1
İçindekiler
Ümmetin Yahudileri kimlerdir? ...................................................................................................3
Allah emaneti ehline veriniz dediği halde, neden kendisi, zalim ve cahil olan insana emaneti
vermiştir? ......................................................................................................................................4
Mezheplere göre meninin necis olup olmamasının hükmü nedir? ............................................6
Cehennemden en son çıkacak kişiyle ilgili hadisler arasındaki farklılığın sebebi nedir? ........7
Aynı evde yaşanılan sağır ve dilsiz kişinin maaşı ev ihtiyaçlarına kullanılabilir mi? ...............7
Yüce Allah elçileri olan peygamberin kavimler tarafından katledilmesine neden izin
vermiştir? ......................................................................................................................................8
Dünya, yer ile gök arasında kendi halinde bırakılmıştır, rivayetinde geçen "yer ile gök arası"
neresidir? ......................................................................................................................................9
İnsanların kusurlarını gizlemek gerekirken, Allah neden Peygamberlerin zellerini ortaya
çıkarıyor? ....................................................................................................................................10
Geleceği sadece Allah bildiğine göre, Nostradamus isimli adamın kehanetleri nasıl
açıklanabilir? ..............................................................................................................................11
Cuma namazından sonra Zuhr-i Ahir namazının kılınıp kılınmayacağıyla ilgili tartışmaların
sebebi nedir? ...............................................................................................................................14
Kur’an’daki kıssalar arası farklılıkların sebebi nedir? ............................................................20
Kur'an’dan başka mucize olmadığı iddiasına ne dersiniz? ......................................................23
Hz. İsa Allah'ın izniyle ölüleri diriltirken hangi duayı okurdu? ..............................................24
2
Ümmetin Yahudileri kimlerdir?
- Zayıf bir hadis rivayetinde Peygamberimizin: “Ümmetimin yahudileri Mürcielerdir.”
buyurduğu bildirilmiştir. (bk. Kenzu‟l-Ummal, h. no: 648)
- Diğer bir rivayete göre, Peygamberimiz: “Yahudi ve Hıristiyanlara selam verin, fakat
benim ümmetimin Yahudilerine selam vermeyin” diye buyurunca, “Ya resulellah! Kimdir
senin ümmetinin Yahudileri?” diye sordular. Cevap olarak: “Namazı terk edenlerdir”
buyurdu.” (Aclunî, 1/520) Suyutî, böyle bir hadisin aslına rastlayamadığını belirtmek suretiyle
bunun zayıf olduğunu; Sehavi ise bunun uydurma olduğunu belirtmiştir. (Acluni, a.y)
- Diğer bir rivayette: “Bunların ikindi namazını cemaatle kılmayanlar olduğu” ifade
edilmiştir. (Aclunî, 2/436)
Ancak bunların hiç birinin sahih bir senedi, hatta bir aslı dahi bulunmamaktadır.
Buna rağmen, Arap ve Türk internetinde, bunların Şia olduğunu söyleyenlerin yanında, bunları
vahhabi olduğunu söyleyenler de vardır.
Bizim kanaatimize göre, uydurma olduğunda şüphe olmayan bazı rivayetlere dayanarak bir
hükme varmak, özellikle Şia veya Vahhabilere/selefilere karşı bu tür aşırı ithamlarda
bulunmak, hem din, hem dünya yönünden İslam ümmetine önemli zararlar verir.
“Ümmetin Yahudileri” deyip de bir kısım Müslümanlarla uğraşanlar, bu davranışlarıyla
Yahudilere önemli bir hizmet ifa ettiklerini unutmamalıdır.
3
Allah emaneti ehline veriniz dediği halde, neden kendisi,
zalim ve cahil olan insana emaneti vermiştir?
- Bu konu tefsir kaynaklarında detaylı bir tartışma konusudur. Ahzab suresinin 72. ayetinin
tefsirinde yapılan değişik yorumlara bakılabilir. (Örn. Taberi, Razi; İbn Kesir, Kurtubi,
Beyzavî, İbn aşur, ilgili ayetin tefsiri)
- Biz bu konuda bir kaç madde halinde bazı açıklamaları uygun görmekteyiz:
a) Emaneti taşımak ile cahil ve zalim olmak arasından bir çelişki yoktur. Çünkü, realitede
görmekteyiz, insanlar bir yandan emanetlere riayet edebilmekte, diğer yandan bazı emanetlere
hıyanet etmektedir.
b) Zalim ve cahil vasıfları, imtihanın bir gereği olarak verilmiştir. Zira adalet imtihanlarında
ölçüyü kaçırıp zalim olanlar; bilgi imtihanında da konuya gereken hassasiyeti göstermediği için
cevaplaması gerekenleri cevaplamadığından cahil kimseler de olur. Dünya imtihanlarında
insanlardaki bu zalimlik ve cahillik vasfı, onları imtihandan alıkoymadığı gibi, uhrevi
imtihanlarda da bu iki vasfın varlığı bir engel teşkil etmez.
c) Cahillik ile bilgelik, zalimlik ile adillik vasıfları, insanın fıtratında vardır. Allah‟ın, iyi ve
kötü bu iki unsurla mücehhez kıldığı insanoğlu, kendi özgür iradesiyle bir tarafı tercih
etmektedir. Veya bazen öyle bazen böyle tercih yapmaktadır.
Bir yoruma göre Allah‟ın emir ve yasaklarından ibaret olan emanete riayet veya hıyanet
etmek/yahut da bazen riayet bazen hıyanet etmek insan için mümkün olduğu gibi, bir vakıa
olarak da tahakkuk etmektedir.
Buna göre, insana tahmil edilen yükümlülük yerine getirildiği takdirde insan alim, fazıl ve âdil
olur. Aksi takdirde zalim ve cahil olur.
d) Allah insanı nihayetsiz hayra da şerre de kabiliyetli bir şekilde yaratmıştır. İnsan bu
kabiliyetleri iman ve ibadet ile terbiye ederse alay-ı illiyine çıkar, yok küfür ve günah ile
çürütürse o zaman da esfel-i safiline sükut eder.
İşte insanı zalim ve kendine tapacak kadar bencil yapan, insanın küfür ve günahlar ile bilkuvve
bulunan şer kabiliyetini inkişaf ettirmesidir. Bu yüzden Kur‟an insanı bir cihetle "ahsen-i
takvim" şeklinde tavsif ederken diğer bir cihetle de "zalim ve cahil" diye niteliyor.
Bu husus ayetlerde şu şekilde ifade edilmektedir:
"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar
ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir."
(Ahzâb, 33/72)
"Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık, sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.
Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır. Onlara ise hiç eksilmeyen
ve tükenmeyen bir mükâfat vardır." (Tin, 95/ 4-6)
4
İnsanın fıtratı bir tarla gibidir. Allah bu tarlaya çok hikmetlerin tahakkuku için hayır ve şer
tohumlarını beraber ekmiştir. İnsan fıtrat itibari ile hayra da şerre de kabiliyetli olarak
yaratılmıştır. Bu hayır ve şer tohumlarının inkişaf ve tekemmül seçimini ise insanın kendi
tercihine bırakmıştır. Yani insan fıtratına ekilmiş olan bu hayır ve şer tohumlarından birisine
kuvvet verip onu neşvü nemalandırabilir. Seçim insanda olmasından dolayı mesuliyet ve
sorumluluk da insana aittir.
Yani insanın önünde iki yol var, ya iman ve ibadet ile varlık ve benlik davasını bırakıp
mütevazi ve diğergâm bir kul olacak ya da küfür ve gaflet ile varlık ve benlik davasına sapıp
zalim ve bencil birisi olacak. İnsan için her ikisi de mümkün.
e) Konuyu özellikle Ahzab suresinin 72. ayeti bağlamında değerlendirdiğimizde, diyebiliriz ki,
insanda Allah‟ın varlığını hakkıyla gösterecek bir kabiliyette yaratılan, insan için ilim ve adalet
noktasında bir pusula görevini üstlenen ve bir vahid-i kıyasi olan “ENE=BEN/BENLİK” gibi
bir cihaz yaratılmıştır.
İnsanın bu tarafı ilahî hikmet nokta-i nazarında üstün geldiğinden -meleklerin: “bunlar kan
dökücüdür, fitne fesat çıkarırlar” şeklindeki itirazlarına rağmen- var edilmiş ve yeryüzü
halifelik payesine çıkartılmıştır.
Bediüzzaman hazretlerinin kendi nefsine hitaben söylediği aşağıdaki sözleri, nefsin nasıl zalim
ve cahil olduğunun açıklar mahiyettedir.
“...Evet sen (ey Nefis!) benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek,
şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve
mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir surette kabul
etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad
edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlahiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i
fıtratınıza zıd bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde,
Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet
zalimdir.” (Sözler, 230-231)
f) Özetlersek:
İnsanda iki yön vardır. Bir taraftan kendisini yeryüzü halifelik payesine çıkartacak kadar ilmi
ve adaleti, diğer taraftan onu insanlık kulesinin şerefesinden aşağılar aşağısına sukut ettiren
zulüm ve cehaleti vardır.
Kendisine emanetin tevdi edilmesi, onun zalimliği ve cahilliği yüzünden değil, alimliği ve
adilliği yüzündendir. Ayette yer alan “İNSAN” kavramı, bu her iki sınıf insanı içine aldığı gibi,
aynı insanın bu her iki vasfını da ihtiva etmektedir.
Güzel vasıfları, insanları ahsen-i takvim mertebesine çıkarmış, kötü vasıfları ise onu esfel-i
safiline düşürmüştür. Eğer sadece kötü tarafları nazara alınıp insanoğluna varlıkta yer
verilmeseydi, peygamberler, asfıyalar, evliyalar, emanette melek gibi emin olan milyonlarca
insan heba edilecekti.
5
Mezheplere göre meninin necis olup olmamasının hükmü
nedir?
Meninin necis olup olmadığı hakkında iki görüş vardır. İnsan menisi hakkında Hanefiler ve
Malikiler şöyle demişlerdir (1); Meni necistir. Kalıntısının yıkanması gerekir. Ancak Hanefîler,
meni yaş ise yıkanması gerekir, elbise üzerinde kurursa ovma yeterli olacağını ifade
etmişlerdir. Malikiler necis hükmünü mutlak olarak kullanmışlardır.
Delilleri de Hz. Aişe (r.a.) hadisidir: "Kuru ise, Resulullah (a.s.)'ın elbisesinden meniyi
ovuyordum; yaş ise yıkıyordum."(2) Meninin necis olduğuna delâlet edenlerden biri de
bedenden çıkan diğer şeylere benzemesidir.
Hanbeliler ve azhar olan görüşte Şafıiler şöyle demişlerdir (3); Meni temizdir. Erkek menisi ise
yıkanması veya kazınması müstehaptır. Delil de Aişe (r.a.)'nin hadisidir: "Resulullah (a.s.)'ın
elbisesinden meniyi kazıyor, sonra da Hz. Peygamber onunla namaz kılıyordu."(4) Bir
rivayette de: "Namaz kılarken meniyi elbisesinden ovardım." (5) vardır.
İbni Abbas dedi ki: "Üzerinden onu bir boya otu veya bezle sil. O ancak sümük ve tükürük
gibidir."(6) İnsanın yaratılışının başlangıcı olmasıyla da sidik ve meziden ayrı bir durumu
vardır.
Şevkanî de meninin necis olduğu görüşünü tercih ederek dedi ki: Doğru olan, meninin
necisliğidir. Yıkama, silme ve ovma şekillerinden biriyle temizlenmesi caizdir.(7)
Dipnotlar:
1 - ed-Dürrü'l-Muhtar, I, 287; el-Lübâb Şerhu'l-Kitâb, I, 55; Merakı'l-Felah, 26; Bidayetu'lMüctehid, I, 79; eş-Şerhu's-Sağîr, I, 54; es-Şerhu'l-Kebir, I, 56.
2 - Darekutnî Sünen'inde Bezzar Müsned'inde rivayet ederek: "Abdullah b. Zübeyr'den başka
Aişe'den bunu nakleden bilinmiyor" dediler. "Yaş ise yıka, kuru iken de ov" hadisi ise gariptir.
Bilinmeyen bir hadistir. Nasbu'r-Raye, I, 209. Netice olarak bu hadis muzdaribtir. Bazısında
yıkama bazısında ovma ve bazısında da "Onunla kılıyordu" ifadeleri vardır.
3 - Muğni'l-Muhtac, I, 79-80; Keşşaful-Kına, I, 224; el-Mühezzeb, 1,47.
4 - Kütüb-i Sitte müellifleri ve İmam Ahmed rivayet etmiştir. Lafzı şöyledir: "Resulullah
(a.s.)'ın elbisesinden meniyi ovuyordum. Sonra da gidip onunla kılıyordu." Neylü'l-Evtar, I, 53.
5 - İbni Huzeyme ve ibni Hibban Sahihlerinde rivayet ettiler.
6 - Said ve Darekutnî merfu olarak rivayet elti.
7- Neylü'l-Evtar, I, 55.
Vehbe Zuyhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, II, 116
6
Cehennemden en son çıkacak kişiyle ilgili hadisler
arasındaki farklılığın sebebi nedir?
Söz konusu iki hadiste, en son cehennemden çıkan kimse ile Allah arasında geçtiği/geçeceği
ifade edilen diyalog‟un hem ortak hem de farklı noktaları vardır.
Şayet iki hadisten biri daha sahih ise onun ifadeleri esas alınır. Ancak bu hadislerden ilki
Buhari‟de (Rikak, 51), diğeri ise Müslim‟de (İman, 310) geçtiğine göre ikisi de aynı derecede
sahihtir.
Bu durumda: Peygamberimizin (asm) farklı zamanlarda konuşmanın akışına uygun olarak
diyalog‟un bir kısmına dikkat çekmiş olduğunu düşünebiliriz. Veya raviler bu kıssayı
anlatırken, farklı yönlerine vurgu yapmışlardır.
Aslında anlam bakımından iki rivayet arasında doğrudan çelişen bir tasvir de sözkonusu
değildir.
Şunu da ilave bir bilgi olarak aktaralım ki, Kadı Iyaz gibi bazı alimlere göre, burada farklı iki
şahıstan da sözedilmiş olabilir. Hatta bu şahıslar gerçek iki şahıs da olabilir, iki grup da olabilir,
iki cins de (Cinler-insanlar) da olabilir. (bk. İbn Hacer, 11/443)
Buna göre “...en son..” ifadesi nisbi olarak kabul edilir. Bu tevile göre, farklı kişilerin
durumunu seslendirdiği için rivayetler arasındaki farklılık daha da anlaşılır hale gelir.
Aynı evde yaşanılan sağır ve dilsiz kişinin maaşı ev
ihtiyaçlarına kullanılabilir mi?
Kardeşinizin gelirinden evin giderine ayıracağınız meblağ, diğer yükümlülerinkinden ayrılana
göre adil olmalıdır.
Yani başka gelir sahipleri ve evin geçiminden sorumlu olanlarla ortak harcama yapılmalı, o
kardeşe yükümünden fazlası yüklenmemelidir.
7
Yüce Allah elçileri olan peygamberin kavimler tarafından
katledilmesine neden izin vermiştir?
Bu konuyu şöyle açıklayabiliriz:
1) Tarih içerisinde öldürülen peygamberlerin başlarına gelenler ezeli ilimde mukadder idi.
Katillere izin vermek, bu takdirin tahakkukuna izin vermek anlamına gelir.
2) Allah, bazı peygamberlerinin derecelerini şehitlik mertebesiyle güçlendirmiştir.
3) İnsanlar için dünya bir imtihan meydanıdır. Bu imtihanda kazanalar yanında kaybedenler de
olacaktır. Bu kayıp ve kazançlar insanların kendi özgür iradelerine bırakılmıştır. Bu sebeple,
öldürülen kimseler peygamber dahi olsa, Allah katillerin elinden tutup engel olmaz. Bu adaletin
bir gereğidir.
4) Bazı peygamberlerin mağlup olmaları ve öldürülmeleri, genel olarak başka insanlar için
sağlam bir mantık yürütmenin önemli bir ölçüsüdür. Buna göre, öldürülen peygamberlerin
durumu, zaman içerisinde mağlup olan müslümanlara bakıp da onların mesleklerinde haksız
olduklarını tevehhüm edenlerin bu yanlışlarına açık bir gösterge teşkil etmiştir. Artık, aklı
başında olan kimseler anlar ki, dünyadaki galibiyet veya mağlubiyet hakkın veya haksızlığın
ölçüsü değildir. Akıbet, ahirette Allah‟ın dostlarınındır.
8
Dünya, yer ile gök arasında kendi halinde bırakılmıştır,
rivayetinde geçen "yer ile gök arası" neresidir?
- Evvela bu hadis zayıftır. İhya‟da (3/204) yer alan bu rivayet hakkında, Zeynuddin el-Iraki,
“Bunun bir kısmı Musa b. Yesar tarafından mürsel olarak rivayet edildiğini, geri kalan
kısmının her hangi bir aslına rastlayamadığını” belirtmek suretiyle zayıflığına işaret
etmiştir. (bk. Tahricu Ahadis-i İhya, -İhya ile birlikte- a.y)
- Aslında yer-gök arasında bulunan bir dünya tasavvuru da bu hadisin sahih olmadığının
göstergesidir. Meğer ki, dünyadan maksat, insanların hayatını ilgilendiren ve rızkıyla alakalı
olan hayat şartlarını taşıyan, maddi- manevi hayatının teminatı olan bir dünya kastedilmiş
olsun. Bu da hem gökleri, hem yeri, hem ikisi arası olan atmosferi ihtiva eder.
- Bununla beraber, bu rivayet şayet sahih olsaydı, bunu şöyle açıklayabilirdik:
Burada kastedilen dünya, Allah‟a ve ahirete perde olan ve iman esaslarına ters işleyen bir
dünyadır. Bu dünya, gafil insanların eğlence ve oyuncağı olan yönü itibariyledir.
Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi;
“Dünyanın üç vechi vardır:
Birisi: Âhirete bakar. Çünki onun mezraasıdır.
İkincisi: Esma-i hüsnaya bakar. Çünki onların mekteb ve tezgâhlarıdır.
Üçüncüsü: Kasden ve bizzât kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesatına, keyiflerine
ve bu fâni hayatın tekâlifine medar olur.
Nur-u imanla dünyanın evvelki iki vechine bakmak, manevî bir cennet gibi olur.
Üçüncü vecih ise, dünyanın fena yüzüdür ki zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur.”
(Mesnevi-i Nuriye, 79)
9
İnsanların kusurlarını gizlemek gerekirken, Allah neden
Peygamberlerin zellerini ortaya çıkarıyor?
Peygamberler, Allah‟ın insanlara kendi içlerinden gönderdiği özel ve seçkin insanlardır.
Peygamberlerin melek veya başka bir varlık değil de insanlardan seçilmiş olması, dini emirlere
muhatap olacak kimsenin örnek alması için en isabetli yoldur.
Ayrıca bilindiği gibi birçok özelliklerinin yanında Peygamberler ismet sıfatına sahip
insanlardır. Yani günah ve kusur işlemezler. Fakat insan olmaları hasebince, ilahi vasıflarının
olmadığına da işaret etmek amacıyla bazı tasarrufları olur ki bunlara küçük hata anlamında
zelle adı verilmektedir.
http://www.sorularlaislamiyet.com/node/214851/edit
Allah Teala Kur‟an‟da bütün yönleri ile peygamberlerin davranışlarını gözler önüne sererek
hem insani boyutlarını hem de seçkin vasıflarını insanlara göstermektedir. Bu, ayıbın ve
kusurun izhar edilmesi olmayıp insanların örnek alacakları peygamberleri daha yakından
tanımaları için ilahi bir lütuftan başkası değildir.
Kaldı ki şeyhlik veya başka makamlarda olan insanların bazı tasarrufları ile Yüce Allah‟ın
tasarruflarını bir tutmak hiç de doğru bir tutum değildir. Allah‟ın hiçbir emir ve yasağında
hiçbir insan veya varlık için abeslik ya da çelişebilirlik söz konusu değildir.
İnsan aklı, ilahi kudret ve hikmeti ve de bütün islami değerleri ve bilgileri bir bütünlük
içerisinde değerlendirmediği takdirde ilahi tasarrufları anlamlandırmada zorluk çekebilir. Bu
durum ilahi tasarrufların noksanlığından değil insan aklının zafiyetinden
kaynaklanabilmektedir.
10
Geleceği sadece Allah bildiğine göre, Nostradamus isimli
adamın kehanetleri nasıl açıklanabilir?
İslâm anlayışına göre varlık âlemine ait üç temel kitap vardır.
Birincisi, her şeyin takdir edilerek ilim diliyle yazıldığı kader veya levh-i mahfuz denilen
İmam-ı Mübin‟dir.
İkincisi, her şeyin irade, kudret ve hikmetle yaratıldığı ve haricî varlık seviyesine çıkarıldığı
kâinatı ifade eden Kitab-ı Mübin‟dir.
Üçüncüsü ise, insanın hayatı mânâlandırabilmesi, varoluşun sırlarını çözebilmesi için ona
rehber olarak gönderilen ve diğer iki kitabın tefsiri olan Kur'ân-ı Kerim'dir. Bu kitapların
tanıtıcısı ve öğretmenleri ise, peygamberler, onların yolundan giden veli ve âlimlerdir.
"Bilmek" küllî bir kavram olup, haber vermek, tahmin etmek, modellemek, eşyanın iç yüzüne
vâkıf olmak gibi alt dallara ayrılır. Bilmek, haber vermek ve tahmin etmek arasında ciddi
bağlantılar olmasına karşılık, bunlar aynı şeyler değildir. Bilmenin söz konusu olduğu varlık
boyutları, bilinebilir olanlar, bilinemez olanlar şeklinde ikiye ayrıldığında, gayb (bilinemez)
âlemleri ve gelecek konusunda bilgi edinmede insanın sahip olduğu donanımların, ne derece
güvenilir olduğu sorusu akla gelmektedir.
İnsanın fıtraten kullanma istidadına sahip kılındığı bilme yolları arasında, akıl, rüya (duru
rüya, şuuraltı rüya ve geleceğe ait işaretlerin verildiği rüya), hayal âlemine düşen mânâlar
(sûnuhat, tulûat), sezgi (altıncı his), tevatür, ilham, vahiy, gözlem, deney, ruhanilerle ve
farklı boyuttaki varlıklarla iletişim yer alır. Bu bilme vasıtaları, farklı varlık seviyelerindeki
farklı âlemlerden bilgi toplamada kullanılır. Haricî vücut giymiş varlıklar, zamanın bugünkü
diliminde gözlenebilirken; ilmî vücut seviyesindeki varlıklar, gelecekte haricî vücut
giyeceklerinden, onların şimdiki zamanda bilinmesi, hatalı bir yaklaşımla, "gelecekten haber
verme" olarak tarif edilir.
Gelecekten haber verme noktasında konuşan üç farklı zümre vardır.
Birincisi, peygamberler, Allah dostları diyebileceğimiz veliler; ikincisi, belli modellere dayalı
olarak kâinattaki düzen ve intizamın periyodik ve ritmik işleyişinden yola çıkarak, geleceğe
dâir tahminlerde bulunan ve haber veren bilim insanları ve araştırmacılar (genetik bilimciler,
meteorologlar, sismologlar); üçüncüsü ise, büyücüler, medyumlar, astrologlar, falcılar, ayrıca
cin ve ifritlerle temasa geçebilme kabiliyeti olan kâhinlerdir.
Veliler, kâhin değildir!
Allah, gönderdiği peygamberlerini insanlara tasdik ettirmek için, onlara gelecekle ilgili bazı
hâdiseleri bildirmiştir. Kur'an ve Peygamberimiz (asm) yoluyla bize ulaşan mu‟cizeler, net,
berrak ve doğrudur. Bu yüzden mu‟cize ile kehaneti, peygamber ile de kâhini birbirine
karıştırmamak lâzımdır. Cenab-ı Hakk'ın bildirmesiyle, peygamber ve veliler gelecekle ilgili
haberler verebilirler. Veliler, keşfetmelerine müsaade edilen gelecekle ilgili bilgileri örtülü
biçimde ve sembolik ifadelerle anlatma yolunu tercih etmişlerdir.
11
Peygamber Efendimiz'den (asm) sonra peygamberlik ve vahiy yolu kapandığı için, gelecekte
vuku bulacak bazı hâdiseler, yine ilâhî kaynaklı olmak üzere, ya rüya, ya ilham yoluyla veya
veliler tarafından dile getirilmektedir. Bu yolun dışında bulunan kâhinler de benzer iddialarda
bulunmaktadır. İlham ile hiçbir alâkası olmayan, ilâhî vâridata kapalı bu insanların, haber
kaynakları, Rahmanî değil, şeytanî sezgilerdir. Onlar ayrıca bu işi meslek edinmişlerdir. Zaten
haber kaynakları olan şeytanlar, kulak hırsızlığı ile bir şeyler kapıp yalan-yanlış şeylerle
yaldızlayarak onlara aktarmaktadır.
Nostradamus'un gerçek yüzü
Nostradamus'a, 16. yüzyılda yaşamış bir astrolog kahin, müneccim ya da falcı diyebiliriz.
Savunucularından Charles Ward'ın deyimiyle “gelecek kötülüklerden” bahsediyor.
Bu konuda ciddi araştırmaları ile tanınan Eric Russel, bir kehanetten bahseder ki şöyle:
Avrupalı astrologlar, müstakbel bir su baskınından haber verirler ve “Gezegenler balık
burcunda biraraya geldiği zaman su dünyayı istila edecek” derler. Herkes korkmaya başlar.
Bazı kimseler, güya baskından kurtulmak için kayıklar satın alırlar. Belirtilen zaman gelir ama
baskın falan olmaz fakat ne yazık ki, zaman süngeri bu aşikar yalanı da siler ve unutturur. Daha
sonra, astronomi alimleri bu konuyu ele alıp incelerler; “gezegenlerin balık burcunda biraraya
geleceği” sözünün ilmen mümkün olmadığı kararına varırlar.
Nostradamus gibilerin en iyi dostu, yalanlarını unutturan zamandır... Örneğin, falan tarihte filan
adam öldürülecek, derler. Adam gerçekten öldürülürse, bu iyi bir reklam olur. Olay
gerçekleşmediği takdirde, bu yalan kısa sürede unutulur, gider.
Nostradamus'un 946 kehanetinden ancak 70 tanesi bir bakıma gerçekleşmiş durumdadır ve
buradaki başarı oranı yüzde 7'dir. Bunların da büyük bir çoğunluğu hemen herkesin
yapabileceği, gerçekleşmesi olası tahminlerdir. Nostradamus, kehanetlerinde “mukaddes
yazıları rehber tutup, astronomik hesaplarla sonuca gittiğini” itiraf etmektedir. Konuyu
araştırdığımız zaman ise, onun, “Muhyiddin-i Arabi'nin eserlerinden de bazı haberleri
aşırdığını görüyoruz” O büyük velinin, geleceğe ilişkin çeşitli işaretlerini kendi kafasına göre
yorumlayarak düzmeceler ortaya çıkarmıştır.
Charles Ward onun hakkında şöyle der: “Bilmecelerle konuşan biridir. Sathi bir hristiyan,
samimi bir putperesttir. Önceden yanacağını haber verdiği Pouzin şehrini kendisi yakmıştır!”
Nostradamus belirsiz, çift manalı ve her yoruma açık sözler söylemekte ustadır. İşte Bernard
Capp'ın tespiti: “O, sözlerini dramatik bir belirsizliğe büründürmekte mahirdi. Bu yüzden
de kehanetleri çağımıza kadar canlı (!) kaldı”
Meşhur araştırmacılardan James Laver'in ifadeleri çok daha ilginçtir: “Yazıları, şiir ve edebiyat
kaidelerine uymaz; düzensiz, uydurulmuş kelimelerle dolu birer laf yığınıdır. Şiirlerinden doğru
dürüst bir mana çıkarmak mümkün değildir”
Kısacası; Nostradamus, bazı çevrelerce kasıtlı olarak şişirilmiş bir şarlatandır... İşin garip tarafı,
Allah, ahiret ve kader gibi belirgin gerçeklere inanmakta güçlük çeken maddeci kafaların, bu
fırsatçıların saçma sapan sözlerine ilgi duymaları, hatta inanmalarıdır...
Velâyet hakikatine bir misâl: Müştak Dede
1759'da Bitlis'te doğan Müştak Dede'nin asıl ismi, Peygamber Efendimiz'in (asm) ismine
hürmeten konmuş olan Muhammed Mustafa'dır. Kendisi medrese tahsili görmüş, daha sonra
Şems-i Bitlisî'nin yanında tahsiline devam etmiştir. Ayrıca Hacı Hasan Şirvânî'nin yanında da
eğitim görüp mutasavvıf bir şâir olarak yetişen Müştak Dede, sürekli seyahatler etmiştir.
12
1847'de basılan divanında, rumuz ve işaretler vardır. Gerçek bir veli ve sûfî olan Müştak
Dede'nin divanından Ankara'nın başşehir olacağına dâir şiir, olmuş olacak her şeyin Allah'ın
katında ilim nev'inden yazıldığına (kaderin varlığına) açık bir delildir.
Müştak Dede'nin divanı, Allah'ın velilerin kalbine ve zihinlerine değişik vasıtalarla (sünuhat,
tüluat, sezgi, ilham, altıncı his, rüya vb) ulaştırdığı kaderî plânda ilmî varlıkları olan, ama haricî
varlık elbisesi giymemiş geleceğe dâir hâdiseleri istediği takdirde, izin verdiği ölçülerde
ulaştırdığına dâir binlerce misalden biridir. Müştak Dede'nin geleceğe dâir haberleri,
Nostradamus'un haberleriyle kıyaslanmayacak kadar açık ve nettir.
Meselâ Müştak Dede, daha başşehir olmadan yüz sene önce, hiç yoruma gerek kalmadan,
üsûlüne uygun olarak, ama ehlinin anlayacağı şekilde Ankara'nın, İstanbul gibi başşehir
olacağını haber vermiştir. Bu şiir, İstanbul'da Takvim hâne-i Âmire'de, Hicri 1268 senesinde taş
basma olarak basılan divanın 29. sayfasında mevcuttur:
1. Me'vâ-yı nâzenîne ki(m) "Elf" olursa "Efser" Elif=A
2. Lâbût olur o me'vâ İslambol ile hemser
3. "Nun ve Kalem" başından alınsa "Nun"u Yunus, Nun=N
4. Aldıkça harf-i diğer olur bu remz azhar.
5. Miftah-ı Sûre-i Kaf serhadd-i Kaf tâ "Kaf" Kaf=K
6. Munzam olunmak ister "Ra"yı Resul-i Peygamber Ra=R
7. Hâ-yı hû ile âhir maksud oldu zâhir Hû=H
8. Beyt-i Veliyyu'l-Ekrem Elhâc Abd-i Ekber
9. Ey Pâdişah-ı Fahham Sultan Hacı Bayram
10. Ruhundan ister ikram Müştak-ı abd-i çâker.
* Bu şiirin 1, 3, 5, 6 ve 7. mısraları "elif", "nun", "kaf", "ra" ve "he" ile, yani aslî harflerle
Osmanlıca yazılışa uygun olarak Ankara'yı,
* İkinci mısra, rumuzlu olarak haber verilen bu şehrin başşehir olacağını,
* Yedinci mısra, bu oluşun "Hâ-yı hû" ile yani İstiklâl Savaşı'na işaretle, gürültü ve patırtı ile
vuku bulacağını,
* Birinci mısra, bunun ebced hesabı ile 341 tutan Efser'e "Elf" yani bin ilâve olunmak
suretiyle 1341‟de vukua geleceğini göstermektedir.
* İkinci mısrada İstanbul ile hemser=başabaş olacağı bildirilen şehrin Ankara olduğu, birinci
mısradaki “Me'vâ-yı nâzenin” kelimeleriyle 8 ve 9. mısralardaki ifadelerle de açıklanmış
bulunmaktadır. Zîrâ Bayram Veli'nin türbesi Ankara'dadır.
Hakikaten „Düstur‟un 5. cildinin, 381. sayfasında Ankara'nın başşehir olarak kabulüne dâir 27
sayılı umûmî heyet kararı 13.10.1339 Rumî tarihi taşımakta. Bu tarih ise, Hicri 1341 senesine
tekabul etmektedir.
Aslında 3. beytteki "Nun ve kalem... başından alınsa "Nun"u Yusuf", ifadesinde Yunus
Emre gibi dervişlerin başlarına koydukları “Nûn”ların da daha sonra Tekkelerin
kapanmasıyla başlarından alınacağına, o kıyafetlerin de kaldırılacağına bir işaret vardır.
Fakat Müştak Dede bir kâhin değil; bir velidir. Büyücülükle de asla alâkası yoktur.
bk. Sızıntı Dergisi, Safvet SENİH, İslâm Velileri Kâhin Değildir, Temmuz 2005 Yıl : 27 Sayı :
318.
13
Cuma namazından sonra Zuhr-i Ahir namazının kılınıp
kılınmayacağıyla ilgili tartışmaların sebebi nedir?
Konuyla ilgili, Dinî Sorulara Cevap Komisyonunun 14.10.2002 tarihinde "Cuma Namazı ve
Zuhr-i Ahir" konusunda vermiş olduğu kararı, gerekçeleri ve kaynakları şöyledir:
I. CUMA NAMAZI
A. Cuma Namazının Hükmü
Cuma namazı, farziyyeti Kitap, sünnet ve icma ile sabit olan ve hutbeyi de ihtiva eden iki
rekatlı, cemaatle kılınan bir namazdır. Yüce Allah, "Ey inananlar! Cuma günü namaz için
çağrı yapıldığında, alışverişi bırakıp hemen Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu,
sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allâh'ın lütfundan
nasibinizi arayın. Allâh'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz." buyurmaktadır (Cumu'a 62/910). Hz. Peygamber, "Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman'a
farzdır." (Nesâî, Cumu'a, 2; Ebû Dâvûd, Taharet, 129), "Cuma namazını kılmayan birtakım
kişiler, ya bundan vazgeçerler ya da Allâh kalplerini mühürler de gafillerden olurlar."
(Müslim, Cumu'a, 12; Nesâî, Cumu'a, 2), "Allâh, önemsemeyerek üç Cuma'yı terk eden
kişinin kalbini mühürler" (Ebû Dâvûd, Salât, 210; Nesâî, Cumu'a, 2) buyurmaktadır.
Cuma namazı, Hz. Peygamber döneminden günümüze kadar bütün Müslümanlarca kılınmış ve
bunun farz olduğu konusunda herhangi bir ihtilafa düşülmemiştir.
Cuma namazının hicretten önce farz kılındığına dair rivayetler bulunmakla birlikte, Hz.
Peygamber ilk Cuma namazını hicret esnasında Medine yakınındaki Rânûna denilen bir vadide
kıldırmıştır.
B. Cuma Namazının Rekat Sayısı
Cuma namazının farzı iki rekattir. Bu konuda herhangi bir ihtilaf yoktur.
Hz. Peygamber'in Cumanın farzından önce, nafile olarak bir namaz kılıp kılmadığı konusunda
fıkıh bilginleri, konuyla ilgili muhtelif rivayetlerden hareketle farklı görüşler ortaya
koymuşlardır:
Cuma'nın farzından önce nafile bir namaz olmadığını ileri süren fakihler bulunmaktadır. Onlara
göre Hz. Peygamber, Cuma namazı için mescide gelince, namaz kılmadan doğrudan minbere
çıkmıştır. Sahabenin kıldığı rivayet edilen namaz ise, sünnetle ilişkisi olmayan nafile bir
namazdır (İbn Kayyım, Zâdü'l-Meâd, I/118-119). Buna karşılık Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî
bilginlerine göre, Hz. Peygamber, Cuma namazının farzından önce tahiyyetü'l-mescid
dışında, nafile olarak namaz kılmıştır. Hanefîler bu namazın dört rekat olduğunu, diğerleri
ise belli bir rekat sayısıyla sınırlı olmadığını belirtmişlerdir (İbn Humam, Fethu'l-Kadîr,
II/39; İbn Kudâme, Muğnî, II/250; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, I/452).
Sahih hadis kaynaklarında Hz. Peygamber'in Cuma namazından önce nafile olarak namaz
kıldığına dair bir çok rivayet bulunmaktadır (İbn Mâce, Salat, 94; Buhârî, Cumu'a, 33, 39; Ebû
Dâvûd, Salât, 244).
Hz. Peygamber'in Cuma namazından sonra nafile olarak namaz kıldığı konusunda ihtilaf
olmamakla birlikte, bu namazın kaç rekat olduğu konusunda görüş farklılığı bulunmaktadır.
Bu namaz, Ebu Hanife'ye göre bir selamla dört, Şâfiî'ye göre iki selamla dört, Ebû Yûsuf'a
göre ise dört rekatta bir selam ve iki rekatta bir selam vermek üzere toplam altı rekattır (İbn
Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/39; Şirbînî, Muğni'l-Muhtâc, I/451).
14
Sahih hadis kaynaklarında yer alan bazı rivayetlerde, Hz. Peygamber'in Cuma namazından
sonra dört, bazı rivayetlerde ise iki rekat nafile namaz kıldığı bildirilmektedir (Ebû Dâvûd,
Salât, 244; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât, 95; Buhârî, Cumu'a, 39).
İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi bazı alimler, konuyla ilgili çeşitli rivayetleri birlikte
değerlendirerek, camide kılınırsa dört, evde kılınırsa iki rekat kılınabileceği görüşüne
varmışlardır.
Zikredilen bu rivayetler, Hz. Peygamber'in Cuma namazından önce ve sonra, ismi ne olursa
olsun evde ya da camide nafile namaz kıldığını göstermektedir. Bu itibarla, Cumadan önce
ve sonra kılınan namazlar, Cuma namazına daha sonra yapılan bir ilave olmayıp, Hz.
Peygamber'in uygulamasına dayanmaktadır.
C. Cuma Namazı ile Yükümlü Olmanın Şartları
Cuma namazı, akıllı, buluğ çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve mukim Müslüman erkeklere farz
kılınmıştır. Kadınlar, hürriyeti kısıtlı olanlar, yolcular ve cemaata gelemeyecek kadar mazereti
olanlar Cuma namazı kılmakla yükümlü değildirler. Zira Hz. Peygamber, köle, kadın, çocuk,
hasta ve yolcu dışında Cuma namazının her Müslüman'a farz olduğunu belirtmiştir (Ebû
Dâvûd, Salât, 215; Beyhakî, Sünen, III/183-184, H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutnî, Sünen,
II/2, H.No: 2; İbn Ebî Şeybe, Musannef, I/446, H.No: 5148; Ebû Muhammed el-Bağavî,
Mesabihu's-Sünne, I/470). Ancak Cuma namazını kılmaları halinde bu kimselerin namazları
geçerli olup ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.
D. Kadınların Cuma namazı kılmaları
Cuma namazı kılmak kadınlara farz değildir. Konuyla ilgili hadisleri ve uygulamaları göz
ardı ederek, sadece Cuma namazını farz kılan ayetteki "ey iman edenler" ifadesinden hareketle
kadınların Cuma ile mükellef olduklarını söylemek doğru değildir. Aksi halde, hükümlü, hasta
ve diğer mazeret sahiplerinin de Cuma ile mükellef olmaları gerekir. Zira Hz. Peygamber,
kadın, hasta, yolcu ve hürriyeti kısıtlı olanların Cuma namazı ile yükümlü olmadıklarını
belirtmek suretiyle ayetin hükmünü tahsis etmiştir (Ebû Dâvûd, Salât, 215; Beyhakî, Sünen,
III/183-184, H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutnî, Sünen, II/2, H.No: 2; İbn Ebî Şeybe,
Musannef, I/446, H.No: 5148; Ebû Muhammed el-Bağavî, Mesabihu's-Sünne, I/470).
Ayrıca, hadis ve siyer kaynaklarında, Hz. Peygamber döneminde bazı hanımların münferiden
Cuma namazına katıldıklarını bildiren rivayetler bulunmakla birlikte, onların erkekler gibi
yoğun bir şekilde Cuma'ya iştirak ettiklerini gösteren bir bilgi bulunmamaktadır. Asr-ı
saadetten günümüze kadar da, müçtehit imamlar ve daha sonraki bilginler, bunlara dayanarak
Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir (Bk. İbn Rüşd,
Bidayetü'l-Müctehid, I/157; İbn Kudâme, Muğnî, II/193; İbn Hazm, Muhallâ, III/259; İbn
Hümam, Fethu'l-Kadîr, II/62; eş-Şirbînî, Muğni'l-Muhtâc, I/276; Yusuf el-Hûlî, Nihayetü'lİhkâm, II/42; Sa'dî Ebû Ceyb, Mevsûatü'l-İcmâ', II/633).
Cuma namazının kadınlara farz kılınmamış olması, onlar hakkında bir mahrumiyet değil bir
muafiyettir. Diledikleri takdirde, camiye gidip cemaatle Cuma namazı kılmalarında dinen bir
engel yoktur.
E. Cumanın Sıhhat (Geçerlilik) Şartları
Fıkıh bilginleri, Cuma namazının geçerli olması için bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Bu
şartlardan hutbe, şehir ve cemaat şartlarının Kurulumuzca değerlendirilmesine ihtiyaç
duyulmuştur.
15
1. Hutbe
Hutbe, Cuma ve bayram namazlarında, genel olarak, Allâh'a hamd, Rasûlüne salât ve
Müslüman'lara nasihatten oluşan konuşmayı ifade eder.
Hutbe Cuma namazının geçerlilik şartlarındandır. Cuma suresinin 9. ayetindeki "Allâh'ı anma"
ifadesini, Hz. Peygamber'in hutbe ile ilgili hadislerini ve uygulamalarını göz önünde
bulunduran müçtehitler, hutbenin cumanın sıhhatinin şartı olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir
(İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/28; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/170-171; Şirbînî, Muğni'lMuhtâc, I/549; Kâsânî, Bedâi'u's-Sanâ'î, II/195-198; Nevevî, Mecmû', IV/382383).
Hutbenin, Cuma vaktinde ve namazdan önce okunması gerekir. Zira Hz. Peygamber, hutbeyi
Cuma namazından önce okumuştur (Ebû Dâvûd, Salât, 240; Abdürrazzâk San'anî, el-Musannef,
III/222, H. No: 5413). Bu yüzden bütün fıkıh bilginleri hutbenin namazdan önce okunması
gerektiği konusunda görüş birliği içindedirler. Günümüze kadar uygulama da bu şekilde
olmuştur (İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/28; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/170-171; Şirbînî,
Muğni'l-Muhtâc, I/549; Kâsânî, Bedâi'u's-Sanâ'î, II/195-198; Nevevî, Mecmû', IV/382383).
2. Şehir
İslâm bilginleri Cuma namazının sahih olması için, Cuma namazının şehir veya şehir
hükmünde bir yerleşim biriminde kılınması gerektiğini ileri sürmüşler, ancak şehrin tanımı
konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Hz. Peygamber, ilk Cuma namazını, Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında Salim b. Avf
oğullarının ikamet ettiği Rânûnâ adı verilen bir vadide kıldırmıştır (İbn Hişam, es-Sîretü'nNebeviyye, III/22).
Buna göre, farzı eda edecek sayıda cemaatin bulunduğu mezra, köy, belde, şehir gibi büyük
veya küçük tüm yerleşim birimlerinde kılınan Cuma namazı sahihtir. Nitekim Diyanet İşleri
Reisliği Müşavere Heyetinin (Din İşleri Yüksek Kurulunun) 16/04/1933 tarih ve 190 sayılı
kararında da bu husus vurgulanmıştır.
3. Cemaat
Cuma namazının sıhhat şartları arasında ileri sürülen cemaat şartı; cemaati oluşturan en az kişi
sayısı ve bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı
şeklinde iki yönden ele alınmıştır.
a) Cemaati oluşturan en az kişi sayısı
Cuma namazının sahih olması için cemaatin şart olduğu konusunda bütün bilginler ittifak
etmekle birlikte, gerekli asgari sayının kaç olduğu hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir.
Hanefi Mezhebinde, Cuma namazının kılınabilmesi için, Ebu Hanife ve Muhammed b. Hasen
eş-Şeybânî'ye göre, imamın dışında en az üç, Ebû Yusuf'a göre ise, iki kişinin bulunması
gerekir (İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/31; İbn Abidin, Reddu'l-Muhtâr, I/545).
Şafiî ve Hanbelîlere göre, en az kırk (Şafiî, Ümm, I/328; Nevevî, el-Mecmû', IV/353; Şirbinî,
Muğni'l-Muhtâc, I/545; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/204);
Malikîlere göre de on iki kişinin bulunması şarttır (Huraşî, Şerhu Muhtasari Halîl, II/76-77).
16
Şafiîler ve Hanbeliler görüşlerini, Hz. Peygamber'in Medine'ye gelmesinden önce Es'ad b.
Zürâre tarafından Medine'de kıldırılan ilk Cuma namazında kırk kişinin hazır bulunduğunu
bildiren rivayetlere dayandırmaktadırlar (Ebû Dâvûd, Salât, 216; İbn Mâce, Salât, 78). Bu
mezheplere göre, bundan sonra Rasulullah zamanında kılınan Cuma namazlarında sayı kırk
kişinin altına düşmemiştir. Ayrıca bunlar, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe'den rivayet edilen
"kırk kişi bulunan her yerleşim biriminde, Cuma namazı kılmak farzdır" haberi ile Ömer b.
Abdilaziz'in, Şam ile Mekke arasında bulunan "miyah" halkına gönderdiği mektuptaki, "kırk
kişiye ulaşınca Cuma namazını kılın" ifadesini delil olarak ortaya koymuşlardır (Beyhakî, esSünenü'l-Kübrâ, III/177-178, H.No: 5398, 5399).
İleri sürülen bu deliller, Cuma namazının farz olması için kırk kişinin bulunması gerektiğini
ispata yeterli değildir. Zira, Hz. Peygamber'in Medine'ye gelmesinden önce, Medine'de kılınan
Cuma namazında kırk kişinin hazır bulunması, bundan aşağı sayıda kişiyle Cuma namazı
kılınamayacağını göstermez. Nitekim Mus'ab b. Umeyr'in, Hz. Peygamber'in emri ile
Medine'de 12 kişiye Cuma namazı kıldırdığı rivayet edilmektedir (Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ,
III/179, H.No: 5407). Ayrıca Rasulullah'ın kıldırdığı bir Cuma namazında, ticaret kervanının
geldiğini haber alan cemaatten on iki kişi haricindekilerin dışarı çıktığı rivayeti sahih hadis
kaynaklarında yer almaktadır (Buhârî, Cumua, 38).
Öte yandan Hz. Peygamber'in, "Bir yerleşim biriminde, sadece dört kişi bulunsa bile,
Cuma namazı kılmak farzdır." buyurduğu rivayet edilmektedir (Beyhakî, Sünen, III/179
H.No: 5406, 5407; Darakutnî, Sünen, II/8-9 H.No: 1-3; Azim Âbâdî, Avnü'l-Ma'bûd, III/283).
Cuma cemaatinin asgari sayısı hakkında varit olan haberler genelde zayıf kabul edilmekle
beraber, fiilî uygulama ile Cuma namazının farziyyetini mutlak olarak ifade eden ayet ve
hadisler dikkate alınınca, bir sayı şartı olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, Cuma namazının
kılınabilmesi için 40 kişinin bulunması gerektiği konusunda Hz. Peygamber'den menkul bir
rivayet bulunmamaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de Cuma namazı mutlak olarak bütün mü'minlere farz kılınmıştır (Cumua 62/9).
Hz. Peygamber bunlardan kimlerin muaf tutulduğunu hadislerinde belirterek ayetin genel
hükmünü tahsis etmiştir (Ebû Dâvûd, Salât, 215; Beyhakî, Sünen, III/183-184, H.No: 5422,
5425, 5426; Darakutnî, Sünen, II/2, H.No: 2; İbn Ebî Şeybe, Musannef, I/446, H.No: 5148; ) ve
O'nun dışında kimsenin, ayetlerin hükmünü tahsis etme yetkisi de yoktur.
Bu itibarla, bir yerleşim biriminde İmamla birlikte en az dört kişinin bulunması halinde Cuma
namazı kılınması gerekir.
b) Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı
Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınıp kılınmayacağı konusunda farklı
görüşler bulunmaktadır. Hanefi mezhebinde ağırlıklı görüşe göre, birden fazla yerde Cuma
namazı kılınabilir (Kâsânî, Bedâi'u's-Sanâî, II/191-192; İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/14-15;
İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, I/541). Diğer üç mezhebe göre ise, zorunluluk bulunmadıkça, bir
yerleşim yerinde sadece bir yerde Cuma namazı kılınır; bir ihtiyaç bulunması halinde ise,
birden fazla yerde Cuma namazı kılınabilir. İhtiyaç yokken, birden fazla yerde kılınması
halinde, namaza ilk başlayanların Cuma namazları sahih olur, diğerlerininki sahih olmaz. Bu
durumda diğerlerinin öğle namazını kılmaları gerekir (Şirbînî, Muğnî'l-Muhtâc, I/544; Nevevî,
el-Mecmû', IV/451-452; Sahnûn, el-Müdevvene, I/277-278; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/212;
Hurâşî, Şerhu Muhtasari Halîl, II/74-75).
Zuhr-i ahir namazı veya o günkü öğle namazının iade edilmesi konusu, bir yerleşim biriminde
birden fazla yerde Cuma namazının kılınmasından kaynaklanmaktadır.
17
II. ZUHR-İ AHİR (Son Öğle) NAMAZI
Son öğle namazı anlamına gelen Zuhr-i âhir namazı, bir kısım İslâm bilginleri tarafından,
Cuma namazının sahih olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten kılınması öngörülen o günkü öğle
namazıdır.
Sıhhat şartlarındaki ihtilaf sebebiyle Cuma namazının geçerli olmaması ihtimalinden hareketle
zuhr-i ahir namazının kılınmasının gerektiğini ileri sürenler olduğu gibi, buna karşı çıkanlar da
olmuştur.
A. Zuhr-i Ahir Namazının Gerekliliğini İleri Sürenlerin Delilleri
Zuhr-i ahir namazının gerekliliğini ileri sürenlerin hareket noktası, bir yerleşim biriminde
birden fazla camide Cuma namazının sahih olmaması ihtimalidir. Bunlara göre, bir zorunluluk
bulunmadıkça, bir yerleşim yerinde sadece bir yerde Cuma namazı kılınır. İhtiyaç yokken,
birden fazla yerde kılınması halinde, namaza ilk başlayanların Cuma namazları sahih olur,
diğerlerininki olmaz. Bu durumda diğerlerinin öğle namazını kılmaları gerekir. Cuma namazını
hangisinin önce kılındığının tespit edilememesi durumunda ise, ihtiyaten hepsinin öğle
namazını kılmaları bir çözüm olarak öngörülmüştür.
Bu görüşlerini de, Cuma namazının toplanmak ve hutbe irat etmek için meşru kılındığı
gerekçesine ve Hz. Peygamber ve hulefa-i raşidîn döneminde tek bir yerde Cuma kılındığına
dayandırmaktadırlar (Şirbînî, Muğnî'l-Muhtâc, I/544; Nevevî, el-Mecmû', IV/451-452; Sahnûn,
el-Müdevvene, I/277-278; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/212; Hurâşî, Şerhu Muhtasari Halîl,
II/74-75).
B. Zuhr-i Ahirin Kılınmaması Gerektiğini İleri Sürenlerin Delilleri
Zuhr-i ahir namazının kılınmasına karşı çıkanlar, şüpheyle yapılan ibadetin geçerli olmayacağı
düşüncesinden hareketle, bu namazın kılınmaması gerektiğini söylemişlerdir. Bunlara göre,
şüpheyle ibadet makbul değildir. Bu itibarla, "belki Cuma namazı sahih olmamıştır" diye zuhr-i
ahir kılmak doğru olmaz. Ayrıca zuhr-i ahir kılınması gerektiğini ileri sürmek, halkın gözünde,
Cuma namazının farz olmayıp, öğle namazının farz olduğu ya da bir vakitte ikisinin de farz
olduğu zannını uyandırır. İbn Nüceym, Alaü'd-din Haskefî, Cemaleddin el-Kasimî, Mehmet
Zihni Efendi gibi bilginler bu görüştedirler (İbn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, II/154-155; İbn
Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, I/536; Cemalettin el-Kasımî, Islahu'l-Mesâcid, s.50; Mehmet Zihni
Efendi, Nimet-i İslâm, 439-440).
Bir kısım alimler ise, Hz. Peygamber, sahabe ve tabiîn döneminde böyle bir namaz
bulunmadığından hareketle, zuhr-i ahir kılmayı bidat kabul etmişlerdir (Azim Abâdî, Avnü'lMa'bûd, III/397,406; Reşid Rıza, Fetâvâ, I/199-200,301-305; III/941; IV/1551, 1591; VI/2521).
C. Delillerin Değerlendirilmesi
Zuhr-i ahirle ilgili olarak tarafların ileri sürdükleri görüşlerin delilleri göz önünde
bulundurulduğunda, bu namazı kılmanın gerekli olmadığı anlaşılmaktadır. Şöyle ki, Hz.
Peygamber zamanında Cuma namazının sadece bir yerde kılınmış olması, bir yerleşim
biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınamayacağı anlamına gelmez. Zira o dönemde
böyle bir ihtiyaç söz konusu değildi. Ayrıca yeni inen ayetleri Hz. Peygamber'in ağzından
işitme iştiyakı içinde bulunan sahabenin, başka bir yerde Cuma namazı kılmalarını düşünmek
mümkün değildir.
18
Bir yerleşim biriminde bir yerde Cuma namazı kılınmaması sebebiyle Cumanın sahih
olmayacağını söyleyen müçtehitlerin tamamı, ihtiyaç halinde birden fazla yerde cumanın
kılınabileceğini kabul etmişlerdir. Nitekim, İmam Şafiî Bağdat'a gittiğinde birden fazla yerde
Cuma namazı kılındığını gördüğü halde, buna karşı çıkmamıştır (Nevevî, Mecmû, IV/452;
Şirbînî, Muğni'l-Muhtâc, I/544). Günümüzde ise, çoğunlukla bir yerleşim biriminde tek camide
Cuma namazı kılınması mümkün olmadığından birden fazla yerde Cuma namazı kılınması
kaçınılmaz olmuştur.
İbadetlerde aslolan, kabul edilmesidir. Hz. Peygamber Yüce Allâh'ın, "Ben kulumun benim
hakkımdaki zannına göre muamele ederim." buyurduğunu bildirmektedir (Müslim, Zikir, 1;
Tirmizî, Zühd, 51).
Başka bir hadislerinde de, "Ameller niyetlere göredir." buyurmuşlardır (Buharî, Bed'ü'l-vahy,
1). Bu itibarla Cuma namazının kabul olunacağına inanarak kılınması ve bunda şüpheye
düşülmemesi gerekir.
Diğer taraftan zuhr-i ahir namazının ihtiyat sebebiyle kılındığını ileri sürmek, sağlam bir temele
dayanmamaktadır. Zira, ihtiyat iki delilden kuvvetli olanı tercih etmektir. Halbuki, Cuma
namazının farz olduğunu ifade eden ayet ve hadislere karşı, birden fazla yerde kılınmasının caiz
olmayacağı konusunda bir delil bulunmamaktadır. Bir yerde kılınması şartını ileri sürenlerin,
ihtiyaç bulunduğunda kılınabileceğini belirtmeleri de bunu göstermektedir. Kaldı ki Kur'an-ı
Kerim'de, "Allâh bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar" (Bakara 2/286);
"Allâh dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi." (Hac 22/78) buyrulmaktadır.
Diğer taraftan ihtiyat, bir faydaya dayalı olmalıdır. Oysa, zuhr-i ahirin kılınması gerektiğini
söylemek, insanların Cuma'dan sonra kılınacak sünneti terk etmelerine sebep olmaktadır.
Farzdan sonra sünnet namazdan başka bir namaz olmadığı anlatılır ve uygulama da buna göre
olursa, bu sünneti yerine getirenlerin sayısı artacaktır. Asıl ihtiyat, Allâh ve Rasulü
Müslüman'ları ne ile sorumlu kılmış ise onları yerine getirmek, buna bir şeyi ilave etmemektir.
III. SONUÇ
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında;
1. İki rekat olan Cuma namazının farziyetinin Kitap, sünnet ve icma ile sabit olduğuna,
sıhhat şartlarından olan hutbenin Cuma namazının farzından önce okunması gerektiğine,
2. Cuma namazının farzından önce ve sonra, Hz. Peygamber'in nafile olarak namaz kıldığı sabit
olduğundan, Cuma'dan önce ve sonra nafile namaz kılmanın sünnet olduğuna, bu nafile
namazların dördü farzdan önce, dördü de sonra olmak üzere toplam sekiz rekat kılınmasının
uygun olacağına,
3. Cuma namazının kadın, hasta, yolcu, hürriyeti kısıtlı ve cemaate katılamayacak
derecede mazereti olanlara farz olmadığına, bununla birlikte kılmaları halinde namazlarının
geçerli olup, ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmediğine,
4. İmamla birlikte en az dört kişinin bulunduğu mezra, köy, belde, şehir gibi büyük veya
küçük tüm yerleşim birimlerinde Cuma namazının kılınması gerektiğine,
5. Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınabileceğine, bu sebeple zuhri ahir namazının kılınmasına gerek olmadığına,
6. Zuhr-i ahir namazını kılmak isteyenlere ise mani olunmasının uygun olmayacağına,
karar verildi.
19
Kur’an’daki kıssalar arası farklılıkların sebebi nedir?
a) Bu farklı ayetlerde söz konusu edilen farklı ifadeler birbirine ters düşmez. Bilakis, bunlar
birbirini tamamlar mahiyettedir. Kur‟an çok veciz konuştuğunda sözün serdedildiği yere göre
ilgili olayın farklı yönlerini seslendirmiştir.
Mesela: “O vakit meleklere: “Âdem„e secde edin!” dedik. İblis dışındaki bütün melekler
secde ettiler. İblis bunu yapmadı, kibrine yediremedi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara, 2/34)
mealindeki ayette iblisin secde etmemesinin altında yatan asıl sebebin kibir olduğu
vurgulanmış, kibir hasletinin bazen sahibini küfre götürecek kadar çirkin olduğuna işaret
edilmiştir.
Kibrin bu korkunç akıbetine dikkat çeken İslam alimleri: “Kaynağı kibir olmayan her
günahın bağışlanma ihtimali vardır. Ancak kaynağı kibir olan günahların affı çok
zordur.” yargısına varmıştır.
- “Sizi Biz yarattık, sonra size şekil verdik. Peşinden de meleklere: “Haydi, hürmet için
secde edin Âdem‟e!” dedik. Onların hepsi hemen secde ettiler, yalnız İblis dayattı. Secde
edenlerden olmadı. Allah buyurdu: “Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde
etmene mani nedir?” İblis: “Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise
bir çamur parçasından yarattın. “Çabuk in oradan!” buyurdu Allah, “Öyle orada
kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın
tekisin!” (Araf, 7/11-13) mealindeki ayette ise, secdeye engel olan kibrin kaynağının “yaratılış
menşei olan ateş unsuru” olduğuna işaret edilmiştir.
Bu ayette, varlıkların kendi kesp ve kazançları olmayan bir hususla övünüp
böbürlenmelerinin büyük bir haksızlık ve ahmaklık olduğuna işaret edilmiştir. Bu ayette
böylece, insanlara -intisabında hiç bir dahilleri olmayan soyları-soplarıyla, aşiret-kabileleriyle,
fizikî güzellikleriyle övünmelerinin gerçekte bir maskaralık olduğuna dikkat çekilmiştir.
- “(Allah:) Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi nedir, dedi. (İblis:) Ben
kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim,
dedi.” (Hicr, 15/32-33) mealindeki ayetlerde ise, Araf suresinde, Hz. Adem‟in menşeinin
“çamur” olduğuna kısaca temas edilmiştir. Burada ise, bu çamurun “kuru ve şekillenmiş
kara balçık” özelliklerine işaret edilmiştir.
- Ayrıca, Araf suresindeki kıssada; şeytan, kendi menşei olan ateş unsuruna dayanarak,
çamurdan yaratılan birine saygı göstermeyeceğini bildirmiştir. Yani şeytan güya hem
kendisinin büyüklüğünü hem de karşı tarafın küçüklüğünü seslendirmiştir. Hicr suresinde ise,
şeytan, kendi menşeine değil, sadece Adem‟in menşeine vurgu yapmıştır.
Demek ki, burada başkasını hor-hakir görmenin de kişiyi telafisi mümkün olmayan kötü
sonuçlara götürebilirliğine vurgu yapılmıştır.
b) Hz. İbrahim ile ilgili ayetlerin mealleri şöyledir:
“Bir zaman da elçilerimiz İbrâhim‟e varıp onu müjdelemek üzere “Selâm sana!” dediler.
O da: Size de Selâm!” deyip çok kalmadan, elinde nefis, güzelce kızartılmış körpe bir
dana getirip ikram etti. Ama misafirlerinin ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce,
onların bu hali hoşuna gitmedi ve onlardan kuşkulandı, kalbine bir korku girdi.
“Korkma!” dediler. “Çünkü biz aslında Lût kavmini imha etmek için gönderildik. Bu
sırada hanımı da, hizmet için ayakta durmuş, onları dinliyordu. Bunu işitince gülümsedi.
Biz de onu İshak‟ın, onun peşinden de Yâkub‟un doğumu ile müjdeledik.” (Hud, 11/6971)
20
“Sahi! İbrâhim‟in şerefli misafirlerinin gelişlerinden haberin oldu mu?
Onlar yanına varınca: “Selâm!” dediler. O da: “Size de Selâm!” diye cevap verdi, ama
içinden: “Bunlar tanımadığım kimseler, hayırdır inşaallah!” dedi.
Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi.
Önlerine koyup “buyurmaz mısınız?” diye ikram etti. O sırada onlardan yana içine bir
korku düştü. “Korkma!” dediler ve ona büyüdüğünde âlim olacak bir çocuklarının
dünyaya geleceğini müjdelediler. Evin öbür köşesinden bunu duyan eşi, elini yüzüne
vurarak: “Vay başıma gelene! Ben kısır bir koca karı iken mi doğuracağım!” diye çığlık
attı.” (Zariyat, 51/24-29)
- Bu konuda şunları söylemek mümkündür:
1) Her iki ayette de Hz. İbrahim‟e gelen meleklerin önce tanınmadığına işaret edilmiştir.
2) Çocuklarının olacağını işiten hanımı: bir ayette “gülümsedi” diyor, diğerinde “çığlık attı”
diyor. Aslında meallerde “çığlık attı” olarak geçen ifadenin aslı: “KALE=Dedi ki:”
şeklindedir.
Bu ayetlerden birinin tasvirinde, Hz. İbrahim‟in eşi, verilen çocuk müjdesinden dolayı
seviniyor ve bu sevincini “Gülümseme” ile gösteriyor. İkinci ayette ise, müjdeyi duyan
kadının yaşlı halini düşünüp bunun nasıl olacağına dair hayretini, şaşkınlığını ifade etmiştir.
Tekrar edelim: meallerde “Çığlık” kelimesinin ayet metninde yeri yoktur. Bu, Türkçe‟de, sesli
bir şekilde söylenen bir husus biraz daha dramatize edilmiştir.
Bunu şunun için söylüyoruz: Burada birbirine zıt gibi görünen iki durum yoktur: bir yandan
sevincinden gülen, diğer yandan üzüntüsünden çığlık atıp feryat eden bir kadın yoktur. Bilakis,
aynı anda iki ruh halini yaşayan bir kadının durumuna dikkat çekilmiştir. Bir yandan, yaşı
ilerlemesine rağmen eskiden beri beklediği bir çocuğun müjdesini işitmekten duyduğu sevinç;
diğer yandan bu işin olağanüstü bir durum olduğunu düşünerek “bu nasıl olur?” diyerek
şaşkınlığını gizlemeyen bir ruh hali söz konusudur.
3) Ayetlerden birinde isim verilmeden sadece “bir çocukları olacağına” dair bir müjde,
diğerinde ise, isim verilerek bunun İshak olduğuna vurgu yapılmıştır. İsmin verildiği ayette
müjdeyi pekiştirmek, sevinci daha da arttırmak için İshak‟ın da bir oğlu olan Yakub da
müjdelenmiştir.
Aslında, Hz. Yakub, Hz. İbrahim‟in oğlu değil, torunudur. Burada ondan da söz edilmesinin bir
hikmeti, İshak neslinin devam edeceğine işaret etmek içindir. Ve Hz. Yakub‟un
zikredilmesinde herhangi bir terslik de yoktur.
c) Hz. Musa kıssası, Kur‟an‟da bir belagat modeli görünümündedir. Sözün makamına göre,
bazen daha uzun, bazen daha kısa; bazen olayın bir-iki parçasına, bazen daha fazla pasajlara yer
verilmiştir.
Özellikle Arapça‟da bir konuyu farklı üslupla ifade etmek bir tefennün sanatı olarak görülen
güzel bir edebi vechedir. Belagatin bütün çeşitlerini ihtiva eden Kur‟an‟da bu tefennün sanatına
da yer verilmiştir. Îcaz ve Itnab denilen veciz veya uzun uzadıya konuyu detaylandırmak da bu
sanatın içindedir.
21
Kur‟an, beşeri eserler gibi sadece bir maksadı, bir gayeyi takip etmiyor. Bilakis, Allah‟ın
sonsuz ilminin bir tezahürü olduğu için Kur‟an‟da aynı kıssada, aynı ifadede pek çok maksat
takip edilir. Bu farklı maksatlara işaret edilirken, aynı konu farklı bir üslupla ele alınır, farklı
olarak ifade edilir. Hz. Musa kıssasını anlatan ifadelerin farklılığı, bu farklılıktan ileri gelir.
Risale-i Nur‟daki ifadelerin ışığında Hz. Musa‟nın kıssasını şöyle açıklayabiliriz:
1) Asâ-yı Musa gibi çok hikmetleri ve faideleri bulunan kıssa-i Musa'nın (as) ve sair enbiyanın
kıssalarının defalarca değişik ifadelerle tekrarında, risalet-i Ahmediyenin hakkaniyetine bir
delil gibi sunulmuştur. Bütün enbiyanın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr
edemeyen, bu zâtın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez hikmetiyle -farklı kelimlerle,
farklı ifadelerle, farklı üsluplarla- ders verilmiştir. (Asa-yı Musa ( 69 )
2) Kur'an‟da çok tekrar edilen kıssa-i Musa Aleyhisselâm'ın cümleleri ve cüz'lerinin her bir
cümlesi, hatta her bir cüz'ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade
ediyor.” (Sözler, 401 )
3) Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz'iyenin tekrarı, o hadisenin büyük bir düsturu tazammun
ettiğine işarettir. (Mesnevi-i Nuriye, 128 ) Aynı hadiseyi aynı ifadelerle aktarmak usanç
verdiğinden, farklı ifadelerle tefennün edilmiştir.
İlave bilgi için tıklayınız:
Kur'an‟da İsrail Oğullarına neden çok yer verilmiştir? Musa aleyhisselamın kıssası,
Kur'an'da neden çok tekrar edilir?
Hz. Musa (as) ve Firavun kıssasından çıkarmamız gereken dersler.
22
Kur'an’dan başka mucize olmadığı iddiasına ne dersiniz?
Bu sözü söyleyenler, her zaman kıyamete kadar geçerli olan mucize anlamında söylemiş
olabilirler.
Eğer Kur‟an‟dan başka hiçbir mucize olmadığı anlamında söylüyorlarsa bu doğru olmaz.
“Hz. Peygamberin(asm) Kur'an‟dan başka mucizesinin olmadığına delil olarak
mucizenin devam etmesi gerektiğini söylemek” için, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin
mucizelerini inkâr etmek gerekir. Çünkü onlardan hiç birinin hiç bir mucizesi devam etmemiş
ve etmemektedir. Bu, din, ilim ve mantık dışı bir iddia olur.
Her müslümanın, Allahu Teâlâ'nın insanlara zaman zaman göndermiş olduğu peygamberlerinin
davalarında sadık ve haklı olduklarını ortaya koyan ve Allah tarafından desteklendiklerini ispat
eden mucizeler verdiğine inanması farzdır.
Hiç bir peygamber yoktur ki, Hak Teâlâ ona bir mucize ihsan ederek onu tasdik etmiş olmasın.
Bu husus, Kur'an'da adı geçen her peygamber hakkında indirilen müteaddid âyetlerle sâbit
olmuş ve onlara verilen mucizeler açıklanmıştır.
O halde mucize gerçeğine iman; Kitap, Sünnet ve ümmetin ittifakıyla sâbittir. Kur'an'la sâbit
olan "İsrâ" ve "İnşikâk-ı Kamer" gibi hissî ve kevnî mucizeleri inkâr etmek, küfrü gerektirir.
Bilgi için tıklayınız:
MUCİZE..
Hz. Muhammed -haşa- hak peygamber değil; onun gösterdiği hiç bir mucize yok; okuma
yazma bilmediği yalan, gibi iddialara ne dersiniz?
Peygamberimizin mucizeleri olmadığını iddia ediyorlar. Bu iddialara nasıl cevap vermeliyiz?
Hz. Muhammed‟in mucizeleri var da, bizim mi haberimiz yok, diyerek bazı ayetleri göstermek
suretiyle Peygamber efendimize mucize verilmediğini iddia edenlere ne dersiniz?
Peygamberimize mucize verilmiş midir? Eğer verildiyse, Kur'an'da mucize verilmediğini
anlatan bir ayet olduğu söyleniyor?..
23
Hz. İsa Allah'ın izniyle ölüleri diriltirken hangi duayı okurdu?
Söz konusu bilgiye rastlayamadık. Konuyu Mukatil b. Suleyman‟ın tefsirinde de araştırdık, söz
konusu bilgiye rastlayamadık.
Deylem‟nin rivayet ettiği bir hadise göre, peygamber efendimizin: “Ya Ali! Sıkıntıya
düştüğün zaman, „Bismillâhirrahmânirrahîm Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil
azîm‟ duasını oku!” (Deylemi, 5/324) şeklinde kısa bir ifadesi vardır.
Hz. İsa Allah'ın izniyle ölüleri diriltme mucizesi gösterirken okuduğu dualar şöyledir:
"Ya Hayy, ya Kayyûm!.." (bk. Razi, Al-i İmran 49. ayetin tefsiri; Sâlebî, Arais s.394)
"Ey Allah'ım! Semâ'da İlâh, Sen'sin! Yer'de İlâh, Sen'sin!
İkisinde de, Sen'den gayrı İlâh, yoktur!
Göklerde Cebbar olan, Sen'sin! Yer'de Cebbar olan Sen'sin!
İkisinde de, Sen'den gayrı Cebbar olan, yoktur!
Göklerde Hükümdar olan, Sensin! Yer'de Hükümdar olan, Sen'sin!
İkisinde de, Sen'den gayrı Hükümdar yoktur!
Göklerde hüküm, Senindir! Yerde hüküm, Senindir!
İkisinde de, Senin hükmünden gayrı hüküm yoktur!
Senin, yer yüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir!
Senin, yer yüzündeki Saltanatın, semâdaki Saltanatın gibidir!
Ben, Senin Şerefli İsimlerinle, Sen'den dilekte bulunuyorum!
Hiç şüphe yok ki, Sen, her şeye Kadirsin, Senin, her şeye gücün yeter!" (Sâlebî-Arais s. 390)
İlave bilgi için tıklayınız:
Hz. İsa (as)'ın hayatı hakkında bilgi verir misiniz?
24
Download

Ümmetin Yahudileri kimlerdir?