TDV - Kocael İl Müftülüğü Derg s
Yıl: 10
Temmuz 2014
İnfak Duyarlılığı
Zayıf ve Güçsüzlere
Sahip Çıkmak
Sayı: 60
Yaygın Eğitim Bağlamında
Yaz Kur’an Kursları
başyazı
M
uhterem Rahmet Dergisi Okuyucuları!
Yüce Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki on bir aylık
hasret sona erdi ve Ramazan-ı Şerif’e tekrar kavuştuk.
Ramazan ayı rahmetiyle, mağfiretiyle ve bereketiyle
geldi. Ramazan orucuyla, teravihiyle, mukabelesiyle,
iftarı sahuruyla, sadakası infakıyla geldi. Ramazan sevinciyle, heyecanıyla, coşkusuyla geldi. Ramazan,
hayatımızı daha da güzelleştirmek için kendine has
güzellikleriyle geldi.
Ramazan günahlardan arınma ayıdır. Ramazan hayırda ve iyiliklerde yarışma ayıdır. Bu bereketli ay çokça
sevap kazanma, cennetin kapısını aralama fırsatıdır.
Bu ay sevgiyi çoğaltma, kardeşliği pekiştirme, birlikberaberliği, yardımlaşma ve dayanışmayı artırma zamanıdır.
Ramazan ayı Kur’an’la yeniden buluşma, kulluğumuzu Kur’an’la tazeleme ayıdır.Sanki Kur’an Hz.Peygamber (s.a.s)’e yeni iniyormuş gibi bütün kalbimiz ve ruhumuzla ona yönelme, onunla yenilenme zamanıdır.
Kur’an ayı Ramazan’dayız. Bu ayda Kur’an’ı anlamaya, onunla hemhal olmaya daha fazla zaman ayırmalıyız. Kur’an’a hayatımızda daha çok yer vermeli,
onunla daha fazla meşgul olmalıyız. Hidayet rehberi
kitabımız bize ne anlatıyor, bizden neler istiyor, bizi nelerden sakındırıyor, bizlere neleri müjdeliyor, bütün
bunları daha çok düşünmemiz gerekiyor.
Muhterem Okuyucular!
Ramazan sevinci ile Yaz Kur’an Kursları coşkusunu
birlikte yaşıyoruz. Bu yaz tatilinde yine binlerce evladımızı Kur’an ve camiyle buluşturmanın mutluluğunu
yaşıyoruz.
Allah’ın emaneti sevgili yavrularımızı O’nun rızası
doğrultusunda en güzel şekilde yetiştirmek hepimizin
en önemli görevidir. Nitekim Peygamber Efendimiz
(s.a.s.), “Çocuklarınıza güzel davranıp iyilikte ve
ikramda bulununuz. Onları en güzel şekilde terbiye ediniz” (İbn Mâce, Edeb, 368) buyurmuştur.
Çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük iyilik onları
Mehmet SÖNMEZOĞLU
Kocael İl Müftüsü
en iyi şekilde yetiştirip hem bu dünya hayatı, hem de
ahiret hayatı için hazırlamaktır. Bunun ilk ve önemli
adımı ise Kur’an eğitimidir. Çünkü Kur’an insanlara
dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını gösteren ve en
doğru yola götüren bir hidayet rehberidir. (İsrâ, 17/9)
Kur’an-ı Kerim fertlerin huzur ve mutluluğunu sağladığı gibi toplumların da maddî ve manevî alanda yükselmelerini sağlar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle
buyurmuştur: “Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri
yükseltir, bazılarını da alçaltır.” (Müslim, Müsafirin, 269)
Gerek fert, gerekse toplum planında kurtuluşun reçetesi Kur’an’a sarılmaktır. Öyleyse yavrularımıza
Kur’an’ı tanıtmalı ve öğretmeliyiz.
Allah’a şükürler olsun ki, bugün bu eğitimi en iyi şartlarda verme imkanına sahibiz. Kocaelimizde 1159
cami ve 635 Kur’an Kursumuzda 2765 görevlimizle sevgili yavrularımıza Kur’an, dini bilgiler ve
Peygamber Efendimizi öğretmek için seferber olduk.
Yılın kalan diğer zamanlarında Kur’an Kurslarımızdaki eğitimin yanı sıra camilerimizde düzenlediğimiz
cami derslerinde ve camiye gelemeyenler için ev ve işyerlerinde yaptığımız derslerle 7’den 77’ye çocuk,
genç, yaşlı bütün vatandaşlarımıza Kur’an öğretmeye
gayret ediyoruz. Hedefimiz Kur’an bilmeyen hiç
kimse, Kur’an girmeyen hiç bir ev kalmamasıdır.
Bu duygu ve düşüncelerle; Kur’an ve rahmet ayı
Ramazan-ı Şerif’in ülkemiz ve tüm İslam âlemi için hayırlara, sulha ve sükûna, barış ve kardeşliğe vesile olmasını diliyor, selam ve saygılarımı sunuyorum.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
1
ISO 9001:2000
Kal te Yönet m S stem
TDV Kocaeli Şubesi Adına Sahibi
Mehmet SÖNMEZOĞLU
Kocaeli İl Müftüsü
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Mustafa DERİN
Genel Koordinatör
İlyas ÖZTEL
Yayın Tetkik Kurulu
Mustafa DERİN - İl Müftü Yardımcısı
İlyas ÖZTEL - İl Müftü Yardımcısı
Bayram ŞAHİN - İl Müftü Yardımcısı
Dursunali LÜLECİ - İl Müftü Yardımcısı
Mahmut ŞAHİN - İl Müftü Yardımcısı
Servet YALÇIN - Merkez Vaizi
Muhammed AYDIN - Merkez Vaizi
Editör
Kadir KARAÇOBAN
Mali İşler Sorumlusu
Safa BURAN
Grafik - Tasarım
Mehmet PEKDEMİR
Baskı
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın
Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi
Tel: 0 312 354 91 31
İdare Merkezi
Kocaeli İl Müftülüğü
Ankara Cad. No:51 KOCAELİ
Tel: 0262 322 34 71
Faks: 0262 321 17 17
Web
www.kocaelimuftulugu.gov.tr
E-Mail
[email protected]
[email protected]
TDV Kocaeli Şubesi - İl Müftülüğü
Aylık Dergisi
TEMMUZ 2014
Yıl:10
Sayı: 60
Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılab l r.
Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına a tt r.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak göster lerek alıntı yapılab l r.
Dergimiz Ücretsizdir
Başyazı
Mehmet SÖNMEZOĞLU............................................... 1
İnfak Duyarlılığı
Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ..................................... 3
Zayıf ve Düşkünlere Sahip Çıkmak
Mehmet SÖNMEZOĞLU............................................... 7
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak
İlyas ÖZTEL................................................................ 14
Ramazan ve Ruh Terbiyemiz
Prof. Dr. Mehmet Emin AY........................................... 18
On Bir Ayın Sultanı Ramazan Ayı
Bayram ŞAHİN........................................................... 24
Orucun Faziletleri
Dursunali LÜLECİ...................................................... 26
Oruç Günahlara Kalkandır
Mahmut ŞAHİN.......................................................... 28
Oruçla İlgili Hükümler
Engin SARI................................................................. 31
Hz. Peygamber’in Ramazan Hayatı
Abdulsamet ERKUL.................................................... 34
Ramazan Ayına Mahsus İbadetler
İbrahim KADIOĞLU.................................................... 38
Kültürümüzde İftar ve Sahur
Remzi PEHLİVAN........................................................ 41
Yoksulların Güvencesi Zekât ve Sadaka-ı Fıtır
Birol NURLU.............................................................. 43
Veren El Alan Elden Üstündür
M. Resul HAKSÖYLER............................................... 45
Bir Ömre Bedel Gece: Kadir Gecesi
Şaban APAYDIN......................................................... 47
Ramazan Bayramı
Mehmet YAZICI.......................................................... 49
Kullukta Devamlılık Esastır
A.Kadir KEŞVELİOĞLU.............................................. 52
Yaygın Din Eğitimi Bağlamında Yaz Kur’an Kursları
Mustafa DERİN........................................................... 54
Kur’an Öğrenmenin Önemi
Burhan BİLGİN........................................................... 57
Ramazan ve Kur’an Eğitimi
Yılmaz KÜÇÜK........................................................... 59
Yaz Kur’an Kurslarına Önem Vermek
Necdet GÜRSOY......................................................... 61
Rahmanın Üzerine Titrediği Görev: Sıla-i Rahim
İsmail GÜLŞEN.......................................................... 64
Ramazan İkliminde Kardeşlik
Hasan ERDOĞAN....................................................... 68
Bir Ayet ve Düşündürdükleri
Servet YALÇIN............................................................ 71
Bir Hadis ve Düşündürdükleri
Muhammed AYDIN..................................................... 73
Nefis Terbiyesi
Satılmış ADITEPE...................................................... 75
Duamız Olmasa
Yılmaz BARLAS......................................................... 77
Mazlumların İmdadına Koşmak
Kadir KARAÇOBAN................................................... 80
İnfak
Duyarlılığı
Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
nsanoğlunun dünya nimetlerine karşı zaaf
ve tutkusu fıtrîdir. Hammaddesi toprak
olan insan toprağın suya olan iştiyakı gibi
dünya nimetlerine iştiyak duymakta, onu
yutmakta ve tutmaktadır. Nasıl suyu yutan
kabiliyetli topraktan yararlı nebatlar çıkıyorsa insanın da dünya nimetlerine sahip olmasının,
mahsûl veren toprak gibi güzel sonuçları olmalıdır. Kur'an'da insanın sahip olduğu dünya nimetlerine karşı sorumlulukları değişik lafızlarla
ifade edilmektedir. Bunların başlıcaları, sadaka
ve tasadduk, nafaka ve infak, zekât, cûd ve
îsar’dır.
İ
Bunlardan sadaka, kişinin Allah'a yakınlık amacıyla insanlara nafile olarak verdiğidir. Sadaka
vermeğe "tasadduk" denir. Bazen verilecek
kimsede aranan şartlarda gösterilen sadâkat, zekâta da sadaka denilmesine sebep olmaktadır.
Zekât, bir şeyin ziyadeleşip bereketlenmesi ve
temizlenmesi demektir. Nitekim zekât, kulun
Allah emri ve fukara hakkı olarak malından ayırdığı vergidir. Zekat hem vereni cimrilik hastalığından, hem de malı şüphelerden temizlemektedir. Sadakanın da temizleyici özelliği vardır. Nitekim Allah Teâlâ: "Sen onların mallarından, on-
ları tertemiz yapmak üzere sadaka al!" (et-Tevbe 9/103)
buyurmaktadır.
İnfak, mal ve başka şeylerde yapılan tasarruf ve
harcamadır. Farz olanı vardır, nâfile olanı vardır.
Nafaka da infak edilen şey için kullanılır.
Cûd, sahip olunan mal ve ilmi bezledip saçmaktır. Para ve mal harcamanın kişiye zor gelmemesi
demektir. Mal, beden, mevki, dünya ve ahiret
konularında olur.
Îsâr, başkasını kendine takdim ve tercih demektir. Nitekim "Onlar ihtiyaçları bile olsa başkalarını kendilerine tercih ederler..." (el-Haşr, 59/9) âyeti
buna işarettir.
Bu kavramlar içinde en kapsamlı olanı infaktır.
Hem verilecek şeyin dînî hükmü bakımından
farz ve nâfile olanını, hem mal ve ilim gibi Hak
tarafından verilen nimetlerin her türlüsünü kapsamaktadır. Nitekim "Kendilerine nasip ve kısmet ettiğimiz rızıktan, maddî ve manevî şeylerden az çok infak ederler, Allah yolunda harcamada bulunurlar." (el-Bakara 2/3) ayetinde bu infak
kavramı kapsamlı bir biçimde açıklanmaktadır.
Bakara suresinin 215. ayetinde ise:
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
3
“Ey Muhammed, neye, ne gibi yerlere harcamalar yapacaklarını sana soruyorlar. De ki: Az veya
çok hayır cinsinden vereceğiniz nafakalar anababa, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Bundan başka hayır olarak ne yaparsanız Allah ondan haberdardır."
Demek oluyor ki dedelerimize, babalarımıza
bakmak ilk görevimizdir. Diğer yakınlarımız
onları izler. İlklerine yapılan infak vacip, diğerleri
nafiledir. Yine Bakara'nın 219. ayetinde: "Hayır
olmak üzere ne harcayacaklarını soruyorlar. De
ki: Fazlasını" yani, mallarınızın gerekli ihtiyaçlarınızdan fazlasını infak ediniz. Meşru yollardan
kazanarak kendinizin, ailenizin ve çocuklarınızın nafakalarını temin edin. Fazlasını da hayır
yollarına harcayın" buyurulmaktadır.
Îsar da zarar ve sıkıntılarına katlanarak başkasını kendisine tercih ile kifâyet derecesindeki
maîşetini vermektir.
Sehâ, belli bir ölçü ve sınır dahilindeki cömertliktir. Cûd, ayırım yapmaksızın sınırsız herkese
gösterilen cömertliktir. Bu yüzden "Cevâd"
Allah'a izâfe edilir, ama "Sahî" edilmez.
Nitekim İbrahim peygamber Allah'a Halîl (dost)
idi. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bir kere hanesine bir Mecûsî geldi. İbrahim, onun Mecûsî olduğunu anlayınca ağırlamaktan imtinâ etti ve adama: "Sen benim ikramıma ve ağırlamama layık
değilsin." dedi. Adam da savuşup gitti. İbrahim,
hemen vahiy ile uyarıldı. Allah Tealâ: "Yâ
İbrahim, benim yetmiş yıl beslediğim bir kula bir
öğün yemek vermek sana ağır geldi ha" buyurdu. İbrahim (a.s.) hemen Mecûsîİnfakın sınırını üç derecede değerlennin peşine düşüp onu buldu ve ağırdiren gönül erleri bunu sehâvet,
“İnsanlarla
ladı. Mecûsî olanların sebebini socûd ve îsâr diye isimlendiriyi geçinmen
rup öğrenince: "Ne iyi Rab, düşmektedir.
sadakadır.
manı için dostunu (Halîl) azarlıMü'min
kardeşinle
yor" dedi ve Müslüman oldu.
Sehâvet, malın bir kısmını vekarşılaştığında
rip bir kısmını ken-dine ayırtebessüm etmen
Allah'ın Habîb'i (Sevgilisi) Hz.
maktır. Nitekim Allah Resulü
sehâvet sahibini şu ifadelerle sadakadır. Senin kabında Muhammed de Hâtim Tâî'nin
övmektedir:
bulunandan kardeşinin oğlu geldiğinde sırtındaki ridasıkabına boşaltman da nı çıkarıp onun altına sermişti. İnsanlar arasında fark gözetmeden
"Sahî Allah'a yakındır, halka yakınsadakadır.”
kâfirin altına kendi elbisesini koydır, cennete yakındır, cehennemden
uzaktır. Cimri Allah'dan uzaktır, halktan
muştu. İşte Habîb ile Halîl'den sehâ ile
uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakıncûd birer örnektir.
dır. Cahil fakat sahî kimse Allah katında, âbid fakat cimri olandan daha sevimlidir." (Tirmizî, Birr, 40; Aclûnî,
İnfakta aslolan ihtiyaç sahibine ihtiyacını isteI, 450)
meden vermektir. Nitekim Allah dostlarından birine bir arkadaşı gelip dört yüz dirhem istedi. O
Cûd, malın çoğunu dağıtıp az bir kısmını kendida dört yüz dirhemi getirip arkadaşına verdikten
ne ayırmaktır.
sonra evine girerek ağlamaya başladı. Hanımı
da: "Eğer bu parayı vermek zor geldiyse keşke
mazeret gösterip vermeseydin" dedi. Allah dostu: "Ben ona ağlamıyorum, arkadaşım benden
istemeden onun halini araştırıp kendiliğimden
veremediğime ağlıyorum" dedi.
4
Ebû Sehl Su'lûkî, eliyle kimseye bir şey vermez;
vermek istediği şeyi yere bırakırdı. İhtiyaç sahibi
hacetini oradan alırdı. İşte bu anlayış zaman
içinde cami avluları ile yol başlarına konulan
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
"sadaka taşı" geleneğini doğurdu. Belki de sadece bizim infak medeniyetimize aid bir gelenek
olarak tarihteki yerini aldı.
Bu gelenek insana ve insan haysiyetine verilen
değer kadar insana güvenin de bir simgesiydi.
Çünkü Allah "Sadakalarınızı başa kararak ve eziyetle boşa çıkarmayın" (el-Bakara, 2/264) ayetiyle insan
onurunu korumayı hedefliyordu. Ayrıca ihtiyaç
sahipleri oradan bulduğunu değil, kendisine lazım olan zaruret miktarını alırdı. Toplum içerisinde iffetleri sebebiyle insanlardan isteyemeyen
ihtiyaç sahibi onurlu kimselerin (bk. el-Bakara 273)
hacetleri de bu suretle giderilmiş oluyordu.
Alan, veren elin üstünlüğü ve hayırlı oluşu ile ilgili bir komplekse kapılmazdı. Veren de alanı bu
tür bir psikoza düşürmeden sadakasını Allah'a
verdiğine inanırdı. Çünkü Allah Teâlâ: "Tevbeleri kabul eden ve sadakaları alan Allah'tır" (et-Tevbe,
9/104) buyurduğu gibi Peygamberimiz de: "Sadaka
alanın eline düşmeden Allah'ın eline düşer." buyurmaktadır.
"Şüphesiz Allah, cennet karşılığı mü'minlerden
mallarını ve canlarını satın aldı." (et-Tevbe 9/111) ayetiyle canın ve malın Hak yoluna verilmesi gerektiğini ifade buyurur. Canı vermek cihadla olur, malı
vermek infakla. Bunun da üç derecesi vardır:
1- Zekatın borç olmasını beklemeden malının
tamamını verenler,
2- Servetlerinin tamamını veremeyen ama zekâtla da sınırlı kalmayanlar. Böyleleri zekattan
fazla olarak mallarının bir kısmını da hayır yollarında harcar. Nitekim Kur'an'daki: "Muhabbeti
üzerine malını yakınlarına verir." (el-Bakara 2/177) ayetiyle "Size rızık olarık verdiklerimizden infak
edin." (el-Münafikûn 63/10) ayeti buna delildir.
3- Ne fazla, ne eksik yalnız zekatlarını ödeyenler.
Bu infakın en küçük derecesidir.
kat, Allah'ın zenginlerin malından fakirlere ayırdığı bir haktır. Zekat veren hak sahibine hakkını
ödemekle hem Hakk'ın rızasını kazanmakta,
hem de hesap ve azap endişesinden kurtulmaktadır.
Zekatın amacı insanı kötü huylardan biri olan
cimrilikten kurtarmaktır. Nitekim hadis-i şerifte:
"Üç şey helâke götürür: Aşırı cimrilik, ardınca gidilen şehvet ve kendini beğenmek" (bk.Mevsûa etrafi'e Hadis en - nebevi,IV,457) Ayette de: "Kim nefsinin cimriliğinden kurtulursa işte felah bulanlar ancak onlardır." (el-Haşr 59/9) buyrulmaktadır.
Cimrilikten kurtulmak malını yerinde infak etmeyi adet edinmekle mümkündür. Bir şeyden
sevgiyi kısmak, kendini ondan ayırmakla olur.
Bu manada zekat temizlik demektir. Çünkü sahibini cimrilik pisliğinden temizler. Zekatın yaptığı
temizlik kulun Allah uğrunda yaptığı infaktan
duyduğu sevinç kadardır.
Malî ibadet mal nimetinin şükrüdür. Dara düşmüş bir insanın perişan halini gören varlıklı biri,
Allah'ın kendisine verdiği servetin kırkta birini
ona vermezse nasıl adam sayılabilir?
Allah dostlarından Şiblî'ye sordular:
Zekât, her nimetin kendi cinsinden şükrünü edâ
etmektir. Sıhhat büyük bir nimettir. Her organın
zekatı vardır. Bu da insanın bütün organlarını
hizmet ve ibadetle meşgul etmesi boş oyun ve
eğlenceye meyletmemesidir. Diğer taraftan ze-
- Zekattan verilmesi gereken miktar ne kadardır?
Şiblî şu karşılığı verdi:
- İki yüz dirhem için beş dirhem. Yani malın kırkTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
5
ta biri. Ama bu fıkıh mezheplerinin ölçüsüdür.
Benim mensubu bulunduğum yola göre malın
hepsini verip zekat meşguliyetinden kurtulmaktır. Adam tekrar sordu:
- Bu konuda senin imamın kim? Şiblî:
- Ebû Bekir Sıddîk, dedi. Çünkü o elinde bulunan her şeyi Allah yolunda vermiş ve kendisine:
"Ailene neyi bıraktın?" sorusuna: "Allah'ı ve
Rasûlünü" cevabını vermişti.
Rivayete göre İmam Ali'ye aid şöyle bir şiir
vardır:
'Bana malımdan dolayı hiç zekat farz olmamıştır.'
Cömert adama zekat farz olur mu?
Sufilerden biri her sene fakir dervişlere bin dirhem dağıtır ve ardından: "Size bir dirhem bile
zekat vermedim" diye yemin edermiş. Çünkü bu
zat, üzerinden bir yıl geçmesi şartını beklemeden
malını dağıttığından kendisine zekat farz olmazmış. Zaten Allah Teâlâ, altın ve gümüşü depolayıp Allah yolunda infakta bulunmayanların acıklı bir azapla uyarılmasını emretmektedir.(et-Tevbe 9/34)
İnfakın sınırları oldukça geniştir. Nitekim hadislerde şöyle buyrulur:
"Her maruf sadakadır. Kişinin nefsi ve ailesi için
harcadıkları da sadaka olarak yazılır." (bk.Mevsüa,VI,441)
"İnsanlarla iyi geçinmen sadakadır. Mü'min kardeşinle karşılaştığında tebessüm etmen sadakadır. Senin kabında bulunandan kardeşinin kabına boşaltman da sadakadır." (Müslim Birr,144)
"Yemek yedirmek, selamı yaymak ve güzel söz
mağfiret sebebidir." (Mevsüa,IX,444)
"Allah için sevdiğine yemek yedir." (İbnü'l-Mübarek'ten)
Ashab-ı kiram sofraya misafirsiz tek başına oturmayı mahzurlu görürlerdi. İbn Abbas'ın rivayetine göre bu anlayışı hafifletmek üzere: "Toplu olarak ve tek başınıza yemenizde mahzur yoktur."
(en-Nûr, 24/61) ayeti inmişti.
6
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
İmam Ali'nin ağladığını görenler sebebini sordular ve şu cevabı aldılar: "Yedi gündür evime misafir gelmedi. Allah Teâlâ'nın derecemi indirmiş
olmasından korkuyorum."
Enes bin Malik: "Evin zekatı evin içinde misafir
için bir oda bulundurmaktır" derdi.
"İbrahim'in ikramına mazhar konukların haberi
sana gelmedi mi?" (ez-Zariyat, 51/24) ayetindeki ifade
"İbrahim'in konuklarına gösterdiği büyük ilgi"
diye tefsir edilmiştir.
Allah dostlarından İbrahim b. Cüneyd der ki: İnsan, başkan, komutan ne olursa olsun şu üç şeyi
yapmaktan kaçınmamalıdır: “Babası meclise
gelince ayağa kalkmak, misafirine ve hocasına
bizzat hizmet etmek, bilmediğini sorup öğrenmek.”
"Sevdiklerinizden infak etmedikçe iyilerden olamazsınız." (Al-i İmran, 3/92) ayetiyle yukarıdan beri sayılan yemek yedirme ve misafir ağırlama ile ilgili
teşvik ihtiva eden rivayetler, infak medeniyetini
doğurmuştur:
Evlerde misafirlerin konaklaması için yapılan
özel ve müstakil odalar, yol boylarına konaklamak üzere inşa edilen kervansaraylar, herkesin
karnını doyurmak üzere açılan imaret ve aşevleri, köylerdeki köy odaları ile buralardaki hizmetin devamlılığı için kurulan vakıflar hep infak duyarlılığıdır. Özünden ve sevdiğinden koparıp
vermektir. Bugün de evlerimizde misafir odaları
var ama mobilya ve eşyalardan misafirin konaklayacağı pek yer kalmamaktadır. Evler fiziki olarak genişlese de gönüller daraldıkça misafir konaklama yeri bulunamıyor.
Zayıf ve
Güçsüzlere
Sahip
Çıkmak
Mehmet SÖNMEZOĞLU
Kocaeli İl Müftüsü
B
ir toplumu oluşturan fertler arasında maddî ve manevî konumları bakımından zengin fakir,
genç yaşlı gibi farklılıklar vardır.
Buna göre her toplumda özel ilgiye ve desteğe muhtaç kesimler de bulunmaktadır. Bunların başında dul ve yetimler, engelliler,
yaşlılar, fakir ve yoksullar gelmektedir.
İslam dini, ihtiyaç sahibi insanlarla ilgili konularda düzenlemeler yapmış, toplumun bütün kesimlerinin huzur ve mutluluğunu temin etmeye
yönelik prensipler ortaya koymuştur. Bu manada toplumdaki maddî problemleri çözmek, fakir
ve kimsesizleri korumak maksadıyla zengin
Müslümanlara zekât, fıtır sadakası, kefaret
gibi malî yükümlülükler getirmiş; ilave olarak
nafile sadaka, infak, isâr, sevgi, şefkat, merhamet, cömertlik, diğergamlık gibi konularda bütün mü’minleri teşvik etmiştir.
İslam’ın beş temel esasından biri olan zekât, zengin Müslümanın malındaki fakirin hakkı olarak
kabul edilmiş (Zâriyât, 51/19), fakirin hakkı olan zekâtı
vermeyenlere ise ayet ve hadislerde acıklı azap
olduğu haber verilmiştir. (Tevbe, 9/34-35; Al-i İmran, 3/180; Buharî,
Zekât, 3; Tirmizî, Tefsir, 3/3012)
Hz. Peygamber (s.a.s) de, “Zayıf ve düşkünlerinize dikkat ediniz! Zira siz ancak düşkünleriniz
sayesinde yardım görür ve rızıklanırsınız” (Ebû
Dâvûd, Cihâd, 69) buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifin-
de ise yetime, yoksula ve yolcuya infakta bulunan zengin mü’minleri övmüş; onların hakkına
riayet etmeyenleri ise kötülemiştir. (Neseî, V, 9)
Dinimizin, toplumun mağdur kesimlerin problemlerinin çözümüne yönelik ortaya koyduğu
düzenlemelerin en güzel örneklerini Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatında görmek mümkündür.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber
Efendimiz (s.a.s.) hiçbir ayırım yapmaksızın her
kesimden insanla görüşmüş, bilhassa ihtiyaç sahiplerine yardım hususunda özel bir gayret sarf
etmiştir. Nitekim yaşlılar, fakirler, yetimler, özürlüler, köleler ve cariyeler, iyi bir eğitimle topluma
kazandırılması gereken çocuklar, ezilen ve istismar edilen kadınlar onun özel alaka ve himayesi
sayesinde yaşanılabilir bir hayata kavuşmuşlardır. Dolayısıyla Nebiyy-i Muhterem (s.a.s.)’in
söz konusu insanlara gösterdiği yakın ilgi ve bu
husustaki tavsiyeleri günümüz insanı için de
güzel bir örnek teşkil etmektedir. (Doç. Dr. Ö. Çelik, Dr. M.
Öztürk, M. Kaya, Üsve-i Hasene 2, Sh. 451)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in en önemli özelliklerinden birisi de güçsüz, zayıf ve kimsesizleri himaye
etmesidir. O, zulüm ve haksızlığın hat safhada olduğu, zayıfların güçlüler tarafından ezilip horlandığı bir toplumun içinden çıkmıştı. Sevgi ve şefkat abidesi Peygamberimiz (s.a.s.), toplumun himayeye muhtaç kesimlerinin sıkıntılarına yakiTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
7
nen şahit olmuş, gördüğü acı olaylar karşısında
kalbinde daima derin bir üzüntü hissetmişti.
Yüce Allah, O’nun bu şefkat ve muhabbetini
kendine mahsus olan “Raûf ve Rahîm” isimleriyle ifade etmiştir. (Tevbe, 9/128)
İslam dininin toplumun özel ilgi ve desteğe muhtaç bazı mağdur kesimlerine yönelik düzenlemelerinden Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in bu konudaki uygulamalarından örnekler vererek
bahsedelim.
İslam’dan önceki cahiliye toplumlarında yetimler itilip kakılır, çeşitli yollarla onların malları ellerinden alınmaya çalışılırdı. Kur’an-ı Kerim’de,
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak
ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme)
gireceklerdir”(Nisâ, 4/10; ayrıca bkz. En’âm, 6/152) buyurulmak
suretiyle bu haksız uygulamaya son verilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de yetimlerin mallarına
ve haklarına tecavüzün, öldürücü yedi büyük
günahtan biri olduğunu bildirmiştir. (Buhari, Vesaya;
Müslim, İman)
Dul ve Yetimler
Toplumda korunmaya ve özel ilgiye muhtaç
kimselerin başında yetimler gelmektedir. Çünkü
yetimler kendilerini büyütüp yetiştirecek, koruyup gözetecek en yakını olan babalarını yitirmişler, maddî ve manevî olarak başkalarına muhtaç
duruma düşmüşlerdir. Bundan dolayı yüce dinimiz, yetimleri koruyup gözetmeyi, onlara sahip
çıkmayı, dertleriyle ilgilenip sıkıntılarını halletmeyi, mallarını ve haklarını korumayı başta yetimlerin yakınları olmak üzere bütün mü’minlere
görev olarak vermiştir.
Yine Kur’an’da Duhâ suresi 6. ve 9. ayetlerde,
Hz. Peygamber (s.a.s.)’e kendisinin de bir yetim
olduğu ve Allahu Teâlâ tarafından himaye edilip
barındırıldığı hatırlatılarak, yetimlere sahip çıkması ve onlara güzel muamelede bulunması istenmiştir. Allah Resûlü (s.a.s.) de peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren yetimlerle yakından ilgilenmiş, onların haklarının korunmasına yönelik çeşitli düzenlemelerde bulunmuştur.
Peygamber Efendimizin yaşadığı dönemde
Arap toplumunda savaşlardaki ölümlerin fazlalığı ve boşanma kolaylığı gibi sebeplerle dul ve yetimlerin sayısı oldukça fazlaydı. Cahiliye toplumunda yetimlere sahip çıkılmaz ve hakları korunmazdı. Kendisi de yetim olarak büyüyen ve
yetim olmanın zorluklarını çok iyi bilen Efendimiz (s.a.s.), yetimlere özel bir ilgi göstermiş, onlara şefkat ve merhametle muamele etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yetimlere şefkat gösterilmesi ve onlara sahip çıkılması konusundaki
söz ve uygulamalarına birkaç örnek verelim.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını
okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık
sevap vardır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 250)
Kur’an-ı Kerim’de, yetimlere güzel
muamele yapılması konusunda
mü’minler uyarılmıştır. Bir ayet-i
kerimede “Hayır, hayır! Yetime ikram
etmiyorsunuz” buyrularak, yetime
karşı ilgisiz kalanlar kınanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in evinde hiç yetim eksik
olmazdı. Müslümanları da evlerinde yetim barındırmaya ve ona güzel muamelede bulunmaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur:
(Fecr, 89/17)
“Müslümanlar içinde en hayırlı ev kendisine iyi-
8
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
lik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de kendisine kötülük
yapılan bir yetimin bulunduğu evdir.” (İbn Mâce, Edeb, 6)
dertleriyle ilgilenmiş ve onlara maddî-manevî
her türlü yardımda bulunmuştur. Hatta bazen
şehit çocuklarını kendi himayesine almıştır.
“Bir kimse Müslümanların arasında bulunan bir
yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç (Allah’a şirk koşmak ve kul hakkı yemek) işlemediği takdirde,
Allahu Teâlâ onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizi,
Hz. Peygamber (s.a.s.) Uhud savaşından dönerken karşısına bir çocuk çıktı ve babasını sordu.
Bu çocuk daha önceden tanıdığı ve ismini değiştirdiği Beşîr bin Akrabe idi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) ona babasının şehit olduğunu haber verdi. Babasının şehit olduğunu işiten Beşir ağlamaya başladı. Allah Resûlü, “Ağlama, ben senin
baban, Aişe de annen olsa istemez misin?” diyerek onu teselli etti. Beşir hiç düşünmeden, “Evet,
çok isterim” diye cevap verdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) mübarek eliyle Beşir’in başını okşadı, kucaklayıp bağrına bastı. Yıllar sonra bu olayı
anlatan Beşîr bin Akrabe (r.a.) şöyle demiştir:
Birr, 14)
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün işaret parmağı ile
orta parmağını göstererek, “Kendi yetimini veya
başkasına ait bir yetimi koruyup gözeten kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız”
(Buharî, Talak, 25) buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), kadınların haklarının korunması ve onlara güzel muamele yapılması konusunda son derece hassas davranmıştır. Özellikle de dul kadınların dertleriyle yakından ilgilenmiş, bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Dul kadınların ve fakirlerin yardımına koşan
Müslüman, Allah yolunda harp eden mücahid
yahut gece namaz kılan ve gündüz oruç tutan
âbid gibidir.” (Buharî, Nafakât, 1)
Şehit Aileleri ve Yetimleri
“(Şu anda) saçlarım ağardığı halde Resûlullah’ın
elinin başıma değdiği yerler hala siyah kalmıştır.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebir, II, 78; İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk, X, 300)
Hz. Peygamber (s.a.s.) şehit yetimlerini koruyucu ailelerin himayesine verdiği de olmuştur.
Uhud savaşında şehit düşen Hz. Hamza’nın kızı
Ümame’yi Cafer bin Ebî Talib’in himayesine
vermiştir.
Görüldüğü gibi; Peygamber Efendimiz (s.a.s.)
şehitlerin geride bıraktıkları yetimleri ve ailelerini
koruyup kollamıştır. Bizler de bütün yetimlere
Allah’ın bir emaneti olarak bakmalı, şefkat ve
merhametle muamele etmeli, onları güzelce yetiştirip hayata hazırlamayı insanî ve İslamî bir
görev olarak görmeliyiz.
Fakirler
Yüce Rabbimiz, kullarına dünya hayatlarını
devam ettirebilmeleri için sağlık, zaman, malservet, iş-güç, makam mevki gibi nimetler ihsan
etmiştir. Fakat ilâhî imtihan gereği bu nimetleri
herkese eşit şekilde dağıtmamış, kimine az, kimine de çok vermiştir. Bundan dolayı her toplumda az veya çok fakir ve yoksul kimseler bulunabilmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) şehitlerin yakınlarına ve
çocuklarına özel bir ilgi göstermiştir. Onların
Bununla beraber Cenâb-ı Hak, insanların topTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
9
virmezler, bir tek hurmayla da olsa fakirin gönlünü alırlardı.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in muhtaç ve düşkün
kimselerin gözetilmesine yönelik pek çok hadis-i
şerifi bulunmaktadır. İşte bunlardan bazıları:
“Şu dünya malı gerçekten çekici ve tatlıdır. Buna
bir Müslümanın sahip olması ne kadar güzeldir.
Yeter ki, ondan fakire, yetime ve yolcuya versin.” (Müslim, Zekât, 122; İbn Hanbel, III, 21)
lum halinde bir arada yaşamalarını, birbirlerinin
eksik yanlarını tamamlamalarını ve birbirlerine
yardımcı olmalarını takdir etmiştir. Bunun gerçekleşmesi için de mü’minleri kardeş ilan etmiş
(Hucûrât, 49/10) aralarında dayanışmayı sağlamak için
“iyilik ve takvada yardımlaşmayı” emretmiştir. (Mâide, 5/2) Allahu Teâlâ ihtiyaç sahiplerine
yardım amacıyla yapılacak harcamaları Allah
yolunda yapılan hayırlı harcamalar kapsamında
değerlendirmiş ve karşılığında mükâfat olduğunu bildirmiştir. (Bkz. Sebe’, 34/39; Bakara, 2/261)
Allah Resûlü (s.a.s.) fakirleri gözetir, zayıf ve düşkünlere sahip çıkardı. O, peygamber olmadan
önce de fakirlere ilgi gösterirdi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) kendisine Cebrail (a.s.) tarafından peygamberlik görevi tebliğ edildiğinde ilk defa karşılaştığı bu durum karşısında korku ve endişeye
kapılmıştı. Hz. Hatice validemizin O’nu sakinleştirmek için söylediği şu sözler O’nun bu özelliğini
açıklamaktadır:
“Korkma, Allah’a yemin ederim ki, O hiçbir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen akraba hakkına riayet edersin, doğru konuşursun; zayıf ve
güçsüzlerin işini yüklenirsin. Fakiri doyurur, misafiri ağırlar, halka yardım edersin.” (Buhârî, Bed’ül’-Vahy,
“Kim ihtiyaç sahibi bir Müslümana elbise giydirirse, Allah da ona cennetin yeşil elbiselerinden
giydirir. Kim aç bir Müslümanı doyurursa, Allah
da ona cennet meyvelerinden ikram eder. Kim
de susamış bir Müslümana su verirse, Allah da
ona kabı mühürlü cennet içeceğinden içirir.” (Ebu
Davûd, Zekât, 41; Tirmizî, Kıyâmet, 18)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ayrıca fakirlerin
yardımına koşmayı Allah yolunda cihad etmek
ve geceleri namaz kılmak, gündüzleri de oruç
tutmakla bir tutmuştur. (Buharî, Nafakât, 1)
Medine’de pek çok ihtiyaç sahibi bulunmaktaydı. Bunların bir kısmı Mescid-i Nebevî’de kalan
ve çoğunluğunu Suffa ashabının oluşturduğu
fakir kimselerdi. Kendisi de Suffa ehlinden olan
Ebu Hüreyre (r.a.), Hz. Peygamber’in onlara
nasıl sahip çıktığını şöyle anlatıyor:
“İslam’ın misafirleri olan Suffe ehlinin ne sığınacak aileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı.
Hz. Peygamber’e bir sadaka geldiğinde onlara
gönderir, kendisi ondan bir şey almazdı. Şayet
bir hediye gelmişse ondan bir parça alır, kalanını
onlara gönderir, böylece hediyeyi onlarla paylaşmış olurdu.” (Buharî, Rikâk, 17)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) fakirlerle bu şekil-
3; Müslim, İman, 252)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yoksul birini gördüğü zaman eğer evinde yiyecek varsa onu öncelikle kendisi doyururdu, eğer fakire ikram edecek bir şeyi yoksa sahabelerden onu doyurmalarını isterdi. Efendimizin muhterem zevceleri de
kapıya gelen hiçbir ihtiyaç sahibini boş geri çe-
10
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
İhtiyaç sahiplerine yardım
amacıyla yapılacak harcamalar
Allah yolunda yapılan hayırlı
harcamalar kapsamında
değerlendirilmiş ve karşılığında
mükâfat olduğu bildirilmiştir.
de yakından ilgilendiği gibi ashabını da buna
teşvik etmiştir. Sahabeden Cerîr bin Abdillah
(r.a.)’ın naklettiği şu rivayet konumuz açısından
oldukça dikkat çekicidir. Cerîr (r.a.) diyor ki:
çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü
çığırda yürüyenlerin günahından ona pay ayrılır.
Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” (Müslim, Zekât, 69) [Doç. Dr. Ö. Çelik, Dr. M. Öztürk, M. Kaya, Üsve-i
Hasene 2, Sh.484-485]
“Bir sabah erkenden Resûlullah (s.a.s.)’in huzurunda idik. O esnada kılıçlarını kuşanmış, kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili elbise veya
abalarını delerek başlarından geçirmiş ve tamamına yakını Mudar kabilesine mensup yarı çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onları bu
denli fakir görünce, Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in yüzünün rengi değişti. Eve girdi ve sonra da çıkıp
Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Bilâl
kâmet getirdi ve Allah’ın Resûlü (s.a.s.) namaz
kıldırdı. Daha sonra Peygamber (s.a.s.) bir konuşma yaptı. Konuşmasında ashabını şu ayetleri
okuyarak uyardı:
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan
eşini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten
sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetlemektedir.” (Nisâ, 4/1)
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes
yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 59/1)
Bu ayetlerin ardından:
“Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sa’ bile olsa buğdayından, hurmasından
sadaka versin; hatta yarım hurma bile olsa…”
buyurdu.
Müşriklerin ileri gelenleri iman etmelerine karşılık olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’den yanındaki
fakirleri kovmasını, onlarla alakasını kesmesini
şart koşmuşlardı. Fakat O, onların bu tekliflerine
itibar etmedi. Zira Cenâb-ı Hak, Peygamberimizden fakirlere sahip çıkmasını, onları yanından kovmamasını emretmiş (En’âm, 6/52), ayrıca
“…gözlerini onlardan ayırma…” (Kehf, 18/28) buyurarak, onların sıkıntılarına ortak olması gerektiğini bildirmiştir.
Müslümanlardan durumu iyi olanlar fakir din
kardeşlerine yardım etmişler, durumu müsait olmayanlar da ellerindekini paylaşarak imkanları
ölçüsünde iyilik yapmaya çalışmışlardır. Kimileri
de kendi ihtiyaçları olduğu halde kardeşlerini
kendilerine tercih ederek büyük bir fedakârlık örneği göstermişlerdir. Allahu Teâlâ bu gibi kimseler hakkında şöyle buyurmuştur:
“Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve
esire yedirirler. (Yedirdikleri kimselere şöyle
derler:) “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz.
Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.
Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.”
Allah da onları o günün kötülüğünden korur ve
yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç
verir…” (İnsân, 76/8-11)
Bunun üzerine Ensar’dan bir adam, ağırlığından
dolayı kaldıramayacağı kadar ağır bir torbayı
sırtlanarak getirdi. Ahali birbiri ardına sökün
edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki
Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in yüzü gülüyor, sanki altın
gibi parlıyordu. Sonra Peygamber Efendimiz
şöyle buyurdu:
“İslam’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından
da kendisine verilir. Fakat onların sevabından
hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslam’da kötü bir
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
11
Medineli Müslümanların (Ensâr) bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakıp gelen muhacir kardeşlerine yardım etmeleri, hatta kendi ihtiyaçları olduğu halde onlarla her şeylerini paylaşmaları da
Kur’an’da övgüyle söz edilen bir fedakârlık örneğidir. (Enfâl, 8/72, 74; Tevbe, 9/100)
düşmüş insanları sorunlarıyla baş başa bırakmamış, onların hayatını kolaylaştıracak hükümler
getirmiş, sağlıklı insanların onlarla ilgilenmeleri
konusunda tavsiyelerde bulunmuştur.
Yaşlılar
Engelliler
Toplum içindeki mağdur kesimlerden biri de engellilerdir. Her toplumda, engelli insanların bulunması doğaldır. Engelli insanlar da, sağlıklı insanlar kadar değerli, saygın ve hürmete layıktır.
Zihinsel veya fiziksel engelli olmak asla ayıp ve
utanılacak bir durum olmadığı gibi sağlıklı olmak da başkalarına karşı üstünlük sebebi değildir. Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın yanında gerçek
üstünlüğün takva ile olduğu bildirilmiştir. (Hucurât,
49/13)
İslam dini, kolaylık dini olduğu için hasta ve engellilere ibadetler konusunda kolaylıklar getirmiş, onlara güçlerinin yeteceği ölçüde sorumluluk yüklemiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) engelli sahabilerle özel
olarak ilgilenmiş, onları kamu hizmetlerinde görevlendirmiş, ancak onlara güçlerinin yetmeyeceği hiçbir görev vermemiştir. Peygamberimiz
âmâ sahabelerden İbn Ümmü Mektûm’u
Mescid-i Nebevî’de müezzin olarak görevlendirmiş, bunun yanında, çeşitli vesilelerle Medine
dışına çıktığında onu kendi yerine devlet başkanı vekili olarak görevlendirmiştir. İbn Ümmü
Mektûm ve diğer bazı görme engellilerin namazda insanlara imamlık yapmalarına izin vermiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu ve benzeri davranışlarıyla engelli durumundaki insanları topluma kazandırmayı amaçlamıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) sağlam insanların engellilere karşı davranışları konusunda ahlâkî düzenlemelerde de bulunmuş: Mesela, görme engelliye yol tarif etmeyi, işitme ve konuşma engellilere
laf anlatmayı sadaka olarak değerlendirmiştir. (İbn
Hanbel, V, 169)
Bütün bunlar gösteriyor ki, İslam dini çeşitli sebeplerle sağlığını yitirmiş ve engelli durumuna
12
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Yaşlılık, yaratılış kanunu gereği insanın eski gücünü yitirip aciz duruma düştüğü, çeşitli hastalıklarla muzdarip olduğu ve hafızasının zayıfladığı güçsüzlük dönemidir. Yaşlanmamak insanın
elinde olan bir şey değildir. Ömrü olan her insan
yaşlanacaktır. Kur’an’ın ifadesiyle yaşlılık ömrün
en zayıf çağıdır. (Nahl, 16/70; Mü’min, 40/67) Bir hadis-i şerifte de, “Ey Allah’ın kulları tedavi olunuz! Zira
Allahu Teâlâ ihtiyarlık hariç her hastalığın bir
şifasını yaratmıştır” (Ebu Davûd, Tıb, 1; Tirmizî, Tıb, 2) buyrularak, ihtiyarlığın insan için kaçınılmaz olduğu
bildirilmiştir.
Bu dönem, insanın hayat mücadelesini sürdürmekte zorlandığı bir dönemdir. Bu sebeple Hz.
Peygamber (s.a.s.) yaşlılığın sıkıntılarından
Allah’a sığınmış, O’ndan yardım istemiştir. (Müslim,
Zikir, 50; Buharî, Cihad, 25)
İnsan yaşlandıkça duyguları
daha hassaslaşır, daha alıngan ve kırılgan olabilir. Eski
güçlerini ve işlevlerini yitirmek, bir takım ihtiyaçlarını
karşılamada başkalarının
yardımına muhtaç durma
düşmek kendilerini kötü hissetmelerine sebep olabilir.
Bundan dolayı ihtiyarlık dönemine ulaşmış kimselere
özel bir ilgi gösterilmelidir. Yaşlılara karşı muamelelerde daha dikkatli olmak, onları incitecek
söz ve davranışlardan sakınmak gerekir. Kendilerini yalnız hissetmemeleri için aranıp sorulmalı, ihtiyaçları karşılanmalı, güleryüz ve tatlı sözlerle gönülleri alınmalıdır. Yaşlılıktan dolayı kendilerinden meydana gelebilecek olumsuz halleri
hoş karşılanmalıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yaşlılara hürmet
edilmesi, onlara iyi davranılması konusunda
şöyle buyurmuştur:
“Allahu Teâla, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı
gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler ihsan eder.” (Tirmizî, Birr, 75)
Hz. Peygamber bir hadis-i şerifinde ise, yaşlı bir
Müslümana hürmet göstermenin Allah’a duyulan saygının gereği olduğunu bildirmiştir. (Ebu Davûd,
Edeb, 20)
Yaşlıları itip kakalamak, artık bir işe yaramadıklarını ima ederek üzmek, evde bir fazlalık olarak
görmek, hele de onları aile ortamından uzaklaştırıp kendi başlarına terketmek İslam’ın özüyle
bağdaşmaz. Bu tür davranışlar hiçbir Müslümana yakışmaz. Onların yeri çocukları ve torunlarıyla birlikte huzur içinde yaşayacakları sıcak aile
yuvalarıdır. Yaşlılarımıza gereken ilgi ve alakayı
göstermeli, asla sahipsiz ve kimsesiz bırakmamalıyız.
Sonuç
Özetle; insana büyük değer veren dinimiz toplumun zayıf, düşkün, fakir, yetim ve kimsesiz kesimlerine sahip çıkılmasını; hali vakti yerinde
olanlardan çeşitli infak yollarıyla ihtiyaç sahiplerine destek olmalarını istemiştir. İhtiyaç sahiplerine yardım amacıyla yapılacak harcamalar da
Allah yolunda yapılan hayırlı harcamalar kapsamında değerlendirilmiş ve karşılığında mükâfat
olduğu bildirilmiştir. (Bkz. Sebe’, 34/39; Bakara, 2/261)
Hz. Peygamber (s.a.s.) fakir, engelli, yaşlı kimselerin, dul ve yetimlerin dertleriyle yakından ilgilenmiş, bu konuda ümmetine tavsiyelerde bulunmuştur. İslam toplumlarında zayıf ve güçsüzler daima himaye edilmiş, korunup gözetilmiştir.
Hiç kimsenin evsiz barksız, aç susuz ortada kalmasına göz yumulmamıştır. Toplumun himayeye muhtaç kesimlerine düzenli yardım ve destek
sağlamak amacıyla İslam toplumlarında vakıf
müesseseleri kurulmuştur.
Müslümanlar olarak; bu güzel hasletlerimizi daima canlı tutmak zorundayız. Çevremizdeki ihtiyaç sahiplerine sahip çıkmalı, onlara yalnız ve
çaresiz olmadıklarını hissettirmeliyiz. Özellikle
rahmet, bereket ve hayır ayı Ramazan’da bu konudaki gayretlerimizi daha da arttırmalıyız.
Tıpkı Peygamber Efendimiz gibi. Zira Ramazan
ayında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in cömertliği zirveye çıkar, iyilik ve hayırlarını artırır, elinde ne
varsa yoksullara dağıtırdı. İbn-i Abbas (r.a.),
O’nun bu halini, “Esen rahmet rüzgârlarından
daha cömert davranırdı” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy,5,6 Savm,7) sözleriyle ifade etmiştir.
O halde; hep birlikte bir infâk seferberliği başlatarak zayıf ve düşkünlerin yardımına koşmalı;
dertli ve muzdarip insanların acılarını paylaşmalı; zayıf, düşkün ve kimsesizlere sahip çıkmalı; sevinç ve mutlulukları arttırmanın yollarını aramalıyız.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
13
Kimsesizlerin
Kimsesi Olmak
İlyas ÖZTEL
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
K
âinatın ve içinde var olan her şeyi yaratan Allah (c.c.)'tır. Belirlenen zamana kadar devam edecek olan kâinat belli bir nizam ve
düzen içerisinde varlığını sürdürmektedir. Gökleri ve yeri, her ikisi arasındakileri
insan için yarattığını buyuran Allah (c.c), insana
büyük bir değer vermiştir. Ancak insanları mal,
mülk ve servet bakımından eşit yaratmamıştır.
Kur’an-ı Kerim’de, “Rabbinin rahmetini onlar mı
paylaşıyorlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş
gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır”(Zuhruf,32) buyurdu.
Kurulu olan ilâhî düzenin devamı, insanların huzuru, saadeti ve mutluluğu için insanlar birbirlerine bir şekilde muhtaç hale getirilmiştir. Eğer
böyle olmasaydı, yani herkes zengin, patron,
yüksek makam sahibi olsaydı, insanların zorunlu ihtiyaçlarını kim karşılardı?
Başka bir ayette;“Allah (c.c) kiminize kiminizden
daha fazla verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşıp da
onları bu hususta kendilerine eşit hale getirmeye
yanaşmıyorlar. Peki, onlar Allah (c.c.)'ın nimetini
14
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
inkâr etmiş olmuyorlar mı?” (Nahl, 71) buyurdu.
Allah (c.c)’ın emanet ve imtihan için verdikleri
ile zengin olanlar, çevresinde, bölgesinde, ülkesinde ve hatta dünyadaki yetimleri, fakirleri,
düşkünleri görememişse, “Ben kimim?” diye,
kendini sorguya çekmeli, özüne dönmelidir.
1. Kimsesizlerin Kimsesi Allah (c.c)'tır.
Allah (c.c) Kur’an’ın pek çok yerinde; yetim,
fakir ve düşkünlerin korunup kollanmasını, doyurulup gözetilmelerini, onlara güzel davranılmasını, samimi müminlerin onlara sahip çıkmasını emretmiş, böyle davranan müminleri de
müjdelemiştir.
“Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara,
yoksullara ve Allah (c.c) yolunda hicret edenlere
vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve
hoş görsünler. Allah (c.c)'ın sizi bağışlamasını
sevmez misiniz? Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Nur, 22) buyurarak müminleri akrabaya, yoksula ve hicret edene yardım için teşvik ediyor.
“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği
yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan, 8) Bu
ayet, diğergamlığı öne çıkartarak ihtiyaç sahiplerini kendilerine tercih etmelerini teşvik ediyor.
Allah (c.c), Beled suresi 11-16.
ayetlerde; “Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir
bilir misin? Köle azat etmek
veya açlık gününde yakını olan
bir yetimi yahut aç veya açıkta
bir yoksulu doyurmaktır” buyuruyor.
İnsanlar, zayıf ve güçsüzlerin duaları ile rahmet ve
berekete eriştiklerini, kocalar eşlerinin Allah’ın
onlara bir emaneti olduğunu, emanete hıyanet
edilmemesi gerektiğini, kız çocuklarına özel ilgi
göstermesinin önemini, yaşlılara saygı
göstermeyenin bizden olmadığını, savaş hukukuna
riayet edilmesini, patronla işçinin, amirle memurun
kardeş olduğunu Peygamberimizden öğrendi.
Köle azat etmek, aç-açık bir
yoksulu doyurmak, sarp yokuşa tırmanmak olarak nitelendiriliyor. İnsanın kendine ait bir şeyi başkası ile
paylaşması gerçekten zordur, yokuşa tırmanmak gibidir. Ancak müminler için bu böyle değildir. Mümin merhamet yüklüdür, verdiklerinin
karşılığını ahirette kat kat alacağını bilir, sarp yokuşu aşar. “Yetimi sakın üzme, senden bir şey isteyeni azarlama.” (Duha, 9-10)
Allahu Teâlâ, Peygamberimize (s.a.v); “Sen de
bir zamanlar yetimdin. Ben seni nasıl koruyup
gözettim, himaye ettimse sen de diğer yetim
kullarıma sahip çık” diyerek onlarla ilgilenmesini
istemiştir.
“Dini yalan sayan kimseyi gördün mü? İşte o, öksüzü incitir, yoksulu doyurmak için ön ayak olmaz.” (Maun, 1-3) Bu ayetleri çoğaltmak mümkündür. Allah (c.c.) dilediğine veren, dilediğinden
geri alma gücüne sahip olandır.
2. Kimsesizlerin Kimsesi Hz. Peygamberdir
Bütün peygamberlerde var olan sevgi, merhamet, şefkat ve muhabbet bizim peygamberimizle
zirveye ulaşmıştır. Çünkü Hz.Peygamberin, peygamberler zincirinin son halkası olarak büyük bir
ahlak üzere olduğu Kur'an'la tescil edilmiştir.
Allah Rasûlü’nün (s.a.v) en önemli özelliklerinden biri zayıfları, kimsesizleri, düşkünleri, yetimleri ve dulları himaye etmesidir. Hz. Peygamber
ilk vahye muhatap olduğunda, korku ve endişe
ile titreyerek eve dönmüştü. Yaşadığı olayları
Hz.Hatice (r.anhâ) ile paylaştığında eşi, O’nu;
“Endişelenme! Yemin ederim ki Allahu Teâlâ asla seni mahcup etmez. Çünkü sen akrabalık bağlarını gözetirsin,doğru konuşursun,zayıfların yü-
künü çekersin, yoksullara yardımcı olursun, misafirlerini ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin” diye teselli etmişti. (Müslim, îmân, 252)
Allah Rasûlü (s.a.v), hayatı boyunca kimsesizlerin kimsesi olmakla kalmamış, ümmetini bu konuda ısrarla teşvik etmiştir. Yetimlerin kimsesi olmuştur: “Ben ve yetimi himaye eden kimse, cennette şöyle beraber olacağız” buyurdu. (Buhari, talak,
25.; Edep, 24) (İşaret parmağı ile orta parmağını, aralarını ayırarak gösterdi.)
“Bir kimse sırf Allah (c.c) rızası için bir yetimin
başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline
karşılık ona sevap vardır.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned v. 250)
Bir yetimi kucaklayarak bağrına basmak, ona
sevgi ve şefkatle yaklaşıp kimsesizliğini bir an olsun unutturmak, Allah (c.c)’ın rahmetine dalmak demektir.
Yoksulların kimsesi olmuştur;
“Kocasız kadınlarla yoksulların işlerine yardım
eden kimse, Allah (c.c.) yolunda cihat etmiş gibi
sevap kazanır.” Ravi diyor ki; “O kimse, tıpkı geceleri durmadan namaz kılan gündüzleri hiç ara
vermeden oruç tutan kimse gibidir” buyurduğunu da sanıyorum. (Buhari, Nafakat. 1; Edep, 25-26; Müslim, Züht, 41)
“Zenginlerin davet edilip fakirlerin çalıştırılmadığı düğün yemeği, ne fena bir yemektir.” (Buhârî, Nikâh,
72; Müslim, Nikah, 107)
Zenginlerin, makam sahiplerinin, hatırlı kişilerin
çağrılıp fakirlerin, yoksulların, yetimlerin, dulların çağırılmadığı düğün, nikâh, mevlid ve bayram yemekleri Allah (c.c) ve Resulü’nün sevmediği davetler ve ziyafetlerdir.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
15
Kız çocuklarının kimsesi olmuştur;
İslâm öncesi dönemde toplumun hor gördüğü
kesimlerden biri de kız çocukları olmuştur. Hz.
Peygamber (s.a.v) bunları da merhamet kanatları altına alarak korumuştur.
“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet
günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız” buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi. (Müslim, Birr,
149. ; Tirmizi, Birr, 13.)
Bu çocuklar kendi kız çocukları olabileceği gibi,
eşinin önceki çocukları, kardeş çocukları, diğer
akraba çocukları da olabilir.
“Her kim kız çocukları yüzünden bir sıkıntıya uğrar da onlara iyi bakarsa, bu çocuklar onu cehennem ateşinden koruyan bir siper olurlar.” (Buhari,
Zekat, 10)
Buradaki sıkıntı; beslemek, terbiye etmek, iyi bir
eğitim vermek, asli ihtiyaçlarını karşılamak,
özürlü ise kabullenip kol kanat olmak, hasta
olursa tedavi ettirmek, aklı çelinerek kaçmışsa
affetmek olabilir.
“Allah’ım! İki zayıf kimsenin, yetimle kadının
hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.” (Nesai, 64; İbn Mace, Edeb 6)
Yetim hakkı, Kur’an ve sünnet ile sabit olan bütün müminler tarafından kebair bir günah olarak
kabul edilmiştir. Nitekim yetim hakkı, bilinen en
ağır kul hakkıdır. Ancak kadın hakkı, yani eşlerin
hakkı, kız çocuklarının miras hakkı, yaşama hakkı, töre cinayetleri, kocaların eşlerine reva gördüğü şiddeti anlamak, Kur’an ve sünnet ile bağdaştırmak asla mümkün değildir. Maalesef, bu
haklar toplumumuz tarafından çok bilinen ve
riayet edilen haklardan değildir. Hz. Peygamber,
(s.a.v) yukarda geçen hadiste yetim hakkı ile kadının hakkını yan yana zikretmiştir. Çünkü her
ikisi de toplumun en zayıf halkasıdır.
Allah Resulü (s.a.v); “Bana zayıfları çağırın da
onların yüzü suyu hürmetine Allah (c.c.)’tan
düşmanlara karşı zafer dileyeyim. Çünkü siz
ancak zayıflarınızın hayır duası ile rızıklandırılır
ve yardım edilirsiniz.” (Ebu Davud, Cihad, 70.; Nesai, Cihad, 43.)
16
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
“Hakir, küçük görülüp de dışlanan, kapıdan kovulan saçı başı dağınık,nice insanlar vardır ki
Allah (c.c.)’a yemin etseler, Allah (c.c) onları yemininde mutlaka haklı çıkarır.” (Müslim, Birr,138 )
Güzel ahlakta gelmiş geçmiş ve bundan sonra
gelecek bütün insanlar arasında zirvede olan
şanlı Peygamberimiz (s.a.v), hayatının bütün
dönemlerinde ümmetine örnek olacak, ışık tutacak pek çok olay yaşamıştır.
Kimsesizlerin gerçek kimsesi olan Hz.Peygamber (s.a.v), herşeyden önce insana insan olduğu
için büyük önem vermiştir. Çünkü insan vahiy
yolu ile şerefli ilan edilmiştir. Allah Resulü’nün
çarpıcı örneklerinden birini hatırlayalım:
Mescid-i Nebi’de temizlik görevini üstlenen
Ümmü Mihcen adında siyahî bir kadın vardı.
Öldüğünde sahabe-i kiram Hz.Peygamber
(s.a.v)’e haber vermeden namazını kılıp defnetmişlerdi. Günlerden bir gün Resulullah onu görememiş ve sormuştu. Sahabe, öldüğünü ve
onu defnettiklerini söyleyince Resulullah (s.a.v),
“Bana haber vermeli değil miydiniz?” diyerek
serzenişte bulunmuştu. Kendisine onun kabrini
göstermelerini istedi, kabrine gidip cenaze namazını kıldı, dua etti. (Müslim Cenaiz, 71; Buhârî Cenâiz 5-55- 66)
Allah Resulünün hayatından ve sünnetinden seçilen bu örnekler O’nun; güçsüzlerin, zayıfların,
kimsesizlerin kimsesi olduğunu ortaya koymaktadır. O (s.a.v), diğer bütün canlılar için de rahmet olmuştur. İnsanlar, zayıf ve güçsüzlerin duaları ile rahmet ve berekete eriştiklerini, kocalar
eşlerinin Allah’ın onlara bir emaneti olduğunu,
emanete hıyanet edilmemesi gerektiğini, kız ço-
cuklarına özel ilgi göstermenin önemini, yaşlılara saygı göstermeyenin bizden olmadığını, savaş
hukukuna riayet edilmesini, patronla işçinin,
amirle memurun kardeş olduğunu hep O’ndan
öğrendi.
3- Kimsesizlerin Kimsesi Olmak
İslam huzur ve barış dinidir. İslam’ın önemsediği
pek çok değer vardır. Bunlardan biri de toplumsal duyarlılık, yardımlaşma ve diğergamlıktır.
Kur’an ve sünnete baktığımız zaman paylaşmanın, merhametin, sevginin ve dayanışmanın ne
kadar önemli olduğunu ve çokça teşvik edildiğini görürüz. İslâm sadece namaz, oruç, hac ve zekâttan ibaret bir din değildir. Aynı zamanda toplumdaki kimsesizlerin kimsesi olmak için gayret
gösterilmek gerekir. Hz.Peygamber (s.a.v) İslâm
toplumunda hiç kimsenin kendisini yalnız, kimsesiz ve çaresiz görmesini istememiştir. “Kişi,
kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz” buyurarak toplumun zayıf ve muhtaçlarına yardım etmeyi, elinden tutup kaldırmayı, ihtiyacı varsa gidermeyi, müminin imanın kemaline vesile kılmıştır. İnsan hangi pozisyonda olursa olsun hayatın her safhasında yardıma, ilgiye desteğe, güzel bir söze, uzatılacak sıcak bir ele, samimi bir
bakışa, içten bir tebessüme ne kadar ihtiyacı vardır. Bunlar, mutlu bir toplum için su kadar, hava
kadar önemlidir. Yaratılanı yaratandan ötürü
hoş gören bir dinin mensupları olan Müslümanlar, Asr-ı Saadet döneminden beri huzurlu bir
toplum oluşturabilmek için vakıf adı altında dinî
ve hayrî müesseseler kurmuşlardır.
Kimsesizlere sahip çıkma konusundaki ayet ve
hadisler göz önüne alındığında, İslam’ın yardımlaşma, paylaşma ve dayanışmaya ne kadar
önem verdiğini anlamak mümkündür. Ebedi
âlemde kimsesiz kalmamak için bu âlemde kimsesizlerin kimsesi olmak, en akıllıca yoldur. Yakın
tarihimizde, gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar döneminde kimsesizlere sahip çıkmak
için pek çok vakıf kurulmuştur. Adeta varlıklı
müminler seferber olmuştur.
Bu dönemlerde kurulan vakıf müesseseleri, bir
çok alanda hizmet sunmuştur. Bu hizmetler;
cami, mescid, tekke, namazgâh, mektep, medrese, kütüphane, darü’l-hadis, daru’l-kura, evler, saraylar, kışlalar, bedestenler, arastalar, hanlar, hamamlar, dükkanlar, hastaneler, darü’şşifalar, kervansaraylar, imaretler, daru’l-acezeler
(yaşlılar-düşkünler evi), köy evleri, çocuk emzirme yurdu, cüzzamlılar yurdu, çeşme, sebil, şadırvan, su kemerleri, bentler, kaplıcalar v.s. Bir
de günümüzde çok ilginç diye nitelenecek vakıflar vardır:
Kar dağıtan vakıf (yaz aylarında), pikniğe götüren vakıf, suyu soğutan vakıf, helva dağıtan vakıf, rahat bir nefes aldırmak için deniz
sahilinde kurulan vakıf, pabuç parası veren
vakıf, gölleri temizleme vakfı, yuva kuran
vakıf (yetim ve fakir kızları evlendiriyor), yetime annelik-babalık eden vakıf, çevre düzenleme vakfı, dinlenmek için bahçe vakfı,
borçlu dostu vakfı, öğrencilere elbise veren
vakıf, leyleklere yuva yapan vakıf, yetim çeyizi donatan vakıf, misafir ağırlayan vakıf,
borcundan dolayı hapse düşenlere yardım
vakfı, dul ve yetime ulaşan vakıf, gezici sağlık hizmeti veren vakıf, ormanları ağaçlandıran vakıf, şehre ve tarihe sahip çıkan vakıf, hizmette hızı arttıran vakıf, çocuklara
sahip çıkan vakıf… gibi daha pek çok vakıftan
bahsetmek mümkün.
Bu vakıfları kurup topluma hizmet veren bu müminler ahirette kimsesiz kalmamak için bu dünyada kimsesizlere sahip çıkarak mallarının bir
kısmını beraberlerinde götürdüler. Ya biz?
Yazımıza Fatih Sultan Mehmet Han 'ın
“Kimsesiz” adlı şiiri ile son verelim:
Hiç kimse yok kimsesiz
Herkesin var bir kimsesi
Ben bugün kimsesiz kaldım
Ey kimsesizler kimsesi
Kimse aradığım yollarda
Kimsesizlik kimsem oldu
Dinsin artık hicranın cana
Kimse aradığım yollar,
Kimsesiz kimselerle doldu.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
17
Ramazan Ayı
ve
Ruh Terbiyemiz
Prof. Dr. Mehmet Emin AY
Bursa İl Müftüsü
Biz kısık sesleriz.... Minareleri
Sen, ezansız bırakma Allah’ım.
Mahyasızdır minareler... Göğü de
Kehkeşansız bırakma Allah’ım.
Yarının yollarında yılları da
Ramazansız bırakma Allah’ım.
Bizi Sen sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma Allah’ım...
Arif Nihat ASYA
“Dua, ibadetin özüdür, iliğidir” buyuran
Hz.Muhammed (sav)’i “alemlere rahmet”
olarak gönderen ve O’nunla birlikte insanlık için
bir kurtuluş reçetesi olan Kur’an-ı Hakim’i bu ayda, “bin aydan daha hayırlı bir gecede” indiren Alemlerin Rabbi olan Allah Teala’ya sonsuz
hamd ü senalar, O’nun en sevgili kulu ve şerefi
en yüce peygamberi, “iki cihan sultanı” Efendimiz’e sayısız salat u selamlarla yazımıza başlarken, bir dua ile, hem de yazımızın muhtevasına
uygun bir dua ile başlayalım istedik.
Evet, değerli okuyucularım.
Dergi elinize geçtiğinde belki de mübarek Ramazan ayının yarısını tamamlamış olacaksınız.
Ama unutmayalım ki, geride kalan günleriniz
öylesine değerli, öylesine kıymetli ki, bir değil
pek çok yazı kaleme alınsa yine de fazla sayılmaz.
18
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Bu yazımız, aslında pek çoğunuzun bildiği hususları bir kez daha hatırlatmaktan ibaret olacak.
Dolayısıyla, yazımızı bu aya mahsus olarak dipnotsuz bir metin şeklinde yazmaya çalışacağız.
Ramazan hürmetine Mevlamız, bize hüsn-i ifadeler, okuyuculara da hüsn-i istifadeler lütfeylesin inşaallah...
Kıymetli okuyucularım.
Ramazan ayının üzerinde farklı yönlerden durulabilir. Sözgelimi tıp uzmanları orucun vücudumuz açısından “çeşitli faydalarından” bahsederler. Fizyoloji (beden bilimi) otoriteleri
onun, bedenimiz açısından son derece yararlı
bir “eylem” olduğunu söylerler. Bunların hepsi
doğrudur; ancak onu tanımlayabilmemiz ve anlayabilmemiz açısından yetersizdir. Çünkü oruç
bir diyet değildir; bir perhiz uygulaması değildir.
O halde oruç nedir?
En kısa tanımıyla oruç, bir müminin, sadece
Rabbinin hoşnutluğunu ve rızasını kazanmak
için bedenine ve ruhuna ait tüm isteklerden, bütün arzulardan ve şehvetlerden vazgeçmesidir.
Zira istek ve arzular, bedene ait olabileceği gibi
ruha ait istekler de olabilir. Sözgelimi, açlık, yeme arzusunu doğuran bedeni bir durum iken,
haset de gıybeti körükleyen ruhî bir durumdur.
Eğer, oruç bedenle birlikte ruha da tutturulmuyorsa, işte o zaman bu faaliyet, bir ibadet olmaktan çıkıp bir rejim-perhiz eylemine dönüşüverir.
Dikkat ederseniz, zorla rejim yapmaya mecbur
bırakılanlar, bunun acısını ona buna çatmakla
çıkarmaya çalışırlar.
O halde burada şu soruyu sorabiliriz. Oruçlu olduğu halde, ona-buna kötü söz söyleyen, başkalarını çekiştirmekten geri durmayan bir kişinin,
rejim yapmaya mecbur bırakılıp ta bunun acısını
ondan bundan çıkaran kişiden ne farkı vardır?
İşte burada hemen şunu söylemeliyiz ki, her ne
kadar oruç bizim beden sağlığımız için birtakım
faydalar sağlasa da asıl onun, ruh terbiyemiz ve
manevi hayatımız açısından incelenmeye değer
yönleri üzerinde durulmalıdır. İşte bu makaleyle
amacımız da budur... Şimdi dilerseniz tek tek bu
konuları incelemeye çalışalım.
Eskimeyen bir gelenek: Oruç
Hz. Peygamber (sav) ilk kez vahiy
meleği ile karşılaştığında, Hz.Cebrail
ona “Oku” emr-i ilahisini ulaştırdığında yine bir Ramazan günüydü...
“Takva’ya ulaşmak için bir vesile...”
Evet, ayetin devamı aynen böyle...
“Umulur ki, takva’ya ulaşırsınız.”
Acaba burada kast edilen ne olabilir? Kanaatimizce, en kapsamlı anlamıyla takva’yı “Allah’a
karşı kulluk şuuru” olarak ele almak doğru
olacaktır. Zira takva sahibi olmak sadece
“Allah’tan korkmak” olarak açıklanamaz.
Bilakis takva sahibi bir mümin, belki Allah’a isyan etmekten, Allah’ın kendisini görmek istemediği bir hale düşmekten korkabilir. Yoksa, her an
O’na sığınmanın huzurunu ve lezzetini yaşayan
bir mümin, O’ndan, basit bir ifadeyle nasıl korkabilir ki... İşte oruç bu takva hadisesini yaşayabilmemiz için çok önemli bir vesiledir. Çünkü
oruç tutan mümin, orucunu hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bile bozmaz. Çünkü o, bu
ibadeti sadece Allah’ı sevdiği ve Onun hoşnutluğunu kazanmak istediği için tutar ve devam ettirir. İşte bu özelliğinden dolayıdır ki, bir hadis-i
kudsî’de Allah Teala şöyle buyurur:
“Ey müminler! Oruç, sizden önceki ümmetlere
farz kılındığı gibi size de farz kılındı.”
“Ademoğlunun yaptığı bütün ibadetler kendisi
içindir. Oruç ise bundan müstesnadır. Çünkü o
sadece benim içindir; ve onun mükafatını da ancak ben takdir edeceğim.”
Bu ayetle Kur’an-ı Kerim, bize eski ümmetlerin
de oruç ile mükellef olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla oruç ibadetinin sadece Ümmet-i
Muhammed’e değil, önceki peygamberlere tâbi
olan müminlere de farz kılındığını anlamaktayız.
Bu itibarla denilebilir ki, oruç, insanlık tarihi kadar eski olan bir ibadet türüdür. Oruçtaki bu tarihi özellik aynı zamanda onun insan fıtratı açısından da önemli olduğunun göstergesidir. Zira
Yüce Mevla kulunu kendisine yaklaştıracak ibadetlerden biri olarak takdir ettiği orucu, tüm zamanlarda insanlık için farz kılmış ve ona ayrı bir
anlam yüklemiştir:
Netice itibariyle, orucun bu ayrıcı özelliği, onu
diğer ibadetler arasında farklı bir yere oturtmuş
ve sözlerimizin başında ifade ettiğimiz üzere eskimeyen bir gelenek olarak kulun Allah Teala’ya
yaklaşmasına en önemli vesilelerden biri olarak
görülegelmiştir. Mesela, Hz. Davud (as) bütün
hayatı boyunca gün aşırı oruç tutardı. Hz. Peygamber (sav) ise bazı günler “savm-ı visal” denilen, iftarsız olarak iki gün peşpeşe oruç tuttuğu
olurdu. Ve burada adını anmaktan aciz kalacağımız pek çok Allah Dostu, oruç ibadetine ayrı bir
önem atfeder, onu manevi eğitimlerinin en
önemli bir parçası olarak düşünürlerdi....
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
19
İki önemli engel:
Mide ve Dil organlarına sahip olamama
Bu muhteşem ve değerli ibadette iki önemli engel oruçlunun iki baş belâsıdır. Biri bedenî arzusuna yönelik mide, diğeri ise ruhî arzulara yönelik dil organlarının amacı dışında kullanılması ve
neticede orucun tüm bereketinin ve manevi faydasının kaybedilmesidir.
Yazımızın başında bir nebze değindiğimiz bu
konu oruçlu bir mümin için o denli önemlidir ki,
orucun bize kalacak olan tüm getirisini bir anda
elimizden çekip alabilir, bu iki organ... Zira,
bizden istenen Ramazan ayında yeme içme arzumuzu kontrol altına
alarak, az yemeye ve az içmeye nefsimizi alıştırmaktır.
Tıpkı bir mide hastasının
iyileşebilmesi için kendisine doktoru tarafından verilen perhize ve
yemek listesine uyması gibi...
Dolayısıyla, bir mümin bu ayda diğer zamanlardan farklı olarak az yemeyi, az içmeyi hedeflemelidir ki, ruhunda incelme ve kalbinde yumuşama hadisesi gerçekleşebilsin. Yoksa birkaç
saat aç bıraktığımız nefsimize mükellef bir iftar sofrasıyla bir “ziyafet”
çektiğimizde, doğrusu onu şımartmaktan başka
bir şey yapmış olmayız. Ve şımaran bu nefis akşam namazını eda etmek başta olmak üzere, teravihin uzunluğunu ve sahura kalkmaktan yana
düçar olduğu uykusuzluğunu sık sık gündeme
getirmeye başlar.
Acaba yeme-içme şehvetinin kurbanı olarak tıka
basa doldurulan böylesi bir midenin sahibi bir
bedende kalbin yumuşamasını ve ruhun incelmesini beklemek ne derece doğrudur?... Bu itibarla, bize ibadeti zorlaştıran ve bizi Allah’a kul
olmaktan alıkoyan bu içimizdeki düşman, hiç ol20 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
mazsa bu ayda kontrol altına alınmalıdır. Bunun
bir uzantısı olarak sofralarımız mütevazi, kulluğumuz ise müteali olmalıdır. İşte o zaman iftarlarımız, oruçlu müminin iki sevinçli anından bir
olan “iftar anına” dönüşebilir.
Gelelim dile sahip olma meselesine...
İnsanın nefsani duygularından biri de onu bazı
hoşlanmadığı kimseler hakkında ileri geri konuşmaya sevk etmesidir. Bunlar o kişide var olan
şeyler ise gıybet, olmayan şeyler ise bühtan ve
iftira adını almaktadır. Ya da kişi ağzına geleni
konuşmakta, sözlerinin yalan, çirkin veya
boş şeyler olduğuna dikkat etmemektedir. İşte her hal ü kârda, kişinin diline sahip olmayarak
bu saydığımız şeylerden
vazgeçmemesi, onun tuttuğu orucu zedeleyip
boşa çıkarabilmektedir.Bu öylesine önemli bir durumdur ki bizzat Hz.Peygamber
(sav) müminleri uyarmak maksadıyla konuya vurgu yapan
hadisinde şöyle buyurmaktadır:
“Oruçlu olduğu halde, yalan söyleyen, ona buna diliyle eziyet eden birinin, yemesini içmesini terketmesine
Allah’ın hiç ihtiyacı yoktur.”
Görüldüğü üzere, dile sahip olamama, oruçtan
beklenen tüm manevi geliri, sıfıra indirmekte ve
geriye sadece açlık ve susuzluk kalmaktadır....
Ramazan’ın bereketli anlarından biri: Sahur
Doğrusu iftarlar kadar önemsenmeyen bir başka
zaman dilimi daha vardır Ramazan ayında.Hem
de pek çok oruç tutan kimsenin gereken önemi
vermediği bir zaman dilimi.. Hiç düşündünüz
mü, Hz. Peygamber (sav) neden “Sahur yemeğinin bereketinden istifade etmemizi” tavsiye buyuruyorlar? Neden, bizlere yaşadığı hayatla örnek olan bu yüce şahsiyet, yeme içmeye
pek önem vermediği halde, sahura kalkıp bir
şeyler yememizi salık veriyorlar? Doğrusu bunu
sadece midemize bir şeyler girsin de daha rahat
oruç tutalım düşüncesiyle açıklamak pek isabetli
olmayabilir. O halde bir başka sebebi olmalıdır.
Kanaatimizce, Sevgili Peygamberimiz, bizi o
değerli vakitte uyanık görmek istemektedir.
Çünkü sahur vakti, seher vaktidir; ve her seher
vakti, Allah Teala’nın yeryüzü semasına rahmet
nazarıyla bakıp ta “yok mudur rızık isteyen,
rızık vereyim. Yok mudur af dileyen, affedeyim. Yok mudur şifa isteyen, şifa vereyim?”
nidasıyla tüm yeryüzü mahlukatına çağrıda bulunduğu zaman dilimidir. İşte bu anlarda ertesi
gün tutacağı orucu için birkaç lokma da olsa yemek üzere kalkmış olan mümin, belki iki rek’atlik
namazında belki de sofrasının başında el açıp da
Mevla’sıyla buluşabilsin diye Sevgili Peygamberimiz (sav) işte bu tavsiyeyle bizi vakitlerin en değerlisi olan seherde uyanık olmaya yönlendirmiş
olmaktadır.
Şurası ifade edilmelidir ki, huzur ve huşu içinde
bir oruçlu gün geçirmek isteyen mümin, önce
huzur ve huşu içinde geçireceği bir sahur vaktine
sahip olması gerektiğini bilmelidir. Bu nedenle,
gece geç saatte birşeyler yeyip sahura kalkma
“zahmetine” katlanamamak, daha baştan huzursuz ve lezzetsiz bir oruç tutulacağının ve aynı
hal üzere iftar edileceğinin habercisi sayılabilir.
Son on günün kadîm geleneği: İtikâf
Hz. Peygamber (sav) Medine’ye hicret ettikten
sonraki Ramazan aylarında hiç terk etmediği bir
sünneti ümmete kadim bir gelenek olarak hatıra
bırakmıştı. Çünkü bu uygulama öteden beri
peygamberlerin ve salih kimselerin Allah
Teala’ya yakın olmak amacıyla başvurduğu bir
ibadetti. Kur’an-ı Kerim; Hz.İbrahim, Hz. Musa,
Hz. Zekeriyya ve Hz. Meryem’in kendileri için
edindikleri mescidin bir köşesine çekilerek ibadetle uzun günler geçirdiklerini haber vermektedir. Sevgili Peygamberimiz de Medine yıllarında
bu uygulamayı hiçbir sene ara vermeksizin yerine getirmiştir.
Nedense ülkemizde pek yaygın olarak yerine getirilmeyen bu sünnetin Ramazan’ın son on gününde, vakti müsait olan müminler tarafından
ihya edilmesi gerektiğini ifade etmeliyiz.
“Fıkhu-l-İ’tikâf” adıyla yayınlanan eserlere
konu olan bu önemli ibadeti, yani itikâfı burada
kısaca arzetmek belki faydalı olabilir.
İtikâf, kulun dünya işlerinden elini eteğini çekerek, bir mescide çekilerek evinden ve çoluk çocuğundan ayrı bir halde tüm vakitlerini ibadetle,
zikirle, tefekkürle ve Kıraat-i Kur’an ile geçirdiği
zaman dilimidir. Dolayısıyla itikâf Ramazan’ın
son on gününü kapsayan uzun bir zaman dilimi
olabileceği gibi, son on günde birkaç gün ya da
birkaç saatliğine mescide kapanmakla da gerçekleşebilir. Yeter ki niyet şu şekilde yapılsın:
“Allah’ım! Senin rızan için şu mescidde itikâfa
girmek üzere niyet ediyorum.”
Doğrusu itikâfı bir kez deneyen onu ertesi yıl uygulamaya son derece istekli olmaktadır. Çünkü
gerçekte kulun sahip olduğunu zannettiği bazı
şeyleri, malı, mülkü, mevkii, çoluk-çocuğu terketmek zorunda kalarak ahirete gitmenin basit
bir provası gibidir itikâf... Zira mümin, itikâfa girdiği mescidde bunların hiçbirini yanına almadan gecelemek zorundadır!... Dünyalıklardan
mahrum, ama her şeyin sahibi ve maliki olan
“Alemlerin Rabbi”ne yakın olmaktır itikâf...
Karar sizin...
Bin aydan daha hayırlı bir gece:
Leyletül-Kadr
Hz. Peygamber (sav) ilk kez vahiy meleği ile
karşılaştığında, Hz.Cebrail ona “Oku” emr-i ilahisini ulaştırdığında yine bir Ramazan günüyTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
21
dü... Allah Teala, açık ve net bir ifadeyle
“Kur’an-ı Kerim’i Kadir gecesinde yeryüzüne indirdiğini ve bu gecenin bin aydan daha
hayırlı olduğunu, meleklerin her bir önemli
işi görüşmek üzere bölük bölük indikleri
bu gecenin, sabaha dek esenlik ve mutluluk bahşedeceğini” beyan buyurmaktadır.
Kim istemez böylesi bir gecenin faziletinden istifade etmeyi?...
Ne var ki hikmeti gereği bu gece Ramazan geceleri içinde gizlenmiş durumdadır. Konuyla ilgili
bilgilerimiz, bu gecenin Ramazan’ın yirmisinden
sonraki herhangi bir gecesi olabileceğini, özellikle tek sayılı gecelerde olması ihtimalinin yüksek
olduğunu ve nihayet, bazı hesaplara dayanılarak bu gecenin, Ramazan’ın 27. gecesi olduğunu söylememize imkan tanımaktadır. Ama
doğrusu burada söylemek istediğimiz farklı bir
şey olacak, mümkünse her bir Ramazan gecesini, ya da yirmisinden sonraki her geceyi “Kadir
Gecesi” imiş gibi düşünerek, inanarak ve
önemseyerek geçirmeliyiz. Varsın olsun, bir parça uykusuz kalalım. Ama unutmayalım ki, belki
bir sonraki Ramazan’a kavuşamayacaklar
listesinde bizim de adımız vardır!...
Ve mutlu son: Bayram
Başı da ortası da sonu da rahmet, mağfiret ve cehennemden kurtuluş müjdesi olan bu mübarek
ayın gönülleri hüzne gark eden bir de gidişi vardır. Doğrusu, şartlarına riayet edilerek tutulan
her bir oruç sahibi için daha dünyada iken bir sevinç kaynağı olup çıkan bir dost haline geliverir..
Ve mümin son günlerde, artık yavaş yavaş ayrılma vakti gelen bu sevgili dostun firakını düşünmeye başlar. Ama unutmamalı ki, bu sevgili dost
mücessem bir şahsiyet olarak mahşer gününde
Allah’a niyaz ederek der ki:
“Ya Rabbi. Beni üzmeden, hırpalamadan, haklarımı görüp gözeterek kadrimi bilen bu kişiye
şefaat etmek üzere izin istiyorum. Zira o, yazın
sıcağında da, kışın soğuğunda da beni tuttu ve
zayi etmedi...”
İşte oruç böylesi bir şefaat hakkına da sahip olan
22 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
bir dosttur aynı zamanda... Dolayısıyla bir dostun firakı da zordur ve ona “elveda” demek de
gerçekten zordur. Bunun içindir ki camilerde son
gecelerde okunan;
Elveda yâ şehr-i Ramazan elveda...
Elveda yâ şehrel-bereketi vel-ğufran elveda...
beyitleri, oruçla ünsiyet sağlayan ruhumuzu,
gönlümüzü, kalbimizi yakar da geçer...
Ne var ki mümin için ayrı ve çok büyük bir sevinç
kaynağı onu beklemektedir. Artık cehennem
ateşinden azad olduğunu kendisine bildiren
günlerin sonuna kavuşmuştur. Ramazanı tamamlamıştır. O halde artık bayram vaktidir. O
gün artık müminlerin sevinç ve multluluk günüdür; ve bu sevinç doyasıya yaşanmalıdır. Özellikle çocuklara yaşatılmalıdır. İmkan dahilinde
yeni elbiseler, sevdikleri yiyecekler onların olmalıdır artık. Çünkü anne babalarına büyük mükafât verildi, çünkü onlar topluca cehennem azabından emin kılındı...
Son söz olarak, Ramazan’ın geri kalan günlerinde, her bir sahurunuzun ve iftarınızın; son
gecelerinizin ve yapabiliyorsanız eğer itikâfınızın, mükafatınızı karşılıksız verecek olan Allah
Teala Hazretlerinin rızasına ve hoşnutluğuna
nail olmasını gönülden diliyorum.
Bayramınız mübarek olsun efendim.
Onbir Ayın Sultanı
Ramazan Ayı
Bayram ŞAHİN
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
B
ir başkadır bizim dünyamızda
Ramazan ve oruç. O, gelirken
yolu gözlenen nazlı bir misafir
gibi gelir; giderken de içimize bir
hasret ve gariplik salarak gider.
Dinin gönüllerde kendini tam hissettirdiği bir
aydır Ramazan... Dünyada Ramazan günleri kadar heyecanlı, onlar kadar renkli ve derin bir
başka zaman dilimi gösterilemez.
Ramazan, Allah’a yakın olmanın en net ufku ve
öteleri ruhanî bir seyredişle seyretmenin de en
uygun manevî atmosferidir. Ramazan bin seneden beri devam edegelen inanç, anlayış, duygu,
düşünce ve telâkkilerimizden süzülüp; örf, âdet
ve törelerimizin potasında yoğrula yoğrula bugünkü kıvamına ulaşmış kültür zenginliklerimizin temsil edildiği kutlu zaman dilimidir.
Ramazan gecelerinde konsantrasyonunu tamamlama bahtiyarlığına ermiş her ruh kendi
kendine; “Yoksa cennet, Ramazan’ın arka yüzü
mü” diye mırıldanır. Ve onu adeta Hakk’a vuslatın bir koyu gibi duyar.
24
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Ramazan ayında hususî teveccüh ve iltifatlar
vardır.
Her şeyin bu ölçüde zaman ve mekânüstü bir
derinliğe ulaştığı ve her anın ayrı bir "eşref saat"
seviyesine yükseldiği Ramazan ve ondaki bütün
dakikalar; hususiyle Hakk’a yürüme ve yükselme rıhtımları, rampaları sayılan sahur, iftar ve teravih vakitlerinde her hareket ve davranış öyle
büyülü bir hâl alır ki; âdeta gökler ve gökler ötesi
âlemlerin ışıkları, sesleri başımıza dökülüyor gibi
olur ve bize kendi tesbih, tehlil ve tehmid sedâları; annelerimizin yüreklerinden kopup gelen
ninniler kadar içli ve sıcak, meleklerin tazim ve
tebcilleri kadar da derin ve anlamlı gelir.
Ramazanda ve hele bizim ülkemizdeki Ramazanlarda, inanmış sînelerden kopup gelen,
mâbedlerde yankılanıp sokak, çarşı-pazar her
tarafa ulaşan tekbirler, tehliller, temcitler, gönülleri öylesine yumuşatır ve onları öylesine bütünleştirir ki; herkes, âdeta ülkenin bir baştan bir
başa büyük bir mâbede dönüştüğünü, genç-ihtiyar, kadın-erkek, köylü-kentli bütün insanımızın
da bu geniş caminin cemaati hâline geldiğini
hisseder. Öyle ki bir adım daha atıverse, bütün
yeryüzünü bir mescid, Kâbe'yi bir mihrab, Ravza'yı bir minber ve İslam alemini de bu geniş
mâbedin cemaati gibi görür.
Ramazan, bilhassa sonsuza açık gönülleri öylesine büyüler ve onları öylesine tesir altına alır ki,
hep onu duyar, onu düşünür ve onu düşlerler.
Evet, sokaktaki insanların mûnîsleşen çehrelerinden başı yazmalı analarımızın aydınlık nasiyelerine, bulunduğumuz yerlerin Ramazanca
aydınlatılmasından çarşı-pazardaki ampullerin
ışığına, şadırvanların başındaki kandillerden camilerin içindeki avizelere ve minarelerdeki mahyalardan başımızın üstünde kanat açmış gibi duran semanın yıldızlarına kadar her şeyin Ramazanlaştığını duyar ve yaşarız.
Ramazanı, tam Ramazanlaşıp kendi derinliğiyle
duyabildiğimiz ölçüde, bütün benliğimizi bir yumuşaklık, bir sıcaklık sarar.. Her yanımızda tatlı
tatlı duygu meltemleri esmeye başlar. Bizim Ramazanlarımızda, hiçbir zaman dinmeyen bir uhrevîlik heyecanı çağlar. Seherler, o kendilerine
mahsus büyülü ve mahrem edalarıyla bizlere,
arzu ve ihtiyaçlarımızın yerine getirileceği koyları gösterir... Ve oralara ulaşma yollarını fısıldar.
Gündüzler, hemen her zaman canlı, fakat yumuşaklardan yumuşak, bir hayli sesli, ama sımsıcak
bir esintiyle gelir, bizi kucaklar, en az günde beş
defa namaz ve niyazdan fışkıran bir lezzetle kendilerini hissettirir, sonra da gurubun tüllenen
renkleri arasında henüz bitmemiş bir faslı, daha
sonra gelip tamamlama vadiyle son gülücüklerini başımıza boşaltır öyle giderler.
Akşamlar, her zaman bir şölen ihtişamıyla ufukta
belirir, hem beden hem de ruhlarımıza ait iç içe
işlerle alâkalı bir sürü telaşla kendilerini duyurur,
her yanımızı iftar ve teravih heyecanıyla sarar,
bize gizli bir âlemin kapısının önünde bulunduğumuzu hissettirir, gönüllerimize aşk kıvılcımlarının yanında vuslat heyecanları da üfler ve ruhlarımıza mü'mince yaşamanın bütün zevklerini
duyururlar.
Geceler, bir sessizlik büyüsüyle ufkumuzu tutar,
bize Yâr'la halvet olma duygusunu fısıldar, aşkın
yaşama yollarını gösterir ve duyabilenler için
Cennet nağmelerinden besteler sunarlar. Bizler
her zaman, gecelerin ne dediklerini anlamasak
da, onlar hep bir şeyler söylemeye devam ederler. Bu sözler, bazen halka halka birbirine eklenerek öyle edalara ulaşır ki, bütün bütün kör ve sağır olmayanlar, bu harfsiz ve kelimesiz hutbeler
karşısında dillerini tutar, derin bir tefekküre dalarlar.
Bu itibarla da, Ramazanın bizi terk etmesini hiç
istemiyoruz; biz istemiyoruz ama, bir bir gelen
her şeyin sırası gelince gittiği gibi, o da aramıza
sevindiren bir konuk olarak gelip bir müddet kaldıktan sonra bir misafir gibi de ayrılıp gidiyor...
Ve ardından da bu muhteşem ayın bütün güzelliklerini müjdeleyen bayram geliyor..
Ramazanın bu ruhaniyetine her zamankinden
daha fazlası ile muhtaç olduğumuz bugünlerde
bu yılın ramazanının geçmişteki güzellikleri ile
birlikte, birlik beraberliğimizin pekişmesine, huzurumuzun devamına vesile olmasını Yüce
Mevlâ’dan niyaz ederim.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
25
Orucun Faziletleri
Dursunali LÜLECİ
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
A
llahu Teala’ya, bizi bu rahmet ayına eriştirdiği için hamd ediyor,
onun sevgili kulu ve elçisi Hz.
Muhammed Mustafa (s.a.v)’e
salât ve selam olsun. İslam aleminde üç aylar diye bilinen Recep, Şaban ve
Ramazan aylarını milletimiz İslam dünyası ve
tüm insanlık alemi için hayırlara vesile eylesin.
Orucun farziyeti kitap (Kur’an), sünnet, icma-ı
ümmet ve kıyas-ı fukahâ ile sabittir.
Ramazan ayı, manevî hayatımızda seçkin yeri
olan bir aydır. Allah’ın emir ve yasakları şüphesiz
kulların iyiliği içindir. İslam bilginleri bütün hükümlerin insanların yararına olduğu konusunda
görüş birliği etmişlerdir. Bu bakımdan Allah’ın
yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeyler de ise büyük zararlar vardır.
muştur: “İslam beş şey üzerine bina edilmiştir.
Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed
(s.a.v)’in Allah’ın resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek
ve Ramazan orucu tutmak.” (2)
Oruç, riyanın en az karışacağı bir ibadet olduğu
için sevabı en fazla olan ibadetlerden sayılmıştır.
Allah (c.c), “Oruç benim içindir, onun karşılığını
ben vereceğim”(3) buyurmuştur. Peygamber
Efendimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur: “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftar zamanındaki
sevincidir. Diğeri de tuttuğu oruç ile Allah’a kavuştuğu ve orucun mükâfatına erdiği zaman ki
sevincidir.” (4)
Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler oruç sizden
önce gelmiş geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi
size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz” (1)
buyurmaktadır.
Oruç tutanlara Allahu Teala’nın özel muamele
yapacağını peygamberimiz müjdelemiş ve şöyle
buyurmuştur: “Ademoğlunun her amelinin karşılığı kendisine kat kat verilir. Bir iyiliği on katından yedi yüze kadar mükafatlandırılır. Yalnız
oruç hariç, o benim içindir ve onun mükafatını
ben veririm. Çünkü (oruçlu) yemesini ve nefsani
arzularını sırf benim için (benim rızamı kazanmak için) terk ediyor.” (5)
Oruç, peygamberimizin hicretinden bir buçuk
sene sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmış olup, İslam’ın beş şartından biridir. Hz. Peygamber (s.a.v) de bir hadis-i şerifte şöyle buyur-
Peygamberimiz bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: “Cennette ‘Reyyan’ denilen bir kapı
vardır ki kıyamet gününde bu kapıdan ancak
oruç tutanlar girecektir. Bunlardan başkaları gi-
26 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
remez. Oruçlular nerede diye çağrılır. Onlar da
kalkıp bu kapıdan girerler. Oruçlular girdikten
sonra bu kapı kapanır ve artık oradan hiçbir
kimse giremez.” (6)
Her ibadette olduğu gibi, oruçta da fert ve toplum menfaatine yönelik pek çok hikmetler vardır. İşte bunlardan bazıları:
İnsanlarda başkalarına yardım etme duygusunu geliştirir.
Çoğu varlıklı insanlar yoksulların çektiğini bilmezler. Varlıklı kimse tuttuğu orucun nefse etkisini tadar, yıl boyu açlık çeken ve yokluk içinde
kıvranan yoksulları ve kimsesizleri düşünür. Onlara karşı gönlünde şefkat ve yardım duygusu
uyanır.
Oruç nimetlerin kadrini öğretir.
İnsan nimetlerin kıymetini ancak bu nimetler elden çıktıktan sonra anlar. Oruç insanı, belli bir
süre de olsa nimetlerden uzaklaştırır ve nimetlerin kadrini öğretir. Orucun fert ve toplum hayatına pek çok yararı olması yanında, günahlara da
kefarettir. Nitekim sevgili Peygamberimiz: “Bir
kimse Ramazan’ın faziletine inanarak ve mükâfatını umarak oruç tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” (9) buyurmuştur.
Hz. Aişe (r.a) Peygamberimizin vefatından sonra
ne zaman bir yemek yese, Peygamberimizi hatırlayarak ağlamaya başlardı. Niçin ağladığı kendisine sorulunca şu cevabı vermiştir: “Hz.
Muhammed (s.a.v) sağlığında doyasıya bir günde iki kere yemek yememiştir. Onu hatırladığım
için ağlıyorum.” (7)
Oruç, toplum hayatını da önemli şekilde etkiler.
Nefsin aşırı derecedeki isteklerini durdurmak ve
iradeye hakim olmak için büyük güç kazandırır.
Oruç tutan kimseler, Allah’ın emirlerine itaat
eder yasaklarından kaçınırlar. Günde beş vakit
kılınan namazın insanı hayasızlık ve haramlardan alıkoyduğu (10), oruç da insanı haram ve kötülüklerden alıkoymaktadır. Nitekim Sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.), “Oruç kalkandır, biriniz
oruçlu iken çirkin, kötü ve kaba söz söylemesin,
bağırıp çağırmasın, kavga etmesin. Birisi kendisine söver ya da çatarsa ona ‘ben oruçluyum’
desin” (11) buyurmuştur.
Oruç sağlığı korur.
Oruç tutan insan;
Orucun sağlık ve tedavi yönünden de önemi büyüktür. Peygamberimiz bir hadis-i şerifte şöyle
buyurmuştur: “Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız.” (8)
- Allah’a ve Peygambere itaat etmiş ve büyük
sevap kazanmış olur.
İnsan vücudunun yorulan organları uyku ile
dinl-endiği gibi, bir yıl durmadan çalışan mide
ve sindirim organları da oruç sayesinde dinlenir
ve görevini daha iyi yapma imkânı kazanır. Peygamberimiz de, “Mide hastalıkların evidir. Perhiz
de en etkili tedavidir” buyuruyor. Günümüzde
de bir çok hastalıkların tedavisinde doktorlar
perhiz ve diyet tavsiye etmektedirler.
Oruç insanı sabra alıştırır.
Zor işler sabırla başarılık ve engeller onunla aşılır. Bunun için Kur’an-ı Kerim’de sabredenler
sonsuz ecirle müjdelenmişlerdir.
- Allah’ın vermiş olduğu nimetlere şükretmiş, aç
kalanların halini öğrenmiş olur.
- Sağlığını korumuş, nefsini terbiye etmiş olur.
- İbadetlerin zevkini tatmış, Allah’ın rızasını ve
cennetini kazanmış olur.
Not: DİB. Yayınlarından istifade edilerek hazırlanmıştır.
1.Bakara,183
2.Buhari, İman,2
3.Buhari, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 30
4.Buhari, Savm,9
5.Müslim, Sıyam,30
6.Buhari, Savm, 4, Sıyam,30
7.Tirmizî, Zühd,38
8. Keşfü’l-Hafa, c.2, s.33
9.Buhari, Savm, 6
10.Ankebût, 45
11.Müslim, Sıyam, 163
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 27
Oruç
Günahlara
Kalkandır
Mahmut ŞAHİN
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
O
ruç; Farsça'daki “rüze” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir.
Arapçası “savm” ve “sıyam”dır. Savm kelimesi Arapçada:
bir şeyden uzak durmak, bir
şeye karşı kendini tutmak, engellemek anlamın
da kullanılır.
yolcu olmadığı halde oruç tutmakta zorlananlar
ise bir fakir doyumluluğu fidye vermelidir. Daha
fazlasını veren, kendine daha fazla iyilik etmiş
olur; fakat yine de eğer bilirseniz, oruç tutmanız
sizin için daha hayırlıdır.” (el-Bakara 2/183-184).
Orucun farz kılındığını bildiren ayetler şunlardır:
Kur'ân-ı Kerîm'de önceki toplumlara da orucun
farz kılındığına dikkat çekilmiş, orucun amaç ve
hükümleri açıklanırken "ittikâ" fiili kullanılmış,
oruç yasaklarına uymanın Allah tarafından çizilen sınırlara riayet anlamına geldiği ifade edilmiştir. (Bakara 2/183, 187) Bütün bunlar ve anılan fiilin
Kur'an'daki kullanımları göz önüne alındığında
orucun Allah'a kul olma bilincine varılabilmesi,
mümine yaraşmayacak hal ve davranışlardan
sakınılması ve kulluğun belirli bir disipline bağlanması açısından vazgeçilmez bir öneme sahip
olduğu anlaşılır. Âyette bir yandan belirli durumlarda orucun ertelenebileceği bildirilirken öte
yandan, "Eğer bilirseniz orucu tutmanız sizin
için daha hayırlıdır" açıklamasıyla zarara yol açmayacağı anlaşılan hallerde orucun büyük bir
fırsat olduğu ve bunu kaçırmamak için ortaya
konan iradenin büyük bir değer taşıdığı belirtilmektedir.
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere olduğu
gibi, size de oruç tutma yükümlülüğü getirilmiştir; bu sayede kendinizi koruyacaksınız. Oruç sayılı günlerdedir. İçinizden hasta veya yolculukta
olanlar başka günlerde tutabilirler; hasta veya
Oruç riyanın en az karışacağı bir ibadet olduğu
için sevabı en fazla olan ibadetlerden sayılmıştır.
Peygamberimiz (sav)’den nakledildiğine göre,
orucun bu yönüne ilişkin olarak Allah,"Oruç benim içindir ;onun karşılığını ben vereceğim" (Buhari,
Fıkıh terimi olarak ise, imsak vaktinden iftar vaktine kadar, bir amaç uğruna ve bilinçli olarak,
yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak
demektir.
Oruç; Peygamberimiz'in hicretinden bir buçuk
sene sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmış olup, İslamın beş şartından biridir. Peygamberimiz bu hususu; "İslam beş şey üzerine kurulmuştur. 1- Allah'tan başka Tanrı olmadığına ve
Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık etmek; 2- namaz kılmak, 3- Zekât vermek,
4- ramazan orucunu tutmak ve 5- Gücü yetenler
için Beytullah'ı ziyaret etmektir." Yani hac görevini yapmaktır diyerek bildirmiştir. (Buhari, "İman", 34,40; İlim",
25; Müslim, "İman", 8).
28 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
buyurmuştur. Bu bakımdan
oruç tutmanın sevap olarak karşılığı oldukça
yüksektir. Cennetin özel olarak oruç tutanların
girmesi için ayrılmış bulunan "reyyan" adlı kapısından girme hakkı (Buhari,"Savm",4) bu karşılığın mukaddimesi sayılmıştır.
"Savm", 2,9;Müslim "Sıyam",30)
Bir adam Hz. Peygamber'e gelerek, "Ey Allah'ın
elçisi! Allahın beni yükümlü tuttuğu orucun miktarını söyle" demiş; Peygamberimiz "Ramazan
ayını oruçlu geçir" buyurmuş, adam bu defa
"Başka oruç tutmam gerekiyor mu?" diye sormuş, Peygamberimiz de "Hayır, yükümlü olduğun başka oruç yoktur, fakat nafile olarak tutabilirsin" cevabını vermiştir. Adam daha birçok sorular sorup bilgilerini aldıktan sonra "Sana ikramda bulunan Allah'a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey yapmam, eksikte bırakmam" diyerek oradan ayrılmış, Peygamberimiz
de arkasından şöyle söylemiştir. Şayet dediğini
yaparsa bu adam kurtulmuştur." (Buhari,"Savm",
Müslim,"İman,9)
Ramazan orucunun farz olduğu ve gerek isteyerek gerekse istem dışı bozulan Ramazan orucunun kazası da farzdır. Bu kazaya kalan oruçların
tutulması da oruç tutmanın mubah olduğu her
zaman tutulabilir.
Farz olan ramazan orucunun dışında vacip ve
nafile oruçlar da vardır. Vacip olan oruç kişi,
oruç tutmayı adamışsa bu adak orucunu tutması
vaciptir.
Başlanmış nafile bir orucun bozulması durumunda bunun kaza edilmesi Hanefiler'e göre
vaciptir. Şafi ve Malik'ten başka bir rivayete göre
ise, nafile orucun kazası gerekmez. Nafile oruç
ise farz ve vacip olan oruçların dışında sevap kazanmak amacıyla tutulan oruçlardır.
Ayeti kerimelerle ve hadisi şeriflerle oruç
tutmanın ehemmiyetine değindikten sonra
birde orucun rükun ve şartlarına bakalım:
1- Müslüman olmak
2- Ergenlik çağında ve akıllı olmak
3- Oruç tutmaya gücü olmak (sıhhatli bulunmak) ve mukim olmaktır.
Bir kimsenin oruç ibadetiyle yükümlü sayılabilmesi için yukarıdaki şartların kendisinde bulunması gerekir. Yükümlü olunan orucu zamanında
yerine getirilmenin gerekli olması için şu şartlar
aranır:
a- Sağlıklı olmak: Hastalık orucun geçerliliğini
engellemekle beraber zamanında tutmayı vacip
olmaktan çıkarır. Buna karşılık âdet görme veya
loğusa olma hem edanın vücûbunu hem orucun
geçerliliğini engeller.
b- Mukîm olmak: Dînen yolcu hükmünde olan
kişinin orucu zamanında yerine getirmesi gerekli
değildir. Bu şartların açılımı mahiyetindeki durumlarda orucun ertelenmesi ve başlanmış orucun bozulması mubah hale gelir.
Sıhhat Şartları. Orucun geçerli olması için
aranan şartlar şunlardır:
1-Niyet etmek.
2-Hayız ve nifas halinde olmamak. Orucu
zamanında tutmakla yükümlü olmayan bu
durumdaki kadınların oruç tutmaları geçerli
sayılmamıştır.
Oruçta Niyet: "Bir işe kesin biçimde karar
verme" anlamına gelen niyet bütün oruç çeşitlerinde geçerlilik şartıdır, hatta bazı mezheplerde
rükün sayılmıştır. Züfer'e göre niyet etmemiş olsa
da oruçta mükellef kimse ramazan gününde
oruç yasaklarını ihlâl etmemişse borcunu ödemiş olur. Niyette kalp esastır; ancak kalpteki kararlılığı perçinlemek üzere ayrıca dille söylenmesi genellikle tavsiye edilmiştir.Gerçek iradeye uygun olmaksızın dil ile söylenenin ise değeri yoktur. Oruç tutulacak günden önceki günün güneş
batımından itibaren oruca niyet edilebilir. Niyetin ne zamana kadar yapılabileceği hususunda
ana kural bunun imsak vaktinden önce tamamlanmış olmasıdır. Zira Resûl- i Ekrem, "Fecir doğmadan (imsak vaktinden önce) niyet etmeyenin
orucu yoktur" demiştir.(Dârimî,"Savm", 10; Tirmizî, "Savm", 33; Nesâî,
"Sıyâm", 68)
Oruç yasakları imsak vaktinin girmesiyle başlar,
dolayısıyla gün batımından sonra bir oruca niyet
eden kimsenin bu vakte kadar oruç yasaklarına
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 29
riayet etmesi gerekmez. İster sağlıklı ister hasta,
ister mukim ister yolcu olsun geceden niyet eden
kişinin imsak vaktinden önce oruç tutmaktan
vazgeçmesi bütün oruç çeşitleri bakımından geçerlidir. Oruç tutmama kastının bulunmaması
kaydıyla sahur yemeği - çoğunluğa göre- niyet
yerine geçer. Niyet edilerek başlanılmış Ramazan orucunu ertelemek veya bozmak için geçerli
mazeretler şunlardır:
1-Hastalık. Oruç tutması veya oruca devam etmesi halinde hastalığının ağırlaşmasından ya da
uzamasından endişe eden kişi orucunu erteleyebilir ve bozabilir. Oruç tuttuğu takdirde hasta
olacağı kuvvetle muhtemel bulunanlar da genellikle hasta kapsamında kabul edilmiştir.
2-Yolculuk. Dinen yolcu hükmünde olan kişinin ramazan orucunu erteleyebileceği hususunda âlimler fikir birliği içindedir.
3-Gebelik ve emzirme. Orucun farziyetiyle ilgili âyetin delâleti yanında bazı hadislere binaen
(İbn Mâce, "Sıyâm", 12; Tirmizî, "Savm", 21; Nesâî, "Şıyâm", 51, 62) oruç tutması
kendisine veya karnındaki yahut emzirdiği bebeğe zarar vereceğinden endişe eden kadının
orucunu erteleyebileceğine ve başladığı orucu
bozabileceğine hükmedilmiştir.
4-Yaşlılık. İleri yaşta olan kişi o esnada oruca
güç yetirememekle birlikte daha sonra tutabilecek ise yaşlılık bir erteleme sebebidir; tutamadığı
oruçları gücü yettiğinde kaza eder.
5-Hayatî tehlikeye yol açacak ölçüde açlık
ve susuzluk. Oruca devam etmesinin hayatî
tehlike doğuracağına dair ciddî endişe taşıyan
kişi orucunu bozabilir, ölüm tehlikesinin kesinlik
taşıması halinde oruca devam etmek haram sayılmıştır.
6-Tehdit edilme.Özellikle cana ve can bütünlüğüne yönelik ciddî bir tehdide mâruz kalan kimse fakihlerin çoğunluğuna göre orucunu açabilir,
hatta hayatî tehlikenin kuvvetle muhtemel
olması durumunda orucunu bozması gerekir.
7-Hayız ve nifas. Âdet gören ve loğusa olan ka30 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
dın, Ramazan orucunu zamanında tutmakla yükümlü olmadığı gibi oruç tutması geçerli de sayılmamıştır.Ancak bu durumda Ramazan orucunun daha sonra kazâ edilmesi gerekmektedir.
Oruç tutmama ve orucu bozmayla ilgili hükümler. İslâm alimleri, oruçla yükümlü kişinin
dinen geçerli bir mazereti olmaksızın ramazan
orucunu zamanında tutmaması halinde günahkâr olacağı ve zimmetinde borç olarak kalan bu
orucu ilk fırsatta kazâ etmesi gerektiği hususunda fikir birliği içindedir.
Orucun sünnetleri ve âdâbı. Oruçlu için zorunlu olmamakla birlikte dinen tavsiye edilen
başlıca hususlar şunlardır: İmsak vakti öncesinde bir miktar yiyip içmek, iftarı gecikmeden yapmak, iftar duası okumak, hurma gibi tatlı şeyle
veya su ile iftar etmek, gusül abdesti alması gerekiyorsa imsak vaktinden önce almak, yakınlara
ve ihtiyaç sahiplerine yardım ve ikramları arttırmak, namaz, Kur'ân-ı Kerîm tilâveti, dua, salavat
getirme gibi taat türünden meşguliyetlere ağırlık
vermek, ramazanın son on gününde ibadet
maksadıyla ve usulüne uygun olarak inzivâi hayatı yaşamak (i'tikâf)dır. Dolayısıyla oruç, günahlara karşı kalkan görevi de yapmaktadır. İbadet şuuru içinde tutulan oruç insanı dinin yasakladıklarından korur. Çirkin ve yakışmayan davranışlardan uzak kalma alışkanlığı kazandırır.
Güven ve kişilik kazandırır. Ulvî duygularla tüm
kötülüklerden beri olur.
D.İ.B. İlmihal İman ve İbadetler
D.İ.B. İslam Ansiklopedisi(Oruç)
Oruç İle İlgili
Hükümler
Engin SARI
İzmit İlçe Vaizi
İslam’ın beş temel esasından birisi oruçtur. Hicretten bir buçuk yıl sonra, Şaban ayının onuncu
günü farz kılınmıştır. Farz oluşu kitap, sünnet ve
icmâ ile sabittir.
Oruç; şartlarını taşıyan her Müslümanın "İmsak vaktinden (fecr-i sadığın doğuşundan),
iftar vakti (güneşin batışına) ne kadar Yüce
Rabbimizin rızasına ermek ve emrine amade olmak için, bilinçli olarak yemekten, içmekten, cinsi münasebetten ve orucu bozan bütün hallerden uzak durmasına" denir.
Orucu Bozup Kaza ve
Keffareti Gerektiren
Durumlar
1 - Oruçlu olduğunu bilerek yiyip içmek
2 - Az miktarda tuz yemek
3 - Ağzına giren yağmur ve kar suyunu isteyerek
yutmak
4 - Sigara içmek
5 - Enfiye çekmek
Orucun temel unsuru ve anlamı, yeme, içme ve
cinsel arzu zevklerinden uzak durarak, nefsi bu
davranışlardan mahrum bırakmak olduğu için,
bu anlama gelecek davranışlar orucun bozulmasına sebep olur.
6 - Çiğ et yemek
7 - Kıl vesaire gibi yenmesi adet olan bir şeyi yemek
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
31
8 - Eşinin veya başka birinin lezzet almak için tükürüğünü yutmak
17 - Bir kimse oruçlu iken sefere çıksa yolda orucunu bozsa kaza icap eder
9 - Oruçlu olduğu halde cinsi münasebette bulunmak
18 - Uyurken birisi tarafından boğazına su dökülmesi
10 - Kan aldırdıktan veya karısını şehvetle öptükten sonra oruç bozuldu zannıyla bozmak
19 - Oruçlu olduğunu bilen bir kimse ağzına aldığı renkli bir ipliğin suyunu yutsa orucu bozulur
11 - Bir kimse ramazanda ihtilam olsa orucu bozuldu zannıyla iftar etse kaza lazım olur, bununla
orucun bozulmayacağını bile bile iftar etse
keffaret lazım gelir
20 - Karı kocanın şehvetle öpüşmesinde inzal
vaki olsa oruç bozulur
12 - Orucunu bozan kimseye o gün bir baygınlık
halı arız olsa keffaret düşer
Orucu Bozup Yalnız Kaza
Gerektiren Durumlar
21 - Ramazan orucundan başka bozulan bütün
oruçların kazası gerekir Ancak Ramazan orucu
bilerek bozulursa keffaret gerekir.
Orucu Bozmayan Şeyler
1 - Oruçlu olduğunu unutarak yemek, içmek,
cinsi münasebette bulunmak
1 - Çiğ pirinç yemek, un yemek, hamur yemek
2 - Uyurken ihtilam olmak
2 - Çok tuz yemek, az tuz yemek keffareti gerektirir
3 - Eşini sadece öpmek veya tutmak
3 - Pamuk, kağıt gibi yenmeyen bir şey yemek
4 - Gusul icap eden kimsenin sabahleyin gusletmesi
4 - Zeytin çekirdeği ve buna benzer bir şey yemek
5 - Ağız içinde kalan nohut tanesinden küçük
şeyler orucu bozmaz
5 - İğne yaptırmak ilaç almak
6 - Ağzına gelen balgamı yutmak
6 - Boğaza kaçan yağmur veya kar suyu kendi
iradesi dışında yutmak
7 - Genzinden gelen akıntıyı yutmak
7 - Abdest alırken boğaza su kaçması
8 - Ağzına alınan ilacın tadının boğaza ulaşması
8 - Olgunlaşmamış bir meyveyi yemek
9 - Ağız içinde kalan nohuttan ufak şeyin yutulması
9 - Toprak yutmak
10 - Bıyık yağlamak
10 - Kulağa yağ veya su damlatmak
11 - İradesi dışında kusmak
11 - Ağız dolusu kusmak
12 - Kan aldırmak
12 - Ağız içinde kalan nohut tanesi kadar bir
maddeyi yemek
13 - Sürme çekmek
13 - Unutarak bir şeyi yiyip içen bir kimsenin
orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içmesi
14 - Abdest ve gusulde, ağız içinde kalan yaşlığın
tükürük ile birlikte yutulması orucu bozmaz
14 - Sabah olduğu halde olmadı zannedip sahur
yemek
15 - Dişlerin arasında çıkan kan az olur, tükrüğe
galip olmazsa oruç bozulmaz. Eğer bu kan
tükrüğe müsavi veya daha fazla ise orucu bozar
15 - Geceleyin niyeti unutulan, gündüz niyeti
edilen oruç bozulursa kaza lazım gelir
16 - Bir illetten dolayı ağızdan çıkan boğaza
akan su orucu bozmaz
16 - Güneş batmadan battı zannedip iftar etmek
17 - Gözyaşı ve alın teri ağıza gitse az miktarı
32 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
orucu bozmaz, çoğu bozar
18 - Ağrıyan bir dişe konulan bir karanfilin tadı
boğaza gitmezse orucu bozmaz Karanfil boğaza
giderse orucu bozar
19 - Göze dökülen ilaç orucu bozmaz
Oruç Tutmamayı Ve Bozmayı
Gerektiren Haller
(Hasta olmak, yolcu olmak, mecburilik, gebelik
ve emziklilik, dermansızlık, düşkünlük ve
ihtiyarlık)
1 - Hasta olmak; bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığın artmasından veya uzamasından
korkarsa, bilahare kaza etmek üzere tutmayabilir
veya bozabilir.
2 - Yolculuk; Bir kimse üç günlük veya on sekiz
saatlik bir mesafeye yolculuk yapmış olursa,
bilâhare kaza etmek üzere oruca niyet etmez.
3 - Mecburilik; Bir kişi tarafından orucun bozulması için zorlanırsa bozmadığı takdirde öldürülmesi söz konusu ise
4 - Gebelik ve emziklilik; Gebe olan veya bir
çocuğa süt veren kadın, kendine veya çocuğa bir
zarar gelmesinden korkarsa bilahare kaza etmek
şartıyla orucunu bozabilir.
5 - Açlık ve susuzluk; Bir kimse açlıktan ve susuzluktan dolayı aklını kaybedeceğini tecrübeyle
veya Müslüman bir tabibin ikazıyla anlarsa orucunu bozar.
6 - Düşkünlük ve ihtiyarlık; Oruç tutmaya
gücü yetmeyen çok yaşlı kimseler de oruç tutmazlar. Bunlara kazası da şart olmadığından,
fidye verirler.
Orucu Bozmanın Cezası
(Keffaret)
Oruç bir ibadettir, ona başlamakla borç olur.
Orucu bozmak günahtır. Farz olan Ramazan
orucunun dünyevî cezası keffarettir. Keffaret 60
günlük oruç olup bir gün de kazası ile birlikte 61
gün eder. Diğer oruçları yalnız gününe gün kaza
etmek kâfidir.
Orucu bozan şeylerin bir kısmı yalnız kazayı icap
ettirir. Şöyle ki; kendisinde gıda, deva, lezzet ve
menfaat bulunan bir şey yemek orucu bozar,
keffâreti gerektirir. Fakat bunlar olmazsa keffaret
lazım gelmez. Yaraya akıtılan bir ilaç gibi.
Oruçlu Kimseye Mekruh
Olan Durumlar
1 - Abdest veya gusülde ağıza ve buruna su çekerken suyu bol kullanıp ağızda tutmak mekruhtur
2 - Oruçlu kimsenin pişen yemeğin tadına bakması (kotu huylu kocası olan kadınlar ıçin bir
mahzuru yoktur )
3 - Oruçlu kimsenin satın alacağı yağ, bal vs.nin
tadına bakması mekruhtur
4 - Evvelce çiğnenmiş bir sakızı çiğnemek mekruhtur (Erkekler ıçin oruçlu değilken de sakız çiğnemek kerihtir)
5 - Oruçlu kimsenin hareketini azalmak için soğuksu ile yıkanması mekruhtur
6 - Oruçlu kimsenin eşiyle çıplak sarmaş dolaş
olması mekruhtur
7 - Halsiz kalacak kadar kan aldırmak
Yalnız yiyip içmeyi bırakmak, cinsel ilişkiden
uzak durmak değil; oruçta asıl gaye Allah’ın rızası olduğu için aynı zamanda kötü söz, kötü
davranış ve kötü düşünceden de sakınmaktır.
Bu amaca ulaşmak için de; midenin, yiyecek ve
içeceklerden sakındığı gibi, dilin yalandan, ellerin harama uzanmaktan, gözlerin harama bakmaktan, kulakların haramı dinlemekten ve
ayakların kötü işler peşinde koşmaktan sakınması gerekmektedir.
İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, Risale Yayınları, 1994
Ansiklopedik Büyük İslam Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, 1979
İlmihal-İman ve İbadetler, Diyanet İşleri Başkanlığı, 2006
Büyük İslam İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basım ve Yayın, 1990
Günümüz Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, Mehmed Emre, Eser Neşriyat, 1996
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 33
Peygamber
Efendimiz (s.a.v)’in
Ramazan Hayatı
Abdulsamet ERKUL
Başiskele İlçe Müftüsü
A
llah Resulü (s.a.v) hayatımızın
her safhasında olduğu gibi, Ramazanı değerlendirme konusunda da bizlere en güzel şahsiyet ve
rehber olduğunu, Kur’an-ı Kerim’
de Yüce Allah; “Andolsun ki, sizin için, sizden
Allah’a ve ahiret gününe kavusmayı umanlar ve
Allah’ı çokça ananlar için Resulullah’da güzel bir
örnek vardır.” (1) buyurarak, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in biz müminler için üsve-i hasene
oldugunu belirmektedir. Burada Allah Resulü
(s.a.v) Ramazan ayını nasıl değerlendiriyor, bizlere ne türlü tavsiyelerde bulunuyor, bizlerden
neler istiyordu. O’nun hayatı incelenerek bu
mevzuya açıklık getirilmesi Müslümanlar için
çok önemlidir.
Biz de bu makalemizde Peygamber Efendimiz
(s.a.v)’in Ramazan hayatı başlığı altında incelemeye çalışıp, konumuza İbn Huzeyme, eserinin
Ramazan'ın fazileti ile ilgili babında geçen bir
hadisle giriş yaptık, "Ali b.Hucr es-Sa'dî Yusuf b.
Ziyad - Hemmâm b.Yahya Ali b.Zeyd b.Cud'anSaîd b.el-Müseyy b.Selman" senediyle Selman-ı
Farisi (r.a) şöyle dediğini nakletmektedir:
Rasûlullah (s.a.v) bize Şa'ban ayının son günü
bir hutbe îrad etti ve şöyle buyurdu:
34
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
“Ey müslümanlar!
Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi üzerinize
düştü. Bu, içinde "Bin aydan daha hayırlı olan
Kadir Gecesi'nin bulunduğu bir aydır.
Bu ay, Allah Tealanın, gündüzlerinde orucu farz;
gecelerinde teravihi nafile ibadet kıldığı (mübarek) bir aydır.
Bu ayda kim bir hayır işlerse, başka zamanlarda
bir farzı yerine getiren kimse gibi sevap kazanır.
Bir farzı eda eden de, başka aylarda yetmiş farzı
yerine getirmiş gibi sevap alır.
Bu ay, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir.
Bu ay, ihsan, yardım ve eşitlik ayıdır.
Bu ay, mü'minin rızkının arttığı bir aydır.
Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, bu, onun günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. İftar ettirdiği müslümanın aldığı sevaptan bir şey eksilmeksizin onun kazandığı kadar da ayrıca sevap kazanır.”
‘Bizim hepimiz bir oruçluyu iftar ettirecek imkâna sahip değildir...’ dediler.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v); “Allah
Teâlâ bu sevabı, bir oruçluyu, bir hurma veya bir
yudum su ya da bir içim süt ile iftar ettirene de
verir” buyurduktan sonra hutbesine şöyle devam etti:
“Bu ayda dört şeyi çok yapınız. Bunların ikisi ile
Rabbinizi hoşnud edersiniz; ikisinden de zaten
uzak kalamazsınız. Rabbınızı hoşnud edecek iki
işiniz; lâ ilâhe illallah diyerek Allah'ın birliğine
şehadet etmeniz ve bağışlanma dilemenizdir.
Uzak kalamayacağınız öteki iki şeye gelince,
onlar da Allah'dan cenneti isteyip cehennemden
kurtulmayı dilemenizdir. Kim bir oruçluyu doyuracak olursa, Allah onu benim havuzumdan
sulayacak o da cennete girinceye kadar bir daha
susuzluk çekmeyecektir..” (2)
Oruçlu Kişi Nasıl Davranmalı?
Peygamberimiz (s.a.v)’in Ramazan ayı ve orucuna gösterdiği önemini şu şekilde özetleyebiliriz:
Ramazan, onun için rahmet, bereket, mağfiret
ayı; kullukta yoğunlaşma vaktiydi. Dolaysıyla
Ramazan ayını kulluk fırsatı olarak değerlendiren Peygamber Efendimiz (s.a.v) ondaki güzelliklere şu sözleriyle teşvik etmiştir: “Ramazan ayı
girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire
vurulur.”(3) “Oruçlu için iki sevinç anı vardır: Biri,
orucu açtığı zamanki sevincidir, diğeri de Rabbine kavuşup orucunun sevabını aldığı zamanki
sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku,
Allah indinde misk kokusundan daha hoştur.” (4)
O’nun orucu, yalnızca midenin aç susuz kalmasından ibaret değildi. O, mide başta olmak üzere
tüm organlarına oruç tuttururdu. O, orucu gönlü, beyni, dili ve tüm hücreleriyle tutardı. O, bu
konuda bizleri şöyle uyarmıştı: “Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçlarından onlara kalan
sadece aç ve susuz kalmalarıdır.”(5)“Kim yalan ve
iftirayı terk etmezse bilsin ki, onun yiyip içmesini
bırakmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur.”(6) “Oruç
perdedir, koruyucu kalkandır. Biriniz bir gün
oruç tutacak olursa kötü söz sarf etmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa ‘ben oruçluyum!’
desin ve ona bulaşmasın.” (7)
Efendimiz, Geceleri Teravih Kılarlardı
Teravih namazları, Ramazan gecelerinin feyiz
kaynağı, nur tufanı ve sevap fırtınasıdır. Allah
Resûlü (s.a.v) Ramazan ayı orucu ve teravih
namazı hakkında şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz
Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerindeki namazı (teravih namazını)
sünnet kıldım. Öyle ise, kim inanarak ve sevabını kesin şekilde Allah’tan umarak Ramazan ayının gündüzünde oruç tutar, gecesinde de namaz
kılarsa, bu geçmiş günahlarına kefaret olur. (günahları bağışlanır.)” (8)
Hz.Âişe (r.a) anlatıyor:“Resûlullah (s.a.v) bir gece mescidde nafile namaz kılmıştı. Birçok kimse
de ona uyarak namaz kıldı. Sabah olunca
‘Resûlullah geceleyin mescidde namaz kıldı’ diye konuştular. Ertesi gece de Efendimiz (s.a.v)
namaz kıldı. Halk yine olanları konuştu, katılanların sayısı iyice arttı. Üçüncü veya dördüncü gece halk yine toplandı. Öyle ki mescid, insanları
almayacak hâle gelmişti. Ancak Peygamberimiz
(a.s) dördüncü gecede mescide çıkmadı. Sabah
olunca Efendimiz (s.a.v): ‘Yaptığınızı gördüm.
Aranıza çıkmamdan beni alıkoyan şey, namazın
sizlere farz oluvermesinden korkmamdır’ buyurdu. Bu hadise Ramazan’da cereyan etmişti.” (9)
Peygamber Efendimiz(s.a.v) Ramazanda
İtikâfa Girerlerdi
Ramazan ayında yaşatılması gereken sünnetlerinden birisi de İtikâftır. Peygamber Efendimizin
Mekke’den Medine’ye hicret etmelerinden sonra itikafı terk etmediğine ve her sene gerçekleştirmiş olduğuna dair bizlere hadis-i şerifler gelmiştir. Bu sebeple bir yerleşim yerinde en az bir
Müslüman’ın bir camide bu Sünnetin yaşatılması amacıyla İtikafa girmesi çok önemlidir.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
35
Sözlükte, "ibadet veya başka bir gaye için bir
yerde kendini tutmak, kalmak; insanlardan
tenha bir yerde kalmak, bir şeye bağlanmak" gibi anlamlara gelen itikâf, dinî bir kavram
olarak, ibadet niyetiyle ve kurallarına uyarak inzivaya çekilmek demektir.(10) Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in itikafa girmesiyle ilgili hadisler şöyledir:
İbni Ömer (r.a) şöyle dedi: “Resûlullah (s.a.s.)
Ramazanın son on gününde i'tikâfa çekilirdi.” (11)
“Ebû Hüreyre (r.a.) dedi ki: “Nebî (s.a.v) her Ramazan on gün itikâfa girerdi. Vefat ettiği senenin
ramazanında yirmi gün itikâfa girdi.” (12)
Âişe (r.anh)a'dan rivayet edildiğine göre: Nebî
(s.a.v), vefat edinceye kadar Ramazanın son on
gününde itikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri
itikâfa girmeye devam ettiler. (13)
Resulullah (s.a.v) Ramazanda Yardımlaşma
ve Dayanışmaya Önem Verirdi
Cihan şümul olan Peygamber Efendimiz (s.a.v)
hayatı boyunca cömert biriydi. Ama Ramazan
ayı girince cömertlikte adeta rüzgâr gibi eserdi.
Hz. Peygamber Efendimiz Ramazanda yardımlaşma ve dayanışmaya önem verirdi.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve ashâbının en mühim meşgûliyeti, Allâh’ın kitâbını
öğrenip öğretmek, anlayıp anlatmak; en büyük
arzu ve iştiyakları da Kur’ân’ı tekrar tekrar okumak ve dinlemek olmuştur.(16)Ramazân ayında
ise bu hâl, diğer aylara nazaran zirve seviyesine
çıkmıştır. Nitekim Abdullah bin Abbâs (r.a) şöyle
bildirmektedir: “Cebrâîl (a.s), Rama-zan’ın her
gecesinde Peygamber Efendimiz ile buluşur,
(mukabele ile / karşılıklı) Kur’ân okurlardı.” (17)
Bu sebeple bizler de, Kurʼânʼın indirildiği bu mübârek ayda sâir zamanlara kıyasla çok daha fazla
Kur’ân ile buluşmanın, Kur’ânî hakîkatlerde derinleşmenin gayreti içine girmeliyiz. Unutulmamalıdır ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in mübârek hayatı da Kur’ân-ı Kerîm’in fiilî bir tatbikatından ibârettir. Bu hikmete binâendir ki Allah
Teâlâ, mü’minlere şöyle emretmiştir: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının…” (18)
Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulmuştur:
“Ey îmân edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allâhʼa ve Rasûlü’ne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz
mutlaka O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (19)
Enes b. Mâlik (r.a) rivayet ediyor: Resûl-i Ekrem
Efendimiz (s.a.s)’e “Hangi oruç daha faziletlidir?” diye soruldu. O (s.a.s), “Ramazan’a hürmeten Şaban ayında tutulan oruç” diye cevap
verdiler. Yine soruldu: “En faziletli sadaka ne
zaman verilendir?” Resulullah (s.a.v) “Ramazan
ayı içinde verilen sadakadır” buyurdu. (14)
Yani Efendimiz’in her sözü, gönüllere bir ebedî
saâdet aşısıdır. Bu sebeple, idrâk etmekte olduğumuz Ramazân ayını, O’na yakınlıkta müstesnâ bir basamak bilmeli; O’nun gönül dokusundan hisseler alabilmek için bulunmaz bir fırsat
olarak görmeliyiz. Ne mutlu mübarek Ramazan
ayını Efendimiz gibi değerlendirip Rabbinin
Rızasına kavuşanlara!!
Peygamber Efendimiz(s.a.v) Ramazanda
Çok Kur’an Okurdu
Cenâb-ı Hakk’ın kelâmdaki mûcizesi olan
Kur’ân-ı Kerîm, imtihan yurdu olan bu dünyada
en büyük ders kitabımız. En şerefli amel, Kur’ân
ile meşgul olmalıdır. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân’a istinâd ederek konuşanlar doğru söylerler. Onunla
hüküm verenler isâbet ederek âdil davranırlar.
Onu tatbik edenler ecir kazanır ve ona çağıranlar dosdoğru yolu bulurlar.” (15)
1-El-Ahzab, 21.
2-İbn Huzeyme, Sahih (thk. Mb. A'zamî), III, 191-192, Beyrut, 1975.
3-Buhari, Savm: 5 ; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:
IX, 426.
4-İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte , IX, 419.
5-İbn Mace, Ahmed, Hakim) Ali en-Nâsıf, et-Tâc, II, 61.
6-Buhari, Savm: 8, Edeb: 51; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, IX, 503.
7-Buhari, Savm: 2, 9, Libas: 78; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, IX, 420.
8-Câmiü’s-Sağîr, 2/460.
9-Buhârî, Salâtu’t-Teravih 1, Cuma 29, 5; Müslim, Müsâfirîn, 177, (761); Muvatta,
Salât-fi’r Ramazan 1, (1, 113); Ebû Dâvud, Salât 318, (1373, 1374).
10-Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB yayınları, “İtikaf” md.
11-Buhari, İtikaf, 1.
12-Buhari, İtikaf, 17.
13-Buhari, İtikaf, 1.
14-Beyhakî, IV, 305.
15-Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14/2906; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân.
16-Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1967, I, 342.
17-Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7; Müslim, Fedâil 48, 50.
18-El-Haşr, 7.
19-El-Enfâl, 24.
36 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Ramazan Ayına
Mahsus
İbadetler
İbrahim KADIOĞLU
Çayırova İlçe Müftüsü
Teravih Namazı
rahat namaz olarak adlandırılmıştır. Türkiye’de
bu dinlenme fasıllarında Resulullah’a Salatü
selam ve ilahiler okunmaktadır.
Sevgili Peygamber Efendimizin teravih namazını kıldığı yönünde icma vardır. Hanefiler, Şafiiler, Hanbeliler ve Maliki mezheblerine göre bu
namaz müekked sünnettir. Başlangıçta teravih
namazını cemaate ilk kıldıran Peygamberimiz
olmuştur. Bu namaz, ümmetinin yükünü artıracağı için daha sonraları bu uygulamadan vazgeçmiştir. Yani başlangıçta 2-3 gün bu namazı
kendisi kıldırmış cemaatin artığını görünce bu
uygulamadan vazgeçmiştir.
Namazın rahat bir şekilde kılınması manasına
gelen teravih kelimesi, terviha kelimesinin çoğuludur. Rahat rahat dinlendire dinlendire kılınan bir namaz olduğu için Teravih namazı
adını almıştır.
Teravih namazı, Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınan sünnet bir namazdır. Hadisi
şeriflerde ‘Kıyamü Şehr-i Ramazan’ yani Ramazan ayının namazı olarak geçmesi, bu namazın Ramazan ayına ait bir ibadet olduğunu anlatıyor. Günümüze kadar uygulamalarda böyle
gelmiştir. Bu namaz her dört rekatta bir dinlenme amacıyla biraz oturulduğundan teravih –
38 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Teravih namazı, hicretin ikinci yılında Ramazan
orucuyla birlikte kılınmaya başlanmıştır.
Resulullah (a.s.)’ın bu namazı cemaatle çok az
kıldığı, genelde münferiden kıldığı bilinmektedir.
Bu uygulama Hz.Ebubekir’in halifeliği döneminde de devam ettirilmişti. Ancak Mescid-i
Nebeviyedeki dağınık şekilde kılınan bu namazı
Hz.Ömer hilafeti döneminde Ubey b. Ka’b’ı
cemaate namaz kıldırması için görevlendirmişti
ve bu uygulama günümüze kadar sürmüştür.
Teravih namazının rekat sayısında bazı farklı görüşler olsa bile Hanefi, Şafii ve Hanbeli fakihleri-
nin çoğunluğu Hz.Peygamberin vitir namazı dahil yirmi üç rekat kıldığı yönündeki rivayetlerin
kabul görmesidir. Aynı zamanda sahabelerin
uygulaması da bu yönde olmuştur. Ebu Hanife
Ahmed b. Hanbel, Maliki ve Şafiilerden bir kısmına göre teravih namazı cemaatle kılınması
sünneti bir uygulamadır daha faziletlidir diye
görüş bildirmişlerdir.
Teravih namazı Ramazan orucunu tutamayan
veya tutmayanların bile kılacağı bir namazdır.
Teravih namazı Ramazan gecelerini ihya etmek
için güzel bir ibadettir. Belki Türkiye’mizde ki
Müslümanların bu namaza göstermiş oldukları
ehemmiyet bir başka millette yoktur. Ancak
ülkemizde çoğunlukta rahat rahat kılınması gereken teravih namazları nispeten hızlı kılınmaktadır.
İtikaf
İtikaf kelimesi; bir yere belirli bir süreliğine yerleşmek, hapsetmek, alıkoymak, bir yere bağlanıp kalmak anlamına gelen a-k-f kökünden türemiştir. Fıkhen ise; kişi kendisini sıradan davranışlardan uzak tutması ve ibadet amacıyla belirli
bir süreliğine camide kalmasına denir. Bu ibadeti yapana akif veya mütekif denir. İtikaf ibadetinin meşruluğu Kur’an ve sünnet ile sabittir. Ayeti
kerimede;
“Mescidlerde itikafta bulunduğunuz zaman
kadınlara yaklaşmayın.”(Bakara 2/187)
Hz. Aişe Validemizin, “Resul-i Ekrem Ramazanın son on gününde itikafa girerdi. O bu adetine
vefatına kadar devam etmiştir. Sonra onun
ardından hanımları itikafa girmiştir.” (Buhari, İtikaf;
Müslim, İtikaf)
İtikaf ibadetiyle kişinin kendini tamamıyla
Allah’a vermesi, tam bir ihlas ve huşu içerisinde
ibadet yapması, nefsini şehevi duygularını dört
duvar arasına hapsetmesi ve ıslah etmeye çalışması ile olur. Tam bir teslimiyet ve huşu içerisinde ibadetlerini yerine getirmeye çalışır. İnsan fıtraten bazı durumlarda insanlardan uzak kalmaya, sessiz ve ızsız ortamlara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı en güzel bir şekilde Ramazan ayında yapılan itikaf ibadeti karşılamaktadır. İtikaf ibadetiyle
belirli bir süreliğine de olsa dünya işlerinden, sıkıntılarından, koşuşturmalarından ayrılmak suretiyle ahirete hazırlığın en güzel örneklerinden
biridir.
İtikaf ibadeti Resulullah (a.s)’dan önceleri de
uygulanmıştır. Ayet-i kerimede Yüce Allah (c.c.)
İbrahim (a.s) ve oğlu İsmail’e hitaben; “Evimi;
onu ziyaret edenler, ibadet için orada itikafa girenler, rukü ve secde edenler için tertemiz tutun”
diye emir verdik. (Bakara s.2/125) buyurması bu ibadetin çok eski bir ibadet olduğunu anlatıyor.
İtikaf ibadeti sünnettir. İtikafta bulunan kimsenin
abdestli olması gerekir. Bunun için abdeste ihtiyaç duyulması durumunda mescidden dışarı çıkılmasında bir sakınca yoktur. Ancak dünya işlerine ve dünya kelamına fazla girilmeden tekrar
geri dönüş yapılmalıdır. Hanefi, Maliki ve Hanbelilere göre ihtiyacı duyacağı şeyleri kendisine
getirecek birinin bulunması durumunda dışarı
çıkması itikâfı bozar. Hasta ziyareti veya cenaze
namazı için dışarı çıkmanın itikafı bozacağı yönünde görüş birliği içindedirler. Hanefi ve Malikilere göre unutarak mescitten çıkma itikafı bozar. Doktora gitme veya hastanede yatma ise
itikâfı bozmaz. Hanefilere göre bozar.
İtikafa giren kimse gücü yettiğince namaz kılmalı, Kur’an okumalı, istiğfar etmeli, zikir ve duaya
devam etmelidir. İtikafa giren kimse şöyle niyet
yapar: “Ya Rabbi senin rızan için itikafı eda
etmeye niyet ettim. O’nu benden kabul buyur.”
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 39
İtikafa giren, itikaftan akşam namazından sonra
çıkar. Hanefi ve Hanbeli mezheplerine göre
itikafın Cuma namazı kılınan camide yapılması
daha faziletli ise de herhangi bir mescidde de yapılır. İtikaf ibadeti Ramazan ayında ve Ramazan
ayının dışında da ifa edilebilir. İtikafta belirli bir
süre şart değildir. İtikaf niyetiyle camide birkaç
saat kalmak veya birkaç gün kalmakta yeterlidir.
Maliki mezhebine göre en az bir gün (24 saat) olmalıdır. Hanefi ve Maliki mezhebine göre unutarak olsa bile camiden çıkmak itikaf ibadetini bozar.Ancak itikafa girdiği mescidde Cuma namazı
kılınmıyorsa Cuma namazını kılmak için bir başka camiye gitmesi durumunda itikafı bozulmaz.
“Mescidlerde itikafta bulunduğunuz zaman kadınlara yaklaşmayın” (Bakara, 2/187) mealindeki ayet
gereği itikafa giren kimsenin cinsel ilişkide bulunması bütün mezheplerce itikafını bozar. Çoğunluğa göre bu amaçla dokunma, öpme ve hareketlerde böyledir. İtikafın bozulması durumunda yeniden niyetlenip girmesi gerekir.
Mukabele
rol etmelerine dayanır. Mukabelelerin özellikle
Ramazan aylarında yapılması bu ayda yapılan
ibadetlerin ve hasenatların kat kat fazla olmasından kaynaklanmaktadır.
Mukabele, her ayda ve her yerde okunabilir.
Sevgili Peygamberimizin vefatından önceki son
Ramazan’da iki defa gerçekleşmiştir. (Buhari, Bed’ül Vahy,
Müslim Fezailüş Şüheda) Sahabeler bu ay gelince aile fertlerini toplar, onlara mukabele okurlardı (Nevevi s.131)
Kur’an-ı Kerim’i güzel okuyanı dinlemek,
Resulullah’a dayanır. Resulullah (a.s) ashabının
içinde güzel Kur’an okuyanları dinler, bazen
gözyaşlarını tutamazdı. Bir Hadis-i Şerifte;
“Allah’ın evlerinden birinde onun kitabını okuyan ve müzakere eden cemaati Allah’ın rahmeti
kaplayacağı, onları meleklerin kuşatacağı ve
Allah’u Teala’nın o mecliste yer alanları kendi
nezdinde bulunanlara bildireceği” kaydedilir
(Müslim Zikir 38, Ebu Davut, Vitir 14, Tirmizi Kıraat 12)
İslam ülkelerinde, saraylarda mukabele okumak
için görevlendirilen hafızlar olmuştur. İstanbul’da Topkapı Saray müzesi Hırka-ı Saadet
dairesinde Osmanlı’dan günümüze kadar hatmi
şerifler okunması sürdürülmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde mukabeleler Ramazan’ın ilk günü başlar ve Arefe günü duası tamamlanarak duası yapılır. Bazı hocalar Kadir
gecesine gelecek şekilde hatm-i şerifine üç gün
öncesinden başlar. Günümüzde radyo ve televizyonlardan okunan hatimleri evlerinde takip
edenler de az değildir. Ayrıca hanımların kendi
aralarında mahallelerinde bir araya gelerek mukabele dinlemeleri yaygındır.
Mukabele; bir başkasının Kur’an-ı Kerim okumasını takip etmek suretiyle hatim indirme anlamında kullanılır. Genelde üç aylarda özellikle
Ramazan ayında hafızlar tarafından camilerde,
evlerde sesli bir şekilde okunan Kur’an- Kerim’i
diğerlerinin göz ucuyla takip etmeleri olayıdır.
Bu gelenek Cebrail (a.s)’ın Ramazan aylarında
Hz. Muhammed Mustafa’ya gelerek o ana kadar
nazil olan ayet ve sureleri karşılıklı okuyup kont40 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Hafızlarıyla dünyaca meşhur Mısır’da Ramazan
ayında cami, ev, radyo ve televizyonlarda çok
aktif olarak günün 24 saati boyunca mukabeleler okunur. Devamlı Kur’an-ı Kerim tilaveti yapan özel radyoları vardır. Radyo ve televizyonlarda mukabele okuyacak hafızlar özel bir komisyon tarafından seçilirler. Mukabele okuyan
hoca, hafız da olsa Mushaf-ı Şerife bakarak okuması daha faziletli görülmüştür. Çünkü Hatmi
Şerifleri dinleyenlerin daha rahat takip etmeleri
için orta, tertil üzere okunması tavsiye edilmiştir.
disini tutacağı oruca hazırlamış olacaktır. Kişinin
kendisini yapacağı işe manevi olarak hazırlaması çok önemlidir. Kendisini yapacağı işe manevi
olarak hazırlayan kişi, o işi yaparken sıkıntı
çekmez ve başarılı olur. İşte sahur aynı zamanda
kişiye bu manevi hazırlığı da sağlamış olacaktır.
Kültürümüzde
İftar ve Sahur
Remzi PEHLİVAN
Darıca İlçe Müftüsü
İ
ftar ve sahur, on bir ayın sultanı mübarek
Ramazan ayı ile ilgili kavramlardır. Bilindiği üzere iftar oruç açmak anlamındadır,
sahur ise oruca başlamadan önce yenilen
yemeği ifade etmektedir.
Sahur, oruca başlamadan önce yapıldığından
ve sıra itibarıyla iftardan önce olduğundan biz
de önce sahurdan bahsederek yazımıza başlayalım. Sahur, tutulacak olan oruca bir hazırlıktır.
Bilhassa yaz aylarına gelen uzun günlerde tutulan oruçlar insanları aç ve susuz bırakmakta,
oruçlunun güçsüz kalmasına sebep olabilmektedir. Bu bakımdan sahur yemeğinin yenilmesi
büyük önem arzetmektedir.Sahur yapmadan da
orucumu tutabilirim düşüncesiyle sahura kalkmadan oruç tutmak elbette mümkündür, ancak
sahur sadece yemek yemekten ibaret değildir,
sahur aynı zamanda başlı başına bir ibadettir.
Peygamberimiz sahur yemeğinin yenilmesini
tavsiye etmiştir, yani sahur yapmak sünnettir.
Allah Rasulü (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Sahur yapınız, çünkü sahurda bereket vardır.” (1)
Sahura kalkan bir Müslüman, sahur yemeği yemek suretiyle tutacağı oruca hem maddi olarak
hazırlanmış olacak, hem de manevi olarak ken-
Sahurun faydası sadece bu kadar da değildir. Bir
husus ayet ya da hadiste yer almışsa onun sayısız faydaları var demektir. Sahur da hadis-i şerifte yer aldığına göre sayısız faydaları vardır. Biz
bunlardan bir kısmına temas etmeye çalışalım.
Sahura kalkan Müslüman, sahur yemeğinin peşinden güzelce abdestini alacak ve sabah namazı için camiye gitmek suretiyle sevapların kat kat
verildiği Ramazan ayını değerlendirmiş olacaktır. Sabah namazını camide kılmak suretiyle hem
cemaat sevabı olan 27 kat sevabı elde etmiş olacak, hem de ruhunun gıdasını almış, manevi bataryalarını doldurmuş bir şekilde güne başlama
imkânını elde etmiş olacaktır. Aynı zamanda rızıkların dağıtıldığı zaman dilimi olan seher vaktinde ayakta ve Rabbine kulluk halinde rızıklardan en güzel şekilde nasibini almış olacaktır.
İftar da yine kendisine has önemi ve özellikleri
olan, Ramazan’a has bir ibadettir. ‘İftar bir çeşit
yemektir, bunun neresi ibadettir?’ denilmesin.
Çünkü “Niyetle âdetler ibadet olur, niyetsiz
ibadetler âdet olur.” Oruç gibi bir ibadetin peşinden gelen ve usulüne uygun bir şekilde yapılan iftar elbette ibadettir. İftara, tutulan orucun
kabulü için dua ve Cenâbı Allah’a verdiği nimetlere şükürle başlanır. Tabi akşama kadar aç kalmış mideye, aniden fazla miktarda yemek göndermek mideyi yormak anlamına gelecek ve bu
da sağlık için zararlı olacaktır. Sağlığımızı korumak ise en başta gelen görevimiz olmalıdır. O
halde bir miktar yemek yedikten sonra, mesela
çorba içildikten sonra akşam namazı kılınmalı,
daha sonra yemeğe devam edilmelidir. Yemekten sonra da yatsı ve teravih namazı cemaatle
camide kılındığı takdirde hem ibadetler yerine
getirilmiş, hem de Ramazan’dan en güzel şekilde
istifade edilme yoluna gidilmiş demektir.
Ramazanın güzelliklerinden birisi de iftar sofralarımızda misafir, bilhassa fakir kimselerin buTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
41
lunmasıdır. Peygamberimiz (s.a.s): “Sofranızda
oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyi kimseler yesin, melekler size dua etsin” buyurmaktadır. (2)
Başka bir hadiste ise şöyle buyurmaktadır:“Kim
bir oruçluya iftar ettirirse oruçlunun sevabından
bir şey eksilmeksizin, (iftar ettirdiği) oruçlunun
kazandığı sevap kadar sevap kazanır.”(3) Allah
Rasulü bu hadisi irad ederken oradaki sahabelerden Selman: “Biz dedik ki: Ey Allah’ın Rasulü!
Bizler bir oruçluyu iftar ettirebilecek durumda
değiliz!” Bunun üzerine Allah’ın Rasulü: “Allahu
Teala bu sevabı bir yudum su ile, bir içim süt ile,
bir tek hurma ile bile olsa oruçluyu iftar ettirene
verir. Allahu Teâlâ bir oruçluyu iftar ettiren
mü’mini cennette benim havzımdan içirir. Ondan içen de bir daha asla susamaz” (4) buyurdu.
Allah Rasulü (s.a.s)’in bu müjdelerine nail olmak
için imkânı olan mü’minler, iftar sofraları hazırlamakta, fakirlere, yolculara ve sofrasına gelen
herkese iftar vermektedirler. İmkânı az olan müminler bile Ramazan’da sofralarını misafirlerle
paylaşmak istemektedirler. Böylece hem iftar etmenin, hem de paylaşmanın mutluluk ve hazzını
yaşamaktadırlar. Bu öteden beri bu şekilde devam etmekte ve kıyamete kadar da devam edeceğe benzemektedir.
Ecdadımız Osmanlı’da Ramazan ve iftar geleneğinin daha içten ve canlı yaşandığını bilmekteyiz. İslam Ansiklopedisinde iftar konusunda, Osmanlı devlet geleneğinde iftar ile ilgili aşağıdaki
bilgilere rastlamaktayız: XVI. yüzyılda başta sadrazam olmak üzere devlet ricalinin önce ilmiye
mensuplarını, ardından üst düzey bürokratları
davet ettiğine ve Ramazan’ın on beşinden sonra
Yeniçeri Ocağı ağalarından başlayıp kaptan-ı
derya ile sona ermek üzere düzenlenen bir teşrifat dahilinde askeri kesimin, sadrazam dışında
42 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
da sıra ile diğer vezirler tarafından iftara alındığına dair gözlemler mevcuttur. (5) İftarın ardından
daha önce hazırlanan mahfazalara konulmuş,
üzerlerinde verilecek kişilerin adı yazılı hediyeler
padişah adına "diş kirası" âdeti hükmünde olmak üzere dağıtılırdı.(6)
Görüldüğü gibi Osmanlı’da başta padişah olmak üzere, durumu iyi olan sadrazam, vezir,
paşa gibi devlet ricali iftar sofraları hazırlar, devlet adamlarına iftar vermekle beraber, başta fakirler olmak üzere halka da iftar ikram ederlerdi.
Ayrıca iftardan sonra diş kirası adı altında fitre ve
zekâtların dağıtıldığını görmekteyiz.
Bu gün de yine aynı şekilde maddi durumu iyi
olan Müslümanlar iftar sofraları hazırlamakta,
belediyeler, özel kurum ve kuruluşlar da çadırlarda ve değişik yerlerde iftar sofraları hazırlamak
suretiyle bu güzel geleneği devam ettirmektedirler. Yine aynı şekilde zengin Müslümanlar Ramazan’da fitre ve zekâtlarla, ayrıca sadaka olarak dağıttıkları gıda paketleri ile fakirleri sevindirmekte, Ramazanın feyiz ve bereketinden istifade
etmektedirler. Böylece Ramazan’da birlik, beraberlik ve kardeşlik duyguları pekişmekte, insanlar birbirlerine daha fazla kenetlenmekte,
İslam’ın istediği kardeşlik pekişmektedir. Zira
Peygamber Efendimiz de Müslümanları bir binanın tuğlaları gibi birbirini destekleyen kişiler olarak tarif etmektedir. (7)
Bizler de imkânımız olduğu takdirde Ramazan
ayında iftar sofralarımıza fakirleri davet etmeli,
hem onlarla paylaşarak onların mutlu olmalarını
sağlamalı, hem de Allah Rasulünün (s.a.s.) sünnetini ihya etmenin mutluluğunu içimizde yaşamalıyız. Ülkemizde yaşayan fakirlerin yanında,
savaştan kaçarak ülkemize sığınmacı olarak gelmiş bulunan Suriyeli kardeşlerimizi de unutmamalı, olara da kardeşliğimizi göstermeli, Ramazanı onlara da yaşatmalıyız. Ramazanınız
mübarek, iftar ve sahurlarınız bereketli olsun.
1-Buhari, Sahih H.No:1823, Müslim, Sahih, H.No:45 (1095)
2-Riyazüssalihin 5/550 H.No:1270
3-Riyazüssalihin 5/548 H.No:1268
4-Mişkatül Mesabih 1/612-613, Beyhak,Şuabül İman H.No:3455
5-İslam Ansiklopedisi C:21 Sh:518
6-İslam Ansiklopedisi C:21 Sh:520
7-Buhari, Sahih H.No:467, Müslim, Sahih H.No:65(2585)
Yoksulların Güvencesi
Zekât ve Sadaka-i Fıtır
Birol NURLU
Derince İlçe Müftüsü
Z
ekât sözlükte, ‘artma, çoğalma,
temizlik, saflık, duruluk, bereket ve iyi hal’ gibi anlamlara gelir.
Dini terim olarak ise zekât, ‘Dini ölçülere göre zengin sayılan Müslümanın yılda bir, malının belirli bir bölümünü Müslüman fakirlere Allah rızası için
vermesi’ demektir.
İslam’ın beş temel esasından biri olan zekât
hicretin ikinci yılında Medine-i Münevvere’de
farz kılınmıştır. Farziyeti kitap, sünnet ve icmâ ile
sabittir. Malî bir ibadet olan zekât, Kur’an-ı
Kerim’de pek çok ayette namazla birlikte ele
alınmıştır. Demek ki zekât namaz kadar önemli
olan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim zekât vermeyi
mü’min, muhsin ve muttakî kimselerin temel
özellikleri arasında saymaktadır. Çünkü kurtuluşa erecek mü’minlerin vasıfları sayılırken zekât
vermek de yer almakta ve “Onlar ki, zekâtı verirler” (1) buyurulmaktadır.
Yüce Rabbimiz;“Namazı tam kılın, zekâtı verin.”
Peygamberimiz (s.a.v)’ de; “İslam beş esas
üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna
şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek,
haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak” (3) buyurmaktadır. Ayet ve hadislerden anlaşılacağı
üzere dini bir mükellefiyet olan zekât, yapılması
(2)
kişinin isteğine bırakılmış bir yardım değil, fakirin hakkı ve zengin kimsenin yerine getirmek zorunda olduğu bir görevdir. Zira Rabbimiz “Onların (zenginlerin) mallarında muhtaç ve yoksular
için bir hak vardır” (4) buyurmaktadır.
İbn-i Abbas (r.a)’tan rivayet edilen bir hadis-i
şerifte Peygamberimiz Muaz b. Cebel’i Yemen’e
Vâli ve hâkim olarak gönderirken ona şöyle buyurdu: “Ey Muaz, onları (Yemen halkını) önce
Allah’tan başka ilah olmadığına, benim Allah’ın
resulü olduğuma şehadete davet et. Eğer bunu
kabul ederlerse, onlara her gün gece ve gündüz
beş vakit namazı Allah’ın farz kıldığını bildir.
Bunu da kabul ederlerse, zenginlerinden alınıp
fakirlerine verilecek olan zekâtı da Allah’ın farz
kıldığını onlara bildir.” (5)
Bir adam Peygamberimize gelerek; (Ya
Resulallah), “Bana öyle bir amel söyle ki, cennete girmeme sebep olsun” dedi. Bunun üzerine
Peygamberimiz, “Allah’a ibadet eder ve ona
hiçbir şerik katmazsın, namazı kılar, zekâtı
verirsin ve akrabanı gözetirsin” buyurdu. (6)
Fitre ise, Ramazan ayında fakirlere verilen bir
sadakadır. Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından
başka nisap miktarı malı veya onun değerinde
parası olan müslümanın fıtır sadakası vermesi
vaciptir. Bayramdan önce verilmesi daha iyidir.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
43
Dini ölçülere göre zengin olan kişinin, kendisinin
ve ergenlik çağına gelmemiş çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir. Fitre veren kişi hem borcunu ödemiş, sevap kazanmış olur hem de fakirlere bayram sevincini yaşatmış olur.
Dinimizin emirlerine baktığımızda sosyal dayanışmaya önem verdiğini, toplumu kuvvetlendirdiğini, kardeşliği geliştirdiğini, toplumun kültür
seviyesini yükselttiğini, fertler arasında şefkat,
merhamet, sevgi ve saygı bağlarını güçlendirdiğini görüyoruz.
Her nimetin kendine göre bir külfeti vardır. Zenginlik de Allah’ın ihsanı ve bir nimetidir. Bu nimetin külfeti ve mükellefiyeti de fakirlere, muhtaçlara yardım etmek, zor durumda olan kimselerin derdine derman olmaktır. Bunun için sosyal yardımlaşmanın en güzel örneğini teşkil
eden zekât muhtelif ayet ve hasislerde emredilmekte, zenginlerin yoksulları görüp gözetmeleri
istenmektedir.
Zekât ve fitre, varlıklı kimselerden, fakirlere
uzanan ve onları sevindiren bir yardım elidir.
Müslüman, alın teriyle kazandığı malının bir kısmını, ibadet niyetiyle din kardeşine verir. Böylece nimetlerin âdil paylaşımına, sosyal adalet ve
dayanışmaya vesile olur. Zekât ve fitre; malı temizler, mal sahibinin gönlünü arıtır, ahlaken
yükseltir. İnsanı cimrilikten kurtarır, insanlara
karşı şefkat ve merhamet duygu-larını kuvvetlendirir.
Zekât ve fitre malı bereketlendirir. Zengin ile fakir
arasında güven, sevgi ve saygı bağlarını, kardeşlik duygularını güçlendirir. Zira Peygamberimiz
“Zekât, İslam’ın köprüsüdür” (7) buyurmaktadır.
Zekât ve fitre, kişisel arınmaya vesile olmasının
yanında, toplumsal arınmaya, sosyal bünyenin
sağlıklı bir şekilde gelişmesine, toplumsal denge
ve barışın sağlanmasına da vesile olur. Zekât ve
fitre, serveti sadece zenginlerin ellerinde dolaşan
bir güç olmaktan çıkarıp fakir ve muhtaçların da
istifadesine sunmakta; böylece zengin ile fakir
arasında bir diyalog ve hoşgörü köprüsü oluşturmaktadır. İhtiyaç sahiplerinin zekât ve fitre vası-
44
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
“Onların (zenginlerin) mallarında
muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır”
Ayet-i Kerime
tasıyle âdeta sosyal güvenliği sağlanmaktadır.
Aynı zamanda fakirler kıskançlık, kin ve sermaye
düşmanlığından korunmaktadır. Zira fakir ihtiyaç içinde kıvranırken, zenginin lüks bir hayat
yaşaması, fakirlerin kıskançlık, kin ve nefretlerini
artırmaktadır. Buna, bir de zenginin yüksekten,
kibirli bakışı eklenince, telafisi zor uçurumlar
meydana gelmektedir. Zenginin farz olan zekâtını ve fitresini vermesiyle fakir zengine “ihtiyacı
olduğunda yardım elini uzatan bir dost” nazarıyle bakacak ve onu imdadına gönderen
Allah’a hamd edecektir. Zengin de, ibadetine
vesile olan fakire, ihtiramla bakacak ve böylece
fertler arasında kardeşlik şuuru hakim olacaktır.
Zekât ve fitre Allah’ın verdiği zenginlik nimetine
bir şükürdür. Yüce Allah; “Eğer şükrederseniz
elbette size (nimetimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir” (8) buyurmaktadır. Zekât ve fitre, zengin ile
fakiri birbirine yaklaştırır. Servet farkından doğabilecek dengesizlikleri ortadan kaldırır. Müslümanın cennete girmesine vesile olur.
Malımızın bereketlenmesine, arınmamıza,
mü’min kardeşlerimizle aramızdaki güven, sevgi, saygı, kardeşlik bağlarımızın güçlenmesine
vesile olan zekât ve fitre yükümlülüğümüzü rıza-i
ilahiye uygun olarak yerine getirebilmeyi
Rabbim cümlemize nasip etsin. Âmin...
1- Mü’minun 51/19
2- Bakara 2/43
3- Riyazus Salihin c.2 s.472
4- Zariyat 51/19
5- Riyazus Salihin c.2 s.474
6- Riyazus Salihin c.2 s.477
7- Et-Tergib ve’t-Terhib c:1 s:517
8- İbrahim 14/7
Ve r e n E l
Alan Elden
Üstündür
M. Resul HAKSÖYLER
Dilovası İlçe Müftüsü
slam dini, iman esaslarına bağlı, hak ve
adalet üzere yaşayan bir ahlak toplumu
oluşturmayı gaye edinmiştir. Kişilerin kötülüklerden, toplumların da fesat amillerinden korunmasının hayatta Allah'ın nizamının uygulanmasıyla gerçekleşeceğini kabul
edersek, vicdanlara Allah inancını, cemiyete de
O'nun nizamını hakim kılmanın kaçınılmaz bir
gerçek olduğu sonucuna varırız. Bu gerçek bize,
dinin ve salim aklın beğenip sevdiği, yapılmasını
istediği ve Allah'ın rızasını kazanmaya vesile
kabul ettiği her türlü hayır işlerini hatırlatır.
Nitekim Allahu Teala;
İ
“Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu
görecektir.” (Zilzal, 99/7) buyurmuştur. Peygamberimiz (sas) de;
Adiyy İbnu Hatim (radıyallahu anh) anlatıyor:
Resulullah (sas): “Yarım hurma ile de olsa
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah
yolunda) harcamadıkça, gerçek
iyiliğe asla erişemezsiniz. Her
ne harcarsanız Allah onu
hakkıyla bilir.”
(Al-i İmran, 3/92)
kendinizi ateşten koruyun” buyurdu.
Din; Allah'ın insanlara bildirdiği ilahi bir kanun,
dindarlık ise insanın kendi arzusu ile bu nizama
uyması olduğuna göre, hakiki iyilik, Allah katında iyi olduğu için yapılandır. Çünkü böylesi bir
imanla hayr işlemek, sadaka vermek Allah'ın
hoşnutluğunu talep demektir. Ayrıca islam dininin verme konusunda ihtiyaç sahiplerini öncelemekle birlikte, kapıya gelenin geri çevrilmemesi
yönünde nasihatleri de vardır.
Zeyd İbni Eslem (radıyallahu anh) anlatıyor:
Resulullah (sas) buyurdular ki:“Dilenci at üzerinde de gelse ona sadaka verin.” [Muvatta, Sadaka 3, (2, 992).]
Hayır işlemenin pek çok çeşitleri ve dereceleri
vardır. Bunun için insanlar, az veya çok iyilik
edecek imkânlara sahiptirler. Ancak bol imkânlara sahip kimseler, hayrın en zorunu göze
almakla mükelleftirler.
“Size sırf Allah rızası için yemek yediriyoruz.
Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür
bekliyoruz” (İnsan,76/ 9) ayetlerinde belirtildiği üzere
"en çok sevilen şeyleri Allah yolunda O'nun
rızasını kazanmak için sarf etmek" olduğuna işaret eden Kur’an, hayrın sadece maddî
imkânlarla yapılamayacağını, kişilerin kendi
imkân ve yetenekleri oranında da iyilik yapabiTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
45
leceklerini, yerine göre bir tatlı sözün ve hoşgörünün bile bir hayr olabileceğini bildirmiştir.
“Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından
eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan
daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.” (Bakara, 2/263)
Bununla birlikte dinimiz İslam, çalışmayı emir ve
tavsiye etmiş, tembelliği ve buna bağlı olarak insan onurunu zedeleyen dilenciliği kesinlikle yasaklamıştır. Elbette yoksulu doyurmak, gerçek
ihtiyaç sahibine Allah rızası için yardım etmek
bir Müslümanın görevidir. Ancak insanların iyilik
etme duygularını istismar etmek ve İslam’ın
yanlış tanıtılmasına sebep olmak da aynı ölçüde
yanlıştır.
Nitekim Peygamber Efendimiz çalışıp kazanabilecek güce sahip birisinin dilenmesini kesinlikle
doğru bulmamıştır. Dilenciliği meslek haline
getirenleri ise uyarmış ve şöyle buyurmuştur:
“Sizden bazıları (bütün uyarılara rağmen) dilenmekten vazgeçmez ve insanlardan istemeye devam ederse kıyamet günü yüzünde et parça
sıkılmaksızın (rezil bir halde) Allah'a kavuşur.”
(Müslim, 12/Zekât, 35 (I, 720), nr: 103, 104)
Bir başka hadis-i şeriflerinde;
İbnu Ömer (radıyallahu anhüma) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) minberde,
sadakadan ve dilenmeye tevessül etmemekten
bahsettiği sırada:
"Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır!" buyurdu.
"Üstteki" infak eden, "alttaki" de dilenen
demektir." [Buharî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, (1033); Muvatta, Sadaka 8, (2,
998); Ebu Dâvud, Zekât 28, (1648); Nesâî, Zekât 52, (5, 61).]
Sonuç olarak İslam dini sadaka vermeyi,
mü’min kardeşlerimizin ihtiyaçlarını gözetmeyi
bizlere tavsiye etmiştir. Bu hayır işinin gönülden,
Allah rızası için yapılması amelin kabulünde
önemlidir. Bununla birlikte İslam Müslümanın
sadakalarla geçimini sağlamaması ve kendi
maişetini kendi kazanması ya da bu yönde
çabalaması için teşvikkar olmuş ve ‘veren el,
alan elden üstündür’, demiştir.
46 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
SADAKA TAŞLARI
Sadaka taşı Türk milletinin bir sevgi, asalet ve fazilet
taşıdır. Osmanlı, bir insana saygı medeniyeti
kurmuştu, paylaşmayı çeşitli kurumlarla yaygın hale
getirmişti. Külliyeler, imaretler, hanlar, hamamlar,
şifahaneler ve sadaka taşları hep insan içindi.
Komşusu aç olan tok yatamazdı, bu yetmezmiş gibi
hayvanlara da bir sevgi vardı, sokak hayvanlarına
barınak, kuş evleri, sulaklar, yalaklar, çeşmeler ve
hayvanların da su içebilmesi için yerler yapılırdı.
En fazla iki metre boyunda olan, genellikle beyaz taş
veya mermerden yapılan silindir veya diktörgen
prizma şeklindeki sadaka taşlarının üstünde 15 cm.
civarında bir oyuk bulunur, hayırseverler, yoksulların
alması için para, giysi veya yiyecek gibi yardımlarını
buraya koyarlarmış. Daha çok gözden uzak yerlerde
bulunan sadaka taşları, iyiliksever insanlarla yardıma
muhtaç olanların yüz yüze gelmemelerini sağlarmış.
Çünkü, âdet üzere yardımlar gece geç saatlerde
sadaka taşlarına konulur, muhtaç olanlar da bu
yardımlardan ihtiyaçları kadarını sabaha karşı
alırlarmış. Böylece alan utanmaktan, veren de gurur
ve riyadan kendini korurmuş.
Derdini kimseye açamayan fakir, ihtiyacı olunca
sadaka taşına konulan parayı alır, kalanını kendisi gibi
ihtiyacı olanları düşünme terbiyesi icabı geri kor ve
‘meçhul sadakacı’ya içinin memnunluğunu kalbinden
ulaştırır ve dönermiş… Bir de bir mahallenin fakirleri
için konulmuş bağışlara, diğer bir mahallenin fakirleri
dokunmazlarmış.
Günümüzde, orda burda çok ender rastlanan sadaka
taşlarının işlevini bilen kalmadığı gibi, bu taşların pek
çoğu kaldırım, temel ve duvar taşı olarak heba
edilmişlerdir.
Bir Ömre Bedel Gece:
Kadir Gecesi
“Hâ Mîm. Apaçık olan Kitab’a
andolsun ki, biz onu mübârek bir
gecede indirdik. Şüphesiz biz
insanları uyarmaktayız.” (1)
Şaban APAYDIN
Gebze İlçe Müftüsü
nsanların kişisel tarihlerinde dönüm noktaları olan olaylar vardır. Hatta birçok kişi
hayatını anlatırken milat olarak o tarihi
kullanır. “Evlendikten bir ay sonra, askerden döndükten sonra” gibi ifadelerle hayatlarını anlatan birçok insan vardır. Aynı
şekilde insanlığın da tarihinde dönüm noktaları
vardır. Milyonlarca yıllık insanlık tarihinin en
önemli gelişmesi Kur’an’ın yeryüzüne nazil olması yani Kadir Gecesidir. Bu gece “beşerin yırtıcılıkta sırtlanları geçtiği” cahiliye dönemini
“asr-ı saadete” döndüren gecedir. Bu gece
“ekin bitmez bir şehri” “şehirlerin anası” yapan gecedir. Bu gece herhangi bir ayı “onbir
ayın sultanı” yapan gecedir. Bu gece nice eşkıyanın evliya olmasının başladığı gecedir. Bu
gece “kuru et yiyen kadının oğlunun” “alemlere rahmet olarak anılacağı” gecedir. Ve bu
gece tüm zamanlara ve tüm insanlara seslenen
Kur’an’ın nazil olmaya başladığı gecedir. İşte o
Kur’an bu geceyi bize şöyle anlatır:
İ
yani yaklaşık 83 yıldan, yani bir insan ömründen daha hayırlı olan bu geceye bereketi veren
ilk şey Kur’an-ı Kerim’dir. Dolayısıyla “kadri” bilinmesi gereken ilk şey de Kur’an-ı Kerim olmalıdır. Bu sure bize bu geceyi hakkıyla idrak edip
hakkıyla ihya edenin bütün bir ömrünü ihya etmiş gibi olacağının müjdesini verir. Yani bir ömre
bedel gece… Kur’an bize bunun tam tersi örneğini de verir: “Allah, (inkârcılara) “Yeryüzünde
kaç sene kaldınız?” diye sorar. Onlar, “Bir gün,
ya da bir günden daha az bir süre kaldık derler”
(3) İnkarla geçen bir ömür neredeyse bir güne bile
denk gelmezken “kadri” bilinerek ihya edilen bir
gece bir ömre bedel.
“Şüphesiz biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin
izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan
yeri ağarıncaya kadar bir esenliktir.” (2)
Surenin ikinci kısmında da bu “ömre bedel”
gecenin bereketini neredeyse bir “genel af” gibi
Rabbimiz bize anlatıyor. Bu gece meleklerin
dualarımıza amin demek için, günahlarımıza bağışlanma dilemek için görevlendirildiğini ve ta ki
tan yeri ağarıncaya kadar bu bunun devam edeceğini müjdeler. Tecrid-i Sarih’te bu surenin iniş
sebeplerinden birisi şu şekilde anlatılır. “Bir kere
Resulullah (s.a.s) Ashab-ı Kirama İsrailoğullarından birinin, silahını kuşanarak Allah yolunda bin
sene cihat ettiğini bildirmişti. Ashabın buna hayret etmesi üzerine Cenab-ı Hak, Kadir suresini
indirmiştir.” (4)
Bu ayet-i kerimeleri iki bölümde değerlendirirsek, ilk bölümden şunu çıkarabiliriz: Bin aydan,
Bu mübarek gece feyzin, bereketin, rahmet ve
mağfiretin insanlar üzerine sonsuz bir şekilde
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
47
bahşedildiği, insanlara hidayet yolunun gösterildiği, Karanlıktan aydınlığa çıkarıldığı dünya ve
ahiretinin mamur edildiği bir gecedir. Hakkı
batılı birbirinden ayıran yüce kitabımız Kur’an-ı
Kerimin indirilmeye başlandığı bir gecedir.
Bu gecenin kutsallığı, bereketi o özel zaman diliminden değil, Kuran’ın insanlık semasına inmeye başlamasından alır. Bu nedenle, söz konusu
kadir kıymetin bu geceye değil, Kuran’a izafe
edilmesi daha isabetli ve makul olandır. Bunun
anlamı da şudur: Ey insan! İndiği zamana dahi
binlerce kat değer yükleyen bir Kitab, indiği kendi halinde bir çöl kasabası sakini olan
Abdullah’ın oğlu Muhammed’i ‘Âlemlere rahmet’ olan bir elçi yapmıştır. Bu vahiy; sıradan bir
çöl kasabası olan Mekke’yi, ‘Ümm’ül-Kurâ/
Kentlerin Anası’ diye tebcîl edilen mübarek ve
mükerrem bir belde haline getirmiştir. Öyleyse
bu vahiy bir de senin yüreğine, zihnine, hayatına
ve dünyana inerse, seni neler yapmaz! Bu vahiy
senin idrak ufkuna bir doğarsa, sana bir gecesi
bir ömür kadar bereketli bir hayat bahşeder!
Senin duygu, düşünce ve eylem potansiyelini
binlerce kat arttırmaz mı?
Kadir Gecesinde Neler Yapmalıyız?
Bu gece ilk yapmamız gereken; Kur’an nesli olabilmenin yollarını aramak, yaşayan Kur’an olabilmek, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak, Kur’an’ın
kadir ve kıymetini bilebilmek, her geceyi Kadir
bilmek, her geceyi Kur’an ile ihya etmek, her
geceyi ‘Kâim’ül-leyl’ yaparak gecelerimizi
Kur’an ile ayağa kaldırmak, gecenin bu en dingin anlarında ona yüreğimizin dudaklarını teslim
edebilmek, Kur’an ile hayat bulmak, Kur’an’sız
geçen ömrümüzü cahiliyye gecemiz bilip bu
kapkaranlık gecemizi Kur’an güneşi ile aydınlatmak, ‘Kur’an bana nazil oldu’ hem de olmaya
devam ediyor diye “tenezzelü’l-melâiketü” meleklerin indirmesi devam ediyor bilinciyle okumak..Vahiy bir kerede inmiş olsa da, inişi bitmiş
olsa da, Kur’an’ın anlamları bitmez. Asırlar eskir,
zaman yaşlanır, Kur’an ise gençleşir, her dönem
yepyeni bir ses verir bize. Allah Resulü şöyle buyurur: “Kim Kadir Gecesini, faziletine inanarak
ve alacağı sevabı Allah'tan bekleyerek ibadet ve
taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.” (5)
48 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Kadir gecesini namaz kılarak, Kur’an-ı Kerim
okuyarak, tövbe istiğfar ederek ve dua yaparak
değerlendirmeliyiz. Süfyan-i Sevri: “Kadir gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir.
Kur’an okuyup sonra dua etmek daha güzeldir”
demiştir. (6) Hz.Aişe (r.ah) söyle anlatıyor:“Ey
Allah’ın Resulü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl
dua edeyim? diye sordum. Resulullah (s.a.s):
“Allahümme inneke afüvvün tühibbü’l-afve fa’fu
annî (Allah’ım sen çok affedicisin, affi seversin,
beni affet)” diye dua et, buyurdu. (7) Dolayısıyla
bu gece bolca tevbe-i istiğfar edilmelidir. Geçmiş
günahlarımızdan pişmanlık duyarak hayatımızda bu geceyi bir milat gibi geçirmeliyiz.
Duaların geri çevrilmediği bu gecede Rabbimize
“gün ağarıncaya kadar” dua etmeliyiz. Dua
kapısında sabaha kadar beklemeliyiz. Bu gece
bol bol kaza namazı kılmaya gayret göstermeliyiz. Bir ömürlük bu gecede bir ömürlük namazımızın kazasını yapma fırsatını geri çevirmemeliyiz.
Kur’an Gecesi olan bu gecede bolca Kur’an okumalıyız. Ve Kur’an’ı yaşamaya kendimize söz
vermeliyiz. Akrabaya, komşuya gitmeliyiz; bu
mübarek gecenin bereketi tüm etrafımızda yankılatmalıyız. Bu gecede gelmeyenlere gitmeli,
aramayanları aramalıyız. Anne babamızın muhakkak rızalarını almalı, elleri öpmeli, dualarını
almalıyız. Eğer vefat etmişlerse onların razı olacağı işler yapmalıyız. Onların amel defterine
sevap yazdıracak işler yapmalıyız.
Velhasılı bir ömürlük bu geceyi ömrümüzün
dönüm noktası, milat gecesi haline getirmeliyiz.
“Kadir Gecesinden önce” “Kadir Gecesinden
sonra” diye bir işaret koymalıyız bu gecemize.
Her ayımızı Ramazan, her günümüzü Cuma;
her gecemizi Kadir bilip ahireti bayram olanlardan olmak duasıyla hayırlı Ramazanlar dilerim.
1- Duhan; 1-3
2- Kadir;1-5
3- Mu’minun; 22-23
4- Tecrid-i Sarih Tercemesi; VI, 313
5- Buhari; Kadir,1
6- Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313
7- Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314
Ramazan
Bayramı
Mehmet YAZICI
Gölcük İlçe Müftüsü
T
oplumların belli zamanlarda birbirleriyle bağlantısı olmadan, aynı
duygularda buluştuğu, kaynaştığı
zaman dilimleri vardır. Bunların sevinç ve mutluluk vesilesi olanlarına
Bayram denir. Dini bayram ise “Ümmete ait
toplu sevinç, mutluluk ve ortak kutlanma
vesilesi olarak kabul gören belirli zamanlardır” denilebilir. İslam öncesi Cahiliyye döneminde de iki bayram kutlanmakta iken,
Rasulullah; Medine’de “Allah size o iki bayram
günlerine bedel, onlardan daha hayırlı iki bayram günü ihsan buyurmuştur” (Ahmed Bin hanbel Müsned III.
107.178) diyerek Ashabı ve onların şahsında bizleri
müjdelemiştir.
Bunlar, günümüzde Ramazan Bayramı diye
bilinen ve İslamî literatürde Iydıl Fıtr, Kurban
Bayramı diye bilinen ve İslam literatüründe
Iydıl Udhiyye olan iki bayramdır.
“Fıtr”, yaratılış anlamına gelir. “Biz insanı muhakkak, en güzel yaratılış üzerine yarattık” (Tin Suresi
2) ayetinden anlaşılacağı üzere, insan tertemiz ve
günahsız yaratılmıştır. Peygamber Efendimiz
(s.a.v) de, “Her doğan İslam fıtratı üzerine doğar, sonra anne, babası onu ya Yahudi ya Hristiyan ya da Mecusi yapar” (Tirmizi Fiten 26) buyuruyor.
İşte Fıtır bayramında, insan Ramazan ayında yeniden yaratılışının ilk hali olan; masum, günahsız haline döner. Bir insanın en sevinçli, mesrur
ve mutlu anı; günahsız olduğu andır. Bütün günahlardan kurtulmuş, yaradılış temizliğine dönmüş bir hale gelen, Bayram eder.
Hz. Peygamber (s.a.v), “Oruçlu için iki sevinçli
an vardır. Birincisi iftarını açtığı an, ikincisi de
Rabbine kavuştuğu an” (Buhari Savm 9) buyuruyor. İftarını açtığı an da iki vakittir; birincisi orucunu açtığı; iftar ettiği zaman ikincisi de; Ramazan ayı bitip artık günahlardan sıyrıldığı, tertemiz olduğu
Ramazan Bayramı’dır.
Bu sevinç zamanı (iftar anı ve Ramazan bayramını); Ramazanı Allah’ın emrettiği şekilde yaşayan Müslüman, Rabbine kavuştuğunda asıl bayramı yapacaktır. Allah hepimize nasip etsin.
Biraz düşünelim bakalım. Akşam ezanı okunmadan yemek haram. Arefe günü yemek (imsakakşam) arası haram, ama bayram günü oruç tutmak yani yememek haram.
Ramazan Bayramı bütün Müslümanların bayramıdır. Bayramlarda bizimle namaz kılanlar bizim
kardeşlerimizdir. Çünkü bu gün bizimle bayram
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
49
kılmadan daha önceki istikrarımızı devam ettiririz. Zaten ibadetlerde esas olan devamlılıktır. Hz.
Peygamber (s.a.v), “İbadetin en faziletlisi az da
olsa devalı olandır” (Buhari 32 Müslim 215-216) buyurmaktadır. Hem de senenin tümünü oruçlu gibi geçirmiş olma gibi bir fırsatı kaçırmamış oluruz. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.v), “Kim Ramazan’ı oruç
tutar, ona sonra şevvalden 6 gün eklerse bütün
seneyi oruç tutmuş gibi olur” (Müslim Sıyam 204) buyurmaktadır.
edenler inşallah yarın bizimle oruç tutarlar, bizimle 5 vakit namazı kılarlar. Bizimle sevinenler,
bizimle üzülenler yarın her halükârda bizimle
olurlar.
Bu bayramda büyükler ziyaret edilmeli, hayır
duaları alınmalı, dargınlar barışmalı çünkü,
“Müslümana Müslüman kardeşi ile üç günden
fazla dargın durması helal olmaz” (Buhari Edeb 62) buyuruyor Rasullullah (s.a.v)... Yine fakirlerin hakkı olan Fıtır sadakası Bayram namazından önce
fakirlere ulaştırılmalıdır. Ramazan bayramına
şeker bayramı demek Türk örf ve literatürüne terstir. Buna da özellikle dikkat etmeliyiz.
30 gün Ramazan,
artı, Şevval’den 6 gün;
Ayetle sabit bire on sevap (Enam Suresi-6-160) = 360 gün
5 gün oruç tutmak haram,
360+5=365 eder.
Yani bütün sene oruçlu. Allah hepimize cennetin
Reyyan kapısını sonuna kadar açsın.
Bütün Müslümanların Ramazan Bayramını tebrik eder, Ramazanın sonunda iftar ederek yaptığımız bu bayram gibi Allah’a kavuşacağımız
günde de, Rabbimizin sonsuz ikramlarıyla gerçek Bayram yapmayı bizlere nasip etmesini,
Yüce Yaratıcımızdan niyaz ederiz.
Bayramınız mübarek olsun.
Ramazanda oruç tutarak, namaz kılarak, hayır
hasenat yaparak, Kur’an okuyarak, dinleyerek,
iftarlar ederek, sahurlar yaparak, teravihler kılarak manevî derecemizi yükselttik. Ramazandan
sonra da aynı şekilde ibadetlerimizi devam ettirmeli; irtifasını, yükselişini sağladığımız manevi
yönümüzün gıdalandığı ibadetleri aniden durdurursak yere çakılırız tıpkı bir uçak gibi. Uçağı
yükselmesi gereken irtifaya yükselip motorunu
durdurursak yere çakılır. Biz de Ramazanda sevap depolayıp Ramazan sonrası terkedersek,
aynı şekilde yere çakılır. Ahseni Takvim’e ulaşmış olan fıtratımızı yükseldikten sonra Esfeli
Sâfilin’e (aşağıların aşağısına) kendi elimizle
sürüklemiş oluruz.
Ya da Allah muhafaza, bütün sene çalışıp ambara doldurduğumuz mahsulümüzü üzerine benzin döküp ateşe vermenin saflığına düşmemek
için Ramazan sonrası, Şevval ayından 6 gün
oruç tutarak, hem tedrici bir iniş yapan yere ça50 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Oruçlu için
iki sevinçli an vardır.
Birincisi iftarını
açtığı an,
ikincisi de Rabbine
kavuştuğu an.
Hadis-i Şerif
Kullukta
Devamlılık
Esastır
Abdülkadir KEŞVELİOĞLU
İzmit İlçe Müftüsü
badet; kulun bulûğ çağına erdiği andan
itibaren vermiş olduğu nimetlerden dolayı
Yüce Allah’a tazimde bulunması, minnet
ve şükran duygularını ifade etmesidir. İbadet kulun Allah’a ulaşmasının, yaratanıyla
iletişim ve ilişki kurmasının bir vasıtasıdır.
İ
Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz: “Ey iman
edenler Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya
vesile arayın ve O’nun yolunda mücadele edin
ki kurtuluşa erebilesiniz” (1) buyuruyor. Hiç şüphesiz burada vesileden kasıt namazdır, oruçtur,
hacdır, zekâttır ve bizi Allah’a yaklaştıran,
Allah’ın rızasına erdiren nafilelerimizdir.
İnsanı yoktan var eden Allah’tır. Yaratılan hiçbir
şey amaçsız yaratılmamıştır. (2) Her bir varlığın
ekosistemde bir vazifesi vardır. İneğin vazifesi
süt vermek, arının vazifesi bal yapmaktır. İnsanın vazifesi ise Yüce Rabbine ibadet etmektir.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için
yarattım” (3) buyuruyor.
Diğer bir ayette ise; “Ey insanlar Rabbinize kulluk ediniz” (4) buyurulmaktadır. Bu ilahi çağrıya
kulak verenler ise kulluklarının gereği olarak
“Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” (5) tevekkül ve teslimiyeti ile O’na yönelirler.
52 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Peygamberimiz (sav); “Allah’ın kulları, kulların
da Allah’ın üzerinde hakkı var” buyuruyor. “Kulun Allah’ın, Allah’ında kulu üzerindeki hakkı
nedir?” diye sorduklarında efendimiz: “Allah’ın
kulları üzerindeki hakkı, kulların yalnız O’na ibadet etmeleri ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine hiç bir şeyi ortak koşmayan kullarına azap
etmemesidir” (6) buyuruyor.
Yüce Allah Kadir-i Mutlak’dır, kul ise acizdir.
Yüce Rahman’ın merhametine, şefkat, ihsan ikram ve in’amına muhtaçtır. Mülk suresinde bu
çok güzel ifade edilmiştir: “De ki “Ne dersiniz sabaha kadar suyunuz çekiliverirse size bir kaynak
suyu kim getirecek?” (7)
Gözümüzün görmesini, kulağımızın işitmesini,
elimizin tutuvermesini, kısaca alıp verdiğimiz
her bir nefesi O’nun lütfuna borçluyuz.
Kanuni, sağlıkla verilen her bir nefesin değerini
ne güzel ifade etmiş:
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”
Diğer taraftan Yüce Rabbimiz kâinat sofrasını
sayamayacağımız kadar nimetlerle donatıp
önümüze sürmüş, öyle ki bu nimetler aynı
toprakta yetiştiği halde, aynı suyla sulandığı
halde, her birinin rengi farklı, kokusu farklı, tadı
farklıdır.
Mevlana hazretlerinin şu dörtlüğü başka söze
hacet bırakmayacak kadar manidardır:
İşte bütün bu nimet ve güzelliklerin muhatabı
olan insan Yüce Rabbine hamdetmeli, şüküretmeli, O’na ibadetten geri kalmamalıdır. Allah’ın
nimetlerinin kesintisiz olması, ibadetin de kesintisiz ve devamlı olmasını gerektirir. Sevgili Peygamberimiz (sav): “İbadetlerin en hayırlısı az,
fakat devamlı olanıdır” (8) buyurmuştur.
Akıp giden zaman içinde bir kafesteyim,
Her türlü amelde çok ahesteyim,
Kabrim beni bekliyorken dünyalık hevesteyim,
Uyandır artık Ya Rab, belki son nefesteyim.
Şahit olduğumuz doğan her güne ve geceye ait
ibadetlerimizi ve vazifelerimizi yapma durumundayız. “…Güneş doğmadan önce ve batmadan
önce Rabbini övgüyle anarak tesbih et” (9) ayeti
bu gerçeği ifade etmektedir.
Peygamberimiz sabahleyin uykusundan uyandığında, “Bizi geceleyin öldüren sabah olunca
da dirilten Rabbimize hamdolsun dönüş O’nadır” (10) diye dua ederdi.
Rabbimizin verdiği can bedende olduğu müddetçe hem dünyamız adına çalışmaya, üretmeye, insanlara faydalı olmaya, hem de ahiretimiz
adına ibadete, kulluğa devam etmeliyiz. “Ölüm
anı gelinceye dek Rabbine ibadete devam et” (11)
emr-i ilahisi ibadetlerde, kullukta kesinti, ara verme, belli bir yaştan sonra muaf olma gibi durumların olamayacağını ortaya koymaktadır.
Alıp verdiğimiz her bir nefesin
nasıl ki vücudumuz için bir değeri varsa yapmış olduğumuz
her bir ibadetin de manevi bünyemiz için ayrı bir değeri vardır.
Nefes bedenimize, ibadet ruhumuza can verir, hayat verir.
Kısaca ifade edecek olursak kul
Allah’ın verdiği canı taşıdığı sürece hem dünyasını imar etmekten hem de ukbasını ihya etmekten geri kalmamalıdır. Öyle ki
son nefesini verme anı gelip çattığında yapması gerekip de yapmadığı şeylerden dolayı pişmanlık duymamalıdır.
1- Maide , 35
2- Ali İmran, 191
3- Zariyat, 86
4- Bakara, 21
5- Fatiha, 5
6- Buhari, Müslim
7- Mülk, 30
8- Buhari, iman, 32
9- Kaf, 39
10- Buhari Deavat
11- Hicr, 99
Ramazan’da yapılan badetlere kat kat
daha fazla sevap ver ld ğ nden bu ayda
daha fazla badet yapılmaktadır. Ancak
Allah’a kulluk borcu olan badetler
sadece Ramazan ayına tahs s
ed lmemel d r. Bell b r zaman d l m nde
yoğun b r badet hayatı yaşayıp, daha
sonra bunları terketmek veya bu güzel
davranışlara b r süre ara vermek makbul
b r davranış değ ld r. Allah’ın rızasına
uygun olan, badetler n ve güzel
davranışların sürekl ve hlaslı
yapılmasıdır. İslam’a göre, kullukta
devamlılık şarttır. Allah Resûlü (s.a.s.)’ n
tavs yes de bu yönded r.
B ze sayılamayacak kadar çok n metler
veren Yüce Rabb m ze, bu n metler ne b r
teşekkür olarak badet etmey b r borç
b lmel y z. N tek m Allah
Resûlü (s.a.s.), n ç n çok
badet ett ğ n soranlara,
“Allah’a şükreden b r kul
olmayayım mı?” (Buharî,
Teheccüd, 6) d ye cevap
verm ş, böylece Allah’a
şükretmen n ancak O’na
kulluk yapmakla mümkün
olacağını vurgulamıştır.
O halde; Yüce Allah’ın
em rler n yer ne get rmede
ve yasaklarından
sakınmada daha d kkatl
olmaya, hayatımızın her
anını Ramazan ayı
hassas yet le
değerlend rmeye gayret
göstermel y z.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
53
Yaygın Eğitim Bağlamında
Yaz Kur’an Kursları
Mustafa DERİN
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
T
oplumun her kesimini kucaklayan
“Yaygın Din Eğitimi”nin verildiği
yaz Kur’an kurslarının önemine
geçmeden önce eğitim ve özellikle
de din eğitiminin ne olduğuna özet
olarak değinmenin konunun önemini ortaya
koyması açısından daha faydalı olacaktır.
Eğitim ve Özelde Din Eğitimi
İnsan dünyaya hiç bir şeyi bilerek gelmez ama
doğuştan getirilen bir takım kabiliyetleri söz konusudur. Çocuğun doğuştan getirdiklerine fıtrat,
sonradan elde ettiklerine de kültür diyecek olursak, eğitimi “gelişen ve biriken insan kültürünü yetişmekte olan nesillere aktarma ve
doğuştan getirilen kabiliyetleri geliştirme
ve şekillendirme faaliyeti” olarak tarif etmek
mümkündür. (1)
İnsan kendisi için gerekli olan bilgileri doğumla
başlayan süreçte öğrenmeye başlar ve geliştirir.
İnsan, aynı zamanda sosyal bir varlık olması
itibarıyla başkalarıyla münasebetlerini düzenli
bir şekilde sağlayacak olan sosyal değerleri de
54
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
öğrenmek durumunda hatta zorundadır. İşte bu
faaliyetlerin tümüne de eğitim denir.
Eskiden terbiye olarak tanımlanan eğitim, hayatın belirli bir döneminde başlayıp biten bir şey olmayıp insan hayatının her safhasında bulunması gerekli bir husustur. İnsanın hayatı boyunca
merhaleden merhaleye, bir halden başka bir
hale geçmesi gibi eğitim ve öğretim faaliyetleri
de her merhalenin ya da her halin kendine has
özelliklerine göre değişiklikler arz eder. (2)
Eğitim, bilen bir kişinin bilmeyen bir kişiye doğru
yolu göstermesi, onun elinden tutmasıdır. Eğitim, bir şeyi kademe kademe, tedrici olarak kemale erdirmektir.
Eğitim, dini açıdan da “Kulu, dinî ve dünyevî
görevlerini hakkıyla yerine getirebilecek
bir hale ulaştırmak” olarak tarif edilebilir. (3)
İslami terbiye, bir başka deyişle Din Eğitimi;
İslam dininin esaslarına uygun olarak insan fikrinin gelişmesi, davranış ve duygularının tanzim
edilmesi, söz ve fiilde, fikir ve düşüncede, usul ve
nizamda doğru yolu gösterme sanatıdır. (4)
Öğretim, insanın faaliyetlerini, düşünce ve duygularını tanzim eder, eğitim ise insanın aksiyonel
yönünü, hareket ve davranışlarını tanzim eder,
yönetir, kontrol eder ve kuvvetlendirmeye çalışır. Dolayısıyla insan iradesini tanzim eder. Buradan hareketle “öğretimsiz bir eğitim düşünülemeyeceği gibi, eğitmeyen bir öğretim de
düşünülemez.” (5)
Hazreti Peygamber (SAV), “İlim öğrenmekle
elde edilir”(6), “Eğitim ve öğretim yapan öğretmen ve öğrencinin payı eşittir” (7) buyurmakla
eğitim ve öğretimin değerine işaret etmiştir.Yine,
“Faydasız ve işe yaramaz ilimden, bilgiden
Allah’a sığınırım” (8) buyurarak da kazanılan bilginin hayatî önem taşıdığına ve ameli kıymet ifade ettiğinin gerekliliğine vurgu yapmıştır.
yani uygulama alanlarıdır. Yaz Kur’an kurslarında hedef; çocukları camiye alıştırmak ve onlara
cami havasını teneffüs ettirmektir. Bu nedenle
camilerin cazip hale getirilmesi için dikkat çekici
bir hazırlık (çeşitli aktiviteler planlanması vb.)
yapılması büyük önem arz etmektedir. Çocuklar
için camiler bir yeniliktir. Sekiz ay sıra, tahta ve
kuru dört duvar… Yaz kursu sayesinde çocuk;
mihrabı, minberi ve kürsüyü tanıyacak yepyeni
şeyler öğrenecektir.
Öğrenci ve Öğretici Açısından Yaz Kursları
Yüce dinimiz İslam, işe yaramayan bilginin lüzumsuz olduğu terbiyevi/eğitsel bir değer taşımadığı prensibini asırlar önce ortaya koymuştur.
Ebu Hanife Hazretleri de “Diğer uzuvların göze
tabi olması gibi amel de ilme tâbidir” (9) buyurarak eğitimin hayatta faydalı olmayı hedeflediğine dikkat çekmiştir.
Mekân Olarak Yaz Kur’an Kursları
Yaz kurslarımızda “bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” kısır döngüsünden
çocuklarımızı kurtarmalıyız. Onlara Kur’an-ı
Kerim’in sahih okunuşunu öğretmeli ve
Kur’an’ın verdiği mesajların yaşanması bilincini
aşılamalıyız.
Yaz Kur’an kurslarında mekân; camiler, Kur’an
kursları ve ihtiyaç halinde bu hizmetin yürütülebileceği diğer yerlerdir. Ancak cami dışındaki
mekânlarda okutulan çocukların da cami ile irtibatı büyük önem arz etmektedir. Çünkü camiler
yaz Kur’an kursları için ana mekânlar, eğitim
Açılan yaz kurslarında eğitilsin, Kur’an-ı Kerim
öğretilsin diye gönderilen çocuklarımıza
Kur’an’a göre yaşama bilinci verilmeli ve onlara
Kur’an’ın, hayatın merkezinde olduğu gerçeği
öğretilmelidir. Eğitimi, bir yandan çocukta şahsiyeti inşa faaliyeti diğer yandan da yarınki cemiyeti kurma ameliyesi olarak görmek durumundayız. Yarının toplumunu inşa ederken gençliği
Kur’an’ı doğru algılayabilecek şekilde yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Bugün her şeyden önce
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
55
“Yaşayan Kur’an” olan bir nesle ihtiyacımız
vardır. Yaz kurslarımızda görev yapanların bu
bilinçte olması gerekir.
Unutmayalım ki! Onlar hiç yetişkin olmadı ama
biz çocuk olduk. Onların yaşında neler yaşadığımızı ve neler hissettiğimizi hatırlayarak onlara
daha doğru yaklaşabiliriz. Aksi halde çocuklar
bizleri “anlamadığı bir dilde konuşan yabancı bir
rehber” olarak algılayabilirler. Çocuklara verilen
din eğitimi, hemen akabinde gelen MEDYA
fırtınasına karşı, çocuklarımızı korumalıdır.
Öğreticilerimizin disipline öncelikle kendilerinin
riayet etmeleri, sözlerinin gereğini her zaman
vaktinde yerine getirmeleri ve çocukları takdire
devam etmeleri büyük bir önemi haizdir. Merhum Celalettin ÖKTEM hocamızla ilgili anlatılan
şu olayı burada zikretmek yerinde olacaktır:
Hoca öğrencilerine zaman zaman “Bir gün
olurda derse gelemezsem cenazeme gelin” demiştir. 1979 yılında 79 yaşındayken bir derse
gelmeyen Hocanın talebeleri endişeyle durumunu öğrenmek üzere evine giderler ve o acı haberi
alırlar: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”
Öğreticinin, “kimin çocuğu varsa çocuklaşsın” prensibiyle hareket etmesi gerektiği, zamanında alınması gereken eğitimin sonradan zor
hatta imkânsız olabileceği düşünceleriyle hareket etmesi oldukça önemlidir.
Çocuklara değer verip ciddiye alarak, gerektiği
her yerde seviyelerine inerek eğitim verilmeli,
yarının büyükleri olacak bu küçüklerin gelecekte
ülkemizin önemli noktalarında olabilecekleri de
düşünülerek hareket edilmeli, onlara bu bilinçle
ilgi ve alaka gösterilmelidir.
Eğitim hizmetlerinde vaz geçilemeyecek bir nokta da adanmışlık ruhudur. Artık bizlerin “Din
Görevlisi” sıfatını “Din Gönüllüsü” olarak
değiştirme ve bu bilinçle hareket etme mecburiyetimiz vardır.
Hizmette otoriter olmayı değil rehber olmayı ön
plana çıkarmanın başarıya açılan bir kapı olduğu gerçeğinin asla unutmamamız gereken ilkelerden biri olarak görmeli ve iş hayatımıza yansıtmalıyız.
Şu nokta da unutulmamalıdır ki hizmette başarı
için düzgün bir ibadet hayatı ve huzurlu bir aile
hayatı çok önemlidir.
Her yönüyle örnekliği ön plana çıkarma gayretinde olan ve büyük bir heyecanla öğrencilerini
bekleyen din gönüllüsü hocalarımıza hizmetlerinde, “evde, aile ortamında annem-babam,
okulda öğretmenim iyiydi, camide / kursta
hocam daha da iyi” demenin mutluluğunu yaşamayı dört gözle bekleyen yavrularımıza da çalışmalarında başarılar diliyorum.
1- İbrahim CANAN, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s:30
2- Elmalılı Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili, 1/64
3- M. Fuad, Vezaif-i Aile, s:24
4- M. Faruk BAYRAKTAR, İslam Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetleri, s:6
5- H. Fikret KANAD, Deneysel Pedagoji, 1/6
6- Buhari, İlim, 10
7- Darimi, Sünen, 1/95
8- Müslim, Zikir, 18
9- Ebu Hanife, el-Alim ve’l Müteallim, s:12
Camiler Yaz Kur’an
Kursları için ana
mekânlar, eğitim yani
uygulama alanlarıdır.
Yaz Kur’an Kurslarında
hedef; çocukları camiye
alıştırmak ve onlara
cami havasını teneffüs
ettirmektir.
56 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Kur’an Öğrenmenin Önemi
Burhan BİLGİN
Kandıra İlçe Müftüsü
K
ur'an, Peygamber Efendimiz’e
Cebrail vasıtası ile gönderilmiş
Allah’ın kelamı, Âlemlerin Rabbi'nin vahyidir. Alemlere rahmet
olarak gönderilen Sevgili Peygamberimizin elinde insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilen bir ışıktır. (İbrahim, 1)
Cenab-ı Hak kitabını bizlere; O hak ile batılı ayırt
eden bir söz (Tarık, 86/13.), Allah’ın sımsıkı sarınılması
gereken sağlam bir ipi (Al-i İmran, 3/103.), dertlerin devası, kalplerin pasını silmek için cila, ders almak isteyenler için öğüt, hak dava için hidayet rehberi
(Yunus, 10/ 57.) ve abidler için feyiz kaynağı (Enbiya, 21/50.)
olarak tanıtmakta, “Biz Kur’an’ı hak olarak indirdik; o da hakkı getirdi. Seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” (İsra-105) buyurarak
Kur’an’ın hayatın tamamını kuşatıcı bir rehber
olduğunu belirtmiştir.
Kur’an’ın emir ve yasaklarına uymak ile O’nu
okumak arasında bir bağ vardır. Kur’an-ı Kerim'i
okuyup anlamak, her konuda onun emir ve
yasaklarına uymayı da beraberinde getirir.
İslam dinini ana hatları ile öğrenmek, Kur’an’ı
düzgün okuyup, doğru anlamaya bağlıdır. “Biz
onu, Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (ayet ayet, sure sure) ayırdık; ve onu
peyderpey indirdik.” (İsra-106) Bundan dolayı
Kur’an, İslamiyet ve Müslümanlar açısından
hayati bir önem taşımaktadır. “De ki: Siz ona
ister inanın,ister inanmayın; şu bir gerçek ki,
bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere
o (Kur’an ) okununca, derhal yüzüstü secdeye
kapanırlar.” (İsra-106)
15 asır evvel “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O,
insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı)
öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir” (Alak /15) buyurulan ilk ayeti kerimeler ile Kur’an Hz.
Peygamberin mübarek dillerinde okunur olmuş,
okunması hayatının bir parçası haline gelmiştir.
Müslüman olanlar (ashab-ı kiram) da Kur’an-ı
Efendimizden öğrendiler, okudular, ezberlediler,
öğrendiklerini anlamaya çalıştılar, yaşamaya çalıştılar, cahili anlayış ve hayat tarzının yüreklerde
oluşturduğu ve hayatı karanlıklara boğan kir ve
pasları Kur’an’ın nuruyla temizlediler.
Fakat bununla da yetinmediler. “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir” (Buhari -Fedâilu'l Kur'ân
21) düsturu ile Kur’an’ı öğretmek, anlatmak ve yaşanmasını sağlamak için her biri birer gönül eri
olmuş, çöl, güneş, sıcak, demeden binlerce kilometre uzaklara gittiler.
“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretenTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 57
dir” hadisi şerifi, Kur’an aşığı insanları (ashab-ı
kiramı) harekete geçirdiği gibi bizim de onu öğrenme, okuma, anlama,anlatma ve hayatımızı
Kur’an’a göre düzenleme azmimizin olması gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz gençlerin Kur’an öğretimine büyük önem göstererek yalnızca onlara
Kur’an’ı okumakla yetinmemiş, aynı zamanda
Kur’an’ı güzel okuyan Hz. Osman, Abdullah b.
Mesud, Ubeyy b. Kâ’b, Ebu Musa, gibi güzide
şahsiyetlere Kur’an öğretimi hususunda görevler
vermiştir. Medine dışından gelen ve Kur’an öğrenmek isteyenlere mescidini açmıştır. Sayıları
üç yüzü bulan ve ashab-ı suffe adı verilen bu insanlar, mescitte ve mescidin önündeki sofada
yatıp kalkarak gece gündüz Kur’an okuyup
öğrenmişlerdi. Çünkü onlar ayet-i kerimenin;
“Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve
kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli
ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir
kazanç umabilirler” (Fatır-29) ve Efendimizin hadis-i
şeriflerinin;
“Ey Ebû Zer, Allah’ın Kitabından bir ayet öğrenmek için sabahleyin evinden çıkman senin için
yüz rekat namaz kılmandan daha hayırlıdır.” (İbn-i
Mâce, Sünen, I-79) “Hafız olup da Kur’an okuyan kimse,
melâike-i kirâm ile beraberdir. Kendisine zor
geldiği halde okuyana ise iki ecir vardır” (Buhari-80)
müjdelerini biliyorlardı.
Hz.Mevlana’dan nakledilen bir kıssa bize Kur’an
eğitiminin önemini en güzel şekilde anlatmaktadır: “Bir gün huzuruna giren bir genci ayağa kalkarak karşılayan Mevlana, bununla da kalmaz,
genci makamına oturtur, kendisi de karşısında
bir talebe gibi hürmetle bekler. Çevredekilerin
itiraz yollu bakışlarına ise şöyle cevap verir: Bu
genç Kur'an'ı ezberlemiş bir hafızdır. Kalbinde
Kur'an yazılıdır. Siz sokakta üzerinde Allah yazılı
bir kâğıdı görünce hemen hürmet göstererek
eğilip alıyor, yüksek bir yere koyuyorsunuz. Ben
de kalbine Kur'an'ın tamamını yazdırmış bir gence hürmet gösteriyor, ayağa kalkıyorum. Sizin
hürmet gösterdiğiniz kâğıt üzerindeki yazıdan
daha fazlası bu gencin kalbinde yazılıdır!”
58 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Kur’an’ın tamamını olmasa da en azından namazda okuyacakları sureleri bile ezberleyenler,
üzerinde ayet yazılı olan Kur'an sayfaları gibi
hürmet ve saygıya layık hâle gelirler.
Dini eğitimin temeli Kur’an-ı Kerim öğretimiyle
başlar. Dini eğitim açısından özellikle çocuklarımıza ve gençlerimize belirli yaşlarda öncelikle
Kur’an-ı Kerim öğretilmesi son derece önemlidir.
Din eğitiminin itikat (inanç), ibadet, ahlak ve beşerî münasebetler (insani ilişkiler) gibi temel unsurları, Kur’an eğitimi ve öğretiminin üzerine
bina edilmektedir. Geleceğimizin teminatı olan
gençlerimizin ve çocuklarımızın, iyi bir Müslüman olarak yetişmeleri, Kur’an’ın evrensel prensipleriyle eğitilmelerine bağlıdır.
Yüce Rabbimizin rahmet vesilesi olarak gönderdiği ilahî kelamı Kur’an-ı Kerim, okumamız ve
anlamamız ve hayata uygulamamız gereken bir
kitaptır. O, hem dünya hayatımız hem de ahiretimiz için kurtuluş vesilemizdir. Dünyada bizler
için önemli bir nasihat, dertlerimize şifa, hidayet
kaynağı ve rahmettir. “Şüphesiz ki bu Kur'an en
doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.” (İsra-9) İnsanlığın dertlerine reçete
olup, onları en doğru yola iletir.
Hem ferdî hem de toplumsal huzurumuzun sağlanabilmesi için Kur’an’ı gereği gibi okumalı, anlamalı ve yaşamalıyız, bunun için de küçük yaştan itibaren çocuklarımızı Kur’an terbiyesiyle büyütmeliyiz.
Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bizler de camilerimizde ve Kur’an kurslarımızda geleceğimizin
teminatı olarak gördüğümüz çocuklarımızın
Kur’an-ı Kerim ile buluşmasını çok önemsiyoruz.
Yaş sınırlamasının olmadığı bu yıl da de Kur’an
ikliminin en neşeli baharının yaşandığı dönemler olan yaz kurslarında, camilerimiz ve Kur’an
kurslarımız âdeta rengârenk çiçekler açmış bahçeler hâline gelecek, her yaştan yavrularımız o
Kur’an iklimini kalplerinde hissetmek için camilerimizi dolduracak ve dokuz hafta boyunca
bizim başköşemizde en değerli misafirlerimiz
olacaklar.
Ramazan ve
Kur’an Eğitimi
Yılmaz KÜÇÜK
Karamürsel İlçe Müftüsü
R
amazan-ı Şerif; Kur’an-ı Kerim’in
Allah katından insanlığın ufkuna
indiği kutlu bir aydır. Yüce
Yaratıcımız, Ramazan ve Kur’an
ile ilgili olarak şöyle buyur-
Zira karanlıklar girdabında kaybolan insan
Kur’an’ın inmesiyle altın çağını yaşamaya başlamıştır. Sahabiler Peygamber Efendimiz tarafından gökteki yıldızlara benzetilmiştir. Bu dönüşümün ana sebebi Kur’an’dır.
maktadır:
“Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun
ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri
olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.”(1)
Ramazan’ın diğer adı da Kur’an ayıdır. Bu ayın
kıymetli olması Hz. Peygamber’e verilmiş olan
en büyük mucize, hükmü kıyamete kadar baki
olan, Rabbimizin beyanına göre:
“Kur’an’ı biz indirdik. O’nu kıyamete kadar koruyacak da biziz” (2) diye bildirilen Kur’an-ı
Azimüşşan’ın bu ayda indirilmeye başlamasından dolayıdır.
Cahiliyye döneminde karanlıklar içinde yolunu
kaybeden, geleceğinden ümidini kesmiş olan,
insanoğlunun yolunu aydınlatan, ona dünyada
olduğu kadar ebedi âlemde de kurtuluş ve mutluluk haberi getiren en güzel müjde Kur’an’dır.
Ali Ulvi Kurucu’nun dediği gibi:
Bambaşka ufuklar açıyor ruhlara Kur’an
Yükselmededir marifet iklimine her an
Beşerin derdine derman olur ancak Kur’an
Onsuz artık canavardan da beterdir insan.
Allah’a dayan gayene tevfikini versin
Kur’an’a sarılmazsan eğer ye’se düşersin.
Bu yüce kurtuluş fermanının “Hablullah’ilmetin” (Allah’ın sapasağlam ipi ) olan Kur’an’ın
Kadir gecesinde indirilmiş olması bu geceyi bin
aydan daha hayırlı, daha verimli, bereketli bir
zaman dilimi kılmıştır.(3) Bu lütuf sebepsiz olmasa gerektir, elbette, dikkatlerimizin çekildiği
önemli bir husus bulunmaktadır. O da Kur’an’ın
önemini ve ehemmiyetini hatırlamaktır. Ramazan’da rahmet kapılarının sonuna kadar açık
bulundurulması, şeytanların zincire vurulması
ve Kadir gecesinin bir ömre bedel olması
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 59
Kur’an’a verilen önem ve ona yönelmeyi teşvik
içindir. Ramazan ayını diğer aylardan farklı kılan
onun Kur’an’da isminden bahsedilen tek ay olması, Kur’an’ın onda indirilmeye başlanmasıdır.
Ramazan’a kavuşan kimse Kur’an’a kavuşan
kimsedir. Müslümanın diğer insanlardan farkı,
Ramazan’da Kur’an’a yönelmesidir. Bu ayda
mü’minler eğer okumasını bilmiyorlarsa onu
okumasını öğrenecek, okumasını bilenler anlamaya çalışacak, onu anlayanlar da hayatlarında
tatbik edeceklerdir.
İman Şairimiz Mehmet Akif diyor ki:
Ya açar Nazm-ı Celi’lin bakarız yaprağına,
Ya da üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
Dolayısı ile Kur’an’ın ölüler için değil de hayatta
olanların kitabı olduğunu anlayacak Ramazan’da başladığımız Kur’anî hayatı nefsimize,
neslimize, komşumuza yaşayarak ve öğreterek
anlatmak durumundayız.
ayında daha çok Kur’an’a yönelir, öğrenmeye
çalışırlar. Zira mü’minler bilir ki; Kur’an-ı Kerim’i
öğrenmek her Müslüman için önemli bir vazifenin yanında aynı zamanda çok faziletli ve sevabı
yüksek bir ibadettir. Bu konuda Efendimiz
(s.a.s.)’in mü’minleri teşvik eden pek çok mübarek sözleri vardır:
“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı
öğrenen ve öğretenlerinizdir.”
(Buharî, Fezâilü’l-Kur’an, 21)
“Şüphesiz insanlardan Allah’a yakın olanlar
vardır!” buyurmuştu. Ashab-ı kiram:
- Ey Allah’ın Resûlü! Onlar kimlerdir? diye
sordular. Peygamberimiz:
- Onlar Kur’an ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır! cevabını verdiler.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 16)
“Kur’an’ı okuyun, çünkü kıyamet günü size
şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim, Müsafirin, 252)
“Allah, geceleyin iki rekât namaz kılan (ve
Kur’an okuyan) bir kulu dinlediği kadar hiçbir
şeyi dinlemez. Allah’ın rahmeti, namazda olduğu müddetçe kulun başı üstüne saçılır. Kullar,
Kur’an’la hemhâl oldukları andaki kadar hiçbir
zaman Allah’a yaklaşmış olamazlar.” (Tirmizî, Fedâilü’lKur’ân, 17)
Nur Dağı Hira Mağarası
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) 40 yaşına geldiğinde bir Ramazan ayının Kadir gecesinde
Hira’da Cebrail (a.s.) Alak suresinin ilk beş ayetiyle başlayan ilk ayeti de: “Seni yaratan
Rabbinin adıyla oku” olan ilahi fermanıyla
Kur’an eğitim ve öğretimi başlamış oldu. 23 sene
bu eğitim devam etti. Cebrail (a.s.) Peygamber
Efendimiz (s.a.s.)’e bildirdiği ayetleri karşılıklı
olarak okuyordu. “Mukabele” denilen bu öğretim, mü’minler arasında günümüze kadar gelmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir.
Bunu kendine örnek alan mü’minler Ramazan
60 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Netice olarak Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim
Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Ramazan ayında
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e vahiy yoluyla
indirilmiş Allah kelamıdır:
“O rahmettir, şifadır, hidayettir, öğüttür.” (4)
İnsanlık Kur’an ile aydınlığa çıktı. Kur’an, insanlığın kurtuluşu için semavattan yeryüzüne sarkıtılan “Allah’ın sağlam ipiydi.” O ipe tutunanlar hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa
ererler. Ne mutlu o ipe sarılanlara.
1- Bakara, 2/185
2- Hicr, 15/ 9
2- Kadir, 97/2
3- Yûnus, 10/57
Yaz Kur’an Kurslarına
Önem Vermek
Necdet GÜRSOY
Kocaeli İl Müftülük Murakıbı
Çocuklarımızı Allah, İslam sevgisiyle yetiştirmenin yolu Kur’an eğitimidir.
Kur’an sevgisi, ebedi ve bitmeyen bir muhabbetin temelini meydana getirir.
A
nne ve babanın çocuklarına karşı
en önemli vazifesi onlara İslami
terbiye vermesidir. İslamî terbiyenin en önemli bölümü Kur’an
eğitimi ve öğretimidir. Ana-baba,
çocuklarını Kur’an’la tanıştırmak, buluşturmak
ve sevdirmekle sorumludur.
Sevgili Peygamberimiz, yedi yaşına giren çocuklara namazın öğretilmesi ve emredilmesi ile ilgili
olarak ebeveynleri mesul tutmuştur. Bu yaşlarda
çocuklara Kur’an’ın öğretilmesi demek namazın
öğretilmesi demektir. Namazda kıraat yani
Kur’an okumak farzdır.
Peygamberimiz, Kur’an’ı öğrenme konusunda
anne, babalardan ve tüm öğreticilerden şu
önemli hususa dikkat etmelerini istemiştir:
“Çocuklarınızı şu üç haslet üzere terbiye ediniz.
Peygamberinizi, O’nun aile halkını ve Kur’an
okumayı öğretiniz, sevdiriniz.” (Cami’us-Sağir, 1, S.114)
Her şeyi yoktan var eden Allah’ın kelamı olan
Hz. Kur’an, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlar.
Yüce kitabımızı çocuklara öğretmek her annebabanın asıl görevidir. Ana-baba şayet Kur’an
okumayı bilmiyorsa -aslında her Müslüman’ın
hiç olmazsa Kur’an’ı yüzünden okumayı bilmesi
gerekir- çocuğuna Kur’an’ı öğretmek için çare
aramalı, Kur’an’ın öğretildiği yerlere (Kur’an
Kurslarına ve camilere) çocuğunu göndermeli
ya da ekonomik imkânları zorlayarak Kur’an’ı
öğretecek ehil birini bulmalıdır.
Bir çocuğa inandığı dinin kutsal kitabını öğretmemek kadar büyük bir haksızlık düşünülemez.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
61
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı
anmakla huzur bulur” Ayet-i Kerime
Çocuğu bu haktan mahrum eden ana-babalar
mesuldür. Ana-baba bütün bunları düşünmeli,
Allah’ın huzurunda mahcup olmamak için elinden gelen gayreti göstermeli ve fedakârlıktan çekinmemelidir. İslam ile izzet bulan hiç bir ana-baba çocuğunu Kur’an taliminden mahrum bırakmayı asla düşünemez.
Kur’an, lafız ve mana olarak
da Allah’tan geldiğine göre,
onu öğrenmek kadar insanı
mutlu edecek ve dini eğitim
açısından çocuğa tesir edecek, bilgilendirecek ve feyzini artıracak hiçbir düstur
yoktur. Kur’anın lafzını öğrenmeden, manaya ulaşılamaz. Bu sebeple önce
Kur’an’ın lafzı daha sonra
da muhtevası öğretilmelidir.
Kur’an bir nurdur. Hak ile
batılı birbirinden ayıran bir
yüce kitaptır. Onun ışık saçan prensipleri ile çocuklar
neyin doğru, neyin eğri, neyin hata, neyin sevap, neyin
hak, neyin batıl olduğunu
anlar. Adalet, şefkat, merhamet, doğruluk, cömertlik,
sabır, şecaat, kanaat, tevazu
gibi üstün değerler onunla
elde edilir. Çocuğun Allah’ı
ve peygamberini sevmesi
Kur’an eğitimine bağlıdır. “Allah Teâlâ’ya
Kur’an; yeryüzü, gökyüzü ve onların içerisinde
bulunan her şeyden daha se-vimlidir” hadisinde
beyan buyrulduğu üzere Kur’an Allah Teâlâ’nın
sevdiği bir kitaptır. Çünkü Kur’an O’nun
kelamıdır.
Kur’an’ı seven Allah’ı ve peygamberini sever.
62 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Allah’ı ve peygamberi seven de Kur’an’ı sever.
Çocuk akıl ve fizikî yönden elverişli olduğunda,
ona Kur’an’ın öğretilmesi, ezberletilmesi Allahu
Teâlâ’nın kelamına karşı muhabbetini ve ilgisini
artırır ve buna bağlı olarak da inancını sağlamlaştırır. Kur’an öğrenmek İslam fıtratı ile doğan
çocuğun içerisinde olan iman cevherini geliştirir
ve kuvvetlendirir. Çocuğun kalbinde ve zihninde
âlemlerin rabbi olan Allah’a karşı kulluğun yerleşmesi de
Kur’an eğitimine bağlıdır.
Çocuğun ahlaklı, faziletli,
dindar, ana-babasına saygılı, vatana ve millete faydalı
bir fert olarak yetişmesinin
yolu da Kur’an tali-miyle
bağlantılıdır.
“Bilesiniz ki kalpler ancak
Allah’ı anmakla huzur bulur” (Ra’d, 13/28) ayetinde açıkça
vurgulandığı gibi Kur’an
kalpleri huzura erdiren bir
yaşam kaynağıdır. Gençliğimizin ve çocuklarımızın huzur ve mutluluk içinde yaşaması toplum ve millet hayatının barış ve istikrar içerisinde devam etmesi bir
yönden de Kur’an’a olan
yakınlığımıza ve yönelişimize bağlıdır. Çağımızın küfür,
şirk, zulüm, günah ve isyan
gibi olumsuzluklarına karşı
çocuklarımızı ve gençlerimizi koruyacağımız tek kurtuluş reçetesi Kur’an’ın diriltici
ve hayat verici ilkeleridir.
Bu sebeple en azından yeterli olmamakla beraber Yaz Kur’an Kurslarını
ciddiye almak, önem vermek ve iyi değerlendirmek zorundayız. Bu konuda çeşitli fedakârlıkları
göğüslemek, her anne-baba için rahmet, bereket, nur, aydınlık, mutluluk ve şefaat kaynağı
olacaktır ki buna da toplum ve millet olarak şiddetle ihtiyacımız vardır.
“Şunu bilin ki, kim Kur’an’ı öğrenip,
başkalarına öğretir ve ondaki
emirlerle amel ederse, ben onu
Cennet’e sevk eden ve Cennet’i ona
gösteren kılavuz olacağım.”
Hadis-i Şerif
Rahmanın Üzerine
Titrediği Görev:
Sıla-i Rahim
İsmail GÜLŞEN
Kartepe İlçe Müftüsü
A
llah’ın kesin emirleri arasında bulunan önemli bir sorumluluğu bütün detaylarıyla sunmak ve anlaşılır bir vaziyette önce nefsimize
sonra neslimize, akrabalarımıza
ve milletimize anlatmak üzere bu makalenin
önemli bir görev üstleneceğini düşünerek konuyu arz etmeye çalışacağım.
rahim, kişinin baba, anne, dede, nine, kardeşler,
amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı
olan akrabalarına karşı, imkân nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim
araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale
getirmek gibi anlamlara gelmektedir. (Sa'dî Ebû Ceyb, s,
145, Pakalın , III, 205)
Önce; Sıla kelimesi "v.s.l" kökünden gelen bir
masdar olup, ulaşmak, kavuşmak, bağ gibi anlamlara gelir. Rahim kelimesi ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir. (Fîrûzâbâdî, I, 66, IV,
119; İbnü'l-Esir, II, 210)
En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun
yerine getirilmesi şeklinde ifade edilen sıla-i
Sıla-i rahim duygusuyla hareket
eden fertler, adeta Allah'ın rahmet
eli gibi hareket ederek muhtaç
kişilerin imdadına yetişmektedir.
Bunun sonucu olarak da bu
ilişkilerin gerçekleştiği kişiler
arasında tam bir tesanüt ve
paylaşım gerçekleşmektedir.
64
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Sıla-i rahmin anlam itibariyle önem arz etmesinin bir yönü de şudur:
Rahim kelimesi Allah'ın Rahman isminden
alınmıştır. Bu konuda ki kudsî hadiste Allah
(c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Ben Allah'ım. Ben Rahman'ım, rahmi (akrabalığı) ben yarattım, kendi ismimden bir isim ona
verdim. Artık kim yakınlarıyla ilgi kurup akrabalığın hakkını yerine getirirse ona lütuflarda bulunurum, kim de akraba ile ilişkisini keserse (ilgisiz
kalırsa), ben de ondan rahmetimi keserim."
(Tirmizî, Kitabu'l-Birr ve's-Sıla, 9)
İşte bu iştikak, yani, rahmin, Rahman isminden
alınmasında rahmete nasıl bir vesile edildiği
açıkça ifade edilmektedir. O halde bu rahmeti,
şefkat ve merhametle, hısımlık ilgi ve hakkı olan
kimselere ulaştırmak, yakınlarla ve nesep sebebiyle hısım olanlarla ilgi kurmak her bakımdan
rahmete yol açacaktır. Bu itibarla sıla-i rahime
riayet Yaratanın merhametini çekecek ve bir çok
berekete vesile olacaktır.
Rahim kelimesinin anlamıyla ilgili olarak diğer
bir rivayette bu kavram (rahim), ağaç köklerinin
birbirlerine sık bir şekilde sarılmasına benzetilmiştir. (Buhârî, Edeb, 13) Bu ifade bizlere insanların hepsinin bir asıldan olup, insanlık ve soy itibariyle
kardeş olduklarını hatırlatmaktadır. Zira bu anlamın muhataplar tarafından kavranması inanan
inanmayan her topluluğun emniyet ve mutluluk
içerisinde, dayanışma ve yardımlaşarak hayat
sürdürmelerini sağlayacaktır. Sonuç olarak
bugün yeryüzünde sıkıntısını çektiğimiz birçok
probleme sıla-ı rahim vasıtasıyla daha kolay çözümler bulabilme imkânı doğabilecektir.
Sıla-i rahim, öncelikle aralarında
akrabalık ilişkileri olan insanları
hedefler ve daha sonra bütün
insanlığı amaçlar. Akrabalık, farklı
şekillerde meydana gelir. Bu ilişki
kan hısımlığıyla meydana geldiği
gibi, sıhrî dediğimiz, evlilik sebebiyle
de gerçekleşebilir. Dolayısıyla
akrabalık bağları bu yönüyle daha bir
geniş boyut kazanmaktadır.
Kişinin yakınları olan ve gözetilmesi emredilen
kimseler ise yine ayet ve hadislerde belirtilmiş,
yakınlık bağı olan kimseler arasında bir derecelendirme yapılmıştır. Sıla-i rahim dairesine giren
kimseleri genel anlamda ifade etmek gerekirse,
evvela kan bağı ile veya evlenme yoluyla akraba
olanlar, sonrasında ise komşular, aile dostları,
öksüzler, yetimler, yoksullar ve diğer müminlerdir.
Sıla-i rahim dairesinin ilk halkasını oluşturan
akrabalık bağlarının devam ettirilmesi şu ayet-i
Kerime’de emredilmiştir:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınla-
ra yardım etmeyi emreder. Hayasızlığı, fenalığı
ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız
diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 90)
Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in hadislerinde
de sıla-i rahimin önemi bildirilmiştir. Bir sahabenin cennete girmeye vesile olan amelleri sorması
üzerine Efendimiz (s.a.v): “Hiçbir şeyi ortak koşmaksızın Allah’a kullukta bulunursun, namazı
kılarsın, zekâtı verirsin ve sıla-i rahim yaparsın.”
(Buharî, Zekât,1) buyurmuştur.
Hz.Peygamber (s.a.v) Medine’ye hicret ettiğinde
ilk sözlerinde sıla-i rahim’i zikrederek şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin (ikramda bulunun), sıla-i rahim yapın, gece namaz
kılmak için kalkın. Böylece selametle cennete girersiniz.” (İbn Mace, Et’ime,1)
Sıla-i rahim görevi en yakın dairede ebeveynden başlayarak uzak akrabalara kadar uzanan
bir ilişkidir. Kur'ân ve sünnette akrabaya karşı
iyilik etmek bir ahlakî görev olarak değil aynı zamanda hukuki bir sorumluluk olarak ele alınmıştır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Peygamberliğin ilk yıllarından itibaren Allah Resûlü'nün yerine getirilmesi hususunda ısrarla davet ettiği
şeylerden biri sıla-i rahimdi. Hatta, Heraklius,
Allah Resulü (s.a.s) hakkında bilgi edinmek üzere ticari maksatla Şam'a gelmiş olan Ebû Süfyan
ve yanındakileri çağırtıp "O size ne emrediyor?"
diye sorunca Ebû Süfyan'ın saydıkları üç beş husus arasında sıla-i rahmi de görmekteyiz. (Buhârî,
Edeb, 8)
Vahyin ilk geldiği günlerde de Allah Resûlü peygamberlik görevi sorumluluğunun ağırlığı altında konuyu eşi Hz. Hatice'ye açtığında, Validemizin O'na endişelenmesine gerek olmadığını,
Allah'ın kendisini utandırmayacağını ifade ederek, kendisinin, toplumun ıslahı için bir çok fedakârlıklar yaptığını ve bu işlerin arasında sıla-i
rahmi de zikretmesi akrabalık ilişkilerinin ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir. (Buhârî, Bed'ülVahiy, 3)
Sıla-i rahmin gözetilmesini ısrarla emreden âyet
ve hadisler İslam alimleri tarafından değerlendiTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 65
terdiği cömertlik adeta yine kullardan birbirlerine karşı istenilmektedir.
Dinimiz, beşerî saadetin vazgeçilmez şartlarından olan sıla-i rahmin terkini büyük günahlardan
saymış, İslam alimleri de akrabalık bağlarını
koparmanın haram olduğunu ifade etmişlerdir.
rilmiş ve bu konunun vacip olduğuna hükmetmişlerdir. (Râzî, IX,135) Kur'ân-ı Kerim bu konuda
şöyle hitap etmektedir:
“Allah, adaleti, iyi davranmayı ve akrabaya bakmayı emreder; çirkin işleri, kötülüğü ve azgınlığı
yasaklar. Düşünürsünüz diye Allah size öğüt
verir.” (Kur'an, 16/90)
Bu âyette akrabalara iyilik edilmesi sadece bir
tavsiye olmayıp bizzat Şari' tarafından bildirilen
bir emirdir. Başka bir âyette bu husus şu şekilde
dile getirilmektedir:
Rahmanın rahmeti mahlûkat üzerinde sürekli tecelli etmekte ve bunun karşılığı olarak da Allah'a
ve yarattıklarına karşı yine bu merhamet duygularının maddi ve manevi tarzda karşılıklı tezahürü istenmektedir. Sıla-i rahim duygusuyla hareket eden fertler, adeta Allah'ın rahmet eli gibi hareket ederek muhtaç kişilerin imdadına yetişmektedir. Bunun sonucu olarak da bu ilişkilerin
gerçekleştiği kişiler arasında tam bir tesanüt ve
paylaşım gerçekleşmektedir.
Başka bir âyette Allah ilk yaratılıştaki gerçeğe
dikkat çekerek ve kendisinin kulları üzerindeki
hakkının büyük olduğuna işaret etmek için, âyetin başında ve sonunda olmak üzere iki yerde
‘Allah'a karşı takva dairesine girilmesini’
emretmiştir:
“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden birçok erkekler
ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten
sakının. Adını anıp Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan
sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” (Kur'ân, 4/ 1)
Âyetteki yakınlara "iyilik etmek" ifadesi yakın
akrabalara sıla-i rahmin yapılmasının vacip olduğunu gösterir. (Cessâs, I, 56, III, 28; İbnü'l-Arabî, II, 125)
İşte fert ve toplumların birbirlerini karşılıklı sevip
saymalarının mayası ilk yaratılıştır. Bu bağ ise
sıla-i rahimdir. Dinimiz, beşeri saadetin vazgeçilmez şartlarından olan sıla-i rahmin terkini büyük günahlardan saymıştır. Buna terminolojide
kat-ı rahim denmiştir. Yani akrabalık bağlarını
koparmak, onlara karşı ilgisiz ve alakasız kalmak
demektir. (Canan, X, 58) İslam alimleri akrabalık bağlarını koparmanın haram olduğunu ifade etmişlerdir. (İbnü'l-Arabî, I, 401)
Sıla-i rahimin, anne ve babadan başlayarak yakın ve uzak akrabalara kadar yerine getirilmesinin bir çok hikmetleri vardır. Bunlardan biri de
insanların bu yolla sahip oldukları imanî, ahlâkî
değerleri ve güzellikleri birbirleriyle paylaşmalarıdır. Kök itibariyle rahim kelimesi Allah'a nispet
edildiği için Yüce Yaratıcı'nın kullarına karşı gös-
Bazı alimler sıla-i rahmin ahlâkî bir vazife olduğunu söylemektedirler. İster ahlâkî ister hukukî
bir sorumluluk olsun, İslam ahlâkı, dinin bir parçası değil, dinin üzerine oturduğu temeli, özü ve
bütün bünyesine yayılan ruhudur. Bu dinin tebliğ ve temsilcisi olan Efendimiz (s.a.s), en güzel
ahlâkın da en güzel temsil ve tebliğcisidir.
“Biz İsrail oğullarından şöyle söz almıştık,
Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz...” (Kur'ân, 2/83, 17/26)
66 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Sıla-i Rahmi Kesmek (Kat’i Rahim)
Akrabalar arasında iyi ilişkileri sürdürmek
Allah'ın emirlerindendir, Kur'ân, akrabalık bağlarının kesilmesini şiddetle kınamaktadır. Bu hususta Allah; “Demek ki ey münafıklar! Siz iş başına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız!) buyurarak âyetin devamında da İşte
bunlar, Allah'ın lânet edip kulaklarını sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir.” (Kur'ân, 22, 23;
Kur'ân, 4/1; Ateş, VII, 433) beyan etmektedir.
Muhammed Hamdi Yazır, bu âyette kat'ı rahmin
haramlığına delalet var demektedir. (HDKD,Yazır,VI, 4392)
Kurtubî âyette kastedilen kimselerin çoğunluğun tercihine göre münafık olan iki yüzlü kimseler olduğunu ifade etmektedir. (Kurtubî, XVI, 245; İbn Kesir, IV,
87) Dolayısıyla böyle bir davranışın münafık vasfı
olduğu anlaşılmaktadır.
Sıla-i rahim, kişinin sadece ebeveyninden başlayarak akrabalarına iyi davranması, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşması ve onlara belli kurallar çerçevesinde yardım etmesi anlamına
gelmez. Aynı zamanda kişi servetini de imkanları dahilinde akrabalarıyla ihtiyaç halinde paylaşmalıdır. İlâhi kanun ailede zengin olan her bireyi
fakir akrabalarının ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu tutar. İslam, akrabaları açlıktan kıvranırken zevk ve sefahat içinde yaşamayı büyük bir
günah olarak tanımlar. Fakir bireylerin hakkı ilk
önce ailedeki zenginler, daha sonra da diğer zenginler üzerindedir. (Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an,III, 49)
Toplumdaki sosyal düzenin sağlanmasında ilişkilerdeki önceliğin tesbiti konusunu Kur'ân ebeveynden başlatmış ve bunu takiben diğer akrabaları zikretmiştir. Anne ve baba hukukunu bir
çok âyette ele alan Kur'ân-ı Kerim "onlara iyi
muameleyi" sadece Allah'a ibadet edilmesi emrinin ardından zikrederek, bir olan Allah'a kulluğun bir gereği olarak müminlere duyurur.
“Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin.
Ana ve Babaya iyi muamele edin diye hükmetti.
Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında
ihtiyarlığa ererlerse onlara "öf" (bile) deme. On-
ları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar) indir ve: "Ya Rab! Onlar beni çocukken nasıl
terbiye ettilerse sen'de kendilerini (öylece) esirge" de.” (Kur'ân, 17/ 23, 24)
Başka bir ayet, ‘müşrik’ bile olsa ana-babaya
hürmet etme konusunu net olarak ifade etmiştir.
“Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da
kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara
sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu
tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve
Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını
vereceğim.” (Lokman 31/15)
Âyet, mümin olmasalar bile anne babaya karşı
hürmet edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
Aynı zamanda her evladın ana-babaya yedirmesi, giydirmesi ve onları barındırması da üzerine düşen bir borçtur. Bu konuyu teyid eder anlamda şu hadis de oldukça manidardır.
Esmâ Binti Ebî Bekr (r.a) anlatıyor:
Müşrik olan annem gelmişti. Ona nasıl davranmam gerektiğini Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e
sordum:
- Annem yanıma gelerek, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım
mı? dedim.
- Evet, dedi. Ona gereken hürmeti göster, buyurdular. (Buhârî, Edeb 8; Müslim, Zekat, 14)
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 67
Ramazan
İkliminde
Kardeşlik
Hasan ERDOĞAN
Körfez İlçe Müftüsü
R
amazan mevsiminin bir çok meyvesi vardır. Bu meyvelerin en
önemlilerinden birisi de Ramazan ayı boyunca mü’minlerin bir
araya gelmeleri, birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri ve bunun neticesinde de aralarında sevgi ve saygı bağlarının
kuvvetlenmesi, gönüllerin birbirine kenetlenmesidir. Müslümanlar her zaman birbirlerine karşı
sevgi ve saygıda itina içinde olmaları gerektiği
gibi özellikle Ramazan ayında buna daha çok
dikkat etmelidirler.
Dinimizde kardeşlik dendiği zaman sadece bir
ana-babadan meydana gelen insanlar akla gelmez. Bilakis aynı inanca sahip olan; Allah’ı bir,
Kitabı bir, Peygamberi bir, kıblesi bir…..onlarca,
yüzlerce birleri olan mü’minler hatırlanır.
Dinimiz çeşitli bölgelere mensup, farklı dil ve kültürlere sahip insanları İslam kardeşliğinde birleştirmiş ve bu farklılıkların bir ayrılık sebebi olamayacağını fiilen ispat etmiştir. Peygamber (s.a.s.)
Efendimiz, Medine’ye hicret ettiği zaman, daha
önceleri aralarında yıllarca savaş cereyan etmiş
olan Evs ve Hazrec isimli iki kabileyi barıştırarak
68 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
aralarındaki kan davasına son vermiş ve Müslüman, Müslümanın kardeşidir şuurunu onlara
aşılamıştır.
Mü’minler’in kardeş olmaları bizzat Allahu Teala
tarafından belirlenmiş bir emir olup farklılıkların
herhangi bir üstünlük veya aşağılık ifade etmediği, gerçek üstünlüğün Allah’a karşı takvalı olmakla, O’nun emir ve yasaklarına itina ile
uymakla mümkün olacağı vurgulanmıştır:
“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve
bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için
sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında
en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok
sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir,
hakkıyla haberdar olandır.” (1)
Ayet-i kerimedeki bu veciz ifadeyi Peygamberimiz (s.a.s) Veda Hutbesi’nde şöyle izah etmiştir:
“Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir babanız da birdir.
Hepiniz Âdemin çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah tenli üzerine, siyah tenlinin de
kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır. Allah yanında en kıymetli
olanınız en muttaki olanınızdır. Azası eksik siyahî
bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi
Allah’ın Kitabı ile idare ettiği müddetçe onu dinleyiniz ve itaat ediniz.” (2)
Birlik,beraberlik ve kardeşlik duygularının pekişmesi kişilerin ve toplumun huzurunu sağlayan
önemli hasletlerdir. O halde mü’minler birbirlerine karşı İslam kardeşliğinin gereğini yerine getirmelidirler. Kardeşliğin pekişmesi ve yayılması
için gereken şeyler yapılmalıdır. Her konuda örnek olduğu gibi bizlere bu hususlarda da en iyi
örnek Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimizdir. O yaşamadığı hiçbir şeyi başkalarına tavsiye etmemiştir. O’nun hayatının her alanında ve bütün
sözlerinde insanlara verdiği değer görülmektedir. Mü’minlerin birbirini sevmesi ve saygı göstermesi hususunda Sevgili Peygamberimizin
önemli benzetmeleri ve tavsiyeleri bulunmaktadır:
“Birbirlerine merhamet etme, sevme ve şefkat
gösterme hususunda müminleri bir vücut gibi
görürsünüz. Vücudun azalarından biri rahatsız
olduğunda diğerleri de onunla birlikte uykusuzluk ve hummaya tutulurlar.” (3)
“Sizden biriniz kendisi için istediğini mü’min
kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman
etmiş olamaz.” (4)
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz ve birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.
Size, yaptığınız zaman birbirinize olan sevginizi
artıracak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayın.” (5)
Elbette kardeşler arasında sevgi ve saygının varlığı ile birlikte bir takım ihtilaflar çeşitli anlaşmazlıklar ortaya çıkabilir. Bu durumda ise iş diğer
kardeşlere düşmektedir. Onlara düşen vazife,
kardeşleri arasındaki problemi düzeltme ve
İslam kardeşliğini hatırlatma gayreti olmalıdır.
Bu aynı zamanda Cenabı Allah’ın ayet-i kerime
ile mü’minlere verdiği bir vazifedir:
Ramazan
ayı boyunca aynı
camide namaz kılmak,
aynı havayı solumak
insanlar arasında manevi bir
kardeşlik ortamını oluşturmaktadır. Mukabelelerde bir
araya gelmenin Allah’ın kelamını beraber mütalaa etmenin,
okuyup anlamaya çalışmanın
manevi lezzetini ancak
yaşayanlar idrak
edebilirler.
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten
sakının ki size merhamet edilsin.” (6)
Ayet-i kerimeden anlaşıldığı üzere; Allah’ın
merhametini kazanmanın bir yolu da kardeşliğin tesis edilmesidir. Eğer kardeşlik tesis edilemezse Allah’ın rahmetinden de uzak kalma durumu söz konusu olur.
Kardeşliğin pekiştirilmesi gayretleri ile birlikte
kardeşliği zedeleyen tutum ve davranışlardan
uzak kalınması da gerekmektedir. Çünkü kardeşliği tahrip eden hususlar var oldukça kardeşliğin pekişmesi mümkün olmayacaktır. Cenab-ı
Allah, mü’minleri kardeş ilan ettikten sonra peşinden kardeşliği zedeleyen hususları da bizlere
hatırlatarak şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya
almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın.
Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir
namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar
zâlimlerin ta kendileridir.
Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının.
Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kuTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 69
surlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın.
Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz
ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte
bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir,
çok merhamet edendir.” (7)
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de yukarıdaki
ayetleri açıklar mahiyette kardeşliği zedeleyen
hususları birçok hadisinde vurgulayarak bunlardan mü’minleri sakındırmıştır. Bu hususu
Rasulullah (s.a.s.) hadisi şeriflerinde şöyle izah
etmiştir:
“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu haksızlık edenin eline bırakmaz.
Her kim Müslüman kardeşinin yardımında bulunur ve onun ihtiyacını giderirse Allah da ona yardım eder. Her kim Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse Allah buna karşılık onun kıyametteki sıkıntılarından birini giderir. Her kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse Allah da kıyamet günü
onun ayıbını örter.” (8)
Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Resulullah
(s.a.s.) buyurdular ki:
“Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en
yalanıdır. Tecessüs etmeyin, rekâbet etmeyin,
hasetleşmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları kardeş
olun.” (9)
“Birbirinize kin tutmayın, Birbirinizi kıskanmayın, birbirinize sırt çevirip alakanızı kesmeyin.
Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Müslüman’ın
Müslüman kardeşine üç günden fazla dargın
durması helal olmaz.” (10)
Bu makalemizde kardeşliği pekiştiren veya zayıflatan hususların tamamından bahsetmemiz
mümkün değildir. Ancak genel olarak bütün
mü’minlerin birlik ve beraberlik ruhunu zedeleyecek, huzur ve barış ortamını sarsacak davranışlardan sakınmalarının elzem olduğu apaçık
ortadadır.
İşte Ramazan İklimi, mü’minlerin aralarındaki
70
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
sevgi ve saygının pekiştirilmesine vesile olabilecek şeylerin bol olduğu bir zaman dilimidir. Bir
kahvenin kırk yıl hatırı olursa bir iftarın hatırının
kırk yıldan daha fazla olacağı aşikârdır.
Mü’minlerin zengin olanlarının zekâtlarını ve fitrelerini fakirlere vermeleri elbette arada bir sevgi
ve saygı bağının oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Ramazan ayı boyunca aynı camide namaz kılmak, aynı havayı solumak insanlar arasında
manevî bir kardeşlik ortamını oluşturmaktadır.
Mukabelelerde bir araya gelmenin, Allah’ın
kelâmını beraber mütalâa etmenin, okuyup anlamaya çalışmanın manevî lezzetini ancak yaşayanlar idrak edebilirler.
Hülasa, Ramazan boyunca mü’minler en azından yaşadıkları toplumda tanıdığı tanımadığı
bütün o insanlarla ne kadar da çok ortak değerleri olduğunun farkına varırlar. Sahur, oruç,
zekât, fitre, mukabele, itikâf, iftar, teravih, Kadir
Gecesi, teheccüd, helaller, haramlar… diye
daha nicelerini sayabileceğimiz ortak değerler,
ancak iman nimetiyle ortaya çıkan değerlerdir.
Mü’minler olarak her birimiz Yüce Rabbimizin
bize ihsan ettiği bu değerlerden dolayı hamd ve
şükretmeliyiz. Şükrün bir neticesi olarak da diğer
Müslüman kardeşlerimize gerekli sevgi ve saygıyı göstermeli ve kardeş olduğumuzu hissettirmeliyiz.
1-Hucurat suresi: 49/18
2-Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/411
3-Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.er
4-Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59.
5-Riyazüssalihin 2/229 (Müslim İman, 93)
6-Hucurat suresi: 49/10
7-Hucurat suresi: 49/11-12
8-Riyazüssalihin 2/257 (Müslim Bir, 58; Buhari Mezalim,3)
9-Müslim, Birr, 9. IV, 1975.
10-Riyazüssalihin 3/160 (Buhari, Edeb, 57; Müslim Birr, 23)
Bir Ayet ve
Düşündürdükleri
Servet YALÇIN
Kocaeli Merkez Uzman Vaizi
“Sevdiğiniz
Şeylerden İnfak
Etmedikçe...”
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Ali İmran,92)
me, sözleşmelere riayet etme, en zor ve sıkıntılı
zamanlarda bile sabırlı ve metanetli olma manalarında kullanılmıştır.
Ayet-i kerime, Kur’an’ımızın genel muhtevası
gibi bizi bu dünyadaki varoluş gayemiz olan
“kulluğumuzu” ve ona nasıl muvaffak olmamız gerektiğini bize hatırlatmaktadır. Çünkü bu
ayeti kerime iki bölümde ele alınabilir:
1- Kulluğun zirvesi olan “Birr’e” ulaşmak
2- Ona ulaşmak için sevdiğimiz şeyleri infak etmek. O halde ayeti daha net anlamamız için
‘birr’ ve ‘infak’ kelimeleri üzerinde duracağız.
Kur’an-ı Kerîm’in birçok yerinde görüldüğü gibi
bu ayette de yalnızca en başta gelen erdemlerin
sıralandığı, dolayısıyla birr’in muhtevasının sınırlandırılmadığı düşünülürse birrin iman, ibadet ve ahlâka dair bütün iyi hasletleri kapsayacak genişlikte bir mana içerdiği için Fahreddin
er-Râzî de bu ayet münasebetiyle birri, “bütün
saygılı davranışları (taat) ve insanı Allah’a
yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime” şeklinde tarif etmiştir (Mefâtîĥu’l-gayb, V, 37, DİA,Birr Md)
Birr kelimesi sözlükte; "iyilik, doğruluk, itaat,
hayır ve hasen" anlamlarına gelen "birr" kavramı din dilinde; iman, doğruluk, güzel ahlâk, sâlih
amel, hayır, iyilik, ihsan, Kur’an ve sünnete uyma, farzları eda etmek ve masiyetleri terk etmek
gibi insana sevap kazandıran ve Allah'ın rızasına
vesile olan her türlü hayırlı amellere, itaatlere ve
güzel davranışlara denir.(DKS) Kur’an-ı Kerîm’de
her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık
manalarında kullanıldığı gibi, Bakara suresinin
(2 / 177), ayetinde ise İslâm’ın beş temel itikat
konusu (Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman), Allah’ın emir
ve rızasına uygun şekilde malî yardımlarda bulunma, namaz ve zekât ibadetlerini yerine getir-
Ayrıca; “İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten
sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın” (Maide, 5) emrinde bu
kelimenin takva ile beraber kullanılması; kelimeye ayrı bir boyut kazandırmaktadır. Nitekim
İmam Mâtürîdî bu ayeti tefsir ederken bu iki
fazileti, “birr, bütün hayırların en tam şekli,
takva ise bütün şerlerin terkedilmesi ve bir
daha yapılmamasıdır” şeklinde tarif etmiştir
(Tevilatu ehli sünnet 2, 8) ve “Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.” (Ali İmran,192) şeklinde dua cümlesi olarak bize
öğretilmesi, “Birr”in ulaşılması gereken bir makam olduğunu bize anlatmaktadır. Bu da
“ebrar” olarak bilinmektedir. Peygamber EfenTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
71
dimiz de şu hadisi şerifinde doğruluğun “birr”e
götüren ahlaki bir davranış olduğunu bize haber
vermektedir:
“(Doğruluktan ayrılmayın). Şüphesiz ki sözde
ve işte doğruluk, hayra ve üstün iyiliğe yöneltir.
İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında Sıddık (doğrucu) diye kaydedilir. (Yalandan kaçının). Şüphesiz ki yalancılık,
kötülüğe sürükleyip (kişiyi) yoldan çıkarır. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi, yalan söylemeyi
meslek edinince Allah katında çok yalancı
(kezzâb) diye yazılır.” (Buhârî, Edeb 69, VII,95; Müslim, Birr, 103-105)
Buna göre iman, dinin temeli; birr, dinin gayesi
demektir. Hakkı tevhit, hayra erişmek: İşte din,
bu iki esasın mahsulüdür. (Elmalılı, 2, 1146)
lar” şeklinde tarif etmişlerdir. (Kuran yolu, 1, 630) Dolayısıyla yapılan harcamalar fert ve birey açısından
faydalı olmalıdır.
İnfak ise: Sözlükte, "bitirmek, yok etmek;
yoksul düşmek; malı veya parayı elden çıkarmak" anlamlarına gelen infak, dinî bir terim
olarak, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma amacıyla kişinin kendi servetinden harcamada bulunması, ihtiyaç sahiplerine aynî ve nakdî yardım
etmesi demektir. Bu yönüyle infak, hem farz
olan zekatı hem de gönüllü olarak yapılan her
çeşit hayrı içerir. Kur’an’da genellikle iyiliklerin
sevabı bire on olarak gösterildiği halde, Allah
yolunda infakın sevabının bire yedi yüz olduğu
bildirilmiştir. (Bakara, 2/261) Bu infakın Allah katındaki
değerini gösterir. (DKS)
İnsanları tiksindirecek ve hoşlarına gitmeyecek
şeylerin Allah’ın da hoşuna gitmeyeceğini bilmek gerekir. Nitekim bu ayet indikten sonra sahabeden Ebu Talha Mescidi Nebevi’nin karşısında bulunan en çok sevdiği bahçesini (Beyruhayı) infak etmek istemesi Peygamber efendimizin
hoşuna gitmiş ve “gerçekte kazandıran malın
bu mal” olduğunu belirtmiştir. (Kuran Yolu,1,630)
İnfakın makbul olması için şu şartları taşıması gerekir:
a) İnfak ve tasadduk gösterişten uzak, yalnız
Allah rızası için yapılmalıdır.
b) İnfakta bulunan kişi onu alıp kabul edenin
onurunu zedeleyecek davranışlardan kaçınmalıdır.
c) Yapılan yardım en iyi ve en kaliteli mallardan
seçilmelidir.
d) İnfakın yerine ulaşması için gerçek ihtiyaç
sahipleri tespit edilmelidir.
Netice itibariyle ayetimiz “birr”e yani kulluğun
zirve noktasına ulaşmamız için sevdiğimiz şeylerden infak etmememizi istemektedir. Müfessirler sevdiğimiz şeyleri; “servet mevki, ilim ve
beden kuvveti gibi maddî ve manevî imkân-
72
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Bir Hadis ve
Düşündürdükleri
“Gıpta Edilecek
İki Kişi”
Muhammed AYDIN
Kocaeli Merkez Vaizi
“İki kimseden başkasına gıbta edilmez: Biri,
Allah ona Kur'ân öğretmiş, o da gece gündüz
Kur'ân okur ve komşusu işitir de: Keşke falana
verilen Kur'ân nimeti gibi bana da verilseydi de
onun amel ettiği gibi ben de amel etseydim, der.
İkincisi, Allah ona da mal vermiştir, o da malını
hakk yolunda sarf etmektedir. Bunu bilen bir
kimse: Keşke şu kimseye verilen mal gibi bana
da verilse de onun hayır işlediği gibi ben de
hayır işleseydim diye imrenir.” (Buhari, Fezail’il’ Kur’an, 20/46)
Bu hadis-i şerifin metninde geçen hased kelimesinin, hakikî ve mecazî iki anlamı vardır. Burada ise mecazi mananın kastedildiği bilinmektedir.
Hakikî manasıyla hased, bir başkasının elinde var olan maddi-manevi her türlü nimetin onda olmayıp sadece kendinde olmasını dilemektir.
Hased, göz koyulan nimeti elde edebilmek için
planlar kurup, Yaratan ve yaratılanlarla ilişkilerin örselenip tahrip olmasını göze almaya sebep
olur. Kurdun ağacı kemirmesi gibi ruhumuzdaki
güzel hasletleri günden güne kemirerek bizi insanlığımızdan eder. Biz onu kontrol altına almazsak, o bizi kontrolü altına alır. Tahrik edici
akıl oyunlarıyla sağlıklı düşünmemizi engeller,
bizi akl-ı selimden uzaklaştırır. İnsanın, elinde ve
imkânı dâhilinde olmayanlara gözünü dikerek
iç huzurundan uzak, haris bir ömür sürmesine
vesile olur. İnsanı kanaat ve şükürden uzaklaştırır, küfre ve isyana yaklaştırır.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 73
Hasedin mecazi anlamı gıpta etmek, imrenmektir. Gıpta, başkasında olanın kendinde de
olmasını istemektir. Başkalarında bulunan güzelliklere gıpta etmek, onun bir benzerinin kendinde de olmasını istemek, bunun için çaba sarf
etmek, hayrın, iyiliğin artmasına da sebep olabilir. Bu anlamda kişiyi hayırda yarışmaya teşvik
ederek bulunduğu seviyeyi yükseltmesini sağlar.
İnsanî bir zaafımız olan bu duyguyu yok saymadan iyiye, güzele yönlendirebileceğimizi öğrendiğimiz bu hadis-i şerif gerçekten imrenilecek
hususların neler olabileceğinin iki temel örneğini
veriyor. Kur'an-ı Kerim'de 27 ayette geçen
"hikmet" kelimesi İslam âlimleri tarafından diğer
anlamları yanında İmam Şafii'den itibaren
"sünnet" olarak da anlaşılmıştır.
Hadis-i şerife göre gıpta edilecek tavır, Kitap ve
Sünnet eksenli bir kavrayış, bilgi ve bilinç ile yaşayıp insanları ve olayları değerlendirmede kişisel kanaatlerle değil hikmetle hüküm vermek ve
bu şuurun yaygınlaşması için eğitim-öğretim
faaliyetinde bulunmak olmalıdır. Mal ve hikmet,
asıl kıymeti ancak yerli yerinde kullanılmasıyla
ortaya çıkan, birey ve toplum hayatını derinden
etkileyen iki büyük nimet ve değerdir. (Bkz. İ. Lütfi Çakan,
Müslüman Kimliği)
Bilgi ve servet, sahip olunduğunda insana hayatın kontrolünü eline geçirdiğini düşündüren iki
önemli değerdir. Aslında müslümanı, diğer din
mensuplarından ayıran temel özelliklerinden biri
de bu değerlerin algılanışında gizli... İslam'a göre
insana "verilen" bu değerler, "Veren''in isteği
doğrultusunda kullanılmalı, emanet ve sorumluluk bilinci içerisinde davranılmalıdır. "İstedim,
çalıştım, elde ettim; öyleyse her şeyin gerçek
sahibi benim" inancı rızıkların taksiminde İlâhî
İradeyi devre dışı bırakmaktır bir bakıma. Helal
yoldan olmak kaydıyla mal ve servet sahibi ol-
74
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
mak suretiyle Allah'ın lütfuna mazhar olmak güzel olmakla birlikte asıl güzellik Allah'ın lütfu olan
malın O'nun razı olacağı şekilde kullanılmasıdır.
İmrenilmesi gereken husus da çok mal sahibi
olmak değil, sahip olunan malın Allah yolunda
az-çok, gece-gündüz demeden sarf edilmesidir.
Bu noktada bize düşen bir görev de cömertliğimize engel olabilecek korku ve kaygılarımızla
yüzleşmektir. Hangi sebebin gerçek, hangisinin
bahane olabileceğini ayırt edebilecek yüreği
olanlar gıpta edilecek basamağa hızla tırmanmaya başlamış demektir. Allah'ın bize bir kere
verdiğini elimizden çıkardığımızda bir daha vermeyeceğini düşünmek, bundan korkmak, kendi
dar kalıplarına sıkışmak, Allah'ın lütuf ve kereminin sonsuzluğunu kavrayamamak demektir.
"Her nimetin şükrü kendi cinsindendir"
prensibinden anlaşıldığı üzere zamanımızı, maddî varlığımızı, bilgi ve yeteneklerimizi, tecrübelerimizi yerli yerinde kullanarak dinin ve toplumun
hizmetine sunmak bizleri imrenilesi müslümanlar kılacaktır.
Şeytani emellerle Yüce Yaratıcının, kullarına vermiş olduğu nimetlerin onların
elinden gitmesini dileyecek kadar süfli
duygulara kapılmak kişiyi Allah katında
gerçek manada imrenilecek noktaya getirmez. Aksine esfel-i sâfilin denen aşağıların aşağısına indiriverir.
“İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Ama günah ve
düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı
gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok
şiddetlidir” (Mâide, 5/1) emr-i ilahisi gereğince insan;
Allah’ın rızasına imrenmeli; Geylani’nin haline,
Cüneyd-i Bağdadi’ye, Ebu Zerr el Ğıfari’ye imrenmeli; Ebu Hanife Hazretlerinin hatimle kıldığı
namazlara imrenmeli; tavır ve davranışlarında
İslam’ı milimi milimine yaşamaya imrenmeli; en
kâmil ve eksiksiz imana, İslam’a, ihsan, ihlas ve
bunlarda derinleşmeye imrenmelidir. Geçici
dünya süslerine imrenip ahiretini tehlikeye atmamalı, zira onlar bu dünyada kalacak olan
dünya süsünden başka bir şey değildir.
Nefis Terbiyesi
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ahenk verip ona kötülüğü (seçme yeteneğini) ve
takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
Onu kötülüklere gömüp kirleten kimsede ziyana uğramıştır.” (Şems 91/7-10)
Satılmış ADITEPE
Kocaeli İl Müftülüğü Cezaevi Vaizi
N
efis; insandaki şehvet, gazap, kibir, kin, haset, isyan ve günah işleme kuvvetlerinin toplandığı,
şerrin, kötülüğün kaynağı ve kötü huyların temeli olarak bilinmektedir. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda nefsin
değişik anlamlarda kullanıldığını görüyoruz.
Nefis, insana vesvese veren (Kaf,50/16); kötülüğü
emredici duygu, arzu ve istek anlamında kullanılmıştır. (Yusuf, 12/53)
Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de Cennete kavuşmanın, nefsani arzuları terbiye etmekle, nefsin
arzu ettiği günahları terk etmekle mümkün olabileceği belirtilmektedir: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran (kimse) için ise şüphesiz cennet yegane barınaktır.” (Naziat, 79/40-41)
Mutasavvıf alimlerimiz; “En büyük düşmanın,
iki yanın arasındaki nefsindir” (Keşfül-hafa, 1443(4/2) hadisi,Peygamberimizin bir savaş dönüşü söylediği
“Küçük cihaddan büyük cihada, nefis ile mücadeleye döndük” (Keşfül-hafa,1,424 (1362) sözü ve “Çünkü
nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder” (Yusuf,12/53)
ayetini nefsin, kötü sıfatların ve kötülüğün merkezi oluşuna delil olarak kabul etmişlerdir.
Kur’an ve Sünnet’te nefsin derecelerinden bahsedilmektedir ki, bunlar;
1-) Nefsi emmare; (Münker ve günah olan
şeyleri işlemeyi emreden nefis)
2-) Nefsi levvame; (Yaptığı kötülükten zaman
zaman pişmanlık duyan, tevbeye meyilli nefis)
3-) Nefsin mülhime; (Neyin iyi neyin kötü
olduğunu idrak eden şehvetin isteklerine karşı
direnme gücü bulunan nefis)
4-) Nefsi mutmeinne; (Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile hemhal olan nefis)
5-) Nefsi râdiye; (Hayra ve şerre tereddütsüz
teslim olup rıza gösteren nefis)
6-) Nefsi merdiyye; (Kulun Allah’tan ,
Allah’ında kuldan razı olduğu nefis)
7-) Nefsi kâmile (veya safiye); (Bütün marifet
sıfatlarını kazanarak irşad mevkine yükselen
nefis)
Özellikle tasavvuf büyükleri, nefisle mücadele
konusunda müminleri eğitmeye büyük önem
vermiş,nefsin terbiye ve tezkiyesi hususunda çok
sayıda eserler kaleme almışlardır. (Tasavvuf ve Tarikatler, Prof.
Dr.Hasan Kamil Yılmaz.S.235-236) Mesela 13.yüzyılda yaşayan
Kaside-i Bûrda’nın müellifi İmam Busiri nefsi,
süt emen çocuğa benzetmektedir. İmam-ı Busiri,
nefsin arzu ve isteklerine bir sınır konulması gerektiğini tavsiye etmektedir. Ona göre, eğer nefis
her istediğini elde ederse şımaracak, böylece insana tahakküm etmeye başlayacaktır. Bu bakımdan nefsin terbiye edilmesi, onun zamanında dizginlenmesi gerekir. (Kur’an’dan öğütler 2.S.207 DİB.)
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) hadislerinde nefis terbiyesi hususunda bizleri şöyle ikaz etmekTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 75
tedir; “Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve
ölümden sonrası için hazırlık yapan kimsedir.
Aciz kimse ise, nefsi isteklerine tabi olan (nefsi ne
istiyorsa öyle yaşayan) ve Allah’tan olmadık şeyler isteyen kimsedir.” (Tirmizi, Kıyame, 25) “Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz.” (Tirmizî, Kıyame, 14).
Yüce Yaratıcımız da Kitabımızda, nefsani arzular
karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini
şöyle ifade etmektedir: “Yine Onlar (O takva sahipleri) ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da nefislerine zulmettiklerinde, Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler.
Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile
bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran,3/135)
Yine nefislerine zulmederek günah işleyen kullar
Rabbimiz tarafından şöyle uyarılmaktadır: “De
ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O,
çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer,39/53)
Mü’minler olarak bizlere düşen görev, nefislerimizin şerlerinden kendimizi korumak, aklımızı,
gönlümüzü hikmet ve takva ile vahyin rehberliğinde güçlendirmek, gadab ve öfkelerimizi, şecaat, cesaret ve İslam’ın izzetiyle bezemek, şehvet kibir gibi nefsin iğvalarına da iffet ve tevazu
ile karşılık vermek olmalıdır. Tıpkı Yusuf (a.s)
gibi evinde bulunduğu kadının teklifi ve
kötülüğü emreden nefsi karşısında; “Allah’a
sığınırım!” diyebilmek olmalıdır. (Yusuf,12/23)
Aynı şekilde kötülüklere karşı kalkan olan oruçlarımızla (Buhari, Savm, 2) nefislerimizi terbiye etmeli,
infak etmek suretiyle nefislerimizin cimriliğinden
kendimizi korumalıyız. “O halde, gücünüz yettiği
kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin,
itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Teğabün,64/16)
Her zaman nefsimize karşı uyanık olmalı, Rabbimizin şu ayeti düsturumuz olmalıdır: “Ey iman
edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için önceden ne göndermiş olduğuna
76
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
(Haşr,59/18)
Tek dileğimiz, Mevlâmızın huzuruna çıktığımız
zaman O’nun şu müjdesine nail olabilmektir:
“Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı,
O’da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi)
kullarımın arasına gir. Cennetime gir.” (Fecr,89/27-30)
Son olarak, Yunus Emre’ ye kulak verelim.
Aciz kaldım zâlim nefsin elinden
Şol dünyanın lezzetine doyamaz
Eğnine almıştır gaflet gömleğin
Ömrün gelip geçtiğini bilemez.
İlâhi gaflet gömleğini giyene
Müslüman der misin nefse uyana
Kazanıp kazanıp verir ziyana
Hak yolunda bir pula kıyamaz.
Sağlığında âyet hadis nesine
Son deminde muhtaç olur yasine
İletip koyacaklar makberesine
Oğlum kızım malım kaldı diyemez.
İlâhi gafletten uyar gözümü
Dergâhında kara etme yüzümü
Yûnus der ki gelin tutun sözümü
Dünyayı seven ahireti bulamaz.
Duamız Olmasa
Yılmaz BARLAS
Kocaeli İl Müftülüğü Cezaevi Vaizi
İ
slamiyet’in önemli emir ve ibadetlerinden
biri de duadır. Dua bir mü’min için, içinde
yaşadığı dünya mahbesinden ukbaya,
ümide, saâdete ve sonsuzluğa açılan nefes
ve hayat penceresidir.
Sözlükte; “çağırmak, seslenmek, davet
etmek, istemek ve yardım talep etmek”[1]
anlamlarına gelen dua, din ıstılahında; Allah’ın
yüceliği karşısında insanın aczini ve zafiyetini itiraf etmesi, sevgi ve saygı ile O’nun lütuf, nimet
ve yardımını, dünya ve ahirette nimetler ve iyilikler ihsan etmesini; üzerindeki sıkıntı, dert ve
belayı gidermesini; günah, hata ve kusurlarını
bağışlamasını dilemesi; yalvarıp yakarması ve
O’na hâlini arz edip niyazda bulunması demektir. [2]
Dua, insanda doğuştan var olan bir duygudur.
Bu sebeple bütün dinlerde dua mevcuttur. Üstün bir varlığa inanan her insan, hayatının herhangi bir anında dua ihtiyacını hisseder. Çünkü
her insan, zaman zaman üstesinden gelemeyeceği birçok olay, üzüntü ve sıkıntı ile karşılaşır.
Böyle anlarda insan, Allah’a sığınma ve O’ndan
yardım isteme ihtiyacı hisseder ve dua eder.
Normal zamanlarda dua etmeyen veya Allah’a
inanmayan insanlar bile üstesinden gelemedikleri olaylar karşısında, darda kaldıkları ve sıkıntıya düştükleri zamanlarda dua ihtiyacı hissederler. Bu da insanın duaya muhtaç olduğunun
delilidir. Yüce Allah, bu durumu şöyle açıklar:
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder;
zararını kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine
dokunan zarardan dolayı bize hiç dua etmemiş
gibi davranır. İşte aşırı gidenlere yaptıkları şeyler
böyle süslü gösterilmiştir.” [3]
Dua; sınırlı, sonlu ve aciz olan insanın bütün
benliğiyle sınırsız, sonsuz ve kudret sahibi olan
Yüce Allah’a yönelip O’ndan istek ve dilekte
bulunması, onunla arasında bir köprü ve diyalog kurmasıdır.
Dua eden insan; bütün zayıflığı, acizliği ve ihtiyaçları içinde, Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin
ve yüceliğinin, isteklerini ancak onun lütfu ve
yardımıyla elde edebileceğinin bilincindedir. Bu
bilinçle yapılan dua; insanın yaratanına olan
inancının, güveninin ve O’na teslim oluşunun
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 77
bir göstergesidir. İşte bundan dolayı Peygamberimiz (s.a.s.); “Allah’a duadan daha değerli bir
şey yoktur” [4] buyurmuştur.
Evet, dua bir emir ve ibadettir. Allah Teâlâ, bir
çok ayette kullarından dua etmelerini emir buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Allah’a dua
etmek (ondan istemek) ilahi bir emirdir. Nitekim
Cenab-ı Hak, “Rabbinize yalvara yakara ve
gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları
sevmez.” [5]; “En güzel isimler Allah'ındır, öyle
ise onlarla O'na yakarın.” [6]; “Rabbini, içinden
yalvararak ve korkarak yüksek olmayan bir sesle
sabah akşam an, gafillerden olma.” [7] diye
emretmektedir Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.);
“Dua, ibadetin özüdür.” [8],“Dua, mahza ibadettir” [9] buyurmuş, sonra Mü’min sûresindeki;
“Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, duanızı
kabul edeyim. Bana kulluk etmeğe tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir” [10] ayeti okumuştur. [11]
Evet, duanın ibadet olduğu konusunda müfessirler görüş birliği içindedirler. [12] O halde dua
sadece Allah’a yapılmalıdır. Allah Teâlâ, duanın
sadece kendisine yapılmasını, kendisi dışındaki
varlıklara yakarışın bir faydası olmadığını ve sonuçta duasının bir karşılık bulmadığını bildiriyor.
Bu durumun örnekleri Kur’an’da çoktur. Cenabı
Hakk, kendisinden başkasına yapılan duanın
beyhude olduğunu bazen doğrudan bildirir,
bazen de peygamberlerin dilinden aktarır:
“De ki: Allah'ı bırakıp da bize fayda vermeyecek,
bize zarar dokundurmayacak şeylere mi dua
edelim?” [13],
“Ve Allah'dan başka, sana faydası da, zararı da
dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden
olursun.” [14]
- Dua yaparken mübarek vakit ve yerler tercih
edilmeli, abdest alıp kıbleye dönülmeli, eller
semaya kaldırılmalı, euzü ve besmele çekilmeli,
Allah’a hamd ve Peygambere salat-u selam getirilmeli ve günahlara tövbe ederek duaya başlanmalıdır.
78
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
- Dua eden kişi, konumuna uygun bir edep
içinde olmalıdır.
- Sadece Allah’a dua edilmeli, duada meşru sınırlar aşılmamalı, meşru isteklerde bulunulmalı,
kabulü için acele edilmemeli, duanın kabul edileceği inancı taşınmalı, ihlas ile ve yürekten, kısık
bir sesle ve yalvararak dua edilmelidir.
Duada anlamlı ve veciz sözler seçilmeli,
yapmacık sözlerden kaçınılmalıdır.
Dua sonunda Hz. Peygambere salat ve selam
getirilmeli ve eller yüzlere sürülmelidir. [15]
Dua her zaman ve mekânda; her hal ve şartta
söz gelimi; yürürken, otururken ve yatarken yapılabilir.[16] Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur:
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu
boş yere yaratmadın, Seni eksikliklerden uzak
tutarız. Bizi ateş azabından koru’ derler.” [17]
Allah’a yalvarıp yakaran bir mü’min, duasının
karşılık bulup bulmadığı konusunda tereddüt
etmemelidir. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz
(s.a.v) bir hadisi şeriflerinde, “Allah’a dua eden
herhangi bir insan yoktur ki duası kabul edilmiş
olmasın. Günah işlemediği, yakınları ile ilişkisini
kesmediği ve isteğinde acele etmediği sürece
Allah ona ya dünyada istediğini hemen verir
veya isteğini ahirete bırakır ya da duası nispetinde günahlarını bağışlar.” Sahabe, “Ey Allah’ın
elçisi! Nasıl acele edilir?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Kulun, Rabbime dua ettim de duama
icabet etmedi, demesidir” buyurur. [18]
Yüce Allah katında insanı şerefli kılan en değerli
şey, hiç şüphesiz kulun yüce yaratıcısına karşı
acziyetini itiraf edip, durumunu/şekvâsını/halini
ona arz etmesidir ki, insanın bu durumu, kendisine değer verilmesine yegâne müsebbibdir.
Allah muttakilerin sıfatlarını açıklayıp, onların
mükâfatlarının durumunu beyan edince, Resulüne, “(Ey Muhammed!) De ki: Duanız olmasa,
Rabbim size ne diye değer versin?” [19] demesini
emretmiştir. Bu ifadeyle de, kendi yüce zatının,
kulların ibadetinden müstağni olduğunu, onları
ancak kendi taatlarından faydalanmaları için
mükellef tuttuğunu anlatmıştır. [20]
En nihayetinde Müslümanlıkta dua etmek çok
kolaydır. Allah’a yönelerek, kalbini O’na bağlamak yeter. Artık ne söylenirse söylensin, samimiyetle, sevgi ile söylendikçe duadır.
Bazen dua sözsüz de olur, işle, hareketle olur.
Yapılan iş, hareket, O’nun rızasına uygunsa duadır. Dua bir yükselişin, yücelişin ifadesidir şüphesiz. Çünkü hiç kimse, kendi gayretiyle kolayca
elde edebileceği bir iş için dua etmez. Dua; gün-
lük hayatın üzerinde bir olaydır. Ayrıca dua
edebilen insan, güçlü insandır. Yapabileceği her
şeyi yapmış, çalışmış, çabalamış, yapılamayanı,
yardım gereken yanı bulmuş, en güçlüye yönelmiştir. [21]
Elleri ağrısa da, dilleri kurusa da, dudakları yarılsa da gönülleri uyumayan ve yaratıcısına yalvarmaktan gafil olmayan bir kul olmanın yüceliğini
gerçekten idrak etmek ve bu idrakin feyziyle yaşayıp ölmek, yegane dileğimizdir ve öyle olmalıdır!... [22]
[1] İbn Manzur Lisanu’l Arab XIV, 257; İbn Faris, Mekayisu’l-Luga, II, 228
[2] İbn Manzur XIV, 257; Ragıb el-Esfehani, el-Mufredat I, s. 347
[3] Yûnus, 10/12
[4] Ahmed b. Hanbel, XIV, 360; Tirmizi, Deâvat, 1; İbn Mace, Dua, 1
[5] A’râf, 7/55
[6] A’râf, 7/180
[7] A’râf, 7/205
[8] Tirmizî, Deâvat, 1
[9] Tirmizî, Deâvat, 1
[10]Mü’min, 40/60
[11]Tirmizî, Deâvat , 1; İbn Mâce, Dua; Ebû Davut, Salât, 358; Hâkim, Deâvat, 1
[12] Kurtubi, el-Cami', c. XV, s. 285; Razî, Mefatihu’l Gayb, XXII, s. 46.
[13] En’am, 6/71
[14] Yûnus, 10/106
[15] Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam İlimleri Enstitüsü Yayınları, 1975,
Sayı: 2, s. 69-70
[16] Yûnus, 10/12
[17] Âl-i İmran, 3/191
[18]Tirmizi, Deâvat, 13; Muslim, Dua, 92
[19] Furkân: 25/77
[20] Razî, Mefatihu’l Gayb, XXIV, 490
[21]Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam İlimleri Enstitüsü Yayınları,1975,
Sayı: 2, s. 70
[22] İslam Medeniyeti Dinî, İlmi, Fikri Aylık Mecmuası Mart, 1973, s.7
“Ya Rabbi !
Kabul olmayan duadan,
faydasız ilimden,
ürpermeyen kalpten
sana sığınırız.
Allah’ım !
Seni zikretmek,
sana şükretmek,
sana güzelce ibadet
etmek hususunda
bana yardım et.”
(Ebû Davud, Salât, 361)
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 79
Mazlumların İmdadına Koşmak
-Yeni Bir Hılfü’l-Füdul HareketiKadir KARAÇOBAN
Kocaeli İl Müftülüğü VHKİ
H
er şey bir çığlıkla başladı...
Mekke dağlarında yankılanan
bir mazlumun çığlığı… Hakkını
arayan bir garibin feryadı karşılık buldu bir avuç yiğidin yüreğinde… Sonra çoğaldılar, güçlendiler. Mazlumlardan, güçsüzlerden yana olduklarını ilan ettiler
dört bir yana. Kimsesizlerin kimsesi olacaklarını
haykırdılar. Güçlü ama haksız olanların karşısına
dikilip yalın kılıç, mazlumun hakkını istediler.
İslam’dan önce Mekke’de mağdur ve mazlumların haklarını korumak amacıyla kurulan “HılfülFudûl” hareketinden bahsediyorum. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de henüz peygamber olarak görevlendirilmeden önce gençlik yıllarında
Hılfü’l-Fudûl Antlaşması’na katılmıştır.
Bu antlaşmanın gerçekleşmesine Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’in amcası Zübeyr teşebbüs etmiştir. Teym kabilesi ileri gelenlerinden
Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde toplanan kurucu
80 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
üyeler; zulme uğrayanların haklarını zalimlerden
alıncaya kadar mücadele edeceklerine, Mekke
halkından veya Mekke’ye dışarıdan gelen kimselerden haksızlığa uğrayanların yanında yer
alacaklarına ve zalimden hakkını alıncaya kadar
mazlumu destekleyeceklerine dair karar aldılar.
Bu antlaşmanın akdine şu olayın vesile olduğu
söylenir:
Zübeyd kabilesinden bir şahıs Mekke’ye gelir ve
As b. Vâil’e ticaret için getirdiği malını satar. Ancak Âs, malın ücretini vermez. Zübeydli, Ahlâf
kabileleri olan Abdüddâr, Mahzum, Cumah,
Sehm ve Adiy’e başvurur. Ancak onlar As b.
Vâil’e karşı adama yardım etmezler. Bunun üzerine alacaklı Kureyş kabilesini yardıma çağırır.
Zübeyr b. Abdülmuttalib ve Abdullah b.
Cüd’ân’ın önderliğinde Hılfü’l-Fudûl Antlaşması
akdedildikten sonra cemiyet üyeleri As b. Vâil’e
giderler ve malın parasını tahsil edip Zübeydliye
verirler. (İbn Sa’d, I, 128-129; İbn Seyyidinnâs, I, 114)
Yirmi yaşında iken bu antlaşmanın imzalanmasına iştirak eden Hz. Muhammed (s.a.s.), sonraları bu olaydan övgüyle bahsetmiş ve şunları
söylemiştir: “Ben, Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde
bir antlaşma yapılırken bulundum ki, bu
antlaşmayı güzel ve kızıl develere değişmem.
İslam’da böyle bir antlaşmaya çağrılsam derhal
kabul ederim.” (İbn Hişâm, I, 134; ayrıca bk. İbn Hanbel, I, 190) [Prof. Dr.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zayıfları, kimsesizleri, biçareleri ve mazlumları korumuş, onlara
her şart altında sahip çıkmıştır. O, bunu peygamber olmadan çok önceleri de yapmaktaydı. Üyesi bulunduğu Hılfü’l-Fudûl cemiyeti faaliyetlerine aktif olarak katılmış, haksızlığa uğrayanların
hakkını aramış ve onlara yardımda bulunmuştur.
İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB. Yay. Sh. 67-68]
Peygamberlik vazifesinden sonra ise mü’minlere
engin bir şefkat ve merhamet göstermiş, onların
sıkıntıya uğramasına asla gönlü razı olmamıştır.
Mü’minlere bu denli düşkün olan Peygamber
Efendimiz (s.a.s.) onların her türlü sıkıntısını gidermek için çırpınmış ve bu uğurda hiçbir fedakârlıktan geri durmamıştır. İşte buna bir örnek:
Yeryüzünde özellikle de Müslüman coğrafyasında maalesef savaşlar, zulüm ve haksızlıklar, kıtlık
ve yokluklar geçmişte olduğu gibi bugün de hiç
eksik olmuyor. Toplu katliamlar dolayısıyla on
binlerce Müslüman evini yurdunu bırakıp başka
yerlere kaçarak mülteci konumuna düşmektedir.
Modern dünyada hala milyonlarca insan açlık
ve yokluğun pençesinde sefalet içinde yaşamaktadır. Yine zaman zaman
meydana gelen deprem, sel
vb. tabii afetler sonucu
birçok insan mağdur
duruma düşmektedir. Hâsılı her yerde
kan, her yerde gözyaşı, her yerde sefalet kol geziyor. Dünyanın her bir köşesinden mazlumların
feryatları yükseliyor.
Ama ne yazık ki, çağdaş dünyanın insanları kulakları sağır eden
imdat çığlıklarını duyamıyorlar; her gün televizyon ekranlarından izlediğimiz, gözümüzün
önünde meydana gelen insanlık dışı vahşeti göremiyorlar. Duysalar da görseler de kıllarını kıpırdatmıyorlar, çünkü merhamet damarları kurumuş, yürekleri taşlaşmış adeta...
Yığınla mazlum insan kendilerine uzanacak şefkatli bir el beklemektedir. Hal böyle olunca geçmişte olduğu gibi günümüzde de yeni bir
Hılfü’l-Fudûl hareketine, yeni bir Ensâr duyarlılığına ihtiyaç bulunmaktadır. Müslümanlar olarak din kardeşliği hukukumuzu canlandırmaya,
bir ve beraber olmaya, yardımlaşma ve dayanışmaya her zamankinden daha fazla muhtacız.
Hudeybiye’de Müslümanlarla Mekkeli müşrikler
arasında yapılan antlaşma gereği
iki taraf birbirlerine saldırmayacaklardı. Fakat müşrikler bu antlaşmaya
uymadılar ve Müslümanların tarafında
olan Huzâa kabilesine saldırdılar. Bir
gece baskın yaparak yirmi üç kişiyi öldürdüler. Huzâalılar
da Hz. Peygamber’e gelerek durumu haber verdiler. İçlerinden Amr b. Salim,
“Ey Allah’ın Resûlü! Bizi yalnız ve
sahipsiz gördüler. Senin bize yardım edemeyeceğini sandılar” mealinde bir şiir okudu. Bunun
üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Gidin Huzâalılar. Allah’ın yardımı gelecek” buyurarak onları
gönderdi. Ardından da ordusunu toplayıp müşriklerin üzerine yürüdü.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şu sözleri de bu
konuda bizlere yol göstermesi bakımından
oldukça dikkat çekicidir:
“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona (ihanet etmez), zulmetmez, onu mahrum (yalnız)
bırakmaz...” (Müslim, Birr, 10)
“Kim, bir Müslümanın dünya sıkıntılarından biTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
81
onurumuza dokunmayacak? Kardeşliğimizi ne
zaman ve nasıl göstereceğiz? Yoksa Allah’a nasıl
hesap veririz? Nasıl bakarız Allah Resûlü’nün
yüzüne?
rini giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan birine
kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir. Kim bir Müslümanın ayıbını
örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını
örter. İnsan (mü’min) kardeşine yardımcı olduğu
müddetçe Allah da onun yardımcısı olur.” (Müslim,
Zikr, 37-38; Ebu Davûd, Edeb, 60; Tirmizî, Hudûd, 3)
Bunun en güzel örneği hicretten sonra Medine’de yaşanmıştır. Medineli Müslümanlar
(Ensâr) bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakıp
gelen muhacir kardeşlerine her türlü yardımı
yapmışlar, hatta bütün mal varlıklarını paylaşmışlardır. Burada Medinelilerin Mekke’den
göçüp gelen muhtaç ve mağdur din kardeşlerini
tam anlamıyla sahiplendiklerini, onlara kol kanat gerdiklerini görmekteyiz. Kur’an fedakârlık
örneği bu olaydan şöyle bahsetmektedir:
“İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad
edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık
vardır.” (Enfâl, 8/74)
Ensâr’ın evlerini yurtlarını, mallarını mülklerini
terkedip kendi yanlarına gelen Mekkeli Muhacirlere kucak açmaları, onları bağırlarına basarak
maddî manevî destek olmaları gibi bugün de
böyle bir kardeşlik dayanışmasına ve Ensâr duyarlılığına ihtiyaç bulunmaktadır.
Yoksa on dört asır sonra hâlâ Necaşilerin insafına mı sığınmak zorunda mazlum ve mağdur
Müslümanlar? Kardeşlerimize Allah için biz sahip çıkmayacaksak kim sahip çıkacak? Kardeşlerimizi başkalarının insafına terketmek hiç mi
82 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
Kur’an’da, mü’minler zalimlerin yanında yer almaktan sakındırılmıştır. (Hûd, 11/113) Ayrıca, “Size ne
oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz!
Bizleri halkı zâlim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa
çıkmıyorsunuz?” (Nisâ, 4/75) ayetiyle de zalimlerin
zulüm ve baskılarına maruz kalan biçarelerin
imdadına koşmayanlar kınanmıştır.
Âlemlerin rahmet elçisi Efendimiz (s.a.s.) de
“Kimsesizlerin yardımına koşanlar, Allah yolunda cihad etmiş gibi sevap alırlar” (Riyâzü’s-Sâlihin, 1/310)
buyurmak suretiyle zayıf, düşkün ve biçarelerin
yanında olmanın önemini ifade etmiştir.
Merhum Mehmet Akif Ersoy bir Müslümanın
mazlumlara bakışını ve haksızlıklar karşısında
takınması gereken tavrı bakın nasıl açık ve net
bir şekilde ifade etmiş:
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
…
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim,
Adam aldırma geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu!
…
Kur’an’ın ifadesiyle, mü’minler birbirlerine karşı
Müslümanlar olarak kanayan bir yara
gördük mü onu hep birlikte sarmalıyız. Birisi din kardeşimize zulüm ve
haksızlık yaptığında yine hep beraber onun karşısına dikilmeliyiz. Mazlum din kardeşlerimizin kendilerini
sahipsiz ve kimsesiz hissetmemeleri
için yanlarında olduğumuzu daima
onlara göstermeliyiz.
çok merhametlidirler. (Fetih, 48/29) Bu merhamet sebebiyledir ki mü’min; din kardeşi darda kaldığı,
bir sıkıntıyla karşılaştığı zaman onun yanında
olur; kardeşinin malını, canını, ırz ve namusunu
canı pahasına korur, kimsenin ona zarar vermesine müsaade etmez.
Mekkeli müşrikler güçsüz ve himayesiz gördükleri Müslüman kölelere dinlerinden döndürmek
için akıl almaz işkenceler uyguluyorlardı. Onların bu acıklı halleri diğer Müslümanların yüreklerini dağlıyordu. Müslümanların zenginlerinden
olan Hz. Ebu Bekir (r.a.) müşrikler tarafından işkenceye maruz bırakılan Müslüman kölelerin bu
durumlarına karşı duyarsız kalamıyor, onları sahiplerinden satın alarak hürriyetlerine kavuşturuyordu.
Ömer b. Abdulaziz’in şu sözleri de Müslümanların birbirlerine karşı sorumluluklarını ortaya koyması bakımından oldukça dikkat çekicidir:
“Bu ümmetin en ağır yükü benim omuzlarımda.
Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç
bulamayanlar, giyecek elbisesi olmayanlar, boynu bükük yetimler, yalnız başına kalmış dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve
gurbet diyarındaki Müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma gücü kalmamış
muhtaç yaşlılar, ailesi kalabalık olan fakir aile reisleri… Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min
kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında eziliyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar
için beni sorguya çekerse, Allah Rasûlü (s.a.s.)
bunlar için bana hesap sorarsa bulunursa, ben
nasıl cevap vereceğim?” (İbn-i Kesîr, 9/201)
Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
“Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette,
birbirlerine şefkatte mü’minlerin misali, bir
bedenin misalidir. Ondan bir organ rahatsız olsa,
diğer organlar da uykusuzluk ve hararette ona
iştirak ederler.” (Müslim, Birr, 17)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in bu ifadesine
göre yeryüzünde açlık ve yokluklar içinde hayat
mücadelesi veren kardeşlerimizin varlığı bizleri
rahatsız etmeli, uykumuzu kaçırmalıdır. Birimizin derdi hepimizin ortak derdi tasası olmalı, bir
kardeşimizin acısı hepimizin yüreğini sızlatmalıdır. Hz. Mevlana’nın dediği gibi; yeryüzünde
üşüyen Müslümanlar var olduğu müddetçe kendimizde ısınma hakkı görmemeliyiz. Yine Ebu’lHasan Harakânî Hazretlerinin ifade ettiği gibi;
bir din kardeşimizin parmağına batan diken, bizim parmağımıza batmış; onun ayağına çarpan
taş, bizim ayağımıza çarpmış gibi acı duymalı;
mahzun bir mü’minin kalbindeki keder bizi hüzünlendirmelidir. İşte o zaman gerçek kardeşliğin şuuruna ermiş olabiliriz.
Hılfü’l-Fudûl Antlaşması’nın prensiplerini
tekrar hatırlayalım:
• Zulme uğramış kimse bırakılmayacak.
• Zulme asla meydan verilmeyecek, zalime
asla müsamaha edilmeyecek.
• Zalimlerden haklarını alıncaya kadar,
mazlumlarla beraber hareket edilecek.
İşte tam bir Müslüman duyarlılığı ve tavrı! Peygamberimiz (s.a.s)’in, “...böyle bir antlaşmaya
yine çağrılsam derhal kabul ederim” şeklindeki
yaklaşımının sırrı burada ortaya çıkmaktadır.
Bugün de imdat çığlıkları yükseliyor dünyanın
dört bir yanından. Mazlumların feryadı arşa çıkıyor. Bu çığlık ve feryatları duyacak, kimsesizlere
sahip çıkacak, zayıf ve düşkünleri koruyacak
merhametli ve de yürekli insanlara yani yeni bir
Hilfü’l-Fudûl hareketine ihtiyaç bulunmaktadır.
Dün Afganistan’da, Bosna’da, Filistin’de, Doğu
Türkistan’da; bugün Irak’ta, Arakan’da, Orta
Afrika’da...oluk oluk Müslüman kanı akmakta,
Müslümanların evleri, camileri yakılıp yıkılmakTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60 83
ta, binlerce çocuk yetim kalmaktadır. İslam coğrafyası baştanbaşa açlık, yokluk, zulüm, terör ve
savaşların pençesinde inim inim inlemektedir.
Irzımız çiğneniyor, evladımız doğranıyor!
Yükselen bu feryatlar ne anlatıyor bizlere!
Ebu Cehil öldü diyorlar ya, Ebu Cehil ölmedi;
Ebu Leheb kıtalar dolaşıyor. Çağdaş Firavunlar,
Nemrutlar hükümlerini sürdürüyorlar. Modern
Dâru’n-Nedveler’de Müslüman kıyımlarının
kararları alınmaya devam ediyor.
O halde; Müslümanlar olarak kanayan bir yara
gördük mü onu hep birlikte sarmalıyız. Birisi din
kardeşimize zulüm ve haksızlık yaptığında yine
hep beraber onun karşısına dikilmeliyiz. Mazlum
din kardeşlerimizin kendilerini sahipsiz ve kimsesiz hissetmemeleri için yanlarında olduğumuzu daima onlara göstermeliyiz.
Zulüm ve haksızlıklara son vermek, akan gözyaşlarını dindirmek ve mazlumlara sahip çıkmak
için bir merhamet seferberliği başlatılmalı; kardeşlik yardımlaşma ve dayanışması sağlanmalı;
faziletli ve cesur yürekli insanları harekete geçir-
84
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Temmuz - 2014) Sayı:60
meli ve sonuç alıncaya kadar mücadele sürdürülmelidir.
Firavunlar varsa onun karşısında Musalar da,
Harunlar da olmalıdır.
Nemrutların karşısına İbrahimler dikilmelidir.
Dâru’n-Nedveler varolduğu sürece Daru’lErkamlar da olmalıdır.
Muhammedî bir merhamet, sıddıkî bir hamiyet,
Farukî bir duruş, Hamza ve Ali yürekli bir cengâverlik Müslümanların vazgeçilmez vasıfları olmalıdır.
Mazlumların hakkı zalimlerden haklarını
alıncaya kadar…
Zalimlerden hesap soruluncaya kadar…
Yeryüzünde bir tek mazlum kalmayıncaya
kadar…
Aç-açık tek bir insan kalmayıncaya
kadar…
Akan kan ve gözyaşları tamamen durana
kadar...
Download

İnfak Duyarlılığı Zayıf ve Güçsüzlere Sahip Çıkmak