halk sağlığına adanmış bir ömür
Dr. MUSTAFA TOPAL
Heyamola Yayınları Yayın No: 319
Yayın Yönetmeni
Ömer Asan
Kitabı Hazırlayan
İbrahim Dizman
Grafik Tasarım
Murat İlhan
halk sağlığına adanmış bir ömür
Dr. Mustafa Topal
ISBN 978-605-4937-24-0
Bu kitabın yasal hakları Keymen İlaç’a aittir
© Heyamola Yayınları
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayıncı Sertifika No: 12368
Birinci Basım / Eylül 2014
Baskı ve Cilt
Ege Reklam Basım Sanatları San. Tic. Ltd. Şti.
Esatpaşa Mah. Ziyapaşa Cad. No:4 Ataşehir / İstanbul
Tel: 0216 470 44 70 Faks: 0216 472 84 05
www.egebasim.com.tr / Matbaa Sertifika No: 12468
Grafik Tasarım
ATT Basım Yayın Ltd. Şti.
Yalı Mah. Küçükyalı Cad. Kuyu Sok. Mete Apt. No. 4/1
Maltepe-İstanbul / www.attistanbul.com
Tel: 0 216 371 17 37
halk sağlığına adanmış bir ömür
Dr. MUSTAFA TOPAL
İÇİNDEKİLER
1.
AMANOS DAĞLARINDA BİR AŞİRET.......................................................................................... 8
Yarpuz’da bir çocuk..................................................................................................................................................................... 17
Akdeniz kıyılarından hayata açılmak................................................................................................................ 28
İstanbul’da genç tıbbiyeli.................................................................................................................................................... 33
2.
İNSANLIĞA HİZMET YOLUNDA BİR DOKTOR....................................................... 42
“Çocuk doktor”dan “mendilli doktor”a......................................................................................................... 52
Rusya’da bir Türk doktor. ................................................................................................................................................... 64
Salgın hastalıklar ve aşı tarihine bir bakış. ................................................................................................ 72
3. DOKTORLUKTAN İŞADAMLIĞINA................................................................................................. 76
Politikayı deneme............................................................................................................................................................................ 83
4. HAYATIN ZOR YOLUNU YÜRÜYEN BİR GENÇ KIZ....................................... 94
Yaşam çizgisini belirleyen ziyaret. ........................................................................................................................ 103
5. KEYMEN KURULUYOR........................................................................................................................................... 108
Bir kaza ve her şeyin altüst oluşu............................................................................................................................ 127
6.
YENİDEN AYAĞA KALKAN ŞİRKET............................................................................................... 138
2000’lerin başındaki büyük ihale............................................................................................................................ 149
Mutlu Topal yönetiminde kurumsallaşma................................................................................................ 155
İlaç pazarında üretici bir firma. ................................................................................................................................... 165
Keymen’e katılan yeni şirket: Dentoral Medifarma. .................................................................. 170
Keymen sosyal yaşamın içinde. ................................................................................................................................. 173
Ülkenin ilk aşı üreticisi olmaya doğru............................................................................................................. 178
7. “BİR İNSANA DEĞİL, MİLLETE VE İNSANLIĞA
FAYDALI OLMAK İSTİYORUM”. ........................................................................................................... 184
1.
AMANOS DAĞLARINDA
BİR AŞİRET
Ç
ukurova, Anadolu’nun Ortadoğu - Akdeniz coğrafyası ve
kültürüyle buluştuğu yerlerden biridir. Görkemli dağların,
coşkun ırmakların, verimli ovaların iç içe geçtiği bu yöre, tarihin her
döneminde insanları kendine çekmiş, zengin bir yaşam vaat etmiştir.
Türkler de Anadolu içlerine yayıldıklarında, Çukurova’nın çağrısına
uymuşlar ve yöreye yerleşmişlerdi.
Çukurova bölgesindeki dağlara, yaylalara yerleşen Türk boylarından biri de genel adı Avşarlar olarak bilinen kitleler içindeki “Ulaşlı”
adını taşıyan Türkmen aşiretidir. Kaynaklar, bu aşiretin 1730’ların ilk
yarısında Osmanlı egemenliği ile başının dertte olduğunu, bu nedenle
Gâvur Dağlarına çekilip oralarda yaşamaya başladıklarını yazar.
19. yüzyıla doğru Üzeyr Sancağı (Payas) sınırları içinde kışlayan
bu aşiretin yaylası, yine geçen yüzyıllarda olduğu gibi Çukurova’nın
doğusundaki görkemli Gâvur Dağları ile Amanos Dağlarıdır. Büyük
hayvan sürüleri ile güzün ilk soğuklarına kadar yörenin vadilerinde,
yaylalarında, çam ormanlarının kıyıcığında, bulutlara komşu yaşarlar,
Dağların doruklarını karlar kuşattığında daha aşağılara, suların donmadığı, toprağın ısısını yitirmediği düze inip kışlarlar. Baharla birlikte, yöre ozanlarından Karacaoğlan’ın dediği gibi “Çukurova bayramlığın giyerken” yeniden yayla yollarına, dağların dumanlı doruklarına
doğru yola düşerler. Bakılsa, daracık dağ yollarında, ormanların içinde kıvrıla döne giden patikalarda, vadileri aşan yollarda Türkmenlerin kervanları, tozu dumana katan sürüleri görülebilir. Dadaloğlu’nun
“Çıktım yücesine seyran eyledim / Cebel önü çayır çimen görünür /
Havayı da deli gönül havayı / Alıcı kuşlar da yüksek yapar yuvayı /
Türkmen kızı da katarlamış mayayı / Çeker gider de yaylalara bir gelin”
dediği mevsimdir, kervanların, sürülerin yola düştüğü vakitler.
Dağlara, yaylalara yönelirler; çünkü Çukurova kışın bir cennetken,
erikler çiçek açmaya durduğunda, güneş ışınlarını dayanılmaz bir sıcaklık olarak yeryüzüne yollamaya başladığında bütün yöre sarı sıcak
bir cehenneme dönmeye başlar. Türkmenler sıcağı sevmezler; oba çadırlarını saran dağ rüzgârlarının serinliğini, çamların, kekiklerin kokularıyla baş döndürücü bir güzelliği taşıyan yıldızlı geceleri severler.
Osmanlı, konargöçer Türkmen boylarının bu yaşam tarzından oldum
olası rahatsızdır. Devletin yeterince yararlanamadığı bir topluluk olarak
görülürler. Çünkü yüzyılların içinden süzülen özgün yaşam biçimleriyle
farklı olan ve doğayla iç içe yaşayan bu topluluklar, başkalarının kendi
adlarına koyduğu kurallardan hoşlanmazlar. Sözgelimi, Kırım Savaşı
için asker toplanırken, Türkmenler, bu isteğe olumsuz yanıt verirler.
Sorunu kökten çözmek isteyen Osmanlı, 1865’te Ahmet Cevdet ve
Derviş Paşaların komutasında kurulan ve “Fırka-i İslahiye” adı verilen
askeri birliklerle, bu yerleştirmeyi zor yoluyla gerçekleştirmek ister.
Fırka-i İslahiye, yöreye gelir ve bütün aşiretlere bir bildiri gönderir. Bu
bildiride, yerleştirme amacının devletin egemenliğini sağlamak, kimsenin
başkalarının zulmü altında yaşamasına izin vermemek olduğu belirtilerek
Padişahın iradesine karşı çıkanların cezalandırılacağı, uyanların ise bağışlanacağı; buyrukların bir an önce yerine getirilmesi gerektiği anlatılır.
Aşiret ileri gelenleri yüzyıllardır alışageldikleri yaşam tarzına kökten müdahale anlamına gelen buyruğu reddederler. Onlar, yazın ovada kalmanın hastalıklar ve ölüm demek olduğunu, hayvanlarının telef
olması, sütlerinin, peynirlerinin, yoğurtlarının, yağlarının tatsızlaşması
demek olduğunu iyi bilmektedirler. Saçlarını serin rüzgârlara verip yıldızları seyredememenin yaşamak olmadığını düşünmektedirler. Lâkin
onları düze indirme amacıyla kurulan birlikler bütün yolları tutmuştur;
yukarılara, Türkmen boylarının obalarına doğru ilerlemektedir. Yapacak bir şey yoktur; alıştıkları hayatı sürdürmek için kimbilir kaçıncı kez
çarpışacaklardır. Bu yörenin Türkmen ozanlarından olan Dadaloğlu’nun
“Belimizde kılıcımız kirmani / Taşı deler mızrağımın temreni / Hakkımızda devlet etmiş fermanı/Ferman padişahın dağlar bizimdir” ya da
10
halk sağlığına adanmış bir ömür
“İskân emri gelmiş de aşiret yasta / Kız gelin kalmadı hepsi yasta
/ Dadaloğlum hapis derler Payas’ta / Kanatlandı şol duvardan uçtu
mu?” diye söyleyip kavgaya tutuştuğu zamandır.
Yöreyi kaplayan çatışmalar, onurlu, kendi başına buyruk yaşamaya alışkın Türkmenlerin yenilgisiyle sonuçlanır. Ulaşlı aşiretinin de
içinde olduğu, Payas yöresinin egemeni Küçükalioğulları, Osmanlılarca darmadağın edilir. O günlerden geriye çok türkü, ağıt kalacaktır,
tıpkı şu dizeler gibi:
Derviş Paşa yıktı yaktı Payas’ı.
Yakın değil Dede Bey’in kayası.
Üstbaşı da boz şahinler yuvası.
Hükmeden Derviş Paşaların nic’oldu?
Yine boranlandı şu dağların dumanı.
Hançer vurup acarladın yaramı.
Sana derim sana, Mustuk Paşa viranı!
Sana konup göçen Paşaların nic’ oldu?
Bu yenilginin ardından, Ulaşlı aşiretinin önde gelenleri devletin
kararına uymaktan başka çare olmadığını görürler ve çadırlarını toplayıp sürülerini önlerine katarak düze inme kararı alırlar. Gâvur Dağlarının eteklerinde Hacı Osmanlı köyü vardır. Oraya yerleştirileceklerdir. Yirmi kadar kasabaya, köye yayılırlar. Bunlardan biri, “Hacı
Bekirli” denilen köydür, bir başka yer “Topal Yeri” denilen bir yöredir. Aşiretin diğer üyeleri Çardak, Kırıkhan gibi kasabalara dağılırlar.
Cevdet Paşa Tezakir’inde şöyle yazar: “Beğdilli Türkmen aşiretinden olan Ulaşlı (Ulaş) Cemaati, Gâvur Dağlarının zirvelerinde ve gayet sarp yerlerde yaşamaktaydılar. Ulaşlılar Alibekiroğlu, Kelmenoğlu, Karayiğitoğlu, Kaypakoğlu, Çendoğlu, olmak üzere beş nahiyeye
ayrılmışlardı. Bunlardan Karayiğitoğulları Yarpuz ile Bulanık (Bahçe)
kazaları arasında, Kaypakoğulları Kaypak nahiyesinde, Çendoğulları
Gâvur Dağının Çukurova’ya bakan kısmındaki Çend nahiyesinde, Alibekiroğulları ise Çendoğullarının güney taraflarını yurt tutmuşlardı.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
11
Gâvur Dağlarının yamacındaki Yarpuz, Ulaşlı aşiretinin merkezi
gibidir sonraki dönemde. Bir medrese, bir de okul açılmıştır. Aşiret
yerleşik düzene geçmiştir ama kendi içlerinde yine de eski düzenlerini sürdürmektedirler. Örneğin, aşiret içinde birbiriyle çatışan biri
olduğunda yargıya gitmek yerine aşiret reisine başvurulur ve topluluğun önde gelenleri bir araya gelip anlaşmazlığı karara bağlarlar.
Ulaşlı aşiretinin lideri Musa Bey’in, yerleşmenin gerçekleştiği
zorlu günlerde bir oğlu olur. İbrahim koyarlar adını. Bebek, sanki yeni
bir yaşamın simgesi gibi girer ailenin yaşamına. İbrahim, sonradan
gelişerek bir kente dönüşecek ve adı Osmaniye olacak köyün yakınlarındaki Yarpuz köyünde büyür. “Cebel” denmektedir oraya. Türkmen
aşiretlerinin yüzlerce yılda oluşmuş yaşam biçimi yerleşik düzende
değişirken, beylik kavramı anlam değiştirirken, dünya ve ülke de değişmektedir. İbrahim’in yetiştiği dönem Osmanlının savaşların içine
çekildiği, özellikle Ortadoğu ve Afrika’da binlerce Anadolu gencinin
kırıldığı dönemdir.
Musa Bey’in oğlu İbrahim de askere alınır. Asker İbrahim, aşiretin
yerleştikten sonra askerliğe göndermek zorunda olduğu ilk gruptandır. Silah altına alınınca Trablusgarp’a gönderilirler. Yılları çöllerde,
askerliğin zor koşullarında geçer. Amanos Dağlarının yamaçlarından
Afrika ve Ortadoğu çöllerinin dayanılmaz sıcağına düşen biri için ne
zordur yaşam!
Trablusgarp Savaşı, Osmanlı ile İtalya arasında, 1911’de başlayan
Kuzey Afrika ve Ege Adaları egemenliği üzerinden süren zorlu bir
harp dizisidir. İki yıl süren bu savaşta çeşitli cephelerde yer alan Topal
İbrahim Bey, barış anlaşmasının ardından birliğiyle beraber Mısır’a
gönderilir. Burada Akya Muharebelerine de katılır. Yurdundan uzakta
geçen iki yılın ardından yeniden başlayan çatışmalar içinde, sinirler
iyice gerilmişken, Topal İbrahim, bir paşa ile kavga eder! Yıllar sonra
şöyle anlatacaktır bu anısını:
“Bir paşa gelmişti İstanbul’dan. Sürgünmüş dediler. Belki de onun
için herkese bağırır çağırır, söverdi. Bir gün eğitim sırasında yine sövüp duruyor; askere düşmanca davranıyor. Ben de çavuşum; ‘Deli
Çavuş’ derlerdi. Paşa ‘Sağa dön!’ komutu verdi. Ben iyice kızmıştım,
12
halk sağlığına adanmış bir ömür
inadına sola döndüm. Ne olacaksa olsun; çünkü ne yurt var ne ev
bark ne de bir yakınımız. Ölsek duyan olmayacak; bir de komutandan
küfür yiyoruz. Bir şey dese de iki tokat aşketsem, namım hiç değilse
öyle yürüsün diye bekliyorum.
Komutunun tersini yaptığımı gören paşa, atını birden bana doğru
sürdü. Ben de çavuş olduğum için at üstündeydim. Karşı karşıya geldik.
‘Dediğimi duymadın mı ulan?’ deyip küfür etmeye başladı ve bana vurmak için elini kaldırdı. O an, evimden, yurdumdan, eşimden üç yıldır
uzakta olmanın hasreti ve hıncıyla, şöyle kolumu bile bükmeden bir tokat geçirdim yüzüne. Yuvarlandı gitti atın üstünden. Beni hemen yakaladılar ve hapse attılar. Divan-ı harbe verdiler, yani askeri mahkemeye.
Paşayı dövmenin cezası idammış, bilmiyordum. Ben yargılanmayı beklerken, mahkemenin sorgu hâkimi, o zamanki adıyla ‘mustantik’ haber
yolladı bana: ‘Deli Çavuş, seni idamdan kurtarırım ama artık nereye
sürerler, ne yaparlar bilemem.’ Meğer, paşa, önceden bu sorgu hâkimini
de dövmüşmüş, oradan hıncı var. Benden, yemin ederek beni haklı bulacak üç tanık bulmamı istedi. Ben de, benim gibi Osmaniyeli olan, üç
kişi ayarladım. Biri Tingonun Ökkeş, diğerleri de Börkçü İbrahim ve
Acar Ali. Sorgu hâkimi mahkemede nasıl davranacağımızı da öğretti.
Mahkemeye çıktık. Sorgu hâkimi ne olduğunu sordu. Tanıklar, paşanın bana ana avrat sövdüğünü yemin billah söylediler. Yalan da değil zaten. Ben hemen söze girdim ve ‘Efendim’ dedim, ‘Bizim anamız
Valide Sultan’dır, Padişah Efendimizin anasıdır. Ben Valide Sultan
için askerlik yapıyorum. Böyle dedim paşaya.’
Sorgu hâkimi, ‘Peki sonra ne oldu?’ diye bana sordu bu kez.
Dedim ki: ‘Paşa Valide Sultan’a da sövdü. Ben de o zaman dayanamayıp bir tokat attım. Hepsi bu.”
Yargılama sonunda, birliğinde adı “Deli Çavuş” olarak geçen Topal İbrahim Bey, Yemen’e sürgüne gönderilir. İki yıl da burada kalır.
Askerliği toplam beş yılı bulur. Yıldırım Orduları Kumandanlığı askeriyken, Osmanlı karşıtı Araplarca vurulur, sol elinin parmaklarının
bir bölümünü kaybeder. Bir süre sonra baldırından da vurulup yaralanır. Memleketine döndüğünde, savaş görmüş, yaşamın bütün zorluklarını yaşamış biridir, olgunlaşmıştır.
halk sağlığına adanmış bir ömür
13
Yaşadıkları yerden aldıkları adla “Topallar” olarak bilinen ailenin büyük oğlu İbrahim, babası Musa Bey’den sonra aşiretin doğal lideri olarak görülür. Diğer kardeşleri Mustafa, Yahşi Mehmet, Zehra, Osman ve
Hasan’dır. Yahşi Mehmet, Sarıkamış Harbi’ne gidip dönmeyenlerdendir.
İbrahim Bey, katıksız bir Türkmen beyidir. Şehir yaşamına uzak,
dağların, ormanların, yaylaların insanıdır; oralarda mutludur. Köyünden
kente zorunlu kalmadıkça gitmez. Şehir yaşamından öylesine uzaktır ki
yıllar sonra torunu Levent Topal’ın babasından dinleyip hiç unutamadığı bir anı, İbrahim Bey’in yaşam biçimini çok güzel ortaya koyacaktır:
“Babam anlatırken dinlemiştim. Dedem gençliğinde arkadaşlarıyla ilk defa köyden Antep’e gitmiş. Çarşıda dolaşırlarken bir adam ‘Buyurun ağalar, yemeğimizi yiyin’ diyerek bunları lokantaya çağırmış.
Bir güzel yedikten sonra dedem ‘Teşekkür ederiz, biz falan köydeniz,
gelirsen bekleriz’ diyerek lokantadan çıkmaya davranmış. Lokantanın
sahibi bunlardan yedikleri yemeğin parası isteyince dedem şaşırmış,
kızmış. ‘Misafirden yemek parası mı istenir, parayla yemek mi olur?
Hem bizi davet ettiniz ya içeriye!’ deyip adamın üzerine yürümüş,
İbrahim Topal yaşlılığında
14
halk sağlığına adanmış bir ömür
birileri araya girip olayı yatıştırmış ve durumu izah etmiş.”
O dönemde Çukurova hiç de makbul bir yer değildir. Salgın hastalıkların kol gezdiği, üretimin yapılamadığı, dolayısıyla çevresinde
yaşayanların yoksulluk içinde olduğu bir yerdir. Hatta Çukurova’ya
inmek zorunda kalan bir Türkmen, kasabasına, köyüne döndüğünde
tereyağıyla karıştırılmış pekmez içer ki ovada kaptığı hastalık varsa
ona karşı direnç kazanabilsin!
Ulaşlı aşiretinin beyi olarak görülen İbrahim Bey köydeki tarlalarıyla uğraşmaktadır. Arazileri “Topal Yeri” denilen yörededir, epey
geniştir. Buğday, mısır yetiştirirler. Sonra büyük hayvan sürüleri vardır. Yüzlerce büyükbaş, binlerce keçiden oluşan sürüler.
İbrahim Bey, giyimiyle de bir “bey”dir. Başına “çete terliği” denilen külahımsı bir başlık takar. Bunu poşu denilen bir tülbentle sarar.
Askerlik dönüşü amcası Katrancı Hamza’nın kızıyla evlenir. Nedeni
de, babasının, kardeşi ölünce kızını yanına alıp büyütmesidir. Babası
“Ben büyüttüm, ellere vermeye kıyamam” deyip oğlu İbrahim’le evlendirir. Dört çocukları olmasına karşın, mutlu bir evlilik olmaz bu.
Yıllar sonra, İbrahim Bey ellili yaşlarına yaklaştığında, “Orman
koruma memurluğu” yaparken, bir orman köyünde, 93 Harbi sırasında Kafkaslardan, Çıldır Gölü kıyılarından göçüp gelen bir ailenin küçük kızını görür ve ona âşık olur. Sultan adındaki kız henüz 13 yaşındadır. Kızın babası Mustafa Çıldır, bu evliliğe kesinlikle karşı çıkar.
Ancak bir bey oğlunun isteğine ne kadar direnebilecektir? İstemeye
istemeye razı olur. Bu evlilik yörede ilgiyle karşılanır, 13 yaşındaki
bir kıza âşık olup onu düğün dernek yapmadan alan İbrahim Bey’in
bu durumu ayıplanır ve bu durum için türküler yakılır:
“Öküzü var örmesi yok
Gelini var sürmesi yok
Topal Musa düğün kurmuş
Davulu var zurnası yok”
Sultan Hanım, çok küçük yaşta evlendiği için, yedi yıl kadar çocukları olmaz. O günlerde İbrahim Bey, İslahiye’de, sokakta ağlarken
halk sağlığına adanmış bir ömür
15
gördüğü kimsesiz bir çocuğu evlatlık edinir. Adı Hasan’dır. Sonraki
yıllarda, Mehmet, Mustafa, Selver, İhsan, Recep ve Ömer adlı çocukları da olur.
Hasan, büyüyünce evlenir ve aileden ayrılır. Yerleştiği Karayiğitli
köyünde namus meselesi yüzünden birini vurur ve dağa çıkar. O yıllar, yörede haksızlığa uğradığını düşünenlerin çekinmeden dağa çıktıkları bir dönemdir. Onlara “eşkıya” denir ama bu haydutluk değildir,
aksine yaşamını namus uğruna ateşe atmış ya da haksızlıklara başkaldırmış bu insanlara saygı duyulur. O günden sonra Hasan yörenin
ünlü bir eşkıyası olacak ve “Kürt Hasan” diye bilinecektir. Haksızlık
yapanlar için ünü ve korkusu çevreyi öyle sarar ki yaylalara gidecek
olan zenginlerin çoğu, önce İbrahim Bey’e gelip durumu anlatır, onun
tespih, şapka gibi bir eşyasını alıp yola çıkarlar. Bunda amaç, Kürt
Hasan yollarını keserse, İbrahim Bey’in yakını olduklarını kanıtlama ihtiyacıdır. Eşkıya Hasan, zaman zaman gizlice düze inip İbrahim
Bey’in, kendisini büyüten Sultan Hanım’ın elini öper, bir istekleri
olup olmadığını sorar ve sonra yine dağlara gider.
16
halk sağlığına adanmış bir ömür
Yarpuz’da bir çocuk
Yaz gelip de okullar kapanınca, Mustafa soluğu
Yarpuz’da, köyünde alır. Osmaniye sıcaktır, sivrisinek boldur, hastalıklara davetiye çıkarır sıcaklar. Yarpuz, eski adıyla Cebel, zaten yayla gibidir,
yaz aylarında serindir, yaşanabilir bir yerdir.
M
ustafa Topal, 1932’de Osmaniye’de doğar. Aile, kısa süre
önce, 1924’te Yarpuz’dan, şehre taşınmıştır. Çünkü baba
İbrahim Topal, doğayla iç içe yaşamayı çok seviyor ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmanın tek yolunun şehirlerden uzak durmak
olduğunu görüyor olmasına karşın, köydeki yaşamın gelişmeye açık
olmadığını, toprağa bağlılığın gelecekte onları zorda bırakacağını
fark etmiştir. Osmaniye’de orman içinde kereste atölyesi kurar. Çevre
kentlere de kereste üretip satar. Bununla da yetinmez, manifatura mağazası açar. Bir yandan pamuk ticareti yapmaya başlar.
Küçük Mustafa, okula 7 Ocak İlkokulu’nda başlar. Osmanlı döneminden kalma bir yapıdır bu okul. Öğretmeni Ahmet Köylüoğlu’dur.
Bu öğretmenini çok sever; iri yapılı, pehlivan görünüşlü ve babacan
bir adamdır. Ancak küçük Mustafa’nın o yıllara ilişkin hissettiği duygulardan biri, öğretmeniyle babasını karşılaştırdığında, babasını daha
önde görmesidir.
Anadolu’da, ilkokula giden bir çocuk öğretmenini ilah gibi görür.
Onun her dediği doğrudur. Anne ve babadan bile önde gelir ilkokul
öğretmeni. Ancak bu bende hiç öyle olmadı. Babam benim için herkesten öndeydi; her şeyin en doğrusunu o bilirdi. Bunun nedeni sanıyorum, Osmaniye’de de köyde de “bey” olarak bilinmesi, herkesin gelip
ona akıl danışmasıdır. Yani, rahmetlinin yaşadığı yörede, geçmişten gelen bir ağırlığı vardı.
Onun çevresiyle ilişkisine ait bazı anılarım var. Sözgelimi, askerden
gelen biri oldu mu babam, hemen onun evine gider ziyaret ederdi.
“Oğlum hoş geldin, nasılsın iyi misin?” diye hatırını sorardı. O sırada,
oturduğu minderin altına birkaç sarı lira koyardı, yardım için. Aynı şeyi
hapisten çıkanlar için de yapardı. Hemen geçmiş olsun ziyaretine gider, yardımını gizlice yapar ve dönerdi.
Hiç unutamadığım olaylardan biri de kız kaçıranlara yapılan yardımdı. Bu neredeyse bir tören gibi yaşanırdı bizim kalabalık evimizde.
Hep aynı şey yinelenirdi.
Köylerde düğünler yıkımdır. Bu nedenle iki genç birbirini sevdi
mi bazen kaçarlardı. Yörede kaçan gençler en çok bize gelirlerdi. Bu
genelde gece olurdu. Biz de aynı odada yattığımız için her şeye tanık
olurduk. Nasıl olursa önce annem haberdar olurdu. Gençleri mutfağa
alırdı. Kız bir kahve yapardı. Kız elinde tepsiyle önde, annem arkada
odaya girerlerdi.
18
halk sağlığına adanmış bir ömür
Babam genç kızı görünce başlardı yalandan bağırıp çağırmaya,
“Eşşoğlu eşekler, duramıyor musunuz evinizde, nedir sizden çektiğimiz
bizim, gene başımı belaya soktunuz…” Kız utanır, çekinir tabii.
Hemen annem girer devreye, “Ne bağırıyorsun, koskoca beysin, bir
kuş, bir çalıya sığınmış, gereği neyse yapalım” der. Sonra kıza döner annem ve “Hadi kızım aldırma sen ona, ver bakayım kahvesini” der.
Babam kahveyi alıp bir yudum içti mi birden değişir, ortalık sütliman
olur, başlar tatlı tatlı sormaya: “Kızım sen neredensin, kimin kızısın?”
Sonra annem bu mizansenin ikinci perdesini açar. “Aa!” der, “Kahvenin suyunu unutmuşuz. Kızım git bakayım, mutfakta bir delikanlı
olacaktı, bir bardak su getirsin.”
Kız hemen seğirtir mutfağa, birlikte kaçtığı delikanlının eline bir
tas su verir, bu kez birlikte gelirler odaya. Babam delikanlıyı görünce
de yine biraz bağırır çağırır, suyu içtikten sonra onu da sorguya çeker
kim olduğunu öğrenir.
Artık ondan sonrası ailelere gidip durumu anlatmak ve gençlerin
evlenmesini sağlamaktır. Bunu da babam yapar. Kızın babası naz yapar,
başlık parası ister. Örneğin 50 altın ister. Babam, çevrenin ileri gelenlerinden üçer beşer altın toplar, eksiğini de kendisi tamamlar ve işi tatlıya
bağlar. Anlaşma tamamlanınca, tenekeyle getirtilen tahin helvası yenir
hep birlikte. İşte biz çocuklar olayın en çok bu yanını severdik; doyasıya
helva yerdik.
Topal İbrahim Bey, sözünü kimseden sakınmayan, doğrucu ve başına buyruk biridir; Türkmen aşiretlerinin dikbaşlılık geleneğini yaşamının her döneminde sürdürür. Buna en ilginç örneklerden biri, bir
mahkemede yaşadığıdır. Bir toprak meselesi yüzünden Osmaniye’nin
ileri gelenlerinden biri, yarıcısıyla davalıktır. Yarıcı haklıdır ve İbrahim Bey buna tanıktır. Mahkemede, toprak sahibi yalan söyleyince
İbrahim Bey dayanamaz ve kalkıp itiraz eder. Sonra mahkeme başkanına da öfkeyle patlar. Yargıç, hemen tutuklatır İbrahim Bey’i. Sonra
üst mahkemeye itiraz edilir ve serbest bıraktırılır.
Bu kişiliği nedeniyle başına gelmedik kalmayacaktır hayatı boyunca. Eşkıya(!) bile olacaktır, ilerlemiş yaşında. Nedeni de kendisini
halk sağlığına adanmış bir ömür
19
sevmeyen jandarma çavuşudur. Aralarındaki kişisel sorunları, çavuş
başka bir alana taşır ve bir iftira atarak Ankara’ya mektup yazar, İbrahim Bey’in Atatürk’e küfrettiğini, devrimlere isyan ettiğini bildirir.
Hemen gözaltına alınır. Mahkemeye çıkarılmayı ve büyük olasılıkla
tutuklanmayı beklerken, tuvalete gideceğini söyler. Kendisine eşlik
eden askeri, tuvalet kapısında etkisiz hale getirerek kaçar ve dağa çıkar! İlerlemiş yaşında bir eşkıyadır(!) artık. Çok iyi bildiği dağlarda
yakalanmadan Suriye sınırını geçer ve Halep’in Reco kasabasına gider. Orada teyze oğulları yaşamaktadır. Ne yapabileceklerini konuşurlar ve bir karara varırlar: Osmaniye’yi, mahkemeyi basacaklardır!
Öyle de yaparlar. 7-8 kişilik bir grupla Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesi başkanını ve savcıyı kaçırırlar. Gâvur Dağlarında bir mağarada saklanırlar. Onlara “Sizi dağa kaldırdık, kimsenin ruhu duymadı.
İstesek sizi şimdi burada öldürürüz, kimse de engel olamaz. Polis,
jandarma aslında bizden yana, siz bunu bilmiyorsunuz” deyip devam
ederler: ”Ama sizi öldürmek için kaçırmadık. Bu adam, 7 sene askerlik yapmış, Atatürk’ün emrinde çalışmış, ona ve yaptıklarına neden
küfür etsin? Buna kimse inanmaz ama siz inanıyorsunuz.”
Bir gün sonra yargıç ve savcıyı serbest bırakırlar. İbrahim Bey,
ilk mahkemede aklanır ancak bunun bir tuzak olduğuna inandığından
dağdan inmez. İbrahim Topal’ın Ankara’da da bir avukatı vardır: Önceden Cebelibereket’te valilik yapmış olan Tokat Milletvekili Ali Galip Pekel. O devreye girer ve “İbrahim Bey, mahkeme kararına inanmıyorsun ama herhalde Mustafa Kemal’e inanırsın değil mi?” diye sorar.
“O yalan söylemez, tabii inanırım” yanıtını verir avukatına.
Ali Galip Bey, “Peki” der, “Mustafa Kemal, çiftliğinin de olduğu
Dörtyol’a gelecek, seni onunla görüştüreceğim.”
Gerçekten de görüştürür. İbrahim Bey, elindeki mavzeri de bırakmadan içeri girer. Atatürk, yıllarca ülkesi için savaşmış bu dikbaşlı Türkmen beyine iltifat eder, hatırını ve bir ihtiyacı olup olmadığını sorar.
Sonra da konuyu bildiğini belirtip mahkeme sonucunda gerçekten de
aklandığını, artık huzur içinde işine gücüne dönmesi gerektiğini söyler.
İbrahim Bey, eski komutanının ağzından aklanmış olduğunu duyunca,
bunu bir emir olarak alır ve yeniden şehre, ailesinin yanına döner.
20
halk sağlığına adanmış bir ömür
Anne Sultan Hanım, çocukları, Mehmet, Mustafa, Selver,
İhsan, Recep, Ömer
Topal İbrahim Bey’in yöredeki saygın konumunun tanıklarından
biri de 1950’li yıllarda çocuk olan ve ailesi, İbrahim Bey’in konağının
alt katında yaşayan Şehmuz Yavuz’dur: “Mustafa Abi’nin babası İbrahim Bey, çok hayırsever, çok saygın bir kişiydi. Esnaflık yapıyordu
Osmaniye’de. Ancak aşiretinin beyiydi yine de. Köylüler ürünlerini
kaldırdıklarında ellerine geçen fazla parayı bir bankaya yatırırcasına
getirir İbrahim Bey’e teslim ederlerdi. Sonra lazım oldukça gelir alırlardı parça parça. Öylesine güvenilir bir insandı.”
Böyle açıksözlü, dikbaşlı, otoriter ve çocuklarına bile mesafeli duran Türkmen beyi İbrahim Topal, 105 yaşına kadar yaşayacaktır.
halk sağlığına adanmış bir ömür
21
***
İlkokul yıllarında Mustafa’nın iki yakın arkadaşı vardır. Biri Ökkeş
Dikici, diğeri Mustafa Sezer. Mustafa çalışkan bir öğrencidir. Osmaniye küçük bir dünyadır o yıllarda. Uygarlığın ve Cumhuriyetin nimetleriyle yeni yeni tanışmaktadır. En çok merak edilenlerden biri de trendir.
Çevrede tren yolları vardır ama henüz çocuklar hiç binmemiştir. Mustafa, ağabeyiyle kısa bir tren yolculuğu yapmış şanslılardandır! Öğretmeni, neredeyse okulun bütün sınıflarında dolaştırarak Mustafa’ya trenin
ne olduğunu, tren yolculuğunun nasıl yapıldığını anlattırır. Trene nasıl
binilir, kompartımanda nasıl davranılır, gidilecek yerde nasıl inilir vb.
Okulda, batı müziğini benimsetmek için çocuklara keman çalmayı
öğretmek isterler. Ancak aileler buna itiraz eder. Keman çalmak onların gözünde “çalgıcılık”tır ve bunu da ancak Romanlar yapar! Devlet
Bahçeli’nin amcası Fethi Soylu ile Mustafa’ya öğretmenlerin zorlamasıyla birer keman alınır ama çevresi onları düğünlere davet ederek
alay eder. Bu heves kısa sürede gelip geçecektir. Ancak Mustafa, bu
Annesi Sultan Hanım
22
halk sağlığına adanmış bir ömür
yıllarda çok iyi bir kavalcı olacaktır. Yazları yaylada hayvan otlatırken kendi kendine öğrenir kaval çalmayı. “Ders almaya gerek yoktu
ki” der, o günleri anımsarken “Yalnızlıktan deneye yanıla öğrendim.
Epeyce türküyü çalıp durdum günlerce dağ başlarında, tek başıma.”
İbrahim Topal, çocuklarının okul yaşamıyla ilgili ilginç olaylardan biri de Levent Topal’ın, babaannesi Sultan Hanım’dan dinlediği bir olaydır. Bağ, bahçe işleri nedeniyle, İbrahim Bey, çocuklarını
okuldan alıkoymaktadır kimi zaman. Bu durum onların okul hayatını
engelleyecek düzeye gelince, çocuklarının mutlaka okumasını isteyen
Sultan Hanım, ilkokulun zorunluluk olduğunu öğrenir ve kocasını
gizlice jandarmaya ihbar eder! Jandarma, çocukları okula gitmedikçe
gelip İbrahim Bey’i bulur. Bu durumdan hiç hoşnut olmayan baba:
“Birisi beni jandarmaya ihbar ediyor durmadan, kim olduğunu anlayamıyorum, bir bulsam fena yapacağım…” diye ikide bir söylenir
evde. Ancak hiçbir zaman gerçeği öğrenemeyecektir!
Öğrenci Mustafa’nın ilkokul ve ortaokul yıllarına ilişkin unutamadığı olaylardan biri de 7 Ocak Osmaniye’nin Kurtuluş Günü’dür.
Bu törenler şenlikli bir biçimde gerçekleşir. O yıllarda Kurtuluş
Savaşı’na katılanların da çoğu henüz hayattadır. O gün geldi mi bütün
çeteler yeniden silahlanır, Osmaniye’ye törenlere gelirler. Davullar
zurnalar çalınır, halaylar çekilir, silahlar ateşlenir.
Mustafa Topal’ın ortaokul sınıf arkadaşlarından Gönen Tanboğa,
o yılları şöyle betimler: “Sınıflarımız kalabalıktı, kırk elli kişi olduğumuzu hatırlıyorum. O kalabalık sınıfta biz dört kızdık. Biraz soyutlanmış gibiydik, erkek arkadaşlarımızla mesafeli idik, çünkü o zaman
toplumumuzda hoş karşılanmıyordu erkeklerle fazla samimi olmamız. Eğitim ise çok kaliteliydi. Öğretmenlerimiz sadece öğretmiyor
eğitiyorlardı da. Örneğin tarih-coğrafya öğretmenimiz her derste birkaç dakika sigara ve içkinin zararlarını anlatırdı. O sınıfta olup da
sonradan içki ve sigara içenimiz azdır.” Yine ortokul arkadaşlarından
Necla Kiremitçi de, o yıllara dönerek, küçük Mustafa’yı şöyle betimliyor: “ Hem okul arkadaşımdı hem de mahallemizin çocuğuydu.
Çalışkan güler yüzlü ve çok neşeli biri olarak anımsıyorum onu.”
Yaz gelip de okullar kapanınca, Mustafa soluğu Yarpuz’da, köhalk sağlığına adanmış bir ömür
23
yünde alır. Osmaniye sıcaktır, sivrisinek boldur, hastalıklara davetiye
çıkarır sıcaklar. Yarpuz, eski adıyla Cebel, zaten yayla gibidir, yaz
aylarında serindir, yaşanabilir bir yerdir.
Yarpuz’daki tarlalara “bek”e giderler. Bek, “bekçilik” demektir;
mısır tarlalarına dadanan domuzları kovalamaktır bu iş.
Fındıcak, Corcor adlı yaylaları da vardır. Buralarda yaşayan dayıları ile de iletişim içindedirler, o yüzden buralara da giderler. Nehirlerin göletlerinde yıkanırlar, kayalıklara tırmanırlar, “çakmaklı”
dedikleri ok ve yayla, karatavukları, serçeleri avlarlar.
Köyde ve Osmaniye’de geceleyin karanlıklar hikâyelere, masallara açılmaktır çocuklar için. Küçük Mustafa, annesinin, evlatlıkları Kürt Hasan’la ilgili anlattığı hikâyeleri çok sever; hatta annesinin
onun öldürülmesi üzerine yaktığı ağıtı da kendisinden dinleyecek ve
hayatı boyunca unutamayacaktır:
“Süzün Sarı Hasan’ım süzün
Kaşın kirpiğinden uzun
Kürt Hasan’ı vuranlara
Binbaşı veriyor kızın
Amanın böyle olur mu
Eve gelen vurulur mu
Hasan’ın günahı çoktur
Vuranlardan sorulur mu?
Silahım verin bana
Gidem yolun uzağına
Hasan fırsatın vermezdi
Düştü tilki tuzağına
Sana değen ok muydu
Yanacağın berk miydi
Neden deprenmedin Hasan
Fişeciğin yok muydu?”
24
halk sağlığına adanmış bir ömür
Kimi zaman köylere gelen halk ozanları da Türkmen köylüleri
kadar çocukların ilgisini çeker. Köyün yerlisi Âşık Mustafa’nın türküleri de ev toplantılarında çalınıp söylenir. Genellikle erkek erkeğe
yapılır bu toplantılar. Yemiş yenir, meyve suları içilir. Bu gecelerde,
eğer kışsa ocak yakılır, halk âşıkları ocağın yanına kurulur ve sazını
eline alıp halk hikâyelerini okumaya başlar. Hikâyelerin içine türküler
serpiştirir. Türkmen aşiretlerinde kaçgöç yoktur; evin bütün erkekleri,
kadınları ve konuklar odayı doldurur ve âşıkları dinlerler.
Köroğlu ve Dadaloğlu öyküleri, türküleri bütün ev meclislerinde
mutlaka söylenir. Dadaloğlu zaten o yörenin ve aşiretin ozanıdır. Köyün güzel türkü söyleyen ve hikâye anlatanları, küçük Mustafa’nın
deyimiyle “inleye inleye” okurlar. Çocuklar da büyüklerin yamacında, odanın bir köşesine sığışarak bu türküleri ve öyküleri dinlerler;
bunları belleklerine yerleştirerek büyürler.
Mustafaların evi hâlâ “bey evi” olarak bilindiği için, belirli zamanlarda yörenin ileri gelenleri, Yarpuz’dan şehre gelen köylüler eve
de gelir; akşam meclisleri kurulur. O zamanlarda yörenin halk âşıkları
da çağrılır; onlar türkülerini çalıp söyleyerek meclisi şenlendirirler.
Mustafa’nın unutamadığı ozanlardan biri de Âşık Halıt’tır (Halid).
Hatta bir keresinde, günlerce aç susuz kalan ozan, İbrahim Bey’in
evine çağrılınca, gelir gelmez sazını alır eline ve şu dörtlüğü söyler:
“Bunu diyen Âşık Halıt
Yorulup da burda kalıt
Adanalı Deli Mevlüt
Ne bilir dostun elinden”
İbrahim Bey durumu anlar, Mevlüt Bey’in evinde aç kalmıştır
ozan; ve hemen bir masa kurdurarak Âşık Halıt’ı doyurur.
Kışları Osmaniye’de sinema da çocuklar için vazgeçilmez bir eğlence aracıdır. Dönemin filmlerini izlerler, karanlık salonların ışıklı
perdelerine yansıyan görüntülerle hiç bilmedikleri dünyaları tanırlar.
Mustafa Topal’ın sinemaya ilişkin unutamadığı anılardan biri, anneannesini de bir filme götürmeleridir:
halk sağlığına adanmış bir ömür
25
Sinema, parkın içinde bir binaydı. Henüz yeni yeni tanışıyorduk
filmlerle. Annemin annesine Eşe Ana derlerdi. Bir gün ona “Koca nene,
seni sinemaya götüreyim” dedim. ”Aman yavrum ben sinema nedir bilmem” diye itiraz etti ama yine de hatırımızı kırmadı, birlikte sinemaya
gittik. Bir kovboy filmine denk gelmiştik. Bir sahne vardı, tren hızla yol
alıyor, üzerinde de bir adam var. Aşağıdan biri ateş ediyor ve adam vurularak yere yuvarlanıyor. Atlılar treni takip ediyor, ateş ediliyor, vurulan
vurulana. Anneannem, Fransız işgalini görmüş, insan öldürmek nedir,
ölmek nasıldır, bunları yaşamış. Filmde, sözünü ettiğim sahneyi görünce bir telaştır aldı. “Amanın yavrum şunların önüne geçelim, günahtır
birbirlerini öldürüyorlar” diye çırpınmaya başladı.
Biz “Ana o gerçek değil, film” diye tutuyoruz kolundan, bu kez bize
kızıyor “Filimi batsın, adam ölüyor, durdurun şunları” diye bağırıp çağırıyor.
Neyse, zor bela filmin sonuna geldik. Dışarı çıktık. Yerinde duramıyor. Sinemanın çevresinde dolanıp ağlayarak vurulan adamları arıyor
ve bir yandan da “Yazık, günah, o da ana kuzusu, alıp eve götürelim, iyi
edelim” diye söyleniyor.
Ortaokulu da Osmaniye’de okuyan Mustafa Topal’ın en sevdiği
ders matematiktir. Her yıl iftihar listesinde adı yazılıdır. O yıllardan
müzik dersi öğretmeni Mustafa Ebedi’yi, matematik öğretmeni Seyfi
Bey’i unutamaz.
Gramofon ve radyo da Mustafa’nın çocukluk dünyasını süsleyen
araçlardandır. Kimi uzun hava plakları evin içinde çınlar, Ankara
Radyosu’nun haber ajansları, sonra şarkı ve türkü programları geceleri kuşatır.
Köy düğünleri de Mustafa Topal’ın unutamadığı olaylardandır.
Köy meydanında düğün ateşi yakılır, sinsine denilen bir oyun oynanır.
Kimbilir ne zamanlara uzanan bir halk tiyatrosu kıvamındadır sinsine
oyunu. Bir de “aşiret oyunu” ya da “kaba oyunu” denilen bir oyun
türü vardır ki, Mustafa Topal bunu çok severek izler. İzleye izleye
oynamayı da öğrenir, gençlik yıllarında köyünde bu oyunu en iyi oynayanlardan biri olarak anılacaktır:
26
halk sağlığına adanmış bir ömür
“Kaba oyununu çok iyi oynardım. Oyunun özelliği şuydu. İki ayak
üstünde duracaksın ve olduğun yerde ırgalanacaksın. Ayaklarından
birini yerden kaldırmak yasak, o zaman oyun bozulur. Yanda da sekiz
dokuz seğmen vardır. Ekibin başındaki oynarken bir o yana bir bu
yana eğilir. Diğer seğmenler de coşkuyla oynarlar. Bunda amaç asıl
oyuncuyu da coşturup ayağını yerden kaldırmasını sağlamaktır. Ayağını yerden kaldırdı mı hep birlikte halaya başlarlar. Bundaki anlam,
ağanın gücü, dirayeti ve inadıdır.
Bir keresinde, Araplı köyünde bir düğündeyiz. Abdallar diye tarif
ettiğimiz oyuncular, hem bey çocuğu olduğum için hem de bolca bahşiş
verdiğim için olsa gerek, beni çok severlerdi. Davullar zurnalar başlayınca beni de kaldırdılar. O kadar canlı, coşkulu çalınıyor ki abdallar
yerlerinde duramıyor oynuyor. Ben iki ayağımı yere sağlamca basmışım, olduğum yerde ırgalanıp duruyorum ama asla kıpırdamıyorum.
Onlar coşkuyu arttırdıkça ben daha sağlam basıyorum. Davul zurna
ile, oyuncu abdallarla bir inatlaşmadır gidiyor. Hepimiz kan ter içinde
kaldık. Ama benim ayaklarımı bir türlü yerden kesemiyorlar. Tecirli Aşireti beylerinin oğullarından biri olan Osman Doğan da düğünde. Kalkıp geldi, kulağıma “Ulan imansız, abdallar yorgunluktan bitti, yeter”
dedi. Bu durumda artık inat etmenin âlemi yok, başarmış sayılıyorsun.
Ayağımı yerden kaldırdım; sonra hiç durmadan Adana üçayağı, Maraş
dokuzlusu, Kırıkhan halayı… Bütün oyunları sırasıyla oynadık.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
27
Akdeniz kıyılarından
hayata açılmak
Öğretmenlerimden unutamadıklarımın en başında elbette edebiyat öğretmeni Rauf Mutluay gelir. Sonra ünlü bir edebiyatçı oldu, çok
sayıda kitabı çıktı. Matematik öğretmeni Şevki Altındağ’ı da unutamam.
O
rtaokulu başarıyla bitiren Mustafa Topal, birçokları için öğrenim yaşamının sonundadır artık. “Babanın varsıllığı sana
değil torunlarına bile yeter, deli misin sen, ne gerek var okumaya”
derler. Ailedeki genel eğilim de bu yöndedir. Ancak annesi öğrenimini
sürdürmesini istemektedir. Ağabeyi, annesinin de ısrarı ile Mustafa’yı
alır Adana’ya götürür ve Adana Lisesi’ne kaydını yaptırır. O günlerde
parasız yatılı sınavları da yapılmaktadır. Mustafa, üç ağabeyinin de
okuduğunu düşünüp babasına yük olmamak amacıyla şansını denemek ister ve sınava girer. Sınav sonucu onu hem sevindirir hem şaşırtır. Sevindirir çünkü kazanmıştır. Şaşırır çünkü hiç bilmediği bir kente
Antalya’ya gidecektir.
Antalya iklim bakımından Adana ve Osmaniye’ye benziyordu, aynı
bölgenin çocuklarıyla okuyacaktım yine. Bunu düşünmüştüm. O zamanlar Antalya küçük bir yerdi. Gidince devlet yurduna yerleştirildim.
Yurtta zaman çok güzel geçerdi. Yastık savaşlarını hiç unutamam. Bir
de yurttan arkadaşlarla meyve hırsızlığına(!) gittiğimiz günleri şimdi
gülümseyerek hatırlıyorum. Gece yurttan pijamayla çıkardık. Alt pijamanın paçalarını çorabın içine sokar, meyveleri içine doldururduk.
Mustafa Topal Antalya Lisesi öğrencisiyken
Mandalina, portakal, elma… Yurda gelince herkese dağıtırdık, güle oynaya hep birlikte yerdik.
Hafta sonları da sinemaya giderdik. Falezlerin altına girerdik, sular
aktığı için serin olurdu ve orada oturur ders çalışırdık. Havalar ısınınca
denize girerdik.
O yıllarda öğrencilerin kahvehaneye gitmesi yasaktı. Ama belki
de yasak olduğu için ilgimizi çekerdi, gider, tavla filan oynardık. Kimi
zaman öğretmenler, okulun yöneticileri baskın yaparlardı kahvehanelere. Bir gün yine tavla oynuyorduk, baskın oldu, ben kaçtım. Tevfik
adlı bir arkadaşımız vardı, o panikle masanın altına girmiş. Saklandığını
sanarak kayıtsızca bekliyormuş orada. Hemen görülmüş tabii. Abdurrahman Kevenoğlu diye bir müdür yardımcısı vardı, yakalamış bu arkadaşımızı. Bizim adlarımızı da öğrenmiş. Bana da uyarı cezası verildi bu
olayla ilgili olarak.
Öğretmenlerimden unutamadıklarımın en başında elbette edebi-
halk sağlığına adanmış bir ömür
29
yat öğretmeni Rauf Mutluay gelirdi. Sonra ünlü bir edebiyatçı oldu, çok
sayıda kitabı çıktı. Mutluay, kabadayı görünüşlü bir adamdı. Matematik
öğretmeni Şevki Altındağ’ı da unutamam. Bir de Hamit Bey vardı. Felç
geçirmişti, kolunu kaldırır ama sonra indiremezdi hemen. İlginç bir insandı. Bir de tarih-coğrafya öğretmenimiz vardı. Adını kimse bilmezdi.
“Lyonlu” derdik. Orada okumuş. Onun ilginç bir sesleniş biçimi vardı.
Hiçbir öğrenciyi adıyla çağırmazdı, nereliyse, oradaki bir ırmağın adıyla
çağırırdı. Eskişehirli birine seslenecekse “Porsuk çayı” derdi, bana herkes soyadımla “Topal” derdi, o ise “Oğlum Karaçaylı” derdi. Bir de Neşet
öğretmen vardı. Çok güzel bir kadındı. Turp Yusuf adındaki bir arkadaşımız, onun dersinde ayağının altına ayna koyar, o yanından geçerken ayağını çeker ve aynadan öğretmenin bacaklarını seyrederdi. Öyle
haşarılıklar da çoktu yani. Bu Neşet Öğretmen’den bir analık yakınlığı
görürdüm. Bir ara hastalanmıştım, zatürre teşhisi konmuştu. İstirahat
vermişti doktor. Yatakhaneye gidip yattım ama beslenme aynı, nasıl
iyileşeceğim? Yaz tatiline de çok bir zaman kalmamıştı, son sınavlara
girmesem bile sınıfımı geçebilecek durumdaydım. Memlekete gitmeyi
düşündüm ama okulun müdürüne de söylemeye korkuyorum. Sonunda, ana yakınlığına sığınarak Neşet Hanım’a söyledim, benim adıma
müdüre söylemesini rica ettim. “Derslerim iyi, sınıfımı her halde geçerim ama olmasa bile sağlığım daha önemli değil mi? Lütfen bunu söyleyin, yoksa kaçacağım” dedim. Nasıl etkili konuşmuşsam, Neşet Hanım
bana sarıldı gözyaşları içinde. “Merak etme, ben halledeceğim” dedi.
Gerçekten de, aynı gün akşamüstü müdür beni çağırdı, hastaneden iki
aylık rapor aldırıp memlekete yollayacağını, böylece okuldaki haklarımı da kaybetmeyeceğimi söyledi.
Genç Mustafa, raporla Osmaniye’ye döner. Annesinin özenli bakımı ile sağlığına kavuşur. Dağlar, ormanlar ve yaylalar yine onu beklemektedir.
O günlerinin tanıklarından Şehmus Yavuz, şunları anımsıyor:
“Onların konağında kiracı gibiydik. Dede dostuyduk. Biz alt kattaydık, onlar üst kattaydı. Gün boyu beraber olurduk. O lisedeydi. Gelince bizimle oynardı, ilgilenirdi, birlikte zaman geçirirdik kardeş gibi.
30
halk sağlığına adanmış bir ömür
Rahmetli babamla da yakın arkadaştılar. Annem de onu bir ağabey
olarak bilirdi. Fırtına gibiydi, yerinde duramazdı. Çok zeki biri olarak
hatırlıyorum. Spor da yapardı. Düzgün, samimi, cesur bir gençti.”
Antalya Lisesi’nden 1949’da pekiyi dereceyle mezun olur. Geleceğine ilişkin planlaması yoktur henüz. Hangi mesleği seçeceğini
bilememektedir. Yalnızca bir düşünce vardır kafasında: İnsanlara yararlı olmak.
Bu düşünceyi ta ilkokuldan beri kafamda taşıyordum. İnsanlara
yararlı olmak, onları mutlu etmek isteği vardı içimde. Yaz aylarında
Osmaniye’ye, köye gittiğimde de yaşadığı yere yararı olan insanlarla
bir arada olmayı isterdim. Onlardan öğreneceğim şeyler olduğunu düşünürdüm. Bu düşünce nereden ve nasıl doğdu içime bilmiyorum ama
bunu isterdim. Osmaniye’de Dede Bozdoğan adında şişman bir adam
vardı. Şehre ilk otomobili bu getirmiş. İlk sinemayı da yine o açmış. Bu
adam sonra, DP döneminde belediye başkanı da oldu. Bir de Hacı Ömer
diye biri vardı. Toprakla uğraşırdı, lahana yetiştirirdi. Bunun ne önemi
var, diyeceksiniz. Basit bir iş belki ama bizim oralarda ayrıksı bir durumdu. Türkmenler, hayvancılık yapar ama toprakla uğraşmayı küçümser,
sevmezler. Ekip biçmenin Balkan göçmenlerinin, muhacirlerin işi olduğuna inanırlar. İşte bu Hacı Ömer, bir istisnaydı ve toprakla uğraşırdı.
Ben onun bu yönünü çok severdim, onunla sohbet eder, anlattıklarını
dinlerdim. Sonra; İsmail Altay adında bir diş tabibi vardı Osmaniye’de.
İşine titiz biriydi. Örneğin bir diş yapar, bakar, inceler, beğenmezse “Bu
olmadı, yeniden yapacağım” deyip sökerdi. Hadi tamam, diye başından savmazdı. Onun işine titizlenmesi ve mesleğine saygısı beni çok
etkilemiştir. Yine örnek aldığım kişilerden Beyceoğlu Ali Ağa vardı. Yiğit
adamdı. Kendine sığınanları ölümü pahasına kimseye teslim etmezdi.”
Lise mezunu Mustafa, Osmaniye’de farklı, başarılı, çalışkan kişileri gözlemleyip onlarla iletişim içinde günlerini geçirirken, bir
başka diş tabibi ile sohbetleri sırasında farkında olmadan yaşamının
yönünü belirlemektedir. Bu diş tabibinin adını kimse kullanmamaktadır Osmaniye’de; herkes onu ”Adıgüzel” olarak anmaktadır. Adıhalk sağlığına adanmış bir ömür
31
güzel, bir gün Mustafa’ya “Sen git diş hekimliği fakültesine gir, mezun olunca gelirsin birlikte çalışırız” der. Bu öneri hoşuna gider genç
Mustafa’nın.
Yıl 1950’dir. Ailesini de ikna eder Ancak o zamanlar otobüsle
İstanbul’a gitmek olağanüstü zordur. En uygun araç trendir. Irak’tan
gelen Bağdat Ekspresi Osmaniye’den geçip İstanbul’a gitmektedir. Fakat o da tıklım tıklım doludur her zaman. Neredeyse bütün
Anadolu’yu İstanbul’a taşıyan bir araçtır Bağdat Ekspresi.
Zorunlu olarak bu trenle İstanbul’a doğru yola çıkar. Ancak yolda
düşünmeye başlar. İnsanın ağzında yalnızca otuz iki tane diş var. Biri
dişinden hasta olsa, otuz ikide biriyle uğraşacaksın. Oysa bir insanın
bütün bedeniyle ilgilenmek daha anlamlıdır. Böyle düşünür ve daha
İstanbul’a varmadan diş hekimliği fakültesinde okumaktan vazgeçer. O
dönemin üniversiteye giriş sistemine göre, kimi dersler pekiyi ise, istediğin fakülteye girebilirsin. Mustafa Topal’ın da fen dersleri pekiyidir;
bu nedenle bu alanda öğrenim veren bütün fakültelere kayıt yaptırma
hakkı vardır. Bu hakkını kullanarak gider ve tıp fakültesine kayıt olur.
32
halk sağlığına adanmış bir ömür
İstanbul’da genç tıbbiyeli
İstanbul’da önce otelde kaldım. Sonra öğrenci
yurduna geçtim; Laleli Talebe Yurdu’na. Fakültemiz Beyazıt’taki merkez binadaydı. Zaten o zaman
Türkiye’de yalnızca bir tane tıp fakültesi vardı.
İstanbul, Osmaniye’ye, Adana’ya göre bambaşka
ve çok büyük bir şehirdi. İnsanı içine çeken, her
yönüyle cazip bir şehirdi.
İ
stanbul, 1950 yılında nüfusu henüz bir milyonu bile bulmamış
bir kenttir. Müslüman ve gayrimüslimlerin bir arada yaşadığı, Osmanlının izlerinin her semtte görülebildiği, boğaz kıyılarının
yağmalanmadığı, yeşillikler içinde bir şehirdir. Ancak yoksulluk ve
salgın hastalıklar da şehrin sokaklarında, kenar semtlerinde kol gezmektedir. Mustafa Topal’ın, Haydarpaşa’da trenden inip İstanbul
toprağına ayak bastığı günlerde, İstanbul Sağlık Müdürlüğü, şehirde
humma, difteri, dizanteri, kızıl, kızamık, şarbon hastalıkları vakalarının listesini yayımlayıp yurttaşları ve ilgilileri uyarmaktadır. Gazete
haberlerine göre “Sağlık ve Sosyal Yardım Müdürlüğü, teşkil ettiği
ekipleri cumartesi günleri öğleden sonra başlamak ve pazartesi sabahına kadar devam etmek üzere köylerdeki sağlık vaziyetlerini kontrole
memur etmiştir. Her ekipte bir doktor, bir ebe, müteaddit sağlık memurlarıyla hemşireler bulunmakta ve sık görülen hastalıklar için de
ilaçlar götürülmektedir.”
Mustafa Topal’ın kayıt yaptırıp heyecan içinde ilk adımını attığı İstanbul Tıp Fakültesi Beyazıt’taki merkez binadadır. O kayıt olduğunda,
Tıp fakültesi yıllarında arkadaşı İbrahim Ceylan ile
fakülte, kuruluşunun 480. yılını kutlamaktadır. 1470’de Fatih Darüşşifası adıyla kurulan bu öğretim kurumu, 14 Mart 1827’de Tıphane-i
Âmire adını alarak yenilenmiş, daha sonra da Tıp Fakültesi’ne dönüşmüştür. O yıl dekan Prof. Dr. Kazım İsmail Gürkan’dır.
Bizden önce İstanbul’a öğrenim için gitmiş Osmaniyeli bir arkadaşımız vardı: Fikret Tuncer. Bize İstanbul’u anlatırdı uzun uzun. Merakla
ve özenerek dinlerdik hukuk öğrenimi gören bu hemşerimizi. Onun
anlattıklarından, örneğin “sandviç” konusunu hiç unutmuyorum. Ders
aralarında sandviç yediklerini anlatırdı. Bu sözcüğü ilk kez duyuyorduk;
yemekle ilgili bir kavram olduğunu anlıyorduk ama nasıl bir şeydir, hiçbir fikrimiz yoktu. Cahilliğimiz ortaya çıkmasın diye soramıyorduk da.
34
halk sağlığına adanmış bir ömür
Tıp fakültesi yıllarında arkadaşı Osman Kiremitçi ile
Bir süre sonra İstanbul’da, Haydarpaşa’da, Veli Temel adlı bir arkadaşımla bir yakınımızı bekliyoruz. Tren gecikti. Karnımız acıktı. Bir yemek yiyelim dedik. Paramızı denkleştirip Gar Lokantası’na girdik. Ben yemek
söyledim, Veli de sandviç söyledi. Benim yemeğim geldi. Veli’ye de bir
tabağın içinde bir ekmek parçası geldi. Bekliyoruz Veli’ye de “sandviç
yemeği” gelecek diye. Dayanamayıp garsona sorduk: “Bizim sandviç
yemeği gelmedi, gecikti.” Garson şöyle bir süzdü bizi sonra gülerek
“İşte, sandviç bu, ekmek arası bir şeyler” dedi. Böylece öğrendim sandviçin ne olduğunu.
İstanbul’da önce otelde kaldım. Sonra Laleli Talebe Yurdu’nda, bir
ara da bir pansiyonda kaldım. Fakültemiz Beyazıt’taki merkez binadaydı. Zaten o zaman Türkiye’de yalnızca bir tane tıp fakültesi vardı.
halk sağlığına adanmış bir ömür
35
İstanbul, Osmaniye’ye, Adana’ya göre bambaşka ve çok büyük bir
şehirdi. İnsanı içine çeken, her yönüyle cazip bir şehirdi. Bizim Adana
yöresinde eğlence kültürü gelişmiştir; bu nedenle Adanalı arkadaşlarımız İstanbul’un eğlence dünyasını, barlarını, pavyonlarını da kısa sürede keşfettiler. Ancak bizde, yani Türkmenlerde eğlence hayatı o kadar
çekici değildir. İstanbul’un bu yanı bana pek cazip gelmiyordu. Sinemayı çocukluktan beri sevdiğim için en çok filmlere giderdim. Asri Sinema
vardı, en çok oraya giderdim. Sinema çıkışı da İstiklal Caddesi’nde dolaşırdım yukarı aşağı. Bütün eğlence hayatım neredeyse bundan ibaretti.
Fakültede ilk yıl, öğretim üyelerinin çoğu Almandır. Botanik hocası Herburn’dür. Zooloji hocası ise Kurt Kozvik’tir. Türkiye’deki
kuş cennetlerini ortaya çıkaran kişi olarak bilinir. Fizik profesörü Meliha Terzioğlu, onun asistanı ise Adnan Sokullu’dur.
Sonraki yıllarında ise hiç unutamadığı hocalarından biri Ömer
Özek’tir; mikrobiyoloji öğretim üyesidir. Mustafa Topal, bir tek bu
öğretim üyesinin dersinden bütünlemeye kalmıştır. Bütünleme sınavına da, o geceki Malatyalılar Gecesi’nde neredeyse sabaha kadar bir
kızla dans edip eğlendiği için iyi hazırlanamamıştır. Sınav salonuna
gider. Asistana rica edip sınava biraz daha geç girer. Notlar açıklandığında 58 aldığını görür. Geçmesi için 60 gereklidir. Dersin hocası,
böyle bir iki puanla geçer notu kaçıranları sözlü sınava alacağını duyurmuştur. Sırası gelince içeri girer; ancak küçük bir sorun vardır,
sınava hiç hazırlanamadığı için, bu notu da kopye ile almıştır. Şimdi
hangi konuyu sorsalar bilemeyecek ve kalacaktır. Dersin öğretim üyesi Ömer Özek’in ta Osmanlı döneminden kalma çok sevdiği hocası
Ziya Öktem de sınav kurulundadır. Mustafa Topal, kendince bir plan
yapar. İçeri girdiğinde Ömer Özek yer gösterip “Otur evladım” der.
Oturmaz. Ziya Öktem de “Otursana evladım” diye uyarır, ama yine
oturmaz. Öylece ayakta beklemektedir. Sınav kurulundaki öğretim
üyeleri şaşırmışlardır.
Kurulun en kıdemli üyesi Ziya Öktem bu kez şaşkınlıkla sorar:
‘Evladım niçin oturmuyorsun?’ İşte bu soruyu beklemektedir genç
öğrenci:
36
halk sağlığına adanmış bir ömür
“Efendim” der “iki hafta evvel vefat eden İbnülemin Mahmut Kemal İnal vardı. O rahmetliyi ben burada, çok kez kütüphaneye sırtımda çıkarırdım. O büyük adamın anısına bir dakikalık saygı duruşunda
bulunursak, otururum”.
Mustafa Topal’ın sözünü ettiği, herkesin büyük saygı gösterdiği
bir bilim adamıdır. Ziya Öktem’in hocasıdır. O günlerde yeni ölmüştür. Kuruldaki herkes hemen ayağa kalkar. Mustafa, Öktem’in gözlerinin yaşardığını görür. Bu işi hallettiğini anlamıştır; bunda da yanılmaz. Ziya Öktem, bu uyanık öğrencinin sınav kâğıdını eline alır,
evirir çevirir ve “Evladım Mustafam” der, ağlamaklı bir sesle; “Ben
sana sual soramam artık, notunu pekiyi olarak veriyorum.”
Mustafa Topal’ın, ilk yılı, ülkenin en büyük şehrine alışma, uyum
sağlamayla geçerken sonraki yıllarda sosyal bir tıbbiyeli olarak tanınacaktır. Örneğin, Suphi Baykam’ın genel başkanı olduğu Milli Türk Talebe Birliği’nin tıp kolu başkanlığı yapacaktır uzunca bir
süre. Birçok sosyal ve kültürel faaliyetin gerçekleşmesinde rol alacaktır. Mesleki etkinlikleri de yönetecektir ayrıca. Örneğin o zamanki
Yugoslavya’nın öğrenci birliği ile öğrenci değişimi projesinde görev
alacak ve kafile başkanı olarak Belgrad’a gidecektir.
Tıbbiye öğrencisi Mustafa Topal, pek ders çalışan biri değildir.
Yıl içinde dersleri izleyip, sınav öncesi şöyle bir göz gezdirerek başarılı olabilen bir öğrencidir. Bu birçok arkadaşını şaşırtan bir durum olduğu gibi, onun fakülte yıllarının ayırıcı özelliğidir de. Tıp
Fakültesi’nde aynı sınıfta olan arkadaşı Prof. Dr. Veli Lök, Mustafa
Topal’ın bu durumunu şöyle hatırlayacaklardır yıllar sonra: “Mustafa
Bey ile Tıp Fakültesi döneminden beri arkadaşız. Çok zeki, yakışıklı
ve sınıfımızın güzel kızlarının ilgi alanındaki arkadaşımızdı. Çok ders
çalışmazdı. Biz elimizde kitaplar, çantalar kütüphaneye gider ders çalışırdık. Mustafa’nın da içinde olan birkaç arkadaşımızın bizim gibi
çalışanlarla dalga geçtiğini hatırlarım. Mustafa, fazla ders çalışmadan
sınıfı geçme kolaylığını bulmuş biriydi, öyle bir özelliği vardı.”
Prof. Dr. Kalbiye Yalaz da, Mustafa Topal’ın bu özelliğine dikkat çeker, fakülte yıllarını anımsadığında: “Biz 1956 yılı mezunuyuz.
Tıpta aynı sınıftaydık. Sınıfta yüz otuz sekiz kişiydik. Mustafa Tohalk sağlığına adanmış bir ömür
37
Tıp fakültesi yıllarında kadavra çalışmasında
pal, sınıfın en uzun boylularındandı. Amfiye en arkadan girer, şöyle
bir dolaşır çevreyi kolaçan ederdi. Sınav zamanları biz kütüphanede
yoğun şekilde ders çalışırken o da elinde kitaplarıyla gelir ama pek
çalışmaz, şöyle bir dolaşır giderdi. Çalışmazdı ama çok başarılıydı.”
Tıp öğrencisi Mustafa, babası varlıklı olmasına karşın kimseye
yük olmamaya çalışmaktadır. Onun yüksek öğrenim görmesini en
çok isteyen kişi annesidir, bu nedenle maddi açıdan da herkesten gizli
destekler oğlunu:
Babam pek para göndermezdi. Bizim öğrenim hayatımızla ilkokuldan beri ilgilenmezdi o. Hatta hiç unutmam, ortaokulda öğretmen
okula çağırmıştı, babam hangi okula gittiğimi bilememiş, ilkokula gitmiş beni sormuş, öğretmenlerin şaşkın bakışları altında beni aramış
biriydi. Ancak annem hep destek olmuştur bana. Babam varlıklıydı, o
nedenle annemin boynunda iki sıra beşi bir yerde altın olurdu. Bir tanesini bana verirdi; o bir altın bana yarıyıl yeterdi. Bozdurur harcardım.
İstanbul’da çalıştım da. Bir gün plaja gitmiştik bir kız arkadaşımla. Biri
boğulmak üzereymiş, sahile getirdiler. Doktor yok mu, diye sordular. Ben
38
halk sağlığına adanmış bir ömür
MTTB ekibiyle Belgrad'da
de beşinci sınıfım ya, “Ben varım” dedim ve müdahale ettim, kendine getirdim boğulmak üzere olan kişiyi. Bunun üzerine plaj işletmecisi bana
“Belediye plajda doktor çalıştırma zorunluluğu getirdi, sen gelip çalışır
mısın?” dedi. Demin doktor olduğumu söylemiştim ya, geri dönemedim
sözümden ve “Tamam çalışırım” dedim. İki sezon Salacak Plajı’nın doktorluğunu yaptım! Aylığım 200 liraydı. Plajda yatma yeri de vardı.
Tıbbiye öğrencisi Mustafa, fakültenin son iki yılında, çalışmasının
yanı sıra, babasının mali durumunun bozulması nedeniyle okulunu bitirememe tehlikesi ile karşı karşıya gelir. Ne yapabileceğini düşünür
ve bazı arkadaşlarının burs aldıklarını anımsar. Doğruca Ankara’ya
gider ve önceden tanıdığı Adana Milletvekili Doktor Sedat Bali’yi
arar; evini bulur, görüşür ve durumunu anlatır.
“Beyefendi” der, “tıbbiyenin dördüncü sınıfına geldim ama okulumu bırakmak zorunda kalabilirim. Bana lütfen yardım edin.”
“Sana nasıl yardım edeyim delikanlı?” diye ilgiyle sorar milletvekili.
“Eğer devlet bursu alabilirsem, öğrenimimi devam ettirebilirim.”
diye yanıtlar.
“Ama” der milletvekili “biliyorsun herhalde, bursun zorunlu hizmeti vardır sonradan.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
39
“Biliyorum efendim; ama başka çarem yok.”
“İyi o halde” der milletvekili ve Sağlık Bakanlığı Müsteşarına telefon açar. Mustafa Topal’ın durumunu anlatır ve ona mutlaka burs
çıkarılmasını rica eder. Müsteşar, eylül ayı sonunda olduklarını, yeni
burs başvurusunun yeni yıldan ve yeni bütçeden önce kabul edilmesinin mümkün olmadığını söyler.
Milletvekili, “Yahu bu çocuğun öyle yeni yıldı, bütçeydi, bekleyecek hali yok, ayarlayın bir şeyler” diyerek diretir.
Müsteşar “O arkadaşımızı benim yanıma bir gönderir misiniz?” der.
Mustafa Topal, milletvekiline teşekkür ederek olabilecek en hızlı şekilde Sağlık Bakanlığı'na gider ve Müsteşarın kapısına dayanır.
Müsteşar, Mustafa’yı tepeden tırnağa süzer ve biraz da kızgın bir eda
ile “Geçmiş olsun; ne var o kadar acil yeni yılı bekleyemeyecek?” der.
Genç öğrenci boynunu büküp susar; yanıtlamaz Müsteşarı.
“Hadi bakalım; sen Ankara’da oyalanma, doğruca İstanbul’a git
ve üniversitenin muhasebesine uğra; bursunu verecekler” der.
Genç tıp öğrencisi, öğrenimini yarıda bırakmayacak olmanın sevinciyle hemen İstanbul’a döner. Üniversitenin muhasebe birimine
başvurur ve gerçekten de bursunun hazır olduğunu görür.
40
halk sağlığına adanmış bir ömür
2.
İNSANLIĞA HİZMET YOLUNDA
BİR DOKTOR
M
ustafa Topal, 1956’da İstanbul Tıp Fakültesi’ni başarıyla bitirir. O yıllarda yeni mezun doktorlar yurtdışına gidip
görgü ve bilgilerini arttırmaktadırlar. Herkes Almanya, İngiltere gibi
ülkelere gitmeyi yeğlerken, Doktor Mustafa Topal, Romanya’yı seçer.
Bunun nedeni de dünyaca ünlü doktor Anna Aslan’la birlikte çalışabilme arzusudur. Profesör Anna Aslan, o yıllarda genç kalma/yaşlanma
konusu üzerinde çalışmakta, bulguları dünyada tıp camiasında ilgiyle
karşılanmaktadır. Mustafa Topal da sıradan bir hekim olmayı düşünmeyip, insanlığa yararlı olabileceği bir alanda çalışmak istemektedir.
Anna Aslan’ın çalışmalarından heyecan duymuştur, ondan öğreneceği şeylerle Türkiye’de yararlı çalışmalar yapabileceğini düşünür ve
Romanya’ya gider. Anna Aslan’ın asistanı olarak çalışmaya başlar.
Dönemin Romanya Büyükelçisi Namık Mardin de “gençlik tedavisi”
görmektedir Aslan’ın merkezinde. Onunla Mustafa Topal ilgilenir.
Anna Aslan, bizim Kars yöresinden göç etmiş Ermeni asıllı bir hekimdi. Geriontoloji ve romatoloji alanında çalışıyordu. Batı tıbbı insanı
hasta olduktan sonra iyileştirme üzerine yoğunlaşır. Bu, işin özünde
para kazanmaya yönelik bir yöntemdir. Oysa asıl yapılması gereken,
insanı hastalıktan korumadır; yani önleyici tıp dediğimiz olgu. İşte
Anna Aslan bunu savunuyordu ve bizim procain dediğimiz maddeyi
kullanıyordu. Ama bunu dünyaya kabul ettiremedi. Öldükten sonra da
onun yöntemleri unutuldu gitti. Anna Aslan’ın yöntemi bence doğruydu. Çünkü bu yöntemin sonuçlarını gözlerimle gördüm. Romanya’nın
CHIMIMPORT adlı şirketinin mümessilliğini aldım, bu yeni yöntemi
Türkiye’de uygulamak istedim ama başaramadım. Bürokrasi de önüme
çok engel çıkardı.
Anna Aslan’ın gençlik aşısını Türkiye’ye getirmek isteyen Doktor
Mustafa Topal’ın o dönemdeki çabasının tanıklarından biri Selahattin Sözen’dir: “Ben o günlerde bankada çalışıyordum. Mustafa Bey’e
yardımcı olmuştum. Büroda çalışıyordum. Evrak işlerini, bürokratik
işleri düzenliyordum. Mustafa Bey, bu gençlik aşısını getirtmek için
çok uğraştı. Olmazsa, İstanbul’da ambalajlama yapalım dedik, yine
olmadı. Kimi büyük tüccarlar karşı çıkıyorlardı, gençlik aşısını kötülüyorlardı. Hatta bir ara bu gençlik aşısını ithal ettik diye hakkımızda
kamu davası bile açıldı.”
Doktor Mustafa Topal, Romanya’dan döndükten sonra bir klinikte
çalışmak ya da üniversitede asistan olmak ister. Bunun için ihtisas yapmalıdır. Zaten mecburi hizmeti de vardır. Ancak o Romanya’dayken
uzmanlık eğitimi için açılan alanların kontenjanları dolmuştur. Araştırır ve görür ki yalnızca adli tıp alanında kontenjan açığı vardır. Tamam der, ben bu alanda da ihtisas yapabilirim. Gidip başvuruda bulunur. Kontenjan dolmadığı için, sınava gerek görmezler; hemen kabul
ederler başvurusunu.
Adli Tıp Enstitüsü’nde ihtisas eğitimine başlar. Ancak aklı sağlık
alanında üretimde bulunmak ve ticaret yapabilmektedir. Bunu aklının
bir köşesinde saklı tutar hep; günü geldiğinde uygulamaya koyabilmek üzere…
O sırada, önceden tanıştığı Notre Dame de Sion Fransız Lisesi
mezunu Gönül Hanım’la 1957’de evlenir. Bu eşinden Arzu ve Levent
adlı iki çocuğu olacaktır.
Üniversitede adli tıp alanında ihtisasını sürdürürken Sağmalcılar
semtinde muayenehane açar. Bursun bittiği, memleketten yeterli paranın
gelmediği bir dönemde muayenehane açabilmesini şöyle anlatır kendisi:
Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş, derler. Öğrencilik yıllarımda
bir ara Gümüşsuyu’nda Madam Goncagül’ün evinde pansiyoner olarak kalmıştım. Biraz ilerideki bir ev, Yapı ve Kredi Bankası’nın kurucusu
44
halk sağlığına adanmış bir ömür
Fakülteden mezun olduktan sonra, Necdet Ulaş ile
Kazım Taşkent’indi. Bu beyefendinin bizimle yaşıt biraz safça bir oğlu
vardı. Biz onunla ilgilenirdik, arkadaşlık eder, gelişmesi için yardımcı
olurduk. Kazım Bey de ara sıra bizi evine davet eder, ağırlardı. Yine öyle
bir gün, Kazım Beylere bir konuk geldi. Adı sonradan öğrendiğimize
göre Selim Bayakır’mış. Bizimle sohbet etti, ilgilendi, sorular sordu filan. O da bankanın kurucularındanmış.
Adli tıp alanında ihtisas eğitimine başladığım zamanlarda, bir gün
İstiklal Caddesi’nde dalgın dalgın yürüyordum. Dalgındım çünkü muayenehaneyi borçla açmıştım, para kazanıp kazanamayacağımı bilmiyordum. Ya borcumu ödeyemezsem? Bu beni çok düşündürüyordu.
Selim Bayakır’la karşılaştım İstiklal’de. “N’apıyorsun doktor?” diye
sordu. “İyiyim” diye cevap verdim.
“Nerelerdesin hiç görünmüyorsun; keyfin nasıl?”
halk sağlığına adanmış bir ömür
45
“Yaşıyoruz işte…” dedim keyifsiz bir sesle. Bir yandan da çekiniyordum; sıradan bir gençle koskoca bir banka yönetim kurulu üyesi yol
ortasında senli benli konuşacak değil ya!
“Sen gel bakalım benimle” dedi ve kolumdan tutup yürümeye başladı. Galatasaray’daki Yapı Kredi Bankası Şubesi’ne girdik. Onu tanıyorlar tabii, hemen buyur ettiler.
“Şu gence meslek kredisi lazım, verelim” dedi.
Ben şaşırdım; söylememiştim ihtiyacım olduğunu. Sonradan düşündüm, doktor çıkmış adam, boş boş dolaşıyor, demek ki bir derdi var,
diye düşünmüş olmalı. O günlerde meslek kredisi almak bir mucizeydi.
Hele yeni mezun olmuş bir doktora kim, niçin kredi versin? Bunu hayal
bile edemezdim. Bana 3.000 TL kredi verdiler. O güne kadar ben 1000
lirayı bile bir arada görmüş değildim. Şaşırdım. Hemen aynı gün, bütün
borçlarımı ödedim, elime de 1000 lira para kaldı.
Adli Tıp Enstitüsü’nde uzmanlık öğreniminin ilk yılı patoloji bölümünde, ikinci yılın bir bölümü asabiye bölümünde, kalanı ise mevzuat çalışmalarını öğrenmek için adli tıp meclisinde geçmektedir.
İhtisasının gereği olarak bir dönemini Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi’nde geçirir. Bu günleri hekimliği açısından önemli
anılarla doludur. Bu hastanenin 34. koğuşunda, Doktor Adil Üçok’un
yanında çalışır. Değişik hastalarla karşılaşır. İçlerinden biri general
emeklisidir. Kendini dünya orduları başkomutanı sanmaktadır! Hiç yatağında yatmaz, çünkü uzaydan birileri gelip ona suikast yapacaktır(!)
Bir gün Küçükçekmece’deki bir düğünde kavga çıkmıştır. Polis kavgaya karışanların tümünü toplayıp Bakırköy’e, hastaneye getirir, alkol
muayenesi için. Doktor Nuri Haydar Sandıkçı’nın asistanı nöbetçidir.
Gelen herkesi sabah işlem yapmak üzere koğuşlara dağıtır. 34. koğuşa
da iki kişi konur. Dünya orduları başkomutanı(!) da uzaylılar bana suikast yapmaya geldiler diye bütün koğuşu etrafında toparlar ve horuldayarak uyuyan zavallı sarhoşa saldırırlar. Mustafa Topal sabah hastaneye
geldiğince karşılaştığı manzara karşısında şaşkına döner: Koğuş savaş
alanına dönmüştür. Düğüncü sarhoş yaralanmıştır. Sabah koğuştan çıkarıldığında yaşadıklarına inanamaz gözlerle bakınmaktadır çevresine.
46
halk sağlığına adanmış bir ömür
Doktor Mustafa Topal, ihtisasını yaparken otopsi uygulamalarında da birçok trajik olaya tanıklık eder. Ancak içlerinden birini hiç
unutmayacaktır. Dönemin önemli sanayicilerinden Necip ve Cemil
Akar adlı iki kardeşle tanışmaktadır. Cemil Akar’la yakın dostturlar.
Sık sık görüşüp sohbet ederler. Bir gün otopsiye çağrılır. Biri boğulmuştur; öldürüldü mü yoksa gerçekten boğuldu mu bunun saptanması
gerekmektedir. Önlüğünü giyer, eldivenini takar ve olağan bir işleme
başlamak üzere, upuzun yatan ölünün yüzünü açar. O an bütün dünyası kararır; cansız beden Cemil Akar’a aittir! Kendini zorlukla dışarı
atar, hocasına gider ve bu otopsiyi yapamayacağını söyler. Profesör,
“Sen” der “buraların, bu işlerin adamı değilsin.”
Bir yandan da o dönem İstanbul’un yoksul bölgesi olan
Sağmalcılar’daki muayenehaneyi işletmektedir. Bu semt o kadar yoksul ve bakımsızdır ki Mustafa Topal muayenehanesine gitmek için çamurlara bata çıka yol kat etmek zorunda kalır. Hastaların çoğu da para
halk sağlığına adanmış bir ömür
47
verecek durumda değildir zaten. Yeşilköy’de muayenehanesi olan bir
arkadaşı yardımcı olur, hasta gönderir.
İhtisasını başarıyla bitirir. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli
Tıp Enstitüsü’nce 9 Haziran 1959’da düzenlenen “Adli Tıp Uzmanlık
İmtihan Raporu”nda şöyle denmektedir:
“1. Asistan Dr. Mustafa Topal’ın uzmanlık için hazırlamış olduğu
‘Çocuk Öldürme’ isimli 50 sayfalık tezi heyetimizce tetkik edilerek kabul edilmiştir.
2. Dr. Mustafa Topal’a evvela pratik çalışmalardan leke muayeneleri yaptırılmış ve bilhassa kan lekesinin hangi yolla araştırılacağı
sorulmuştur. Bu mevzuda en kati ve en güzeli olan Strazovski usulü ile
yapılan araştırmayı göstermiş ve burada hemin billurlarını mikroskobik olarak tesbit etmiştir. Ayrıca sperm lekesinin tesbiti hususunda sorulan suallere doğru cevap vermiş ve bu arada en pratik olan florance
miyariyle sperm lekesinin tesbitini yapmış ve yine mikroskopta periyodat ve coline billurlarını göstermiştir. Bu usulden gayri diğer araştırma metodlarını da tarif etmiştir. Netice olarak Dr. Mustafa Topal’ın
lekeler hakkında etraflıca malumatı olduğu ve bunları muvaffakiyetle
meydana çıkarabileceği heyetimizce müsbet olarak karşılanmıştır.
3. Dr. Mustafa Topal imtihan huzuruna alınarak kendisine Adli
Psychiatri’nin en önemli mevzularından olan ‘Paralizi General’ sorulmuştur. Dr. Mustafa Topal bu mevzuu bilhassa Adli Tıp noktai
nazarından etraflıca izah etmiş ve klinik ârazlarını da bu meyanda
belirtmiştir. İkinci sual olarak ‘Anoxi-hypoxie’ hakkında düşünceleri
sorulmuş ve bu mevzuda da misallerle bizleri tatmin eden cevaplar
vermiştir. Üçüncü sual olarak ‘kronik alkolizm’ sorulmuş ve bunun
adli tıp cephesi istenmiştir. Dr. Mustafa Topal bu mevzuda etraflıca
cevaplar vererek jüriyi tatmin etmiştir.
Netice olarak Dr. Mustafa Topal’ın yapılan uzmanlık imtihanında
başarı gösterdiği ve kendisine heyetimizce ‘Adli Tıp Uzmanı’ unvanının verildiğine dair işbu mazbata tanzim edilmiştir.
Prof. Dr. Osman Saka (Fizyopatoloji Enstitüsü Direktörü)
Ord. Prof. Dr. Besim Turhan (Patolojik Anatomi Ens. Dir.)
Prof. Dr. Hikmet Yalgın (Adli Tıp Enstitüsü Direktörü)”
48
halk sağlığına adanmış bir ömür
Anne ve babasıyla
Adli Tıp Uzmanı Doktor Mustafa Topal, yeni unvanını aldıktan
sonra Ardından Osmaniye’ye gider, babasıyla görüşmek için.
“Baba, ben artık Osmaniye’den koptum. Bundan sonra yaşamım
buradan uzakta geçecek herhalde. Çünkü akademik kariyer yapmak
istiyorum.” der. Babası, bir süre düşünür ve sonra gözlerinin içi gülerek “Oğlum” der, “ne yaparsan yap, nerede yaşarsan yaşa, kimlerle
olursan ol; bu senin bileceğin iştir bundan böyle. Ama eğer kul hakkı
yersen sana hakkımı helal etmem.”
Birkaç gün memleketinde kalır. Annesiyle özlem giderir, akrabalarını ziyaret eder, arkadaşlarıyla buluşur.
Önünde yepyeni ufuklar açılmıştır artık. Babasının bu sözünü kulağına küpe yaparak döner Osmaniye ziyaretinden.
İstanbul’a dönüşte Adli Tıp Enstitüsü’ne gider. Enstitü Müdürü
Hikmet Yalgın, “Eğer istersen bizde asistan olup akademik kariyer
yapabilirsin” der. Bu öneriyi kabul eder. Enstitüde pek akademisyen
yoktur zaten. Profesör Hikmet Yalgın’ın yanında bir de bir doçent vardır. Enstitü’nün idari işlerini imza yetkisi onlarda olduğu için bu iki
akademisyen yürütmektedir. Bir de Adli Tıp Müessesesi vardır, Adalet Bakanlığı’na bağlı çalışan. Mustafa Topal’ı oradan da istemektedirler. Prof. Cahit Özen “Sen üniversiteyi bırak, bize gel, önce adli
tıp meclisi raportörü yaparız, sonra meclis üyesi olursun” der. Ancak
Doktor Topal üniversite asistanlığında devam etmeyi tercih eder.
Bir gün SSK’dan bir evrak gelmiştir kuruma. Bir kişi bileğinden
vurulmuştur ve sakatlanmıştır. Enstitüdeki doçent, evrakı düzenlemesi ve imzalaması içi, âdet olmadığı halde Mustafa Topal’a gönderir ve
“Bizim yeni doktor bunu imzalasın” der.
Gönderilen olayı inceler; iki türlü karar verilebileceğini görür.
“Uzuv zaafı” denilebilir, “tadil-i uzuv” tanısı da konabilir. Tanıya ve
düzenlenecek rapora göre, o kişiyi bu hale getirene ceza verilebilecek,
tazminat alınabilecektir. Yani sorumluluk isteyen bir imza atacaktır.
Olguyu enine boyuna inceleyen genç asistan “uzuv zaafı” tanısı
koyar ve doçentin odasına gider:
“Siz imzalamamışsınız; bana imzaya göndermişsiniz. Neden?”
diye sorar.
50
halk sağlığına adanmış bir ömür
Doçent “Daha dün imza sahibi oldun, bugün itiraz ediyorsun”
diye çıkışır genç doktora.
Mustafa Topal sabreder. Doçent bağırıp çağırmayı sürdürürken,
birkaç ay önce babasının “Sakın kul hakkı yeme” sözünü anımsar.
Bu işte bir bit yeniği olduğunu sezer ve “Ben imzalamıyorum” der
doçente “Eğer sen de gerçeğin tersi bir rapor düzenleyip imzalarsan,
seni öldürürüm.”
Ortalık karışır tabii. Artık tepesi atmıştır genç doktorun. Masada
duran otopsi bıçağını kapar; kurumun hademesi Rıza Efendi araya
girer. Doçent kaçar. Mustafa Topal da peşine düşer.
Adli Tıp Enstitüsü o yıllarda Gülhane Parkı girişinin karşısındaki binadadır. Caddeye çıkarlar. Doçent yukarıya, Sultanahmet’e doğru kaçmaktadır; ardında da elinde bıçakla Mustafa Topal. Bir ara bıçağı fırlatır
ama tutturamaz. Çevredeki esnaf araya girer ve Topal’ı yatıştırırlar.
Bu olaydan sonra, Enstitü’de geleceğinin olmadığına karar verir.
Daha imza yetkisinin ilk günlerinde böyle gerilimli olaylar yaşamaya
başladıysa, sonrası daha kötü olabilir. Akademik kariyer yapması olanaksız hale gelir. İstifa etmeye karar verir.
Peki ama ne yapacaktır? Bundan sonra yaşamını hangi alanda
sürdürecektir? Düşünür ve Osmaniye’ye dönmeye karar verir. Eşine
durumu açar; orada bir yaşam kurmayı denemeleri gerektiğini söyler.
halk sağlığına adanmış bir ömür
51
“Çocuk doktor”dan
“mendilli doktor”a
Bir gün de bir adamcağız geldi. “İkiz Ali” diye
biri. O da çevre kentlerdeki doktorları dolaşmış
ve çare bulamamış. Onun da ateşi bir türlü düşmüyormuş. Demişler ki “Şurada bir ‘mendilli
doktor’ var; bir de ona git.” Ceketimin yaka cebine mendil koyardım o zamanlar. O nedenle halk
arasında lakabım “Mendilli doktor”a çıkmıştı!
Eh, “çocuk doktor” olmaktan iyi tabii!
O
smaniye yolunu tutarlar. Orada bir muayenehane açar. İstasyon Caddesi’nde bir ev kiralar. Osmaniye’de kimi küçük rastlantılar, birden “her hastalığa çare bulan doktor” konumuna sokar onu.
Bir gün muayenehaneme hasta bir kadını getirdiler. Bir türlü ateşi
düşmüyormuş. Çevredeki bütün doktorlara götürmüşler, çare bulunamamış. Sonunda biri demiş ki “Şurada yeni muayene açmış olan bir
çocuk var, bir de ona gitsek.” Doktor değil de “çocuk”! Eski reçetelerini
inceledim, baktım ki bildiğimiz bütün antibiyotikler kullanılmış, ateş
düşürücülerin hepsi sırayla kullanılmış. Kadını uzun uzun muayene ettim. Sonra babasını çağırdım ve dedim ki: “Ben bir tanıda bulunsam,
çocuk diye inanmayacaklar. Sen bu kadını al ve eve götür, istirahat etsin. Hiçbir ilaç vermeyin. Mümkün olursa pekmez yedirin, şerbet içirin,
güç kazansın; başka bir şey yapmayın.”
“Yahu doktor, bu kadın ölmez mi öyle ilaçsız milaçsız?” diye itiraz
edecek oldu adam.
Mendilli doktor
“Bir şey olmaz, siz dediğimi yapın” dedim. Koyduğum tanıdan
emindim; basit bir şeydi, kızamık çıkarıyordu! O yaşta az görülür ama
Allah’ın işi, olmuş. Yoksa o kadar antibiyotik, bir enfeksiyon olsa mutlaka durdururdu.
Bir süre sonra adam telaşla geldi: “Doktor Bey, kızımın bütün vücudu kızardı, ne yapacağız?”
“İşte gördün mü; hastalık zaten bu, kızamık döküyor, hiç merak
etme” dedim ve teskin ettim adamı. “Gel gidip bakalım” dedim. Bir faytona atladık ve evlerine gittik. Gerçekten de tahmin ettiğim gibiydi. Bir
süre sonra kadın iyileşince, bu, bütün Çukurova’da duyuldu.
Bir gün de bir adamcağız geldi. “İkiz Ali” diye biri. O da çevre kentlerdeki doktorları dolaşmış ve çare bulamamış. Onun da ateşi bir türlü düşmüyormuş. Demişler ki “Şurada bir ‘mendilli doktor’ var; bir de ona git.”
Ceketimin yaka cebine mendil koyardım o zamanlar. O nedenle
halk arasında lakabım “Mendilli doktor”a çıkmıştı! Eh, “çocuk doktor”
olmaktan iyi tabii!
Her neyse, adam geldi, derdini anlattı. Tahlillerine baktım; muayene ettim. Mikroplu bir hastalığı yok. O sırada adam titremeye başladı.
Sıtmaydı. Bu basit hastalığı neden anlayamamışlardı? Sonra öğrendim
bunu. Devlet “Türkiye’de sıtma bitti” diyordu. Haliyle, doktorlar da sıtma olasılığını hiç düşünmeden tanı koymaya çalışıyorlardı.
Her neyse; oğulları “Babamız ölüyor kurtar doktor!” diye dövünmeye
başladılar. Ben durumu bildiğim için hiç oralı değilim. Rezokin diye bir
ilaç vardı o zamanlar. Piyasada bulunmuyordu. Muayenehanemin tam
karşısında İstasyon Eczanesi vardı. Orayı işleten arkadaşlar bu tür envanterden düşülen ilaçları bana verirler ve ihtiyacı olanlara dağıtmamı
isterlerdi. O ilaçtan verdim adama. Nasıl kullanacaklarını tarif ettim. O
ilaç iki saat arayla alınan tabletlerden oluşur. “Yarına hiçbir şeyi kalmaz”
dedim. Hasta adam bana şöyle bir baktı ve “Anladım umutsuz durumdayım ondan sık sık ilaç içiriyorsun ki hemen bitsin bu iş temizleneyim”
dedi. Güldüm tabii. Adam kısa sürede iyileşince ünüm de iyice arttı.
Yine o günlerde unutamadığım bir olay da bir doğum öyküsüdür.
Bir yaz akşamı evde yalnızdım, kapı çalındı, açıp baktım, bir adam. Karısının sancısı olduğunu söyledi, “Peki hadi gidelim” dedim. Şehir dışın-
54
halk sağlığına adanmış bir ömür
da, tarla ortasında bir kulübeye gittik. Yörede huğ dedikleri, duvarları
da çalı çırpıdan olan cinsten bir kulübe. Yoksulluk diz boyu. Hani derler
ya fare aç kalır, öyle bir durum. Bir kadıncağızı yatırmışlar yere, bir de
kocakarı var başında. Ocakta da kazanda su kaynıyor. Doğum sancısı
olduğunu anladım. Aslında doğumdan anlamam. Bu benim işim değil,
deyip gidemedim, bir insanın belki canı söz konusuydu. Baktım çocuk
ters; yüzden geliyor. Fakültede bu konuda bazı şeyler öğrenmiştim.
Çocuğu kafasından tutup çevirmeyi başarabilirsen kurtarırsın; yoksa
anne ya da çocuk, ikisinden birini kaybedersin. Bir dua okudum; Allah
yardım etti, bir dokunuşla çevirdim çocuğun kafasını ve sağlıklı doğdu. Ama baktım çocuğu saracak bez bile yok evde. Adamcağız da avcunda para tutuyor, borcumuz ne, diye soruyor. İşimi bitirdikten sonra
”Gel benimle” dedim. Şehre döndük. Şehir Eczanesi’ne gittik. Nöbetçi
eczaneydi orası. Eczacı kalfası İhsan’dan gerekli bazı ilaçları aldım, bir
de yüz lira istedim, hepsini adama verdim, “Giderken şeker, pirinç gibi
besleyici şeyler de al” dedim. Adam şaşırdı, bütün parasını verecekken,
üste para veren doktor!
Mustafa Topal, Osmaniye günlerinde hekimlik dışında bir de
“kamyonculuk” işine girer! Köylerinde orman kesimi ve kerestecilik
önemli işlerdendir. Ancak, bölgede kamyon neredeyse hiç yoktur ormanda kereste üretenler, kazançlarının çoğunu nakliye işine vermek
zorunda kalmaktadırlar. Hem bu sorunu çözmek hem kazanç elde etmek için bir kamyon almaya karar verir. Ancak, kamyonla iş yapsa
hekimlik yapamayacaktır. O zaman ortak bulmaya karar verir:
Köyden iki kişiyle, Musa Kuğu ve Mehmet Küçük’le ortak oldum. Yüzde ellisi benim, yüzde yirmi beşeri de onların oldu. Ford marka bir kamyon. 55.000 lira. Ayda 5.000 lira taksidi var. Fakat oralarda, o zamanlar
ortaklık kavramı pek bilinen bir şey değil. Bir gün geliyor ortaklarım, “Ön
tekerler bizim arka tekerler senin” diyorlar. Bir başka gün, kim akıl veriyorsa “Yok öyle değil, sağ tekerler bizim sol tekerler senin” diyorlar. Köyden dışarı çıkmamış, ufku dar insanlar. Ben her seferinde “Tamam, nasıl
istiyorsanız öyle olsun” diyorum. En sonunda “Yahu gidin bir avukata fi-
halk sağlığına adanmış bir ömür
55
lan danışın, böyle olmaz” dedim. Gittiler danıştılar; kamyon ortaklığının
tekerleklerle ilgili olmadığını, kazanç üzerinden olduğunu öğrendiler.
Fakat öyle cahiller ki; bir ay 5.000 lira hasılat olmamış, senet ödenemeyecek. “Gidin bulun buluşturun, yoksa protesto gelir, adam kamyonu
elimizden alır” dedim. Neyse; bunlar gidip iki tane odun bulmuşlar, kamyonu bir köşeye çekip kahveye girmişler ve dışarıyı gözlüyorlar. Bir yandan da “Gelsin bakalım protesto denilen adam da alsın kamyonu” diye
söyleniyorlar. Protesto’yu adam sanmışlar! Böyle komik bir durum. Sonra
ben askerdeyken, köylü kurnazlığı ile beni atlatmaya çalıştılar; ağabeyime hisselerimi devredip kamyonculuk işinden kurtuldum.
Doktor Mustafa Topal’ın Osmaniye’de çalıştığı dönem, 1960 İhtilalini izleyen günlerdir. Gerçi gündelik politika ile herhangi bir ilişkisi
yoktur ama yöredeki siyasal çalkantılardan uzak da duramayacaktır.
Bir gün Düziçi’nde yaşayan dostu Abdullah Bilgili’den davet alır.
Kırlarda, bağlarda dolaşırlar, balık tutarlar. Akşamüstü arkadaşının
evine dönerlerken bir kalabalıkla karşılaşırlar. Kaymakam, köylülere
yeni anayasa oylaması konusunda konuşma yapmakta ve “Evet” oyu
vermelerini istemektedir.
Kaymakam biraz ukala, “edebiyat parçalamayı” seven biridir.
Doktoru görünce kalabalığa “Doktorun şehadetine iltica ederim ki
anayasa pozitif oy alırsa hepimiz için iyi olur” der ve doktora dönerek
“Değil mi efendim?” diye onay ister.
Mustafa Topal, “Dur bir dakika, ne olduğunu bile anlamadım,
açıklar mısınız?” diye karşılık verir.
Kaymakam “Efendim, kıymetli hükümetimizin hazırladığı yeni
anayasanın dünya standartlarına uygunluğunu ve referandumu konuşmak için buradayız.” der.
“Siz zaten anlatıyorsunuz, benim onayıma gerek yok ama önce isterseniz arkadaşlara bir soralım; anlattıklarınızı anladılar mı anlamadılar mı? Sonra da anlattıklarınız doğru mu değil mi onu konuşuruz.”
Kaymakam, kendinden emin bir tavırla “Hay hay!” diye yanıt verir ve sonra kalabalığa dönerek “Size anlattım; her şeyi anladınız, öyle
değil mi arkadaşlar?” diye sorar.
56
halk sağlığına adanmış bir ömür
Mustafa Topal, “Kaymakam bey, sizin dediğinize itirazım yok;
ama izin verin bir de ben sorayım arkadaşlara…” der.
Arkada, sakallı bir adamcağızı gözüne kestirmiştir. Önce kaymakam atılır: “Beyefendi, şöyle gelir misiniz? Teşrif buyurur musunuz?”
diye çağırır.
Kalabalık bu hitaba kıkır kıkır güler. Mustafa Topal, “Kaymakam
bey, öyle çağrılmaz burada insanlar” der ve yöre giysileri içinde şaşkın şaşkın sağına soluna bakınan adama “Emmi, gel hele yanıma, gel”
diyerek el eder.
Adam gelir. Mustafa Topal “Kaymakam Bey, sorun şimdi kendisine ne anlamış?” der.
Kaymakam adama demin anlattıklarından ne anladığını sorar.
Adam sağa sola bakınır; yanıt bile vermez.
Topal, “Bir de ben sorayım” diye araya girer. Adama dönüp
“Emmi” der, “bir anayasa yapmışlar. Sen ne dersin?”
Adam doktora şöyle bir bakar ve “Ne diyeyim oğlum; Allahından
bulsunlar!” der.
halk sağlığına adanmış bir ömür
57
“Ne oldu, neden öyle diyorsun?”
“Bre oğlum; benim harmanımda şimdi başıboş kalan öküzler ya
ipten koptu ya harmanı yemeye başladılar. Neymiş de Amerika’dan
‘Randum!’ diye biri gelecekmiş de reisicumhur olacakmış. Cehennemin dibine olsun. Bana ne! Ben öküzümün, harmanımın derdindeyim.”
Doktor, kaymakama döner: “Bakın işte, sizi dikkatle dinledi ve
anladıkları bu.”
Kaymakam kıpkırmızı olur, “Ben öyle şeyler söylemedim, ben
bunu anlatmadım” diye bağırıp çağırmaya başlar. “Tekrar gelip anlatacağım” diyerek gider.
Kaymakamın koruması gibi bekleyen jandarma onbaşısı da giderken kalabalığa “Ulan eşşoğlu eşekler, anayasaya pozitif oy vereceksiniz yoksa karışmam ha” diye bir tehdit savurur.
O sırada, kaymakamın yanında duran ve onun her dediğini onaylayan biri dikkatini çeker doktorun. Anlar ki kaymakam ona bakıp
coşmaktadır. Doktor ona sorar bu kez “Kaymakamın konuştuğundan
sen ne anladın?”
“Valla hiçbir şey anlamadım doktor bey” diye yanıtlar kaymakamın goygoycusu olan kişi.
“Ee, ne diye onaylayıp duruyordun, “Bravo bravo” diye coşturuyordun adamı?”
Adam gülümser, cebinden bir defter çıkarır ve oraya not ettiği bazı
sözcükleri gösterir: randum... sansasyon... pozitif... opsiyon... asamble.
“Ee, neden yazdın bunları?”
“Doktor bey, daha böyle bir sürü kelime yazdım, bunlarla valla bir
sene vakit geçiririm ben millete hava atarak, kelimeleri kullanarak.
Karıma bile evde ‘Sen sansasyonsun Hatça’ deyip gülüyorum.”
Doktor Mustafa Topal, Anadolu insanını bu tür olayların içinde
daha iyi tanımakta, yaşama bakış açısını halkın içinde yetkinleştirmektedir bu yaşlarında.
Aynı günler bir başka olayın içinde bulur kendini…
Osmaniye’nin en iyi lokantası Karadeniz Lokantası’dır o yıllarda.
İlçe yöneticileri yiyip içerken, yüksek sesle 1960 Devrimi ile ilgili ko58
halk sağlığına adanmış bir ömür
nuşmaktadırlar. İhtilalle demokrasi geldiğini söyleyip DP’lilere laf atmaktadırlar. Bir de davul tutmuşlar çaldırmaktadırlar. Lokantanın bir
köşesinde yemek yiyen Mustafa Topal, bu duruma sinirlenir. Kalkıp o
grubun masasına gider, karşılarına geçip “Sayın baylar” diye seslenir.
“Ben bu yörenin beyinin oğluyum. Osmaniye’nin yarısı CHP’li, yarısı
DP’lidir. Her iki görüşten olanlara da saygım vardır. Ancak siz fırsatı
ganimet bulup şimdi iktidardan düşenlere sataşıyorsunuz. Ben de bardağımı şerefinize yere döküyorum!” der ve elindeki içki kadehini çevirir, içki yere dökülür. Ardından “Bu toplantıyı dağıtıyorum, tın diyeni
vururum” der, bir küfür eder ve davula da bir tekme atıp döner yerine
oturur. Grup dağılır. Öfkesi geçmemiştir; doğruca sıkıyönetim komutanı Talat Tağmaç’ın evine gider ve durumu anlatır. Tağmaç da ona hak
verir ve böyle bir duruma bir daha müsaade etmeyeceğini söyler.
O günlerde Osmaniye’nin DP’li eski belediye başkanı Yusuf Çenet cezaevinden çıkar. Eski başkan ayrıca Ulaşlı Aşireti mensubudur.
halk sağlığına adanmış bir ömür
59
Mustafa Topal, bir tepsi baklava yaptırarak babasından gördüğü geleneği sürdürmek üzere eski başkanı ziyarete gider. Yusuf Çenet, bu ziyaretten çok duygulanır ve ağlamaya başlar. “Hey gidi Topaloğlu” der,
“Senin bana bir gün işin düşmemiştir. Oysa sabahın 7’sinde kuyruğa
girip işini yaptırmak isteyenler o kadar çoktu ki, nerede şimdi onlar?”
“Bizimkisi aşiret töresi dayı” diye yanıt verir ve kalkarken de
avcuna beş tane yeşil onluk sıkıştırır.
Osmaniye’de iki yıla yakın kalır. Askerlik zamanı gelmiştir.
Osmaniye’nin Askerlik Şubesi Başkanı olan subay sağa sola tafra
atan biridir. Bir gün muayenehaneye gelir ve doktora alaycı bir tonda
“Sen asker kaçağısın biliyor musun?” der.
Mustafa Topal, öteden beri hiç sevmediği bu subaya bakar ve “Sen
de sopa kaçağısın biliyor musun?” der ve “Erkeksen şu üniformanı
çıkar ondan sonra konuş” diye ekler.
“Çıkarsam ne olacak çıkarmasam ne olacak?” diye diklenir subay.
İyice tepesi atan doktor, iki tokat aşkeder. Ortalık karışır. Doktorun subayı dövdüğü bir efsaneye dönüştürülüp anlatılır. Bu olayın
ardından yörede “mendilli doktor” diye tanınmış olan Mustafa Topal
“Deli doktor” lakabını da kuşanır!
Mustafa Topal’ın “mendilli doktor” ve “deli doktor” olarak anılmasındaki bir diğer etkeni de, o günlerin tanığı Doktor Hüseyin Besen şöyle anlatır: “Mustafa Topal, Osmaniye’de doktorluk yapıyordu.
Baba evi bize çok yakındı. Ben ortaokula gidiyordum o yıllar. Doktorun lakaplarından biri ‘mendilli doktor’du. Bunun nedeni yaka cebinde büyükçe bir mendil taşıması ve bunun bir ucunu dışarı sarkıtmasıydı. Sadece kendisi takmıyordu; hatırladığım, kasabamızın üniversiteli
gençlerini toplamıştı bir gün. Elinde bir tomar cep mendili. Hepsine
tek tek taktı. Gençler mendille gezmeye başladı. Başkalarını da buna
teşvik ediyordu yani. Ona ‘deli doktor’ demelerinin nedeni ise aslında sevgiden ve onun farklı kişiliğinden kaynaklanıyordu. Java marka
bir motosikleti vardı. Hastalarına bu motosikletiyle giderdi ve bu çok
dikkati çekerdi. Ayrıca hastalarından yoksul birileri varsa muayene
ücreti almazdı. Bu pek rastlanılan bir şey değildi. Doktorluk iyi para
kazanmak demekti. Ancak o farklı davranıyor ve ihtiyacı olandan
60
halk sağlığına adanmış bir ömür
para almıyordu. Bu yönü ile de tanınıyor, seviliyordu ve bu sevginin
bir sonucu olarak ‘deli doktor’ denmişti.”
Mustafa Topal, kendisine asker kaçağı diyen askerlik şubesi başkanını döver ama bir yandan da askerlik zamanının geldiğini düşünür.
Başvurur. İzmir’e yedeksubay okuluna gönderilir. Ege Üniversitesi
Tıp Fakültesi yöneticileri, bir adli tıp uzmanının İzmir’e geldiğini
her nasılsa öğrenirler ve yedeksubay okulu komutanlığına başvurarak
Mustafa Topal’ı isterler. “Adli tıp dersimizi açtık ama hocası yok, izin
verin de Doktor Topal derse girsin” derler. Bir de resmi yazı yazarlar:
“Sıhhi Eğitim Merkez Kumandanlığı / İzmir
Okulunuz talebelerinden Adli Tıp Mütehassısı Dr. Mustafa
Topal’ın Enstitümüz çalışmalarına haftada iki defa devamının sağlanmasına müsaadelerinizi rica ederim.
Fakültemiz henüz yeni teşekkül etmesi sebebile, bazı şubelerde
eleman sıkıntısı çektiğimizden ve Adli Tıp Şubesinin de bunlardan birisi olması münasebetiyle gerek tedris ve gerekse ilmi çalışmalarda
adı geçen arkadaşın yardımcı olacağı mülahazası ile müsaadelerinizi
istirham eder bilvesile ihtiramımı takdim eylerim.
Vehbi Göksel /Dekan”
Tugay komutanı Yedeksubay Mustafa’yı çağırır, tepeden tırnağa
süzer ve “Yahu sen ne mühim adammışsın” diyerek yanda koltukta
oturan iki kişiyi gösterir: “Bak, Tıp Fakültesi dekanı ve dekan yardımcısı senin için gelmişler.”
Ancak tugay komutanı izin konusunda ayak direr: “Bir kerelik iki
kerelik olsa tamam; ama öyle her hafta düzenli izin olmaz, yetkim yok.”
“Peki ne yapmalıyız? Kimden izin almalıyız?” diye sorar dekan.
“Ankara’ya, Genelkurmay Başkanlığı’na gideceksiniz. Orada Ali
Fethi Esener Paşa var, o izin verirse olur ancak.”
Tıp fakültesi dekanı, yedeksubay öğrenci Mustafa’yı da yanına
alarak Ankara’nın yolunu tutar.
Genelkurmay karargâhında, General Ali Fethi Esener’in makamında, özel kalem müdürü Mustafa Topal’ı içeri sokmak istemez; bir
halk sağlığına adanmış bir ömür
61
Askerde İsmet İnönü ile
askerin, generalin odasında ne işi olabilir(!) Dekan, özel kalem müdürünü zorlukla ikna eder ve onu da içeri sokar. Görüşme sonunda
Paşa, dekana “İsterseniz kışlaya hiç göndermeyin, tepe tepe kullanın,
benden size izin” der.
Artık sabahları yedeksubay öğrencileri eğitime giderken, Mustafa
Topal, albayın cipi emrinde, doğruca fakülteye gitmektedir. Yedeksubaylığı boyunca da derslere bir akademisyen gibi devam eder. Terhisine yakın, İzmir Adliyesi devriye girer. Başsavcı “Bizim adli tabibe
ihtiyacımız var, gel bizde çalış” der. Oysa devlet memurluğunu istememektedir, itiraz edecek gibi olur. “Sen bizde adli tabip ol, istersen
üniversitede hocalığa da devam edersin” derler. Bu seçeneğe hayır
diyemez ve İzmir Adliyesinde adli tıp tabibi olarak göreve başlar. Yıl
1962’dir.
Mustafa Topal, hekimliği sevmektedir; insanlara yardımcı olabildiği için mutludur ama adli tabiplik hekimliğin de ötesinde bir şeydir;
İzmir’deki bütün adli olaylar sonuçta onun önüne gelmektedir. Yöre62
halk sağlığına adanmış bir ömür
nin bütün kabadayılarıyla, serserileriyle yüz yüze gelmektedir sürekli.
Bu durumdan hoşnut değildir. Çok uzun süre bu işi yapamayacağını
düşünür. Tam da ne yapabileceğini düşündüğü günlerde bir randevuevinde çatışma olur. Sanıklar adli tıbba getirilir. Verdiği raporla ilgili
olarak dava yargıcıyla tartışırlar. İyiden iyiye canı sıkılır. Adi tabibin
dostu olmaz, diye geçirir içinden.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Başkanı Turan
Örnek, yakın arkadaşıdır. Ona “Bana bir tez konusu verin de, asabiye
bölümüne geçeyim, adli tabiplikten kurtulayım” der. Arkadaşı, sosyometri üzerine bir tez konusu verir. Mustafa Topal, hazırlar tezi. Amacı bundan böyle psikiyatrist olarak mesleğine devam etmektir. Ancak
şöyle düşünmeye başlar: “Serserilerden kaçtım delilerin içine düştüm!”
halk sağlığına adanmış bir ömür
63
Rusya’da bir Türk doktor
Sovyetler’e halk sağlığının nasıl sosyalize edildiğini öğrenmek üzere gitmiştim. Hastalanmadan
önlem alınıyor olması çok dikkat çekiciydi. Çünkü kâr amacı güdülmüyordu sağlıkta.
O
günlerde İzmir Enternasyonal Fuarı’nı gezer. Alman standında Aspirin’in kutusunun 125 kuruş olduğunu görür. Ardından Sovyetler Birliği standını gezerken Aspirin’in kutusunun burada
10 kuruş olduğunu görür ve şaşırır. Petrenko adında, Türkçe bilen
bir görevli ile konuşurlar. Bunun nedenini sorar. Bir başka görevli,
Petrenko’nun açıklamalarını yetersiz görmüş olmalı ki gelir ve Mustafa Topal’a “Beyefendi, bizde halk sağlığı sosyalizedir; yani birçok
şey gibi ücretsizdir. İnsan merkezli bir devletiz biz. Komünizmden
önce sadece iki sınıf vardı. Biri Prensler diğeri Papazlar. Halk o zamanlar insandan sayılmıyordu. Biz insan emeğine saygı duyan bir sistem kurduk. Onun için halkın sağlığı çok önemlidir” der.
Bu kavramlar o güne değin duymadığı bir şeydir. Daha çok merak
eder. “Ne demektir sosyalize?” diye sorar. Adam; “Yani doktora gidiyorsun ücretsiz, ilaç alıyorsun ücretsiz, ameliyat oluyorsun ücretsiz...”
diye karşılık verir. Doktor, bu yanıt karşısında daha da şaşırır. İstanbul
Sağmalcılar’da yoksulluğun dizboyu olduğu yerde, doktora gitmek
için para bulamayanları; Osmaniye’de tarlalarda çalışıp doktor parası
biriktirmeye çabalayan fakirleri düşünür. Bir Amerikan ilaç firmasının
sekiz kapsüllük Teramisin’i 14 TL’ye sattığını anımsar. Amipli dizanteriye iyi gelen bu ilacı kolay kolay kimsenin alamadığını düşünür.
Sonra stand görevlisinin anlattıklarını yeniden geçirir aklından...
“Bu bedava sağlık nasıl oluyor, bunu öğrenmeliyim mutlaka” diye
mırıldanır kendi kendine. Ülkesini, halkını seven bir genç hekim olarak bu sistemi öğrenip olabilirse Türkiye’de uygulamak gerektiğine
inanmıştır. Kendi kendine “Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın
adında ‘sosyal yardım’ da yok mudur, o halde neden halk sağlığı bedava olmasın?” diye geçirir aklından.
İş yerinden izin almadan, bu sistemi öğrenmek için Romanya üzerinden Sovyetler Birliği’ne gider. Devlet memuru olmasına karşın,
yurtdışı izni alması gerektiğini bile bilmemektedir; yaptığı suçtur oysa.
Moskova’da birkaç gün şehirde gezer, sonra Türkiye Büyükelçiliği’ne gider ve kendini tanıtır. Dönemin Büyükelçisi “Hoş geldin
evladım” diyerek yakın bir ilgiyle karşılar ve ağırlar. Sohbet arasında
“İzinsiz de olsa iyi ki pasaportunla gelmişsin” der.
Mustafa Topal “Başka türlü nasıl gelecektim?” diye sorar.
Büyükelçi “Biliyor musun burada komünizmi pek matah bir şey
sanıp kaçak gelen bir sürü genç var, çekinip bana gelemiyorlar. Sen
geldin; medeni cesaret gösterdin. Git onlarla tanış ve de ki büyükelçi
hiçbir yasal işlem yapmayacak; sadece yardımcı olmak istiyor.”
Mustafa Topal, kaçak öğrencilerin üniversite yurtlarında kaldıklarını, en çok da Lumumba Halkların Kardeşliği Üniversitesi’nde olduklarını öğrenir ve yanlarına gider, tanışır. Onlarla birlikte geçirmeye başlar günlerini. Birkaç Türk öğrenciyi büyükelçiyle de tanıştırır.
Nazım Hikmet öleli bir yıl olmuştu. Öğrenci arkadaşlarla mezarına
gittik. Belki de onun mezarını ziyaret eden ilk Türklerden biriydim. Henüz toprak yığınıydı mezarı; anıt yapılmamıştı.
O günlerde Moskova’da dünya edebiyatçılarını bir araya getiren
bir konferans olduğunu da öğrendim. Türkiye’den de Yaşar Kemal, Aziz
Nesin ve Nevzat Üstün de gelmişler. Bunu duyunca hemen yanlarına
gittim, tanıştım. Yaşar Kemal zaten hemşerimdi; ortaokulda bizden bir
iki sınıf öndeydi. Yani önceden biliyordum onu. Benim de Osmaniyeli olduğumu öğrenince samimiyeti ilerlettik; bırakmadı beni. Onların
toplantılarına katıldım birkaç gün.
halk sağlığına adanmış bir ömür
65
Moskova’yı metro aracılığıyla gezdim. Çok yaygındı metro. Zaten
yürüyerek gezme olanağı yoktu, bilmeyince kaybolur insan. Binalar
çok güzel ve görkemliydi. Kızıl Meydan da öyle.
Aynı günlerde öğrenci arkadaşlar beni “Hatça Ana” adında yaşlı bir
Türk kadınla tanıştırdılar. Türkiye Komünist Partisi’nin kurucularından
Mustafa Suphi’nin eşi olduğunu söylemişlerdi ama tam olarak bilmiyorum tabii. Bir tek odadan oluşan evinde yaşıyordu. Türklerin yaşadığı
bölgelere gidip komünizmi öven konferanslar filan verirmiş.
Bir gün Hatça Ana’yı evinde ziyaret etmek istedim. Bir kişinin evine misafir gidiyorsanız elbette eli boş gidilmez. Ne alayım diye düşünürken, bir kilo beyaz peynir alıp götüreyim de işe yarasın dedim. Bir
mağazaya girdim ve işaretle filan, istediğimi anlattım. Tezgâhtar kız bir
şeyler söyledi, itiraz etti. Ben de ısrar ettim. Sonuçta peyniri tarttı ve
verdi. Tam mağazadan çıkacağım ki polis geldi ve durdurdu. Meğerse kişi başına iki yüz elli gramdan fazla almak karaborsacılığa giriyormuş. Polisler karakola götürdüler. Orada Türkçe bilen birileri aracılığıyla
derdimi anlattım. Pasaportumu incelediler, kaldığım otele sordular ve
özür dileyerek serbest bıraktılar; peyniri de geri verdiler. Hatça Ana ile
uzun sohbetlerim oldu; hatta bir keresinde bana şirin pilavı yapacaktı
ama malzemesini bir kerede alamıyordu, bir gün pirincini, bir gün yağını filan, birkaç kerede malzemeyi tamamlayıp şirin pilavı yaptı, afiyetle
yedik. Bu yaşlı kadının yaşadığı hayal dünyasını tanıyarak, komünizmi
ve gerçekleri gözlemleme şansım oldu. Bizim ülkemizin, yaşadığımız
bolluk ortamının değerini daha iyi anladım.
Ben oraya gitmemin asıl amacını da unutmadım tabii geziler ve
ziyaretler sırasında. Sovyetler’e halk sağlığının nasıl sosyalize edildiğini öğrenmek üzere gitmiştim. Devrimden önce Rusya’da prenslerin ve
papazların ağır baskısı altında çalışan insanların, yani mujiklerin hiçbir
yaşam hakkı yokmuş. Sağlık kavramı zaten hiç gündemde değil. Bu
durumdan, bedava sağlık hizmeti alıyor duruma gelmek elbette büyük bir adım. Fevkalade bir gelişme. Daha da önemlisi hastalanmadan
önlem alınıyor olması çok dikkat çekiciydi. Çünkü kâr amacı güdülmüyordu sağlıkta. Hastaneleri bizimki kadar gelişmiş değildi. Doktorlar
çok önemsenmiyordu nedense. Öğretimlerinin de üç yıl olduğunu
66
halk sağlığına adanmış bir ömür
öğrendim. Hastaneler tıklım tıklım değildi. O nedenle hastanede yatanlar ihtimamla bakılıyordu. Hastane ve ameliyathane gereçleri çok
sağlam ama kabaydı. Ne kadar işe yarıyorlardı bunu gözlemleyemedim uzun süre. İlaçları bizimkilerden farklıydı. Çok başarılı bulmadım
ilaçlarını; batıdan elli sene geriydi bana göre. Eczanelerde ilaç satılmıyordu. Hastalık teşhisi konmuşsa devletin eczanesinden reçete karşılığı bedava alınıyordu.
Bu gezi sırasında Sovyetler Birliği’nin sağlık alanında ticaret yapan şirketi Medexport yöneticileriyle görüştüm. İzmir Enternasyonal
Fuarı’nda gördüğüm ucuz Aspirin’den başka ne üretip satıyorlardı acaba? Bunu bilmek istiyordum. Görüşmelerimiz sonucunda ummadığım
bir şey oldu. Bana bu şirketin Türkiye mümessilliğini teklif ettiler. Önce
şaşırdım; yapabilir miyim diye düşündüm. Sonra da neden olmasın,
dedim ve kabul ettim.
Sovyetler’de on gün kaldım ve büyük bir ülkenin dünyaya sağlıkla
ilgili ürünler satan şirketinin temsilcisi olarak Türkiye’ye, İzmir’e döndüm…
Doktor Topal, yurda dönünce arkadaşlarıyla sohbet ederken, yurtdışına çıkışlarda harcırah verildiğini öğrenir. Hemen gider dönemin
İzmir vali yardımcısına başvurur. “Beyefendi, sizin bana harcırah
vermeniz lazımmış, ben Sovyetler’e gittim.” der. Vali yardımcısı,
karşısında dikilen genç adama “Öyle izinsiz yurtdışına çıkılmaz, gidemezsin” diye yanıtlar. Doktor, “Gidemezsiniz ne demek, ben gittim, sosyalizmi araştırdım ve döndüm bile” der, özgüveni yüksek bir
tonda. Vali, şaşkın ve sinirli “Allah’ını seversen kalk git, zaten iki tel
saçım var yoldurma bana” diye kapıyı gösterir!
Mustafa Topal İzmir Adli Tabipliğini ısrarlı istekler üzerine kabul
etmiştir. Ancak kendisine uygun çalışma ortamı sağlanmadığı için de
durumdan hoşnut değildir. Bir odaya sahip olmak bir yana, çalışabileceği bir masası, görüşmelerini yapabileceği bir telefonu bile yoktur.
Bunların sağlanmasını ısrarla ister, dilekçeler verir ancak hiçbir isteğine olumlu yanıt verilmez. En sonunda Bakanlığa ültimatom gibi bir
dilekçe yazar ve şöyle der:
halk sağlığına adanmış bir ömür
67
“Adalet Bakanlığına
İzmir C. Savcılığı Eliyle / Ankara
20 Eylül 1965 tarihine kadar bana;
1. Telefon
2. Masa
3. Oturacak sandalye;
Temin edilmediği takdirde istifa ediyorum. Sizlerle çalışmak huzurumu kaçırıyor. Vazifesini müdrik olmayan insanlar camiasında,
insan memleketine, milletine ve insanlığa daha faydalı olamayacağı
kanaatindeyim. Rızkımı başka yerde aramaya karar verdim.
Dr. Mustafa Topal
İzmir Adli Tabibi”
Bu dilekçe üzerine Bakanlıkla Mustafa Topal arasında sert yazışmalar başlar. Hakkında soruşturma açılır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı
Muhtar Uğurlu’ya şöyle bir mektup yazar:
“Pek Muhterem Beyefendi,
(…) Adliyenizde kaldığım müddet zarfında oturduğum odanın perdelerini ve bütün mefruşatını dostlarım sayesinde temin ettim. Oranın
yağlıboyası, halen oturduğum masa ve sandalye keza dost ve ahbapların sayesinde temin edilmiştir. Ancak masa ve sandalyeyi alırken bir
müddet sonra iade edeceğim kaydını koymuştum. Diplomamı ve imtihan vesikamı da şahsi gayretim sayesinde elde ettiğime göre, demek ki
Adliye Bakanlığı’nın bana geçmiş zerrece bir emeği yoktur. Hal böyle
iken ben durumu izah etmek için gönderdiğim mektuplardan dolayı bugün Ceza İşleri Müdürlüğünden savunmamın istendiğini öğreniyorum.
Bu da gösteriyor ki sizin Levazım İşleri Umum Müdürünüz hem kel hem
fodul bir insandır. Ben bir mütehassıs hekim olarak devletin bir sandalyesinde, bir masasında oturmayı bir telefonunu kullanmayı hak ettimse
bu hakkımı ıvır zıvır kimselerin keyfi hareketlerine feda edemem.
Levazım İşleri Umum Müdürünüze iş yaptırabilmek için şayet bir
nüfuz ticareti yapmak lazımsa, kabinede ve TBMM’de hukuki ve ailevi
yakınlarım olduğu halde buna hiçbir zaman tenezzül etmiyorum. Eğer
68
halk sağlığına adanmış bir ömür
İzmir'de masasız adli tabip
yalvarmak lazımsa, değil dünya malı için, can için dahi bir kula minnet eden insan silsilemde çıkmamıştır. Bunların dışında, şayet rüşvet
teklif etmek lazım geliyorsa, bu adamı satın almak istiyorum! İstediği
rüşveti vereceğim, kıratını bilmeliyim, terfi farkı olan miktarı da adresinize gönderiyorum. İster bu zat için pay akçesi olarak kullanınız,
isterseniz dilediğinizi yapınız. Her halükârda hak ettiğim şeyleri istiyorum. Aksi halde terfiinizi kabul etmiyorum. Ancak terfiinizi kabul
etmemek alacaklarımdan vazgeçmek demek değildir. Ben hakkımı
eğer kendime güvencim varsa alırım ve almasını da bilirim. Yirminci
asırda herkes Ay üzerinde iddia yaparken bir küçücük odaya sığamıyoruz. Bu zilletten kimlerin utanması lazımsa artık utanmalıdır.”
Hemen ardından, istifa dilekçesini yazar, basını davet eder ve gazetecilerin huzurunda, devlete ait olmayan masayı, sandalyeyi satışa
çıkarır!
halk sağlığına adanmış bir ömür
69
Doktor Topal, bu mektubun ve basın önündeki tepkisel davranışının ardından Adalet Bakanlığı Müsteşarı Muhtar Uğurlu tarafından
görüşmeye çağrılır. Ankara’ya gider. Müsteşar, ayağa kalkıp karşılar
doktoru. “Gel bakalım, sen ne kadar karıştırdın ortalığı” der.
Doktor “Efendim ben karıştırmadım; otopsi yapıyorsunuz, raporu
yazacak kâğıdı da adamdan istiyorsunuz, bu olur mu hiç? Devlet bu
kadar ayağa düşürülür mü?” diye karşılık verir müsteşara.
“Otur bakalım, bir kahve iç” der. Biraz sonra bir yazı getirirler. Ankara Nallıhan hükümet tabipliğine, ama Ankara Sağlık Müdürlüğü’nde
ikâmet ederek Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü’nde aile çocuk sağlığı ihtisası yapmak üzere atanmıştır. Buna itiraz etme olanağı yoktur
elbet. Ankara’ya taşınır. Yıl 1965’tir.
Sağlık Müdürlüğü’nde de bir oda vermişlerdir ancak herhangi bir
işi yoktur. Bundan da sıkılmaya başlar. Orada, usulsüz raporlar veren
hekimleri de görür ve rahatsız olur; onlarla çatışmaya girer. Yeniden
istifa eder.
O günlerde eşiyle de sorunlar yaşamaktadır. Ayrılırlar. Manevi
olarak da maddi olarak da zor günler yaşamaya başlar. Oğlu Levent,
kızı Arzu da onunladır. Maddi durumunu düzeltmek için Ankara’nın
yeni gelişmekte olan ucuz semtlerinden biri olan Karşıyaka’da bir ev
kiralamıştır. Amacı, evin salonunu muayenehane olarak kullanmaktır.
Karşıyaka, Ankara’nın kuzey batısında, Yenimahalle’nin bittiği
noktada, bir gecekondu semtidir. Birkaç ay sonra orada bir dispanser
olduğunu görür. Bina vardır ama hekim yoktur. Bakanlıktaki arkadaşlarına danışır, oraya atamasının yapılabileceğini öğrenir ve tayin ister.
Kısa süre sonra başhekim olarak atanmıştır ama kendisinden başka
hekim yoktur! Tek başına hem hastalarla hem bürokratik işlerle ilgilenmek zorunda kalacaktır. Bu zorlu günlerden unutamadığı bir anısı, evde geçirdiği yangın tehlikesidir. Yemek yapmayı pek bilmeyen
doktor, yumurta pişirmek ister. Kaba yağı koyar, ocağı açar; o sıra
kapı çalınır, bir hasta gelmiştir. Onunla ilgilenirken, mutfaktan yanık kokuları gelmeye başlar. Koşup bakar ki ocağın üzerine yumurta
yapmak üzere koyduğu kap plastiktir ve yanmaya başlamıştır. Telaş
içinde söndürür ocağı.
70
halk sağlığına adanmış bir ömür
Mahallenin halkıyla kısa sürede iyi ilişkiler kurar. O günlerde
Türkiye’de televizyon yayınları başlamıştır ve halkın büyük ilgisini çekmektedir ama herkesin, özellikle de Karşıyaka gibi yoksul bir
semtin insanlarının televizyonu elbette yoktur. Mustafa Topal, uzak
bir semtte yalnızlığına çare olsun, oyalasın diye bir televizyon alır.
Bu mahallede kısa sürede duyulur ve kadınlar, çocuklar neredeyse her gece evini işgal ederler! Mustafa Topal, bu durumdan hiç de
şikâyetçi değildir; yalnızlığını hiç hissetmez, akşamlar kalabalık içinde geçmeye başlamıştır. Hatta iyi ilişkiler öyle bir noktaya gelir ki
kimi akşamlar televizyon izleyicilerini evde bırakıp dışarı çıkar; “İşte
mutfak, çay-kahve de var, yapıp içebilirsiniz. Yayın bitince kapıyı
çekip gidin siz” der.
***
Sovyetler gezisi, Doktor Mustafa Topal’ın hayata bakışında önemli değişikliklere yol açmıştır. İlaçların pahalılığı, halk sağlığında önleyici çalışmaların olmaması genç bir hekim olarak onu üzmektedir. Bir
günlük işçi ücretinin bir ilacı almaya bile yetmediğini görmüş, bunun
tersi olması gerektiğini düşünmeye başlamıştır. Bu konuda yapabileceği şeylerin sınırlı olduğunu bilmektedir; ama en azından bu koşullar
altında hekimlik yaparak mutlu olamayacağını, insanlara yardım edemeyeceğini, ideallerini gerçekleştiremeyeceğini anlamıştır.
İzmir Fuarı’nda tanıştığı sanayici Asım Kocabıyık da o günlerde
Ankara’dadır. Onunla buluşur. Hekimlik yapmak istemediğini söyler.
Kocabıyık, amca oğullarının yönettiği Birlik Ticaret’e ortak olmasını
önerir. Boru ticareti yapacaklardır. İşbirliği bir süre devam eder ancak Mustafa Topal, alanının demir ticareti olmadığını düşünmektedir.
Onun aklı ilaç sanayiindedir. Bu nedenle mutlu olamayacağı bu işe bir
son vermek ister ve ortaklıktan ayrılır.
Ulus semtinde bir işhanında bir yer kiralar. Hem muayenehane
hem büro olarak kullanacaktır. Medexport temsilcisi olarak neler yapabileceğini gözden geçirir. Daha önce İzmir’de kurduğu “ “Doktor
Top-Al” adlı firmayı feshederek, “Doktor Mustafa Topal İhracatİthalat Mümessillik Firması” adıyla yeni bir firma kurar.
halk sağlığına adanmış bir ömür
71
Salgın hastalıklar
ve aşı tarihine bir bakış
Sağlık ve sosyal yardım hususlarında takip ettiğimiz gaye şudur: Milletimizin sıhhatinin korunması ve takviyesi, ölümün azaltılması, nüfusun arttırılması, bulaşıcı ve salgın hastalıkların etkisiz
hale getirilmesi, suretle millet fertlerinin dinç ve
çalışmaya kabiliyetli bir halde sıhhatli vücutlar
olarak yetiştirilmesidir.”
(M.K. Atatürk)
M
ustafa Topal, halk sağlığının korunmasının aşıdan geçtiğini,
özellikle çocukların aşılanmasının önemini, bulaşıcı hastalıkların önünü almanın en temel yönteminin aşılama olduğunu görmüş, bir hekim olarak insanlığa hizmetin belki de en hızlı yolunun bu
olduğuna inanmıştır.
Aşı, gerçekten de halk sağlığı açısından temel bir koruma yöntemidir. Dünya sağlık tarihine baktığımızda; ilk aşıyı Çinlilerin, M.Ö.
590 yılında, Sung Hanedanı döneminde çiçek hastalığından korunmak için ciltteki iltihaplı maddenin sağlıklı kişilerin burnunun içine
vererek uyguladığı, Türklerin de Orta Asya’da aşıyı bildiklerini görüyoruz. Anadolu’ya göç eden Türk toplulukları, beraberlerinde aşıyı da
getirmişlerdir. Çeşitli kaynaklara göre, 17. yüzyılda Anadolu’da ilkel
de olsa çiçek aşısı uygulaması yapılmaktaydı.
19. yüzyıl, Batıda aşı kavramının geliştiği, kimi bulaşıcı hastalıkları önlemek için aşı çalışmalarının hızlandığı bir dönemdir. Kuduz,
tifo, kolera, tüberküloz, difteri, boğmaca, tetanoz 19. yüzyıl sonunda
ve 20. yüzyıl başlarında insanlığın hizmetine sunulmuştur. Kabakulak, çocuk felci, kızamık aşıları ise 20. yüzyılın ürünüdür.
Yirminci yüzyılın başlarında, savaşlar ve yokluklar Anadolu’da
salgın hastalıklara davetiye çıkarıyordu. Alman kaynakları, 1909’da
Malatya ve Çukurova yöresinde yoğun olarak dizanteri, tifüs, çiçek
hastalıklarının görüldüğünü kaydeder. Aynı yıllarda Ege’de kolera
yaygındı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Silahlı Kuvvetler’de görev
yapan askerlerin karantinaya alınıp koleraya karşı aşılandığı bilinmektedir. Karantina ve aşıya rağmen İstanbul’a ulaşan koleradan on
binlerce İstanbullunun hayatını kaybettiği görüldü.
Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ilkin 1920’de “Sıhhat ve İçtimai
Muavenet Vekâleti” adıyla kuruldu. İlk Bakan, aynı zamanda tanınmış bir aydın ve düşünür olan Doktor Adnan Adıvar’dı. Bakanlık,
en yoğun çabasını halk sağlığı alanında gösterdi. Bakanlık Çalışma
Programı’nın en önemli maddesi “Sıtma, frengi, trahom ve diğer sosyal hastalıklarla mücadele etmek” olarak belirlenmişti.
TBMM Başkanı Mustafa Kemal, 1922’de, yeni rejimin sağlık politikasını şu tümcelerle belirleyecekti: “Sağlık ve sosyal yardım hususlarında takip ettiğimiz gaye şudur: Milletimizin sıhhatinin korunması ve takviyesi, ölümün azaltılması, nüfusun arttırılması, bulaşıcı
ve salgın hastalıkların etkisiz hale getirilmesi, bu suretle millet fertlerinin dinç ve çalışmaya kabiliyetli bir halde sıhhatli vücutlar olarak
yetiştirilmesidir.”
O yıllarda Türkiye’de yalnızca 86 hastane, 554 doktor olduğunu,
salgın hastalıklarla mücadelenin bu zor koşullarda yapıldığını da belirtmek gerekir.
Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanıp Cumhuriyetin kurulmasının ardından, sağlıklı nesiller yetiştirme mücadelesi daha da yoğunlaştırıldı. 1925’te sıtma, frengi, trahom ve diğer hastalıkları azaltmak
için önlemler alınmaya başlandı. O yıllarda sıtma en büyük sorunlardan biriydi. Bu hastalığı en aza indirmek için uzun yıllar mücadele
edildi; ilaçları halka ücretsiz dağıtıldı.
Çiçek hastalığı geçmişten beri Anadolu’da sağlıklı kuşakların yetişmesinin önündeki en büyük engellerden biriydi. Tarihçi Ayşe Hür,
halk sağlığına adanmış bir ömür
73
çiçek hastalığıyla ilgili şu bilgileri verir: “Osmanlı ülkesini sık yoklayan hastalıklardan bir diğeri de çiçekti. 1717’de İstanbul’a gelip 15
ay kalan Lady Montagu, İstanbul hatıralarını içeren Şark Mektupları
adlı eserinde hem kardeşini kurban verdiği, hem de yüzünde bıraktığı
izler nedeniyle güzelliğini kaybetmesine neden olan çiçek hastalığına
karşı Türklerin uyguladığı aşıyı anlatmış, aşının mahkûmlar üzerinde
olumlu sonuç vermesi üzerine, İngiliz kraliyet ailesi bile Türk usulü
aşı ile çiçeğe karşı korunmuştu. Edward Jenner’in 1796’de ‘Avrupa
tipi’ çiçek aşısını bulmasına kadar da bu aşı başarıyla kullanılmıştı.
1800’de Şanizade Ataullah Efendi, aşı ithal edilmesinin sakıncalarını
göstererek, çiçek hastası ineklerden elde ettiği cerahati başkalarına
bulaştırarak bir çeşit yerli aşı geliştirmişse de, kendisine karşı olanlar tarafından bu girişim engellendi. Osmanlı Devleti’ndeki ilk ücretsiz aşı kampanyası 1840’ta yerli hayvanlardan üretilen çiçek aşısı
kampanyasıydı. Ancak aşılama sırasında ortaya çıkan komplikasyonlar yüzünden yerli aşıdan hemen vazgeçildi ve ithal aşıya yönelindi.
Buna rağmen 1845’te ve 1871’de İstanbul’da şiddetli çiçek salgınları
yaşandı. 1884’te mecburi hale getirilen çiçek aşısı, Cumhuriyet dönemine de miras kaldı, 1930 tarihinden itibaren de devletin rutin aşıları
arasına girdi.” (08.11.2009/ Taraf)
1929 yılında İstanbul’da başlayan çiçek salgını Bakanlığı harekete
getirerek önlemler almaya yöneltti. Bu amaçla, 1930’da çocuklara çiçek
aşısı yaptırma zorunluluğunu içeren bir yasa TBMM’de kabul edildi.
Uzun yıllar, Doktor Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü’nde bakteriyolog olarak çalışan Prof. Dr. Nusret Fişek, 1940’ların Türkiye’sindeki salgın hastalıkların görünümünü şöyle anlatır bir söyleşisinde: “Türkiye’nin o yıllarda en büyük sorunu bulaşıcı hastalık
salgınları idi. Çiçek, tifüs salgını çıktı; Dizanteri ve tifo salgınları zaten olağandı. Unutulmaması lazım gelen bir diğer nokta da, sıtma salgını. Sıtma salgınları harp öncesinde bir ölçüde kontrol altına alınmış
olmasına karşın, harp yıllarında sıtma çok büyük salgınlar yaptı (…)
Çiçek salgınında Sağlık Bakanlığı’na ihbar edilen vakaların sayısı on
binleri bulur. Tifüste de aynı hikâye. Yalnız belki enteresan olan nokta
çiçek salgınıyla, yahut Bakanlığın tutumuyla ilgili: Niyazi Erzin, çi74
halk sağlığına adanmış bir ömür
çek şubesi şefiydi. Mardin ve havalisinde çiçek salgını çıktığı zaman
Bakanlık Niyazi’yi incelemek üzere gönderdi. O zaman Müsteşar
Asım Beydi. Niyazi gitti, döndü. Asım Bey’le olan görüşmesini bana
anlatmıştı. Mezarları saymış Niyazi. Kaç kişi yeni gömülmüş çiçekten
diye. Yüzlerce yeni mezar bulmuş.” (tttb.org.tr)
1960’lara doğru, salgın hastalıklarla mücadelede daha çok aşıya
başvuran Türkiye, koruyucu aşı temin etmekte zorluk çeken bir ülke
görünümündedir. Halk sağlığının sosyalizasyonunu görüp inceleyen
Doktor Mustafa Topal, bir gün bu ülkede aşı üretebilme rüyaları görmektedir. Bir hekim olarak insanlığa hizmetinin bu alanda olabileceğini düşünmektedir.
halk sağlığına adanmış bir ömür
75
3.
DOKTORLUKTAN
İŞADAMLIĞINA
K
ızılay Genel Müdürlüğü, 1966’da Sağlık Bakanlığı adına üç
milyon dozluk verem aşısı ihalesi açar. Mustafa Topal, temsilcisi olduğu Rus firmasıyla bağlantıya geçerek bu aşıyı temin edip
edemeyeceklerini sorar. Gelen yanıt olumludur: “Bizim adımıza ihaleye katıl, aşıyı istendiği zaman temin ederiz.”
Mustafa Topal da bu yanıt üzerine ihaleye katılma kararı alır ancak ne teminat mektubu vardır ne de kredisi. Şimdiye değin hep başkalarının yanında çalıştığı için henüz ticari donanımı yoktur. Araştırır,
soruşturur; bir dostundan yardım ister ve 300 TL’lik bir teminat mektubu elde eder. Dosyayı hazırlar.
Ancak İstanbul’da faaliyet gösteren köklü ve büyük bir ecza deposunun sahipleri Mustafa Topal’ı arayarak ihaleye girmemesini isterler. Tabii ki kabul etmez; fakat ısrarcı olurlar, büroya, eve gelip ısrarla
ihaleden çekilmesini isterler. “İhaleden çekil, sana Çankaya’dan bir
daire alalım, otur hekimliğini yap, bu işlerle uğraşma” derler. Bu öneri Mustafa Topal’ı iyice kızdırır.
O günlerde uygulama, dosyanın ihaleden bir saat önce teslim edilmesi yönündedir. İhale günü, dosyasını kolunun altına alır; Ankara’nın
Kızılay Meydanı’na adını veren o eski kurum binasına gidecekken,
yolda iri yarı iki adam önünü keser. İtişip kakışma başlar. Korkutup
vazgeçirebileceklerini sanmaktadırlar Ancak bir şeyi bilmemektedirler; Mustafa Topal, üniversite yıllarında boks çalışmıştır! Burada
öğrendiklerini uygulayarak yolunu kesenleri yere serer ve kaçırır. Yakasını paçasını düzeltip yoluna devam eder. Bir yandan da çevresine
bakınmakta, yeni bir saldırıya uğrama endişesi taşımaktadır. Bu sal-
dırıyı günlerdir kendisini ihaleden çekilmesi için ikna etmeye çalışan
şirketin yaptırdığını anlamıştır.
Kızılay binasına girer. Rakip firmanın ortaklarından biriyle karşı
karşıya gelir. O harekete geçemeden, ani bir devinimle bir kafa atar
ve kendisine saldırttığından kuşkulandığı kişiyi yere serer. Öteki ortak da bir yerden çıkıp Mustafa Topal’a saldıracak olur; ancak elinin
tersiyle bir tokat atıp zaten ufak tefek biri olan öteki ortağı da bertaraf
eder. Bu kargaşa Kızılay çalışanlarını da ortalığa döker; herkes işini
gücünü bırakmış kavgayı seyre dalmıştır. Kızılay’ın başkanı Mehmet
Nomer de gürültüye çıkar. Mustafa Topal’ı ve yerde yatan iki kişiyi
görür, durumu anlar. Mustafa Bey’e öfkeyle bakar ve “Senin gibi birinin doktor olmasından utanç duyuyorum” der.
Artık ok yaydan çıkmıştır. “Mehmet Bey” diye seslenir, “Bu lafını
sana yediririm. Ben bir Türkmen beyinin oğluyum, sebepsiz yere kavga etmem, bunu bil. Ayrıca bu ihale sonuçlanıncaya kadar da buradan
dışarıya adım atmayacağım.”
Bir saat sonra ihale süreci başlar. Herkes oradadır. Şirket temsilcileri, yardımcılar, sekreterler… Sadece Medexport’u temsil eden
Mustafa Topal, kapının en yakınında ve yalnız başına oturmaktadır.
İhaleye katılanlardan biri Japon şirketidir. Üç milyon doz için 60.000
dolar fiyat vermişlerdir. Mustafa Topal’a saldıranların şirketi ise Belçikalıdır. Onlar da 58.000 dolarlık bir fiyatlandırma yapmıştır. Mustafa Topal’ın Medexport için Doktor Top-Al adlı firmasıyla girdiği
ihalede verdiği fiyat ise sadece 5.500 dolardır. Çankaya’da bir daire o
günlerde 15.000 dolar civarındadır.
İhale komisyonu tereddüt içindedir. Kızılay Başkanına “Efendim,
arada büyük fark var, bir yanlışlık olmasın, bir sıfırı eksik yazmış
olmasın Doktor Top-Al firması?” diyerek endişelerini belirtirler. Kızılay Başkanı, Mustafa Topal’a döner, “Ne diyorsun buna?” diye sorar.
“Efendim, kuşkunuz varsa, buradan telefon açalım, Rus Büyükelçiliği Ticaret Ataşesi ile siz konuşun” diye yanıt verir.
İhale komisyonu üyeleri de “Efendim en doğru yol bu; sonradan
bir sorun olursa ihale boşa yapılmış olur, gecikme yaşanır” diye görüş
belirtirler.
78
halk sağlığına adanmış bir ömür
Hemen oracıkta telefon açılır. Ticaret Müsteşarı Kurmezenko adlı
biridir. Kızılay Başkanına telefonda “Mümessilimiz ne fiyat verdiyse
doğrudur” yanıtını verir.
Bu fiyatlandırma karşısında Kızılay Başkanı şaşkınlığa düşer. Bir
süre sessizce oturur, sonra kalkar ve ağır adımlarla Doktor Mustafa
Topal’ın yanına gelir. Doktor, kavga edeceği düşüncesiyle kendini
hazırlar ama Başkan tam karşısında durup “Doktor Bey lütfen kalkar
mısınız?” der. Topal, kalkar. Başkan uzanıp alnından öper. Yerine dönecekken, diğer firmaların temsilcilerinin önünde bir an durur ve bir
küfür ederek “Defolun!” diye bağırır.
Ruslar, Türkiye ile siyasal sorunlar yaşamaktadır, bu nedenle ticari olarak ilişkileri geliştirerek aradaki buzları eritmek amacındadırlar.
Komisyon %10’dur. Primle birlikte 1000 dolar kazanmıştır; bu o dönem için epey büyük bir rakamdır.
Aşılar zamanında ve istenilen kalitede gelir. Sağlık Bakanlığı aşı
uygulamasının sonucundan memnun kalır.
Bu ilk deneyimin ardından Medexport şirketinin temsilcisi olarak
birkaç ihaleye daha girer ve kazanır. Artık Sağlık Bakanlığı’nda tanınan ve güvenilen biridir.
1967’de Iğdır yöresinde çocuk felci hastalığı baş gösterir. Giderek
yayılır ve tehlikeli bir hal almaya başlar. Sağlık Bakanlığı aşı tedarik
etmeye çalışır ama bulamaz.
Mustafa Topal, bürosunda çalışırken, telefon çalar. Sağlık
Bakanlığı’ndan aramaktadırlar: “Bakan Bey sizinle görüşmek istiyor
ivedi olarak” derler “Hemen gelebilir misiniz?”
Alelacele bakanlığa gider. O dönemin Sağlık Bakanı Vedat Ali
Özkan’dır. Donatım Genel Müdürü Abdurrahman Soyaslan’la görüşür önce. “Aman, nerelerdesiniz, Bakan sizi istiyor, hemen çıkalım
makama” der telaşla.
Bakanın makam odasına girerler. Bakan Özkan, Mustafa Topal’ı
şöyle bir süzer “Demek sensin Mustafa Topal.”
Doktor “Evet efendim, benim” diye yanıtlar.
Bakan, hal hatır bile sormadan, hemen konuya girer ve emredici
bir ses tonuyla “Bana hemen çocuk felci aşısı bulacaksın” der.
halk sağlığına adanmış bir ömür
79
Şaşırır Mustafa Topal. Avrupa’da artık üretilmemektedir bu aşı.
Rusya’da da bildiği kadarıyla sadece ülke içi gereksinim kadar üretilmektedir. Nereden bulacaktır bu aşıyı? Ama çaresiz “Peki, bir araştırayım” deyip çıkar.
Sovyetler Birliği Ticaret Ataşeliğine gider. Medexport’a telefon
açarlar; bu aşıdan yoktur. Sovyetler’in diğer aşı fabrikalarını ararlar
ataşe ile birlikte; bütün yanıtlar olumsuzdur. Rusya’daki şirketlerden
biriyle konuşurlarken, bir yönetici “Yugoslavların elinde olabilir bu
aşı; çünkü kimi zaman biz de onlardan alırız. Torlak adında bir şirkettir, orayı arayın” der.
Mustafa Topal hemen Yugoslavya Büyükelçiliği’ne gider. Türkçeyi çok iyi bilen Yugoslav Büyükelçisine küçük bir yalan söyler: “Beni
size Sağlık Bakanı gönderdi. Sizin ülkenizde Torlak adlı bir firma çocuk felci aşısı üretiyormuş. Bu konuda bilgi almaya geldim.”
Büyükelçi, ülkesine telefon açar. Yarım saatten fazla süren telefon görüşmeleri sonucunda, üretici olan Torlak firmasının ürünlerinin
ihracatını yapan Jugolek adlı bir şirkete ulaşırlar. Ellerinde istenilen
aşıdan vardır!
Mustafa Topal yeniden Bakanlığa döner. Neredeyse mesai saati bitmek üzeredir. Hemen makama çıkar; içeride konuklar vardır ama Bakan
Mustafa Topal’ı görünce heyecanlanır: “Ne yaptın, buldun mu aşıyı?”
“Buldum efendim” diye yanıt verir.
“Nerede buldun?”
“Yugoslavya’da…”
Bakan, pek de inanmamış gibi bakar; “Sahiden mi? Yugoslavya’da
buldun ha?”
“Evet efendim. Hatta Yugoslavya Büyükelçisi benim için ülkesine
telefon açtı, görüşmeler yaptı. Gidip aşıyı almamı bekliyorlar.” Durur.
Bakanın inanmakta güçlük çektiğini anlamıştır: “İsterseniz Büyükelçi
ile doğrudan temas kurun” diye bitirir sözünü.
Bakan durumu anlamıştır, gönlünü almak ister doktorun: “Hiç gerek yok. Seni koşturduk, yorduk, inanmamak, güvenmemek olur mu!”
Sonra da sorunu çözmüş olmanın rahatlığıyla devam eder: “Hadi şimdi hemen git Yugoslavya’dan aşıyı al gel”
80
halk sağlığına adanmış bir ömür
Mustafa Topal “Efendim” der, “Ben Kurtuluş’ta oturuyorum. Acaba şu an evime gidecek taksi param var mı cebimde? Siz Yugoslavya’ya
git diyorsunuz.”
Bakan önce afallar bu yanıttan, sonra görevliye “Şu ceketimi bana
ver” der. Ceketinin cebinden bir tomar para çıkarır ve uzatır Mustafa
Topal’a “Al bunu, git işi hallet. Halletmeden de gelme, döverim seni!”
“Tamam efendim” der doktor, parayı alıp çıkar. Dışarıda parayı
sayar; tam tamına 510 TL’dir.
İlk uçakla Yugoslavya’ya gider. Jugolek adlı firmanın yöneticileriyle görüşür. “Bu aşı çok ivedi lazım, hemen iki milyon doz gönderin. Ankara’ya döner dönmez üç milyon doz için akreditif açtıracağım; bana güvenmenizi isterim” der.
Şirketin müdürü Tekeleroviç adında Türk asıllı biridir. “Topal,
aslında böyle bir şey olmaz, kurallarımıza aykırı ama buraya kadar
gelmişsin, bakan adına gelmişsin. Bu seferlik kuralları değiştirip istediğini yerine getireceğiz” der.
Gerçekten de hemen aynı gün iki milyon doz aşıyı yola çıkarırlar.
Mustafa Topal da aynı gün yeniden ülkeye döner. Bakanlığa gider.
Bakanın verdiği paranın 160 lirasını harcamıştır. “Sayın Bakanım, iki
milyon doz aşı geldi; akreditif açmamız lazım, ardından bir milyon
doz daha gelecek” der ve kalan parayı da çıkarıp iade etmek ister.
Bakan Vedat Ali Özkan “Koy o parayı cebine” diye kızar ve “Bütün
gereken işlemler hemen bugün tamamlanacak; çok büyük bir sıkıntıdan kurtardın bizi” diyerek teşekkür eder.
Aynı dönemde Yugoslavya’dan ve Sovyetler Birliği’nden Doktor
Top-Al firması adına yılan serumu, tetanoz, difteri-tetanoz gibi aşıları
getirir.
Bu arada tıbbi cihazlar ithal etmeye de başlamıştır. Bu alanda da geride olan Türkiye için modern tıbbi cihazlar hem sağlık sektörünün gelişmesine katkıda bulunmakta hem de ülke hastanelerinin, kliniklerinin
ihtiyacı karşılanmaktadır. Mustafa Bey, bu konuda sadece ithalatla uğraşmaz; meslektaşlara yeni tıbbi cihazları tanıtmak için etkinlikler de düzenler. O günlerin tanığı Doktor Kamil Kudret Özsoy, Rus şirketi ile birlikte
gerçekleştirdiği tıbbi cihazlarla ilgili sergisini çok iyi anımsayanlardan:
halk sağlığına adanmış bir ömür
81
Doktor Mustafa Topal'ın Ankara'da açtığı tıbbi cihazlar sergisi
“Galiba bu sergi ilkti. Ankara’daki bütün doktorlar günler boyunca bu sergiyi gezdiler. Mustafa Bey, meslektaşlarını mutlu etmek için
sergi boyunca açık büfe yeme-içme hizmeti de verdi. Çok iyi hatırlıyorum, Ankara’daki bütün doktorlar, tıbbiye hocaları ve öğrenciler;
her gün sergide yiyip içip cihazları inceliyorlar, aralarında tartışıyorlardı. Çoğumuz duyduğumuz ama hiç görmediğimiz birçok tıbbi cihazı orada gördük, tanıdık. Üniversite, hastaneler, klinikler kullanacakları cihazları satın aldılar; polikliniği olan hekim arkadaşlarımız
da aldılar. Böyle bir serginin hepimizin meslek hayatına katkısı olduğunu söyleyebilirim. Doktor Mustafa Topal, sadece ticaret adamı olmadığını, mesleğine, meslektaşlarına karşı bir sorumluluğu olduğunu
da ilkin bu sergi ile göstermiş oldu.”
82
halk sağlığına adanmış bir ömür
Politikayı deneme
Ben bu alanda çalışıyordum, hem hekimliği, hekimlik politikasını hem de ilaç sanayiini sorunlarını iyi biliyordum. Çok şükür param da vardı;
ailemin yaşamını rahatça sürdürmesini sağlayabiliyordum. O zaman milletime, vatanıma bu
alanda da katkım olsun istedim.
M
ustafa Topal, kendini her zaman günlük siyasetin uzağında
tutmaya çalışmıştır. Mesleğinin hemen başında halk sağlığı konusunda kafa yormuş, Sovyetler Birliği’ne gitmiş, sosyalizmin
sağlık politikalarını incelemiş, beğenmiş, yararlı görmüş ama politik
olarak sosyalizmi doğru bulmamış biridir. Sosyalizmin sağlık alanındaki başarısının hayatın diğer alanlarında gerçekleşmediğini görünce
politik anlayışları da buna göre şekillenir.
Halk sağlığı konusunda politik alanda neler yapabileceğini düşünürken milletvekili olursa daha etkin çalışabileceğini eskiden beri
aklından geçirmektedir. Aklındakileri uygulamaya koyabileceği parti
olarak o dönemin merkez sağ partisi olan, Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’ni görür. Eğer bu partiden parlamentoya girebilirse, halk sağlığı, ilaç ve aşı politikası konularında kafasındakileri
uygulatma şansı bulabilecektir.
Bizim Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir eğitim politikası yoktur. Bir eğitim kültürü oluşturamamıştır. Günü kurtarma, yapboz ile zaman geçirilmektedir. Eskiden beri bizim Sağlık Bakanlığımızın da milli bir ilaç ve
aşı politikası yoktur. O zamanlar, bakandan bakana politika değişirdi.
Seçim olur, bir bakan gelir, şöyle olacak der, bütün bakanlık bürokratları koşuşturmaya başlar. Sonra bakan değişir, yeni gelen başka bir
politikayı uygun görür, bürokratlar “Peki efendim”cilik yaparak bu sefer
de onun zihniyetinin peşinde koşmaya başlardı. Böylece zaman geçer
ama milletin parası çarçur olur, çalışanların da enerjisi boşa giderdi.
Ben mesleğe başladığım zaman, ilaç sanayiinde yerlilerin payı %70
civarındaydı. Bu yanlış politikalar yüzünden yerlilerin payının gittikçe
azalmakta olduğunu görüyordum.
Ben bu alanda çalışıyordum, hem hekimliği, hekimlik politikasını
hem de ilaç sanayiinin sorunlarını iyi biliyordum. Çok şükür param da
vardı; ailemin yaşamını rahatça sürdürmesini sağlayabiliyordum. O zaman milletime, vatanıma bu alanda da katkım olsun istedim.
Bu düşünceyle partiye kaydını yaptırır ve Adana’dan milletvekili
aday adayı olur. Yıl 1969’dur. O dönemde siyasal partilerde milletvekilliği adaylığı “ön yoklama” denilen bir yöntemle belirlenmektedir.
Partinin o bölgedeki üyeleri, mahalle ve köy delegelerini seçer; bu
delegeler de seçimden önce aday adaylarını belirleyen bir seçim yaparlardı. Bu seçimdeki oy sayısına göre, o partinin milletvekili listesi
belirlenirdi. Partinin üst yönetimi, olağanüstü bir durum olmadıkça
bu listeyi değiştiremezdi. Bu nedenle, milletvekili aday adayları, öncelikle yörelerinde parti içinde çalışırlar, delegeleri etkilemeye, ikna
etmeye uğraşırlardı.
Mustafa Topal, Adana’ya gidip parti delegeleri ile tanışır, onları
kendisine oy vermeleri için etkilemeye çalışır, yapmayı tasarladıklarını anlatır uzun uzun. Sağlık politikası konusundaki deneyimleriyle, bu
konunun çözümünün neler olabileceğini anlatır. Osmaniye ve yakın
kentlerde zaten tanınan biridir; Adana merkez ve uzak kasabalarında
da dolaşmaya, partililerle tanışmaya başlar. Çok kişi adını bilmektedir; ama onu bir politikacıdan çok hekim olarak tanımaktadırlar. Peki
bu yetecek midir önseçimi geçip partinin milletvekili listesinde seçilebilir bir yere gelmesine?
Çalışmalar sırasında bir gün arkadaşı Eczacı Sami Kirpi’ye rastlar.
84
halk sağlığına adanmış bir ömür
Hal hatırdan sonra “Ne yapıyorsun?” diye sorar. Mustafa Bey de milletvekili olmak için çalıştığını anlatır, ayrıntılı bir şekilde. Arkadaşı
Sami Bey “Seni iyi tanırım, senden çok iyi milletvekili olur; ben senin
seçilmen için çalışmaya hazırım. Ancak bilmelisin ki böyle çalışmayla milletvekili olunmaz.”
“Neden?” diye sorar şaşkınlıkla; “Halkla, üyelerle, delegelerle konuşuyorum; onlara yapmak istediklerimi anlatıyorum. Başka ne yapabilirim ki?”
“Arzu edersen bir gün seni Bekir Sapmaz Emmi’ye götüreyim, o
söyler sana seçilip seçilemeyeceğini.”
Arkadaşım böyle deyince şaşırdım. Bekir Sapmaz’ı biliyorum, Karaisalı bir Yörük ağası.
Sapmazlar, Sabancı ailesiyle birlikte çırçır fabrikalarından tekstil
sanayiine, bankacılığa geçmiş, Güney Sanayii’nin sahibi olan aileydi.
Bu ailenin büyüğü de Bekir Sapmaz’dı ve yörede sözü çok dinlenirdi,
saygın biriydi.
“Olur, gidelim” dedim.
Haber gönderip gittik. Bekir Emmi, bir sedirde bağdaş kurup oturmuştu. Arkadaşım Sami Bey, “Bekir Emmi, nasılsın iyi misin? Elini öpmeye geldik” dedi. Sonra beni tanıştırdı.
Bekir Sapmaz, “Yeğenim hoş geldin” diyerek elini uzattı; ben de
öpüp başıma koydum ve sonra karşısına geçip oturdum.
Hemen ayran getirip ikram ettiler. Ayranımızı içerken fark ettim ki Bekir Emmi beni tepeden tırnağa süzüyor; bir izlenim edinmeye çalışıyor.
“Yeğenim, sen milletvekili olacakmışsın” dedi, ayranını bitirince.
Ama bunu tam da Yörük şivesiyle söylüyor. “Olacakmışsın” değil de
“Olucuğmuşsun” biçiminde kullanıyor kelimeyi.
“Evet, niyetim öyle Bekir Emmi” dedim.
“Yok yeğenim yok; öyle milletvekili olunmaz”
“Peki nasıl olunur Bekir Emmi? Anlat da dinleyelim” dedim, biraz da
hayal kırıklığı içinde.
“İyi, anlatayım da dinle. İki sene evvelinden Bekir Emmi’nin yanına
geleceksin. Ne yapmalıyım, diye soracaksın. Benden akıl alacaksın. Ben
halk sağlığına adanmış bir ömür
85
de sana birkaç iş vereceğim. Onları yapacaksın. Ben seni o sırada izleyeceğim. Becerikli isen, tamam, bu adamda iş var diyeceğim. Ancak o zaman milletvekili olabilirsin. Yoksa, şimdiki gibi boşuna dolaşıp durma;
milleti yedirip içirme. Henüz çok gençsin; bu işin kurdu olmamışsın.
Seni saf görüp para isteyen bile olur. Sen o paralarını cebine koy, saçıp
savurma. Seçimden sonra yanıma gel, yeniden görüşelim”
O an düşündüm; önseçim yarışı kıran kırana geçiyordu gerçekten.
Çok para dönüyordu. Milletin gözünü boyamak için sağa sola bağış
yapanlar, cami tamir ettirenler, muhtaç olana olmayana paralar saçanlar… Doğru söylüyordu Bekir Emmi.
“Peki Bekir Emmi, sormak belki ayıp olacak ama sence kim kazanır
bu önseçimi?” diye sordum.
“Haa, bak yeğenim işte mühim bir sual sordun. Sana söyleyeyim.
Listenin başında Ahmet Topaloğlu olacak. İkinci sırada ise, Ahmet
Topaloğlu’nun sözünden çıkmayıp onun dediklerini yapan Selahattin
Kılıç olacak. Üçüncü sırada Cavit Oral yer alacak. Dördüncü sırada ise
Cevdet Akçalı olur. Bunlar seçilebilir. Zaten 7 milletvekili var; kalanını
da öteki parti alır.”
Ahmet Topaloğlu, Adana’dan çıkmış önemli bir politikacıydı. Kadirli
ilçesindendi. Selahattin Kılıç da Osmaniyeliydi. Cavit Oral da Adanalı,
tanınmış bir siyasetçiydi. Cevdet Akçalı da Kozanlıydı.
Benim gibi seçilmek için çabalayan, Ahmet Topaloğlu’na parti içinde muhalif bir arkadaşım vardı. İbrahim Tekin’di adı. O kadar çok çalışıyordu ki; onun seçileceğini düşünüyordum. Bekir Sapmaz, sıralamayı
böyle söyleyince “İbrahim Tekin seçilemeyecek mi yani?” diye sordum.
“Yok yeğenim. Topaloğlu’na karşı gelmenin cezasını çekecek ve seçilemeyecek.” dedi, her şeyi önceden biliyormuş bir edayla.
Ben itiraz edeceğim ya, biraz da canım sıkıldı tabii. “Ama” dedim;
Topaloğlu’nun seçilmemesi için köy köy dolaşan bir ekip var; çok da
etkili oluyorlar…”
Birden hiddetlendi yaşlı Yörük ağası “Bana bak doktor; seni döverim. Öyle konuşma. Topaloğlu’na karşı çıkan cezasını bulur!”
Karşımda bir Yörük ağası, milletvekili olacak adama “Döverim seni”
deyip azarlıyor. Ama ben sesimi çıkaramazdım; aşiret geleneğinde
86
halk sağlığına adanmış bir ömür
büyükler küçüklere her şeyi der; ama küçükler itiraz edemez. Güney
Sanayi’nin kurucularından Bekir Emmi, Topaloğlu’nu neden bu kadar
tuttuğunu ve ağırlığını neden ondan yana kullandığını anlattı:
“Benim fabrikalarımı hep Ahmet Topaloğlu yaptırdı. Biz kendi yağımızla kavruluyorduk; biraz para kazanınca yeter diyorduk, büyümeyi
hiç düşünmüyorduk. 1950’lerde Japonya’dan, tekstil alanında kullanılmak üzere, büyük miktarda bir kredi alınacakmış. Ahmet Bey, Hacı
Ömer Sabancı ile beni çağırdı ve ‘Bu kredileri ufak tefek firmalara verip
çarçur etmeyelim; sonra geri toplaması da zor olur. Bu kredinin yarısını Sapmazlara yarısını da Sabancılara verelim’ dedi. Ben korktum ‘Oğlum Ahmet, benim fabrikam bana yeter. Çoluk çocuk şurada geçinip
duruyoruz. Ne yapacağım ben büyük fabrikaları’ dedim. Ama beni hiç
dinlemedi bile. Kredi geldi. Eh, ne yapalım, namus belası, aldık krediyi,
işi büyüttük. İşte gördüğün fabrikalar onun eseridir. Gün ola harman
ola… Şimdi birileri çıkmış Topaloğlu’nu seçtirmemek için dolaşıyormuş. Ben bugün ona yardım etmeyeceksem ne zaman edeceğim? Anladın mı şimdi neden öyle dediğimi?”
Seçilmek için bana icazet vermeyeceğini o an anlamıştım. Yanından ayrıldıktan sonra, uyarısını dinleyip bir kuruş daha harcamadım
seçilme uğruna. Beni destekleyen, hatırlı birkaç tanıdığım vardı. Onları ziyaret ettim, önseçimden çekildiğimi söyledim ve veda ettim. Ama
buralara kadar gelmişim, seçilemeyeceksem de memleketime bir faydam olsun istedim. Adana’nın zenginlerinden Mehmet Sabuncu diye
biri vardı. Onu ziyarete gittim, fabrikasında. “Mehmet Amca, ben seçimden çekildim. Memleketime gideceğim ve köyümdeki çocuklara
toplu sünnet düğünü yaptıracağım” dedim.
Mehmet Sabuncu “Aferin sana be” dedi. Kararımı ve yapmak istediğim hayır işini onayladı.
“O zaman sen de yardım et bu hayır işine” dedim.
“Olur yeğenim” dedi, oğlunu çağırarak talimat verdi ve çocuklara
sünnet elbisesi dikilmesi için iki top poplin kumaş, 60 çift sünnet ayakkabısı aldırdı. Ben de “Maşallah” yazan kuşak ve şapkaları aldım; doğruca köyün yolunu tuttum.
Köyde sünnet olacak 40’tan fazla çocuk varmış. Köylülerimi sefer-
halk sağlığına adanmış bir ömür
87
ber ettim. Herkes bir şeyler kattı, karınca kararınca. Benim büyük oğlum Levent’in de sünnet olma yaşı gelmişti; onu da kattık köyümüzün
çocuklarının içine. Köyde “Doktorun düğünü” gibi algılandı bu. Tam
260 tane davar hediye geldi. Amcamın hanımı aşçıbaşı oldu. Yemekler
pişti. Sünnet düğünü tam bir hafta sürdü; yedik içtik, eğlendik. Böylece
milletvekili olmak için ayırdığım paradan kalanını köyüme hayır işine
kullanmış oldum. Böylece aktif politika ile de ilişkim sona erdi.
Köy halkı o günlerde beni duygulandıran bir hareket yapmış ve
Osmaniye’de yayınlanan “Hakikat” gazetesine bir “Açık Teşekkür” ilanı
vermişti:
“Yaptığı Örnek Hareketten Dolayı Dr. Mustafa Topal’a AÇIK TEŞEKKÜR
Kazamızın yetiştirmiş olduğu güzide evlatlardan biri olan Doktor
Mustafa Topal, 12/9/1969 tarihinde başlamak ve 14/9/1969 tarihinde
sona ermek üzere milli geleneklerimize uygun bir şekilde bucak merkezimiz olan Yarpuz’da davul zurna ile sünnet düğünü kurdurmuştur.
Bu mutlu düğünde köyümüz içerisinde sünnet edilmesi icap eden 44
adet fakir köylü vatandaşın çocuklarını sünnet elbisesile giyindirmiş ve
sünnet ettirmiştir.
Yapmış olduğu bu örnek hareketten dolayı bucağımız halkı olarak
Doktor Mustafa Topal’a açık teşekkürü bir borç bilir, gazeteniz yoluyla
neşrini rica ederiz.
Yarpuz Bucağı Halkı”
Bu sünnet düğününden önce de köyün su sorununu çözmüştüm.
Arada gelip giderken köyde su sıkıntısının ne kadar büyük olduğunu
fark etmiştim. Bu sorunu nasıl çözebileceğimizi düşünmeye başlamıştım. Bu konuda neler yapabileceğimi düşündüğüm günlerde, Ruslar
bana “Limon bulur musun?” demişlerdi. ”Ben anlamam narenciye işinden; ilaç, aşı neyse de; limon nereden bulacağım?” filan diye itiraz ettim ama “Sen halledersin” demişlerdi. Onları kırmak da işime gelmezdi
tabii; başa gelen çekilir. Kalkıp ailecek biraz da tatil havasında Mersin’e
gidip bir otele yerleşmiştik. Kısa bir araştırma sonucunda Rusların istediği kalite ve miktarda limonu bulmuş, işlemleri tamamlayıp ihraç
88
halk sağlığına adanmış bir ömür
etmiştim. Ben limonu filan hiç görmedim, her şey kâğıt üstünde. İşte
bu satıştan 250.000 lira komisyon almıştım. Bu parayı köye su getirtmek için kullandım. Yayladaki evimizin yakınında çok lezzetli suyu olan
bir pınar vardı. “Vais oluğu” derdik buraya. Bu suyu, köye getirttim dört
tane de çeşme yaptırdım. Köyün en önemli sorunlarından birini bir
nebze olsun çözmüştük böylece. Bu o kadar makbule geçmişti ki köyümüzün halk ozanı Kul Mustafa bir şiir yazmıştı benim için:
Benden selam söyleyin doktor beyime
Yoksullara yardım eder daima
Hoş geldiniz şeref verdin köyüme
Dünyalar durdukça durası doktor
Çift akıyor yaptırdığın oluklar
Havuzunda oynaşıyor balıklar
Dua eder size susuz kalıklar
Mevlam muradını veresi doktor
Bize su getirdi Doktor Mustafa
Cebel köyü sizden bekliyor vefa
Hayırı çok sever, böyle bir efe
Bütün memleketin çırası doktor
Sizi arz ediyor Cebel elleri
Genişlettin sokakları yolları
Cennet-i âlâda gonca gülleri
Hakkın emri ile deresi doktor
Yaman gün gelmesin senin başına
Feriştahlar yardım etsin işine
Hacer Esved Beytullah’ın taşına
Eğilip yüzünü süresi doktor
halk sağlığına adanmış bir ömür
89
Yüksektir tahsilin sınıfın doktor
Misafirperversin emsalin yoktur
Allah birdir ama peygamber haktır
Dört kitap imanın binası doktor
Bindiğin kıratlar gitsin eşkine
Yardım eyler fakirlere düşküne
Cennet-i Âlâ’nın yüksek köşküne
Mertebe mertebe çıkası doktor
Su getirdin bizim köyün bayrına
At koyverdik çimenine çayırına
Dört çeşme yaptırdın baban hayrına
Babası duasın alası doktor
Arkadaşlar arz eyliyor sizleri
Su getirdin memnun ettin bizleri
Cennet-i Âlâ’nın huri kızları
Kızlarınan komşu olası doktor
Kul Mustafa’n der ki hakikat böyle
Cebel-i bereket emsalsiz yayla
Elinden geldikçe iyilik eyle
Kötülük yüzlerin karası doktor.
İşte bu su getirme işinden sonra sünnet düğününü de yapınca, sosyal çalışmaların beni daha çok mutlu ettiğine inandım. Politik yaşantım
öylece bitmiş, yerini hayır işlerine bırakmıştı. Öyle daha da mutluydum
sanki. Politikanın bana uygun bir şey olmadığına karar vermiştim. Hatta sonraki yıllarda Turgut Özal’la, Ayrancı Enis Behiç Koryürek Sokak’ta
altlı üstlü oturmuştuk. Süleyman Demirel’in Hazine Müsteşarıydı o
günlerde. Yani 1980 başları filan olmalı. Benim hiçbir münasebetim olmadı; bazen merdivende karşılaşır selamlaşır ve geçerdik. Bir gün yine
öyle karşılaştık, beni durdurdu: “Mustafa Bey, siz nasıl insansınız; tica-
90
halk sağlığına adanmış bir ömür
retle uğraşıyorsunuz da bana hiç mi işiniz düşmez? Bir kere olsun gelip
bir şey istemediniz benden.” dedi. Ben de “Beyefendi ben kendi işimi
kendim yapıyorum. Herhangi bir sorun da yok. Sizden ne isteyebilirim
ki? Teşekkür ederim ilginize” dedim. Ancak sonra ona bir işim düşmedi
değil. Kodein morfin ithal ederdik o yıllarda ve TMO’ya satardık. Onunla ilgili bir sorunun çözümü için yardımını istemiştim.
Politika dünyasından bir de Süleyman Demirel’le çok sonraları,
1984’te bir münasebetim olmuştu. Uçak kazası geçirdiğimde bana çok
yardımcı olan bir arkadaşım vardı. O dönem Çubuk kaymakamı, sonra çeşitli yerlerde valilik yapan Abidin Coşkun’du bu. Kızı Demirellerin
sahibi olduğu Yükseliş Koleji’nde okuyordu. Abidin Bey rahatsızlanmış
ve hayatını kaybetmişti. Ailesinin maddi sıkıntı çektiğini duyunca hiç
değilse kızının öğrenim hayatı yarıda kalmasın diye okul masrafını
üstlenmek üzere Yükseliş Koleji’ne görüşmeye gittim. Hacı Ali Demirel
oradaydı. Oturduk sohbet ettik. Söyleşi sırasında ben “Pınar Coşkun’un
durumunu görüşmeye geldim” diyorum, Hacı Ali Bey hemen lafı değiştiriyor. Biraz sonra ben yine “Pınar Coşkun’un masraflarını üstlenmeye
geldim” diyorum, hiç oralı olmuyor, bambaşka şeylerden söz ediyor. Sinirlendim tabii; benimle alay ediyor diye düşünmeye başladım. Hacı Ali
Demirel’e birkaç şey söyledim; epey de ağır konuştum sanıyorum. Hızla kalkıp çıktım okuldan. Doğruca Güniz Sokak’a, Süleyman Demirel’in
evine gittim. Ona patlayacağım. Sizin okulunuz nasıl bir yer diye sitem
edeceğim. Çünkü Abidin Bey, 12 Eylül’de partinin kayyumu olarak görev yapmıştı. Yani Demirel’le yakın ilişkileri olan bir insandı. Onun kızının bursunu vermek istiyorum, lakayt bir tavırla karşılaşıyorum, hiç mi
hatırı yok bu yakınınızın, diye kükreyeceğim, niyetim öyle. Oysa bir hukukumuz yok Demirel’le. Bazı kokteyllerde filan tanıştırılmışız; hal hatır
sormuşuz o kadar. Kapıda doktorum filan deyince izin verdiler girdim.
Baktım eşi Nazmiye Hanım da var; birlikte oturuyorlar. Hal hatır sorma faslından sonra “Efendim” dedim. “Pınar Coşkun kızımızın tahsiline
mani olunmasın, kardeşinizin okulunda öğrenci. Bunu size duyurmaya
geldim” dedim. Masrafları ödemek istediğimi söyleyemedim; karşımdaki başbakanlık yapmış insan; onu söylesem, ben neci oluyorum diye
düşünür, nezaketsizlik yapmış olurum.
92
halk sağlığına adanmış bir ömür
“Pınar dediğin, Abidin Bey’in kızı değil mi?” diye sordu.
“Evet efendim o” diye yanıtladım.
“Ben okula emri çoktan verdim; o kızımızı ben okutacağım.”
Demirel öyle deyince benim öfkem bir balona iğne batırılmış gibi
birden pof diye sönüverdi. Hiçbir şey diyemedim. Kalktım, Nazmiye
Hanım’ın elini sıktım, Demirel’in de elini öptüm ve çıktım oradan.
halk sağlığına adanmış bir ömür
93
4.
HAYATIN ZOR YOLUNU YÜRÜYEN
BİR GENÇ KIZ
Eczanenin açılışını aile arasında yaptık. Herkesi
çağırmak gerektiğini filan da bilmiyordum aslında. Açılışın ardından oturdum müşteri bekliyorum. Pek gelen giden de yok.
P
erihan Çetinkaya, Aksaray’da doğmuştur. Çocukluğunun en
eski anıları hayal meyal de olsa bu kente aittir. Babası Mustafa Çetinkaya, Aksaray’ın köklü ailelerindendir. Dedeleri Ihlara
Vadisi’ndeki bir köyden gelip Aksaray’a yerleşmişlerdir. Babaanne
yörenin ağalarından birinin kızıdır; Osmanlı geleneklerini yaşatan bir
kadındır. Annesi Hatice Hanım, Mevlevi bir aileden gelmektedir.
Perihan, 1948’de, ağustos ayında, dedesinin iki katlı konağında
doğar. Üç kız iki erkek, beş kardeştirler: Fatma, Necdet, Mürüvvet,
Perihan ve Vedat.
Kalabalık bir aile olarak büyük bir konakta hep birlikte yaşamaktadırlar. Üç yaşındaki Perihan’ın o konak yaşamından anımsadığı,
kalabalık aile olmanın yanı sıra, bahçede sabahları su çekilen tulumbanın sesi, otlamaya gönderilen ineklerin sesi ve havalandırmak için
açılan pencerelerden içeriye hücum eden soğuktur.
Baba, kardeşleriyle birlikte kereste ticareti yapmaktadır. Ancak
yaşamını kendi küçük ailesi içinde sürdürmek istemektedir; dahası,
ufku açık, gelişmek, çocuklarına daha konforlu bir hayat hazırlayabilmek çabası içindedir. Bu nedenle Ankara’ya taşınmaya karar verir.
Ankara’da Yenimahalle semtinde yeni yaptırdıkları eve yerleşirler
ancak Perihan’ın hatırladığı; Ankara’da çok kalmadıklarıdır. Yeniden
Aksaray’a dönerler. Küçük Perihan, bu kentte Zafer İlkokulu’na kaydolur. Ancak Mustafa Çetinkaya’nın aklı Ankara’dadır; ilk fırsatta ailesini alıp yeniden başkente taşınırlar. Yıl 1954’tür. Yenimahalle’de
Miralay Nazım Bey Sokak’ta bahçeli evlerine yerleşirler. Perihan, bu
evde geçen günlerini yaşamı boyunca unutamayacaktır.
İlkokula Ankara’da, Barbaros İlkokulu’nda devam eder. Ancak Yenimahalle o günlerde gerçekten de “yeni” bir semttir; sokakları çamur
içindedir, bir yerden bir yere ulaşmak zordur. Bu nedenle Perihan’ın
kaydı eve daha yakın olan Gaziosmanpaşa İlkokulu’na alınır.
Aile, geleneklerine bağlı bir anlayışa sahiptir. Meyve ağaçlarıyla
dolu bahçeli evlerinde, mutlu bir çocukluk geçirir. Baba, çocuklarını büyük şehirde yetiştiriyor olmanın erinciyle, kereste ticareti işini
geliştirmeye çabalamaktadır. Çocuklarına özgüven aşılamaya, kendi
ayakları üzerinde durmalarını sağlamaya çalışır davranışlarıyla. Peri-
Perihan Çetinkaya okul yıllarında
96
halk sağlığına adanmış bir ömür
han, çocukluğundan Ulus’u, Gençlik Parkı’nı hatırlar; ancak günleri
genelde Yenimahalle’nin ayrı bir kasabayı andıran bahçeli evleri içinde, sokaklarda geçmektedir.
Ortaokul ve liseyi Yenimahalle Kız Lisesi’nde okur. Aktif, sorular
soran, derslerini çok çalışmasa da ilgiyle izleyen ve başarılı bir öğrencidir. Ortaokulu da liseyi de zorlanmadan, iyi bir dereceyle bitirir.
Perihan’a göre babası, bir idoldür. Yardımseverliğini, sevgi dolu
oluşunu, çocuklarına iyi bir gelecek hazırlama çabasını sevgiyle
anımsayacaktır. Perihan için hep “Kızım eczacı olacak ben de eczanede oturup ona yardım edeceğim” der. Perihan, herhangi bir meslek
üzerine yoğunlaşmamıştır ama arkeolojiyi sevmektedir. Tercihlerinde
arkeoloji ve eczacılık öne çıkar. Sınav sonuçları o yıllarda gazetede
yayımlanmaktadır. Adının karşısında Ankara Üniversitesi Eczacılık
Fakültesi’ni görünce şaşırır ama sevinir. Babası ise büyük bir mutluluk içindedir; kendi hayalleri gerçekleşmişçesine sevinir. Perihan, babasının o an gözlerinin parlayışını, mutluluğunu hiç unutmayacaktır.
Yıl 1965’tir.
Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, 1960 yılında öğrenci
almaya başlamış ama henüz kurumlaşmasını tamamlayamamış bir
fakültedir. Bazı dersler Kızılay Menekşe Sokak’taki bir binada, bazı
dersler Cebeci’deki Tıp Fakültesi’nde ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nde,
Fen Fakültesi’nde yapılmaktadır.
Ancak, babasının bu mutluluğu çok uzun sürmeyecektir. 1966 yılının başında aniden yaşamını kaybeder. Aile maddi ve manevi zorluk içine düşer. Üniversite yılları kısıtlı koşullarda geçecektir. Ancak
genç Perihan, kişilik olarak bu tür şeyleri önemseyecek, olumsuz etkilenecek biri değildir. Yaşam düsturunu o yıllarda “paraya köle olmamak” biçiminde belirleyecek ve bunu uygulayıp koşullara uyum
sağlayacaktır.
Lise yıllarından arkadaşları Zuhal Erbayram (Özsoy) ve Rahmiye
Apaydın (Ertan) da aynı fakülteyi kazanmışlardır. Üçü, neredeyse çocukluk yıllarından gelen birlikteliklerini üniversite yıllarında da sürdürürler. Her nereye gideceklerse, ne yapacaklarsa beraber yaparlar.
Rahmiye, fakültede genellikle birinci, Perihan da ikinci olmaktadır.
halk sağlığına adanmış bir ömür
97
Perihan Çetinkaya fakülte yıllarında Doç. Dr. Metin Tanker'le
Üç arkadaş, mazbut bir yaşam içindedirler; Perihan, sinemaya bile iki
kere gidebildiğini anımsamaktadır o yıllara baktığında. Zaten babasını yitirmiş olmasının getirdiği yaşam olumsuzluklarına bir de aile büyüklerinin sıkı disiplini eklenince yaşamı büyük oranda kısıtlanmıştır.
Ama bu durumdan pek bir şikâyeti yoktur
O yıllardan unutamadığı bir anısı, inançları ile ilgilidir. Bir ara,
başını kapatmaya karar vermiştir. Fakülteye öyle gider; başta yakın
arkadaşları, onu tanıyan herkes şaşkınlık içindedir. Arkadaşları “Bizim bilmeyip senin bildiğin nedir, söyle biz de örtünelim” derler. Düşünür; mutlaka örtünmesini gerektiren argümanları çok da sağlam değildir. Böyle olmaz, bu işin gerçeğini öğrenmem lazım, arkadaşlarım
haklı, diyerek aynı gün açar başını. Bu deneyimi, inançların insanın iç
dünyasını, yaşama bakışını olumlu etkilemesi gerektiğini, dış görünümün pek de önemli olmadığını öğretir genç üniversiteliye.
1969’da, fakülteyi ikincilikle bitirir. Aklında babasının hayalini
gerçekleştirmek vardır; ancak bir eczane açabilecek sermayesi yoktur.
Akademik kariyer yapabilecek durumdadır. Arkadaşı Rahmiye ile birlikte sınavlara girerler ama Perihan, sonucu öğrenmek için bile okula
98
halk sağlığına adanmış bir ömür
Perihan Çetinkaya mezuniyetinde annesiyle
gitmez. Arkadaşının akademik kariyeri daha çok istediğini de bilmektedir ve içten içe onun kazanmasını istemektedir. Nitekim arkadaşı bu sınavı kazanacak ve akademik kariyer basamaklarını başarıyla çıkacaktır.
Perihan ise, arkadaşı Yıldız’la birlikte ne yapabileceklerini araştırırlarken “Gidelim Sağlık Bakanından iş isteyelim, bize uygun bir iş
versinler, başka ne yapabiliriz.” diye bir düşünceye kapılırlar. Bunu
uygulamaktan da geri kalmazlar. Vedat Ali Özkan’ın bakanlık dönemidir. Gidip görüşme talebinde bulunurlar, şansları yaver gider, hemen bakanın yanına çıkarırlar iki genç kızı. İçerisi kalabalıktır.
halk sağlığına adanmış bir ömür
99
“Buyurun, ne istiyorsunuz?” diye sorar bakan.
“Biz eczacılık fakültesini bitirdik, iş istiyoruz.”
“Tamam” der bakan, “özel kalem müdürüyle görüşün.” Bir not
yazıp verir. Teşekkür edip çıkarlar.
Özel kalem müdürü “İstanbul, Ankara ve Bursa dışında hangi şehri isterseniz, atamanızı yapabiliriz. Düşünün ve karar verin” der.
İki arkadaş Bakanlıktan çıkıp yürümeye başlarlar. Nereyi isteyeceklerdir? Perihan “Ben ailemi bırakıp başka bir yere gidemem” der.
Bu işin olmayacağı bellidir. Bir eczane açmaktan başka yapabileceği
bir şey yoktur.
Genç eczacı, gazetede Akbank’ın meslek kredisi ile ilgili reklamını görünce, belki verirler düşüncesiyle gidip başvurur. Sonuç olumludur. Peki nerede açacaktır eczaneyi?
Yenimahalle’nin hemen bitiminde Demetevler ve Karşıyaka semtleri yeni kurulmaktadır; eczaneye ihtiyacı olan yerlerdir. Karşıyaka’da
yalnızca bir eczane vardır. O bölgede bir eczane açmaya karar verir.
Yeni yapılmış bir binanın alt katını kiralar. Mobilyacıların faaliyet
gösterdiği Siteler semtine gidip büro malzemelerini, rafları, dolapları
satın almak için uğraşır. Girdiği birçok mobilyacı onu dudak bükerek,
ufak tefekliğinden, çok genç oluşundan hareketle, eczacı olarak kabul
edemezler. O, bunlara aldırmaz. Kararlıdır.
Tabelayı özenle hazırlar ve 9 Kasım 1969’da eczanenin kapısına
takar: “Çetinkaya Arzu Eczanesi”
“Eczanenin açılışını aile arasında yaptık. Herkesi çağırmak gerektiğini filan da bilmiyordum aslında. Açılışın ardından oturdum müşteri
bekliyorum. Pek gelen giden de yok. Öğrenciliğimde mahallemizde
bir eczanede, Esen Eczanesi’nde staj yapmıştım. Sahibi Cafer Beyamca çok iyi bir insandı. Orada staj yaparken bende ‘önce insana hizmet’ düşüncesi oluşmuştu. Eczacılığı da ilacı üretip insanlığa faydalı
olmak biçiminde algılıyordum. Esasında okulda da öyle yetişiyorduk;
mesleği ticari olarak düşünmüyorduk. İlaç yapabilmeyi bilenler olarak eğitiliyorduk. Buna ‘havan eczacılığı’ diyorduk. Yani havanı alıp
kimyasallardan ilaç üreten kişi. Staj sırasında da bu bende pekişmişti.
Örneğin, eczanenin kalfası 2,5 kuruşa güzellik kremi imal edip 25 ku100
halk sağlığına adanmış bir ömür
Eczane açılış günü
ruşa satıyordu ve buna çok kızıyordum. Eczacı, benim bu idealizmime
gülmekte, ‘Sen böyle gidersen kârı kediye yüklersin’ demekteydi.
Şimdi, eczanede ticari kurallarla baş başa kalmıştım. Umduğum
gibi müşteri de yoktu. Benden bir iki ay sonra ana caddeye bir eczane
daha açılmıştı. Galiba ben yer seçiminde de hata yapmıştım. Kredi
ödenecek, eczanenin kirası ödenecek. O zaman eczacılığın ilaç üretmek kadar ticari bir iş olduğunu yaşayarak öğrendim.
Bir gün öyle oturmuş müşteri bekliyordum; bir beyefendi girdi
içeri, ‘Eczacı Hanım siz misiniz?’ diye sordu ‘Evet benim’ diye yanıtladım.
‘Ben, dispanserin başhekimi Doktor Mustafa Topal’ diye tanıttı
kendini.”
102
halk sağlığına adanmış bir ömür
Yaşam çizgisini belirleyen ziyaret
Mustafa Bey özgüveni çok yüksek, verici, bilgili ve dediğini yapan bir kişilikti. O zaman benim
için ulaşılamaz biriydi. Bir gün bana bütün hayat
hikâyesini anlattı. Dinledikçe merhamet duyguları da hâkim olmaya başladı bende.
K
arşıyaka Dispanseri Başhekimi Mustafa Topal, Çetinkaya
Arzu Eczanesi’nde gördüğü genç kızın eczacı olduğunu anlayınca daha çok ilgilenir. Sohbete başlarlar. Perihan Çetinkaya, o güne
değin evlilik sözünü ağzına bile almayan bir genç kızdır. Tek derdi
işini geliştirmek, borçlarını ödeyebilmek ve ailesine maddi katkıda
bulunabilmektir. Ancak o gün, Mustafa Topal’la sohbet ederlerken,
kendinden bile sakladığı düşüncelerinin, evlilik düşüncesinin nasıl
olduysa belleğinde yer etmeye başladığını fark eder. Kendini, doktora
alıcı gözle bakarken yakalar! Uzun boylu, yakışıklı, iyi giyimli biridir. Oysa özel hayatını hiç bilmediği biridir ama yine de bir yakınlık
hisseder. Bunu sonradan “içine doğmak” olarak açıklayacaktır.
Mustafa Bey de Perihan Çetinkaya’yı görünce etkilenmiştir. Pembe yanaklı, güzel mi güzel, utangaç bir genç kız olarak betimleyecektir onu sonraları. Sık sık ziyaret eder, kimi sorunlarını çözmede
yardımcı olur. Örneğin, eczaneye bir türlü telefon bağlanmamaktadır;
birlikte Ulaştırma Bakanlığı’na giderler, bu sorunu çözerler. Ziyaretlerinde dinden, felsefeye, meslekten toplumsal sorunlara her konuyu
konuşup tartışırlar. Perihan Hanım, doktorun bilgisine, yaşam deneyimine hayran olur her seferinde.
Ancak aralarındaki iletişimi bir adım daha ileriye götürmekte zorlanmaktadır Mustafa Topal, çünkü evlenmiş ayrılmıştır, iki de çocuğu
vardır. Bu durumda onu kabul edecek midir bakalım, bu genç eczacı?
Ya ailesi?
“Doktor Bey özgüveni çok yüksek, verici, bilgili ve dediğini yapan
bir kişilikti. O zaman benim için ulaşılamaz biriydi. Bir gün bana bütün
hayat hikâyesini anlattı. Dinledikçe merhamet duyguları da hâkim olmaya başladı bende. Yaşamın zorluklarıyla karşılaşmış, mutlu olmak isteyen ama mutlu olamamış bir insandı. Yaşamı seven biriydi. Kısa süre
sonra aileyle de tanıştırdım ama hâlâ ilişkinin adını koymuş değiliz.
Ailem, yakınlarım aramızdaki yaş farkını, eşinden ayrılmış biri oluşunu
öne sürerek endişelerini belirtiyorlardı. İşin bu zorluğu da vardı. Kardeşim Vedat askere gidecekti, o gitmeden nişan yapmaya karar verdik.
Doktorun ailesi de geldi memleketten. İki anne baş başa konuşmuşlar.
Doktorun annesi, annemi ikna etmiş. Hemen o akşam nişan yapmaya
karar verilmiş. Aynı gün alelacele Ulus Anafartalar Caddesi’ne gidip bir
kuyumcudan yüzükleri aldık ve o gece nişan yapıldı.”
Mustafa Topal, bu kez mutluluğu yakalamış olduğu inancıyla, Perihan Hanım’a aşkla bağlanır. Maddi zorluklar içindedir; kimi işlerden parasını alamamıştır, kendine yeni bir hayat kurmaya çalışmaktadır ama hiçbir zorluk gözünü yıldıramaz; bu kez mutluluğu yakalama
azmindedir. Perihan Hanım’ın isteklerini kendi isteği gibi görüp mutlaka yerine getirmek için çabalar. Sözgelimi gelinliğin otantik olmasını istemektedir gelin adayı. Hemen Ankara Olgunlaşma Enstitüsü’ne
gidip bindallı tarzı, sırma işlemeli bir gelinlik yaptırır. Demetevler
semtinde bir ev kiralarlar. Ancak Rusya’dan gelen ihale komisyon bedelini bir türlü alamamaktadır, bürokratik işler yüzünden. Düğünleri
neredeyse tehlikeye girmek üzeredir. “Gel” der, Mustafa Bey, “Merkez Bankası’na gidip durumumuzu anlatalım, eğer yine de olmazsa
beraber intihar edelim!”
Düğün davetiyesini de yanlarına alarak Merkez Bankası Başkanının makamına çıkarlar ve konuşurlar. Başkan hiç oralı olmaz “Ne olacak, evlenirsiniz, benim de evlenirken iki kırık sandalyemden başka
bir şeyim yoktu” diyerek başından savar.
104
halk sağlığına adanmış bir ömür
Mustafa Topal Sovyetler Birliği Büyükelçiliği’ne gider ve bu kez
de onlara anlatır durumunu. Onlar yardımcı olurlar; bürokratik sorunlar çözülür.
Düğünleri 20 Mayıs 1971’de Cihan Palas’ta yapılır. O günler
sıkıyönetim vardır, belli saatten sonra sokağa çıkma yasağı uygulanmaktadır. Perihan Hanım’ın ise mutlaka yerine getirmek istediği
bir arzusu vardır: Babasını genç yaşında yitirdiği için, gelinliğiyle
Aksaray’da babasının mezarını ziyaret etmek istemektedir. Nişanlısı
buna da bir çözüm bulur. Gelin arabasını uzun süreli kiralar. Sıkıyönetim komutanlığına gidip sokağa çıkma yasağı başladıktan sonra
106
halk sağlığına adanmış bir ömür
gidebilme izni alır. Düğünden sonra gelinliğiyle yola çıkarlar. Gece
boyu izin kâğıdını da yol kontrollerinde kullanarak yol alırlar. Sabah
gün ışırken Aksaray’a varırlar.
Perihan Hanım, arzusunun yerine getirilmiş olmanın mutluluğu ve
babasının evliliğini görememesinin hüznüyle; karışık duygular içinde, sabah ezanı okunurken ziyaret ederler mezarlığı.
Aksaray’da kalmayıp yine gelinliğiyle yola çıkarlar ve balayı için
Mersin’e giderler. Birkaç gün Mersin’de kaldıktan sonra Mustafa
Bey’in memleketi Osmaniye’ye geçerler.
halk sağlığına adanmış bir ömür
107
5.
KEYMEN KURULUYOR
B
alayı dönüşü yeni bir hayatın güzelliği içindedirler ama ekonomik güçlükler yakasını bırakmaz genç çiftin. Bir yanda
Doktor Mustafa Topal firmasının alacakları tahsil edilememekte, bazı
alacaklılar icra işlemi başlatmakta; öte yandan Perihan Hanım’ın eczanesi de yeterince gelir getirmemektedir. Eczaneyi daha iyi bir yere
taşımaya karar verirler ancak yine bir sonuç alamazlar.
Perihan Hanım, bu zorlukları sorun etmeyen bir yapıya sahiptir.
Zaten babasını yitirdiğinden beri maddi zorluklar içinde geçen yaşamında tutumlu olmayı, azla yetinip mutlu olmayı öğrenmiştir. Evliliğinde de önlerine çıkan maddi güçlükleri önemsemez, bir gün tümünü yenebileceklerini düşünerek mutlu olmanın yollarını arar. Perihan
Hanım hayatı bir sınav gibi görmeye alışmıştır; buna inanmaktadır.
Yaşadıklarının da bir sınama olduğu düşüncesiyle ayakta durabilme
gücünü korumaktadır. Parayla ilişkisi de bu yöndedir; maddi kazancın
ötesinde manevi duygularının tatmini onun için daha önemlidir.
Bu güçlükler içinde mutlu bir gelişme yaşamlarını güzelleştirir.
Perihan Hanım bir bebek beklemektedir. Doğuma az bir zaman kala,
bir sabah Mustafa Bey eşine “Gece rüyamda birini gördüm, babandı,
bana ‘Çok yakında mutlu bir olayla yine aranızda olacağım’ dedi. Çok
etkilendim” der.
15 Nisan 1972’de bir oğulları dünyaya gelir. Perihan Hanım, babasından kalan kimi belgeleri incelerken, hiç kullanmadığı bir adı olduğunu görmüştür: Orhan. Eşinin bu rüyasını da dikkate alarak oğullarının adını “Orhan Mutlu” koyarlar.
Perihan Hanım, oğlunu büyütebilmek için zaten iş yapmayan ec-
Mutlu'nun doğumu
zaneyi devreder, böylece eczanecilik serüveni, sonraki yıllarda da yaşanacak kısa bir girişim sayılmazsa, tarihe karışacaktır.
Aile daha da büyümüştür. Evde babaanne, kızları Arzu, oğulları
Levent ve Mutlu ile geniş bir aile olmuşlardır. Mustafa Topal, ailesini
geçindirebilmek için işlerine daha sıkı sarılır. Ancak hem Yugoslav
hem Sovyet firmasının temsilciliğini bir arada yürütmenin ticari olarak güçlüğünü de gördüğü için aklına bir fikir gelir.
Yugoslav Torlak firmasının genel müdürü Prof. Stoykoviç’tir.
Mustafa Topal ona bir mektup yazarak iki ülkenin iki ayrı şirketinin
temsilciliğini yürütmesinin doğru olmayacağını, üstelik bunun ticari
olarak da avantaj sağlamadığını söyler. “Sizin firmanıza yeni, güvenilir bir temsilci bulmak da bana düşer” der.
110
halk sağlığına adanmış bir ömür
İki anne Hatice ve Sultan Hanımlar, Perihan ve Mustafa Topal, çocukları Arzu ve Mutlu
Genel Müdür verdiği yanıtta “Size güveniyoruz, sizin önereceğiniz kişiyi Türkiye temsilcisi olarak atamaya hazırız” der.
Bu yanıt üzerine Mustafa Bey, eşi Perihan Hanım ve üç aylık oğulları Mutlu, otomobille yola çıkarlar. Önce Jugolek’e uğrayıp görüşmelerde bulunurlar; ardından Torlak’ın genel müdürlüğüne giderler.
Firmada, henüz üç aylık bebeği gören çalışanlar şaşırırlar ama çok da
sevinirler; hemen kaparlar küçük Mutlu’yu, ilgilenirler. Hatta bebek
halk sağlığına adanmış bir ömür
111
Mutlu şirkette altını pislettiğinde bunu bir işaret gibi görüp “Bu bebek
ileride bu alanda çalışacak ve başarılı olacak” yorumunu yaparlar.
Mustafa Bey ve Perihan Hanım görüşme için genel müdürle buluştuklarında, hal-hatır faslından sonra, Prof. Stoykoviç’e “İşte sizin
yeni Türkiye temsilciniz” diyerek Perihan Hanım’ı gösterir.
Torlak Genel Müdürü, şaşırır; karşısında çok genç, ufak tefek, üstelik kucağında bebeğiyle bir kadın durmaktadır! Stoykoviç önce du-
Mustafa Topal Bükreş'te
112
halk sağlığına adanmış bir ömür
dak büker, Mustafa Bey’e “Temsilciliğimizi yapabilecek mi bu küçük
hanım? Emin misiniz bundan?” diye sorar.
Doktor Topal “Yapar, çok da iyi yapar, merak etmeyin” diyerek
endişelerini gidermeye çalışır Yugoslav yöneticinin. Kabul ettirir sonuçta. Türkiye yolunda, Perihan Topal, artık Torlak’ın temsilcisidir
ve kendisinin de bir firması vardır: Ecz. Perihan Topal İthalat-İhracatMümessillik Firması”
Bu dönemde iki ayrı ülkenin temsilcileri olarak ihalelere girdiklerinde ilginç bir durum oluşur. Aralarında konuşmaları ihale komisyonlarında dikkat çeker, uyarılırlar; ama karı koca oldukları anlaşılınca bu durum gülümsemeyle karşılanır. Öte yandan, iki ayrı fiyatla ve
birbirlerini bilerek girdikleri ihalelerde avantajlı duruma da gelirler.
Bu dönemin tanıklarından, ihale komisyonunda üye olarak görev
yapan Neşet Karakoyunlu bu konuyla ilgili bir anısını şöyle anlatır:
“İhaleye Perihan Hanım Yugoslavların, Mustafa Bey de Sovyetlerin
temsilcisi olarak giriyordu. Bir ihaleye yine ikisi de geldi. Komisyonda pazarlık yapacağız, kim ucuza verirse ondan alacağız, haliyle.
Komisyona katılan muhasebe daire başkanı onları tanımıyordu. Dosyadaki adreslere baktı, ikisinin de aynı. Bize döndü ve ‘Ya böyle şey
olur mu, bu iki firma birbirine rakip değil ki baksanıza adresleri bile
aynı’ dedi. Ben gülerek ‘Adreslerinin aynı olması bir yana, onlar aynı
yatakta da yatıyorlar’ diye yanıtladım. Muhasebe daire başkanı baştan
anlayamadı. Sonra ekledim: ‘Onlar karı kocadır.”
Hiç ummadıkları, beklemedikleri bir durumla da karşı karşıya kalırlar bugünlerde. Sosyalist ülkelerle ticari ilişkiler içinde olmaları,
dolayısıyla ticari ataşelerle görüşmek için bu ülkelerin büyükelçiliklerine girip çıkmaları Milli İstihbarat Teşkilatı’nın ve Emniyet birimlerinin dikkatini çekmiştir. İzlendiklerini fark ederler. Nereye gitseler
peşlerinde bir otomobil vardır; hep aynı otomobil kullanıldığı için artık onu tanımaktadırlar. İşyerinin ve evlerinin çevresinde de her gün
değişik meşguliyetlerde (simitçi, boyacı vb.) ama aynı kişilere rastlamaya başlamışlardır.
O günlerde, Sovyet Büyükelçiliği görevlilerinden Nikola’nın da
eşi Rusya’dan gelecektir. Önceden de tanıştıkları için Nikola ile birhalk sağlığına adanmış bir ömür
113
likte havaalanına karşılamaya gitmek isterler ancak gecikirler. Nikola önden gider, Perihan ve Mustafa Topal da yola çıkarlar. Perihan
Hanım’ın asker kardeşi de izinlidir ve onlarladır; o da katılır. Nikola
ve eşi ile yolda karşılaşırlar. Hoş geldin, deyip sarılır, öpüşürler. Rus
görevlinin eşi, ülkesinden bir transistörlü radyo getirmiş ama gümrükten geçirememiştir. Eline bir belge verip göndermişlerdir. Nikola “Tanıdıklarınız varsa radyoyu alabilir misiniz gümrükten?” der ve
eşine verilen belgeyi Mustafa Bey’e uzatır. Mustafa Topal, “Bir araştırayım” deyip alır belgeyi ve yollarına devam ederler.
Havaalanında yemek yedikten sonra dönerlerken polisin ve jandarmanın yolu kestiklerini, bütün araçları durdurduklarını görürler uzaktan. Yavaşlarlar. Kuyruğun başına doğru yaklaştıkça büyük
önlem alındığını, her yeri tomsonlu polislerin, silahlı jandarmaların
çevirdiğini görürler. Araçları didik didik etmekte “gizli bir belge”
aramaktadırlar! Mustafa Bey durumu anlamıştır. “Aradığınız evrak
bende” der. Silahlar üzerlerine çevrilir hemen. Önlerinde arkalarında
silahlı askerler eşliğinde merkez komutanlığına; oradan MİT’e götürürler. Saatler süren sorgulama ve araştırmadan sonra durum anlaşılır
ve serbest bırakılırlar.
Mustafa Bey, bir ara, Yenimahalle’de sahip oldukları evi depo olarak kullanmakta, Çin’den ithal ettiği tıbbi cihazları burada bekletmektedir. Kimi işgüzarlar, ‘Buraya Rusya’dan silah geliyor’ diye söylenti
çıkarıp ihbar ederler.
Bu arada Sovyetler Birliği Mustafa Topal’ı ilaç hammaddesi işini
yürütmesi için de zorlamaktadırlar. Oysa Mustafa Bey bu işe girmeyi
hiç düşünmemektedir. Bunun için ne sermayesi ne de bilgi birikimi
vardır. “Ben en iyisi bu işi tamamen bırakayım” diye düşünür. O günlerde Sovyetler Birliği Büyükelçiliği’nde bir kokteyl vardır; eşiyle
birlikte oraya giderler. Cebinde temsilciliği bıraktığına ilişkin bir yazı
da vardır. Kalabalığın içinde, Sovyet Ticaret Müsteşarını arar, yazıyı
vermek için. O sırada Bir Azeri Türkü olan Ataşe Tevfik Bedirof’u
görür ve “Tevfik, beni müsteşarla görüştürür müsün?” der. Bedirof,
nedenini sorunca çıkarıp ayrılma yazısını uzatır. Ataşe, yazıyı okur,
katlar ve cebine geri koyar. Mustafa Topal’ın koluna girer ve “Gel,
114
halk sağlığına adanmış bir ömür
Süha Amil Çelebi Keymen
seni biriyle tanıştıracağım” der. Tanıştırdığı kişi İstanbul’da gümrük
komisyonculuğu yapan, varlıklı ve Mevlana soyundan gelen bir işadamıdır: Süha Amil Çelebi Keymen.
Bedirof “Süha Abi” dedi, bizi tanıştırdıktan sonra. “bu beyefendi de
sizin gibi Sovyetler’le iş yapar. Bir ilaç firmasının mümessilidir. Ancak işi
yürütemiyor, işi bırakmak için de müsteşara mektup yazmış. Bunu size
teslim ediyorum”
Süha Keymen, fuarcılık, gümrük komisyonculuğu gibi işler yapan
prestijli bir işadamıydı. “O mektubu yırt at; yarın da büromda seni
bekliyorum” dedi ve adresini söyledi yazıhanesinin. Gittim ertesi gün.
Oturduk konuştuk uzun uzun. Önce “Doktor, şimdi gidelim seninle ortak bir yazıhane tutalım” dedi.
“Tamam da ne iş yapacağız?”
“Senin cebinde bir servet var, haberin yok” dedi, mümessilliğimi
kastederek. “Onu beraber çalıştıracağız.”
Hemen o gün İzmir Caddesi’nde bir apartmanın dört dairesini bir-
halk sağlığına adanmış bir ömür
115
den tuttuk. “Burayı malla dolduracağız ve satacağız” dedi.
Ertesi gün yine buluştuk. “Bugün de şirketimizi kuralım” dedi. “Bu
şirketin yüzde yirmi beşi senin olacak.”
Ben anlayamamıştım. “Abi” dedim, “Şirket kurmanın masrafının
yüzde yirmi beşi mi demek istiyorsun?”
“Hayır” dedi, “şirketin yüzde yirmi beşi. İnsanların güdük hallerinin
üstüne gidilmez, günahtır. Ben sana para soruyor muyum?”
“Keymen Ecza Depoculuk ve Ticaret Limited Şirketi”ni 1973’te kurduk. Sermayesi bir milyondu. Bu sermaye ile kurulmuş şirket o zamanlar Türkiye’de parmakla gösterilecek kadar azdı. Yüzde yetmiş beşi ona
ve ailesine ait oldu; yüzde yirmisi bana, kalan yüzde beşi de Perihan
Hanım’a ait oldu hisselerin. Ben şirketin müdürü oldum. Perihan Hanım
da ecza deposunun mesul müdürü oldu.
Şirketi kurunca hemen “Keymen Ecza Deposu”nu açtık. Süha Bey’in
Sovyetler’de öyle prestiji varmış ki, istediğimiz ürünü hemen getirtebiliyorduk. Depomuz ağzına kadar doldu kısa sürede. İlaç firmalarına
ilaç hammaddesi satıyorduk bolca. Alman Bayer firmasına bile gün
geldi 30 ton Aspirin hammaddesi sattık. Çünkü Türkiye’de döviz yok.,
Almanya’dan mal gelmiyor. Ama Rusya’da var ve getirtebiliyoruz.
O dönem Medexport firması ile, daha sonra Yugoslavya ve Macaristan ilaç firmaları ile çok iyi ticaret yaptık. Şirketin yüzde yirmi beşlik payına düşen parayı Süha Bey’e hiç zorlanmadan ödedik; üste de
epeyce tasarruf ettik. Tasarruflarımızla Çankaya’da bir ev aldık ve oraya
yerleştik.
Keymen Ecza Depoculuk ve Ticaret Limited Şirketi’nde ilk dönemde yalnızca üç çalışan vardır: Mustafa ve Perihan Topal bir de
Hasan Kündüloğlu. Kısa süre sonra çalışan sayısı önce 10’a ardından
15’e çıkacaktır. Bunlardan biri de şirketin muhasebe sorumlusu olan
Fuat Yetkin’dir. Mali Müşavir Fuat Yetkin, o günleri şöyle hatırlar:
“Şirket kurulmuş ama muhasebe sistemi tam olarak oturtulamamıştı. Muhasebecisi özensiz ve savruk çalışmış. Suistimaller de vardı.
Şirketin hissedarlarından Ahmet Karakurt, beni çağırdı. Nisan ayı
gelmiş, beyanname verilecek ama ortada henüz tamamlanmış hesap116
halk sağlığına adanmış bir ömür
lar yok. Oturduk bir hafta kadar geceli gündüzlü çalışarak hesapları
toparladık. Kurumlar vergisi beyannamesini hallettik. Ondan sonra
Keymen’de çalışmaya başladım.”
Tıbbi cihazların yanı sıra ilaç hammaddesi ithalatı da şirketin
başlıca çalışma alanlarından olur bu dönemde. Döviz politikasındaki güçlükler, Batı ülkelerindeki yüksek fiyatlar gözlerin Doğu Bloku
ülkelerine ve sosyalist ülkelere yönelmesine neden olur. Sosyalist ülkeler uluslararası ticarette Batıya göre daha başka ilkelerle hareket etmektedirler. Sözgelimi, bir şirketle anlaşıp ona temsilcilik verdilerse,
ticari kaygıları bir yana bırakıp güven duymakta, her türlü ticari işi
aynı şirketle yapmaya eğilimli hale gelmektedirler. Ürünleri de Batıya
göre çok ucuzdur. Mustafa Topal da 1960’ların ortalarından itibaren
bu ülkelerden aşı ithal ettiği ve onların bazı şirketlerinin temsilciliğini
yaptığı için güven sağlamıştır. Çok ihtiyaç duyulan ilaç hammaddesi
temini konusunda da, bu nedenle, önde gelen firmalardan biri haline
gelirler 1970’lerin ikinci yarısında. O dönem Sağlık Bakanlığı’nda
görevli olan ve bu süreçlerin yakından tanıklığını yapan Neşet Karakoyunlu şöyle değerlendirir Mustafa Bey’in konumunu: “O Yugoslavya ve Sovyetler’in aşı firmalarının temsilcisi olarak girerdi ihalelere. Doğu Bloku ülkelerinin fiyatları her zaman düşük olurdu. Örneğin
yıllarca yılan serumu tek firmadan alınırmış; şartname öyle bir hazırlanmış ki, besbelli, tek firma girsin diye. Rekabetsiz bir durum.
Mustafa Topal’la birlikte rekabet ortamı da doğdu. Mustafa Bey, daha
halk sağlığına adanmış bir ömür
117
Keymen ortakları bir arada; Süha Keymen, Medexport'tan bir yetkili, Palmira Mavrodo,
Mustafa Topal
ucuzunu aynı kalitede getirince iş değişti tabii. Bu açıdan Mustafa
Topal’ın ülkesine büyük hizmeti, halk sağlığı alanında önemli katkıları olmuştur.”
O günlerin tanıklarından, şirketin muhasebecisi Fuat Yetkin de
şöyle değerlendirir o dönemi: “Türkiye’nin kasalarının boşaldığı,
döviz sıkıntısının doruğa çıktığı dönemlerdi. Batıdan ilaç hammaddesi getirilemiyordu, getirilebilse bile büyük maliyetleri vardı. İşte
tam da o dönemde Keymen Ecza Deposu, Doğu Bloku ülkelerinden
ucuz hammadde getirdi. Döviz konusunda sorun yoktu; onların çalışma sistemi farklıydı, kliring sistemi de uygulanıyordu. Bu nedenle
Türkiye’deki ilaç firmalarının neredeyse tümü hammadde almak için
sıraya giriyordu. O günlerde ayakta kalabilen ilaç şirketlerinin çoğu,
bunu Keymen’e borçludurlar. Örneğin, Türkiye’nin sıtma eradikasyon programı için gereken ilaçları şirketimiz sağlıyordu; bunları Abdi
İbrahim’e yaptırtıyorduk.”
Bu durumun yakın tanıklarından biri de Abdi İbrahim İlaç Sanayi
ve Ticaret A.Ş’nin Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut’tur:
118
halk sağlığına adanmış bir ömür
“1970’lerin ortalarında İngiltere’den dönmüş ve şirketin başına
geçmiştim. Abdi İbrahim İlaç Sanayii, zorluklar yaşıyordu.1978’di
sanırım; şirketimizin yöneticilerinden olan eniştem Ahmet Kamil
Bey, uçakta Mustafa Topal’la tanışmış. Mustafa Bey, Kızılay’ın açtığı
klorokin ihalesinden söz etmiş ve bunun için bir üretici ile işbirliği
yapmak istediğini belirtmiş. Diğer eniştem Mekin Alpay’la da zaten
tanışıyorlarmış. Fabrikada buluştuk, bizim de hammaddeye ihtiyacımız vardı. Anlaştık; samimi bir ilişki doğdu aramızda. Klorokin (sıtma ilacı hammaddesi) ihalelerinde Mustafa Topal ve şirketiyle işbirliğimiz birkaç yıl devam etti. Bizim sıkıntılı günlerimizde bu birliktelik
Abdi İbrahim’in yeniden toparlanıp gelişmesine, bugünlere gelmesinde önemli bir destek olarak tarihimizde yerini almıştır.
Mustafa Bey, o yıllarda da çok iyi bir tüccardı. O günleri düşündüğümde, Türkiye’ye ilaç hammaddesinin çok zor geldiğini hatırlıyorum. Mustafa Topal, Rusya’dan aktif madde getirtirdi. Biz de fiyatına
bile bakmadan alırdık; çünkü ilaç üretmek zorundaydık. Mustafa Bey,
bu alanda çok başarılı oldu. Hatta İstanbul’da İMÇ’de, bizim fabrikanın yakınlarında bir depo kiraladığını hatırlıyorum.”
Mustafa Topal, Perihan Topal ve Keymen; sadece aşı ve ilaç hammaddesi getirmekle kalmaz, aynı zamanda tıbbi cihazların ithalatını
da gerçekleştirir 1970’li yıllarda. Ülkede faaliyet gösteren medikal
cihaz satıcıları, ürünleri Mustafa Topal’dan alırlar. Sadece ithalat ve
toptan değil, iki mağazayla perakende satış işine de girilir.. İstanbul’da
İMÇ’de, Ankara’da da Modern Çarşı’da iki mağaza açılır.
Fuat Yetkin, o dönemlerde şirketin yönetimi ile ilgili şunları anımsar: “Mesleki olarak biz muhasebeciler bazen patronların baskılarına
maruz kalırız. Mustafa Bey, hiçbir zaman, yasaların emrettiği işlemlerin dışında bir şey yapmam için imada bile bulunmamıştır. Yasalar
neyi öngörüyorsa onu yapardık. Bu nedenle 1970’li yıllarda birkaç
kez Ankara vergi rekortmenleri içine girmiştik. Kimi patronlar böyle durumda muhasebeciye ‘Çok vergi veriyoruz’ diye kızar. Mustafa
Bey, bu durumdan aksine memnun oluyordu. İlaç hammaddesi ithalatı da yapıldığı için bir iki kez mali polis, narkotik polis gelip inceleme
yapmışlar, her şeyin düzgün ve beyanların doğru olduğunu görüp githalk sağlığına adanmış bir ömür
119
mişlerdi. 1980’lerin ilk yıllarında da bir ara Maliye Bakanlığı ‘Vergilerinizi % 20 arttırın, geriye dönük hiçbir hesabınızı incelemeyelim’
biçiminde bir genelge çıkarmıştı. Birçok firma buna uyarken biz uymadık, zaten gereken vergiyi veriyorduk ve geçmiş hesaplarımızdan
kuşkumuz yoktu, buyurun gelip inceleyin, demiştik, o derece sağlam
tutuyorduk hesaplarımızı.”
Süha Keymen’le de bu dönemde iş ilişkileri giderek dostluğa dönüşecek, ailece görüşmeye, birlikte tatillere gitmeye başlayacaklardır.
Süha Bey, Mustafa Topal’dan yaşça epey büyüktür; bir ağabey gibi
davranmaktadır. Mustafa Bey de ortağına büyük saygı duymaktadır.
Kimi zaman ailece İstanbul’a gittiklerinde onları Yeşilköy’deki köşklerinde ziyaret de etmektedirler. Mustafa Bey’in büyük kızı Arzu Topal, bu ziyaretlerden anımsadıklarını şöyle anlatır:
“İlkokulun beş sınıfını beş farklı okulda okumuş bir çocuktum
ben. Galatasaray Lisesi mi TED Ankara Koleji mi derken, Ankara
Koleji’nin hazırlık sınıfına başladığımda babamın ilaç mümessilliği işi de gelişmiş durumdaydı. Bu nedenle birkaç kez sömestr tatili döneminde bizi İstanbul’a gezmeye götürdüğünü hatırlıyorum.
O tatillerden birinde, Süha Keymen, eşi Mariana Keymen ve Marina Hanım’ın annesi ile tanışmıştım. Süha Keymen’in kendi şirketi
Transmes, pek çok köklü İstanbul şirketinin gözde adresi olan Veli
Alemdar Han’da idi. Ne zaman Türk filmlerinde bir ofis görsem orası aklıma gelir. Loş, masif kahverengi ahşap, camlı kütüphaneler…
Süha Keymen, çok zarif giyimli, çok kibar ve sakin biriydi. Kravat
değil fular taktığını hatırlıyorum. Bir akşam yemeğine evlerine davet
edilmiştik. Yeşilköy’de davet edildiğimiz köşkün görkemini, Mariana
Hanım’ın beyaz saçlı ve kilolu yaşlı annesini, Mariana Hanım’ın zarif
ense topuzu, ince yapısı, uzun boyu ve balerin zarafetini hatırlıyorum.
Masa ve sehpaların üzerinde zevkli servis takımları, gümüş şekerlikler, pasta setleri…
Konuşulanlardan Süha Keymen’in Hz. Mevlana Celalettin Rumi’nin aile soyağacından geldiğini öğrenmiştim. Ağır ve zarif konuşması ile beni etkileyen Süha Keymen ve Mariana Keymen, o zamanlar
çok özendiğim ama zaman içerisinde bugün artık başka sebeplerle ha120
halk sağlığına adanmış bir ömür
Kutlu'nun doğumu
yatımdan çıkardığım, bir tecrübe yaşatıyordu bana: biriktirmemek…
Çocukça sormuştum ve Keymen çiftinin çocuklarının olmadığını öğrenmiştim. Yeşilköy’deki köşkte etrafıma baktığımda gördüklerim misafir salonu, yemek salonu ve kapısız bir bölmeden girilen kütüphaneydi. Bütün duvarlar boydan boya, yerden tavana kadar cam kapaklı
kahverengi, özel tasarlanmış dolaptı. Dolapların içinde raflar, raflar…
Raflara hayranlıkla bakakalmıştım. Raflar binlerce bebekle doluydu.
Seramik yüzlü, kadife, Fransız danteli fırfırlı prenses elbiseli, bebekler. O değerli koleksiyona ne olduğunu bilmiyorum. Kıymeti bilinen
ellere geçmiş midir acaba?”
Takvimler 1974’ün haziran ayını gösterirken aileye yeni bir mutluluk kaynağı gelir: Bir kızları olur. Adını “Kutlu” koyarlar. Bu ad
koyma da ilginçtir: O yıl, henüz Perihan Hanım hamileyken, Mustafa
Bey, annesinin isteğini kıramayarak onu hacca götürmüştür. Hac görevini yerine getirdiği günlerde eşine yazdığı mektuplarda, doğacak
bebeklerini kastederek “Kutlu’ma da selam” diye yazmaktadır. Böyhalk sağlığına adanmış bir ömür
121
Mutlu bir aylık
Mutlu ve Kutlu'yla
lece, erkek de olsa kız da olsa bebeğin adı kutsal topraklarda belirlenmiş olur.
Aile yeni bebekle daha da büyümüş, renklenmiş ve mutluluğunu
arttırmıştır. Mustafa Bey’in büyük oğlu Levent Galatasaray Lisesi’nde
yatılı okumaktadır, burayı bitirip Fransa’ya gidecektir öğrenimini sürdürmek için. Evde büyük kızları Arzu, küçük oğulları Mutlu ve bebek
Kutlu ile çocuklarla ilgilenen babaanne vardır artık. Zor günler, ekonomik sıkıntılar geride kalmış gibidir.
Bugünlerin mutlu, huzurlu günleri, sonraki yıllarda Mustafa Topal’ın duyguları olarak kalemine yansıyacak ve eşi Perihan
Hanım’a ithaf edilmiş bir şiire dönüşecektir:
“Bu evde huzur var canım
Bu evde huzur var.
Bu evin bahar yüzlü ılık hanımı sen,
Erkeği ben,
Bu evde seninle mesut çocuklar.
Bu evin halısı, koltuğu,
Sandalyesi, sofrası,
Hep seni gözler.
Sen sevgiyle gülümsediğin zaman
Bu eve saadet dolar.
Şu iri yapraklı saksılar
Şu vazolar, şu tablolar,
Senin dilindir, senin zevkindir.
Bu evde huzur var canım,
Bu evde seninle huzur var!
Ailece seyahat yapma keyfini de bu dönemde yaşamaya başlarlar.
Uzakdoğu’ya kadar hem ticaret hem ziyaret anlamında gezi yaparlar.
halk sağlığına adanmış bir ömür
123
Çin Büyükelçiliği
Çin’le sağlık dışında çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirmişlerdir şirket olarak. Bu nedenle Kanton’da açılan bir fuara davet edilirler. Önce
Japonya’ya giderler. Bu ülkenin insanlarından, yaşam biçiminden çok
etkilenirler.
Mustafa Topal, ticari işlerin içinde yoğrulmaktadır ama tıbbiyeyi bitirdiği günden itibaren hekimliğini asla unutmamış, mesleğini
yapmaktan da geri durmamıştı. Keymen Ecza Deposu’nu yönettikleri
büroda bir odayı kendine muayenehane haline getirmiş ve hastalarla
ilgilenmeyi sürdürmüştür. O günlerde, bu davranışını bir kural haline
getirecek ve yaşamının sonraki bölümlerinde de her nerede çalışıyorsa, orada bir odayı, hiç değilse binanın bir bölümünü mutlaka hasta
muayenesi için ayıracaktır. Hastalarına da parayla bakmamayı ilke
edinecektir yine bu dönemde. Yeterince para kazandığını, bir de hastalardan para almasının doğru olmayacağını düşünmektedir.
O dönemlerde iyi derecede İngilizce biliyor olmak bir şirket için
özel bir durumdur. Yurtdışıyla iş yapan Keymen’in yazışmaları, görüşmeleri de çoğunlukla İngilizce üzerinden gerçekleşmektedir. Bir
124
halk sağlığına adanmış bir ömür
çevirmene her zaman ihtiyaç duyulmaktadır. Bu görev, genellikle
ailenin çocukları tarafından yapılacaktır yıllar içinde. Bu “gönüllü”
işi ilk yapan, Mustafa Bey’in büyük kızı Arzu’dur: “Keymen Ecza
Deposu’nda TED Ankara Koleji’nin İngilizce bilen öğrencisi olarak
bütün teleks tercümelerini ben yapardım. Bir genç kız olarak bunu
yapmam istendiği için söylenirdim, kızardım, neden bu anlamadığım,
ilgilenmediğim konularla beni babam uğraştırıyor diye.”
Günlük yaşamları ise, dostluğun, neşenin eksik olmadığı bir ortamda geçmektedir bu dönemde. Aile içinde, dostların arasında huzurun ve mutluluğun yeşerttiği bir güzellik içinde yaşamaktadırlar.
Mustafa Bey, dostlarını muzipliğiyle, hayat dolu enerjisiyle her zaman
şaşırtmaktadır. Dostlarının gözünde o, kuralların, kalıpların dışında
neşe dolu bir insan portresidir. Bu, elbette durup dururken kazanılan
bir izlenim değildir. Dostları onun, sıradışı çok sayıda olayına, davranışına tanıklık etmişlerdir yıllar içinde. Örneğin, Ankara’daki yakın
dostlarından Gönen Tanboğa’nın bir yaz akşamı tanık olduğu olay:
“Bir ramazan ayıydı, ‘Sahurda size geleceğiz’ dedi. O zaman onlar
Yenimahalle’de biz ise Kavaklıdere’de oturuyorduk. Gecenin bir yarısı gidip gelmek neredeyse imkânsız. Ben inanmadım. Ama sahurda
kapımız çalındı, açıp baktık ki Mustafa ile Perihan! Bir keresinde de
onlara gitmiştik. Gece otomobiliyle bizi evimize bırakacaktı. Doğruca
Çankaya’nın tepelerine çıkardı. O zamanlar Ankara, Çankaya sırtlarından çok güzel görünürdü, ışıl ışıl bütün şehir seyredilebilirdi. Tepeye
varınca iki ayakkabısını da çıkarıp fırlattı attı. ‘N’apıyorsun?’ diye sorduk şaşkınlıkla. ‘Ayakkabılarımı attım aslında bütün sıkıntılarımı attım, rahatladım’ dedi ve öyle çıplak ayakla araba kullanıp eve döndü.”
Bir başka dostu, Ömer Moğolkoç da, Mustafa Bey’le Hac’da
karşılaştığını belirterek, dostluklarının, onun sıradışı bir davranışıyla başladığını söyleyenlerden: “Mekke’deydik aynı anda. O annesini
getirmişti hacca. Birbirimizi biliyorduk ama konuşmamıştık. Bir gün
kaldığımız yerde kapımız çalındı, açtım baktım Mustafa Topal. ‘Buyurun?’ dedim. ‘Arkadaş, ben seninle kavga etmek istiyorum’ dedi.
‘Öyle mi? İyi, önce içeri gelin anlatın nedenini de ondan sonra kavga
da ederiz’ dedim. Girdi. ‘Söyleyin bakalım, neden kavga etmek istihalk sağlığına adanmış bir ömür
125
yorsunuz?’ diye sordum. Çevredeki bazı kişilere, ters giden olaylara
sinirlenmiş, öfkesini çıkaracak birilerini arıyormuş. ‘Bakındım çevrede adam gibi adam bir tek seni gördüm, onun için seninle kavga
etmek istedim’ dedi. Böylece dostluğumuz başladı.”
Mustafa Bey’in bir başka yakını Işık Kayhan da, onun espritüel
yönünü yaşadığı bir olaydan yola çıkarak şöyle dile getirir: “Bir gün
onu aradım ‘Yarın eşimle birlikte sizi ziyaret etmek istiyoruz, Samsun
pidesi yaptırıp geleceğiz, uygun musunuz?’ diye sordum. ‘Gelin tabii,
biz de domates topladık yiyoruz’ dedi. Ertesi gün gittik. Kapıyı çalıyoruz ses yok. Telefon açtım ‘Abi neredesiniz?’ Telefondaki ses ‘Biz
Dikili’deyiz, domates topladık yiyoruz dedim ya’ dedi. Bize Dikili’de
olduğunu söylememişti muzipliğinden.”
126
halk sağlığına adanmış bir ömür
Bir kaza ve her şeyin altüst oluşu
Gece son uçağa bindim İstanbul’dan. Uyuyordum
ben. Tam benim olduğum yerden kırılmış uçağın
gövdesi ve ben iki yüz metre ileriye fırlayıp gitmişim. Hiçbir şey hatırlamıyorum
1983 yılı ocak ayının ikinci yarısında tüm Türkiye’de karakış bastırmıştır. Mustafa Topal, İstanbul’da Çinlilerle iş görüşmesindedir.
Bir an önce Ankara’ya dönmeyi planlamaktadır. Ancak görüşme uzar,
binmeyi tasarladığı uçağı kaçırır. Günün son uçağına bilet bulur ve
hemen alır. Çinlilerle toplantılarında gözü saatindedir; zaman hızla
ilerlemektedir. Toplantı biter bitmez taksiye atlar ve doğruca Yeşilköy
Havaalanı’na gider. Uçağa biniş neredeyse bitmek üzeredir; son yolcu
olarak kontrolden geçer ve soluk soluğa uçağa yetişir. O denli yorgundur ki koltuğuna oturur oturmaz uyuklamaya başlar.
Perihan Hanım, çocukları 11 yaşındaki Mutlu ve 8 yaşındaki Kutlu ile evde beklemektedir. Ertesi gün okul olduğu için ödevlerini bitiren iki kardeş uyumaya giderler. Perihan Hanım, eşinin geleceğini
bildiği için yatmayıp beklemeye başlar. Televizyon izler bir yandan
da. O geceyi şöyle anlatır:
“16 Ocak 1983’tü tarih. İstanbul’daydı eşim. Hem oradaki büroda
yıl sonu çalışmalarını gözden geçirecek hem de Çinli ortaklarımızla
yeni bir iş için görüşme yapacaktı. Son uçağa kalmıştı. O günlerde
tek kanallı televizyon vardı ve gece yarısı oldu mu kapanırdı. Ben de
televizyon karşısına oturmuş oyalanıyordum; kulağım kapıda duracak
bir otomobil sesindeydi. Televizyon kapanmadan önce ‘Son Haber’
başlığıyla bir yazı geçmeye başladı ekrandan: Esenboğa Havaalanı’na
bir uçak düştü...
Bunu ekranda okuyunca içime birden bir ateş düştü. Ne yapacağımı bilemedim; öylece kaldım bir süre. Kime haber vermeliydim?
Ne demeliydim? O panik içindeyken içimden de bir ses, doktorun
ölmeyeceğini, bu kazayı da atlatabileceğini söylüyor. Çünkü eşim ne
zaman ölüm konusu açılsa ‘Ben 82 yaşıma kadar yaşayacağım’ derdi.
Buna o kadar inanmıştım ki; ona bir şey olmamıştır, sağdır ve hatta
yaralılara yardım ediyordur şimdi diye düşünüyorum.
Komşumuz Nizamettin Çoban vardı, onu aradım hemen. Ardından
Çubuk kaymakamı Abidin Coşkun’u aradım; eşimin arkadaşıydı o da.
Hava da öyle kötü ki; tipi halinde kar yağıyor. Evimiz de Enis Behiç
Koryürek Sokak’ta yokuşun başındaydı. Araç çıkamıyor. Esenboğa
yolu da kapanmış kardan. Onlar da havaalanına ulaşmaya çalışıyorlar
ama başaramıyorlar.
Sabaha doğru yaralıları Dışkapı’daki SSK Hastanesi’ne getirmeyi
başarmışlar, kapalı yolu açarak. Abidin Bey ve Nizamettin Bey de
doğruca oraya gitmişler ama hastaneye giremiyorlar. Hastanenin kapısına ölenlerin ve yaralıların isim listesi asılıyor. Eşim, ilk listede
ölenlerin arasında görünüyor!
Nizamettin Bey, yeni mezun bir doktor arkadaşını hastaneye çağırıyor; içeri girip durumu netleştirmesi için. Bu genç doktor, hastanede
odaları dolaşıyor, eşimi bulamıyor. Morga iniyor. Morg dolu, yer kalmamış. Birkaç cenazeyi de kapıda sedyede bekletiyorlar. O sıra eşim
hafifçe kolunu kıpırdatıyor ve inliyor. Bu genç doktor bunu görünce
hemen ortalığı ayağa kaldırıyor, ‘Bu yaşıyor, çabuk olun yaşıyor’ diye
bağırıyor. Hemen ilk müdahaleyi kendisi orada yapıyor.
Sabah beni de gelip aldılar; doktorların, yaşama şansı yüksek, dediğini söylediler.”
17 Ocak günkü gazeteler bu faciayı manşetten duyuracaktı. Örneğin Milliyet gazetesi bu olayı “THY Uçağı Düştü 40’tan Fazla Ölü
Var” başlığıyla duyuracak ve birinci sayfanın tümünü bu konuya ayırarak şöyle haberleştirecekti:
“Dün geceki son İstanbul-Ankara seferini yapan THY’nin TK-158
128
halk sağlığına adanmış bir ömür
sefer sayılı Boeing-727 tipi uçağının Esenboğa Havalimanı pistine
çakılarak parçalanması sonucunda, ölenlerin sayısı sabaha kadar
süren belirlemelere göre 46’ya çıktı. Ölen yolcuların çoğu yandığı
için kimliklerinin saptanması tamamlanamadı. Ancak sekiz isim kesin
olarak belirlendi.
halk sağlığına adanmış bir ömür
129
Parçalanan uçağın gövde kısmından kurtulan olmadığı anlaşılırken, ön bölümdekilerle kuyruk tarafındakilerin bazıları ağır, bazıları
hafif yaralı olarak kurtuldular.”
Mustafa Topal, Dışkapı SSK Hastanesi yoğun bakım servisinde
yatarken bütün yakınları, akrabalar koşuşturur, ev ana baba günüdür.
Perihan Hanım, ne yapabileceğini bilemez durumdadır. Öte yandan
çocukların da hali perişandır.
Küçük kızları Kutlu, o günü şöyle anımsar:
“İlkokul üçüncü sınıftaydım o yıl. Ben yatmak için odama gitmiştim ama henüz uyuyamamıştım. Annemin bağrışlarına kalktım yatağımdan. Sonra gelen gidenler oldu, konuşmalardan bir uçak kazası
olduğunu ve babamın da o uçakta olduğunu anlamıştım. Odamdan
dinliyordum konuşulanları. Beni herhalde etkilenmeyeyim diye üst
kat komşumuza çıkardılar.”
Oğulları Mutlu da o günü ve sonrasını şöyle anımsayacaktır yıllar
sonra:
“Annem, ‘Babanız uçak kazası geçirdi’ deyince pek bir anlam veremedim doğrusu. Henüz 11 yaşındaydım. O gece evde kaldık. Sabah
dolup taştı evimiz; gelenler gidenler. Bir defter açıldı ziyaretçiler için.
Gelenler oraya geçmiş olsun dileklerini yazıyorlardı. Babamı uzun
süre göremedik, yoğun bakımdaydı, hastanede odasına giremiyorduk.
Zor bir dönemdi.”
Mustafa Bey’in büyük kızı Arzu Topal, o günleri şöyle değerlendirecektir:
“18 yaşıma geldiğimde, hatta tam da doğum günümde, Fransa’dan
babamla çalışmak üzere, burslu okuduğu okuldan ayrılıp gelen, ağabeyimle, babamı İstanbul Atatürk Havaalanı’ndan Ankara’ya yolcu
edip eve döndük. Bizi kapıda karşılayan anneanneciğim, çok üzgündü; babamın bindiği uçağın Ankara Esenboğa’da piste çakıldığını
radyodan duymuştu. Abim Levent ve ben, hemen Ankara’ya gittik.
Vardığımızda, babamın hayatta, ancak ağır yaralı olduğunu öğrendik.
Babam, tıp doktoru olmasına karşın, daha çok tıbbi hammadde
ve ekipman ithalatı ile ticari hayata devam etmeyi tercih etmişti ama
Keymen’de muayene odası vardı. Fakat; hep tavsiye ile onu bulan ve
130
halk sağlığına adanmış bir ömür
ücret karşılığı değil de gönülden; onlara şifa bulabilecekleri yolları,
yöntemleri öneren ‘Doktor Bey’ olmuştu. Her hastadan bir sepet incir,
bir torba tarhana ve bol hayır duası alırdı. Belki de o dualar hayata
döndürdü o uçak kazasından.”
Mustafa Topal içinse o gün yaşamında yok gibidir.
Gece son uçağa bindim İstanbul’dan. Uyuyordum ben. Tam benim
olduğum yerden kırılmış uçağın gövdesi ve ben iki yüz metre ileriye fırlayıp gitmişim. Hiçbir şey hatırlamıyorum; hastanede komadan çıkınca “Ne
oldu bana?” diye sordum. “Haberin yok mu uçağın düştü” dediler. O zaman anlayabildim ne olduğunu. Ama yine de net bir şekilde hatırlayamadım. Sanki film orada kopuyor ve sonra hastanede yeniden bağlanıyor.
Mustafa Topal, Dışkapı SSK Hastanesi’nde yoğun bakımda yaşam mücadelesi verirken, Perihan Topal, hayatlarında çok daha zor
bir dönemin başladığının farkındadır. Her şeyden önce eşinin iyileşmesi, yeniden hayata bağlanması gerekmektedir. Hastaneye gider; o
halk sağlığına adanmış bir ömür
131
Kaza sonrası evde
andan itibaren Mustafa Bey’in sürekli yanında olacak, bir yandan da
işin aksamaması için olağanüstü çaba gösterecektir:
“Hastaneye gittim; artık hayatımın neredeyse tamamı orada, eşim
iyileşene kadar hastanede geçecekti; bunu anlamıştım. Bunun çok uzun
bir zaman alacağını söyledi doktorlar. Çünkü başta bacakları olmak
üzere vücudunda çok sayıda kırık tespit edilmişti. İlk günler kendinde
de değildi. Travma da geçirmişti. Bazen çok sağlıklı konuşuyor ama
bazen hatırlayamıyordu. Beyin travması geçirdiği için iki hafta kadar
yerinden kıpırdatmadan yatırdılar. Tanıdık doktorlar sık sık gelip gidiyorlar, durumunu gözetim altında tutuyorlardı. Trafik Hastanesi’nin
Başhekimi Berdan Akalın da gelip doktoru inceleyenler arasındaydı.
Kendi hastanelerinde daha iyi koşullarda bakılabileceğini söyleyerek
nakletmek istedi. Beyin cerrahisi bölümü izin verinceye değin Dışkapı
Hastanesi’nde kaldı; sonra ambulansla Trafik Hastanesi’ne nakledildi.
Ameliyat konusunda doktorlar çok kararsızdı. Çünkü riskliydi. Çok
sayıda ortopedist bir araya gelip konsültasyon yaptılar. Ameliyatın başarılı geçme olasılığı yüzde yirmi beş olarak görüldü. Bu durumda
ameliyata almak olanaksız. Ancak böyle de yaşayamaz tabii. Doktor
İnanç Ayas, ‘Ben ameliyat ederim; bütün riskleri göze alırım; madem
umut yok, hiç değilse denemiş oluruz.’ dedi. Ameliyat yapıldı. Değişik
132
halk sağlığına adanmış bir ömür
branşlardan hekimler birlikte girdiler ameliyata. Korkulan olmadı; başarılı geçti ameliyat. Doktor İnanç Ayas, bir ay sonra röntgen istemişti,
çektirdik ve götürdük. İnanç Bey, röntgeni eline aldı, baktı ve birden
heyecanla ayağa fırladı: ‘Bu röntgene bakıp da Allah’a inanmayan taş
olsun!’ dedi sevinçle. Sonuç umulandan çok çok daha iyiydi yani! Bir
mucize gibi hızla iyileşme yoluna girmişti.
Ameliyattan üç ay sonra, nisan ayında ilk kez, hekim gözetiminde yürüme eğitimlerine başladı. Eşim de dirayetle, ısrarla kısa sürede ayakta durmayı başardı. Tıbbi bir yürüme cihazı getirildi; onunla
da eğitim yaptı. Uzun süre fizik tedavi de gördü. Bu arada geçirdiği
travma nedeniyle geçmişine yönelik anımsamaları çok güç kazanmıştı.
Çocukluğunun geçtiği yerleri hatırlıyor, oralara gitmek istiyordu. Hekimlerin dediğine göre, beyin tamamen geçmişe döner sonra yine yavaş yavaş bugüne gelirmiş, bu tür travmalarda. Gerçekten de öyle oldu.
Ameliyat sonrası ilk yürüme çalışmaları
halk sağlığına adanmış bir ömür
133
Hem ruhsal hem fiziki olarak hayata öyle bir tutundu ki herkesi
hayrete düşürdü ve elbette mutlu etti. Hep diyordu ki ‘Benim daha
görevim bitmedi. Ben ölemem.’ Bu duyguyla, büyük bir iradeyle hayata sarıldı.”
Perihan Hanım, çocuklarını büyütmek, onların eğitimiyle ilgilenmek için uzun zamandır şirketle ilgilenmemektedir; bu nedenle çalışma alanlarından, şirketin işleyişinden büyük oranda uzaklaşmıştır.
Mustafa Topal’ın kazadan sonra uzun süre işin başına geçemeyeceğini anladığı için kendini bir anda işin tam göbeğinde bulur.
“Eşim, yaşam mücadelesi verirken şirketin işleri ters gitmeye başladı. 1973’ten itibaren çok hızlı büyümüştü işyerlerimiz. Tıbbi cihaz
mağazaları, ecza deposu, ithalat şirketi… Vergi sıralamasında ilk 200
şirketin içine girmiştik. Bu trend, sanki ilahi bir güçle birden geriye
döndü. Bir sınav gibi!
Ödeme ihbarları geliyor, para sıkışıklığı artıyor. Yugoslavlarla, Ruslarla, Çinlilerle çalışıyoruz. Yolda olan mallar var, ödemeler,
alacaklar var. İhalelere girilmiş, taahhütlerimiz var… Bütün bunları
sadece eşim biliyordu. Ben bir yandan onun sağlık sorunlarıyla ilgilenirken bir yandan da işe hâkim olmaya çabalıyordum. Ecza deposunu kapatmak zorunda kaldık. Dört daireli işyerimizi tek daireli ofise
dönüştürdük. Mağazalarımızı da kapattık. Çalışanlarımızın çoğunu
işten çıkarmak zorunda kaldık. Hiç unutmuyorum, Çinliler istihbarat
istemişlerdi mal sevkiyatı için. Bankanın istihbarat müdürü Süleyman
Alkan Bey, gelip halimizi görünce, o bizi teselli etmişti. Çin’in ticaret
ataşesi Uygur Türklerinden Niyazi Bey’in, Sovyetler Birliği ticaret
ataşeliğinin, banka müdürlerinin, özellikle Denizbank’ın şube müdürü Berrak Hanım’ın çok katkısını ve desteğini gördük o zor günlerde.
Bu dönemin bizi sarsan olaylarından biri de ortağımız ve ağabey gibi
sevdiğimiz Süha Keymen’in aniden vefat etmesi oldu.”
Öylesine yoğun ve koşuşturmalı günlerdi ki hiç unutmam ve hep
acıyla anımsarım; TED Koleji’ne giden kızım Kutlu’yu okuldan almayı unuttuk bir gün! Akşam eve geldik, oğlum ‘Anne, hani Kutlu
nerede?’ diye sordu. Birden paniğe kapıldım. Mutlu’yla birlikte kızımı aramaya çıktık apar topar.”
134
halk sağlığına adanmış bir ömür
O günü Kutlu da çok iyi anımsar:
“İlkokuldaydım. Ders bitiminde gelip alıyorlardı. İzmir
Caddesi’ndeki işyerine gidiyorduk; oradan da hep birlikte eve. Bir
gün akşam saati, ders bitti, kapıya çıktım, baktım kimse yok. Bekle
bekle, gelen yok. Hava kararmaya başladı. Bir saatten fazla bekledim.
Sonra ağlamaya başladım. Oradan geçen genç bir çift gelip niçin ağladığımı sordular. Onlara anlattım ve ‘İşyerini biliyorum aslında’ dedim. Onlar beni götürdü ama baktık ki işyeri kapanmış. Neyse ki çevre esnafını tanıyorduk. Birine girip telefon ettik eve. Gelip aldılar.”
Mutlu da 11 yaşındadır henüz ama annesiyle birlikte şirketin işlerine sahip çıkması gerektiğini anlamıştır. Okul çıkışı doğruca işyerine
gelmekte, annesine ve az sayıda kalan çalışana yardım etmektedir.
Mutlu Topal
halk sağlığına adanmış bir ömür
135
Perihan Hanım, bu durumu “Çocuklarım o zor günlerde hızla olgunlaştılar; hayatın olumsuz yanlarıyla yüz yüze geldiler. Olumsuz etkilendiler” diye değerlendirecektir.
Kızları Kutlu, gerçekten de o dönem zorlu bir çocukluk yaşayacaktır: “Babamın yaşı büyüktü, bir de güney kökenli olmasından
dolayı zaten alışılagelmiş bir baba-kız ilişkimiz olmadı. Çok mesafeliydi çocuklarına karşı. Sevgisini doğrudan gösteremezdi bize. Bu
hitaplarında bile böyleydi. Zaten hep çalışırdı. Kaza aslında annem
ve babam için de biz çocukları için de tam bir dönüm noktası oldu
diyebilirim. Annem de kazadan sonra yoğun çalışmak zorunda kalınca onunla da yakın ilişkimiz pek olamadı, bana ayıracak geniş vakti
kalmadı. Şirketten de uzak durdum; biraz hassas bir yapım var; babam sert davranınca uzaklaşıyordum. Ben kendi kendime büyüdüm,
bunun olumsuzluklarını yaşadım, diyebilirim.”
O günlerde dostları da aileyi hiç yalnız bırakmayacaktır. Refik
Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü’nün Esenboğa’daki tesislerinde teknisyen ve eczacı olarak çalışırken Mustafa Bey’le tanışan, onun aşı konusundaki hizmetlerini yakından bilen Eczacı Dursun İbili o günleri
şöyle anlatır: “O dönemde eczanemiz vardı. Çeşitli ecza depolarıyla
çalışırdık ama Mustafa Bey kaza geçirip işleri sarsılınca ilaçlarımızın
çoğunu Keymen Ecza Deposu’ndan almayı tercih ettik. Belki daha
iyi koşullarda başka bir ecza deposunda da bulabileceğimiz ilacı eğer
varsa Keymen’den temin ediyorduk. Zor gününde dostumuzun şirketinin yaşaması lazımdı.”
O günlerin yakın tanıklarından biri de Keymen’in kuruluş dönemlerinde muhasebeciliğini yapmış olan Mali Müşavir Fuat Yetkin’dir:
“Mustafa Bey’in kaza geçirmesi sonucunda şirket zor duruma düşmüştü. Perihan Hanım şirketi kurtarmak için olağanüstü bir çaba
gösteriyordu. Ben bu kazadan önce işten ayrılmıştım. Ecza deposunu
tasfiye edeceklerdi. Beni de yardıma çağırdılar. Seve seve geldim. Depoda önce bir sayım yapalım, envanter çıkaralım dedim. Çünkü biliyordum ki ecza depolarında kaçırma işleri olabilir; hele böyle zor bir
durumda, bunu fırsata çevirmek isteyenler çıkabilir. Çünkü nereden
baksanız raflarda, stoklarda en az üç bin kalem ilaç vardır. Nitekim
136
halk sağlığına adanmış bir ömür
bir gün sayım sırasında, baktım biri, Doktor Bey’in çok güvendiği,
tatile giderken evinin anahtarlarını teslim edecek kadar inandığı biri,
pahalı bir ilacı kutu kutu çantasına atıyor, fark ettirmeden takip ettim;
gitti bir eczaneye verdi onları. Birkaç saat sonra eczaneye telefon edip
‘Size şu ilaçtan yollamışız ama irsaliyeyi bulamıyorum’ dedim. Kem
küm etti karşımdaki. Durumu Perihan Hanım’a anlattım; inanamadı,
şaşırdı ve çok üzüldü tabii. Doktor Bey yine de o çalışanı emniyete
teslim etmedi, hatta tazminatını bile vererek işten çıkarmayla yetindi.
Yine öyle birileri vardı, Keymen’den aşırıp kendileri ecza deposu açmışlar! Doktor ‘Çalmak öyle bir şeydir ki, çalacak kimse bulamazsan
en yakınından tırtıklamaya başlarsın, onlar da belasını öyle bulacak’
dedi ve üzerinde bile durmadı bu olayın. Gerçekten de bir süre sonra
bu kişilerin birbirlerini dolandırdıklarını duyduk.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
137
6.
YENİDEN AYAĞA KALKAN ŞİRKET
M
ustafa Topal, tekerlekli sandalye, yürüteç, baston derken
güçlü bir irade ve azimle ayağa kalkar. Oğlunun ve eşinin
şirketi ayakta tutma çabasını gördükçe fiziksel acılarını hissetmez
bile; onlara katkıda bulunmak için her gün şirkete gider, kaldığı yerden işleri yoluna koymaya gayret eder. Oğlunun bu işi götürebileceğini de görmüştür. Bir gün onu karşısına alır ve “İlle bu işi yapacaksın
diye bir şey yok; neyi seviyorsan o alanda eğitimini sürdürebilirsin,
seçim senin” der. Ama oğlunun işe alıştığını da bildiği için içi rahattır.
“Babamın sağlık sorunlarıyla boğuştuğu kış çok kar yağmıştı;
okullar uzun süreli tatil olmuştu. O kar tatillerinde ben gün boyu işyerinde oluyordum. Dil biliyor olmam işe yarıyordu. Teleksleri hazırlayıp çekiyordum; çevirileri yapıyordum. Posta işlerini yürütüyordum.
Bankalara evrak-para getir götür işlerini de üstlendim. Bu işlerde piştim, şirketin işlerini kavradım; bu işi yapabileceğimi, şirketin ayakta
durmasına, gelişmesine katkıda bulunabileceğimi gördüm. Ancak, işi
iyi yapabilmek için terminolojiyi, alanı da iyi bilmek gerekiyordu. Sadece ticari değil, mesleki alanı. Şöyle düşünün: İhalelerine girdiğiniz
bakanlık Sağlık Bakanlığı. Hammadde ya da aşı getirteceğiniz ülkedeki yöneticiler de sağlıkçı. Yani ya hekim ya eczacı ya da biyolog
veya kimyager. Siz de hem alıcının hem satıcının dilinden anlamak
zorundasınız. Tıp eğitimi almanın bana getireceği avantajları hissetmiştim. Bu nedenle, belki işletme, iktisat gibi alanlarda eğitim görebilecekken tıp fakültesine gitmeyi amaçladım. Şöyle düşünmüştüm;
işletmeyi her yaşta okuyabilirdim ama tıp fakültesini belli bir yaşta
okumak gerekir. Sınavlara buna yönelik hazırlandım ve 1989’da An-
Mutlu Topal'ın lise mezuniyet günü
kara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandım. Babamın geçirdiği kazadan sonra aile yaşamı ile iş yaşamı çok iç içe girmişti. Bu nedenle tıp
fakültesine girmek istemem, bu işi sürdürmek istemem hem doğal ve
beklenen bir şeydi hem de kaçınılmazdı.”
Mustafa Topal iyileşme sürecinde şirkete dönüp yeniden işlerin başına geçer ama kazanın izleri bedeninde kimi arazlar olarak da sürmektedir. Bunlardan biri de bacağındaki sorundur. Bir gün İzmir’e gittiğinde
sınıf arkadaşı, dostu Prof. Dr. Veli Lök’e gösterir bacağının durumunu. Veli Lök, o günleri şöyle anlatır: “O kazadan sonra sağ bacağında
akıntılı kemik iltihabı sürüyordu. Bir türlü geçmeyen bir iltihaptı. Bir
gün İzmir’de benim muayenehaneme geldi. Kendisini muayene ettim.
Bu tür kemik iltihapları için kendi geliştirdiğim bir tedavi yöntemim
vardı. Onu uygulamak için ameliyat önerdim. Kabul etti. Ege Sağlık
Hastanesi’nde gereken ameliyatı ekibimle birlikte yaptık. Bu kemik iltihabından kurtuldu böylece. Çok sıkıntılı bir hastalık olduğu için kurtulmasına çok sevinmişti. Ben de arkadaşıma yardımcı olabildiğim ve
140
halk sağlığına adanmış bir ömür
onu bu sıkıntısından kurtardığım için çok mutlu oldum.”
Mutlu Topal, bir yandan fakülteye devam ederken bir yandan da
şirkette çalışmayı sürdürür. Baba Mustafa Topal da sağlık sorunlarını
büyük oranda aşmış ve tam gün çalışmaya başlamıştır. Şirketi toparlamak için Rusya, Yugoslavya ve Çin’den sağlıkla ilgili araç-gereç ve
aşı dışında da kimi ürünleri ithal etmektedirler. Ülkenin Turgut Özal
yönetiminde dışa açılma politikası da Keymen’e nefes aldırmıştır.
Sağlık dışındaki ürünlerden biri de Çin’den getirip sattıkları elektrik
sayacı sigortasıdır. O günlerde şirkete biri gelir, Mustafa Bey’e “Abi,
ben Çin’den ithalat yapmak istiyorum ama beni tanımazlar, seni ise
tanıyorlar ve güveniyorlar. Bana referans olur musun?” der.
Mustafa Bey, sağlık sorunlarını öne sürerek gitmek istemez “Benim yerime oğlum gitsin, onun yabancı dili daha iyi üstelik. Ha ben
ha o.” der.
İşadamı öneriyi kabul eder. Mutlu Topal’la birlikte Çin’e giderler. Mutlu Bey’in bu ilk yurtdışı ticari deneyimidir. Çin’de, Mustafa
Bey’in oğlu olduğunu öğrenince saygı ve sevgi gösterirler; referans
olunan işadamına istenilen kolaylıkları gösterirler. Oradan iki konteynır mal getirirler. Mutlu Bey’in payına %1’lik gibi bir kazanç payı
düşer. Aynı işadamıyla bu ithalat işini birkaç kez daha yinelerler.
Daha evvelki yıllarda Koreliler gelip şirkete iş önerisinde bulunurlar. Bijuteri ürünlerini Türkiye’de satmak için Mustafa Bey’i temsilci yapmak istemektedirler. Doktor Topal, “Ben ne anlarım bijuteriden” diye itiraz edecek olur ama Koreliler araştırma yaparak, Mustafa
Bey’in ticari sicilini inceleyerek gelmişlerdir: “Siz sağlam adamsınız,
her türlü temsilcilik işini sizinle yapmak isteriz” diye ısrarcı olurlar.
“Peki” der Mustafa Topal. Koreli işadamı Van Le ile altı ay kadar birlikte ithalat yaparlar. Mutlu Bey bu işte de deneyim kazanır.
Bu yıllarda şirkette çevirmenlik görevi de Mutlu Topal’a düşecektir: “TED Kolejinde İngilizce de öğrendiğimiz için babam iş yemeklerine beni de götürürdü. Daha doğrusu gündüz iş görüşmelerinin ardından
akşam yemeklerine ailecek gidilirdi. Benim işim o yemeklerde çeviriydi. Sıradan konuşmaları çevirmeyi başarırdım ama arada espriler yapılır, bir deyim geçer, bir fıkra anlatılır; bunu çevirmek çok zorlardı beni.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
141
Çin Büyükelçiliği
Bu dönemde Kutlu da çevirmenlik görevini üstlenecektir zaman
zaman: “Yurtdışından konuklar gelirdi. Genellikle aşı ithal edilen ülkelerden. Dil bazen sorun olurdu. Ağabeyimin yanı sıra benden de
çeviri yapmamı isterlerdi. TED Koleji’ne gittiğim için İngilizcemin
yeterli olacağını düşünürdü babam. Utangaç biriydim genç kızlığımda, çekiniyordum, gitmek istemiyordum. Bu nedenle şirketten uzaklaştım; ta ki üniversite yıllarıma kadar.”
Mutlu Topal, tıp fakültesinde öğrenciliğini sürdürüp, Keymen’de
de iş deneyimini geliştirirken “Madem aşı işi yapıyoruz, bunun nasıl üretildiğini, süreçlerini iyice öğrenmeliyim” diye düşünür ve
Hırvatistan’daki üretim tesislerine gitmek ister. Üretimi yapan enstitünün başkanı Doktor Slobricic’le yazışırlar. “Bir hafta kalman lazım bütün birimleri tanıman için” derler. “Peki, geliyorum” deyip
Hırvatistan’a gider. Bütün masraflarını kendisi çekecektir doğal olarak. Otel yerine, daha ucuz olduğu için, enstitünün kampüsündeki
bir öğrenci yurdunda kalır. Üretimin bütün aşamalarını tanır. İlk kez
“steril oda” denilen yere de girer. Bu odaya girmek meşakkatli bir
iştir. Önce bütün giysilerinizden arınıp temiz giysiler giyeceksiniz.
Sonraki adımda o giysileri de tamamen çıkarıp başka temiz giysiler
142
halk sağlığına adanmış bir ömür
giyeceksiniz. Bir sonraki aşamada ise o temiz giysilerin üzerine steril özel kıyafetler giyeceksiniz. Bütün bunlar ayrıca bir de yıkanma
aşamasıyla desteklenir. En sonunda, üzerinizde birkaç kat kıyafetle,
robot gibi steril odaya gireceksiniz. Girince de üretim aşaması kaç
saat sürüyorsa o kadar süre dışarı çıkamazsınız. Bu deneyimi de yaşayacaktır Hırvatistan’da.
O günlerden anımsadığı ilginç bir olay da boğmaca aşısının üretildiği bölümde gerçekleşecektir. Aşı kültürleri sonuçta canlı bakteridir;
aşıya dönüşmesi için oluşturulan koşul ve ortam önemlidir. Ancak her
canlı keşfedilmeyi hak eden bir özelliktir de. İşte, Hırvatistan’da aşı
üretimini öğrenme için o birimden bu birime gidip gelirken, boğmaca
aşısı üretilen bölümün başındaki hekim hanım “Ben onlarla konuşurum” der Mutlu Topal’a. “Onlar canlıdır, eğer ben konuşmazsam ya
da o gün izinliysem aşı üretimi için çoğalmaları ya çok yavaş olur ya
da hiç olmaz.”
Mutlu Topal, Hırvatistan’dan dönerken, yaptıkları işin birçok püf
noktasını öğrenmiş biridir artık.
Aynı dönemde Karayolları Genel Müdürlüğü araç lastiği almak
için ihale açar. Bu ihaleye de girmeye karar verirler. Bu süreci Mutlu
Bey de çok iyi hatırlamaktadır:
“Bir Çin şirketinin temsilcisi olarak bu ihaleye girmeye karar verdik. Bir milyon dolarlık bir ihaleydi ki bu o zaman için büyük bir rakamdı. En düşük fiyat bizimki çıktı. Bilinen ve uluslararası büyüklüğe
sahip lastik firmalarının verdiği fiyatın önüne geçmiş olmamız çok
dikkat çekti. İhaleyi kazandık, lastikleri getirttik; taahhüt ettiğimiz
kalitede olması bize bu konuda da bir güven sağladı. Ankara Cinnah
Caddesi’ndeki şirket ofisini bu ihaleden kazandığımız parayla aldık.
Tam o günlerde bir de Türkiye’de lastik sıkıntısı başladı. Fabrikalarda grev vardı. Karayolları, bu nedenle ilkinden daha büyük miktarlarda lastik için yeni bir ihale açtı. O ihalede de en düşük teklifi biz
verdik. Ancak o günlerde Irak Savaşı başladı ve hükumet “savaş tehlikesi” gerekçesiyle grevleri durdurdu. Fabrikalar çalışmaya başladı.
Bu ihale de iptal edildi. Eğer ihale gerçekleşseydi, şirketin toparlanması çok daha hızlı olacaktı.
halk sağlığına adanmış bir ömür
143
Aslında dünya da değişiyordu bu zaman diliminde. Çok ilginç ve
hoş bir anıdır; faks cihazı yoktu mesela. İlk getirtenlerden biri bizim
şirketti. Makineyi öyle gidip alıp kurmak ne mümkün. Faks satıcısından bir heyet gelmişti şirkete, sistemi kurmaya. Neredeyse törenle
hizmete açılmıştı. Üç bin dolar filandı galiba. Fakstan önce de teleks
vardı. Ama hatları düşürüp bir yere teleks yollamak ne mümkün; başında saatlerce oturmak boş hat beklemek gerekiyordu. İşte o noktadan dünyaya açılma noktasına gelmişti Türkiye yavaş yavaş. Bilgisayar da şirketimize 1992’de girdi. Ankara’da interneti ve epostayı ilk
kullanan şirketlerden biri olduğumuzu da söyleyebilirim.
Turgut Özal’ın ekonomi politikaları elbette şirketlerin gelişimini
ya da gelişememesini de etkileyen bir faktördü. 24 Ocak kararları diye
bilinen yeni ekonomik kriterler Türkiye’nin önünü açtı o dönemde
ama bizim önümüze engeller de koydu. Şöyle ki; ilaç hammaddeleri
ve kimyasalların ithalatı konusunda Sovyetler Birliği ve Çin’le en çok
ticari ilişkisi olan bizim şirketti. Sovyetlerin çöküşü, Yugoslavya’nın
iç savaşa tutuşup dağılması, ithalat rejiminin değişmesi bizim için
olumsuz bir durumdu. Çin de daha liberal bir ekonomi politikası uygulamaya başladı. Birçok Türk firması hemen bu ülkelere gitmeye
başladı. Bizim aracı olma durumumuz ortadan kalkmaya başladı. Önceden, Çin’den, Rusya’dan ticari bir heyet gelirse, sadece bizim ofise gelirler, görüşmeler yapılır, ne satacaklarsa ve biz de bunu ülkede
satabileceksek oturur konuşurduk. Başkalarıyla görüşmezlerdi. Yeni
ekonomik düzenle bütün bunlar değişmeye başladı.
Biz, bu ülkelerin zor durumu nedeniyle aşı konusunda geriye düşünce Fransızlar ve İtalyanlar güçlenmeye başladılar. Hırvatistan,
kendini iç savaştan sıyırınca onlarla yeniden ilişki kurduk. O zaman
şöyle bir durum ortaya çıktı: Bize yıllarca aşı satmışlar ama üretenle
pazarlayan ayrı olduğu için bizimle hiçbir bağlantıları olmamış bugüne kadar. Üretici enstitünün müdürü Doktor Slobricic Türkiye’ye
geldi. Oturduk konuştuk. Tekrar Türk pazarına aşı satmak istediklerini söylediler; anlaşmaya vardık. Birkaç ihaleye girdik ama kaybettik.
Bunun ardından bize ‘İhaleye girip kazanın da kaçtan satarsanız satın’
dediler. Bu bizi çok rahatlatan bir ortam sağladı. Böylece, aşı ihalele144
halk sağlığına adanmış bir ömür
Çinliler Türkiye'de
rinde yeniden eski durumumuza döndük ve diğer şirketlerin elinden
ihaleleri tek tek toplamaya başladık.
Aynı dönemde Çinlilerle ticaretimizi bir adım daha ileriye götürmek için onlara ortak şirket kurma teklifi götürdük. ‘Gelin, ortak bir
firma kuralım, Çin’den kimyevi madde getirelim, serbest bölgede
depolayalım ve burada satalım’ dedik. Bu, herkese göre daha hızlı
olmamızı sağlayacak bir yöntemdi. Bir yığın bürokratik formaliteden
ve gecikmelerden kurtulacaktık. Kabul ettiler. Çin’deki şirketin görevlisi Vang Tie Jun Türkiye’ye geldi, ev tuttu. Türk-Çin ortak şirketini kurduk. Adını da ‘Long-Şans’ olarak belirledik. Bu şirketle işleri
büyüttük. Ciro, milyon dolarlara çıktı.
Ancak 1994’e geldiğimizde Türkiye’de ekonomik kriz çıktı. Büyük bir devalüasyon oldu. Dolar fırladı. Bu, ihracat-ithalat dengesini
beklenmedik ölçüde bozdu. Bizi de olumsuz etkiledi. Sonraki süreçte
bu şirketten biz ayrıldık; sanırım şimdi sadece Çin şirketi olarak devam ediyorlar.
Sovyetler ile de o çöküş aşamasında ilişkilerimiz bitmişti. Hırvatlar da sadece bakteriyel aşı verebiliyorlardı. Sırbistan savaşın içindeydi, dolayısıyla onlarla bağımız zayıfladı. Yeni arayışlara girdik
halk sağlığına adanmış bir ömür
145
o dönem, ihtiyaç duyulan aşıları nereden buluruz diye araştırırken
Hindistan’ı keşfettik. O zamana kadar bu ülkede aşı üretildiğini bilmiyorduk. Yazışmalara başladık.
Hintliler de bizi tanımıyordu. Bir yıl boyunca yazışmalarla, görüşmelerle Hintlilere Türkiye’yi anlatmaya, tanıtmaya çalıştık. Hintli aşı
enstitüsünün yöneticisi Dodwadkar Türkiye’ye geldi, incelemelerde
bulundu. Hatta bir akşam babamların evinde yemekte şöyle bir konuşma geçti aramızda. Dedik ki Dodwadkar’a ‘Bakın Hırvatlarla biz
yıllardır çalışıyoruz, onlardan şu şu aşıları ithal ederiz, buna devam
edeceğiz, onları silip atamayız; ama sizden de şu şu aşıları istiyoruz.’
Dodwadkar bizi dinledi ve ‘Haklısınız, onlar eski arkadaşınız;
ama bizi de yeni arkadaşınız kabul edin’ dedi. Türkiye’nin büyük bir
aşı ithalatçısı olduğuna kanaat getirmişti artık. Bu konuşmanın ardından anlaşma yaptık.
Hint aşıları ile de girmeye başladık ihalelere ama hepsinden de
elendik! Bu şaşırtıcı bir durumdu. Bakanlık, ‘Evraklarınız uygun
değil, Hindistan’da bu aşı üretilmiyordur’ deyip bizi ihale aşamasında ekarte ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı, nedense
uzun süre, Hindistan’da aşı üretildiğine inanmak istemedi. Şimdi de
aynı imaj var, Hindistan dediğinizde insanların ilk aklına gelen şey
dizboyu sefalettir. Oysa bu ülke birçok alanda üretim yapmaktaydı.
Aşı da ileri teknoloji gerektiren bir ürün; orada yapılabileceğine inanmak istemiyorlardı.
1995 ya da 1996’ydı sanırım, yine bir ihaleden ‘Hintliler bunu
yapamaz’ gerekçesiyle bizi elediler. Bundan önceki bir iki ihalede de
öyle olunca biz itiraz etmiştik; bu itiraz nedeniyle devletin alımlarında gecikmeler yaşanmıştı. Tam bu ihaleden de elenme aşamasında
Hindistan’dan bize ‘Türkiye’ye aşı gönderdik’ diye mesaj geldi. Biz
şaşırdık tabii, bizden habersiz nasıl olur? Anlaşıldı ki Türkiye, bizim
itirazlarımız nedeniyle ihaleyle aşı alamadığı dönemlerde UNICEF’ten
aşı almış. UNICEF, acil durumlar için aşı stoklar ve bir kısmını hibe
eder bir kısmını da ihtiyacı olan ülkelere satardı. Difteri tetanoz aşısıydı
yanlış anımsamıyorsam. Bizim Sağlık Bakanlığı, aşı temin edemeyince
UNICEF’e yazmış, onlar da Hindistan’dan Türkiye’ye aşı yollamışlar.
146
halk sağlığına adanmış bir ömür
Bunu öğrenince Bakanlığa ‘Siz yapamazlar diye ayak dirediğiniz
Hindistan’ın aşısını aldınız ve depolarınıza koydunuz.’ dedik.
Bakanlık yetkilileri hemen itiraz ettiler: ‘İmkânı yok, öyle bir şey
olamaz.’ Ama biz ısrar edince depoları kontrol ettiriyorlar ve görüyorlar ki UNICEF’ten gelen aşıların üretildiği ülke Hindistan! Ondan
sonra ihalelerde biz de yer almaya başladık. Yeni aşılar ürettiler, biz
de bunlarla rakiplerimizin elinden birçok ihaleyi aldık. Hintlilerle ilişkimiz yirmi bin dolardan milyon dolarlara doğru yükselmeye başladı.
Bu arada belirtmeliyim ki Hırvatistan yeterli gelişme gösteremedi,
teknolojisini yenileyemedi. Böylece Dünya Sağlık Örgütü onları liste
dışı bıraktı. Sadece yılan serumu ithalatımız devam etti bu ülkeden.
Sırbistan ile ilişkimiz, bu ülke üzerindeki ambargolar kaldırılınca
yeniden kuruldu. Ambargo ‘ilaç ve insani ürünler’ kaydıyla kalkmıştı. Bu bizi kapsayan bir serbestlikti. Bu nedenle çocuk felci aşısını
Sırbistan’dan getirmeye karar verdik. Çünkü Belgrad’daki Torlak
Enstitüsü, dünyada bu aşıyı ilk üreten firmalardan biriydi; bu konuda
çok başarılıydılar. İhaleye girdik ve kazandık. Ancak savaş sürüyordu. Tam o günlerde Amerika Belgrad’ı bombalıyordu. taşıma şirketleri ‘Biz Sırbistan’a gitmeyiz’ dediler. Nasıl çözüm bulabileceğimizi
araştırdık. Taşıyıcı şirket sahibi bir arkadaşımız bir öneride bulundu:
Sırplar aşıyı Belgrad’dan Bulgaristan sınırına kadar getirsinler, biz
orada Türk araçlarına aktaralım. Bu yöntemi uyguladık ve ülke bombalanırken biz aşıları Türkiye’ye getirmeyi başardık.”
Keymen’in Sırbistan’da kalan Torlak firmasıyla ilişkileri ilginç ve
beklenmedik olaylarla sürecektir. Örneğin, onların temsilcisi olarak
birçok ihaleye girerler, kazanırlar. Torlak, güvence vermekte, birkaç
yıllık hammadde stokları olduğunu, soğuk hava depolarında bekletildiğini, ihtiyaca göre hemen dolum yapabileceklerini söylemektedir. O
sıralar AB fonları ile aşı üretim tesisleri de yenilenmektedir. Keymen,
bu güvenle ihaleleri kazanır, Sırbistan’a istenen aşı miktarı bildirilir.
Ancak beklenmedik olay tam da o sırada gerçekleşir. Enstitü binalarının bir kısmı yenilenirken, bir kepçe farkında olmadan elektrik
kablolarını koparır ve soğuk hava depolarının elektriği kesilir. Tam da
halk sağlığına adanmış bir ömür
147
cuma günü olur bu kaza, yani hafta sonu tatili öncesi. Pazartesi günü
görevliler gelip bakarlar ki soğuk hava deposunun soğutma sistemleri
iki gündür çalışmıyor ve bütün aşı hammaddesi bozulmuş!
Taahhüt ettikleri firmalara ve ülkelere; bu arada Keymen’e de haber verirler. Oysa Türkiye’de de ihaleler sonuçlanmış ve aşı siparişi
verilmiş durumdadır. Sırplar “Yapabileceğimiz bir şey yok” derler
üzüntüyle. Epey uğraşılır, araştırma yapılır ve aynı fiyattan başka bir
ülkeden taahhüt edilen aşının getirilmesi sağlanır. Bu hata, Torlak’ı
çocuk felci aşısı üretici olmaktan da çıkaracaktır.
1998 Topal ailesi için mutluluğun yeni bir boyuta evrildiği yıl
olur: Mutlu Topal, Doktor Serpil Sancı’yla evlenir. Ardından askere
gider. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri
bölümünü bitiren ve öğretmenlikte karar kılan kızları Kutlu da 1999
Ağustosunda Orkun Yüksel’le evlenir.
Kutlu Topal Yüksel
148
halk sağlığına adanmış bir ömür
2000’lerin başındaki büyük ihale
Türkiye’nin 1990’ların ortalarından itibaren
gereksindiği bütün difteri-tetanoz aşı ihalelerini
Keymen kazanacak ve istenilen kalitede aşıyı zamanında teslim etme başarısı gösterecektir.
D
ünya Sağlık Örgütü, 2000’lerin hemen başında, Türkiye’de
“kızamık eliminasyon programı” uygulamaya karar verir.
Bu, kızamık hastalığını belli bir düzeye indirip toplum sağlığını tehdit eder durumdan çıkarma çalışmasıdır. Sağlık Bakanlığı bu program
için 28,5 milyon dozluk kızamık aşısı için ihale açar. Keymen de bu
ihaleye katılır. Rakam çok büyüktür; bu ihaleyi kazanmak Keymen’i
ileriye sıçratacaktır. İhaleyi Fransızların temsilcisi ya da Hintlilerin
temsilcisi Keymen alacaktır. Fransızlar kızamık aşısı konusunda yıllardır bütün ihaleleri kazanmaktadırlar. Bu büyük ihalenin belirtilen
zamanı çok dardır; bu nedenle Fransızların temsilcisi olan şirket belgelerini hazırlayamaz ve ihaleye katılamaz. İhale, 1 Kasım 2002’de
yapılır ve beklendiği gibi Keymen ihaleyi kazanır. 3 Kasım’da da
genel seçimler yapılır; Türkiye’de iktidar değişir. Sağlık Bakanlığı
koridorlarında bu ihalenin iptal edileceği dedikoduları dolaşmaya
başlar. Ancak programı yapan Dünya Sağlık Örgütü’dür; ihalenin finansmanını sağlayan Dünya Bankası’dır; iptal edilmesi için herhangi
bir neden yoktur. Yeni Sağlık Bakanı Recep Akdağ, durumu inceler ve
ihaleyi onaylar. Süreç başlamıştır. Aşıların hızla gelmesi gerekmektedir. Ancak 28,5 milyon dozluk aşı öyle TIR’larla ya da tarifeli uçakların kargolarıyla gelecek gibi değildir. Bakanlık da programı başlatmak
için Keymen’i sıkıştırmaktadır. Daha önce aşılar Lufhansa Havayolları ile gelmektedir. Ancak miktar çok olduğu için bu havayolu kargo
almamaktadır. Mutlu Topal, MNG Havayolları ile konuşur; onların
fiyatı da yüksektir. Hintliler, son çare olarak charter uçuşları ile aşıları yollamak için Etiyopya Havayolları ile anlaşma yapar. Ancak bu
kez de hava alanları için izin sıkıntısı doğar. Mutlu Topal, Lufthansa
Kargo’nun Türkiye yöneticisi Eymür Akol’u arar ve durumu anlatır.
Akol, ülkelerin havaalanları arasındaki uçuş sayısı mütekabiliyeti konusunu inceler. Almanya’nın Türkiye’ye uçuş eksiği ortaya çıkar. Bu
açığı kapatmak için yeni uçuşlar sağlanır ve milyonlarca dozluk kızamık aşısı Türkiye’ye getirilmeye başlanır. Bu süreç iki yıllık bir zamanı kapsayacak ve Türkiye’de 18 milyon çocuk kızamık aşısı olacaktır.
Başarıyla uygulanan bu “kızamık eliminasyon programı”nın ilginç
bir serüveni vardır Keymen tarihinde. Aşılar Hindistan’dan geldiğinde Doktor Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde kalite kontrolüne
alınır. Aşıların bazı serilerine ilişkin rapor olumsuzdur! Ortalık karışır, çünkü Bakanlık bu aşı programını basınla paylaşmış, kamuoyuna
duyurmuştur ve bir prestij meselesi olarak görmektedir. Programın
zamanında yapılamaması olumsuz izlenimler olarak yansıyacaktır
basına ve kamuoyuna. Bu rapora göre ithalatçı firma olan Keymen
de maddi kayba uğrayacaktır. Ancak kayıptan da öte gerek üretici ve
gerekse ithalatçı firma Keymen için de bu bir prestij meselesidir. O
günlerde Devlet Kontrol Laboratuvarı’nı yöneten ve bu raporun altında imzası olan Vet. Dr. Ahmet Ünal bu gelişmeyi şöyle anlatır:
“Numuneleri kontrol ederken aşıların bazı serilerinde gözle görülebilir partiküller fark ettik ve raporumuzu olumsuz yazdık. Bakanlık
hoşlanmadı bu durumdan. Çağırdılar bizi ve ‘Bu program bakanlığımız için çok önemli, basına da lanse edildi, ertelenirse olmaz, gereğini yapın’ dediler. Yani, olumlu rapor vermemiz isteniyordu. Direndim ben. Tam o noktada asla unutamayacağım bir tavır ortaya koydu
Mustafa Bey. Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü’nün odasında
toplantıdaydık. Bakanlık yetkilileri bize baskı yapıyor; Mustafa Bey
de gelişmeleri dikkatle izliyor masanın bir köşesinde. Herkes konuştuktan sonra söz aldı ve ‘Bu değerlendirmeyi Ahmet Bey yapıyorsa,
halk sağlığına adanmış bir ömür
151
ben ona güvenirim; bu raporun doğruluğundan ve bilimselliğinden
kuşku duymam. İtirazımı geri çekiyorum’ dedi. Bu tavır, olaya sadece
ticari bakan bir insanın tavrı değildi. Bir hekim tavrıydı, bu nedenle
hepimiz etkilendik o gün toplantıda.
Bizim bu raporumuz üzerine Hindistan’dan üretimi yapan şirketin temsilcileri geldiler hemen. Görüştük. Hatta toplantıda, dönemin
kurum başkanı tepeden bakan bir tavırla Hintli uzmanlara ‘Siz gidin
bu aşıları Hintli çocuklara uygulayın’ dercesine konuştu. Ben söz
alıp buna itiraz ettim, çocukların Hintli, Türk diye ayrılamayacağını,
gözle görülebilir partikül içeren bir aşının dünyanın hiçbir yerinde
bağışıklamada kullanılamayacağını belirttim, tepkili bir sesle. Hintli
yetkililerin çok hoşuna gitti bu; onların çocuklarını da savunan biriyle
karşılaşmışlardı.
Biz raporumuzda aşıların üretim yerlerinin de denetlenmesi gerektiğini söylemiştik. Bir ekip kuruldu; Keymen’den de Mutlu Bey
vardı, gittik, üretim alanında ve süreçlerinde incelemelerde bulunduk;
üretim aşamasındaki bir eksikliğin bu sonuca yol açtığını saptadık.
Hindistan'da görüşmeler sırasında
152
halk sağlığına adanmış bir ömür
Hintli bilim adamları bu eksikliği ivedilikle düzelttiler ve sonrasında
gelen aşılar bütünüyle istenilen kalitede oldu.”
Böylesine büyük bir kampanyada Keymen’i mutlu eden bir başka
faktör de kızamık aşı kampanyasında hiçbir önemli yan etkinin görülmemiş olmasıdır.
Bu büyük kampanyanın yanı sıra, Türkiye’nin 1990’ların ortalarından itibaren gereksindiği bütün difteri-tetanoz aşı ihalelerini Keymen kazanacak ve istenilen kalitede aşıyı zamanında teslim etme başarısı gösterecektir.
2004’te Bakanlık “kombine aşı” uygulamasına geçmek ister.
Kızamık-kızamıkçık-kabakulak kombine aşısı için ihaleye çıkılacaktır. Ancak ihale şartnamesi öyle bir hazırlanmıştır ki bir maddeden
dolayı Hintlilerin aşısı kabul edilmeyecektir. O madde de niteliğe yönelik değil, aşının üretim yerine yöneliktir. Bir anlamda ihale önceden
kesinleştirilmiş gibidir. Mutlu Bey, bunun yanlış olduğunu anlatmak
için ilaç danışma kurulunda görev yapan ve hiçbir ilaç şirketiyle bağlantısı olmayan, bağımsızlığı ile tanınan bir profesörü ziyaret eder,
durumu anlatır. “Biz ihaleyi alalım” demiyorum, der “Dünya Sağlık
Örgütü bizim aşımızı da nitelik yönünden onaylıyor ancak bu ihaleye
sudan gerekçelere sokulmuyoruz.” Argümanlarını tek tek sıralar ve
profesörün yanından ayrılır. Birkaç gün sonra danışma kurulunda tartışma yaşanır; Keymen’in öne sürdüğü argümanlar uzun tartışmalar
sonucunda kabul edilir, ihale şartnamesi değiştirilir. Böylece Keymen
de ihaleye katılır ve kazanır. Mutlu Topal, bu ihaleyi “Şirketimizin
büyüyerek bugüne ulaşmasında kritik bir ihaleydi” diye değerlendirir.
Mustafa Bey’in Bakanlıktaki ihalelerle ilgili duruşu, yapılan iş
açısından güvenilirliği arttırdığı gibi, bakanlık çalışanları için de gönül rahatlığıyla iş yapılabilir biri izlenimi verir. Bunu, o dönem aktif
olarak süreçlerin içinde bulunan Ahmet Ünal şöyle yorumluyor: “Hesaplı ve koşullu ilişkilerin insanı değil. Kaç kez tanık olmuşumdur,
müsteşarın, bakanın yanında da korkusuz ve dimdiktir; Hep doğrunun yanında yer alan bir bireydir. Korkusuzluğunu, koşulsuzluğunu
ve dimdik duruşunu gördüğümde onunla aramızda oluşan en güçlü
bağın bu sarsılmaz güven duygusu olduğunu söyleyebilirim.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
153
Küba Heber Aşı Enstitüsü'nde
Keymen, yeniden toparlanma döneminde Ankara Cinnah Caddesi’nde küçücük bir büroda bir aile şirketi olarak varlık gösterirken,
Mustafa Işıkoğlu’nu işe alırlar. Işıkoğlu o günleri şöyle anımsar: “Cinnah Caddesi’ndeki büroda çalışmaya başladığımda, şirkette Mustafa
Hocam, Perihan Hanım, Mutlu Bey ve onun eşi Serpil Hanım vardı
sadece. Aile dışından da ben. Sonra Makbule Hanım girdi işe. Ancak
çok fazla işimiz yoktu. Maaşımızı düzenli alıyorduk ama bir iş üretemiyorduk. Bu beni rahatsız ediyordu. Şirket ayakta durmaya ve gelişmeye çabalıyordu; boşa maaş alıyor olmanın huzursuzluğuyla Mutlu
Bey’e ayrılmak istediğimi söyledim. O da ‘Biz büyüyeceğiz, gelişeceğiz; o zaman, ihtiyacımız olacak sana, geri döner misin?’ dedi. ‘Ne
zaman isterseniz gelirim’ deyip ayrıldım işten. Mutlu Bey’in o zaman
da kararlılıkla büyüme stratejisi uyguladığını biliyorum.”
154
halk sağlığına adanmış bir ömür
Mutlu Topal yönetiminde
kurumsallaşma
“İlaçta büyümeye karar verince yer bakmaya
başladık. Çünkü bir ecza deponuzun olması gerek mevzuata göre. Bunun için de elemana ihtiyaç var. Ama imkanlarımız kısıtlı; öyle şehirde bir
bina alalım, hem depo için kullanalım hem eleman sayımızı arttıralım diyemiyoruz.”
K
eymen, yeni bir yüzyılın eşiğinde, Mutlu Topal’ın yönetiminde bir atılım eşiğindedir. Mutlu Topal, sadece aşı ithalatının yakın gelecekte yetmeyebileceğini görmektedir. Başka ne
yapılabilir? Bakanlık nezdinde bir araştırma yapar ve bakanlığın aşı
dışında “gazlı gangren serumu” ile “pam antidot” ithal ettiğini öğrenir. Gazlı gangren serumu ihalesinin şartnamesini alır ve bakar ki bu
ürün Silahlı Kuvvetler için alınmaktadır ve yıllardır ihaleye yalnızca
bir şirket girmektedir. Mutlu Topal, dünyada bir araştırma yaparak
Çek Cumhuriyeti’nde de bu ürünün var olduğunu öğrenir. Ancak ihale şartnamesindeki bazı maddeleri tam anlayamamıştır; Bakanlıkta bu
konudaki yetkili kişiyi bulur ve anlayamadığı maddeleri sorar. Yetkili,
“Doğrusu ben de bilmiyorum!” yanıtını verir. “GATA, Silahlı Kuvvetler nasıl dediyse öyle hazırladık.”
Mutlu Bey, “Sorar mısınız peki, bu ürünü neden alıyor Silahlı
Kuvvetler?” diye kuşkusunu belirtir.
Bakanlık yetkilisi araştırmaya başlar ve öğrenir ki, Sağlık Ba-
Genel Müdür Mutlu Topal
kanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı arasında yıllardır rutin ve birbirinin kopyesi yazışmalar yapılıp bu ürün getirtilmektedir. Peki ne
için kullanılmaktadır gazlı gangren serumu? Araştırmalar sonucunda
ortaya çıkar ki bu ürün yıllardır kullanılmamaktadır; onun yerine antibiyotikler kullanılmaktadır. Ama bürokrasi, her yıl birbirinin aynısı
yazılarla bunun ithal edilmesini istemektedir. Peki, bunca yıldır ithal
edilen bu ürün kullanılmıyorsa nerede birikmektedir? O da kısa sürede anlaşılır: Silahlı Kuvvetler, tüketmediği bu serumu, zamanı gelince
imha etmektedir!
Herkes şaşırır bu sürece ve sonuca. Sağlık Bakanlığı bir komisyon
kurar, konu enine boyuna incelenir ve bir karar alınır: “Ülkemizde son
otuz yıldır gazlı gangren vakası görülmediğinden, bu vaka oluşsa bile,
gelişmiş antibiyotiklerle çok daha ucuza ve güvenli biçimde tedavi
edilebildiğinden bu ürünün ithalatına ihtiyaç yoktur.”
Her yıl 100.000 dolarlık gereksiz ithalat, Keymen’in ihaleyi alabilecek durumda olmasına karşın, Mutlu Topal’ın kişisel sorumluluğu
ve özeni sonucu önlenmiş olur.
156
halk sağlığına adanmış bir ömür
Sağlık Bakanlığı, bu gereksiz ürünün yanı sıra “pam antidot” da
ithal etmektedir. Mutlu Topal bu ürünü de araştırmaya başlar. Kendisi
de hekimdir ama bu “antidot”un önündeki “pam”ın ne olduğunu bilmemektedir. İnceler, sorar soruşturur; bilen çıkmaz! Kendi kendine,
bu ürünü biri üretip biri de ithal ediyor ve biri de tüketiyorsa; herhalde bunlar ne olduğunu biliyordur diye düşünür. Bakanlığın ilgili birimine sorar. Bu “gizemli” ürünün dünyada yalnızca Japonya’da üretildiğini, bunun Türkiye’ye “yedi düvel belgesi” denilen bir belgeyle
bildirildiğini ve her yıl bu ülkeden ithal edildiğini öğrenir. Şartnameyi hazırlayan Bakanlık ilgilisi hekim “Ben de ne olduğunu bilmiyorum” der; sonra biraz düşünür ve “Zamanında, mecburi hizmetteyken
bunu bir hastama kullandığımı hatırlıyorum, içinde de pralidoksim
etken maddesi vardı.” Mutlu Topal “Tamam” der, “etken maddeden
yola çıkarak bulurum bunu ben.” Araştırmalarını sürdürür ve “pam
antidot”un, ABD’deki bir üretici firmanın markası olduğunu öğrenir.
Biraz daha araştırdığında ise, Japonların, yalnızca bizde üretiliyor,
iddiasının tersine ABD’de, Fransa’da, İtalya’da da üretildiğini öğrenir. Bu ülkelerdeki ilacın tek farkı sıvı değil toz halinde olmasıdır.
Bu bir avantajdır; çünkü sıvı halinde olan ilaç, soğuk zincirle gelip
saklanmak zorundadır. Toz halindeki ise oda sıcaklığında korunabilir.
Dolayısıyla maliyeti de daha düşüktür. Hemen Sağlık Bakanlığına bir
dilekçe yazar ve durumu açıklar. Görüşmeler ve yazışmalar sonucunda Keymen, bu ürün için ihaleye girer ve kazanır. Sonraki süreçte bu
ürünle ilgili daha da ilginç bir durum yaşanır. Bakanlık, Keymen’e
bu ilaçtan ivedi olarak 300 kutu getirtmesini ister. Gerekli başvurular yapılır ve ürün Esenboğa Havaalanı’na getirilir. Ancak bakanlığın
hiçbir birimi gümrükten ürünü almak için gereken belgeyi imzalamamaktadır. Bürokrasi yeniden devrededir! Keymen, bakanlığa bir
dilekçe yazarak durumu açıklar ve firma olarak hiçbir sorumluluk
almayacaklarını, ilaçların havaalanı depolarında kaldığını belirtir.
Ancak, hiç umulmadık bir şey olur: Sağlık Bakanının köyünde toplu zehirlenme vakası ortaya çıkar! Gece yarısı telefonu çalar Mutlu
Bey’in “Belgeni şimdi imzaladık, hemen ürünü çekelim depodan”
der Bakanlık yetkilileri!
halk sağlığına adanmış bir ömür
157
Panzehir türü bu ilacın ruhsatını da alıp ithal etmek ister Keymen. Her şey hazırlanır; gerekli dosya bakanlığa verilir. Ancak birkaç yıl boyunca bakanlık hep reddeder; gerekçe de fiyattır. Çünkü
İtalya’da bir firma devlet desteği ile bu ilacı ucuza üretmekte ve iç
piyasada kullanmaktadır. Bakanlık, “İtalya’da ucuzken, sizin istediğiniz kutu fiyatı yüksek, bu nedenle ruhsat vermeyiz” diye ayak direr.
İtalya’daki şirketin fiyatı sübvanse ettiğini belgeleseler de bürokrasiyi
aşmanın mümkünü yoktur. Ancak İkinci Irak Savaşı öncesinde, yine
umulmadık bir gelişme olur. Bu panzehir, kimyasal silahlara karşı da
etkilidir ve olası bir saldırıda büyük oranda ihtiyaç duyulabilecektir.
Yıllarca ayak direyen Bakanlık, Keymen’i arar ve “Ruhsatınız hemen
onaylanacak, bu ilacı tedarik edin” der. Bu panzehir, Keymen’in halen
ithal edip sattığı ilaçlardan olur.
***
2003’te Türkiye’nin ihale mevzuatı değişir. Kamu İhale Kanunu
çıkınca görülür ki, ihaleye giren firmanın vergi, SSK borcu olmamalı,
ortaklık yapısını açıklıkla ifade etmeli, yöneticilerinin imza sirküleri
olmalı gibi maddeler var. Ama bunların bir kısmı Keymen’e uymamaktadır. Çünkü ihalelere Türkiye dışındaki firmaların temsilcisi sıfatıyla
girmektedir. Bakanlık yeni mevzuata göre ana firmanın belgelerini ister. Ancak, Hindistan’da devlette sosyal güvenlik kavramı yoktur ki
SSK borcu yoktur gibi bir belge olsun! Bakanlığa Hindistan’da böyle
bir kavram ve bu kavramı içeren kurum olmadığını söylerler. “Vardır”
diye itiraz gelir bakanlıktan. “Yok; olmayan şeyi nasıl yaratalım?” der
şirket yetkilileri. “O zaman olmadığına dair belge getirin” diye ısrarcı
olur Sağlık Bakanlığı. İlginç olan, bir yabancı şirketin SSK’ya neden
borcu olabileceğidir; ama bunu da anlatamazlar bir türlü bürokrasiye.
Yok, eğer kendi ülkesinin kurumuna olan borcunu soruyorsanız, sizi
neden ilgilendiriyor o ülkenin sosyal güvenlik kurumunun alacağı?
Öte yandan, Yugoslavya’daki, Çin’deki ana şirket bir devlet kuruluşudur; ortaklık yapısı diye bir şey yoktur.. “Ne yapalım kanun böyle!”
deyip çıkar işin içinden Türk bürokrasisi.
Bu durumda şirket, konumunu yeniden belirlemek durumunda
158
halk sağlığına adanmış bir ömür
kalacaktır. Bir çözüm yolu ararlar. İhalelere giren bir üretici şirketin
Lüksemburg’taki bir aracı şirket üzerinden fiyat verdiğini görürler. O
zaman yurtdışında bir şirket kurma ve bürokrasiyi bu yolla aşma düşüncesi belirir. Değişik ülkelerin yasalarını, mevzuatlarını incelerler.
Zorluklar yine de çoktur; Bakanlık şirketin bütün resmi evraklarını, o
ülkenin büyükelçiliğinden onaylı çevirisini de istemektedir.
O günleri şöyle anlatır Mutlu Topal:
“Ne yapabileceğimizi düşünürken, Kızılay Meydanı’nda yürüdüğüm sırada birden aklıma bir fikir geldi: Neden bu şirketi Türkçe
konuşulan bir ülkede kurmayalım? Dünyada Türkiye dışında Türkçe konuşulan iki ülke var; biri Azerbaycan, diğeri ise Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti. Kıbrıs, mevzuata göre Türkiye için ‘yabancı ülke’.
Eğer ihaleye yurtdışından girerseniz, devlet size akreditif açıyor. Yurt
içinde ihaleye giremiyorum çünkü yurt dışından aşıyı alıp ihaleden
sonra satacak kadar param yok... Birçok argümanı gözden geçirdik ve
sonunda Kıbrıs’ta şirket kurmanın sorunları büyük oranda çözebileceğini anladık. Arayışa başladık. Bir tanıdığımız off-shore şirket kurmamızı önerdi. O günlerde patır patır off-shore bankaları batmaktaydı; bu kavram lekeli bir kavramdı. Ancak inceledik ki kuralları olan,
mevzuatı olan bir şirket türü. Ama önyargıları kırmak o kadar zor ki;
kime bundan söz etsek, bir şirket kuracağımızı düşünmüyor, kuşkuyla
bakıp sanki kaçakçılık yapacakmışız gibi kuşku duyuyorlardı. Herkese kendimizi anlatmaya da çaba gösterdik. Sonra, Ali Taner Fikri ile
tanıştık. Belgeleri düzenledik. 15 Nisan 2003’te şirketimizi kurduk.
Bu şirketten önce sadece komisyon gelirimiz varken, şimdi, ihalelere Kıbrıs’tan müteahhit sıfatıyla girebilecektik. Bu, hem komisyon
hem kâr gelirimizin olması demekti. Ciromuz da yükseldi. Bu, bankalar nezdinde itibarımızı da yükseltti. O yıl, ilaç ve aşı dışında da kimi
ithalat işlerini yaptık.
2004’e geldiğimizde şu kararı verdik: biz artık bildiğimiz işte,
ilaçta büyüyeceğiz.”
Keymen’i, yeni bir dönemin eşiğinde, Ankara Cinnah Caddesi’ndeki 80 metrekarelik, en çok 5 masanın sığabildiği küçük yerinhalk sağlığına adanmış bir ömür
159
Hindistan'da Aşı Enstitüsü'nün denetim ziyareti
den daha büyük bir yere taşımaya karar verirler. Çünkü çalışan sayısı
da giderek artmaktadır. Öte yandan, eğer ilaç alanında büyüyeceklerse mevzuata göre bir mümessil ecza deposuna ihtiyaç vardır. Arayışa
başlarlar. O günleri, Mutlu Topal şöyle anlatır:
“İlaçta büyümeye karar verince yer bakmaya başladık. Çünkü bir
mümessil ecza deponuzun olması gerek mevzuata göre. Bunun için de
elemana ihtiyaç var. Ama imkânlarımız kısıtlı; öyle şehirde bir bina
alalım, hem depo için kullanalım hem eleman sayımızı arttıralım, diyemiyoruz. Beş altı ay kadar gezip yer aradığımızı hatırlıyorum. İstiyordum ki geniş bir yer olsun, bütün ihtiyaçlarımıza cevap verebilsin.
Araştırdıkça gördük ki en ucuz yerler sanayi bölgelerinde. İvedik Organize Sanayi Bölgesi’nde, 600 metrekarelik bir yer bulduk. Fiyatı da
uygundu. Burada Keymen’in mümessil ecza deposunu açtık. Ayrıca
bir de yeni şirket kurduk ve Emre Ecza Deposu’nu açtık, ofislerimizi
kurduk. İvedik’te, şirket dikine büyüme sürecine girdi.”
160
halk sağlığına adanmış bir ömür
Perihan Topal da o günleri anımsamaktadır:
“Eşim ve oğlum Mutlu birçok yere gidip baktılar; ben de bulunan
kimi yerleri gezdim. İvedik Organize Sanayi bölgesinde bir yeri beğendik. Çok büyüktü burası, üç katlıydı. Üst katta bomboş bir alan
vardı. Ne yapacağız burayı diye aramızda konuşurken bilardo masası
koyarız, pinpon masası koyar, öğle aralarında oynarız gibi fikirler ortaya çıkıyordu. Gün gelecek orasının da dar geleceğini, çalışanlarımızın çok artacağını hiçbirimiz hayal edemiyorduk. Belki oğlum hayal
ediyordu da, aramızda bunun olabilirliğini hiç konuşmamıştık.
Burayı aldık. Daha önce bir eczane deneyiminde birlikte çalıştığımız Mustafa Işıkoğlu, Makbule Hanım gibi arkadaşlarımız da katıldı
ekibe. Topu topu 5 kişiydi!
O işyerinin ilk durumu ile ilgili unutamadığım bir olay da vardır: Emre Ecza Deposu’nu açınca sorumlu müdürü ben oldum. Ancak
‘mümessil ecza deposu’na da eczacı bir sorumlu müdür gerekliydi.
Duyuru yaptık, gelen adaylarla görüştük. Üniversiteden yeni mezun
bir eczacı kızımızla anlaştık. Evraklarını hazırlayıp Bakanlığa verdik
ve sonra birlikte işyerine gittik. Kızcağız çalışacağı yere baktı baktı
ve ağlamaya başladı. Sanayi bölgesinde bomboş bir binada çalışacak
olması çok garibine gitmişti. ‘Ben burada çalışamam’ dedi ve özür
dileyerek ayrıldı.
Sonra ilaç ruhsatlandırmaları başladı, Keymen büyüdü, çalışan sayısı arttıkça arttı, bina de yetmez olmaya başladı.”
Şirketin İvedik Organize Sanayi Bölgesi’ndeki binasında çalışanlardan biri de Nuray Acar: “Keymen’de çalışmaya başladığımda işyerimiz İvedik’teydi. On kişi kadardık. İlk ruhsatlandırma ekibindeydim. Keymen, o zaman küçücük bir aile şirketiydi. Mutlu Bey’in eşi
Serpil Hanım da bizimle birlikte çalışırdı. Doğrusu çok hoş, samimi
bir ortam vardı. İvedik’te az çalışanla küçücük bir aile şirketinden
adım adım büyümeyi, hiç ilaç ruhsatı olmadığı günlerden şimdi çok
sayıda ilaç ruhsatına sahip olmuş bir işletmeyi gözlemlemek ve bu
gelişim çizgisini görmek beni mutlu ediyor.”
Bu dönemde şirkete katılan Alev Topçu, o günlere döndüğünde,
şunları anımsayacaktır yıllar sonra: “2007’de girdim şirkete. İşyeri,
halk sağlığına adanmış bir ömür
161
henüz İvedik Organize Sanayi’deydi. İstanbul’dan yeni taşınmıştım
Ankara’ya. Kimseyi tanımıyordum. Görüşmeye gittiğimde baba-eşoğul-gelin hep birlikteydiler. Görüşme sırasında kendimi o kadar iyi
hissettim ki. Bir aile ortamındaydım. Burada olmam gerektiğini düşünmüştüm. İşe kabul edildiğimi öğrenince çok sevindim.”
Keymen, İvedik Organize Sanayi’deki yerinde hızlı gelişme gösterirken, “çalışamama” nedeniyle işten ayrılan Mustafa Işıkoğlu’na
“Şirkete dön” derler, o da hiç düşünmeden gelip ekibe katılır. Işıkoğlu o günleri şöyle değerlendirir: “İş, Cinnah Caddesi’nde küçük
bir büroda olduğu zamana göre çok gelişmişti. Sağlık Bakanlığı’nın
ihaleleri artmıştı. Aşı portföyü gelişmişti. Ruhsat başvuruları da bugünlerde başladı. Saha ekibi oluşturulmaya başlandı. Keydrops pastil
üretim ve pazarlaması da burada başladı. Hepimiz heyecan duyuyorduk. İlk Keydrops pastillerinin gelip paketlenmesini unutamıyorum.
Alev Hanım, Erkan Bey ve ben gece yarısına kadar kargo paketi
yapmıştık ilk ürünümüzü sunuyor olmanın sevinciyle. Ancak bu dönemde Keymen, henüz yeterince tanınan bir şirket değildi. Kentin
dışında bir işyeri olmamız da biraz dezavantaj oluşturuyordu. Örneğin, iş görüşmesi için gelenler, önce metro ile Macunköy istasyonuna geliyorlar, oradan da ben araçla onları alıp İvedik Organize
Sanayi’ye getiriyordum. Bölge henüz tam gelişmemişti, dağ başı gibi
geliyordu çok kişiye ve bu hayal kırıklığına yol açıyordu. Özellikle
kadınlar için sanayi bölgesinin içinde olmak pek hoş bir durum olmuyordu. Serpil Hanım’ın da bu dönem gelişmeye katkısı çok oldu.
İnsan kaynakları müdürüydü; idari işleri de o yürütürdü. Gelişmekte
olan bir şirketin ağır yükü insan kaynaklarında ve idari işlerdedir,
Serpil Hanım bunu başarıyla yürütüyordu; ben de onun yardımcısı
olarak görev yapıyordum. İvedik’te 24-25 kişiye ulaşmıştık. Giderek
burası bize yetmemeye başlamıştı.”
Mutlu Bey yönetiminde kurumsallaşma yönünde büyük adımlar
atan şirketin çalışanları, bu büyümenin ardındaki temel etkenlerden
birinin, şirket içindeki saygı, sevgi ve uyum olduğunda görüş birliği içindeler. Örneğin, Teknik Operasyonlar Direktörü Eczacı Fatma
Eroğlu, çalışma ortamından unutamadığı bir olayı şöyle anımsar:
162
halk sağlığına adanmış bir ömür
“Aşı ithal etmiştik, Büyük bir miktardı. Soğuk zincirle taşınması gerekiyordu. Ben nezaret ediyordum işlemlere. İstanbul’dan Ankara’ya
ilk kez frigo TIR’la gelecekti böyle bir ürün. En küçük bir hatada ürün
işe yaramaz hale gelirdi. Başkalarının dikkatine teslim edemedim.
Mutlu Bey’e telefon açtım. ‘Ben TIR’la geleceğim’ dedim. Şaşırdı
‘Ya nasıl olur, sen TIR’la filan…’ Yanıt olarak ‘Ben kimseye emanet
edemeyeceğim’ dedim ve sabahın 03’ünde TIR’la yola çıktım. Ürünü,
Bakanlığın deposuna teslim edene kadar başından ayrılmadım.”
Keymen’in ofislerinde, üretim yerlerinde, kendine özgü bir çalışma ve iletişim kültürü oluşmuş durumda. Fatma Eroğlu’nun unutamadığı bu olayın benzerleri sıkça yaşanır şirkette. Kurumsallaşan
ama aile şirketi dönemindeki samimiyeti ve sıcaklığı yitirmeyen bir
ortamda, Doktor Mustafa Topal, 150’yi aşkın çalışan için bir patron
olmanın çok ötesinde, yol gösterici, ağabey, herkesi evladı gibi gören
ve davranan bir aile büyüğü konumundadır artık.
Medikal Müdür Doktor Çiğdem Özkan, Mustafa Bey’in bu yönünü şöyle açıklar: “ Şirket içi eğitim çalışmalarına Mustafa Bey de
Perihan Hanım’la birlikte katılır. Saha ekibimiz onu çok sever. Eğitim
çalışmalarında Mustafa Bey söz alıp kürsüye çıktığında, saha ekibimizin yüzü gülmeye başlar. Çünkü onların taleplerine olumlu yanıt
veren şeyler söyleyeceğini bilirler. Örneğin der ki ‘Siz hepiniz benim evladımsınız. Evladın iyisi kötüsü olur mu? Hepiniz aynı değerdesiniz. Eksiğiniz, kusurunuz varsa da ben sizi çok seviyorum’ Bu,
ekibimizin çok hoşuna giden bir bakış açısıdır. Bu açıdan, insanları
kucaklamayı bilen bir insan.”
Ürün Müdürü, Biyolog Esma Orhan da “Mustafa Bey ve Perihan
Hanım’la şirkette çalışmaya başladıktan sonra, bir eğitim çalışması
sırasında tanıştım. İlk izlenimim patronlar değil, birer anne ve baba
gibi davranıyor olmalarıydı ve bu çok hoşuma gitmişti. Genel Müdürümüz Mutlu Bey de öyleydi. Her şirkette görülebilen bir durum değil
bu. Bırakın bir arada olmayı, hal-hatır sormayı, patronları, genel müdürü görmeniz bile kolay kolay mümkün olmaz.” biçiminde açıklar
şirket yöneticileriyle ilgili izlenimlerini.
Üretim Operasyonları Müdürü Esin Akdeniz de “Keymen, kesinhalk sağlığına adanmış bir ömür
163
likle klasik bir şirket değil.” diye açıklıyor izlenimlerini: “Çalışan değil, insan olarak buradayız; bunu hissediyoruz. Mustafa Bey, bazen
şirketi dolaşır ‘Kaldırın kafalarınızı şu kutulardan, bu kadar çalışmayın, gelin sohbet edelim’ der. Bize sembolik bile olsa bayram harçlığı verir; baba-çocuk ilişkisini vurgulamak için belki. Cebinde bozuk
para bulundurur hep ve çıkarıp bize verir; hep birlikte güleriz. İçindeki çocuğu öldürmemiş biri Mustafa Bey; bu yolla bizim de içimizdeki
çocuğu yaşatmamızı sağlıyor.”
164
halk sağlığına adanmış bir ömür
İlaç pazarında üretici bir firma
Uzmanlaşarak belirli alanlarda gelişmek için ekibimizi kurmaya başladık. Öncelikle ruhsatlandırma
bölümünü oluşturduk. Ardından üretim bölümünü
oluşturduk. Ardından oturup hangi ilaçları üretmeliyiz ya da ithal etmeliyiz konusuna kafa yorduk.
M
utlu Topal, mümessillikten üretici firmaya dönüşümü de
şöyle anlatır:
“Keymen olarak bu kararı vermek, gücümüzü, emeğimizi nereye
yönlendireceğimizi de belirledi. Üreten olmadan önce, bir malı arayıp
bulan ve aracılık eden firmaydık büyük oranda. Biri gelir, şu lazım,
der; biz arar buluruz, aracılık ederiz. Öteki gelir bambaşka bir ürün
ister, nerede var diye onu arar buluruz, getirtiriz. Bu sağlam bir yol
değildi. Çünkü alıcı, bir başka gün aynı ürünü dünyanın başka bir yerinde daha ucuza buldurabiliyor. Siz o ürünün başına ve sonuna hâkim
değilsiniz. Zor durumda kalınabiliyor, hatta bazen zarar edilebiliyordu. Bu, uzmanlaşamamayı da getiriyor beraberinde.
Bu nedenlerle stratejik bir karar verdik o noktada: Bildiğimiz işte
uzmanlaşalım, en iyisi olalım. Bu durumda büyümemiz de hem daha
hızlı hem daha net olur.
Bu karar süreci ve şirketin yeni yönelimi, Top-Al’ın ve Keymen’in
ilk kuruluş yıllarındaki faaliyet biçimine uygun değildi. Aracılık yapmak, dünyanın herhangi bir yerinde istenilen ürünü bulmak, 1960’ların Türkiye’sinde ticari açıdan elverişli bir yöntem olabilir ama
2000’lerin Türkiye’si uzmanlaşmayı gerektiriyordu.
Uzmanlaşarak belirli alanlarda gelişmek için ekibimizi kurmaya
başladık. Öncelikle ruhsatlandırma bölümünü oluşturduk. Ardından
üretim bölümünü oluşturduk. Ardından oturup hangi ilaçları üretmeliyiz ya da ithal etmeliyiz konusuna kafa yorduk. Biz hep ithalatçılık
ve aracılık yaptığımız için ilaç nasıl satılır o konuda da deneyimli
değildik. Bunun için de görüşmeler yaptık, ekip oluşturduk.
Öte yandan ilaç ruhsatları için dosyalar bakanlıktaydı; ancak sürekli mevzuat değişiyordu, dosyalarımıza git gel yapılıyordu; beklediğimizden çok daha yavaş ilerliyordu süreç. Bu aksaklığı gidermek
için çareler aramaya başladık. Ne yapalım diye tartışırken, hazır olmuşunu alalım o zaman, dedik. Abdi İbrahim İlaç Sanayii o günlerde
bazı ilaçlarının ruhsatlarını satışa çıkarmıştı. Bu firma ile 1970’lerde
babamın iyi ilişkileri olmuştu. Abdi İbrahim’in yönetim kurulu başkanı Nezih Barut Bey’le yakından tanışıyorlardı. Ben de tanıyordum.
Girişimde bulunduk ve onlardan dokuz ilacın ruhsatını bütün haklarıyla beraber satın aldık. Gerçi o noktada bürokrasi yine önümüze bir
set gibi çıktı. İki ayda hallolur dedikleri ruhsattaki isim değişikliğinin
ilki altı ay, sonuncusu iki yıl bitiminde çıkabildi. Tabii biz 30 kişilik
bir satış-pazarlama ekibi kurmuştuk. Elemanlarımız geziyorlar ama
ortada ürün yok! Hekimlere, eczacılara Keymen’i anlatıyorlar. Tabii
muhatapları ‘Hangi ürünleriniz var?’ diye soruyor; bizim elamanlarımız ne desin; ‘Henüz yok, çıkacak!’ diyebiliyor. Öyle zor bir durum!”
İvedik’te gittikçe büyüyen Keymen, sahada çalışan elemanlarının
pazarlayabileceği bir ürün olması gerektiği gerçeğinden yola çıkarak
araştırmalara başlar. Bir ara pastil üreten bir şirket Keymen’e, ürünlerinin satışını teklif etmiş ama Keymen pastil işinde uzman olmadığını
belirterek reddetmiştir. Bunu hatırlayıp ilgili firmaya görüşmeye giderler: “Sizin pastilinizi satmak istiyoruz.”
Firma yetkilileri “Ne kadar satabileceksiniz?” diye sorar.
Mutlu Topal, “Yılda yüz bin kutu satmayı taahhüt ediyoruz” der.
Üretici firma “Mümkün değil; markamızı sizinle böyle riske atamayız” diye teklifi reddeder.
Mutlu Topal “Peki, o halde bizim markamızla pastil üretin bize”
166
halk sağlığına adanmış bir ömür
önerisini getirir. “Satabilirsek biz satmış oluruz; satamasak da siz herhangi bir zarara uğramamış olursunuz.”
Üretici firma “Tamam” deyince, formülü üretmek için çalışmalara
başlanır. Kısa sürede tadı, kokusu, rengi ile başarılı bir pastil markası
ortaya çıkar: Keydrops
Böylece, şirketin tarihinde “ilk piyasa ürünü” olarak yerini alacak
olan “Keydrops pastil”in üretimine geçilir. Şirket tarihinde ilk olma özelliğiyle yerini alan bu ürün, yeni atılımların da işaret fişeği gibidir. Çünkü
yılda yüz bin kutu satmayı hedeflerken, bu sayıya üç ayda ulaşırlar.
Keymen İlaç ve Emre Ecza Deposu, dört yıl boyunca İvedik Organize Sanayi Bölgesi’ndeki yerinde faaliyet gösterir. Yer dar gelmeye
başlayınca Mutlu Topal “Bizim yeni bir yere ihtiyacımız var” diyerek
araştırmalara başlar. Ankara Gölbaşı’nda, bugün de faaliyetini sürdürdüğü binaya taşınma kararı alınır.
Yıl 2007’dir. Aynı zamanda İstanbul’da da bir şube açılmasına karar verilir. Yeni hedef, ilaca ve aşıya odaklanan; üreten ve satan bir
firma olmaktır:
“Büyümeye paralel olarak İstanbul’da bir ofis açtık. Çünkü biliyorduk ki pazarın merkezi İstanbul. Firmalar, üreticiler, dağıtımcı-
İstanbul deposundan bir görünüm
halk sağlığına adanmış bir ömür
167
lar hep burada. Nüfus bile burada yoğunlaşıyor. 2010’a gelirken ilaç
ruhsatlarımız art arda çıkmaya başladı. Onlara yeni ürünler eklendi
Aşıların da ruhsatları çıkmaya başladı Bakanlıktan. Difteri-tetanoz
aşımız bu süreçte bir ilk olarak piyasaya çıktı. Saha ekibimiz de büyümeye başladı. Ancak bu aşının satılabilirliği konusunda ekibimizde kuşkular vardı. Çünkü alışılagelmiş olan, bir başka firmanın yarattığı pazardan pay almaya çalışmaktır. Bu açıdan bakınca deniyor ki,
böyle bir ürün daha önce hiç satılmamış, demek ki satılmaz durumda.
Peki; satılmamış olabilir ama bu bir ihtiyaç mı? Evet, ihtiyaç. Biz bu
ihtiyacın varlığını fark etmekte geç kalmış olabiliriz; şimdi farkındayız ve satabiliriz. Bunu ekibimize anlatmakta biraz zorlandık doğrusu. 2011’de pazara çıkar çıkmaz ilk elde 250.000 doz, sonraki yıl
bunun iki katı satınca ekibimiz de inandı. 2013’teyse 800.000 doza
yaklaştık bu aşıda.”
İstanbul ofisinin kuruluşunda ilk ürün müdürü olarak göreve başlayan, Satış ve Pazarlama Direktörü Eczacı Duygu Yılmaz, o günleri
şöyle anlatır:
“2007’de İstanbul’daki birimin kuruluş aşamasında, ürün müdürü olarak işe girdim. Daha önce bir aile işletmesi olan Keymen, o
yıl kurumsallaşma çalışmalarına başlamıştı. Mutlu Bey’le bu süreçte
tanıştığımda hayalleri olduğundan söz etmişti. Daha önce ihalelere
girilerek satılan ürünlerin, serbest pazarda satılabileceği konusunda
inançlı ve ısrarcıydı. Bu konuda projeleri vardı. Anlattıkça ben de heyecan duydum; olabilirliğine inandım. Şirketin aşı konusundaki geçmişine bakınca da, o birikimle, Mutlu Bey’in hayallerinin gerçekleşebileceği reel bir durumdu. Birlikte çalışmaya başladık; yaklaşık yedi
yıl oldu. İlk zamanlarda Mutlu Bey’in paylaştığı hayallerin giderek
projeye dönüşmesine ve gerçekleşme aşamasına girmesi hepimiz için
mutluluk kaynağı. Buna katkıda bulunuyor olmak da apayrı bir zevk.
Mutlu Bey gelişmeye açık. Araştırma, mücadele, gelişme kavramlarını onunla birlikte düşünmek yanlış olmaz.”
Keymen, yurtdışından bulup getirdiği ve ülkenin aşı ihtiyacını
karşıladığı günlerden, yurtdışına ihracat yapma noktasına da 2012’de
ulaşır. Kıbrıs ve Azerbaycan ilaç ihraç edilen ülkeler arasında yer alır.
168
halk sağlığına adanmış bir ömür
Keymen’e katılan yeni şirket:
Dentoral Medifarma
“Önümüze koydukları tablolarda, beş yıllık süreçte bir şirketi satın alabileceğimizi, bunun mümkün
hatta gerekli olduğunu gösterdiler.”
H
ızla büyüyen Keymen, geleceğe ilişkin stratejilerini yeniden
gözden geçirirken, önlerine bir başka şirketi alarak portföyü
genişletme ve bu yolla büyüme seçeneği de gelir. Genel Müdür Mutlu
Topal, bu gelişmeyi şöyle anlatır:
“Burada hemen belirtmek gerek; Türk ilaç pazarında bir konsolidasyon olmak zorunda. Çok fazla firma var, rekabet çok ama pazar
koşulları kötü. O zaman bu rekabetin dışına çıkıp pay kapma yarışına
girmeyip yeni bir şeyler yapmak gerekir. Ancak bu noktada da ruhsatlandırma çalışması iki yılı buluyor. O süre içinde de herkes aynı
tablolara bakıp aynı tip ürünü ruhsatlandırma çalışmasına giriyor.
Böylece her zaman sizin önünüzde birileri oluyor. Biz bunları masaya
yatırıp tartışırken, finansal danışmanlarımız ‘Önemli olan ciro değil
kârlılıktır’ diye direttiler. Önümüze koydukları tablolarda, beş yıllık
süreçte bir şirketi satın alabileceğimizi, bunun mümkün hatta gerekli
olduğunu gösterdiler.”
Bu tablolar Genel Müdür Doktor Mutlu Topal’ı beş yıldan önce
de bir atılıma yönlendirir. 2012’de araştırma yapmaya başlarlar.
Satılabilir ilaç firmalarının dökümünü veren IMS listelerini incelemeye başlarlar. Yerli firmalara finansal danışmanları aracılığıyla
ulaşırlar, yazışmaya başlarlar. Dentoral Medifarma ile görüşmeler sonucunda el sıkışılır ve bu şirket Keymen bünyesine katılır. Dentoral
Medifarma’nın sahip olduğu üretim tesisleri de Keymen’e katılınca;
şirket, kuruluşundan 40 yıl sonra bir fabrikaya da sahip olma başarısını göstermiş olur. Bu, Keymen’i ülke içinde üretim tesisine sahip 64
ilaç firması içine de sokan bir gelişmedir.
Keymen’in büyümesinin göstergelerinden biri de Türkiye Odalar
ve Borsalar Birliği (TOBB), AllWorld Network ve Türkiye Ekonomi
Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından 2011 yılında ülkemizin en hızlı büyüyen 25 şirketini tespit etmek üzere gerçekleştirilen
yarışma sonucudur. Ölçütler incelendiğinde, Keymen, en hızlı büyüyen 25 şirket içinde 15. sırada yer alır.
Mustafa Topal, 80. yaşına girdiği günlerde, kurup geliştirdiği şirketinin geçmişine baktığında heyecanlandığını saklamaz. Ankara’da
küçücük bir büro ile başlayan serüven, üretim için bir fabrika alma
noktasına gelince, şirketin Ankara Gölbaşı’ndaki merkezinde içten
bir gülümseyişle izler gelişmeyi. Başarısının ardında, inançla ve çok
çalışmak olduğunu bilir. Bu yaşında, hayata sımsıkı bağlı ve çalışkan
olmanın yakın tanıklarından biri olan Yönetim Kurulu Asistanı, Filo
Yönetimi ve Organizasyonlar Müdür Yardımcısı Alev Topçu’ya göre
Mustafa Bey’in en ayırıcı özelliklerinden birisi, her sabah düzenli
halk sağlığına adanmış bir ömür
171
AllWorld Network ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı ödül töreninde
olarak işe gelip akşama kadar çalışmasıdır. “Bu imrenilecek, örnek
alınacak bir şey. Bazen sabah kalkmak zor geldiğinde aklıma o gelir
ve utanırım. İşyerinde de patron ayrıcalığı istemez, bizimle yer içer,
konuşur, görüş sorar. Herkesle eşit olduğunu hissettirir.” diyerek, başarı öyküsünün ardındaki gizlerden birini açıklar.
Medikal Asistanı Ebru Aşkay’sa, başarı öyküsünün bir başka boyutuna işaret eder: “ Keymen’de tanımlamakta zorlandığım bir çekim
var. Sadece bir çalışma alanı olarak değil, birlikte heyecan duymak,
paylaşmak gibi duygular da devrede.”
172
halk sağlığına adanmış bir ömür
Keymen sosyal yaşamın içinde
Kafamın bir köşesinde hep kazandığımı memlekete nasıl faydalı hale getirebilirim düşüncesi vardır.
Böyle olunca daha çok kazanırsın, kazandığını hak
edersin. Sonra o kazandığını da yine millete vereceksin. Din de bunu emreder; milletini sevmek düşüncesi de bunu emreder.
Keymen’in kuruluş felsefesinde yer alan “halk sağlığı”, kuşkusuz
ki ticari bir bakışın ötesinde davranmayı gerektirirdi. İnsan odaklı bir
yaklaşımın ürünü olan şirketin yaşamın diğer alanlarına da yönelmesi
beklenirdi. Nitekim, Mustafa Topal’ın kişiliği ve hayata bakışıyla örtüşen bu anlayış, yıllar içinde Mutlu Bey’le de sürecektir.
Keymen, bugün de yalnızca kendi faaliyet alanında çalışan, çevresinde olup bitenlere, toplumun sosyal yaşamına gözlerini kapayan bir
firma olmayı doğru bulmayan bir yönetim anlayışına sahip. Bu ülkede
faaliyet göstermenin, bu ülke insanlarının sağlığını koruma çabasının
bir devamı olarak sosyal projelere de destek olan bir anlayıştan yana.
Mustafa Bey, insan sevgisi ve ülkeye hizmet temelinde oluşturduğu yaşam felsefesinin ürünü olan çalışmalara önem veren bir yönetici
konumunda:
Aşı, halk sağlığı demektir. Hastalanmadan tedbir almak demektir.
Bunun için önce çocukları, yeni nesilleri sağlam tutmak gerekir. Milletin sağlıklı olması böyle sağlanır. Çocukların, gençlerin kabiliyetli,
girişken, memleketini seven ve sağlıklı birer insan olmaları için hepi-
Pharma dergisinin haberi
miz üzerimize düşen vazifeyi yapmalıyız. Ben hep böyle düşündüm.
Memleketim olan Osmaniye’de, burada, ihtiyaç duyulan her yerde
elimden gelen gayreti gösterdim. Kafamın bir köşesinde hep kazandığımı memlekete nasıl faydalı hale getirebilirim düşüncesi vardır. Böyle
olunca daha çok kazanırsın, kazandığını hak edersin. Sonra o kazandığını da yine millete vereceksin. Din de bunu emreder; milletini sevmek
düşüncesi de bunu emreder.
Mustafa Bey’in, yaşam felsefesini kurumsallaştıran Keymen, bu
bağlamda 2011’de, Ankara Gölbaşı ilçesindeki ilköğretim okulları
174
halk sağlığına adanmış bir ömür
arasında “Sağlık Bilinci İçin Resim Yarışması” düzenledi. Bu yarışma sonucunda Tek İlköğretim Okulu’ndan Elif Ezgi Ünsal birinci;
Atatürk İlköğretim Okulu’ndan Emine Er ikinci; yine aynı okuldan
Ecrin Eldekçi ise üçüncü olmuştu.
İlk 12’ye giren başarılı öğrenciler ise Atatürk İlköğretim
Okulu’ndan Reyhan Bostan, Sılanur Durna, Gündüz Alp İlköğretim
Okulu’ndan Mesude Gökpınar ve Zeynep Şimşek, Tek İlköğretim
Okulu’ndan Aslı Köseoğlu, Şevval Hira Koç, Tuna Berdan Dursun,
İnönü İlköğretim Okulu’ndan Dilara Kılıç ve Ayşe Kılıç olmuştu.
TEMA ile de işbirliği yapan şirket, Gölbaşı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Gölbaşı İlçesi Koruma Geliştirme ve Turizm Derneği’ne
de destek olarak çevre duyarlılığının artmasına katkıda bulundu.
Keymen, 2013’te, 40. kuruluş yılı çalışmaları kapsamında, lösemili ve kan hastası çocukların, sağlık ve eğitim başta olmak üzere her
türlü ihtiyaçlarının sağlanmasına yardımcı olan LÖSEV ile de işbirliği yaptı. Bu çerçevede, tedavi gören çocuklar ve anneleri tarafından
LÖSEV çatısı altında üretilen hediyelik eşyaları alıp tanıtım faaliyetlerinde kullanarak çocuklara ve ailelerine destek oldu.
Keymen, yine 40. Yılı Kutlamaları çerçevesinde Darüşşafaka’ya
sağlık alanında ürün desteği vererek de katkıda bulundu.
Mustafa Bey, çeşitli alanlarda kurumsal katkıların yanı sıra, bi-
Milliyet gazetesinin haberi
halk sağlığına adanmış bir ömür
175
Literatur Aktüel dergisinin şirketin 40. Yılı haberi
Şirketin 40. yıl logosu
reysel olarak da çevresine yardımcı olmaya çalışır yaşamı boyunca.
Memleketi Osmaniye’ye her gidişinde, bu yörenin kalkınması, gelişmesi için projeler üretir, uygulamaya çalışır. Hemşerisi Hüseyin
Besen, onun bu çabasını şu tümcelerle dile getiriyor: “Her zaman
farklı bir insan oldu. Kaza sonrası sorunlarla boğuşurken bile yeni
projeler üretmekten vazgeçmedi. Memleketini çok sevdi her zaman.
Osmaniye’ye geldiğinde bana yaylaya teleferik yaptırma isteğinden
ve bu konuda girişimler yaptığından söz etti. Fizibilite çalışmaları
bile yaptırmış. Yine Osmaniye’de tıbbi eldiven fabrikası kurmak için
de çaba gösterdi ama olmadı.”
Öte yandan, annesinin memleketi Ardahan’ı da ilgi alanından uzakta tutmayan Mustafa Bey, bu yöreye yaptığı katkılarla, ailesinin uzak
köklerine gönül borcunu ödeme çabası içinde olur. Ardahan Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Ramazan Korkmaz, Mustafa Bey’in bu çabasını
şu tümcelerle dile getirmekte: “ Onda, yaklaşık 150 yıllık bir toprak
özleminin yanık tadını buldum. 93 Harbi olarak bilinen ve Kafkasya
coğrafyasını altüst eden o büyük yıkımda, dedeleri Çıldır’dan göçmüşler. Çıldır sevdası onları hiç terk etmemiş. Doğrusu, Mustafa Bey
ile her konuştuğumda Çıldır’ın 150 yıllık yitik ve mahzun yanıyla da
konuştuğumu, onu Çıldır’da ağırlama şansına kavuştuğumda anladım.
150 yıl sonra Çıldır’a geldiğinde, güzel topraklarımızın da bu bilge
evladını özlediğini fark ettim; baharın bütün çiçekleri, sanki dağlarda,
yollarda bu 150 yıllık özlemi karşılayıp kucaklamak üzere açmışlardı.
Onun da dağlarımızı, çiçeklerimizi, toprağımızı sesiyle, dokunuşuyla,
bakışıyla öptüğünü, kucakladığını gördüm.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
177
Ülkenin ilk beşeri aşı üreticisi
olmaya doğru
Bizim hedefimiz, aşıda dünya çapında bir oyuncu olmak. Bu hedefimizi destekleyecek gerçekçi
parametrelere sahibiz. Türkiye artan bir nüfusa
sahip. Bu yönden, kendi aşımızı kendimizin üretmemiz yönünde genel bir görüş birliği var.
D
entoral Medifarma aracılığıyla yeni ilaç ruhsatlarını elde
eden ve ilaç üretimi tesislerine kavuşan Keymen; kuruluş
felsefesinde yer alan ikinci ayağı, yani aşı boyutunu da göz ardı etmez.
Yaklaşık yarım asırdır yurtdışından getirtilen aşılar, neden Türkiye’de
üretilemesin, sorusunu hep sormuşlardır kendilerine. Bunu da en iyi
Keymen yapabilir düşüncesindedirler; çünkü şirket ülkenin önde
gelen aşı ithalatçısıdır, dünyanın hemen her yerindeki aşı üretimini,
pazarını, dağıtımını iyi tanımaktadır. Ülkenin ihtiyaçlarını en iyi bilenlerdendirler. O halde, Türkiye, aşı ithalatçısı olmaktan çıkıp üretici
ve ihracatçısı olabilecekse bunu en iyi şekilde Keymen başarabilir.
Mutlu Topal, bu konudaki düşüncesini şöyle dile getiriyor:
“Aşıda üretim yapmazsak gördük ki bir bacağımız eksik kalıyor.
Gelecek için de hem tedarik güvenliği açısından, hem maliyetlere
müdahale edebilme açısından aşı üretimine de karar verdik. Bu aynı
zamanda şirketimizin büyümesi için de şarttı ve en elverişli alandı.
Kararımızı bu yönde verince, nerede yapabiliriz diye araştırmaya
başladık. Baktık ki neredeyse bütün ilaç firmaları İstanbul’da. Ancak
gördük ki İstanbul’da olmak o kadar da elzem değil. Ankara olabilir
diye düşündük. Çünkü personel açısından da bakınca her şeye sıfırdan
Aşı fabrikası yeri
başlamak gerekiyor, aşı üretimini bilen yok, eğitmek gerekiyor. Arsa
açısından da Ankara, İstanbul’a göre daha cazip. Bir de şu var, aşı
üretimi için sıradan bir fabrika binası kuramıyorsunuz. Ürünün özelliğinden dolayı kampüs şeklinde bir yapılaşma gerekli. Yani yatay ve
bağımsız birkaç düzayak bina gerekli. Bunun nedeni; bir aşının üretildiği yerde ötekisinin üretilemez oluşu. Araştırmalarımız sonucunda
Ankara Anadolu Organize Sanayi Bölgesi’nde uygun arsa bulduk. Satın aldık; arsamızın zemin etüdü, ÇED raporu çalışmalarını tamamladık; binaların altyapı ve proje çalışmalarına başladık.
Bizim hedefimiz, aşıda dünya çapında bir oyuncu olmak. Bu hedefimizi destekleyecek gerçekçi parametrelere sahibiz. Türkiye artan
bir nüfusa sahip. Bu yönden, kendi aşımızı üretmemiz yönünde genel
bir görüş birliği var.
Bu üretim tesisimizde ‘aşı geliştirme laboratuvarı’da kurmak istiyoruz bir üniversite ile bu konuda işbirliği yaptık.”
Keymen’in işbirliği yaptığı Hacettepe Üniversitesi, 2013’ün son
aylarında, bu işbirliğini üniversite camiasına şöyle duyurdu:
halk sağlığına adanmış bir ömür
179
“Değerli Hacettepeliler,
Hacettepe Üniversitesi ve Keymen İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş.
arasında ‘Aşı Araştırma, Geliştirme ve Üretimi İşbirliği’ sözleşmesi
16.12.2013 tarihi itibariyle Rektörümüz Sayın Prof. Dr. A. Murat Tuncer ve Keymen İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş. Genel Müdürü Dr. O. Mutlu
Topal tarafından imzalanmıştır.
Bu işbirliği sayesinde, Türkiye’nin ihtiyacı bulunan ve ülkemizde
üretilmeyen bakteriyel ve viral aşıların Eczacılık Fakültesi laboratuvarlarında geliştirilmesi mümkün olacaktır.
Bu sözleşmenin ülkemiz ve üniversitemiz için hayırlı olmasını dileriz.”
Keymen İlaç Sanayi’nin gelecek vizyonunu, Satış ve Pazarlama
Direktörü Duygu Yılmaz da şu tümcelerle özetliyor.
“Türkiye’de önde gelen, tanınan firmalardan biri olmak geleceğe
ilişkin perspektiflerimizden biri. Kaliteli ve spesifik ürünlerde ilerlemeyi de söylememiz gerekir. Zaten sektör de bunu gerektiriyor.
Türkiye’de çok sayıda jenerik ilaç var. Biz 2014’teki atılımlarımızla
Aşı fabrikası sözleşmesi
180
halk sağlığına adanmış bir ömür
daha özel alanlarda ilerlemeyi tasarlıyoruz. Geleceğimiz açık. Ancak
belirtmeliyim ki Türkiye ilaç sektörünün en sancılı yıllarında doğmaya çalışıyoruz adeta. Sektörümüzün kârlılığının tartışıldığı bir dönemdeyiz. Kâr etmeyen nasıl yatırım yapacak? Özetle, sektörün durumu iç açıcı değil ama biz bu ortamda bile olsa atılım yapmaktan,
gelişmekten geri durmayacağız. Bizim gelecek vizyonumuzu oluşturan aşı üretimi hedefimiz, tam üretim. Kutulama, ambalajlama ile sınırlı tutup ‘Biz üretiyoruz’ demeyeceğiz; bu topraklarda doğacak olan
aşıyı tümüyle üretmiş ve piyasaya vermiş olacağız. Bu projemiz Türk
ekonomisine de katkı sağlayacak.”
Bu, heyecan verici bir hayaldir başlangıçta. Doktor Mustafa
Topal’ın 1960’larda kurduğu bir hayal. Şimdi bu hayalin gerçekleşme aşamasına gelişini ofisinde mutlulukla izler Keymen’in kurucusu
Doktor Mustafa Topal:
Bizim şirketimizin iştigal alanında genellikle yabancılar var.
1964’ten beri, ben aslında yabancıların arasından sivrilip başarılı olmaya çalışıyorum. Şirketimizin hedefi, önümüzdeki dönem için aşı
alanında bir Türk firması olarak, ülkemizde en önde olmak. Bu bizim
hissiyatımıza da karşılık geliyor. Şöyle ki: Türk çocuklarının hastalanmaması, sağlığını kaybetmeden yetişmesi, büyümesi bizim vazifemizdir;
hem de mutluluğumuzdur. Hepimizin çocuklarının, torunlarının, yeğenlerinin sağlıklı bir nesil olabilmesi, her şeyden önce bize düşen bir
görevdir. Bu sadece bir insana faydalı olmak değildir, bir millete faydalı
olmak demektir. Ben kendimi buna adamış bir insanım.
Geçmişe dönüp baktığımda, yaşadığım hadiselerden sonra,
1964’ten bugüne, tam 50 yıl inat ettim, düşüncelerimden, hedeflerimden caymadım ve bugüne ulaştım.
İki yıl içinde, tıpkı Doktor Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü gibi bir
tesisi kuracak olmak, ülkemizde egemen olan yabancı ilaç endüstrisinin
yanında bir Türk firması olarak boy gösterecek noktaya gelmek büyük
bir mutluluk veriyor bana. Bir de işin ihracat yönü olacak. Parası değil,
hep biz onlardan aşı alırken, bu yeni fabrikayla biz onlara aşı satmaya
başlayacağız. Bu bana büyük zevk veriyor. Bu nedenle çok sevinçliyim.
halk sağlığına adanmış bir ömür
181
Hintli yetkililerle aşı fabrikası sözleşmesi imzalanırken
Mustafa Bey’in hayallerinin 43 yıllık tanığı Perihan Topal da eşiyle aynı heyecanı duyar:
“Keymen’in bugününe baktığımda, görüyorum ki eşimle biz şirketi bu noktaya taşıyamazdık. Hem yaşımız dolayısıyla hem de teknolojiye uyum konusunda yeterince başarılı olamayabilirdik. Çünkü bakıyorum, her şey elektronik hale geldi, teknoloji inanılmaz bir
hızla gelişiyor. Bizim yaşımızda bu hızı yakalamak mümkün değil.
Üstelik üretimin, ticaretin kuralları da değişiyor; bizimkisi belki
muhafazakârlıktır; artık bu çağda bizim eskiden davrandığımız gibi
davranmak imkânsız. Ben kişisel olarak zaten ticaretle hiç barışık
olmadım. Hep arkada durup destek olmayı tercih ettim. Öyle mutlu oldum. Oğlumuz Mutlu, şirketi çok iyi biçimde götürüyor. Şimdi
varılan aşamada, aşı fabrikası kurmaya girişilmesi, eşimin rüyasının
gerçekleşmesi anlamına da geliyor. Doktor Mustafa Topal’la 43 yıldır
evliyim. İlk günden beri hep, bir gün aşıları Türkiye’de üretebilmeyi
amaçlıyordu. Onun için bir idealdi bu. Eşim adına da kendi adıma da
bu idealin gerçekleşme aşamasına gelmesinden sevinç duyuyorum.
Ülkemiz adına da heyecan duyuyorum. Her şeyin daha iyi olacağına
182
halk sağlığına adanmış bir ömür
inanıyorum. Şirketin kurumsallaşması, kendimizi rahat hissetmemizi
de sağlıyor.”
Keymen’in ilaç üreticisi olma yolunda attığı adımlar, şirketin çalışanlarını da heyecanlandırır. Sözgelimi, Medikal Müdür Doktor
Çiğdem Özkan: “Keymen’in 40 yıllık rüyasının gerçekleşmesi yoluna giriyor olması, yani aşı fabrikasının inşa edilmesi, bu şirket çatısı altında çalışan hepimizi heyecanlandırıyor. Gerçi bizim için bu
süreç henüz çok soyut; biz ekip olarak bu sürece üretim aşamasında
katılacağız. Ama şimdiden bu heyecanı duyuyoruz” derken, Finans
Müdürü Gamze Gündoğan “Yeni fabrika, aşı üretme tesisi sürecinin
içinde olduğum için yakından biliyorum gelişmeleri. Bu hayal yakın
zamanda gerçekleşecek. Türkiye’nin ilk aşı fabrikası bizim şirketimizin olacak. Hiç kuşkumuz yok. Bu tesis için sözleşmeler imzalanırken oradaydım; Mustafa Bey’in o an gözlerindeki pırıltıyı görmek
çok güzeldi. Hepimiz bundan gurur duyuyoruz.” biçiminde özetliyor
görüşlerini. Muhasebe müdürü Erkan Oğuz ise “Mustafa Bey’in ve
şirketin hayali olan aşı fabrikasının gerçekleşiyor olmasından ötürü
heyecan duyduğumu söyleyebilirim. Bu heyecan şirkette çalışan hemen herkeste vardır.” diyor.
halk sağlığına adanmış bir ömür
183
7.
“BİR İNSANA DEĞİL, MİLLETE
VE İNSANLIĞA
FAYDALI OLMAK İSTİYORUM”
M
ustafa Topal, hayat felsefesi haline gelmiş olan yaşama bakışını “Bir insana değil, millete ve insanlığa faydalı olmak
istiyorum” diye özetler. Halkın, gelecek nesillerin sağlığının korunması
için mücadele etmek, buna karınca kararınca katkıda bulunmak seksen
yılı aşkın ömrünün odak noktasını oluşturur. Türkmen beylerinin Uzak
Asya’dan taşıyıp getirdikleri iyimserlik, çalışkanlık, gözüpeklik özelliklerini kendinde toplayan “bey oğlu” Mustafa Topal, çocukluğunda
dağlarda yoksunluk içinde yaşayanları, gençliğinde Çukurova’da sıtmadan, koleradan, veremden ölen yoksulları görerek büyümüştü. Sarı
sıcağın çocukları ölüme nasıl çektiğini, kışın dağ köylerinde sağlık hizmeti alamayanların yaşamdan nasıl kopup gittiklerini görmüştü.
Bu gözlemleri ve birikimiyle buluşturduğu hekimliğinin bir sonucudur hayallerinin peşinden ısrarla koşması ve başarması.
Doktor Mustafa Topal, dostları Şitai Çığ, Rukiye Kuşhan, Mükerrem Keskintepe’nin de belirttiği gibi, yardımsever ve herkesin derdini
dert edinen bir hekim olarak, Ankara Gölbaşı’ndaki ofisinde, hastalarına deva bulmak için çalışıyor. Yaşam ve meslek birikimini alçakgönüllülükle dostlarıyla paylaşıyor. Eczacı Dursun İbili de birikimini
paylaştığı dostlarından: “Mesleki anlamda kafama takılan birçok şeyi
eskiden olduğu gibi bugün de Mustafa Bey’e danışırım. Kendisini tıbba adamış ender hekimlerden biridir. Alternatif tıbba da değer veren
bir sağlıkçıdır. Sağlık konusunda ne sorsanız, klasik hekimlerin dışında yanıtlar verebilir size ve bunlar çok işe yarayan şeylerdir. Öte
yandan, hastalarından para aldığı pek görülmüş şey değildir. Siz ısrar
etseniz de ücret talep etmez. Onun için önemli olan, kendisine has-
ta olarak gelen kişinin sağlığına kavuşmasıdır; onun mutluluğu yeter
Mustafa Bey’e. Onun bir yanı da halk sağlığı konusundaki hizmetleridir. Kamuoyu tabii farkında değildir ama kaç nesil onun temin ettiği
aşılarla aşılanmış ve sağlık olarak büyüme imkânı bulmuştur. Bu açıdan ülkesine hizmeti çok büyüktür.”
Mustafa Bey, bir yandan da memleketi Osmaniye ile, köyü Yarpuz
ile ilgileniyor. Bir Türkmen beyinin torunu ve oğlu olarak, doğup büyüdüğü coğrafyayı, aynı yaylayı, aynı pınarları, ilkokulda aynı sıraları paylaştığı arkadaşlarını ve köyünü ilgi alanından uzakta tutmuyor.
Herkesten gizlemeye, uluorta sözünü etmemeye çalışıyor ama köyünden olup da lise düzeyinde teknik öğrenim gören onlarca çocuğa düzenli burs verdiğini belirtmek gerekir.
Doktor Topal, sosyal yardımları, toplum yararına çalışmaları nedeniyle çok sayıda plaket, teşekkür ve ödülle onurlandırılmış bir sağlıkçı ve yardımseverdir. Çeşitli okullara, derneklere yaptığı katkıların
karışlığında teşekkür plaketleri almasının yanı sıra, Belgrad Torlak
İmmunoloji ve Viroloji Enstitüsü’nün “Başarılı işbirliği ve güvenin
35. Yıldönümü” nedeniyle verdiği plaketin, yaşamında özel bir öneme sahip olduğunu belirtmek gerekir. Ayrıca Sosyal Gelişim Enstitüsü
Derneği 2012’de, Mustafa Topal’ı “Yaşama Dokunan İnsan Ödülü”ne
değer görmüştür.
Mustafa Topal, halk sağlığı alanında, neredeyse yarım asırdır
yaptığı önemli çalışmalar nedeniyle, 2013’te, Türkiye Halk Sağlığı
Derneği’nin “Halk Sağlığı Özel Ödülü”ne değer görüldü. Dernek,
Doktor Topal’a özel ödülü verme gerekçesini açıklarken, bir bakıma
onun yaşam çizgisini de özetliyordu: “Bugüne kadar ülkemize, halk
sağlığı alanında, koruyucu sağlık hizmetleri konusunda 600 milyon
dozdan fazla aşı ile destek oldu. Bu aşılar 1960’lı yıllarda doğan hemen herkese uygulandı ve halen de uygulanmaya devam etmektedir.
Ülkemizde yürütülen Çocuk Felci Eradikasyon çalışmalarındaki çocuk felci aşılarının önemli bir kısmının tedariği ve teslimatını yapmıştır. Yine ülkemizdeki Kızamık Eliminasyon Programı için gerekli
kızamık aşılarının tamamının tedariğini ve teslimatını sağlamıştır.
Aşılar konusunda ülkemizin dışa bağımlılıktan kurtulması için uzun
186
halk sağlığına adanmış bir ömür
Yaşama dokunan insan ödülü ile
yıllardır mücadele etmektedir. Kurucusu olduğu Keymen İlaç Sanayi
ve Ticaret A.Ş. halk sağlığını ve koruyucu hekimlik hizmetlerine destek olmayı, ana faaliyet konularından biri olarak seçmiş; ülkemizin
aşılar için dışa bağımlılığının azaltılması yolunda, ülkemizde tamamı
yerli üretim olacak bazı aşılar için bir üretim tesisi kuracak çalışmalarını hızla sürdürmektedir.”
halk sağlığına adanmış bir ömür
187
Halk Sağlığı Derneği Özel ödülü
***
Doktor Mustafa Topal, topluma katkılarının yanı sıra; eşi, çocukları ve torunları ile aile mutluluğunun yaşamındaki önemini de her
zaman vurgulayan bir insan.
O, torunlarının “sevgili dede”si. Torunlarından Perihan Yıldız Topal (11 yaşında), şöyle sesleniyor dedesine:
“Sevgili Dedeciğim,
Seninle geçirdiğimiz o güzel günleri hatırlıyor musun? Hani sizin
evinize geldiğimizde oyun oynadığımızı veya annemiz ve babamız
evde yokken, bizi size bıraktıklarında, sizin evinizde yatıya kalıp,
kutu oyunları oynadığımızı…
Artık İstanbul’dayız ve derslerim çok fazla, bu yüzden pek fazla
görüşemiyoruz, ama anılarımızı hatırlamak da güzel. Benim en sevdiğim anım; annemiz ve babamız yokken bizi size bıraktıkları bir zamandı. Gece geç saatlere kadar uyumamış, oyun oynayıp televizyon
seyretmiştik. Sabah babaannem çok güzel bir kahvaltı hazırlamıştı
188
halk sağlığına adanmış bir ömür
Mutlu, Emre, Yıldız, Serpil Topal
bizler için. Kahvaltıdan sonra ödevlerimizi yapmış, sonra da Emre
Ecza Deposu’na gitmiştik. Orada içine numune konulması için ilaç
kutuları hazırlamıştık. Bence çok eğlenceli bir işti. O günü güzel anılarımın içine kattım ve hiç unutmadım. Fakat her güzel günün de bir
sonu vardır, öyle de oldu. Akşam annemiz ve babamız gelmiş, bizi
almışlardı. O günü asla unutamayacağım, harika bir gündü.”
Mustafa Bey’in diğer torunu Mustafa Emre Topal (13 yaşında)
ise, dedesine ilişkin gözlemlerini sevgi dolu bir çerçeve içine oturtup
şöyle bir betimleme yapar:
“Dedem çabuk sinirlenen biridir. Hep bilgisayarımdan ve telefonumdan şikâyet eder. Avrupalılara karşı hep önyargısı vardır ve
elektronik aygıtlara sadece Japon oyuncağı der. Bizi yakaladığında
kendince bizimle oynar yani gıdıklar ama bu biraz can yakar. Misket
(Ankara oyunları) oynamayı çok sever, gala gecelerinde hep misket
türküsü çalınsın ister. Asla televizyon kumandasını doğru kullanamaz.
Haber programlarına hep ‘ajans’ der. Bir çok değişik ve eski hikâyesi
halk sağlığına adanmış bir ömür
189
vardır. Çalgıcılara her zaman para verir. Maden suyunu çok sever.
Pantolonunu her zaman göbeğine kadar çeker. Ders çalışmamızı ve
ödev yapmamızı sevmez. Kendine çok güvenir. Babamla konuşurken
genelde onun söylediğini kabul etmek istemez.”
Mustafa Bey’in büyük oğlu Levent’in kızı Aysu Topal ise dedesine ilişkin izlenimlerini şöyle dile getirir:
“Dedemlerle hep farklı şehirlerde yaşadığımız için çok sık birlikte
olamazdık fakat tatillerde her yıl görüşmeye çalışırdık.
Dedem esprili, eğlenceli bir insandır. Onu tanıyan çocuklar genelde ondan kaçarlar çünkü çocukları kendine has bir tarzda sevdiğinden
bazen can yakar ya da bezdirir; ama bana bu hep komik gelmiştir. Mesela evimize geldiğinde arkadaşımı tutup yalvartana kadar ayağından
gıdıklamıştı çocukluğumuzda. Aslında bu durum çocukların kendisini
hem sevmelerine hem de ondan biraz çekinmelerine sebep olsa da ben
dedemle uğraşmayı ya da onun benimle uğraşmasını severdim. Belki sık görüşemediğimizdendir ama hiçbir zaman otoriter yahut sıkıcı
yaşlı bir insan olmamıştır. Dediğim gibi dedem hep güldürürdü. Espri anlayışı ve gülüşü bana bazen babamla konuştuğumu düşündürür.
Başka bir özelliği ise elini asla öptürmez sanki o torunumuzmuş gibi o
bizim elimizi öper. Torunlarına hitap ederken hanım, bey, efendi gibi
unvanları kullanmayı ihmal etmez. Bir de bayramlarda beş on kuruş
verirdi ki bu durum beni üzmez ama eğlendirirdi.
Tabi biz büyüyüp ele avuca sığmaz olunca artık el şakaları yerini
komik muhabbetlere zaman zaman da geleceğimiz ile ilgili konulara bıraktı. Girişkenliği ve cesareti beni kendine hayran bırakmıştır.
Henüz lisedeyken yabancı dil öğrenmeme takmıştı. Bunun gereksiz
olduğunu düşünür. Kendisine onun da uluslararası iş yaptığını ve yabancı dil olmadan işlerin yürümeyeceğini söylediğimde bana tek kelime yabancı dil bilmeden, Rusya ve Balkanlara yapmış olduğu iş gezilerini anlatınca, kendisine olan güveni ve bununla elde ettiği başarı
karşında hayranlık duymuştum.
Dedemle bir kere anlaşmazlık yaşamıştık. Yüksek lisans için yurt
dışına gitmemi istememişti. Kendi deyimiyle ‘gâvurların emeğimi
190
halk sağlığına adanmış bir ömür
Aysu, Yıldız, Perihan, Nevin
sömüreceğini’ düşünüyordu. Onun yerine Türkiye’de kalıp ülkeme
faydalı olabilecek işler yapmamı istemişti ki kendisini bir türlü yapacağım yüksek lisansın ülkeme de faydası dokunacağına inandıramamıştım.
Şirketin galasında ya da düğünlerde dedemle muhakkak tango
yaparız. Belki bilmez ama ilk tangomu kendisiyle kuzenim Emre’nin
sünnet düğününde yapmıştım. Onunla dans etmek güzel bir duygu.”
Mustafa Bey’in bir başka torunu Vedat Ali Dalokay, dedesinin
mizahi yönüne vurgu yapanlardan: “Özellikle ilkokul yıllarımda
Ankara’ya dedemi ziyarete giderdim. Bana yedi yaşımdan beri beyefendi diye hitap ederdi. Biraz büyüyünce , bu hitabının nedeni üzerine
düşünmüştüm. Uzakta olduğum için acaba mesafeli miyiz, gözünden
ırak olunca gönlünden de ırak mıyım diye geçirmiştim aklımdan. Sonra fark ettim ki dedem herkese nazik seslenir, saygı duyar, hak ettiği
saygıyı gösterir. Ondan yaşama ilişkin öğrendiğim temel unsurlardan
biri, bireye olan saygısı oldu böylece. Dedem mizahi yönü kuvvetli
bir adamdır. Çocukken çok şaka yapardı bize. Üniversite yıllarımda
halk sağlığına adanmış bir ömür
191
Mustafa Topal, Kutlu, Perihan, Arzu, Ali, Yağız, Orkun ile
yurtdışındayken uzun seneler görüşmedik. Son ziyaretimde en küçük
kuzenim Yağız’la ilişkisini gözleyince bir zaman yolculuğuna çıkmış
gibi oldum. Eskiden bana yaptığı gibi evin ücra köşelerine para saklaması ve aratması, şakaları aynıydı. Yağız sıkıldığında, ona ileride
bunu ne kadar özleyeceğini veya dedeme arada benle de yine eskisi
gibi şakalaşmasını söylemek istemedim değil.”
Bir diğer torunu Zeynep Topal’sa şunları söyler dedesiyle ilgili
olarak: “Biz küçükken, babam yaz aylarında 1-2 haftalığına Dikili'ye
dedemlerin yanına götürürdü, ablamla beni. Ablamla yazlıkta vakit
geçirmekten çok zevk alırdık. Hoşumuza gitmeyen tek şey bizi öğle
uykusuna yatırmaları olurdu. Ben hep uyuyor numarası yapardım.
Ama dedem çok şakacı biri olduğu için bu sıkıcı öğle uykularını günün diğer saatlerinde yaptığı şakalarla telafi ederdi.
Onunla ilgili unutamadığım bir anım da ilkokulun 5. sınıfında,
sömestr tatilinde dedem sayesinde çok istediğim bir ziyareti gerçekleştirme fırsatını yakalamamdır. O dönemde TBMM'yi ziyaret edebil192
halk sağlığına adanmış bir ömür
meyi çok istiyordum; fakat ziyaret için randevu almanız gerekiyordu.
Dedem bana bir sürpriz yapıp milletvekili bir arkadaşından rica etmiş
ve benim için randevu almıştı. Belki şimdi bakınca çok önemli gibi
gelmeyebilir insanlara ama benim için gerçekten unutulamayacak gezilerden biri olmuştur. Teşekkürler dedeciğim”
Mustafa Bey’in, kızı Kutlu’dan olan torunu Sude Yüksel (14 yaşında) de dedesini şu tümcelerle değerlendirir: “Dedem bence çok iyi
biri. Bizimle hep konuşur, şakalaşır, komik biridir. Hep şakalar yapar
bizi gıdıklar, oyunlar oynar. Dedemi çok seviyorum.”
Sude’nin kardeşi Yağız Yüksel (10 yaşında) ise dedesine ilişkin
şunları söyler: “Çok komik ve eğlencelidir ama beni çok sinir eder.
Ancak bizle sohbet etmeyi ve bize bir şeyler anlatmayı çok sever. Bayramlarda ablama çok para verirken bana sadece 1 TL vererek beni kızdırmayı sever.”
Mustafa Bey’in gelini, Mutlu Topal’ın eşi Serpil Hanım da şöyle
değerlendirir kayınpederini:
Sude Yüksel
halk sağlığına adanmış bir ömür
193
Ankara’da aile bir arada
“Kayınpederim Mustafa Bey daima kararlı, insancıl, kendi doğrularından asla vazgeçmeyen bir insandır. Onda beğendiğim en önemli
özellik ise karşısındakine küçük büyük demeden değer verip zaman
ayırıp sohbet etmesidir. Her konuda, yaşanmışlığından kaynaklanan
anlatacakları vardır. Tüm anılarını en ince ayrıntısına kadar hatırlar
ve çevresiyle paylaşır.
O, hiç kimseye el öptürmez. Elini öpmek istediğinizde o sizin elinizi öperek karşılık verir. Çoğu zaman kuralları gereksiz görür, insanları kısıtladığını düşünür. Kuralları yok sayması her zaman olumlu
yönde değildir tabii. Bu konuda tanık olduğum bir olayı hiç unutmuyorum: Bir gün ikimiz Çankaya'da ki evden İvedik'e, işyerine gidiyorduk, arabayı o kullanıyordu. Normal trafikte o yol 40 dakika kadar
sürer ve yaklaşık 10 tane trafik ışığı vardır. Babamın şansına o gün
yedi tanesi yeşil yanıyordu, geri kalan 3 kırmızıda da o durmadı! 20
– 25 dakikada işyerine varmıştık. Ondan sonra uzunca bir süre ben
onun kullandığı arabaya binemedim.
194
halk sağlığına adanmış bir ömür
Bilenler vardır; oğlum Emre'nin ilk adı dedesinden dolayı
Mustafa'dır. Oğlum doğduğunda isim koyma töreni için evimizde toplanmıştık. Mustafa dedesi, oğlumu kucağına alıp eskiden Türklerin
erkek torunlarına yaptığı bir ritüeli uyguladı. Emre'yi kucağına alıp
iyi dileklerini sunduktan ve adını kulağına ezanla okuduktan sonra
gözleri, kulakları, burnu ve ağzını dünyanın tüm nefsani duygularına
karşı tok olması için yedi altın lira ile kapattı. O zaman çok duygulanmış ve mutlu olmuştum. Bu da oğlum ve bizim adımıza unutulmayacak bir anı ve devam ettirilecek bir ritüeldir.
Kızım Yıldız'ın da ilk adı babaannesinden dolayı Perihan'dır. Onun
da ismini yine dedesi koymuş ve babaannesi gibi akıllı ve öğrenmeyi
seven bir kız olmasını dilemiştir.”
Ömrünü halk sağlığına adamış olan Doktor Mustafa Topal, 82
yıllık ömrünün birikimiyle, temellerini atıp geliştirdiği şirketi, halk
sağlığı ve hayat hakkında, geleceğe bir mektup yazar gibi, şunları
söylüyor:
Aile, Biga’da Levent Topalların konuğu
halk sağlığına adanmış bir ömür
195
Keymen’in, Türkiye’nin en hızlı gelişen ilk 100 firması arasında 11.
olması beni fazlasıyla memnun etti.
Bugüne kadar şirketimde çalışanlara, benim çalışanlarım, demedim, benim evlatlarım dedim; onları hep öyle gördüm. İş hayatında
saygı ve sevginin esas olduğunu hep anlatmaya çalıştım. Ne iyi ki, firmamızın çalışanlarında o sevgiyi, saygıyı görüyorum. Hep böyle olmasını diliyorum.
İş hayatımda da özel hayatımda da hep iyi niyetle ve sevgiyle hareket ettim. Bilerek, isteyerek kimseye hiçbir kötülüğüm olmamıştır.
Hayatta her şeyi öğrenmeye çalıştım. Okuyarak değil de daha çok gezerek, görerek, deneyerek öğrenmeyi tercih ettim. Allah bana imkân
da verdi, başarılı oldum. Zorluklar yaşadım ama Allah, zannımca, iyi
niyetimden dolayı beni hiç yoklukla terbiye etmedi; bolluk ve huzurla,
saadetle terbiye etti.
Perihan Hanım’la evlenmemiş olsaydım, bugünlere gelemeyebilirdim. Sadece varlık olarak değil, sağlık olarak da bugüne varamazdım.
Geçirdiğim uçak kazası büyük bir sıkıntıya yol açtı. Yaşama şansım azdı.
196
halk sağlığına adanmış bir ömür
Şirket de yok olabilirdi. Perihan Hanım hem benim sağlığıma kavuşmamda hem de şirketimizin yaşayıp bugüne ulaşmasında büyük rol
oynadı. Kısaca, hem işimize, hem çocuklarımıza hem de bana sahip
çıktı, gücü yettiğince çabaladı. Ona büyük saygım vardır.
Dört çocuğum var; dördünden de memnunum. Hepsi üniversiteyi
bitirdi, başarıyla hayata atıldı, kendi yolunda başarıyla yürüdü. Bugün
çocuklarıma baktığımda ve onların başarılı olduklarını gördüğümde
tatlı bir huzur duyuyorum.
Torunlarımın kimi büyüdü, kimi de henüz küçük. Çocukluk devresinden yeni yeni çıkıyorlar. Onların hayatlarını izlemek de bana mutluluk veriyor. Eşi, çocukları ve torunlarıyla; yani büyük ailesiyle mutlu
olan bir insanım.
Bir de hastalarım var. Ben hayatta ne yaparsam yapayım, doktor
olduğumu hiç unutmadım. Her zaman, bütün işyerlerimde hastalarımı muayene edebileceğim bir muayenehane olmuştur. Ben onlara
hastalarım demiyorum, dostlarım diyorum. Bu yaşımda da doktorluğa devam ediyorum. Bana ilaç almak için gelmezler, para vermek için
gelmezler; benden şifa bulmak için gelirler. Bu nedenle onlarla dost
olurum. Gelirler, dertlerini anlatırlar, muayene ederim, deva bulmaya
halk sağlığına adanmış bir ömür
197
çalışırım. Kimi dua eder, kimi bir sepet meyve, kimi bir ekmek getirir.
Öylece ödeşiriz. Onların duaları benim için her şeyden daha önemlidir.
Hekimlik ve halk sağlığı konusunda da ben birçok hekimden farklı
düşünüyorum. Her şey kimyasal ilaç demek değildir. Anadolu insanı
kimbilir kaç asırdır, belki bin senedir birçok derdin devasını tabiatın
içinde bulmuştur. Ben de ömrüm süresince tabiatın bize bahşettiklerini öğrenmeye ve yeri geldikçe uygulamaya çalıştım. Halk sağlığı dediğimiz de budur. Türkiye ilaca bağımlılığını azaltmak için halk sağlığına
önem vermelidir…
halk sağlığına adanmış bir ömür
199
Download

Halk Sağlığına Adanmış Bir Ömür Dr. Mustafa Topal