TÜRSAB
EYLÜL 2014 SEPTEMBER 351
DERGİ
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Association of Turkish Travel Agencies
AKYAKA
KASTAMONU
MEDENİYETLERİN KAVŞAĞI: BURDUR
THE CROSSROADS OF CIVILIZATIONS: BURDUR
İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ KOLEKSİYONUNDAN
HAMMURABI KANUNLARI
DER KI!
“Bir adam kendisine çocuk
veren kadından ayrılmak
isterse çeyizini ve tarlanın,
malların bir kısmını
verir...”
Kral Hammurabi binlerce
yıl önce bu kanunu
yazdı ve bu tabletlerle
günümüze miras bıraktı.
Ana Sponsor
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
TÜRSAB’ın desteğiyle yenileniyor
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
Osman Hamdi Bey Yokuşu Sultanahmet İstanbul • Tel: 212 520 77 40 - 41 • www.istanbularkeoloji.gov.tr
Sayı 351
Eylül 2014
Issue 351
2014 September
TÜRSAB
TÜRK‹YE SEYAHAT ACENTALARI B‹RL‹⁄‹
‹çindekiler
Contents
taraf›ndan ayl›k olarak yay›nlan›r
Published monthly by
ASSOCIATION OF TURKISH TRAVEL AGENCIES
Burdur
Burdur
Havamıza ne oluyor?
What happens to our weather?
ISSN 1300-3364
Yerel Süreli Yay›n
Local Periodical
TÜRSAB ad›na Sahibi
Owner on behalf of TÜRSAB
Başaran ULUSOY
Sorumlu Yaz› ‹şleri Müdürü
Managing Editor
Feyyaz YALÇIN
6
BURDUR
BURDUR
TÜRSAB ad›na Yay›n Koordinatörü
Publication Coordinator on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENG‹L
12
KASTAMONU
KASTAMONU
Yayın Kurulu
Editorial Board
Başaran ULUSOY, Arzu ÇENGİL,
Hümeyra ÖZALP KONYAR,
Ayşim ALPMAN, Özgür AÇIKBAŞ,
Elif TÜRKÖLMEZ, Gökçen EZBER
20
Hasret bitiyor mu?
Is our longing over?
28
Havamıza ne oluyor?
What happens to our weather?
Hasret bitiyor mu?
Is our longing over?
Kastamonu
Kastamonu
Haber ve Görsel Koordinasyon
News and Visual Coordination
Özgür AÇIKBAŞ
34
Akyaka
Akyaka
Grafik Uygulama
Graphical Implementation
Özgür AÇIKBAŞ
42
TUZ: Küçük, beyaz, sihirli kristal
SALT: Small, white, magical crystal
48
Türk Kahvesi
Turkish Coffee
52
İtalyan Koleji
The Italian College
Görsel ve Editoryal Yönetim
Visual and Editorial Management
Hümeyra ÖZALP KONYAR
Akyaka
Akyaka
Türk Kahvesi
Turkish Coffee
Baskı
Printing
Müka Matbaa
Bask› Tarihi
Print Date
Eylül/September 2014
TÜRSAB
Tel: (0.212) 259 84 04
Faks: (0.212) 259 06 56
Esentepe Mah. Villa Cad. No: 7
Şişli-İstanbul/Türkiye
www.tursab.org.tr
e-mail: [email protected]
54
Kalem Adası ve Oliviera Resort
Kalem Island and Oliviera Resort
56
TÜRSAB Haberler
TÜRSAB News
60
EXPO Haberler
EXPO News
62
THY Haberler
THY News
Kalem Adası ve Oliviera Resort
Kalem Island and Oliviera Resort
Tuz
Salt
TÜRSAB DERG‹, Bas›n Konseyi üyesi olup, Bas›n
Meslek ‹lkeleri’ne uymaya söz vermiştir. TÜRSAB
DERG‹’de yay›nlanan yaz› ve fotoğraflardan kaynak
gösterilmeden al›nt› yap›lamaz.
TÜRSAB MAGAZINE is a member of the Turkish Press
Council and has resolved to abide by the Press Code of
Ethics. None of the articles and photographs published
in the TÜRSAB MAGAZINE maybe quoted without
mentioning of resource.
TÜRKİYE’NİN
Başaran Ulusoy
TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkan›
The President of TÜRSAB
DÖRT TARAFI TURİZM
TOURISM ALL AROUND
TURKEY
Turkuvaz renkli serin denizlerin, insanın içine
işleyen parlak güneşin, yumuşacık kumların, uzun
yaz gecelerinin tadını çıkardık. Yaz güzeldi ama
artık sonbahar geldi. Fakat sanmayın ki tatsız bir
şeyden söz ediyorum. Aksine, bakın ne diyeceğim:
Türkiye turizmini geliştirmek için en önemli adım
olduğunu her fırsatta dile getirdiğim fikrimi
yinelemek istiyorum. Türkiye, asla sadece deniz,
güneş, kum ülkesi değildir. Türkiye antik değerleri,
zengin tarihi, müzeleri, ören yerleri ve derin
kültürüyle yılın on iki ayında turist karşılayacak özel
bir ülkedir. Türkiye turizmi artık mevsimlerden,
bölgemizde yaşanan olaylardan ya da ekonomik
ve sosyal gelişmelerden etkilenmeyen bir turizm.
Türkiye yaz kış dolup taşan, üstelik sadece yaz ya
da kış turizmiyle değil kültür, sanat, doğa, tarih
ve gastronomi turizmiyle de dikkat çeken bir ülke.
Türkiye turizm konusunda geniş zamanlı bir ülke.
Yılın her günü farklı güzelliklerle, farklı dokularla
karşılaşılacak bir ülke.
Kastamonu, Hatay, Afyon, Trabzon, Mersin,
Kütahya, Van, Kars, Erzincan, Adana… Ve daha
birçok ilimiz… Bunlar, turizm potansiyeli yüksek,
tarihiyle, kültürüyle, mutfağıyla dünyada bulunan
pek çok turistik destinasyonla yarışacak hatta onları
geçecek kapasiteye sahip illerimiz.
Bizler bundan sonra Türkiye turizminin gelişmesinin, ülkemizin her ilindeki gelişmeye bağlı olduğu
fikriyle çalışacağız. Sadece güney sahillerimiz değil,
Karadeniz’den İç Anadolu’ya, Doğu Anadolu’dan
Trakya’ya, ülkemizin her bölgesinin kendine has
zenginliklerini ortaya çıkarıp otantik güzelliğe
meraklı turistler için yeni kapılar açacağız.
Dediğim gibi yaz bitti ama gezip görmek, öğrenip
ilerlemek hiç bitmez.
Hepinize iyi bir çalışma yılı diliyorum.
We have enjoyed the cool turquoise seas, the
penetrating bright sun, the silken sands and the
long summer nights. Summer was splendid, but
now autumn has come. Don’t think that I am writing
about something unpleasant. On the contrary, listen
to what I am going tell you: I would like to repeat my
opinion that tourism is the most important step for
Turkey’s development. Turkey is not only a country
of sea, sun and beaches. Turkey is a special country
which can host tourists all throughout the year with
its deeply-rooted values, rich history, museums,
ancient sites and deeply-rooted culture. Turkey’s
tourism is no longer affected by seasons, regional
developments or economic and social dynamics. Turkey is full of tourists both in summer and winter and
next to summer or winter tourism, Turkey attracts
attention for its tourism potential in areas of culture,
arts, nature, history and gastronomy. As far as tourism is concerned, Turkey is a timeless country. In
Turkey, you can come up with different beauties and
varying textures every day of the year. Kastamonu,
Hatay, Afyon, Trabzon, Mersin, Kütahya, Van,
Kars, Erzincan, Adana… And many other cities in
Turkey... These cities can compete with and even
surpass many global touristic destinations in the
world with their high tourism potential, history, culture and cuisines. From now on we will be working
with the awareness that the development of Turkey’s
tourism very much depends on the developments in
each of our cities. We will be opening new gates for
tourists looking for authentic beauties not only in our
southern shores but in every region of our country
from the Black Sea to Central Anatolia and from
Eastern Anatolia to Thrace.
As I have said, summer is over, but there is no end
to travelling, seeing, learning and progress.
I wish you all a very good working year.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 3
akut.org.tr
twitter.com/AKUT_Dernegi
facebook.com/AKUT
AKUT yaz 2930’a gönder, 5TL bağış yap, bir hayat da sen kurtar!
Batı Akdeniz Bölgesi’ nin en güzel
illerinden biri. Yalnızca coğrafyası
ile değil, zengin tarihi, antik
kentleri ve misafirperver insanları
ile de göz kamaştırıyor.
MEDENİYETLERİN KAVŞAĞI: BURDUR
 Burdur Belediye Başkanlığı Arşivi
6
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
Burdur Gölü (altta), Antoninler Çeşmesi (sağda).
Lake Burdur (below), The Antonine Nymphaeum (right).
Bakibey ve Çelikbaşlar Konağı (solda). Burdur Saat kulesi
(altta).
Bakibey and Çelikbaşlar Mansion (left). Burdur Clock Tower
(below).
One of the most beautiful cities of
the Western Mediterranean… It is
an alluring place not only with its
geography, but with its rich history,
ancient cities and its hospitable people.
THE CROSSROADS OF
CIVILIZATIONS: BURDUR
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 7
Antalya’ya sadece 1.5 saat uzaklıkta... Sagalassos ve Kibyra Antik Kentleri
ile kültür meraklılarını, Burdur Gölü ve İnsuyu Mağarası ile doğaseverleri cezbediyor. Göz kamaştıran bir coğrafya, zengin bir tarih... Burdur
turizmde hak ettiği yere gelmek istiyor. Batı Akdeniz Bölgesi’nin önemli
kentlerinden biri olan Burdur, MÖ 7000’li yıllara kadar dayanan çok
zengin bir geçmişe sahip. Başta Hacılar Höyüğü olmak üzere, il sınırları
içinde yer alan 50’ye yakın höyük tümülüs ile 25’ten fazla antik yerleşim,
bu zengin tarihin en gerçek kanıtlarını oluşturuyor.
Hacılar Höyüğü
Burdur’un 26 km güneybatısında bulunan Höyük, 1957-1960 yılları
arasında Prof. J. Mellaart tarafından Hacılar’da yapılan kazılarda ortaya
çıkmış. Hacılar’da 1985 ve 1986 yıllarında ise Prof. Dr. Refik Duru’nun
başkanlığında ve Prof. Dr. Gülsün Umurtak’ın da yer aldığı ekip tarafından yapılan kazılarda en erken yerleşmelerden başlayarak kerpiç duvarlı
yapılar ortaya çıkarılmış. Özellikle VI., II. ve I. tabakalarda gelişkin bir
mimarlık anlayışı ve yerleşim planı ile dikkat çekiyor.
Burdur Gölü
Oldukça geniş bir havzanın içinde bulunan Burdur Gölü aslında tektonik
tuzlu bir göl. Yüksek tuzluluk oranı sebebiyle balıkların yaşayamadığı
gölde flamingolar başta olmak üzere bir çok kuş türü kışın konaklıyor.
İnsuyu Mağarası
Türkiye’nin ziyarete açılan ilk mağaralarından bir İnsuyu Mağarası. 597
m uzunluğunda olan mağara deniz seviyesinden 900 m yükseklikte
bulunuyor. Karstik yapının zamanla erimesi ve aşınması sonucu mağara içinde sarkıt ve dikitler meydana gelmiş. Gezenlerin hayran kaldığı
mağara içerisinde girintili ve çıkıntılı çeşitli yönlere açılan dehlizler de
bulunuyor. Bölgede ayrıca Seferyiğit ve Kızıl İn mağaraları da ilgi çeken
mağaralar arasında.
Kibyra Antik Kenti
Burdur’daki antik kentlerden bir diğeri de Kibyra Antik Kenti. Gölhisar
ilçesinin batısında bulunan kent üç tepenin üzerine kurulmuş. Büyük bir
yerleşim alanına sahip kentte evler çok simetrik bir biçimde yapılarak
birbirlerinin göl manzarasını kesmeyecek şekilde yerleştirilmiş. Kentin
önemli yapıları arasında 12-13 bin kişi kapasiteli stadyumu, 3600 kişilik
meclis binası, tiyatro, gymnasium gibi yapılar bulunuyor.
Susuz Han
Anadolu Selçuklu Dönemi’nin en güzel yapılarından biri olan Susuz Han
1240-1250 yıllarına tarihleniyor. Kareye yakın dikdörtgen bir plana
sahip hanın dikkat çeken önemli özelliklerinden biri, batı cephesinde tak
şeklindeki giriş kapısı. Hanın içinin ışıklandırılması dıştan içeriye genişleyen dikdörtgen pencerelerle sağlanmış.
8
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
Salda Gölü’nden görüntüler (üstte ve solda).
Kermna Antik Kenti (altta).
İncir Han (en altta).
Views from Salda Lake (above and left).
Kermna Antique Town (below).
İncir Mansion (below).
It is only 1.5 hours away from Antalya…
While the ancient cities of Sagalassos
and Cibyra attract lovers of culture, Lake
Burdur and Insuyu Cave attract those in
love with nature. Burdur wants to get its
deserved position in tourism.
One of the most important cities in the
Western Mediterranean region, Burdur has
a very rich history dating back to 7000
B.C. Starting with the Hacılar Tumulus, the
artificial mounds, almost 50 in number,
within the boundaries of the city and more
than 25 ancient settlements present us the
real proofs of this rich history.
Hacılar Tumulus
The tumulus is situated 26 km southwest
to Burdur and it was unearthed during the
excavations made in Hacılar by Prof. J.
Mellaart between 1957 and 1960. During
the excavations in Hacılar made under the
direction of Prof. Dr. Refik Duru between
1985 and 1986 with Prof. Dr Gülsün
Umurtak in the excavation team, some
earliest settlements and mudbrick-walled
structures were unearthed. Especially
on the VI., II. and I. levels, there are
striking examples of a highly-developed
architectural sensibility and a settlement
plan.
Bakibey Konağı (Koca Oda)
17. yy Osmanlı sivil mimarisinin Burdur’daki en güzel örneklerinden.
Konak 1964 yılında tescil edilmiş. Onarım çalışmalarına 1978 yılında
İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü denetiminde başlanmış. Müzeev olarak hizmet veren konak 1988 yılında Kültür Bakanlığı tarafından
tamamlanmış.
Burdur Müzesi
1956 yılında kurulan ve 2001 yılında yeniden düzenlenen Burdur Müzesi
Hacılar, Kuruçay, Höyücek Höyükleri, Boubon, Kibyra ve Sagalassos
kazılarından çıkarılan, müsadere ve satın alma yoluyla kazandırılanlar ile
birlikte 60.000’den fazla kültür varlığına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin
Lake Burdur
Situated in a considerably large basin, Lake Burdur is actually a tectonic salt
lake. Due to its high salinity rate fish cannot live in the lake, but many species of
migratory birds, flamingoes mostly, spend the winter there.
İnsuyu Mağarası (sağ üstte).
Burdur Müzesi’nde sergilenen
eserlerden görüntüler (solda).
Kibyra Antik Kenti (altta).
İnsuyu Cave (right above). Findings
exhibited at Burdur Museum (left).
Kibyra Antique Town (below).
Insuyu Cave
Insuyu Cave is one of the first caves in Turkey which was opened to visit. The
cave, 597 meters of length, is situated 900 meters above the sea level. Because
of the dissolving of the carstic structure in time, stalactites and stalagmites were
formed inside the cave. Inside the cave, which fills the visitors with admiration,
there area galleries reaching out to different directions. Seferyiğit and Kızıl In
Caves are other interesnting caves in the region.
Cibyra Ancient City
Another ancient city in Burdur is the Cibyra Ancient City. The city, west to the
Gölhisar district, is situated on three hills. The city has a very large settlement
area and houses are positioned in a symmetrical way so that they would not
block one another’s view of the lake. The stadium with a capacity of 12-13
thousand people, the council building of 3600 people, the theatre and gymnasium
are among the significant structures of the city.
Susuz Inn
Susuz Inn is one of the most beautiful buildings of the Anatolian Seljuk Period.
It is dated back to 1240-1250. The inn with an almost square floor plan has an
entrance door in the shape of an arch on its western façade. The rectangular
windows broadening from the exterior to the interior produce natural light for
the inn.
Bakibey Mansion (Koca Oda/The Big Room)
Bakibey Mansion is one of the finest examples of the 17th century Ottoman civil
architecture in Burdur. The mansion was registered in 1964. The repair work
started in 1978 under the supervision of Istanbul Directorate of Surveying and
Monuments. The restoration work of the museum-house was completed by the
Ministry of Culture in 1988.
Burdur Museum
Burdur Muesum, founded in 1956 and refurbished in 2001, hosts more than
60.000 cultural assets unearthed, confiscated and acquired in Hacılar, Kuruçay,
Höcüyek Tumuli, Boubon, Cibyra and Sagalassos excavations. One of the richest
museums in Turkey, Burdur Museum was awarded with the title of ‘Museum
Worth Visiting’ in 2008. The museum, exhibiting matchless monuments from
the Neolithic Age to the present, has three parts. The muesum also exhibits
findings from the excavations at Sagalassos Ancient City and the giant sculptures
belonging to the eminent emperors of Rome like Hadrianus and Marcus Auralius.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 9
Piribaşlar ve Mısırlılar Evi (altta). Burdur sokaklarından
bir görüntü (üstte). Burdur yerel el sanatlarından
görüntüler (solda).
Piribaşlar and Mısırlılar House (below). View from streets
of Burdur (above). Burdur handicrafts (left).
en zengin müzelerinden biri olan Burdur
Müzesi, 2008 yılında “Gezilip Görülmeye
Değer Müze” ödülünü almış. Neolitik Çağ’dan
günümüze kadar eşsiz eserleri görebileceğiniz
müze üç bölümden oluşuyor. Sagalassos Antik
Kenti’nde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan
buluntuların da yeraldığı müzede, Roma’nın
önemli imparatorlarından Hadrian ve Marcus
Auralius’a ait dev heykeller de sergileniyor.
10 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
SAGALASSOS
ANTİK KENTİ
Sagalassos, Pisidia bölgesinin en önemli şehirlerinden biri. Şehirde bulunan yapıların büyük
bir çoğunluğu Roma Dönemi’ne ait. Sagalassos’u 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas
keşfetmiş. En belirgin yapısı ise muhteşem Antoninler Çeşmesi. Şehir İmparator Hadrian
(MS 2. yy) yönetiminde ekonomik, siyasi ve sosyal açıdan en iyi dönemini yaşamış. Sagalassos, küçük Asya’da, belki de terk edildiği günden günümüze kadar en iyi korunagelmiş
antik yerleşimlerden biri.
Sagalassos Antik Kenti’nden görüntüler.
Images from the Sagalassos Antique City.
SAGALASSOS ANCIENT CITY
Sagalassos is one of the most important cities of the Pisidia region. Most of the buildings in
the city belong to the Roman Period. Sagalassos was discovered by the French traveller Paul
Lucas in 1706. The most prominent structure of the city is the Antonine Fountain. The city
had its golden age in terms of economy, politics and social development during the reign of
Emperor Hadrianus (2nd century A.D.) Sagalassos is the best-preserved ancient city in Asia
Minor since the very day it was deserted.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 11
KASTAMONU
Karadeniz bölgesinin ikinci
büyük kış merkezi,
dini yapılarıyla Türkiye’nin
en önemli inanç
merkezlerinden biri...
KASTAMONU
The second largest winter center in the Black Sea
Region, and the religious buildings make it one of
Turkey’s most important faith centers.
 Rasim Konyar
Karadeniz bölgesinin belki de en şanslı illerinden biri olan Kastamonu,
doğal yapısının kazandırdığı avantajlarla turizmin hemen her çeşidine açık
duruyor. 170 kilometrelik sahil şeridiyle Karadeniz’e açılan il, deniz turizmi
için ideal koylar ve plajlar oluşturuyor. Ilgaz Dağı’ndaki kayak merkezi ile
Karadeniz bölgesinin ikinci büyük kış merkezi, dini yapılarıyla Türkiye’nin
en önemli inanç merkezlerinden biri durumunda. Tarihi kalıntılarıyla kültür
gezilerinin; yaylalar, mağaralar ve kanyonları ile doğa turlarının gözdesi.
Özetle Kastamonu, bütünüyle turizm bölgesi olabilecek ideal illerden biri.
Deniz kıyısıyla kara tarafı birbirinden büyük farklılıklar taşıyan toprakları
bu çeşitliliğin de baş nedeni. Denizden güneye doğru ilerledikçe önce
Batı Karadeniz Dağları, ardından Küre Dağları, son olarak da Ilgaz Dağları
olmak üzere üç dağ silsilesinin kapladığı coğrafyası adeta yeşile boyalı.
Topraklarının neredeyse yüzde 75’i dağlık ve ormanlık olan Kastamonu’da
yollar; tırmanarak, inerek ve sürekli dönerek aşılıyor. Kimi yerde kanyonlar,
bazen de dik vadilerle birbirinden ayrılan dağlar, yeşil örtüsünden hiç taviz
vermiyor.
Antik Dönem’de Paflagonya
Kastamonu’da tarih, Paleolitik
Dönem’e kadar gidiyorsa da yerleşik
kavimlerin geçmişi MÖ 2. bin yıla
dayandırılıyor ve bu dönemde Pala
ve Tummana kavimlerinin varlığı
biliniyor.
Devrekani Kınık kazısında ortaya
çıkan bulgular, MÖ 2. binin sonlarına doğru Hititler’in varlığını işaret
ediyor. Hititler’den sonra Frig, Lidya,
Pers, Helen ve Pontus devletlerinin
egemenliği altına giren topraklar,
Pompeus Magnus tarafından ele
geçirilerek Roma sınırlarına katılıyor.
Antik Dönem’de Paflagonya olarak
bilinen bu bölgeye MÖ 65 yıllarında
gelen Romalılar bugünkü Taşköprü’de
yeni bir kent kuruyor. Pompeiopolis
adıyla anılan bu Roma kenti en parlak
dönemlerini MS 2. yüzyılda yaşıyor ve
eyalet merkezi seçiliyor. MS 536-553
yılları arasında başpiskoposluk ilan
edilen kent, Hristiyanlığın yayılmasında önemli rol oynuyor.
Roma’nın ardından başlayan Bizans
Dönemi’nde kent Castamon olarak
anılmaya başlanır. 1084 yılında
başlayan Türk akınları kentin Bizans
ile Türkler arasında birkaç kez el değiştirmesine neden olursa da 1211
yılından itibaren bölge bütünüyle Türkler’in eline geçer ve Çobanoğulları
Beyliği dönemi başlar. Yaklaşık 80 yıl sonra Kastamonu merkezli olarak
kurulan ve bir buçuk asır süren Candaroğulları Beyliği Dönemi’nde kent
önemli bir sanat ve ilim merkezi olur. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmed
tarafından Osmanlı sınırları içine katılır.
Kurtuluş Savaşı’nın simgesi
Osmanlı için daima önemli bir eyalet olan Kastamonu kenti, bu dönemde
değerli pek çok eser kazanmıştır.
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında önemli bir rol üstlenen Kastamonu
halkı Anadolu’nun en çok şehit veren ili olarak anılmaktadır. Bağımsızlık
Kastamonu, perhaps one of the luckiest provinces in the Black Sea Region, is
open to almost all types of tourism, thanks to its natural assets. The 170-km-long
Black Sea coast of the province provides ideal bays and beaches to sea tourism. The ski resort on Mount Ilgaz makes Kastamonu, the second largest winter
center in the Black Sea Region, and the religious buildings make it one of Turkey’s
most important faith centers. It is a favorite destination of cultural tours thanks
to its historical remains, and a favorite destination of nature tours thanks to its
plateaus, caves and canyons. In short, Kastamonu is one of the ideal provinces
for tourism.
The main reason for this diversity is the existence of huge differences between
the coastal zone of the province and the interior parts of it. One who travels from
the coast to the south encounters three mountain ranges, first the Western Black
Sea Mountains, then the Küre Mountains and finally the Ilgaz Mountains, and the
whole region is so to say painted in green. Almost 75 percent of the territory of
Kastamonu is covered with mountains and forests, and the roads climb, descend.
The mountains are divided by canyons in
some places and by steep valleys in some
other places, but they always remain
covered with a green layer of trees.
Paphlagonia during the Antiquity
Although the history of Kastamonu dates
back to the Paleolithic period, the history of
settled peoples are dated to the 2nd millennium BC and the existence of the peoples of
Pala and Tummana in that period is known.
Evidences from the excavations in Kınık,
Devrekani, indicate the existence of Hittites
towards the end of the 2nd millennium BC.
This region, which had been ruled by the
Phrygian, Lydian, Persian, Hellenistic
states and the state of Pontus after the Hittites, was seized by Pompeius Magnus and
added to the Roman territory. Romans who
came in about 65 BC to this region, which
had been called Paphlagonia in ancient
times, founded a new city in the presentday Taşköprü. This Roman city called
Pompeiopolis witnessed its glory in the 2nd
century AD and it was chosen the capital
of the province. The city was declared an
archiepiscopal see between 536 and 553
AD, and it played an important role in the
spreading of Christianity. In the Byzantine
period following the Roman period, the city
was called Castamon. Although the city
changed hands between the Byzantines and the Turks several times after the beginning of Turkish raids in 1084, the whole region was seized by the Turks in 1211,
and the period of the Beylik of Çobanoğulları began. In the period of the Beylik of
Candaroğulları, which was established about 80 years later, the center of which was
Kastamonu, and which lasted one and a half centuries, the city became an important
center of arts and sciences. It was annexed to the Ottoman territory in 1461 by
Sultan Mehmed II the Conqueror.
Symbol of the War of Independence
The city of Kastamonu, which maintained its importance during the Ottoman period,
was furnished with many valuable works in this period.
The people of Kastamonu played an important role during the Turkish War of
Kastamonu, Ilgaz Dağları (solda) ve Pınarbaşı’na giden yoldan görüntüler. Kastamonu, Ilgaz Mountains (left) and views from the road to Pınarbaşı.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 13
Savaşı’nda ilk kadınlar mitingi Kastamonu’da yapılmış, mücadelenin simgesi haline gelen kadın kahramanlar Kastamonu’dan çıkmıştır. Mustafa Kemal
Atatürk’ün 1925 yılında başlattığı Şapka ve Kıyafet Devrimi’nin ilk adımı
yine Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde atılmıştır. İnebolu ilçesi, Beyaz Şeritli
İstiklal Madalyası taşıyan ilk ve tek yöredir.
KASTAMONU’nun BAŞTACI
Kentin genel görüntüsünü azametli duruşuyla taçlandıran Kastamonu Kalesi Bizans’tan
bu yana ayakta. Kale ilk kez 12. yüzyılda, Bizanslı Komnenos Sülalesi tarafından yapılıyor.
Kenti çevreleyen dış surlarının bugünkü Karaçomak deresine kadar inerek vadi boyunca
dolandığı biliniyor.
Bizans yapısı olan İç Kale’nin sayıları 15’i bulan kule ve burçları Candaroğulları ve Osmanlı Dönemleri’nde ekleniyor. Yapı malzemeleri taş ve harç olan kalenin uzunluğu 155,
genişliği 50 metreye varıyor.
Kale Kapısı Mahallesi’nden başlayan dehlizli ve merdivenli yol yapının orta bölümüne
bağlanıyor.
The CROWN of KASTAMONU
The Kastamonu Castle, which crowns the general view of the city with its magnificent
appearance, has been standing since the Byzantine period. The castle was first built by
the Byzantine Komnenos dynasty in the 12th century. It is known that the outer walls of
the castle surrounding the city descended down to the present-day Karaçomak creek and
continue along the valley.
As many as 15 towers and bastions of the Byzantine Inner Castle were added in the
Candaroğulları and Ottoman periods. The castle made of stone and mortar is 155 meters
long and 50 meters wide.
The way beginning at the Kale Kapısı (Castle Gate) neighborhood is furnished with a gallery
and stairways and it leads to the central section of the building.
Kastamonu’nun görkemli binaları
Kastamonu kent merkezindeki görkemli yapılar arasında Liva Paşa Konağı
ile Valilik ve Müze binaları yer alıyor.
1870 yılında Liva Sadık Paşa tarafından konak olarak inşa edilen yapı
bugün Etnografya Müzesi
olarak kullanılıyor, eski
Hükümet Konağı’nda
ise Kastamonu Valiliği
hizmet veriyor.
Kastamonu Arkeoloji Müzesi binası ise 1914-17
yılları arasında İttihat ve
Terakki Cemiyeti için inşa
edilmiş. Mimar Kemalettin Bey’in eseri olan yapı,
Cumhuriyet Dönemi’nde
İstiklal Mahkemesi, Türk
Ocağı ve çeşitli kurum
ve derneklerce kullanıldıktan sonra
1945 yılında yeniden düzenlenerek
müze olarak hizmete giriyor.
Arkeoloji Müzesi olarak, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine
ait çeşitli heykeller, mezar stelleri,
cam eserler ve pişmiş toprak kaplar
sergileniyor.
Kastamonu Etnografya Müzesi’nde
ise yörenin el sanatlarından örnekler, giysiler, dokumalar, silahlar ve
ahşap eserler yer alıyor; üst katında
geleneksel Türk evi düzenlemesi
sergileniyor.
Kastamonu Valiliği ve Kastamonu’da
gece (yukarıda) ve Arkeoloji Müzesi
binası (sağda), Kastamonu Müzesi’nde
sergilenen arkelojik eserler (altta).
The Office of the Governor of Kastamonu
and night in Kastamonu (above) and the
building of the Archaeological Museum
(right) and (below).
14 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
Independence, and Kastamonu is remembered as the province of Anatolia that had
the highest number of martyrs. During the War of Independence, the first women’s
meeting was held in Kastamonu, and the female heroes, who became the symbol of
the struggle, were from Kastamonu. Mustafa Kemal Atatürk initiated the Hat and
Clothing Revolution in the İnebolu district of the province of Kastamonu, in 1925.
The district of İnebolu is the first and only locality bearing a Medal of Independence
with White Ribbon.
Magnificent buildings of Kastamonu
The magnificent buildings in the city center of Kastamonu include the Liva Pasha
(Brigadier General) Mansion and the buildings of the Office of the Governor and
the Museum.
The building constructed by Liva Sadık Pasha in 1870 as a mansion is used as
the Ethnography Museum today, and the Office of the Governor of Kastamonu is
operated in the old Government House. The building of the Kastamonu Archaeological Museum was built between 1914 and 1917 for the Committee of Union and
Progress (İttihat ve Terakki Cemiyeti), a political organization in the late Ottoman
period. In the Republican period, this building designed by Mimar (Architect)
Kemalettin Bey was rearranged and converted into a museum in 1945, after having been used by the Independence Court of Kastamonu, the Turkish Hearth (Türk
Ocağı) when was a nationalist association, and by various institutions and associations. In the Archaeological Museum, various statues, tomb steles, glassware
and earthenware belonging to the Hellenistic, Roman and Byzantine periods are
exhibited.
On the other hand, examples from local handicrafts, garments, textiles, weapons
and woodworks are housed in the Ethnography Museum, and in the upper floor of
this museum, a traditional Turkish house setting is exhibited.
Built without a single nail
The Mahmut Bey Mosque located about 20 kilometers from the center of the
province, in the Kasaba Village, is not only one of the most important architectural
structures Kastamonu’s, but also the whole of Turkey’s. This small structure built
ILGAZ DAĞI MİLLİ PARKI
Kastamonu’nun güneyinde uzanan ve Batı Karadeniz’in en yüksek dağ kütlesi olan Ilgaz
Dağları, Türkiye’nin önemli kayak merkezlerinden birini barındırıyor. Aralık ayında başlayıp nisana kadar devam eden kayak sezonu dışında kalan dönemlerde doğa, yürüyüş ve
yayla turizmine hizmet veriyor.
Zirve yüksekliği 2.587 metre olan Ilgaz, peşpeşe dizili dağları, köknar ve sarıçam ormanlarıyla kaplı görüntüleriyle avantaj sağlıyor.
Ilgaz Dağı Milli Parkı içinde yer alan kayak merkezinde üç tesis, iki büyük pist bulunuyor.
2. pistin zirvesinde, 2010 metre yükseklikteki Zirve Kafe, dağın en keyifli noktasını
oluşturuyor.
MOUNT ILGAZ NATIONAL PARK
Ilgaz Mountains, the highest mountain formation in the Western Black Sea Region extending south of the Kastamonu, house one of the important ski resorts of Turkey. Outside the
ski season starting in December and ending in April, Ilgaz Mountains serve nature, walking
and plateau tourism.
Its mountains succeeding each other and its views dominated by forests of fir and Scots
Pine provide advantage to the 2,587-meter-high Mount Ilgaz.
The ski resort, located inside the Mount Ilgaz National Park, consists of three facilities and
two large runs. The Zirve (Peak) Cafe, which is located at the peak of the second run at an
elevation of 2010 meters, is the most pleasant location on the mountain.
Gideros Koyu. Gideros Bay.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 15
by Candaroğlu Mahmut Bey in 1366 is regarded
as an artwork beyond dispute. This splendid
example of the Anatolian wooden mosque tradition looks very plain from the outside, but its
interior is very richly decorated! The outer walls
of the mosque are made of undressed stone and
mortar, but its interior blows one’s mind.
Every element is wooden and every element
is decorated with paintings called “kalem işi”,
including the columns, ceiling and the minbar of
the mosque. More importantly, this building was
constructed using lap joints and it has not a single nail! The overlapping wooden pieces and color
paintings on these pieces fascinate the visitors.
Tek bir çivi çakılmadan inşa edilmiş
İl merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede, Kasaba Köyü’nde yer alan Mahmut Bey Camii yalnızca
Kastamonu’nun değil, tüm Türkiye’nin en önemli
mimari yapılarından biri. 1366 yılında Candaroğlu
Mahmut Bey tarafından yaptırılan küçük yapı,
tartışmasız bir sanat eseri olarak kabul ediliyor.
Anadolu’daki ahşap cami geleneğinin bu muhteşem örneği, dış cephesinde ne kadar sadeyse,
içinde bir o kadar süslü!
Dış duvarları moloz taş ve harç kullanılarak örülmüş ama içeriye girildiğinde söz de bitiyor, soluk
da...
Caminin sütunları, tavanı, minberi; her yer ahşap,
her yer kalem işleri ile süslü. Daha da önemlisi,
bindirme tekniği ile yapılan binada tek bir çivi yok!
Çivisiz, geçme usulle yerleştirilen ahşaplar ve bu
ahşapların üzerinde kök boyalar ile yapılmış renkli
kalem işleri gezenlerin aklını başından alıyor...
Mahmut Bey Camii.
Mahmut Bey Mosque.
THE FIRST STEP TOWARDS THE MODERN TURKEY:
HAT AND CLOTHING REVOLUTION
The museum building where archaeological articles are exhibited today is in fact an important building that has very special
memories belonging to the first years of the Republic of Turkey and to Mustafa Kemal Atatürk. Before arriving in Kastamonu in
August 23, 1925, Mustafa Kemal Atatürk had prepared the “Hat and Clothing Revolution”. When he entered the city, he was
wearing a hat for the first time. He believed that revolution was necessary to make the republic a part of the modern civilized
world, and he wanted to uplift a nation that was behind the times. Thus, he was going to introduce the hat to the people, to
deliver speeches and explain the clothing revolution. When Atatürk entered the city with the group accompanying him, he was
welcomed by a crowd of people. The inhabitants of Kastamonu, who saw Atatürk bareheaded and with a Western hat in his
hand, began to remove their headwear, including calpacks, taqiyahs, etc. Mustafa Kemal visited the barracks in marshal’s uniform
on the next day, and on August 26, together with his company, he went to İnebolu, where he delivered the historical İnebolu
Speech in the Turkish Hearth in this district. After proclaiming the revolution with his words, “This headgear is called hat”, and
delivering his speech in the town of Daday, Atatürk returned to Kastamonu.
The great leader, who delivered another speech before the building that is housing the Archaeological Museum today, explained
the necessity of the Hat and Clothing Revolution to the people of Kastamonu. In the section of the Kastamonu Archaeological
Museum arranged as the Atatürk Hall, various items used by Mustafa Kemal during his Kastamonu visit in 1925 are exhibited.
The historical photograph reflects the days of the revolution that constituted one of the most important steps that carried Turkey
into the modern world.
ÇAĞDAŞ TÜRKİYE’ye İLK ADIM: ŞAPKA ve KIYAFET DEVRİMİ
Bugün arkeolojik eserlerin sergilendiği müze binası aslında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılları ve Mustafa Kemal
Atatürk’e ait çok özel anılara sahip önemli bir bina.
23 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya gelen Mustafa Kemal Atatürk, bu gezi öncesinde “Şapka ve Kıyafet
Devrimi”nin hazırlıklarını yapmıştı. Kente girdiğinde ilk kez başında şapka takıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin
çağdaş uygar dünyada yerini alabilmesi için devrimlerin gerekliliğine inanıyor, çağın çok gerisinde kalmış bir
milleti ayağa kaldırmak istiyordu. Bu amaçla da halka şapkayı tanıtacak, konuşmalar yapacak ve kıyafet devrimini
açıklayacaktı. Atatürk, beraberindeki heyetle birlikte kente girdiğinde kalabalık bir halk topluluğu tarafından
karşılandı. Atatürk’ü başı açık, elinde Batı tarzı bir şapkayla gören Kastamonulular; başlarında kalpak, takke ne
varsa çıkartmaya başlamışlardı. Ertesi gün mareşal elbisesiyle kışlayı ziyaret eden Mustafa Kemal, 26 Ağustos tarihinde beraberindekiler ile birlikte İnebolu’ya geçmiş ve buradaki Türk Ocağı binasında tarihi İnebolu Nutku’nu
vermişti. “Bu serpuşun ismine şapka denir” sözleriyle devrimi ilan eden Atatürk, Daday konuşmasından sonra
Kastamonu’ya geri dönmüştü.
İşte bugün Arkeoloji Müzesi olan binanın önünde bir konuşma daha yapan büyük önder, Kastamonu halkına
Şapka ve Kıyafet Devrimi’nin gerekliliğini anlatmıştı.
Kastamonu Arkeoloji Müzesi’nde, Atatürk Salonu olarak düzenlenmiş bölümde, Mustafa Kemal’in 1925 yılında
Kastamonu gezisinde kullandığı çeşitli eşyalar sergileniyor, tarihi fotoğraf ise Türkiye’yi çağdaş dünyaya taşıyan en
önemli adımlardan biri olan devrim günlerini yansıtıyor.
16 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 17
DORUK T
Düşük işletme giderleriyle hesaplı,
geniş iç hacmiyle konforlu Doruk T,
turizm yolcu taşımacılığında
liderlerin tercihi.
2014 BALIK AVI YASAĞI
1 EYLÜL’DE SON BULUYOR!
HASRET BİTİYOR MU?
Büyük balık küçük balığı, küçük balık da sudaki
küçük canlıları, deniz bitkilerini yer, değil mi? Artık
yiyemiyor! Küresel ısınma hem onları hem besinlerini
yok ediyor. Annesinin karnında yumurta iken onları
maaile yukarı çeken kötü avcılık da eklenince, zaten
hiç doğamıyorlar! Balık çiftlikleri artarken, büyük
balıkların yüzde 90’ı, küçüklerin yüzde 60’ı yok
olmak üzere. 2050’de dünyadaki tüm balık stoklarının
biteceği söyleniyor. Medet umulan çarelerden biri
de yumurtlama ve büyüme dönemlerinde avlanma
yasakları...
Av yasağının başladığı Nisan’dan beri balığa
hasret kaldık. Hele “deniz balığı”na. Eskiden
böyle bir kavramımız hiç yoktu. Barbun’u da
kilosunu 150 liradan yemezdik bu yaz olduğu
gibi. Hamsi “ibadullah” olurdu. Daha pek çok
balık çeşidi vardı ki şimdiki çocuklar onları ne görecek ne yiyecek. Çünkü nesilleri kurudu. Umarız
bu son 5 aydır kalan deniz balıklarımız rahat
rahat yumurtlamış, yavrular da boy atmış olsun.
Bu yazıda tam da bu konuda bilim çevreleri ve
uygulamalardan derlediğimiz bazı gerçekleri
paylaşacağız. Bir de söyleşimiz var. Ne diyelim,
yeni av mevsiminde her anlamda “Rastgele”!
Küresel ısınma ve
yok olan
balıklar...
Yerküre durup
dururken ısınmıyor elbette. Onu ısıtan
da iklimleri değiştiren
de biziz. Gelelim bu değişiklikler
ile balıklar arasındaki ilişkiye. Balıkların hızla yok
olmasına yol açan iki temel neden var. Birincisi,
onlar ısıya çok fazla duyarlı. Denizler ısındıkça
bazı türler doğal ortamlarını kaybedip adeta canlı
canlı haşlanıyor, ölüp gidiyorlar. İkincisi, artan
karbondioksit gazı deniz suyunu asitleştiriyor.
Denizler ısındıkça ve asiditesi arttıkça özellikle
yavru balıkların maması olan mikroskobik canlılar,
yani planktonlar ve kimi deniz dibi bitkileri de yok
oluyor. Çünkü bu küçük canlıların kabuk oluşturup yaşamaları denizde çözülmüş karbondioksit
miktarına bağlı. Bu miktar arttığında önce onlar
ölüyor sonra onlarla beslenen küçük balıklar, sonra
da tüm dünyayı besleyen büyük balıklar!
We have really missed eating fish since April
when the fishing ban started. Mostly the
sea fish! In the good old days we did
not have such an issue. We would not
pay 150 TL for a kilogram of red mullet
as we did this summer. Anchovy would
be ‘galore’. There were many other species
of fish which children will not be able to see
and eat, because many of the fish species have
gone extinct. We very much hope that in the last five
months our fish have been able to ovulate and the
offsprings were able to grow. In this piece we will
be sharing with you some facts from the world of
science and experts on this issue. We also have an
interview. What can we say? We wish good luck for
the new fishing season!
Global warming and fish going extinct... The earth is
warming up for a reason, of course. Those who make
the earth warmer and change the climates are ourselves. Let us have look at the relationship between
all those changes and the fish. There are two main
reasons for the fish going extinct with great speed!
The first is the fact that they are very much sensitive
to heat. As the seas warm up, some species lose their
habitats and get boiled alive and die. The second
reason is that the ever increasing carbon dioxide gas
elevates the acidity of the seas. As the seas warm up
2014 FISHING BAN ENDS
ON SEPTEMBER 1!
IS OUR LONGING OVER?
The big fish eat the small one and the small
fish eat smaller sea creatures and sea plants,
right? This is no longer the case! Global
warming kills both the fish and their food.
Considering the bad fishing habits which
kill the fish even before they are born, the
situation becomes even worse! While the
number of fish farms is increasing, 90 percent
of big size fish and 60 percent of small size
fish are about to go extinct. It is anticipated
that by the year 2050 the world will go out
of its fish stocks. One possible solution to
prevent that is bans on fishing during the
ovulation and growing seasons…
Kötü avcılığın önlenebilir etkileri
Kötü etkiler yaratan endüstriyel balıkçılık tam
bir kısır döngü! Balık sayısı azaldıkça gemiler
trol kullanıp onların eko-sistemlerini yok ediyor.
Bunlar yok oldukça balık
azalıyor. Sayı azaldıkça
troller daha derine,
el değmemiş yerlere
atılıyor. Bu döngü,
küçük ölçekli balıkçılığı da
zora sokuyor. Oysa dünya çapında 12 milyona
yakın küçük ölçekte balıkçı, başta fakir veya gıda
sorunu yaşayan bölgeler olmak üzere, birçok insanı ayakta tutuyor. Onlara değil de büyük tekne
yapımına verilen yüksek teşvikler ise endüstriyel
balıkçılığın misliyle artmasına neden oluyor.
Sonuçta okyanuslardaki balık stokları bile yok
olma noktasında! Öyle ki ABD’de “Aquabounty”
şirketinin yaptığı gibi, genetiği değiştirilip iki
misli hızlı büyüyen somonların balık çiftliklerine
pazarlanması plânlanıyor. Biz dahil, diğer ülkeler
de “ya o somonlar çiftlikten kaçıp bizim balıklarla
çiftleşirse ne olur”u tartışıyoruz!
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 21
bir kampanya:
İSTANBUL LÜFERE
HASRET KALMASIN
bir konuk:
DEFNE KORYÜREK
Bundan 4 yıl önce, “İstanbul Lüfere Hasret
Kalmasın” başlıklı bir kampanya başlatılmıştı.
Hayli ses getiren bu kampanyanın ve SlowFood Fikir Sahibi Damaklar’ın kurucu lideri,
azimli çevreci Defne Koryürek’le konuştuk...
 TÜRSAB DERGİ: Lüfer bir simge
ise de İstanbul başta olmak üzere
Türkiye’de “balık” konusunu başarıyla gündeme taşıdınız. Kampanya
2014’ün son çeyreğinde ne durumda? Gündeminizde neler var?
 DEFNE KORYÜREK: İstanbul Üniversitesi’ne bağlı bilim insanları aşırı
avlanmaya dikkat çekerek “böyle giderse 5 yıla kalmaz, lüferi denizlerimizde
görmez olacağız” dediklerinde, hiç birimiz böyle bir meselenin farkında değildik belki. Ancak bu beyan Slow Food Fikir Sahibi Damaklar’ı harekete geçirdi.
2010 yılında “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” adlı bir kampanya başlattılar.
Greenpeace de “Seninki Kaç Santim” ile bu kampanyayı destekledi. Greenpeace
aktivistleri denizde yasak avcılığın peşini tuttular. Slow Food gönüllüleri de halden
semt pazarlarına, marketlerden balık pazarlarına tezgâh tezgâh dolaşaran sivil denetim
ve takip ekipleri oluşturdular. Her iki kampanyanın da odağında “yavru balık”ların oluşu
konuyu kamuoyunun gündemine hızla soktu. Destek basından geldiği kadar İstanbullu
yeme içme işletmelerinden, sektör temsilcisi stk’lar ve kamuoyunda tanınırlığı fevkalade
yüksek şeflerden de geldi. Kampanyalar neticesi lüferin avlanma alt sınırı 2011 yılında Gıda
Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından 20 cm’e çıkartılmakla kalınmadı; 2012 yılı itibarı
ile de 24 metreden sığ sularda avlanma yasağı getirilerek balığın yokolma süreci yavaşlatıldı. 2011 yılında İstanbul’un Lüfer Bayramı kutlanmaya başlandı. 2013 yılında ise İstanbul
bir uluslararası Slow Food etkinliğinde ev sahibi konum edindi; iki yılda bir yapılacak Slow
Fish toplantıları 11 ülkeden 70 delegenin katılımı ile ilk kez gerçekleşti. İstanbul Lüfere
Hasret Kalmasın kampanyası, İstanbullu’nun coğrafyası ile yaşamsal ilişkisini hatırlamasına
vesile oldu. Lüfer de bu süreçte endüstriyelleşme, şehirleşme bağlamında idrak geliştiren
bir sembole dönüştü. Bugün bir çok lokanta, kapılarında taşıdıkları posterler ve sticker’lar
aracılığı ile müşterilerine kampanya destekçisi olduklarını ve yavru lüfer satmadıklarını ilan
etmekteler. Migros, Metro gibi büyük marketler balık reyonlarında özellikle lüfer bağlamında hiç olmadıkları kadar dikkatliler ve hatta Makro Center’ların tümünde reyonlar “Lüfer
Koruma Timi” sticker’ı taşımakta.
 Tüm bu başarıya ve edinime karşın lüferin bekası sağlanabildi mi, peki?
Av yasakları işe yarıyor mu?
 Birden fazla sebeple, hayır. Öncelikle mesele hâlâ bir boy meselesi. Bir canlının bekası en
az bir kez yavrulayabilmesine bağlı. Lüferin verimli ve gerçekçi üreme boyu burnundan kuyruk çatalına kadar (çatal boy) 24 cm olduğu bir yaşı gerektiriyor. Gıda Tarım ve Hayvancılık
Bakanlığı’nın burundan kuyruk ucuna kadar ölçerek belirlediği (tam boy) 20 cm bu bağlamda fevkalade kısa! Sözün özü, lüfer denizlerimizde hala bir yumurtlamalık yaşam sürme şansına sahip değil. İkinci mesele denetim. Bu balığın avcılığının yasaya uygun yapılıp yapılmadığını takiple mükellef kurumlar var. Denizde ve karada her katmanda konunun muhatabı
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, malumunuz. Yasayı o düzenliyor, yürütmenin başı
bizzat kendisi. Yalnız da değil üstelik. Sahil Güvenlik Komutanlığı konunun denizdeki takibinden sorumlu. Büyükşehir Belediyesi de gerek Su Ürünleri Hali’nin işletmecisi olduğu için ve
gerekse de zabıtaların görev ve sorumluluğu çerçevesinde, halden sokak tezgahına yasanın
takibini yapmakla yükümlü. Maliye Bakanlığı ise yasak avlanmış balığa kesilen tüm cezaların
takipçisi olarak konuya dahil! Buna rağmen, inanır mısınız, hiçbiri bir araya gelip, güç ve niyet
birliği edip, tezgâhlara yasal sınırın altında lüfer gelmemesini sağlayamamaktalar! Üçüncü
mesele ise ekonomik. Avladığı balığını kooperatifi üzerinden pazarlayamayan balıkçılar
uzun bir süredir kabzımalların aracılığında çalışıyorlar ve kazançlarını kontrol imkanına sahip
değiller. Sezon genellikle kabzımala borçlu kapatılıyor. Sezona hazırlık ise başlı başına bir
borç kaynağı. Tekne başına 150 bin liralardan başlayan masrafları üstlenme imkânı olmayan
yüzlerce balıkçı denize açılabilmek için gene kabzımallarına başvurmak zorunda. Bu ekonomik yüke bir de her an zorlaşan hayat şartları, ailelerin ihtiyaçlarının sürekli çeşitlenmesi
ve değişmesi de eklendiğinde balıkçıların neden yasak dinlemediğini anlamak şüphesiz
kolaylaşıyor. (Kampanya Sitesi: fikirsahibidamaklar.org/lufer)
22 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
a campaign:
BLUEFISH FOR ISTANBUL
a guest:
DEFNE KORYÜREK
Four years ago from now, a campaign named ‘Bluefish for Istanbul’ was rolled out. The campaign was very well-received and it created a good stir. We talked to Defne Koruyürek, the
resolved environmentalist and opinion leader of this campaign and the Slow-Food Movement...
TÜRSAB MAG: Although bluefish is a symbol, you have very successfully piqued the attention of the public to the ‘fish’ issue in Turkey. What is the state of the campaign in the last
quarter of 2014? What is in your agenda?
DEFNE KORYÜREK: The scientific circles affiliated with Istanbul University had piqued the
public’s attention to excessive hunting and stated that if things will go on like this we would
not be able to see bluefish in our seas in five year’s time. By then, none of us were aware of
such a danger. However, this very statement has put the Slow Food Opinion Leaders Palates
into action. Greenpeace has also supported the campaign with ‘How Many Centimeters is Your Fish?’ Greenpeace activists were all after illegal fishing in the
seas. The Slow Food volunteers have built teams of civil supervision and audit
who visited the stalls in district markets, supermarkets and fish markets.
The fact that both campaigns focused on seed fish carried it easily to the
public’s attention. Support came not only from the press, but from food and
beverage enterprises, NGOs representing the industry and highly-renowned
chefs in the public. As a result of the campaigns the fishing limit of bluefish
was determined as 20 cm by the Ministry of Food, Agriculture and Animal
Husbandry in 2011 and in 2012 a new fishing ban in waters more shallow
than 24 meters was put into action. All these actions taken slowed down the process
of extinction for the bluefish.
In 2011 the Bluefish Festival was started to be celebrated. In 2013, Istanbul hosted an international Slow Food activity. The first of the Slow Fish meetings that will be organized in every
two years was held with the participation of 70 delegates from 11 countries.
The ‘Bluefish for Istanbul’ campaign reminded us all about the vital relationship of Istanbul
with its geography. The bluefish during this process turned into a symbol for creating awareness of industrial fishing and its impacts. Today, many restaurants are making it known to
their visitors that they are supporting the campaign by way of posters and stickers they are
hanging on their doors. Supermarkets like Migros and Metro are highly aware of the issue of
fish and bluefish especially in their stalls. All Makro Center stores, for example, have stickers of
‘Bluefish Protection Team’ on all their fish stalls.
And were you able to protect bluefish for all these achievements and awareness? Are fishing bans really helpful?
I would say no for a couple of reasons. First of all we still have this problem of size. The
survival of an animal depends on its producing offsprings for once. For the bluefish to breed, it
needs to reach a size of 24 cm from its nose to tail. So the 20 cm determined by the Ministry
of Food, Agriculture and Animal Husbandry is exceedingly short! To cut it short, the bluefish
still has no chance of surviving in our seas for ovulation once. Supervision is the second issue.
There are institutions responsible for supervising processes of fishing in line with the laws. As
you know, the responsible body both on land and in sea is the Ministry of Food, Agriculture
and Animal Husbandry. It is the law-making body and it is the head of execution. It is not
alone. The Coast Guard Command is responsible for supervision in the sea. The metropolitan
municipality is also responsible for the execution of the law because it operates the Water
Products Market Hall and supervises the market halls and stalls through its municipal police
forces. The Ministry of Finance is also part of the process, because it manages the processes
of fines on illegal fishing! Despite all this, believe it or not, not any one of them can join forces
to prevent under-sized bluefish coming to the stalls! The
third reason is economic. Fishermen who have not been
able to market their fish through their own cooperatives
have to work with middlemen and they have no control
over their income. Their season usually ends in debt they
have to pay to their middlemen. Preparing for the season
also created additional debt. Hundreds of fishermen
who cannot pay expenses starting from 150 thousand
TL for a single vessel have to ask the help of middlemen
again to set sail. The dificult living conditions and the
diversification of the needs of their families make things
even harder for these fishermen. In this set of conditions,
it is not that difficult to understand why the fishermen
do not obey the law and flout the ban. (The campaign
webpage: fikirsahibidamaklar.org/lufer)
(Shutterstock, Istomina Olena)
Bakanlık tekne alıp avlanmayı azaltıyor!
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, 2013/25 sayılı tebliği ile en az 10 m
ve üzerindeki teknesini avcılıktan çıkaranları, o tekneyi satın alarak destekliyor. Alınan tekneler de Aliağa’da sökülüyor. Amaç, 20 bin civarı tekneyi
azaltıp av baskısını rahatlatmak. Ödeme tekne boyuna göre hesaplanıyor.
Boyu 10-20 m olanlara metre başına 10 bin TL’den
başlayan bedel, 46 m ve üzerindekiler için 35 bin
TL’ye çıkıyor. Çünkü tutulan balıkların % 80’ini 30
m’nin üzerinde, donanımlı tekneler avlıyor.
“Bloomberg Businessweek Türkiye”nin 14. 07. 2014
tarihli sayısında yeralan habere göre bu teşvik daha
and their acidity increases, the seed fish have less planktons, microscopic organisms, and sea plants to eat. Carbon dioxide levels in the seas are very important
for these animals to build their shells and survive. When carbon dioxide levels
increase, these small organisms die first and then the seed fish eating them. All
this in turn affect the big fish that feed the whole world!
The preventable effects of bad hunting
Industrial fishing that triggers some bad effects is a completely vicious circle! As the number of fish decreases the ship use trawl nets and destroy
the eco-systems. As these are destroyed the number of fish decreases. As the number decreases even more, the trawl nets are sent to
deeper and untouched areas. This cycle endangers small-sized
fishing as well. However, there are for about 12 million small-sized fishers around
the world and are the main source of income people with problems of poverty and
hunger. The state incentives are given not these people, but to the building of big
1900’lü yılların başında İstanbul’da balıkçılar ve bugün Galata Köprüsü altında balık
ekmek satanlar (Shutterstock, prostok).
Fishermen in Istanbul at the beginning of the 1900s and the present bread and fish
sellers under the Galata Bridge (Shutterstock, prostok).
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 23
çok küçük tekneli balıkçılara yaramış.
Büyük tekne sahipleri önerilen parayı
beğenmeyip satmaya yanaşmıyormuş. Nitekim Bakanlıkça alınan 346
teknenin 323’ü 12 ila 20 m arasındaki
tekneler iken, 21-30 m arasında 36
tekne, 30 m’den büyük sadece 5
tekne avcılıktan çıkarılmış. İstanbul
Bölgesi Su Ürünleri Kooperatifler Birliği Başkanı Erdoğan Kartal da önemli olanın büyük teknelerin balıkçılıktan
çekilmesi olduğunu vurgulamış.
Kaynaklar:
Boğaziçi Üniv., İklim Değişikliği Çalışma Grubu, Levent Kurnaz: iklimbu.
wordpress.com,
Yeşil Gazete, “Okyanuslarda suçlu balıkçı mı?”: http://goo.gl/yYBBVP, Gıda,
Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Su Ürünleri Verileri Tarim.gov.tr, Resmi
Gazete, 29 Mayıs 2013, Sayı: 28661)
vessels and this in turn creates a boom in industrial fishing. As a result, even the
fish stocks in the oceans are about to finish. The ‘Aquabounty’ company in the
US is planning to market genetically-modified salmons that grow two times faster
to fish farms. Many countries around the world are worried about this, because
these salmons might run away form these fish farms and mate with other fish in
other places!
The ministry bans fishing with boats!
The ministry of Food, Agriculture and Animal Husbandry has published the Communique Numbered 2013/25 to support those who will no longer use their vessels
of 10 meters and more in length for fishing by way of buying the vessel. The
acquired vessels are dismantled in Aliağa. The purpose of this implementation is
to reduce the number of fishing vessels by 20 thousand and to mitigate the pressure on hunting. The payments are calculated according to the size of the vessel.
Vessels between 10 to 20 meters in length are bought for prices starting from
10 thousand TL. The price might go up as high as 35 thousand TL for vessels 46
meters and more in length. Because 80% of the fish is hunted by well-equipped
vessels longer than 30 meters. According to Bloomberg’s piece on Turkey dated
14.07.2014, this incentive did more good to small size fishers. Owners of larger
vessels were not content with the offered price and they did not want to sell their
vessels. In line with this piece of news, 323 out of the 346 vessels acquired
by the Ministry are vessels between 12 to 20 meters. Only 36 vessels between
21-30 meters and 5 vessels larger than 30 meters were taken out of fishing. The
Istanbul Region Water Products Cooperatives Union President Erdoğan Kartal
has stated that more large vessels should be taken out of fishing.
Sources:
Boğaziçi University Climate Change Working Group, Levent Kurnaz: iklimbu.
wordpress.com,
Yeşil Gazete (Green Paper), ‘Okyanuslarda suçlu balıkçı mı?’
(Is the Fisherman the Culprit in the Oceans?’:
http://goo.gl/yYBBVP,
The Ministry of Food, Agriculture
and Animal Husbandry,
Water Products Data
Agriculture, tarim.
gov.tr,
The Official Gazette,
29 May 2013, Number: 28661)
24 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
MESAFELER
MESAFELER ARTIK
ARTIK DAHA
DAHA KISA...
KISA...
Alanda beklemek yok!
Alanda beklemek yok!
Seabird ile şehir trafiği telaşı yok!
Seabird ile şehir trafiği telaşı yok!
Tatil keyfine Haliç'ten başlamak var!
Tatil keyfine Haliç'ten başlamak var!
Plaja erken varıp kumsala uzanmak var!
Plaja erken varıp kumsala uzanmak var!
Kurban Bayramı planınızı
Kurban Bayramı planınızı
şimdiden yapın.
şimdiden yapın.
‘’Uçaklarımız özel olarak kiralanabilir’’
‘’Uçaklarımız özel olarak kiralanabilir’’
Uçuş Noktaları
Uçuş Noktaları
AYVALIK
AYVALIK
Ortunç Otel (1 saat 15 dk.)
Ortunç Otel (1 saat 15 dk.)
ALAÇATI
ALAÇATI
Mersin Körfezi (1saat 45 dk.)
Mersin Körfezi (1saat 45 dk.)
BOZCAADA
BOZCAADA
Poyraz Limanı (1 saat 15 dk.)
Poyraz Limanı (1 saat 15 dk.)
BODRUM
BODRUM
Yalıkavak (45 dk.)
Yalıkavak (45 dk.)
KOCAELİ
KOCAELİ
Seka Park (30 dk.)
Seka Park (30 dk.)
İSTANBUL BOĞAZ TURU
İSTANBUL
BOĞAZ
( 25-30
dk.) TURU
( 25-30 dk.)
Kalkış
Kalkış
Haliç
Haliç
Ayvalık
Ayvalık
Haliç
Haliç
Alaçatı
Alaçatı
Haliç
Haliç
Bozcaada
Bozcaada
Alaçatı
Alaçatı
Bodrum
Bodrum
Haliç
Haliç
Kocaeli
Kocaeli
Haliç
Haliç
P.tesi
P.tesi
09:00
09:00
10:45
10:45
07:45
07:45
10:00
10:00
Salı
Salı
Çarş.
Çarş.
Perş.
Perş.
16:45
16:45
18:30
18:30
15:00
15:00
17:15
17:15
2014 Tarife Tablosu
2014 Tarife Tablosu
Cuma
Cuma
16:45
16:45
18:30
18:30
18:00
18:00
13:15
13:15
15:00
15:00
07:00
07:00
16:00
16:00
08:00
08:00
17:00
17:00
14:00
14:00
14:00
14:00
14:00
14:00
14:00
14:00
07:00
07:00
16:00
16:00
08:00
08:00
17:00
17:00
14:00
14:00
09:30
09:30
11:15
11:15
10:00
10:00
07:45
07:45
14:45
14:45
Pazar
Pazar
16:45
16:45
18:30
18:30
15:45
15:45
18:00
18:00
13:15
13:15
15:00
15:00
12:15
12:15
13:30
13:30
14:00
14:00
14:00
14:00
% 50 indirim
% 50 indirim
İstanbul seferlerimiz Haliç’ten yapılmaktadır.
‘’Uçuş
süreleri
hava koşullarına
bağlı olarak 15 dakika uzayabilir.’’
İstanbul
seferlerimiz
Haliç’ten yapılmaktadır.
‘’Uçuş süreleri
mesafelerine
göre yolcu kapasitesi
1015
ila14’tür.’’
hava koşullarına
bağlı olarak
dakika uzayabilir.’’
‘’Uçuş mesafelerine göre yolcu kapasitesi 10 ila14’tür.’’
www.flyseabird.com
www.flyseabird.com
C.tesi
C.tesi
/flyseabird
/flyseabird
Çağrı Merkezimiz 09:00-18:00
saatleri arasında hizmet vermektedir.
Çağrı Merkezimiz 09:00-18:00
saatleri arasında hizmet vermektedir.
0850
0850 811
811 0
0 732
732
ğ
P
Ø
P
ı
æ
Œ
q
P
Äį
Ø
Œ
´
Ø
=D9:įdŒ
ž
Ö
Š
‚
P
Ø
ĉ
í
ı
į
Q
ō
P
ğ
ÃxÃçįÀŒĉĤÃæÄįdÃğįP
SAĞLAYICILARININ
ZM
Rİ
TU
LI
RK
FA
İ,
EM
ST
Si
BU REZERVASYON
OK KAZANIM SAĞLAR
RÇ
Bİ
ZE
Sİ
E
İL
Rİ
LE
EK
N
ÇE
SE
FARKLI SATIŞ
M-Acenta bir DOMİNANT markasıdır.
Dominant Turizm Yazılım ve Destek A.Ş.
www.dominant.com.tr
www.m-acenta.com
[email protected]
0216 326 86 60
“Ilıman İklim Kuşağı” Efsane mi Oluyor?
HAVAMIZA NE OLUYOR?
Ülkemizde her çocuğun ilk öğrendiği şaşmaz
temel bilgilerden: “Türkiye ılıman iklim
kuşağındadır!” Acaba hâlâ öyle mi? Yoksa
o kuşaktan çıkıyor muyuz? Aşırı sıcaklar,
dondurucu soğuklar, kuraklık, yaz yağmurları,
seller… Ya hortum? Sırada daha neler var?
Ülkemizdeki ilkokul mezunu nüfusun
büyük çoğunluğunun hiç unutamadığı
temel bilgiler vardı. Nazilli’de basma
fabrikası, Ergani’de bakır, Orta Asya’dan
dünyaya yayılmış Türk’ler… Bunların
en unutulmazlarından biri de “Türkiye
ılıman iklim kuşağındadır”! Arkası da
şöyle gelirdi: “Ilıman iklimde, yazlar sıcak
ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçer. Kış
sıcaklık ortalaması 10°C, yaz sıcaklık
ortalaması ise 28°C civarındadır. Yıllık
sıcaklık farkı ise 15°C kadardır.” Daha
ileri sınıflarda bu bilgi derinleşirdi. Sözü
edilen “ılıman iklim kuşağı”nın 30°-40°
enlemleri arasında görülen “Akdeniz
iklimi” olduğu, karakteristik olarak
Türkiye’nin Akdeniz, Güney Marmara
ve Trakya’nın Ege kıyılarında yaşandığı,
yıllık yağış miktarının 600-1000 mm arasında değiştiği, en fazla yağışın kış, en az
yağışın yaz aylarında olduğu öğrenilirdi.
Yoğun kar, aşırı soğuk ve sıcaklıklar gibi
daha uç hava olaylarının görüldüğü İç
ve Doğu Anadolu’daki durum da “ılıman
iklim kuşağının kara içlerine mahsus”
olup, endişeye mahal yoktu! Oysa son
yıllarda yaşanarak görülen bir olgu var ki
o da Türkiye’deki iklimin epeydir hiç de
“ılıman” olmadığı. Kışın yağış olmuyor,
bir şubat günü sıcaklık 19 °C ölçülebiliyor, yaz mevsimi Afrika gibi kavurucu
geçiyor. Son zamanlarda bu tabloya
bir de yaz selleri, dolular ve “hortum”
eklendi. Yoksa ılıman iklim kuşağımız bir
efsane mi oluyor?
Küresel ısınma ve
iklim değişikliğinin faili!
Bir kısım insanoğlu, gözüyle görmeden
söylenene kolay kolay inanmıyor. Bunun
en somut örneklerinden biri de yıllardır
çevrecilerin her fırsatta dikkat çektiği
“küresel ısınma” ve “iklim değişikliği”
olgusu. Yerküre durup duruken ısınmıyor
elbette. Yerküre kendi içinde bir takım
kıta hareketleriyle değişikliklere uğrasa
da güneşten gelen enerji azalsa da bunların iklim değişikliğine yol açması milyonlarca yıl sürüyor. Yani bizlerin tanık
olduğu iklim değişikliklerinin müsebbibi
doğa değil! Peki kim o zaman? Yanıt
çok basit: İnsan! İnsan ve onun artırdığı
karbondioksit gazı! Nasıl mı? İşte birkaç
örnek:
Endüstri doğayı bir üretim malzemesi
olarak kullanıp üretim atıklarını, tüketiciler de plastik şişe, kızartma yağları,
deterjan gibi tüketim atıklarını toprağa,
suya attıkça,
Petrol, kömür, doğalgaz gibi fosil yakıt-
Is the ‘mild temperature
zone’ turning into a
myth?
WHAT HAPPENS TO OUR
WEATHER?
One of the basic things every child in
our country learn at school: ‘Turkey
is in the mild temperature zone!’ Is
it still the case? Or are we going out
of that zone? Extreme heat waves,
freezing colds, draught, summer rains,
floods… and hurricanes?
What is next?
Most of the primary school graduates
in Turkey always remember some basic
pieces of knowledge. The printworks in
Nazilli, copper in Ergani and the Turkish
tribes who spread to the world from Central Asia… One most-important piece of
information is Turkey’s being in the ‘mild
temeperature zone’! This piece of information went on like this: ‘In the mild climate
summers are hot and arid, winters are
mild and rainy. The average temperature
in winter is 10°C and 28°C in summer.
The annual temperature difference is for
about 15°C. Students were offered more
detailed information in higher grades. Students were taught that the ‘mild temperature zone’ is the ‘Mediterranean climate’
seen between the latitudes of 30°-40° and
it was mainly seen in the Mediterranean
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 29
Paloma Yayınevi, dünyanın en önemli jeopolitik analistlerinden Gwynne Dyer’in “İklim Savaşları, Dünya Aşırı
Isınırken Hayatta Kalma Mücadelesi” başlıklı kitabını,
Füsun Özlen’in çevirisi ile geçtiğimiz yıl yayınlamıştı. Bu
kitaba “Ütopyalar ve Distopyalar Arasında Kaf Dağına
Hareket” başlıklı bir önsöz yazan Ömer Madra, Dyer’ın
bu eserini çok önemli bir “distopya” olarak nitelendiriyor. Distopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal
toplum anlamındaki “ütopya’nın tersi, yani “kötü” bir
toplum düzeni ve geleceğin anlatımı. Dyer düzinelerce
yönetici ve uzmanla söyleşi yaptıktan sonra yazdığı bu
kitapta ülkelerin gelecek senaryolarına da yer vermiş.
İklim değişikliği sonucu iyice kıtlaşan kaynak paylaşımı
nedeniyle kitlesel savaşlar çıkacağına işaret eden Dyer’in,
2018’de AB’den tamamen kopacağını öngördüğü Türkiye senaryosu ise 2035 yılına ait olup, komşularla ilişkiler,
savaşlar ve GAP projesine de değiniyor. Mamafih bir distopya olsa da, kitap yaşanacak zararı sınırlandırmak için
en güçlü umutların nerelerde yattığına da işaret ediyor.
Okuma listelerinin en başında yer alacak bir çalışma...
(palomayayinevi.com)
A Book: Climate Wars
A Scenario: TURKEY 2035
Last year, Paloma Publishers in Turkey published the
world-renowned geopolitical analyst Gwynne Dyer’s book
titled ‘Climate Wars: The Fight for Survival as the World
Overheats’ in Turkish with Füsun Özlen’s translation. Ömer
Madra wrote a foreword for the book with the title ‘Moving
to Mountain Kaf between Utopias and Dystopias’ where
he argues that Dyer’s book is a very important dystopia. A
dystopia is an imagined place or state in which everything
is unpleasant or bad, typically a totalitarian or environmentally degraded one, it is the opposite of utopia. After
meeting dozens of leaders and experts and interviews with
them, Dyer has also written individual scenarios for countries. Dyer argues that due to the scarce sources there will
be mass wars and he states that Turkey will be completely
separated from EU in 2018. His anticipations for Turkey
cover the period till 2035 and he mentions relations with
neighbouring countries, wars and the GAP project.
Even though the book is a dystopia, there are very strong
clues for minimising the loss we will all be bearing.
(palomoyayinevi.com)
Al Gore
(Shutterstock, stocklight)
Bir kitap: İKLİM SAVAŞLARI
Bir Senaryo: TÜRKİYE 2035
lar kullanıldıkça,
Karbondioksit alıp oksijen veren ağaçlar ve yeşil
alanlar yok edildikçe,
Kıyılar yapılaşmaya ve tarıma açılıp, doğal doku
bozuldukça,
HES’ler ve barajlarla akarsular kurutuldukça,
Kentlerde yağmur sularını emen toprak alanlar
betonlaştırılıp üzerine yoğun yapılaşma eklendikçe, yapılar arasında serbestçe dolaşan hava
akımı, sayısı gittikçe artan gökdelenler nedeniyle
kesintiye uğratıldıkça,
Tarlalarda, seralarda kimyasallar, zehirler kullanılıp, sera gazları havaya salındıkça,
doğa da bunları karbondiokside dönüştürüp
atmosfere bırakıyor. Bilim dünyası, karbondioksit
artışına yol açan etkenlerin %90’ının sera gazları
olduğunu söylüyor. Sonra? Bu artış, yerküremizin
yaydığı kızılötesi ışımanın, fazla karbondioksitle
yoğunlaşıp, atmosferden çıkışını engelliyor, o da
geri dönüp dünyayı ısıtıyor. Isınan yerküre de
bildiğimiz iklimlerin huyunu suyunu değiştiriyor.
Nitekim yerkürenin ortalama sıcaklığı son yüzyılda 0.8 derece artmış. Son yüz yılda atmosferdeki
sera gazlarının miktarı ise %30 artış göstermiş.
Uluslararası alarm çanları
İklim değişikliği ve küresel ısınma olgusu farkedileli çok oldu da bu gidişi durdurmak için nasıl
harekete geçilmesi gerektiği konusu ülkelerin
eğitim ve gelişmişlik düzeyine göre değişiyor.
Bununla birlikte uluslararası alarm çanları herkes
için çalınmaya başlamış durumda. 1988’de
Birleşmiş Milletler’in iki alt kuruluşu olan Dünya
Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) işbirliği yaparak
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC
http://www.ipcc.ch ) kurmuştu. IPCC’nin temel
görevi, iklim değişikliği alanında var olan tüm
bilimsel çalışmaları inceleyerek bunları güvenilir
bir biçimde insanlığın hizmetine sunmak. Bu nedenle kuruluşundan bu yana 6-7 yıllık aralıklarla
iklim değişikliğinin geldiği durumu ve gelecekte
30 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
International alarm bells
It has been a long time since people have become aware of climate change and
global warming, however the response to these phenomena and the level of
action taken changes from one country to another depending on the level of
education and development. The internation alarm bells, on the other hand,
are ringing for everyone. In 1988, two subsidiaries of the United Nations, The
World Meteorological Organization (WMO) and the United Nations Environment Programme (UNEP) have collaborated and built the Intergovernmental
Panel on Climate Change (IPCC http://www.ipccc.ch).
The main task of the IPCC is to provide the world with a clear scientific view
on the current state of knowledge in climate change and its potential environmental and socio-economic impacts. Since its establishment, IPCC publishes
assessment reports and a final report on climate change and the expected
changes in the future in every 6-7 years. The final report after 2007 will
be disclosed on 31 October 2014 in Copenhagen during a meeting with the
participition of global policy-makers and organizations working in this area.
However, the most important of the assessment reports, the ‘scientific report’,
has been leaked to the press through the ‘stopgreensuicide.com’ website. The
report very clearly states that the main reason for climate change is the human being and the consumption of coal, oil and natural gas.
Hortum, su yada ısınan havanın silindir şeklinde yükselmesiyle oluşan, dönerek gezen
bir rüzgâr. Meğerse 2010’dan bu yana Türkiye’de 23 hortum hadisesi olmuş da pek farketmemişiz. Balıkesir, Ankara ve Elazığ’daki hortumlar can da almış. Geçtiğimiz Ağustos
basının “Tufan başladı” başlığıyla duyurduğu İstanbul hortumları ile cümleten uyandık.
Artık bizim de hortumlarımız var. Belgesel tadında izlemeye alışık olduğumuz dünyanın
başka yerlerindeki hava afetlerini bundan böyle daha tedirgin izleyeceğiz.
İTÜ Meteoroloji Müh.liği Bşk., Afet Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi Md. Prof.
Dr. Mikdat Kadıoğlu, küresel iklim değişikliği nedeniyle kuraklık, sıcak hava dalgaları, ani
seller, deniz suyu seviyesinde yükselme gibi meteorolojik afetlerin Türkiye’de de artmasının beklendiğini belirtmiş. Kadıoğlu, “Türkiye’de gelecekte hortumların sayısı, şiddeti ve
etkili olduğu sürede de artış olacak” diyor. Hortumlar, 100 ile 600 m çapında, ABD’de
görülen tayfunlar ise 500 km’lik büyük bir alanı etkiliyor. Korunmak için AKUT’un şu
videosunu izlemekte yarar var: http://youtu.be/llm27LspMIg
Shutterstock, Baloncici
The culprit of global warming and climate change!
Some people do not believe without seeing. Tha fact that the environmentalists cries over ‘global warming’ and ‘climate change’ and their call for action
have been ignored is a proof of this ignorance. The earth is not getting warm
without any reason, of course. Although the earth goes through some changes
due to the continental movements which might change the angle of rays coming from the sun, it takes millions of years for these to cause climate change.
Which is to say the climate change we are witnessing is not nature’s doing.
And who is the culprit then? The answer is very simple: human beings! Human
beings and their waste of carbondioxide gas! How? Let us have a look at a few
examples:
As the industry uses nature as raw material for production and throws its
waste of production into soil and water, as consumers create wastes of plastic
bottles, frying oil and detergents, as people use fossil fuels like oil, coal and
natural gas, as trees and green areas consuming carbondioxide and producing
oxygen are destroyed, as shores are opened for construction and agrilture and
the natural texture is harmed, as rivers are dried up with dams and hydroelectric power plants, as more and more chemicals and toxic substances are used
in fields and greenhouses and as greenhouse gases are released to atmosphere, nature turns all these waste materials into carbondioxide. The world of
science tells us that 90% of the factors causing the increase in carbondioxide
is the greenhouse gases. And then? This increase prevents the densification of
the infrared radiation emitted by the Earth and encapsulates it within the atmosphere and it comes back to warm up the world. Once the Earth is warmed
up, the climates as we know them keep changing. Thus, the average temperature of the Earth increased 0.8 degrees in the last century. The amount of
greenhouse gases in the atmosphere increased by 30% in the last century.
TUFAN HİÇ DE BİZDEN SONRA
DEĞİL, ŞİMDİ VE BURADA!
THE FLOOD IS NOT AFTER US, IT IS NOW AND HERE!
A hurricane is a roaming storm with a violent wind emerging with the air rising in a cylinder
form. It seems that there have been 23 hurricane cases in Turkey since 2010 and we
have not been aware! We have lost lives to hurricanes in Balıkesir, Ankara and Elazığ. Last
month, in August, the press had captions like ‘Flood is Here’ about the hurricnes in Istanbul
and these pieces of news have made us all alert. Now we have our own hurricanes. We
used to watch hurricane events like a piece of documentary, but from now on we will be
more anxious about them.
Prof. Mikdat Kadıoğlu, head of ITU Meteorological Engineering Department and Disaster
Management Center, stated that due to global warming, Turkey will face meteorological
events like draught, heat waves, sudden floods and increases in sea levels. Kadıoğlu argues
that ‘the number, intensity and duration of hurricanes in Turkey will increase in the future’.
Hurricanes have a diameter of 100 to 600 meters, whereas typhoons in the US affect and
area of 500 km. AKUT’s video in this link might give you some tips for protection: http://
youtu.be/llm27LspMIg
(Shutterstock, Nemar74)
and South Marmara regions and on the Aegean shores of Thrace. The annual
precipitation changes between 600 to 1000 mmm. Most of the rain falls in
winter and the leat in summer. In Central and Eastern Anatolia where there
is heavy snow, freezing cold and extreme temperatures, there was no need to
worry, because it was the extension of this ‘mild temoperature zone’ into the
inlands! However, in recent years there is an interesting phenomenon people
live through. Everyone now feels that Turkey’s climate is no longer ‘mild’!
There is no rainfall in winter, the temperature on a day in February might be
as high as 19°C and summers remind us of Africa! In recent years we have
also been talking about summer floods, hails and ‘hurricanes’. Is our mild temperature zone turning into a myth?
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 31
Global environmentalists and Al Gore
Some environmentalist activist civil institutions, on the other hand, argue that
such attempts only serve to perpetuate the existing systems rather than fighting against factors for environmental pollution. Hence, they organize some
alternative climate summits and unroll alternative solutions. The Global Action
Group (www.kureseueylem.org) in Turkey, for example, says that they will
‘change not the climate, but the system’. The group calls for a summit on September 20-21. The American politician and famous environmentalist Al Gore,
founder of the Climate Reality Group, suggested a number of things during his
group’s meeting held in Istanbul on June 23:
Every religion prescribes the protection of nature, however you need to have
some democratic ways for that.
Change your light bulb, but spare your real labour for amending the laws for
fighting against climate change!
If you consider the carbon footprint of a product you are buying, the producers will have to consider it as well.
Result: Enjoy you new climate zone!
Well, in which climate zone are we, then? The meteorological engineer Prof.
beklenen değişiklikleri açıklayan ara raporlar ve bir nihai rapor yayınlıyor.
2007’den sonraki nihai raporunu 31 Ekim 2014’de Kopenhag’da, dünya
ülkelerinin politika belirleyicileri ve bu alanda çalışan kuruluşların katılımıyla yapılacak toplantıda açıklayacak. Mamafih, ara raporların en önemlisi
olan “bilimsel rapor”, daha önce “stopgreensuicide.com” sitesinden basına
sızdırılmış. Bu raporda iklim değişikliğinin bütün sebebinin insan ve onun
yaktığı kömür, petrol ve doğalgaz olduğu belirtiliyor.
Küresel çevreciler ve Al Gore
Kimi çevreci aktivist sivil kuruluşlar ise bu gibi çalışmaların iklim değişikliğine yol açan uygulamaları değil, varolan sistemleri sürdürdüklerini ileri
sürüp alternatif çözüm yolları, iklim zirveleri düzenliyor. Örneğin Türkiye’deki Küresel Eylem Grubu, (www.kureseleylem.org) “İklimi değil, sistemi
değiştireceğiz” diyerek 20-21 Eylül için bir zirve çağrısı yapıyor.
ABD’li politikacı ve ünlü çevreci Al Gore ise kurucusu olduğu İklim Gerçekliği grubunun 2013 Haziran’ında İstanbul’da yapılan toplantısındaki
önerileri arasında bakın neler önermiş:
Her din doğanın korunmasını öngörür, ancak bunun yanında demokratik
yolların da çalıştırılması gerekir.
Ampulünüzü değiştirin ama asıl emeğinizi iklim değişikliğinin artmasına
neden olan kanunların değiştirilmesine yönlendirin!
Bir ürünü satın alırken o ürünün karbon ayakizini de hesaba katarsanız, o
ürünü üreten kişiler de hesaba katmak zorunda kalır.
Sonuç: Yeni iklim kuşağımız hayırlı olsun!
Peki biz artık hangi iklim kuşağındayız gerçekten? İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen, 10 Ağustos 2014 tarihli
Hürriyet’e verdiği demeçte Türkiye’nin de artık “yarı tropik” bir iklime
sahip olmaya başladığını belirtiyor. Şen’e göre hortumun Marmara Denizi
üzerinde olması, Türkiye’nin her yerinde yaşanabileceğinin de bir göstergesi. Yağışlar şehir üzerinde olduğu zaman “şehir seli” denilen sel baskınları,
su birikintileri oluşuyor. Şen, tıpkı Üsküdar’da, Ankara’da olduğu gibi
yanlış yapılaşma ve yeşil alanların çok azalması yüzünden büyük şehirlerde
suyun toprağa geçemediğini, yüzeysel akışlarla bir yerlerde biriktiğini söylüyor. Orhan Şen, yağışların fazla olmasına rağmen içme suyu barajlarına
faydası olmadığını, çünkü yüzeysel akışlarla akıp gittiğine dikkat çekip “bu
tür yağışlarla kuraklık birbirinin kardeşi derler”, diye ekliyor.
TÜRSAB, gerek kendi ülkemiz gerek yerküremiz için en büyük ve en önemli
sorunun “çevre” olduğuna dikkat her fırsatta çekiyor. Şimdi de tekrarlıyoruz. Politika belirleyici, karar alıcı, üretici, tüketici... hepimiz topyekun
çöküşü engellemek için harekete geçmeli, payımıza düşeni yapmalıyız!
Bunun aksi başımızı kuma gömmek, bir daha da oradan çıkaramamak ile
sonuçlanacaktır.
32 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
Orhan Şen from Istanbul Technical University made a statement in Hürriyet
newspaper on 10 August 2014 and made it clear that Turkey has started
to assume a ‘semitropical’ climate. According to Şen, the fact that we had
a hurricane in the Sea of Marmara is a clear indication that we can have it
everywhere in Turkey. When the rain falls over a city we have ‘city floods’ and
backwater areas. Orhan Şen states that although the amount of rain is big, it
does no good for dams of drinking water, because it is lost in surface currents.
He states that ‘these kinds of rain foretell draught’.
TÜRSAB uses every opportunity to highlight the fact that both for Turkey and
the world the greates challenge is the environment. And now we are repeating
our message. Policymakers, producers, consumers… We all need to act hand
in hand to prevent this disaster and assume responsibility! If not, we will lose
our world forever.
AKYAKA
Muğla’nın Ula ilçesine bağlı Akyaka, çam ağaçlarıyla
çevrili plajları, ödüllü ahşap evleri ve güleryüzlü
halkıyla, tatilde lükse değil, doğallığa hasret
kalanların adresi. Biyoçeşitliliği ve Özel Çevre
Koruma Bölgesi olması nedeniyle de Türkiye’deki
“Yavaş Şehir”lerden (CittaSlow) biri...
AKYAKA
Akyaka, in the Ula district of Muğla, is an ideal destination
for those who look for naturalness instead of luxury on their
holidays. The place offers its visitors beaches surrounded
by pine trees, awarded wooden houses and smiling people.
Thanks to its biodiversity and its being part of the Special
Environment Protection Region, it is one of the Slow Cities in
Turkey.
 Rasim Konyar
Gökova Körfezi ve Akyaka. Gökova Gulf and Akyaka.
34 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
“Roma’yı gör, orada öl, Gökova’yı gör, orada yaşa”
Halikarnas Balıkçısı
“See Rome once and die there in happiness, but see
Gökova and live.”
Fisherman of Halicarnassus
Akyaka, tatilciler için, yakın zamana kadar, gidip kalınan, tatil için tercih
edilen bir seçenek değil, bir uğrak noktası olmuştu. Muğla’ya bağlı bu
şirin belde, Marmaris, Bodrum, Fethiye ve Çeşme gibi turistik tatil yerlerini
tercih edenler için, varacakları yere giderken geçtikleri bir yolüstü dinlenme
yeriydi. Ama artık öyle değil. Üstelik Akyaka, biyoçeşitliliği ve Özel Koruma
Bölgesi olması nedeniyle ülkemizde “CittaSlow”; “Yavaş Şehir” olma özelliğine sahip olabilen 9 ayrıcalıklı yerden biri...
Gökova Körfezi’ne nâzır nefis manzarasıyla görenleri büyüleyen Akyaka,
aslında körfezdeki koylardan biri. Ancak hem diğer koylara göre büyüklüğü hem de buradaki yerleşimin merkezi olması nedeniyle, Gökova Körfezi
denilince akla gelen ilk ilçe...
Burası, bâkir kalmış son tatil merkezlerinden... Gerçekten de pek çok şehir
insanı, burada doğayla, çam ağaçlarının, okaliptüs çiçeklerinin ve şeftali
bahçelerinin baş döndürücü kokularıyla başbaşa kaldığında, bir tatilde
doğanın sunacağı nimetlerden başka birşey istemediğini hatırlıyor.
Benzerini bulmak zor
Bir yanında Azmak deresi, bir yanında Gökova Körfezi’yle Akyaka, Ege’nin
saklı cenneti. Akyaka’da her türlü motorsuz su sporu, tarih ve doğayla
kucak kucağa orman yürüyüşleri, kaya tırmanışları yapabilir, bisikletle çevreyi gezebilir, Sakartepe’de yamaç paraşütünün adrenalin dolu büyüsünü
tadabilir, Azmak sularında tatilinize kano heyecanını yaşayacağınız bir gün
Until very recently Akyaka had not been a place opted for and frequented by
holiday makers; it had merely been a stop on the way. This lively district in Muğla
had been a rest point for those who were on their way to some touristic destinations like Marmaris, Bodrum, Fethiye and Çeşme. But this is no longer the case.
Morover, thanks to its biodiversity and its being part of the Special Environment
Protection Region, it is one of the 9 privileged Slow Cities in Turkey...
Akyaka, three hours away from Çeşme, enjoys a gorgeous view of the Gökova
Gulf and it is an alluring district. Akyaka is actually one of the small bays in the
Gökova Gulf. But because it is bigger than the other bays nearby and since it is
the centre of residents in the region, Akyaka is the first name that comes to mind.
This place is one of the last virgin holiday destinations… When city-dwellers come
here, they are bewildered by nature, the pine trees, the alluring scents of eucalyptus and peach trees and they immediately understand that nature actually offers
all for a peaceful holiday.
It is a matchless place
Akyaka, surrounded by the Azmak Creek on one side and the Gökova Gulf on
the other, is the hidden heaven of the Aegean region. All kinds of motorless
water sports, forest walks in history and culture, rock climbing and cycyling are
among many other activities you might try in Akyaka. You can try paragliding in
Sakartepe for a high-intake of adrenaline and add another day to your holiday by
canoeing on the Azmak Creek. Cycling tours will allow you to discover the local
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 35
ekleyebilir, bisiklet turlarıyla çevre köylerdeki yerel kültürü keşfedebilirsiniz.
Bu saklı cennete yolunuz düşerse gezeceğiniz yerlerin en başında Sakartepe geliyor. Eşsiz bir manzaraya sahip olan Sakartepe’de yürüyüş sırasında
bol bol fotoğraf çekebilirsiniz çünkü bir daha böyle bir manzara, böyle bir
doğal doku ve canlı türünü bir arada bulmanız zor olabilir. Akyaka Köyü
de görmek isteyeceğiniz güzellikler arasında. Gökova sahilinde kurulu olan
Akyaka Köyü huzur dolu ortamlar arayanlar için eşi bulunmaz dinginlikte.
El değmemiş doğası, sevecen köy halkı ile burası dünyada olduğu gibi
Türkiye’de de benzerleri az sayıda kalan yerlerden. En iyisi yürüyerek
keşfetmek. Gökova-Akyakayı Sevenler Derneği, harika bir yürüyüş rehberi
hazırlamış; şuradan indirebilirsiniz: www.akyaka.org/download/adim-adimgokova-rehberi.pdf
YAPMADAN DÖNMEYİN
Azmak Deresi’nda tekne gezintisi
Köy merkezinde oturup gelene geçene bakarak ve şöyle tavşankanı bir
bardak çay içerek gün akşam olur. Burada İskele mevkiini, birbirinden
lezzetli zeytinyağlı yemekleri ve taze ızgara balıklarıyla insanın iştahını açan
restoranları, köy çarşısını ve plajları ziyaret etmeyi unutmayın. Özellikle
Çınar Plajı ve Akyaka Plajı, berrak denizi ve altın kumlu plajlarıyla tatilcilerin gözdesi. Koyları gezerek denize girmek isterseniz, günlük tur ve mavi
tur teknelerini de bulabilirsiniz burada. Bu turlarla, Akbük Koyu, Değirmenbükü, Küfre Koyu, Boncuk Koyu ve kumuyla meşhur Sedir Adası, gezinizi
güzelleştirecek. Akyaka’nın en önemli doğa harikalarından biri de Azmak
Deresi. Bölgeye gelenlerin gezi rotalarında vazgeçilmez yerlerden biri, su
altı ve su üstü bitki örtüsü zengin Azmak’ta tekne gezintileri yapabilir, nehir
kenarındaki restoranlarda keyifli vakit geçirebilirsiniz. Azmak etrafında bir
şeyler içip dinlenebileceğiniz çay bahçeleri de mevcut. Azmak Deresi’ne evlerde su olmadığı dönemlerde kadınlar çamaşırlarını burada yıkadıkları için
Kadın Azmağı da deniyor. 1200 m boyunca giden ve plaj kıyısında denizle
buluşan, bu doğal akvaryumda diğer su altı canlıları ve bitkilerin yanısıra
• Nefis Akyaka çam balını ekşi mayalı köy ekmeğine sürüp yemeden,
• Dağlardan toplanmış adaçayı ve kekikten taze taze çay demleyip içmeden,
• Sahildeki ağaç evlerde konaklamadan,
• Kahvede oturup bir bardak çay içmeden,
• Kadın Azmağı Deresi kıyılarındaki lokantalarda balık yemeden,
• Tekne turuna katılıp koy koy dolaşmadan,
• Akyaka ile Marmaris arasında kalan “Okaliptüslü Yol”u görmeden...
THINGS TO DO
• Spread the delicious honeydew honey on a slice of sour-fermented village bread,
• Drink the tea brewed with sage and thyme collected fresh from the mountains,
• Stay in the tree-houses on the shore,
• Drink a glass of tea in the café,
• Eat fish at one of the fish restaurants on the shore of the Azmak Creek,
• Visit all the bays on a boat,
• See the Eucalpytus Road between Akyaka and Marmaris...
su samurlarını bile görebileceğinizi de hatırınızda tutun.
Akyaka’yı diğer Ege beldelerinden ayıran bir özellik de evleri. Bitişik düzen
değil, içinde ve dışında ahşap ve yerel malzeme kullanılmış, bahçeleri
büyük ve rengarenk çiçeklerle donatılmış, Akyaka evleri adıyla anılan bu
evler, Ula’nın eski evlerinden örnek alınarak yapılmış. Bunun öncüsü ise
Nail Çakırhan. 1983’de yaptığı bu ev ile Ağa Han Mimarlık Ödülü’nün de
sahibi olan merhum Çakırhan, ahşap oymalı, balkonlu, doğal taş zeminli
eski Ula evlerini örnek alarak Akyaka’da bu evi yaptıktan sonra, Akyakalılar
da kendi evlerini yaparken onu örnek almışlar. Akyaka evlerindeki ahşap
saçaklar, kapılar, tavanlar, dolap kapaklar dantel gibi işlenmiş, oymalarla
bezenmiş.
Akyaka’da kaya mezarları (üstte), Okaliptüslü Yol (sağda).
Rock graves in Akyaka (above), The Eucalyptus Road (right).
36 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
YAVAŞ ŞEHİR AKYAKA
Akyaka; biyoçeşitliliği ve Özel Çevre Koruma Bölgesi olması nedeniyle bir Yavaş Şehir.
Cittaslow, 1999 yılında İtalya’da kurulmuş uluslararası bir belediyeler birliği. Kelime
kökeni İtalyanca “Citta (Şehir)” ve İngilizce “Slow (Yavaş)”kelimelerinin birleşmesiyle
türetilen Cittaslow, “Sakin Şehir” anlamında kullanılıyor.
Sırtını yemyeşil dağlara, eteklerini masmavi sulara yaymış sessiz, sakin, huzur dolu bir
kasaba olan Akyaka’da yediğiniz içtiğiniz her şey yörenin doğal ortamında, sağlıklı bir şekilde yetiştiriliyor. Çevre ve gürültü kirliliği yok. Ne yana baksanız yeşil, ne yana baksanız
mavi, ne yana baksanız tarih. Etrafınızda gözü rahatsız eden bir yapılaşma yok.
Türkiye’de Akyaka dışında Gökçeada, Seferihisar, Taraklı, Yenipazar, Yalvaç, Perşembe,
Vize ve Halfeti de Yavaş Şehirler arasında yer alıyor.
culture in the nearby villages. If you happen to visit this hidden heaven, Sakartepe
should be your first destination. With its magnificent view, Sakartepe offers you
many opportunities for taking beautiful photographs. That would a good thing to
do, because you may not be able to find such a natural and beautiful place with
such a rich biodiversity again. Akkaya Village is another place you may want to
visit. For those seeking peaceful places, the Akyaka Village on the shore of the
Gökova Gulf is a unique place. Its virgin nature and lively people, it is a rare place
not only in Turkey but in the whole world. The best is to discover the place on
foot. The Gökova-Akyaka Lovers Association has prepared a magnificent walking
guide. You can download the guide from the following link: www.akyaka.org/
download/adim-adim-gokova-rehberi.pdf
A Boat Cruise on the Azmak Creek
While sitting in the village centre and drinking your bright red tea, you will see
that it is already evening time. Here, you should not forget visiting the Pier Area,
the restaurants with delicious olive oil dishes and grilled fish, the village bazaar
and the beaches. The Çınar and Akyaka beaches especially offer a unique experience to tourists with their clear sea and golden sand. If you want to visit the bays
and swim in the sea, there are different daily tours and you can even rent boats
on a daily basis. The tours will take you to the Akbük Bay, Değirmenbükü, the
Küfre Bay, the Boncuk Bay and the Sedir Island famous for its sand.
The Azmak Creek is another natural beauty of Akyaka. As one of the most interesting destinations for visitors to Akyaka, the Azmak Creek offers nice views with
its rich foliage. You can enjoy boat trips and taste some local food at the restau-
SLOW CITY AKYAKA
With its biodiversity and its being part of the Special Environment Protection Region, Akyaka
is a slow city. Cittaslow is an international union of municipalities established in Italy in
1999. The word comes from the Italian ‘Citta’ (City) and the English word ‘Slow’.
Everything you eat and drink in Akyaka is produced in a natural way. The place enjoys
a surrounding full of evergreen mountains and blue seas. Whereever you might look, you
will see the green, the blue and the history. There are no ugly buildings at all. Other than
Akyaka, Gökçeada, Seferihisar, Taraklı, Yenipazar, Yalvaç, Perşembe, Vize and Halfeti are
the other Slow Cities in Turkey.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 37
Antik adı İdima
Akyaka’nın bulunduğu bölgede bir Karia kenti olan İdima adlı bir kent
kurulduğu biliniyor. Bu kentin yerleşim alanları arasında Akyaka, 3 km.
doğusunda Kozlukuyu Köyü, aynı köyün Yazılıtaş mahallesi, Orman Kampı
ve içinde de Eski İskele bulunuyor.
İdima, MÖ 546 yılında Harpagos komutasındaki Pers orduları tarafından
işgal edilmiş. Pers yönetimi yörenin dini ve geleneksel yaşamına değişiklik
getirmemiş. MÖ 484-405 yılları arasında Pers yönetimi yerini Atina öncülüğündeki Delos Deniz Birliği’ne bırakmış.
Birinci yüzyıl sonlarında İdima, Roma kenti olmuş. MÖ 48 yıllarında Julius
Sezar bölgeden geçerek Rodos Adası’na gitmiş. Mısır Kraliçesi Kleopatra MÖ 41 yılında İdima sahillerden geçerek Efes’i ziyaret etmiş. Kent,
Roma İmparatorluğu Dönemi’nde önemini korumuş. Roma Dönemi ile
ilgili tek ve bugün kayıp olan bir yazıt, İmparator Vespasian için yazılmış.
DİĞER
KOYLARI DA
GÖRÜN
Akyaka’ya gittiğinizde etrafta bir çok
başka güzel koy göreceksiniz. Göksu
Körfezi’nde 70’i aşkın koy bulunuyor.
Bunlar arasında en güzellerinden biri
sessizliği ile ünlü Akbük Koyu. Tertemiz
deniziyle huzurlu ve sakin bir köşe
burası. Körfezin kuzeyinde yer alan bu
koyda Karia Antik Kenti ile Keramos
kalıntılarını görebilirsiniz. Akbük
Koyu’na isterseniz Akyaka’dan sahil
boyunca süren 25 km.lik yolla da ulaşabilirsiniz. Ama tekneyle, denizden ulaşmak hiç şüphesiz daha zevkli olacaktır.
Babuş Bükü, Çamaltı Koyu, Velibükü,
Nergiz Burnu, Karamuk Kayalığı, Fener
Koyu bu rotada göreceğiniz diğer bazı
koylar arasında yer alıyor.
Akbük’den manzaralar.
Views from Akbük.
VISIT OTHER BAYS AS WELL
Once in Akyaka, you will be seeing many other beautiful bays. There are more than 70 bays in
the Gulf of Göksu. Akbük is one of the best famous for its silence. This is an exceedingly peaciful place with its clean sea. You can see the Karia Antique City and the Keramos remnants in
the north of the Gulf. If you like, you can reach the Akbül Bay by the 25 km coastal road from
Akyaka. But of course going there by boat would be much more pleasurable. Babüş Bükü,
Çamaltı, Velibükü, Nergiz, Karamuk Rocks and Fener are among the other bays you can visit
on this route.
38 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
rants. There are many tea gardens around the Azmak Creek where you can have
some tea and rest a bit. When houses in the region did not have running water,
women used to wash their linen and clothes in the river. Please also keep in mind
that with its length of 1200 meters and which meets with the sea at the beach,
this natural aquarium hosts numerous sea creatures and plants, and even sea
otters. Another distinctive feature of Akyaka is its houses. The detached houses
have been built with wooden material and their gardens have been adorned with
colourful flowers. Also known as Akyaka houses, have been modelled on the
traditional houses of Ula. Nail Çakırhan is the pioneer of this. The late Çakırhan
was awared with the Ağa Han Architecture Award for the house he built in 1983.
After the building this house in Akyaka with its wooden carvings, balconies, natural stone tiles, people in Akyaka have taken this house as a model for their own
houses. The wooden canopies doors, ceilings and lids of cabinets are all adorned
with fine wood carvings.
Akyaka’nın ünlü evleri ve Azmak’tan bir
görüntü.
The famous houses of Akyaka and a view
from Azmak.
İnişdibi’nde bulunan kalede 1922 yılında yapılan kazıda Roma Dönemi
mozaikleri görülmüş.
Kaya mezarları
Üçüncü yüzyıl ortalarında Roma İmparatorluğu’nun içten içe zayıflamasından, yıkıcı depremlerden ve çok uzun süren bir veba salgınından sonra bölgedeki devletler de zayıflamaya başlamış. Çevre kentlerin çoğu ve İdima,
terk edilmiş, sonra yok olmuş.
Akyaka çevresindeki en önemli tarihi kalıntılar, İdima Antik Kenti’ne ait
kaya mezarları. Bu kaya mezarları Gökova Köyü’nün kuzeyinde ve AkyakaGökova yolu üzerinde yer alıyor. Buralardaki kaya mezarlarının çoğunda
cephe yok, sadece ölü gömülen boşluklar bulunuyor. Ancak mezarlar
geçen uzun zaman içinde soyulmuş ve bozulmuş. Bunlardan üç tanesi ise
günümüze dek korunmuş.
Akyaka, doğal güzellikleri ve huzur veren havasıyla sakin ve sessiz bir tatil
düşleyenlerin favori adresi. Ülkemizin bu en bakir tatil beldesini yakından
tanıma fırsatı kaçırılmamalı. Yolu Akyaka’ya düşenlerin, oradan ayrılırken
yanlarında götürdükleri son şeyin, ormandan ve kıyıdaki çeşitli ağaç ve
bitkilerden gelen ve derin derin soluyup ciğerlerine doldurdukları ferahlatıcı koku olması da boşuna değil!
Its antique name is Idima
It is known that there was a Karia city called as Idima where Akyaka stands today. 3 km east to the settlement areas of Akyaka, there are the Kozlukoyu Village
and the Yazılıtaş neighbourhood, the Forest Camo and the Old Pier. Idima was
conquered by Persian armies commanded by Harpagos in 546 B.C. The Persian
rule has not changed the religious and traditional structure of the region. Between
484 and 405 B.C. the Persian rule has given its place to the Delos Sea Union led
by Athens. At the end of the 1st century Idima became a Roman city. At around
48 B.C. Julius Caesar passed from this region and went to the Rhodes Island. The
Egyptian Queen Cleopatra also visited the Idima shores and visited Ephesus in
41 B.C. The city preserved its importance during the Roman Era. An inscription
about the Roman Era, which is lost today, was written for Emperor Vespasian.
The excavation made in the castle in İnişdibi in 1922 revealed mosaics belonging
to the Roman Era.
Rock Graves
In the middle of the third century, the Roman Empire was getting weaker and
weaker due to earthquakes and a long-lasting plague. After these blows the states
in the region also got weaker. Many of the towns in the area and Idima were
abandoned and then disappeared. The most important historical monuments in
and around the Akyaka region are the rock graves belonging to the Idima Antique
City. These rock graves are in the north of the Gökova Village and on the AkyakaGökova highway. Most of the rock caves do not have façades, but only niches for
the dead. However, the graves were robbed and destroyed. Three of them have
been preserved till the present day.
Akyaka is a favourite destination for those who dream about natural beauties
and peace. You should not miss this opportunity to visit this virgin place. It is for
a very justifiable reason that those who return from Akyaka take with them the
fresh air of the forest.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 39
KONGRE, TOPLANTI VE
ETKİNLİK SEKTÖRÜ FUARI
26-28 ŞUBAT 2015 İSTANBUL KONGRE MERKEZİ
116
KATILIMCI
FİRMA
209
300
HOSTED
BUYER
500
YABANCI
YABANCI
AME Oturumlar
AME Regional Association Day Programme
Medical Meetings Day
ESA (Event Safety Alliance) Toplantısı
Üniversite Öğrencileri Sektörle Buluşuyor
YERLİ
YERLİ
TÜRKİYE VE GLOBAL M.I.C.E. SEKTÖRÜNE
YÖN VERENLER BU FUARDA!
26 Şubat 2015 Network Parti - 27 Şubat 2015 3. ACE of M.I.C.E. Ödül Töreni
www.ameistanbul.com
P: (+90) 216 465 95 56 - 57 F: (+90) 216 465 95 58
E: [email protected]
Etkinlik Mekan Sponsoru
Endüstri Partnerleri
BU FUAR 5174 SAYILI KANUN GEREĞİNCE
TOBB İZNİ İLE DÜZENLENMEKTEDİR
Etkinlik Sponsorları
Medya Partnerleri
P 280 C
C100 M85 Y5 K22
P 151
C0 M60 Y100 K0
Etkinlik Yönetimi Sponsoru
Ç E V
R
Y Ö N E T
M
Otel Sponsorları
ŞEYLERİN TARİHİ
history of things
TUZ
küçük, beyaz, sihirli kristal
SALT
Small, white, magical crystal
42 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
Su, içinde çözülen mineralleri taşıyıp göl, deniz ve kayalıklarda biriktirmiş,
insan da onları bildiğimiz tuza dönüştürmüş! Gıda koruma, tatlandırma,
hayvancılık, dericilik, kimya endüstrisi, bataklık kurutma, buzlu karayollarına
serpmeden başlayıp binlerce konuda kullanmış. Ama endüstriyel rafine tuz,
vaktiyle “beyaz altın” sayılan tuzu “beyaz zehir”e dönüştürmüş. Sakıncalı “3
beyaz”ın şahikasını üretip tüketen ABD’de de bile şimdi lokantada tuzluk
yasakları var. Bizim “Aşırı Tuz Tüketiminin Azaltılması 2011-2015” projesi
gibi… Haydi tuza yakından bakalım!
Fransızca “sel”, İtalyanca “sal”, İngilizce “salt”, Almanca “Salz”, Latince’de
“sal”. Latince “sal” ve “Maria” kelimelerinden oluşan “tuzlu su” anlamındaki
“salmacudus” ise Türkçe’deki salamura!
Salata, salam, sosis, salça (salsa) da “tuzlanmış” demek. Farsçası “nemek”.
Eski Türkçe’de tuz ve nemek, tatlılık, güzellik, şirinlik anlamında kullanılmış.
Eski Çağlar
Tuzun tarihçesi ise şöyle bir sıralama ile özetleniyor:
• Avcı toplumlar tuz ihtiyacını avladığı hayvanlardan giderirmiş.
• Tarım toplumunda, deniz suyunun bitkiler üzerinde etteki gibi bir
lezzet yarattığı fark edilmiş. Birkaç bin yıl içinde de tuzun gıda saklama,
deri kurutma ve yara iyileştirmedeki rolü öğrenilmiş.
• Hem Asur tabletlerinde hem de Mısır papirüslerinde tuz üretiminden
sözediliyor. Mısırlılar Nil deltasında deniz suyunu buharlaştırarak tuz
üretmiş, mezarlarına tuzlanmış balık ve kuş eti koymuş.
• Bronz Çağı’nda Britanya Adaları’nda, deniz suyu ve kaynak suları toprak çömlekler içinde fırında ısıtılıp buharlaştırılarak, çöken
tuz kullanılmış.
• 4.700 yıl önce, Çinli bir yazar, 40’dan fazla tuz çeşidi olduğunu kaydetmiş ve tuz üretim yöntemlerini anlatmış. MÖ 800’e ait bir
belgede, Xia Hanedanlığı sırasında bin yıl önceki deniz tuzu üretimi
ve ticaretinden söz edilmiş. Çin hükümdarları tuzu bir gelir kaynağı
olarak değerlendirip, “tuz vergisi” öngörmüş.
• Heredot, Suriye limanlarıyla İran Körfezi arasında çöl üstünden
tuz ticaretini kaydetmiş. Dinyeper nehri kolları üzerindeki tuz kaynakları da Güney Rusya ile Ege arasındaki ticareti geliştirmiş.
• MS 1000’deki Maya uygarlığı, tuz üretimiyle yükselmiş, tuz ticareti
sayesinde zenginleşmiş ve tuz savaşlarına rağmen gelişmiş. Doğum kontrolünde mercanköşkü ve xul ağacı yaprakları, epilepside yağ, doğum sancısını
hafifletmede ise balla karıştırılan tuz kullanılmış.
• Yerli Kuzey Amerika kültürlerinin çoğu genellikle dişi tuz tanrılarına tapar,
büyük uygarlıklar da tuza kolay erişilebilen yerlerde kurulurmuş.
• İnkalar tuzu kuyulardan, Aztekler de buharlaştırdıkları idrardan sağlıyormuş.
• Orta Asya Türkleri, özellikle Uygurlar, tuzu kutsal sayarmış. Türk kültür ve
folklorunda geniş yeri olan tuza, “tuz-ekmek hakkı” kavramı gibi simgesel
işlevler yüklendiği, bunların Osmanlı Dönemi’nde de yaşadığı biliniyor.
Water has carried away the soluble minerals and accumulated
them in lakes, seas and people have turned it into what we know as
salt! Salt had been used in a thousand ways from food preservation, sweetening, animal husbandry, leather production, chemical
industry, in drainage and highway construction. However the industrial refined salt has turned the once ‘white gold’ into a ‘white poison’.
Even in the USA, where the ‘3 White Poisons’ were first produced and
consumed by the masses, we have strict bans on keeping salt shakers in restaurants. This is very similar to the project we have here:
‘2011-2015 Project on Reducing Salt Consumption’... Let’s have a
closer look at salt!
It is “sel” in French, “sal” in Italian, “salt” in English, “Salz” in German and “sal”
in Latin. The Latin words “sal” and “Maria” became “salmacudus” (salty water)
and it has later evolved into the Turkish word “salamura” which means soused
food!
Salad, salami, sausage and salsa all mean ‘salted’. The Persian word for salt is
‘nemek’. In Old Turkish, ‘tuz’ and ‘nemek’ were used to mean sweetness, beauty
and prettiness.
Ancient Times
This is a short chronology of the history of salt:
Çeşitli tuz kristalleri (solda).
Dünyanın çeşitli madenlerinden
çıkartılan tuz çeşitleri (soldan
sağa) Siyah Hawai, Kırmızı Hawai,
Celtic Tuzu, Pembe Himalaya
Tuzu ve Avusturalya Murray
Tuzu.
Different salt crystals (left).
Different sorts of salt extracted
from mines in different parts of
the world (left to right) Black
Hawai, Red Hawai, Celtic Salt,
Pink Himalayan Salt and Australia
Murray Salt.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 43
Romanya’daki Salina Turda Tuz Madeni (solda) ve Sicilya’da
yeraltı tuzları (altta).
The Salina Turda Salt Mine in Romania (left) and underground
salt in Sicily (below).
Roma Çağı
• Roma, Çin gibi tuz tekeli kurmamakla birlikte,
tuz fiyatlarını sıkı denetlemiş. Büyük Roma yollarından ilki, tuzu yalnız Roma’ya değil, yarımadanın iç
kesimlerine de taşımak için yapılmış.
• Roma ordusunda askerler aylıklarını bazen tuz
olarak “Salaria” adıyla alırlarmış. (İngilizce Salary)
Böylelerine “tuz verilen”; yani “Saldare” denirmiş.
Bugün İngilizce’de “asker” anlamına gelen “soldier”
gibi... Plinius, bir Romalı’nın günde 25 gr tuz tükettiğini yazmış.
• Tuzu imparatorluk kurmada zorunlu gören Romalılar, yayıldıkları yerlerdeki tüm deniz kıyılarına ve
bataklıklara; İtalya’da ise tüm tuzlu su kaynaklarına
60’dan fazla tuzla kurmuşlar.
• Tava yöntemli tuz üretimini de keşfeden Romalılarda tuz sofrada sunulurmuş. Tuz sunulması “bir
anlaşmanın bağlandığı” anlamına da geldiğinden,
ziyafette tuzluk olmayışı, düşmanca bir eylem diye
yorumlanırmış...
Ortaçağ, Rönesans ve Yakınçağ
• Orta Çağ’da genel olarak madencilikde sıkıntı yaşansa da tuz üretimi
sürdürülmüş. Tuz ticareti önemli ticaret yolları doğurmuş. Fransızlar, Venedikliler, Habsburglar ve diğerleri savaş bütçesi sağlamak için “tuz vergisi”
öngörmüş.
• Gezgin İbn Batuta, Sahra’da, bugünki Mali’deki, büyük bir cami dahil
tümüyle tuzdan inşa edilmiş Taghaza şehrini ziyaret etmiş. Tuzdan binalar,
şehri ziyaret edenleri büyülemişse de bölgede kullanılabilecek tek yapı malzemesi zaten tuz bloklarıymış. Taghaza’da çıkarılan tuz, 100 kiloluk tabletler
halinde, develerle 750 km uzaklıktaki Timbuktu’ya taşınırmış.
• Ortaçağ ve Rönesans’ta sofrada tuz bir zengin lüksü imiş. Fransa’da kral
sofraları mücevherli, içi tuz dolu vazolarla donatılırmış. 16. yy’da “büyük
tuz” adı verilen şık tuzluktan başka, her yemekte değişen küçük tuzluklar
da varmış. Büyük tuz, onur konuğunun yanına konurmuş. Bazı tabakların
ortasında da küçük bir tuz oyuğu bulunurmuş. Tuzu parmaklamak kabalık,
hatta talihsizlik sayılırmış.
• 17. yy’da Fransa’da kadınlar bazen, vücutlarına tuz torbaları saklarmış. Tuz
gizleyen kadınlardan kuşkulanıp kötü davranan “tuz vergisi toplayıcıları”ndan
44 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
• Hunting societies used to meet their need for salt from the
animals they hunted.
• Agricultural societies have seen that sea salt created a
meat-like effect on the taste of plants. In a few thousand
years, people have learnt about the uses of salt in food
preservation, drying leather and healing wounds.
• Both the Assyrian tablets and the Egyptian papyri talk
about the production of salt. The Egyptians produced salt
by vaporizing the sea water on the Nile delta and they have
placed salted fish and poultry in their tombs.
• During the Bronze Age on the British Isles people used to
vaporize sea water and spring water in earthenware by heating them up in ovens and they used the precipitated salt.
• 4.700 years ago, a Chinese author recorded that there
were more than 40 types of salt and he wrote about the different methods of salt production. A document dating back
to 800 B.C. refers to the production and trade of sea salt
during the Xia Dynasty. Chinese rulers have seen salt as an
important source of income and they imposed ‘salt tax’.
• Herodotus wrote about the trade of salt over the desert
between Syrian ports and the Persian Gulf. Salt mines on
the branches of the river of Dnieper have proliferated trade
between Southern Russia and the Aegean region.
• The Maya civilization in 1000 B.C. has developed through
salt production, thrived by salt trade and flourished despite
salt wars. Salt has been mixed with marjoram and xul tree
leaves for birth control; it was combined with oil to fight
against epilepsy and with honey to alleviate labour pain.
• Most of the native Northern American cultures worshipped
female salt gods and big civilizations were built in areas in
proximity with salt resources.
• The Incas produced salt from wells and the Aztecs produced it by vaporizing urine.
• Turkish people in Central Asia, especially the Uighurs,
deemed salt as sacred. Salt has a very important place
in the Turkish culture and folklore. It is known that many
symbolic meanings attached to salt, like the ‘right for salt and bread’, has lived
through the Ottoman Era as well.
The Roman Age
• Although Rome have not built a monopoly of salt like the Chinese did, it had a
strict control over salt prices. One of the largest roads in Rome was built to transport salt not only into Rome, but into the inner parts of the peninsula as well.
• Soldiers in the Roman army were at certain times paid in salt as ‘Salaria’. (‘Salary’ in English). Those who were paid in sold were called ‘Saldare’, that is ‘who
is given salt’. Hence we have the word ‘soldier’ in English… Plinius wrote that a
Roman consumed 25 grams of salt in a day.
• Romans, who deemed salt as necessary for building an empire, built salt marshes in all seashores and swamps and in more than 60 percent of all salty water
resources in Italy.
• Romans, who discovered salt pans, served salt at the dinner table. Since serving salt also meant ‘making a deal’, the lack of salt during a feast was regarded
as enmity...
(Shutterstock, Xseon)
(Shutterstock, Nightman1965)
TUZDAN DOĞAN KÜLTÜR,
SANAT VE TURİZM ABİDESİ:
WIELICZKA TUZ MADENİ
Krakow yakınlarındaki bir denizin, 13,5 milyon yıl önce kuruyup buharlaşmasıyla oluşmuş bir tuz madeni! İlk kez, 6000
yıl önce Yeni Taş Devri’nde farkedilmiş. Ortaçağ başlarında
burada kaya tuzu üretilmiş, tuz ticareti yapılmış.
İçinde tuz gölleri de bulunan madende 2 şapel, tuzdan
heykeller, iç dekor ögeleri de var. Sonraki yüzyıllarda
Polonya’nın ekonomik, politik ve kültürel yaşamında
çok önemli roller oynayan bu maden, 1964’de üretime
kapatılmış. Ama sanat ve kültür ögeleriyle canlı bir müzeye
dönüştürülüp 1966’da ziyarete açılmış.
135 m derinliğe inilebilen Wieliczka’da şimdi sergiler
açılıyor, şapellerinde nikahlar kıyılıyor, sağlık merkezinde tıp
hizmetleri veriliyor, otelinde kalanlar, yer altındaki spa ve
toplantı merkezinden yararlanabiliyor. 1978’de UNESCO
koruması altına da alınan Wieliczka, artık tuz üretmese de
tuz kültürüyle itibarına itibar katıyor!
A MONUMENT OF CULTURE, ART AND
TOURISM BORN INTO SALT:
WIELICZKA SALT MINE
(Shutterstock, Nightman1965)
(Shutterstock, Nightman1965)
www.wieliczka-saltmine.com
A salt mine formed by the drying and evaporation of a sea nearby Krakow 13,5 million years ago! It was discovered during the
Neolithic Age for the first time 6000 years ago. During the Middle Ages people produced rock salt here and traded salt.
The mine has salt lakes inside and there are two chapels, salt statues and interior decoration items. In later centuries the mine
assumed significant roles in the economic, politic and cultural life of Poland. In 1964 production in the mine stopped, but it was
turned into a living museum with art and culture elements and opened for visit in 1966.
Nowadays there are exhibitions in Wieliczka where you can go down 135 meters. The chapels are used for wedding ceremonies
and the health centres still function. The hotel in the mine offers its visitors services of spa and meeting. Wieliczka was taken
under preservation by UNESCO in 1978 and the place still preserves its eminence although salt is no longer produced!
www.wieliczka-saltmine.com
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 45
da nefret ediliyormuş. 18. yy sonlarında tuz vergisi kaçakçılığından her yıl 3 binden fazla Fransız
ölüm cezasına çarptırılmış.
Kaynaklar: “Tuz-İnsanlığın Tuzlu Tarihi”, Mark
Kurlansky, Çev. Ali Çakıroğlu, Aykırı Yayınları,
2003, Wiki ve Salt Association: http://saltassociation.co.uk
Peru, Cuzco’da Maras Tuzlası (en üstte), Tayland’da
Samutsakorn Tuz Madeni (sağda).
Konya Tuz Gölü’nden görüntüler (altta).
The Maras Salt March in Peru, Cuzco (above),
the Samutsakorn Salt Mine in Thailand (right).
Views of Salt Lake in Konya (below).
The Middle Ages, Renaissance and
the Modern Times
• Although people had difficulty in mining during the
Middle Ages, salt production had continued. Salt trade
has given way to some important trade routes. The
French, the Venetians, the Habsburgs and others imposed ‘salt taxes’ to generate war budgets.
• The traveller Ibn Batuta visited the Taghaza city which
was all built in salt, including a large mosque, in Sahra,
today’s Mali. Although the salt buildings left the visitors
in awe, the only building material in the region were salt
blocks. Salt extracted in Taghaza used to be carried to
Timbuktu which was 750 kilometers away on camels in
forms if 100 kg tablets.
• During the Middle Ages and the Renaissance, salt at
the dinner table was a luxury of the very rich. The dinner
tables of kings in France were decorated with jewelled
vases full of salt. In the 16th century, other than the
elegant ‘big salt shaker’, there were smaller and different salt shakers for each meal. The big salt shaker used
to be placed close to the guest of honour. Some plates at
the time had a small dent for salt in the middle. Fingering
salt was seen as rudeness and even as an unfortunate
act.
• During the 17th century, women in France sometimes
hid salt bags on their bags. ‘Collectors of salt tax’, who
mistreated women suspected of hiding salt, were hated.
Towards the end of the 18th century, more than 3 thousand French people each year were executed for evading
the salt tax. Sources: “Salt: A World History”, Mark
Kurlansky, Trans. Ali Çakıroğlu, Aykırı Yayınları, 2003,
Wiki and Salt Association: http://saltassociation.co.uk
TÜRKİYE’NİN TUZLARI ve TUZ TESTİSİ
Türkiye’de, yılda ortalama 2 milyon ton tuz üretiliyor. Ankara, Şereflikoçhisar’daki Tuzgölü,
Konya Karapınar ve Kayseri Palas gölleri tuz elde edilen önemli göllerimizden. Yanlış sulama
ve atıklar nedeniyle kurumakta olan, Lut’tan sonra dünyanın en büyük ikinci bölgesi olan
Tuz Gölü, en önemli tuzlaları barındırıyor. Onun Gölyazı beldesi ise şimdiden çölleşmiş.
Burada üreyen flamingolar zor durumda.
İstanbul’da Pendik, Edirne’de Tekkegöl, Adana’da Akçedeniz’de ise deniz suyundan tuz
elde ediliyor. Şereflikoçhisar ise neredeyse hiç ustası kalmamış olan “Tuz Testisi” ile meşhur. Su, tuz ve Tuz Gölü’nün özel çamurundan yapılan bu testiler, tuz sayesinde oluşmuş
gözenekleri ile terliyor. Böylece suyu dezenfekte edip, serin tutuyor, lezzetlendiriyor,
buzdolabı görevi üstleniyor.
SALTS OF TURKEY and SALT POT
The annual salt production in Turkey is 2 million. Salt Lake in Ankara, Şereflikoçhisar and the
Konya Karapınar and Kayseri Palas lakes are among the most-important lakes where salt is
produced. Tuz Gölü (Salt Lake) which is the largest region after the Dead Sea in the world is
drying due to wrong irrigation and waste disposal. The lake consists of the most-important sorts
of salt. The Gölyazı region adjacent to the lake has already become a desert. The flamingoes
here are in a difficult situation. Pendik in Istanbul, Tekkegöl in Edirne and Akçedeniz in Adana
are among places where sea salt is produced.
Şereflikoçhisar is famous for the ‘Salt Pot’ for which no traditional masters have been left. These
pots are made with the special mud of the Salt Lake and salt and thanks to their porous
structure, these pots can let the air in and out. This way, the water inside is disinfected, kept
cool and gets more delicious. The pots act as natural coolers.
(Shutterstock, hikrcn)
46 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
İstanbul Denizlerinin Yeni Klasiği:
Armada Gezi Teknesi.
Boğaz’da yıl boyunca yapacağınız unutulmaz geziler için...
Boğaz’ın ve şehrin muhteşem silüetine yaraşır “Armada Gezi Teknesi”, şık tasarımı ve el yapımı olma özelliği ile size en konforlu
ve en keyifli gezi deneyimini yaşatıyor. Armada Otel’in seçkin servis kalitesi ve mutfağını da beraberinde sunan bu gerçek
İstanbul klasiği ile İstanbul Boğazı, Haliç ya da Adalar yönünde düzenleyeceğiniz VIP, kurumsal etkinlik ve toplantılarınızda
misafirlerinize unutulmaz anlar yaşatmaya hazır mısınız?
Tekne Kapasitesi 50 kişi
Yemekli Düzen 24 kişi - Kokteyl Düzeni 50 kişi
Rezervasyon:
Funda Dağlı | (+90) 530 381 01 63 | [email protected] | www.armadageziteknesi.com
ANADOLU LEZZETLERİ
tastes of anatolia
 Shutterstock
EHL-İ KEYFİN KEYFİNİ KİM TAZELER?
Taze elden,
taze pişmiş
TÜRK KAHVESİ
(Shutterstock, Tupungato)
Kâtip Çelebi’nin “keyf erbabının keyflerini artırır ve cana can katar”
dediği kahve ile ilgili kaynaklar, 15. yy’da Etiyopya’da keşfedildiğini
ve “Sihirli Meyve” denildiğini kaydediyor. Önceleri çekirdeği
çiğnenerek tüketilen, sonradan kavrularak kullanılmaya başlanan
kahve adını “Kaffa”dan, Etiyopya’nın güneydoğusunda, kahvenin ilk
farkedildiği bölgeden alıyor. Kahve, 16. yy’da, Mısır ve kahvenin
yaygın tüketildiği Yemen’in Osmanlı İmparatorluğu’na katılmasından
kısa bir zaman sonra başta Saray olmak üzere Türklerin de gözde
içeceklerinden biri olmuş. Kısa sürede, kullanılan araç-gereçten,
pişirme ve sunum yöntemlerine kadar bir dizi öge bir araya gelerek
bir “kahve kültürü” yaratılmış. 17. yy’da da Osmanlılardan Avrupa ve
dünyaya yayılmış. Bugün “Cafe”leri dünyaca meşhur Paris, kahveyle ilk
kez 1669’da, konuklarına Osmanlı Elçisi Süleyman Ağa eliyle tanışmış.
48 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
WHO WOULD REFRESH THE
PLEASURE OF THE RECKLESS?
TURKISH COFFEE
Cooked freshly
by fresh hands
Katib Çelebi argues that coffee ‘increases the
pleasure of the reckless and enlivens one’. Sources
on coffee reveal that coffee was first discovered in
Ethiopia in the 15th century and it was called as
the ‘Magic Fruit’. Initially people only chewed
the coffee beans and then coffee beans were
roasted. Its name comes from ‘Kaffir’, a place
in the southeast of Ethiopia where coffee was first
found. After Egypt and Yemen, where coffee was widely
consumed, became part of the Ottoman Empire, coffee became one of the mostpopular beverages first of the Court and then the Turkish people. Starting from
the devices and tools used to cook and serve the coffee, a number of elements
came together and brought about a ‘coffee culture’. Coffee was spread to Europe
and the world in the 17th century from the Ottoman Empire. Paris, a city famous
for its cafes, was introduced to coffee by the Ottoman ambassador Süleyman
Ağa himself in the 1669. If the concept of ‘Turkish coffee’ has been alive for 600
years, it must have been possible thanks to this strong culture.
Aspects of Coffee Culture
Here are the stages of making Turkish coffee:
Roasting, cooling, grinding and tamping,
storing, cooking and serving. A proper
Turkish coffee very much depends on the right
tools used during these stages. In the old days
all these stages were done manually; people
used a ‘coffee pan’ for roasting, a ‘coffee box’ for
cooling and storing, a ‘coffee mill’ for grinding
the coffee at home and ‘dibek’ for grinding the
‘beans’. Places where coffee was roasted and
grinded collectively were called ‘tahmishane’.
The cooking was done in a copper ‘coffee
pot’ over the fire with great sensitivity.
The serving was the most-important
part of the coffee ritual. Coffee was first
served in small cups without handles and
a plate and in a metal container called
‘zarf’. Later,
it began to be served in special coffee cups
(fincan) with handles.
Turkish delight was served before coffee to increase the longing for coffee. Coffee
was usually served with a small amount of water. Water was there to cleanse the
tongue of all other previous tastes so that coffee would be tasted in a stronger
way. It should also be remembered that the last few centuries saw the addition of
‘coffee fortune reading’ to this tradition!
600 yıldır “Türk Kahvesi” diye bir kavram
hâlâ yaşıyorsa sadece fincandaki kahve
değil fakat bu kültür sayesinde olsa gerek.
Kahve Kültürü Ögeleri
Türk Kahvesi yapmanın aşamaları
şöyle: Kavurma, soğutma, öğütme ve
dövme, saklama, pişirme ve ikram.
Yapılanın doğru bir Türk Kahvesi olması
bu aşamalarda kullanılan araç-gerecin
niteliğine bağlı. Eskiden bu sayılan
aşamaların hepsi elle yapılır, kavurma
için “kahve tavası”, soğutma ve saklama
için tahta “kahve kutusu”, evde öğütme
için “kahve değirmeni”, çekirdekleri
Turkish Coffee Nowadays
The old instruments are long gone. First came the electric
coffee pots. Nowadays there is fully-automatic coffee
machine for making Turkish coffee and it is widely used
TÜRK KAHVESİ
MALZEME:
Taze kavrulmuş, pudra inceliğinde çekilmiş Türk Kahvesi, köpüğün ideal kıvamda olması ve yeterince kabarabilmesi için porsiyon
miktarına uygun boyutta cezve, şeker.
YAPILIŞI:
Her fincan için bir tepeleme tatlı kaşığı (7-8 gr.) kahveyi, boş ve kuru olan cezvenin içine koyun. İsteniyorsa şeker ekleyin.
Her porsiyon için bir kahve fincanını oda sıcaklığında su ile doldurun ve cezveye koyun. Cezveyi ateşin üzerine koymadan
önce malzemeyi iyice karıştırın, pişirme sırasında kesinlikle karıştırmayın. Cezveyi düşük ayarda ateşin üzerine yerleştirin. Kahve
köpürmeye başlayınca taşmadan önce cezveyi ateşten kaldırın ve köpüğü eşit şekilde kahve fincanlarına dökün. Sonra cezveyi
tekrar ateşin üzerine yerleştirin. Köpük tekrar yükselecektir. Kahve taşmadan önce cezveyi ateşten kaldırın. Bir kaç saniye kahvenin
dinlenmesine izin verin. İlk kabarmada olduğu gibi diğer kabarmalarda köpüğü fincanlara eşit olarak paylaştırın, böylece bütün
fincanlarda eşit miktarda kahve bulunacaktır. Servise çıkacak kahvelerin yanında bir bardak su ikram edin.
Kaynak: http://turkkahvesidernegi.org
TURKISH COFFEE
INGREDIENTS:
Freshly ground coffee into a fine powder, an ideal sized coffee pot for a full cream, sugar.
HOW TO MAKE:
Put one coffee spoon of coffee (7-8 gr) for each cup into an empty and dry coffee pot. You may add sugar. For each serving, fill the
coffee cup with water in room temperature and pour into the coffee pot. Before placing the pot on your stove, mix the ingredients
evenly and don’t ever mix it while on the stove. You should be brewing the coffee in low heat. Once the bubble ring on the surface is
seen, turn down the heat, take the coffee pot and share the cream into the coffee cups. Then place the pot over the heat again. The
foamy froth will again rise. Be careful not to boil the coffee. Turn off the heat, wait for a few seconds and again share the froth and
coffee into you cups. Serve your coffee with a glass of water.
Source: http://turkkahvesidernegi.org
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 49
Kosta Rica’da kahve plantasyonları (solda) ve kahve
ağaçlarının renkmi meyveleri.
Coffee plantations in Costa Rica (left) and the colourful
fruits of coffee plants.
yanında bir bardak suyla
yapılır, kahve içmeden önce
ağızdaki tüm tatları
temizleyip, kahvenin
tadına daha çok
varabilmek için
birkaç yudum
su içilirmiş. Son
yüzyıllarda bu kültüre
“kahve falı”nın da
eklendiğini unutmamalı!
dövmek için “dibek” kullanılır, kahveyi topluca
kavurup öğüten yere “tahmishane” denirmiş.
Pişirme bakır “cezve”de ve közlenmiş mangal
külü içinde hassasiyetle yapılırdı. İkram
aşaması kahvenin en önemli ritüeli olup,
önceleri kulpsuz, tabaksız ve “zarf” denilen
metal muhafaza içinde, sonraki dönemlerde
kulplu özel kahve “fincan”larında yapılırmış.
Kahveye duyulan isteğin artırılması için önce
lokum yenirmiş. İkram genellikle kahvenin
AN EXHIBITION: COFFEE BREAK
İstanbul, Pera Müzesi’nde, yenilenen Suna ve İnan Kıraç
Vakfı Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu; “Kahve
Molası: Kütahya Çini ve Seramiklerinde Kahvenin Serüveni”
başlığıya ziyarete açıldı. Koleksiyon, kahve ile ilgili çeşitli
rutinler, ritüeller, ilişkiler ve kamusal alan, toplumsal rol,
ekonomi gibi modernizmle bağdaştırılan kavramları, kahve
kültürü ve bu kültürün gelişmesine katkıda bulunan Kütahya
seramik üretimi ekseninde inceliyor. “Osmanlı’nın Sosyal
Medyası: Kahvehaneler” başlıklı bölümde ise kıraathane,
kahvehane olgusuna yer verilmiş. Osmanlı Dönemi’nde
İznik’ten sonra en önemli seramik üretim merkezi olan,
Frig, Helenistik, Roma ve Bizans Dönemleri’nde de yoğun
biçimde seramik üretimine sahne olan Kütahya, bu sanatı
geleneksel yöntemleriyle günümüze dek yaşatmış bir kent.
17. ve 18. yy’larda en yetkin örneklerini veren, daha sonra
üretim ve çeşitliliğin azalmasıyla gerileyen Kütahya çiniciliği,
19. yy sonlarında yeniden canlanmış, İznik ve Çanakkale
çiniciliği arasında bir çizgide “kent sanatı” olarak, zengin
ürün yelpazesi ve sürekliliğiyle Osmanlı sanat mozaiğinin
önemli parçaları arasında yer almış. Sergiye paralel olarak,
onunla aynı adı taşıyan bir kitap da 12 TL fiyatla satışta!
The Suna and Inan Kıraç Foundation Kütahya Tiles and
Ceramics Collection at the Istanbul Pera Museum was
rearranged to offer visitors a new exhibition: ‘Coffee Break:
The Adventure of Coffee in Kütahya Tiles and Ceramics’. The
collection focuses on the coffee culture and the contribution
of Kütahya tiles to the development of this culture from the
perspective of varying routines, rituals, relationships and public
space, social role, economy and modernism. The section
named as ‘The Social Media of the Ottomans: Coffeehouses’
focuses on coffeehouse and café culture. Following İznik,
Kütahya was the most-important ceramics production city
during the Ottoman Era. It had been a ceramics production
city during the Phrygian, Hellenistic, Roman and Byzantine
eras as well. The traditional art of ceramics making still
survives in Kütahya. The golden age of ceramics production
was the 17th and 18th centuries when the best examples
were produced. After these centuries the tile and ceramics
arts in Kütahya waned a bit in terms of both production and
variety. Towards the end of the 19th century, however, the art
was revived and it became part of the ‘civil arts’ performed
in cities like Iznik and Çanakkale. Thus, it has been an
important part of the Ottoman art mosaic with its rich variety
of work and continuity. There is also an exhibition book which
you can buy for 12 TL.
Bkz.: http://www.peramuzesi.org.tr/Sergi/Kahve-Molasi/160
Visit: http://www.peramuzesi.org.tr/Sergi/Kahve-Molasi/160
BİR SERGİ: KAHVE MOLASI
50 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
Günümüzde Türk Kahvesi
Eski araç gereçler kaybolalı çok oldu. Önce
elektrikli cezveler çıktı ortaya. Günümüzde
de Türk Kahvesi pişirmek için artık tam
otomatik akıllı bir makine var, evlerde de
lokanta ve kahvehanelerde de yaygın olarak
o kullanılıyor. Közde, mangalda, kızgın kül
içine sokulan bakır cezvede ağır ağır pişen
geleneksel kahvenin aynısı olmasa da işe
both at houses and restaurants. Although the coffee it makes is not the same
as the traditional one cooked slowly over a fire in a copper pot, it serves the
purpose. Technology, however, keeps evolving and a very recent combination of
charcoal and ash makes it possible to brew a traditional Turkish coffee! These
machines have a sand reservoir and a metal part which is heated with electricity.
The reservoir is filled with sea sand and the metal part in it heats the sand. The
heated sand functions as hot ash and you can place your coffee pot on the sand!
There are still some people who stick to the proper etiquette of traditional coffeemaking. Gaziantep, famous for its Tahmis Coffee House, is one of our leading
cities which keeps this tradition alive. ‘Kahveci Seddar Bey’ (Coffee Maker Seddar
Bey), a coffee house in Gaziantep in the Tarihi Gümrük Hanı (The Historical
Customs Inn), serves the ‘double-coloured dibek’ coffee brewed in a coffee pot.
Due to the special brewing technique, the double-coloured coffee has a silky and
delicious texture with a much stronger cream on top (kahveciseddarbey.com).
Osmanlı döneminde bir İstanbul kahvehanesi (Shutterstock, prostok).
An Ottoman Coffehouse (Shutterstock, prostok).
KAHVE YASAKLARI
yarıyor. Mamafih, teknoloji boş durmuyor. Mangal-kül ikilisinin de
“âhir zaman” versiyonu icat edilmiş! Bir kum haznesine sahip olan bu
makinelerin üstünde bir hazne, içinde de elektrikle ısıtılan bir parça
var. Hazne deniz kumuyla doldurulup çalıştırılıyor, metal parça, kumu
ısıtıyor. Isınan kumu kül farzedip, içine cezveyi sürebiliyorsunuz!
Geleneksel kahveyi gene de “âdâbıyla” pişirenler yok değil. Ünlü
Tahmis Kahvehanesi ile dillere destan Gaziantep, bu geleneği ısrarla
yaşatan illerimizin başında geliyor. Gaziantep’te Tarihi Gümrük
Hanı’ndaki “Kahveci Seddar Bey”de de “fincanda pişen, çift renkli,
dibek kahvesi” yapılıyor. Pişirme işlemindeki bir özellikten dolayı, iki
renkli kahvenin bir tarafı ipeksi bir doku ile leziz bir kıvam sunuyor,
diğer taraf daha yoğun telve ve tat veriyor (kahveciseddarbey.com).
Refik Ahmet Sevengil, “İstanbul Nasıl Eğleniyordu” kitabında İstanbul’a ilk kahvenin
Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde, 1543’de getirildiğini yazıyor. Ne var ki
Şeyhülislam Ebusuud Efendi’nin “haramdır” fetvası üzerine kahve yasaklanmış ve kahve
getiren gemiler yükleriyle birlikte batırılmış! Fakat İstanbul halkı yasaklara ve şiddete
kulak asmamış, 1554’de tekrar kahve getirilmiş, yer yer kahvehaneler açılmış. Sevengil,
Katip Çelebi’den şu alıntıyı da yapıyor: “Ayrıca, keyif sahipleri arasında, keyiflerini
besleyen, hayat bağışlayıcı bir nitelik taşıyan bir fincan (kahve) uğruna can vermek
(düşüncesi) olabilirlik kazandı. Daha sonra gelen müftüler de izin fetvası verdiler. 1591
tarihlerinden sonra da yasaklanmadan kaldı. Her yerde bolca içilip, her sokak başında
bir kahvehane açıldı.” Sadece kahveyi değil, tütün, içki ve afyonu da kapsayan ikinci
yasaklama dönemini ise IV. Murat başlattı. IV. Murat kılık değiştirip yasağa uymayanları
araştırır, yakalayınca da hemen öldürtürmüş. Katip Çelebi bu yasaklardan sözederken
“O zamandan beri İstanbul kahvehaneleri bilgisiz kalpler gibi yıkılmıştır!” diyor.
COFFEE BANS
In his book titled ‘How did Istanbul Entertain?’, Refik Ahmet Sevengil writes that Istanbul
was first introduced to coffee during the reign of Suleiman the Magnificient in 1543.
However, Shaykh al-Islam Ebusuud Efendi decreed a fatwa on coffee and declared that
coffee was haram (prohibited). After his decree, ships loaded with coffee were sunken!
However, the citizens of Istanbul did not pay much attention to such prohibitions and
violence and in 1554 coffee was brought in again. There sprang a few coffeehouses here
and there. Sevengil quotes from Katip Çelebi: ‘Moreover, among the reckless there came
out a fiery fervour for a cup of coffee which is life-bestowing. They came to the point of
sacrificing their lives for it. Thus, the later muftis had to grant permission for it. After 1591
the ban was overturned. People drank it abundantly everywhere and coffeehouses at every
corner were opened.’ Murat IV. Unleashed a second period of prohibitions during which not
only coffee, but also tobacco, alcohol and opium were banned. Murat IV. used to go under
disguise and look for those who did not obey the prohibitions and got them killed on the
spot! Talking about those times, Katip Çelebi tells that ‘Since those times, coffeehouses in
Istanbul were demolished like ignorant hearts!’
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 51
EYLÜL AYINDA
EĞİTİM HAYATINA BAŞLIYOR
İtalya ve Almanya vize
başvurularının resmi yetkilisi
iDATA, Türkiye ve dünyada 50’den
fazla ofis ile hizmet veriyor. iDATA
ortaklarından, Türkçe’yi çok iyi
bilen ve anadili gibi konuşan genç
işadamı Francesco Boari ile sahibi
olduğu ve Eylül’de eğitim hayatına
başlayacak İtalyan Koleji üzerine
konuştuk.
 TÜRSAB DERGİ: İtalyan Koleji nasıl kuruldu? Nasıl bir eğitim sistemi
olacak?
 FRANCESCO BOARI: Okulumuz Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir Türk
okulu olarak eğitim verecek. İtalyan Lisesi mezunlarının ve İstanbul İtalya
Başkonsolosluğu’nun destek verdiği hazırlık ve altyapı aşaması iki yıl gibi
uzun bir zaman aldı. Sonunda özenle seçilmiş profesyonel bir ekibi bir araya
getirdik. Okulun yeri, Vali Konağı Caddesi’nin sonundaki eskiden bir Rum
okulu olan çok özel ve nadir bulunan bir bina. Binanın tadilatı da uzun sürdü
fakat sonunda çocuklar için kullanışlı ve modern bir hale getirdik. 3500 metrekare kapalı alan ve 1000 metrekarelik bir bahçemiz var. Haftada 8-10 saat
İtalyanca eğitim vereceğiz. Öğretmen kadromuzda hem Türk hem İtalyan
öğretmenlerimiz var. Amacımız öğrencilerimizin mezun olduklarında iki dile
de ana dilleri gibi hâkim olması.
 Okulun başka ne gibi özellikleri var? Eğitimci kadrosundan bahseder
misiniz?
 Okulumuzun üçüncü katında fen laboratuvarı ile kütüphaneyi yan yana
52 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
İTALYAN KOLEJİ
OPENING IN SEPTEMBER:
THE ITALIAN COLLEGE
The official visa authority for the Italian and
German visa applications İDATA has more than
50 offices in Turkey and in the world. We talked
to Francesco Boari, who speaks very fluent
Turkish and who is one of the partners of İDATA,
about his Italian College which will be opened in
September.
TÜRSAB: How was the Italian College established? What kind of an education
system will it have?
FRANCESCO BOARI: Our school will be serving as a Turkish school affiliated with the Ministry of National Education in Turkey. The preparation and
infrastructure work during which we were supported by the graduates of Italian High School and the Istanbul Italian Consulate lasted for two long years.
In the end we were able to bring together a team of highly select members. The
school will be opened in a very special and exceptional building which was an
old Greek school at the end of Vali Konağı Street. The repairs of the building
took a very long time, but in the end it was made a suitable and modern place
for children. The building has an indoor area of 3500 square meters and a
garden of 1000 square meters. We will be delivering Italian courses for 8 to 10
hours per week. We have both Turkish and Italian teachers among our staff.
We aim our students to have superior fluency both in Turkish and in Italian
when they graduate.
TÜRSAB: What other qualifications does your school have? Could you
kuruyoruz. İkisi birbirinden 5 metrelik “reef”,
yani deniz suyuyla yapılan bir akvaryumdan oluşan duvarla ayrılıyor. Bu duvar, hem çocukların
daha çok vakit geçirmek isteyeceği canlı bir kütüphane ortamı yaratmak hem de laboratuvarda
çalışan çocukların yıl boyunca akvaryumda neler
olduğunu, hayvanların nasıl yaşayıp geliştiğini
izleyebilmeleri için yapıldı. Ayrıca öğrencilere ve
velilere özel, Fikret Mualla, Nuri İyem gibi büyük Türk sanatçıları ile birtakım önemli İtalyan
sanatçıların özgün eserlerini sergilemek üzere
bir de müzemiz var. Çocukları küçük yaşlarda
sanatla tanıştırmayı ve sanata alıştırmayı önemsiyoruz. Seçiminde özel kriterler aradığımız tüm
eğitmen kadromuz, kendi alanlarında deneyimli ve işini aşkla yapan öğretmenlerimizden
oluşmaktadır. İtalyanca Bölüm Başkanımız uzun
yıllardır Türkiye’de yaşayan ve deneyimiyle
aramızda olmasından gurur duyduğumuz Bayan
Maria Vazapollo’dur.
talk to us about your teaching staff?
BOARI: We will have the science lab and library adjacent to
one another on the third floor of our school. The lab and the library are separated from one another with a 5 meter sea-water
aquarium which we call 'reef'. We built this wall to create an
inviting library for children so that they could spend more time
reading and to let students studying in the lab to observe the
sea creatures in the aquarium and how they live. We also have
a special museum where the works of Fikret Mualla, Nuri İyem
and some eminent Italian artists will be exhibited for students
and parents. We attach great importance to introducing children
to art from an early age. All members of our teaching staff, selected according to special criteria are all experienced and keen
in their professions. The Head of our Italian Department is Ms
Maria Vazapollo who has been living in Turkey for many long
years and in whose experience we have great trust.
TÜRSAB: Could you elaborate a bit on the vision of education of your Italian College?
Francesco Boari
BOARI: The vision of our school is to shoulder our responsibilities for the society and the world by raising individuals who
know what learning really is and who are happy, sensitive, innovative, produc İtalyan Koleji’nin eğitim vizyonundan bahseder misiniz?
tive, thinking and embracing universal values.
 Okulumuzun vizyonu, öğrenmeyi öğrenmiş, mutlu, duyarlı, yenilikçi, üretken, düşünen ve evrensel değerlerle yoğrulmuş bireyler yetiştirerek yaşadığıTÜRSAB: What is your quota for your first year of study and how do
mız topluma ve dünyaya karşı sorumluluklarımızı yerine getirmektir.
you classify that quota?
BOARI: This year's quota is about to be filled thanks to the great interest of
 İlk eğitim yılınız için kaç kişilik bir kontenjanınız var ve bu kontenjaour parents. In our first year of study we will have a nursey class and the 1st,
nı nasıl sınıflandırıyorsunuz?
2nd, 3rd, 4th and 5th grades of the primary school.
 Bu sene için açtığımız kontenjanımız velilerimizin yoğun ilgisiyle tamamlanmak üzeredir. İlk eğitim yılımıza ana sınıfımız, ilkokul 1., 2., 3. ve 5.
TÜRSAB: Where will the nursery school of the Italian College be?
sınıflarımızla merhaba diyoruz.
Could you talk to us a bit about your nursery school?
BOARI: It will be located in the newly-rising district of Dragos on the Asian
 İtalyan Koleji Anaokulu nerede olacak? Kısaca anaokulundan da
side of Istanbul. Our nursery school has facilities where our children will be
bahsedebilir misiniz?
introduced to ecological agriculture and keeping pets. They will be able to live
 Anadolu yakasının yükselen değeri Dragos’da olacak. Anaokulumuz, çoin and experience nature. Of course, in addition to all these we will have art
cuklarımızı ekolojik tarımla tanıştıracağımız, evcil hayvan beslemeye alıştıraactivities, yoga classes and excursions.
cağımız bir bahçeye ve doğayla iç içe vakit geçirebilmeleri için uygun alana
sahip. Tabi bütün bunların yanında sanat etkinliklerimiz, yoga derslerimiz,
TÜRSAB: We know that you attach great importance to food and
düzenleyeceğimiz geziler gibi türlü faaliyetler de olacak.
healthy nutrition. Can we hear more about what you will be doing in
this area?
 Yemekleri ve sağlıklı beslenmeyi çok önemsediğinizi biliyoruz, bu
BOARI: We are working with a big and experienced company. We will be
konuda gerçekleştirilecek uygulamayı dinleyebilir miyiz?
offering our students different menus combining the Turkish and Italian dishes
 Büyük ve profesyonel bir firma ile çalışıyoruz, çocuklarımıza beslenme uzcontaining not high amounts of carbonhydrates and prepared by our nutritionmanları rehberliğinde sağlıklı, dengeli, fazla karbonhidrat içermeyen Türk ve
ists.
İtalyan yemeklerinden kombine edilen birbirinden farklı menüler sunacağız.
We wanted our lunch time to be enjoyable for our children. Hence, our cafeteYemek saatlerinin çocuklarımız için keyifli geçmesini amaçladık. Bu nedenle
ria is adorned with works of art and it has a very nice view.
yemekhanemiz, sanat eserleriyle süslü ve güzel bir manzaraya sahip.
 İtalyan Koleji’nin iki toplum için de faydalı olacağını düşünüyoruz.
Sizin bu konu hakkındaki fikirlerinizi alabilir miyiz? Eğitim sektörü
yatırımlarını nasıl tanımlarsınız?
 Bu okul, her iki toplumun ortak tarihi, gelenekleri ve değerleri açısından
önemli katkılar sağlayacağı gibi pek çok alanda yeni iş birliklerinin de kapısını açacaktır.
Eğitim uzun vadeli bir yatırımdır, “spin atmak” değil maraton koşmak gibidir. Kuru bir ticaret mantığıyla yola çıkmadık, kaliteyi seviyoruz ve bizim için
önemli olan eğitimdir.
Dünyayı daha güzel bir hale getirebilmek istiyorsak bunu ancak iyi yetiştirilmiş nesiller sayesinde başarabiliriz. Çocuklarımıza öğrenmeyi öğretirken
onlardan da çok şey öğreneceğimize inanıyorum.
TÜRSAB: We think that the Italian College will be beneficial for two
societies. Can we have your thought on this? How would you define
investments in the education sector?
BOARI: This school will not only be contributing a lot in areas of the common
history, tradition and values of the two societies, but it will also be opening
gates for new business partnerships.
Education is a long-term investment. It is not like spinningi but running in a
marathon. We have not started off with a crude commercial rationale, we like
quality and education is the most important aspect for us.
If we really want the world to be a better place, we can achieve that with welleducated generations. I believe that while teaching our children how to learn,
we will learn a lot form them as well.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 53
ÖZEL BİR ADANIN ORTASINDA, ÖZEL BİR TESİS:
 Oliviera Resort arşivi
KALEM ADASI VE OLİVİERA RESORT
54 TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014
A SPECIAL FACILITY ON A SPECIAL
ISLAND:
KALEM ISLAND AND
OLIVIERA RESORT
İzmir’in Dikili ilçesine bağlı Bademli köyüne varıyorsunuz. Kıyıdaki özel
park yerine aracınızı bırakıyor ve iskeleden özel bir tekneye biniyor,
Türkiye’nin çok az bilinen bir küçük adasına, Kalem’e doğru yol almaya
başlıyorsunuz...
Ege Denizi’nin ortasında; palmiyeler, zengin bitki örtüsü ve çeşitli ağaçlarla
süslü, göz kamaştıran bir ada ve bu özel adada yalnızca bir tek konaklama
tesisi var...
“Türkiye’de böyle bir yer var mıydı?” diye sormakta çok haklısınız, özel bir
ada olan ve sizi herşeyden uzaklaştıran atmosferiyle Oliviera Resort, size ait
bir adaya gelmiş hissi yaratıyor.
Adını ince uzun görüntüsünden alan Kalem Adası ve Oliviera Resort Ege’de
şaşırtıcı bir güzellik sunuyor. Misafirlerine farklı konseptte odalar sunan
Oliviera Resort, tek katlı ve dublex odalarının yanı sıra bahçe ve deniz
manzaralı toplam 29 odaya sahip. Çeşitli düğün organizasyonlarına da ev
sahipliği yapan tesis, talep olması halinde adayı özel gruplara da kapatabiliyor. VIP şirket toplantılarının da ilk tercihlerinden biri olan otel 12 ay
hizmet veriyor. www.olivieraresort.com
You arrive at the Bademli Village in the Dikili province of Izmir. You leave your car
at the special parking lot on the shore and get on a special boat from the pier. The
voyage takes you to Kalem Island, a not very well-known small island in Turkey…
There is a stunning island adorned with palms, a rich flora and with different
trees in the middle of the Aegean Sea and there is only one place of accommodation on the island… You are very right in asking “Did we have such a place in
Turkey?”. Oliviera Resort, which is a special island and which takes you away
from all with its atmosphere makes you feel you are on your own private island.
Kalem Island takes its name from its thin and long appearance. Oliviera Resort on
the Island offers its visitors a stunning beauty. Oliviera Resort offers rooms with
different concepts to its visitors. The facility has single-storeyed and duplex rooms
and also rooms with patios and sea view. There are 29 rooms in total. The facility
also hosts wedding organizations and the island could be reserved for special
groups if required. The hotel which is one of the first preferences for VIP company
meetings is open for 12 months.
www.olivieraresort.com
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 55
h a b e r le r...
TÜRSAB
TÜRSAB-THY İSTANBUL ACENTA TOPLANTISI
Birliğimiz ile THY üst düzey yetkilileri
arasında 12 Ağustos 2014, Salı günü
İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre
ve Sergi Sarayı Marmara Salonu’nda
sektör değerlendirme toplantısı yapıldı.
Toplantıya; THY Yönetim Kurulu
Başkanı Hamdi Topçu, Genel Müdür
Yardımcısı (Pazarlama ve Satış) Ahmet
Olmuştur, Yurtiçi Pazarlama ve Satış
Başkanı Halil İbrahim Polat, Kurumsal
Pazarlama ve Alternatif Dağıtım Kanalları Başkanı Oğuz Karakaş ve beraberindeki yetkililer ile Birliğimizden; Yönetim
Kurulu Başkanı Başaran Ulusoy’un yanısıra Yönetim Kurulu Üyeleri, Denetim
ve Disiplin Kurulu üyeleri ve çok sayıda
IATA üyesi seyahat acentası temsilcisi
katıldı.
Toplantıda öne çıkan konu başlıkları
şunlar oldu:
Çoklu posların “mail order” ve dış
hatlara açılması, “Quickress” açtıran
acentaların Amadeus’tan Troya’ya geçişlerinin kapatılmaması, Tüm iç hat ve dış
hat ödül biletlerinin acentalar tarafından
düzenlenebilmesi, Promosyon biletlerin
acentaların satışlarına açılması, “Corporate Club” anlaşmalarında yetki sorunu,
son iki senedir yaşanan teşvik gecikmeleri, kolay bilet uygulamasında bölgesel
ayrımlar, “M.C.O”larla ilgili olarak
destek verilmesi, Türkiye’ye operasyonu
olan yurtdışındaki tur operatörlerinin
desteklenmesi.
TÜRSAB-THY ISTANBUL AGENCY MEETING
The members of our association and the top managers of Turkish Airlines had a sectoral evaluation
meeting at the Istanbul Lütfi Kırdar International
Convention and Exhibition Centre, in the Marmara
Hall on 12 August 2014.
Among the participants to the meeting there were
Turkish Airlines Chairman of the Board Hamdi
Topçu, Vice General Manager (Marketing and Sales)
Ahmet Olmuştur, Local Marketing and Sales Manager Halil İbrahim Polat, Corporate Marketing and
Alternative Distribution Channels Manager Oğuz
Karakaş and his retinue and from our association
President Başaran Ulusoy and other board members,
members of the Audit and Discipline Committees
and a great number of representatives of travel agencies who are members of IATA.
The main points discussed during the meeting were:
Opening multiple POS’s to ‘mail order’s and international lines, keeping the transition from Amadeus
to Troya open for agencies who got ‘Quickress’
opened, enabling agencies to issue all domestic
and international award tickets, opening promotion
tickets to sale by agencies, the issue of authority in
‘Corporate Club’ contracts, the delays in incentives
in the last two years, regional differences in easy
ticket applications, giving support in relation to
prepayments and supporting the international tour
operators with operations in Turkey.
KUZEYDOĞU ANADOLU BYK AÇILDI
NORTHEASTERN ANATOILIA REC OPENS
Kuzeydoğu Anadolu Bölgesel Yürütme Kurulu ofisi 13 Ağustos 2014, Çarşamba günü törenle açıldı.
Açılışa Erzurum Valisi Dr. Ahmet Altıparmak, Erzurum Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, Aziziye
Belediye Başkanı Muhammed Cevdet Orhan, Erzurum Atatürk Üniversitesi Rektörü Hikmet Koçak,
Erzurum Emniyet Müdürü Kamil Karabörk, THY Erzurum Şube Müdürü Mehmet Akkaya ve THY Erzincan Satış Müdürü İbrahim Göktepe’nin yanı sıra Birlik Başkanımız Başaran Ulusoy, Genel Sekreter Çetin Gürcün, Yönetim Kurulu Üyesi Davut Günaydın ve Nebil Çelebi ile Bölge Yürütme Kurulu
Üyeleri ve bölgeye bağlı acentalar katıldılar. Yürütme Kurulu ofisimizin iletişim bilgileri şöyle:
Ömer Nasuhi Bilmen Mah. İstasyon Cad. Cem Apt. No: 7 D: 1 Yakutiye, Erzurum
Tel: (0442) 237 17 17, faks: (0442) 237 17 15, e-posta: [email protected]
The office of Northern Anatolia Regional Execution Committee was opened
on Wednesday, 13 August 2014 with a ceremony. Governor of Erzurum Dr.
Ahmet Altıparmak, Mayor of Erzurum Mehmet Sekmen, Mayor of Aziziye
Muhammed Cevdet Orhan, Rector of Erzurum Atatürk University Hikmet
Koçak, Erzurum Chief of Police Kamil Karabörk, Turkish Airlines Erzurum Department Chief Mehmet Akkaya and Turkish Airlines Erzincan Sales Manager
İbrahim Göktepe, President of our Association Başaran Ulusoy, General Secretary Çetin Gürcün, Member of the Board Davut Günaydın and Nebil Çelebi,
members of the Regional Execution Committees and agencies affiliated with
the region were among the participants of the opening ceremony. Here is the
contact information of our Execution Committee Office:
Ömer Nasuhi Bilmen Mah. İstasyon Cad. Cem Apt. No: 7 D: 1 Yakutiye,
Erzurum
Tel: (0442) 237 17 17, Fax: (0442) 237 17 15,
E-mail: [email protected]
TÜRSAB SAĞLIK TURİZMİ KOMİTESİ HAZIRLIKLARI
16-17 Ağustos 2014 tarihleri arasında, İzmit Wellborn Otel’de Birliğimizin
Yönetim Kurulu Üyesi Davut Günaydın’ın başkanlığında, alt çalışma grubu
üyeleriyle komite çalışmalarına yönelik hazırlık toplantıları düzenlendi.
Toplantılarda önümüzdeki aylarda İstanbul Üniversitesi ile düzenlenmesi
plânlanan Sağlık Turizmi Çalıştayı ve TÜRSAB Sağlık Turizmi Konferansı
hakkında fikir alışverişinde bulunuldu ve eylem planı hazırlandı.
TÜRSAB HEALTH TOURISM COMMITTEE PREPARATIONS
We had our preparation meetings focusing on the activities of the committee work with the
sub-committee members at İzmit Wellborn Hotel between August 16-17 2014. The meetings
were presided by our Member of the Board Davut Günaydın. During the meetings, the Health
Tourism Workshop and TÜRSAB Health Tourism Conference which are planned to be organized
in collaboration with Istanbul University were discussed.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 57
TÜRSAB
PERA PALACE HOTEL JUMEIRAH’dan
h a b e r le r...
YEREL SOKAK LEZZETLERİ
Pera Palace Hotel Jumeirah, Pera bölgesinin yerel sokak lezzetlerini ana menüye olduğu kadar oda servisi menüsüne de taşıdı.
Karaköy’ün balık-ekmek ikilisi, İstiklal Caddesi’nin dürümü,
şam tatlısı ve daha pek çok lezzeti, otelde konaklayan misafirler
odalarına sipariş edebilirken aynı menü, açık hava mekânı olan
Orient Terrace’ta da servis ediliyor.
Pera Palace’ın Yiyecek İçecek Direktörü İlke Alpaslan; “Sokak
lezzetleri menümüzü, otelimize turistik amaçla gelen misafirlerimizin yerel kültürümüze ve Pera bölgesine ait tatları, odalarının
konforunda, otelden çıkmadan da tadabilmelerini sağlamak için
hazırladık. Bu menümüzde ‘Balık-Ekmek’, ‘Adana Dürüm’, ‘Tavuk Dürüm’, ‘Mantı’, ‘Kıymalı Pide’, ‘Şam Tatlısı’ gibi Beyoğlu
ve Karaköy’de otelimize yakın noktalarda sunulan yiyecekler var
ve çok da büyük ilgi görüyor” dedi.
LOCAL STREET FLAVOURS FROM
PERA PALACE HOTEL JUMEIRAH
Pera Palace Hotel Jumeirah has added the local street flavours of the Pera
region not only to its main menu, but to the room service menu as well.
Karaköy’s fish and bread duo, the roll and the Damascus Dessert (Şam tatlısı)
of Istiklal Street and many other flavours can be ordered by the hotel visitors.
The same dishes are also served in Orient Terrace, the open space of the
hotel. İlke Alpaslan, the Food and Beveraage Director of Pera Palace, said:
‘We prepared our street flavours menu so that our touristic visitors staying at
our hotel could taste these flavours of our culture and the Pera region without
going out of the comfort of their rooms. Our menu includes ‘Fish and Bread’,
‘Adana Roll, ‘Chicken Roll’, ‘Turlish ravioli’, ‘pide with minced meat’ and ‘Şam
tatlısı’ (Damascus Dessert) which could be found in places near our hotel and
our guests are highly interested in trying them.’
TÜRSAB’DAN DESTEK
TÜRSAB, Çatalca’nın Aydınlar Köyünde yaşaşan bir
vatandaşımıza akülü araç sağladı. Tema Turizm’den Raif
Özdilek ile TÜRSAB Genel Sekreteri Çetin Gürcün tarafından
başlatılan girişim, TÜRSAB Yönetim Kurulu tarafından
onaylandı. TÜRSAB İdari İşler Sorumlusu Cemal Aksu
tarafından teslim edilen akülü araç İsmail Kayataş ve ailesini
sevince boğdu.
SUPPORT FROM TÜRSAB
TÜRSAB has given a battery vehicle to a citizen of ours living in the Aydınlar
Village of Çatalca. The initiative was realized by Raif Özdilek from Tema Tourism and TÜRSAB General Secretary Çetin Gürcün and it was approved by
TÜRSAB Board of Directors. Cemal Aksu, Administrative Affairs Supervisor
for TÜRSAB, presented the battery vehicle to İsmail Kayataş and his family
who were overjoyed.
(Shutterstock, ChameleonsEye)
2014 AVRUPA ARKEOLOGLAR
BİRLİĞİ KONGRESİ İSTANBUL’DA
Avrupa Arkeologlar Birliği kongreleri, kültürel mirasla ilgili her alanda yeni
açılımların tartışıldığı bir platform olarak bilim dünyasında ün yapmış durumda. EAA, Avrupa Konseyi tarafından resmi “Danışman Kurul” olarak tanınıyor.
Birliğin 60 ülkeden 11.000 üyesi bulunuyor. Arkeoloji, kültürel miras yönetimi
ve müzecilikle ilgili çok sayıda kurum birliğin üyesi. 1994 yılından bu yana hiç
aksatılmadan her yıl düzenlenen ve her yıl daha çok sayıda bilim insanı ve kültür
mirası yönetimi ile ilgili uzmanın katıldığı EAA kongreleri, bu nedenle arkeoloji
alanında yalnızca Avrupa’nın değil dünya’nın en önemli etkinliklerinden biri
olarak görülüyor.
EAA İstanbul 2014 Kongresi’nin ana teması “Birleştirici Denizler-Sınırlar Ötesi
İlişkiler” olarak kabul edilmiş. Bu ana tema çerçevesinde EAA İstanbul 2014
Kongresi’nin kentin Anadolu ve Trakya topraklarının, Avrupa uygarlığı açısından
taşıdığı önemin vurgulanacağı ve tartışılacağı bir forum olması hedefleniyor.
Kültürel miras ve arkeoloji konusunda bu denli büyük, uluslararası bir kongre
ülkemizde ilk kez gerçekleştirilecek. Bu kongrenin İstanbul’da yapılması, Türk
bilim dünyası açısından da büyük önem taşıyor. www.eaa2014istanbul.org
Avrupa Arkeologlar Birliği (EAA) Kongresi 10-14 Eylül
2014 tarihleri arasında İstanbul Teknik Üniversitesi ev
sahipliğinde Mimarlık Fakültesi’nin kurumsal çatısı altında
Taşkışla’da toplanıyor. Sunulan bildiri sayısı 1800 olan
Kongre’ye 56 ülkeden 3000’in üzerinde bilim insanının
katılması bekleniyor.
2014 EUROPEAN ASSOCIATION OF ARCHEOLOGISTS MEETING
TO BE HELD IN ISTANBUL
European Association of Archeologists Congress will be convened at
the Facult of Architecture of Istanbul Technical University Taşkışla
between 10-14 September 2014. There will be 1800 presentations
delivered at the congress and more than 3000 academicians are
expected to participate.
The congresses of European Association of Archeologists are highly renowned in scientific circles for
their building a solid platform where all developments about cultural heritage are discussed. The
European Council acknowledges EAA as an ‘Advisory Board’. The association has 11.000 members
from 60 countries. Many institutions of archeology, cultural heritage management and museums
are members of the association. The annual meetings of the association have been organized continuously since 1994 and each year more scientists and experts on cultural heritage management
take part in the EAA congresses. Hence, the meetings are deemed important not only in the field
of archeology in Europe, but seen as one of the most eminent events in the whole world.
The main theme of EAA Istanbul 2014 Congress is ‘Connecting Seas – Across the Borders’. Around
this main theme, the EAA Istanbul 2014 congress is hoped to be a forum of discussions on the significance of the Anatolian and Thracian ands for the European civilization. This will be a first time
for such a big and international conference on cultural heritage and archeology to be organized in
our country. Istanbul’s hosting such an event is very crucial for the Turkish scientific world.
www.eaa2014istanbul.org
(Shutterstock, ChameleonsEye)
Avrupa Arkeologlar Birliği Neyi Amaçlıyor?
• Avrupa’da arkeolojik ve kültürel mirasın korunması ve topluma kazandırılmasıyla ilgili çalışmaların özendirilmesi, desteklenmesi, küresel
ölçekte bilgilenme ve bilgi paylaşımının sağlanması.
• Bilginin üretilmesi, yorumlanması ve yönetimi ile ilgili sorunların çözümüne katkıda bulunulması.
• Arkeoloji ve kültürel miras alanlarında bilimsel standartların geliştirilerek yükseltilmesi ve çalışma etiği esaslarının saptanması.
• Avrupa’da “profesyonel arkeoloji”nin geliştirilerek kurumsallaştırılması.
• Aynı amaçlar doğrultusunda çalışan diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliğinin sağlanması.
• Encouraging and supporting studies on the protection and preservation of archeological
and cultural heritage in Europe and enabling global sharing of information.
• Production, interpretation and management of information and contributing to the
solution of potential problems in these areas.
• Building and developing scientific standards in field of archeology and cultural heritage
and determining the ethics of working principles.
• Developing and institutionalisation of ‘professional archeology’ in Europe.
• Enabling cooperation with instituions and organizations working for the same purposes.
(Shutterstock, ChameleonsEye)
What is the aim of the European Association of Archeologists?
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 59
EXPO
ÖDÜLLÜ FOTOĞRAFLAR SERGİLENİYOR
Basından sansürün kaldırılışının yıldönümü olan 24 Temmuz
dolayısıyla açılan sergide, Antalya Gazeteciler Cemiyeti Hasan
Özkay Fotoğraf Yarışması’nda 2010-2011-2012 yıllarında ödül
almış Çevre ve Doğa konularındaki fotoğraflar yer aldı. 3 hafta açık
kalan serginin açılışını EXPO 2016 Antalya Ajansı Genel Sekreteri
Selami Gülay, Antalya Gazeteciler Cemiyeti (AGC) Başkanı Mevlüt
Yeni, AGC Genel Sekreteri Haşmet Öyken, EXPO Danışmanı Necil
Nedimoğlu birlikte yaptı. EXPO 2016 Antalya Ajansı Genel Sekreteri
Selami Gülay, EXPO olarak bu sergiye ev sahipliği yaptıklarını ama
serginin asıl sahibinin Antalya’daki gazeteciler olduğunu söyledi.
h a b e r le r...
AWARDED PHOTOGRAPHS ARE BEING EXHIBITED
FLOWER CARPET’TE TÜRK MOTİFİ
Belçika’da 1971 yılından bu yana iki senede bir düzenlenen
Flower Carpet (Çiçek Halı) etkinliği bu yıl da renkli
görüntülere sahne oldu. Türklerin Belçika’ya göç etmesinin
50. yılı dolayısıyla Türk kilim motiflerinin yer aldığı 1800
metrekare büyüklüğündeki çiçek halı, etkinliğe katılan
binlerce kişi tarafından ilgiyle izlendi. Etkinlik, kentin
tarihi Grand Place meydanında düzenlendi. Hazırlıkları
bir yıl öncesinden başlayan ve yapımında yüz dolayında
kişinin görev aldığı çiçek halıda, 600 bin dolayında
çiçek kullanıldı. Brüksel’de bulunan EXPO 2016 Antalya
Ajansı yetkilileri, Türkiye’de düzenlenecek ilk Expo’da
Belçika’nın da yer alması için temaslarda bulundu.
Belçika eski Savunma Bakanı ve şu an Belçika Uluslararası
Sergiler Komiseri Leo Delcroix başkanlığındaki bir heyetle
görüşen EXPO 2016 Antalya Ajansı yetkilileri, EXPO 2016
Antalya’da Belçika pavyonu kurulması istedi.
 Expo Arşivi
A TURKISH PATTERN IN THE FLOWER CARPET
The Flower Carpet Event which has been organized
biannually in Belgium since1971 was quite colourful this
year as well. The flower carpet covering an area of 1800
square meters and bearing flower motifs commemorating
the 50th anniversary of the Turkish migration to Belgium
was viewed by thousands of people with great interest. The
event was organized at the historical Grand Place square of
Brussels. The preparation for the flower carpet took one year
and a hundred people worked in its making. 600 flowers
were used for the flower carpet. EXPO 2016 Antalya Agency
authorities who were present in Brussels have stated that
Belgium should be part of the first Expo to be organized
in Turkey. The former Minister of Defence in Belgium, the
present Belgium International Exhibitions Commissioner Leo
Delcroix and his team met with EXPO 2016 Antalya Agency
authorities and they asked for a Belgian pavillion to be
erected at EXPO 2016 Antalya.
The exhibition which was organized for the anniversary of abolishing
press cencorship on July 24 included photographs awarded at
the Antalya Journalists Association Hasan Özkay Photography
Competition in years 2010-2011 and 2012. The exhibition which
stayed open for three weeks was opened by EXPO 2016 Antalya
Agency General Secretary Selami Günay, Antalya Journalists
Association (AJA) President Mevlüt Yeni, AJA General Secretary
Haşmet Öyken, EXPO consultant Necil Nedimoğlu. EXPO 2016
General Secretary Selami Günay stated that although they hosted
this exhibition as EXPO, the real owner of this exhibition were the
journalists in Antalya.
BAKAN EKER, EXPO
ALANINI İNCELEDİ
EXPO 2016 Antalya’nın Yedinci Yönetim Kurulu
toplantısına katılmak için Antalya’ya gelen Gıda,
Tarim ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Aksu
ilçesindeki EXPO alanını inceledi. Alan içerisinde
drenaj çalışmalarını yerinde inceleyen Bakan Eker,
işçilerden ve proje müellifi firma yetkililerinden
bilgi aldı. Aksu Çayı ve Tehnelli çayı arasında
yapılan kanalizasyon hattı ile ilgili bilgi alan Bakan
Eker, polietilen muayene bacasının kurulumunu
yerinde izleyerek kaynak makinesi ile kaynak yaptı.
Ardından EXPO 2016 Antalya Ajansı Yönetim
Kurulu Toplantısı, Bakan Mehdi Eker başkanlığında
gerçekleşti. Toplantı öncesi açıklama yapan Bakan
Eker, EXPO 2016 Antalya hazırlıklarının her alanda
hızla devam ettiğini söyledi. 188 ülkeye davet
mektubu gönderildiğini belirten Bakan Eker, “48
ülkeden cevap geldiğini belirterek şöyle devam etti:
“Expo Kulesi’nin proje yarışmasına 52 proje katıldı.
Bunlar arasından Antalya’nın simgelerinden Üç
Kapılar ile palmiye ağaçlarını sembolize eden ve
Serdar Kızıltaş ile Melike Atay tarafından yapılan
eser proje ödülüne layık görüldü. Bu mimari
projenin önümüzdeki günlerde inşasına başlanacak.
Expo Kulesi 96 metre yüksekliğinde olacak.
Seddenin dış yalıtımı tamamlandı. Yüzey örtüsü
ile ilgili bitki dikimine Eylül ayında başlanacak.
80 dekar büyüklüğündeki EXPO Gölü’nün yalıtımı
tamamlandı, tabanı dere taşları ile kaplandı. Alan
içi bağlantı yolları, drenaj, sulama hatları ile ilgili
çalışmalar devam ediyor. Meydan düzenleme
çalışmaları sürüyor. Expo Tepesi’ne toprak yığma
çalışması devam ediyor. Kanalizasyon kollektör
hattı ile ilgili çalışma devam ediyor. Bu hat ile Aksu
İlçesi’nin kanalizasyonu çözüme kavuşmuş olacak.
Alanda 5 firma, 6 şantiye ve yüzlerce işçi çalışmaya
devam ediyor” diye konuştu.
MINISTER EKER VISITED THE EXPO SITE
Minister Eker, who came to Antalya to participate in
the Seventh Board Meeting of EXPO 2016 Antalya,
also paid a visit to the EXPO site in the Aksu district.
Minister Eker inspected the drainage work within
the site and he received some information from
the workers and the project owners. Minister Eker
was also informed on the sewer line work between
the Aksu and Tehnelli creeks. He also watched the
installaton of the polyethylene inspection opening
and did some welding himself. After the site visit,
the EXPO 2016 Antalya Agencu Board Meeting
was realized with the presidency of Minister Mehdi
Eker. In his speech before the meeting, Minister
Eker stated that the preparations for EXPO 2016
Antalya were in full force in all areas. Stating that
188 countries were sent invitations, Eker said that
they have already received positive replies from 48
countries. He further stated that:
“There were 52 participating projects for the Expo
Tower project competition. Among all these projects,
the one prepared by Serdar Kızıltaş and Melike
Atay with the Three Gates and palm trees, symbols
of Antalya, has been awarded. The building of this
architectural project will soon begin. The Expo
Tower will be 96 meters high. The exterior insulation
of the seawall is complete. Plants will be added
in September. The insulation of the EXPO Lake,
covering an area of 80 hectars, is also complete.
The basin is covered with creek stones. Work on
the connection roads, drainage and the irrigation
lines is ongoing. Landscape work is also continuing.
The Expo Hill is being filled with land. The collector
line for teh sewer will soon be completed. This line
will solve the sewer problem in the Aksu district. 5
companies, 6 worksites and hundreds of workers are
working on the site.”
İSPANYOL BOTANİK UZMANI ANTALYA’DA
EXPO 2016 Antalya alanında incelemelerde bulunmak üzere gelen İspanyol Botanik Uzmanı Alvaro
Sanchez, yapılan çalışmalarla ilgili bilgi alarak görüş ve önerilerde bulundu. Dünyanın birçok ülkesinde
düzenlenen botanik Expo’lar ve botanik bahçelerin kurulmasında görev aldığını belirten Sanchez, Türkiye’nin
EXPO 2016 Antalya ile çok iyi işler yapacağına inandığını belirtti. EXPO 2016 Antalya projesini 2 hafta
incelediğini belirten Sanchez, “Tema olarak belirlediğiniz Çiçek ve Çocuk konusu, şu anda dünyanın
yüzünün dönük olduğu bir konu. Türkiye, bitki çeşitliliği bakımından çok önemli bir ülke. Antalya’nın,
havası çok güzel, verimli bir toprak yapısı var, dünyada çok önemli bir tarım şehri ve su sorunu yok. Bir
botanik Expo için çok uygun bir şehir. Bu avantajlarıyla çok iyi bir Expo gerçekleştireceğimize inanıyorum”
dedi. Tohum bankaları ile ilgili çalışmaları da bulunduğunu ifade eden Alvaro Sanchez, EXPO 2016 Antalya
alanının karşısında bulunan Batı Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nde de (BATEM) incelemelerde
bulundu.
SPANISH BOTANICS EXPERT ON ANTALYA
The Spanish botanics expert Alvaro Sanches paid a visit to EXPO 2016 Antalya. He was informed about the
ongoing work and he offered his suggestions. Sanches stated that he had worked for many botanic Expos
throughout the world and worked at the building of botanic gardens. He said he heartily believed in Turkey’s
success in EXPO 2016 Antalya. Sanches said that he inspected thje EXPO 2016 Antalya project for two
weeks. He said: ‘Your theme focusing on the Flower and the Child is a favourite one all around the world.
Turkey is a very rich country in terms of plant diversity. Antalya has a very nice climate and very fertile soil.
This is a very important agricultural region and it has no water problem. It is a very suitable city for a botanic
Expo. With all these advantages on hand, I heartily believe that you will have a very successful event.’ Alvaro
Sanches also stated that he worked on seed banks and he also visited the Western Mediterranean Agricultural
Research Institute (BATEM) just opposite to the EXPO 2016 Antalya site.
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 61
THY
Pazarlama ve Satış Başkanı (Yurt İçi) Halil İbrahim Polat ve Shell &
Turcas Perakende Satışlar Pazarlama Müdürü Günden Yılmaz
Senior Vice President, Marketing&Sales (Turkey) and Shell & Turcas
Retail Sales Marketing Director Günden Yılmaz
DEV BİR
İŞBİRLİĞİ
GIANT COLLABORATION
h a b e r le r...
Sektörlerinin lideri olan, Türk Hava Yolları ve Shell & Turcas
güçlerini birleştiriyor. Türkiye’nin en büyük sadakat program
ortaklıklarından biri olan işbirliği kapsamında, Shell Club Smart
Card sahibi Miles& Smiles üyeleri millerini kolayca yakıta çevirebiliyor, Shell’den her yakıt alımlarında Smart Puan kazanıyor.
Miles& Smiles internet sitesinden Miles& Smiles üyeliğiniz ile
Shell Club Smart Card numaranızı eşleştirerek, Shell’den her
yakıt alımınızda Miles& Smiles kart statünüze göre Smart Puanlar
toplamaya başlayabilirsiniz.
DENİZLERİN FORMULA 1’İ
Sector leaders Turkish Airlines and Shell & Turcas are joining
forces. In a collaboration between program partners in Turkey’s
biggest customer loyalty programs, Shell Club Smart Card holder
Miles&Smiles members will be able to convert their miles into
fuel and earn Smart Points with every purchase of gas from Shell.
Link your Shell Club Smart Card number with your Miles&Smiles
membership over the Miles&Smiles website and start collecting
Smart Points based on your Miles&Smiles card status every time
you buy gas from Shell.
TÜRK HAVA YOLLARI
KAMERA KARŞISINDA
Türk Hava Yolları kapılarını ilk kez bir perde arkası
hikâyesi için National Geographic Channel kameralarına açıyor. Çalışmalarına yakın zamanda başlanacak
yapım dünyada en fazla ülkeye uçuş sağlayan ve
“Skytrax Yolcu Tercih Sıralaması”na göre son üç yıldır
Avrupa’nın en iyi havayolu şirketi ilân edilen Türk
Hava Yolları’nın günlük operasyonunun perde arkasını
mercek altına alacak. Program, önümüzdeki sonbahar
aylarında National Geographic Channel ve Nat Geo
People’da izleyici ile buluşacak.
 THY Arşivi ve Shutterstock
FORMULA 1 OF THE SEAS
Sponsored by Turkish Airlines, the Stena Match Cup, known as
the world’s toughest yacht race, took place on Gothenburg’s
Marstrand Island June 30 to July 5. The Turkish Airlines Gothenburg team came in fourth in the sponsor races staged on the third
day of the event.
(Shutterstock, Gil C)
Türk Hava Yolları’nın sponsor olduğu yelken dünyasının en zorlu yarışı olarak bilinen “Stena Kupası” 30 Haziran-05 Temmuz
tarihleri arasında Göteborg Marstrand Adası’nda düzenlendi.
Yarışların üçüncü gününde yapılan sponsor yarışlarında ise Türk
Hava Yolları Göteborg takımı dördüncü oldu.
TURKISH AIRLINES FACES THE CAMERA
Turkish Airlines is opening its doors to the cameras of
the National Geographic Channel for the first time for
a behind-the-scenes story. The production, work on
which is due to start soon, will focus on the behind-thescenes daily operations of Turkish Airlines, which flies
to more countries than any other airline in the world
and has been voted Best Airline in Europe for three
consecutive years in the “Skytrax Passenger Choice
Awards”. The program will air in the fall on Nat Geo
People and the National Geographic Channel.
İKİ YENİ HAT
Keyifli bir seyahat deneyiminin davetçisi
yeni mottosu ile yolcularına dünyayı daha
geniş kılan Türk Hava Yolları’nın iki yeni
destinasyonu İtalya’daki Pisa ve Türkiye’deki Gazipaşa/Alanya seferleri başladı.
Ayrıntılı bilgiye www.turkishairlines.
com web sitesinden, 444 0 849 numaralı
Çağrı Merkezi’nden veya satış ofislerinden
ulaşılabilir.
Açılışı Pazarlama ve Satıştan Sorumlu Genel
Müdür Yardımcısı Ahmet Olmuştur yaptı.
Chief Marketing Officer Ahmet Olmuştur
presided over the opening.
CONTINUING TO EXPAND
Inviting its passengers to “Widen Your World” in a
pleasant flight experience, Turkish Airlines has inaugurated flights to two new destinations, Pisa in Italy
and Gazipaşa/Alanya in Turkey. Further information
is available on the website, www.turkishairlines.com,
from the Call Center at 444 0 849, and at all Turkish
Airlines sales offices.
UÇAMAYAN KALMASIN!
Korkusu veya kaygısı sebebiyle uçamayan veya
güçlükle uçabilen insanların bu sorununu ortadan
kaldırmak amacıyla Türk Hava Yolları Havacılık
Akademisi tarafından 2007’den beri gerçekleştirilen Uçuş Korkusunu Yenme Programı, 7 den 70’e
herkese yardımcı oluyor. Cumartesi ve pazar günleri
gerçekleştirilen iki gün süreli programa her yaştan
bireyler katılıyor, mevcut korku veya
kaygılarından arınıyor. Başvuru için:
[email protected]
FLY WITHOUT FEAR!
The Turkish Airlines Aviation Academy has
been helping people of all ages overcome
their fear of flying with its “Overcome Your
Fear of Flying” program, launched in 2007.
People from seven to seventy take part in
the two-day program, which is offered on
Saturdays and Sundays, and rid themselves of
their existing fears and anxieties.
For application:
[email protected]
TÜRSAB DERGİ | EYLÜL 2014 63
Download

burdur - tursab.org.tr