Başyazı
Dünya Turizm Örgütü; 2010 yılında Dünyada 935 milyon insanın seyahat ettiğini ve 919 milyar ABD Doları harcama yaptığını öngörmektedir.
Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği’ne göre; 2010 yılında Türkiye’ye
yaklaşık 28,6 milyon turist geldiği ve yaklaşık 20,8 milyar ABD Doları
harcama yaptıkları öngörülmektedir.
Türkiye bu rakamlarla; Dünya Turizm Örgütü verilerine göre; 2010 yılı itibariyle Dünyada turizm gelirleri açısından 9.sırada ve turist sayısı
açısından 7.sıradadır.
2020 yılında Dünya’da seyahat eden insan sayısının 1,5 milyara ve harcamanın da 1,5 trilyon dolara ulaşacağı beklenmektedir.
Türk turizm Sektörü 2023 yılında; 50 milyon yabancı 20 milyon yerli
turist ve 50 milyar ABD Doları gelir hedeflemektedir.
Dünya turizm pastasından Avrupa ve ABD nin payının azalmaya başlaması, Türkiye’nin cazibe merkezlerinden biri olması ve Türkiye’nin
21.yüzyılın farklı renk ve tat arayan turist profilinin talep ettiği tüm
özellikleri barındırdığı dikkate alındığında 2023 hedefinin yakalanmaması içten bile değildir.
Çünkü, Türkiye’nin turizm açısından gelişimi sadece güney ve batı bölgelerinin potansiyeli ile ve deniz – kum- güneş gibi klasik turizmle değil, diğer bölgeleri de bu güçlü potansiyele dahil etme ve yeni turizm
trendlerini hayata geçirme çalışmaları ile gerçekleşecektir.
Gezi rehberleri yayınlayan dünyaca ünlü Lonely, Planet, Amerikan Tur
Operatörleri Birliği (USTOA), Amerikan Seyahat Acenteleri Birliği (TIA)
ve Dünya Turizm Örgütü (WTO) işbirliğinde gerçekleştirilen, Almanya
ile ABD’de yayınlanan önemli turizm endüstrisi yayınlarını tarayarak
yapılan “Turizmde Yeni Trendleri” konulu araştırmanın sonuçlarına göre 12 yeni turizm trendi;
Yavaş Turizm, Türkiye Golfte Moda Ülke, Sessizlik, 68 Kuşağı ve Baby
Boomers, Showroom Oteller, Butik Jet Havayolları, Fiyat Etiketlerinin
1
Kataloglardan Kaldırılması, Varoş Turizmi, Kısa Tatiller, Diaspora
Turizmi, Helal Turizm ve Eko (yeşil) Turizm olarak sayılmaktadır.
Bu trendlerden sözgelimi eko turizmi, turistin kendi özüne dönme,
doğayla buluşma isteği ve ihtiyacı ön plana çıkarıyor. Şehir hayatından bıkan turistler bu tür tatillerde tarladan sebze meyve toplayarak, ağaca ve toprağa dokunarak hem ruhlarını hem bedenlerini
dinlendirmek istiyorlar.
Bu bağlamda, dünya turizm pastasından daha çok payı, daha kısa
sürede almak isteyen Türk Turizm Sektörü için eko turizm imkanı
mevcuttur ve bir alternatif olabilir.
Turizmde önemli bir konu olan sürdürülebilirlik, eko turizmde daha çok önem arz etmektedir. Çünkü eko turizm, , çevreye zarar
vermeden ondan yararlanma, o yöreyi öğrenme ve kültürel değerlerini farketmek ve yok etmeden gözlemlemektir. Hal böyle olunca ekoturizm kavramı, turizm çevre ilişkilerinin önem kazanması,
sürdürebilirlik tartışmaları ile birlikte gündeme gelip son yıllarda
sıkça kullanılmaktadır.
Bu kapsamda bir diğer hususta yatırımlar ve işletmeciliktir. Kırsal
kesimde, turistlere hizmet verecek olanların yatırımlarının finansmanı ve işletmeciliğidir. Ve tabiî ki işletmelerin sürekliliğidir.Bu
süreçte de bir birleşme şekli olarak kooperatifler düşünülebilir.
Turizm Kooperatifleri veya turizm geliştirme kooperatifleri olabilir.
Turizm kooperatifleri ABD, Kanada, Brezilya, Meksika, İngiltere,
İspanya, İtalya, Avustralya, Malezya, Japonya ve Hindistan gibi
birçok gelişmiş ülkede görülmektedir. Nitekim,ICA’nın sektörel örgütlerinden birisi de TICA ( International Assocation of Tourism
Co-operatives)’dır.
Sonuç olarak; dünya turizm sektöründen Türk Turizm Sektörünün
hak ettiği payı alabilmesinde bir alternatif olabilecek eko turizm,
turizm kooperatifleri ile birlikte planlandığında süreklilik sağlanabilecektir.
2
KOOPERATİFÇİLİK VE
TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ
Özlem ALTUNÖZ *
İnsanoğlunun varoluşundan bu yana sınırlı kaynaklarla, sınırsız sayıdaki ihtiyaçlarını karşılama
çabası bilinen bir gerçektir. Henry A. Murray
(İhtiyaç Kuramı), Abraham H. Maslow (İhtiyaçlar
Hiyerarşisi Teorisi), Clayton P. Alderfer (ERG Teorisi), Eric Fromm (İhtiyaçlar Kuramı), Frederick
Herzberg (Çift Faktör Kuramı) ve daha pek çok araştırmacı insan ihtiyaçlarını incelemek amacıyla araştırmalar yapmış ve ihtiyaçları sınıflandırmaya, nitelendirmeye veya derecelendirmeye
yönelik çeşitli teoriler ortaya koymuşlardır. Kimi
zaman insanlar en temel düzeydeki ihtiyaçlarını
karşılarken bile başarısızlığa uğrayabilmekte veya ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalabilmektedirler. Barnard (1968; s. 23-24), insanların bu
başarısızlığını 1) Kişinin sahip olduğu biyolojik
güç ya da kapasite ve 2) Çevrenin sunduğu fiziksel faktörler olarak iki başlıkta ele alarak, başarısızlığa sebep olan bu faktörleri “kişinin hareket ettirebileceğinden çok daha büyük bir taşla
karşılamasını” örnek vererek açıklamıştır. Taşın
kişiye göre çok büyük olması durumu, kişinin
karşılaştığı çevresel faktörlere; kişinin taşa göre
çok küçük kalması ise kişinin sahip olduğu biyolojik yetersizliğe işaret etmektedir. Bernard’ın
da ifade ettiği gibi, insanlar tarih boyunca karşılaştıkları bu güçlüklerin üstesinden gelmek ve
bireysel güçlerini arttırmak amacıyla güç birliği
yapmışlardır.
İlk insanların, vahşi doğadan ve düşmanlarından
gelebilecek tehlikelere karşı hayatta kalabilmek
ve avlanmak gibi sebeplerle iş birliği yaptığı düşünüldüğünde bugünkü anlamda olmasa da,
dilimize Fransızca’dan giren (Ayverdi, 2006; s.
1744) kelime itibariyle “iş birliği yapma, ortaklık” gibi anlamlara gelen “kooparatif” kavramının insanlık tarihi kadar eskiye dayandığı ortaya
çıkmaktadır(Fajardo ve Abella, 1993; s. 1-2).
Sözlük anlamının yanında “kooperatif” kavramını açıklamaya yönelik kavramın hukuksal ve
ekonomik boyutunu ele alan çok sayıda tanım
bulunmaktadır. 1926 yılında yürürlüğe giren 850
sayılı Türk Ticaret Kanunu ile kooperatif kavramı
Türkiye’de ilk kez hukuksal açıdan ele alınmış ve
şu şekilde tanımlanmıştır (Gökeer, 1976; s. 7);
“Meslek, san’at veya maişetlerine ait ihtiyaç ve
muamelelerini muavenet ve kefaleti mütekabile sayesinde tedarik ve ifa eylemek maksadiyle
teşkil edilen şirket kooperatiftir.”
Kooperatife ilişkin yapılan bu ilk hukuksal tanım kooperatif kavramına ilişkin genel bir bilgi
vermesine karşın siyasi platformda kooperatif
ve kooperatifçiliğin sadece esnaf ve sanatkârlar
için düşünüldüğü ortaya çıkmaktadır.
1957 yılında çıkarılan 6762 sayılı Türk Ticaret
Kanunu ile kooperatifin hukuksal tanımı yeniden düzenlenmiş ve kavram ikinci kez tanımlanmıştır. Buna göre (Gökeer, 1976; s. 8);
“Kooperatif, şirket ortaklarının iktisadi menfaatlerini ve hususiyle meslek veya geçimlerine
ait ihtiyaçlarını karşılıklı yardım ve kefalet sayesinde sağlayıp korumak maksadiyle, bir ticaret
unvanı altında kurulan değişir sermayeli bir şirkettir.”
Hukuki anlamda yapılan bu ikinci tanımın ilk ta-
* Arş. Gör. G.Ü. Turizm Fakültesi
3
nım ile oldukça benzer olduğu görülmektedir.
Yapılan ikinci tanımda kullanılan “şirket ortakları” ifadesi ile tanım genişletilmiş olmasına karşın
yine de günümüz kooperatifçilik anlayışını tam
olarak yansıtmadığı ve kooperatif’in tüm halka
yönelik olmaktan ziyade halkın belirli bir kısmı
için ele alındığı görülmektedir.
Hukuksal anlamda kooperatif’i açıklayan en
geniş tanım 10.05.1969 tarihli ve 13195 sayılı
resmi gazetede yayınlanan “1163 numaralı Kooperatifler Kanunu” ile yapılmıştır. 1163 numaralı
Kooperatifler Kanunu’na göre (T.C. Resmi Gazete, www.resmigazete.gov.tr);
“Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek
ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını karşılıklı yardım,
dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve kamu tüzel kişileri ile
özel idareler, belediyeler, köyler, cemiyetler ve
dernekler tarafından kurulan değişir ortaklı ve
değişir sermayeli teşekküllere kooperatif denir.”
7 Mayıs 2004 tarihli 25455 sayılı resmi gazete
ile Kooperatif Kanununda değişiklik yapılarak
kooperatifin günümüze kadar ulaşan son hukuki
tanımı aşağıdaki şekilde yapılmıştır (T.C. Resmi
Gazete, www.resmigazete.gov.tr);
“Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek
ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal
katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek
ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı
ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir.”
Kooperatife ilişkin yapılan hukuki tanımların
tamamı yukarıda da görüldüğü üzere kooperatiflerin yalnızca devlet için önemli olan bazı
niteliklerini temel almıştır. Birçok araştırmacı
kooperatifi daha iyi açıklayabilmek için kooperatif ve kooperatifçiliğin ekonomik boyutlarını,
özelliklerini ve ilkelerini ortaya koyan tanımlar
yapmıştır. Bu tanımlardan bazıları şöyledir.
Uzun yıllar kooperatifçilik üzerine çalışmış olan
Fındıkoğlu(1967; s. 119) kooperatifi “İstihsal,
kredi, istihlak ve mesken temini gibi başlıca eko-
4
nomik ihtiyaçların tatmini maksadiyle kendi arzu ve iradeleriyle bir araya gelen, bu ihtiyaçları
karşılamak için kendi iktisadi gayretleriyle bir
işyeri ve işletme vücuda getiren insanların birleşme teşebbüsü” olarak tanımlamıştır.
Mülayim (2006; s. 17) kooperatifi “Bireylerin,
tek başlarına yapamayacakları veya birlikte yapmalarında yarar bulunan işleri en iyi biçimde ve
maliyet fiyatına yapmak üzere dayanışma suretiyle ekonomik güçlerini bir araya getirmeleridir.” şeklinde tanımlarken, Schilthuis ve Bekkum
(2000; s. 4) “Bir pazar ekonomisi kapsamında
faal olarak çalışanların gönüllü katılımıyla oluşturduğu bağımsız ekonomik örgütlerdir” şeklinde ele almıştır.
Gökeer’e göre (1976; s. 11) “Kooperatif, yeter
sayıda kimsenin, yaşam koşullarını iyileştirme ve
sosyo-ekonomik çıkarlarını koruma amaçlarında
kendi istekleriyle birleşerek, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma esasları üzerine kurdukları değişir sermayeli, değişebilen ortaklı, tüzel kişiliği
ve kendine özgü karakteri olan bir ortaklıktır”.
Dünya genelinde kooperatifleri bir araya toplamak ve temsil etmek üzere 1895 yılında kurulan Uluslar arası Kooperatifler Birliği (ICA) ise
kooperatifi “Bireylerin ortak ekonomik, sosyal
ve kültürel istek ve ihtiyaçlarını, ortaklaşa sahip
olunan ve demokratik olarak yönetilen bir işletme aracılığıyla, karşılamak üzere gönüllü olarak
katıldığı özerk bir kuruluştur.” şeklinde tanımlamaktadır (International Co-operative Alliance,
2011).
Yapılan tanımlarda da görüldüğü gibi kooperatife ilişkin genel kabul görmüş tek bir tanım
yoktur ve her tanım kooperatiflerin bir yönüne
diğer yönlerine oranla daha belirgin biçimde yer
vermektedir. Buna karşın yapılan bütün tanımlarda ortak olan bazı özellikler dikkati çekmektedir. Bu özellikler;
Kooperatifler birer tüzel kişiliklerdir.
Kooperatifler, var olan veya ortaya çıkabilecek
olan ortak ihtiyaçları gidermek üzere kurulur.
Kooperatiflere katılım gönüllülük esasına dayanır.
Kooperatiflerin ortak sayısı ve sermaye miktarı
değişkenlik gösterebilir. *
Ortak sahiplik ve demokratik yönetim söz konusudur.
Tanımların benzer özellikleri incelendiğinde hukuksal olarak ilk kez 1926 yılında tanımlanmış
olmasına karşın kooperatif benzeri faaliyetlerin Türk örf ve adetlerine yabancı olmadığı
görülmektedir. Modern anlamda olmasa da
Anadolu’nun bazı yörelerinde hala görülebilen
imece usulü çalışmalar, ortak okul, yol, çeşme
yaptırma, ortak fırınlar, ortak çoban tutma vb.
faaliyetler aslında kooperatif hareketlerin ilk
temelleri olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de
modern anlamda kooperatifçilik hareketlerini ise, Cumhuriyet öncesi dönem ve Cumhuriyet sonrası dönem olarak iki evrede incelemek
mümkündür.
Cumhuriyet öncesi dönemde Mithat Paşa, Cumhuriyet döneminde ise Atatürk Türkiye’de kooperatifin öncüsü olarak görülmektedir (Mülayim, 2006; s. 45).
1822-1884 yılları arasında yaşamış ve önemli
bir devlet adamı olan Mithat paşa, ülkemizde
eski zamanlardan beri yaşanmakta olan imece benzeri faaliyetleri bir sisteme bağlamaya
çalışmış ve kooperatifçiliğe benzer çalışmalar
içerisine girmiştir. Memleket sandıklarını, Menafi sandıklarını ve Ziraat bankasını kurmuştur
(Kara, 2003; s. 24). İlk memleket sandığı Pirot
kasabasında faaliyete geçmiş ve başarılı olunca
ülkenin her yerinde kurulması için Mithat Paşa
29 maddeden oluşan “Memleket Sandıkları Nizamnamesi” ni hazırlayıp hükümete sunmuştur.
1867 yılında kabul edilen Nizamname uyarınca
bütün valilere Memleket sandıklarının kurulması görevi verilmiştir (İnan, 2008; s. 31).
Memleket Sandıklarının amacı; çiftçinin veya
köylünün sosyal ve ekonomik yapısını iyileştirmek, doğal afetlerden zarar gören çiftçilere
kredi vermek, devlet arazilerinde imece usulü
ile çalışmak suretiyle elde edilen sermayenin
*. 1969 yılında kabul edilen 1163 sayılı Kooperatifler
Kanununun 2. maddesinde “Bir kooperatif en az 7 ortak
tarafından imzalanacak ana sözleşme ile kurulur.” İbaresine yer
verilmektedir. Buna göre kooperatifler en az 7 olmak kaydıyla
farklı sayıda mensuba sahip olabilirler.
işletilmesini sağlamak, elde edilecek gelirlerle
okul, yol, çeşme ve köprüler yaptırmaktır (Kara,
2003; s. 24).
Memleket sandıkları, gücünü tamamıyla müstahsil ve köylüden alan, köylünün çalışmasına
dayanan bir halk teşekkülüdür. Nizamnamede
en önemli maddelerden biri, sandığın bulunduğu yerlerde, köy çevresindeki köye ya da devlete
ait bulunan toprakları Müslüman köylülerin Cuma, Hıristiyan çiftçilerin ise Pazar günleri, kendi aletleriyle ekip biçmeleriyle ilgilidir. Böylece
hem iki unsur arasında bir çeşit eşitlik sağlanmış oluyor, hem de müşterek çalışma elde ediliyordu. Beraberce çalışmadan elde edilen ürün,
kaza merkezine götürülerek satılıp, Memleket
Sandığı’na sermaye olarak biriktirilmek üzere
Mal sandığına yatırılıyordu (Kocabaş, 2010; s.
38). Bir sandığın borç verebilmesi için sermayesinin en az 200 altını bulması gerekiyordu.
Sandıklar çiftçilere şahsi (kişisel) kefaletle veya
rehin esasına göre sadece kısa vadeli kredi vermekteydiler. İşlem, en az üç ay ve en çok bir yıl
için yapılmaktaydı. Borç verilen paraya ayda %1
faiz yürütülüyordu. Bir şahsa verilecek borç en
çok 20 altın olarak sınırlandırılmıştı. Faizlerden
elde edilen paradan sandığın masrafı çıktıktan
sonra geriye kalan net karın 1/3’ü kredi alanlara
risturn** olarak dağıtılır, 2/3’ü ise okul, yol, çeşme ve köprü işlerine harcanırdı (Mülayim, 2006;
s.48-49).
İlk başlarda fahiş faizli kredilere alternatif olarak memleket sandıklarının sunduğu ucuz ve
elverişli krediler köylüleri memnun etmiştir. Fakat 1880’den sonra devlete ait arazilerin imece
usulüyle ekilip biçilmesinde kayıtsızlık başlamıştır (Fındıkoğlu, 1967; s. 101). Nizamnameye
uyulmaması, denetim eksikliği, düzenli toplanmayan sermaye, ilçedeki nüfuslu kişilerin işleri
kimsesiz ve sessiz kişilere yüklemeye başlaması,
toplanan paraları bu nüfuslu kişilerin kullanması
(Kara, 2003; s.25) ve nizamnamede görevlerini
yapmayan sandık eminlerinin cezalandırılmasına yönelik bir hükmün olmaması (Kocabaş,
2010; s. 39) gibi etmenler halkın güvenini sars-
**. Risturn, geri verme anlamına gelen bir kavramdır.
Kooperatiflerin, üyelerine yıl içerisinde ortakların yapmış
olduğu faaliyetler sonucu doğan gelir-gider fazlasının
yılsonunda, kooperatif ile görülmüş iş temeline göre
paylaştırılması amacı ile yapmış olduğu ödemelerdir(Heper,
2005; s. 167).
5
mış ve memleket sandıklarının başarısız olmasına sebep olmuştur.
Memleket sandıkları bir süre sonra çiftçilerin
tarım kredisi gereksinimini tam olarak karşılayamadığından, 1883’ten itibaren aşar vergisine
%1 ilave edilerek, bu vergi %11 oranında alınmaya başlanmıştır. Bu %1 hisse, memleket sandıklarına verilmiş ve bu nedenle de bu sandıkların adı “Menafi Sandıkları” olmuştur. Yönetimde
ve sermayenin toplanmasında yapılan değişikliklerden ötürü sandıkların kontrolü ve denetimi
hükümetin eline geçmiştir. Ancak bu önlemler
de olumlu sonuç vermediğinden, Menafi sandıkları çiftçinin kredi ihtiyacını karşılayamaz
duruma gelmiştir. Bunun üzerine bu sandıklar
kaldırılarak yerine 1888 yılında 10 milyon lira
sermayeli T.C. Ziraat Bankası kurulmuştur. O dönemde sayıları 250 kadar olduğu tahmin edilen
sandıklardan Ziraat Bankasına aktarılan sermaye miktarının 2 milyon liradan fazla olduğu tahmin edilmektedir (İnan, 2008; s. 32).
Zirrat Bankası’nın kuruluş yılları sırasında köy
tüketim kooperatifçiliği ile ilgili bazı gelişmeler
de görülmüştür. Bu gelişmelerden en önemlisi
1900 yılında ortaya çıkan “Köy Bakkalları” dır.
İzmir’de Vali Kamil Paşa, köylüleri soyguncu
tüccar ve gezici esnaf elinden kurtarıp, kendi
kuvvetleri ve kaynakları ile kendi ekonomik durumlarını koruyacak bir çare olarak köylerde,
kooperatif bakkal kurmak için harekete geçmiştir. Bu dönemde köy bakkalları basında geniş yer
almış ve oldukça tartışılmış, köylünün bakkallar
karşısında düştüğü kötü durum anlatılmıştır. Ziraat Bankası’nın çiftçilere yardım etmek ve onları faizcilere karşı korumak amacıyla kurulduğu
üzerinde durulmuş ve Ziraat Bankası tarafından
köylerde bakkalların oluşturulmasının, köylülerin durumunu düzelteceğine inanılmıştır Kocabaş, 2010; s. 41-43).
Cumhuriyet öncesi dönemde Türkiye’de kooperatifçilik hareketine ilişkin bir sonraki gelişme
1913 yılında Ahmet Cevat’ın “İktisatta İnkılap”
isimli kitabı yayınlamasıyla görülmüştür. Kitapta
yazar, çok açık olarak tüketim ve satış kooperatiflerinden bahsetmiş, aracı ve yabancı tüccarlar
tarafından istismar edilen Türk köylüsünün bu
6
kooperatiflerden ne kadar çok yararlanabileceğini örneklerle ortaya koymuştur. Aynı dönemlerde Aydın bölgesinde gerçek bir kooperatifçilik
uygulamasının başladığı da görülmektedir. 1911
yılında İzmir’deki incir ihracatçısı 45 tüccarın
birleşip “Fig Packers” isimli bir tröst oluşturması
ve incir piyasasına hâkim olarak istedikleri fiyatı
saptamaya başlamışları incir üreticilerini oldukça zor durumda bırakmıştır. Bu zor durumdan
kurtulmak amacıyla incir üreticileri ilk önce “Aydın İncir Himayei Zürra Anonim Şirketi” ni kurmuş fakat başarılı olamamıştır. Bunun üzerine
“Milli Aydın Bankası” ismiyle bir kredi bankası
kurularak üreticilere kredi verme yoluyla mali
bağımsızlıklarını sağlamak amaçlanmıştır. Bu
banka Birinci Dünya Savaşı esnasında incir üreticilerine yardım amacıyla “Kooperatif Aydın İncir
Müstahsilleri Ortaklığı” adı altında Türkiye’nin
ilk tarım satış kooperatifini kurmuştur. Fakat bu
kooperatif Birinci Dünya Savaşı sonunda çalışmasını 1923 den sonra tekrar başlamak üzere
durdurmak zorunda kalmıştır (Mülayim, 2006;
s. 51-52).
Türkiye’de Cumhuriyetin ilan edilmesiyle beraber her alanda olduğu gibi kooperatifçilik alanında da pek çok gelişme görülmüştür. Mustafa
kemal Atatürk’ün tarım ve hayvancılığa, köylüye, çiftçiye verdiği önem pek çok özlü sözünde
dikkati çekmektedir.
Atatürk’ün kooperatifçiliği olan ilgisi Cumhuriyetin kuruluşundan da önceye aittir. Kooperatifçiliği bir yasaya dayandırmak amacıyla, başkanlığını yaptığı Vekiller Heyeti Kararı ile 20 Eylül
1920 yılında 77 maddelik “Kooperatif Şirketler
Kanunu Layihası” meclise gönderilmiş, Meclis Genel Kurulunun gündemine alınmış fakat
kanunlaşamamıştır(Kara, 2003; s.27).
1923 yılında İstihsal, Alım ve Satım Kooperatifleri Nizamnamesi’nin yürürlülüğe konması
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte kooperatifçilik alanında arka arkaya gelen düzenlemelerden
ilki olarak değerlendirilebilir. 97 maddelik bu
nizamnamede ilk kez kooperatifçilik sözcüğüne
yer verilmiş ve çok amaçlı kooperatifçilik gözetilmiştir (Osmanağaoğlu, 2007; s. 31). Bu nizamnameye göre yaklaşık olarak 40 tane kooperatif
kurularak tütüncüler, sebze ve meyveciler, konserveciler ve dokumacılar kooperatifleşmeye
doğru gitmişlerdir (Kocabaş, 2010; s. 109).
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 19 Mart 1923 tarihinde Atatürk’ün bilgi ve onayı ile zamanın
Basın Yayın Genel Müdürlüğü “Kooperatif Şirketler” adlı 24 yayın numarası ile bir kitapçık
çıkarmıştır(Osmanağaoğlu, 2007; s. 31). Bu kitapçıkta kooperatifçiliğin Türkiye açısından ekonomik önemine ve gerekliliğine, kooperatifçiliğin yayılmasında ve öğrenilmesinde öğretmenlerin önemine değinilmiştir.
Kooperatif ortaklarına kredi verecek teşkilatların kurulması ve tarım satış, tarım kredi kooperatiflerinin gereksinim duyduğu girdilerin tek
elden karşılanmasını amacıyla 1924 yılında 498
sayılı “İtibari Zirai Birlikleri Kanunu” kabul edilmiş ancak bu kanuna göre kurulan kooperatifler
beklenen başarıyı sağlayamamıştır(Kara, 2003;
s.27).
Atatürk’ün kooperatifçilik düşüncelerinde ortak
makine kullanımı da yer almaktadır. Gerek 24
Ağustos 1925de Kastamonu’da halka seslenerek yaptığı konuşmada, gerekse 1 Kasım 1937
deki Meclis açılış söylevinde Atatürk, makine
kullanmada kooperatiflerden yararlanmanın
önemini belirtmiştir. Bununla birlikte 1925 yılında Atatürk’ün direktifleriyle çıkarılan bir yasa
ile Ankara’daki memurlara yarım aylık ikramiye
verilmesi ve bunların kurulacak Ankara Memurlar Kooperatifi’ne anapara olarak yatırılması öngörülmüş, kurulan Ankara Memurlar Tüketim
Kooperatifi’ne İsmet Paşa ile birlikte kendisi de
üye olmuştur(Mülayim, 2006b; s. 51-53).
1924 yılında çıkarılan 498 sayılı İtibarı Zirai Birlikleri Kanunu ile istenen başarı sağlanamayınca
1929 yılında 498 sayılı yasa yerine 1470 sayılı
“Zirai Kredi Kooperatifleri Kanunu çıkarılmıştır.
Bu kanuna göre kurulan kooperatiflerin amacının, ortaklarının kısa vadeli kredi gereksinimlerini karşılamak olduğu belirtilmiş ayrıca, şehirlerde kurulacak kooperatiflere mevduat toplama
yetkisi verilmiştir(Osmanağaoğlu, 2007; s. 32).
1931 yılında Atatürk, kooperatifçilik konusunda bir derneğin kurulması amacıyla çalışmalar
yapmak üzere, İçişleri bakanı Şükrü Kaya’yı görevlendirmiş, böylece 20 Mayıs 1931 tarihinde
İstanbul Üniversitesinde “Türk Kooperatifçilik
Cemiyeti” kurulmuştur. Bu dernek daha sonra
Ankara’ya taşınmış olup hala “Türk Kooperatifçilik Kurumu” adı altında kamu yararına bir
dernek olarak faaliyetlerine devam etmektedir
(İnan, 2008; s. 36).
1935 yılında yine Atatürk’ün direktifleri ile 2834
sayılı Tarım Satış Kooperatifleri Kanunu” çıkarılmış ve bu kanuna göre “Zirai Kredi Kooperatifleri” kurulmuştur. Bu kooperatiflerin denetimi
Ziraat Bankasına verilmiştir. Veriliş nedeni ise,
bu bankadan kredi kullanmalarına bağlanmaktadır. Bu yasa kapsamında kurulan kooperatiflerle bir yılda 191 kooperatif kurulmuş ve 29
170 kişi ortak edilmiştir. Aynı yılda 2834 sayılı
“Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Kanunu”
ile “2836 sayılı “Tarım Kredi Kooperatifleri ve
Birlikleri Kanunu” çıkarılmış ve bu tarihten sonra
Türkiye’nin birçok yöresinde yüzlerce tarım kredi ve tarım satış kooperatifi kurulmuştur(Kara,
2003; s. 28).
1935 sonrası dönemde 1950lere kadar özellikle İkinci Dünya Savaşının da yarattığı kargaşa
ve kriz ortamından dolayı kooperatif hareketlerinde uzun süre bir ilerleme olmadığı görülmektedir. 1961 Anayasasının 51. maddesi*** ile
devlet bünyesinde kooperatifçiliğin yeniden ele
alınması, kooperatifçiliğin Türkiye’deki gelişimi
açısından kısmen olumlu bir durum olarak değerlendirilebilir.
Bu yıldan sonra muhtelif bölgelerde Pancar-İstihsal, Esnaf Kefalet, Toprak-Su Kooperatifleri
kurulmaya başlamıştır. Ancak buraya kadar konu edilen kooperatifler devletin müdahalesi ve
kontrolü ile geliştirilen, yukarıdan aşağı doğru
başlatılmış bir hareket olarak görülmektedir. Tarım kredi ve satış kooperatifleri kendi kendine
sevk ve yönetime dayanan gerçek anlamda kooperatifçilikten ziyade, tarım kredilerinin düzenlenmesinde ve Devlet Destekleme alımları politikasında birer araç olarak kullanılmaktadır. Esas
arzu edilen tabandan gelen hareketle başlayan,
***. 1961 Anayasası Madde 51. Devlet, kooperatifçiliğin
gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır (Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası, 1961).
7
aşağıdan yukarıya doğru gelişmesi istenen gönüllü kooperatifçiliktir. Bu gelişme ilk defa 1965
yılında çok amaçlı Köy kalkınma kooperatiflerinin kurulmasıyla başlamıştır (Poyraz, 1981; s.
91/14).
1961 Anayasasıyla kooperatifler devlet bünyesinde ele alındığından dolayı 1963 de planlı döneme geçişle birlikte, kalkınma planlarında da
kooperatiflere yer verildiği görülmektedir.
1963-1967 Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda
kooperatifçiliğe büyük önem verilmiş ve kooperatifler toplumun gelişiminde, köylerin kalkınmasında, tarımsal gelişim ve üretim artışında,
gelir seviyesindeki farkların giderilmesinde, fiyat dalgalanmalarının azaltılmasında ve ekonomik istikrarın sağlanmasında itici bir güç olarak
ele alınmıştır. Ayrıca, çeşitli esnaf grubunu ve
köylüleri kooperatif kurmaya ve katılmaya özendirecek tedbirler alınacağına, kooperatifçiliğe
ilişkin esasların kanunlarla düzenlenileceğine
değinilmiştir (www.dpt.gov.tr).
1968-1972 İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda
kooperatifler konut, tarım, küçük esnaf gibi başlıklar altında ayrı ayrı ele alınmıştır. İkinci kalkınma planında özellikle kooperatifçilik konusunda
yaşanılan teşkilatlanma, pazarlama ve kredilendirme, üyelerin sosyal güvenlik nitelikleri gibi
sorunlar ele alınmış bu sorunların çözümüne
ilişkin kooperatiflerin teşvik edilip desteklenmesine yönelik tedbirlere yer verilmiştir (www.dpt.
gov.tr).
İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Döneminde, 1969
yılında çıkarılan ve demokratik kooperatifçiliği
öngören 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu ile
kooperatifler, Ticaret Kanunundan çıkarak, bağımsız bir yasaya kavuşmuşlardır. Kooperatifler
Kanunu özellikle kooperatiflerin üst örgütlenmesine olanak vermesi yönünden büyük önem
taşımaktadır(Mülayim, 2006; s. 62).
1973-1977 Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda
ilk iki plandan farklı olarak kooperatifçilik eğitimi üzerine yoğun olarak odaklanıldığı ve kooperatifçilik eğitimine yönelik yeni düzenlemelerin
yapıldığı görülmektedir. Üçüncü Plan döneminde kooperatifçilik politikasının amacı, “dağınık
bireysel emek, güç, beceri ve tasarruf potansi-
8
yelini ekonomik ve sosyal kalkınmanın hızlandırılmasına yöneltmede kooperatiflerden bir araç
olarak yararlanmak” şeklinde belirlenmiştir. Ayrıca bu dönemde “Kooperatifçilikten beklenen
yararları sağlayabilmek ve başarılı bir, işletmeciliği gerçekleştirebilmek amacı ile uygulamaları
yönlendirmek ve yapılacak devlet yardımlarını
koordine etmekle görevli bir kooperatif merkez
bankasının kurulacağı duyurulmaktadır(www.
dpt.gov.tr).
1979-1983 Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma
Planı’nda ilk defa kooperatifçilik “Tarımda kooperatifleşme”, “Toplumsal Gelişmeler Kapsamında Kooperatifleşme” ve “Köylülere yönelik
politikalar kapsamında kooperatifleşme” olmak üzere üç başlık altında ele alınmıştır. Tarım
kredi kooperatifleri kredilerinin küçük çiftçiye
ulaşmaması ya da etkin kullanmayı sağlayacak
örgütlenme biçiminin olmayışı dolayısıyla tarım işletmelerinin, çoğu zaman tefecilere veya
ürünü fiyatının çok altında bir fiyatla kapatan
aracıya bağımlı kalması sorununa değinilmiştir.
Ayrıca tarım kooperatiflerinin nicel anlamda
gelişim göstermesine karşın nitel yönden aynı
gelişmeyi gösteremedikleri belirtilmiş demokratik kooperatifçiliği yaygınlaştırmak ve mevcut
problemleri iyileştirmeye yönelik tedbirlere yer
verilmiştir(www.dpt.gov.tr).
Dördüncü Kalkınma Planını kapsayan 80li yılların kooperatifçilik açısından olumsuz gelişmeler
yaşanmıştır. Demokratik anlamda ve toplumsal
hareketler içerisinde kooperatifçilik zayıflamaya
başlamıştır. 12 Eylül 1980 yılından sonra KöyKoop ve Tarko gibi kooperatif merkez birliklerinin kapatıldığı ve köy kalkınma kooperatiflerinin
isimlerinin Tarımsal kalkınma kooperatiflerine
dönüştürüldüğü görülmektedir. Bununla birlikte
1982 yılı Anayasasında “Devlet milli ekonominin
yararlarını dikkate alarak öncelikle üretimin arttırılmasını ve tüketicinin korunmasını amaçlayan
kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır. Kooperatifler, devletin her türlü kontrol
ve denetimine tabi olup, siyasetle uğraşamaz ve
siyasi partilerle iş birliği yapamazlar.” İfadesinin
yer aldığı görülmektedir (Kocabaş, 2010; s. 272273). 1982 Anayasası ile kooperatifler için siyasi
faaliyet yasağı getirilerek, kooperatif içerisinde
grup dayanışmasının önlenmesine yönelik ted-
birler alınması amaçlanmıştır.
1985-1989 Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda
Tarım Satış Kooperatiflerinin kuruluş amaçları
yönünde hizmet verecek ve rasyonel çalışacak
şekilde yeniden düzenleneceğine işaret edilmiştir (www.dpt.gov.tr). Beşinci Kalkınma Planı
dönemi içerisinde 1163 ve 2834 sayılı kanunların yeniden düzenlenmesi öncelikle ele alınmış
ve Tarım Satış Kooperatifleri için 3186 ve Tarım
Kredi Kooperatifleri için 3223 sayılı kanun değişiklikleri yapılmıştır. Ayrıca, 12.06.1987’de
1163/19’u değiştiren 3381 sayılı kanun ile, yine 1163 sayılı kanunda değişiklik öngören ve 6
Ekim 1988’de TBMM’de kabul edilip 25.10.1988
tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 3476 Sayılı
Kanuna ilişkin düzenlemeler yapılmıştır (Koç,
1995; s. 19).
1990-1994 Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda
üreticinin ürünlerinin en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlamak ve etkinliğini arttırmak
amacıyla kurulan Tarım Satış Kooperatifleri
Birlikleri’nin kuruluş amaçları yönünde hizmet
vermelerine, rasyonel bir şekilde çalışmalarına
ve kendi kendilerine yeterli hale gelmelerine yönelik çalışmaların sürdürüleceği ifade edilmiştir.
Bununla birlikte Altıncı kalkınma planında kooperatifler AT’ye üyelik konusundaki gelişmeler
çerçevesinde değerlendirilmiş ve kooperatif birlik ve üst kuruluşlarının AT’ye uyum sağlayacak
bir yapıya kavuşturulması konusunda gerekli
çalışmaların yapılacağı bildirilmiştir(www.dpt.
gov.tr).
Kooperatiflerin en üst organı olan “Türkiye Milli
Kooperatifler Birliği”nin 1991 yılında kurulması
ise altıncı plan dönemine denk gelen önemli bir
gelişmedir.
1996-2000 Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda
hayvancılık birlik ve kooperatiflerinin ülke genelinde aygın olmayışı sorunu ele alınmış, tarımsal
üretimin yönlendirilmesi, pazarlanması ve üreticilere hizmet götürülmesi konularında faaliyet
göstermek üzere üretici birliklerinin kurulması
ve kooperatiflerin geliştirilmesinin özendirileceği üzerinde durulmuştur. Ayrıca, Tarım satış
Kooperatifleri Birliklerinin yönetimlerinin özerkleştirileceği ve bu kapsamda 3186 ve 2834 sayı-
lı kanunlarda değişiklik yapılacağı bu kalkınma
planında duyurulmuştur(www.dpt.gov.tr).
Amacı; tarım satış kooperatif ve birliklerine
ilişkin hükümleri düzenlemek ve bu kuruluşların yeniden yapılanması için yasal bir çerçeve
oluşturarak, tarım satış kooperatif ve birliklerini
etkin ve sürdürülebilir bir şekilde özerk ve mali yönden bağımsız kılmak olan 4572 numaralı
“Tarım Satış Kooperatif ve Birlikleri Hakkında
Kanun” 16.06.2000 tarihli 24081 sayılı resmi gazete ile yürürlülüğe girmiştir (T.C. Resmi Gazete,
www.resmigazete.gov.tr).
2001-2005 Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma
Planı’nda kooperatiflere çok genel bir çerçevede yer verilmiştir. Üreticileri kooperatifleşmeye
özendirecek girişimlerde bulunulacağına değinilmiştir. Bununla birlikte köy yollarının bakım,
onarım ve kar mücadelesi çalışmalarının, bu
hizmetlerden faydalanan köylerin katılımı ile
veya kurdukları kooperatif, birlik ve diğer organizasyonlar tarafından yapılmasını sağlayacak
hukuki düzenlemeler gerçekleştirileceği haber
verilmiştir(www.dpt.gov.tr).
2007-2013 Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda Tarım satış kooperatifleri ve birliklerinin yalnızca
yeniden yapılandırılarak özerk hale getirilmesine değinilmiştir.
Gerek kalkınma planları gerekse kanunlarda
yapılan düzenlemeler ve teşvikler ile zaman zaman sekteye uğrasa da Türkiye’de kooperatifçilik hareketlerinin yıllar içerisinde hızla arttığı
görülmektedir. Tablo 1. de 2010 yılı itibariyle
Türkiye’de hizmet türlerine göre faal olarak çalışan kooperatif sayıları sunulmuştur.
Tablo 1. de görüldüğü gibi 2010 yılı itibariyle
Türkiye’de faal olarak çalışan Tarımsal Kalkınma
Kooperatiflerinin sayısı 7.923, bu kooperatiflerin ortak sayısı ise 797.778dir. 1800 Tarım Kredi
Kooperatifinin 1.113.827 üyesi vardır. Sayısı 328
olan Tarım Satış Kooperatifi 597.133 üyeye sahiptir. Son yıllarda hızla gelişme gösteren 23.185
Konut Yapı Kooperatifinin 968.355 üyeye ulaştığı görülmektedir. 228 faal Turizm Kooperatifi ise
12.971 üyeyi bünyesinde barındırmaktadır.
Türkiye’de kooperatiflerin sayı olarak artmasına
9
karşın özellikle etkinlik ve verimlilik gibi konularda yeterli düzeyde ilerleme kaydedemediği bir
gerçektir. Kooperatiflerin başarısızlığına neden
olan pek çok faktör sıralanabilir. Bunlar kimi zaman yetersiz yönetim, işletme sermayesi ve iş
hacmi gibi ekonomik nedenler olabileceği gibi,
mevzuat sorunu, eğitimsizlik, dürüst olmayan
yöneticiler, gönüllü çözülmeler, siyasi iktidarların yönetime müdahaleleri, ideolojik ve politik düşüncelere kayma gibi diğer nedenler de
olabilir (İnan, 2008; s. 253). Mülayim (2010; s.
505-538) Türkiye’de kooperatiflerin karşı karşıya olduğu sorunları; finansman, üst örgütlenme, eğitim ve araştırma, mevzuat ve denetim
başlıkları altında incelemiştir. Bu başlıklar şöyle
özetlenebilir;
finansman güçlüğünü doğuran temel nedendir.
Türkiye’de devlet bankaları da zaman zaman
dâhil olmak üzere, bankalar özel sektöre karlılık
bahanesiyle rahatlıkla kredi olanağı sunarken,
kooperatiflere kredi verme konusunda azami
güçlük gösterilmektedir. Yönetim ve finansmanına üst örgütlerin egemen olacağı bir “Kooperatifler Bankası”nın kurulması bu sorunun çözümüne yönelik önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir.
Türkiye’de kooperatiflerin üst örgütlenmelerini
tam olarak tamamlayamamaları, Türk kooperatifçiliğinin gelişmesini engelleyen diğer bir sorun
olarak ele alınmaktadır. Türkiye’de kooperatiflerin üst örgütlenmesinde şimdiye kadar devletin
kendisine düşen görevleri tam
TABLO 1. TÜRKİYEDE HİZMET TÜRLERİNE GÖRE FAAL
olarak yaptığı söylenemez. Bu neKOOPERATİFLER
denle kurulan üst örgütler yavaş
(18/05/2010 tarihi itibari ile)
gelişmiş, büyük aracı ve tefecilerle
TÜRLERİ İTİBARİ İLE BİRİM
FAAL KOOPERATİF
ORTAK SAYISI
rekabet edememiş, dış ticarette
KOOPERATİFLER
SAYISI
TARIMSAL KALKINMA KOOPERATİFLERİ
7.923
797.778 ve sanayileşmede, kooperatif eğiSULAMA KOOPERATİFİ
2.483
287.010 tim ve denetiminde kendisinden
SU ÜRÜNLERİ KOOPERATİFİ
543
28.677 beklenen görevleri de yerine getiPANCAR EKİCİLERİ KOOPERATİFİ
31
1.642.344
rememiştir. Bu konuda Türkiye’de
TARIM KREDİ KOOPERATİFLERİ
1.800
1.113.827
atılan en önemli adım Türkiye Milli
TARIM SATIŞ KOOPERATİFLERİ
328
597.133
TÜTÜN TARIM SATIŞ KOOPERATİFLERİ
29
17.080 Kooperatifler Birliği’nin (TÜRKİYE
KONUT YAPI KOOPERATİFLERİ
23.185
968.355 KOOP) kurulmasıdır. Bu sebeple
TÜKETİM KOOPERATİFLERİ
906
182.851 TÜRKİYE KOOP’tan kooperatifçilik
MOTORLU TAŞIYICILAR KOOPERATİFİ
5.461
179.604 politikasının oluşturulmasına yöESNAF VE SANATKARLAR KEFALET
922
680.319 nelik birinci derecede rol oynamaKOOPERATİFİ
KÜÇÜK SANAT KOOPERATİFİ
69
4.961 sı beklenmektedir. Bunlar kısaca;
KÜÇÜK SANAYİ SİTESİ YAPI KOOPERATİFİ
706
TURİZM GELİŞTİRME KOOPERATİFİ
228
12.971
ÜRETİM VE PAZARLAMA KOOPERATİFİ
219
16.357
SİGORTA
TOPLU İŞYERİ YAPI KOOPERATİFİ
YAYINCILIK KOOPERATİFİ
105.354
2
14
930
69.332
20
518
3
231
467
77.085
YARDIMLAŞMA KOOPERATİFİ
20
22.260
EĞİTİM KOOPERATİFİ
19
2.190
6
1.526
151
19.015
HAMALLAR TAŞIMA KOOPERATİFİ
İŞLETME KOOPERATİFİ
BAĞIMSIZ TARIM SATIŞ KOOPERATİFİ
TEMİN TEVZİ KOOPERATİFİ
YAŞ SEBZE VE MEYVE KOOPERATİFİ
GENEL TOPLAM
29
2.346
46.480
6.829.138
Kaynak: Türkiye Milli Kooperatifler Birliği,
www.turkiyemillikoop.org.tr (Erişim Tarihi: 6 Mayıs 2011)
Türkiye’de var olan kooperatiflerin gerek öz sermaye gerekse kredi olanaklarının yetersizliği
10
ması,
Kendi bünyesinde bir “Kooperatifçilik Eğitim ve Araştırma Merkezi” kurarak eğitim ve araştırmalar
yapması,
Denetim sorununun çözümüne
yönelik “Denetleme Kurulu” kurulması veya bağımsız “Kooperatif
Denetim Birlikleri” oluşturulmasına katkıda bulunması,
Finansman sorununun çözümüne
yönelik “Kooperatifler Bankası”nın
kurulmasında öncü ve itici güç ol-
Mevzuat sorununun çözülmesine yönelik tek bir
demokratik Kooperatifler Yasası için çalışmalar
ve girişimler yapması,
Kooperatif sektörünün üçüncü sektör olarak
güç kazanmasına yönelik TV ve radyo dahil her
türlü iletişim aracından yararlanması şeklinde
sıralanabilir.
Kooperatifçilik eğitimi, Türkiye’de kooperatifçiliğin yüz yüze olduğu diğer bir sorundur. Genel
olarak, ilkokuldan üniversiteye kadar bütün okul
programlarında kooperatifçilik derslerine özel
bir yer verilmeli, özellikle üniversiteler bünyesinde tarafsız kooperatifçilik araştırmaları yapılmalıdır.
Türk kooperatifçiliğinin diğer bir sorunu da
mevzuattır. Ülkemizde bugün kooperatifçiliği
düzenleyen yasalar yetersiz, karışık ve hatta bir
kısmı yeterince demokratik değildir. Mevzuat
sorununa yönelik Türkiye’de tarım ve tarım dışı
kooperatiflerin tek bir demokratik Kooperatifler
Yasası’na göre kurulup işletilmesi gerekmektedir.
Türk kooperatifçiliğinin gelişimiyle yakından ilgili bir diğer konu denetim sorunudur. Türkiye’de
gerek bağımsız bir Kooperatifler Bankasının
kurulması, gerekse kooperatiflerin bağımsız
demokratik üst örgütlerinin tüm kooperatifleri
kapsayacak biçimde geliştirilmesi, kooperatiflerin etkili denetimi yönünden önem taşımaktadır.
Dünya’nın pek çok ülkesinde demokrasinin,
yoksullukla mücadelenin, gelir dağılımını dengelemenin kısaca ekonomik, sosyal ve kültürel
kalkınmanın önemli bir unsuru olarak kabul edilen kooperatifçiliğin Türkiye’de de iyileştirilmesi
ve geliştirilmesi büyük önem arz etmektedir. Bu
çalışmada kooperatifçiliğe ilişkin Türkiye’deki
gelişim süreci ve mevcut durum sergilenmeye
çalışılmıştır. Kooperatifçiliğin mevcut sorunlarına yönelik daha fazla araştırma yapılması, tespit
edilen sorunların çözümüne yönelik gerek devlet, gerek kooperatif üst kurulları, üyeleri, gerek
toplum gerekse akademisyenlerin el birliğiyle
çalışması, kooperatifçiliğin ülkemizde gelişimi
açısından oldukça önemli olacaktır.
Kaynakça
Ayverdi, İlhan. (2006). Misalli Büyük Türkçe
Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı.
Barnard, Chester I. (1968). The Functions of
the Executive. Cambridge: Harvard University
Press.
Fajardo, Feliciano. R. and Abella, Fabian. P.
(1993). Cooperatives (Third edition). Rex Bookstore.
Fındıkçıoğlu, Z. Fahri. (1967). Kooperasyon
Sosyolojisi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayımı, No. 1206.
Gökeer, Süleyman. (1976). Kooperatif Sistem.
Ankara: Şark Matbaası.
İnan, İ. Hakkı. (2008). Türkiye’de Tarımsal Kooperatifçilik ve AB Modeli (Genişletilmiş II. Baskı).
İstanbul: İstanbul Ticaret Odası, No. 2008-73.
Kara, Mustafa. (2003). Kooperatifçilik. Bolu:
Poyraz Ofset.
Kocabaş, Özlem Y. (2010). Türkiye’de Tarımsal
Kooperatifçilik Düşüncesinin Gelişimi. İstanbul:
Libra Kitapçılık ve Yayıncılık.
Koç, Hakan. (1995). Kooperatifçilik. Ankara:
Gazi Kitapevi.
Mülayim, Z. Gökalp. (2006). Kooperatifçilik (Beşinci Baskı). Ankara: Yetkin Basımevi.
Mülayim, Z. Gökalp. (2006b). Kooperatifçi Atatürk ve Kooperatifçilik. Ankara: Yetkin Basımevi.
Mülayim, Z. Gökalp. (2010).
Kooperatifçilik(Altıncı Baskı). Ankara: Yetkin yayınevi.
Osmanağaoğlu, Şule. (2007). Cumhuriyet Dönemi Hayvancılık Politikaları ve Kooperatifçilik.
Ankara:Gazi Üniversitesi KOOP-MER Ulusal
Kooperatifçilik Sempozyumu. Ekim.
Poyraz, Hüsnü. (1981). 1163 Sayılı Kooperatifler Kanununa Göre Kurulan Tarımsal Amaçlı
Kooperatifler. Ankara: 10. Türk Kooperatifçilik
Kongresi. 21-23 Aralık.
Schilthuis, Gijs and Bekkum, Onno-Frank van.
(2000). Agricultural Cooperatives in Central Europe: Trends and Issues in Preparation for EU
Accession. The Netherlands: Van Gorcum Ltd.
T.C. Resmi Gazete, www.resmigazete.gov.tr
(Erişim Tarihi: 5 Mayıs 2011).
International Co-operative Alliance, www.ica.
coop (Erişim Tarihi: 05 Mayıs 2011).
T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı
Müsteşarlığı, www.dpt.gov.tr (Erişim Tarihi: 05
Mayıs 2011).
Türkiye Milli Kooperatifler Birliği, www.turkiyemillikoop.org.tr (Erişim Tarihi: 6 Mayıs 2011).
11
YEREL YÖNETİMLER İÇİN
SÜREÇ YÖNETİMİ
M. Akif ÖZER *
Giriş
Günümüzde örgütsel verimlilik arayışları çerçevesinde yeni bir yönetim tekniği olan süreç
yönetimi, tüm örgütler açısından hızla önem kazanmaktadır. Süreçler, karmaşık, dinamik, örgütün geneline yayılmış, farklı düzeylerde devamlılığı olan bir yapıda oldukları için, yönetilmeleri
oldukça zordur. Bunun için kuruluşlar, süreç
yönetimi araçlarından yararlanırlar. Bu araçlar örgütün anlaşılması, analizi ve geliştirilmesi
aşamalarında üst yönetime ve örgüt çalışanlarına büyük kolaylıklar sağlamaktadır (Borissova,
2004:6).
Yerel yönetimlerin faaliyet alanları dikkate alındığında, örgütsel verimliliğin en çok ihtiyaç
duyulduğu alanlar olarak süreç yönetimi uygulamalarının mutlaka bu kuruluşlarda da başlatılması gerektiği çok açıktır. Bu çalışmada, yerel
yönetimler açısından yararları çok fazla olan süreç yönetimi ile ilgili bilgiler verip, bu tekniğinin
nasıl uygulandığını açıklamaya çalışacağız.
1. Süreç Yönetimi
Süreç yönetimi, süreçlerin bugün nasıl çalıştığını anlamak ve iyileştirebilmek için kuruluşun
tüm süreçlerinin belirlenmesi, tanımlanması,
belgelenmesi, sahip atanması, düzenli olarak
süreç performans göstergelerin izlenerek ve
değerlendirilmesi ve gerektiğinde küçük iyileştirmelerin ya da sil baştan / kökten tasarımların
yapılması şeklinde tanımlanabilir.
* Doç. Dr., G.Ü. İİBF Kamu Yönetimi Böl. ([email protected])
12
Süreçlerin analiz edilmesi için önce akış şemaları hazırlanmalı ve mevcut performansı belirlemek için ölçümler yapılmalıdır. Bunun için sıralı
akış, sorumluluk akış ve bilgi akış şemaları gibi
farklı boyutlarda süreç akış şemaları düzenlenebilir. Süreçlerin sürekli olarak iyileştirilmesi,
sürecin anlaşılması ile başlamaktadır. Günümüzde birçok kuruluşta süreç yönetimi, süreçlerin
tanımlanması, ölçülmesi, kontrol edilebilir ve
rekabet edebilir olması için uygulanmaktadır
(Özkan, 2007:1).
Her ne kadar yeni bir yönetim tekniği gibi görülse de süreç yönetiminin tarihi istatiksel kontrol
yöntemlerinin tarihi kadar eskilere gitmektedir.
Bu gelişmeler ise kalite yönetimi literatürünün
gelişimine paralel bir şekilde olmuştur. Söz
konusu gelişmelerin geçmişine baktığımızda,
amacın hep daha iyi yönetim, ürün ve hizmet
sunumunun etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi
ve PUKO (planla, yap, kontrol et, uygula) döngüsüne uygun olarak bilimsel metotlarla yönetimin sürekliliğinin sağlanmasıdır (Ravichandran,
2005:1).
Süreç yönetimi ile ilgili çalışan araştırmacılar
son yıllarda yalnızca süreç yönetimi tekniklerinin örgütsel performans üzerindeki etkileri üzerinde durmaktadırlar. Günümüzde çok sayıda
örnekte, süreç yönetimi tekniklerinin kuruluş
performansını artırırken, bu artışın hiç sağlanamadığı durumlarla da karşı karşıya kalınabildiğini göstermektedir (Benner, 1999:5). Bundan dolayı süreç yönetimi ile ilgili uygulamalarda çok
dikkatli olmak gerekmektedir.
Günümüzde süreç yönetimi hayatımızın her
alanında uygulanmaktadır. Önemli olan karar
verilen iş sürecinin iyi bir şekilde planlanması
ve uygulamaya geçirilmesidir. Yapılacak projenin başarılı bir şekilde hedefine ulaşması için iyi
bir süreç tanımlaması yapılması gerekmektedir.
Kuruluşta o ana kadar geçmişte yapılan çalışmalardan, bilgi birikiminden ve oluşumlardan da
yararlanılması oldukça önemlidir (TBD, 2008:813).
Süreç yönetiminde, üzerinde yoğunlaşılması
gereken temel alanlar da gözden kaçırılmalıdır.
Örgütsel süreç odakları, örgütsel süreç tanımlamaları, örgütsel eğitim, örgütsel süreç performansı ve örgütsel yenilik ve gelişme (Diginotes,
2003:2) süreç yönetimi aşamasında üzerinde
durulması gereken temel alanlardır.
Son yıllarda örgütlerle ilgili yapılan araştırmalar,
özellikle teknolojik değişim ve adaptasyon konusunda süreç yönetiminin kuruluşları etkilediğini
göstermektedir. Bundan dolayı süreç yönetimi
ile ilgili çalışmalar yapılırken, çevredeki teknolojik değişimler de dikkate alınmalıdır (Benner,
1999:7). Teknolojik değişim ve adaptasyon sürecine göre süreç yönetimi uygulamaları şekillendirilmelidir.
2. Amacı ve Örgütsel
Yararları
Süreç yönetiminde esas amaç, sorunların çözümüne yönelik olarak mevcut süreçlerin yenilenerek örgütsel etkinliğe ulaşmaktır. Burada
süreçler yeniden belirlenerek; maliyet, kalite,
hizmet ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinden çarpıcı geliştirmeler yapmak
amacıyla, iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir biçimde yeniden tasarlanması (Demirkol, 2002:164) söz konusudur.
yasasının öngördüğü “örgütler kurulduktan
sonra sürekli gerilerler” savına karşı tedbir almasıdır. Eğer örgütler gerileyerek elde ettikleri
kazanımları kaybetmek istemiyorlarsa, üretim
süreçlerinde ve yöntemlerinde sürekli bir iyileştirmeye gitmelidirler (Yeniçeri, 2002:110). Süreç yönetimi bu aşamada devreye girmektedir.
Kuruluşlar herhangi bir değişim projesi yürütürken veya bunu planlarken, süreçleri anlamak ve
en iyi süreci tanımlamak, süreç iyileştirmesini
sürekli kılmak ve bütün bunlara çalışanları dahil
ederek, onlara bunun ek iş değil asıl iş olduğunu
anlatmak zorundadırlar.
Bunun için öncelikle aşağıdaki sorulara net cevaplar bulmak durumundadırlar:
• Doğruluğu kanıtlanmış, standart, bilinen en
iyi iş yapma biçimleri nasıl dokümante edilmiş?
• Süreç anlayışı nasıl yerleştirmeli? Bu sürece
insanların katılımı nasıl sağlanmalı?
• En iyi iş yapma biçimleri görsel bir düzende
nasıl tarif edilebilir?
• İş akışları arasındaki tutarlılık ve bağlantıları nasıl sağlanabilir ve detay seviyesi ne olmalıdır?
• İşi en iyi bilenlerin katılımı, hem süreçlerin tanımlanmasında hem de iş gerekleri doğrultusunda sürekli iyileştirilme sürecinde nasıl
sağlanır? Bu durum en az kaynak kullanarak verimli bir biçimde nasıl gerçekleştirilebilir? (Filiz,
2007:6).
Örgütlerle ilgili uygulamalar, süreçlerin etkin bir
şekilde yönetilerek iyileştirilmesi durumunda,
örgütsel işlemlerin maliyetlerinin düştüğünü ve
kullanıcılara daha kaliteli mal ve hizmet sunulduğunu göstermektedir (Yıldırım, 2002:59). Bu
şekilde örgütler aynı hacimde çıktıyı daha düşük
maliyetle üreterek ek finansman imkanları bulabilmektedirler.
Örgüt yönetiminde iş süreçleri o kuruluşun kalbidir. Hizmetlerin sunulduğu kullanıcıya nasıl
örgütsel değerler oluşturulduğunu göstererek
gerçek işi tanımlar. Geleneksel yapıda fonksiyonel örgütlerde, süreçler parçalanmış, bölünmüş, kolayca fark edilmeyen, tanımlanmamış
ve bunun sonucunda performansı net olmayan
bir düzende yönetilirler. Bundan dolayı üst yönetimin süreçleri dikkate alarak strateji geliştirmeleri, farklı bir düşünce tarzı gerektirmektedir.
Süreç yönetimi fonksiyonlar arası bir yönetim
anlayışı gerektirmektedir.
Süreç yönetiminin en önemli yönü, Parkinson
Kuruluş yönetiminde; görev tanımları, organi-
13
zasyon yapısı, yönetim ve ölçüm sistemi, otomasyon sistemi gibi iş süreçleri tüm yönetim
sisteminin altyapısıdır, örgütün merkezinde
odaklandığı alanda yer alırlar. Süreçlerinin yönetilmediği bir ortamda her tür değişim projesi
başarısızlıkla sonuçlanır veya beklenen faydalar tam olarak gerçekleştirilemez. Bu süreçte
gündeme getirilen otomasyon çözümleri her
zaman sonuç vermeyebilir. İyi tanımlanmamış,
yönetilmeyen, sahiplenilmemiş bir sürecin otomasyonu yarardan çok zarar getirebilir. Yani bilgi
teknolojisi olanakları süreçleri değil, süreçler ve
sahipleri bilgi teknolojisi ihtiyaçlarını yönlendirmelidir (Filiz, 2007:6).
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonya’da
başlayan sürekli gelişme anlamındaki kaizen
kavramıyla başlayan ve giderek dünyada ve
Türkiye’de yaygınlaşmaya başlayan kalite çalışmalarının özünde de süreç yönetimi mantığı bulunmaktadır. Günümüzde kalite modeline göre
bir sistem kurmak veya son yıllarda popülerlik
kazanan müşteri ilişkileri yönetimine geçmek
isteyen örgütler için süreç yönetimi çok önemli
hale gelmiştir (Özkan, 2007:1-3).
Süreç yönetimin kuruluşlara sağladığı yararlar
arasında en önemlisi kullanıcıya odaklanmayı
sağlıyor olmasıdır (Özcan, 2006: 190). Örgütler,
dikey olarak oluşturulmuş, hiyerarşik yapılardır. Süreçler ise genellikle birden fazla birimde
kişilerin katılımıyla çalışan yatay bir oluşumdur.
Sadece bir birim için başlayıp biten süreçler de
olmakla beraber, süreçler özellikle örgütün ana
süreçleri yanı fonksiyonlar arasındadır.
Dikey örgüt yapılarında; başı, sonu, adımları
ve birimden birime geçişleri net olarak tarif ve
dokümante edilmemiş yatay süreçler çalıştığında ve süreçte yer alan her bir birim sadece
kendi yaptığından sorumlu olduğu yani sürecin
tümünü izleyen, gözleyen, denetleyen biri olarak süreç sahibinin olmadığı durumlarda, süreçlerde aksamalar olması son derece doğaldır.
Bu durumda da çoğu kez asıl önemli olan yani
kullanıcıya hizmet gözden kaçırılmaktadır (Filiz, 2007:2). Bu tür hataları en aza indirebilmek
için süreçler için çıkarılan yol haritasına mutlaka
uymak gerekmektedir. Süreç yönetiminde etkinliğin sağlanabilmesi için aşağıdaki adımlarda
14
mümkün olduğunca hata yapılmamaya çalışılmamalıdır:
• Sorunlu süreçlerin incelenmesi: Örgüt yönetiminde sorunlu süreçler objektif bir şekilde
belirlenmelidir.
• Süreç haritasının çıkarılması: Örgüt şemaları gibi örgüt içinde süreçlerin nasıl gerçekleştiğini gösteren haritalar hazırlanmalıdır.
• Üzerinde çalışma yapılacak sürecin belirlenmesi: Süreç seçiminde, görevin yerine getirilememesine yol açma, önemlilik ve uygulanabilirlik kriterleri dikkate alınmalıdır. Sorunlu, tek
bir süreç olması gereken ancak yapay şekilde
bölünmüş olan kullanıcıların en çok şikayet ettikleri ve yeniden tasarlanmaya uygun olan süreçler incelenmelidir.
• Sürecin analiz edilmesi: Sorunlu olduğu belirlenen süreçte sorun kaynağı olan adımların
belirlenmesi ve ideal olarak nasıl bir akışa sahip
olması gerektiği incelenmelidir.
• Sürecin yeniden dizayn edilmesi: Sorunlu
olan süreç, yaratıcı bir ekip çalışması ile yeniden
belirlenmelidir. Süreç yeniden tasarlanırken,
basitlik, doğal akışa uygunluk ve çok versiyonlu olma gibi kriterler dikkate alınmalıdır (Efil,
1999:232). Burada yöneticinin başarılı olabilmesi için, ekip üyelerini etkili ve verimli biçimde
yönetmesi gerekir. Öncelikle ekip üyelerini iyi
tanımalı, davranışlarını ve karakteristik özelliklerini iyi bilmelidir (Aytürk, 2007:215).
Her ne kadar yukarıdaki hususlara çok dikkat
edilse de, sürecin doğasından kaynaklanan hatalarla karşılaşmamak mümkün değildir. Mükerrer veya hatalı oy ve katma değeri olmayan
işlerin yapılması, çevrim veya işlem zamanının
uzaması, hatalı çıktılar, süreç yönetiminde olumsuzluklara yol açmaktadır. Bunlar ayrıca kullanıcı memnuniyetsizliğine de yol açmaktadır.
Örgütler açısından bu durum ise, orta ve uzun
vadede, gelir, kâr ve pazar payının azalması demektir. Bu olumsuzluklar yerel yönetimlerde
ise, doğrudan kalitesiz kamu hizmeti sunumuna
yol açacaktır.
Süreçlerin iyi yönetilmesi ise yukarıda belirtilen
aksamaları önler. Çünkü amaç süreçlerin etkili,
verimli, düşük maliyetle çalışmasını sağlamaktır.
Ayrıca, süreç bazında çalışma, çalışanların fikirlerine gereksinim duyduğundan, çalışanlar fikir
ve önerilerine değer verilmesi nedeniyle daha
istekli çalışırlar ve işlerini benimserler (Filiz,
2007:2).
Çoğu zaman kuruluşlarda görülen yanlış uygulamalar (örneğin gişe kuyrukları), oradaki görevlinin yavaş çalışması yüzünden değil, söz konusu
sürecin yanlış tasarımından kaynaklanmaktadır.
İnsana önem veren süreç yönetimi anlayışında,
kişiler gerekli eğitimleri alarak kendilerini geliştirme veya becerilerine daha uygun görevlere
gelme imkanına sahiptirler. Bu durum örgüte
bağlılığı artırdığı gibi, süreç yönetiminin başarısını da arttırır. Ayrıca, açıkça tanımlanmış beklenti
ve hedefler, basitleştirilmiş prosedürler, açık ve
net iş tanımları, bireysel otoritenin artması ve
beceri gelişimi (Filiz, 2007:3) gibi hususlar süreç
yönetimi uygulamalarının örgüte sağladığı diğer
katkılardan bazılarıdır.
Süreç yönetiminin kuruluşlara olan yararlarını
biraz daha ayrıntılandırırsak aşağıdaki hususlarla karşı karşıya kalıyoruz. Süreç yönetimi uygulamaları;
• Kullanıcı odaklı yönetimin teşvik edilmesini
sağlar.
• Katma değer yaratmayan faaliyetleri ortaya
çıkarır.
• Kaynakların etkin kullanımını sağlar.
• İyileşme olanaklarını tespit eder.
• Hızlı karar alma avantajı sağlar.
• Sorumlulukları açıklıkla belirler (Özcan,
2006: 189).
• Kuruluş odaklı yönetimi teşvik eder.
• Örgütsel önceliklere sistematik bir yaklaşım getirir.
• İşlevsel sınırları ortadan kaldırarak, işlevler
arası ilişkileri geliştirir.
• Sorumlulukların açıkça belirlenmesini sağlar (TBD, 2008:8-13).
• Süreçlerin oluşturduğu hem bireysel sistem
içindeki süreçler arası bağlantı ve hem de bunların tamamı ve etkileşimleri üzerinde sürekli
kontrol sağlar.
• Kullanıcının istediği şartlara, yasal şartlara
ve kuruluşun kendisinin koyduğu şartlara uymayı sağlar.
• Süreçlerin katma değer açısından değerlendirilmesini ve öncelikli olanlarının belirlenmesini sağlar.
• Süreçlerin izlenmesi ve ölçülmesine ait verilerin değerlendirilerek performans ve etkinliğe ait sonuçların elde edilmesini sağlar.
• Objektif ölçümlere dayandırılarak süreçlerin sürekli iyileştirilmesini sağlar.
• Yönetsel karar almada kolaylık sağlar.
• Süreçlerin etkin ve verimli çalışmasına yardımcı olur.
• Kullanıcı ve örgüt için iletişim kolaylığı oluşturur (Özcan, 2006: 191).
3. Aşamaları
Kuruluşlar süreç yönetimine başlarken önce
kendileri ile ilgili mevcut süreçleri belirlerler.
Bir kuruluş, süreçlerini belirlemeye temel süreçlerden başlamalı ve ne yaptığı ve/veya ne
yapmak istediğini ortaya koymalıdır. Süreçler
belirlendikten sonra her sürece bir süreç sahibi atanmalı ve süreçler tanımlanmalıdır.
Kuruluş üst yönetimi süreçleri belirlerken ve
tanımlarken aşağıdaki sorulara cevap aramalıdırlar (Filiz, 2007:6):
• Ürün ve/veya hizmetler için pazar araştırması, marka oluşturma gibi satış ve pazarlama
çalışmaları ve araştırma-geliştirme faaliyetleri
gibi yatırımlar ne kadardır?
• Teknoloji kullanımı yönünde yazılım, donanım, e-ticaret, iletişim, üretim/operasyon
teknolojileri gibi yatırımların boyutu nedir?
• İnsan kaynakları alanında eğitim, performans yönetimi, danışmanlık gibi maliyetler,
kullanıcılara ürün ve hizmet sunmak ve örgüte
değer katmak için yeterli mi?
• Kuruluştaki bireyler üst yönetim tarafından belirlenen strateji ve hedefler ile günlük
işleri arasındaki ilişkileri ve iyi/kötü performansı ayırt edebiliyorlar mı?
• Kuruluş birimleri arasında iş sürecinin bütününü görmeyi, anlamayı, iş sürecinin perfor-
15
mansını yönetmeyi ve iyileştirmeyi zorlaştıran
unsurlar mevcut mu?
• Birden fazla birimi kapsayan bir iş akışının
performansı tanımlanmış mı, izleniyor ve değerlendiriliyor mu? Bu görevin bir sahipliği var
mı?
• Ölçülebilir.
• Sürekli iyileştirilir.
Yöneticiler süreç yönetiminde yukarda belirtilen unsurları sağlamanın yanında süreç performansını da izlemelidirler. Bunun için doğrudan
ya da dolaylı süreç ölçümleri yapılır. Örgütün
içindeki ölçümler sürecin performansını, çıktı
ölçümleri ise sürecin çıktısının performansını
gösterir. Bunların yanında kullanıcı memnuniyeti ölçümleri de, sürecin performansını kullanıcının nasıl algıladığını ortaya koyar (Özkan,
2007:1-3).
• Doğru kalite ve nicelikteki insan kaynaklarınız, uygun teknolojik araçları da kullanarak,
planladığınız ürün ve hizmetleri sunmak için
strateji ve hedefleriniz ile uyumlu, bilinen ve
denenmiş doğru iş yapma şekilleri ile çalışılıyor mu?
Bu kapsamda kalite ve hata oranı, çevrim zamanı, kullanıcı memnuniyeti, etkinlik gibi çok
çeşitli süreç ölçütleri saptanabilir. Bunun yanında ayrıca finansal ve finansal olmayan süreçler de ortaya çıkarılarak, bunlar için de farklı ölçütler kullanılabilir.
Tüm bu sorulara verilecek cevaplar; süreçlerden değer katmayan aktiviteleri atarak ve
değer katanları düzenleyip basitleştirerek, sürekli iyileştirmeyi sağlayan süreç iyileştirme
çalışmalarına başlanmasında önemli bir adım
olacaktır.
Süreç yönetiminde en etkin grup üst yönetimdir. Üst yönetimin bilgisi, yeteneği ve kararlılığı
süreç yönetiminin başarısında büyük rol oynar.
Süreç yönetimi başlatılırken öncelikle üst yönetime süreç yönetimi semineri verilmesinde büyük fayda vardır. Bu ödemde süreçlerin
belirlenmesi ve listelenmesi de önemlidir. Bu
şekilde hem üst yönetim hem de çalışanlar örgütün bütünü ilgilendiren tüm süreçler konusunda bilgi sahibi olurlar.
• Kuruluş birimleri kullanıcı talepleri ve örgüt hedeflerini gerçekleştirmek yönünde bir
birleri ile olan iç kullanıcı ilişkilerinin, iç kullanıcılara vermeleri gereken hizmet seviyelerinin
farkındalar mı?
Süreç yönetiminde süreç değişikliğinin gerçekleştirilebilmesi için de; süreçten etkilenenleri
bilgilendirmek, pilot uygulamaya geçiş, sonuçların değerlendirilmesi, standartlaşma, eğitim,
yaygınlaştırma, etkinliğin izlenmesi ve denetlenmesi (Özkan, 2007:1-3) gibi faaliyetlerin yerine getirilmesi gerekmektedir.
Süreçlerle yönetimde yöneticiler doğru bir sürecin özelliklerini çok iyi bilmeli ve analiz edebilmelidir. Bunun için yönetici süreç yönetimi
uygulanan birimde aşağıdaki durumun varlığını teyit etmelidir:
•
•
•
•
•
•
•
16
Süreç sahipliği vardır.
Tanımlanmış ölçütleri vardır.
Tanımlanmış öncelikleri vardır.
İç-dış kullanıcı tanımlarına sahiptir.
Kullanıcı odaklıdır.
Değer katar.
Herkes tarafından anlaşılmıştır.
Kuruluş üst yönetimi süreçleri belirlemeye
temel süreçlerden başlamalı ve örgütün ne
yaptığı ve ne yapmak istediği hususlarında
odaklanmalıdır. Ardından süreç sahiplerinin
belirlenmesi ve iyileştirilecek süreç veya süreçlere karar verilmesi gerekir. Bu arada, sürecin girdisi, çıktısı, tedarikçileri gibi unsurları da
öğrenilmelidir. Ayrıca süreç iyileştirme ekip veya ekiplerin oluşturulması, ekip üyelerinin ve
yedeklerinin eğitim alması ve süreç değerlendirme kriterlerinin belirlenmesi de gerekmektedir (Özcan, 2006: 186).
Kuruluş üst yönetimi süreçleri belirledikten
sonra, elde ettikleri bilgi ve deneyimlere göre
süreç kararlarını verirler. Ancak bu aşamada
süreç kararlarını etkileyen faktörleri çok iyi bilmeli ve bunlara dikkat etmelidirler.
Bu kapsamda süreç kararlarını etkileyen faktörleri şu şekilde belirtebiliriz:
• Talep yapısı: Üretim süreçlerinin kullanıcı
talep ve ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayacak şekilde planlanması gerekir.
• Dikey bütünleşme derecesi: Dikey bütünleşme, hammadde ve parça satıcılarından tamamlanmış ürün veya hizmetlerin kullanıcılara teslimine kadar ki üretim dağıtım zincirinin
örgütün mülkiyeti altında olan kısmını ifade
eder.
• Ürün, hizmet ve hacim esnekliği: Ürün
hizmet esnekliği ile üretim hacmini değiştirebilme yeteneğinin bir ifadesi olan hacim esnekliği, pazar payının korunması ve sürdürülmesi açısından önemli bir rekabet avantajıdır.
• Otomasyon düzeni: İnsan gücü mü yoksa
teknoloji ağırlıklı bir sistem kullanılıp kullanılmadığı ile ilgilidir.
• Ürün hizmet kalitesi: Kullanıcılara yönelik
hizmetlerde sürekli değişme ve gelişme ürün
hizmet kalitesinin de artırılmasını gerektirmekte ve bu durum ise isteklerin yakından takibi ile mümkün olmaktadır.
lenmesi, ölçülmesi ve analiz edilmesidir. Bu
dönemde; başkaları ne yapıyor, hedef koyma,
sorunların kökenlerinin tespiti, eksiklik, israf,
zaman kaybı gibi hususların bilinmesi, iyileştirme seçeneklerinin belirlenmesi, olumsuzluklara neden olan faktörlerin ortaya konması,
çıktıların hedefe uygunluğunun saptanması ve
seçenekler arasında seçim yapılması gibi adımlar gerçekleştirilir.
Bu aşamada ayrıca süreç faaliyetlerinin doğru
değerlendirilmesi de büyük önem taşır. Bunun
için; temel faaliyetler, kritik fakat temel olmayan faaliyetler ve temel ve kritik olmayan faaliyetler şeklinde süreç faaliyetleri niteliksel olarak üç kategoriye ayrılabilir. Bu aşama sonunda
çıktı olarak yeni süreç haritası oluşturulur (Özcan, 2006: 187-188).
Sonuç
Çalışmamızda ayrıntılı bir şekilde gördüğümüz
gibi, yerel yönetimler için böylesine önemli olan süreç yönetiminden beklenen faydanın elde edilebilmesi için, bazı temel kurallara dikkat
edilmesi gerekmektedir.
Yukarıda belirtilen tüm adımlar atıldıktan sonra kuruluş üst yönetimi mevcut durumu değerlendirmelidir. Bu süreçte taslak bir süreç haritası hazırlanır. Sürecin adı, sahibi, içinde yer aldığı ana süreç, alt süreçler, süreç akışı, adımlar
gibi bilgiler, bu haritada yer almalıdır. Ardından
süreç kullanıcıları belirlenerek, süreçler yenilenirken yararlanılacak görüşmeler yapılır. Sonra
tedarikçiler belirlenir ve onlarla da görüşülür.
Son olarak çalışanlarla da görüşülmesi gerekir.
Nihayet sürecin durumunun ve iyileştirilecek
alanların ortaya çıkması sağlanır.
Öncelikle yönetilecek süreçlerin mutlaka sahiplenilmesi gerekmektedir. Uygulamada süreç içerisinde yer alan kişilerden sürecin çıktısından en fazla sorumlu olan kişi sürecin sahibi
olarak belirlenmektedir. Süreç sahibi; süreç
tanımını oluşturmak ve güncel tutmak, sürecin
iyileştirme çalışmalarına liderlik yapmak, süreci periyodik olarak gözden geçirmek, periyodik
olarak süreç gözden geçirme raporunu hazırlamak, sürecin performansını ölçmek, süreç değişikliklerini duyurmak, süreç kullanıcılarının
memnuniyetini ölçmek, süreçleri belirlendikten sonra tanımlamak, tanımlanan süreçlerin,
bir üst sürecin sahibi yada birimin/bölümün
amiri tarafından onaylanmasını sağlamak, tüm
ana süreçleri birim amirinin onayına sunmak,
çalışanların süreçlerin iyileştirilmesi ya da
geliştirilmesi için öneride bulunmalarını sağlamak olarak belirtilen görevleri yerine getirmekle sorumludur.
Süreç yönetiminin son aşaması ise sürecin iz-
Bugün uygulamada yerel yönetimlerde gö-
• Kullanıcı ile temas derecesi: Kullanıcı bağlılığını sağlama ve onunla sürekli temas halinde olunması, kuruluşun hizmet kullanıcılarını
iyi tanıması ve ondaki memnuniyetsizliği hemen tespit edip gidermesi sonucunu verebilir
(Özcan, 2006: 189).
17
rülen süreç yönetimi uygulamaları ile en çok,
yapılan işlerin daha yalın hale getirilerek katma değer oluşturmayan faaliyetlerin ortadan
kaldırılması sağlanmaktadır. Süreç haritası sayesinde süreç hedeflerinin örgüt hedefleri ile
örtüşmesi ve tüm çalışanların örgüt başarısına
yaptıkları veya yapacakları katkıları göstermesi
açısından önemi büyüktür. Ayrıca süreç yönetimi, yerel yönetimleri yeni teknolojileri kullanmaya sevk etmenin yanı sıra, toplam kalite yönetimi, ISO 9000:2000 istatiksel süreç kontrol
teknikleri, kalitenin fonksiyon göçerimi, toplum verimli bakım, 6 sigma gibi anlayışlardan
da yararlanmaya zorlamaktadır.
Bundan dolayı yerel yönetimlerde süreç yönetimi uygulanırken aşağıdaki hususlara mutlaka
dikkat edilmesi gerekmektedir (Özcan, 2006:
190-193).
• Oluşturulacak süreç, yönetim sisteminin
ve teknolojik altyapının, üretkenlik ve çeviklik
göz önünde bulundurularak tasarlanması gerekir.
• Süreç yönetimi kavramların uygulanmaya
alınmasında her alanda birden çalışmaya başlamak, başarısızlığı beraberinde getirir. Temel
sorunların esas alınarak iyileştirilmesi gereken
öncelikli alanlar belirlenmelidir. Bir alanda değişiklik yaparken diğer alanları sabit tutmak
yararlıdır. Her şey birden değiştirilemez.
• Standartlardan ve modellerden en iyi şekilde yararlanmak için, bu modellerin temelinde yatan felsefeyi anlamak ve o doğrultuda çalışmak gerekir. Bir standardın tüm ihtiyaçlarını
karşılamak mümkün değildir. İlgili yerel yönetimin kaynaklarına göre adım adım ilerleyecek
bir plan yapılması gerekir.
• Eğer farklı modelleri bir arada kullanmak
gerekirse ortak süreçleri belirlemek ve bu süreçleri bir bütün olarak ele almak gerekir. Malzeme yönetimi, değişim yönetimi gibi yönetim
teknikleri kapsamında bu analiz yapılabilir.
• Süreç iyileştirme çalışmaları bir proje
olarak yürütülmelidir. İş hedefleri ile uyumlu
proje hedefleri tanımlanmalıdır. Üst yönetimin
18
desteği önemlidir. Bunun için kaynakların ayrılması gerekir. Planlama ve veriye dayalı izleme
yapılmalıdır
Kaynakça
• AYTÜRK, Nihat; Yönetim Sanatı, Etkili Yönetim
ve Yöneticilik Becerileri, Nobel Yay., Ankara, 2007.
• BENNER Mary J.; Process Management And
Organizatıonal Adaptation To Technological Change: Evidence From A Simulation Study, Columbia
University, USA, 1999.
• BORISSOVA, Sonia; Open Source Software For
Business Process Management, School of Engineering and Science, International University Bremen,
2004.
• DEMİRKOL, Şehnaz; “Süreç Tasarımı-Değişim
Mühendisliği”, Modern Yönetim Yaklaşımları, Ed.
İ. Dalay-R.Coşkun-R.Altunışık, Beta Yay., İstanbul,
2002.
• DIGINOTES; CMMI, Implementation with
Digité Enterprise, www.digite.com, 2003.
• EFİL, İsmail; İşletmelerde Yönetim ve Organizasyon, 6. Baskı, Alfa Yay., İstanbul, 1999.
• FİLİZ, Atilla; “Kurumsal Süreç Yönetimi”,
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/ mkl_gos.
php?nt=508 (20.07.2007).
• ÖZCAN, Selami; “Süreç Yönetimi”, Çağdaş Yönetim Araçlarından Seçmeler, Ed. M. Ş. Şimşek-S.
Kırgır, Nobel Yay., Ankara, 2006.
• ÖZKAN, Mehmet; “Süreçlerle Yönetim ve Süreç İyileştirme”, http://www. bilgiyonetimi. org/
cm/pages/mkl_gos.php?nt=85 (15.05.2007).
• RAVICHANDRAN, T.; Software Process Management: An Organizational Learning Perspective,
Lally School of Management & Technology, Rensselaer Polytechnic Institute, Troy, New York USA,
2005.
• TÜRK BİLİŞİM DERNEĞİ (TBD); “E-Dönüşüm
Sürecinde Bilgi İşlem Merkezlerinin Yapması Gerekenler”, Çalışma Grubu Raporu (Son Rapor), www.
tbd.gen.tr (10.01.2008).
• YENİÇERİ, Özcan; Örgütsel Değişmenin Yönetimi, Sorunlar, Yöntemler, Teknikler, Stratejiler ve
Çözüm Yolları, Nobel Yay., Ankara, 2002.
• YILDIRIM, Hasan Ali; Eğitimde Toplam Kalite
Yönetimi, Nobel Yay., Ankara, 2002.
SU VE TOPRAK KAYNAKLARININ
MUHAFAZASI VE GELIŞTIRILMESI
Lütfü ŞAHSUVAROĞLU *
“Su, yaşamın vazgeçilmez unsuru ve yerine
bir başka şeyin ikame edilemeyeceği doğal bir
kaynak”tır. “Su, canlılara hayat veren ve hayatı
sürdürebilir kılan temel bir unsurdur. Susuz hayat düşünülemez”.
Yaşadığımız çağda su kaynakları artık küresel
boyutlarda önemli sorunlarla karşı karşıyadır.
Dünya nüfusu hızla çoğalmakta, beslenme ve
kullanma ihtiyacına bağlı olarak, su ihtiyacı da
hızla artmaktadır.
Su imparatorlukların inşasına veya yıkılmasına
sebep olan en stratejik varlıktır. Koca Mısır ve
Roma İmparatorlukları, Sümer ve Akad medeniyeti su kıtlığından battı. Nil’in çekilmesiyle Firavunlar yıkıldı. Roma’nın Mısır’ı bırakıp
Avrupa’nın ormanlarını yakarak askerini besleyebilmek şart olan buğdayı üretmek için toprak kazanma çabası da Nil’in sularının oynadığı
bir oyundur.
Bu bağlamda, su kıtlığı, belirgin ve yaygın bir
sorun haline gelmekte; su kalitesi hemen hemen her ülkede hızla bozulmakta ve bu sorunlar, sosyal ve ekonomik açıdan zincirleme pek
çok soruna da neden olmaktadır.
‘Altınızdan suyu çekersek size kim su verebilir’
ayeti suyun devlet ve millet varoluşu için ilahi
hükmü ne de açık ortaya koyuyor.
Suya olan ihtiyaç arttıkça, su daha stratejik
bir kaynak olmaya başlamıştır. Artık geleceğe
ilişkin senaryolar içerisinde, ülkeler arasında
sudan kaynaklanan ihtilaflar önemli yer tutmaktadır.
Ama anlayan kafalar
nerede?
Medeniyetin beşiği olarak adlandırılan bölgeler hep su havzalarının yakınında kurulmuş,
medeniyet suyun hayat verdiği topraklarda
yeşermiş, su adeta medeniyete de hayat vermiştir Ancak, su ve toprak kaynaklarının yanlış
kullanımı da tarihte birçok uygarlığın ortadan
kalkmasına ve tarih sahnesinden silinmesine
neden olmuştur
* Dr., Araştırmacı - Yazar
Bu durum, su kaynaklarına olan baskının her
geçen gün artmasına, meydana gelen çevre
kirliliği nedeniyle su kalitesinin bozulmasına
yol açmaktadır.
Ancak, bu forum’un ana temasında olduğu gibi, “suyun toplumları ve insanları ayrıştıran değil, farklılıkları birleştiren unsur olması” temel
yaklaşımımızdır.
Günümüzde su kıtlığı çeken ve gelecekte çekeceği düşünülen ülkelerin büyük bölümü, kuzey
yarım kürede aynı enlem kuşağındaki Afrika ve
Ortadoğu ülkeleri ile bu kuşağın devamında
yer alan yüksek nüfuslu Asya ülkeleridir.
Gelecekte, nüfus artışı nedeniyle kişi başına
19
düşen su miktarının azalacağı ve su kaynakları
kıt olan bölgeler başta olmak üzere birçok bölgede, su kıtlığı yaşanacağı düşünülmektedir.
Bu durumda kişi başına düşen kullanılabilir su
miktarı, 2030 yılında 1000 m3’e düşeceği öngörülmektedir.
FAO’ ya göre 1995 yılında su kıtlığı ve su stresi
yaşayan nüfusun dünya nüfusuna oranı sırası
ile %29 ve %12 iken; 2025 yılında bu oranlar
%34 ve %15’e yükselecektir. Aynı tahminlere
göre, 2050 yılına gelindiğinde su sıkıntısı çeken
ülke sayısının 54’e, bu şekilde yaşamak zorunda kalan insanların sayısı ise 4 milyara yükselecektir.
Mevcut büyüme hızı, su tüketim alışkanlıklarının değişmesi gibi faktörlerin etkisi dikkate
alındığında su kaynakları üzerine olabilecek
baskıları tahmin etmek mümkündür.
Yaşadığımız çağda su kaynakları artık küresel
boyutlarda önemli sorunlarla karşı karşıyadır.
Su kıtlığı, belirgin ve yaygın bir sorun haline
gelmekte; dünyanın pek çok yerinde sel felaketleri yaşanmakta; su kalitesi hemen her ülkede hızla bozulmakta ve bu sorunlar, sosyal
ve ekonomik açıdan zincirleme pek çok soruna
da neden olmaktadır.
Ayrıca tüm bu tahminler mevcut kaynakların
anılan tarihe kadar hiç tahrip edilmeden aktarılması durumunda geçerli olabilecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin gelecek nesillerine sağlıklı
ve yeterli su bırakabilmesi için kaynaklarını çok
iyi koruyup, akılcı olarak kullanması gerekmektedir.
Artık bütün su konferanslarında ve 5. Dünya
Su Forumunda da dile getirildiği gibi su bütün
dünya için kıt bir kaynaktır ve yeni bir su yönetimine ve mevzuatına ihtiyaç vardır.
Bu sorunların en önemlisi ekosistemlerdeki yaşamın sürdürülebilirliğinin tehdit altında olmasıdır. Bu sorunlar, su kaynaklarının geliştirilmesi, denetimi ve yönetiminde yeni yaklaşımlara
gereksinim olduğunu ortaya koymaktadır.
Küresel Isınma ve
Kuraklığın Anadolu’ya
Etkileri
Kıt Su Kaynakları
Yönetimine Geçilmeli
Tüm bunlara ilave olarak, son yıllarda, etkisini
daha fazla hissettiğimiz iklim değişmesi, belirli
bir alan veya dönemde, kuraklığa neden olabilmektedir. Buna göre, kuraklık olgusu, iklim
değişikliği ile birlikte ele alınmalıdır.
Türkiye bilinenin aksine su zengini bir ülke değildir. Bölge ülkelerine oranla daha göreceli
olarak daha çok su kaynağına sahip olmasına
rağmen, kişi başına düşen su miktarı bakımından dünya ortalamasının altında yer almaktadır.
Türkiye’nin kişi başına düşen kullanılabilir su
potansiyeli; 1500 m3/yıl’dır. Bu değer, su varlığı bakımından diğer bazı ülkeler ve dünya ortalaması ile karşılaştırıldığında, dünya ortalaması
olan 7.600 m3 ile su zengini ülkeler için belirtilen 10 000 m3 sınırının çok gerisinde olunduğunu ve su kısıtı bulunan ülkeler arasında yer
aldığı görülmektedir.
Mevcut verilere göre; 2025 yılında nüfusumuzun 80 milyon olacağı hesaplanmaktadır.
20
Küresel ısınma ve kuraklık, su kaynaklarına
doğrudan etkisi nedeniyle, en fazla tarım sektörünü etkilemektedir. Zira su kaynaklarının
4/3’ü, dünya genelinde olduğu gibi, ülkemizde’
de tarımsal sulamada kullanılmaktadır.
Kuraklık ve buna bağlı olarak ortaya çıkan su
sıkıntısı, ülkemizin pek çok bölgesinde, tarımsal üretimi sınırlayan, en önemli faktör hâline
gelmiştir
Türkiye, son yıllarda, en kurak mevsimlerini
yaşamaya başlamıştır. Kuraklık trendinin artacağına ilişkin tahminler, ilgili kuruluşlarca yapılmaktadır.
Ülkemizin kuzey yarı kürede, bir geçiş bölgesi
olması ve karmaşık bir iklim yapısı arz etmesi nedeniyle, küresel ısınmaya bağlı bir iklim
değişikliğinden, en fazla etkilenen ülkelerden
birisi olacaktır.
Dolayısıyla, Türkiye’nin farklı bölgelerinin, iklim değişikliğinden farklı biçimde ve değişik
boyutlarda etkileneceği, bilim adamları tarafından bildirilmektedir.
Örneğin, sıcaklık artışından daha çok, çölleşme
tehdidi altında bulunan Güney Doğu ve İç Anadolu gibi, kurak ve yarı kurak bölgelerle, yeterli
suya sahip olmayan yarı nemli Ege ve Akdeniz
bölgelerinin, daha fazla etkileneceği tahmin
edilmektedir.
Nitekim, 2007 yılında, Türkiye son dönemlerin
en kurak ve sıcak yılını geçirmiştir. Ülke genelinde, toplam yağış’ta % 17 bir azalma olmasına karşın, Ege, Marmara ve İç Anadolu bölgeleri, kuraklıktan en fazla etkilenen bölgelerimiz
arasında yer almışlardır. Ülkemizin bazı önemli
hububat üretim merkezlerinde, ürün kayıplarının % 40-50 oranına ulaştığı tespit edilmiştir.
Ülke genelinde ise buğday üretimi, 20 milyon
ton dan 17,2 milyon ton’a düşmüştür.
2008 yılında ise kuraklıktan en fazla etkilenen
bölgemiz Güneydoğu Anadolu Bölgesi olmuştur.
Bugün Konya ve Aksaray ovaları herkesin çıplak
gözle göreceği biçimde çölleşmeye başlamıştır.
Kaçak kuyular ve yanlış sulama bütün iç Anadolu bölgesinin ilerde çöl olacağının bugünden
işaretlerini vermiştir. Artık yerüstü değil yer
altı depolama sistemleri düşünülmelidir. Yer
altı Barajlarını en ucuz ve en yararlı bir su muhafaza ve geliştir me sistemi olarak Türkiye’nin
gündemine taşımalıyız.
Yer altı barajları toprağımızın altındaki boşalan
akiferleri dolduracak ve ucuz depolama sistemi ile su kaynaklarımızın buharlaşma ve diğer
yollarla israf edilmesinin önüne geçecektir.
Fakat Türkiye’yi kurtaracak bu projeden hiçbir
siyasi partinin haberi bile yoktur.
Seçim beyannamelerinde bu konu yoktur.
Türkiye’nin kuraklıkla mücadelesi, su ve toprak
kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi meselesi birinci meseledir.
Bu mesele ülkenin bölünmesinden bile önemlidir. Zira bu meseleyi bilen ve çözümleyen bir
Türkiye’nin bölünme diye bir problemi olmadığı gibi otomatik olarak büyüyeceğini söyleyebilirim.
Birincil meselelerin yani hakiki meselelerin
kavranmadığı ülkelerde, hayali meseleler kamuoyunu meşgul etmekle kalmaz, devlet aygıtını fuzuli mesai ile uğraştırır.
Şu anda Türkiye mühendislerin değil gazeteci,
yargıç, stratejist, sosyal bilimci, siyasetçi, ya da
asker ve din adamı gibi toprakla, suyla, üretimle yani hakikat ile ilgisi olmayan elinde yorulmakta, sömürülmektedir.
Hedefler
Gıda üretiminde kendi kendimize yeterli hale
gelmek için; toprak ve su kaynaklarımızın etkin, sürdürülebilir ve çevreyle uyumlu kullanılmasına yönelik stratejiler geliştirmek ve bunları uygulama alanına koymak hedeflerimiz
arasında olmalıdır.
Türkiye, asıl meselemiz etrafında hiç bir şey
yapmamış değildir. Türkiye, politika geliştirilmesi, mevzuat ve yeniden yapılanma ve AR-GE
konularında bazı adımlar atmıştır. Bunlar;
Kuraklığın etkilerinin izlenmesi ve bu etkilerin
asgari düzeye indirilmesi için stratejiler geliştirmek üzere tüm ilgili kuruluşların katılımının
sağlandığı kuraklık koordinasyon kurulu oluşturuldu,
Araştırma Enstitülerimizde tarımda suyun etkin kullanımı ve kuraklığa toleransı yüksek
çeşit geliştirmeye yönelik araştırmalara hız kazandırıldı.
Sıfır toprak işlemeli tarım desteği yürürlüğe
konuldu. Bu uygulama ile toprakta daha çok
suyun muhafazası, girdi ve maliyetlerde tasarruf sağlanmaktadır.
21
Damlama ve yağmurlama gibi su tasarrufu
sağlayan modern sulama sistemlerinin kullanımını teşvik etmek ve desteklemek amacıyla
Bakanlığımız öz kaynağı olan üreticileri %50
hibe kredi ile, öz kaynağı olmayan üreticiler ise
0 (sıfır) faizli kredi kullandırmaya başlanmıştır.
Damlama sulamaya geçiş için hayli masraf yapıldı. 257.615 dekar alana yapılan damla ve
yağmurlama sulama projeleri için 68.537.000
TL hibe desteği sağlandı.
Yine, 31.12.2009 tarihi itibariyle, T.C. Ziraat
Bankası tarafından 41.569 üreticiye 1.275.000
dekar alana yapılan damla ve yağmurlama sulama projeleri için 574.000.000 TL sıfır faizli
kredi kullandırılmıştır.
Kuraklık ve suyun etkin kullanımı yönünde, Tarım bakanlığınca uygulamaya konulan diğer bir
önlem ise, “Tarım Havzalarının tespit edilmesi
ve Havza Bazlı Üretim Modeli”ne geçilmesi konusunda yapılan çalışmalardır.
Bilindiği gibi, kaynakların korunması ve en uygun kullanımı bütünsel planlamalarla mümkün
olmaktadır.
Tarım Havzaları, tarımsal üretim bölgelerinin
iklim özelliklerine ve doğal kaynak varlıklarına
göre belirlenmesi esasına dayanmaktadır. Bu
proje ile ürünlerin potansiyel uygunluk alanlarının belirlenmesi ve üreticilere katkı sağlayabilecek en uygun ürünlerin desteklenmesi
hedeflenmektedir.
Tarım havzalarının su havzaları ile ilintili olması, bütün projelerin bütüncül ve multi disipliner çerçevelerinin gözetilerek hayata geçirilmesi sonucu Anadolu’nun tek bir havza olarak
mütalaası kalkınma perspektifimizin nirengi
noktasıdır. Anadolu’nun da Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu ile daha geniş bir havza doktrinine merkez teşkil ettiğine; bu merkezin sadece tarımsal, iktisadi, sınai, sosyolojik ve tarihsel
değil teknik olarak da itici faktör analizi ihtiva
ettiğine kuşku yok.
22
Su Savaşlarına Karşı Su
Barışı
Bölgemizde su savaşları olacağına dair çok
spekülasyon yapıldı, yapılıyor. Ama tam tersine bir su barışı için umutlarımız da, imkân ve
kabiliyetlerimiz de daha fazladır.
Su kıt bir kaynaktır. Mar del Plata’dan,
Helsinki’den beri bu gerçek Ulasal, bölgesel ve
evrensel olarak dünya yüzündeki herkesi daha
fazla bilinçli olmaya, daha hakça ve akil su kullanımına mecbur kılıyor.
Kıt su kaynakları yönetimi, stratejisi ve eylem
planı günümüzün en önemli konusu…
Ne Yapabiliriz?
FAO’nun da önerdiği biçimde sulama sistemlerinde iyileşmeden tutun, uygun ürün desenine, veri paylaşımından stratejik ortaklığa, her
türlü su ve sulama yatırımlarının koordinasyonundan suyun geri dönüşümünde de işbirliği
imkânlarının araştırılması gündemimizdedir.
Öte yandan çiftlik bazında suyun verimli kullanılması, küçük ölçekli projelerin desteklenmesi, çiftçi katılımının artırılması ve en önemlisi
kıt su kaynakları yönetiminin hayata geçirilmesi zaman geçirilmeden uygulamaya konulması
gereken faaliyet alanlarıdır.
Sadece kuraklıkla mücadele programı açısından değil, artık genel olarak da suyun yönetiminin bir kıt kaynak yönetimi olduğu bilincindeyiz. Bu bakımdan arz yönetimine uygun
olarak bir talep yönetimi, havza bazında uygun
ürün deseni için tarımsal destekleme programı, kıt su kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi için destekleyici programlar, damlama
sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ve bütün bu strateji için mevzuat, finansman, örgüt,
eğitim ve yayım ile çiftçi katılımı temel fonksiyonlar olarak planlanmaktadır.
Su kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi,
toprak kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi stratejisinden ayrı düşünülemez.
Toprak, su, tarımsal üretim ve insan gücü entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma programının mütemmimleridir. Su havzaları ile tarımsal
havzalarımızın uyumlaştırılması, aynı zamanda
Çevre ve Orman Bakanlığı ile Tarım ve Köyişleri
Bakanlığının daha yakın işbirliğini zorunlu kılmakta, bölgesel ve ülkesel hedeflerin paylaşımını öne çıkarmaktadır.
Su ve toprak kaynaklarının yönetiminin dört
boyutu vardır: küresel su ve toprak kaynaklarının yönetimi, bölgesel su ve toprak kaynaklarının yönetimi, ülkesel su ve toprak kaynaklarının yönetimi ve mahalli su ve toprak kaynaklarının yönetimi…
Stratejik bir yaklaşım süreci için önce hazırlık
ve adaptasyon, sonra önceliklerin tespiti, sonra politika ve strateji uyumu, yönetim entegrasyonu ve karar alıcı mekanizmaların geliştirilmesi, fırsat maliyeti karşılaştırması, insan
kaynaklarının geliştirilmesi ve gerekli yasa ve
yönetmeliklerin çıkarılması gereklidir.
Entegre Bir Su Yönetimi
ve Bilinci Geliştirilmeli
Hazırlık ve adaptasyon için önce milli toprak ve
su kaynakları koruma programı ve eylem planı
hazırlayacağız. Ülkesel bir toprak ve su politikası, çerçeve bir toprak-su yasası ve verilerin
paylaşımından sonra önceliklerin tespitine sıra
gelmektedir.
Alt yapı iyileştirmeleri, su toplama havzalarının
geliştirilmesi, yerinden yönetimin güçlendirilmesi, talep yönetimi, uygun ürün deseni, su
pazarlarının oluşumu, su fiyatlandırması, arazi
toplulaştırması taleplerinin yaratılması, uygun
toplulaştırma, özel sektör katılımcılığı, çiftçi
katılımı, su kalite standardlarının geliştirilmesi, araştırma ve eğitim, tuzlanma, kirlilik ve su
kalitesi, yer altı su kaynaklarının yönetimi, acil
koruma tedbirlerinin seçimi(mesela Konya kapalı havzası, Kızılırmak, Sakarya, Amik, Akçakale ve Menderes gibi), sanayideki su kullanımında geri dönüşün ve her çeşit tasarrufun hayata
geçirilmesi ve en önemlisi de bir türlü –belki
de Türkçe olmadığı için- uygulayamadığımız
koordinasyonun gerçekleştirilmesi gibi başlıklar arasından öncelikleri seçmeliyiz.
Sulama ve su sağlama teknolojisinin uyarlama
araştırmaları ve yaygınlaştırılması, havza bazında tarımsal destekleme programımızın geliştirilmesi, uygun ürün deseninin ortaya konması,
su talebinin yönetilmesi, gerekli toprak ve su
araştırma ve eğitiminin sürdürülmesi bakanlığımın yürüttüğü politikaların başındadır. Fakat
su ve toprak kaynaklarının birlikte yönetimi,
su arzının planlanması ve şu anda Dünya su
forumunun ele aldığı konuların bakanlığımın
programlarıyla uyumlaştırılması birinci öncelik
olmalıdır.
Günümüzde yüzey sularının depolanması ve
dağıtımı kadar önemli bir konu da yer altı barajlarının devreye sokulması ve aküferlerin akıbetidir. Bunda da multi-çoklu disiplin çerçevesinde stratejik bir yaklaşım ortaya konmalıdır.
Tarımsal sulamadan dönen sular ile denizlerimize akıp giden yüzey sularımızın, sulak alanların ve su havzalarının yer altı sularının yönetimi ile ilişkisi biz tarımcıları, sadece Çevre ile
değil jeodezi ve jeoloji, jeofizik mühendisliği ile
de daha yakın mesaiye itmektedir.
Son olarak sınıraşan sularla ilgili olarak da bazı
fikirlerimi paylaşmak istiyorum.
Geçen asırda petrolden ötürü çok yangın çıktı.
Ama su yangın söndürücü vasfıyla da bir barış
gerekçesi ve inşacısıdır. Sınıraşan sularımız bazı senaristlerin öngördüğü gibi bölgede bir savaşın gerekçesi değil; köklü tarihsel bağlarımıza ilave bir barış öngörüsüdür. Türkiye’nin üç
aşamalı planı yanında komşularıyla her zaman
sürdürdüğü iyi ilişkiler Fırat ve Dicle havzasında kötü niyetlilerin arzuladığı çatışmayı hiçbir
zaman dünyanın gündemine getirmeyecektir.
Öte yandan tarım ile, toprak ile ilişkisini hatırladığımızda uluslar arası çerçevede su politikamız bir su barışını inşa edici kabiliyettedir. Suların hakça ve akil kullanımı doktrini açısından
da Türkiye komşularıyla su barışını tesis edebilecek kudrettedir. Bir hektar alanı sulamaya
açmak için Türkiye’de 8000 ABD doları masraf
23
gerekirken Suriye’de 33 bin dolar gerekmektedir. Halihazırda 8,5 milyon hektar sulanabilir
arazimizin ancak 2,5 milyon hektarını sulayabiliyoruz. Tarımsal üretimin, komşuların tarımsal hammadde ihtiyaçlarının, gümrük tarife
sistemlerinin, ithal ikamesinin ve daha birçok
envanterin ulusal su ve toprak politikamızla
bölgesel su ve toprak politikalarının uyumunu
sağlamada üç ülkeye de imkânlar sunmaktadır.
Sınıraşan sular mevzuunda da demek ki tarımsal üretim ile toprak ve su kaynaklarının birlikte değerlendirilmesi bölge barışına önemli
katkılar sunmaktadır.
O halde su otoriteleri, su ile ilgili akademi dünyası ve resmi-sivil diğer ilgililer, tarım sektörünü bir kenara koyarak hiçbir sonuç alamazlar.
kin ve sürdürülebilir kullanımı ile gelecek nesillere bırakılması toplumlar için ortak bir sorumluluk haline gelmiştir. Bu sorumluluğun yerine
getirilmesinde toplumun her kesimine görev
düşmektedir.
Su medeniyetine beşiklik etmiş coğrafyamız,
bir su kültürü yaratmış edebiyatımız suyu her
şeyden aziz bilir. Fuzuli’nin natı su kasidesidir.
Peygamberini su ile eşdeşleştiren bir kültür,
herhalde suya olan hörmetinin icabını bugün
de yapacaktır.
Değerli konuklar, sözlerimi ülkemizde çok kullanılan bir öz deyişle bitirmek istiyorum
Su gibi mütevazı ,
Su gibi kıymetli,
Çağımızın en önemli ortak eylemi su ve toprak
kaynaklarının muhafazasıdır. Bunda da sektörel işbirliği kaçınılmaz ödevdir.
Su gibi tertemiz,
Sonuç olarak; su kaynaklarının korunması, et-
Kısaca su gibi aziz olmak dileği ile!
24
Su gibi temizleyici,
İŞLETMELERDE ETİK ve SOSYAL
SORUMLULUK
Emre TOPOĞLU *
Tuncay ERDURAN **
Giriş
Bu çalışmamızın temel amacı, “iş ahlakı”, “etik” ve “sosyal sorumluluk” kavramlarına açıklık getirmek ve buradan hareketle işletmelerde
uygulanış biçimi ile gerekliliği hususunu önemli boyutları ile incelemek değerlendirmektir.
Genel olarak “ahlak” ve “etik” kavramları yaşamın her alanında karşılaşmış olduğumuz ve
temel olarak birbirinin ikamesi olabilecek derecede yakın ilişki içerisindedirler. Aralarındaki
en önemli fark “ahlâk” kavramının toplum ve
insanın vicdanı ile ilgili bir olgu olması ve “etik”
kavramının bununla ilgili felsefeyi temsil etmesidir.
Gelişen ekonomik ve sosyal yapı içerisinde işletmeler bilançoları, kârları yada sermayeleri
gibi kavramlarla değerlendirilmemektedirler.
Artık işletmelerin tercih sebebi olmaları için
aranan özelliklerin başında; dürüstlük, duyarlılık, yardımseverlik gibi kavramlar yani sosyal
sorumluluk ve ahlâk sermayeleri bulunmaktadır.
Çalışmanın bundan sonraki bölümleri şu şekilde düzenlenmiştir; öncelikle “iş ahlâkı”, “etik”
ve “sosyal sorumluluk” kavramları tanımlanmış
ve ilgili kavramların tarihsel gelişimi üzerinde
durulmuştur. İzleyen bölümde işletmelerde
“etik ve sosyal sorumluluk” olgusu üzerinde
durulmuş, önemi ve gerekliliği açıklanmıştır.
Son bölümde genel bir değerlendirme yapılmış ve ulaşılan sonuçlar özetlenerek çalışmanoktalanmıştır.
Sosyal Sorumluluk Ve İş
Ahlakı Olgusu
Bir işletmenin temel amacı kâr elde etmektir.
Kâr elde edebilmek için işletme topluma mal
ve hizmet satmalıdır. Tabi ki bu mal ve hizmetleri satmak için ilk önce işletme kendi topluma
tanıtmalı ve sevdirmelidir. Bunun içinde topluma karşı sorumlulukların yerine getirilmesi
esastır.
Sosyal sorumluluklar, 1800’ lü yılların sonunda
büyük şirketlerin sayılarının artması ile kavramsal olarak ortaya çıkmıştır. İlk olarak devletleri yasal düzenlemeler yapmaya itmiştir.
Genel olarak tüketici ve toplumun refahı işletmelerin sosyal sorumluluk anlayışlarına
dayanmaktadır. Kısaca sosyal sorumluluklar;
işletmenin kendi çıkarlarının yanında toplumunda çıkarlarını koruması, buna göre hareket etmesidir. Çalışanlara geçinebilecekleri ücretleri vermek, topluma kaliteli mal satmak ve
devlete vergisini vermek gibi…
İşletmelerde ekonomik hayatın ahlaki bir anlayışa sahip olması ve faaliyetlerini bu anlayış
içinde sürdürmeleri hem birey hem de toplum
açısında çok önemlidir. Ahlak anlayışı sosyal
sistemin devamı için bir zorunluluktur. Özellikle iş ortaklıklarında ahlaki değerlerin korunması son derece önemlidir. Zayıf ahlaki değerlere
dayalı bir ortaklık zamanla dağılma aşamasına
gelebilir.
İş Ahlâkı, aslında sosyal sorumluluklarla iç içedir. Bir toplumda insanlar arasında kabul görmüş, tasvip edilmiş, herkesin onayladığı davra-
* Öğr.Gör. Kırıkkale Üniversitesi / Kırıkkale MYO
** Öğr.Gör. Kırıkkale Üniversitesi / Kırıkkale MYO
25
nışlar vardır. Bu davranışlar toplum içinde kalıplaşmıştır. Toplum bu davranışa aykırı hareket
edenleri kendi içinden uzaklaştırarak bir nevi
cezalandırmaktadır.
İşte iş ahlâkı da bu davranışlara uygun hareket etmek, toplum tarafından kabul görmek
olarak tanımlanabilir. Yani kısaca neyin doğru
neyin yanlış olduğunu bilmek ve ona göre davranmaktır.
Tarihsel Bakış
Tarihsel Gelişim Süreci
İş Ahlâkı ve sosyal sorumluluklar yeni olgular değildirler. Tarihte örneklerine rastlamak
mümkündür. İlgili kavramların tarihsel gelişim
süreci içerisinde karşılaştığımız en çarpıcı örneği Anadolu Selçuklu Dönemlerinde kurulan
Ahilik Teşkilatları’dır.
Ahilik Teşkilatı XIII.yy.’da Anadolu Selçukluları
zamanında kurulmuş bir teşkilat olup, toplumda belirli ihtiyaçları karşılamak amacı gütmektedir. Anadolu’da birçok kültür bir arada yaşamış ve doğal olarak bunlar arasında pek çok
konuda çatışma çıkmıştır. Ahilik teşkilatı da bu
dönemde inanların birbirlerine karşı olan bu
çıkar çatışmalarını durdurmak, toplumda huzuru sağlamak amacıyla kurulmuştur. Yani bu
birliğin sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi yönleri mevcuttur. Ahi örgütünde amaç patron-işçi
ilişkisine dayanan bir sistemden ziyade, dengeye dayalı bir toplum kurmaktır.
Ahilik Teşkilatına üye olan esnafların kazançlarının hepsi kendilerine ait değildi. Bu kazançlar
birlikte toplanır ve herkesin ihtiyacı karşılanacak şekilde dağıtılırdı. Ayrıca yardıma muhtaç diğer insanlara da yardım yapılmaktaydı.
Bu bakımdan Ahilik teşkilatlarıyla beraber
Anadolu’ya iş ahlâkı ve sosyal sorumluluklar
olgusu yerleşmiş oldu. Bu teşkilat sayesinde
herkes sadece kendi çıkarlarını değil toplumun
çıkarlarını da gözeterek hareket etmeye başlamış ve toplumsal bir denge oluşmuştur.
Sosyal Sorumluluk Kavramı ve ABD Örneği
26
Etik ve sosyal sorumluluk ya da toplumsal sorumluluk kavramları insanların etkileşim içinde bulunduğu her ortamda ciddi bir önem taşımaktadır. Nitekim her ülke için ciddi bir boyuta
haiz olan ahlâki yozlaşma, ülkeleri bu konuda
çözüm yolları üretmeye itmiştir.
“İş Ahlâkı” kavramı 1960’lı yıllarda “şirketlerin sosyal sorumluluğu” adı altında özellikle
ABD’de ortaya çıkmıştır. 1950’lerde ABD’ de
hakim olan iyimser hava 1960’lı yıllarda yerini
sosyal-ekonomik sorunlar neticesinde ortaya
çıkan güvensiz bir yapıya bırakmıştır. Sağlıksız
kentleşme, çevre kirliliği gibi sorunların toplumu daha da bir rahatsız etmeye başladığı bu
dönemde gerek kamu gerekse özel sektörün
başarısız olarak nitelendirdiği bir dönem olarak hatırlanmaktadır. ABD’de bu dönem toplumun duyarlı kesimlerinin tepki ve mücadelelerine sahne olmuştur.
Bu konu ile ilgili en çarpıcı örnek otomobil endüstrisinde yaşanmıştır. Ralf Nader’in önderliğinde tüketicinin hakları ve korumasına ilişkin
bir akım baş göstermiştir. Bu oluşum General
Motors’un 60’larda piyasaya sürdüğü Corvair
marka arabanın güvenlik bakımından eksikliklerini gündeme getirmiş ve Corvair’in piyasadan silinmesini sağlamıştır. Nader ve ekibi
yalnızca bununla kalmamış, çalışmalarını özellikle otomobil sektörü üzerine olmak kaydıyla
devam ettirmişleridir. Bu ve bunun gibi tepkiler sonuç vermiş ve ilgililer sorunsuz üretime
geçmeye çalışmışlardır. Yani sorumlu, tüketiciyi düşünen ve ahlâklı firma olmanın önemini
idrak etmişlerdir.
1980’li yıllarda ABD’de birçok firma ve işletmede “etik ilkeleri” ve “etik komiteleri” oluşturulmuştur. Bu gelişmeler ışığında “sosyal sorumluluk” kavramı küreselleşme hareketleri ile tüm
dünyada hakkettiği öneme sahip olmuştur. Küreselleşme hareketleri ile global bir köy haline
gelen dünyada birbirleri ile rekabet halinde ki
uluslar arası firmaların “sosyal sorumluluk” ve
“iş ahlakı” kavramlarına verdikleri önem gelişimin temel dinamikleri arasındadır. Ülkemizde de bu konu özellikle son yıllarda yaşanan
kötü deneyimler sonucu önem kazanmıştır.
Gerçi uzun yıllardır mevcudiyetlerini sürdüren
ve devlet kontrolünde olan bir çok kurum bulunmaktadır. Bunun yanı sıra toplumun bilinçli
kesimlerinin özel girişimleri sonucu oluşan sivil toplum örgütleri de bu konuda önemli bir
yer teşkil etmektedir. Devlet organları ile koordinasyon içinde olan bu birlikler “iş ahlakı”,
“sosyal sorumluluk” kavramlarının öneminin
anlaşılmasında büyük rol sahibidirler.
Bilindiği gibi 86 yılında finansal serbestleşme
sürecine giren ekonomimiz çok sık krizlerle
karşılaşmaktadır. Bu krizler genel olarak “finansal kriz” olarak adlandırılmaktadır. Hatırlanacağı gibi krizleri genel olarak siyasi iktidarların istikrarsızlığı ve stratejik noktalarda ki kimselerin kişisel çıkar anlayışları dolayısıyla baş
göstermiştir. Dikkatli incelendiğinde krizlerin
oluşmasında rol oynayan bir çok sebebin çıkış
noktasında , ilgililerin mensubu olduğu topluma karşı sorumluluklarını hiçe saymaları yani
ahlaki değerlerini yitirmeleri yatmaktadır. Daha geniş bir ifade ile “sosyal sorumluluk” kavramının göz ardı edilmesi ülkeyi zor durumlarla
karşı karşıya bırakmıştır. Aynı mantıkla hareket
ettiğimizde işsizliğin bu denli yoğun olduğu bir
ortamda ,hırsızlık, gasp, kayıtdışılık yani yasadışılığın olması çok şaşırtıcı bir durum olmasa
gerek.
Ülkemizde “etik ve sosyal sorumluluk” adına
gerçekçi çalışmalar muhakkak ki mevcuttur.
Ancak görülüyor ki bu çalışmalar yeterli bir
düzeyde değil ve birey bazında herkes bu kavramın önemini anlayamadıkça da yeterli olmayacaktır. Bize göre aciliyetle yapılması gereken
iş ve siyaset sahnesinde boy gösterecek olan
genç nesile, ilgili kavramların önemi ve gerekliliği aktarılmalıdır.
Genel Değerlendirme Ve
Sonuç
İş ahlakı ve sosyal sorumluluk olgusu tüm dünya ülkeleri için önemli bir konudur. Ülkemizde
bu konunun tarihi gelişimine bakıldığında XIII
yy.’ da Anadolu Selçukluları zamanında kurulan ahi birlikleri, iş ahlakı ve sosyal sorumluluk-
lar adına muazzam bir örnek teşkil etmektedirler. Ne yazık ki tarihimizdeki iş ahlakı ve sosyal
sorumluluk kavramı günümüze dek taşınamamıştır. Eskiden olduğu gibi bu olguları toplum
içine yerleştirmek hepimizin görevidir.
İnsanlarımız kendilerini bu konuda sorgulamalı ve görevlerini ne derece yerine getirdiklerini
düşünmelidirler. Elbette ki bunun için hiçbir insan sorgulanamaz ya da zorlanamaz. İşte tam
bu noktada insan, vicdanı ile baş başa kalmakta ve ahlak anlayışını gözler önüne sermektedir.
Tarihte olduğu gibi iş ahlakını ve sosyal sorumlulukları toplumumuza yerleştirmek durumundayız. Bunun için çeşitli meslek grupları kendi
aralarında iş ahlakı kuralları koymalı ve bunu
uygulamalı, politikacılar politikayı gerektiği gibi yapmalı, işadamları ve işletmeler topluma
karşı olan sorumluluklarını yerine getirip kaliteli mal ve hizmet sunmalı, öğrenciler gerçekten öğrenci olmalı, üniversiteler bilgi üretmeli
ve daha verimli hale getirilmeli, basın-yayın
kuruluşları bu kurallara uymayanları toplumun
gözü önünde deşifre etmeli ve insanları kurallara uymaya sevk etmelidir. Kısacası her insan
işini layıkıyla ve tam olarak yapmalıdır. Ancak
böyle olduğu zaman ülkemizdeki yolsuzluklar,
rüşvet gibi olaylar önlenebilir ve bu kötü gidişata bir son verilebilir.
İş ahlakına ve sosyal sorumluluklara uyan birey,
toplum tarafından sevilir ve toplumun yararına
olduğu kadar kendi yararına da katkı sağlamış
olur. Sonuç itibariyle sosyal sorumluluk kavramı yaşamın her alanında karşılaşılan ve gerekliliği tartışma götürmeyen bir gerçektir.
Kaynakça
1. Akgenci, Tahir (2000) “Sosyal Denetim
Kavramına Genel Bakış” , İ..Ü. Siyasal Bil. Fak.
Dergisi , Sayı:23 , İstanbul
2. Aktan, C. Can (1999) “ İş Ahlakının Tesisi
Çözüm Önerileri” , Arı Düşünce ve Toplumsal
Gelişim Derneği Yay. , İstanbul
3. Aktan, C. Can (1999) “Sosyal Sorumluluk
27
ve Çevre Koruma Ahlakı” , Arı Düşünce ve Toplumsal Gelişim Derneği Yay. , İstanbul
4. Alayoğlu, Nihat (2003) “İş Ahlakı, Etik ve
Sosyal Sorumluluk” , www.ekocerceve.com
5. Berkman, Ümit (2001) “ Sosyal Sorumluluk, İş Ahlakı Gelişimi ve Yakın Geleceği ”,
www.kho.edu.tr/yayinlar/bilimdergisi
6. Boratav, Korkut (2003) , Türkiye İktisat Tarihi , Ankara , İmge Kitabevi
7. Cisco System Web Sitesi, www.cisco.com/
global/TR/solutions
8. Daianu, Daniel (2002) “Olaylar İş Ahlakı ve
Toplumsal Sorumluluk Kavramlarını Yeniden
Sorgulamayı Gerektiriyor” , Southeast Europen Times, Bükreş
9. Halıcı, Ali (2000) “İşletmelerde Sosyal Sorumluluk Stratejileri” www.baskent.edu.tr
10. İşseveroğlu, Gülsün (2001) “Sosyal Sorumluluk”, İş-Güç Dergisi, Bursa
28
11. Kibritçioğlu, Aykut (2001) “Türkiye’de Ekonomik Krizler ve Hükümetler” , Yeni Türkiye
Dergisi , Kriz Özel Sayısı , Ankara
12. Prometheus Dreammaker Web Sitesi “İş
Ahlakı” , www.prometheus.com.tr/coc.asp
13. Tabakoğlu, Ahmet (2000), Türk İktisat Tarihi , İstanbul , Dergah Yayınları, İstanbul
14. Tatari, Begüm (2003) “Şirketlerin Toplumla İlişkisinde Yükselen Değer: Kurumsal Sosyal
Sorumluluk”, İzmir Ticaret odası Yayınları, İzmir
15. Topoğlu, Emre (2010) “Küreselleşme,
Mortgage Gribi ve Türkiye”, Akademik Araştırmalar Dergisi, Yıl:12, Sayı:45, ss. 89 -106
15. T.C. İş Kanunu
16. İGİAD web sitesi, www.igiad.com.tr
17. Uzkesici, Nuray (2002) “İşletmelerde Etik
Yönetimi” Kalder Forum Dergisi , cilt:5 , sayı:2
İŞLETMELER İÇİN ÖĞRENEN
ÖRGÜT MODELİNİN ÖNEMİ
Fatih ŞİMŞEK *
Giriş
Öğrenme “bilgi ve tecrübe sonucu davranışta
oluşan sürekli değişim”dir (Eren, 2000:572).
Başka bir deyişle öğrenme, davranışta ya da
potansiyel davranışta, yaşantılar ya da tekrarlar yoluyla göreli olarak kalıcı bir değişiklik ile
sonuçlanan bir süreçtir. Başka bir tanımda öğrenme, belirli bir yaşantı ya da deneyimin sonucu olarak davranışta görülen oldukça uzun
süreli değişikliktir.
Diğer söyleyişle öğrenme, kuramsal düşüncelerden, uygulama ve deneyimlerden elde
edilen bilgiler ile insan inançlarını, değerlerini,
tutum ve davranışlarını değiştirme sürecidir.
Şu halde, öğrenme sonucu bilgi ve deneyim
birikimi olmaktadır (Erigüç, 2007:78).
İşletmeler insan, teknoloji, yapı ve süreçlerden
oluşur. Bu elemanlar işletmelerin görevlerini
başarma ve insanların kendilerini geliştirmeleri
için tekno-yapısal ve insan-süreçsel sistemlerde etkileşirler (Balcı, 2002:1). Burada işletmenin hedefi, yetinilebilen en az zaman, güç ve
araçlarla, olabilen en büyük yararları edinmek
ve istenen ideale ulaşmaktır (Yazıcı, 1978:19).
Bu çalışmada işletmelerin bu şekilde en büyük
katkıyı sağlamak ve istenen ideale ulaşmak için
yararlanma gereken öğrenen örgüt modeli ana
hatlarıyla incelenecektir.
1. Örgütsel Öğrenme
Örgütsel öğrenme kavramı 1970’li yılların ortalarında ortaya çıkmış ve ilk olarak hataların
* İşletme Tezsiz Yüksek Lisans Programı Öğrencisi (os_fa@
hotmail.com)
farkına varılması ve tamir edilmesi olarak tanımlanmıştır (Erigüç, 2007:80). Örgütleri, öğrenen örgüt olarak kabul etme hareketi Argyris
ve Schön’ün 1978’deki çalışmalarıyla başlamıştır. Ortaklaşa öğrenmenin bilgiyi geliştirici ve
örgütsel performansı artırıcı gücü, onun, şansa bırakılamayacağını ve mutlaka planlanması
gerektiği düşüncesine götürmüştür. “Öğrenen
örgüt” kavramı ise ilk kez 1990 yılında Peter
Senge’nın “The Fifth Discipline” (Beşinci Disiplin) adlı eserinde kullanılmış ve bilginin örgütler açısından daha değerli hale gelmesi, özellikle de endüstri toplumundan bilgi toplumuna
geçiş ile birlikte daha da önem kazanmış olan
bir kavramı ifade etmektedir (Erigüç, 2007:8081).
Öğrenen örgüt; üyeleri için öğrenme imkanları
sağlayan ve sürekli olarak kendini yenileyen ve
dönüştüren örgüttür.
Öğrenen örgüt, öğrenmeyi artıracak şekilde,
amaçlı olarak yapılar ve stratejiler oluşturan
bir örgüt olarak da tanımlanabilir (Karahan,
2010:148).
Örgütsel öğrenme, örgüt içinde ortak bir amacı
gerçekleştirmek için birlikte çalışan insanların
yaptıkları işleri daha iyi anlamalarını ve sonuçta daha etkili olmalarını sağlamak için gerekli
olan yeteneklerin geliştirilmesi ve bilginin elde
edilmesi süreci olarak görülmektedir. Örgütsel
öğrenmenin gerçekleşmesi için, örgüt içinde, bireysel öğrenme düzeylerinden örgütsel
öğrenme düzeyine geçişi sağlayacak bir köprünün kurulması gereklidir (Erigüç, 2007:79).
Örgütsel öğrenmede; örgüt kültürü, strateji,
örgütsel vizyon, çevre, ödüllendirme sistemi,
teknoloji, işin anlamlılığı ve önemi ve katılım
29
(Karahan, 2010: 152-155) gibi faktörler etkilidir. Çalışmamızın kapsamı açısından bunların
ayrıntısına girmiyoruz.
yada yaşanan hızlı değişim süreci işletmeleri
öğrenen örgüt modelini kendi bünyelerinde
hayata geçirmeye zorlamaktadır.
İşletmelerin küresel rekabet ortamında müşteri odaklı pazarlama stratejilerini başarı ile
uygulayabilmeleri “çalışanlar”ın kurum kültürüne ve birlikte “öğrenen organizasyonları
oluşturabilmelerine bağlıdır (Bilge, 2010:75).
İşletmeleri bu şekilde öğrenen örgüt modelini kullanmaya yönelten nedenleri şu şekilde
özetleyebiliriz (Karahan, 2010: 155):
•
Küreselleşme
•
Değişim Faktörü
•
Rakipler ve Rekabet
- Bilginin, ilişkilerin ve sezgilerin yaratılması, geliştirilmesi
•
Müşteri Talep ve Beklentileri
•
Tedarikçiler
- Geliştirilen bu bilginin organizasyon mensuplarınca paylaşılması
•
İş yapısının Değişimi
•
İşgücündeki Değişim
-
•
Çalışan Beklentilerinin Değişimi
•
Teknoloji
•
Yasalar
•
Bilgi ve Bilgi Toplumu
•
Bilgi Yönetimindeki Değişimler
Öğrenen Organizasyon esasında şu üç aşamada gerçekleşmektedir:
Paylaşılan bu bilginin kullanılması
Bu sürecin gerçekleştiği örgütsel ortam aşağıdaki şekilde açıklanmaktadır (Koçel, 1998;316)
3. Öğrenen Örgütün
Temel Özellikleri
Literatürde öğrenen örgütün temel özellikleri
şöyle belirtilmektedir (Atak, 2007:63-70):
• Mesleğinde derinliğe bilgi sahibi ve öz yetenekleri gelişmiş, öğrenmeyi öğrenmiş, bilgiyi kıskanmayan, bilgi paylaşımına açık, bilgiye
nasıl ulaşılabileceğini bilen, araştıran ve sürekli
gelişen, yenilikçi ve yaratıcı, değişime açık ve
esnek, takım halinde çalışabilen çalışanlara sahip olmak,
2.İşletmeleri Öğrenen
Örgüt Olmaya Yönelten
Nedenler
• Örgütte öğrenmeyi sürekli ve kalıcı kılacak
bir eğitim mekanizmasına sahip olmak,
Yukarıda belirttiğimiz temel amaçlara ulaşabilmeleri için işletmeler, modern yönetim uygulamalarını benimsemek ve faaliyetlerinde uygulamak zorundadırlar. Son yıllarda tüm dün-
• Sahip olunan örgütsel bilgiyi yönetebilmektir.
30
• Örgütsel düzeyde bilgi paylaşım kültürüne
sahip olmak,
•
Sistematik sorun çözme,
•
Yeni yaklaşımları deneme,
rıntılı bakalım (Karahan, 2010;150-151):
•
Geçmiş deneyimlerden öğrenme,
Tek Döngülü Öğrenme: Tek döngülü öğrenme
yönteminde sadece mevcut problemlerin çözümü üzerinde odaklanılır. Problemleri ortaya
çıkararak davranışlar ve yaklaşımları incelenmeye gerek duyulmaz. Tek döngülü öğrenme,
belirli işleyiş normları çerçevesinde hatayı saptama ve düzeltme yetisine dayanır.
• İşi en iyi yapanların tecrübelerinden ve
başkalarından öğrenme,
• Bilgiyi hızla ve etkin bir şekilde kullanmadır.
Bu özelliklere sahip öğrenen örgütler; kişiye
öğrenimi hakkında yeterli bilgiyi vermek, tutumların öğrenme üzerindeki etkilerini dikkate almak, öğrenmede tekrardan yararlanmak,
eğitimde uygulamalı yöntemden yararlanmak,
konuların anlamlı bir şekilde düzenlenmesi ve
her konu için öğrenme düzeyinin farklı olması
ve bunların her biri için farklı zamana ve farklı
yöntemlere ihtiyaç duyulması (Eren, 2000;574578) gibi fonksiyonları yerine getirirler.
Öğrenen örgütlerin temel özellikleri geleneksel örgütlerle öğrenen örgütlerin özelliklerinin
karşılaştırılmasıyla daha iyi anlaşılır (Coşkun,
2000/1;109-116):
Çift Döngülü Öğrenme: Çift döngülü öğrenmede, hata bulunur, düzeltilir ve buna sebep olan
örgüt norm¬ları, politika, amaçlar, stratejiler
ve yaklaşımlar değiştirilir.
Sibernetik, Öğrenmeyi Öğrenme: Sibernetik; ana konusu enformasyonun, iletişimin ve denetimin incelenmesi olan, birkaç disiplini içeren
nispeten yeni bir bilimdir. Sibernetik bilimine
göre, sistemler çevrelerinin önemli yönlerini
algılama, izleme ve tarama kapasitesine sahip
olma¬lıdırlar. Sistemler bu enformasyon ile sistemin davranışını yönlendiren işleyiş normları
arasında bağlantı kurabilmeli, bu normlardan
önemli sapmaları fark ede¬bilmelidirler. Sistemler, çelişkilerin ortaya çıkması halinde de
düzeltme hareketine girişebilmelidirler.
Örgütsel öğrenme türlerinden
bahsederken, Senge’nin beşinci
disiplin olarak ortaya koyduğu
teoriyi kısaca açıklamak gerekir.
Senge, bu teorisi ile örgütsel
öğrenmenin teorik çerçevesini
çizmiş ve süreci adeta aşama
aşama aşağıdaki şekilde sistemleştirmiştir.
4. Örgütsel Öğrenme
Türleri Ve Öğrenme
Süreci
Literatürde örgütsel öğrenme türleri tek döngülü öğrenme, çift döngülü öğrenme ve sibernetik-öğrenmeyi öğrenme şeklinde 3 şekilde
incelenmektedir. Şimdi bunlara biraz daha ay-
Peter Senge’nin beşinci disiplin
teorisinde adım adım örgütsel öğrenme süreci
şu şekilde belirtilmektedir (Erigüç, 2007:8485):
1-Sistem Düşüncesi: Sistem düşüncesi kavramsal bir çerçeve, bir bilgi bütünü ve araçlar topluluğudur.
2-Kişisel Hâkimiyet (Ustalık): Burada hâkimiyet
(ustalık) özel bir beceri düzeyi anlamındadır.
31
3-Zihinsel Modeller: Zihinsel (düşünsel) modellerimiz, zihnimizde iyice yer etmiş, kökleşmiş, kalıplaşmış varsayımlar, genellemeler,
hatta resimler ve imgeler olarak düşünce biçimimizi, dünyayı anlayışımızı ve eylemlerimizi
etkilerler.
4-Paylaşılan Vizyon: Paylaşılan vizyon, tüm örgüt üyelerinin aynı vizyon altında birleşmeleri
ve “ne yaratmak istiyoruz?” sorusuna verecekleri cevaptır.
5-Takım (Ekip) Halinde Öğrenme: Takım halinde öğrenme disiplini “diyalog”la başlar; bu
bir takımın bireylerinin varsayımları askıya alıp
gerçek bir “birlikte düşünme” eylemine girme
kapasitesidir
5. İşletmeler İçin Örnek
Bir Öğrenen Örgüt
Modeli
Watson ve Marsick’in Öğrenen Örgüt Modeli
Yapılması Gerekenler
Tanımları
Sürekli Öğrenme Fırsatları Yaratmak Öğrenme
yapılan işin içerisine yerleştirilir, kişiler çalışır-
ken öğrenirler ve fırsatlar ise sürekli eğitim ve
büyüme ile sağlanır.
Diyalogu ve Soru Sormayı Desteklemek Ö r güt kültürü soru sormayı, geri bildirimi ve
deney yapmayı destekler hale gelir ve kişiler
nedenleri araştırma, görüşlerini belirtme, ve
başkalarının görüşlerini dinleyip sorgulama
becerilerini geliştirirler.
Yardımlaşma ve Takım Halinde Öğrenmeyi
Destekleme İş değişik düşünce biçimlerini
yakalamak üzere takımlara göre biçimlendirilir,
grupların birlikte öğrenip, birlikte çalışmaları
beklenir, işbirliğine değer verilir ve ödüllendirilir
Öğrenmeyi Yakalayıp Paylaşan Sistemler Kurma Öğrenmeyi paylaşabilmek için teknolojik
sistemler kurulur, işe entegre edilir, erişim sağlanır ve korunur.
Ortak bir Vizyon için Kişileri Güçlendirme Kişiler ortak bir vizyonu oluşturma, sahiplenme, ve uygulama aşamalarında rol alırlar, kişilerin sorumluluklarını öğrenme isteklerini güdülemek için karar verme ile sorumluluk eşit
olarak dağıtılır.
Örgüt ile Çevresi Arasında Bağlantı Kurma Watson ve Marsick’in Öğrenen Örgüt Modeli
Yapılması Gerekenler
Sürekli Öğrenme Fırsatları
Yaratmak
Tanımları
Öğrenme yapılan işin içerisine yerleştirilir, kişiler çalışırken öğrenirler ve
fırsatlar ise sürekli eğitim ve büyüme ile sağlanır.
Örgüt kültürü soru sormayı, geri bildirimi ve deney yapmayı destekler hale
Diyalogu ve Soru Sormayı
gelir ve kişiler nedenleri araştırma, görüşlerini belirtme, ve başkalarının
Desteklemek
görüşlerini dinleyip sorgulama becerilerini geliştirirler.
İş değişik düşünce biçimlerini yakalamak üzere takımlara göre biçimlendiYardımlaşma ve Takım Halinde
rilir, grupların birlikte öğrenip, birlikte çalışmaları beklenir, işbirliğine
Öğrenmeyi Destekleme
değer verilir ve ödüllendirilir
Öğrenmeyi Yakalayıp Paylaşan Öğrenmeyi paylaşabilmek için teknolojik sistemler kurulur, işe entegre
Sistemler Kurma
edilir, erişim sağlanır ve korunur.
Kişiler ortak bir vizyonu oluşturma, sahiplenme, ve uygulama
Ortak bir Vizyon için Kişileri
aşamalarında rol alırlar, kişilerin sorumluluklarını öğrenme isteklerini
Güçlendirme
güdülemek için karar verme ile sorumluluk eşit olarak dağıtılır.
Kişilere yaptıkları işin bütün kurum üzerindeki etkisini görmeleri
Örgüt ile Çevresi Arasında
için yardım edilir; kişiler çevreyi gözden geçirip edindikleri bilgiler ile
Bağlantı Kurma
işlerindeki uygulamaları değiştirebilirler; örgütün toplumla bağı vardır.
Liderin Model Oluşturması ve Liderler öğrenme modeli oluştururlar, öğrenmeyi desteklerler, ve işle ilgili
Öğrenmeyi Desteklemesi
stratejilerini belirlemede öğrenmeyi kullanırlarb.
32
Kişilere yaptıkları işin bütün kurum üzerindeki
etkisini görmeleri için yardım edilir; kişiler çevreyi gözden geçirip edindikleri bilgiler ile işlerindeki uygulamaları değiştirebilirler; örgütün
toplumla bağı vardır.
Liderin Model Oluşturması ve Öğrenmeyi Desteklemesi Liderler öğrenme modeli oluştururlar, öğrenmeyi desteklerler, ve işle ilgili stratejilerini belirlemede öğrenmeyi kullanırlarb
(Karahan, 2010;150-151).
6. Öğrenen Örgütün
Önündeki Engeller
Uygulamada işletmelerde öğrenen örgüt modelinin kurulmasını engelleyen faktörler şu şekilde belirtilmektedir (Erigüç, 2007:87):
Sorunu Kabul Etmeme: Bu durumda, örgütün
yöneticileri ve çalışanları öğrenme konusunda
sorunlarının olduğunu kabul etmek istemezler.
Sorunu Görmemezlikten Gelme: Bu hastalık
bir sorunun olduğunu görüp harekete geçmeme hastalığıdır.
Bilgiyi Paylaşmama: Kurum içinde bilgiler kişisel olarak saklandığı zaman, bu bilgilerin örgütün amaçlarının başarılmasına uzun vadede
katkısı olamayacaktır.
İlişkilendirememe: Kurumların farklı bölümlerinde ve süreçlerinde çalışan insanlar, gün içinde yapılan yüzlerce faaliyetler ve görüşmeleri
birbiriyle ilişkilendirememek, örgütlerin içinde
bulunduğu sistemleri anlamamaya yol açar.
Ders Almama: Bu hastalık daha önce çözülmüş
ya da ortadan kalkmış bir problemi yeniden yaşamak olarak tanımlanabilir.
Bilgi Üretilmesini Engelleme: “Ben bilirim”
sendromu, öğrenmeyi en olumsuz etkileyen
etmenlerden biri olarak karşımıza çıkar.
Geçmişin Başarılarına Sığınma: Geçmişte başarılı olan kural ve sistemlerin, gelecekte de başarı getireceğine dair bir inançları vardır. Ancak
başarı bazılarına bir alışkanlık gibi gözükse de
bu bir yanılsamadır, öğrenmenin olmadığı bir
ortamda başarı geçicidir.
Sonuç
Örgütsel öğrenme ve bilgi üretiminin günümüz
koşullarındaki gerekliliğinden yola çıkan bu
çalışmanın amacı, örgüt içerisindeki ekiplerin
öğrenme süreçlerini incelemek ve ekiplerde
etkin öğrenmenin sağlanabilmesi için gerekli
unsurları belirlemektir. Ekipleri öğrenemeyen
bir örgütün, kendisinin de öğrenemeyeceği
düşüncesinden hareketle, günümüzün modern işletmelerinin, öğrenen örgüt olma çabalarında, ekiplerde etkin öğrenmenin nasıl
gerçekleşebileceğini öğrenmeleri büyük bir
rekabet gücü olacaktır.
Örgütsel öğrenmeyi sağlamak için gerekli olan
bilgi üretimine giden en kolay ve sağlıklı yol
ekip olarak öğrenmedir. Ekip üyelerinin bireysel bilgilerinin bir araya getirilmesi, paylaşılan
bir örgütsel hafızanın yaratılması, çok sayıda
bakış açısının bir araya getirilmesi, ortak karar
verme seçeneklerinin ve modellerinin geliştirilmesiyle, ekiplerde kişisel öğrenme kapasitelerinin arttırılacağı ve ekip halinde çalışarak,
sürekli bilgi üretimiyle, örgütsel öğrenmeye
ulaşılabilineceği görülmektedir.
Ekip içinde öğrenen her bireyin, sonraki ekip
oluşumlarında önceki öğrendiklerini kullanması yönünde yaratılacak imkanlar yeni ekip
öğrenmelerini dolayısıyla örgütsel öğrenmeyi kuvvetlendirecektir. Bir işletme daha iyiye
gitmek için daima öğrenme disiplinini edinme
halini sürdürmelidir. Öğrenme sürecinin devamlılığını sağlayacak en etkili unsur iş başında
öğrenen ekiplerdir.
Ekip öğrenmesiyle, birbirlerine bağımlı olarak
çalışan ekip elemanlarının sürekli bilgi ve performans değişimleri söz konusu olmaktadır.
Ekip üyelerinin ekip çalışmasında aldıkları görevler ve roller göz önüne alındığında, her bir
ekip üyesinin ne bildiğinin diğer ekip elemanları tarafından bilinmesi işlerin yapılabilmesi
açısından önemlidir.
33
Çevresiyle ve kendi iç bünyesindeki bireylerle
sürekli etkileşim içerisinde olan ve sistematik
olarak bilgi toplayan, bunları değerlendirerek
kendi faaliyetlerine yön veren, alternatifler
yaratan, uygulayan ve uygulamalarını değerlendiren, mevcut süreçlerin, sonuçların ve
hataların tümünden öğrenme imkanları yaratabilen ekipler, varlık sebeplerini yerine getirerek ve amaçlarına ulaşabileceklerdir (Tepeci,
2005:220). Bu şekilde öğrenen örgüt modelini
benimseyen ve ekip öğrenmesine önem verem işletmelerin yoğun rekabet koşullarında
başarılı olmaları kaçınılmazdır.
Kaynakça
• ATAK, Metin; ATİK, İlhan; Havacılık ve
Uzay Teknolojileri Dergisi, Ocak 2007, Cilt:3
Sayı:1 (63-70)(2007)
• BALCI, Ali; Örgütsel Gelişme, Pegem Yayıncılık , Sayfa:1 (2002)
• BİLGE, Fahrettin Atıl; Müşteri İlişkileri Yönetimi, Sayfa:75 (Ocak-2010)
• COŞKUN, Recai; Geleneksel Organizasyondan Öğrenen Organizasyona Geçiş, Teorik
Çerçeve ve Uygulamaya Yönelik Öneriler, Bilgi(2), 2000/1; 109-116 (2000)
• EREN, Erol; Örgütsel Davranış ve Yönetim
Psikolojisi, Beta Basım, Sayfa:572 (2000)
• ERİGÜÇ, Gülsün; BALÇIK, Pınar Yalçın;
“Öğrenen Örgüt Ve Hemşirelerin Değerlendirmelerine Yönelik Bir Uygulama”, Hacettepe
Sağlık İdaresi Dergisi, Cilt:10 Sayı:1 Sayfa:78
(2007)
•
34
http://sosyalbilimler.cukurova.edu.tr/der-
gi/dosyalar/2005.14.1.220.pdf
• http://uvt.ulakbim.gov.tr/uvt/index.php?
cwid=9&vtadi=TSOS&ano=116194_785e8b0a
79e341f66e55da4ece74ef71
• http://uvt.ulakbim.gov.tr/uvt/index.
php?cwid=9&vtadi=TSOS&ano=50404_fa2b6314e08cc035f4a79639e46bfe16
• http://www.bilgi.8k.com/2000/coskun.
pdf
• http://www.hho.edu.tr/
hutendergi/2007Ocak/10_ATAK_ATIK.pdf
• http://www.sid.hacettepe.edu.tr/
Makale/101.4.pdf
• KARAHAN, Atila; YILMAZ, Hüseyin; “Öğrenen Örgüt ve Bilgi Yönetimi İlişkisi”, Eskişehir
Osmangazi Üniv. İİBF Dergisi, Nisan 2010 Sayfa;148 (2010)
• KOÇEL, Tamer; İşletme Yöneticiliği, Beta
Basım , Sayfa:316 (1998)
• ÖZGEN, Hüseyin; KILIÇ, Kemal Can; KARADEMİR, Bahattin; “Öğrenmenin Kurumsallaşmasında Toplam Kalite Yönetimi Yaklaşımı”,
Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi , 13(2),175-188 (2004)
• TEPECİ, Mustafa ; Ekiplerde Öğrenme:
Öğrenen Örgütler Olmanın Anahtarı; 14-1220 (2005)
• YAZICI, Mehmet; Örgütlenme İlkeleri;
İTYO – Sadrettin Tosbi – Yayın Vakfı; Sayfa:19
(1978)
MİLLET NEDİR * (I)
Ernest RENAN **
Görünürde açık, fakat tehlikeli yanlış anlamalara müsait bir düşünceyi birlikte analiz etmeyi öneriyorum. İnsanların toplum oluşturma
biçimleri çok fazla çeşitlilik arz eder. Çin, Mısır
[ve onlardan] daha eski olan Babil tarzlarında
olduğu gibi büyük oranlardaki insan yığınları;
İbrani ve Arab tarzlarında olduğu gibi kabileler;
Atina ve Isparta tarzlarında olduğu gibi kentler,
Karolanya (empire carolingien) imparatorluğu
tarzında muhtelif ülkelerden oluşan topluluklar;
İsrailliler gibi, Persler gibi dini bağlarla bir araya
gelmiş vatansız topluluklar; Fransa, İngiltere ve
Avrupa’nın çağdaş otonomilerinin çoğunluğu
gibi uluslar; İsviçre ve Amerika tarzında olduğu
gibi konfederasyonlar; Cermenlerin, Slavların
muhtelif kolları arasında olduğu gibi ırk veya
daha ziyade dil vasıtasıyla sağlanan akrabalıklar… Şu anda mevcut olan veya geçmişte meydana gelmiş olan gruplaşma tarzları bunlardır.
Çok ciddi engeller olmadan, insanların bir arada olma biçimleri birbirine karıştırılmamalıdır.
Fransız ihtilali döneminde, sanılıyordu ki, küçük
şehirlerdeki –Isparta ve Roma’dakiler gibi- kurumlar otuz kırk milyonluk büyük milletlerimizi
kabullenebileceklerdi. Günümüzde, çok ciddi
bir hata yapılıyor- ırk ile millet birbirine karıştırılıyor ve etnografik veya daha ziyade dilsel
gruplara gerçekten mevcut halklarınkine benzer
egemenlik atfediliyor. Bu güç soruları açıklığa
kavuşturmaya çalışalım, kelimelerin anlamları
üzerindeki en küçük karışıklık sonunda en korkuç hatalara yol açabilir. Yapacağımız iş oldukça
hassastır; bu nerdeyse canlı hayvan üzerinde
yapılan deney gibidir; canlıları ölüleri incelediğimiz gibi inceleyeceğiz. Bu konuda mutlak mana* Bu yazı, Ernest Renan tarafından 11 Mart 1882 tarihinde Sorbonne’da “Qu’est-ce-qu’une nation?” adıyla verilen
konferansının çevirisidir. Konferans metni, 11.01.11 tarihinde
http://www2.ac-lyon.fr/enseigne/ses/ecjs/renan.html adresinden elde edilmiştir.
** Çev: Eriman TOPBAŞ, [email protected]
da tarafsız olacağız.
I.Roma İmparatorluğunun sona ermesinden veya Charlemagne (Şarlman) imparatorluğunun
dağılmasından bu yana, Batı Avrupa milletlere
bölünmüş görünüyor. Onlardan bazıları, bazı
dönemlerde, diğerleri üzerinde egemenlik kurmaya çalıştılar. Fakat egemenlik çabaları kesinlikle sürdürülebilir nitelik kazanamadı. CharlesQuint (Şarlken), Louis XIV (XIV. Lui), Napoléon I
(I. Napolyon) bunu başaramadılar. Muhtemelen
gelecekte de başarılamayacaktır. Yeni bir Roma veya Şarlman imparatorluğunun kurulması
imkânsız hale geldi. Avrupa’nın bölünmesi çok
önemlidir. Çünkü küresel hâkimiyet girişimi çok
hızlı bir biçimde milletlerarası bir koalisyona
tosluyor ve ihtiraslı bir millet tekrar kendi doğal sınırlarına çekilmek zorunda kalıyor. Uzun
süreden beri, milletler arasında belli bir denge
oluşmuştur. Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya,
yaşadıkları maceralara rağmen, asırlarca birer
tarihsel örnek olarak kalacaklar, haneleri önem
ve büyüklük bakımından sürekli değişecek, ancak asla birbirine karışmayacak bir dama [oyununun] temel parçaları olacaklardır.
Bahsedilen anlamda, millet [kavramı] tarih içinde oldukça yeni bir şeydir. Antik çağ milletlerle
tanışmadı. Mısır, Çin, antik Kalde toplulukları
millet olmanın hiç bir düzeyine ulaşamadılar.
Güneşin ya da Gökyüzünün oğlu tarafından
yönetilen topluluklardı. Mısırlı yurttaşlar olmadı, Çinli yurttaşlar da yoktu. Klasik antik çağda,
yerel cumhuriyetler ve krallıklar, yerel cumhuriyetlerden meydana gelmiş konfederasyonlar ve
imparatorluklar oldu. Onlar, anladığımız manada millet değillerdi. Atina, Isparta, Sidon (Sayda), Tyr gıpta edilecek küçük yurtseverlik merkezleridir; fakat bunlar nispeten dar bölgelerde
kurulmuş kentlerdir. Galya, İspanya ve İtalya,
Roma İmparatorluğu içinde harmanlanmadan
35
önce, merkezi bir yapı ve hanedan olmaksızın
sıklıkla kendi aralarında birleşmiş kabileler kümesiydiler. Asur, Pers ve İskender imparatorluklarının da vatanları olmadı. Asla Asurlu yurtseverler olmadı. Pers imparatorluğu çok geniş bir
derebeylik oldu. Genel medeniyet tarihi bağlamında önemli sonuçları olmasına rağmen, köklerini Iskender’in dev macerasına bağlayan bir
millet yoktur.
Roma imparatorluğu bir vatan olmaya çok yaklaştı. Savaşların durmasıyla gelen sonsuz iyilik
[nedeniyle] önce çok sert olan roma hâkimiyeti
çok çabuk sevildi. Bu durum, eş anlamı düzen,
barış ve medeniyet olan büyük bir topluluk
meydana getirdi. İmparatorluğun son zamanlarında, yüce ruhlarda, aydın piskoposlarda,
okumuşlarda barbarlığın tehditkâr kaosuna karşı gerçek bir “Roma dirliği” duygusu meydana
getirdi. Fakat şu andaki Fransa’dan oniki defa
daha büyük bir imparatorluk, çağdaş anlamda
bir devlet oluşturamayacaktı. Doğuda ve Batıda
bölünme kaçınılmazdı. III. asırda, Galya imparatorluğu denemeleri başarısız oldu. Milletlerin
varlığına temel teşkil eden “kök” Cermen istilasıyla ortaya çıktı.
Cermenler beşinci asırdaki büyük istilalarından
onunucu asırdaki son Normandiya istilalarına
kadar gerçekte ne yaptılar? Bir ölçüde ırkların
temelini değiştirdiler; fakat eski Batı imparatorluğunun önemli bir kısmında –bu kısımlar işgalcilerin ismini aldı- hanedanlıkları veya askeri
aristokrasiyi dayattılar. Buradan, bir Fransa, bir
Burgonya, bir Lombardiya, daha sonraları bir
Normandiye ortaya çıktı. Hızla yükselen Frank
imparatorluğu belli bir süre Batı birliğini yeniden kurdu; fakat bu imparatorluk dokuzuncu
asrın ortalarına doğru çaresiz bir şekilde dağıldı;
Verdun antlaşması, prensipte kalıcı bölünmeleri
tasdik eder. [Zira] o zamandan beri, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya sık sık yollarından saparak, binlerce maceralar arasında, günümüzde serpilip geliştiklerini gördüğümüz gibi
milli hayatlarına giden yolda ilerlediler.
Gerçekten de bu farklı devletleri karakterize
eden özellikler nelerdir? [Bu devletlerde], onları meydana getiren [farklı] topluluklar kaynaşmışlardır. Saydığımız ülkelerde, Türkiye’de-
36
kine benzer hiç bir şey yoktur. Türkiye’de, Türk,
Slav, Yunan, Ermeni, Arap, Suriyeli, Kürd fetih
dönemindeki gibi bugün de farklıdırlar. Bu sonuçla ilgili olarak iki temel durum etkili olmuş
olabilir. Birincisi, Cermen kökenli halklar, Yunan
ve Latin kökenli halklarla temasa geçtiklerinde
Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Galip ile mağlup aynı dinden olduklarında veya daha ziyade
galip olan mağlup olanın dinini kabul ettiğinde
artık kendisi olamaz. Türk sisteminde dine göre
erkeklerin mutlak ayrıcalığı [bu duruma örnek
gösterilebilir]. İkincisi, fatihlerin kendi öz dillerini unutmalarıdır. Clovis, Alaric, Gondebaud,
Alboïn, Rollon’ların torunları çoktan roma dilini konuşuyorlardı. Bu olay da bir başka nedene
dayanıyordu. Çünkü Franklar, Burgonlar, Gotlar,
Lombardiyalılar ve Normandiyalılar’ın kendi
ırklarından çok az kadınları vardı. Nesiller boyunca, başkanlar yalnızca Cermen kadınlarla
evlenirler; fakat metresleri Latindir, çocukların
bakıcıları da Latin’dir; her kabile Latin kadınlarla
evlenir; Frankların ve Gotların Roma topraklarında kurulmalarından bu yana, kaderleri çok
kısa olan lingua francica, lingua gothica böyle
oluşur. İngiltere’de bu durum olmadı; zira Anglo-sakson istilası kadınlarıyla birlikte gerçekleşti;
Bröton nüfus kaçtı ve zaten Latinler de yoktu veya Britanya’da hiç bir zaman baskın olamadılar.
Eğer, beşinci asırda, genelde Galya’da Galce konuşulmuş olsaydı, Clovis (Klovis) ve halkı Galce
için Cermenceyi terk etmemiş olurlardı.
Bu temel sonuçtan hareketle, Cermen istilacıların geleneklere ilişkin aşırı şiddetlerine rağmen
onların dayattıkları kalıp, asırlarca milletin kalıbı
oldu. Fransa pek önemli sayılmayacak miktarda
bir Frank azınlığın girdiği bir ülkenin yasal ismi
oldu. Onuncu yüzyılda, zamanın ruhunu yansıtan ilk kahramanlık şarkılarında, Fransa’nın tüm
sakinleri Fransız olurlar. Fransa nüfusu içindeki
farklı ırklar fikri, Grégoire de Tours (Frankların
ulusal tarihçisi)’da o kadar açık [olmasına karşın] Hugues Capet sonrasında Fransız yazarlarda
ve şairlerde çok belirgin değildir. Soylu ve köylü
farklılığı mümkün olduğu kadar vurgulanır; fakat
farklılıkların hiç biri etnik farklılık değildir; bu bir
tür cesaret farklılığıdır, alışkanlık farklılığıdır ve
kalıtsal olarak aktarılan eğitim farklılığıdır; tüm
bunların kökeninin fetih olduğu fikri hiç kimse-
nin aklına gelmez. Soyluluk müessesesi yapay
bir sistemdir. Kökeni, millet için yapılan büyük
hizmetler karşılığı verilen bir ayrıcalığa dayanır.
Bu nedenle her soylu sonradan yüceltilmiş bir
kişidir. Bu sistem onüçüncü yüzyıldan itibaren
bir dogma olarak yerleşir. Hemen hemen tüm
Normandiya fetihlerinden sonra aynı şey gerçekleşir. Bir veya iki nesil sonra, Normandiyalı
istilacılar nüfusun geri kalanından pek ayırt edilemez olurlar; istilacıların etkileri de daha az olmaz; onlar da fethettikleri ülkeye, ülkenin daha
önce sahip olmadığı bir soyluluk, askeri alışkanlıklar ve yurtseverlik duygusu kazandırırlar.
Unutma ve tarihsel hata bir milletin doğuşundaki iki temel faktördür; bu nedenle tarih incelemelerindeki gelişme yurttaşlık açısından bir
tehlike arz eder. Tarihle ilgili araştırma, gerçekte, tüm siyasi oluşumların kökeninde meydana
gelen şiddet olaylarını yeniden gün ışığına çıkartır. Birlik her zaman şiddet yoluyla gerçekleşir;
kuzey ve güney Fransa yaklaşık bir asır devam
eden bir imha ve terör sonucunda birleşti. Fransa kralı, seküler, birleştirici ve ideal bir tiptir;
Fransa kralı, mevcut milli birliği daha mükemmel hale getirmiştir; Fransa kralı, çok yakından
bakıldığında, itibarını kaybetmiştir; meydana
getirdiği millet kendisini lanetlemiştir fakat günümüzde ne istediğini ne yaptığını bilen kafalar
bulunmaktadır.
Batı Avrupa tarihinin bu önemli yasaları tezat
yoluyla anlaşılmaktadır. Fransa kralının kısmen
zorbalıkla, kısmen adaletle hayranlık uyandıracak şekilde tamamladığı teşebbüste çoğu ülke
başarısız oldu. Aziz Étienne hükümranlığı altında, Macarlar ve Slavlar sekiz yüzyıl önceki durumlarında kaldılar. Habsburg hanedanı, onları
kaynaştırmak yerine birbirlerinden ayrı tuttu ve
çoğu zaman onları karşı karşıya getirdi. Bohemya (Batı Çek Cumhuriyeti)’da, Çek ve Alman unsurlar tıpkı bir bardak içerisindeki zeytinyağı ve
su gibi üst üste yerleştirildiler. Milliyetleri dine
göre ayıran Türk politikası çok ciddi sonuçlarla
karşılaştı: Şarkın harabeye dönüşmesine neden
oldu. Örneğin Selanik veya İzmir’de, her birinin
kendisine özgü hatıraları olan ve aralarında hemen hemen ortak hiç bir şeyleri olmayan beş
veya altı farklı topluluk bulabilirsiniz. Oysa bir
milletin özünü tüm bireylerin ortak şeylerinin
olduğunca çok olması ve herkesin olduğunca
çok şeyleri de unutması oluşturur. Hiç bir Fransız yurttaş Burgon, Alen, Taïfale, Vizigot olup
olmadığını bilmez; her Fransız yurttaş SaintBarthélemy, onüçüncü asırdaki Güney katliamlarını unutmak zorundadır. Bugün Fransa’da
Frank kökenine ait bir belge verebilecek on aile
yoktur ve dahası, böyle bir belge tüm soy bilim
sistemlerini bozabilen binlerce bilinmeyen melezleşmeler sonucu da bozulacaktır.
O halde çağdaş anlamda millet, aynı istikamette gelişen olaylar serisinin oluşturduğu tarihi bir
sonuçtur. Birlik, Fransa örneğinde olduğu gibi,
bazen bir hanedan tarafından gerçekleştirilir;
bazen, Hollanda, İsviçre ve Belçika örneklerinde olduğu gibi doğrudan vilayetlerin iradeleriyle meydana gelir; bazen de, İtalya ve Almanya
örneklerinde olduğu gibi, gecikerek de olsa feodal kaprislere galip gelen genel bir anlayışla.
Bu oluşumların her zaman bir temel gerekçesi
olmuştur. Benzer durumlardaki “temeller” en
beklenmedik sürprizlerle ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde, İtalya’nın yenilgileriyle birleştiğini
ve Türkiye’nin de zaferleriyle yıkıldığını gördük;
zira İtalya bir millettir ve Türkiye, Anadolu dışında bir millet değildir. Fransa, Fransız ihtilaliyle, bir milletin kendi kendine var olacağını ilan
etme şerefine sahiptir. Bizim taklit edilmemizi
tehlikeli bulmamalıyız. Milletlerin temeli bize
ait olan temeldir. Fakat millet nedir? Niçin Hollanda bir millet oluyor da Hanovre veya Büyük
Parme Dukalığı bir millet olamıyor? Nasıl oluyor
da Fransa, kendisini meydana getiren “kök” kaybolmasına rağmen, bir millet olmayı sürdürüyor? Ve yine nasıl oluyor da, üç dilli, iki dinli, üç
veya dört farklı ırka sahip olan İsviçre bir millet
olabiliyor da, örneğin Toscane o kadar homojen
olmasına rağmen millet olamıyor? Niçin Avusturya bir devlet ama millet değildir? Milliyet
ilkesi hangi hususlarda ırk ilkesinden ayrılmaktadır? Düşünen bir kafanın, kendisiyle barışık
olmak üzere belirleyeceği hususlar şunlardır:
Dünya işleri, bu türden akıl yürütmelerle düzenlenmiyor; fakat uygulamacı [işin içinde olan]
insanlar bu konularla ilgili herhangi bir gerekçe
bulmak ve sığ kafaların şaşırıp kaldığı karışıklıkları çözmek istiyorlar.
37
KOOPERATİFÇİ BİR ŞAİR :
OSMAN ATTİLÂ
( 10 Mayıs 1922-20 nisan 1978)
Rıdvan ÇONGUR *
Giriş
1950’li yıllarda tanıdığım Osman Attilâ , Millî
Mücadele’nin verildiği günlerde dünyaya gözlerini açtı. İlân edilişi bir yıl sonrasına tesadüf
ettiğine göre Attilâ, tam anlamıyla Cumhuriyet
döneminde yetışen, yazan ve tanınan şairlerden biridir. Cumhuriyet’ten birkaç yıl önce
veya sonra doğan isimler arasında yer alanları
hatırlatalım :
İçlerinde, başta sayılacak şair, “aruz” ölçüsünü
kullanan Mehmet Çınarlı. Uzun yıllar sahipliğini ve yönetimini üstlendiği Hisar dergisinin ilk
sayılarından itibaren, Osman Attila’nın şiirleri
de yer alır. “Baştanbaşa”, derginin 2. Sayısında yayınlanır ve o şiiri 1970’li yılların sonuna
kadar on kadar şiiri takip eder. “Böyleydi” adlı
şiiri, Talat S.Halman tarafından yapılan İngilizce çevirisiyle yayınlanır. Yine Hisar’da, ölümü
dolayısıyla kaleme aldığı “ Âşık Veysel Üstüne”
bir yazısıyla, başka yazıları da yayınlanmıştır.
Diğer heceyle yazan şairler ise, onunla birlikte Ahmet Tufan Şentürk, Feyzi Halıcı ve Bekir
Sıtkı Erdoğan’dır (Erdoğan, ömrünün son döneminde aruzla da yazılmış eserler verdi.) Bu
saydığım isimlerden çoğu için Halkevleri, kapanmadan önce Ankara’da toplandıkları, edebiyat sohbetleri ve şiir günlerinde buluştukları
yerlerin başında geliyordu.
Behçet Kemal, Ahmet Muhip, Orhan Seyfi,
Munis Faik vb. üstâtların yanında yer alan bu
genç nesil, adlarını yeni yeni duyurmaya başlamışlar, şiirde ilk denemelerini kaleme almaktadırlar. Ahmet Tufan Şentürk, S.Kudret Aksal,
Feyzi Halıcı, Mehmet Çınarlı, Bekir Sıtkı Erdo* Araştırmacı Yazar, Şair
38
ğan, Attilâ İlhan... Ankara’da yaşayanlar dışında kalanlar, ya burada doğdukları, okudukları
ya da iş tuttukları için aynı çevrede, bir arada
ve birbirleriyle tanış,biliş olmuş şairler...
Biz onun sanatı ve şiirinden önce nasıl bir ömür sürdü, onu ele alalım, anlatalım.
Hayatı
Osman Attilâ , Millî Mücadele’nin kızıştığı bir
dönemde, sonuna doğru 10 Mayıs 1922’de
Afyon’da, sonradan Eski Pazar adı verilen Fakı
Paşa Mahallesinde iki katlı bir evde dünyaya
geldi.
Babası Kafkas cephesinde savaşmış Cafer Çavuş, Tenekecioğulları diye tanınan bir ailedendir. Annesi Emine Hanım ise Yalpazoğullarından Hacı Mehmet Ağa’nın kızıdır.
Attilâ, öğrenimine Gedikahmet Paşa İlkokulunda başlar, derslerinin dışında kalan zamanını ağabeyi tarafından çıkarılan Haber gazetesinde
dizgi işlerine yardım ederek değerlendirir. Şiirle ve yazı çiziyle ilgilenmesi çocukluk günlerine
uzanan şairin, daha o zamanlar halk türkülerinin sözlerine özen duyup yaptığı yakıştırmaları
dilinin döndüğünce mırıldandığını annesinden
öğreniyoruz.
Yine ilk okulda iken “Gazete” adıyla bir duvar
gazetesi hazırlanmasında yardımcı olan şair, ilkokulun dördüncü sınıfında iken babasını kaybeder, okulu bitirdikten sonra da Afyonkarahisar Lisesi’nde öğrenimine devam eder.
Bu yıllarda da onu, lise öğrencilerinin faaliyetine katıldığı Halkevi tarafından yayınlanan Taşpınar dergisinin yazarları arasında yer aldığını
hatırlatalım. Öğrenci Attilâ’ya Halkevinde bir
süre kâtiplik görevi verirler, bu arada da Son
Posta gazetesinin Afyon muhabirliğini de üstlenir.
Osman Attila, lisenin son yılında bitirme sınavlarına giremeden aile Sivas’a göç edince
öğrenimi yarım kalır. Vatanî görevini er olarak
yapması bundandır. Millî Mücadele sonrası,
babasız da büyüdüğü için zor yıllar geçirir Osman Attilâ, geçimini sağlamak için hayat savaşını Ankara’da verir.
İlk Şiirleri
İlk şiiri 1939 yılında Ülkü dergisinde yayınlandığı zaman bir delikanlıdır Osman Attilâ. Şirini
ve adını bu dergide görmesi onu şevklendirir.
1940 Yılında, yine ilk yazdıklarından biri Sivas
Halkevi dergisi “4 Eylül” de yayınlanmış ve onu
mahallî Kızılırmak, Ülke gazetelerinde ve Yücel
dergisinde yayınlanan şiirleri takip etmiştir.
Onun halkbilimine giderek ilgi duyması işte bu
yıllarda başlar. Memleket sevgisiyle kaleme aldığı bu ilk denemeler onun, ilerleyen yıllarda
memleket şiirleri yazan bir şair olarak tanınmasına yol açacak ve o gurbet’i anlatan “Baştanbaşa” şiiriyle adını duyuracaktır.
Bu uzun yıllar, sevenlerin dilinden düşmeyen
şiiri daha sonra ele almak üzere, Taşpınar dergisinde yayınlanan bir şiiri şöyle:
Akşehir’de Akşamüstü
Dağlar birer birer gerinmededir.
Sabah mı oluyor, ne bu başlangıç ?
Yemyeşil “Hıdırlık” arkamda sedir,
Günün son sevinci uçan kırlangıç.
“Göl” de ilk yıldızı gördü kurbağa.
“Tekkeboğazı”ndan indi serinlik.
Ova fısıldadı yavaşça dağa :
- Akşehir kız iken şimdi gelinlik !
Titreyen yapraklar cilvedir, nazdır.
Akşam bacalarda tüten ak duman,
Sevgi ağaçlarda dal dal kirazdır,
Nasrettin Hocam’ı gördüm aradan.
Dut diye mevsimi silkele daldan.
Doldur, durma doldur gün sepetine.
Selâm ver güzele geçtiği yoldan.
Selâm güzellerin memleketine...
Halk şiiri tarzında kaleme alınmış bir şiir bu.
Fakat, her kıtada ayrı kafiye düzeniyle yeni bir
söyleyiş, bizi şaşırtıyor. Zaman ilerledikçe, halk
şiirindeki bu kafiye tarzı bir yeknesaklık olarak
düşünülmüş olacak ki, şair de yeni bir söyleyiş
biçimine göre kaleme almış şiirini...
Ankara’da Geçen Yıllar
Osman Attila, Ankara’ya gelip yerleştikten
sonra, ona Ahmet Kutsi Tecer’ in destek verdiğini biliyoruz. Maden Tetkik Arama Enstitüsünde memurlukla hayatını kazanırken bir yandan
da edebiyat çevrelerinin içinde yer alır.
1942-1945 Yılları arasında şairin üç uzun yıl
süren bir askerlik dönemi vardır ; vatanî görevini Ankara’da er olarak yapar. Şair, askerlikten
sonra kısa bir süre Afyon’a döner ve Halkevi çalışmaları arasında Taşpınar dergisinin yönetim
işlerini üstlenirse de, bu uzun sürmez. Onun,
geçen kısa süre içinde, halkbilim alanında adını duyuran “Afyonkarahisar Türkü leri” ile ilgili
ilk denemesi manzum olarak yazdığı “İnaz Köyü Eğitmeni Hasan Koçak’ın Türküsü” dür.
1946 Yılında Ankara’ya dönen şair, bu sefer
Tarım Bakanlığı Özel Kalem’inde görev alır,
Halkevi faaliyeti çerçevesi içinde Ahmet Kutsi
Tecer ve Behçet Kemal Çağlar ile birlikte çalışır.
Bu arada, Ülkü dergisinde hem şiirleri yayınlanır, hem derginin teknik işlerini yürütenler
arasında yer alır.
Folklor derleme ve incelemelerini Çığır, Yurt
İnkılâp, Ülkü, Özleyiş dergileriyle Vatan gazetesinde yayınlar.
Şair, 1950 yılında Memleket Şiirleri Antoloji-
39
si ve ilk şiir kitabı olan Sabahleyin ile kitaplık hacimde okuyucu karşısına çıkar. Attilâ’nın
adıyla birlikte hatırlanan şiiri “Baştanbaşa” da
bu ilk kitabındadır. Kitap, edebiyat çevrelerinin
dikkatini çekmiş ve üst üste üç baskı yapmıştır.
Attilâ, kendinden söz ettiren bu şiirini sevgi ve
saygıyla bağlandığı Remzi Oğuz Arık Beye ithaf
etmiştir.
Baştanbaşa
Hemşehrim ne sen sor, ne ben açayım ;
Sözüm bitmez tasa, tükenmez derttir.
Aynı minval üzre nere kaçayım ?
Bu memleket baştanbaşa gurbettir.
Gökten yağmur dile, dolu’dur inen.
Gündüz çabalayan, gece didinen ;
Bunca sıkıntıyı mal-mülk edinen
Fadime, İrecep, Zehra, Ahmet ‘tir.
Yel çıkar, içinde inilti saklı,
Türküler ağıttır, ses dokunaklı
Aşlar yağsız – tuzsuz, sular çoraklı
Hayat, ödenmesi gerek senettir.
Buruşmuş yüzlerde çakmak çakmak,
Dudaklar kurudur, kirpikler ıslak.
Tamam olsun gayrı oldu olacak
İnsan, yürek yürek kara kümbettir.
Yemen çöllerinde uyuyor tabur ;
Toprak insanın mayası sabır.
Binmeli kamburun üstüne kambur
Değişen bir hal yok, nasıl nöbettir ?
Dal çatlar kahrından, çiçekler donar ;
Analar çığrışır, babalar yanar.
Ele güne karşı dost bizi kınar ;
Haydin oğul uşak, toprak cömerttir.
Hemşehrim, ne sor, ne ben açayım ;
Sözüm bitmez tasa, tükenmez derttir.
Aynı minval üzre,nere kaçayım ?
Bu memleket baştanbaşa gurbettir...
Onun genç yaşta doğduğu memleketten ve ba-
40
ba ocağından ayrılması, gurbet duygusunu derinden duymasına ve bu şiirin mısra örgüsüne
yansımasına sebep olmuştur dersek, doğruyu
söylemiş oluruz.
Gurbet duygusunu yaşamasında, aynı zamanda bizim tarihimizden, anayurttan dünyanın
dört bir köşesine, bu arada Anadolu’ya göç
etmemizden gelen duyguların da elbette ki
büyük bir payı var. O, doğup büyüdüğü memleketini, hemşehrilerini, vatanını ve milletini ve
soydaşlarıyla beraber bütün insanları seviyordu. Onların dertlerini ve sevinçlerini kendisine
mal etmiş, acılarını ve kederlerini kendi ruhunda duymuş bir insandı.
Bir şiiri var, adı “Arzuhalci”...Attilâ için bu söylediklerimizi doğrulayan bir şiiridir bu :
Şiir Tahlilleri’nin Cumhuriyet Dönemi Türk
Şiiri’ne ayırdığı bölümünde Prof. Dr. Mehmet
Kaplan, Attilâ’nın bu şiirinden hareket ederek
şöyle diyor :
2Osman Attilâ’nın kendisi de halk arasından
çıkmış ve hayatı boyunca halk kültür ve edebiyatına bağlı kalmıştır. Fakat o, bu şiirinde de
görüldüğü üzere, geleneği basmakalıp olarak
tekrarlamaz, şekil ve muhtevada bazı değişikliklerle, gelenek içinde kendine has bir yenilik
yaratır.”
Hoca, bu değerlendirmesinde, kafiye tarzının
halk şairlerinden farklılık gösterdiğine işaret
ediyor. Dörtlüklerin üçer mısraı kendi içinde
kafiyelidir ya, dördünce mısralar da ayrı bir kafiye ile birbirine bağlanırlar...Osman Attilâ’da
öyle değil. her perçada ayrı kafiyeler kullanılarak bir yenilik yapmayı düşünmüştür. Önce
söz konusu ettiğimiz şiiri görelim, okuyup öyle
değerlendirelim :
Arzuhalci
Arzuhalci, aziz komşum,
Boş mu daktilonda kâğıt
Yaz derdimi, harf harf dağıt
Baksana ne hal olmuşum ?
Şunun derdi, bunun derdi,
Sabahtan akşama kadar
Cümlesi kaç para verdi,
Elinde avucunda ne var ?
Seni yazalım ilk önce,
Daha şerit eskimeden.
Sonra seninki bitince,
Ağır ağır söylerim ben...
Senin gözlerinde dilim,
Bir şeyler sorarsan şâyet.
Pul istemez arzuhalim,
Pul’a, imza’ya ne hâcet !
Yazık olmaz mı kâğıda ?
Kâğıtlara sığmaz derdim.
Ben, her iki dünyada,
Arzuhalcilik isterdim.
Kaplan’ın da yaptığı tahlilde belirttiği gibi şair,
Arzuhalci’de halkımızın yakından tanıdığı bir
insanla sohbet etmektedir. Şiire “konuşma”
ve “sohbet” hâkim. Buna dikkat çekiyor, “işte, diyor, gelenek içinde yeni olan bu sohbet
edâsıdır.”
Osman Attilâ ve Şadırvan
Dergisi
Şairin, 1949 yılında yayın hayatına giren Behçet Kemal Çağlar’ın çıkarığı haftalık Şadırvan
dergisinde de yayınlanan, onu üne kavuşturan
şiirlerinden biri de dergi ile aynı adı taşıyor :
Şadırvan
Anam babam hâlâ uykusundadır.
Nasıl özenç duymam müezzinlere ?
Yıldızlar şafağın korkusundadır,
Selviden ilk ışık düşüyor yere.
Tanrı âşinadır ses âhengine.
Gölgesi değil mi şu süzülen nûr ?
Güvercinsiz kalsa şadırvan yine
Ruhuma bir sükûn bağışlar durur.
Yolculuğa kuşluk vakti çıkılır.
Bu ak şadırvanda yıkanır yüzler.
Sular yükseldikçe düşer yığılır
Burada geceye döner gündüzler.
Melekler kadar saf, temiz ve sessiz
Tek tek geliyorlar abdest almağa.
Ağaçlar uykuda, dallar nefessiz ;
Onlar da hevesli uyuklamağa.
Ak sakallı, yeşil sarıklı dedem,
Ellerimi yıllar var ki bıraktı ;
Ne testim var artık, ne kuşlara yem.
Bu gece şadırvan içime aktı...
Şiirlerini Nasıl
Yazıyordu ?
İbrahim Minnetoğlu ile Ahmet Köklügil ‘in
1974 yılında birlikte hazırlayıp yayınladıkları
eserde Osman Attilâ’nın “Nasıl Yazıyorlar?” sorusuna cevabı şöyle :
“Yazmadan duramam. Şiir, içime doğduğu zaman, kalemi kâğıdı ararım. Ve doğan mısraları
hemen kaydetmeye çalışırım. Şiir için zaman
yoktur, doğuşa bağlıdır. “
Doğuşa bağlı olmak... Şiirde de, öteki bütün sanat eserlerinde de ilk kıvılcımı tutuşturan gönüldeki bu doğuşun gerekliliğine o da inanıyor.
Attilâ ‘ nın buna ayrıca ekledikleri var . Bunlardan biri de sessizlik... O diyor ki :
“Şiir için, yazı için sükûnete ihtiyacım vardır.
Sâlim bir düşünce için sessizlik şarttır, derim.
Bütün çabam şiirdir. Onu geceleri, sabaha doğru yakalırım. İlk şiir kitabımın adı “Sabahleyin”
dir. Tan yeri ağarırken ilham olur. Kafa sâkindir.
Şirin anası yalnızlık ve sessizliktir.
Milletvekilliğim sırasında da politik nedenleri
düşünmedim. Hiçbir politik endişeye kapılmam. İçimden geldiği gibi yasmaya özenmişimdir dâima.
Kırk yıldan beri matbuatın içindeyim. Dediğim
gibi yazmadan duraram.”
41
1950 ve Sonrası
Şair 1950 ‘ den sonra hayatını Ankara’da sürdürmeye devam etti. Türk Dil Kurumu üyeliği
yan ısıra Türk Dili dergisinde de görev aldı. 16
Yıl bu derginin teknik sekreterliğini yaptı. 1965
‘de onu Afyon’dan seçime katıldığını ve TBMM
‘de Ayfon milletvekili olarak dört yıl süreyle görev yaptığını görürüz.
Bu görevi bir dönem sürdürebildi ve sonra Sanayi Bakanlığına müşavir olarak atandı ; buradan Kültür Bakanlığı’ nın basın müşavirliğine
geçti ve bu yıllar içinde fdlklor çalışmalarına
hiçbir şekilde ara vemedi. Folklor Ensitüsünün
kurulması konusunda ilk teklifi hazırlayan milletvekili Osman Attilâ ‘dır.
20 Nisen 1978’de, sarılık teşhisiyle yattığı Ankara Tıp Fakültesi’nde tedavi edilirken hayata
gözlerini yuman şair, vasiyeti üzerine Afyon’ da
Şehir Mezarlığında toprağa verilmiştir.
Osman Attilâ, ömrünün uzunca bir bölümü Ankara’ da geçtiği halde doğduğu şehri, Afyon’ u
hiç unutmayan ondan kopmayan, kopamayan
bir şair. Ömrünün büyük bölümü başkentte geçerken, hemşehrilerine hitaben yazdığı şu beyitle ünlüdür :
“Herkes beni Anara’larda sanır,
Afyon ‘da bir dam çökse, yüreğim parçalanır. “
Şairin 1950 yılından sonra şiirlerini ve yazılarını Türk Dili, Hisar, Çağrı, Toprak, Türk Kültürü, Millî Kültür dergilerinde görüyoruz. İlk şiir
kitabını Gözlerimin Söylettiği, Güpegündüz,
Baştanbaşa takip eder. Ölümünden yıllar sonra
hayatı, sanatı ve şiirlerinden geniş bir seçmeyi
42
ihtiva eden “Osman Attilâ” adlı bir kitap Rahim
Sağ tarafından hazırlanmış, Kültür Bakanlığı
yayınları arasında yayınlanmıştır.
Ölümünün üzerinden uzun yıllarr geçen
şairimizi, son kitaplarından birine adını veren
bir şiiri ile analım, yaşatalım. Onun, son mısralarda varacağı son’la ilgili. Karanlıkta bekliyor
gelmesini ama, yağan yağmur, bastıran uyku,
serpilen beden, daldan düşen meyve gibi, üstelik “gündüz gelme” dediği halde “o” da güpegündüz geliyor ! Allah’tan rahmet dilemekten
öte ne yapabiliriz ki ?
Güpegündüz
Güpegündüz yağdı yağmur
Şimdi ne yapacağım ben ?
Geceler bekleyip durur,
Güpegündüz yağdı yağmur.
Güpegündüz uyku bastı ;
Uyuyamam gündüzleri.
Bütün sevgili yüzleri
Güpegündüz uyku bastı.
Güpegündüz serpildi kız
Düş görmeyi beklemeden.
Şaştı bu hâline beden,
Güpegündüz serpildi kız.
Güpegündüz düştü meyve
Yel esmeden, taş atmadan.
Dalın sefâsın tatmadan,
Güpegündüz düştü meyve.
Güpegündüz çıkageldi
Karanlıkta beklediğim.
“Gündüz gelme” dediğim
güpegündüz çıkageldi.
AYIN İÇİNDEN
KANUNİ’NİN SON SEFERİ VE ÖLÜMÜ
Hüseyin ALBAYRAK *
Osmanlı İmparatorluğunun en haşmetli devrinin hükümdarı olan Kanuni Sultan Süleyman,
46 yıllık padişahlığının son yıllarında çok önem
verilmiş olunmasına rağmen Malta Seferi’nin
başarısızlıkla neticelenmesi, hayli yaşlanmış
olan sultanı ziyadesiyle üzmüş ve bu, devletin
bir onuru meselesi olarak mütalâa edilmiştir.
İşte, hem Malta başarısızlığını telâfi etmek ve
hem de Avusturya Osmanlı sınır anlaşmazlığına kesin bir çözüm yolu
bulmak için Kanuni Sultan Süleyman Avusturya
üzerine sefer açılmasını
ferman buyurmuştu.
Yarım asra yaklaşan saltanatının ilk gününden
beri dünyanın en büyük gailelerini çeken ve bir
taraftan da birçok aile facialarıyla mâtemler geçiren bu muazzam ihtiyar, uzun zamandan beri
Osmanlı padişahlarında ırsî olan “nikris=damla
/Goutte” hastalığından da muztaripti.
İhtiyarlığına, istirahat ihtiyacına, hastalığına
ve bilhassa bu vaziyette
çıkacak bir seferin muhakkak bir ölüm tehlikesi demek olmasına ehemmiyet
vermeyerek
hükümetin
gösterdiği lüzum üzerine
ordusunun başına geçmekte tereddüt etmeyen
Kanuni’nin bu hareketi
Türk tarihinin unutmayacağı büyüklüklerdendir. (2)
Savaş ilânında birinci
derecede rol oynayan
Kanuni’nin 12. Seferi olan
Veziriâzâm Sokullu Mehve 31 Temmuz 1555 yılınmed Paşa, Kanuni’nin bu
da biten Nahcivan Seferi
sefere bizzat iştirakini
üzerinden tam10 sene 9
arzulamaktaydı. Hüküay gibi bir zaman geçmişti.
metin görüşünü temsil
Bu müddet içinde yaşlaeden Veziriâzâm’ın arzunan padişah sefere çıkmasuna olumlu bakmakla
dığı gibi, Sokullu Mehmet
Kanuni, elbette hayatınPaşa’dan önceki vezir SeKanuni
Sultan
Süleyman
da son büyüklüğü gösmiz Ali Paşa da fazla şiştermekte ve yaşlılığa ilâveten sıhhatinin bozuk
manlığı yüzünden İstanbul dışına çıkmamıştı.
bulunmasına rağmen memleket menfaatleri
uğruna sefer yolculuğuna katlanma zahmetini Avusturya’nın şımarıp kafa tutmaya başlamagöze almaktaydı. (1)
sı padişahın ihtiyarlığı ile hastalığına atfedilir.
Sokullu Mehmet Paşa işte bu düşüncelerle Pa* Araştırmacı - Yazar
e-post: [email protected]
dişahı böyle bir fedakârlığa teşvik etmiş, bir ri-
43
vayete göre Sultan Süleyman’ın çok sevdiği kızı
Mihrimah Sultan da babasını gaza ve cihada
teşvik edip durmuş ve Kanuni de bu haklı sözleri hayatı pahasına dinlemek büyüklüğünü göstermiştir. Mihrimah Sultan’ın ısrarı konusunda
Lamartin’in: “Çok sofu bin Müslüman kızı
olan Mihrimah Sultan, uzun zamandır babasını
Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli hükümlerinden olan, kâfirlerle dövüşerek kanını er meydanında
akıtmak şartını ihmâl etmiş olmakla suçluyordu” İfâdesi ilgi çekiciydi. (3)
Kanuni Sultan Süleyman, 13 kere bizzat ordusunun başında sefere çıkmıştı. Her seferinden
başında bir zafer hâlesi ile dönmüştü. Doğuda
ve batıda karşısındaki hükümdarlar onunla
bir meydan muharebesi kabule cesaret edemedikleri için bu seferlerin çoğu azametli bir
askeri cevelan olarak kalmıştı. Seferlerinin tarihçesi bu yazı çerçevesi dışında azametli bir
konudur. Selâhiyetli ve hüner sahibi bir kalem,
Gazi Sultan Süleyman Han’la beraber dolaşırken, hamâset destanlarının yaprakları öylesine
yığılır ki, Türküm diyen, o hatıraların karşısında
huşû ile eğilir.(4)
Kanuni, içte ve sınır boylarında gerekli tayinleri
ve emniyet tedbirlerini aldıktan sonra, 1 Mayıs
1566 Çarşamba günü bu muhteşem 13. Seferi
için İstanbul7dan hareket etti. Kanuni’nin bu
son sefer alayı fevkalâde parlak olmuş, halkın
gözlerini kamaştıran bir ihtişam içinde geçen
ak sakallı Padişah, beyaz elbiseleri ile nurdan
bir minâreye benzetilmiştir (5)
Süleyman, hiçbir seferi için bu kadar askeri
ihtişam içinde tantanalı bir tarzda yola çıkmamıştı. Alayların ve ahalinin alkış sayhaları Hünkâr’ın kulaklarında çınlıyordu. Şairler
kendisine “Şehinşâh-ı Cihân” ın şanını yükseltecek kasideler takdim ediyorlardı. Davullar,
santurlar ve borular ahenkleriyle “mevkib-i
hümâyûn”u götürüyorlardı. İstanbul’dan çıkarken son defa gördüğünü bilmeksizin, Kanuni
Sultan Süleyman şehre gurur ile dolmuş gözlerle bakıyordu. (6)
Uğurlama merasiminin sur dışındaki Rüstempaşa Çayırı’nda son bulduğu rivayet edilir. Bü-
44
yük Bâkî, zafer temennisiyle yazdığı güzel şiirin
şu son beytinde, Kanuni’nin bu seferden sağ
dönmeyeceğini sezmiş ve âdeta yüreği sızlamış gibidir:
Dûamız oldur ey Bâkî hatâdan saklasın Bârî
Hüdâven-î cihân Sultân-ı âdil Şeh-Süleymânı
Namık Kemal’in ifadesine göre, dört yüz bin
kişilik ordu kendi kumandası altında Tuna’ya
doğru iki yoldan harekete geçmişti. Osmanlı
İmparatorluğu’nun her eyâletinde ise her ne
zaman istenirse Padişahın emrine gönderilebilecek beş yüz bin kişilik ordu hazır bulunuyordu. Karadan böyle muhteşem bir orduyu Orta
Avrupa’ya doğru götürürken Akdeniz’de de
Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüklük ve kudretini göstermek için Piyale Paşa donanmanın
bütünüyle denize açılmıştı. (7)
Fakat, Büyük Sultan, 71 yaşını 5 gün ala çıktığı
bu seferde, artık eskisi gibi at üstünde sefere
gidebilecek halde değildir. Yalnız şehirlerden
atla ve şehirler arasını ise arabayla geçmiştir. Selânikî Mustafa Efendi, Sokullu Mehmed
Paşa’nın ihtiyar padişahı elinden geldiği kadar
rahat ettirmek için nasıl uğraştığını şöyle anlatır:
“Halîfe-i rûy-i zemîn hazretleri ekseri arabadan
çıkmayup hazûr-u râhat üzere konağa geldikte dahî erkân-ı devleti arabadan selâmlayup
otağ-ı hümâyûndan sâyebân altına nüzul buyururlardı ve Serdâr-ı a’zâm Mehmed Paşa
Hazretleri her menzile geldikçe karar itmeyüp
ilerü menzilin memerrin yollayıp araba yolların düzeltirdi. Mizâc-ı şeri ve unsur-i lâtif-i
şehriyâriye âlem-i pîrîde maraz-ı nikrisden gâhî
fütûr ârız olur idi. Meşâk-ı râh-ı sefer keder-ü
kelâle bâis olmasun diyü Vezîr-i kâr-âgâh Hazretleri aleddevâm hüsn-i tedbîr-ü tedârük ile
tarik-i rahat idüp konak yolların yoklar idi.”
Fakat bukadar uğraşma ve ihtimâma rağmen,
yol sarsıntılarıyla Balkanlar’da hüküm süren
soğuklar ve şiddetli yağmurlar o hasta ihtiyarı
gittikçe âkibetine yaklaştırmıştı (8)
1 Mayıs 1566 da İstanbul’dan çıkılarak meşakkatli bir yolculuktan sonra, 5 Ağustos 1566
günü Sultan Süleyman’ın ordusu Zigetvar’a
ulaşmış ve hemen kalenin muhasarasına başlanmıştır. 5 Ağustos günü, Kanuni at üstünde muhasara nizamını teftiş etmiş ve ilk ateşi açtırmıştır. 13 Ağustos’ta Eski Zigetvar, 19
Ağustos’ta da Yeni Zigetvar şehirleri muhasara edildi. Fakat önemli olan kaleydi. 26 ve 29
Ağustos’ta kaleye birinci ve ikinci umumî hücumlar yapılmıştır.
29 Ağustos’ta ihtiyar Padişah, maiyetinin ağlayarak yalvarmalarına rağmen, hasta hasta
atına binip muhasara saflarını teftiş etmek ihtiyatsızlığında bulunmuş ve çadırına dönünce
yatağa düşmüştür. Hastalığı şiddetlenmiş, fakat gene devamlı olarak yatmayıp muhasara
işleriyle meşgul olmuş, 1 Eylülde ansızın ağır
bir kriz geçirmişti. (9)
2 Eylül’de mukavemetin uzun sürmesinden Sultan Süleyman’ın çok sıkıldığı ve hatta: “Bu kal’a
benüm yüreğüm yakmışdur. Dilerüm Hâk’dan
âteşlere yana!” dediği bile rivayet edilir.
5 Eylül’de kumbara patlatılarak kale bedeninde gedik açılmış ve dış kale fethedilmiş, 6 Eylül
günü de kale çepeçevre odun yığını ile çevrilerek ateşe verilmiştir.Geceleyin meydana gelen bu yangında her taraf gündüz gibi olmuş,
kale kumandanı Zriny sağ kalan fedaileri ile
ümitsiz bir huruç hareketine yeltenmiş ise de
Zriny elinde kılıcı, bir avuç kahramanıyla yığın halindeki düşman içine daldı. Göğsünden
iki kurşun, boynundan beş okla vurulan Zriny,
daha önce vurulmuş olan iki şövalyenin ölüleri
üzerine düştü. Bu huruç hareketinden şaşkınlaşan yeniçeriler, kumandanın düşmesi ile geri
döndüler, onu yerden kaldırdılar, hâl3a nefes
aldığını görünce omuzlarının üzerinde taşıyarak ağalarına götürdüler. Sonra şehri harabeye
çeviren dev toplardan birinin üzerine yatırarak
bu askere lâyık olduğu cenaze arabasını temin
ettiler. (10)
Kalenin düştü anı Kanuni Sultan Süleyman
göremedi. Çünkü 5 saat kadar önce Cihan İmparatorluğunun büyük Sultanı savaş çadırında
6/7 Eylül Cuma/ Cumartesi gecesi zevali saat
1.3o’da ruhunu teslim etmişti. Her an ölümü
bekleyen Kanuni, Sokullu’ya yazdığı son hattı
hümâyûnda, ölümü halinde ordunun başına
o geçeceği için, ön saflarda bulunup hayatını
tehlikeye atmamasını tavsiye ediyor ve şöyle
diyordu:
“Min bâ’d sen kendin ol asl mâ’rekeye varmayıp, umûr-i dîn-u devlet ve nizâm-ıadl-u
intizâm-ı saltanat bâbında kaim-u dâim olasın
ve nûr-i dîdem Selîm Hân’ımı ve asker-i İslâm’ı
ve seni Hüdâ’ya ısmarladım.”
Sultan Süleyman’ın son dakikaları hakkında Osmanlı kaynaklarında hemen hiçbir bilgi
yoktur. Fakat buna mukabil bazı batı kaynaklarında doğruluk derecesi biraz şüpheli bir takım bilgilere tesadüf edilir. Bu rivayetlere göre
Kanuni’nin son dakikalarında baş ucunda bulunanlar Veziriâzam Sokullu Mehmed Paşa ile
Hekimbaşı Kaysûnî-zâde Bedrüddîn Mehmed
Çelebi’den ibarettir. Hastanın son nefesleri ak
sakalını titretirken gözleri Zigetvar Kalesi’ne
doğru dikilmiş;
“Bu ocağı yanacak dahi alınmadı mu? “
Diye iç kalenin niçin hâlâ alınmadığını sormuş
ve tam işte bu sırada nefesi kesilerek Allah’ın
rahmetine kavuşmuştur. Fakat bu rivâyetin
ne derecede gerçek olduğunu belirlemeye de
imkân yoktur.
Kanuni, savaş meydanında ölen padişahların
dördüncüsüdür (11) Tıpkı birer ordu kumandanı gibi cepheden cepheye ve zaferden zafere
koşarak Osmanlı Devleti’ni kuran ve imparatorluğu günden güne genişleten ilk on padişahın sonuncusudur. (12)
Kanuni’nin ölümünden sonra, daha güneş doğmadan Sokullu, sır kâtibi Ahmed Feridun Bey’i
vezirlerin çadırlarına gönderip kendilerini davet etti.Bu arada Rumeli ve Anadolu Beylerbeyileri de çağırıldı. Hükümdarın ölümünün
askerden gizlenmesine, yeni padişah Orduy-ı
Hümâyûn’a erişinceye kadar Kanuni’nin sağ
olarak gösterilmesine ittifakla karar verildi. 12
kişilik bir heyet, padişahı dini merasimle teçhiz
ve tekfin etti.Bu heyette Hekimbaşı Kaysûnîzâde Bedreddin Mehmed Çelebi, Hunkâr başi-
45
mamı Derviş Efendi ve Hasoda subayları bulunuyordu. Bunların içinde İmam Hasan Ağa da
vardı ki, Kanuni’ye pek benzerdi. İşte bu zat,
Sokullu’nun emriyle, padişahın elbiselerini
giydi. Makyajla Kanuni’ye iyice benzetildikten
sonra, saltanat arabasına oturtuldu. Padişahın
bütün hareketlerini taklit ediyordu. Arada Sokullu da onun yanına sokularak gûya bir şeyler
arzediyordu. Bu suretle padişahın öldüğü şayiaları önlendi ve Ordu’nun Macaristan’da bir
taşkınlık eseri göstermemesinin önü alınmış
oldu.
Kanuni’nin iç organları, tahtının bulunduğu yerin arkasına gömüldü ve soradan burada türbe yapıldı.Macarlar bu mevkie hâlâ “Türbek”
demektedirler. Türkler, Macaristan’dan çekildikten sonra, Bu türbe Katolik kilisesine çevrilmiştir. Şimdi “Türk Kilisesi” denmekte ve gelen
ziyaretçilere “İşte Muhteşem Süleyman’ın kalbi burada gömülüdür” demektedir.(13)
Devrinin bir Nizamü’l-mülkü olan Sokullu
Mehmed Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın
ölümünü,büyük bir dirayetle üç hafta kadar
herkesten gizlemeyi başarmış ve İkinci Selim’in
sınıra ulaşmasına kadar Kanuni’nin büyük otoritesini gereğince sürdürmüştür (14)
Ömrü zaferler, şanlar ve şerefler içinde geçen
Kanuni’nin ihtiyarlığında şahadet temenni ettiği ve Zigetvar’da ölmesi bu duanın kabulü sayıldığı bile rivayet edilir.
“Nice müddetdür ki rûy-i zemîni zîr-i nigîn-i
zafer-kârînim itdün. Vâsıl olmaduk recâm, hâsıl
olmaduk munâm kalmadı. Halen Habîbün hör-
46
metine saâdet-i şahadet ba’dehu dîdâr-ı şerifünü müşâhedet nasîb eyle!” (15)
Ne denir, muhtemeldir ki duası kabul olundu
ve ruhunu savaş meydanında bir çadır içinde
teslim etti. Mekânı cennet ola…
Nice dua yâd itmeye o sultanı
Bakardı hâli reayaya aynı şefkatle
Nimet Hüdâya iki cihanda kılub sâid
Nâmı şerifin eyledi hem gazi hem şehîd
(Bâkî)
KAYNAKÇA
(1) Mufassal Osmanlı Tarihi, Cf, s. 1165
(2) İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Tarihi
Kronolojisi, C.2, s. 341
(3) A.de Lamartine, Türkiye Tarihi (Olgunlut
Çağı), Tercüman 1001 eser, No.41, C.4, s. 851
(4) Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, s.
142
(5) Danişmend, a.g.e., s. 342
(6) Fairfox Downey (Çeviren. E.B.Koryürek),
Kanuni sultan Süleyman, s. 311
(7) Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, C.3, s. 260
(8) Danişmend, a.g.e., s. 343
(9) Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, C.6, s. 233
(10) Danişmend, a.g.e., s. 359
(11) Birinci Murad Kosova’da savaş meydanında şehit olmuş, Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz
Sultan Selim de sefer halinde ölmüşlerdir.
(12) Danişmend, a.g.e., s 355
(13) Y.Öztuna, a.g.e., s 235; İslâm Ansiklopedisi, C.11, s. 148
(14) Namık kemal, a.g.e., s. 263
(15) Danişmend, a.g.e., s. 354
6-7 Ekim-October 2011 Ankara-Türkiye
20.MİLLETLERARASI TÜRK
KOOPERATİFÇİLİK KONGRESİ
HAZIRLIKLARI DEVAM EDİYOR!
06-07 EKİM 2010 TARİHİNDE KURUMUMUZ TARAFINDAN
ANKARA’DA DÜZENLENECEK 20.MİLLETLERARASI TÜRK
KOOPERATİFÇİLİK KONGRESİ HAZIRLIKLARI HIZLA VE
BÜYÜK BİR TİTİZLİKLE SÜRDÜRÜLÜYOR.
KURUMUMUZCA GÖREVLENDİRİLEN VE 2008 YILINDAN
BERİ
BU KONGRE İÇİN HAZIRLIKLARINI SÜRDÜREN DIŞ
İLİŞKİLER VE MİLLETLERARASI KONGRE ÇALIŞMA KURULU
20. MİLLETLERARASI TÜRK KOOPERATİFÇİLİK
KONGRESİ’NİN
SORUNSUZCA GERÇEKLEŞEBİLMESİ İÇİN YOĞUN ÇABA
HARCIYOR.
47
KURUMUMUZ 1931 yılından beri kooperatifçilikle ilgili bir çok alanda faaliyette bulunuyor. Bu kapsamda düzenlenen
Milletlerarası Kooperatifçilik Kongreleri,
yurtdışından ve yurt içinden bir çok bilim adamı ve uzmanı bir araya getirmekte, Kongrelerde kooperatifçilik konuları
çeşitli yönleriyle ele alınmakta, geleceğe
dönük teklifler ve çözüm yolları geliştirilmektedir.
20. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik
Kongresinin ana konusu “Ekonomik Krizlerin Önlenmesinde Sosyal Ekonomi Politikalarının Rolü ve Önemi” olarak belirlenmiştir.
1999 yılında düzenlediğimiz 16. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik Kongresi’nde
Üçüncü Sektör Olarak 2000’lı Yıllarda
Kooperatifçilik, 2002 yılında düzenlediğimiz 17. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik
Kongresi’nde, 21. Yüzyılda Kooperatifçilik,
2005 yılında düzenlediğimiz 18. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik Kongresi’nde
Kooperatifçiliğin Sorunları, ÇözümlerFırsatlar ve 2008 yılında düzenlediğimiz
19. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik
Kongresi’nde Kooperatiflerde Değişim
Ve Dönüşüm İhtiyacı konularını ana tartışma konuları olarak seçmiştik. Tüm bu
kongrelerde çok sayıda bildiri tartışılmış,
Türkiye’de ve Dünya’da kooperatifçiliğin
yaşadığı sorunların çözümüne katkıda
bulunulmaya çalışılmış, birçok ülkeden
çok sayıda uzman ve araştırmacının katılımıyla, ülkemizin tanıtımına önemli katkı
sağlanmıştır.
6-7 Ekim 2011 tarihlerinde Ankara’da
düzenleyeceğimiz 20. Milletlerarası Türk
Kooperatifçilik Kongremizde geçmiş kongrelerden elde ettiğimiz tecrübelerle çok
daha başarılı olacağımız inancındayız. Bu
kongrede; Ekonomik Krizler, Sosyal Ekonomi Politikaları, Kooperatiflerin Krizlerin
48
Önlenmesinde Rolleri, Yerel Kalkınma,
Sosyal Ekonomi ve Kooperatifler gibi konuları tartışılacak alt başlıklar olarak belirledik.
Kongre bildiri tam metinlerinin 30 Haziran 2011 tarihine kadar gönderilmesi
gerekmektedir. Kongre süresince tebliğ
sunacak katılımcılara konaklama imkanı
sağlanacaktır. Kongre dilleri; Türkçe-İngilizce ve Almancadır. Kongre programında
yer alan tebliğler ve poster bildiriler bastırılarak Kongre başlamadan önce davetlilere dağıtılacaktır.
Çalışma Kurulumuz Kongre öncesi hazırlıklar kapsamında 20’ye yakın ülkeden
alanında uzman akademisyen ve araştırmacılarla temas kurmuş, ilgililere Kongreye katılımları konusunda gerekli davetleri
yapmıştır. Oluşturulan mail veri tabanı ile
yerli ve yabancı 1000’den fazla kurum ve
kuruluşa Kongre ile ilgili gerekli duyurular
yapılmıştır. Bastırılan ve bastırılacak posterler, davet mektupları, kongre programı
gibi bilgilendirme materyalleri ile 20. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik Kongremizin çok sayıda ulusal ve uluslararası kuruluşa tanıtımı yapılmaktadır.
Çalışma Kurulumuz Ankara’daki çok sayıda büyükelçilikle ikili görüşmeler yapmış,
Büyükelçiliklere Kongre’ye bildirili-dinleyici olarak katılım, poster sunum ve Kongre salonunda stand açarak ülke tanıtımlarını yapabilme imkanlarının sağlanacağı
konusunda bilgilendirmeler yapılmıştır.
20. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik
Kongresi’nin ülkemiz tanıtımına yapacağı
katkıdan dolayı Turizm Bakanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ve Yurtdışı
Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı
ile karşılıklı işbirliği konusunda gerekli temaslar da sürdürülmektedir.
Download

İndir (PDF, 2.2MB) - Türk Kooperatifçilik Kurumu