TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi
Yıl: 10
Ekim 2014
Sayı: 61
Rabbine ibadet
ederek yetişen
gençler, kıyamet
gününde arşın
gölgesinde
gölgeleneceklerdir.
Cami ve Gençlik
Cami Merkezli
Medeniyet
Mekke ve Medine’de
Ziyaret Mekanları
Kurban İbadetinin
Hikmet ve Faziletleri
“Mescidlere devam etmeyi alışkanlık haline getiren bir adamı
gördüğünüz zaman, onun gerçek mü’min olduğuna şahitlik ediniz.
Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve
ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan
başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu
bulanlardan olmaları umulur.”
(Tevbe, 9/18) [Tirmizî, İman, 8, Tefsîru sûre, 9]
başyazı
M
uhterem Rahmet Dergisi Okuyucularımız!
İnsanlara faydalı olma yollarından biri belki de en
önemlisi onlara bilgi sunmak, bilmediklerini öğretmektir. Zira kişinin dünya ve ahiret mutluluğunu elde
edebilmesi için bilgi sahibi olması hayatî önem taşımaktadır. Bu manada insanın bildiklerini başkalarıyla
paylaşması ve daha geniş kitlelere ulaştırması övülmeye değer bir davranıştır.
İşte böyle ulvî gayelerle on sene önce yayın hayatına
başlayan Rahmet Dergimiz 61. sayısına ulaşmış bulunmaktadır. İlk sayısından itibaren her biri bir emek
mahsulü olan dinî, millî, sosyal ve kültürel içerikli çok
sayıda makale vb. yazıları geniş bir okuyucu kitlesine
ulaştırmanın manevî hazzını ve gururunu yaşıyoruz.
Bu sayımızda da yine yoğun bir gündemle karşınızdayız. Malûm olduğu üzere İslam âlemi hac ve kurban
ibadetini yerine getirmeye hazırlanmaktadır. Biz de
din kardeşlerimizi bilgilendirme ve onlara yol gösterme adına dergimizde bu konulara yer verdik.
Bilindiği gibi hac; dünyanın dört bir yanından koşup
gelen her ırk, renk ve dilden Müslümanı bir araya toplayan büyük bir ibadettir. Her yıl olduğu gibi bu yıl da
milyonlarca Müslüman, Yüce Allah’ın, “Bir yol bulup güç yetirenlerin Kâbe’yi haccetmesi Allah’ın
insanlar üzerindeki bir hakkıdır” (Âl-i İmrân, 3/97) emrine uyarak, büyük bir coşku ve heyecanla kutsal topraklara akın etmektedir.
Kurban ise, Allah’a gösterilen itaatin, teslimiyetin ve
O’nun rızası uğrunda gösterilen fedakârlığın en güzel
ifadesidir. Nitekim Kur’an’da, Hz. İbrahim ve İsmail’in
itaat ve teslimiyetleri övülerek bütün insanlığa örnek
olarak gösterilmiştir. (Sâffât, 37/100-111)
Kurban, kulun günahlarının bağışlanmasına, çokça
sevap kazanmasına ve yüce Allah’a yakınlaşmasına
vesile olan bir ibadettir. Hadis-i şeriflerde kurban günü
Allah’ın en sevdiği işin kurban kesmek olduğuna,
kıyamet günü kurban edilen hayvanın kurban edildiği
şekilde geleceği, onun kanı yere düşmeden önce Allah
tarafından kabul edileceğine işaret edilmektedir. (Tirmizî,
Edâhi, 1)
Mehmet SÖNMEZOĞLU
Kocaeli İl Müftüsü
Bir diğer gündem konumuz ise, Diyanet İşleri
Başkanlığımız tarafından her yıl 1–7 Ekim tarihleri
arasında kutlanan “Camiler ve Din Görevlileri
Haftası”dır. Hafta dolayısıyla camilerimiz ve din görevlilerimizle alakalı pek çok meseleyi etraflıca değerlendirme imkanı bulmaktayız. Bu 13-19 Ekim tarihleri arasında kutlayacağımız Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nın teması “Cami ve Gençlik” olarak
belirlenmiştir. Tüm Diyanet camiamızın ve din görevlilerimizin “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nı
tebrik ediyor, bu haftanın ülkemize ve İslam dünyası
için hayırlar getirmesini diliyorum.
Okullarımızda ve Kur’an Kurslarımızda yeni bir eğitim
-öğretim yılı daha başladı, milyonlarca öğrencimiz ve
öğretmenimiz ders başı yaptılar. Kur’an Kurslarımızda
ve anaokulundan üniversiteye kadar tüm eğitim
kurumlarımızda görev yapan değerli öğretmenlerimize ve eğitim gören öğrencilerimize üstün başarılar
diliyorum.
Değerli Okuyucularımız!
Sizleri yeni sayımızla başbaşa bırakırken, hepinizin
mübarek Kurban Bayramını en samimi duygularımla
tebrik ediyor; kurban kesen tüm din kardeşlerimizin
kurbanlarının kabul olmasını ve kutsal topraklarda
bulunan hacılarımızın makbul bir hac ile aile yuvalarına dönmelerini Yüce Mevlamızdan temenni ve niyaz
ediyorum.
Selam, saygı ve dualarımla…
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
1
ISO 9001:2000
Kalite Yönetim Sistemi
TDV Kocaeli Şubesi Adına Sahibi
Mehmet SÖNMEZOĞLU
Kocaeli İl Müftüsü
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Mustafa DERİN
Genel Koordinatör
İlyas ÖZTEL
Yayın Tetkik Kurulu
Mustafa DERİN - İl Müftü Yardımcısı
İlyas ÖZTEL - İl Müftü Yardımcısı
Bayram ŞAHİN - İl Müftü Yardımcısı
Dursunali LÜLECİ - İl Müftü Yardımcısı
Mahmut ŞAHİN - İl Müftü Yardımcısı
Servet YALÇIN - Merkez Vaizi
Muhammed AYDIN - Merkez Vaizi
Başyazı
Mehmet SÖNMEZOĞLU............................................... 1
Cami Merkezli Medeniyet
Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ..................................... 3
Cami ve Gençlik
Mehmet SÖNMEZOĞLU............................................... 7
İslam’da Cami ve Mescidlerin Önemi
İlyas ÖZTEL................................................................ 10
Camiler ve Din Görevlileri Haftası’na Genel Bir Bakış
Mahmut ŞAHİN......................................................... 13
Editör
Kadir KARAÇOBAN
Dinimizde Tebliğin Önemi ve Din Görevlisinin
İrşad ve Tebliğdeki Rolü
Bayram ŞAHİN.......................................................... 16
Mali İşler Sorumlusu
Safa BURAN
Hac Hayata Açılan Bir Kapıdır
Mustafa DERİN......................................................... 20
Grafik - Tasarım
Mehmet PEKDEMİR
Hac Arafat’tır
İbrahim KADIOĞLU.................................................... 23
Baskı
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın
Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi
Tel: 0 312 354 91 31
Hac ve Umrede Kul Hakkı
Birol NURLU.............................................................. 26
İdare Merkezi
Kocaeli İl Müftülüğü
Ankara Cad. No:51 KOCAELİ
Tel: 0262 322 34 71
Faks: 0262 321 17 17
Mekke ve Medine’de Ziyaret Mekânları
M. Resul HAKSÖYLER............................................... 28
Kurban İbadetinin Hikmet ve Faziletleri
Mehmet YAZICI.......................................................... 36
Kurban ve Hükümleri.................................................. 40
Web
www.kocaelimuftulugu.gov.tr
Dini Bayramlarımız ve Kurban Bayramı
Burhan BİLGİN........................................................... 48
E-Mail
[email protected]
[email protected]
Beşikten Mezara Kadar İlim
Hasan ERDOĞAN....................................................... 51
Hz. İbrahim’in İki Temel Vasfı: Akıl ve Teslimiyet
Abdulkadir KEŞVELİOĞLU........................................ 54
TDV Kocaeli Şubesi - İl Müftülüğü
Aylık Dergisi
EKİM 2014
Yıl:10
Sayı: 61
Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.
Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
Dergimiz Ücretsizdir
Hicretle Gelen Büyük Değişim
Servet YALÇIN........................................................... 56
İki Günü Birbirine Eşit Olan Ziyandadır
Satılmış ADITEPE...................................................... 59
Hz. İbrahim ve Hac
Elif DURSUN............................................................
61
Ashâb-ı Kehf
Necdet GÜRSOY......................................................... 65
Cami Merkezli Medeniyet
Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
slam, doğuşundan itibaren hayatın merkezine mâbed ve mescidi yerleştirerek
câmi merkezli bir medeniyet oluşturan bir
dindir. Bu dinin Yüce Peygamberi,
Mekke’de putlarla dolu olan Kâbe’den
mâbed olarak yararlanamayınca Erkam b. Ebi’lErkam’ın evini mabed ittihâz etmişti. İlk Müslümanlarla orada buluşur, gelen vahyi paylaşır,
vahyin aydınlığında gönüllerini îmâr eder,
Mekke şirk toplumundan üzerlerine sinen şirk ve
küfür tortularını temizleyerek onları arındırırdı.
İ
Medine’ye hicret sırasında Kuba’da ilk mescidi,
ardından Medine’de Mescid-i Nebî’yi inşâ eden
Allah Rasûlü önce dini ve îmânı korumayı, sonra
bu îmân ikliminde toplumu dönüştürmeyi ve
yepyeni bir tevhid ehli inşa etmeyi hedeflemişti.
Aslında din ve îmânı korumanın başlıca üç yolu
vardır:
a- Emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak,
b- Mâbed, mescid ve câmi gibi müesseseler kurup toplumu dönüştürerek,
c- Din ve îmâna âit eğitim ve öğretimi yaygınlaştırarak.
Bu tasnifte din ve îmânı korumanın müesseseler
yoluyla yapılabilecek olanına en güzel örnek câmilerdir. Allah Teala, Kur’ân-ı Kerim’de:
“Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret
gününe îmân eden, namaz kılan ve zekât
verenler îmâr eder” (1) buyurmakta ve müminleri
mescid ve mâbed îmârına; müesseseler kurmaya teşvik etmektedir.
Mâbed ve mescidlerin îmârı, biri maddî, diğeri
mânevî olmak üzere iki türlü olur. Maddî imâr,
mâbedlerin fizikî inşâsı, korunup bakılmasıdır.
Âyetin ihtivâ ettiği mânâda bu anlam vardır.
Allah Rasûlü (s.a): de “Kim Allah için bir mescid
binâ ederse, Allah da onun için cennette bir köşk
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
3
terk etmek demektir. Nitekim içinde insanların
yaşamadığı evler, içinde insan yaşayan evlerden
çok daha çabuk yıpranır ve harâb olur. Mâbedler de böyledir. Cemâatin şenlendirmediği
mâbed yıkılmaya terk edilmiş demektir. Bu yüzden âyette geçen “harâb olmasına çalışan” ifâdesinin içinde câmiye devamla cemâat olmayan
ve cemâat bulmayan kimseler de dâhildir.
binâ eder” (2) buyurarak inananları mescid inşâ
işine çağırmaktadır.
Mâbedlerin mânevî îmârı, câmi içinde dînî hizmetleri yürütecek görevliler ve câmileri dolduracak cemâat yetiştirmektir. “Câmi mi önce
cemâat mi?” tartışması her devirde gündeme
gelmişse de genel kabûle göre aslolan, cemâattir. Cemâati olan bir din, mânen mâmûrdur.
Maddî olarak mâbedini her an îmâr edebilir.
Ama sadece mâbedi kalmış, cemâati tükenmiş
bir din vîrandır. Dolayısıyla âyet-i kerimede
Allah’ın mâbedlerini îmâr konusundaki teşvik,
öncelikle mânevî îmâr noktasındadır.
Mabedler, Yüce Yaratıcı’nın
adının îlâ edildiği ve dînî
ibâdetlerin kâmil mânâda
yaşandığı mekânlardır. Bu yüzden
Allah Teâlâ: “Allah’ın mescidlerinde
Onun adının anılmasını yasaklayan
ve onların harâb olmasına
çalışandan daha zâlim kim vardır.”
(3) buyurur.
Câmilerde ibâdeti engellemek ve oraların mâbed fonksiyonunu icrâ etmesine mâni olmak ne
kadar büyük bir zulümse, câmilerde görev yapacak din hadimleri yetiştirmemek ve cemaat teminine gayret göstermemek de aynı oranda bir zulümdür. Mâbedin veya herhangi bir binânın harâb olmasına çalışmak sadece fizikî binâsını yıkmakla olmaz. Câminin içini boşaltmak, boşaltılmasına seyirci kalmak, mâbedi harâb olmaya
4
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Âyet ve hadislerin teşvik ettiği câmi inşâ emri, on
beş asırlık İslam coğrafyasında, İslam’ın şeâiri /
sembolleri sayılan câmilerin inşâsının temel
sebebi olmuştur. Doğudan batıya, kuzeyden güneye her devirde yapılan ve günümüze kadar
ayakta kalan câmiler, İslâm mimârîsinin
şâhikalarıdır.
Câmilerin Fonksiyonları
Allah Rasûlü döneminde Mescid-i Nebî’nin
manevî îmâr açısından icrâ ettiği fonksiyonları
şöyle sıralayabiliriz:
1- Mâbed / İbâdet Merkezi
Mescid-i Nebî’nin ilk inşâ amacı ve ilk fonksiyonu ibâdet mahalli oluşudur. Yeryüzünün her tarafı namaz kılmaya elverişli kılındığı halde cemâatin bereketi sebebiyle mescid ve câmilerde birlikte namaz teşvik edilmiştir. Kur’an-ı Kerim mescidlerin mâbed fonksiyonuna şu âyetle işâret
etmektedir.
“Bir takım evler/mâbedler vardır ki Allah bu evlerin yücelmesine ve içlerinde adının zikredilmesine izin vermiştir. Orada sabah akşam öyle kimseler zikreder ki, onlar ne ticaret ne de alışverişin
kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan
ve zekât vermekten alıkoyamadığı erlerdir.” (4)
Kur’an-ı Kerim’de: “Fitne amacıyla kurulan
Dırar mescidinde namaz kılmaya çağıran
münâfıkların dâvetine icâbete hazırlanan”
Allah Rasûlü’nü bu konuda uyaran bir âyet vardır. Bu âyette mescidlerin takvâ esası üzerine kurulması gereken mâbedler olduğuna işaret edilmektedir:
“Dırar mescidinin içinde asla namaz kılma! İlk
günden takvâ üzerine kurulan mescid (Kuba
Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha hayırlıdır. Onda temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allah temizlenenleri sever.” (5)
Kur’ân’ın beyânına göre Allah, insanları birbirine musallat kılarak mâbedlerin ayakta kalmasını
temin etmektedir. Nitekim ayette buyrulur:
“Eğer Allah bir kısım insanları diğer bir kısmıyla
def’etmeseydi mutlaka, içlerinde Allah’ın ismi
çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve
mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine/dinine
yardım edene mutlaka yardım eder.” (6)
2- Eğitim ve Öğretim Merkezi
Mescid-i Nebî’nin mâbed dışındaki en önemli
fonksiyonu eğitim ve öğretim merkezi olmasıydı.
Allah Rasûlü, ashâbını mescidinde eğitirdi. İnen
ayetlerin ışığında yeni dînin temel değerlerini
öncelikle bilgi olarak ashâbına tâlim eder, ardından bu dînin ibâdet ve ahlâk esaslarını benimseme noktasında sohbetleriyle onları yönlendirirdi. Sahâbîler, meyvelerin güneşten aldığı ısı ve
enerjiyle olgunlaşması gibi Allah Rasûlü’nün
sohbetinde yetişirlerdi. Özellikle “Suffa
Ashâbı” adıyla bilinen sahâbîler daha yakın bir
ilgi ve takip ile ihtiyaç anında muallim olarak istihdam edilmek üzere eğitilirlerdi. Allah Rasulü,
ashâbının ilim ve irfanla meşgul olmasından çok
hoşlanırdı. Nitekim, bir defasında mescide girdiğinde ashabından bir kısmını duâ ve zikirle,
diğer bir kısmını ise ilim ve irfan ile meşgul görmüş ve ilimle meşgul olan ashâbının yanına oturarak: “Ben muallim olarak gönderildim.” (7) buyurmuştu.
Her türlü siyâsî ve idârî toplantı bu mekânda yapılırdı.
4- Adalet Merkezi
Medîne’de yaşayan Müslüman ve Yahudi toplumları, kendi hukuk sistemlerine göre yaşıyorlarsa da her türlü adlî problemleri mescidde görüşülüp karara bağlanır, cezâî müeyyideler burada uygulanırdı. Her türlü talep ve şikâyet buraya
ulaşırdı.
5- Danışma Meclisi
Ashab dünya ve ahirete müteallık her türlü müşkilini burada ya kendi aralarında ya da Allah
Rasûlü ile görüşerek meşveret ederdi. Sahâbîler
şahsî, âilevî ve ictimâî problemlerini burada çözerdi.
6- Konaklama Yeri
Asr-ı saâdette evi ve yuvası olmayan sahâbîlerin
barınma yeri Mescid-i Nebî’nin sofasıydı. Gerek
misafir olarak gelen taşralılar gerekse Medine’de
yaşayan evsiz Müslümanlar burada barınırlardı.
Özellikle ashâb-ı suffa, bu mekânın leylî/yatılı
talebeleri gibiydi.
7- Spor ve Gösteri Merkezi
Asr-ı saâdette başka mekan olmadığı için her
türlü askerî eğitim orada yapılır ve her tür spor ile
yabancı heyetlerin gösterileri de Mescid-i
Nebî’de izlenirdi. Nitekim Habeşistan’dan gelen
bir kılıç kalkan ekibinin gösterileri Mescid-i
Nebî’de icrâ edilmiş, Hz. Âişe vâlidemiz de Hz.
Peygamber’in arkasında O’nun ridâsına bürünerek bu ekibin gösterilerini seyretmişti. (8)
3- Devlet Merkezi
Hz. Peygamber Medîne’de nübüvvet göreviyle
birlikte devlet başkanlığını da yürüten bir konumdaydı. Bu yüzden bütün siyâsî, idârî ve diplomatik hizmetleri mescidde görürdü. Vâlîleri,
kumandanları, vergi tahsildarlarını burada tâyin
eder, kendileriyle burada görüşürdü. Dış devletlerin temsilci ve elçilerini burada kabul ederdi.
Asr-ı saâdette bu şekilde şahsî ve ictimâî hayatın
merkezi haline gelen câmi, İslam medeniyet tarihi boyunca bu fonksiyonunu sürdüre gelmiştir.
Nitekim asr-ı saâdetten sonra kurulan ve gelişen
eğitim öğretim kurumları medreseler, askeri eğitim alanları olan kışlalar, sosyal dini hayatın parçası haline gelen tekke ve zaviyeler ile ticari hayatın merkezi mesabesindeki bedesten, çarşı ve
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
5
pazarlar, câmi merkezli olarak gelişmiştir. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde medreseler, câmilerin etrafında topluma ışık saçan müesseseler olarak örgülenmiştir. Köyler, câmi ve musalla merkezli olarak kurulmuştur.
Büyük câmilerin etrafında mutlaka medrese
hücreleri tesis edilerek erbab-ı ilmin câmi merkezli yetiştirilmesine özen gösterilmiştir. Câmilerin yanına açılan imâret/aşevi ve kütüphane ile
şifâhâneler, mescidlerin ne derecede hayatın
merkezinde olduğunu göstermektedir. Bugün
Mısır gibi bazı Kuzey Afrika ülkelerinde hâlâ
câmilerin etrafında hastane ve çocuk
yuvası gibi kurumların bulunması
câminin bu fonksiyonunun söz konusu ülkelerde devam ettiğini
göstermektedir.
Câmilerin taş yapılar olarak
sağlam ve son derece estetik
inşa edilmesinin yanında,
hayat mekanı sayılan evlerin ve diğer binaların ahşap
ya da topraktan yapılmış olması, İslam tarihindeki
câmi merkezli medeniyet
anlayışının çok önemli bir
göstergesidir. Çünkü câmi
merkezli medeniyet mekan
öncelikli değil, zaman öncelikli
bir medeniyetin doğmasını sağlamıştır. Câmilerin etrafında oluşan sosyal yapı, hayatlarını minârelerden okunan ezana göre düzene
koymakta, hayatı onunla tanzim etmektedir.
Günümüzde câmilerin fonksiyonları, değişen
fizik mekan anlayışıyla birlikte azalmış; mâbed
ve dînî eğitim-öğretim merkezi olmak üzere aşağı yukarı iki fonksiyona râci kalmıştır: Bu yüzden
günümüzde İslam dünyasında câmiler daha çok
mâbed özellikleriyle öne çıkmaktadır. Câmiler
günde beş vakit namazın kılındığı ve minârelerinden ezan-ı Muhammedî’nin yankılandığı mekanlardır. Özellikle minârelerindeki kandillerin
kandil gecelerinde ve Ramazan’da saçtığı ziyâ ile
6
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
mahyaların sunduğu mesaj, câminin mâbed ve
dâvet fonksiyonunu îfâ etmektedir.
Günümüzde özellikle ülkemizde câmiler, mâbed
fonksiyonunun yanında Kur’an-ı Kerim okuma,
dînî bilgi öğrenme amacıyla yaygın eğitim veren
bir müessese niteliğindedir. Bu yüzden câmilerde isteyenlere namaz vakitleri dışında belli bir
plan dâhilinde din eğitimi verilebilmektedir.
Özellikle yaz aylarında câmiler genç yavrular
için Kur’an eğitim merkezi özelliği taşımaktadır.
İslam’ın şiârı konumundaki câmi, minâre ve mâbedler bulundukları coğrafyanın hangi
medeniyete âid olduklarını gösteriyorsa da o medeniyetin devâmı,
câmi veya mâbedlerin mânevî
îmârıyla mümkündür. Bu yüzden bugün mâbed dikmek ve
câmi inşâ etmek noktasında
Müslümanların gayretlerini
takdîr etmemek mümkün
değildir.
Câmilerin maddî ve fizikî
îmârı, mânevî îmârın da
göstergesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman estetik bir değeri olmayan gecekondu hüviyeti arzeden bir câmi, mâbed fonksiyonunu icrâ etse
bile medeniyet fonksiyonunu
icra edemediğinden o yörede yaşayan insanlara bu anlamda bir özgüven vermez.
Önemli olan câminin taş ve beton binasını dikmek değil, içini cemâatle şenlendirip mâbed
özelliğini korumaktır. Bu da câmiyi, bütün fonksiyonlarını icrâ edecek bir konumda tutmakla,
hayatın merkezine almakla olur.
1) et-Tevbe, 9/18;
2) Buhari, Salat, 65; Müslim, Mesacid, 24;
3) el-Bakara, 2/114;
4) en-Nur, 24/36-37;
5) et-Tevbe, 9/107-8;
6) el- Hacc, 22/40;
7) İbn-i Mace, Mukaddime, 17;
8) Buhârî, Salât, 69.
Cami
ve
Gençlik
Mehmet Sönmezoğlu
Kocaeli İl Müftüsü
Y
üce dinimizin temel müesseselerinin en başta geleni hiç şüphesiz ki,
cami ve mescidlerdir. Cami ve
mescidler, Cenâb-ı Allah’ın yeryüzündeki evi konumunda olan
Kâbe’nin şubeleridir.
Mescid, “Allah’a secde edilen yer” demektir.
Cami ise; toplayan, bir araya getiren manasına
gelir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde cami
yerine mescid kelimesi kullanılmıştır. Ancak halk
arasında mahallelerdeki küçük ibadet yerlerine
mescid, daha büyük olanlarına ise cami denilmektedir. Hadis-i şeriflerde cami ve mescidler,
“Cennet bahçesi” (Tirmizî, Deavât, 82) ve “Beldelerin
Allah’a en sevimli yerleri” (Müslim, Mesâcid, 288) olarak nitelendirilmiştir.
Camiler mü’minleri Allah’ın birliği etrafında toplayan; birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının olgunlaşmasını sağlayan İslam’ın kutsal ibadet mekanlarıdır. Dil, renk, ırk ve kültür farkı gözetilmeksizin milyonlarca insan, her gün camilere gider ve omuz omuza saf tutar, ibadet eder
ve huzur bulurlar.
Camiler; İslam tarihi boyunca sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için önemli hizmetler görmüş; insanlara barış, huzur ve güven
telkin etmiş; asırlarca ilim, bilim ve ilerlemenin
mektebi, birlik ve beraberliğin merkezi olmuştur.
Dinimizde icra ettikleri önemli fonksiyonlar ne-
deniyle bu güzide müesseselerin inşasına, maddî ve manevî imarlarına büyük önem verilmiş;
Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde mescidleri imar edenler övülmüştür. (Bkz. Tevbe, 9/18; Buharî, Salat, 65;
Müslim, Mesâcid, 24)
Mescidlerin imar edilmesi demek; hem mescidlerin inşası, bakımı, onarımı, temiz tutulması;
hem de içerisinde ibadet edilmesi, aslî fonksiyonlarının yerine getirilmesi delmektedir. Camileri imar etmenin en iyi yolu bu kutsal mekanları
cemaatsiz bırakmamaktır. Camilerin süsü içinde
namaz kılan cemaattir. Camiler ne kadar bakımlı
olursa olsun, içerisinde ibadet eden cemaat yoksa imar edilmiş sayılmaz. Bu maksatla beş vakit
namazın camilerde kılınmasını teşvik eden Peygamber Efendimiz (s.a.s), cemaatle kılınan
namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu bildirmiştir. (Riyâzü’s-Sâlihin, C. 2, H. No. 1068)
İslam ve Gençlik
Yüce Allah’ın en güzel surette yarattığı insanın
en verimli olduğu dönem gençlik çağıdır. İnsan
hayatı; çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık
gibi belli başlı dört devreden oluşur. Bu devrelerden gençlik, Yüce Allah’ın bizlere bahşettiği en
büyük nimetlerden biridir. Bu nedenle kıymeti
iyi bilinmelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)
gençlik nimetinin önemine dikkatimizi çekerek:
“Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil;
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
7
ihtiyarlamadan önce gençliğinin, ölüm gelmeden önce hayatının, hasta olmadan önce sağlığının, meşguliyetten önce boş vaktinin, yoksulluğa
düşmeden önce zenginliğinin kıymetini bil” (Müslim,
İmare, 46) buyurur.
Gençliğin değerinin bilinmesi, her türlü kötü ve
zararlı alışkanlıklardan uzak durmak, Allah’a
karşı olan kulluk görevlerini yerine getirmek,
ailesi ve ülkesine karşı sorumlulukları yerine getirmekle mümkün olur. Hem dünya, hem de ahiret mutluluğunu kazanmak isteyen gençler, ömrünün en verimli çağını oyun, eğlence gibi boş
ve faydasız şeylerle heba etmemeli, bu fırsatın
bir gün elden gideceğini düşünerek kendisi, ailesi ve milleti için hayırlı ve faydalı şeyler yaparak
en iyi şekilde değerlendirmelidir. İşte o zaman
gençliğin değeri ve önemi bilinmiş olur.
İnsanoğlu, gençlik döneminin de hayatının da
geçici olduğunu unutmamalıdır. Yüce kitabımız
Kur’an-ı Kerim bu gerçeği bize şöyle haber
veriyor:
“Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey
değildir.” (Hadîd, 57/20)
Bundan dolayı hayatın en verimli çağı olan
gençlik dönemi ibadetlerle, hayırlı işlerle değerlendirilmelidir.
Kıyamette sorguya çekileceğimiz konulardan
biri de hayatımızın en önemli devresi olan gençlik dönemidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.),
insanın kıyamet gününde ömrünü nerede tükettiğinden ve gençliğini nerede yıprattığından
hesaba çekileceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Sıfâtü’lKıyâme, 1) Bundan dolayı hesap günü gelmeden evvel gençlik nimeti en iyi şekilde değerlendirilmelidir.
Hz. Peygamber (s.a.s)’in pek çok hadis-i şerifinde inançlı gençliğe verilen büyük önem açıkça
görülmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz
bir hadis-i şerifinde, Yüce Allah’ın arşının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, arşın gölgesinde gölgelendirilecek yedi sınıf insan arasında “Rabbi’ne ibadet
8
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
ederek yetişen gençleri” de zikretmiştir.
(Buharî,
Ezan, 36)
Aynı hadiste üçüncü sırada zikredilen “kalbi
mescidlere bağlı kimse” ifadesi ise, genel
olmakla beraber cami ve mescitlere gönülden
bağlı gençleri de kapsamaktadır. Peygamber
Efendimizin bu müjdesi gençlerimizi hayra,
iyiliğe, güzelliğe ve Allah’a ibadete teşvik eden
manevî bir güç olmalıdır.
Diğer taraftan camiye ve cemaate devam eden
bir gencin “dindar genç” olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. Nitekim hadis-i şerifte şöyle
buyrulmaktadır:
“Mescidlere devam etmeyi alışkanlık haline
getiren bir adamı gördüğünüz zaman, onun
gerçek mü’min olduğuna şahitlik ediniz. Allahu
Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın mescidlerini,
ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı
kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından
korkmayan kimseler imar eder. İşte onların
doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” (Tevbe,
9/18) [Tirmizî, İman, 8, Tefsîru sûre, 9]
Cami ve Gençlik
Camiler, zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren,
çocuk, genç-yaşlı demeden toplumun her kesiminden insanın aynı safta omuz omuza, gönül
gönüle bir araya gelerek kaynaştıkları, birlik ve
beraberliğimizin en güzel şekilde gerçekleştiği
mukaddes mekanlardır. Buralarda bir araya gelen Müslümanlar sadece ibadet etmekle kalmazlar, tanışıp kaynaşırlar, birbirlerinden haberdar
olurlar. Camilerimizde namaz kılınır, dualar
yapılır, Kur’an okunur, vaaz ve nasihatler edilir,
dini bilgiler öğretilir, kalplere Allah, Peygamber,
vatan, millet ve insan sevgisi yerleştirilir.
Geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin camilere devam etmelerini, camilerle ilgilenmelerini
son derece önemsiyoruz. Bunun için gençlerimizi büyüklerimizin “ağaç yaşken eğilir” dediği
gibi yaşları daha fazla ilerlemeden güzel davranışlara ve ibadetlere alıştırmalı, onları cami ve
cemaatle tanıştırmalıyız. Hepimiz biliriz ki, genç
yaşlarda edinilen alışkanlıklar insan hayatında
daha etkili ve kalıcı olmaktadır. Bizlere düşen
görev; Allah’ın mescitlerini ve camileri cemaatsiz
bırakmamaktır. Özellikle yarının büyüğü olacak çocuklarımızın ve gençlerimizin camiye gitmeleri, cemaate katılmaları ve camilerle ilgilenmeleri sağlanmalıdır.
Genç neslimize camileri sevdirmeli ve onların camilere
gelmelerini sağlamalıyız. Bu
konuda Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i örnek almalı,
O’nun çocuklarla ve gençlerle kurduğu sevgi ve merhamete dayalı ilişki, onları
ibadetlere alıştırma ve mescidleri sevdirme metodu bizler
için de örnek olmalıdır. Dinî ve
millî değerlere saygılı, ulvî gayeler
ve hedefler peşinde koşan bir nesil
yetiştirmek istiyorsak evvela cami merkezli bir hayatı inşa etmeli, yeni yetişen genç
neslimizin de cami merkezli bu hayatın manevî
havasını teneffüs etmelerini temin etmeliyiz.
Bilindiği gibi camiler, ibadet yerleri olmanın yanında eğitim ve öğretimin yapıldığı, insanlara
dinî ve ahlâkî konularda bilgilerin verildiği birer
ilim ve irfan yuvalarıdır. Camiler bu fonksiyonlarına uygun olarak gençlerimize sevgi, şefkat,
merhamet, ana-baba ve büyüklere saygı, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, birlik ve beraberlik,
fedakârlık, vatan sevgisi, yiğitlik duygusu, ahde
vefa, edep gibi her biri eşsiz birer güzel ahlâk
prensibi ve insanî değer olan hasletleri kazandı-
rabileceğimiz yeğane mekânlardır. Genç neslimizi camiye alıştırdığımız, onlara camiyi sevdirdiğimiz zaman onların kişiliklerini işte bu güzel
hasletlerle yoğurmamız ve geleceğimizi sağlam
temeller üzerine inşa etmemiz mümkün olabilecektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) çocuklara ve gençlere
büyük değer vermiş, onlarla yakından ilgilenmiş
ve onların cami ve mescitlerin manevî atmosferinden istifade ederek yetişmelerine özel bir
önem vermiştir. Peygamber Efendimizin kişiliklerini yoğurduğu genç sahabeler saadet asrından günümüze kadar Müslüman gençler için örnek bir nesil olmuşlar ve kıyamete kadar olmaya da devam edecekledir.
Diyanet İşleri Başkanlığımız,
gençler ile cami arasında sıcak
ilişkiler kurulması ve genç neslin camilerin manevi havasından yeteri kadar yararlanması amacıyla, bu yıl ki
“Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nın gündemini “Cami ve Gençlik” olarak belirlemiştir. Bu kapsamda yapılacak etkinliklerle
sevgili gençlerimizin camilerimizi daha iyi tanımaları, sevmeleri ve camiye devam etmeleri sağlanacaktır.
Bir milletin varlığını devam ettirebilmesi
ve her alanda yükselebilmesi, her bakımdan
iyi yetişmiş bir gençliğin bulunmasına bağlıdır.
Gençlik bir ülkenin en büyük güvencesidir.
Bunun için gençlerimizin iyi yetişmeleri hayatî
önem taşımaktadır. Bunu başarabildiğimiz sürece gençlerimizi geleceğimizin huzur ve güven
kaynağı olarak görebiliriz.
Bu duygu ve düşüncelerle; tüm Diyanet
camiamızın ve din görevlilerimizin “Camiler ve
Din Görevlileri Haftası”nı tebrik ediyor; bu
haftanın ülkemiz ve İslam âlemi için hayırlara
vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
9
İslam’da
Cami ve
Mescidlerin
Önemi
İlyas ÖZTEL
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
C
ami ve mescitler, İslâm dininin en
önemli eserleri ve mabetleridir.
Cami, kelime anlamı bakımından
“toplayan, bir araya getiren,
kaplayan, kuşatan” anlamlarına gelmektedir. Mescid ise; “secde edilen yer”
anlamında mekân ismidir. Cami, Kur’an-ı
Kerim’de ve hadis-i şeriflerde mescid olarak geçmektedir. Selçuklular, Osmanlılar döneminde ve
günümüzde halk arasında daha çok büyük mabedlere cami, küçüklerine ise mescid denilmektedir. Diğer bir ifade ile Cuma ve bayram namazı
kılınan yerlere cami, diğerlerine mescid denilmektedir.
Günümüzde yaşayan hak ve batıl bütün dinlerin
bir mabedi vardır. Mabedsiz din yoktur. Kur’an-ı
Kerim’de; “Şüphesiz insanlar için kurulan ilk
ibadet evi, elbette Mekke’de âlemlere rahmet ve
hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe'dir.” (Al-i İmran,
98) buyurulmaktadır.
Allah (c.c) insanlık âlemini, insanlık tarihi boyunca mabedsiz koymamıştır. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) bir soru üzerine; “İlk bina edilen
mescidin, el-Mescidu’l-Haram olduğunu” haber
vermiştir. (Buharî, Enbiya, 40)
Yüce dinimiz İslâm, camilere büyük önem ver10
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
miştir. Camiler Allah’ın (c.c) evleri, oraya gelenler ise ev sahibi olan Allah'ın misafirleridir.
Kur’an-ı Kerim’de; “Şüphesiz mescidler
Allah'ındır. O halde Allah (c.c) ile birlikte hiç
kimseye kulluk etmeyin” (Cin, 18) buyurularak gerek
kiliselerde ve gerekse havralardaki ibadet
şekillerine gönderme ve hatta reddiye vardır. Bu
ayette, mescidlerin Allah’ın (c.c) evleri olduğu
belirtilmektedir. Dolayısıyla bu evlere gidenler
de Allah’ın (c.c) misafirleridir. Misafirler, bulundukları yerin kurallarına uymak zorundadır. Camilere gelişigüzel değil, Allah’ın (c.c) misafiriyim
diyerek; temiz elbiselerle, kılık kıyafeti düzgün,
yüreği sevgi dolu, saygılı bir şekilde camiye girmek gerekir. Misafirin ev sahibine saygısızlığı hoş
karşılanmaz. Ev sahibine düşen de misafirini
ağırlamak, ikram ve ihsanda bulunmaktır.
Bir ayette; “Ey Âdemoğulları! Her mescide gittiğinizde güzel elbiselerinizi giyinin” (Araf, 31) buyurularak camilere giderken, Allah’ın (c.c) misafiri
olurken temizliğin ne kadar önemli olduğu
belirtiliyor. Bu ayet, aynı zamanda camilerde
görevli olan imamlarımıza ve müezzinlerimize
de görev yüklemektedir.
Camilerde ibadet edilmesine engel olanlara, bir
kısım sınırlamalar getirenlere, Allah'ın (c.c) isminin anılmasına yasak koyanlara, camilere giriş
çıkışlarda saygısız davrananlara, yüce kitabımız
şöyle diyor:
“Allah'ın mescidlerinde O’nun adının anılmasını
yasak eden ve onların yıkılması, ortadan kaldırılması için çalışandan daha zalim kimdir?
Böyleleri oralara korka korka girebilmelidirler.
Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük
bir azap vardır.” (Bakara, 114)
maddî anlamdaki imarını yani inşasını, onarımın ve bakımının mı yoksa manevî yönden
ayakta tutulması için gerekli işlemlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Ayet,
her iki manaya da açık durmaktadır. (Kur'an Yolu, C.II.
s.740) Camilerin manevî imarla fonksiyonlarını yerine getirmesi, Allah’a kulluk ve beş vakit namazın cemaatle kılınması, camilerin ihyası ve
manen imar edilmesi öne çıkmaktadır.
Tarih boyunca mabedleri tahrip eden, yakanHz. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
yıkan, ortadan kaldıran, camileri işlevi dışında
kullanan, saygılı davranmayanlar, camilerde
“Bir adamın mescidlere gidip gelmeyi alışkanlık
ibadetlere sınır koyan ve engel olanlar huzur bulhaline getirdiğini görürseniz, onun imanlı olmamış, iflah olmamış, güçlerini kaybetmişlerdir.
duğuna şahadet ediniz. Çünkü Cenabı Allah;
İslâm tarihinde hatta yakın tarihimizde
“Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve
bunların örneklerini görmek mümahiret gününe iman eden kimseler
Camiler,
kündür.
imar eder” buyuruyor.” (Vehbe Zuhaylî,
Tefsir-i Münir, V. s.343)
mimari sanatın,
İslâm, camilerin inşasına, imaestetiğin, güzelliğin,
Camilerin inşası, mimarî estetirına büyük önem vermiş,
ğin, zarafetin ve görselliğin
göz zevkinin bulunduğu
böylece müminleri cami inşa şaheserlerdir. Tezhip ve hat sanat yönü itibari ile büyük
ve imarına teşvik etmiştir.
önem arz etmektedir. Maalesanatını içinde barındıran
Öyle ya, bir cami inşa edisef günümüzde inşa edilcamiler, dönemin estetik
yorsunuz, kâinatın Halık’ı
mekte olan camiler estetikonu, “Beytullah” (Allah'ın anlayışını da yansıtmaktadır. ten uzak, sanat yönü itibaevi) ilan ediyor. Orada yapı- Camii, İslâm medeniyetinin riyle hiçbir şey ifade etmelacak bütün ibadetler camiyi oluşmasında, yaşanmasında, yen, göz zevki oluşturmayan
inşa ve imar edenin, edenlerin
beton yığınlarından ibaret
diğer medeniyetlere
kıyamete kadar amel defterlerimabedler
olarak ortaya çıketki etmesinde büyük
nin açık kalmasına, sevap yazılmaktadır.
katkı sağlamıştır.
masına vesile oluyor. Ayrıca, cami
inşa edenlerin, imanının tesciline, doğru yolda olduklarına da işaret vardır. Kur'an-ı
Kerim'de; “Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a,
ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan,
zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu
bulanlardan olmaları umulur” (Tevbe, 18) buyuruluyor.
Peygamberimiz (s.a.v) bir hadislerinde; “Kim
Allah rızasını gözeterek, Allah için bir mescid
yaptırırsa Allah da onun için cennette bir köşk
yaptırır” (Müslim, Zühd, 3) buyurmuştur. Görüldüğü gibi
camilerin maddî ve manevî imarının, iman ve
ibadet ehli müslümanların işi olduğu hatırlatılmaktadır. Burada “imar etmek” ile mescidlerin
Camiler, İslâm toplumunda bulundukları bölgenin sembolü ve merkezi olmuşlardır.
Bunun için camii merkezli kentler, şehirler oluşturulmuştur. Bu kapsamda şehirler, cami etrafında şekillenmeye başladı. Ticarethaneler, imarethaneler, hamamlar, kütüphaneler cami etrafında bina ediliyor. Erkekler, kadınlar, yaşlılar,
gençler, çocuklar yani toplumun bütün kesimleri
cami ile iç içedir.
Camiler; dini, sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapıldığı alanlardır. Camilere sadece namaz kılınan yerler olarak bakılmamalıdır. Onlar aynı zamanda, eğitim-öğretimin yapıldığı, toplumun
sorunlarının görüşülüp tartışıldığı, karara bağlandığı, düğün, nikâh, mevlit, hatim, çocuklara
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 11
ad koyma, acıları ve sevinçlerini paylaşma faaliyetlerinin mekânıdır. Bunun için camileri inşa
ederken sadece namaz kılınan yer olarak değil,
önceki dönemlerde olduğu gibi bütün bu ihtiyaçlara cevap verebilecek külliyeler ve müştemilatlar ile inşa edilmelidir.
Camiler, mü’minlerin en özgür olduğu, hür
olduğu, Rabb’iyle, nefsiyle baş başa kaldığı, namaza durduğunda Rabb’ının huzurunda, divanında, rukûda, secdede, duada aracısız Allah'a
(c.c) en yakın olduğu mekanlardır.
Cami, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den ve hatta Hz.
Âdem (a.s.)’den günümüze kadar İslâm'ın,
mü’minlerin tarihidir. Camiler, mimari sanatın,
estetiğin, güzelliğin, göz zevkinin bulunduğu şaheserlerdir. Tezhip ve hat sanatını içinde barındıran camiler, dönemin estetik anlayışını da yansıtmaktadır. Camii, İslâm medeniyetinin oluşmasında, yaşanmasında, diğer medeniyetlere
etki etmesinde büyük katkı sağlamıştır. İslâm
medeniyetinde caminin büyük önemi ve yeri
vardır.
Cami, İslam kardeşliğinin güçlenmesinde, birliğin, dirliğin, huzurun hâkim olmasında, sevinçlerin, acıların paylaşılmasında, cemaat olarak,
imamın arkasında yekvücut olunmasında, birlikte kıyamın, ruküun ve secdenin yapılmasında
mekân olmuştur.
Cami; ilmin, irfanın, tefekkürün, takvanın, zikrin, duanın, imanın, tesbihin, hamdin ve tekbirin
derinleştiği, ibadetin tadının alındığı yerdir.
Cami; edeptir, hayâdır, huşûdur, sevgidir, saygıdır, ilgidir, merhamettir, yardımdır, dayanışmadır, hayırdır, berekettir, ecirdir ve sevaptır.
Cami; dinlemektir, öğrenmektir, anlamaktır, görmektir, düşünmektir, sığınmaktır, tevekküldür,
arınmaktır, kendine gelmektir, kemale ermektir,
pişman olmaktır, tevbe etmektir.
Velhasıl
Cami; hayattır...
12
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
DUA
Biz,kısık sesleriz...minareleri,
Sen,ezansız bırakma Allahım!
Ya çağır şurda bal yapanlarını,
Ya kovansız bırakma Allahım!
Mahyasızdır minareler...göğü de,
Kehkeşansız bırakma Allahım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allahım!
Arif Nihat ASYA
Camiler
ve
Din Görevlileri
Haftası’na
Genel
Bir Bakış
Mahmut ŞAHİN
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
slam’ın yaşanmasında iki önemli unsurundan biri camiler biri de din görevlileridir. Bu ikilinin cemiyet ve cemaat nezdinde çok önemli yeri ve etkisi vardır. Bu sebepledir ki; insanlık tarihi boyunca ortaya
çıkan bütün dinlerde, ibadethanelere ve din görevlisine büyük önem verilmiştir. Yüce Dinimiz
İslam’ın temel müesseselerinden birisi ve en
başta geleni de camiler ve mescitlerdir. Diyanet
İşleri Başkanlığı tarafından 1986 yılından beri
1–7 Ekim tarihleri arası Camiler Haftası olarak
kutlanıyordu. Başkanlığımızın 2003 yılında almış olduğu bir kararla 1-7 Ekim tarihleri arası
“Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak
ilan edildi. Bu tarihten itibaren de her türlü etkinlik ve programlarımızı bu yönde geliştirerek kutlamalarımızı yapmaktayız. Çünkü bu iki unsuru
birbirinden ayrı düşünmenin mümkün olmadığı
gerçeği ortaya çıkmaktadır. Camiler din görevlileri olmadan, din görevlileri de camiler olmadan
bir bütünlük ve hizmet sağlanamamaktadır.
İ
İnsan için en hayırlı hizmet, insanları Hak yoluna
davet etmektir. İşte bunun içindir ki Müslümanlar, tarih boyunca cami ve mescitlere gereken
önemi göstermişlerdir. Öyle ki, kendilerine barınacak bir yuva yapmadan önce, bir cami inşa etmişler, daha sonra kendi ihtiyaçlarına bakmışlardır. Camisi olmayan bir köy, bir mahalle bırakmamışlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de
Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, daha
oturup dinlenmeden yaptığı ilk iş, bir mescid
inşa etmek olmuştur. Çünkü camilerimiz,
İslam’ın sembolüdür. Göklere yükselen minareleriyle bir beldenin İslam beldesi olduğunun en
güzel kanıtı, Müslümanların vatan tapusudur.
İslam’ın mührüdür.
Günlük hayatımızda yaşayan dinlere baktığımız
zaman mabetler insanların en vazgeçilmez kutsal mekanları olarak göze çarpmaktadır. Her bir
yerleşim alanının temelinde mabet mevcuttur.
Mabetler, şehirleşmenin ana unsuru olarak her
zaman olmuş ve her zaman olacak olan ana unsurlardır. Müntesibi olmakla şeref duyduğumuz,
Yüce Allah’ın kullarına en son olarak göndermiş
olduğu İslam Dini’nde mabetler ilk dönemlerde
mescit olarak zikredilmiş, günümüzde ise bu
mabetler hem “mescit” hem de “camii”
olarak ifade edilmektedir.
İnsanlar için ilk kurulan mabed hakkında Allahu
Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirmektedir:
“Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi
elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet
kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân, 96)
Peygamber Efendimiz (s.a.v), kendisine sorulan
bir soru üzerine yeryüzünde ilk bina edilen mescidin, ‘Mescidu’l-Haram’ olduğunu bildirmiştir.(Buharî, Enbiya, 40) Dolayısı ile camiler, vatanımızın teTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 13
mel taşı, milli bütünlüğümüzün teminatı, dini ve
milli birliğimizin ilham kaynağı, ahlak ve faziletlerimizin heyecan pınarlarıdır. Bayrak gibi, sancak gibi haysiyet ve şeref abidelerimizdir. Bundan ötürü Peygamber Efendimizin şehirleşme
planında ilk temel unsur mescit olmuştur. İnsanların bir araya geldikleri, eğitimin yapıldığı, istişare edilmek suretiyle önemli kararların alındığı
yer haline gelmiştir Mescid-i Nebevî. Sosyal hayatın daha düzgün bir şekilde devam edebilmesi
için en temel unsurların başında hep mescitler
ön planda tutulmuştur.
Camiler, gerçek eşitliğin, dostluk ve kardeşliğin,
yardımlaşma ve dayanışmanın yaşandığı yerdir.
İman ve ibadetin, ahlak ve faziletin, sevgi ve şefkatin menbaı, ilim ve medeniyetin kaynağı kutsal mekanlardır. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde bu güzel mabetlere büyük önem verilmiş; cami yapmak, yaptırmak ve camileri yaşatıp şenlendirmek teşvik edilmiş ve hatta Müslümanlar bununla görevlendirilmiştir. Kur’an-ı
Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı
veren ve Allah’dan başkasından korkmayan
kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden
olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe/18)
Peygamber Efendimiz de bu konuda şu müjdeyi
vermiştir: “Kim Allah’ın rızasını gözeterek bir
mescid yaptırırsa, Allah da ona cennette onun
için bir ev yapar” buyurarak müslümanları cami
yapımına teşvik etmişler. Camii inşaatına bizzat
katılarak da bizlere örnek olmuşlardır.
Mescit kavramı zaman içerisinde biraz daha
farklı kullanımlara bürünmüş ve mescit kavramı
yerine artık camii kavramı kullanılır hale
gelmiştir. İlk zamanlarda sadece Cuma namazı
kılınan mescitler için el-mescidü’l-cami (cemaati toplayan mescit ) ifadesi kullanılırken, zamanla bu tabir kısaltılmış ve cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de kullanılış
şekli olarak mescit ifadesi zikredilmiştir. Mescit
ifadesi Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde tekil,
çoğul veya sıfat olarak kullanılmıştır. (3)
14
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Allah’ın evlerini imar edenler övülmekle beraber; mescit ve camilerin harap olması için çalışanlar, zalim insanlar olarak değerlendirilmektedir. Kur’an’da bu husus şöyle ifade edilmektedir.
“Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını
yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan
kim daha zalimdir. Böyleler oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir
azap vardır.” (Bakara,114)
Camiler Müslümanlık nişanıdır. Her nerde görülürse görülsün orda Müslüman insanların yaşadığı hemen anlaşılır. Günümüzde camilerde
hizmetler, cami görevlilerimiz tarafından ifa edilmektedir. Camilerimizde imam-hatipler, müezzin kayyımların yanı sıra vaizler ve müftüler cemaate gerekli bilgilerin aktarılmasında cemaatimize yardımcı olmaktadır. Mescitlerde imam
olarak ilk vazifeyi icra eden Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed Mustafa (s.a.s.)’dir. Biz,
mihrabı Efendimizden emanet olarak almış görevlileriz. Bu görevin sorumluluğunu yerine getirmenin çabası içindeyiz. Allah’ın misafiri olarak Allah’ın evlerine gelen insanları ağırlama görevinin bizlere verilmesi sebebiyle, ayrıca Yüce
Rabbimize sonsuz kez hamdediyoruz. Böyle
önemli bir vazifeyi icra etmenin sevinci gönüllerimizi kapsamıştır. Cemaatimize beş vakit namaz
kıldırmak için ön tarafta bulunmak ise vazifeler
içerisinde çok büyük bir sorumluluk olduğu
bilinci içerisindeyiz.
Günümüzde din görevlileri adı altında camide
cami görevlilerimizden başka cemaati doğru bil-
“Bir adamın mescidlere gidip
gelmeyi alışkanlık haline
getirdiğini görürseniz, onun imanlı
olduğuna şahadet ediniz. Çünkü
Cenabı Allah; “Allah'ın
mescidlerini ancak Allah'a ve
ahiret gününe iman eden kimseler
imar eder” buyuruyor.”
(Vehbe Zuhaylî, Tefsir-i Münir, V. s.343)
gilerle aktaran müftülerimiz ve vaizlerimiz ve
Diyanet İşleri Başkanlığımıza bağlı görevlilerimiz
bulunmaktadır. Kürsüden halkımıza İslam Dinimizin iman, ibadet ve ahlak ile ilgili genel prensiplerin en doğru bir şekilde aktarılması, günlük
hayatta karşılaşabilen sıkıntıların İslam’ın ışığında aydınlatmaktadır. Ayrıca manevi değerlerin
yanı sıra milli değerlerimiz de halkımıza aktarılmakta; milli ve manevi değerlerine bağlı, vatanını ve milletini seven bireyler yetiştirilmesi için
çaba gösterilmektedir. Bireyin ve toplum huzurunun elde edilmesine katkıda bulunulmaktadır.
Camilerimizin dini hayatımız içindeki yeri ile
sosyal fonksiyonlarının ne olduğunu iyi kavrayabilmek için öncelikli olarak Medine’de inşa
olunan Mescid-i Nebevî’ye bakmamız gerekmektedir. Hz.Peygamber organize etmek istediği
ilk Medine toplumunda Mescid-i Nebevî’yi merkeze almış ve ona hayati fonksiyonlar yüklemiştir. Bu mescit sadece ibadet mekanı olmaktan
ibaret değildi. Din ve dünya işlerinin konuşulduğu, savaşa veya barışa karar verildiği, gelen yabancı heyetlerin kabul edildiği, ibadet vakti geldiği zaman da namaz kılındığı bir mahaldir. Yani
o zaman tek bir kurum vardı, o da cami idi.
Camilerimiz aynı zamanda birlikte dinlenilen
vaaz ve hutbeleriyle birer yaygın eğitim müesseseleridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Medine
Mescidinin Suffe denilen bir bölümünü, eğitimöğretime ayırmış; burada Kur’an, okuma-yazma
ve diğer ilimler öğretilmiştir. Tarih boyunca da,
camilerde Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh gibi ilimlerin
yanında; lügat, edebiyat, tıp, astronomi.. gibi diğer bilimler de okutulmuştur. Ve zamanla, büyük
camilerin çevresinde yapılan medrese, imaret,
hamam gibi tesislerle de bir külliye oluşturulmuştur. Böylece camiler, hem ibadet yeri ve
hem de ilim ve kültür merkezi haline getirilmiştir.
Günümüzde camilerdeki irşat faaliyetleri yoluyla her konuda pek çok kıymetli bilgi insanlara aktarılmaktadır. Toplumumuzun, zaman zaman
yaşanan sosyal ve ekonomik problemlerden,
buhrana sürüklenmeden çıkışında, camilerdeki
dinî telkinlerin büyük katkısının olduğu gerçektir. Camilerimizde görev yapan değerli meslek-
taşlarımız, halkımızın iltifat ettiği, değer verdiği,
toplumumuzda ayrıcalık kazanmış saygın kimselerdir. Çünkü bulundukları muhitin her türlü
problemlerinin çözümlenmesinde, sosyal faaliyetlerde, ayrıca toplumu yönlendirmede büyük
görevler ifa etmektedirler. Din görevlisi yeni doğan bir yavrunun isminin konmasında, düğününde ve vefatında daima insanların yanında,
toplumun içinde olan bir kimsedir. Yani toplumun vazgeçilmez bir parçası olmuştur.
Üzerinde hayatımızı sürdürdüğümüz bu topraklarda en az bin yılını geçiren ecdadımız, bu kıymetli mekanları İslam’ın sembolü olan cami ve
mescitlerle süsleyerek her bir köşesine damgasını vurmuştur. Bugün bize düşen görev; ihtiyaç
halinde yeni camiler yapmanın yanında yapılan
bu camilere sahip çıkmak, namazlarımızı bu güzel mabetlerde kılarak onları şenlendirmektir.
Şükürler olsun ki, milletimizde bu idrak mevcuttur. Camiler ve Din Görevlileri Haftası’na
gereken ilgi ve alakayı gösteren halkımız, cami
görevlilerimizle işbirliği ve yardımlaşma örneği
sergileyerek camilerimizin bakım, onarım ve temizliği konusunda büyük bir gayret göstermektedirler. Bu birlik ve beraberliğin bir neticesi
olarak camilerimiz bugünkü duruma gelmiştir.
Yüce Rabbim camilerimizi, görevlilerimizi ve cemaatimizi eksik etmesin. Rabbim birlik ve beraberlik içerisinde en güzel günleri yaşamayı bizlere nasip etsin. Camiler ve Din Görevlileri Haftası
dolayısıyla camilerimizin halkımızın gündemindeki yerinin tekrar tazeleneceğini ümit ediyor,
haftanın maksadına ulaşmasını diliyorum.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 15
Dinimizde
Tebliğin Önemi
ve
Din Görevlisinin
İrşad ve Tebliğdeki
Rolü
Bayram ŞAHİN
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
Tebliğ ve İrşadın Önemi
Peygamberlerin gönderiliş maksatlarının ilki ve
en önemlilerinden biri tebliğdir. Tebliğ, peygamberlerin beş mühim vasfından biri olup esas
gâyeyi teşkil etmektedir. Diğer dört vasıf ise
‘Tebliğ’in hakkıyla yapılabilmesine matuftur.
Dolayısıyla sıdk, emânet, fetânet, ismet gibi güzel hasletler bir tebliğcinin taşıması gereken asgarî şartlardır.
Bütün güzel vasıfları üzerinde taşıyan Fahr-i
Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-, her türlü
zorluğa rağmen İslâm’ı tebliğe devam etmiş ve
bu uğurda pek çok fedâkârlıkta bulunmuştur.
- Yâ Resûlallâh! Bununla ne diye konuşup durursun. Vallâhi o hiç bir zaman müslüman olmaz! Müsâade et, boynunu vurayım da cehenneme gitsin, dediyse de Peygamber Efendimiz
Hakem’e İslâm’ı anlatmaya devâm etti. Hakem
dikkatini toplayarak:
- İslâm nedir? diye sordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz:
- Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet etmen ve Muhammed’in de O’nun kulu ve resûlü
olduğuna şehâdet getirmendir!, buyurdu.
Hakem:
- Müslüman oldum, dedi. Bunun üzerine Allâh
Resûlü ashâbına dönerek:
- Eğer ben, biraz önce size uysaydım, o şimdi cehenneme gitmişti!, buyurdu. (İbn-i Sa’d, IV, 137-138; Vâkıdî, I,
15-16)
O, İslâm’ı yaymak için kapı kapı dolaşır, tekrar
tekrar anlatır ve eline geçen her fırsatı değerlendirirdi. Bıkmak, usanmak nedir bilmezdi.
Abdullah bin Cahş -radıyallâhu anh-, Nahle
Seferi’nde bazı esirler almıştı. Bunların içinde
Hakem bin Keysan da vardı. Fahr-i Âlem Efendimiz Hakem’i İslâm’a dâvet etti. İslâm’ı bütün
yönleri ile uzun uzadıya anlattı. Şüphelerini yok
etmek için defâlarca tekrâr etti. Efendimiz’in bu
kadar gayret sarfetmesi karşısında Hakem müslüman olmuyordu. Buna öfkelenen Hz. Ömer:
16
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Demek ki İslâm’ı anlatan kimse dâimâ sabırlı ve
ümidvâr olacak ve hiçbir zaman ye’se düşmeyecektir. Yumuşaklık, şefkât, merhamet, müsâmaha şiârı olacak ve azimle gayret edecek.
Tebliğ ve dâvet faaliyetinde başarıya ulaşabilmek için plânlı, programlı ve metotlu bir şekilde
hareket edilmesi gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz’in tebliğde tâkip ettiği
usullerin birisi en yakınlarından başlamasıdır.
Aslında iyiliği emredip kötülükten sakındırma
vazîfesi ilk olarak insanın kendisinden başlamalıdır. Zîrâ kendisini ihmal eden tebliğcinin başarılı olması mümkün değildir. Daha sonra ise yakın
akrabalar gelir.
“Sen, (önce) yakın akrabalarını inzâr et, (âhiret
azabıyla uyar!)” (Şuarâ 26/214) âyeti nazil olunca Allah
Resûlü, bir ziyafet tertip ederek Abdülmuttalib
oğullarını çağırmış ve onlara İslâm’ı tebliğ etmiştir.
Tebliğde, İslâm’ın temel esaslarına ve ruhuna
ters düşmemek kaydıyla şartların ve imkânların
mutlaka göz önünde bulundurulması îcâb eder.
Muhâtaba müsbet yönde tesir edebilmek için zaman ve zemînin oldukça mühim bir rolü vardır.
İnsanların uygun vakitlerinin kollanması ve her
yönüyle müsâit bir yerin tercih edilmesi, gâyeye
ulaşmada şüphesiz hızlandırıcı bir vazîfe icrâ
eder. Aksi durumda tebliğci bıkkınlığa, muhâlefete ve zıtlaşmaya kadar varan menfî tavırların
uyanmasına yol açma ve netîcede de o kimse ile
ilâhî hakîkatin arasında perde olma bahtsızlığına
düşer.
İbn-i Abbas -radıyallahu anhüma- meşhur
talebesi Hazret-i İkrime’ye şöyle demiştir:
“İnsanlara her Cuma bir kere konuşma yap!
Buna uymazsan iki kere olsun. Daha çok yapmak istersen üç olsun. Sakın halkı Kur’an’dan
usandırma! Halk kendi meselelerini konuşurken, senin onlara gelip sözlerini keserek bir şeyler anlatıp onları bıktırdığını görmeyeceğim. Onlar konuşurken sus ve dinle. Onlar sana gelip:
“Konuş!” diye talepte bulununca, istiyorlar demektir, o zaman konuşursun.” (Buhârî, Deavât, 20)
Tebliğde muhatabın durumunu nazar-ı itibara
almak pek önemli bir husustur. Allah Resûlü,
mümkün olan her metodu tatbik ederek, insanları durumlarına göre İslâm’a dâvet etmiştir. Onların aklî sevîyelerini, toplumdaki konumlarını,
içinden geldikleri hayat tarzını, temâyüllerini ve
beklentilerini imkân nisbetinde dikkate almıştır.
Tebliğde takip edilen diğer bir metod tedriciliğe
Din görevlisi, görevinin şuuruna
erdiğinde, hizmette en önde, karşılık
ve ücrette en arkada olandır. Manen
yükseldikçe tevazu ve sadelikte en
ileride olandır. Belki dünya kazancı
bakımından en aza kanaat eden,
fakat sorumluluk yönünden bütün
cemaatin yükünü omuzlayan kişidir.
dikkattir. Dînî mükellefiyetlerin zaman içerisinde
yavaş yavaş meşrû kılınması, Allâh’ın beşeriyete
gösterdiği kolaylık yollarından biridir. Âişe Vâlidemiz Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlündeki tedrîcilikten bahsederek şöyle demektedir:
“İlk nâzil olan sûre mufassal sûrelerden biri idi.
Bunda cennet ve cehennemden bahsediliyordu.
Helâl ve harâma dâir hükümler ise ancak insanlar İslâm’a tam olarak ısındıktan sonra nâzil olmaya başladı. Eğer ilk defâ: ‘İçki içmeyin!’ emri
gelseydi insanlar: ‘Biz içkiyi kesinlikle bırakmayız!’ derlerdi. Yine ilk olarak: ‘Zinâ etmeyin!’
emri gelseydi insanlar aynı şekilde: ‘Zinâyı aslâ
bırakmayız!’ derlerdi.” (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 6)
Fahr-i Kâinât Efendimiz, tebliğde her fırsatı
değerlendirmiştir.
Ashaptan Sa’d ed-Delîl -radıyallâhu anh-’in oğlu babasından şöyle naklediyor: “Hicret yolculuğunda Allâh Resûlü, Ebû Bekir ile birlikte bize
uğradı. O sırada Ebû Bekir’in bir kızı yanımızda
süt annede idi.Resûlullâh kısa yoldan Medîne’ye
varmak istiyordu.
- Burası Rekûbe geçidinin Gâir yoludur. Burada
Eslem kabilesinden Mühânân denilen iki hırsız
vardır. İstersen onların üzerine biz varalım,
dedik. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
- Sen bizi onların yanına götür, buyurdu. Bunun
üzerine yola koyulduk. Rekûbe’yi çıkıp yokuşun
başına vardığımızda Peygamber Efendimiz
onları gördü ve yanına çağırdı. Kendilerine
İslâm’ı anlattı ve Müslüman olmalarını istedi.
Onlar da Müslüman oldular. İsimlerini sordu:
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 17
- Biz Mühânân (iki hakîr görülen kişiyiz) dediler.
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
- Bilakis siz Mükremân (iki şerefli kimsesiniz), buyurdu ve müjdeci olarak önden Medîne’ye gitmelerini emretti. (İbn-i Hanbel, IV, 74)
Kıyamete kadar yegâne hak din olarak devam
edecek İslâm’ı, bütün zaman ve mekânlarda insanlara ulaştıracak ve emirlerini onlara duyuracak tebliğcilerin, bilmesi ve uyması gereken
esaslardan biri de kolaylaştırmaktır. Kur’ân-ı
Kerîm’de ve Peygamber Efendimiz’in hadislerinde, dinin kolaylık olduğu birçok defâ hatırlatılmaktadır.
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- insanları
âhiret azâbı ile uyarır, ebedî hayata hazırlanmaları için gayret sarfederdi. Vefâtlarından önce
mü’minlere son defâ hitâb ediyor ve onlara son
hatırlatmalarda bulunuyordu. Bir ara sözü kul
hakkına getirerek:
- Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa
onu hemen ödesin, dünyada rezil rüsvâ olurum
diye düşünmesin! İyi biliniz ki dünya rüsvâlığı
âhirettekinin yanında pek hafiftir, buyurdu. (İbn-i
Esîr, el-Kâmil, II, 319)
Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in bu
sözü üzerine insanlardan bir kısmı önceden yapmış oldukları bazı haksızlık ve hatâları îtirâf ederek Allâh Resûlü’nden duâ ve istiğfâr talebinde
bulunmaya başladılar. Bir müddet sonra bir
kimse de ayağa kalkıp:
- Vallâhi yâ Rasûlallâh, ben de çok yalancıyım
hem de münâfığım. Benim işlemediğim hiçbir
kötülük yoktur, dedi. Hz. Ömer ona:
- Be adam, kendini rezil ve rüsvâ ettin, dedi.
Sevgili Peygamberimiz:
- Ey İbn-i Hattâb! Dünya rüsvâlığı ahiret rüsvâlığından çok hafiftir!, buyurdu, onun için hayır
duâda bulundu. (Taberî, Târih, III, 190)
Peygamber Efendimiz tebliğ ettiği husûsları sâdece sözleriyle değil bizzat kendi hayatında tat18
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
bik etmek suretiyle hâliyle de insanlara arzediyordu. Zira İslâm’ın yaşanarak tebliğ edilmesi,
irşâdın en güzel şeklidir. Nitekim ashâb-ı kirâm,
dünyanın en ücrâ köşelerine kadar îmân sadâsını duyurmak ve insanları hidâyete kavuşturmak
için kendilerini İslâm’a adamışlardır. Bugün de
insanlar umumiyetle dini güzel yaşayan herhangi bir müslümandan etkilenerek ihtidâ etmektedirler. Dolayısıyla günümüzde ashâbın vecd ve
heyecanıyla İslâm’ın güzelliklerini dünyaya
sergilemek, en güzel bir cân infakıdır.
Netîce îtibariyle İslâm’ı tebliğ, imkân nispetinde
her müminin üzerine ilâhî bir vazîfedir. Bu ise,
günümüzde telkin vasıtalarının çoğalması sebebiyle, mesûliyeti ağırlaşmış olan bir keyfiyettir.
Çevremizde bulunup da, îkaz ve irşâdında ihmalkâr davrandığımız pek çok kimse, âhirette
yakamıza yapışacak ve İslâm’ı tebliğ ve telkindeki kifâyetsizliğimizin hesâbını soracaktır. Ebû
Hureyre -radıyallâhu anh- diyor ki: Şunu
duyardık: Kıyâmet gününde bir adam, tanımadığı bir adamın yakasından yapışacak. Adam diyecek ki:
- Benden ne istiyorsun? Tanışıklığımız yok ki!
O da şu cevabı verecek:
- Dünyada beni hata ve kötü işler üzerinde görür
de beni alıkoymaz,uyarmazdın.(Rudânî,Cem’u’l-fevâid,V, 384)
Günümüz Din Görevlisinin
Tebliğ ve İrşaddaki Konumu
Tertemiz bir gönül, büyük bir özveri, sağlam bir
iman, kendini en mukaddese adamak, vakar,
ciddiyet, sabır, metanet, şefkat, din görevlisi denilince hatıra ilk gelenler bunlar.
Din görevlisi denince şadırvan şırıltıları, güvercinlerin kanat çırpışlarının sesleri, minareler,
kubbeler, mihraplar, minberler, rahleler, kürsüler
canlanır gözümüzün önünde ve bunlar arasında
dolaşan isimsiz kahramanlar...
Din görevlisi Hakkın temsilcisi, hidayet atölyesi-
nin yılmaz emektarı, Peygamber hizmetinin kendi kaderince mümessili, halkın saygılısı, Hakk’ın
sesi olmaya çalışan; ömrünü en yüce gayeye
adayan insan.
İnancı, mesleği ve yaratılış hikmetinin gereği
sağlam bir karakter, cemaatine önder, mana hizmetinde rehber, bütün bunların yanında manevi
bir kumandan iken tevazuda bir neferdir din
görevlisi.
Bilindiği gibi kâinatın efendisi Hz. Muhammed’dir. Devlet reisliğinden başkomutanlığa, aile reisliğinden başöğretmenliğe, en adil bir hakim olmaktan ibadet önderliğine, imamlığa kadar bütün sahalarda en yüksek bir makamda idi.
Rasulullah’ın (s.a.s) bütün bu vazifeleri arasında
en ulvî makamı, şüphesiz, kendisinin ifa ettiği ve
ümmetine talim ettiği kulluk, ubudiyet vasfı ve
onu fiilen ümmetine tatbikat içinde talimi idi.
Din görevlisinin en bariz vasfı ve en açık biçimde
görevi Allah Resulüne (s.a.s) bu yönü ile tâbî
olarak Müslümanlara imanda mürşid, ibadette
rehber, ahlakta örnek olmaktır.
Din görevlisi sahip olduğu mukaddes misyonu
nedeni ile her türlü ahlakdışı davranışlardan korunmuş, mesleğini ve inancını korumuş, hayatında ismet sıfatından pırıltılar taşıyan kimsedir.
Denilebilir ki din görevliliği kişiyi nezih tutan ve
onu her türlü kötülükten koruyan özelliğe sahiptir. Bundan dolayıdır ki kötü haslet ve fena şöhret sahipleri din görevlisi olamadıkları gibi, böyle
yanlışlara bulaşanlar din görevlisi kalamazlar.
Din görevlisi inandığı, uyguladığı ve çevresine
örnek olduğu mukaddes değerlerinin gökteki
yıldızlar kadar yüce olduğunu çok iyi bilen, yerdeki şahsî, nefsî, siyasî menfaatlerle ilgili konuların şehir lâmbaları gibi olmasını ve gökteki yıldızlarla yerdeki lâmbalar arasındaki yücelik farkını çok iyi bildiğinden, o yıldızları bu lâmbalara
hiçbir şekilde alet etmez.
Şahsi meselelerine dini gerçekleri alet etmez,
menfaati için dünyevi menfaat ve makamlara,
kişilerin yanlış emellerine alet olmaz. Sadece ve
sadece Hakk’ın sesi, gerçeğin ma’kesi olur.
Din görevlisi tam olgunlaştığı ve görevinin şuuruna erdiğinde, hizmette en önde, karşılık ve ücrette en arkada olandır. Manen yükseldikçe tevazu ve sadelikte en ileride olandır. Din görevlisi
belki dünya kazancı bakımından en aza kanaat
eden fakat sorumluluk yönünden bütün cemaatin yükünü omuzlayan adamdır.
Din görevlisi mihrapta imam, minberde hatip,
kürsüde vaiz, kursta öğretmen, sokakta arkadaş,
sosyal problemlerde sosyolog, terbiyede pedagog, toplumda örnek kimsedir.
En iyi din görevlisi, beni Rabbim terbiye etti ne
güzel edeplendirdi buyuran Allah’ın Habibi’ni
her iş, söz ve davranışında örnek alandır.
DİN GÖREVLİSİ
Gönlü imanla dolu Kur’an saklıyor dili
Odur mabedlerimin nurlar saçan kandili
Odur minarelerde Hak ismini yücelten
Odur müslümanlara dinimizi öğreten
Sevinirken halkının sevincinin ortağı
Üzülürken teselli ve metanet kaynağı
O siler ağlayanın akan gözyaşlarını
O uğurlar askere vatan çocuklarını
Peygamber vekili o örnek almış Resulü
Yolu Kur’an yoludur aydınlatır kürsüyü
Binbir çile çekse de sitem yoktur tavrında
Geçmişte damgası var bugünde ve yarında
Beşikte teslim alıp kabre kadar vefalı
Ondan örnekler bulur şu müslüman ahali
Din görevlisi kadrin ne kadar yüce senin
Sen bahçıvan gibisin, bağında Peygamberin
Yavruların kalbinde Allah’ı yazan sensin
Allah seni mahşerde habibiyle haşretsin
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 19
Hac
Hayata Açılan
Bir Kapıdır
Mustafa DERİN
Kocaeli İl Müftü Yardımcısı
H
ac ibadeti, müslümanın hayatında derin izler bırakan ve hafızalara unutulmaz hatıralar nakşeden bir ibadettir. Özellikle
ömründe sadece bir defa hac
yapma imkânı bulabilenlerin günlüğünde hac,
zengin bir kültür ansiklopedisi oluşturur. Bu kişilerin sohbetlerinde ihtiyaç oldukça ondan bir
sayfa açmaları, onlara manevî bir haz ve huzur
verir ve bir ibadet aşkı ile gözlemlerini tekrar anlatırlar. Bu yazımızda bir çok hacının hayatında
köklü dönüşümlere sebep olduğunu düşündüğümüz birkaç hususu arz etmeye çalışacağız.
Hac Bir Kalkandır
Müslümanı haramlara ve hatalara karşı koruyan
en kuvvetli zırh, hiç şüphesiz Allah korkusudur.
Akif’in dediği gibi:
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-i Yezdan’ın
Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen ne vicdanın.(Safahat, 267)
Asıl zırh bu olmakla beraber, İslamî duyarlılığı
diri olan ve yanlışlara karşı tepki koyabilen toplumlarda, kişinin sahip olduğu ve İslam’ı çağrıştıran sembolik görüntüler ve sıfatlar da, kişiyi koruyan kalkanlardır. Çünkü böyle duyarlı toplumlarda kınama korkusu da insanı dizginleyen et20 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
kili sosyal müeyyidelerden biridir. Mesela sakal
sünnetini bu türden sayabiliriz. Bu kisveye bürünmüş Müslüman, bu güzel sünnetin temsil ettiği İslam’la bağdaşmayan ortamlarda bulunmaktan, söz ve davranışlar sergilemekten kaçınır.
‘Sakalından da mı utanmıyorsun?’ kınaması
onu, toplumun yadırgayacağı davranışları yapmaya karşı dizginler. Çünkü pek çok insanın gözünde onun sergilediği yanlışlık, onun şahsı ile
sınırlı kalmamakta; hoşnutsuzluk tâ haccın ve
benzeri ibadetlerin hatta İslam’ın tenkidine
kadar uzanmaktadır. Hiçbir Müslüman böyle bir
şeye sebep olmak istemez. Hacı’lık vasfı da toplumumuzda böyle bir temsil makamında görülmektedir. Şöyle ki:
Sevgili Peygamberimiz hemen her Müslümanın
bildiği o meşhur hadisinde; “Kim Allah rızası için
hac yapar, nefsani isteklerle ilgili her şeyden
uzak durur ve büyük günahlardan kaçınır, küçük
günahlarda ısrar etmezse, hacdan anasından
doğduğu günkü gibi tertemiz döner” (1) buyurur.
Bu büyük müjdeyi bilen ve hacdan günahlardan
arınmış tertemiz döndüğünün farkında olan pek
çok insan, bundan sonraki ömründe amel defterinin hep öyle temiz kalmasını ister. Bunun için
hayatına çeki düzen verir, harama helale, hakka
hukuka daha da dikkatli olmaya çalışır. Hatta
bazı çevrelerde onun ‘artık terazi tutmaması
gerektiği’ söylenir. Bu düşüncenin yaygın olduğu ortamlarda hacı daha da dikkatli olmak zorunda kalır. Çünkü özellikle ticari hayatta onun
en ufak bir aykırılığı hacılığına yakıştırılamayacak, ‘bir de hacısın’ gibi ağır kınamalara maruz
kalacak, şahsında hac ibadetine ve İslam’a söz
gelecektir. Elbette hiçbir müslüman böyle bir şeye sebep olmak, tertemiz yaptığı amel defterine
siyah çizgiler çizdirmek istemez. Çünkü o, artık
hacdan önceki o değildir. Hac onun için yeni bir
milattır. Öyle olması bek-lenir. İşte kendisinde
böyle bir iz bırakan insan için hac, onun hayatında yeni ve hayırlı kapı açmış demektir.
Hac Renklere ve Irklara Karşı Gönüllerde
Muhabbet Kapıları Açan Bir İbadettir
Kişinin; şu veya bu ırktan, şu veya bu renkten olması elinde değildir; bu yüceliklerden gelen bir
iradedir. Kişinin kesbi ve dahli yoktur. Buna rağmen, bazı kişilerle renkler ve ırklar bir üstünlük
sebebi olarak öne çıkabilir. Hac ibadeti, bu unsurların harmanlandığı bir alandır. Orada insanlar renk-renk, ırk-ırk birbiri ile kaynaşır. Ana dilinden başka dil duymayan, kendi renginden
başka renk görmeyen hacı, mikattan veda tavafına kadar geçen her safhada çok farklı renkte
ırkta insanlarla yan yana olur, aynı ortamı paylaşır. Yeri gelir lokmasını, yeri gelir seccadesini ve
duasını paylaşır. Ve bu samimi kaynaşma sonunda görür ki, onlar da kendisi gibi izzet-i nefis
sahibi insanlar.
Renklerinin ve ırklarının farklı olduğunu zanneden hacı, tevhidin sembolü Kâbe’yi tavaf ederken, Arabın ve acemin Peygamberi, Kâinatın
Efendisi Rasûlullah (s.a.s)’in kabr-i şerifini ziya-
ret ederken, onlarla yüz yüze, göz göze oldukça
ve bir de şeytanı taşlarken içindeki şeytanî gururu da taşlayabilirse, düşünceleri değişir ve olgunlaşır. Nihayet, “Allah katında en değerliniz en
takva olanınızdır” (Hucurât, 49/13) ayetinin, “Arabın
Arap olmayana, Arap olmayanın Araba (siyahın
beyaza, beyazın siyaha) üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir” (Ahmed b. Hanbel, V, 411) hadisinin sırrına erer. Bundan sonra artık hac onun ufkunda yepyeni bir kapı açmış ve âdemoğluna
daha farklı bakmayı öğrenmiştir. İşte bu şekilde
hayat dersini almış bir hacı şimdi başkadır. Zira
hac ona renginin ve ırkının bir üstünlük sebebi
olmadığını öğretmiştir.
Hac, Mezhep Taassubunu Kırar
Ülkemizde Müslümanların çoğunluğunun ibadetlerini Hanefi mezhebine göre yaptıkları herkesin malûmudur. Bu mezhebe göre namazda
eller sadece namaza başlarken iftitah tekbirini
alırken kaldırılır, eller göbek altına bağlanır,
kıyamda ayaklar arası açıklık dört parmak olur,
teşehhüdde sağ ayak dikilerek sol ayaküstüne
oturulur, şehadet parmağı çok kısa bir süre
kaldırılır, dört rekâtlı sünnetler tek selamla kılınır,
imama uyan sükût eder bir şey okumaz vs... Pek
çok insanımız gayet tabii olarak, bu bildiklerinden farklı hareketlerle namaz kılanı gördüğünde
yadırgar, namazının sahih olmadığını düşünür,
müdahale ettiği de olur.
İbadetlerinde hep kendi hareketlerini doğru,
başkalarınınkini yanlış bilen hacımız, hac yolculuğu boyunca namazı kendisi gibi kılmayan din
kardeşlerini görecek ve bunların da Malikî, Şafiî
veya Hanbelî gibi dört hak mezhepten birine
göre amel eden Müslümanlardan olduğunu öğTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 21
renecektir. Bundan sonra namazda birden fazla
yerde el kaldıranı, ellerini göğsüne bağlayanı,
hatta hiç bağlamayıp yanlara salanı, imamın
arkasında Fatiha okuyanı, tahiyyatta şahadet
parmağını devamlı kaldıranı, o soluna selam verirken yanındakinin yeni sağına selam verdiğini… gördükçe artık yadırgamayacaktır. Çünkü
hac ona, Müslümanların diğer üç mezhebe göre
de ibadetlerini yapmakta olduğunu öğretmiştir.
Hac, Allah İçin İnfak Duygusunu Artırır
Müslüman, ibadet uğruna yapacağı her türlü infakı Allah rızası için yapar. Zaten kefaret, adak,
kurban, zekât ve fitre gibi malî ibadetlerdeki harcamalarda da aslolan bunların Allah için yapılmasıdır. Dillerde dolaşan da budur. Ancak az da
olsa gönüllerdeki azaba çarpılma korkusu da
Müslümanı bunları yapmaya sevk eden sebeplerdendir. Hadd-i zatında bu korku yanlış ve
yersiz bir şey değildir. Zira Yüce Rabbimiz Kitab-ı
Kerim’de sık sık cehennem ateşinin şiddetine
vurgu yapmakta ve kullarını korkutmaktadır.
Ancak cehennem korkusu veya cennet arzusu
gibi menfaate dönük duygularla kulluk vazifelerini yapmak, kulluk mertebelerinde pek makbul
sayılmamaktadır. Matlup olan bunun da aşılmasıdır. Bunu aşanlardan Yunus Emre kendi halini
şöyle ifade eder:
Uçmak uçmağım dediğin
Müminleri yeltediğin
Var ola birkaç huri
Hevesim yok uçmak için.
Sufilere ver sen onu
Bana seni gerek seni
Haşa ben terk edem seni
Şol ala bir çardak için. (2)
22 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Hac malî tarafı ağır basan bir ibadettir.
Mal canın yongasıdır denir. Tabiatıyla bu uğurda
yapılacak harcamalar bazı nefislere ağır gelebilir.
Bu noktada Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in,
“Kim kendisini Allah’ın beytine ulaştıracak imkâna sahip olur da hac yapmazsa onun Yahudi
veya Hıristiyan olarak ölmesi arsında fark
yoktur” (3) gibi ürperti verici hadisleri hatırlanır ve
nefse rağmen hac masraflarına katlanılır. İşte
bazı insanlarda görülen bu ağırdan alma hali ilk
hacla beraber artık aşılır. Bunu birçok insanda
görmek mümkündür. Bin bir meşakkatle ve bir
yük para ile yapılan ilk hacdan döndükten sonra
hacının duyguları sorulduğunda “en büyük
arzusunun bir daha gidebilmek” olduğunu
söyleyecektir. Çünkü hac ibadetinin manevî
ortamı hacıda derin izler bırakır ve onu bu
uğurda malını seve seve infak edebilecek
olgunluğa ulaştırır. Şu dizelerde olduğu gibi:
Bir zaman derdim ki Ya Rabbi neden?
Bir daha istiyor bir kere giden.
Meğer bilemezmiş insan gitmeden,
Aldım cevabımı Beytullah’ta ben. (4)
Sonuç
Hac ibadetinin hayatımızda değişim ve dönüşümlere sebep olan yansımalarından birkaçını
arz etmeğe çalıştık. Bu sayılanları o yola gidip
gelenlerin pek çoğunda müşahede etmek mümkündür. Hacdan dönen insanımızın daha munis,
daha ağırbaşlı ve olgun olduğu görülür. Çeşitli
hayır yollarına harcama konusunda daha eli
açık davrandığı ve kazandığı “hacı” vasfına
layık olma gayreti içinde olduğu da başka bir
gerçektir. Özellikle “bir daha gidebilme” arzusunun kat kat arttığında şüphe yoktur. Tüm bunlar ve daha birçok güzellikler hac ibadetinin,
gidenlerin hayatına kattığı manevi değerlerdir
ve gönül dünyasına açılan bir kapıdır.
Allah gidenlere tekrar, gitmeyenlere en kısa
zamanda gitmeyi ve nice meziyetlerle dönmeyi
nasip eylesin. Âmin.
1- Buharî, Hac, 4; Müslim, Hac, 438
2- Yunus Emre, Güldeste, Kültür Bakanlığı Yayınları / 1112, 1190, s.50
3- Tirmizi, Hac, 3
4- Cengiz Numanoğlu
Hac
Arafat’tır
İbrahim KADIOĞLU
Çayırova İlçe Müftüsü
H
ac, ruh ve bedenin birçok meşakkat ve zorlukları ibadet aşkıyla yaşayarak ve büyük bir
manevi atmosfere girerek Yüce
Yaratıcının rızasını kazanmak
için yapılan en zor ibadetlerin başında gelir. Zorluk ve meşakkatler ise kolaylıkları ve rahmeti celbeder kuralınca hac ibadeti de Yüce Allah’ın
rahmetini ve cennete girmenin yolunu kolaylaştırır.
dinlerde Hititlerde, Asurlularda, eski Çin’de,
Hinduizm’de eski Japon inancında hac ibadetine benzer, belirli yerleri, putları, dağları, nehirleri, mabedleri ziyaret etmek, saygıda bulunmak,
yıkanmak (Ganj Nehrinde) dua etmek gibi.
Bunların bir kısmı günümüze kadar da süre gelmiştir. Çünkü hac kelimesinin lügat manasında
bir şeyin etrafında dönme, dolaşma, bayramlaşma, gitme, yönelme, ziyaret etme, anlamlarını
içermektedir.
Hac ibadetinin başlangıcından bitimine kadar
her adımın, her fiilin, her hareketin ve her davranışın mü’min üzerinde hayatı boyunca unutamayacağı tesir ve etkileri vardır. Hac ibadeti her
aşaması ve her safhası birçok işaret ve alametlerle dolu, manevi haz ve havası en yüksek olan bir
ibadettir. Hac suresi 32. ayetinde Yüce Allah,
“Her kim Allah’ın şiarlarına, işaretlerine saygı
gösterirse bu kalplerinin Yaratıcıya karşı saygısındandır” buyuruyor. Yani Yüce Allah sembollerle, şiarlarla ve belirlenen alanlarda belirli hareketlerle kendisine ibadet edilmesini emrediyor.
Tahrif edilmiş Tevrat’ta bile, bütün Yahudi erkeklerinin yılda üç defa Kudüs şehrinde bulunan
Yahvenin huzurunda bulunmaları vaciptir
yazıyor. Bu durum aynı zamanda ilk Hristiyanlarda da mevcuttu. Filistin’deki İsa (a.s) ait yerleri ziyaret etmek ve dualarda bulunmak Hristiyanlarca günümüze kadar uygulanarak gelmiştir. Günümüzde Hristiyanlarca önem arz eden
tüm kutsal mekânlara yoğun ziyaretler yapıldığı
müşahede edilen bir gerçektir.
Hac ibadeti ve benzeri ritüeller semavi dinler ve
beşerî dinlerde de vardır. Ve günümüze kadar da
devam ede gelmiştir. Geçmişte, kadim ve ilkel
İslamî kaynaklar hac ibadetinin ilk başlangıcı
olarak Hz. Adem’e kadar uzandığını göstermektedir. Bir başka rivayette Âdem (a.s) eşi Havva
ile Arafat’ta buluştuktan sonra hac ile ilgili menasikleri meleklerin rehberliğinde hac ibadetini
yapmışlardı.(M.Hamidullah s.123)
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 23
Kâbe, Hz.Şit (a.s) döneminde onarılmış, Nuh tufanında ise uzun bir süre kumların altında kalmış
ve nihayet İbrahim (a.s) ve oğlu İsmail (a.s) tarafından eski temelleri üzerine yeniden inşa edilmiştir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de; “Bir zamanlar İbrahim İsmaille birlikte Beytin temellerini
yükseltirken” (Bakara 2/27) bu ayet bizlere Kâbe’nin
kaybolmuş temelleri İbrahim (a.s) tarafından
tekrar ortaya çıkarıldığını göstermektedir.
Arafat’tan bir gün önce yani tevriye günü sanki
düğüne gidecekmiş gibi bir heyecan, bir aşk ve
büyük bir sevinçle Arafat vakfesine hazırlanan
hacıların o neşeli anları görülmeye değer nadir
anlardan biridir. Ve tüm hacıların toplandığı
Arefe günü, aman Allah’ım, mahşerî kalabalığın
oluştuğu aşk ve heyecanın zirvede olduğu bir
an, yapılan dualar, okunan Kur’an-ı Kerimler,
getirilen salat-ü selamlar, gözyaşlarına gark olmuş dualar, aminler manevi duyguların zirvesini
oluşturmaktadır. Arefe günü ihramlı bir şekilde
Arafat vakfesinde bulunmak, bir Müslüman için
en büyük nasiplerden biridir. Çünkü Arafat’ta
yapılan dua ve ibadetler geri çevrilmez. Bundan
dolayı bir Müslüman kalbini dünyevî ve maddeci düşüncelerden arındırarak bütün gücüyle ve
samimiyetiyle Yüce Yaratıcıya el açıp dua etmelidir. Günah ve hatalarından dolayı gözyaşı döküp af ve mağfiret dilemelidir. Kendisi ve bütün
Müminler için dua ve niyazda bulunmalıdır.
Hac, Arafat’tır yani arif olmaktır, hakikati,
gerçekleri, bilmek, tanımaktır. Başta yüce yaratı-
24
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
cıyı ve mahşeri anlamaktır. Dünyanın bir metâ,
gelip geçici bir konaklama yeri olduğunu kavramaktır.
Arafat kelimesi; bilmek, tanımak, anlamak ve
çok güzel reyhaya denir. Bu bize dünyanın her
yerinden gelen insanlarla lisan-ı dil ile olmazsa
bile lisan-i hal ile tanışmak, anlaşmaktır. Aynı
duygu ve düşüncelerle yapılan dualara amin
demektir.
Lebbeyk Allahumme Lebbeyk Lebbeyke La
Ş e r i ke L e ke L e b b e y k İ n n e l h a m d e
Venni’mete Leke Velmülk La Şerike Leke,
yani buyur, emret büyük Allahım! Emrine
amadeyim, senin hiçbir ortağın yoktur, bütün
medh-ü senâlar, yalvarmalar ve bütün tövbeler
sanadır. Nimetler senin, bütün mülk ve saltanat
senindir, nidalarıyla inleyen Arafat meydanı tam
bir mahşer sahnesinin küçük bir örneğini teşkil
etmektedir. Arafat’ta dökülen gözyaşları, yapılan yanlış işlere pişmalıklar, duygulu anlar, garip
ve hüzünlü bir şekilde Müzdelife vakfesinin intikalini beklemek... Mina’da kurban kesmeye
doğru Arafat’tan Müzdelife ve Mina’ya doğru
hacıların oluşturduğu insan seli görülmeye
değer nadir bir olaydır.
Arafat vakfesini yapan ve orayı idrak eden hacı
olur, Arafat’ta bulunan arif olur, Arafat’ı yaşayan
marifeti bulur, Arafat’ı yaşayan ölmeden önce
ölmeyi, büyük mahşerden önce küçük mahşeri,
dirilmeden önce dirilişi yaşar, yani Arafat kişinin
önce kendi nefsini tanıma yeridir. Kendi nefsini
tanıyan da Rabbini tanır, bu sözün en uygun
anlaşıldığı yer de Arafat’tır.
dokunulmazdır, haramdır.
2- Kadınlar, Allah’ın emanetidir. Onların hakları,
iffetleri ve ihtiyaçları konusunda sorumluluk
bilinciyle hareket ediniz.
Arafat; Sevgili Peygamber Efendimiz gibi
Cebeli Rahmet Dağına çıkıp yüzünü Kâbe’ye
dönüp ellerini semaya açarak Yüce Allah’tan af
ve mağfiret, ümmete merhamet dileme yeridir.
3- Kan Davası, faiz gibi cahiliye alışkanlıkları
yasaklanmıştır, haramdır.
Arafat; tövbelerin kabul olduğu, manevi kirlerin
temizlendiği bir yerdir.
4- Allah’ın kitabı ve Rasulullahın sünnetine sarılmanız sizleri sapıklık ve dalaletden koruyacaktır.
Arafat; cehaletden kurtarıp Marifetullah’a ermek için bir irfan ve bir maarif medresesi olduğunu kavrama yeridir.
Arafat vakfesinde, namazları cem ve tehir gibi
uygulamalardan dolayı ibadetlerde kolaylıklar
getirilmiştir.Arafat vakfesinde, dünya Müslümanlarını temsilen tüm ülkelerden gelen Müslümanlar, devletlerini ve bulundukları yerin elçileri
niteliğindedir. Bir manada Arafat vakfesi dünya
Müslümanlarının kongresi niteliğindedir. Arafat vakfesi dinî, ilmî,
ictimaî, siyasî, iktisadî
kongreye dönüşmeli,
sonuç ve belirlenen
esasların yıl içerisinde
değerlendirmeye
alınmasına özen gösterilen bir yer olmalıdır.
Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in; “Burası
Arafat’tır burası vakfe yapılacak yer-dir” diye
buyurması, burada durma ve bekleme Arafat vakfesini oluşturmaktadır.
Arafat vakfesi; ilk insanın dünyaya ayak
basmasını, diğer yandan ise kıyamette,
mahşerde Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır.
Arafat vakfesi; mümin için Rabbinin huzurunda imanla, sebatla umutla gerçekleştirdiği
bilinçli bir bekleyişin adıdır. Bütün Müslümanların kardeş olduğu Hz İbrahim (a.s)ım milletinden
olduğu, yekvücut, tek bir din, tek bir hedef uğruna duruşun adıdır. Hz.Peygamber (s.a.v) meşhur veda hutbesini Arafat’ta okumuştur. Müslümanlar için hatta tüm insanlık için İlk İnsan Hakları Beyannamesi olan Veda Hutbesi İslam’ın
ve İnsanlığın uyması gereken tüm esas ve kuralları içermektedir. Günümüzde başta Ortadoğu
olmak üzere Dünya milletlerine yüksek sesle ve
bütün dillerle Resulullahın o evrensel hutbesinden şu esasları bir kez daha yüksek sesle özetle
hatırlatmak isterim.
1- Ey Müslümanlar canlarınız, mallarınız, içinde
bulunduğunuz (Kâbe ve Arafat kadar) saygın ve
Yüce Yaratıcıdan duamız şu
olmalıdır ki; Bütün Müslümanların canı gönülden bu ibadete katılmalı,
Arafat’taki, Müzdelife’deki Minadaki, Beytullah’ın etrafındaki, Mescidi Nebevinin yanındaki
kongrelerin, toplantıların ortak sonuç bildirgeleriyle tüm Müslümanların hatta tüm insanlığın
dünyevi ve uhrevi sorunlarının çözümüne yönelik kararlar ve sonuçlar alınmalı ve uygulamaya
konulmalı yani yıllık raporlar ve çözüm önerileri
bu kutsal mekânlardan tüm insanlığa barış ve
esenlikler dilemek şeklinde olmasıdır.
Bu temenninin gerçekleşmesini Hac ibadetini
emreden, o alanları kutsal ve mana bakımından
üstün kılan yüce Allah’tan niyaz eder, bu yıl ki
tüm hüccacın hac ibadetlerinin kabul olmasını,
sa’ylarının meşkûr, hatalarının mağfur ve
dualarının makbul olmasını, Hac ibadetini
emreden Allahu Teala’dan niyaz ederim.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 25
Hac ve Umrede
Kul Hakkı
Birol NURLU
Derince İlçe Müftüsü
Yüce dinimiz İslam’da insanların yükümlü
olduğu bir Allah hakkı, bir de kul hakkı
bulunmaktadır.
Allah hakkı; her insanın Rabbinin emir ve
yasaklarına uyarak namaz, oruç, hac, zekât, fıtır
sadakası, kurban vb. kulluk vazifelerini yerine
getirmesidir.
Kul hakkı; insanların canları, bedenleri, ırz ve
namusları, makam ve mevkileri, manevî şahsiyetleri, dinî inanç ve yaşayışları vb. konulardaki
kişilik haklarıyla, mallarına ve aile bireylerine
ilişkin haklardan oluşan ve hayatın her alanını
içine alan birbirimize karşı sorumlu olduğumuz
haklardır.
Kişi; Allah hakkı olan Rabbine karşı kulluk görevlerinde bir kusur, bir noksanlık, bir günah
işlerse bundan dolayı Rabbine yalvarır, tövbe istiğfar ederek affını diler. Rabbimiz dilerse affedebilir. Ancak kul hakkı öyle değildir. Kişi haksızlığa
uğrattığı, hakkını ihlal ettiği kimseyle bizzat görüşüp özür beyan ederek, helallik dileyerek, maddî
bir kaybı varsa onu tazmin ederek kul hakkından
ancak kurtulabilir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de insanlar arasındaki adalet esaslarını ifade eden birçok ayetten sonra, “İşte bu Allah’ın hudududur (ölçüsü-
26 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
dür). Onu çiğnemeyin” (Maide, 5/87) mealindeki
ikazlar gelir. Demek ki kul hakkını çiğnemek,
Allah’ın hududunu çiğnemektir. Bu konuda
Peygamberimiz (s.a.v.) şu uyarıyı yapmaktadır:
“Müflis kimdir biliyor musunuz? Ümmetimden
müflis kişi kıyamet günü namaz, oruç, zekât gibi
ibadetlerle geldiği halde, aynı zamanda birisine
kötü söz söylemiş, birine iftirada bulunmuş, bir
başkasının malını yemiş, başka birini dövmüş ve
öldürmüş olarak Allah huzuruna gelen ve yaptığı ibadetlerin sevabı bu kişilere dağıtıldıktan sonra bile hak sahiplerinin alacakları bitmediği için
sevapları biten ve onların da günahlarını üzerine
alarak cehenneme giden kişidir.” (Buhari, Edeb, 102)
Bütün bu ifadelerden kul hakkının çok önemli
olduğu, her zaman ve mekânda mü’minlerin gereken dikkat ve hassasiyeti göstermesi gerektiği
anlaşılmaktadır.
Bu konuda mü’minlerin çetin bir imtihana tabi
tutulduğu zamanlardan biri de, kişinin annesinden doğduğu gün gibi bütün günahlarından
arınmasına vesile olan hac ve umre ibadetleridir.
Hac ve umrede en fazla dikkat edilmesi gereken
hususlardan biri yolları kapatmamaktır. Yol üzerinde namaza durmak, oturmak veya beklemek
birçok kişiye sıkıntı verebilir. Ters yöne gitmek,
tavafa girip çıkarken insanları yarıp geçmek
veya ters yönden gelmek, tavafı bitiren kimsenin
mescidin müsait bir yerinde tavaf namazını kılması gerekirken Makam-ı İbrahim’de namaz
kılacağız diye tavaf edenlerin yolunu kapatarak
namaz kılması insanlara sıkıntı vererek kul hakkı
ihlaline sebep olmaktadır.
Otobüste, uçakta, hava alanlarında, yollarda,
tavafta, kapılarda, giriş-çıkışlarda, asansörde,
yemekhanelerde, ziyaretlerde vb. yerlerde
insanları itip kakmak, kendine yol açmaya çalışmak, sıraya riayet etmemek gibi davranışlar
Müslüman ahlakı ve nezaketiyle bağdaşmayan
ve kul hakkına taalluk eden hususlardır.
Nitekim Peygamberimiz, Hz. Ömer’e (r.a) hitaben şöyle buyurur:
“Ey Ömer! Sen güçlü kuvvetli bir adamsın.
Hacer-ül Esved’e erişmek için insanları sıkıştırıp
zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol, ne de
rahatsız et. Tenha bulursan Hacer-ül Esved’i
istilam et ve öp, aksi takdirde uzaktan ‘el sürüp
öpme’ işareti yap.”
Hacer-ül Esved’i öperek veya dokunarak selamlamak sünnet, Müslüman’a eziyet etmekten
kaçınmak farzdır.
Hac ve umrede dilimize hâkim olup hiçbir kimseyi sözlerimizle de incitmemeliyiz. Yollara çöp
atmamak, tükürüp geçmemek, çevreyi temiz tutmak, insanları rahatsız etmemek Müslümanlar
için bir yükümlülüktür.
Hz. Peygamber, “Müslüman, elinden ve dilin-
den başka Müslümanların zarar görmediği kimsedir” buyurmak suretiyle kul hakkının önemine
dikkatimizi çekmektedir.
Sonuç olarak; her zaman ve mekânda kul hakkını gözetmekle emrolunduğumuzu hatırdan
çıkarmadan yaşamalıyız. Özellikle bütün günahlarımızdan arınarak Rabbimizle olan yakınlığımızı artırmak, cennet ve cemaliyle şereflenmeye
liyakat kesbetmek için gittiğimiz mukaddes yolculuk esnasında, hac ve umrede insanları huzursuz edecek her türlü söz ve davranıştan, fitne ve
fesattan, kendimize yapılmasını istemediğimiz
şeyleri başkasına yapmaktan şiddetle sakınmalıyız. Bütün insanların malını, kanını, namus ve
şerefini, kendimizinki gibi kutsal saymalıyız. İnsanlara hakaret etmekten, maddî ve manevî
haklarını zedelemekten, yalan ve iftiralarla
insanların şahsiyetleri ile oynamaktan, söz ve
davranışlarımızla insanların kalbini kırmaktan,
onur ve haysiyetlerini incitmekten uzak durmalıyız.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 27
Mekke
ve
Medine’de
Ziyaret
Mekânları
M. Resul HAKSÖYLER
Dilovası İlçe Müftüsü
H
ac, özel bir zamanda ve özel bir
mekanda yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Bu özel
zaman hicrî takvimdeki Şevval
ve Zilkade aylarının tamamı ile
Zilhicce ayının ilk 10 günüdür. Özel mekan ise,
Mekke-i Mükerreme’de bulunan harem bölgesidir.
MEKKE-İ MÜKERREME
Kâbe
Hac farizasını yerine getirmek için kutsal topraklara giden Müslümanlar harem bölgesinde bulunan Mescid-i Haram, Kâbe-i Muazzama, Arafat,
Müzdelife ve Mina gibi mukaddes mekanlarda
haccın menâsikini (hac ile ilgili dinî görevleri) ifa
ederler.
Bunlardan başka olarak Mekke-i Mükerreme’de
ve Medine-i Münevvere’de, gerek İslam tarihinde, gerekse Hz. Peygamber ve ilk Müslümanların hayatlarında önemli bir yeri ve değeri olan
mekanlar da bulunmaktadır. Hac ve umre için
kutsal topraklara gidenler Mekke ve Medine’deki bu mekanları da ziyaret ederler. Şimdi İslam’ın
bu iki önemli şehrinde bulunan ziyaret yerlerinden kısaca bahsedelim:
28 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Günde en az beş vakit kendisine yöneldiğimiz
Kâbe, yeryüzünde âlemlere bereket ve hidayet
kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk binadır.
İlk defa Hz.Âdem tarafından inşa edildiği rivayet
edilen Kâbe-i Muazzama, Hz.Âdem’den itibaren
çok defa tamir edilmiş veya yeniden yapılmıştır.
Yeryüzüne indiği zaman Hz. Âdem (a.s.)’e Yüce
Allah, yeryüzünde, semadaki Beyt-i Ma’mur’un
izdüşümünde bir ‘Beyt’ yapmasını, onun ve ev-
latlarının, meleklerin arşın etrafında ibadet ettikleri gibi Zatına ibadet etmelerini emretmiştir. Rivayetlerde meleklerin Kâbe’nin yapımına yardım ettikleri bildirilmektedir. Beyti ilk yapan,
orada namaz kılıp tavaf eden Hz.Âdem (a.s)’dir.
Daha sonra Kâbe, Allah’ın emriyle Hz. İbrahim
ve oğlu Hz.İsmail tarafından yeniden yapılmıştır.
yer alır. Hayli yüksektir. Bu mağara, Sevr Dağı’nın tam tepesinde bulunmaktadır. İki üç kişinin
sığacağı kadar bir alanı vardır. Kur’an-ı Kerim’de
de bu mağara zikredilmektedir. (Tevbe sûresi, 9/40)
Arafat
Hira
Hira mağarası, Nur Dağı’nın zirvesinden 15 m.
aşağıda dağın kuzeyine bakan tarafında yer almaktadır. İçerisinde bir kişinin kalabileceği
kadar bir alan vardır. Mekke-i Mükerreme’ye
bakan tarafında bir açıklık bulunmaktadır. Bu
açıklıktan bu gün çevredeki yapılaşma nedeniyle sadece Mescid-i Haram’ın minareleri görülebilmektedir. Hz. Peygamber, 35 yaşından itibaren burada inzivaya çekilmeye, orada günlerce
kalarak tefekkür etmeye başlamıştır. İlk vahiyler
olan Alâk sûresinin ilk 5 ayeti böyle bir inziva
esnasında burada inmiştir.
Sevr
Hicret sırasında Resûlullah (s.a.s), Hz. Ebu Bekir
(r.a) ile birlikte müşriklerden korunmak amacıyla içine girerek sığındıkları ve üç gün kaldıkları
yere Sevr mağarası denmektedir. Sevr Dağı,
Mekke’nin güney batısında yer almaktadır.
Yemen yolu üzerinde Mekke’den 5 km. uzaklıkta
Haccın en önemli rüknü olan Arafat vakfesi,
Arafat’ta gerçekleştirilir. Kelime olarak Arafat,
“bilme, anlama, tanıma” ve “güzel koku”
gibi manalara gelen bir kökten gelmiştir. Dünyanın her tarafından gelen insanların bu yerde birbirleriyle görüşüp tanışmaları veya günahlarını
itiraf ederek Allah’tan af dilemeleri, affedilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Allah
katında güzel bir kokuya sahip olmaları sebebiyle Arafat’a bu adın verildiği ileri sürülmüştür.
Arafat, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Evrensel
İnsan Hakları Bildirgesi mahiyetindeki
Veda Hutbesini okuduğu yerdir. Bazı rivayetlerde burası, Âdem (a.s.) ile Havva validemizin
Cennetten indikten sonra dünyada ilk defa
buluştukları yer olarak anlatılmaktadır.
Nemire Mescidi
Arafat’ta bulunan büyük bir camidir. Arefe günü
öğle ve ikindi namazları cemeat-i kübra (büyük
cemeat) ile cem-i takdim (usulüne göre birleştirilerek) bu camide kılınır ve burada hutbe okunur.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 29
Veda haccında Allah’ın elçisi (s.a.s) için burada
bir çadır kurulmuş ve Hz.Peygamber burada namaz kıldırıp hutbe okumuştur. Daha sonra buraya etrafı duvarla çevrilerek bir sahra mescidi yapılmış ve bu cami tarih boyunca pek çok defalar
yenilenmiştir. Son hâliyle içinde yaklaşık üç yüz
bin kişinin namaz kılabileceği altı minareli bazı
yerleri iki katlı bir cami hâline gelmiştir.
Müzdelife ve Meş’ar-i Haram
Hayf’ın bulunduğu yerde kalmış ve orada namaz kılmış, hutbe okumuş ve tıraş olup kurbanlarını kesmiştir. Mina’nın başlangıç noktasındaki
Muhassir bölgesi, filleriyle Kâbe’yi yıkmak üzere
gelen Ebrehe ordusunun, sürü sürü kuşlar tarafından atılan taşlarla hüsrana uğratıldığı yerdir.
Mina; aşırı istek,arzu demektir.Mina, Hz.İbrahim
ile oğlu İsmail’in, Allah’a olan aşklarının sınandığı yerdir. Hz.İbrahim tercihini Allah sevgisinden,
ebedî aşktan yana kullanır. Kendisini Allah’a
yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı, bugün
taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlar.
Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olurlar ve bu ağır sınavı kazanırlar. (Saffât sûresi,
37/103-107)
Hayf Camii (Mescid-i Hayf)
Müzdelife, Harem sınırları içinde Arafat ile Mina
arasında kalan bir bölgenin adıdır. Haccın
vaciplerinden Müzdelife vakfesi burada yapılır.
Kur’ân-ı Kerim’de geçen Meş’ar-i Haram da buradadır. Hacılar, Arafat dönüşü gece Müzdelife’de akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kılarlar. Allah Resûlü (s.a.s.), burada akşam ve
yatsı namazını birleştirerek kıldırmış, sonra da
Kuzah Dağının eteğinde istirahat buyurmuştur.
Sabahleyin de burada vakfe yapmıştır.
Mina
Mina, etrafı dağlarla çevrili bir vadidir. Mescid-i
Haram’dan yaklaşık iki km. uzaklıktadır. Mescidi
Haram’ın kuzey doğusuna düşer. Hac menasikinden cemerata taş atma, kurban kesme ve tıraş olma fiil ve davranışları burada yerine getirilir. Allah Resûlü (s.a.s), Mina’da, Mescid-i
30 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Mina’nın kuzeyindeki dağın eteğinde küçük şeytana yakın bir yerde bulunan camidir. Allah
Resûlü (s.a.s), bu camiin bulunduğu yerde kalmış, namaz kılmış ve hutbe okumuştur.
Akabe Mescidi
Akabe, Medine’den gelen sahabilerin Resûlullah
(s.a.s) ile buluşarak ona biat ettikleri yerdir. Tarihin akışını değiştiren bu büyük olayın anısına
burada bir mescid yapılmıştır. Bu mescide
Akabe Mescidi veya Biat Mescidi denmektedir.
Cin Mescidi (Mescid-i Cin)
Mescid-i Haram’ın kuzeyinde ve 2 km. uzaklıkta
cinlerin Hz.Peygamber (a.s)’den Kur’ân dinleyerek iman ettikleri yer olarak ifade edilen mahalde Cin Mescidi adıyla bir mescid bulunmaktadır.
bugün Mekke Kütüphanesi olarak kullanılan
bina bulunmaktadır. Harem-i Şerif’in kuzeyinde, yaklaşık 300 metre uzaklıktadır. Buraya
‘Peygamberin doğduğu yer’ anlamında
‘Mevlid-i Nebî’ denmektedir. Tarih içerisinde
Peygamber Efendimizin doğduğu ev birçok defa
el değiştirmiş, sonunda Harun Reşid’in annesi
Huzeyran Hanım burayı satın alıp mescide dönüştürmüştür. Tarih boyunca birçok defa tamir
edilmiştir. Bugünkü yapının, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapıldığı ifade edilmektedir.
Hudeybiye
Muallâ Kabristanı (Cennetu’l-Muallâ)
İçinde Hz. Hatice validemiz de dâhil olmak üzere
pek çok sahabinin defnedilmiş bulunduğu
Mekke’nin en eski kabristanı. Hz. Peygamberin
oğulları Kasım ve Abdullah da burada defnedilmiştir. Ayrıca Ebu Talip ve Abdulmuttalib de
bu kabristanda bulunmaktadır.
Mekke’ye yaklaşık 17 km. mesafede yer alan
Hudeybiye, Resûlullah (s.a.s)’ın Mekke müşrikleri ile antlaşma yaparak İslâm davetinin önündeki en önemli engellerden birinin kalkmasını
sağladığı yerdir. Hudeybiye Mekke-i Mükerreme’de ikamet edenlerin umre için ihrama girdikleri yerlerden biridir.
Cirane
Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev
(Mevlid-i Nebî)
Peygamber Efendimizin doğduğu evin yerinde
Cirane, Taif ile Mekke-i Mükerreme arasındadır.
Mekke-i Mükerreme’ye 29 km. uzaklıktadır.
Allah Resûlü (s.a.s)’nün Huneyn’den sonra
umre yapmak için ihrama girdiği yerdir. Burada
bir de su kuyusu bulunmaktadır.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 31
MEDİNE-İ MÜNEVVERE
Medine-i Münevvere
Medine-i Münevvere, Hz. Peygamber oraya hicret etmeden önce Yesrib diye anılırdı. Merkezinde uzun yıllar birbirleriyle kavgalı olan Evs ve
Hazrec kabileleri ile, etrafında birçok Yahudi
kabilesinin yaşadığı eski bir yerleşim merkezi idi.
Başta hurmacılık olmak üzere, ziraatın hâkim olduğu, bitki örtüsü, iklimi, havası ve suyuyla
gayet güzel bir mekan idi. Burası, Evs ve Hazrec’den gelen birçok bahtiyar insanın I. ve II.
Akabe bey’atlarında Hz. Peygamber’e bey’at
etmeleriyle İslâm’la tanıştı, daha sonra Mekkeli
birçok muhacirin sığınağı ve hicret yurdu oldu.
Yesrib iken, Hz. Peygamber’in hicret etmesiyle
el-Medinetu’l-Münevvere oldu.
Mescid-i Nebevî
eklenmiştir. Bunlar mescidin duvarına bitişik
olarak yapılmışlardır.
Mescid-i Nebevî’nin ilk genişletilmesi bizzat Peygamber Efendimiz zamanında olmuştur. Daha
sonra tarih boyunca pek çok defa genişletme ve
yenileme faaliyeti olmuştur. Osmanlı sultanları
da pek çok yenileme faaliyetinde bulunmuşlardır. Sultan Abdülmecid zamanında ise en önemli
genişletme ve yenileme gerçekleştirilmiştir.
Mescid-i Nebevî’de Osmanlı döneminde yapılan harika mimarî ve süsleme sanatı örnekleri
göz kamaştırıcı güzelliğiyle hâlâ bugünkü mescidin orta ön kısmında varlığını sürdürmektedir.
Peygamber Efendimiz zamanında Mescid-i
Nebevî’de minare yoktu. Bilal (r.a.), ezanı mescidin kıble tarafında yüksekçe bir yere çıkarak
okuyordu. Daha sonraki dönemlerde Mescid-i
Nebevî’ye minareler yapılmıştır.
Allah Resûlü (s.a.s.), Hz. Âişe (r.a) Validemizin
odasında Rabbine kavuştu ve orada defnedildi.
Çünkü Peygamberler, Allah’a kavuştukları yere
defnedilmektedir. Böylece burası Hücre-i
Saadet adını aldı. Peygamber Efendimizin
halen kabrinin bulunduğu yer işte bu odadır.
Daha sonra bu hücreye Hz. Ebu Bekir ve Hz.
Ömer (r.a) de defnedilmiştir.
Allah Resûlü (s.a.s.), Medine-i Münevvere’ye
geldikten sonra ilk iş olarak bir mescit yaptı. Bu
kutlu mescidin yapımında bizzat kendileri de çalışmışlardır. Bu mescit, İslâm toplumunun şekillenmesinde ve devletin kurulmasında her türlü,
dinî ve sosyal faaliyetin en önemli merkezi
olmuştur. Fazilet sıralamasında Mekke’deki
Mescid-i Haram’dan sonra, fakat Kudüs’teki
Mescid-i Aksa’dan öncedir. Bu mescit, aynı zamanda yeryüzünde doğrudan ziyaret amacıyla
gidilebilecek olan üç mescitden biridir.
Mescidin ilk binası yapılırken duvarlar, taş ve
kerpiç ile örülmüş, direkleri hurma ağaçlarından
yapılmış, üzeri de hurma dalları ile kapatılmıştır.
Mescidin doğu tarafına da Allah Resûlü
(s.a.s)’nün kalabileceği odalar yapılmıştır.
Mü’minlerin annelerinden her biri için bir oda
32 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Hz.Peygamberi ve Peygamber Mescidini ziyaret,
sıradan bir ziyaret değildir. Medine’ye giden ziyaretçi, âdeta kendisinin de hicret ettiğini, birkaç
günlüğüne de olsa Medine’ye, Allah Resûlü’ne
ve Ensar’a misafir olduğunu düşünmelidir. Aslında, İslâm’ın yayıldığı ve yaşandığı iklimde,
İslâm tarihini, Hz. Peygamber’in hayatını, sahabeyi yerinde anlama ve tanıma imkânı vereceği
için Medine ziyaretinin önemi büyüktür. Sevgili
Peygamberimizi ve O’nun aydınlık şehrini ziyaret, mü’minin Resûlullah (s.a.s.)’a karşı olan
bağlılığını artırır ve Sünnete daha sıkı sarılmasına vesile olur.
Baki Kabristanı (Cennetu’l-Baki): İslâm’ın başlangıcından beri Medine-i Münevvere’nin mezarlığı olan Cennetü’l-Bakî’de pek çok sahabi,
Allah Resûlü (s.a.s)’nün eşleri 10, kızları, oğlu
İbrahim, halaları, teyzeleri, amcası Abbas ve as-
habdan yine Osman b. Affan, Abdurrahman b.
Avf, Ebu Hureyre, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’in
başı ve daha birçok Ehli Beyt’in ileri gelenleri (r.
anhum) de buraya defnedilmişlerdir.
Kuba
İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye çevrilmesini geçiriyor ve bu doğrultuda bir vahiy bekliyordu.
Hatta kendisi Mekke’deyken Kâbe’de kıldığı namazlarda, Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved arasından Kâbe’yi önüne almak suretiyle hem
Kâbe’ye, hem de Kudüs’e yönelmiş olmaktaydı.
Hicretten yaklaşık bir buçuk yıl sonra arzuladığı
şekilde Kâbe’ye kıble olarak yönelme emrini
veren Bakara sûresinin 144. ayeti indi.
Uhud
Allah Resûlü’nün hicret yolculuğunda ilk durağı
olan ve Medine’ye yaklaşık 5 km. mesafedeki
Kuba, Hz. Peygamber ve sahabenin hatıraları ile
doludur. Hz. Peygamber, Kuba’da on dört gün
kalmış ve bir mescit yaparak orada namaz kıldırmıştı.Medine’ye yerleştikten sonra da Cumartesi
günleri Kuba Mescidi’ni ziyaret eder ve burada
namaz kıldırırdı. “Tâ ilk günden takvâ üzere
kurulan mescid, elbette içinde namaza durmana
daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever” (Tevbe
sûresi, âyet: 107) âyetinde sözü edilen mescidin Kuba
mescidi olduğu ifade edilmektedir.
Kıbleteyn Mescidi
Hz. Peygamber, ilk önceleri namazlarında kıble
olarak Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya yönelmekteydi. Aslında gönlünden kıblenin Hz.
Medine’de ziyaret edilecek en önemli yerlerden
biri de, Medine’nin 5 km. kuzeyinde yer alan
Uhud’dur. Bedir Savaşı’ndan sonra sahabenin
yaptıkları ikinci büyük savaş burada vuku bulmuştur. Hz. Peygamber bu savaşta yaralanmış,
mübarek dişi kırılmıştı. Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın şehit edilmekle kalmayıp, vücudunun da parçalanması, kulaklarının kesilmesi,
kalbinin dahi çıkartılması; Mekkeli zengin bir
ailenin çocuğu olan ve Hz. Peygamber tarafından Medine’ye muallim olarak görevlendirilen
Mus’ab b. Umeyr’in orada şehit olduktan sonra
vücudunu baştan aşağıya kadar örtecek bir örtünün dahi bulunmaması, Uhud’un acı hatıralarındandı. Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Hz.
Peygamber: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u”
diyerek düşman saldırılarından dolayı sığındığı
ve âdeta bir şahsiyet gibi gördüğü bu kayalık
dağa vefa gösteriyordu.
Peygamber Efendimizin amcası ve İslâm ordusunun en yiğit kahramanlarından Hz. Hamza
(r.a) ve diğer Uhud şehitleri Uhud şehitliğinde
medfun bulunmaktadır. Allah Resûlü (s.a.s),
Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Hz. Fatma (r.a)
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 33
da Uhud’da şehit olan amcası Hz. Hamza (r.a)’yı
sık sık ziyaret ederdi.
Hendek
nevvere’ye giderken, Ranuna vadisine vardığı
sırada Cuma vakti olmuş ve Allah Resûlü (s.a.s),
burada hutbe okuyup Cuma namazını kıldırmıştır. Daha sonra buraya yapılan mescide Mescid-i
Cumua denilmiştir. Bu mescid, Kuba’dan Medine istikametine doğru yaklaşık bir km. uzaklıkta
yer almaktadır. İlk yapılışından bu tarafa birçok
defa yenilenmiştir.
Mikat Mescidi
Hicretin 5. yılında Hendek savaşının meydana
geldiği ve bugün Yedi Mescitler olarak bilinen
mescidlerin bulunduğu bölgedir. Müşrik, Yahudi
ve münafık gruplardan oluşan ve sayıları on bini
bulan müttefik kuvvetlere karşı yapılan bu savaş
Medine’nin etrafına kazılan hendekten dolayı
“Hendek Savaşı” diye anılmıştır.
Bir süvarinin geçemeyeceği derinlik ve genişlikte
kazılan ve hayli uzun olan bu hendeğin kazılması
birkaç hafta sürmüş, Hz. Peygamber de, ashabıyla beraber üstü başı toprak oluncaya kadar
hendek kazmıştır. Hendek savaşının yapıldığı
yerde Hz. Peygamberin ve ileri gelen sahabilerin
namaz kıldıkları, dua ettikleri noktalara küçük
mescidler yapılmıştır. Günümüzde birkaç tanesi
hariç diğerleri kaldırılmış bulunmaktadır. Halen
bu alanda büyük bir cami bulunmaktadır.
Cuma Mescidi (Mescid-i Cumua)
Medine’den umre veya hac yapacakların mikat
yeri Zülhuleyfe’dir. Allah Resûlü (s.a.s.) de umre
ve hac yapmak için Medine’den ayrılırken burada ihrama girip namaz kılmıştır. Burası, Medine’den 8 km. uzaklıkta ve Medine-Mekke otoyolunun sağ tarafındadır. Allah Resûlü (s.a.s)’nün
namaz kılıp ihrama girdiği bu yere daha sonra
mescid yapılmıştır.
Önemli not:
Yukarıda sayılan ziyaret yerlerinden sadece
Mekke-i Mükerreme ’de bulunan Kâbe-i
Muazzama, Arafat, Müzdelife ve Mina’da
hac ile ilgili dinî görevler ifa edilmekte olup
(umrede ise yalnızca Mescid-i Haram/Kâbe
ibadet mahallidir); diğer ziyaret yerleri ise
(Cebel-i Nur ve Sevr Mağarası gibi) hac veya
umre ibadetinin bir parçası değildir.
Yalnız mikat mahalli olan Zülhuleyfe ,
Hudeybiye ve Cirane de hac ve umre
ibadetinin birer parçası sayılmaktadır.
[DİB. Hac ve umre rehberi kitaplarından faydalanılarak hazırlanmıştır.]
Hicret esnasında Allah Resûlü (s.a.s.), Kuba’da
ilk mescidi bina etmiştir. Kuba’dan Medine-i Mü-
34
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Kurban İbadetinin
Hikmet ve Faziletleri
Mehmet YAZICI
Gölcük İlçe Müftüsü
S
özlükte; “yaklaşmak, Allah’a
yakınlaşmaya vesile olan şey”
anlamlarına gelen kurban, İslamî
bir terim olarak, ibadet maksadıyla
belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen
hayvanı ifade eder. Türkçemizde kurban, Arapça’daki “udhiye” kelimesinin karşılığıdır.
Udhiye, sözlükte kurban olarak kesilen veya
Kurban Bayramı günlerinde Allah rızası için
kesilen, “kurbet” Allah’a yaklaşma ve yakınlaşma vesilesi sayılan hayvana denir. (1)
de ruhu cesede feda etmek doğru olmaz.
“(Fakat unutmayın ki) onların ne etleri ve ne de
kanları Allah'a ulaşacaktır. Allah'a ulaşacak olan
ancak sizin O'nun için yaptığınız gösterişten uzak
amel ve ibadettir. Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah'ı yüceltmeniz için onları böylece sizin
buyruğunuza vermiştir. İyilik yapanlara müjde
et” (3) âyetinden de anlaşılacağı gibi; ibadetin
ruhunun ihmal edilmemesi gerektiği vahiyde
ısrarla vurgulanmaktadır. O halde, Allah’a ulaşacak olan, kurban ettiğimiz hayvanların etleri
ve kanları değil onun bize kazandırdığı bilinç ve
duyarlılıktır.
Hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte, şekil ve amaç yönüyle aralarında farklılıklar bulunur. Kur’an’da,
Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban (2) takdim ettiklerinden söz edilir. İnsanlık tarihi boyunca bütün semavî dinlerde kurban ibadetinin
mevcut olduğu bilinmektedir.
Kurban ibadeti insana üç gerçeği öğretir. Kurbanın hikmetinden birincisi Allah’ın el-Karib ismini ifşa etmek, ikincisi adamak bilincini bilemek, üçüncüsü ise her varlıkta bir sevgi hiyerarşisi olduğunu hatırlamaktır.
Kurban ibadetinin birçok hikmeti vardır. Hikmetsiz ibadet, ruhsuz bedene benzer. Kulluk ise
ruh ve cesetle bir bütündür. Ne cesedi ruha, ne
Bunlar; öncelikle Allah’ın el-Karib olması ve
O’ndan bağımsız olamayacağımız gerçeğidir.
İkinci hikmeti ise, canan imtihanından geçebil-
36 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
me bilincimizi tazelemesidir. Allah için verebilme
bilincini inşa etmesidir. Üçüncü hikmeti ise sevgi
hiyerarşisini yerli yerine koyabilmektir. Sevgiyi
sevgiyle yaratan Allah sevilmeye en lâyık olandır
ve O Allah, yeryüzünde her şeyi insanın emrine
müsahhar kılmıştır ki, insan onlara tapınmasın
ve onları kullanarak Rabb’ine şükretsin.
Şimdi bu üç hikmeti gözden geçirelim.
Birinci hikmet; Allah’ın el Karib ismini idrak
etmektir. Kurban kelimesi ile Rabb’imizin isimlerinden el Karib, kelime itibarıyla aynı kökten
gelir. Arapça, ka-ra-be köklerinden gelen bu kelimeler özünde yakın olma, akraba, yakın kılma
anlamlarını taşır. Rabb’imiz kendisini Kur’an’da
el Karib olarak tanıtır. Yani O, en yakın olandır.
“Gerçek şu ki, insanı yaratan biziz ve onun iç
benliğinin ona ne fısıldadığını biz biliriz. Çünkü
biz ona şah damarından yakınız.” (4)
Dolayısıyla, O öyle bir Allah ki insana şah damarından yakın...Ey insan! Hissettiklerine dikkat et,
zira Allah sana yüreğinden yakın ve sahip olduklarına dikkat et zira Allah sana senden yakın.
İnsanı kötülüğe sürükleyen temel şey insandaki
uzak olma tasavvurudur. Bütün ibadetlerde olduğu gibi kurban ibadeti de Allah’a yaklaştırır.
İkinci hikmet; Adamak bilinci ve senin
İsmail’in kim sorusun cevabını verebilmesidir.
Zira Kur’an-ı Kerim’de İbrahim ve İsmail
kıssasına bu anlamda baktığımızda Hz. İbrahim;
“(Şöyle yalvardı:)
‘Ey Rabbim! Bana dürüst ve erdemli (olacak bir
erkek çocuk) bağışla!’
Bunun üzerine ona (kendisi gibi) yumuşak huylu bir erkek çocuk müjdeledik. Ve (bir gün çocuk, babasının) tutum ve davranışlarını anlayıp
paylaşacak olgunluğa eriştiğinde babası şöyle
dedi:
‘Ey yavrucuğum! Rüyamda seni kurban ettiğimi
Kurban, İslâm’da sosyal yardımlaşma
ve dayanışma örneğinin en iyi ve en
somut şekilde görüldüğü bir
ibadettir. Yeryüzünde her gün yüz
binlerce hayvan kesilmekte ve
bunlardan çoğunlukla, zengin
kimseler yararlanmaktadır. Hâlbuki
kurban ibadetinde, kesilen
kurbanlardan daha çok, fakirler ve
ihtiyaç sahipleri yararlanmaktadır.
gördüm; bir düşün ne dersin?’
(İsmail):
‘Ey babacığım’ dedi, ‘Sana emredilen neyse
onu yap; İnşallah beni sıkıntıya göğüs
gerenlerden bulacaksın!’
Fakat ikisi Allah’ın emri (olarak gördükleri)ne
kendilerini teslim edince ve (İbrahim) onu yüz
üstü yatırınca kendisine seslendik:
‘Ey İbrahim! Sen şimdiden o rüya(nın) amacını
yerine getirmiş oldun! İşte iyilik yapanları biz
böyle ödüllendiririz; Çünkü bu apaçık bir
sınama idi.” (5)
Kur’an, ‘Sen İbrahimsin’ diyor ve öyleyse sen
kurban etmeden önce İsmail’ini bulacaksın.
Kimdir senin İsmail’in? Oğlun mu, kızın mı, eşin
mi, arkadaşın mı, annen mi, baban mı, yoksa
atan mı? Servetin mi, şöhretin mi, benliğin mi,
yoksa şehvetin mi? Senin İsmail’in kim? Sen
önce onu bulacaksın. Sonra cananından vazgeçebilmenin sırrını tadacaksın. Adama bilincini
engelleyip, körelten ihtirasları, arzuları,
tutkularını, kariyerini, planlarını, düşlerini, seni
çepeçevre kuşatan dünya sevgini yönetip onları,
teslimiyet bilinciyle inanç mecrasında akışını
sağlayıp sevdiğine sevgini kurban edeceksin.
Bu kıssa ile inancın önünde iki temel engelin
varlığını görüyoruz: Korku ve sevgi… İşte bu iki
temel engel Müslümanın iki temel bayramı olan
Ramazan ve Kurban da aşılıyor. Bunu daha iyi
anlamak için şu iki soruyu kendimize sormalıyız:
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 37
İnsan en çok neden korkar ve insan en çok neyi
sever? İnsan en çok canını kaybetmekten ondan
feragat etmekten korkar. İşte onun için Ramazan
can sınavını geçmek; Kurban ise canan sınavını
aşmaktır. İbrahim tek başına bir ümmet idi ve o
doruklarda yaşadı bu imtihanları. Önce ateşe
atılma tehdidi ile karşı karşıya kaldı ve aştı can
sınavını, sonra oğlunu kesme emriyle canan
sınavını yaşadı iliklerine kadar.
Bunun İslamî terminolojideki karşılığı isardır…
İsar, başkaları için yaşayabilmek ve bu
uğurda canından ve cananından vazgeçebilmek demektir. Kur’anın vurguladığı gibi; “De
ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (6) O halde insanın tükenmemesi için
adanması, tüketmemesi için adaması
gerekir. Bu anlamda Ramazan adanmayı ve
kurban adamayı
öğretir bize.
Üçüncü hikmet;
Kurban’ın hikmetlerinden
birisi ise sevgi hiyerarşisini yerli
yerine koymaktır. Dolayısıyla ‘Muhabbetullah-Allah sevgisi’ tabiatı gereği en yukarıda olmalıdır.
Zira sevgiyi sevgiyle yaratan Allah
sevilmeye en lâyık olandır. Bir şeyi
Allah’tan daha fazla sevmeye kalkmak ise ancak insanın hüsranını artırır.
Kur’an-ı Kerim, Tevbe Sûresi’nde şöyle
der:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz
ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan,
Resûlünden ve O’nun yolunda cihattan daha
sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar
bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete
erdirmez.” (7)
Eğer yüreğin merkezine Allah sevgisi yerleşmezse o vakit insan, Allah’ın çekim alanından çıkar
ve varlığın çekim alanında kendini kaybedenler-
38 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
den olur. Vahyin anlattığı gibi Kabil önce
Rabb’ine sahte adaklar sunarak Allah ile olan
iletişimini bozmuş sonra insanla iletişimi bozulmuş ve kardeş katili olmuştur. İnsanla iletişimi
bozulunca varlıkla iletişimi bozulmuş, bir karga
kadar dahi olamamış ve toprağa yabancılaşmıştır. Demek ki Allah’a yabancılaşan insana, insana yabancılaşan varlığa yabancılaşır. Bu üç temel hikmet idrak edilseydi her şey çok farklı olurdu. İnsanlık ailesi daha huzurlu ve mutlu olurdu.
Kurban ibadetinin
faziletlerine
değinecek olursak;
Kurban; insanın
Allah’a yaklaşmasına, yakınlaşmasına
vesile olan bir ibad e t t i r. K u r b a n ,
Allah yolunda fedakârlığı, Allah’a
teslimiyeti, sadakati ve şükrü ifade
eder. Müslüman,
kurban kesmekle
Hz. İbrahim (as) gibi
Allah’a ve O’nun
emirlerine olan sımsıkı bağlılığını ve ger e k t i ğ i n d e O’ n u n
rızasını kazanmak için
her türlü fedakârlığa hazır
olduğunu; Hz. İsmail (as)
gibi kayıtsız şartsız teslimiyeti,
büyük bir sabır örneğini göstermiş olur.
Bütün ibadetlerde olduğu gibi kurbanda da hâlis
niyet ve ihlâs esastır. Bu nedenle kurban kesen
kimseler, bu ibadetlerini gösterişten uzak, Allah
rızası için, samimiyet ve ihlâsla yapmalıdırlar.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde,
“Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir.
Herkesin niyeti neyse eline geçecek olan da
odur..” (8) buyurmuşlardır.
Kurban kesen insan, Allah’ın koruması ve hima-
yesi altına girmekte, şeytanın ve nefsinin tehlikelerinden kurtulmaktadır. Nitekim bu hususu
Peygamberimiz bizleri şöyle müjdeler: “Ey insanlar! Kurban kesiniz, ondan akan kan nedeniyle Allah’tan mükâfatınızı bekleyiniz. Şüphesiz, kurbanın kanı yere düştüğü zaman, kişi
Allah’ın himayesine girer.” (9)
Kesilen kurbanın her kılına bir sevap verildiği
gibi, akıtılan kanın da taşıdığı mânâ şu hadis-i
şerifte belirtilmektedir:
“İnsanoğlu Kurban Bayramı’nda, Allah katında
kan akıtmaktan daha makbûl bir amel işlememiştir. O kesilen kurban, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnakları ile Allah’ın huzuruna gelecektir. Kesilen kurbanın kanı yere düşmeden,
Allah katında yüksek bir mertebeye çıkar. Artık
kurbanlar hakkında gönlünüz hoşnut olsun.” (10)
Kurban, İslâm’da sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğinin en iyi ve en somut şekilde görüldüğü bir ibadettir. Yeryüzünde her gün yüz
binlerce hayvan kesilmekte ve bunlardan çoğunlukla zengin kimseler yararlanmaktadır. Hâlbuki kurban ibadetinde, kesilen kurbanlardan
daha çok fakirler ve ihtiyaç sahipleri yararlanmaktadır. Zira bir hadiste de işaret buyrulduğu
gibi kesilen kurbanın eti üçe taksim edilir;üçte bir
kısmı fakir ve ihtiyaç sahiplerine verilir, üçte bir
kısmı aile fertleriyle yenilir, üçte bir kısmı ise komşulara, akrabalara ve misafirlere ikram edilir.
Kurban, zenginlerde infak, paylaşma ve cömertlik duygularını geliştirir, fakirlerde ise zenginlere karşı oluşan önyargıları yok eder; zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve
muhabbet duygularını geliştirerek toplumsal huzuru ve barışı sağlar; yine bu bağlamda kurban
“sosyal adalet”in gerçekleşmesine katkı yapar.
Kurban, insanın yardım etmesini kolaylaştırarak dünya malına olan tutkunluğunu önler.
Fakirlere bir dayanak olur, onları hayata bağlar.
Kurban; toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve
dayanışma ruhunu canlı tutar, kurulan sofralarla
komşuluk ilişkilerini pekiştirir, yapılan ev
ziyaretleriyle zenginleri ve fakirleri kaynaştırır,
böylece aralarındaki muhtemel haset duygusunu tedavi eder.
Kurban, toplumun tamamını kucaklayan potansiyel bir güç kaynağıdır. Onunla ekonomik
hayat canlandığı gibi, yine kurban neticesinde
oluşan imkânlarla ihtiyacı olanların ihtiyaçları
giderilerek içtimaî bir dengelenme sağlanır. Kurbanlık hayvanları yetiştirenler, alanlar, satanlar,
nakliyesini ve kesim işini yapanlar, derisini alıp
satanlar, kasaplar, yem tüccarları vs. birçok
insan bu vesile ile para kazanmakta ve geçimini
temin etmektedir. Ayrıca kurban ibadeti, yeni
hayvan soylarının yetiştirilmesine imkân sağlayarak hayvancılığın gelişmesini önayak olur.
Sonuç itibariyle söyleyecek olursak, İslâm’da
sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğinin en
iyi şekilde görüldüğü kurban ibadeti, aynı
zamanda İbrahimî duruşun ve İsmailî teslimiyetin sembolleştiği bir ibadettir.
Kurban; Allah yolunda infakın, cömertliğin, fedakârlığın ve takvanın bir nişânesidir. Biz Müslümanlar kurban keserek Rabb’imizi hoşnut etmenin ve O’na tazimde bulunmanın sevincini yaşar; Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail’in (as) aziz hatıralarını yâd eder; Rabb’imize bize böyle bir ibadeti bahşettiği için sonsuz hamd ü senâ ederiz.
1- Diyanet İslam Ansiklopedisi 26. Cilt,Sayfa 433. KURBAN Maddesi,
2- Mâide Sûresi,27,
3- Hac Sûresi,37,
4- Kâf Sûresi,16,
5- Saffat Sûresi,100–107,
6- En’am Sûresi,162
7- Tevbe Sûresi,24,
8- Buhari ve Müslim iman,1,
9- İbni Mâce, Edâhî,2,
10- İbni Mâce, Edâhî, 3; Tîrmizî, Edâhî,1,
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 39
Kurban
ve
Hükümleri
“İnsan, Kurban Bayramı günü, Allah
katında kurban kesmekten daha
sev ml b r amel yapamaz.”
(T rm z , Edah , 1)
1) Kurban nedir?
Sözlükte yaklaşmak, Allaha yakınlaşmaya vesile
olan şey anlamlarına gelen kurban, dinî bir terim
olarak, Allah’a yaklaşmak ve O’ nun rızasına ermek için ibadet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve
bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Kurban
Bayramında kesilen kurbana udhiye, hacda kesilen kurbana ise hedy denir.
2) Kurbanın hükmü nedir?
Mezheplerin çoğuna göre (Şafii/Maliki/Hanbeli)
udhiye kurbanı kesmek sünnettir. Hanefî
mezhebinde ise tercih edilen görüş, kurbanın vacip olduğudur. Kurban, -fıkhî hükmü ne
olursa olsun- Müslüman toplumların belirli simgesi ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri özellikle milletimizin dini hayatında
önemli bir yer tutmaktadır. Kurban, bir Müslümanın gerektiğinde bütün varlığını Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir.
3) Kurbanın dinî dayanağı nedir?
Kurbanın meşru oluşu Kur’ân-ı Kerim, Sünnet,
İslam âlimleri ve İslam ümmetinin görüş birliği
(icmâ) ile sabit bir ibadettir. Söz konusu âyetler
Sâffât, 37/107; Hacc, 22/28, 34, 36, 37 numaralı ayetlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s) de, kurbanı bir ibadet olarak kabul etmiş ve bizzat kendisi de kurban kesmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in meşru kılınma-
40 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
sından itibaren vefat edinceye kadar her yıl kurban kestiği bilinmektedir.
Sahih hadis kaynaklarında yer alan rivayetlerde, Hz. Peygamber (s.a.s), kurban bayramında,
Allah katında en sevimli ibadetin kurban kesmek
olduğunu, kurbanın kesilir kesilmez Allah katında makbul olacağını ve kurban edilen hayvanın
boynuzu, tırnağı da dâhil olmak üzere her şeyinin kişinin hayır hanesine yazılacağını ifade
edip; bu ibadetin Allah rızası için yapılmasını
tavsiye etmiştir.
Hicretin ikinci yılından itibaren bugüne kadar
bütün Müslümanların kurban kesmeleri, bu konuda bir icma-ı ümmet olduğunu göstermektedir.
4) Kimler kurban kesmekle yükümlüdür?
Akıllı, ergen, dinen zengin sayılacak kadar mal
varlığına sahip ve mukim olan her Müslüman
kurban kesmekle yükümlüdür. Bu özelliklerin
hepsine sahip olan kişi Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah
yolunda fedakarlığın nişanesi olarak kurban
kesmelidir.
5) Dini ölçülere göre zengin kimdir?
İster artıcı olsun isterse olmasın temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80.18 gr. altın veya
bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan
kişi dinen zengindir.
6) Borçlunun kurban kesmesi gerekir mi?
Kurban, zorunlu ihtiyaçları ve borçları dışında
belirli miktarda mala sahip olan kişiye vaciptir.
Hz.Peygamber (s.a.s.) imkan bulduğu halde kurban kesmeyenlerle ilgili ağır ifadeler taşıyan hadisiyle (İbn Mâce, Edâhî, 2), bir taraftan kurban ibadetinin
imkan bulmaya, güç yetirmeye bağlı olduğunu
ifade ederken, bir yandan da güç yetirenin kurban kesmesinin gerektiğine işaret etmektedir.
Buna göre kurban ibadetiyle yükümlü olabilmek
için belli bir malî imkâna sahip olmak gerekir.
Kişinin malı olmakla birlikte borçlu da olsa ve
borcu ile asli ihtiyaçları çıktıktan sonra nisap
miktarı malı kalsa o kişi kurban keser. Fakat temel ihtiyaçları ve borçları için ayıracağı para haricinde bu kadar bir mala sahip olmayan kişinin
kurban kesmesi gerekmez.
7) Kredi kartıyla kurban satın almak caiz midir?
Kurban kesmekle mükellef olan şahıs, satın alacağı hayvanın bedelini peşin olarak verebileceği
gibi, vadeli veya taksitli olarak da verebilir. Bu
bağlamda bedelin kredi kartıyla ödenmesi kurbanın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak kredi
kartı borcunu, ödeme tarihinde ödemek ve gecikmeden kaynaklanan faizli işleme düşmemek
gerekir.
Kredi kartı ile taksitli kurban alırken, taksit yapma karşılığında bankaya ilave bir ücret ödenmesi durumunda ise, kesilen kurban geçerli olmakla birlikte, faizli işlem sebebiyle ayrı bir günah söz
konusu olur.
8) Taksitle kurban alınabilir mi?
Vadeli satış caizdir. Taksit, borcun ödenmesinin
belirli birkaç zamana vadeli olarak geciktirilmesidir. Buna göre taksitlendirme yolu ile satın alınan bir mala, satın alan sahip olduğuna göre, bu
yolla alınan bir hayvanın kurban edilmesinde bir
sakınca yoktur.
9) Banka kredisiyle kurban kesilebilir mi?
İster vacip olduğu için, isterse nafile olarak kurban kesen birisinin kurbanını peşin alabileceği
gibi, borçlanarak da satın alabilir. Bu, kurbanın
sıhhatine engel teşkil etmez. Fakat kredi alması
durumunda faiz ödeyecekse, faiz verme yasağını işlediği için günaha girmiş olur. Maddi durumu iyi olmayan kişinin böyle yöntemlere başvurması yerine kurban kesmemesi daha uygundur.
10) Kadınlar kurban kesebilir mi?
Hayvan kesiminde, gerekli yeterlilik ve şartları
taşıyan kişi kadın olsun, erkek olsun kurban
kesebilir.
11) Kurban keserken abdestli olmak şart mıdır?
Kurban kesen kişinin abdestli olması şart olmamakla birlikte, kurban bir ibadet olduğu için
kesenin abdestli olması daha faziletlidir.
12) Kurbanlık hayvan bayıltılarak kesilebilir mi?
Ölmeden kesilmesi kaydıyla, ihtiyaç halinde
veya hayvana eziyet vermemek amacıyla kurbanlık hayvanın uygun tekniklerle bayıltılmasında bir sakınca yoktur. Ancak hayvan henüz kesilmeden, şok etkisiyle ölürse, kurban olmayacağı
gibi, eti de yenmez.
13)Kurban kesim vakti ne zaman başlar ve biter?
Kurban kesim vakti, bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazı kılındıktan sonra; bayram
namazı kılınmayan yerlerde ise, fecirden (sabah
namazı vakti girdikten) sonra başlar. Hanefîlere
göre bayramın 3. günü akşamına kadar devam
eder. Şâfiîlere göre ise 4. günü de kurban kesilebilir. Bu süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak kurbanın gündüz kesilmesi uygundur. Bayramın birinci günü kesmek daha faziletlidir.
14) Kurban keserken nelere dikkat edilmelidir?
Kurban keserken aşağıdaki hususlara dikkat
edilmelidir:
a. Usulüne göre bir kesim yapmış olmak için
hayvanın yemek ve nefes borularıyla, iki atardamarından en az birinin kesilmesi gerekir. Bu şekilde yapılan bir kesim sırasında, hayvanın omuriliğinin kesilmesi mekruhtur.Bu konuda etlik kesim ile kurbanlık kesim arasında bir fark yoktur.
b. Hayvanın canı çıkmadan başının gövdesinTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 41
den ayrılmamasına özen gösterilmelidir.
c. Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli
ve eziyet edilmemelidir. Bu nedenle hayvanlar
ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi
süratli bir şekilde yerine getirilmelidir.
d. Çevre temizliği için gerekli tedbirler alınmalıdır.
f. Aynı şekilde, hayvanların bir diğerinin kesimini görecek şekilde yan yana bulundurulmamalarına azami özen gösterilmelidir.
15) Kurban keserken Allah’ın isminin anılmasının, besmele çekilmesinin hükmü nedir? Hangi
dualar okunmalıdır?
İster kurban niyetiyle olsun ister başka bir amaçla olsun hayvan kesilirken besmele çekilmesi gerekir. Hayvanın kesimi esnasında besmele kasten terk edilirse o hayvanın eti Hanefîlere göre
yenilmez. Ancak kasıtsız ve unutularak besmele
çekilmezse bu hayvanın eti yenilir. Kurban kesilirken üç defa “Bismillah Allahü ekber” denilir ve şu ayetler okunur:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah
içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.” (En’am 6/162163)
“Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a
ortak koşanlardan değilim.” (En’am, 6/79)
16) Teşrik tekbirlerinin dini hükmü nedir, bu
tekbirleri kimler ne zaman getirir?
Hz. Peygamber (s.a.s.)’ in, kurban bayramının
arife günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, ikindi namazı da dahil olmak üzere farzlardan sonra
teşrik tekbirleri getirdiğine dair rivayetler vardır.
Buna göre Hanefîlerde tercih edilen görüşe göre
arife günü sabah namazından bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar 23 vakit, her
farz namazın ardından teşrik tekbiri getirmek,
kadın erkek her müslümana vaciptir. Teşrik gün42 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
lerinde kazaya kalan namaz kaza edilirken teşrik
tekbirleri de kaza edilir. Teşrik günleri çıktıktan
sonra kaza edilmeleri halinde ise tekbir getirilmez. Namaz kaza edilmedikçe tekbirler kaza
edilmez. Şâfiî mezhebine göre ise teşrik tekbirleri
sünnettir.
17) Ehl-i kitap olmayan kişinin kestiği kurban
helâl midir?
Eti yenen hayvanların etlerinin helal olması için,
hayvanı kesecek kimsenin, akıl ve temyiz gücüne sahip, müslüman veya ehl-i kitaptan olması
gerekir. Müslüman veya ehl-i kitaptan olmayan
mecûsî, putperest veya ateistin kestiği hayvanın
eti helâl değildir. Onun kestiği hayvan da kurban
olmaz.
18) Kurban kestikten sonra şükür namazı kılmanın hükmü nedir? Bu namaz nasıl kılınır?
Esas olarak kurban namazı diye bir namaz yoktur. Ancak kişi nafile namaz kılınması mekruh olmayan bir vakitte, sebepli veya sebepsiz dilediği
kadar nafile namaz kılabilir. Kurban kesen kişi de
böyle bir ibadeti yapma imkânına kavuştuğu
için Allah’ ın verdiği nimete şükür olarak -bu
namazın dinî bir gereklilik olduğu inancı veya
kanaati olmamak kaydıyla- iki rekât nafile namazı kılabilir.
19) Kesilen kurbanın kanından alına sürülmesi
dinimizde var mıdır?
Kesilen kurbanın kanının alına sürülmesinin dinle hiçbir ilgisi yoktur. Güvenilir kaynakların hiç
birinde böyle bir bilgi mevcut değildir. Halkımız
arasındaki uygulamalara başka kültürlerden girdiği anlaşılmaktadır.
20) Kurban eti nasıl değerlendirilmelidir?
Hz. Peygamber (s.a.s) kurban etinin üçe taksim
edilip, bir bölümünün kurban kesemeyen yoksullara dağıtılmasını, bir bölümünün akraba, tanıdık ve komşularla paylaşılmasını, bir kısmının
da evde yenmesini tavsiye etmiştir. Ailenin fakir
olması durumunda etin tamamı da evde bırakılabilir. Ancak durumu iyi olan Müslümanların,
toplumda muhtaçların arttığı bir dönemde
kurban etlerinin çoğunluğunu hatta tamamını
dağıtmaları uygun olur.
21) Kurbanlık olarak satın alınan hayvana, daha
sonra başkaları ortak edilebilir mi?
Büyükbaş hayvanlar bir kişiden yedi kişiye
kadar ortak olarak kurban edilebilir. Böyle bir
hayvan, yedi kişiye kadar ortak olarak satın alınabileceği gibi, alındıktan sonra veya elde bulunan büyükbaş hayvana yedi kişiyi geçmemek
kaydıyla başkaları da ortak edilebilir. Bunun için
bütün ortakların razı olması gerekir.
Ebû Hanîfe’den bu konuda, aksi yönde bir görüş de rivayet edilmiştir. Bu bakımdan ihtilaftan
kurtulmak için kurbanlık hayvan alınırken ortakların kesin olarak belirlenmesi daha iyi olur.
22) Kurban kesen kasaba ücret vermek caiz
midir? Kurban etinin bir kısmı kesim ücreti
olarak verilebilir mi?
Hayvanın kesim ameliyesi ibadet değildir. Bu
yüzden kurban kesen kasabın ücret alması caizdir. Ancak kurban etinden kesim işini yapan kişinin ücreti verilemez. Çünkü verildiği takdirde,
kurban ibadetini yerine getirmek için gerekli
maddî külfetin bir kısmı bizzat ibadetin kendisi
üzerinden karşılanmış olur.
Hz. Ali’ nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Rasûlullah (s.a.s), develer kesilirken başında
durmamı, derilerini ve sırtlarındaki çullarını
yoksullara paylaştırmamı emretti ve onlardan
herhangi bir şeyi kasap ücreti olarak vermeyi
bana yasakladı ve kasap ücretini biz kendimiz
veririz” buyurdu.
23) Kurban derisi nasıl değerlendirilmelidir?
Kurbanın derisi, bir fakire veya hayır kurumuna
verilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), veda haccında Hz. Ali’ye, kurban olarak kesilen develerinin başında durmasını ve bunların derileri ile
sırtlarındaki çullarını sadaka olarak vermesini,
kasap ücreti olarak bunlardan bir şey vermemesini emretmiştir. Buna göre kurban derilerinin
para karşılığında satılması, kurbanın kesimi
veya bakımı için ücret olarak verilmesi caiz değildir. Derinin satılması halinde bedelinin yoksullara verilmesi gerekir.
Ancak kurbanın derisi, bir yoksula veya hayır
kurumuna bağışlanabileceği gibi, evde namazlık
ve benzeri ev eşyası yapılarak kullanılmasında
da bir sakınca yoktur.
24) Kurban kesmek yerine sadaka vermekle bu
ibadet yerine getirilmiş olur mu?
İbadetlerin; şekil, şart ve rükünleri olduğu gibi
hikmetleri, amaçları ve teşri gerekçeleri de vardır. İbadetlerdeki bu özelliklerin birbirinden ayrı
düşünülmesi mümkün değildir. Her ibadetin bir
yapılış şekli vardır. Hayvanın kesilmesi kurbanın
rüknüdür. Kurban ibadeti ancak kurban olacak
hayvanın usulüne uygun olarak kesilmesiyle yerine getirilebilir. Bedelini infak etmek suretiyle,
kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kurban meşru kılındıktan sonra her yıl bizzat kurban kesmek
sureti ile bu ibadeti yerine getirmiştir.
Hz.Peygamber (s.a.s.); kurban bayramında,
Allah katında en sevimli ibadetin kurban kesmek
olduğunu, kurbanın kesilir kesilmez Allah katında makbul olacağını ve kurban edilen hayvanın
her bir parçasının kişinin hayır hanesine kaydedileceğini ifade etmiştir.
Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etmek,
iyilik ve ihsanda bulunmak da Müslüman’ın
önemli vazifelerinden biridir. Zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunan kimseye yardım etmek dinimizde farz kabul edilmiştir. Ancak, bu
iki ibadetin birbirinin alternatifi olarak sunulması doğru değildir. Bu sebeple kesme olmadan
hayvanı, sadaka olarak bir kişiye vermek kurban
yerine geçmez.
Aynı şekilde kurban bedelini de yoksullara ya da
yardım kuruluşlarına vermek suretiyle, kurban
ibadeti ifa edilmiş olmaz.
25) Kurban edilecek hayvanlar hangi nitelikleri
taşımalıdır?
Kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, azaları tam
ve besili olması, hem ibadet açısından, hem de
sağlık bakımından önem arz eder. Bu nedenle,
kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bir
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 43
veya iki gözü kör, boynuzlarının biri veya ikisi
kökünden kırık, dili, kuyruğu, kulakları ve
memelerinin yarısı kesik, dişlerinin tamamı veya
çoğu dökük hayvanlardan kurban olmaz.
Ancak, hayvanın doğuştan boynuzsuz olması,
şaşı, topal, hafif hasta, bir kulağı delik veya yırtılmış olması, memelerinin bir kısmının olmaması,
kurban edilmesine mani teşkil etmez. Şafii mezhebinde, hayvanın etini, yağını ve sakatatını kusurlu hale getirecek derecedeki ayıplar kurbanın
sıhhatine engel teşkil etmektedir. Genel olarak
yukarıda sayılan kusurlardan birinin bulunması
bir hayvanın kurban olmasına engel teşkil ettiği
gibi, uyuz olan hayvanlar ile yem yemesini engelleyecek derecede dişlerinin bir kısmı dökülmüş olan hayvanların da kurban edilmesi caiz
değildir.
26) Kulağı kesik veya delinmiş hayvanlar
kurban olur mu?
Bir hayvanın kurban edilebilmesi için, o hayvanda insanlar arasında kusur sayılan ayıplardan
birinin bulunmaması gerekir. Hz. Peygamber
(s.a.s), kurbanlıkların göz ve kulaklarının sağlam
olmasına dikkat edilmesini istemiştir. Buna göre,
kulağının yarıdan fazlası kesik olan hayvan, kurban olmaya elverişli değildir. Hayvanın bir kulağının delik veya yırtılmış olması durumunda;
eğer delikler ve yırtıklar kulağın yarıdan fazlasını
teşkil ediyorsa, böyle bir hayvan kurban edilemez. Bu ölçüye varmayan kesikler, delikler ve
yırtıklar ise hayvanın kurban olmasına engel değildir.
27) Doğuştan boynuzu olmayan veya boynuzları kırık olan ya da doğumdan sonra boynuzları
elektrikle köreltilen hayvanlar kurban olarak
kesilebilir mi?
Kurbana engel olan ayıplar, hayvanın emsali
arasında kıymetini azaltan kusurlardır. Zararsız
şekilde ve daha iyi gelişmesi maksadıyla kuyruklarının fazla kısımlarını boğmak suretiyle düşürmek veya boynuzlarını özel olarak yapılan ameliyelerle köreltmek, hayvanların kıymetini düşüren ayıplardan değildir.
Bu itibarla, doğuştan boynuzsuz kurbanlık hay44
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
vanların kurban olarak kesilmesi caiz olduğu
gibi, küçükken yapılan müdahale ile boynuzları
kesilerek, elektrik veya kimyasal yolla boynuzu
yakılarak ya da benzeri işlemlere tabi tutularak
boynuzsuzlaştırılan hayvanların kurban olarak
kesilmesinde bir sakınca yoktur.
28) Kuyruksuz veya kuyruğu kesik koyunlar
kurban edilebilir mi?
Doğuştan kuyruksuz olan veya besili olması için
küçük yaşta kuyrukları boğulmak suretiyle düşürülen koyunların kurban edilmelerinde bir sakınca yoktur. Ancak bir kaza ile değerini azaltacak
şekilde kuyruğunun tamamı veya yarısından
çoğu kopan hayvanın kurban edilmesi caiz değildir.
29) Kısırlaştırılmış hayvanlar kurban edilebilir
mi?
Çeşitli amaçlarla kısırlaştırılmış veya burularak
hadım hale getirilmiş hayvanlar kurban olarak
kesilebilir. Kurban açısından bu durum herhangi
bir eksiklik oluşturmamaktadır.
30)Memeleri kusurlu olan hayvan kurban
edilebilir mi?
Hayvandan beklenen bir menfaati tümüyle yok
eden veya hayvanın güzelliğini ortadan kaldıran
kusurlar, onun kurban olmasına engeldir. Buna
göre ister doğuştan olsun ister sonradan memelerinin yarısı olmayan hayvan kurban olmaz. Aynı şekilde bir hastalığa dayalı olarak memelerinin yarısının sütü kesilen hayvan da kurban olmaz. Fakat hastalık olmaksızın sütü kesilen hayvanın kurban olmasında bir sakınca yoktur.
31) Bir kurbanın yenilmeyecek yerleri nerelerdir? Bu organların ne yapılması gerekir?
Etlerinin yenmesi helal olan hayvanların, -ister
kurban olarak ister başka bir amaçla kesilmiş
olsun- kanları, ödleri, bezeleri, idrar torbaları,
cinsel organları, husyelerini (yumurtalarını) yemek tahrîmen mekruhtur. Kurbanın veya başka
bir amaçla kesilen bir hayvanın yenilmeyen kısımlarını toprağa gömmek, sağlık ve çevreyi temiz tutuma açısından öncelikli olmakla beraber
çevreyi kirletmemek kaydıyla, kedi ve köpek gibi
hayvanlara da verilebilir.
32) Kişi beslediği ve kurban olarak kesmeyi kararlaştırdığı bir hayvanın sütünden veya gücünden yararlanabilir mi?
Bir kimse, kendi evinde besleyip büyüttüğü bir
hayvanı, kurban olarak keseceğine karar verse;
bu hayvanın gücünden veya dişi ise sütünden
yararlanabilir. Fakat kurban olarak alınan bir
hayvanın kesim öncesinde sütünden ve yününden yararlanmak uygun değildir. Çünkü bu durumda hayvan satın alınmasından itibaren kurbanlık olarak belirlenmiş olmaktadır. Şayet böyle bir hayvandan yararlanılmışsa, yararlanma
bedeli sadaka olarak verilmelidir.
33) Hac ibadetini yapan kişi, ayrıca memleketinde de kurban kesmekle yükümlü müdür?
Hac için ihramda olan kişi Mekke’de seferî ise
kendisine udhiyye kurbanının vâcip olmadığı
konusunda ittifak vardır. Seferî olmaması halinde ise udhiyye kurbanının vacip olup olmadığı
konusunda Hanefî fakihleri arasında ihtilaf
vardır.
gulama varsa, kurban edilmek üzere satın alınmak istenen hayvanın et birim fiyatı önceden
belirlenmek şartıyla, kesildikten sonra eti tartılarak parasının ödenmesi yoluyla da satılabilir.
Esas olarak İmam Ebû Hanife’nin yaklaşım tarzına aykırı olan bu satış işlemi, İmameyn’in yaklaşım tarzına göre caiz görülebilir. Zira satış akdi
esnasında sadece kilo birim fiyatı belli olan ve
kilo miktarı belli olmayan bu satış uygulamasındaki belirsizliği gidermek satıcı ve müşterinin
elindedir. Ancak bu şekildeki satışın geçerli olması için kesimden önce taraflar arasında akdin
tamamlanması ve et kilo fiyatının belirtilmesi;
kesimden sonra da etin miktarındaki belirsizliğin
aldatmaya ve ihtilafa götürmeyecek şekilde belirlenmesi gerekir.
Ayrıca kurbanın kelle, paça, sakatat gibi bazı
yerlerinin satıcıda kalması şart koşulmamalıdır.
Şâfiî mezhebine göre ise udhiyye kurbanı, seferi
olsun olmasın, hacda bulunsun bulunmasın,
imkân bulan herkes için sünnet-i müekkededir.
36) Satın alınan kurbanlığın ölmesi durumunda
ne yapılmalıdır?
Satın alınan kurbanlığın kesilmeden önce ölmesi halinde satın alan kişinin ekonomik durumuna göre farklı hüküm uygulanır. Şayet kişi varlıklı
ise, yenisini alıp onu keser. Çünkü kendisine
vacip olan kurbanı kesmiş değildir. Fakat yoksulsa yenisini almasına gerek yoktur. Çünkü yoksula kurban vacip değildir, satın almakla, satın aldığı hayvanı kesmeyi kendisine vacip kılmıştır. Aldığı hayvan ölünce vücûbiyet düşer ve yenisini
almak gerekmez.
34) Akika, adak, udhiyye ve nafile kurbanlar için
aynı büyükbaş hayvana ortak olunabilir mi?
Ortak kesilen kurbanlarda, hissedarlardan her
birinin kurbanlarını aynı maksat için kesmiş olmaları gerekmez. Ortakların her birinin ibadet
niyetiyle katılmış olması kaydıyla bir kısmı
udhiyye, diğer bir kısmı ise adak, akîka, nafile
kurbanı olarak niyet edebilirler.
37) Yolcunun kurban kesmesi gerekir mi?
Yolcu (seferî) kurban kesmekle mükellef değildir.
Ancak kesmesi halinde sevabını kazanır. Kişi,
kurbanını ikamet ettiği yerde kesebileceği gibi,
bayram dolayısıyla veya başka bir sebeple gitmiş olduğu yerde de kesebilir. Seferî olması, kurban kesmesine ve kestiği kurbanın makbul olmasına engel değildir.
35) Kurbanlık hayvan tartıyla alınabilir mi?
Kurbanlık hayvan, kilo birim fiyatı belirlenmek
suretiyle canlı olarak tartılıp alınıp-satılabilir.
Ayrıca, toplumda herhangi bir aldatma, kargaşa
ve ihtilafa yol açmayacak şekilde yaygın bir uy-
Seferî iken kurban kesenler; bayram günleri içinde memleketlerine dönerlerse, yeniden kurban
kesmeleri gerekmez. Yine kurban bayramının
başında mukim iken sefere çıkana da vacip
olmaz. Sefer halinde iken kurban kesmeyip de
Günümüzde tercih edilen görüşe göre haccetmekte olan kimse, ister seferi olsun ister olmasın
kurban kesmekle yükümlü olmaz. Uygulama da
bu yöndedir. Ancak yolcu hükmünde bulunan
kimsenin tek başına veya mukimlerle birlikte
kurban kesmesine bir engel de yoktur.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 45
bayram günlerinde memleketlerine dönenlerin,
kurban kesmeleri gerekir. Başta Şâfiî mezhebi olmak üzere kurbanın sünnet olduğu görüşünde
olanlara göre, seferîlik durumunda da aynı
hüküm geçerlidir.
38) Ailede zengin olan karı-kocadan her birinin
ayrı ayrı kurban kesmesi gerekir mi?
İbadetlerde sorumluluk ve bu sorumluluğun bir
neticesi olan ceza ve mükâfat da bireyseldir.
İslâm dininde aile fertleri arasında mal birliği
değil, mal ayrılığı esası vardır. Bir aile içinde karı,
koca ve çocuklardan her birinin malı ayrı ayrı
belirlenmişse kendilerine aittir.
Bu itibarla aile fertlerinden karı, koca ve yetişkin
çocuklardan kimin borcu ve temel ihtiyaçları dışında 80.18 gr. (20 miskal) altını veya bu miktar
altın değerinde parası veya artıcı olmasa bile nisaba ulaşan fazla malı ve eşyası varsa o kimse
zengin sayılır. Bu şartlara göre aile fertlerinden
dinen zengin sayılan her biri, fıtır sadakası vermekle mükellef oldukları gibi, kurban bayramında da Hanefîlere göre kurban kesmekle yükümlüdürler.
Şâfiî mezhebine göre ise aile için bir kurban kesmek sünnet-i kifâyedir. Dolayısıyla aileden birisinin kurban kesmesi ile hepsi için sünnet yerine
gelmiş olur.
39) İki yaşını bitirmeyen ancak kapak atmış olan
sığır cinsi büyükbaş hayvanların kurban edilmeleri caiz midir?
Sığır cinsi büyükbaş hayvanların kurban edilebilmesi için, en az iki kamerî yaşlarını bitirmeleri
gerekir. Buna göre iki yaşını bitirdikleri kesin olarak bilinen sığır cinsi büyükbaş hayvanların kapak atmamaları, bu hayvanların kurban olmalarına engel olmaz. Yine kapak attığı halde henüz
iki kamerî yaşını doldurmamış olan büyükbaş
hayvanlar da kurban olarak kesilemezler.
Ancak doğumu kesin olarak bilinmeyen sığır
cinsi büyükbaş hayvanlar için kapak atma denilen iki ön dişin çıkması, o hayvanın kurban edilebilmesi için bir ölçü olarak kabul edilebilir.
46 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
40) Gebe hayvanın kurban edilmesi caiz midir?
Kurbanlık hayvanın kurban edilmeden önce
doğurması durumunda ne yapılmalıdır?
Karnında yavrusu bulunan hayvanların kurban
olarak da etlik olarak da kesilmesi uygun değildir. Ancak kesilmesi durumunda da kurban ibadeti yerine gelmiş olur. Kurban edilmek üzere
belirlenen gebe bir hayvan kurban edilmeden
yavrulayacak olursa iki yol izlenir: Ya o yavru da
annesiyle birlikte kesilir, fakat sahibi etini yemez,
yoksullara verir. Yerse kıymetini sadaka olarak
vermelidir. Ya da kesilmez ve yavrunun kendisi
ya da değeri fakirlere sadaka olarak verilir.
Yavru, anne rahminde iken anne kesilirse, bu
yavrunun etinin yenilip yenilmeyeceği konusu
fukaha arasında ihtilaflıdır.Bu ceninin ister kılları
çıkmış olsun ister olmasın, İmam Ebû Hanife’ye
göre yenilmez, İmam Şâfiî, Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre yaratılışı tamamlanmışsa yenilir.
41) Ölmüş bir kimsenin adına kurban kesilebilir
mi?
Dinimizde ölü kurbanı veya kabir kurbanı diye
bir kurban çeşidi yoktur. Ancak, sevabı ölüye
bağışlanmak üzere kurban kesilebilir.
Ayrıca, kurban borcu olup, hayatta iken vasiyet
eden kişinin bıraktığı miras yeterli ise mirasçıları
tarafından vasiyetinin yerine getirilmesi gerekir.
Tâbiînden olan Haneş’den rivayet edildiğine
göre o şöyle demiştir: “Ben Ali’yi (r.a) iki koçu
(birden) kurban ederken gördüm de kendisine;
‘Bu da nedir?’ diye sordum. ‘Resulullah (s.a.s)
(sağlığında) kendi yerine bir kurban kesmemi
vasiyet etti. İşte ben de onun yerine kurban kesiyorum.’ cevabını verdi.”
Bu rivayette Hz. Ali, kurbanı kesme gerekçesi
olarak Hz. Peygamber (s.a.s)’in kendisine bunu
vasiyet etmesini göstermiştir. Dolayısıyla bu
hadis, eğer vasiyeti yoksa ölü adına kurban kesileceğine delalet etmez.
Buna göre vasiyeti yoksa ölen kimseler için mirasçılarının kurban kesmeleri gerekmez. Ancak
bir kimse, sevabını ölmüş bulunan anne veya
babasına yahut diğer yakınlarına bağışlamak
üzere, çeşitli hayır kurumlarına, fakir ve muhtaç
kişilere bağışta bulunabileceği gibi, kurban da
kesebilir.
Ölenin kendisi için kurban kesilmesine dair vasiyeti yoksa kesen kimse, bu kurban etini fakirlere
yedirebileceği gibi, kendisi ve zenginler de yiyebilir. Ancak ölen kişinin vasiyeti varsa, tamamen
fakirlere yedirilmesi veya dağıtılması gerekir.
42) Bir grup oluşturarak aralarında para toplayıp Hz. Peygamber adına kurban kesilebilir mi?
Dinimizde böyle bir uygulama yoktur. Bunun,
yapılması gereken bir ibadet gibi görülmesi doğru değildir. Çünkü Allah ve Resulünden nakledilmeyen bir uygulamayı ibadet gibi telakki etmek
ve ona dînîlik vasfı vermek bid’attir. Her bid’at
de Hz.Peygamber (s.a.s)’in nitelemesiyle dalâlettir.
Hz.Ali’den rivayet edilen “Resulullah (s.a.s.)
(sağlığında) kendi yerine bir kurban kesmemi
vasiyet etti. İşte ben de onun yerine kurban kesiyorum” şeklindeki haber, bu uygulamaya delil
olamaz. Çünkü Hz. Ali, kurbanı kesme gerekçesi
olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kendisine bunu
vasiyet etmesini göstermiştir. Dolayısıyla bu
rivayet, eğer vasiyeti yoksa ölü adına kurban
kesileceğine delalet etmez.
43) Adak Kurbanı ne demektir?
Kurban adayan kişinin kurban kesmesi vaciptir.
Eğer kişi adağını bir şartın gerçekleşmesine bağlamışsa, bu şart gerçekleşince kesmesi gerekir.
Adak kurbanının etinden adak sahibi, usul
ve furûu (neslinden geldiği ana, baba, dede
ve nineleri…ile kendi neslinden gelen çocukları ve torunları..) yiyemeyeceği gibi,
zengine de yediremez. Eğer kendisi yemek ister veya bu sayılanlardan birisine yedirmek isterse, o eti tartıp rayiç bedelini yoksullara vermesi
gerekir.
44) Şükür kurbanı ne demektir?
Bir kimse arzu ettiği bir amaca ulaşması veya bir
nimete nail olması sebebiyle şükür kurbanı kesebilir. Ancak böyle bir nimeti elde eden kişinin,
adakta bulunmadığı sürece, kurban kesmesi zo-
runlu değildir. Ayrıca Hanefî mezhebine göre
temettu veya kıran haccı yapan kişilerin, aynı
mevsimde hac ve umreyi beraberce yaptıkları
için Harem bölgesinde kestikleri kurban da bir
tür şükür kurbanıdır.
45) Akîka kurbanı nedir?
Yeni doğan çocuk için şükür amacıyla kesilen
kurbana, “akîka” adı verilir. Akîka kurbanı kesmek sünnettir. İbn Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.s.) Hasan ve Hüseyin
için birer akîka kurbanı kesmiş bir hadisinde de
şöyle buyurmuştur: “Her çocuk (doğumunun)
yedinci gününde kendisi için kesilecek akîka kurbanı karşılığında bir rehine gibidir. Akîka kurbanı kesildikten sonra çocuğun başı traş edilir ve
ona isim verilir.”
Bu açıdan akîka kurbanı, çocuğun doğduğu
günden bulûğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir.
Aynı günde çocuğa isim verilmesi ve saçı ağırlığında altın veya değeri miktarınca sadaka
verilmesi müstehaptır.
46) Vekâlet yoluyla kurban kesilebilir mi?
Kurbanı, kişi kendisi kesebileceği gibi, vekâlet
yoluyla başkasına da kestirebilir. Zira kurban,
hac ve zekât gibi mal ile yapılan bir ibadettir; mal
ile yapılan ibadetlerde ise vekâlet caizdir. Nitekim Hz. Ali’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullah (s.a.s), develer kesilirken başında
durmamı, derilerini ve sırtlarındaki çullarını
paylaştırmamı emretti ve onlardan herhangi bir
şeyi kasap ücreti olarak vermeyi bana yasakladı
ve ‘kasap ücretini biz kendimiz veririz.’ buyurdu.” (Buhârî, Hac, 120, 121)
Vekâlet yoluyla kurban kestiren kişi kendi bulunduğu yerde birisine vekâlet verebileceği gibi,
başka bir yerdeki kişi veya kuruma da vekâlet
verebilir. Vekâlet, sözlü veya yazılı olarak ya da
telefon, internet, e-mail, faks ve benzeri iletişim
araçları ile verilebilir. Vekil tayin edilen kişi veya
kurum aldığı vekâleti gereği gibi yerine getirmelidir.
* Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kurban Rehberi” çalışmasından faydalanılarak
hazırlanmıştır.
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 47
Dini Bayramlarımız ve
Kurban Bayramı
Burhan BİLGİN
Kandıra İlçe Müftüsü
B
ayram, Kâşgarlı Mahmud’un belirttiğine göre kelimenin aslı
Farsça bezrem/bezrâm olup
“sevinç ve eğlence günü” demektir ve beyrem/bayram telaffuzu Oğuzlar’a aittir. Bayram kelimesinin Arapçası, sözlüklerde “âdet halini alan sevinç ve
keder; bir araya toplanma günü” anlamlarıyla karşılanan îd’dir. (DİA)
Bayramlar toplumların hayatında olağan üstü
değer atfettikleri günlerdir. İnsanlık tarihi içerisinde her milletin birçok millî günleri, târihî hâtıralarını canlandıran bayramları bulunduğu gibi,
bir dine mensup kimselerin de dinî günleri ve
dini bayramları vardır.
Mensubu olmakla şerefyab olduğumuz İslâm dininde ramazan ve kurban olmak üzere iki bayram vardır. Arapça’da îdü’l-fıtr ve îdü’l-adhâ
şeklinde adlandırılan her iki bayram da hicretin
ikinci yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır.
Ramazan orucu ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu
ayı oruçla geçiren müminler sonraki ay olan
Şevval’in ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Ramazan Bayramına, bir ay boyunca
Allah için tutulan orucun arkasından verilen bir
“genel iftar ziyafeti” anlamında ve bayramdan önce fitre (fıtır sadakası) verildiği için fıtır
bayramı (iftar bayramı) da denilmiştir.
Ülkemizde bazı çevrelerde muhtemelen Rama-
48 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
zan bayramında şeker, lokum ve tatlı ikramı şeklindeki gelenekten dolayı Ramazan Bayramı
şeker bayramı olarak adlandırılmakta ise de Hz.
Peygamber’in uygun olmayan bazı isimleri değiştirmesi ve özellikle dinî terim ve kavramların
korunması konusundaki hassasiyeti dikkate alınarak Ramazan Bayramı adı konusunda da aynı
hassasiyet gösterilmelidir.
Hicrî takvimin son ayı olan zilhiccenin onunda
başlayan ve dört gün devam eden kurban bayramı ise bu günlerde kurban kesildiği için bu
adla anılmıştır.
Sevgili Peygamberimiz Medine’ye hicret ettiklerinde, Medinelilerin eğlendikleri iki günleri
vardı. Peygamberimiz (s.a.s.):
- Bu günler nedir? diye sordu. Medineliler:
- Biz câhiliyye döneminden beri bu günlerde eğleniriz, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz;
- Allah size, o iki gün yerine daha hayırlı iki bayram vermiştir. Bunlar Ramazan ve Kurban Bayramlarıdır (1), buyurmuştur.
Bayramlarda yaşanan heyecanın derecesi insanların inançları, ahlâk anlayışları ve kendileri
için önemli olan bir hadiseyle ilgisi sebebiyle zirveye çıkmaktadır. Bayram sevinci sadece bayramlarda hissedilir. Bu sevinç alelade bir sevinç
değildir. Resmî bir sevinç değildir. Bayramlardaki sevinçler toplumsal ruhun derinliklerinden kopup gelen ve rahmetin, dostluğun, kardeşliğin,
dayanışmanın, gerçek sevincin ifadesidir. Dini
Bayramlar, inananlar üzerinde çok olumlu tesirler meydana getirir, dini şuur ve duygularını kuvvetlendirir yeni bir heyecan kazandırır.
Hicretin ikinci yılından itibaren kutlanmaya başlanan Ramazan ve Kurban bayramlarımız aynı
zamanda Müslüman milletlerin millî bayramları
haline gelmiştir. Asırlardan beri yaşamış olduğumuz Ramazan ve Kurban bayramları bizleri birbirimize kenetleyen, kaynaştıran kucaklaştıran
günlerdir. Millet şuurunu, ümmet ruhunu besleyen, toplumsal yaralarımızı tedavi eden, düşmanlıkları unutturup dostlukları pekiştirmiştir.
Hakka yaklaşmanın, hak yolunda fedakarlıkta
bulunmanın en güzel örneği olan kurban ibadetiyle Kurban bayramını kutlarız. Bayram günleri
ibâdet ve sevinci bir araya toplayan günlerdir.
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır;
fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi
hidayete erdirdiğinden dolayı Allah’ı büyük
tanıyasınız diye O bu hayvanları böylece sizin
istifadenize verdi (Ey Muhammed!) Güzel
davrananları müjdele!” (Hacc, 37)
Sözlükte; “yaklaşmak, Allah’a yakınlık sağlamaya vesile olan şey” anlamına gelen kurban, dinî bir terim olarak, “ibadet maksadıyla
belirli bir vakitte belirli şartları taşıyan
hayvanı usulünce boğazlamak, ya da bu şekilde boğazlanan hayvan” demektir. Arapçada bu şekilde kesilen hayvana udhiyye denilir.
İnsanlık tarihi boyunca hemen bütün dinlerde
kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte şekil
ve amaç yönüyle aralarında farklılıklar bulunur.
Kur’an’da Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerinden söz edilir.
“Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek
olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise
Bayramda; çevremizdeki yoksullara ve bakıma muhtaç
çocuklara yardım ellerimizi uzatmalı, onların da bayram
sevinci yaşamalarını sağlamalıyız.
kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen
kadre, kıskançlık yüzünden), ‘Andolsun seni öldüreceğim’ dedi. Diğeri de, ‘Allah ancak takva
sahiplerinden kabul eder’ dedi.” (Maide, 27)
İlmihal dilinde kurban ve kurban kesiminin dinî
hükmü denilince, aksine bir kayıt bulunmadığı
sürece,kurban bayramında kesilen kurban ve
bunun hükmü anlaşılır. Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü sayılması için bulunması gereken şartlara kurbanın vücûb şartları denilir.
Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü
olabilmesi için dört şart aranır:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı ve bulûğa ermiş olmak.
3. Mukim olmak, yani yolcu olmamak.
4. Belirli bir malî güce sahip bulunmak.(Nisab)
Nisab, dinen zenginlik ölçüsü demektir.
Kurban nisabı; kişinin temel ihtiyaçlarından
(yani oturacak evi, yeter derecede ev eşyası,
binek vasıtası, üç kat elbisesi, kullanacağı silahı,
kendisinin geçimi üzerine borç olanların yıllık
nafakaları) ve borcundan başka 80.18 gram
altın veya bunun değerinde para veya eşyaya
sahip olmaktır. Bu nisaba sahip olana Kurban
bayramında kurban kesmek vacip olur. Zekât
nisabıyla aynı olmakla beraber, kurban
nisabında malın nemâlanıcı (artıcı) olması ve
üzerinden bir yıl geçmesi şart değildir. Daha
önce fakir iken kurban kesme günlerinde zengin
olan kimseye kurban kesmek vacip olur.
Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 49
olur. Devenin 5, sığır ile mandanın 2, koyun
ve keçinin bir yaşını doldurmuş olması gerekir.
Ancak koyun 6 ayı tamamladığı halde bir yaşlı
gibi gösterişli ise kurban edilir. Bunların dışında
hiçbir hayvan kurban olmaz.
Kurbanlık hayvanların ayıplı olmaması
şarttır:İki veya bir gözü kör olan, dişlerinin çoğu
dökülmüş olan, boynuzlarından biri veya ikisi
kökünden kırılmış olan,doğuştan kulağının veya
kuyruğunun üçte birinden fazlası kopmuş olan,
kesim yerine gidemeyecek kadar topal olan,
ilaçla sütü kesilmiş olan hayvanlar kurban edilmezler. Kurbanlar kurban bayramında bayram
namazı kılındıktan sonra ve bayramın ilk üç
günüdür.
Bayram gecesi ve günlerinde aşağıda sayılan şeylerin yapılması müstehabdır, sevap
kazanmaya vesiledir:
a) Bayram gecelerini dua ve ibadetle ihya etmek, kaza namazı kılmak, Kur’an-ı Kerim okumak, Allah Teâla’dan af ve mağfiret dilemek.
Çünkü duaların makbul olduğu gecelerden birisi
de bayram geceleridir. Nitekim Peygamberimiz
(s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
“Ramazan ve kurban bayramı gecelerini,
sevabı-nı ümid ederek ibadetle geçiren kimsenin
kalbi, kalplerin öldüğü gün ölmez” (2)
b) Bayram sabahı erken kalkarak yıkanıp temizlendikten sonra namaza gitmek.
c) Güzel kokular sürünmek, temiz ve yeni elbiseler giyinmek.
d) Gücü yetiyorsa namaza yürüyerek gitmek ve
giderken yolda tekbir getirmek; güler yüzlü ve
sevinçli görünmek, yoksullara çokça sadaka
vermek, çoluk çocuğuna bolluk göstermek.
e) Ramazan bayramında, namazdan önce bir
şeyler yemek, kurban bayramında ise, kurban
kesecekse, kurban etinden yiyinceye kadar bir
şey yiyip içmemek. (3)
50 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Bizleri birbirimize kenetleyen, kaynaştıran kucaklaştıran Millet şuurunu, ümmet ruhunu besleyen, toplumsal yaralarımızı tedavi eden, düşmanlıkları unutturup dostlukları pekiştiren bu
mübarek günlerin bayram özellikleri manasız
eğlence ve basit bir sevinç değildir. Son zamanlarda böyle bir tehlike sezilmekte, hatta yaşanmaktadır. Bayramları tatil merkezlerinde veya
yurt dışlarında lüks otellerde eğlence merkezlerinde gönül eğlendirmek şeklinde anlayanların
sayısı artmaktadır.
Topluca bayram namazlarının kılınmadığı, kurbanların kesilmediği,
ellerin öpülmediği, ziyaretlerin
yapılmadığı, çocukların ve gariplerin sevindirilmediği bayramlara
bayram demek mümkün değildir.
Bayram günlerinde annemizin babamızın ellerini öpüp hayır dualarını almalıyız. Akraba ve
komşularla tebrikleşerek, karşılıklı sevgi ve saygı
duyguları aktarılmalı, karşılaştığımız insanlarla
selamlaşarak tebrikleşmeli, tanıdıklarımızı ziyaret ederek hal ve hatırlarını sormalı, gönüllerini
almalıyız. Özellikle hastalar ziyaret edilmeli, şifa
temennileri sunulmalıdır. Yetim ve kimsesiz
çocuklara şefkat göstermeli, onlara anne ve
baba gibi davranmalıyız. Çevremizdeki yoksullara ve bakıma muhtaç çocuklara yardım ellerimizi uzatmalı, onların da bayram sevinci yaşamalarını sağlamalıyız. Bizden hayır dua bekleyen ölülerimize dua etmeli, ruhları için hayır ve
hasenâtta bulunmalıyız. Tanıdıklarımızdan dargın olanları barıştırmaya çalışmalı ve aralarını
bulmalıyız. Çocuklara hediyeler dağıtmalı ve
onları sevindirmeliyiz.
Her zaman olduğu gibi bayram günlerinde de,
İslam’ın emrettiği şekilde, çevremizdeki insanlara iyi davranmalı, incitici ve zarar verici davranışlardan sakınmalıyız.
Bayramınız mübarek olsun.
1- Ebû Dâvûd, Salât, 245. I, 675. Nesâi, Salâtü’l-Îdeyn,1. III, 179.
2- Tebârânî, bk. Nureddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut, 1967, II, 198.
3- Cezerî, I, 349-351
Beşikten Mezara Kadar
İLİM
Hasan ERDOĞAN
Körfez ilçe Müftüsü
lk emri “Oku” diye başlayan ve Kur’an-ı
Kerim’de 725 defa ilim (ve ilimden türeyen kelimeler)den bahseden dinimiz her
türlü faydalı ilmin öğrenilmesini ve öğretilmesini teşvik etmiştir. İlk indirilen ayetlerdeki ifade çok önemlidir: “Yaratan Rabbinin
adıyla oku!” (1)
İ
Bu ayet-i kerimede okunacak şeyler (Mef’ul=
Nesne) belirtilmediğinden genel mana ifade
etmektedir. Yani İslam dinine aykırı olmayan,
kişiyi harama sevk etmeyen bütün ilimleri
öğrenmek her Müslüman’ın vazifesidir.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi de ilim sahibi olmasıdır. İlim insana önemli bir değer katmaktadır. Cenab-ı
Allah, ilk yarattığı insan olan Adem (a.s.)’a
isimleri öğretmekle (2) ona ayrı bir değer vermiş
ve Kur’an-ı Kerim’de “…De ki: "Hiç bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri
öğüt alırlar” (3) buyurarak ilim sahiplerinin önemini bildirmiştir. Bu ayette de ilim mutlak olarak
bildirilmiştir. Buna göre fıkıh bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (…) bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu? diye genelleştirerek (…) yerine
İslam dinine aykırı olmayan ve kişiyi harama
sevk etmeyen bütün ilimler konulabilir.
Ebu'd-Derda radıyallahu anh’ın rivayet ettiği bir
hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.s) Efendimiz şöyle
buyurmuştur:
“Kim bir ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse
Allah onu cennete giden yollardan birine dahil
etmiş demektir. Melekler, ilim tâlibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar.
Semâvât ve yerde olanlar ve hatta denizdeki
balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid
üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin
diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler
peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne
dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras
bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib
elde etmiştir.” (4)
Abdullah İbni Amr İbni'l-As radıyallahu anhuma’nın rivayet ettiği hadis-i şerifte Resûlullah
(s.a.s.); “Allah ilmi (verdikten sonra), insanların
(kalbinden) zorla söküp almaz. Fakat ilmi,
ulemayı kabzetmek suretiyle alır. Ülema kabzedilir, öyle ki, tek bir âlim kalmaz. Halk da cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur,
onlar da ilme dayanmaksızın (kendi reyleriyle)
fetva verirler, böylece hem kendilerini hem de
başkalarını dalâlete atarlar” buyurarak gerçek
ilim sahiplerinin olmamasının toplum için bir
felaket olduğunu vurgulamıştır. (5)
Öğrenilip öğretilecek şeyler Allah rızası için ve insanların yararına ilişkin olmalıdır. İlim bir gaye
değil vasıtadır. Allah rızasına götüren bir vasıTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 51
ta… Eğer ilim kişiyi Allah rızasına götürmüyorsa
o boş bir emekten ibarettir. Yunus Emre bu hususu veciz cümleleriyle çok güzel bir şekilde ifade
etmiştir. O;
“İlim, ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır”, şiiriyle “kendini bilen
Rabbini bilir” vecizesine mükemmel bir telmihte bulunmuştur.
İlim sadece öğrenmek için de olmamalıdır. Bildiği ile amel edilmeyen ilimden hem sahibine hem
de başkasına hiçbir yarar olmaz. Günümüzde
özellikle batı dünyasında İslami ilimleri Müslümanlardan çok daha fazla öğrenen kimseler bulunmaktadır. Ancak onların bu ilimleri kendilerinin Müslüman olmalarına vesile olamamışsa bu
ilimlerin o kimselere ne faydası olabilir. Aynı
şekilde Müslüman olduğu halde ilim öğrenip
gereğince amel etmeyenlere de ilmin bir faydası
dokunmayacaktır.
Cenab-ı Allah’ın bu hususu ifade eden kelamı
hiç hatırdan çıkarılmamalıdır:
“Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini inkar eden
topluluğun hali ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (6)
Müslüman kişi bildiği ile amel etmesi gerektiği
gibi bildiğini başkalarına da anlatmaktan geri
durmamalıdır. Sehl İbnu Sa'd
radıyallahu anh’ın rivayet ettiği
hadis-i şerifte Resûlullah aleyhis
salâtu vesselâm buyurdular ki:
“Vallahi, senin vasıtanla bir tek
kişiye hidayet verilmesi, senin
için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.” (7)
İbnu Mes'ud radıyallahu anh’ın
rivayet ettiği hadisi şerifte de
52 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Resûlullah (s.a.s) buyurdular ki:
“Benden bir şey işitip onu (artırıp eksiltmeden)
işittiği şekilde başkasına ulaştıran kimsenin (Kıyamet günü) Allah yüzünü taze kılsın. Zira, kendisine ulaştırılan öyleleri var ki, bizzat işitenden
daha iyi kavrar.” (8)
Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın rivayetinde
ise Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ilmi
anlatmamanın felaketinden bahsetmektedir:
“Kim, bir ilimden sorulur, o da bunu ketmedip
söylemezse (Kıyamet günü) ateşten bir gem ile
gemlenir.” (9)
Ancak kişi bildiğini insanlara anlatırken gelişigüzel anlatmamalı, insanları bıktırmamalı, insanların anlamayacağı şeyleri söylememeli, kişilere
seviyelerine göre bilgi verilmelidir.
İkrime rahimehullah anlatıyor: "İbnu Abbas
radıyallahu anhüma dedi ki:
“İnsanlara haftada bir kere hadis anlat. Buna uymazsan iki kere olsun. Daha çok yapmak istersen üç olsun. Sakın halkı şu Kur'an'dan usandırma! Halk kendi meselelerini konuşurken, senin
onlara gelip, sözlerini keserek, bir şeyler anlatıp
onları bıktırdığını görmeyeceğim. Onlar konuşurken sus ve dinle. Onlar sana gelip: "Konuş!"
diye talebte bulununca, istiyorlar demektir, o
zaman konuşursun. Dua'da seci meselesine
dikkat et ve ondan kaçın. Zira ben, Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm ve Ashab-ı Kiram'ın
devrinde yaşadım, bunu yapmıyorlardı.” (10)
Hz. Ali radıyallahu anh da demiştir ki:
“İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın. Allah ve
resulünün tekzib edilmelerini ister misiniz?” (11)
İbnu Mes'ud radıyallahu anh ise: “Sen bir
cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen
mutlaka bu, bir kısmına fitne olur” diyerek bize
nasihatlerde bulunmuşlardır. (12)
Bir kimse doğduğu andan itibaren vefat edinceye kadar çevresinde bulunan değişik varlıklardan etkilenerek istemese bile bir takım şeyleri elbette öğrenir. Biz bu makalemizde insanın ilim
öğrenmesinden bahsederken bilgi kırıntılarının
insanın beynine gelişigüzel bir şekilde yerleştirilmesini kastetmiyoruz. İnsanı iyiye, güzele ve etrafına faydalı olmaya sevk eden bilgiyi kastediyoruz. Kişinin ilk bilgileri aldığı yer baba ocağı
ana kucağıdır. Buralarda her anne ve baba çocuklarını doğru ve faydalı ilim ve irfanla doyurmalıdır. Onların temiz dimağlarını ilk olarak kim
şekillendirirse genel olarak çocuk o minval üzere
yetişecektir. Evden sokağa çıktığında ise onun
arkadaş çevrelerine yine anne ve babaları dikkat
etmelidir.
İlim öğrenmenin elbette yaş sınırlaması yoktur.
Olmamalıdır da. Hiçbir kimse artık benden geçti
deyip öğrenmekten vazgeçmemelidir. Bilgi, kişiye her zaman ve durumda lazımdır.
Maalesef okumayan bir toplumuz...
UNESCO tarafından yapılan araştırmaya göre,
Türkiye'de okuma alışkanlığı yok denecek kadar
az. Avrupa'da yüzde 21 olan kitap okuma oranı,
Türkiye'de sadece on binde bir. Rapora göre,
Türkiye, kitap okuma oranında dünya ülkeleri
arasında 86'ncı sırada yer alıyor. Yılda kitaba
ayrılan süre bir günlük TV izleme süresiyle aynı:
6 saat...
TRT Haber'in mikrofonlarını uzattığı vatandaşların çoğu ise son okuduğu kitabın ismini bile hatırlamıyor. Kitap Türkiye'deki ihtiyaç mad-
deleri listesinde 235'nci sırada yer alıyor.
Uzmanlar, özellikle çocuklara mutlaka kitap okuma alışkanlığının kazandırılması gerektiğini belirtiyor. (13)
Bu bilgiler internet sitesine girildiğinde rahatlıkla
ulaşılabilecek bilgilerdir. Hatta daha üzücü
kıyaslamaları da buraya almadığımı belirtmeliyim.
Maalesef şu anda İslam dünyasında yaşayan
Müslümanların zulme uğramalarının, kanlarının
dökülmesinin, açlık ve sefalette yaşamalarının,
sürgün ve göç etmeye maruz kalmalarının en
önemli sebeplerinden birisi de ilimden uzak kalmalarıdır. Gayr-ı Müslimler müspet ilimlerde,
teknolojide ilerleyip bu birikimlerini acımasızca
insanları sömürmek için kullanırlarken, İslam
dünyası bilim ve teknolojiden yoksun bırakılarak iyi ve güzel işlerde öncülük etmekten mahrum kalmışlardır.
İlk emri “oku” olan bir dinin mensuplarına
elbette dünya insanları içinde okuma yazma
oranı olarak en yüksek seviyelerde bulunmaları
yakışır. Şu da unutulmamalıdır ki: her şahsın
değeri öğrendiği ilmin seviyesi ile orantılıdır.
1- Alak suresi, 96/1
2- Bakara suresi, 2/31
3- Zümer suresi, 39/9
4- Ebu Davud, İlm 1, (3641); Tirmizi, İlm 19, (2683);
İbnu Mace, Mukaddime 17, (223).
5- Buhari, İlim 34, İ'tisam 7; Müslim, ilm 13, (2573); Tirmizi, ilm 5, (2654).
6- Cum’a Suresi, 62/5
7- Ebu Davud, İlm 10, (3661); Buhari, Ashabu'n-Nebi 9;
Müslim, Fedailu'l-Ashab 34, (2046).
8- Tirmizi, İlm 7, (2658).
9- Ebu Davud, İlm 9, (3658); Tirmizi, İlim 3, (2651).
10- Buhari, Da'avat 20.
11- Buhari, İlim 49.
12- Müslim, Mukaddime 5.
13- http://www.trthaber.com/haber/gundem/avrupada-yuzde-21-turkiyede-10-binde-172919.html
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 53
Hz.ibrahim’in
İki Temel Vasfı:
Akıl
ve
Teslimiyyet
Abdulkadir KEŞVELİOĞLU
İzmit İlçe Müftüsü
N
übüvvet binasının köşe taşlarından biri de Hz. İbrahim’dir. Hz.
İbrahim Ulul Azm diye bilinen ve
Kur’an-ı Kerim’de kendisinden,
tebliğ mücadelesinden en fazla
bahsedilen peygamberlerdendir. Onun tebliğ
mücadelesinde ön plana çıkan bir takım temel
vasıfları vardır.
Bu vasıflardan birincisi tebliğ mücadelelerinde
akli delilleri büyük bir ustalıkla kullanmasıdır.
- Ben öyle batanları sevmem, dedi.
Ay’ı doğarken görünce de;
- İşte Rabbim!, dedi.
Ay batınca da;
Kur’an-ı Kerim’de “Biz İbrahim’e Rüşd ve hidayet verdik” buyurularak onun bu özelliğine atıfta
bulunulmuştur. O müşriklere karşı getirdiği akli
delillerle tevhid dininin savunuculuğunu yapmıştır.
- Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum,
dedi.
Bu meyanda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
- İşte benim Rabbim! Bu daha büyük, dedi.
“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki
hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin
ilme erenlerden olsun. Üzerine gece karanlığı
basınca, bir yıldız gördü.
O da batınca (kavmine dönüp):
- İşte Rabbim!, dedi.
Yıldız batınca da;
54
Güneşi doğarken görüce de:
- Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz
şeylerden uzağım, dedi. “Ben, hakka yönelen
birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana
döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan
değilim.” (1)
Hz. İbrahim bu ayetlerde kavmine kâinatın ze-
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
valini anlatıyor. Fani şeylerin yaratıcı olamayacağı gibi hakiki manada sevgiye de değmeyeceğini vurguluyor.
(Hele) Onun putları kırdıktan sonra baltayı büyük putun önüne koyması müşriklerin;
- Ey İbrahim putlarımızı sen mi kırdın? demesi
üzerine;
- Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorsa ona sorun” (2) ifadeleriyle konuşamayan
varlıklara tapınmanın mantıksızlığını bizzat
onlara göstermesi çok anlamlıydı.
Yine Hz. İbrahim’in kendisiyle tartışmaya giren
Nemrud’a “Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir” demesi üzerine bir kuşu öldürüp, bir kuşu da “Ben de hayat veriyorum” deyip, salıveren
Firavun’a “Allah güneşi doğudan getirmektedir.
Haydi sende batıdan getir” (3) demesi Firavun’u
söz söylemekten aciz bırakmıştır.
Hz. İbrahim’in ikinci vasfı ise Allah’a olan
tevekkül ve teslimiyeti idi.
Hz. Hacer’i ve İsmail’ini Filistin’den götürüp
ziraat ve ekin dikimin olmadığı (4) kurak ve taşlık
bir yere bırakması Rabbinin onları rızıklandıracağına dair güven ve teslimiyetinin bir sonucudur. Zemzem ise, bu güven ve teslimiyetin bir
mükâfatıdır.
Nemrud’un Onu ateşe atarken ateşin kendisini
yakmayacağına dair Allah’a olan tevekkül ve
teslimiyeti ise ona serinlik ve esenlik olarak (5)
dönmüştür.
Şüphesiz İbrahim ve ailesi
en büyük samimiyet ve
teslimiyet sınavını İsmail’in kurban
edilmek istenmesi aşamasında
vermiştir. Bu teslimiyet sınavı
Saffat suresinde şöyle
anlatılır:
“Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan
et!" Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul
müjdeledik. Oğlu, yanında koşacak çağa
gelince:
- Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı
görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün? dedi.
Çocuk da:
- Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın, dedi.
Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı. Biz
de ona şöyle seslendik:
"Ey İbrahim! "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik). Ve ona büyük bir kurbanlık fidye
verdik. Kendisine sonradan gelenler içinde iyi
bir nâm bıraktık. Selam olsun İbrahim'e... İşte
biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.” (6)
Evet, ayet-i kerimede de buyurulduğu üzere verilen kurbanlık İbrahim, Hacer ve oğlunun fedakarlık ve teslimiyet sınavından büyük bir başarıyla çıkmalarının bir ödülüdür.
Tevekkül ve teslimiyetle gelen bu ödül yani kurban, tevhid dini İslam’ın bir şeairi, sembolü olmuştur, İbrahim’in ve İsmail’in teslimiyetini ve
Allah’a nasıl bir kul olduklarını, bizim de nasıl bir
kul olmamız gerektiğinin mesajını veren bir
sembol.
Hz. İbrahim’in Allah’ın dostluğunu kazanması,
İsmail’in şeytanın vesvesesini boşuna çıkarması,
cemeratta onu taşlamaya mahkum etmesi, Hz.
Hacer’in Safa ve Sa’y’daki koşturmasının zemzemle neticelenmesi ve Beytullah’ın gölgesinde
misafir edilmesi İbrahim ve ailesinin teslimiyetinin Yüce Rabbimizce ödüllendirilmesidir.
1- En’am 75-79
2- Enbiya 62-63
3- Bakara 258
4- İbrahim 37
5- Enbiya 69
6- Saffat, 100-110
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 55
Hicretle Gelen
Büyük Değişim
Servet YALÇIN
Kocaeli İl Müftülüğü Uzman Vaizi
S
özlükte “terk etmek, ayrılmak,
ilgisini kesmek” anlamına gelen
hecr (hicrân) mastarından isim
olan hicret, “kişinin herhangi bir
şeyden bedenen, lisânen veya
kalben ayrılıp uzaklaşması” demektir; ancak
kelime daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır. Terim olarak genelde gayrimüslim ülkeden
(darülharb) İslâm ülkesine göç etmeyi, özelde ise
Hz. Peygamber’in ve Mekkeli Müslümanların
Medine’ye göçünü ifade eder.(DİA)
Şunu hemen belirtmek gerekir ki, hicret sıradan
bir göç ve yer değiştirme değildir. Sebepleri
sonuçları olan ve beraberinde büyük değişiklikler meydana getiren bir harekettir.
İnsanın içinde yaşadığımız bu dünyaya geliş
serüveni hicretle başlar. Ervah aleminden dünya alemine hicret etmiştir. Fizikî olarak ana rahminden ölünceye kadar geçirdiği evrelerde bedensel değişimler yaşamakla beraber, bu hicreti
ona “Halifetullah” şerefine nail olma fırsatını
doğurmuştur. Eğer bu hicretinde bu güzide
makama layık olma değişimini yakalarsa devam
eden hicretinde berzah ve cennet fethiyle bu kutsal yolculuğun semeresini alacaktır. Eğer aksi bir
56 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
durum söz konusu olursa bu hicretten maksat
hasıl olmamış ve insanın bu hicreti istenen değişimi meydana getirmemiş ve amacın dışına çıkılmış demektir. Sevgili peygamberimizin meşhur
“Ameller niyetlere göredir” (Buhari,Bedul-Vahy,1) hadisindeki “hicret-niyet” vurgusu hicretin amaçlı gayeli ve sonuçları olan bir olgu olduğuna işarettir.
Bundan dolayıdır ki, bütün peygamberler, büyük insanların ve dava adamlarının hayatında
zorunlu ya da planlı olarak hicretin var olduğunu
görmekteyiz. Çünkü hicret onların insanların hayatında yapmak istedikleri değişimin dönüm
noktası ya da o, fitilin ateşi olmuştur. Peygamber
Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicreti sadece İslam tarihi değil insanlık tarihinin en büyük
değişimini beraberinde getirmiştir. Çünkü bu
hicret İslam devletini, Medeniyetini ve İslam’ın
yaşanabilirliğini, dünyaya yön verebilirliğini (siyasetini) doğurmuştur.
Birbirine düşman olan kabileler (Evs ve Hazrec)
hicretle kardeşler olmuş, Ensar ve Muhacir gibi
iki şerefli rütbeyi ortaya çıkarmıştır.
Allah’ımız şu ayet-i kerimede;
“Öne geçen ilk muhacirler ve ensarla onlara gü-
zellikle tâbi olanlar, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah
onlara içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük
kurtuluştur.” (Tevbe 9/100)
Hz. Peygamber de ensara karşı yaptığı bir konuşmasında;
“Eğer hicret şerefi olmasaydı ben muhakkak
Ensar’dan bir fert olmak isterdim” (Müsned, II, 315; Müslim,
“Zekât”, 139) buyurarak bu konun önemine dikkat
çekmişlerdir.
Farklı inançlarla beraber yaşamayı, inançlarını
istediği hür iradeleriyle tercih edip uygulamayı
(Medine Sözleşmesi), ticarî ve iktisadî ilişkilerin
büyüyerek gelişmesi hicretin insanlık tarihine en
büyük katkılarındandır.
Bu konuda şu hakikati
de unutmamak gerekir. Hayatlarında hicret olan ya da hicretleriyle beraber büyük
değişimlere imza atanların önce kendi ruh
ve nefislerinde deruni
hicretlere imza attıklarını görüyoruz. Zira
kendi nefsî arzu ve ihtiraslarını yok edip nefsinde
inkılap gerçekleştiremeyenler, başkalarının
hayatında bunu yapamazlar.
Peygamber Efendimize peygamberlik verildikten hemen sonra Rabbimiz tarafından şu hitapla
uyarılması onun kendi nefsinde muhacir olmaya hazırlamaktı:
“Ey bürünüp sarınan (Resulüm)! Kalk, ve (insanları) uyar. Sadece Rabbini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terket. Yaptığın
iyiliği çok görerek başa kakma. Rabbinin rızasına
ermek için sabret.” (Müddesir,1-7)
Peygamber Efendimiz de hudutların çoğaldığı,
mekandan mekana hicretin zorlaştığı zamanlarda muhacir olmak isteyenler için şu ölçüyü
koyarak, onlara kendi nefislerinde muhacir olup
büyük hicrete zemin hazırlamalarını tavsiye
ettiğini görmekteyiz:
“Muhacir, Allah’ın yasakladığı kötülük ve günaharı terkeden kimsedir” denilmekte (Buhârî, “Îmân”,
4; EbûDâvûd, “Cihâd”, 4, “Vitir”, 11), başka bir hadiste de hicretin “kötü şeyleri terketmek” anlamına geldiği
belirtilmektedir. (Müsned, IV, 114)
Onun için hicretin en büyüğü, insanın nefsinin
mertebeleri arasında; emmareden levvameye
oradan da mülhimeye ve netice itibariyle nefsi
kâmileye ulaşarak tamamladığı ve insan-ı kâmil
olmak için yaptığı hicrettir denilebilir. Bu hicretin
beraberinde getirdiği değişim ise insanın kalbini
işgal eden nefisten kurtarması, fethetmesidir.
Nefsin etkisiz hale getirilmesidir. Onun heva ve
arzularına uyulmamasıdır. Onun bütün isteklerinin makam, mevki,
şan, şöhret,şehvet ve
zenginlik gibi arzularının Allah için feda edilebilir bir hale getirilmesidir. Onun içindir
ki, nefsinde, iç aleminde, ruh dünyasında
hicret edemeyenler,
hicretin gerektirdiği
değişimi gerçekleştirmeyenler başkalarına bunu yaşatamazlar.
Günümüz İslam davetçilerinin ba husus Diyanet
İşleri Başkanlığı çalışanlarımızın böyle bir hicrete
çok büyük bir ihtiyaçları var kanaatindeyim. Zira
içinde yaşadığımız toplumda İslami yaşantımız
hızlı bir şekilde gayri İslami bir yaşantıya dönüşmekte ve 150 bin kişilik dev bir kadroyla toplumun bu dejenerasyonuna karşı çaresiz ya da etkisiz kalmaktayız. Bu da içimizde nefsi hicretini
tamamlayanların sayısının az olması hasebiyle
etkimizi azaltmaktadır diye düşünüyorum.
Ayrıca Sevgili Peygamberimizin, “Mekke’nin
fethinden sonra hicret yoktur. Yalnız cihad etmek
ve cihad niyetinde bulunmak vardır. Cihada
çağırıldığınız zaman derhal katılın” (Müslim, İmare,86)
hadis-i şerifi günümüz müslümanlarının duruTDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 57
muna ışık tutmakta ve hicrete yeni bir boyut kazandırmaktadır.
“Bu durumda hicret, karşılaşılan güçlükler sebebiyle bir yerden diğerine göç etme yerine
Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma şeklinde mânevî boyutuyla önem kazanmakta, gayrimüslim bir ülkede bulunan müslüman azınlıklar yerine göre bağımsızlıklarını elde
etmeye veya kendi dinî ve kültürel kimliklerini
koruyarak güven ve barış içinde yaşayacakları
şartları oluşturmaya, müslüman ülkelerde bulunanlar da İslâm’ı yaşama konusunda karşılaştıkları zorlukları aşmaya çalışmak sorumluluğu
taşımaktadırlar.
Hicretin; esasen maddî boyutuyla da zorluklar
karşısında pasif bir kaçış değil İslâm’ı öğrenmek
ve yaşamak için yeni imkânlar aramaya, yeni
şartların oluşmasına zemin hazırlamaya yönelik
etkin bir çaba olması, onu her iki boyutu bakımından cihad kavramıyla bütünleştirmektedir.”
(A ÖZEL, DİA, Hicret Md.)
O zaman günümüzde gayri İslamî, kapitalist, seküler vb. sistemleri içinde yaşayan Müslümanlar,
onların cahilî her türlü yaşam biçimine uzak durarak, onlara bulaşmadan yaşama gayreti ve
cihadıyla yaşamını sürdürme hicretini kuşanacaktır. Ve belki de günümüzde dünyevîleşme
hastalığına bulaşan Müslümanların hicreti bu
hastalıktan kaçışla gerçekleşecektir. Zira Mekkeli
Muhacirler önce dünyalıklarından feragatle bu
kutlu makama nail olmuşlardı.
Biz de bizi kuşatan ve hastalık olarak yaşantımıza sirayet eden her türlü lüks ve israfı ve rahat
düşkünlüğünü bir kenara bırakarak Peygamberimizin bize örneklediği hayat tarzına hicret ederek muhacir olamaya gayret etmeliyiz. İçinde
yaşadığımız hayatın İslami bir hayata dönüşümü, değişimi bu hicretle mümkündür. Bunun
sonucu ise Rabbimizin şu müjdesidir:
“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret
edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel
bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha
büyüktür. Keşke bilselerdi.” (Nahl,41)
HİCRET
Mekke'yle Medine arası yollar;
Çizik çizik, hasret yarası yollar.
Vardığı her nokta yine başlangıç;
Gitgide Allah'a varası yollar.
Mekke'yle Medine arası yollar...
Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin
Yalnız iki çift nurdan güvercin.
Bunlar iki dostun ayakları ki,
Yolları göklere bağlayan perçin
Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin;
58 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
İki Günü
Birbirine
Eşit Olan
Ziyandadır
Satılmış ADITEPE
Kocaeli Müftülüğü Cezaevi Vaizi
Yaygın olan anlayışta hadis olarak bilinen bu
sözün rivayet şekli şöyledir:
Abdulaziz b. Revvad anlatıyor: “Rüyamda, Hz.
Peygamber’i gördüm. O’na; ‘Bana nasihat edin
ya Resulellah!’ dedim O’da şöyle buyurdu: “İki
günü birbirine eşit olan ziyandadır (aldanmıştır)” Günü geceden (dününden) kötü olan lanetlenmiştir. (Gününe) ilavede bulunmayan ziyandadır. Ölüm onun için daha iyidir. Cennete istek
duyan hayra koşar.” Beyhâki’nin rivayet ettiği
söylenen bu hadisin, mevzu yani uydurma olduğu konusunda bilgiler mevcuttur. (Enbiya Yıldırım, “Beyhâki
ve Hadis Rivayetinde Rüyaya Verdiği Değer” Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Dergisi, sayı:1,2001, s.183.)
Hadis olduğu konusunda şüpheler bulunsa da
söz güzel, az söz ile çok manayı ifade eden;
Cevâmiu’l Kelim diyebileceğimiz bir söz: “İki
günü birbirine eşit olan ziyandadır.”
Bizler bu sözü, mesela; bugün 40 rekat, yarın 80
rekat, öbür gün 100 rekat namaz kılmak veya bu
ay 3 gün, gelecek ay 6 gün, sonraki ay 9 gün
oruç tutmak veyahut, bu yıl 1000 lira, gelecek yıl
2000 lira, daha sonraki yıl 3000 lira zekât vermek, yani her gün bir önceki günden daha fazla
ibadet etmek olarak anlarsak eksik anlamış
oluruz.
Bizler Müslümanlar olarak bu sözü şöyle
anlamamız gerekir: “İki günü birbirine eşit
olan ziyandadır.” Yani sürekli olarak ilerlemeyi
hedeflemek, kendi uçağını, helikopterini, tankını, kendi silahını yapmak, her gün yeni icatlar,
buluşlar yaparak, yeni bilgiler öğrenmeyi prensip haline getirmek, işyerini büyütmek, daha fazla işsize iş imkanı sağlamak, alan el olmaktan veren el haline gelmek, sorumluluklarının farkında
olmak ve insanlığa faydalı olmayı gaye haline
getirmek, sâlih amelleri, güzel davranışları devam ettirmek ve bu güzelliklerin sayısını çoğaltmak, günahlardan, isyanlardan, İslâm’a uygun,
olmayan davranışlardan kendini koruyarak takva sahibi bir mü’min olmaya gayret göstermek
ve bu hali devam ettirmek. “İki günü birbirine
eşit olan ziyandadır” demek istikrarlı, kararlı ve
sürekli kulluk şuuruyla hareket etmek demektir.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde
taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik;
yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (İsra, 17/70)
“Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a
aittir.” (Hac, 22/41)
“Semud milletine kardeşleri Salih'i gönderdik;
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 59
Ey milletim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka
tanrınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı
imar etmenizi dileyen O'dur. Öyleyse O'ndan
mağfiret dileyin, sonra da O'na tevbe edin.
Doğrusu Rabbim size yakın ve duaları kabul
edendir, dedi.” (Hud,11/61)
Bu ayet-i kerimelerde, genelde insanların özelde
ise mü’minlerin, Yüce Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu, en geniş anlamıyla yeryüzünün yönetiminden sorumlu olduğu belirtilmektedir.
Yerde ve gökte her şeyin emrine
verildiği, yeryüzünü imar ve inşa
etmekle görevli olan insanın
sorumluluk sahibi olarak iki
gününün birbirine eşit olması
elbette zarar olacaktır.
Dünya ekme yeri, ahiret ise hasat yeridir. Dünyada ekmeden, ahirette biçmek mümkün değildir. İnsanın ahirette, mutluluk ve başarıya ulaşabilmesi için dünya hayatını iyi değerlendirmesi
ve Allah’ın rızasına uygun salih ameller işlemesi,
yani “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” bilinciyle hareket etmesi gerekir.
Nitekim Kur’an-ı Kerim diyor ki: “Allah’ın sana
verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret
yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde fesat çıkarmağa çalışma.
Allah fesat çıkaranları sevmez.” (Kasas, 28/77)
Münafıklardan Ahnes b. Şurayk hakkında inen
ayetlerde de belirtildiği gibi; “İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri
senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana
(samimi olduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o,
hasımların en yamanıdır.O, dönüp gitti mi (yahut
bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada
vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak
için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara,
2/204-205)
Bugün Hristiyan Batı ve Amerika ile Siyonist
İsrail, elbirliği ile dünyayı cehenneme döndürüp, ekonomiyi ve nesilleri ifsad ederken Müslü-
60 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
manların tepkisizliğini, pasifliğini istiklal şairimiz
Mehmet Akif Ersoy şöyle dile getiriyor;
“Çalış” dedikçe Şeriat, çalışmadın durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”
(Safahat, M. Akif Ersoy, s. 495)
Kâinat baştanbaşa, zerreden kürreye varıncaya
kadar, durmadan dinlenmeden, gece gündüz
çalışırken, hareket halindeyken, aktifken, Müslümanlara uyuşuk uyuşuk oturmak, pasif olmak,
iki günü birbirine eşit olarak yaşamak yakışmaz.
“Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.”
(Safahat, M. Akif Ersoy, s.467)
Şunu iyi bilmeliyiz ki, Müslümanlar bugün, içinde bulundukları tembellik ve uyuşukluktan vazgeçip, imanımızın ve Kur’an’ımızın emrettiği çalışmaya ve aktifliğe dönmedikçe, “İki günü
birbirine eşit olan ziyandadır (aldanmıştır)” anlayışıyla hareket etmedikçe, zilletten kurtulması
mümkün değildir.
“Mazideki hicranları susturmaya başla;
Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla.
Allah’a dayan sa’ye sarıl, hikmet’e râm ol!
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”
(Safahat, M. Akif Erso, .s. 355)
Mü’minler olarak bizlere düşen, Yüce Rabbimizin İnşirah suresinde Peygamberimiz (s.a.v)’e hitabında; “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık
vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık
daha vardır. Boş kaldın mı hemen (başka) işe
koyul. Yalnız Rabbine yönel” (İnşirah, 94/5-8) diye emrettiği gibi; Enfal suresinde; “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar
onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz
ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür” (Enfal, 8/39)
emr-i ilahisinde hedef gösterdiği şekilde ve yine
“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine
ibadet et!” (Hicr, 15/99) ayetinde buyurduğu gibi, gücümüz yettiğince, durmadan dinlenmeden,
gece gündüz demeden, “İki günü birbirine eşit
olan ziyandadır (aldanmıştır)” anlayışıyla hareket etmeye gayret göstererek Rabbimizin rızasını
kazanmaya çalışmak olmalıdır. Vesselam!
Hz. İbrahim (a.s.)
ve
Hac
Elif DURSUN
Kocaeli İl Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı
Y
üce Allah insanı akıl, irade, anlama gibi birçok meziyetle donatarak onu yaratılanların en şereflisi
kılmıştır. Yaratmış olduğu şerefli
varlık doğru yoldan sapmasın
diye de Hz. Adem (a.s.)’dan başlayarak son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar her
topluma peygamber göndermiştir.
tir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in Hakk’a
yönelişi şöyle anlatılır:
“Biz, İbrahim’e kesin ilme erenlerden olması
için, göklerin ve yerin büyük mülkünü de, öylece gösteriyorduk. İşte o, üstünü gece bürüyüp
örtünce, bir yıldız görmüş;
- Rabb’im budur, demişti.
“Hiçbir ümmet yoktur ki aralarında bir uyarıcı
gelip geçmiş olmasın” (Fâtır, 24) anlamındaki ayet bu
gerçeği ifade etmektedir. Bu uyarıcılardan biri
de Hz. İbrahim’dir. Hz. İbrahim azim, aksiyon,
karar, irade ve sabır sahibi bir peygamberdir.
Birçok peygamberin atasıdır ve hacc ibadetiyle
ilgili menasikin birçoğunun mana boyutu Hz.
İbrahim’i bilmekle anlaşılır. Bu yüzden Hz.
İbrahim’den biraz bahsetmek istiyorum.
Hz.İbrahim put yapıp satan bir babanın oğludur.
Firavun’un emrinde çalışan çok sayıda kâhin ve
müneccim, bir gün yıldızların konumlarından,
onun memleketinde insanların dinini değiştirecek, Nemrut’un devasa hegemonyasını sona erdirecek bir erkek çocuğun doğacağını anladıklarını söylediler. Çözüm olarak da o sene dünyaya
gelecek bütün erkek bebeklerin katledilmesini
teklif ettiler. Hz İbrahim’in annesi çocuğunun ölmesinden korktuğu için onu mağarada doğurdu
ve gizlice büyüttü. Hz. İbrahim’e Allah Teâlâ küçük yaşta rüşt vermiş ve ona hakikati göstermiş-
Yıldız sönüp gidince:
- Ben, böyle sönüp batanları sevmem, dedi.
Sonra ayı doğar halde görünce:
- Rabb’im budur’ dedi. Fakat o da batıp gidince:
- Andolsun ki eğer Rabb’im bana, hidayet etmemiş olsaydı, muhakkak ben de haktan sapanlar
güruhundan olurdum, dedi.
Sonra güneşi doğar halde görünce de,
- Rabb’im budur. Bu hepsinden daha büyük,
dedi. O da batınca:
- Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koşageldiğinizden kesin olarak uzağımdır. Hiç kuşkusuz
ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri
yaratmış bulunan Allah’a yönelttim. Ben müşriklerden değilimdir, dedi.” (En’âm, 75-79)
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 61
“Rabb’i ona ‘Müslüman ol’ dediği zaman o:
‘Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum’ dedi.”(Bakara, 131)
Mina, 1889
Hz. İbrahim aklî istidlalle yaratanını bulmuş,
O’na iman etmiş bir peygamberdir.
Oldukça müşfik bir şekilde babasını ve insanları
putlara tapmaktan vazgeçirmeye ve Allah’a
iman ve ibadet etmeye çağırdı.
Çağrısı müspet karşılanmayan İbrahim (a.s) bir
bayram günü puthanedeki putları kırdı. Yalnız
onların en büyüğünü bıraktı, belki ona başvururlar diye. (Enbiyâ, 58)
İnsanları tevhide çağırmaktan ve putlara saygısızlıktan yargılanan Hz. İbrahim Nemrut tarafından ateşe atılarak cezalandırılmak istendi. Allah
Teâlâ kulu ve peygamberi İbrahim (a.s)’i korudu
ve ateş Allah’ın emriyle İbrahim (a.s)’e karşı
serin ve selametlik oldu. Hz. İbrahim ateşe atılma pahasına bir an olsun itikadından vazgeçmedi. Allah da kulu İbrahim’i Nemrut’un zulmünden korudu.
Hz. İbrahim kendine inanan küçük bir mü’min
grupla Mısır’a hicret etti. Yurdunu, aziz memleketini Allah için terk etti. İmtihanları henüz yeni
başlamıştı. Hz. İbrahim, Hz. Sare Validemizle evlendi. Ama hicret ettikleri Mısır’ın firavunu Hz.
Sare’yi kendine eş olarak almak istedi. Allah’ın
inayetiyle Sare Validemiz Firavunun elinden
kurtuldu ve kendisine hediye edilen Hz. Hacer
Validemiz ve çeşitli hediyelerle Firavunun sarayından ayrıldı. Hz. İbrahim ve ailesinin hicret
yolculuğu bitmemişti. Filistin diyarına göç ettiler.
Allah Teâlâ onlara geçim bolluğu ve mal ihsan
etti. Yıllar geçti Hz. İbrahim ve Sare validemizin
yaşları ilerledi ama bir evlat sahibi olamadılar.
Güzel ve soylu bir kadın düşünün...
Eşine inanmış ve onunla tüm zorluklara karşı
mücadele etmiş... Eşinin evlat hasretine dayanamayarak kendi kölesi Hacer Validemizle
evlenmesine göz yummuş...
Hz. Hacer Validemiz oğlu İsmail’i doğurunca
62 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Allah Teâlâ, anne ve oğlu Mekke’ye bırakması
emrini verir. Kucağındaki bebekle kuş uçmaz
kervan geçmez çölün ortasında suyun olmadığı
bir yere bırakılan Hz. Hacer; “Bizi burada kime
emanet ediyorsun” diye sorduğunda o,
“Allah’a” der. Hz. Hacer Validemiz isyan etmez.
Allah’ın emrine teslim olur. Kendilerinden başka
kimsenin ve yerleşik hayatın olmadığı, bugün ise
Mescid-i Haram’ın olduğu bu yerde Hz. Hacer
Validemizin yanındaki su ve azık bitince yavrusuna su aramak için koşuşturmaya başlar. Çölün
kavurucu sıcağında Safa ve Merve tepelerinin
üzerine çıkarak vadiyi bir kimse görmek ümidiyle dinler, etrafa bakınır, ne yazık ki kimseleri
göremez.
Hz. Hacer’in Safa ve Merve arasında gidip gelmekle meşgul olması hem bir kimse görebilme
ümidinden, hem de, açlıktan susuzluktan kıvranan yavrusunun can verişini gözleriyle görmek
istemeyişinden ileri gelmektedir. Bununla
birlikte Hz. Hacer, İsmail (a.s)’in yanına iki kere
uğramaktan da kendini alamamış, onu eskisi
gibi can çekişir bulunca mahzun ve bitkin halde
tekrar Safa tepesine dönmüştür. Bizler bugün
say yaparken Hz. Hacer validemizi anarız.
Peygamberimiz (s.a.s.): “Bunun için insanlar
Safa ile Merve arasında say ederler” buyurmuştur. (Buharî, Sahih, c.4, s.114)
Hz. Hacer, yedi kez Safa ile Merve arasında koşturmanın vermiş olduğu bitkinlikle oğlunun
yanına geldiğinde oradan Zemzem suyunun
çıktığını görür. Suyu bir yandan havuz şeklinde
toplayarak gölet yapmaya çalışırken, diğer
taraftan kırbasına doldurur.
Peygamberimiz (s.a.s.): “Allah İsmail’in annesi
Hacer’e rahmet eylesin! Eğer o zemzemi kendi
haline bıraksaydı da suyu avuçlamasaydı,
muhakkak ki zemzem akar bir kaynak olurdu”
buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 253)
Dikkat ediniz;
Hacer Validemiz Hz. İbrahim’e isyan edip, “Bizi
burada nasıl bırakır gidersin” demiyor. Sabrediyor ve Hz. İbrahim’e inandığı için teslim oluyor.
“Allah eğer bunu emir buyurduysa uymam
gerek” diyor. Öte yandan su ve azık bitince oturup ağlamak yerine işe koyulup etrafı iyice gözleyerek su arıyor. Yani tevekkül edip teslim olduktan sonra azmi elden bırakmıyor. Onun bu
azminden, kararlılığından ve imanından ibret almalıyız.
Bizler de say yaparken; dünyada karşılaşacağımız imtihanlarımızda isyan bayraklarını çekmek
yerine sabretmemiz gerektiğini, sabırla birlikte
azim ve kararlılıkla bu sıkıntılardan kurtulmanın
yollarını aramamız gerektiğini, o zaman gerçek
kurtuluşa ereceğimizi düşünmeliyiz.
Hz. Hacer imtihanını kazandı. Dünyada Allah’ın
evinin en yakın komşusu oldu. Bugün Kâbe’nin
duvarına bitişik yarım daire şeklindeki yüksek
duvarla çevrili Hicr-i İsmail’de yatmaktadır.
Allah insanları mükâfatlandırırken zenginliklerine bakmaz, asil kandan olup olmadıklarına da
bakmaz. Takvalarına bakar. Ve Rabbimiz kulunu
hesapsız şekilde nimetlendirir. Köle pazarında
satılan Hz. Hacer’i nimetlendirdiği gibi...
Zemzem suyuyla birlikte Mekke’de yerleşik
hayat başlar, Cürhümiler gelip Mekke’ye yerleşir. Hz. Hacer zemzemden onları faydalandırır,
onlar da Hz. Hacer ve İsmail (a.s)’in barınma ve
yiyecek ihtiyacını temin ederler.
İnsanlar canla, malla, evlatla, ana-babayla ve
daha birçok şeyle imtihan edilirler. Genellikle de
en sevdikleriyle imtihan olunurlar. Hz.
İbrahim’in en zor imtihanı yaşlılık çağında
canından daha çok sevdiği evladıyla ilgilidir.
Kur’an bize bu imtihanı Saffat suresinde şöyle
Zemzem
anlatır:
“İbrahim:
- Ey Rabbim! Bana salihlerden bir oğul ihsan et,
diye dua etti. Biz de ona çok uysal bir oğul
müjdesi verdik.
Artık o oğul İbrahim’in yanında koşma çağına
erince, babası:
- Oğulcağızım! Ben, (Allah’ın bir hükmü olarak)
seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Bak
artık ne düşünürsün, dedi.
Oğlu:
- Babacığım! Sana verilen emir ne ise yap!
İnşallah beni, sabredenlerden bulacaksın, dedi.
Vakta ki böylece, ikisi de Allah’ın emrine boyun
eğdiler. İbrahim onu alnı üzere yıktı. Biz ona:
- Ey İbrahim! Sen rüyana sadakat gösterdin.
Şüphesiz ki biz iyi hareket edenleri, böyle
mükâfatlandırırız, diye seslendik. Gerçekten bu
apaçık ve kesin bir imtihandı.
Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. Sonra
gelenler arasında ona iyi bir nam bıraktık. Selam
olsun İbrahim’e! Biz iyi hareket edenleri işte
böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten de o inanmış
kullarımızdandı. Ona salihlerden bir peygamber
olmak üzere de İshak’ı müjdeledik. Hem ona
hem İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 63
neslinden iyi hareket edeni de, nefsine apaçık
zulüm edeni de vardır.” (Sâffât, 100- 113)
Bir baba düşünün...
Hayatı boyunca bir evlat sahibi olmak istemiş,
ancak ileri yaşlarda bu arzusu gerçekleşmiş. Bu
defa da biricik yavrusunu en sevimli çağında
Allah Teâlâ kendi için kurban etmesini istemiş.
Hz. İbrahim bu çok çetin imtihanda tüm babalık,
şefkat ve sevgi duygularına rağmen kısa bir tereddütten sonra emre itaat ederek kazananlardan olmuş.
Bizler de kurbanlarımızı bu dünyada
en sevdiğimiz ne veya kimse onu
Allah istediğinde feda ettiğimizi
düşünerek kesmeliyiz. Bir miktar para karşılığı aldığımız,
kesip kavurma yapıp yediğimiz veya dağıttığımız
hayvanları değil de kendi
nefsimiz en sevdiğimizse
onu, eşimiz çocuğumuz
en sevdiğimizse onları
Allah uğrunda feda etmeyi göze alabildiğimizde
kurbanın gerçek mahiyetini anlayabiliriz. Yoksa et ve
kandan öte geçmeyen bir
ibadet yaşantımızda hiçbir
etkiye sahip olmayacaktır.
Hacerü’l Esved taşını tavafın başlangıç işareti
olarak Kâbe’nin köşesine yerleştirirler. Allah’a,
“Tarafımızdan bu hizmeti kabul buyur” diye dua
ederler. Cebrail (a.s) onlara haccın nasıl yapılacağını öğretir. Hacerü’l Esved’i istilam ederek
tavafa başlarlar. Yedi şavtdan sonra Makam-ı
İbrahim’de iki rekât namaz kılarlar. Tavaf;
tevhid ehlinin aynı aksiyon etrafında birleşmesidir. Aynı yola kanalize olmalarıdır. Hacerü’l
Esved’i istilamla yenilenen ahdin gereğini yerine
getirmektir.
Cebrail (a.s) Arafat, Müzdelife ve Mina’da yapılacak hac amellerinin hepsini onlara gösterir. Müzdelife’de Allah’a giden yolda
engel olan her şeye karşı silahlanan
insan Mina’da önce kendi nefsinin arzu ve isteklerini, sonra
şeytanı taşlar. Bu iş, zikrullahı
ikame ve tespit için teşri
kılınmıştır.
İbrahim (a.s) asırlar öncesinden insanları hacca davet etmiş... O gün dağdan
taştan “Lebbeyk” sesleri
y ü k s e l m i ş . . . K u r’ a n- ı
Kerim bugün bu çağrıyı
ümmet-i Muhammed’e;
“Şüphe yok ki, insanlar için
tesis edilmiş olan ilk beyt
Makam-ı İbrahim
Mekke’deki o çok mübarek ve
Herkes kendi İsmail’ini iyi tanımalı.
âlemler için hidayet olandır. Onda
Çünkü imtihanı ondan olacak. Can
açık alametler, Makam-ı İbrahim vardır.
feda edilmeden canan bulunmaz. En sevdiğimiKim oraya girerse emin olur. Ona bir yol bulabizi feda ettiğimizde kendi nefsimizin başını da kelenlerin, beyti hac ve ziyaret etmesi Allah’ın
seriz. Bundan bedel saçımızın ucundan keserek
insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim bu hakkı
ihramdan, yani haram kılınanlardan helal daireinkar eder tanımazsa şüphe yok ki Allah bütün
sine geçiş yaparız. Kurban ve saç kesmek basit
âlemlerden gani ve müstağnidir.” (Âl-i İmrân, 96-97)
birer ritüel değildir. Allah’a tam bir teslimiyetin
ifadesidir. Teslim olanları Allah mükâfatlandırır.
Allah, tüm din kardeşlerimizin haccını mebrûr,
sa’yini meşkûr, ibadetlerini lentebur sırrına
Allah Teâlâ, Kâbe’nin inşa görevini de Hz.
mazhar etsin. Bizleri Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz.
İbrahim ile Hz. İsmail (a.s)’e vermiştir. Kâbe’nin
Muhammed (s.a.s.)’in çağırdığı doğru yola
temellerini bulup yükseltir baba ve oğul. İnşaat
iletsin.
sırasında bugün bizim Makam-ı İbrahim olarak bildiğimiz taşı iskele olarak kullanırlar.
Âmin...
64
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
Ashâb-ı Kehf
Necdet GÜRSOY
Kocaeli İl Müftülüğü Murakıbı
A
shâb-ı Kehf kıssası ile ilgili muhtelif rivayetler ve değişik söylentiler
vardır. Bu kıssa eski semavi kitaplarda ve mitolojik kaynaklarda yer almaktadır. Bu kıssa,
Kur’an’da yer ve şahıs isimlerine değinilmeden
çok veciz olarak anlatıldığı halde tefsirlerde Ehl-i
Kitab’a ait bilgilerle detaylandırılmıştır. Bu rivayetlerin çoğunluğu, sağlam bir senede dayanmadığı halde bir kısım tefsirlere sızmıştır.
Hâlbuki Hz. Peygamber, Ehl-i Kitap’tan bazı haberleri nakletmeyi yasaklarken, bazıları hakkında da sükût etmeyi tercih emiştir. Bu haberler
İslam’a uygun olup olmama açısından ikiye ayrılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in nakline
ruhsat vermediği İsrâilî haberler İslam’a ters düşenlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s), bu konuda şöyle buyurmuştur:
“(Dini konularda) Ehl-i Kitab’a hiçbir şey sormayın. Zira kendileri sapıtmış olan bu insanlar, sizi
asla doğru yola iletmezler…” (1)
Diğer bir hadis de şudur:
“Benî İsrâil’den nakilde bulunun. Bunda bir
sakınca yoktur.”
Buradan anlaşılıyor ki; Hz. Peygamberin naklini
caiz gördüğü İsrâilî haberler, İslam’a aykırı olmayanlardır. Bu kıssa hakkındaki rivayetler, Hz.
Peygamber’in tasdik de edilmemesi, kabul de
edilmemesi şeklindeki tavsiyesi çerçevesindeki
rivayetler kapsamındadır. Nitekim Kur’an’da bu
tür açıklamalar, çabalar gayba taş atma şeklinde nitelendirilmiştir. (2)
Allah Teâlâ, halkın Ashâb-ı Kehf'in sayısı hakkında ihtilâf ettiklerini bildirerek üç ayrı görüşü
nakletmektedir.Bu,Kur’an’da şöyle haber verilir:
“(Ey Muhammed!) bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler yahut "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler yahut "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını en
iyi bilen Rabbim'dir. Onları pek az kimseden
başkası bilmez." Bunun için, onlar hakkında, bu
kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve
onlar hakkında kimseye bir şey sorma.” (3)
Görülüyor ki Allah Teâlâ bu görüşleri, “Karanlığa taş atma” şeklinde niteleyerek bilgisizce söylendiğini ve bunların zayıf olduğunu belirtmektedir. Ashâb-ı Kehf’in isimlerinin şunlar olduğu
rivayet edilir: Yemliha, Mislina, Mekselina,
Mernuş, Debernuş, Şazenuş ve kendilerine
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 65
Ashâb-ı Kehf kıssasıyla müminlere
verilmek istenen mesaj; iman-küfür
mücadelesinin hep var olduğu,
inananların her devirde zulme
uğramalarına rağmen batılın hakka
asla galebe çalamadığı, samimiyetle
iman edip inançlarının gereği
yaşayanları Allah’ın mutlaka başarıya
ulaştırdığı ve Allah’ın insanları
yeniden diriltmeye muktedir
olduğudur.
az sonra değineceğimiz çoban ve köpeği.(4)
İbn Abbâs der ki: “Onlar, gece ve gündüz Allah'a
ibadet ediyor, ağlıyor ve Allah'tan yardım diliyorlardı. Bunların en büyüğü ve hükümdarla konuşanı Mekselmînâ idi.”
Hz. Ali’ye göre, Ashâb-ı Kehf, yedi kişidir.
Onların isimlerinin şöyle olduğunu rivayet eder:
Yemliha, Mekşelibna, Meşlibna. Bunların
üçü hükümdarın sağ vezirleri idi. Solunda da
şunlar vardı: Mernuş, Debernuş, Şazenuş.
Hükümdar, bunlarla işlerinde istişare ediyordu.
Yedincisi de Dekyanus’tan kaçarken onlara
yolda katılan çoban Kefiştatayuş’tur.”(5)
Ayetlerden Allah’ın maksadının şu olduğu
anlaşılmaktadır:
“Bu yüzden onlar hakkında bu anlatılanların
dışında kimseyle tartışma ve onlar hakkında
kimseye bir şey sorma. Çünkü bu konunun bilinmesi önemli bir fayda sağlamaz. Tartışacağın insanların bu konuda boşluğa taş atarcasına kendiliklerinden söyledikleri sözler dışında hiçbir
bilgileri yoktur. Yalandan korunmuş bir söze de
dayanmazlar.”
Ashâb-ı Kehf’in sayısını, mağarada kaldıkları süreyi bilmiyoruz. Bunların hikâyesi her ne kadar
olağanüstü bir hikâye ise de Allah’ın ayetlerinin
en fevkalâdesi değildir. Şu kâinatta öyle acayip
ve fevkalâde hadiseler vardır ki mağarada yatıp
kalanların kıssası onların çok gerisinde kalır. Bu
66 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
gençlerin Hz. İsa’dan önce yaşadıkları söylenilmektedir. Hıristiyanlara ait kaynaklarda Ashâb-ı
Kehf olayının geçtiği yerin Ephesus (Efes) şehri
olduğu belirtilmektedir. (6)
Hz.İsa (a.s)’nın mesajı, kendisinden sonra Roma
İmparatorluğu’nun çeşitli bölgelerine ulaşmaya
başladığında, Efesli birkaç genç, putperestlikten
vazgeçmişler ve Allah’ı Rableri olarak kabul etmişlerdi.
Kur’an-ı Kerim’de Ashâb-ı Kehf ile birlikte anılan
râkîm hakkında tefsir kaynaklarında birbirinden farklı görüşler yer almaktadır. Bazılarına
göre râkîm, Ashâb-ı Kehf kıssasının yazıldığı,
sonra kehf’in kapısının üzerine koyulduğu bir
levhadır.(7) İbn Cüreyc’e göre “Râkîm” dağ anlamına gelir.(8) Arap coğrafyacılarına göre ise
“Râkîm”, bir yer adıdır. Abdullah b. Abbas’a
göre “Râkîm”, Ashâb-ı Kehf’in köpeğidir.(9) İbn
Atiyye el- Endülüsi’ye göre “Râkîm”, mağaranın
bulunduğu vadinin adıdır.(10) İbn Abbas’a göre
“Râkîm”, onların köyünün adıdır.(11) Sa’id b.
Cübeyr’e göre “Râkîm”, taştan levha ismidir.
Buhari, râkîm’in kitabe olduğunu söyler.(12)
Diğer taraftan râkîm kelimesinin etimolojisinin
de gösterdiği üzere genel olarak bu kelime yazılı
belgeler anlamına gelmektedir.(13) Kur’an’daki
Ashâb-ı Kehf kıssasında geçen râkîm kelimesi
yazdıklarını mağaralarda muhafaza eden
Essenileri veya onların öncülerini işaret ediyor.
Çünkü Kur’an’da onların bulundukları yere bir
mescid yapıldığı ifade edilmektedir. (14)
Bunlar, gizli gizli ibadetlerini yaparlarken zalim
kralın yardakçıları bunları krallarına ihbar etmişlerdi. Aynı zamanda gizli toplantı yaptıkları yeri
bastırıp huzuruna çıkartmışlardı. Rivayetlerde
ismi Dekyanus olan kral, bunları inançlarından
vazgeçmeye ve putlara tapmaya davet etmeye
zorlamıştı. Kabul etmedikleri takdirde öldürüleceklerini bildirmişti. Kral Dekyanus, ilahlık davasında bulunan zalim, putperest bir hükümdardı. Kendine tapan kimselere mal ve hizmetler
vermişti. Tapmayanlara büyük cezalar uygulatmıştı. Halkı kendine taptırmıştı.
Bu hükümdar, Rum diyarlarını dolaşıp putpe-
restliği kabul etmeyen İsevileri katlettiriyordu,
türlü cezalar uyguluyordu. Bir gün Ashâb-ı
Kehf’in şehri olan Ersus’a geldi. Şehir halkı bu
zalimin şerrinden dehşet ve korku içinde kalıp
köşe bucak kaçıp gizlenmeye başladı. Kral
Dekyanus, şehre iner inmez iman ehlinin takip
ve yakalanmalarını emretti. Müminler oraya buraya saklanmışlardı.
Dekyanus’un şehrin kâfirlerinden seçtiği zaptiyeleri iman ehillerini kıyı bucak arıyor, gizlendikleri yerden çıkarıp Dekyanus’a getiriyorlardı. O
da putlara kurban kesilen mezbahanelere sevk
edip putperestlik ile katlonulmadan inanç yollarından birini seçmelerini emrediyordu.
Bunu gören birkaç genç Rum zadegânından
asillerinden -bir rivayete göre de melikin vezirlerinden-, Kral Dekyanus’un danışma meclisinde
bulunan hür gençler idi. Bu fitnenin ve felaketin
başlarından kalkması ve gitmesi için Allahu
Teâlâ’ya gözyaşlarıyla niyaz ederek namaz kılıp
dua ediyorlardı. (15)
Dekyanus, Ashâb-ı Kehf’i karşısına alarak;
“Bunca mahlûkat tanrımız diye bana taparlar,
boyun eğerler. İşittim ki siz bana kıyam etmez,
gayriye taparsınız. O ilahınız kimdir ki kime taparsınız?” demişti. (16)
Kral Dekyanus, “Siz tanıdığım istişare heyetimden bana yakın kişiler olmasaydınız cezanız peşin olurdu” demişti. Üzerlerindeki üniformalarını soymalarını emredip huzurundan çıkarmıştı.
Kendisi mühim bir iş için Ninova’ya (Musul’daki bir belde) gitmişti. Geri dönünceye kadar onlara bu iki şeyden birini seçmeleri hususunda
mühlet vermişti. Putperestliği kabul ederlerse
ederler yoksa diğer müminlere yaptıklarını onlara da yapacağını söylemişti. Bunun üzerine o yiğit gençler, Kral Dekyanus’un karşısında imanlarını ortaya koyduktan sonra kendi aralarında
şöyle konuşuyorlardı:
“Şunlar, şu kavmimiz O’ndan başka tanrılar
edindiler. Onlar hakkında açık bir delil
getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan
uydurandan daha zalimdir?”(17)
Bunun üzerine gençler, dinlerini muhafaza etmek ve inandıklarını yaşayabilecekleri huzurlu
bir yer, bir barınak aramak için kendi aralarında
istişare ettiler. Aradıkları huzurlu ortamı bulabilmek için Tarsus’un 12 km. kuzey batısında bulunan Encülüs ismindeki dağa sığınmaya karar
vermişlerdi. (18)
Ashâb-ı Kehf Kıssasından
Alınacak İbretler
Kur’an’daki Ashâb-ı Kehf kıssasında mağaradakilerin kaç kişi oldukları, ne zaman ve nerede yaşadıkları ve kaç yıl uykuda kaldıkları gibi alınacak ders bakımından önemli olmayan bilgilerden değil, üzerinde düşünülmesi, ibret alınması
gereken hususlar ön plana çıkarılmıştır.
Yahudilikte ve Hristiyanlıkta da var olduğu ve
Kur’an-ı Kerim’de özlü olarak anlatılan Ashâb-ı
Kehf kıssasıyla müminlere verilmek istenen
mesaj, ana hatlarıyla; iman-küfür mücadelesinin öteden beri hep var olduğu, inananların her devirde zulme uğramalarına rağmen
batılın hakka asla galebe çalamadığı, samimiyetle iman edip inançlarının gereği
yaşayanları Allah’ın mutlaka başarıya ulaştırdığı ve nihayet her şeyi yoktan var eden
Allah’ın insanları yeniden diriltmeye muktedir bulunduğudur.
Kıssanın sonunda kıssa boyunca hadiselerin
seyrinde gördüğümüz Allah’ın birliği gerçeği ilan
ediliyor:“Bunların ondan başka yardımcısı
yoktur.”(19)
Allah’ın sığınağından başka hiçbir sığınak yoktur
yeryüzünde. İşte mağara ehli bu sığınağa kaçmış
ve hakkın rahmetiyle hidayete ermişlerdir. Onlar, dinleri uğrunda yurtlarından çıkıp dağdaki
bir mağaraya sığınan ve uyku halinde kalan,
uzun süreden sonra diriltilen gençlerdir.
Kur’an’ın bu kıssadan amacı bu iken, tefsirlerde
konuya ait verilen bilgilerin içine Kur’an’ın hedefiyle ilgili olmayan pek çok lüzumsuz malumat ve
İsrâiliyyat karışmıştır. Raviler, Ashâb-ı Kehf’'in
nasıl bir araya geldiklerine ve şehirden nasıl
TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61 67
çıkıp uzaklaştıklarına dair birçok rivayet ortaya
atmışlardır. Bu kıssa inanç uğruna canını
feda etme kıssasıdır. Burada Allah, bize küfre
karşı nasıl mücadele sergilendiğini anlatıyor.
Kur’an-ı Kerim’in 18. suresinde Ashâb-ı Kehf
(mağara dostları) kıssasında geçmiş tarihte hakbatıl, iman-küfür mücadelesinin sergilendiği
büyük hadiseyi görmekte ve öğrenmekteyiz.
Ashâb-ı Kehf; küfür tarafı, ilahlık iddiasında rivayetlerde ismi Decius (Dekyanus) olan bir hükümdar ve taraflarına karşı güzel bir mücadele
örneği sergilediler. İlâhlık iddiasında bulunan,
idare ettiği tebaasına kendinin ilah tanınmasını
isteyen zalim-putperest Decius, tevhid akidesi
üzerine yaşayan o günün İsevilerine büyük kötülükler yapmış, küfürde zirveye ulaşmış, bunun
karşısında Ashâb-ı Kehf, zalim krala karşı inançlarını ortaya koyup imanda zirveye ulaşarak o
dönemden kıyamete kadar inananlara bu
davada ışık olmuşlardır.
Kur’an’daki bu kıssanın bölümleri arasında gerek dini prensipler yönünden gerekse ebedi takdim tarzı bakımından baştan sona kadar tam bir
mutabakat ve uygunluk mevcuttur. (20) Bu
hikâyede asıl vurgulanan nokta uyuyanların
sayısı değil, olayın öğrettiği derstir. Bu derslerin
şunlar olduğunu söylemek mümkündür:
1) Gerçek bir mümin, hiçbir şekilde Hak’tan
dönmemeli ve batıl önünde boyun eğmemelidir.
2) Bir mümin, sadece maddî araçlara değil, bilakis Allah’a güvenmelidir. Dış şartlar ne kadar
kötü görünse de, o Allah’a güvenip dayanmalı
ve doğru yoldan gitmelidir.
3) Allah’ın güç ve kudretinin bir ‘tabiat kanunu’ ile sınırlı olduğunu düşünmek tamamen
yanlıştır. Çünkü o, dilediği her şeyi yapmaya kadirdir. O dilediği her yer ve zamanda herhangi
bir tabiat kuralını değiştirmeye ve alışılmamış bir
‘olağanüstü’ şeyi meydana getirmeye kadirdir.
O denli ki, Allah iki yüzyıldan beri uyuyan bir
kimseyi sanki birkaç saatlik uykudan uyandırır
gibi, hem de bu zaman süresince görünüşünde,
giyinişinde, sağlığında hiçbir değişiklik meydana
68 TDV - Kocaeli İl Müftülüğü Dergisi (Ekim - 2014) Sayı:61
getirmeksizin uyandırmaya kadirdir.
4) Bu kıssa bize Peygamberlerin ve ilahi kitapların söylediği gibi Allah’ın geçmiş-gelecek bütün
insanları tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir.
Ashâb-ı Kehf kıssasından ibret ve ders alabilmek
için dikkat edilmesi gereken en önemli şey; akl-ı
selim sahibi insanların dikkatlerini yukarıda değindiğimiz derslere yoğunlaştırmaları, gençlerin
sayısı, isimleri, köpeklerinin rengi ve benzeri şeyleri araştırmaya çalışarak amaçtan sapmamalarıdır. İnsanları bu tür gereksiz ve anlamsız araştırmalara teşvik etmemek için Allah da onların gerçek sayısını bildirmemiştir.
Yiğit gençler, milletlerinden kaçıyor, yurtlarından göçüyor, aile ve akrabalarından geçiyor ve
yeryüzünün her türlü ziynetinden sıyrılarak hayatın eğlencelerini feda ediyorlar. Karanlık ve sıkıntı dolu bir mağaraya sığınıyorlar. Bütün bu sıkıntılı hayatta Allah’ın rahmetiyle huzur buluyorlar. Bu rahmetin üzerlerine bir huzur ve rahat
gölgesi serdiğini hissediyorlar.
Her hareket, her kıpırdanış, her nefes insana
canlılık veren Allah’ın iradesine bağlıdır. Gayb
perdesi insanoğlunun gözüne kapalıdır. İnsanın
aklı ne kadar üstün olursa olsun kısadır ve eksiktir. Tevfik-i ilâhî olmadan insan hiçbir şeyi yapamayacağını kabul eder. Müslüman düşünürken ve işini yaparken kendi-ni yalnız ve kimsesiz
hissetmez. Her halükârda Allah’a bağlanır, sımsıkı sarılır, kaza ve kaderine teslim olur.
1.Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 378.
2.Kehf, 18/21.
3.Kehf, 18/22.
4.Tâberi, XVII, 251.
5.Ersöz, DİA, III, 465.
6.Ersöz, DİA, III, 467.
7.Taberî, V, 247.
8.Taberî , V, 202.
9.Ersöz, DİA, III, 466.
10.Taberî, XVII, 247.
11.Taberî, XVII, 248.
12.Buhari, Ebû Abdullah Muhammed b. Ismâil b. Ibrâhim b. el-Mugîre b. Berdizbeh
el-Cûfî el-Buhârî, Tefsir, Enbiya, 52,
13.Kehf, 18/25.
14.Tâberî, XVII,601.
15.Ersöz, DİA, III, 467
16.Taberî, Taberî Tarihi, baskı yeri yok, baskı tarihi 1387, II, 127.
17.Kehf 18/ 15.
18.Ersöz, DİA, III, 466.
19.Kehf, 18/26.
20.Kutup, Seyyid, İbrahim Hüseyin eş-Şâri, Fi Zilalil Kur’an, Beyrut, 1412, IV, 2258.
SAVAŞ Ç
CUĞUNUN
YUNU
Gözyaşı yutkunuyorum bugünlerde sessizce,
İnsanlık lime lime edilmiş hoyrat ellerde.
Suriye’li çocuğun gözlerinde, ne ümit kalmış, ne hayal!
Ona göre mutluluk, ütopya ülkesinde.
Uzaktan da kahroluyoruz ya hani gördüklerimize!
Yaşıyor onlar an be an korkuyu sevdikleriyle...
Annesine soruyor: Dertleri nedir bizimle anne?
Anne perişan, anne suskun, anne solgun.
Babasına soruyor: Baba sen söyle insanlığa ne oldu böyle?
Baba kırgın, baba yorgun, baba durgun.
Sonra babanın dilinden şu kelimeler dökülüyor:
“Üzülme oğlum! Allah bizimle!”
Nurefşan Karakaş SAĞLAM
Darıca İlçesi
Bahar Kız Kur’an Kursu Öğretmeni
Bombalar patlıyor, canlar parçalanıyor, minik yüreğin gözleri önünde annesi babası can veriyor.
Gözyaşları sel oluyor, babasına sarılıyor çocuk “Söyle baba, demi Allah bizimle!”
Annesine sarılıyor, kanlanmış elleriyle haykırıyor “Ya Rab! Bitsin bu zulüm” diye...
Ev-bark darmadağın, korkuyla ağlıyor bir köşede, sımsıcak yatağında anne ve babasının sevgisiyle
uyutulan çocukları düşünerek...
Aç- biilaç bekliyor, belki biter bu savaş diye. Soluyor rengi, soğuğu hissediyor damarlarında.
Üşüyor insanlıktan... Çocuk yüreği bunların hepsini nasıl kaldırıyor ki?
Kaldıramıyor tabii... Sonra oyun oynamak geliyor aklına, bütün sıkıntıları unutmak temennisiyle.
Top düşüyor gökten minicik ellerine, saklambaç oynadığını zannediyor, peşinden de ebelemece...
Kaçıyor ya da kaçmaya çalışıyor. Ve yakalanıyor ebeye. Sonra korkunç bir ses…
Yığılıyor yere ne olduğunu anlayamadan
İçinde bir sıcaklık, kalbinden ayak parmağına kadar süzülen
Sinesinde bir acı ve ruhunda bir sürü hayal kırıklığı
Mırıldanıyor titreyen bir sesle… “Ama bu bir oyun değil miydi?” diye
İstikbale yönelik hayaller kervanı geçiveriyor gözlerinden.
Ve sonra gözlerinin siyahi güzelliğinde, gözyaşları yumru yumru olup düşüveriyor toprağa,
Ardından minik bedeninden ayrılıyor berrak ruhu, yükseliyor arşın arşın semaya,
Bir o mu göklere doğru yükselen?
Hayır! Onun gibi birçok tertemiz ruh.
Sonra hep birden dönüp bakıyorlar dünyanın ahvaline,
Nefisleri bir köle gibi esir almış sürüsüne insan...
Şeytanın kamçısıyla şahlanıp kötülükte, çirkeflikte sınır tanımayan beşer…
Aman Ya Rab! İnsanlık namına ne utanç verici bir tablo!
Sonra birbirlerine bakınıp, hallerine şükrederek,
O küf kokulu hayattan kurtulduklarına sevinerek gülümsüyorlar
Dönüp arkalarını, devam ediyorlar yükselmeye,
Kavuşmak için yarışıyorlar Sevgililer Sevgilisine...
Nihayetinde Müntekim olan Allah’ın kelamı yankılanıyor semada:
“Onları o en şiddetli yakalayışla yakalayacağımız günü hatırla.
Şüphesiz biz öcümüzü alırız!” (Duhan, 44/16)
Download

Cami ve Gençlik - Kocaeli İl Müftülüğü