arabistan, Suriye, Çad, Gine ve Kuzey
Kore verilmiştir.
Tablo 4: Türkiye’nin Demokrasi Endeksi
Ülkeler
Bangladeş
Bolivya
Honduras
Ekvator
Türkiye
Sri Lanka
Tunus
Arnavutluk
Nikaragua
Sıralama
Genel skor
84
85
85
87
88
89
90
90
92
5,86
5,84
5,84
5,78
5,76
5,75
5,67
5,67
5,56
Seçim dönemi
ve çoğulculuk
7,42
7,00
8,75
7,83
7,92
6,17
5,75
7,00
6,58
Devlet
işleyişi
5,43
5,00
5,71
4,64
6,79
5,36
5,00
4,00
4,36
Siyasal
katılım
5,00
6,11
3,89
5,00
5,00
4,44
6,67
5,00
3,89
Siyasi
kültür
4,38
3,75
4,38
4,38
5,00
6,88
6,25
5,00
5,63
Kamu
özgürlükleri
7,06
7,35
6,47
7,06
4,12
5,88
4,71
7,35
7,35
Kaynak: ‘Economist Intelligence Unit’, http://www.eiu.com/public/topical_report.aspx?campaignid=D
emocracyIndex12 adresindeki rapordan derlenmiştir.
31
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
165 bağımsız ülkenin demokrasi görünümleri hakkında bilgi veren
endeks, ülkeleri dört ayrı rejimde konumlandırmaktadır: tam demokrasi,
kusurlu demokrasi, melez rejim ve
otoriter rejim. Türkiye, bu sıralamada
‘melez yönetim (hybrid regimes)’ olarak nitelendirilen grupta yer almaktadır. Türkiye tablo 4’te görüldüğü üzere
Honduras, Ekvator ve Sri Lanka, Tunus gibi ülkelerin arasında yer almaktadır.
3. Genel Değerlendirme
Buraya kadar yapılan analizlere göre,
ekonomide önemli risklerin bulunduğu ve bununla birlikte risklerin
yönetilebilmesi halinde kısa dönemde
geniş halk kitlelerini etkileyebilecek
çok farklı ekonomik sorunların ortaya
çıkmayabileceği noktasında bulunulmaktadır. Bu durum aşağıda kısaca
özetlenmektedir.
Ekonomik büyüme oranlarında
geçmiş yılların performansına göre
zorlukların yaşanabileceği, bu yüzden
gelir düzeyinin orta gelir tuzağı düzeylerinde devam edebileceği anlaşılmaktadır. Kamu harcamalarını düşük
tutmanın sınırlarına gelindiği ve işsizlik oranlarında kalıcı bir iyileşmenin
sağlanamadığı görülmektedir. Ayrıca
dünyada bol para döneminin sona ermesi ve içerde ekonomi dışı gelişmelerin etkisiyle, cari açığın riskli bir sorun olarak ortada durduğu, buna bağlı olarak dış borçlanmanın da devam
ettiği anlaşılmaktadır. Kamu sektörü
için dış borçlar büyük bir sonu teşkil
etmese de, toplam borcun %70 kadarını teşkil eden özel sektör borcu ve on
yılda tek haneli oranlardan %55’lere
gelmiş olan hanehalkı borcu tasarrufların ve büyümenin geleceğini tehdit
etmektedir. Bu ortamın özellikle yurtdışı kaynaklı olası risklerle birleşerek
32
kurların ani ve şiddetli yükselmesiyle
sonuçlanabileceğini de dikkatlerden
uzak tutmamak gerekir.
Ekonomik büyümede yavaşlama
eğilimi siyasal iktidarın 2023 hedeflerini gerçekleştirmek için daha atak
ekonomi politikaları içine girmesine
neden olabilir. Bu durum ekonomi
üzerinde bir baskı meydana gelmesine ve cari açık gibi sorunların davam
etmesine neden olabilecek bir olasılığı
göstermektedir. Bununla birlikte ekonomi yönetiminin ılımlı bir büyümeyi
tercih ederek bu süreci yönetebileceği
öngörülmektedir.
Ilımlı bir büyüme politikası ile birlikte, hükümetin çabaları ile finanse
edilebilmesi ve kontrol edilebilmesi ölçüsünde, cari açığın kısa ve orta
vadede toplumsal algıları etkileyecek
ölçüde bir sorun teşkil etmeyeceği öngörülmektedir. Cari açıkların finanse
edilebilmesi ve kontrol edilebilmesi,
dış ticaretteki gelişmelerin veri olduğu
bir ortamda, rezervlere yüklenmeden
kaynak akışının devamına bağlıdır.
Bugünün koşullarında kısa vadede
hükümetin gerekli çabaları sergileyebileceği ve bu tür risklerin üstesinden
gelebileceği öngörülmektedir.
Düşük büyümenin tehdit ettiği işsizlikte, aslında yüksek bir oran olan
10’un bu düzeylerde devam edeceği,
bu oranın ekonomideki “doğal işsizlik” oranına karşılık gelmese de genel
olarak doğal karşılanabildiği ve %1215’lere çıkmadığı takdirde geniş halk
kitlelerince siyasete ve seçimlere olumsuz yansıyacak yaygın bir tepkiye yol
açmayacağı öngörülmektedir.
Kamu harcamalarındaki artışlar
tolere edilebilecek düzeylerde olacaktır. Artan kamu harcamalarının karşılanmasında özelleştirme, dolaylı vergi-
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
ler ve kayıt dışı ekonomiyle mücadele
gibi çabalarla sorun yaşanmayacağı
öngörülmektedir.
Özel sektör ve hanehalkı borcunun
orta vadede sürdürülebilir olduğunu
söylemek zordur. Özel sektör borcu
kur riski nedeniyle ekonomiyi krizlere
açık hale getirirken, hanehalkı borcu
da tasarrufların düşük düzeyde kalmasına ve cari açık vermeden yatırımları
finanse etmenin zorlaşmasına neden
olmaktadır. Kurlarda aşırı bir yükselme ortaya çıkmadığı sürece mevcut
durumun sürdürülebileceği ve kısa
dönemde geniş halk kitlelerini etkileyebilecek ekonomik sonuçların ortaya
çıkmayacağı öngörülmektedir.
Ekonominin temel altyapısını
oluşturan hukuk, demokrasi ve özgürlükler konusunda iş dünyasının
algısının olumsuz olması ve gerilimlerin yaşanması yatırımlar açısından
(vazgeçme, erteleme) önemli bir risk
taşımaktadır. Söz konusu algıların geniş halk kitlelerine yaygınlaşması (kısa
dönemde yaygınlaşması zordur) hem
iktidarın siyasal çıkarlarına hem de
ekonominin daha fazla gelişmesine zarar verebilecek niteliktedir. Bu nedenle hükümetin çeşitli birimleri/bakanlıkları düzeyinde de hukuk ekseninde
duyarlılıkları ifade eden çeşitli açıklamalar yapılmaktadır. 30 Mart 2014
yerel seçimlerine kadar yaşanan Gezi
Olayları dahil olmak üzere her türlü
toplumsal ve siyasal gerilimlerin asgari
ekonomik zararı ekonomik canlılığın
seçimlerden sonraya ertelenmesi olmuştur. Bundan sonra 2014 ve 2015
seçimlerinde (Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler) benzeri bir durumun ortaya çıkması yatırım ve büyümeyi daha da olumsuz etkileyebilir.
Bu noktada hükümetin ve ekonomi
yönetiminin hukuki çerçevede istikrarı sağlayabileceği öngörülmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi üzerinde kısa ve orta vadede ciddi
baskı unsurları söz konusudur. Bununla birlikte, hükümetin söz konusu riskleri “öngörüler çerçevesinde”
bertaraf edebilmesi ve yönetilebilmesi
durumunda, bütün bu baskıların bir
ekonomik krize dönüşme olasılığı oldukça zayıftır. Bu durum en azından
kısa dönemde siyaset ve seçimlerde
hükümet lehinde olan bir durumu
göstermektedir. Bunun gibi özel sektör ve hanehalkının da borçluluk durumunu normal/sürdürülebilir karşıladığı ve ekonomik durumundan pek
de şikâyetçi olmadığı bir ortam siyaset
ve seçimlerde hükümetin belirleyici
olması lehinde ayrı bir olgu olarak değerlendirilebilir. Belirtmek gerekirse,
genel olarak Türkiye’ye benzer ülkelerde yolsuzluk iddiaları –ekonomik krize eşlik etmediği sürece- siyasal değişmelere yol açmamaktadır. Türkiye’de
muhalefetin kısa dönemde farklı bir
ekonomik strateji belirleyemediği ve
sunamadığı ölçüde (ki kısa dönemde
oldukça zordur), mevcut rüşvet ve yolsuzluklara ilişkin iddialarının da tek
başına siyaset ve yakın seçimler üzerinde etkili olamayacağı söylenebilir.
Hükümetin söz
konusu riskleri
“öngörüler
çerçevesinde”
bertaraf edebilmesi
ve yönetilebilmesi
durumunda, bütün
bu baskıların bir
ekonomik krize
dönüşme olasılığı
oldukça zayıftır.
Önümüzdeki kısa dönemde siyaset
ve seçimler üzerinde (örneğin Cumhurbaşkanlığı seçiminde) ekonomik
gelişmelerin etkisi olmakla beraber;
siyasal, hukuksal ve toplumsal gelişmelerin etkisi daha fazla belirleyici
olacaktır. Ancak, uzun dönemde, hatta çok uzağa gitmeden, 2015 genel
seçimleri ve sonrasında ekonomik gelişmelerin siyaset üzerinde farklı etkileri de ortaya çıkabilecektir. Ekonomisiyaset etkileşimi ekonomik sorunlar
üzerinde kurulan denetim ve alınan
önlemlerin “öngörüler çerçevesinde”
ortaya çıkardığı ekonomik başarılara/
başarısızlıklara bağlı olabilecektir.
33
III.
SENARYOLAR
1. İktidarın Seçim
Stratejisi
1.1. Başbakan’ın
Cumhurbaşkanı Adayı
Olması
Türkiye, gergin geçen yerel seçimlerin
ardından hızla yeni bir seçim sürecine girdi. Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül’ün yerel seçimin hemen ardından
gazetecilerin sorularına verdiği cevapta “zamanı geldi cumhurbaşkanlığı
seçimlerini (adaylığı) Başbakan ile
konuşacağız” şeklindeki açıklaması
tartışmaların işaret fişeği oldu. Bu tartışmanın erken başlatılması, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Köşk’e
aday olmaması durumunda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yeniden
aday olabileceği şeklinde yorumlandı.
Köşk seçimlerinin halk tarafından
yapılacak olması, siyasi bir lider için
en önemli motivasyon kaynağıdır.
Zira 2007’de temeli atılan bu yolun
devamı, başkanlık, yarı başkanlık gibi
yeni bir sistemi bünyesinde barındırmaktadır. Bu zamana kadar Recep
Tayyip Erdoğan adaylık konusunda
henüz net bir açıklama yapmamıştır
ancak özellikle yurtdışı ziyareti olarak
Almanya’da yurtdışı seçmenlerle bir
araya gelinecek olması Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Köşk adaylığı
istediğinin bir göstergesidir. Özellikle
“terleyen cumhurbaşkanı” ve “anayasal tüm yetkileri kullanırım” şeklindeki ifadeler ve son olarak Afyon’da
yaptığı açıklamalar Başbakan’ın Köşk
adaylığı konusunda kararlı olduğu
şeklinde okunabilir.
Köşk seçimlerinin
halk tarafından
yapılacak olması,
siyasi bir lider
için en önemli
motivasyon
kaynağıdır.
Başbakan, partisi ile yoğun bir
istişare sürecine girmiştir; bu istişareleri Köşk’e aday olup olmamakla
birlikte Köşk sonrası Hükümet ve
AK Parti’nin geleceğine ilişkin nabız
yoklamaları olarak değerlendirmek
rasyonel olacaktır. Zira Köşk’te “ter-
35
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Köşk’te “terleyen
bir cumhurbaşkanı”
olacak ise,
başbakanlık
koltuğunda “daha
az terleyen” bir
başbakan olması
gerekmektedir.
Yeni
cumhurbaşkanının
kullanmak
isteyeceği bu güç,
kendisine mevcut
Anayasa ile de jure
verilmemiş olsa
bile, halkın bu gücü
de facto verdiği
kabul edilecektir.
36
leyen bir cumhurbaşkanı” olacak ise,
başbakanlık koltuğunda “daha az terleyen” bir başbakan olması gerekmektedir. Hem başbakanın hem cumhurbaşkanının terlemesi veya koşturması
demek, parlamenter sistemin doğasına
zıttır. Anayasa değişmedikçe böyle bir
olasılıkta yol kazası kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda ister istemez yürütme
organının omurgası yer değiştirecek ve
ülke siyasi bir kaosun içine sürüklenebilecektir.
Başbakan, anayasal değişiklik yapılarak yarı başkanlık sistemi kabul edilmese bile, halkın oylarıyla seçilen ilk
cumhurbaşkanı olarak mevcut Anayasa ile cumhurbaşkanına sunulan yetkilerin sınırlarını zorlayacağı algısını
oluşturmaktadır. Çünkü 2007 yılında
yapılan anayasa değişikliği o günün
koşullarında bir çözüm olarak görülmüş olsa da parlamenter sistemin
özüyle bağdaşmamaktadır. Bu çözüm
cumhurbaşkanını (kim olursa olsun)
hükümete karşı çok daha güçlü hale
getirmiştir. Artık konuya Başbakan’ın
kendi kişiliğinden kaynaklanan bir
özellik olarak bakmaktan ziyade,
bir sistem sorunu olarak yaklaşmak
daha gerçekçi olacaktır. Halkın en az
%50’sinden fazlasının oyuyla cumhurbaşkanı seçilen bir kişi, kim olursa
olsun mevcut Anayasa çerçevesinde
halktan aldığı gücü kullanmak isteyecektir. Yeni cumhurbaşkanının kullanmak isteyeceği bu güç, kendisine
mevcut Anayasa ile de jure verilmemiş
olsa bile, halkın bu gücü de facto verdiği kabul edilecektir. Cumhurbaşkanı halktan aldığını düşündüğü bu güç
ile mevcut Anayasayı zorlayacak ve
dolaylı olarak icrai yetkileri kullanmak
isteyecektir. Bu bağlamda ne yapılması gerekir sorusuna cevap aramak doğru olacaktır.
1.1.1. Ne yapılmalı, Nasıl
yapılmalı?
İki seçenek mevcuttur:
1. Anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçilmesinin sağlanması: Bu tercih geriye
gidiş anlamına gelmektedir. Ayrıca
siyasi partilerin Meclis pratiğinde bu
kabul nerede ise imkânsızdır.
2. Cumhurbaşkanlığı ile Hükümet
arasındaki ilişkiyi düzenleyecek yeni
bir anayasa değişikliği.
Eğer Köşk dolaylı olarak icracı olacak ise kullanacağı bu icrai “yetkiler”
karşısında “sorumlu” olabilmesinin
yollarını ortaya koymak gerekir. Halihazırdaki mevzuat cumhurbaşkanına
kısmi yetki ve sorumsuzluk üzerine
kuruludur. Tüm yetkileri kullanacak,
terleyen ve koşturan yani Hükümete
müdahale eden cumhurbaşkanının
yetki–sorumluluk dengesi mutlaka tesis edilmelidir. Bu tartışma, Türkiye’yi
yarı başkanlık ya da başkanlık modellerinden birine götürmektedir.
1.1.2. Yarı Başkanlık/
Başkanlık Sistemine Geçiş
Yarı Başkanlık / Başkanlık sistemlerine geçmek için hukuken yapılması
gereken öncelikli olarak anayasa değişikliğidir. Zira cumhurbaşkanını
halkın seçmesi ile yarı başkanlık veya
başkanlık sistemine geçiş hukuken tesis edilmiş sayılmamaktadır. Seçilen
cumhurbaşkanının halkın desteğini
almış olması, başkan olduğu anlamına gelmez. Seçilen cumhurbaşkanının
ancak ve ancak bir anayasa değişikliği
ile başkanlık ve yarı başkanlık sisteminde cumhurbaşkanı olması mümkün olabilir. Bu haliyle, cumhurbaşkanı seçimlerinden sonra yarı başkanlık
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
ve başkanlık modeline geçişi sağlayabilecek bir anayasa değişikliğinin formülleri de tartışılmaktadır.
İlk formül: 2015 seçimlerinden
önce anayasa değişikliği yapılmasıdır.
Meclis’te 2011 yılından bu yana sürdürülen anayasa değişikliği çalışmaları
başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Mevcut
siyasi tabloda 4 siyasi partinin uzlaşması ile yeni bir anayasa yapılması
mümkün gözükmemektedir. Bu durumda, AK Parti’nin böyle bir değişiklikte ortaklık yapabileceği tek seçenek
BDP/HDP bloğudur. AK Parti’nin
2015 genel seçimler öncesinde, siyaseten farklı eleştirileri beraberinde
getirecek bu yola başvurması zayıf bir
ihtimaldir. Zira hem Meclis aritmetiğinde olası fire ihtimali (ortaklığın
referanduma gitmesini sağlayacak 330
rakamına ulaşamaması riski) bulunmakta, hem de BDP/HDP’nin yarı
başkanlık ve başkanlık sistemine onay
vermesi için karşı taleplerinin neler
olacağı konusu, AK Parti için siyasi
riskler barındırmaktadır.
İkinci formül: Anayasa değişikliğinin 2015 genel seçimler sonrasına bırakılması en muhtemel senaryo olarak
karşımıza çıkmaktadır.
1.1.3. Anayasa Değişikliği
Süreci
Anayasa değişikliğinin 2015 sonrasına bırakılması iki soruyu beraberinde
getirmektedir: Birincisi Başbakan’ın
Köşk’e çıkması durumunda genel seçimlere kadar mevcut Anayasa’nın
sınırları çerçevesinde hareket edip etmeyeceği, ikincisi ise çoğulcu ve katılımcı bir anayasa değişikliği mi, yoksa
AK Parti’nin olası genel seçim zaferinden sonra tek başına bir anayasa değişikliğine mi gideceğidir.
İlk soruya verilecek cevap,
Başbakan’ın ifadelerinde gizlidir. Yani
Başbakan Köşk’e çıktığında anayasa değişikliğini beklemeden mevcut
anayasal sınırlarını zorlayacaktır. Örneğin, Bakanlar Kuruluna başkanlık
yapma yetkisinin şartı olan “gerekli görülen” durumlar sübjektif olarak kullanılabilecektir. Bu noktada,
Başbakan’ın cumhurbaşkanı olması
durumunda yaşayacağı için en büyük
sorun, AK Parti ile ilişkisinin nasıl dizayn edileceği meselesidir. Başbakan
bu bağın kopmasını istemediğini partili cumhurbaşkanı ifadeleri ile özetlemektedir. Ancak mevcut Anayasa’nın
101. maddesi20, cumhurbaşkanının
partisi ile ilişkisinin kesilmesine dair
amir hüküm içermektedir.
Başbakan’ın
cumhurbaşkanı
olması durumunda
yaşayacağı için
en büyük sorun,
AK Parti ile
ilişkisinin nasıl
dizayn edileceği
meselesidir.
Cumhurbaşkanının partiyle ilişkisinin kesilmesi hükmü, yeni seçilecek
başbakan ile cumhurbaşkanı arasında
çatışma riskini taşımakta ve 2015’e
kadar nasıl bir başbakan sorularının
sorulmasına neden olmaktadır. Bu çatışma riski, düşük bir ihtimal de olsa
AK Parti içinde hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına neden olabilir. Köşk’e
çıkan Başbakan Erdoğan, kabine ile
ilişkilerini mevcut Anayasa’nın sınırlarını zorlayarak kendi istediği şekle
büründürebilir, ancak parti ile olan
ilişkisinde Anayasa çok açık bir düzenleme içermektedir. Bu açık düzenlemeye karşı oluşturulacak fiili
durumlar hiç beklenmedik tepkilerin
doğmasına neden olabilir. Dolayısıyla Başbakan’ın Köşk’e çıkması durumunda, Ağustos 2014-Haziran 2015
dönemi AK Parti için hem tehdit hem
fırsatlar içermektedir.
İkinci sorunun yanıtı ise 2015 seçimlerinde ortaya çıkacak tabloya göre
şekillenecektir. Eğer AK Parti anaya-
37
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
AK Parti anayasayı
tek başına
değiştirecek bir
Meclis aritmetiğine
ulaşırsa, diğer
partilerin itirazlarına
rağmen başkanlık
ya da yarı başkanlık
sisteminin
değişmesi
için düğmeye
basacaktır.
sayı tek başına değiştirecek bir Meclis
aritmetiğine ulaşırsa, diğer partilerin
itirazlarına rağmen başkanlık ya da
yarı başkanlık sisteminin değişmesi
için düğmeye basacaktır. Referanduma gitmeden Meclis’te kabul edilir
ya da referandumda halk tarafından
yeni anayasa veya değişiklik paketi
onaylanırsa Türkiye yeni bir yönetim
sistemine geçmiş olacaktır. Getirilmesi
hedeflenen yeni sistem, Türk siyasi hayatına nasıl bir yön verecek, uzun soluklu olacak mı gibi sorularının cevabını bugünden vermek mümkün değildir. Devlet sisteminin parlamenter
sistemden başkanlık sistemine geçişi
içerik olarak tartışılmadan, kişilerin
konumları üzerinden bir tartışmanın
yürütülmesi sağlıksız sonuçlara sebep
olabilir.
Bugünkü siyasi tabloda, AK Parti
ve Başbakan Erdoğan’ın tartışmasız liderliği durumuna göre, devlet sisteminin AK Parti ve Erdoğan’a göre dizaynı, yakın gelecekte ortaya çıkabilecek
farklı siyasi parti ve lider senaryolarında büyük sorunlar ve kargaşalar ortaya
çıkarabilir. Devlet yönetimi sisteminin, hem entelektüel hem de pratik
uygulamaları devletlerin kurulduğu
ilk günden itibaren büyük bir çerçeve sunmaktadır. Bu çerçevede, kişiler
ve günlük görüntülerden bağımsız
olarak Türkiye’nin önümüzdeki en az
50 yıllık geleceğini şekillendirecek ve
tüm kesimlerin mutabık kalabileceği
bir devlet sistemi tartışmasının, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bağımsız
olarak ortaya konması gerekmektedir.
Yeni bir siyasi atmosfer ve yeni bir
siyasi kültüre evirilecek olan bu süreç,
geleceğin Türkiye’sine nasıl bir damga
vuracaktır? Bu sorunun cevabı, yapılacak olan anayasa değişikliğinin içeriğinde gizlidir.
38
• Anayasa değişikliğinde tüm denetim ve kontrol mekanizmaları ile
bir başkanlık ya da yarı başkanlık
sistemi mi gelecek?
• Ortadoğu’ya özgü melez bir sistem
mi doğacak?
• Cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçildiği eski düzene geri mi
dönülecek?
soruları, cevaplarını 2015 sonrasında bulabilecektir.
1.2. Başbakan
Cumhurbaşkanı Adayı
Olursa Nasıl Bir Seçim
Propagandası Süreci ile
Karşılaşacağız?
Bu konuda birbiri ile zıt iki propaganda süreci ile karşılaşılacaktır. Birincisi
30 Mart sürecindeki sert propagandanın devam etmesi, ikincisi yapılacak
olan seçimin mevcut Anayasa’daki
cumhurbaşkanının konumu çerçevesinde olacağından daha kucaklayıcı
ve Başbakan’ın kendine oy vermeyen
seçmen kitlesine de hitap edeceği bir
propaganda süreci ile karşılaşılabilir.
Hatırlanacağı üzere Başbakan Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçim süreciyle ilgili adaylık tartışmaları sürerken, ilk mitingini Konya-Karaman
hattında yapmıştır. Mitingde kullanılan dil, 30 Mart yerel seçimlerinden
farklı değildir. Miting 30 Mart yerel
seçimlerdeki galibiyet için teşekkür
olarak organize edildiği için yerel seçim propagandası tercih edilmiş olabilir. Buna rağmen, Başbakan’ın seçilecek cumhurbaşkanının tüm kesimlerin destekleyeceği bir isim olacağı,
2023 ve geleceğin Türkiye’si ve paralel
yapı ile mücadele vurguları cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde de propagandanın temel dinamiklerini oluşturacak gibi görünmektedir.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
Başbakan’ın seçim stratejisini birinci turda seçilme üzerine kurguladığı görülmektedir. İkinci tura kalınması, AK Parti için bir kayıp olabilir
ki, ikinci tura kalan diğer aday, AK
Parti’nin 2015 seçimlerindeki en büyük rakibi olacaktır. AK Parti için en
makul senaryo, 2011 ve 2014 seçimlerindeki benzeri oy oranlarının korunarak ilk turda yurtdışı seçmenin de
oylarıyla %50’yi (bir oy ile bile olsa)
geçen AK Partili adayın cumhurbaşkanı seçilmesidir. İkinci tur AK Parti
için karşı bloğun ittifakı riskini taşımaktadır.
Diğer yandan 17 Aralık operasyonunun cumhurbaşkanlığı seçimlerine
etkisinin olacağını söylemek mümkündür. Bu konuda iki görüş hakimdir; ilki 17 Aralık sürecinde yaşananlar
sonrası AK Parti’nin başarılı bir propaganda süreci ile yolsuzluk iddialarını AK Parti tabanını sıkılaştıran bir
konuma getirdiğidir. AK Parti 17 Aralık ve sonrasında yaşananları, darbe,
ihanet ve millilik üzerinden okuyarak;
kendi tabanını bir istiklal mücadelesi havasında kilitlemiş; seçilen seçim
şarkısının arka planı, reklam filmlerinde bayrak vurgusu ile halkın yerel
seçimleri bir genel seçim gibi yüksek
heyecan ve gerilimle desteklemelerini
sağlamıştır. 17 Aralık sürecindeki propaganda stratejisinin cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde de benzer şekilde kullanılmasının oyları artıracağına
inanan bir yaklaşım vardır.
Bu yaklaşımın temel argümanları;
• 1923’den sonra yeni Türkiye’nin
kuruluyor olması,
• Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
liderliğinde devletin yeni bir sistemi olan başkanlık veya yarı başkanlık ile yönetilmesi,
• Ermeni sorunu, Kürt meselesi,
Kıbrıs ve diğer tarihi sorunlu mirasların tamamen çözümlenmesi
ve yeni Türkiye’nin yeni bir sayfa
ile başlaması,
• AK Parti tabanının daha da genişleyerek, cemaatler veya diğer aracıların devlet sisteminden çekilmesi
ile birlikte yeni bir gençlik ve bürokrasi oluşturulması.
Bu temel argümanlar çerçevesinde
oluşacak “Yeni Türkiye” inşa süreci
AK Parti’yi hem cumhurbaşkanlığı
seçim sürecinde hem de 2015 genel
seçim sürecinde aynı tonda bir propaganda sürecine yönlendirmektedir.
Diğer bir yaklaşım ise, 17 Aralık
sürecinde yaşananların AK Parti için
büyük bir kayıp yaşatmasa da, 30
Mart seçimlerinden sonra yapılan 17
Aralık sürecine karşı kullanılan propaganda yönteminin halkta etki yapmayacağı yönündedir. Yapılan anketlerde
halkın %70’inin21 yolsuzluğun olduğuna inanması yolsuzluk operasyonun seçimlere olası etkisini doğrular
niteliktedir. Bu seçmen kitlesinin, 30
Mart’tan sonra AK Parti’nin yolsuzluklar ile mücadele edeceğine inandığı, bu sebeple cumhurbaşkanlığı seçimine kadar bir beklenti içinde olduğu
düşüncesinde olanlar bulunmaktadır.
AK Parti için en
makul senaryo,
2011 ve 2014
seçimlerindeki
benzeri oy
oranlarının
korunarak ilk turda
yurtdışı seçmenin
de oylarıyla
%50’yi (bir oy ile
bile olsa) geçen
AK Partili adayın
cumhurbaşkanı
seçilmesidir. İkinci
tur AK Parti için
karşı bloğun ittifakı
riskini taşımaktadır.
Bu bağlamda Başbakan’ın yerel seçimlerle kıyaslandığında cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde genel politikasının dışına çıkarak daha yumuşak bir
tavır sergilemesi beklenmektedir. Zira
cumhurbaşkanlığı makamının halk
nazarındaki anlamı dikkate alındığında, cumhurbaşkanı olacak kişinin
kendisine oy vermeyenleri dışlayan bir
tavır sergilemesine halkın sıcak bakma
ihtimali düşüktür. Fransa’da yapılan
39
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Erken seçimin
olmaması ve bu
kuralın uygulanması
durumunda, 2015
Haziran sonrası AK
Parti’nin önemli
simalarının büyük
bir çoğunluğu siyasi
yaşamlarına son
verecek veya ara
vereceklerdir.
son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
François Hollande’ın %28’lik oy oranıyla %26 oy alan Nicolas Sarkozy’yi
geride bırakmasının en önemli nedenlerinden birisi de Hollande’ın seçim
sürecinde sağa daha yakın ve farklı
etnik grupları benimseyen bir politika takip etmesidir. Bu nedenle sürece
genel olarak bakıldığında Başbakan’ın
bu süreçte toplumun farklı katmanlarını kucaklayıcı ve benimseyici bir politika takip edeceği düşünülmektedir.
Bu yaklaşım, 30 Mart yerel seçimlerinde kullanılan dilin ve propagandanın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
ters tepeceği ve halk karşısında inandırıcılığını yitireceği görüşüne dayanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı makamına seçilecek kişinin daha kapsayıcı,
geniş kitleleri kendine karşı olumlu
bakacak bir propaganda ile seçilmesinin daha anlamlı olacağı varsayılmaktadır.
AK Partinin bu yaklaşımı tercih
edip etmeyeceği konusunda şu an
için söylemler, miting konuşmaları ve
açıklamalar dikkate alındığında; birinci yaklaşımı yani 30 Mart yerel seçim
propagandası ve malzemelerini kullanarak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin
propagandası yapılacağı öngörülmektedir.
2. Cumhurbaşkanlığı
Seçimi Sonrası AK
Parti’nin Durumu
2.1. Üç Dönem Kuralı
AK Parti’nin tüzüğünde yer alan ‘üç
dönem kuralı’ partinin temel özelliklerinden biridir. 3 dönem kuralı tüzüğe konulduğunda seçimler 5
yılda bir yapılmakta idi. 15 yıllık bir
siyasi süreç sonrası yeni isimlerin ve
40
gençlerin önünün açılması için, Parti
kendini yenilemek üzere bir sınırlandırma getirmişti. 3 dönem kuralı ile
AK Parti’nin kendi içinde yenilenmesi
ve diğer bir açıdan bazı isimlerin doğal
yollarla tasfiyesi kolaylaşmış olmaktadır. Şu anki siyasi tablo ve Parti içi yaklaşım 3 dönem kuralının uygulanması
yönünde gelişmektedir. Erken seçimin
olmaması ve bu kuralın uygulanması
durumunda, 2015 Haziran sonrası
AK Parti’nin önemli simalarının büyük bir çoğunluğu siyasi yaşamlarına
son verecek veya ara vereceklerdir.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin
3 dönem kuralı ile ilgisi, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın Köşk’e çıkması durumunda, 3 dönem kuralına
takılmadan siyasi yaşamına devam
etmesi halidir. 3 dönem kuralının uygulanmasıyla birlikte 2015 Haziran
sonrası için Recep Tayyip Erdoğan’ın
cumhurbaşkanı olduğu, hükümetin
ise başta Ahmet Davutoğlu, Numan
Kurtulmuş, Süleyman Soylu ve kurala takılmayan diğer isimler tarafından kurulduğu bir Türkiye senaryosu
mümkündür. Bu senaryoda Başbakan
Erdoğan, AK Parti’nin kuralına takılmayacak, ancak 12 yıllık birçok kurucu ve siyasi aktör doğal olarak yani sorunsuz, tartışmasız tasfiye veya siyaset
dışı kalmış olacaktır. Bir başka açıdan
bu tablo AK Parti’nin yeni kadroları
anlamına gelmektedir. Bu kadrolara
talip olan genç veya yeni isimler arasında sıkıntısız ve sorunsuz bir geçiş
dönemi ise AK Parti’nin öncelikleri
arasında olacaktır.
3 dönem kuralının cumhurbaşkanı seçimleri ile bir diğer ilgisi,
cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası
yeni bir Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı’nın 3 dönem kuralını kaldır-
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
ma ihtimalidir. Yeni başbakan 3 dönem kuralını kaldırarak, önemli siyasi
isimlerin devam etmesini sağlayabilir.
Böylece 2015 seçimlerine yeni ve tecrübesiz bir ekip yerine, 13 yıllık tecrübe ve başarılar ile toplumun karşısına
çıkılmak istenebilir.
Anayasa’daki yetkiler ile Köşk’e oturan
Erdoğan, yeni kadroların belirlenmesine ne kadar müdahale edecek ya da
bu kadroların belirlenmesini kime
emanet edecektir?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
3 dönem kuralının kaldırılmasına
sıcak bakmaması, cumhurbaşkanı
olma isteğini tetikleyen nedenlerden
biri olarak görülebilir. Diğer taraftan
Başbakan’ın, cumhurbaşkanı olması
ile birlikte, AK Parti yönetimi ile arasında oluşabilecek güç çatışmasını önlemenin yollarından biri de 3 dönem
kuralının uygulanmasıdır. Zira bir
kişinin üç dönemden fazla parti yönetiminde bulunması parti üzerindeki
etkisinin artması demektir.
Yeni bir başbakanın olması durumunda mevcut ekiplerle devam edilip
edilmeyeceği de bir diğer tartışma konusudur. Bütün bu tartışmaların içersinde ekiplerin birbirleriyle uyumu
da dikkate alınacaktır. Örneğin; Abdullah Gül’ün Başbakan, Başbakan’ın
cumhurbaşkanı olması durumunda
(ki bu ihtimal artık çok gerçekçi değildir) ekiplerin değişimi sorunu ortaya
çıkacaktır. Diğer bir deyişle, cumhurbaşkanının ekibi ile birlikte başbakanlığa, başbakanın da yine kendi ekibi
ile birlikte cumhurbaşkanlığına geçmesi mümkün değildir. Zira her iki
makamın yapısal olarak birbirlerinden
farklı olmalarının yanında nitelik ve
nicelik farkları da mevcuttur.
Burada unutulmaması gereken
önemli bir nokta, partili cumhurbaşkanlığı olmadığı sürece Başbakan’ın
partideki kadrolara karışmaması mevzuat ve etik olarak bir gerekliliktir.
Ayrıca anayasaya göre partiler üstü
olan bir konumu da bu gerekliliği
ortaya koymaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AK Parti’de
önemli bir konumda iken ayrılmış ve
Parti ile bağlarını kesen bir görüntü
sergilemiştir. Bu anlamda, Abdullah
Gül AK Parti’deki etkisi ve gücünü
bir mecburiyet olarak yitirmiştir. Abdullah Gül’ün mevcut şartlarda siyaset planının olmadığıyla ilgili yaptığı
açıklamanın arka planında AK Parti
içerisindeki güç kaybı bir sebep olarak
gösterilebilir.
Bu çerçevede “2015 sonrası AK
Parti’nin kimin tarafından belirleneceği” sorusu da ciddi olarak ele alınması gereken bir sorudur. Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda mevcut
2.2 Yeni Başbakan ve Ekibi
Partili
cumhurbaşkanlığı
olmadığı sürece
Başbakan’ın
partideki kadrolara
karışmaması
mevzuat ve
etik olarak bir
gerekliliktir. Ayrıca
anayasaya göre
partiler üstü olan
bir konumu da bu
gerekliliği ortaya
koymaktadır.
Diğer bir konu, yeni Başbakan
olarak görev alan kişinin, Başbakan
Erdoğan’ın ekibi ile devam edip etmeyeceğidir.
Cumhurbaşkanlığına
Erdoğan’ın çıktığı senaryoda, şu anki
Başbakanlık ekibinin tamamının
köşke çıkması mümkün değildir. Ayrıca, 2015 seçimlerine kadar ekipler
arasında en güçlü ve bazı durumlarda bakanlardan daha etkin konumda olan Başbakan danışmanları ve
ekibinin yeni dönemdeki konumu,
yeni Başbakan’ın ismi kadar dikkate
alınacak bir konudur. Hâlihazırdaki
Bakanlar Kurulu mensuplarının bir
kısmının eski Başbakan danışmanı olduğunu anımsamak gerekir. Bu isimler gibi, şu an Başbakan’ın yanında
olan ekibin 12 yıl sonra yeni bir isimle çalışması veya bağlılığı Başbakan
41
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Abdullah Gül’ün
dışarıda olduğu
senaryolarda
başbakan olma
ihtimali olarak
beş isim ön plana
çıkmaktadır. Bu
kişiler; Beşir Atalay,
Bülent Arınç, Ali
Babacan, Mehmet
Ali Şahin ve Ahmet
Davutoğlu’dur.
Erdoğan’a olan bir ekibin yeni Başbakan tarafından nasıl değerlendirileceği
bir sorun olarak durmaktadır.
Gül’ün durumu ve başbakanın kim
olacağı konusu senaryoları farklılaştırmaktadır.
Danışmanlar ve ekipler konusu,
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kamuoyu önünde tartışılmasa da, arka
planda ciddi riskler barındırmaktadır. Daha ileri bir noktada, cumhurbaşkanlığı sonrası AK Parti’nin içsel
olarak en zayıf halkası bu konu bile
olabilir. AK Parti’nin Genel Başkanı ve Başbakan olarak Recep Tayyip
Erdoğan’ın kendi ekibinin dağılmasına veya dağıtılmasına müsaade etmeyeceği aşikârdır. Bu noktada, yeni Başbakan seçimini bile etkileyebilecek bu
faktör, seçim sürecinde ve sonrasında
bir değişken ve sorun olarak durmaktadır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün
net ifadelerinden sonra Ağustos sonrası mevcut şartlarda bir değişiklik olmadığı sürece başbakan olma ihtimali
bulunmamaktadır. (Bayburt modeli
ve AK Parti Genel Kongresinde partiye başkan seçilme ihtimali de dâhil
olmak üzere)
2.3. Emanetçi Bir Başbakan
mı?
Başbakanın kim olacağı sorusu önemlidir. Çünkü bundan sonraki süreçte
büyük kırılmaların yaşanmaması durumunda Türk siyasal hayatını orta
vadede %35-45 bandında devam ettirecek olan AK Parti’nin geleceği bu
yeni aktör ve ekipleri tarafından belirlenecektir.
Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili tartışmalara bakıldığında öncelikle
Erdoğan’ın adaylığının çok yüksek
bir ihtimal olduğu görülmektedir.
Başbakan’ın sürpriz olabilir açıklaması
kafaları biraz karıştırmış olsa da, mitingler, Almanya ziyareti, yetki açıklamaları ve başkanlık modeli tartışmaları ve en son Afyon toplantısındaki
açıklamaları Başbakan’ın kendisinden
daha yetkili olacak ve liderliğini tartışmaya açacak farklı bir ismi halkın karşısına çıkarmayacağı savını karşımıza
çıkarmaktadır. Bu noktada, Abdullah
42
Abdullah Gül’ün dışarıda olduğu
senaryolarda başbakan olma ihtimali
olarak beş isim ön plana çıkmaktadır.
Bu kişiler; Beşir Atalay, Bülent Arınç,
Ali Babacan, Mehmet Ali Şahin ve
Ahmet Davutoğlu’dur. Bazı uzmanlara göre, yarı/başkanlık sistemine
çok hızlı bir süreçte geçilmemesi durumunda, Bülent Arınç’ın başbakan
olma olasılığı daha yüksek iken Beşir
Atalay da ciddi bir alternatif olarak
görülmektedir. Her ne kadar Arınç,
seçimlerden önce siyaseti bırakıp
emekliye ayrılacağı yönünde açıklamalarda bulunsa da, ara dönem için
başbakan olmayı reddetmemektir.
Nitekim kuruluşundan beri faaliyette
bulunduğu bir parti içerisinde başbakanlık makamını bir hak olarak görmesi olası ve makuldür. Diğer açıdan,
özellikle Davutoğlu, Babacan ve Şahin
gibi isimlerin Başbakan olması durumunda, daha eski, tecrübeli ve abi
konumundaki Arınç’ın tavrı AK Parti
yönetiminin dikkate alması gereken
bir durumdur. Bülent Arınç, 17 Aralık sürecinde açıkça Başbakan’a verdiği
destek ve Cumhurbaşkanlığı sürecindeki yorumlarıyla 2015 seçimlerinde
AK Partiyi bir arada tutabilecek ve
taşıyabilecek ‘abi’ olarak başbakanlığa
bir adım daha yakındır. Ayrıca, Bülent Arınç’ın parti üzerindeki etkisi,
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
Başbakan ve Cumhurbaşkanıyla olan
diyaloğu da önem arz etmektedir.
Öte yandan Beşir Atalay çözüm sürecindeki rolü ile başbakanlık koltuğu
için önemli bir isim olarak dikkat çekmektedir. 2014-2015 yıllarında, çözüm sürecinin AK Parti ve Türkiye’nin
gündeminin önemli bir bölümünü
kapsayacak olması, ilk elden Atalay’ın
başbakan olarak süreci yönetmesi bağlamında şansını arttırmaktadır.
Ancak yukarıda da belirtildiği üzere cumhurbaşkanının, Başbakan Erdoğan olması halinde yeni başbakanın
kim ve nasıl biri olacağı konusunda
önümüzde net bir tablo bulunmamaktadır. AK Parti’de de esas müzakere edilecek nokta, “zayıf emanetçi bir
başbakan mı yoksa güçlü bir başbakan
mı olmalı” tercihidir. Burada ise bir
ikilemle karşılaşmaktayız:
1. Zayıf, emanetçi bir adayın Başbakanlık makamına getirilmesi ihtimalinde akıllara Turgut Özal örneği
gelmektedir. Özal sonrası dönemde
olduğu gibi emanetçi başbakanın genel seçimlerde AK Parti’yi taşıyamayacağı olasılığı da göz önünde bulundurulmalıdır.
2. 2015 seçimlerine giden süreçte
güçlü bir kişinin AK Parti başkanı ve
başbakan olması durumunda AK Parti
seçimlere güçlü bir şekilde girecektir.
Ancak bu durumda Erdoğan’ın parti
içindeki pozisyonu bir basamak gerileyecektir. O nedenle esas çözülmesi
gereken sorun budur.
Tüm bunların yanı sıra AK Parti’de
şahıslar üzerinden konuşmanın bir etkisinin olmayacağı da söylenebilir. Recep Tayyip Erdoğan bundan sonraki
süreçte başbakan da olsa, cumhurbaş-
kanı da olsa ağırlık merkezi olacağından diğer şahısların belirleyiciliğinde
ziyade, Başbakan’ın kişisel tercihlerinin etkili olması söz konusudur. Zira
Türkiye’de güçlü liderlikten anlaşılan takım kaptanı olmaktan ziyade
şirket patronu şeklindeki liderliktir.
Takım kaptanı şeklindeki liderlik bir
siyasi kültür meselesidir. Örneğin
İngiltere’de David Cameron bir liderdir; ancak Cameron şirket patronundan ziyade bir takım kaptanı ruhuyla
hareket etmektedir. Türkiye’de ise Erdal İnönü haricinde hiçbir lider, takım kaptanı gibi hareket etmemiştir.
Özellikle sağ cenahta bu durum daha
belirgindir: geriye dönük bakıldığında
Adnan Menderes’ten Turgut Özal’a ve
Süleyman Demirel’e kadar şirket patronluğu geleneği hâkimdir. Bu gelenekte de kurtarıcılar ön plandadır.
Beşir Atalay çözüm
sürecindeki rolü ile
başbakanlık koltuğu
için önemli bir
isim olarak dikkat
çekmektedir.
3. Seçim Sonrası İki Partili
Bir Sisteme mi Gidilecek?
Siyasette rol alan kişilerin şahsi özellikleri ve kabiliyetleri büyük bir önem
arz etmektedir. Ancak cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ve sonrasında siyasal sistemin tartışılacağı bir süreçten
geçilecektir. ‘İlk kez halk oylamasıyla
seçilmiş bir cumhurbaşkanı, sistem değişimine yol açacak mı açmayacak mı?’
sorusu sürecin ana argümanıdır.
Halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanının, anayasa değişmediği
sürece hukuken sistem değişikliğine
neden olması mümkün değildir. Ancak mevcut şartlarda hukuken olmasa
bile fiili olarak sistem değişikliğine yol
açacağı belirgin bir şekilde görülmektedir. Burada yapıyla aktör arasında
iki yönlü bir ilişki söz konusudur.
Örneğin klasik siyaset tartışmasının
sona erdiği ve 300 yıllık geçmişi olan
‘kuvvetler ayrılığı’ kavramı, Türkiye
Zira Türkiye’de
güçlü liderlikten
anlaşılan takım
kaptanı olmaktan
ziyade şirket
patronu şeklindeki
liderliktir. Takım
kaptanı şeklindeki
liderlik bir siyasi
kültür meselesidir.
43
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Cumhurbaşkanlığı
seçiminin ikinci tura
kalması durumunda
ise ikinci tura kalan
Parti’nin adayı o
partide yeni bir
lider aday olarak ön
plana çıkacaktır.
Etnik temele dayalı
BDP/HDP bloğu
dışarıda bırakılacak
olursa Meclis’te
grubu bulunan
CHP ve MHP’de
-cumhurbaşkanlığı
seçimlerinden
hemen sonra
olmasa bile2015 seçimleri
sonrasında yeni
gelişmelerin
yaşanılması ihtimali
kuvvetlidir.
44
üzerinden yeniden tartışılmaktadır.
Yokluğunda yaşanan kötü tecrübelere
rağmen kuvvetler ayrılığının yeniden
tartışılması, Türkiye’deki siyasal sistemin kendisine özgü bir model üreteceği ihtimalini ortaya koymaktadır.
Bu kapsamda Türkiye’de ‘iki partili bir
sisteme geçiş’ tartışması yapılmaktadır.
Cumhurbaşkanının halk tarafından
seçilmesi ile birlikte yukarıda tartışılan
başkanlık/yarı başkanlık sistemi ve dar
ya da daraltılmış seçim sistemlerinden
birisine geçiş ile birlikte iki partili sistem daha da kaçınılmaz olacaktır. Bu
sisteme geçilmesi durumunda muhalefet orta vadede ya MHP ya da CHP
çatısı altında birleşmeye zorlanabilir.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci
tura kalması durumunda ise ikinci
tura kalan Parti’nin adayı o partide
yeni bir lider aday olarak ön plana çıkacaktır. Partilerin güçlü adayı destekleme ve işbirliği şeklinde bir kararı olmamasına rağmen 2014 yerel seçimlerinde, özellikle Ankara ve İstanbul’da
tabandaki geçişkenlikler yeni sistem
ile birlikte kaçınılmaz hale gelecektir.
Yarı başkanlık sistemine ve yeni
bir alternatif lidere 1964’teki Fransa
Cumhurbaşkanlığı seçimleri örnek
verilebilir. Bu sistem ilk defa 1964 yılında Fransa’da De Gaulle tarafından,
cumhurbaşkanı olmak adına uygulamaya sokulmaya çalışılmış, fakat De
Gaulle sürpriz bir şekilde ilk turda
seçilememiştir. De Gaulle, ikinci turda seçilse de %40 oy alan ve o güne
kadar ismi duyulmamış olan François Mitterand bir anda ikinci adam
konumuna yükselmiştir. Mittarand
olayı Türkiye’de de benzeri bir olayın
yaşanması ihtimaline önemli bir örnektir. Bu örnekten yola çıkarak Türk
siyasetinin de iki partili sisteme kayması durumunda cumhurbaşkanlığı
seçiminde ikinci tura kalacak adayın
siyasal çizgisinde yeni bir lider adayı
olma ihtimalinin bulunduğunu vurgulamak gerekir.
Kürt siyasi hareketi ise her ne kadar
HDP ile sola açılma girişimini başlatmış olsa da marjinal sol ile “etnik” ve
“bölgesel” parti olmaktan kurtulabilmesi mümkün görünmemektedir. Bu
durumda hangi sistem gelirse gelsin
bu siyasi hareketin temel belirleyicisi
bölgesel kapasitesi olacak ve iki partili
sistemde üçüncü küçük parti olarak
varlığı devam edecektir.
3.1. Muhalefetin Seçim
Stratejisi
Türkiye’de 2002’den bu yana yapılan
seçimlerde başarılı olamayan muhalefetin yeni bir heyecan oluşturması,
kitleleri mobilize edebilecek bir güce
ulaşabilmesi kısa vadede olası görülmektedir. Bu nedenle son yıllarda
“Türkiye’nin muhalefet sorunu” ifadesi klişe bir ifade haline gelmiştir.
Etnik temele dayalı BDP/HDP
bloğu dışarıda bırakılacak olursa
Meclis’te grubu bulunan CHP ve
MHP’de -cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonra olmasa bile- 2015
seçimleri sonrasında yeni gelişmelerin
yaşanılması ihtimali kuvvetlidir.
Sosyal demokratların, AK Parti’ye
oy vermeyen sağ seçmenin, milliyetçilerin ve Kürtlerin toplandığı partiler
mevcut ve birbirinden ayrıktır. Toparlanma, bahsettiğimiz kesimlerce kabul
gören yeni bir figürün doğumuyla
mümkündür. Örneğin 30 Mart yerel
seçimlerinde, CHP’nin Mansur Yavaş
gibi bir aday göstermesi, farklı görüşlerin toparlanmasını mümkün kılmıştır. Ancak bu birleşme CHP içinde de
bir kırılmaya neden olabilecektir.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet partilerinin ilk turda mı yoksa
ikinci turda mı işbirliği yapacağı tartışmaları MHP lideri Devlet Bahçeli’nin
“çatı aday” önerisi ile birlikte yeni bir
ivme kazandı. Çatı aday konusunda
henüz ziyaretler ve görüşmeler başlamamasına rağmen akıllara bir takım
sorular takılmaktadır. Çatı aday HDP
ve Meclis dışındaki SP ve BBP seçmeni için ne anlama geliyor? Bahçeli
önümüzdeki günlerde bu partiler ile
temas kuracak mı? Çatı adayın MHP
ve CHP’nin değil tüm muhalefetin
adayı olması için yola çıkılmışsa HDP,
SP ve BBP bu sürece nasıl katkı sağlayacak? MHP ve BDP/HDP’nin aynı
isim üzerinde uzlaşması çok düşük bir
olasılık olduğu gerçeğinden hareketle,
% 6-7 aralığında bir oy potansiyeline
sahip BDP/HDP olmadan aritmetik
olarak “çatı aday” %50’ye nasıl ulaşacak? AK Parti tabanından “çatı aday”a
destek mümkün mü?
Bu sorular artırılabilir. Son seçim
sonuçlarından yola çıkarak çatı adayın AK Parti tabanından en az %2-3
oranında bir destek bulmasını zorunlu
olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye’deki siyasi atmosferde seçmen davranışında bu kadar kısa sürede bir değişim olmasını beklemek çok rasyonel
olmayacaktır.
Hem CHP ve MHP hem de HDP
ilk tura kendi adayları ile katılacak
olurlarsa, olası bir işbirliği ya da seçmen davranışındaki doğal değişim
ikinci turda gerçekleşecektir. Seçimin
ikinci tura kalması durumunda HDP
oylarının çok büyük oranda AK Parti
adayına kayması sürpriz olmayacaktır.
CHP ve MHP tabanı ise ikinci tura
kalan adayda birleşecektir.
“Bu birleşmenin hangi parti adayı etrafında şekilleneceği, ikinci tura
CHP’nin mi yoksa MHP’nin mi ada-
yının kalacağı” soruları da önemlidir.
Ancak bir sürpriz olmadığı sürece
CHP’nin adayının ikinci tura kalması
beklenmektedir. CHP adayının ikinci
tura kalması durumunda SP ve BBP
seçmeninden ciddi bir destek görmesi
mümkün değildir. Ancak MHP’nin
güçlü bir aday göstermesi durumunda
bu aday az bir ihtimalle ikinci tura kalabilir. CHP tabanının reddetmeyeceği, muhafazakar sağ gelenekten gelen
bir MHP adayı ikinci turda AK Parti
adayını en fazla zorlayacak rakip olabilir. Böyle bir olasılıkta ikinci turda
da parti amblemleri değil isimler yarışacaktır. Böyle bir yarışta bir tarafta
Başbakan Erdoğan ya da başka bir AK
Parti adayı, diğer tarafta ise sağdan bir
başka aday bulunacaktır. Bu durumda
Başbakan’ın karşısındaki adayın 2014
yerel seçimlerinde %2,84 oy alan SP,
%1,51 oy alan BBP ve yaklaşık %5
seçmene tekabül eden yurtdışı oylarından ne kadar oy alacağı önemlidir.
SP tabanının daha fazla AK Parti adayına, BBP tabanının daha fazla MHP
adayına yönelmesi beklenebilir. Bu
veriler çerçevesinden oy oranlarıyla
ilgili hesaplama yapılacak olunursa
CHP-MHP’nin %44,26 olan oyuna
(ki CHP tabanının %100 desteği de
mümkün değildir) SP ve BBP tabanından %2 ve yurtdışı seçmeninden
%2 oy eklense bile toplamda ulaşılan
oran %48,26’yı geçmeyecektir. AK
Parti’ye yerel seçimlerde oy vermiş
tabandan bu adaya bir oy kayması olmadığı sürece (ki anlamlı bir kayma
beklenmemektedir) ikinci tura kalan
MHP adayının zaferle çıkması nerede
ise imkânsızdır. Eğer ikinci tura MHP
adayı değil de CHP adayı kalırsa SP ve
BBP tabanının büyük ölçüde AK Parti adayına yönelmesi daha rasyonel bir
seçmen davranışı olacağından CHP
adayının ikinci turdaki şansı MHP
adayına göre çok daha azdır.
Hem CHP ve MHP
hem de HDP ilk tura
kendi adayları ile
katılacak olurlarsa,
olası bir işbirliği
ya da seçmen
davranışındaki doğal
değişim ikinci turda
gerçekleşecektir.
“Bu birleşmenin
hangi parti
adayı etrafında
şekilleneceği, ikinci
tura CHP’nin mi
yoksa MHP’nin mi
adayının kalacağı”
soruları da
önemlidir.
45
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Grafik4: 2014 Yerel Seçim Sonuçları ( Belediye Meclis Üyeliği)
50
45
40
Oy Oranlar(%)
35
30
25
20
15
10
5
0
AKP
CHP-MHP
BDP-HDP
SP
BBP
Yurtdşnda
Kaynak: Yüksek Seçim Kurulu verilerinden derlenerek hazırlanmıştır.
AK Parti adayının
karşısında ikinci
turda CHP adayının
kalması durumunda
AK Parti adına
daha rahat bir yarış
olacak iken, MHP
adayının kalması
durumunda “başa
baş” bir seçim
süreci yaşanacağı
söylenebilir.
46
Yukarıda 2014 yerel seçim sonuçlarına göre yapılan hesaplamanın bir
benzeri AK Parti adayı için yapılacak
olursa AK Parti adayının şansının ne
kadar daha yüksek olduğu ortaya çıkacaktır. Belediye Meclis Üyeliği sonuçlarından yola çıkarsak AK Parti’nin
%42,87 oyuna SP, BBP tabanından
gelecek %2 ve yurtdışı oylarından gelecek %3 eklendiğinde %48,3 rakamına ulaşılacaktır. Geride kalan %1,7’lik
açık ise çok rahat bir şekilde BDP/
HDP bloğunun %6,28’lik oyundan
gelecek oyla kapatılacaktır.
düşmeyen AK Parti adayının SP, BBP
ve yurtdışı seçmeninden gelecek oylar
ile %47-48 bandına ulaşması durumunda ikinci turda BDP/HDP’nin
blok oyuna ihtiyaç duyulmayacaktır.
Ancak ilk turda %45 bandında kalacak bir AK Parti adayı ikinci turda
BDP/HDP’nin blok oyuna muhtaç
olacak bu durumda ciddi bir işbirliği ve pazarlık görüntüsü verilecektir.
Böyle bir görüntünün 2015 seçimlerinde AK Parti’ye nasıl bir etki yapacağını söylemek şu anda mümkün
değildir.
AK Parti, cumhurbaşkanlığı seçim
sürecinde özellikle ilk turda maksimum oy hedeflemektedir. İlk turda
alacağı oyun oranı ikinci turda BDP/
HDP’den ne kadar oya ihtiyacı olacağının göstergesi olacaktır. İlk turda
2014 yerel seçimlerindeki oyun altına
Sonuç olarak bu veriler ışığında
AK Parti adayının karşısında ikinci
turda CHP adayının kalması durumunda AK Parti adına daha rahat bir
yarış olacak iken, MHP adayının kalması durumunda “başa baş” bir seçim
süreci yaşanacağı söylenebilir.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk Siyasetine Olası Etkileri
SONNOTLAR
1
Milletvekili Genel Seçimleri 19232011 TÜİK Yayınları https://www.
google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=
&esrc=s&source=web&cd=5&cad=
rja&uact=8&ved=0CEcQFjAE&ur
l=http%3A%2F%2Fwww.tuik.gov.
tr%2FIcerikGetir.do%3Fistab_id%
3D152&ei=bcdxU5PsKOig7AbY0
YDgDw&usg=AFQjCNGtkh_iPG
lOFgjQzwtGJwkoUwjHvA&bvm=
bv.66330100,d.ZGU
2 Rasyonelleştirilmiş parlamentarizm
için bkz. Kemal Gözler, “Türkiye’de
Hükûmetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş
Parlâmentarizm Üzerine”, Türkiye
Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 20005, s.25-47
3 “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa
partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye
Büyük Millet Meclisi üyeliği sona
erer”.
4 DEMİR, Fevzi, Yarı Başkanlık Hükümet Sistemi ve Türkiye, http://
journal.yasar.edu.tr/wp-content/
u p l o a d s / 2 0 1 4 / 0 1 / 2 3 - Fe v z i DEM%C4%B0R.pdf, (Erişim Tarihi: 20.04.2014), s.831.
5 BİLİR, Faruk, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Hükümet Sistemlerinin Tanımlanması, 8 Şubat 2013, http://www.
ankarastrateji.org/yazar/profdr-faruk-bilir/baskanlik-ve-yaribaskanlik-hukumet-sistemlerinintanimlanmasi/ (Erişim Tarihi:
23.04.2014)
6 DEMİR, Yarı Başkanlık Hükümet
Sistemi ve Türkiye, s. 832.
7
Bkz. Gözler, Kemal, a.g.e.
8 ULUŞAHİN, Nur, Saf Hükümet
Sistemleri Karşısında İki Başlı Yürütme Yapılanması, Yetkin Yayınları, Ankara, 2007, s. 19.
9 TURHAN, Mehmet, Hükümet
Sistemleri ve 1982 Anayasası, Diyarbakır 1989, s. 185.; BECEREN,
Ertan / KALAĞAN, Gökhan,
Başkanlık ve Yarı-Başkanlık Sistemi; Türkiye’de Uygulanabilirliği
10
11
12
13
14
15
16
17
Tartışmaları,İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl:
6, Sayı: 11Bahar 2/2007, s. 178.
ERDOĞAN, Mustafa, “Yeni Anayasa: Yol Haritası”, Liberal Düşünce, Ankara, Sayı 66, 2012, s.29.
Sitembölükbaşı, Şaban, SDÜ İİBF
Dergisi Y.1997, S.2, sy.252 http://
edergi.sdu.edu.tr/index.php/iibfd/
article/viewFile/2404/2169
AY, Şadiye, Türkiye’de Parlamenter
Sistem ve Hükümet Sistemleri Tartışması, Mevzuat Dergisi, No:77,
2004, http://www.mevzuatdergisi.
com/2004/05a/01.htm#_edn33
(Erişim Tarihi: 23.04.2014)
GÖZLER, Kemal, Devletin Genel
Teorisi Bir Genel Kamu Hukuku
Ders Kitabı, Ekin Yayınları, Bursa,
2011, s.241
DOEHRİNG, Karl, Çeviren: Ahmet Mumcu, Genel Devlet Kuramı,
İnkılap Yayınevi, s. 202.
ŞAHİN, Ömer, 2 Numara Uyardı:
Kavga Çıkar, 6 Nisan 2014, http://
www.radikal.com.tr/yazarlar/omer_
sahin/2_numara_uyardi_kavga_cikar-1185133 (Erişim Tarihi:
22.04.2014)
ŞAHİN, Mehmet Ali, Partimizden Dört İsim Başbakan Olabilir, 21 Nisan 2014, http://t24.
com.tr/haber/mehmet-ali-sahinpartimizden-dort-isim-basbakanolabilir/256494 (Erişim Tarihi:
21.04.2014)
Anayasa Madde 92: Savaş Hali İlanı ve Silahlı Kuvvet Kullanılmasına
İzin Verme Milletlerarası hukukun
meşru saydığı hallerde savaş hali
ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu
milletlerarası andlaşmaların veya
milletlerarası nezaket kurallarının
gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere
gönderilmesine veya yabancı silahlı
kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına
izin verme yetkisi Türkiye Büyük
Millet Meclisinindir.
47
Ankara Strateji Enstitüsü, Rapor No: 14-02
Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin
ani bir silahlı saldırıya uğraması ve
bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin
kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir.
18 Türkiye’nin “köşk” seçimi siyaseti nasıl şekillendirecek? 16 Nisan 2014, Tarafsız Bölge: http://
tv.cnnturk.com/tarafsizbolge (Erişim tarihi: 22.04.2014)
19 ŞAHİN, Mehmet Ali, Partimizden Dört İsim Başbakan Olabilir, 21 Nisan 2014, http://t24.
com.tr/haber/mehmet-ali-sahinpartimizden-dort-isim-basbakanolabilir/256494 (Erişim Tarihi:
21.04.2014)
20 Anayasa md. 101: A. Nitelikleri ve
Tarafsızlığı Cumhurbaşkanı, Tür-
48
kiye Büyük Millet Meclisince kırk
yaşını doldurmuş ve yükseköğrenim
yapmış kendi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme
yeterliğine sahip Türk Vatandaşları
arasından yedi yıllık bir süre
için seçilir. Cumhurbaşkanlığına
Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyeleri dışından aday gösterilebilmesi, Meclis üye tamsayısının
en az beşte birinin yazılı önerisiyle mümkündür. Bir kimse, iki
defa Cumhurbaşkanı seçilemez.
Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa
partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye
Büyük Millet Meclisi üyeliği sona
erer.
21 Türkiye Şeffaflık Derneği yolsuzluk anketi( ankete katılan kişi sayısı
1568) http://www.seffaflik.org/index_tr.asp?anket_id=1#anket
ANKARA STRATEJİ
ENSTİTÜSÜ
Misyon ve Vizyon
Ankara Strateji Enstitüsü 2011 yılında kurulmuş olup; siyasi partilerden ve çıkar
gruplarından bağımsız olarak hukuk, ekonomi, politika ve toplumsal bilimler alanlarında çalışmalar yapan bir düşünce kuruluşudur.
Hukuk, ekonomi ve politika alanlarında sürekli ve güvenilir bilgiye ihtiyaç duyulan
günümüz dünyasında, Türkiye’nin ve dünyanın ihtiyaç duyduğu bilgileri toplamak,
analiz etmek, değerlendirmek ve ulusal ve uluslararası karar vericilerin, siyasilerin,
bürokratların, kamu ve özel kuruluşların hizmetine sunmak Ankara Strateji’nin öncelikli amacıdır. Bu amacı gerçekleştirmek maksadıyla düzenli makale ve dergi yayını
yapmakla beraber Türkiye de ve yurtdışında, konferans, toplantılar, çalıştaylar ve panellerdüzenlemektedir. Ayrıca, alanında kalifiye personelin ve uzmanların yetişmesi
için eğitim, staj programları ve kurslar organize etmektedir.
Yapı olarak üç ana araştırma bölümüne ayrılmıştır: “Hukuk Araştırmaları“, “Ekonomi Araştırmaları”, ve “Politika Araştırmaları.” Bu alanlarda akademisyenler ve uzmanlar tarafından projeler üretilmekte, raporlar, bildiriler yayınlanmaktadır. Diğer tarafran bu alanlarda faaliyet gösteren kişi ve kurumlarla işbirliği ve görüş alışverişinde
bulunulmaktadır.
Hukuk Araştırmaları Bölümü fikir ve çözüm üretmek amacıyla anayasa hukuku,
ceza hukuku, enerji hukuku, uluslararası hukuk ve AB hukuku alanlarında faaliyet
göstermektedir.
Ekonomi Araştırmaları Bölümü dünyada ve Türkiye de gerçekleşen dönüşümü anlamaya ve sürdürülebilir kılmaya yönelik analizler yapmakta ve gerçekçi, etkin politika
üretmeyi hedeflemektedir.
Türkiye ve dünya coğrafyasındaki siyasi gelişmeleri takip ederek, iç ve dış politika
alternatiflerinin geliştirilmesine yönelik çalışamalarda bulunarak karar vericileri ve kamuoyunu bilgilendirmeyi ve yeni stratejiler ortaya koymayı hedeflemektedir. Özellikle
Türkiye’nin AB uyum süreci, Ortadoğu’daki demokratikleşme süreçleri ve bu bölgedeki Türkiye’nin dış politikasına katkıda bulunmaktadır.
49
AKADEMİK KADRO
Prof. Dr. Mehmet Özcan (BAŞKAN)
Doç. Dr. Mehmet Akif Okur (BAŞKAN YARDIMCISI)
HUKUK BÖLÜMÜ
Prof. Dr. Ercüment Tezcan, Galatasaray Üniversitesi
Prof. Dr. Hakan Taşdemir, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Faruk Bilir, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Sanem Baykal, Ankara Üniversitesi
Doç. Dr. Mehmet Arıcan, Polis Akademisi
Doç. Dr. Erdal Abdulhakimoğulları, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Yüksel Metin, Süleyman Demirel Üniversitesi
Doç. Dr. Hüseyin Özcan, İstanbul Üniversitesi
Doç. Dr. Ayhan Döner, Erzincan Üniversitesi
Doç. Dr. Mehmet Erdem, Galatasaray Üniversitesi
Doç. Dr. Fatma Taşdemir, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Ertuğrul Uzun, Eskişehir Anadolu Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Elif Uzun, Anadolu Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Murat Tümay, İstanbul Medeniyet Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Fatih Kırışık, Dumlupınar Üniversitesi
Arş. Gör. A.Sacid Örengül, (Doktora)
Arş. Gör. Yusuf Soyupek, (Doktora)
Abdullah Tunç, (Yüksek Lisans)
Ayşe Nur Dil, (Yüksek Lisans)
Arif Gözel, (Yüksek Lisans)
Şafak Bayram, (Yüksek Lisans)
EKONOMİ BÖLÜMÜ
Prof. Dr. Elif Çepni, Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı
Prof. Dr. Hayriye Atik, Erciyes Üniversitesi
Prof. Dr. Kemal Yıldırım, Anadolu Üniversitesi
Prof. Dr. Nurdan Arslan, Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Şevket Tüylüoğlu, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Levent Aydın, Kırıkkale Üniversitesi
Arş. Gör. İbrahim Bolat, (Doktora)
Arş. Gör. Mine Yavuz, (Yüksek Lisans)
POLİTİKA BÖLÜMÜ
Prof. Dr. Erol Kurubaş, Kırıkkale Üniversitesi
Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar, Polis Akademisi
Doç. Dr. Gonca Bayraktar Durgun, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Şenol Durgun, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Haluk Özdemir, Kırıkkale Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Özgür Önder, Dumlupınar Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Akıncı, Aksaray Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Fatih Demirci, Dumlupınar Üniversitesi
Ebru Aydın, (Yüksek Lisans)
Cemalettin Taşken, (Yüksek Lisans)
50
Ankara Strateji
Enstitüsü Raporları
English/Turkish
İngilizce/Türkçe
Ankara Strategy Institute
Report No: 2013-2
March 2013
The Resolution Process
The Resolution
Process
Çözüm Süreci
Çözüm Süreci
Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar
Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar
A N K A A Law
STRATEGY Ekonomics
Birlikte Yaşam Belgesi Olarak
Yeni Bir Anayasa
A N K A A Law
STRATEGY Ekonomics
I N S T I T U T E Politics
Ankara Strategy Institute
Report No: 2013-2
March 2013
The Resolution Process
Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar
9
Anayasa Çalışma Ekibi
786055 828677
I N S T I T U T E Politics
Ankara Strategy Institute
Emek Mah. 26. Sokak (Old 62. Sok.) No:8/2 Çankaya 06500 ANKARA/TÜRKİYE
Phone: +90 312 213 84 44 • Fax: +90 312 213 84 34
ankarastrateji.org • [email protected]
ANALİZ
Ankara Strateji Enstitüsü
Analiz No: 2014-1
Mart 2014
İran’ın Kürt Politikası
Ebru AYDIN
İRAN’IN KÜRT POLİTİKASI
Ebru AYDIN
Kürt Sorununun Çözüm
Mantığını Anlamak
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Zorluklar, Zorunluluklar ve İdealler
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
Ankara Strateji Enstitüsü
Emek Mah. 26. Sokak (Eski 62. Sok.) No:8/2 Çankaya 06500 ANKARA/TÜRKİYE
Tel: (0312) 213 84 44 • Faks: (0312) 213 84 34
ankarastrateji.org • [email protected]
Prof. Dr. Erol Kurubaş
Kıbrıs Adası
Açıklarında Petrol
ve Doğalgaz
Arama Faaliyetleri
Kapsamında
Ortaya Çıkan
Krizin Hukuki,
Ekonomik ve Siyasi
Boyutları
Yrd. Doç. Dr. Fatma Taşdemir
E N S T İ T Ü S Ü Politika
İran’ın Kürt Politikası
Ankara Strateji Enstitüsü
Analiz No: 2014-1
Mart 2014
Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2014-1
Mayıs 2014
Cumhurbaşkanlığı
Seçiminin Türk Siyasetine
Olası Etkileri
Cumhurbaşkanlığı
Seçiminin Türk
Siyasetine Olası
Etkileri
??????
Kıbrıs Adası Açıklarında Petrol
ve Doğalgaz Arama Faaliyetleri
Kapsamında Ortaya ÇıkanANKA
Krizin
A
STRATE İ
Hukuki, Ekonomik ve Siyasi
Boyutları
Hukuk
Ekonomi
Ankara Strateji Enstitüsü
Emek Mah. 26. Sokak (Eski 62. Sok.) No:8/2 Çankaya 06500 ANKARA/TÜRKİYE
Tel: (0312) 213 84 44 • Faks: (0312) 213 84 34
ankarastrateji.org • [email protected]
Yrd. Doç. Dr. Fatma Taşdemir
786055 828677
E N S T İ T Ü S Ü Politika
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2012-3
Eylül 2012
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2014-1
Mayıs 2014
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Türk
Siyasetine Olası Etkileri
9
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
Ebru Aydın
Silahlı Çatışmalar
ve İnsan Hakları
Hukuku Açısından
Suriye
Prof. Dr. Ercüment Tezcan
Doç. Dr. Fatma Taşdemir
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2013-1
Ocak 2013
Silahlı Çatışmalar ve
İnsan Hakları Açısından Suriye
Prof. Dr. Ercüment Teczan
Doç. Dr. Fatma Taşdemir
51
Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2014-2
Mayıs 2014
Cumhurbaşkanlığı
Seçiminin Türk Siyasetine
Olası Etkileri
Cumhurbaşkanlığı
Seçiminin Türk
Siyasetine Olası
Etkileri
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Ankara Strateji Enstitüsü
Gençlik Cad. Ordular Sok. No: 25 Anıttepe 06580 ANKARA/TÜRKİYE
Tel: (0312) 213 84 44 • Faks: (0312) 213 84 34
ankarastrateji.org • [email protected]
ANKA A Hukuk
STRATE İ Ekonomi
E N S T İ T Ü S Ü Politika
Ankara Strateji Enstitüsü
Rapor No: 2014-2
Mayıs 2014
Download

Raporu indirmek için tıklayınız